çocuk terbiyesi

AİLEDE AHLÂK EĞİTİMİ

Mehmet Zeki AYDIN[1]

http://www.cumhuriyet.edu.tr/akademik/fak_ilahiyat/der72/005-zaydin.htm

Anahtar Kelimeler: Aile, ahlâk, ahlâk eğitimi, çocuk.

ÖZET

Çocuk eğitimi, ailede başlar, okul ve çevreyle birlikte hayat boyu devam eder. Çocuğa ahlâkî davranışların kazandırılması eğitimin önemli bir parçasıdır. Bu makalede, önce konuya giriş olarak, kısaca ahlâk eğitimine değinilmiştir. Çocuğun ailede ahlâkî davranışları kazanmasında takip edilecek yöntemler, örneklerle açıklanmıştır.

ABSTRACT

Moral Education at Family

The education of child beginns at family and continues with school and environment in the course oflife. Giving to child moral activities is an important element of education. In this articel, initially the concept of education to thema. After that the ways that must be folleved at family in giving to child moral activities alsohave been described.

A.GİRİŞ

1.Ahlâk Kavramı

Ahlâk kavramı, bir çok açıdan ele alınmıştır. Terim olarak ahlâk: a. genel bir hayat tarzını b. bir grup davranış kuralını c. davranış kuralları veya hayat tarzları üzerinde yapılan tartışmaları, araştırmaları ifade etmek üzere üç farklı şekilde kullanılmaktadır. “İslâm ahlâkı” birinci anlamda; “meslek ahlâkı” ikinci anlamda; “ahlâk felsefesi” de üçüncü anlamda kullanılmaktadır.[2]

Ahlâk, mutlak olarak iyi olduğu düşünülen ya da belli bir hayat anlayışından kaynaklanan davranış topluluğu; iyinin ve kötünün bilimi; bir kimsenin iyi niteliklerini ya da kişiliğini belirten tutum ve davranışlar bütünü;[3] bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda bulundukları davranış kuralları[4] ve bu kuralları inceleyen bilim;[5] bir toplumsal bilinç, davranış ve ideolojik ilişki biçimi;[6] insanlara görevlerini ve doğru yolu gösteren bir bilim[7] olarak tanımlanan ahlâk, en iyi hareket tarzının ne olduğunu belirlemeye çalışır. Yani iyi olan, güzel olan, yapılması uygun olan davranışları belirleyen bir kavramdır.[8]

Psikolojik açıdan ahlâk, kişinin davranışlarına yön ve şekil veren, inançları, tutumları, huyları, duyguları, melekeleri ve bunların sonucu ortaya çıkan, kişinin iyi veya kötü olarak nitelenebilecek davranışlarının bütününü ifade eder. İslâm dünyasında yaygın olan Gazâlî’nin yaptığı tanım da buna yakın bin tanımdır. Ona göre, ahlâk, nefiste (insan kişiliğinde/ruhunda) yerleşmiş öyle bir melekedir ki, insan onun sayesinde bir takım davranışları düşünmeksizin yapar.[9]

Sosyolojik açıdan bakarak ahlâk, insan topluluklarınca zamanla benimsenen, bireylerin birbirleriyle ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyen kurallar, ilkeler ve inançlar bütünü şeklinde tanımlanmaktadır. Hangi davranışın iyi olup olmadığı konusunda ise kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişen yargılar vardır. Herkesin kendine göre bir ahlâk anlayışı olduğu gibi, ahlâklı davranış anlayışı da tarihin çeşitli dönemlerinde değişmiştir.

Sonuç olarak ahlâk, çok yönlü bir anlam içermekle beraber, özelde insan davranışlarının ve insanlar arasındaki ilişkilerinin, genelde ise toplumun oluşturduğu bir takım kuralların iyi veya kötü olarak nitelendirilmesidir.

2.Ahlâk Eğitimi

Eğitimle ahlâk iç içedir. Eğitim ahlâka göre daha geniş bir alanı içine alır. Ahlâkın eğitimle yakın ilgisinin ortak noktası, insan düşünce, duygu ve davranışlarıdır. İyi ve kötü konusunda ahlâkla eğitim bir araya gelir. Ahlâk iyiyi ve yapılması gerekeni gösterir. Hangi davranışın iyi, hangisinin kötü olduğu da eğitimle öğrenilir. Ahlâk, doğru eylemler için temel olarak doğru değerleri sağlamakla ilgilenir. Eğitim bir bina ise, değerler onun tuğlalarıdır.[10]

Eğitimle ilişkisi bakımından ele alındığında ahlâk, hayatla doğrudan ilgili olması ve insanın insanca yaşama çabasına yardımcı olması bakımından her çağda eğitimin hem amacı hem de konusu olmuştur. Eğitim, bireyi ister toplumun etkin bir üyesi yapma süreci, ister sorumlu bir yetişkin olarak hayata kazandırma ya da bir mesleğe hazırlama çabası olarak düşünülsün, ahlâkın bu süreç içinde herhangi bir şekilde yer aldığı ve alacağı bir gerçektir.[11]

Ahlâk eğitiminin esasını ahlâk kurallarını öğretmek oluşturmaktadır. Ahlâk eğitiminin amacı, bireyi ve toplumu kötü ahlâktan korumak ve kurtarmak, bunun yanında iyi ahlâkla donatmak ve devamını sağlamaktır. Çocuklara ahlâkî ve ahlâkî olmayan özellikler hakkında doğru bilgiler verilmeli, sağlam kanaatler oluşturulmalıdır. Ahlâk eğitimi kalbe, zekaya ve iradeye hitap etmelidir ve amacı iyiliği sevdirmek, tanıtmak, istetmek olmalıdır. Ahlâk eğitimi önce çocuğun duyarlılığına hitap etmelidir. Çünkü çocukta kalp, akıldan önce gelir. Çocuk heyecanlı olduğu zaman aklını aydınlatmak da kolaylaşır. Ahlâk eğitimi, irade üzerinde de etki yapmalıdır.[12]

Ahlâk eğitiminin amacı bireyin ahlâkî bir kişilik geliştirmesinin sağlanmasıdır. Bireyin ahlâkî özelliklerle donanık olması bireysel ahlâkın hedefi olup ahlâk eğitimi ile kazandırılır. Bireyin eğitilmesi bireyin içinde yer aldığı diğer ortamlarda yani aile, toplum, devlet, iş alanlarında ahlâkın hakim olmasını sağlayacaktır. Burada en büyük sorumluluk çocuğun ilk ve en önemli çevresi olan aileye düşmektedir.

3.Çocuğun Eğitiminde Ailenin Önemi

Aile toplumun temelidir.Aile, kan veya akrabalık bağıyla birbirine bağlı olan, aralarında toplumca belirlenmiş hak ve ödevlere sahip bireylerin oluşturduğu bir kurum, ortak değerleri olan bir gruptur. Genel anlamda aynı soya mensup veya birbirlerine evlilik bağı ile bağlı bulunan kişilerin tümüdür. Daha dar anlamda bir erkek ile kadın ve varsa çocuklarından oluşan toplumun en küçük birimi ve kurumudur.

Eğitimin en iyi gerçekleştirileceği yer ailedir. İnsanlar, temel değerlerini yeni nesillere aile aracılığı ile aktarır. Birey ilk dinî ve ahlâkî bilgi ve tutumları ailesinden öğrenir. Çocuğun eğitimi her şeyden önce temel ruhî ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Bunlar sevgi, disiplin ve özgürlüktür. Bu üç ihtiyaç, birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır yani birlikte karşılanır. Bebeklikte sevgi ihtiyacı yoğundur, ileri yaşlarda ise sevgi ihtiyacının yanında özgürlüğü sağlama ve disiplin verme gereği ortaya çıkar.[13]

Ailenin çocuk için önemi sadece onun maddî ihtiyaçlarını karşılamaktan kaynaklanmamaktadır. Çocuğun maddî ihtiyaçları değişik şekillerde karşılanabilir. Ancak aile içinde sağlanan sevgi ve güven ortamını başka yerlerde sağlamak oldukça zordur. Çocuk için özellikle anne sevgisi çok önemlidir. Anne sevgisinden yoksun kalan çocuk, diğer ihtiyaçları giderilse bile, dokunma ve sevme ihtiyacı doyurulamadığı için, psikolojik açıdan tutarsız davranışlar gösterir. Yetiştirme yurtlarında yapılan araştırmalar bu durumu açıkça göstermektedir. Çocuk sevgiyi ailede öğrenmektedir. Nitekim, Sovyetler Birliği’nde Stalin döneminde aileyi ortadan kaldırma girişimleri istenilen sonuçlar doğurmamış, tekrar ailenin güçlendirilmesine dönülmüştür.[14]

Türkiye’de aile kurumunun, sorunlarına rağmen çok güçlü olduğu söylenebilir. Yapılan bir araştırma,[15] bekarların da evliler gibi büyük çoğunlukla aile kurumunu benimsediğini ve sahiplendiğini, fakat evlilere göre evliliği sahiplenme düzeylerinin anlamlı düzeyde düşük olduğunu göstermiştir. Bunun çeşitli nedenleri olabilir. Ancak bu durum, bu konuda genç kesime aile konusunda bilgilendirici ve bilinçlendirici çalışmaların yapılması gereğini ortaya koymaktadır. Ailenin önemi, insanın hayatının ve eğitiminin dayandığı temel kurum oluşundan ileri gelmektedir. Birey ve toplum arasındaki olumlu ilişkiler aile aracılığıyla kurulabildiğinden, aile temel toplumsal bir kurumdur. Toplumlar, temel değerlerini aile aracılığı ile yeni kuşaklara aktarırlar.[16] İçinde bulunduğumuz kültürel atmosfer bize, kişiliğimizin gelişmesi, ahlâkî karakterimizin olgunlaşması imkanını sağlar.[17]

Çocuğun bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimi sevgi dolu sıcak bir ortamda yetişmesine bağlıdır. Böyle bir ortamı sağlayan ilk ve temel topluluk şüphesiz ailedir. Herkes, ailesinin bedensel özellikleri gibi, düşüncelerini, inançlarını, tutumlarını da taşır. Çünkü bütün bunları çoğu zaman bilinçsizce, ailenin hayatından, uygulamalarından alır.

Ailenin yani anne babanın çocuğunun eğitiminde bazı görevleri vardır.[18] Ailenin görevlerinin başında çocuğun maddî ihtiyaçlarının karşılanmasından sonra onun sosyalleşmesi gelmektedir. Sosyalleşme, toplum içinde yaşayabilmek demektir. Bunun için toplumun kuralları bilinmelidir. Toplumda insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hukukî düzenlemelerin yanında ahlâkî kurallar önemli bir yer tutar. O hâlde aile, çocuğuna ahlâkî kuraları öğretmelidir.

4.Ailede İletişim, Disiplin ve Anne Baba Tutumları

Ailede, anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemlidir. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, aileler, değişik şekilde sınıflandırılmıştır.

Anne baba tutumları, gerek bir değerin öğretilişiyle ilgili özel tutum, gerekse her konuda çocuğa modellik eden genel tutum olsun, çocuğun model alması sonucu taklit ve özdeşleşme yoluyla çocuk tarafından benimsenir ve alışkanlık hâline gelerek kişiliğinin ayrılmaz parçasını oluşturur. Bu nedenle anne baba tutumları çocuğun eğitilmesinin temel taşıdır. Anne baba çocuklarına doğru ve yanlışları bu tutumları sayesinde öğretirler.

Yaygın anne baba tutumları şunlardır:

a.İlgisiz Anne Baba Tutumu: Bu tutum, çocuğa karşı ilgisiz, çocuğun maddî ve manevî ihtiyaçlarına karşı duyarsız, sevgi ve şefkati yetersiz, kontrolü gevşek anne baba tutumudur. Bu tür ailede yetişen çocuklar, biraz şansa kalmıştır. Bazen bu çocuklar iyi bir arkadaş grup içine girebileceği gibi çoğu zaman yanlış ve kötü işler yapan grupların içine düşerek birer suç makinesi hâline gelebilirler.

b.Baskıcı Anne Baba Tutumu: Aşırı otoriteye dayanan disiplin anlayışına sahip anne baba tutumu olarak bilinir. Çocuğu sürekli kontrol altında tutan, kurallara sıkı sıkıya uymasını bekleyen anne baba tutumudur. Bu tutumda anne baba çocuğun doğru davranışlarını bile sürekli eleştirir, yanlış yaptığı zaman cezalandırır.

c.Aşırı Serbest Anne Baba Tutumu: Bu tutumdaki anne baba, çocuğun doğru veya yanlış hiçbir hareketine karışmaz, yanlışlarına bile kızmaz. Çocuk da neyin doğru ve yanlış olduğunu kesin olarak öğrenemez, deneme yanılma yolu ile öğrenmeye çalışır.

d.Aşırı Koruyucu Anne Baba Tutumu: Çocuğa büyük bir sevgi ile bağlanmış, çok kollayıcı olan anne baba tutumudur. Aşırı koruyucu yaklaşıma sahip ailede yetişen çocuk, bağımlı, kendine güveni olmayan, duygusal sorunları olan bir kişi olurlar.

e.Dengesiz ve Tutarsız Anne Baba Tutumu: Dengesiz ve tutarsız tutumda, anne baba bazen aşırı hoşgörülü ve serbest, bazen engelleyici, baskıcı ve cezalandıran bir tutum içindedir. Bu aile ortamında kurallara uyulmasında kararlılık ve süreklilik yoktur. Bu ortamda yetişen çocuk neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar veremez, hangi davranışın nerede, ne zaman yapılıp yapılmaması gerektiğini bilemez.

f.Dengeli Anne Baba Tutumu: Kaynaklarda demokratik, benimseyici olarak da anılan bu tutum, normal ve ideal anne baba tutumudur. Dengeli anne baba hoşgörülü, destekleyici, güven verici, değer veren, özgürlük tanıyan bir tutuma sahiptir. Bu ortamda yetişen çocuklar girişimci, güvenli, karar verebilen, sorumluluk sahibi, kendini yönetebilen, iç kontrole sahip, fikirlerini serbestçe ifade edebilen, çevreleriyle daha etkin ilişki kurabilen, girişken, vicdan özgürlüğüne sahip çocuklar olur.

Dengeli anne babalar, çocuklarını seven ve benimseyen, ilişkileri sevgi ve saygıya dayanan, sorunları konuşup danışarak çözümleyen anne babalardır. Sevgi ortamı çocukluğun dert ve sıkıntılarının çoğunu önler. Bu tutuma sahip anne baba çocuğun yaptıklarıyla ilgilenir, doğru davranışlarını takdir ve teşvik eder, yanlışlarını düzeltmesi için uyarır ve verdiği zararı telafi etmesine yardımcı olur. Bu ortamda yetişen çocuklar da bildiği doğruları yerine getirir, yanlışlardan kaçınır ve güvenilir olur.[19]

B.AİLEDE AHLÂK EĞİTİMİNDE YÖNTEMLER VE İLKELER

Ailede çocuğun ahlak eğitiminde uygulanacak yöntemler ve ilkeler.

1.Çocuklar Gelişim Özelliklerine Göre Eğitilmelidir

Çocuk, her gelişim döneminin kendi özelliklerini yaşar. Her dönemin ihtiyaçları, ilgi ve arzuları anne baba tarafından karşılanmalıdır. Gelişim çağlarını ve gelişim özelliklerini bilmek, diğer eğitim alanlarında olduğu gibi ahlâk eğitiminde de çok önemlidir. Bu çağlarda bulunan çocukların gelişim özelliklerinin bilinmesi, verilecek olan ahlâk eğitimini başarılı kılacaktır. Bu durumu bilmeyen bazı anne babalar tarafından, gelişim çağlarındaki çocuğun bazı davranışları, ahlâksızlık olarak görülmektedir. Burada bilinmesi gereken, bu davranışların, o gelişim çağının doğal bir özelliği ve normal olduğudur.

Gelişim çağlarıyla ilgili birçok sıralama mevcuttur.[20] Çocuğun ahlâk gelişimi beş aşama şeklinde açıklanabilir:

a.Ahlâk öncesi dönem:

Bebeklik döneminde çocuğun ahlâkî davranışı yoktur. Bebek, iyi ve kötü düşüncesine sahip değildir. Anne babasına bağımlı olan çocuk, onların istediklerini yaptığında tasvip edildiğini, istemediklerini yaptığında ceza vb. olumsuzluklarla karşılaştığını öğrenir ve buna göre hareket eder.[21]

Bu dönemde, kavramlar yavaş yavaş şekillenir. Taklit, hayal gücü ve dil gelişmesi bu dönemin başlıca zihinsel faaliyetlerini oluşturur.[22] Çocuk, anne babasının değerlerini, söz ve davranışları yoluyla kazanırken aynı zamanda davranış modelleri de almakta, bunları alışkanlık hâline getirmeye başlamaktadır. Çocuk doğru ve yanlışı, izin verilme durumuna göre değerlendirdiğinden, doğru davranışları yapmasına izin vermeli; yanlışlara, çocuğun gelişimine zarar vermeden engel olmalıdır. Çocukla konuşmalı, ilgi ve istek oluşturarak soru sorması için ortam hazırlamalıdır. 5-6 yaşına kadar, gerçek kavramına sahip olmadığından, çocuğun söylediği yanlışlar yalan olarak değerlendirilmemeli, çocuk suçlanmamalıdır. Yol göstererek doğruları yaşamasına fırsat verilmeli, doğru davranışları taktir ve teşvik edilerek hoşlanması ve davranışlarda süreklilik ve alışkanlık sağlanmalıdır.

4 yaşına kadar çocuk eğitiminde 4 temel ilke vardır. Bunlar: a.Çocuklar sosyal olarak arzulanan bir çizgiye göre yönlendirilmelidir. b.Neyin doğru neyin yanlış olduğu çocuğa doğrudan söylenmelidir. Anlayamadığı zaman, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlatılmalıdır. c.İyi tepkiler doğru davranışlarla, kötü tepkiler de yanlış davranışlarla birleştirilmelidir. d.Çocuğun kafasının karışmaması için, bir gün başka, diğer gün başka hareket etmemek gerekir.[23]

b.Bencillik dönemi:

Çocuklar, yaklaşık 6 yaşına kadar bencildir; çevresindekilerin merkezi olmak ister ve kendi isteklerinin yapılmasını bekler. Çocuk, davranışlarını, başkalarının durumunu ve görüşünü fazla değerlendirmeden, kendi istekleri doğrultusunda değerlendirir. Bütün bunlara rağmen, bu yaşlardaki çocukta ahlâkî duyguların belirmeye başladığı görülmektedir. Örneğin, 3 yaşındaki bir çocuk, başka birinin oyuncağını, ondan habersiz almanın hırsızlık ve yanlış bir davranış olduğunu sezebilir.[24]

4-5 yaşlarında bilinç başlar ve 6. yaşta bilincin sesi çok kuvvetli hâle gelir. Çocuk yalnızken bile anne babanın koyduğu ahlâk ilkelerini uygulayabilir.[25] Çocukta, duygusal gelişme, zihinsel gelişmeden daha önce olur. İnsanda en temel duygular (ilk ortaya çıkan) sevgi, bağlanma ve güvenme duygularıdır.

c.Başkalarına uygunluk dönemi:

Bu dönemde çocuğun ahlâkî davranışı, büyük ölçüde otoriteye bağlıdır. Çocuk otoriteye saygısından, yetişkinlerin kurallarının kutsal, değişmez şeyler olduğunu düşünür. Ahlâkî hata, yetişkinlerin kuralları ve tepkileri çerçevesinde tanımlanır. Büyüklerin cezalandırdığı davranışlar, yanlıştır. Görev, otoriteye itaat olarak anlaşılır. Çocuk, anne babası, öğretmeni gibi büyüklerin davranışlarını kusursuz ve onları her şeyi bilen kişiler olarak kabul eder. Dolayısıyla iyi davranış büyükleri memnun eden davranışlardır.[26] 6-9 yaşlarında çocuk, yavaş yavaş kendinden büyüklerin veya kendi yaşıtlarının davranışlarını benimser. Farkında olmadan, taklit ederek, daha önce başkalarından görerek öğrendiği ahlâkî davranışları yapmaya başlar.

Bu dönemdeki çocuğun zihinsel sınırlılıkları, onun yanlış davranışları, niyeti ya da maksadını düşünmeksizin sonuçlarına göre değerlendirmesine neden olmaktadır. Örneğin, bu dönemdeki çocuktan, bilerek bir bardak kıran çocukla, evde yardımcı olmak için 10 bardak kıran çocuk arasında bir değerlendirme yapması istense, 10 bardak kıran çocuğun daha fazla suçlu olduğunu ve ona göre cezalandırılması gerektiğini söyleyebilir. Ancak çocuk, 8 yaşından itibaren davranışlar ile niyetler arasında bir ilişki kurabilir.

d.Duygusal vicdan dönemi:

Bu dönemde, ahlâkî yargı ve davranış, otoriteye bağımlı ve tek yönlü olma özelliğini kaybetmeye başlar. Bunun yerine, birlikte iş görme ve karşılıklı ilişkiye dayalı bir anlayış çerçevesinde ahlâkî yapı şekillenmeye başlar.

Duygusal öğrenme çağı olan 7-9 yaş, düşüncenin uyandığı dönemdir. 7. yaşta çocuklar, ahlâkî kavramları anlamaya başlar.[27] Bir anlamda, 7. yaş ayırt etme (temyiz) yaşıdır. Çocuk 7 yaşından itibaren konuşma, anlatım yeteneği, hüküm verme ve sonuç çıkarmada oldukça ilerlemeler gösterir.[28] Özellikle 9-10 yaşlarından itibaren çocuk artık iyi-kötü, haklı-haksız kavramlarını ayırabilecek bir durumdadır. Çocuk bu yaşlarda kendine, ideal bir insan tipi seçme ihtiyacını şiddetle hissedeceği için, yetişkinlerin bu konuda dikkatli davranması ve ihtiyaca cevap vermesi gerekmektedir.[29]

10-12 yaş, düşüncenin gelişmeye başladığı zihinsel öğrenme çağıdır. Çocuğun ahlâkî gelişiminin ilerlediği, doğru yanlış, iyi kötü kavramlarının anlaşılabildiği, özerk ahlâk anlayışının kazanıldığı dönemdir. Bu dönemde çocuk ahlâkî ve diğer kavramları anlamaya başladığından zihnini harekete geçirmelidir. Ahlâk üzerinde düşünmesi, değerlendirmesi, hüküm vermesini sağlayacak ortam hazırlanmalı, değerlerini yaşamasına fırsat vermelidir. Yine anne babanın modelliği devam etmelidir.

e.Akılcı vicdan ve evrensel ahlâk dönemi:

Artık ergenlik dönemine ulaşan birey, doğru ve yanlışı, sosyal düzenin yasa ve kurallarıyla değil, bizzat kendi vicdanıyla ve kendi geliştirdiği ahlâk ilkeleriyle tanımlar. Ahlâk ilkeleri, sadece kendisi için değil, herkes için geçerli ve evrensel değerler üzerine kurulmuştur. Böylece birey, yalnız kendini değil, başkalarını da dikkate alan, yüksek düzeyde bir ahlâkî yargı geliştirir.[30]

Çocuğun “geleneksel, eleştirisiz” bir dürüstlük anlayışından kurtulup kendi öz dürüstlük ölçülerine ulaşması için 14 yaşına basmasını beklemelidir.[31] Ergenlik ve gençlik döneminde bireyde, başkalarına yardım, zor durumda olanlara acıma duygusu, vicdan ve ahlâkî sorumluluk en yüksek düzeye ulaşmıştır. Kişi artık kendi kendini denetleyebilir. Davranışları ahlâk kurallarına aykırı düştüğü veya yapmak istediği bir işte başarısızlıkla karşılaştığı zaman çok güçlü “suçluluk duygusu” yaşar, çevresindekilerden utanır. Başkalarının davranışların da aynı yüksek ahlâkî sorumluluk bilinci ile değerlendirir. Bunun sonucu olarak hak ve adalet düşüncesi bu dönemde çok güçlüdür. Ergenler ve gençler, haksızlık yapan, eşit davranmayan kimselere karşı sert tepkiler gösterir.[32]

Bazı araştırmalar, ahlâkî olgunluğun 19 yaşından önce gerçekleşemeyeceğini ve ancak küçük bir azınlığın “ahlâkî olgunluğa” ulaşabileceğini ortaya koymaktadır.[33] Kohlberg’e göre, ahlâkî gelişim basamakları sadece yaşla birlikte oluşmamakta, diğer etkenlerle oluşan zihinsel bir süreçtir. Hatta, onun kendi tasnifindeki bazı aşamalara bir çok kimse hiç ulaşamamakta, 6. yani son aşamaya ise, çok az insan ulaşabilmektedir.[34]

2.Dengeli Bir Disiplin Sahibi Olunmalıdır

Eğitimde disiplin önemlidir. Özellikle bebeklik ve ilk çocukluk döneminde disiplin kazanma daha önemlidir. Disiplin, insanın yapmak istedikleri ile toplumun kısıtlamaları ve çevrenin istekleri arasında denge kurma gereğinden kaynaklanır.[35] Disiplinin amacı, çocuğa rehberlik etmek, uygun sınırlar içinde daha geniş özgürlük vermek,[36] çocuğun benlik saygısını zedelemeden, kendi kendini denetleme yeteneği kazandırmaktır.[37] Bu anlamda çocuğun davranışlarını disiplin altına almak, ona kullanılabilir özgürlük alanını öğretmek demektir. Çünkü çocuğu tamamen özgür bırakmak, başkalarının haklarını çiğnemeyle veya bilmemekten (bilgi eksikliğinden) kaynaklanan kendisine ve çevresine vermekle sonuçlanabilir. Disiplin bir anlamda çocuğu ve çevresini verebileceği zararlardan korunmasını amaçlamaktadır.

Ceza ve disiplin birbirine karıştırılmamalıdır. Disiplin, kabul edilebilir nitelikteki davranışları belirleyen kuralların ve kontrollerin tümüdür. Ceza ise çocuğun uymadığı kuralların karşılığında ödediği bir bedeldir. Ceza tehditleri sözde kalınca, ebeveynin otoritesi zayıflar.[38]

Çocuğa uygulanacak disiplin anlayışı konusunda bizde ve bugünkü Batı toplumunda, anlayış farklılığı bulunmaktadır. Batılılar, çocuğun disiplinli bir şekilde yetişmesi için bebekken yani çok küçükken bazı yaptırımları uygularlar. Örneğin, çocuğun belli saatlerde yatması, uyuması, emmesi önemlidir. Ancak çocuk büyüdükçe ona özgürlük verilmelidir. Hatta ona doğru ve yanlışın öğretilmesi bile onun özgürlüğüne müdahaledir.[39] Bizim toplumumuzda çocuk küçükken çok serbesttir, yaptığı yaramazlıklar bile hoş görülür ve “o küçük” denilir. Çocuk büyüdükçe, özgürlüğü kısıtlanır, her şeyi yapmasına izin verilmez, eğitim amacıyla “artık sen büyüdün” denilir. [40]

Dengeli disiplin, çocuk eğitiminde oldukça önemlidir. O hâlde anne babalar, eğitimciler, disiplini sağlamak uğruna çocuğu kendinden soğutacak hatta düşman edecek şekilde sert davranmadığı gibi, hiçbir değeri ve kuralı tanımayacak kadar söz dinlememeye varacak özgürlüğü de çocuğa tanımamalıdır.

3.Ödül ve Ceza Yerinde Kullanılmalıdır

Eğitimde ödül ve cezanın yeri, önemli bir konudur. Bu konuda, çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Genel olarak bir eğitim yöntemi olarak, ödül bir teşvik aracı olarak ele alınırken; ceza, disiplin sağlamak, kötü davranışı engellemek ve iyi davranışı zorla yaptırmak amacıyla kullanılmaktadır. Eğitim yöntemi olarak ödüle eğitimcilerin çoğu olumlu bakarken; ceza konusunda olumlu bakış açısından tamamen yanlış olduğuna ve eğitim yöntemi olamayacağını söyleyenlere kadar değişik anlayışta olanlar vardır. Bu görüşlere ve ödül ve cezanın eğitimde nasıl kullanılabileceğine aşağıda yer verilecektir.

Ödül:Ödül veya mükafat, iyi bir iş, hizmet veya başarıdan dolayı verilen şey; iyiliği iyilikle karşılama anlamlarına gelmektedir.[41]

Ödül, bir teşvik aracıdır. Çocuk eğitiminin bu temel üzerine oturtulması güzeldir. Çocukta görülen iyi davranışların karşılığı olarak, o davranışın aynısı veya daha fazlasıyla karşılık vermek; böylece çocuğu sevindirmek ve davranışların alışkanlık hâline gelmesini temin etmekte ödül vazgeçilemez bir güdüleme aracıdır.[42] Ödülün temel özelliği, onun yüce amaçlar için kullanılan bir araç oluşudur. Onun bu özelliği hiçbir zaman göz ardı edilmemeli; çocuk için bir amaç hâline dönüşmesinin önüne geçilmelidir. Ayrıca günlük hayatın bir parçası olan davranışlara ödül vermek de eğitim açısından yanlış bir tutumdur.

Ödüllendirmenin daha önceden vaat edilmesi uygun değildir. Eğitimde rüşvet verme olarak nitelendirilen bu durum, çocuğu beklenti içine sokması mümkündür. Ancak iyi niyet beslediği hâlde bunu yerine getiremeyen çocuğa yapılan vaat rüşvet olmaz, belki iradesini güçlendirmesine yardımcı olur. Örneğin, akşamları erken yatmak isteyip de yatınca uyuyamayan çocuğa parka götürmeyi vaat etmekte bir sakınca yoktur.

Ödül verirken, dikkat edilecek ana ilke şudur: Ödül, bir ödevi yaptırmanın amacı değil, yapılan iyi bir işin, iyi bir hareketin hoş bir karşılığı olmalıdır. Yani çocuğa normalde yapması gereken bir görevi yaptırmak için onun önüne yaldızlı ödüller koymamalıdır. Ödül, ancak göze batacak derecede yapılan iyi bir şey üzerine verilmelidir. Çocuk, iyi şeyi, ödül beklediği için değil, belki ödülün iyi şeyler üzerine kendiliğinden geldiğine inanmalıdır.[43] Örneğin, bir çocuğun kendi yatağını ve odasını düzelttiği için ödüllendirilmesi mümkündür. Ancak bu çocuğun inatlık, tembellik, huysuzluk vb. nedenlerle bunları yapmaması durumunda, ona bir şeyler vaat etmek doğru değildir. Böyle durumlarda alınan bu tedbirler çocuğun inadını, tembelliğini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Ödül maddî olabileceği gibi manevî de olabilir. Ödül verirken çocuğun yaşına ve ödülün ölçülü olmasına dikkat edilmelidir. Özellikle küçük yaşlardaki çocukları maddî şeylerle ödüllendirmek, onlarda iyi davranışları geliştirmeye büyük çapta yardımcı olur. Çocukların yaşı ilerledikçe, bilinçleri güçlendikçe ve duyguları derinleştikçe maddî ödüllerin yerini manevî ödüllere bırakması gerekir. Manevî ödüller, kişinin onurunu yüceltip, düşünce ve duygularının yücelmesini sağlayabilir.[44]

Ödül konusunda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, ödüllendirilen hareketi, anne babanın açık bir dille takdir etmesi, o davranışı beğendiğini belirtmesi, sevincini göstermesidir. Takdir ve sevinç gösterileri daima ödülün önüne geçirilmeli, çocuk bir yandan ödül almanın heyecanını duyarken, ondan daha çok, anne babayı sevindirmenin zevkini yaşamalıdır.[45] Böylece ödül bir teşvik aracı olabilir. Nitekim yapılan bir araştırmada, çocukların maddî ödüllerden daha çok manevî ödülleri beğendikleri ortaya çıkmıştır.[46] Bu nedenle, anne baba en değerli ödülün, “Çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.

Yerinde kullanılan ödüller ahlâkî davranışların kazandırılmasında önemli bir yer tutar. Ancak ödül, rüşvet hâline gelirse ve çok sık ve gereğinden fazla verilerek çocuğu şımartırsa fayda yerine zarar getirebilir.

Ceza: Ceza, suç, kusur veya yanlış yapan kişiye uygulanan yaptırım demektir. Cezanın kaynağı, insandaki korku psikolojisidir. Masalların ve efsanelerin dışında, korku insandan genellikle ayrılmayan, kaçınılmaz ve temel bir duygudur. Bir anlamda insanın, hayatını ve varlığını sürdürebilmesinin de şartı olmaktadır. Tehlike karşısında enerjiyi artırdığı, kişiyi uyanık tutuğu da bilinen bir gerçektir.[47] Ceza ve cezalandırma, işte bu duygunun üstüne oturtulmaktadır.

Fiziksel ya da maddî cezalardan biri olan dayak konusu eğitimciler tarafından çok tartışılmıştır. Son yıllarda dayak konusunda olumlu görüş açıklamaları azalmıştır. Ancak toplumumuzda dayakla cezanın hâlâ kullanılmakta olduğu gözlenmektedir.[48] Halbuki, yine yapılan araştırmalar dayağın olumsuz sonuçlarından bahsetmektedir. Örneğin, ailede başvurulan dayak cezasının, çocukta heyecansal gerginlik meydana getirdiği, çocuklarda aşırı kaygı ve sinirli eğilimlerin temelinde, katı ve cezaya yönelik otoriter anne baba davranışlarının var olduğu belirlenmiştir.[49] Yine böyle ortamlarda yetişen çocuklar güvensiz, uysal, otoriteye bağımlı, çekingen, tartışmaya ve başkalarını suçlamaya eğilimli, bencil, duygularında kararsız, övgü ve yergiye karşı hassas, ürkek bir kişilik geliştirir, denilmiştir.[50]

“Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükafat ve Ceza” konulu bir araştırma yapan Ay, ailede verilen din eğitiminde, çocuk üzerinde en fazla olumsuz etkiye, zaman zaman başvurulan dayak cezasının yol açtığı sonucunu bulmuştur.[51] Yazar, bu sonuçlara dayalı olarak şu tavsiyeleri yapmaktadır: Her ne kadar ülkemizde dayak cezasına, aileler yüksek oranlarda başvurmaktaysa da doğru olan, ailede gerçekleştirilen din eğitiminde. Gerek iman ve ibadet konularının öğretilmesi, gerekse ibadetlere teşvik ve yönlendirmelerde, dayak cezasına başvurulmamasıdır. Çünkü dayak cezasıyla, adeta zorlamayla yaptırılan din eğitimi, bu baskının ortadan kalktığı zamanlarda, çocuğun ibadetleri terk eden, dinî değerlere sırt çeviren biri olmasına sebep olabilir. Bu nedenlerden dolayı, ailede gerçekleştirilen din eğitiminde, eğer başvurulması mutlaka gerekiyorsa, uygulanması en uygun olan ceza türleri, “sevgi ve ilgi göstermemek” şeklinde manevî bir ceza türü olmalı; gerektiğinde “eleştiri ve uyarı” cezası denenmeli ve “azarlama” cezasıyla yetinilmelidir. Ebeveyn çocuk ilişkilerini zedeleyen, aradaki sevgi, saygı bağlarını koparan bir ceza türü olan dayak ile ideal bir din eğitiminin gerçekleştirilemeyeceği kanaatindeyiz.[52] Ay’ın bu görüşleri dinin ahlâkî esaslarının ve öğütlerinin öğretilmesinde de geçerlidir.

Maddî ve manevî cezalardan biri de mahrum bırakmadır. Çocuk sevgiden veya hoşlandığı bir şeyden mahrum bırakılarak cezalandırabilir. Burada, mahrumiyet süresinin etkileyici oluşuna, gaddarlık ve aşırılık olarak yorumlanacak kadar hayatî derecede önem verdiği hususları kapsamamasına dikkat edilmeli; verilecek cezanın işlenen suç ile bağlantılı olması göz önüne alınmalıdır. Tutarlılık göstermek ve suç ile ceza arasında uzun zaman geçirmemek önemlidir.[53] Örneğin, cezaları biriktirerek hafta sonunda toptan ceza vermek özellikle küçük çocuklar için çok anlamsız ve zararlıdır.

Konuyla ilgili Dodurgalı şunları söylemektedir: Ceza konusundaki bütün bu düşünceler eğitim hususunda bir nevi gelişme olarak kabul edilmiş bile olsa, bunlar bize otorite denen o kuvvetlendirici tadı kaybettirmemelidir. Yoksa ailede eğitim zayıflar ve tatsızlaşır. …. Ancak, bütün avantajlarına rağmen otorite, bizi zulme götürme hakkını vermez. Hele hele aile yuvasındaki sıcaklık ve şefkat duygularının oluşturduğu ortamı yok etmemizi hiç gerektirmez. Eğitim olayında bireysel özellikleri ve şefkat duygularını göz ardı etmek, eğitsel faaliyetleri öldürür.[54]

Ceza verirken çocuğun o konuda bilgi sahibi olup olmadığı dikkate alınmalıdır. Bilgi sahibi olmadığı bir konuda çocuğu sorumlu tutmak doğru değildir. Burada yanlışlar birer eğitim fırsatı olarak değerlendirilmeli ve çocuk yanlışı konusunda aydınlatılıp ikaz edilmelidir. Bilgi verdikten sonra sorumluluğunu yerine getirmeyene ceza verebiliriz. Ceza, ancak, hata olduğu bilinerek yapılan hareketlere verilebilir. Özellikle çocuğun bilinçsizce ve hata olduğunu bilmediği hareketlerinden dolayı cezalandırılması doğru değildir. Ayrıca ceza verirken çocuğa, bu cezayı niçin aldığı da anlatılmalıdır. Böylece çocuk, cezayı niçin hakkettiğine ikna edilmelidir. Çünkü, çocuklar cezanın haklı olduğunu kolay kolay kabul etmezler, onu zulüm sayarlar. Bunun için her zaman kendilerini korumaya çalışırlar ve gizli yaramazlıklar ve yalancılıklara kayabilirler. Yanlış yapmadığı hâlde cezalandırılan çocuk doğru ve yanlış kavramının anne babanın neşesine göre değiştiği, salt doğru ve yanlış kavramı olmadığı kanaatine varır. Baskı nedeniyle yalan söyleyen çocuk, yalanla amaca ulaşılacağı mesajını alır ve yalan söyler.

Bedensel cezalar çoğu kez tehlikeli alışkanlıklar ortaya çıkarabilir. Örneğin, bu çocuklar, zamanla alışarak, cezaları umursamaz veya artık cezadan korkmaz hâle gelebilirler. Böylece cezanın iradeye bir etkisi olmaz. Bunun sonucu iyi ve etkili bir eğitim aracı, olumsuz davranışların ortaya çıkmasının sebebi olur.

Ceza verirken çocuğun yaşı, bedensel ve psikolojik durumu, cezanın şekli, miktarı ve özellikle amacı dikkate alınmalıdır. Kızgınlığı ve öfkeyi yatıştırmak için ceza verilmez. Bu nedenle, anne baba, kızgınlığını çocuktan çıkarmamalıdır. Eğitimde cezalandırmadan amaç dövmek, şiddet ve hakaret değildir. Küçükleri cezalandırmak, yükümlü olduklarından değil, eğitim için bir araç olduğundandır. Ceza faydalı bir eğitim elde etme aracı olamaz. Belki çocuğun yanlış bir şey yapmasını önler, arzu edilen şeyi yapmasına sebep olabilir.

Sonuç olarak, çocuğun davranışlarında istenilen davranışın ortaya çıkma ihtimalini arttırmak için, yerinde ödül veya cezalara başvurulabilir. Ancak cezayla ilgili şu durumu da göz önüne almak gerekir. Verilen cezanın şeklinden çok, çocukların cezayı nasıl algıladıkları önemlidir. Ceza, çiğnenmiş bir kurala tekrar işlerlik kazandırmak, istenmeyen bir davranışı ortadan kaldırmak üzere yapılan bir uygulamadır. Yapılan araştırmalar her türlü eğitim için, ödülün cezadan daha iyi sonuçlar verdiğini göstermiştir.

Cezayı veren veya cezaya maruz kalan kişinin cezayı algılaması açısından bizim toplumumuz ile Batı toplumlarındaki algılama farkından da bahsetmek faydalı olacaktır. Bizde, dayak dahil tüm cezalar birer eğitim aracı olarak algılanmıştır. Yüzyıllarca uygulanmış, son zamanlarda azalsa da yaygın olarak uygulanmaya devam etmektedir. Ceza veren büyükler ve cezaya maruz kalan küçükler, genellikle bunun yapılan bir yanlışın bedeli olduğu ve kötülüğe engel olmak için ceza verildiğini, kabul ettiklerini söyleyebiliriz. Her ne kadar çocuk, bu cezayı istemese bile verilen cezanın kendi kişiliğine bir saldırı olduğunu düşünmemektedir, denilebilir. Özellikle dayak olmak üzere maddî cezalar Batı toplumlarında kişiliğe bir saldırı şeklinde algılanmaktadır. Bu nedenle de dayağa aşırı tepki gösterilmekte ve bu konuda aşırı tedbirlere başvurulmaktadır. Örneğin, Almanya vb. ülkelerde çocuğunu bir defa döven bir anne babanın çocuğu bir daha hiç gösterilmemek üzere elinden alınabilmektedir. Burada özellikle Batı toplumlarındaki dayağa başvuranların psikolojik sorunları olanlar olduğu, küçük bebeğin kemiklerini kıracak kadar aşırı ceza verdiklerini belirtmek gerekir. Hatta bu toplumlarda dayağa başvuranların yaptıklarına ceza vermek denilemeyeceği söylenebilir.

4.Çocuğa İyi Örnek / Model Olunmalıdır

Eğitimde en temel ve de en etki­li anne baba yöntemlerinden biri iyi örnek veya model olmaktır. Yaşayarak eğitme, bizzat iyi davranış örnekleri sunmak eğitimde tartışmasız kabul edilen bir husustur. Çünkü çocukta öğrenmenin ilk ve basit şekli, çevresinde gördüğü davranışları taklittir. Bu nedenle çocuğun çevresinde bol miktarda iyi davranış örnekleri meydana getirmeye dikkat edilmelidir. Çocuk her yerde güzel davranışlar görmelidir.

Ahlâkî değerler, ailede kazanılır ve diğer olumlu duyguların kazanılmasına da öncülük eder. Çocuk ailede öğrendiği davranış kalıplarına göre hareket etmektedir. Anne babalar çocuklara olumlu model olmanın bilincinde olmalı ve çocuklara ahlâkî davranışlarında olumlu model olmalıdır. Olumlu olsun veya olmasın anne babalar, çocukları için doğal eğitim ve öğrenme modelleridir. Çocuklar çevrelerinde gördüklerini, anne babaya ait tüm özellikleri öğrenirler. Bu öğrenme bilgi, duygu ve davranış kazanma olarak gerçekleşir. Çocuklar her şeyi, diğer insanların yaptıklarını izleyerek; söylediklerini dinleyerek; nesne ve olaylara bakarak; televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani kısaca “gözlem” yoluyla öğrenirler. Bu gözlem yoluyla öğrenmeye ilişkili olarak, modele bakarak yani taklit yoluyla öğrenme ve kendisini bir başkası ile bir veya aynı tutarak onun davranışını benimseme yani özdeşleşme yoluyla öğrenmeler de çok önemli öğrenme şekilleridir. Ahlâkî davranışların öğrenilmesi ile diğer davranışların öğrenilmesi arasında aslında fazla bir fark yoktur. Diğer öğrenmeler için geçerli ilkeler burada da geçerlidir. Fakat ahlâkî davranışların öğrenilmesi bilişsel alandaki öğrenmelere göre biraz daha karmaşıktır. Ahlâkî davranışların öğrenilmesinde, modele bakarak öğrenme ve başkasıyla özdeşleşerek onun davranışlarını benimsemeye dayalı öğrenmeler daha fazladır.

Model yoluyla öğrenmede birey, bir başkasının davranışlarını görür ve o davranışları kendisi de yapar. Bireyi, modelin davranışlarını benimsemeye götüren başlıca iki sebep olabilir.

1.Birey, başka birisinin bazı davranışları sonucunda iyi şeyler elde ettiğini, bazı davranışları sonucunda kötü şeylerle karşılaştığını görür. Bu model kendisinin büyüğü olabileceği gibi, yaşıtı veya kendisinden küçüğü de olabilir. Böylece birey, iyi sonuca götüren davranışları kendisi de yapacak, kötü sonuç verenleri yapmaktan kaçınacaktır.

2.Birey, başkasından gördüğü hareketlerin sonucuna bakmaz ancak, yaptığında davranışın karşılığında ödül görebilir. Büyükler gibi hareket eden çocuk, büyükler tarafından daima hoş karşılanır ve böylece büyüklerin davranışlarını taklit eder. Burada çocuğu taklit yapmaya iten kuvvet, etrafından onay görmüş olması ve takdirle karşılanmasıdır. Taklit yoluyla öğrenme sadece küçükler için geçerli değildir. Her yaştaki birey için geçerli olabilir.

Anne baba bir söze, bir harekete gülerse çocuklar da birlikte güler, hatta kahkaha atarlar. Çocuklar benzer durumla karşılaşırlarsa aynı şekilde gülebilirler. Ayaklarını içe veya dışa basarak ve başı dik yürüyen bir babanın çocuğunun, babası gibi yürümesi; ellerini ceplerine koyarak konuşan bir babanın çocuğunun da öyle hareket etmesi mümkündür. Çocuklar, bir çok sosyal davranışı (nerede, ne zaman, ne yapılıp yapılmayacağını) başkalarını gözleyerek öğrenirler. Başkalarına acı ya da zevk veren yaşantıları gözleyerek veya duyarak insanlar duygusal yönden şartlanırlar. Benzer durumlarda aynı davranışları gösterebilirler.[55]

Aile içindeki olumsuz örneklerin çocuğa yansıması doğaldır. 214 hükümlü genç üzerinde yapılan “Suçlu Çocuklarda Zeka, Kişilik ve Yakın Çevre Özellikleri” konulu araştırma bulgularına göre, suçlu gençlerin ailelerinde birinci dereceden akrabaları arasında %54 oranında hüküm giymiş suçluya rastlanmıştır.[56] Çocuğa olumlu davranış modelleri sunmaya dikkat ederken, olumsuz davranış modelleri sergilememeye de özen göstermelidir. Yalan konuşulduğunu gören çocuk yalanı normal karşılamaya başlar. Zamanla bilinç altına yerleşen olumsuzlukları daha sonra söküp atmak kolay olmaz. Halk dilindeki “can çıkar, huy çıkmaz.” özlü sözü bunu gösterir.[57]

Taklidin, çocuğun ruhsal gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Çocuk bilmeden ve düşünmeden taklide kolayca kayar. Çünkü o, içten gelen bir istekle, kabul ettiği otoriteye benzemeye çok yatkındır. Önceleri bilinçsiz taklitle başlayan öğrenme özdeşleşmeye kadar ulaşabilir. Bazen birey, kendini belli bir kişi ile bir, özdeş tuttuğu için onun davranışlarını da benimser. Özdeşleşme, çocuğun anne baba gibi düşünmek, duymak ve davranmak, onlar gibi olmaya yeltenmek eğilimi,[58] çok sevdiği ve hayranlık duyduğu bir yetişken figürüne kendini benzetme sürecidir. Çocuk sadece davranışlarıyla değil, tüm değerleri, tutumları ve standartları ile yetişkinlere benzemeye çalışır.[59] Özdeşleşme bir kimlik arama sürecidir. Çocuk, kişiliğinin gelişiminde ve sosyalleşirken bir özdeşleşme modeline ihtiyaç duyar. Temel özdeşim modelleri ise anne babadır.[60] Özdeşleşmenin taklitten farkı, belli bir şahsın model olarak başkalarına tercih edilmesidir. Çocuk bu tercihi o kişinin sevgisini kaybetmemek, zarar vermesinden korktuğu, kendisine sık sık iyilikte bulunduğu için vb. gibi sebeplerle yapabilir.[61]

Bu öğrenme biçimleri her yaş birey için geçerlidir. Fakat çocuklar, ancak yakın çevrelerindeki büyükleri taklit ederler. Ailesiz büyüyen çocuklarda ise, bunların yerine geçen başka büyükler taklit edilir. Öğretmenler, arkadaşlar, din büyükleri ve günümüzde medya tarafından öne çıkarılan sanatçı, sporcu, politikacı vb. ünlülerde taklit edilmektedirler.

5.Somut Örnekler Gösterilmeli ve Fırsatlar Oluşturulmalıdır

Bir işi, bir hareketi görmek, çocuklarda o işi ve hareketi taklit ve tekrar etme arzusunu uyandırır. Bir işi ve hareketi sık sık görmek ise, onu sık sık taklit ve tekrar etmek imkânı verir. Çocuklara iyi iş ve davranış örnekleri gösterilmeli, onların iyi iş ve davranışları görmeleri ve seçmeleri sağlanmalıdır.

Bir davranış ne kadar çok gerçekleşme fırsatı bulursa o kadar çok duygu ve heyecan doğurur, o kadar çok kuvvet kazanır. Kötü eğilimlerin ortaya çıkmasına fırsat vermemeli, iyi eğilimlerin ise sık sık ortaya çıkması için fırsatlar oluşturulmalıdır. Çocuklara işbirliği yapmaları, yoksullara yardım etmeleri, sorumlu olmaları söylenir. Çocuklar bunları bilebilir veya bunların iyi olduğunu söyleyebilirler, ancak, bunların neleri gerektirdiğini kavramayabilirler. Şayet çocuk, arkadaşıyla oyuncağını paylaşırsa, kimsesiz çocuklar için yardım toplamaya katılırsa, yattığı yatağı düzeltirse, paylaşmayı, yardımlaşmayı ve sorumluluğu gerçek anlamda öğrenmiş demektir. Örneğin, çocuğun yardım yapmaya alıştırılması için, yardımları ona verdirmek güzel bir fırsattır. Çevre temizliği yapanları, hasta ziyareti yapanları, yardımlaşanları görmek veya işitmek, çocuklarda, onları yapanlarınkine benzer duygu ve heyecanların doğmasına sebep olarak, onları taklit ve tekrar arzusu uyandırabilir.

Bir işi ve davranışı göstermek her zaman mümkün olmayabilir, işitmek ve hayal etmek de onu taklit ve tekrar arzusunu yaratacaktır. Bu konuda hikâyelerden ve masallardan, gazete haberlerinden, seyredilen filmlerden örnekler üzerinde konuşulabilir. Ahlâkî hikâyeler, bu açıdan değerlendirilebilir. Bu süreçte, tarihî olaylar ve büyüklerin iyilikleri anlatılabilir. Ayrıca zaman zaman özenle seçilmiş kıssalar uygun bir anlatım şekliyle çocukların iyilik duygularını harekete geçirebilir. Çocuklara somut örnek gösterirken, toplumdaki büyük insanlar, bilim insanları, kahramanlar, liderler, iş adamı ve iş hanımları, öğretmenler, din görevlileri vb. itibarlı kişilerden bahsedilebilir. Böyle kişilerin hayatları, yaptıkları iyi ve güzel davranışları çocuklar için örnek olabilir.

6.Aile Bireyleri Birlikte Hareket Etmelidir

Aile, insan ilişkilerinin sergilendiği bir sahne gibi düşünülebilir. Çocuk, bu sahnede insan ilişkilerini bütün yönleriyle gözlemler ve yaşar. İnsan ilişkilerini belirleyen anlaşma, bağlılık, işbirliği gibi olumlu nitelikleri de anlaşmazlık, çekişme, çatışma gibi olumsuz nitelikleri de evde öğrenir. İstenilen davranışların çocuklara benimsetilebilmesi için aile eğitiminde birlik olmalıdır. Çocukların iyi alışkanlıklar edinmesi, iyi hareketlerin birlikte yapılmasıyla olur. Çocuk kendi çevresinde bulunan kişilerin kötü hareketlerden çekindiklerini ve kötülükten hoşlanmadıklarını görürse, kendisi de iyi hareketler yapmaktan zevk almaya başlar. Aile çocuğa yol göstererek, kuralları öğreterek davranışına yön verir, güç durumlarda çocuğun yanında olur ve onu destekler. Gerektiğinde denetleyerek, sınır çekerek, cezalandırarak, kurallara uymasını sağlar, doğru ile yanlışı ayırt etmeyi öğretir.

Çocuğun eğitiminde aile bireylerinin birlikte hareket etmesi çok önemlidir. Davranış birlikteliği, eğitimde sonuç almanın ilk ve temel şartıdır.[62] Uyumlu ilişkiler içinde, güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk olgunlaşır, kişilik kazanır, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Sevildikçe güven duygusu pekişir, desteklendikçe öz saygısı artar. Anlayış gördükçe hoşgörülü olmayı, sorumluluk aldıkça bağımsız davranmayı öğrenir.

Aile bireylerinin birlikte hareket etmemeleri çocuğu ortada bırakır. Bir aile düşünelim, anne hoşgörülü, serbest, baba aşırı sert, baskıcı, cezalandıran bir tutum içindedir. Bu aile ortamında kurallara uyulmasında kararlılık ve süreklilik yoktur. Bu ortamda yetişen çocuk neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar veremez, hangi davranışın nerede, ne zaman yapılıp yapılmaması gerektiğini bilemez. Anne baba veya evdeki diğer büyükler, evin düzenini sağlamak için konulan kuralların uygulanmasında tutarlı olmalıdır. Birinin tepki gösterip diğerinin tepkisiz kalması çocuğun ebeveyne güvenini yitirmesine yol açar. Ebeveynler koydukları kuralları uygulamada tutarlı olmalıdır. Anne babalarının verdikleri sözlerde durması da aynı dere­cede önemlidir. Anne babalar birlikte hareket edip söyledikle­rini uyguladıklarında çocuklarının üzerinde iste­dikleri düzeni kurabilirler.

Birlikte hareket etmek sadece evde aile büyükleriyle de sınırlı değildir. Çocuk ahlâkî değerleri öğrenirken farklılıklarla karşılaşırsa tam bir ahlâk eğitimi vermek mümkün değildir. Çünkü, çocuğu etkileyen sadece anne baba değil, aile çevresi, arkadaş çevresi, okul, yazılı ve sözlü basın yayın organları da çocuğun davranışlarında oldukça etkilidir. Bu nedenle, iyi bir ahlâk eğitimi için çocuğu etkileyen sosyal ve öğrenme çevresi de elden geldiğince düzenlenmelidir.

7.İyi Arkadaş Edinmesi Sağlanmalıdır

Bir toplum içinde yaşayan insanın yetişmesinde, kişiliğinin gelişmesinde aldığı aile eğitiminin yanında yakın çevresinin etkileri de inkar edilemez. Çünkü insan yaratılışının gereği olarak etkilenmeye elverişli bir varlıktır. Kişiliğini ve toplumsal karakterini kazanırken, içinde bulunduğu çevre ile sıkı bir etkileşim içinde bulunur. Bu etkileşim çevrelerinden biri de arkadaş çevresidir.

Çocuğun arkadaş grubu, onun sosyal davranışlarını etkiler. Bu sosyal davranışlar, çocuğun genellikle diğer bireylere ve sosyal hayata karşı tüm davranışlarını içerir. Ailede kazanılan davranışlar, çocuğun arkadaş grubunun etkisiyle değişebilir. Onun içindir ki atalarımız: “Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” demişlerdir.Yaşın ilerlemesiyle hem grubun büyüklüğü hem de grup faaliyetlerinin süresinde artış olan çocuk, iyi arkadaşlarla ilişki kuruyorsa görüşleri ve davranışları iyi yönde gelişir. Eğer çocuk, iyi olmayan bir grubun üyeleriyle arkadaşlık etmişse, başına her türlü bela gelebilir.

Hepimizin bildiği arkadaşın etkisiyle ilgili gerçeklerden dolayı her anne baba, çocuğuna arkadaşlık ilişkileri konusunda uyarılarda bulunmayı ihmal etmemelidir. Anne baba çocuğun seçeceği arkadaşlara açıkça müdahale etmemeli, ancak iyi arkadaşlar edinmede ona dostça yardım etmelidir. Arkadaşlarının iyi taraflarını övmeli, kötü taraflarını da mümkün olduğunca çocuğa buldurmalıdır.[63] Anne baba, çocuklara zaman ayırmalı, onlarla dost olmalı, arkadaşlarıyla ilişkilerini tanımalıdır. Öğüt vermeden, kendi davranışlarını değerlendirmelerine rehberlik etmeli, olumsuz davranışlara sahip arkadaş gruplarına girmelerini önlemelidirler.[64]

8.Kitle İletişim Araçlarının Zararlarından Korunmalıdır

Günümüzde kitle iletişim araçları eğitimin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Kitle iletişim araçları denince akla yazılı ve sözlü basın yani kitap, dergi, gazete, sinema, radyo, televizyon, bilgisayar, internet, CD, DVD vb. gelmektedir. Çağımızda insan davranışları üzerinde sürekli, yaygın ve birinci derecede etkili olan kitle iletişim araçları dikkate alınmadan bir eğitim olayı düşünülemez denilebilir.

Kitle iletişim araçlarının etki alanı ev, mahalle, okul ile birlikte bütün ülke ve dünyadır. Bu araçlar görme, duyma, seyretme ve okuma yoluyla bireye ve kitleye etki eder. Kitle iletişim araçlarının en önemli iki özelliği vardır: Birincisi, çeşitli konulardaki bilgi ve haberleri, geniş kitlelere kısa zamanda iletebilmeleri; ikincisi, bireyleri tek yönlü etkilemeleridir. Özellikle 20. yüzyılda büyük gelişmeler kaydeden kitle iletişim araçlarıyla insan bir taraftan yeni bilgiler ve tutumlar elde ederken, bir taraftan da sahip olduğu bilgilerde ve tutumlarda değişiklikler meydana gelmektedir.

Daha henüz eleştirel bir zeka geliştiremediğinden dolayı çocuk, kitle iletişim araçları karşısında en hassas kitledir. Dolayısıyla bu araçlar çocuğun davranışlarını, hayat biçimini daha çok etkiler. Yalnız kitle iletişim araçlarını bütünüyle olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirmek elbette yanlış olur. Burada anne babaya düşen görev, bu araçların iyi yönlerinden çocuklarının yararlanmalarını sağlamak ve zararlarından korumaktır.

Kitle iletişim araçlarından televizyon bütün insanlığı etkileyen ve yönlendiren en güçlü yayın araçlarının başında gelmektedir. Televizyondan yetişkinlere oranla çocuklar daha çok etkilenmektedirler. Televizyon olumlu bir uyarı kaynağı olmasının yanında, aile içi ve dışı toplumsal etkileşimi en alt düzeye indirgediğinden çocuğun sosyal ve ahlâkî gelişimine olumsuz etkisi vardır.[65] Yapılan bir ankette “Babanızı mı daha çok seviyorsunuz, televizyonu mu?” sorusuna, ankete katılan çocuklardan %44’ü “televizyon” demiştir. “Annenizi mi daha çok seviyorsunuz, televizyonu mu?”şeklindeki diğer bir soruya “televizyon” diyenlerin sayısı %20’dir.[66]

İster sinemada ister televizyonda seyredilen film ve dizilerin haz kaynağı olmasının ve sinema alışkanlığının oluşmasının en büyük nedeni, filmin çocuklara günlük hayatlarından farklı bir heyecan vermesidir.[67] Batı ülkelerinde küçüklerin görmesi sakıncalı filmlere daha sıkı yaş kısıtlaması getirilmekte, kimi filmlere on sekiz yaşına gelmemiş gençler bile sokulmamaktadır.[68] Bu yüzden çocuk filmlerine seçilecek konular toplumun sosyo-kültürel gerçeklerini yansıtan eğitici ve uyarıcı nitelikte olmalıdırlar.[69] Çocukların göreceği filmler anne babalar tarafından kontrol edilmeli veya çocuklar için sinemalar açmalı, ya da sinemalarda çocuk günleri yapılmalıdır.

Bazı film ve dizilerde çocuklar, içki, sigara vb. kötü alışkanlıklara ve şiddete özendirilmektedir. Film kahramanları çocuklara, kötü alışkanlıklara, ahlâka uygun olmayan davranışlar sunmamalı, iyi örnekler ortaya koymalıdır. Çünkü çocuğa sunulan örnekler nasılsa, çocuk da onlara özenerek onlar gibi olmaya çalışacaktır. Dolayısıyla televizyondaki içki, sigara ve uyuşturucu kullanımlarını özendiren, cinselliğin, şiddetin ağırlıkta olduğu film ve yapımlar yerine, sevgi, şefkat, merhamet, doğruluk, yardımseverlik ve yiğitlik duygularını ön plana çıkaran yapımlara ağırlık verilmelidir.

Kitapların çocuklar üzerinde büyük etkiler yaptığı bir gerçektir. Kitap, çocuğun zihinsel, duygusal ve sosyal gelişiminde önemli bir uyarandır.[70] Kişilik gelişiminde bir modele ihtiyaç duyan çocuk, önce anne baba ve yakın akrabaları model alırken, kitap kahramanlarını da model almaya başlar. Çocuk okuduğu kitaplardaki benimsediği kahramanlara benzemeye ve onların özelliklerine sahip olmaya çalışır. O kahraman iyi ise çocukta öyle olmayı tasarlar. Kötü ise o kahramanın yaptıklarını yapma arzusu duyar. Kitabın yararı onu okuyan kişinin eleştirme ve değerlendirme yeteneğine bağlıdır. Çocuklarımıza okuduklarını eleştirme ve tartışma yeteneğini kazandırırsak, kitapların zararlı etkilerinden korkmaya gerek kalmaz. Anne baba çocuğun ahlâkî eğitimi için bu konuda titizlikle durmalıdır. Burada zararlı yayınları yasaklamaktan daha çok alternatif olumlu yayınlara yönlendirme önemlidir.

9.Çocuk Okulda da Takip Edilmelidir

Çocuğun ahlâk eğitiminde onun öğrenme kaynaklarının en önemlililerinden biri de okul, okuldaki arkadaş çevresi ve öğretmenleridir. Bu nedenle anne baba, imkanlar ölçüsünde çocuğu öğretim hayatında da takip etmelidir.

Okul, sosyalleşme sürecinde ilk temel toplumsal kurumdur. Bu kurum, belirli öğrenme kalıplarının gerçekleşmesi sorumluluğunu taşır. Okul bir bakıma evde kazanılan eğitimin sınandığı yerdir. Çocuğun okula uyumu ve başarısı, anne babanın eğitimindeki başarının bir ölçüsüdür. Ancak okula başlamakla, ailenin eğitme görevi bitmiş değildir. Eğitim evde aile tarafından, okulda öğretmen tarafından ortaklaşa yürütülür. Anne baba ve eğitimciler birlikte çalışarak çocukları daha iyi tanıyabilir ve onların sosyal çevreye uyum sağlamalarına yardım edebilirler.

Okul ve öğretmen, çocuğun ahlâk eğitiminde çok önemlidir. Ancak anne babalar, bu konuda neler yapabilir? Şayet seçme imkanı varsa, çocuğu için iyi bir okul ve öğretmen seçmeye çalışmalıdır. Ben okula, öğretmene teslim ettim artık ne yapabilirim dememelidir. Okul aile işbirliğine çok önem vermeli, okulu ve öğretmeni görmeye sadece veli toplantılarına çağrıldığı zaman gitmemeli sık sık okulu ziyaret etmelidir. Aynı şekilde çocuğun okula devam durumu, okula geliş gidiş saatleri ve arkadaşları takip edilmelidir.

10.Ahlâkî Davranışlar Hakkında Bilgi Verilip Açıklama Yapılmalıdır

Ahlâkî davranışların kazandırılmasında öncelikle, kişinin yaptığı veya yapacağı davranışın, doğru-yanlış, iyi-kötü olduğu hakkında bilgisi olması gerekir. Bu nedenle, çocuğa, niçin iyi davranışı yapması gerektiği, yanlış davranışını neden değiştirmesi gerektiği açıklanmalıdır. Çocuk başlangıçta doğuştan getirdiği beceriler, içgüdü ve irsi özellikler dışında hiçbir şey bilmediğine göre, davranışları doğal olarak, büyüklerinden, çevresindeki kişilerden öğrenecektir. Bir çocuk büyüklerinden iki şekilde öğrenir, ya onları taklit eder ya da büyükler ona ne yapması gerektiğini doğrudan doğruya öğretirler.

Küçük çocuk, başlangıçta, bir hareketi, büyükleri taklit ederek ve onların etki ve telkinleriyle yapar. Yaptıklarının nedenini bilmez. Kimi zaman bir hareketi, kendi canı istediği için yapar. Bunlar, genellikle ahlâk kurallarına uyar. Bunun böyle olması, çocuğun ahlâk kurallarını bildiği anlamına gelmez.[71] Bu nedenle, çocuğa ahlâk kurallarını öğretmek gerekir. Bunun için, çocuğun yaşına, bilgi, görgü vb. düzeyine uygun olarak ahlâk kuralları açıklanmalıdır.

Ahlâkî bir davranışın ortaya konması için önce onun bilgisi arkasından ona inanç gereklidir. Bu nedenle aileler, öncelikle çocuklarına güçlü bir inanç kazandırmalıdır. İnanma, insan olmanın temel özeliklerinden biri olup, anne babalar veya onların yerini tutan kişiler bu yeteneği, kendi inançları doğrultusunda yönlendirirler.[72] Öğrenme, aktif bir şekilde her türlü bilgi ve tecrübe kazanma olayıdır. İnanma öğrenmeyle başlar İnancın öğrenilmesi, öğrenme sürecinin şartları içinde devam eder; inanış, insanın içinde belirli bir değere ulaşınca, yaşamaya dönüşür. Öğrenme inanmaya, inanma ise belirli ölçüde yaşayışa açılır.[73] Bu nedenle aile ahlâk eğitimini, çocuklara model olarak ve telkin yaparak gerçekleştirir.[74]

Ahlâk eğitiminde doğruları öğretmenin bir yöntemi de telkin etmedir. Telkin, bir düşünceyi aşılama, kabul ettirme demektir. Buna bir anlamda öğüt verme de denilebilir. Telkinde, muhatabın söylenilenleri duygusal olarak alma, kabul etme ve tasdik etmeye hazır oluş hâlinden yararlanma söz konusudur.[75] Bu nedenle telkin yapan kişi bilinçli olmalı, asla çocuğun iyi niyeti ve masumiyetini kötüye kullanmamalıdır.

Çocuğa, olumsuz davranışının, başkalarına verdiği zarar açıkça anlatıldığı zaman, bireyin ahlâk gelişimi ile olumlu ilişkisi söz konusudur. Böylece çocuk emir ve yasakların nedenini kendi zihin dünyasında anlamlandırabilir.[76] Çocuğun hatalı davranışları karşısında onur kırıcı, hakaret içeren sözler yerine onun yanlışını görmesine yardımcı olacak sözler söylemeli, uygun bir şekilde açıklama getirilmelidir. Bu, çocuğun kendisine olan saygısını artırdığı gibi başkalarına olan saygısını da artırır. Çünkü kendisine saygısı olmayanın başkasına da saygısı olamaz. Çocuk ahlâkî ödevleri iyi tanımalı ve hayatında niçin gerekli olduğunun farkına varmalıdır.

Çocuğa ahlâk kuraları ile ilgili bilgi vermeye, yaptığı doğru veya yanlış davranışların nedenleri hakkında açıklama yapmaya 3-4 yaşlarında başlanabilir. “Çocuktur, ne anlar.” Düşüncesi doğru değildir. Çocuk, kendisine söylenenleri ve duyduklarını, bilgi ve zekası ölçüsünde anlar. İnsanların ahlâkî davranışlar konusunda her şeyi bildiği zannedilir. Ancak, bu her zaman böyle değildir. Bir çok ahlâk kuralını çocukların çoğunun, hatta genç ve yetişkinlerin bilmediğini söyleyebiliriz. En azından, doğrunun niçin doğru, yanlış veya kötünün niçin yanlış veya kötü olduğunu bilmeyen insan çoktur.

İnsanların kuralları bilmesinin yanında hatırlamaya da ihtiyaçları vardır. Örneğin, trafik kuralarına uymanın gereğini herkes bilir. Ancak zaman zaman gerekçeleriyle birlikte bu kuralı hatırlatmakta yarar vardır. Ahlâkî iyi ve kötü davranışın hatırlatılması hem zihinsel olarak akla hitap eder, hem de duygularımızı da harekete geçirir.

11.Sevgi ve Şefkatle Davranılmalıdır

Bireyin ahlâk gelişiminde sevgiye dayanan ilişkilerin önemi açıktır. Sevgi ilkesi çocuk eğitiminin temel ilkelerinden biridir. Şefkat gören çocuk, sevgi ortamı içinde yetişeceği için özgüven duygusu daha kolay gelişecek ve iyilik kavramı onun zihin dünyasında yeterince yerini bulacaktır. Çünkü şefkat sahibi anne baba, çocuk için sevgi objesi hâline gelmekte ve çocuk onları memnun etmek için kendi çevresine de olumlu yaklaşmaktadır. Ayrıca ailesiyle özdeşleşme süresi içinde anne babanın özelliklerini kendinde toplayarak, onlar olmadığı zaman bile çevresine saygı göstermektedir.[77]

Eğitim sırasında, çocuğa gösterilecek sevgi ve güven, hem eğiten kişiye hem de eğitilen kişiye bir rahatlık verecektir. Bu rahatlık içinde çocuk, verileni daha iyi alır. Çocuğa yapılan baskı, dayak, kokutma gibi cezalandırıcı önlemler, sevgi ve güven ortamını zayıflatır veya yok edebilir. Böyle davranışlar, geçici bir süre, bazı yanlışlara engel olsa bile, kalıcı davranış değişikliğine sebep olamaz. Belki, eğitilen kişinin, kendisini eğitmeye çalışan anne, baba ve öğretmenine kin ve nefret duymasına neden olabilir. Çocuk, kendisi hakkında iyi duygular beslemediğini, kendisini sevmediğini düşündüğü bir kişinin kendisini cezalandırmasını kolay kolay kabul edemez. Çocuk, niçin cezalandırıldığını bilmeli ve bu cezayı hak ettiğini hissetmelidir.

Çocuğa gösterilecek sevginin eğitim değeri, niceliğinden çok niteliğine göre azalır veya çoğalır. Önemli olan niteliktir. Nitelikli bir sevginin taşıması gereken özellikler şunlardır:

1.Sevgi sürekli olmalıdır.

2.Sevgi kaynağı olan anne figürü bir, en fazla iki kişi olmalıdır.

3.Sevgide miktar değil, tutumun kalitesi önemlidir. Kaliteyi ise şunlar belirler:

a.Sevgi gerektiği kadar olmalıdır.

b.İhtiyaç duyulduğunda ortaya konmalıdır.

c.Bağımsızlık çabalarını engellemeyecek bir biçimde olmalıdır.[78]

Sevginin sürekli olması, sadece küçükken olması yeterli değildir. Nitekim Batı Toplumlarında çocukken gösterilen sevgi, ilgi ve yakınlığın, belli bir yaştan sonra istenilen düzeyde ve nitelikte olmaması gençlerin, uyuşturucu alışkanlığına, yıkıma, kıyıma, hırsızlığa, saldırganlığa, insanları birer araç olarak görmeye, bencilliğe, intihara vb. iten önemli nedenlerden biri sayılabilir. Diğer yandan, bizim gibi toplumlarda ise, aşırı ilgi,baskı ve denetim, çocuğu pısırık, içe kapanık, korkak, çekingen, kendine güveni olmayan, hakkın aramayan, görüşünü savunamayan insan hâline getirebilir.[79]

Anne babanın çocuğa karşı duyduğu sevgi doğuştandır. Ancak, anne baba, çocuklarına karşı doğuştan getirdikleri fıtrî sevgisini bilinçli olarak yansıtmalıdır. Sevgiden sorumluluk ve saygı doğmalıdır. Sorumluluk ve saygı, iyi bir iletişimi ve uyumu beraberinde getirir. Zaten sağlıklı bir iletişim olmadan gösterilen sevgi, her zaman iyi sonuç vermeyebilir. Çocuğunu çok seven anne baba onun iyiliği için çok katı ve baskıcı davranabilir ve çocuğuna hayatı zehir edebilir. Bazen de aşırı sevgi, çocuğu disiplinsiz, şımarık ve söz dinlemez bir duruma getirebilir.

Sevginin bir sonucu da şefkatle davranmaktır. Şefkat, acıyıp esirgeme, sakınma, esirgeyerek sevme anlamlarına gelir. Kınalızâde, şefkat duygusu konusunda, başka bir insanın hoş olmayan bir durumla karşılaşmasında acıyı paylaşma ve onların acılarını paylaşmayı vurgulamaktadır.[80] Çocuğa şefkat, onun başına hoş olmayan bir durumun meydana gelmesini önlemeye çalışmak, böyle durumla karşılaştığında ondan kurtulmasına yardım etmek demektir.

Çocuk eğitiminde sevgi ve şefkat duygularının bir çok yansımaları vardır. Bunlardan bazıları; tatlı sözlü olmak, öğüt vermek, hoşgörülü ve yumuşak davranmaktır.

12.Hoşgörülü ve Yumuşak Davranılmalıdır

Hoşgörülü ve yumuşak davranmak normal insanlar için her türlü kapıyı açan anahtar gibidir. “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.” vb. sözler bunu çok güzel açıklar. Tatlı söz, yumuşak ve hoşgörülü davranış herkese için etkilidir, ancak çocuklar da daha da etkilidir.

Ahlâkî davranışların kazanılmasında sevgi, şefkat ve güvenin önemi açıktır. Ancak bu duygular yerli yerinde kullanılmadığı zaman ters etki de yapabilir. Çocuk, aşırı sevgi ve hoşgörüyü bazen kötüye kullanarak, bazı yanlışları yapabilir. Bu konuda orta yolu bulup, sevgi ve şefkate dayanarak, çocuğun her istediğini yapmasına fırsat verilmemelidir. Çocuk, kendisinden beklenilen şekilde hareket etmediği takdirde, bu hareketin büyükleri tarafından hoş karşılanmadığını bilmelidir. Bunu kendisine bildirmek için en çok kullanılan yol cezalandırmadır. Bu ceza bazen onu istediği şeyden mahrum bırakmak şeklinde olacağı gibi, doğrudan doğruya acı vermek şeklinde de olur. Ancak böyle durumlarda cezadan çok, anne babaların karalılıkları daha önemlidir. Çocuk cezalandırılmadan önce tedbir almak gerekir. Çocuk bazı hareketleri yapmasının kesinlikle mümkün olmadığına inanmalıdır.

Günümüz çocuk eğitiminde karşılaşılan sorunlardan biri de toplumumuzdaki eski otoriter anlayışa tepki olarak aşırı özgürlük anlayışı gelişmeye başlamasıdır. Bunun sonucu söz dinlemeyen, hayır kelimesinden anlamayan, şımarık, bencil, her istediğini yapmak, elde etmek isteyen çocuklar yetişmeye başlamıştır.

13.Ahlâkî Davranışların Oluşması Çerçevesinde Sorumluluk Verilmelidir

Çocuk bir çok iyi ve kötü davranışları ailede kazanır. Anne babanın, çocuğunun düzenli olabilmesi için onda düzen düşüncesini uyandırması gerekir. Bu noktada çocuğa bazı küçük işler yaptırılarak onlara sorumluluk verilmelidir. Ailede çocuğun yapabileceği işler ve paylaşabilecekleri sorumluluklar mutlaka vardır.

Çocuklardan hizmet beklemek, sorumluluk vermek onların kişiliklerinin oluşmasında çok faydalıdır. Düzeylerine uygun verilen işler, onlarda başarma ve bunun sonucu kendine güven duygusunu geliştirir, alışkanlık sağlayarak onları hayata hazırlar.[81] Örneğin, evde beslenen kedi, kuş gibi hayvanların bakımıyla ilgilenme görevlerinin çocuklara verilmesi, çocukların sorumluluk duygusu kazanmalarına hem de hayvanlara olan sevgi ve acıma duygularını artıracaktır. Bu sevgi ve acımayı, bütün canlılara karşı göstermesine sebep olacak ve bu, çocukta davranış hâline gelecektir.

Aile içinde, anne babaya yardım, aileye bazı küçük katkılar, çocukların irade eğitimi için de çok faydalıdır. Verilen görev içerisinde, çocuğun zamanını boşa geçirmesi engellenecek, böylece çocuk kötü davranışlardan uzak tutulmuş olacaktır. Görev verilen çocukta, temel güven duygusu, güçlüklerle mücadele ederek aşma, iş yapmanın sevinç ve mutluluğunu yaşama, toplumsallaşma, yaparak ve yaşayarak öğrenme gibi hususlar gelişecektir. Çocuklara verilecek bir sorumluluk onun bütün yönlerinin, hem düşünce hem de duygularının gelişmesine sebep olacaktır. Dolayısıyla çocuk aldığı görevi yerine getirme bilinci ve alışkanlığını edinmiş olacaktır.

14.Ahlâkî Davranışların Alışkanlık Hâline Getirilmesine Çalışılmalıdır

Tekrarlamalarla otomatikleşen tutum ve davranışlara alışkanlık denir.[82] Alışkanlıklar tüm doğal varlıkların ortak özelliğidir. Tekrar yolu ile alışkanlık kazanma, başlıca öğrenme yollarından biridir. Alışkanlıklar çocukluğun erken dönemlerinde bilinçsiz olarak başlar. Alışkanlık hâline gelen davranışlar otomatikleşir. Ancak anne baba çocuğa alışkanlık kazandırırken bilinçli olmalıdır.

Yararlı alışkanlıklar olduğu gibi zararlıları da vardır. Örneğin, çocuğun sabah kalktığında yatağını düzeltmesi güzel bir alışkanlıkken, sigara vb. keyif verici zehirler isteği zararlı bir alışkanlıktır. İşte bu nedenle, anne baba önce çocukta iyi alışkanlıkların gelişmesini amaç edinmelidir. Çocuğun kötü alışkanlıklarını sonradan düzeltmek zorunda kalacak yerde, onlara henüz iyiyle kötü arasında tarafsız oldukları sırada, iyi alışkanlıklar kazandırmaya çalışmak gerekir.[83]

Ahlâkî davranışlar da diğer öğrenme konularında olduğu gibi, bir kez öğrenildikten sonra, üzerinde durulmayacak olursa, zamanla etkisini kaybedebilir. Bununla ilgili alıştırma ve tekrarlara yer vermek gerekir. Ahlâkî alışkanlıkları kazanmak ve devam ettirmek için aşağıdaki alıştırmalar yapılabilir.

1. Çocuk, doğru bir davranış yaptıkça, bu davranış, çevresindekiler tarafından fark edilmeli ve zaman zaman takdir edilmelidir. Her harekette olduğu gibi bunda da aşırıya kaçılarak, çocuk, her doğru ve iyi davranışının sonunda takdir beklememelidir.

2. Çocuk, doğru ve iyi davranışı, bir çıkar amacıyla değil, kendi ilgisi ve isteğiyle yapmalıdır. Bu ilgi ve istek ne kadar kuvvetli olursa, alışkanlık o kadar kolay kazanılır.

3. Öğrenilmiş doğru ve iyi davranış, unutulmasını önlemek için, sık sık tekrar edilmelidir. Bunun için fırsatlar oluşturulmalıdır.

4. Uygun olmayan davranışın tekrar edilmesine hiçbir zaman fırsat ve imkân verilmemelidir.

5. Çocuğa, daima olumlu etki ve telkinler yapmak gerekir.

Örneğin, “yapma, etme” gibi olumsuz sözler yerine, “yap, et, yapalım, edelim” gibi olumlu sözler tercih edilmelidir. Çünkü olumsuz söz ve telkinler bazen, insanlarda olumsuz davranışların yapılmasını güçlendirebilmektedir. Bunun için, “çimenlere basmayınız, gürültü etmeyiniz” gibi levhalar yerine, “çimenlere basmayalım, gürültü etmeyelim, çöpleri çöp kutusuna atalım” gibi levhalar daha etkili olabilir.[84]

15.Çocuğun İradesi Güçlendirilmelidir

Ahlâkî davranış iradeli davranışlardır. İrade, kişiyi, bir şey yapmaya veya yapmamaya iten iç güç demektir.[85] Diğer bir ifade ile irade, insanın hareket ve davranışlarını kontrol etme gücüdür. İrade ile yaptığımız hareketler, içgüdü ile yaptıklarımızdan farklıdır. Onları ister istemez değil, isteyerek yaparız. Bir hareketi yapmayı isteyip de irademizi kullanmadan önce onu zihnimizde tasarlarız. Yapacağımız hareketi tek olarak değil, yapılması mümkün başka birkaç hareketle birlikte düşünürüz. Onları yaparsak nasıl, yapmazsak nasıl sonuç alacağımızı gözümüzün önüne getiririz. Sonuçta ortaya çıkacak faydaları, zararları, yanlışları birbiriyle karşılaştırırız. Bütün bu tahmin, hayal ve akıl yürütmelerin sonunda bir karar vererek, onu yaparız.

Masallar, hikâyeler, kahramanların ve büyüklerin hayat hikâyeleri, onları dinleyen ve okuyan çocukların iradeleri üzerinde derin etkiler yapar. Anne babalar, çocukların iradelerini eğitirken böyle örneklerden yararlanacaklardır. Kendileri de karar verirken ve verdikten sonraki tutumlarıyla öğrencilerine örnek olacaktır.

İradenin kuvveti ve kararından dönmeme, uygulama ile gelişecektir. Hareketlerinde hiçbir serbestliğe imkân bulamamış, daima başkalarının emirlerine boyun eğerek hareket etmiş çocukların iradeleri, hayatları boyunca zayıf kalır. [86] Onlar kendi iradeleri ile hareket edemezler. Bu nedenle, anne baba, çocuklara hareketlerinde dengeli bir şekilde serbestlikler tanıyarak, onların zaman zaman kararlarını kendilerinin vermelerine imkân tanıyarak iradelerini güçlendirmeye alıştırmalıdır.

16.Çocuk İyi Ahlâklı Olmaya Teşvik Edilmelidir

Teşvik etmek, isteklendirmek, özendirmek anlamlarına gelir. Teşvik, istekleri yaptırmaya cesaretlendirmek ve duyguları yönlendirmektir. Bir davranışı yapmaya iten iç kuvvete güdü, dışarıdan takviye etmeye de teşvik diyoruz.

İnsanların bazı durumlarda, başkaları tarafından teşvik edilmeye ihtiyaçları vardır, bu ihtiyaç çocuklar için daha da fazladır. Çünkü onlar bir çok iyiliğin zevkini tanımamışlar, bir çok iyiliğin güzel sonuçlarını görmemişlerdir. Bu nedenle çocuklar yerinde ve zamanında yapılacak teşvik ve telkinlerle iyiye yönlendirilmelidir. Yaptıkları iyi davranışlar pekiştirilmelidir.

Pekiştirme, olumlu (pozitif) ve olumsuz (negatif) olmak üzere ikiye ayrılır. Olumlu pekiştirme, bir davranış yapıldıktan sonra, onun bir ödül veya hoşa giden bir durumla desteklenmesidir. Anne babasının (memnuniyeti, aferin demesi gibi) olumlu pekiştireç ile hoşuna giden durumlarla karşılaşmak isteyen çocuk iyi davranışlara yönelebilir. Olumsuz pekiştirme ise, bir davranışın sonucunda, rahatsızlık veren bir uyarıcının ve hoşa gitmeyen bir durumun sona erdirilmesi veya ondan uzaklaşılması demektir. Olumsuz pekiştireçler, istenmeyen bir davranışı engellemek veya yapılmasını durdurmak amacıyla uygulanır. Anne babasının (kaşını çatması, haçlığını kesmesi, dışarıya çıkma yasağı vermesi gibi) olumsuz pekiştireç ile karşılaşmak istemeyen bir çocuk kötü davranışlardan uzaklaşabilir.

Ahlâkî eğilimin kişide oluşmasına, çevreden gelecek övgü ve takdir arzusuyla, ayıplanma ve kınanma korkusu etkili rol oynamaktadır.[87] Sonuç alıcı, etkili bir ahlâk eğitimi için, çocuğun her türlü iyi davranışı desteklenmeli, yanlış davranışlar yaptığında uyarılmalıdır. İyi bir davranış yapan çocuk övülmeli, takdir görmeli, onurlandırılmalı, tebrik ve teşekkür edilmelidir. Bunun yanında, yanlış yapan çocuk da yaptığı hareketin yanlışlığını bilmiyorsa bilgilendirilmelidir. Bildiği hâlde yapıyorsa, hemen olumsuz pekiştireçler vermek yerine istenilen davranışları yapanlara olumlu pekiştireç verilerek kötülükler ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır.

17.Vicdan ve Özdenetim Kazandırılmalıdır

Kişinin kendi davranışlarını kontrol etmesi, özdenetim yapması vicdan sahibi olması ahlâkî gelişim açısından çok önemlidir. Vicdan, kişinin, kendi niyetlerini, eylemlerini ahlâk bakımından iyi ya da kötü bulmasına yarayan duygu olarak tanımlandığı gibi; doğruyu, yanlıştan ve iyiyi kötüden ayıran yetenek olarak da tanımlanmaktadır. Yani her hangi bir hareket doğru mu, yanlış mı diye düşündüğümüzde, içimizde bir hakim buluruz. Bu hakim, bizim ve başkalarının ahlâkî hareketleri hakkında hükümler verir, buna vicdan diyoruz.

Vicdan, ahlâk eğitiminin en etkili araçlarındandır. Vicdan, insanı, herkesten uzak, hiçbir cezaya veya azara uğramayacağından emin olduğu durumlarda bile, kötülük yapmaktan alıkoyabilir. Bunun için, kişileri, aydınlık ve dürüst vicdanlı hâle getirmek, ahlâk eğitiminin hem aracı hem amacı sayılmalıdır. Vicdanı aydınlık ve dürüst bir hâle getirmek için, bir yandan aklın eğitilmesine, diğer yandan ahlâk eğilimlerinin geliştirilip yönlendirilmesine özen gösterilmelidir.

Aile çocuğun vicdanını güçlendirmelidir. Bunun için çocuğa, özdenetim alışkanlığı kazandırılmalıdır. Özdenetim eğitiminde birinci temel yaklaşım “çocuğa ne yapıp yapmayacağını açıklamak, ona yol göstermek”tir. Özdenetimin sağlanması için çocuğa kuralların nedenleri açıklanmalıdır. Böyle bir yaklaşım çocuğun kuralları benimsemesini sağlar.[88] Özdenetim eğitiminde ikinci temel yaklaşım “desteklemek”tir. Yani çocuğun olumsuz davranışlarına tepki göstermek yerine, olumlu davranışlarını taktir etmek, pekiştirmek ve desteklemektir. Olumsuz davranışın devamı hâlinde önce bu olumsuz davranışın nedeni araştırmalıdır. Davranışın ardında bir ihtiyaç, çözülmemiş bir sorun olabilir. Sorunlar çözülmedikçe, ihtiyaçlar giderilmedikçe olumsuz davranışlar devam eder.[89]

17.Ahlâkdışı Davranışlar Düzeltilmelidir

Anne baba veya büyükler, çocukta zaman zaman görülebilecek ahlâk dışı veya kötü dediğimiz istenmeyen davranışların düzeltilmesi konusunda sabırlı bir şekilde mücadele etmelidir.

İstenmeyen davranışlar karşısında anne babanın ilk tepkisi genellikle panik olabilir. Beş yaşındaki çocuğunun arkadaşından izinsiz aldığı bir oyuncak, anne babayı ürküterek, sert tedbirler almaya, ceza vermeye itebilir. Bu durumda yapılacak iş, elbette bunun bir sorun olduğunu kabul etmek olacaktır, ancak bu, asla paniğe yol açmamalıdır. Öncelikle bu davranışın nedeni araştırılmalı ve ardından bunu ortadan kaldırmanın yolları aranmalıdır.

Çocukları istenmeyen, ahlâkdışı davranışlara iten belli başlı sebepler şunlar olabilir: Şefkat ve otorite boşluğu; aşırı özgürlük ve sorumsuzluk; yoksulluk veya aşırı lüks hayat; kitle iletişim araçlarının etkisi; arkadaşlar; kıskançlık; bilgi eksikliği; temel ihtiyaçların meşru yollardan doyurulmaması.

Çocukların ahlâka uygun olmayan davranışlar yapmasının nedenleri araştırılarak bunlar giderilmeye çalışılmalıdır. Anne babalar, böyle bir durumda önce, kendilerinin eksiklerini ve hatalarını araştırmalıdır. Örneğin, çocuk, yeni doğan kardeşine gösterilen ilgiliyi kıskanarak, anne babasının dikkatlerini kendi üzerine çekmek için yaramazlık yapabilir. Bu örnekte olduğu gibi, çocuğun daha önceleri yapmadığı bazı hareketleri yapmasının bir çok nedeni olabilir. Asıl sebep bulunup onun üzerine gidilmelidir.

Bazen anne baba, tüm araştırmalarına karşı çocuğunun davranışlarının nedenlerini bulamayabilir. Böyle durumlarda çocukla konuşma denenebilir. Bunu için çocuğun güvenini kazanmak gerekir, aksi hâlde çocuktan bilgi almak mümkün değildir. Konuşurken, çocuğu suçlamaktan ve doğru söyledi diye cezalandırmaktan kaçınmak gerekir. Çocukların yaptıkları yanlış karşısında anne babalar, aşağılayıcı bir tavır takınmamalıdır. Örneğin, yanlış yapan bir çocuğa, “Niçin Böyle yaptın?” yerine “Ne yaptın? Nasıl Oldu?” vb. ifadeler kullanmak daha iyidir

Özellikle küçük yaşta olmak üzere çocuklar, bazen yaptıklarının yanlış olduğunu bilemeyebilirler. Burada çocuğun niyetini öğrenmek ve davranışın yanlış olduğunu bildirmek gerekir. çocukların çoğu bile bile kötülük yapmazlar. Çocukların bir çok hareketinin nedeni hoşuna gitmesi ve kolay olmasıdır. Çocuk bazen doyurulmamış ihtiyaçlarını karşılamak için kötülük yapabilir. Çocuğun bencilliği, ufak tefek şeyleri çalması bir protestonun veya güven duygusunun işareti olabilir. Küçük çocuklar çoğu zaman yalan ile gerçeği birbirinden ayıramaz. Böyle durumlarda anne baba paniğe kapılmadan tedbirler almalıdır.

Çocukların davranışlarını büyütüp telaşa kapılmak ne kadar yanlışsa, yanlışları ciddiye almamak da o kadar yanlıştır. Çocuğun yaptığı yanlışlar düzeltilmez ve ikaz edilmezse çocuk bunun normal bir davranış olduğunu kabul edebilir. Örneğin, sırf hoşuna gittiği için, bir arkadaşının oyuncağını çalan çocuk, tepki görmezse bunu alışkanlık hâline getirebilir. Yani çocuğun kötü davranışları ilk defa yaptığında pek tehlikeli sayılmayabilir, ancak bu tür davranışların önemsiz olduğu anlamı da çıkarılmamalıdır. Bunlar ciddi sorunların belirtileri olabilir.

Çocukta ahlâkî davranışların geliştirilmesi için öncelikle, yaptığı davranışın neden kötü, neden iyi olduğunun açıklanıp öğretilmesi gerekir. ancak bu somut örneklere dayanmalı, zamanında, yerinde ve yeterli oranda olmalıdır. Uzun, yersiz ve gereksiz öğütler çocuk üzerinde etkili olmamaktadır.[90] Çocuğa yapılan bu açıklamalarda hem zihinsel hem de duygusal özellikler dikkate alınmalıdır. Çocuğa yanlış davranışını niçin değiştirmesi gerektiği, başkalarına ve kendisine verdiği zarar açıklanmalıdır. Özellikle yaptığı davranışın başkasına verdiği zararı görmesi, karşısındakini kendi yerine koyması ahlâk eğitimi açısından önemlidir. Bilindiği gibi insan ilişkileri ve iletişiminde, kendini başkasının yerine koymaya empati diyoruz. Çocuk empati sayesinde başkasının acısına, üzüntüsüne kendisinin sebep olduğunu anlar ve pişmanlık duyar. Pişmanlık sayesinde kendi kendini kontrol yani vicdan gelişimi sağlanmış olur.

Çocuğun yanlış davranışlarını düzeltmenin yöntemlerinden biri de yaptığı hatanın kendisine düzelttirilmesidir. Örneğin, bir çocuk, eğer yere boya döktüyse, ondan o yerin temizlenmesi istenebilir. Aynı şekilde çocuğu yanlış kullandığı şeyden mahrum etmek de o yanlışı bir daha yapmasına engel olabilir. Eğer çocuk, pastel boyalarını kırmaya devam ediyorsa, o boyaları kullanmaktan men edilebilir.[91] Ancak burada önemli olan, çocuğun yaptığı yanlışın sonuçlarını görmesidir. Bunu aşarak taşıyamayacağı yük yüklememeli ve ceza verilmemelidir. Yine çocuk bir hata yaptı diye onu, doğal ihtiyaçlarından mahrum etmek de doğru değildir. Sözgelimi, oyun oynamaya çıktığı dışardan zamanında dönmediği için bir daha dışarıda oynama yasağı koymak aşırı bir cezadır.

18.Çocuğun Temel Eğilimleri ve Duyguları Yönlendirilmelidir

Anne babalar, hem genel olarak tüm insanların ortak eğilimlerini hem de kendi çocuklarının özel eğilimlerini, huylarını ve alışkanlıklarını dikkate almalı, faaliyetlerini bunlara göre düzenlemelidir.

İnsanların doğuştan getirdiği eğilimlerin ve duyguların bazıları daima iyiliğe, bazıları daima kötülüğe sebep olur. Örneğin, görev duygusu insanı her zaman iyiye, intikam duygusu her zaman kötüye, rekabet duygusu ise bazen iyiye bazen kötüye yöneltir. Eğitimcilere düşen, iyiliğe hizmet eden duygu ve eğilimleri güçlendirmek, kötülüğe sebep olanları zayıflatıp, etkisini azaltmak; hem iyiye hem kötüye hizmet edebilecek duygu ve eğilimleri de istenilen yöne yönlendirmektir. [92]

Eğilimler birbirini etkiler. Her eğilim, diğer bazı eğilimleri uyarır, bazılarını örter, bazılarının güçlenmesine veya zayıflamasına sebep olur. Örneğin, anne babanın sevgisini kazanma arzusu veya o sevgiyi kaybetme endişesi, çocukları söz dinlemeye ve bazı yanlış davranışlardan sakınmaya götürebilir. Öğretmen ve diğer aile büyüklerine karşı duyulan sevgi için de aynı şey söz konusudur.

İnsandaki çeşitli eğilimler, küçük yaşlardan başlayarak oluşur. Bu eğilimler ise genel olarak, bireysel ve toplumsal nitelikli eğilimlerdir ve ahlâk eğitimi, bu eğilimlere dayalı olarak gerçekleşir.

a.Kişisel Eğilimler:

Herkeste duygular ve eğilimler vardır. Bunlar kişiden kişiye değişse de ortak bazı özellikler gösterirler. Örneğin, herkeste zevk veren şeylere yaklaşmak, acı veren şeylerden uzaklaşmak eğilimi vardır. Herkes bir yolla eğlenip neşelenmek, mutluluk içinde yaşamak ister. Herkeste hareket etmek, faaliyette bulunmak, gücünü harcamak yolunda bir eğilim vardır. Bu eğilim doğumdan itibaren görülür. Tembel ve hareketsiz dediğimiz insanlar bile tamamen hareketsizliğe katlanamazlar. Hareketler bedence, duyguca ve akılca olabilir. Herkes düşünerek olmasa bile, hiç değilse hayal ederek ve heyecanlanarak hareket etmekten zevk alır. Herkes kendisini ve kendisini ilgilendiren şeyleri sever. Çocuklar kendilerini her şeyden ve herkesten öne almak, hayatın merkezi olmak eğilimindedirler. Bu eğilim bazen, insanın başkalarını ve başka şeyleri sevmesine meydan bırakmayacak kadar şiddetli olur. [93]

b.Sosyal Eğilimler:

İnsanda kişisel eğilimlerin yanı sıra sosyal eğilimler vardır. Örneğin, herkeste, başkasının duygularından ve heyecanlarından etkilenmek, kendisinin duygularından ve heyecanlarından da başkasının etkilenmesini istemek eğilimi vardır. Birlikte yaşayan veya tesadüfen bir araya gelen insanlar arasında korku, neşe, sıkıntı vb. duygular çabucak yayılır. İnsan sıkıntılı olunca, kederine başkalarının ilgisiz kalmamasını ister. Sıkıntısını paylaşanlar, onunla birlikte üzülenlerin olduğunu görünce, bir dereceye kadar teselli bulur. Sevinç için de benzer durum söz konusudur. Sevincine başkalarının da katılması ile insanın sevinci bir kat daha artar. Herkeste, sadece bazı kimselere yönelik de olsa, başkalarının iyiliğini istemek, onları sevmek (diğerkâmlık) eğilimi vardır. Bu eğilimin çapı kişiden kişiye değişir. Belli birkaç kişiye, anne babaya, aile bireylerine has olabildiği gibi, hemşerilere, meslektaşlara, vatandaşlara ve nihayet bütün insanlara yönelmiş, hepsini içine almış olabilir. Bu eğilim, bazen o kadar şiddet kazanır ki, kendini sevmeye bile üstün gelebilir. İnsan, başkalarının iyilik ve mutluluğunu, kendi iyilik ve mutluluğundan önde tutabilir. Hatta başkalarınınki için kendininkini feda edebilir.[94]

Herkeste, hemcinslerinin davranışlarını taklit etme eğilimi vardır. Çocuklar ve büyükler böyle heveslerden kurtulamazlar. Herkeste, bir merak eğilimi vardır, hiç olmazsa, bazı şeyleri anlamaya ve öğrenmeye meraklıdır. Merak eğilimi, geliştirilir ve doğru yönlendirilirse, “gerçeği sevmek”, “gerçeğe bağlı olmak” şeklini alır. Gerçek, onlar için en yüce amaç olur. İnsanlar, benzer olaylar karşısında genellikle benzer tepkiler gösterir. Fakat bunun yanı sıra, her insanda az çok belirli bir mizaç, yani belirli bir anlayış ve buna uygun davranış biçimi de vardır. İnsanların davranışlarına yön veren bu aktif anlayış biçimine karakter adı verilir. İşte ahlâk eğitimi, burada devreye girmekte ve kişiden kişiye farklılık gösteren mizaçları uygun bir şekilde yöneltmekte, böylece insanlarda güzel karakterin meydana gelmesi için çalışmaktadır.[95]

İnsanların bazı temel istek ve eğilimlerinin yönlendirilmesi: Anne babanın ahlâk eğitiminde, her insanda bulunan bazı temel ihtiyaç ve eğilimlerin, iyiye veya kötüye yönlendirilmesinde dikkat etmesi gereken hususlar vardır.

İnsanın bir arada olma isteği temel ihtiyaçlarındandır. İnsanların başkalarıyla bir arada yaşama, sevinç ve ümitlerini paylaşma isteği, onları birlikte yaşamaya, gruplar, topluluklar oluşturmaya sebep olmaktadır.[96] İnsanların bu isteği, para kazanma, merak, iktidar olma gibi diğer istekleriyle birleşince insanı harekete geçiren güçlü bir güdü hâline gelmektedir. İşte insanların bu istek ve eğilimleri, insanı yüksek duygulara, insanî amaçlara, güzel ahlâka götürebileceği gibi, kötü ve yanlış davranışlara da götürebilir. Bir arada olma isteği aynı zamanda gruba uyum gösterme şeklinde ortaya çıkar. Birey, gruba uyum sağlamak için, grubun isteklerine itaat, özdeşleşme ve benimseme yollarını seçer.[97] İşte anne baba bu durumu bilerek, çocuğa iyi bir arkadaş, okul çevresi oluşturmalıdır.

İtibar ve saygı görme, her insanın temel eğilimleri arasındadır. İnsanın içinde yaşadığı topluma uyum sağlayabilmesi ancak ilgi, sevgi ve saygı görmesine bağlıdır. Arzu ettiği derecede ailesinde, iş ve çalışma hayatında itibar görmeyen insan, kendisini başarısız ve huzursuz görebilir. İtibar görme isteği, insanları yapıcı ve faydalı bir hâle getirebileceği gibi, zararlı hâle de getirebilir.[98] Bir çocuk, sınıfta, okulda, ailede, toplumda itibar ve saygı göreceği ümidiyle derslerine iyi çalışabileceği gibi, hileye, kıskançlığa da kayabilir.

Bazı insanlarda az, bazılarında çok olmakla birlikte her insanda, egemen ve iktidar olma istek ve eğilimi vardır. İtibar ve saygı görme isteğiyle ilişkili olan bu istek, çocuğu girişimci ve lider olmaya yöneltebileceği gibi zorbalığa, hileye, başkalarına zarar vermeye de yönlendirebilir. Anne babanın çocuğun bu doğal eğilimini bilmesi ve onun iyi ve güzel davranışlara önderlik yapmasına teşvik etmesi gerekir. Özellikle bazı çocukların bu istekleri normal yollardan karşılanmazsa, onun çete adı verilen gruplara kayması, kendinden küçüklere zarar vermesi, başkalarının başarılarına tahammül edememe, otoriteye itaatsizlik vb. davranışlar geliştirmesine sebep olabilir.

İnsanın yaratılışından gelen bir eğilimi de etrafında olup biten her türlü nesne ve olayların sebeplerini öğrenme arzusudur. Öğrenme ve merak duygusu iyiye yönlendirildiğinde, bilimsel çalışmalara, kitap okumaya, keşiflerde bulunmaya, araştırma yapmaya, çevresinde gördüğü makine vb. teknik araçlarla uğraşmaya götürebilir.[99] Şayet merak duygusu eğitilmez ve yönlendirilmezse, başkalarının özel hayatlarını kuru bir merak ve araştırmaya, özel eşyalarını karıştırmaya, hırsızlığa, röntgenciliğe kayabilir.

İnsan, bir taraftan ilerlemek için çalıştığı gibi, başkalarına yardım etmek için de çalışır. Diğerkamlık dediğimiz başkalarına yardım isteği çocukluktan başlayarak bütün hayatı boyunca insanda mevcut bir duygudur. Diğerkamlık isteğinin, başkalarının maddî ve manevî yardıma koşma, başkalarının iyiliği ve mutluluğu için fedakarlıkta bulunma, hiçbir çıkar gözetmeden gönüllü olarak diğer insanlarla ilişkiler kurma gibi sonuçları ortaya çıkabilir. Hayır kurumlarına üye olarak yardımlarda bulunan insanlar, kendini hastalarına adayan tabip ve hemşireler, öğrencilerinin yetişmeleri için ter türlü fedakarlığı yapan öğretmenler, insanların huzur ve mutluluğu için çalışan din görevlileri diğerkamlık örnekleridir.[100] Çocuk bu eğilimine uygun olarak iyi ve güzel davranışlara yönlendirilmelidir. Ancak bu duygularda aşırıya gidilerek bu tür duygular zaafa uğratılmamalıdır.

19.Toplumsal Duygular Zaafa Dönüştürülmemelidir

Toplumsal eğilimler, aile ahlâkının ve sosyal ahlâkın zayıflık veya gücünün en önemli yapı taşlarıdır. Bunların eğitimine ve yönetimine önem verilmelidir. Başkasının duygularından etkilenme, başkasının duygularına katılma, merhamet, şefkat gibi eğilimleri beslemek ve güçlendirmek gereklidir.

Çocuklar, insanların acılarından ve sıkıntılarından haberli olmalıdırlar. Yoksulluk manzaraları karşısında kendilerini başkalarının yerine koyarak kıyas yapmaya alışmalıdırlar. Aksi olursa, yani çocuklar insanların yoksulluk ve düşkünlüklerinden habersiz bırakılır, yalnız kendi hayatları ile meşgul edilir ve “Sana ne!, Senin neyine lazım!, Sen kendine bak!” gibi sözlerle toplumsal eğilimleri köreltilirse, merhamet ve şefkat duyguları gelişmeyecektir. Fakat bu eğilimlerin aşırı derecede şiddet ve güç kazanması uygun değildir. İnsanın, çevresinde göreceği en doğal bir yoksulluktan ve olumsuzluktan bile aşırı derecede etkilenecek hâle gelmesi, hayatını üzüntüler içinde geçirmesine sebep olabilir.[101]

20.Ahlâk Eğitimi Gerçek Hayatı Unutturmamalıdır

Çocuklarda, hareketlilik, neşeye ve oyuna düşkünlük temel eğilimlerdir. Bu eğilimlerden ahlâk eğitiminde yararlanılmalıdır. Çocukların neşelerine ve oyunlarına engel olunmamalı, bunlar birer eğitim aracı hâline getirilmelidir. Fakat çocukları yalnız zevk ve neşe ile eğitmek de eksik olur.

İnsan, hayatı boyunca çeşitli üzüntülerle ve sıkıntılarla karşılaşır. Çocukları üzüntü ve sıkıntılara karşı da hazırlamalıdır. Sıkıntıdan kurtulmak, çoğu kez zevke ermekten daha güçlü bir güdüdür. Bunun için üzüntü ve sıkıntı korkusundan veya üzüntü ve sıkıntıdan kurtulma arzusunun, etkileyici gücünden de yararlanılmalıdır.

İşlerin duygu ve heyecan verici görünen sonuçları, değişmez ve kesin değildir. Bazı işler başlangıçta sıkıntı verir, ama sonunda zevke ulaştırır. Bazıları da başlangıçta zevk verir ama, sonunda sıkıntıya götürür. İşlerin doğurabileceği maddî zevk ve sıkıntılar olduğu gibi manevî zevk ve sıkıntıları da vardır. Bazen bir maddî zevkin yanı sıra bir manevî sıkıntı meydana gelebilir. Aynı şekilde bir maddî sıkıntının yanı sıra bir manevî zevk meydana gelebilir. Çocukları, işlerin böyle farklı ve her zaman önceden görünmeyen yanlarını fark etmeye, arayıp bulmaya, tahmin etmeye alıştırmalıdır. Çocuklar, zevklerin ve sıkıntıların manevî olanlarını tanıyabilmeye, işlerin şimdiki sonuçlarına bağlanmaya, gelecekteki sonuçlarını da düşünmeye alışmalıdırlar. İnsanlar, gerektiğinde bir manevî zevk için veya uzaktaki bir başarının uğruna şimdinin zahmetine ve üzüntüsüne katlanabilirler.[102]

Çocuklara, dünyanın, gerçek hayatın hikaye kitaplarında anlatıldığı gibi olmadığını öğretmek önemlidir. Toplumda iyi insanların olduğu gibi, kötü, ahlâksız insanların da var olduğu çocuğa öğretilmeli; insanların yalan söylediği, hırsızlık yaptıkları, cinayet işledikleri, ihanet ettikleri, bencil davrandıklarını bilmelidir. Bu, çocuğun hayatı olduğu gibi kabul etmesi ve ona hazır olmasını sağlar. Ancak insanların yanlış yapmalarının örnek olamayacağı, tek başına da olsa iyi, güzel, doğru ve ahlâkî davranışlardan vazgeçmemek gerektiği vurgulanmalıdır.

21.Kendine ve Başkasına Duyulan Saygı Artırılmalıdır

Kendine, çevreye, anne baba vb. büyüklere, eğiticiye, hayvanlara yani insanı ilgilendiren her şeye saygı, bir alçalma, kendini inkar veya eksiltme değildir. O, insanlık cevheri karşısında yaşanan sevgi ile karışık bir hayranlıktır. Dolayısıyla bu kadar önemli bir noktada, ilk işimiz çocuğa, eğitimle saygı denemesi yaptırmak olmalıdır.[103]

Ahlâk eğitiminin gerçekleştirilmesinde anne baba kendine saygıdan yararlanabilir. Bunun için, sözgelimi kötü bir tutum ve davranış sergileyen çocuklara “aptal, beceriksiz, ne kadar düşüncesizsin, beyinsiz, yüreksiz, ne kadar ahlâksızsın” gibi onur kırıcı ve olumsuz sözler yerine “kendine acımıyor musun?, sana yakışıyor mu?, yazık değil mi?” gibi olumlu ifadelerin kullanılması, hiç şüphesiz daha iyi sonuçlar verecektir. Bu tür yaklaşımlar, çocukların kendine ve başkalarına duyduğu saygıyı geliştirmede, ayrıca bunun bir davranış hâline getirilmesinde çok yararlıdır.[104]

Bu süreç saygının karşılıklı olduğu bilincini de çocukta geliştirir. Kendi kendine saygı duyan, başkalarına saygı duymayı da öğrenebilir. Bu süreçte, tarihî olaylar, büyüklerin iyilikleri anlatılmalı, ayrıca zaman zaman özenle seçilmiş kıssalar uygun bir anlatım şekliyle çocukların zihinlerinde yerini bulmalıdır.[105] Böylece çocukların çevreye olan saygısı, bu yolla geçmişten günümüze kadar anlatılmak suretiyle sevdirilerek ve pekiştirilerek, davranış hâline getirilmelidir.

22.Yüksek ve İnce Duygulara Yönlendirilmelidir

Eğitimin en önemli amacı, çocuklarda, doğruya, iyiye ve güzele olan eğilimin güçlendirilmesidir. Doğruyu ve gerçeği öğrenme merakı herkeste vardır. Bu merak, amaca uygun yönde yönlendirilmelidir. Herkes, gerçeğe sevgi ve bağlılık göstermeli, gerçeklere varmaktan zevk ve neşe duymalı, yalandan nefret edip kaçınmalıdır. Bunun için çocukları düşünmeye, araştırıp keşfetmeye teşvik etmeli, onlarda gerçeği keşfetmekten doğacak zevki ve neşeyi uyandırmalıdır. Örneğin, bir hatasını itiraf ettiklerinde, anlayış göstermeli, doğruyu söylediklerinde, onları pişman edecek şekilde şiddet göstermekten kaçınmalıdır.[106]

Toplumsal hayatta iyi, güzel ve doğru gibi insanî değerlerin önemi büyüktür. Çocukların bu yüksek ve ince değerlere uygun duygular geliştirmesine yardımcı olunmalıdır. Ahlâkî davranışlar, aynı zamanda güzel, iyi ve doğru davranışlardır. Güzellikte, biçiminde ahenk, ölçülerinde denge ve hoşa gitme söz konusudur. Güzel şeylere tutkunluk, düşüncelerde, sözlerde ve davranışlarda nezaket, düzen ve ahenk gerektirir. İyide, istenilen özellikleri taşıma, hoşa gitme, faydalı, yerinde ve uygun olma söz konusudur. Büyüklere düşen çocukların iyi ve güzel şeylerle karşılaşmalarını sağlamak; çirkin ve kötü şeyleri, çocukların yakın çevresinden mümkün olduğunca uzaklaştırmaya çalışmaktır.

İnsanların en temel duygu ve ihtiyaçlarından biri de sevgidir. İnsandaki sevginin kaynağını üç grupta toplamak mümkündür.[107]

1.Doğuştan getirdiğimiz sevgi: Yaratılıştan getirdiğimiz, doğal, kişinin iradesine bağlı olmadan ortaya çıkan bir anlamda içgüdüsel sevgidir. Anne, baba, çocuk, kardeş vb. sevgiler.

2.Düşünce, inanç ve davranış birlikteliğinden, ortaklığından, uyumundan doğan sevgi.

3.Birbirlerinin güç ve imkanlarından yararlananların, çıkar ortaklığıyla oluşan sevgi.

İnsanın kendini sevmesi doğuştan getirdiği sevgilerden biridir. Kişinin kendisini sevmese ve kendini olduğu kabul etmesi ne kadar normalse kendini sevmemesi veya kendini aşırı beğenmesi de anormal bir durumdur. Kişinin kendini sevmesi giderek en çok ilişkide bulunulan kişilere yönelir. Anne babaya veya onların yerini tutan kişilere, kardeşlere sevgi duyulur. Sonra akrabaya, komşuya ve nihayet toplumdaki diğer insanlara ve tüm insanlara uzanılır.

Aile, başkasını sevmekte kaynaktır. Çocuklar, diğer insanları sevmeye, onlara karşı iyiliksever olmaya, ancak önce ailelerindeki kişileri sevmek, onlara karşı iyiliksever olmakla ulaşırlar. Milletin bireyleri arasındaki bağlar, aile bireyleri arasındaki bağlara kıyasla değerlendirilir. Yasalara saygı ve itaate, anne babaya saygı ve itaatle alışılır. Anne babalar, çocukların sevgisini ve saygısını uyandırmak kötü muamelelerle ve adaletsiz davranışlarla bu sevginin ve saygının zedelenmesine izin vermemeli, insanlar arasında iyi ilişkiler kurmaya yönlendirmelidir.

Toplumsal eğilimlerin en önemlisi vatan sevgisidir. Çocuklara vatanlarını, milletlerini ve onlara ait şeyler sevdirilmelidir. Ancak bu sevginin aklı ve düşünceyi durduracak bir şekil almasına, cahilce bir taassup hâline gelmesine izin verilmemelidir. İnsan, başka milletlerin üstünlüklerini değerlendirebilmeli, kendi milletlerinin eksikliklerini görebilmeli, buna rağmen kendi vatanını ve milletini en çok sevmelidir. Vatanını ve milletini en ileri vatan ve milletler arasında görmek amacına ve çabasına sahip olmalıdır. Vatanın geçmişteki ve bugünkü hâlini, gelecekteki çıkarlarını değerlendirmek, ihtiyaçlarını keşfetmek, vatanı bilinçli olarak sevmek için şarttır.[108]

23.Kişinin Özgürlüğü İle Toplumun Kuralları Arasında Denge Sağlanmalıdır
Ahlâk eğitiminde, kişiliğin iki özelliği veya ahlâkî davranışın iki özelliği arasında denge kurulması gerekmektedir. Kişiliğin veya ahlâkî davranışın iki özelliği, kişinin özgürlüğü ile toplumun kurallarına uyumudur.

İnsanın, ahlâkî davranışlarında özgür olmak istemesi, onun kendisi olmasını, benliğini ortaya koymasını, bağımsız hareket etmesini, bedensel ve ruhsal yeteneklerini geliştirmesini, en geniş anlamda yaşama ve araştırma özgürlüğünü gerektirir. İnsanın bu özgürlüğünün yanında yaşadığı topluma uyum sağlaması, toplumun değerlerine bağlı olması ve bunun sonucu, kendi davranışlarının başkalarını nasıl etkilediğini göz önünde tutması da gerekir. buna kişiliğinin ikinci yönü veya ahlâkî davranışın karşılıklılık özelliği diyoruz. Böylece bir birey, bir ahlâkî davranışı ortaya koyarken hem kendi isteklerini, ihtiyaçlarını giderecek hem de toplumun kurallarına uyacak, kendi dışındakileri de göz önüne alacaktır.

İnsan, özgürlüğü sevmesi ve özerk olmak istemesi yanında, topluma bağlı, ailesine ve diğer insanlara faydalı olmak, onların iyiliği ve mutluluğu için çalışmak, onlarla bütünleşmek de zorundadır. Kişi, kendi özgürlüğünü koruyarak, bireysel ihtiyaçlarını meşru yollardan gidermek, yeteneklerini geliştirmek için çaba sarf ederken, toplumu da düşünebilir. O, toplumla birleşmek arzusuyla, kurallara uyar, kendi çıkarından seve seve fedakarlık yapabilir.

Bireyin, istek ve eğimlerini tatmin edip geliştirirken, bencil duygularının, korku, endişe, hırs, haset, kibir, zorbalık gibi yönlerde gelişmesini önlemek, bu duyguların müspet alanlara transfer etmek, kendisine ve başkalarına zarar verici hâle gelmesini önlemek şarttır. Söz gelimi, roman, şiir, hikaye okumayı, çizgi film seyretmeyi, bilgisayar oyunları oynamayı seven bir çocuğa bunlar asılsız, hayal mahsulü, yalan ve uydurma, şiddete dayalı şeylerdir diyerek engel olmak yerine, aynı türden zararsız olanlarını tavsiye etmek gerekir.[109]

C.SONUÇ

Eğitim denince daha çok çocuklar akla gelir. Eğitim genellikle onları ilgilendirir. Eğitimle küçük yaştan itibaren çocuklara ahlâkî davranışları kazandırmak, bu davranışların alışkanlık hâline gelmesiyle çocuğu ahlâkî meziyetlerle donanmış iyi bir insan olarak yetiştirmek amaçlanmıştır. Çocuk eğitiminin toplum hayatında oynadığı rol çok büyüktür. Toplumun kültür ve medeniyet alanında yükselmesi, çocukların eğitiminin önemsenmesine bağlıdır. Toplumun temeli ailedir. Aileyi oluşturan bireylerin iyi olması toplumu, toplumun iyi olması da bireyi etkilemektedir. Ailenin asıl gayesi, neslin devamı olan çocuklardır. Çocuğun ahlâkî bakımından yetiştirilmesi anne ve babanın ortak görevidir.

Çocuğun ilk dönemleri, ahlâk eğitimi için çok önemlidir. Bu dönemlerde zararlı alışkanlıklarda, faydalı alışkanlıklarda çocuğun onlara ilgisi yönünde şekillenir. İşte bu dönemde anne ve babalara çocukları eğitme ve yönlendirme sorumluluğu düşmektedir.

Çocuğun ahlâk eğitiminde en önemli kurum ailedir. Bunun yanında arkadaş ilişkileri, okul hayatı ve kitle iletişim araçları çocuğun ahlâkî eğitiminde rol oynamaktadır. Çocuğa güzel ahlâkın kazandırılmasında bu etkenlerin etkisi büyüktür. Eğer çocuk, iyi davranışlara yönlendirilmezse kötü davranışlara yönelebileceğinden çocuğun yetişmesiyle ilgilenenlere önemli görevler düşmektedir.

kaynakça
Adler, Alfred, İnsanı Tanıma Sanatı, çev.: Kamuran Şipal, Say Yay., İst. 1994.

Akseki, Ahmet Hamdi, İslâm Dini, DİB Yay., Ankara 1978.

Akyüz, Emine, Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması, MEB, Ankara 2000.

Alaylıoğlu, Ruşen ve Oğuzkan, A. Ferhan Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, İstanbul 1976.

Ay, Mehmet Emin Ay, Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, BilgeYay., İstanbul 2001.

Ay, Mehmet Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, Timaş Yay., İst. 1995.

Ay, Mehmet Emin, Din Eğitiminde Mükafat ve Ceza, İzmir 1994.

Aydın, Mehmet Zeki, Ahlâk Öğretiminde Örnek Olay İncelemesi Yöntemi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 2003.

Ayhan, Halis, Eğitim Bilimine Giriş, Şule Yay., İst. 1995.

Ayhan,Halis, Din Eğitimi ve Öğretimi (İman İbadet), DİB Yay., Ankara 1985.

Bacanlı, Hasan, Gelişim ve Öğrenme, Nobel Yay., Ankara 2000.

Bayraklı, Bayraktar, İslam’da Eğitim, MÜ İFAV Yay., İst. 1989.

Bayraktar, M. Faruk, “Ailenin Eğitim Görevi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı:2, İst. 1995, s.119-121.

Bilgin, Beyza ve Bilhan, Saffet, Özel Öğretim Yöntemleri Din ve Ahlâk Bilgisi Öğretimi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 1987, s.39.

Bilgin, Beyza ve Selçuk, Mualla, Din Öğretimi, Ankara 1991.

Bilgin, Nuri, İnsan İlişkileri ve Kimlik, Sistem Yayıncılık, İst. 1996.

Bilgin, Vecdi, “Türk Toplumunda Aile Kurumunu Benimseme ve Sahiplenme Düzeyleri”, OMÜ İF Dergisi, 1998, sayı:10, s.387-413.

Canan, İbrahim, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, Tuğra Neşriyat, İst. tarihsiz.

Carrier, Ch. ve Ozouf, R, Yaşanmış Pedagoji, çev.: Nejat Yüzbaşıoğulları, MEB, Ankara 1964.

Çağrıcı, Mustafa, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, Ensar Neşriyat, İstanbul 1985.

Çalışlar, Aziz, Ansiklopedik Kültür Sözlüğü, Altın Kitaplar Yayınevi, İst. 1983.

Çamdibi, Hasan Mahmut, “Aile İçi İlişkiler ve Aile Rehberliği”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, İst. 1999, sayı:6, s.134.

Çileli, Meral, 14-18 Yaşları Arasındaki Öğrencilerde Ahlâkî Yargının Zihinsel Gelişim Psikolojisi Yaklaşımı ile Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ. Eğitim Fakültesi, Ankara 1981.

Çileli, Meral, Ahlâk Psikolojisi ve Eğitimi, V Yay., Ankara 1986.

Demiray, Kemal, Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu, İstanbul 1990.

Dodurgalı, Abdurrahman, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, MÜ İFAV Yay., s.174.

Dodurgalı, Abdurrahman, Din Eğitimi ve Öğretiminde İlkeler ve Yöntemler, MÜ İFAV Yay., İst. 1999.

Dodurgalı, Abdurrahman, İbn Sina Felsefesinde Eğitim, İst. 1995.

Doğan, D. Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul 1996.

Doğan, Recai ve Tosun, Cemal, İlköğretim 4 ve5. Sınıflar İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretimi, Pegem A Yayıncılık, Ankara 2002.

Dökmen, Üstün, “Ahlâkî ( Moral) Gelişim”, Türk Aile Ansiklopedisi, T.C. Başbakanlık AAK Başkanlığı, Ankara 1991, cilt:1, s.12-18.

Erdem, Hüsamettin, Ahlâka Giriş, Günay Ofset, Konya.

Fidan, Nurettin, Okulda Öğrenme ve Öğretme Kavramlar İlkeler Yöntemler, Ankara 1986.

Foulquie, Paul, Pedagoji Sözlüğü, çev.: Cenap Karakaya, Sosyal Yay., İstanbul 1994.

Gazâlî, İhyau Ulumiddin, (çev.:A. Serdaroğlu), İstanbul 1976, c:3.

Gündüz, Turgay, İslâm, Gençlik ve Din Eğitimi, Düşünce Kitabevi, Bursa 2002.

Güngör, Erol, Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, İstanbul 1995.

Hökelekli, Hayati, “Çocukta Ahlâk Gelişimi ve Eğitimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, İSAV Ensar Neşriyat, İstanbul, 1998, s.185-204.

Jersild, Arthur, Çocuk Psikolojisi, çev.: G. Günce, Ankara 1979.

Kafkaslı, Ali, Çocuk Eğitimi, EKEV Akademi Dergisi -Sosyal Bilimler-, Cilt:1, sayı:1, İst. 1997, s.182.

Kağıtçıbaşı, Çiğdem, İnsan ve İnsanlar, İst. 1979.

Kanad, Halid Fikret, Kısaltılmış Pedagoji, MEB, İst. 1977.

Kaya, Mevlüt, “Ailede Anne Baba Tutumlarının Çocuğun Kişilik ve Benlik Gelişimindeki Rolü”, OMÜ İF Dergisi, sayı:9, Samsun 1997, s.201.

Kılıç, Recep, Ahlâkın Dinî Temeli, TDV Yay., Ankara 1996.

Montagu, Ashley, Çocuklarınıza Ahlâkî Değerleri Nasıl Kazandırabiliriz?, çev.:Remzi Öncül, MEB, İst. 2000.

Nazik, Behire, Çocuk Ruh Sağlığı 1, Ya-Pa Yayın Pazarlama, İstanbul 2000.

Oğuzkan, A. Ferhan Eğitim Terimleri Sözlüğü. TDK Yayınları, Ankara 1981.

Oğuzkan, Ş ve Oral, G., Okul Öncesi Eğitim, İstanbul 1987.

Peker, Hüseyin, Din ve Ahlâk Eğitiminin Psikolojik ve Metodik Esasları, Aksi Seda Matbaası, Samsun 1998.

Poyraz, Hakan, “Ahlâkî Özgürleşmenin Önündeki Bir Engel Olarak Fanatizm”, AÜ İF Dergisi, cilt: 40, s. 179.

Savlu, Ahmet Hamdi Çocuk Terbiyesi, Akın Basımevi, Konya 1978.

Selçuk, Muallâ, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV Yay., Ankara 1990.

Selçuk, Ziya Eğitim Psikolojisi, Server Basın ve Yayın, Konya 1991.

Senemoğlu, Nuray ve Subaşı Kurç, Güzin, Eğitim Psikolojisi, MEB, Ankara 2001.

Sönmez, Veysel, Sevgi Eğitimi, Adım Yay., Ankara 1990.

Şemin, Refia Gençlerimizin Psiko-Pedagojik Problemleri, İÜ Ed. Fak. Yay., İst. 1973.

Şekerci, Osman, Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Şamil Yayınevi, İstanbul tarihsiz.

Şener, Erman, Televizyon Video, İst. 1984.

Topçu, Nurettin “İlkokullarda Ahlâk Eğitimi,” İslâm Medeniyeti Dergisi, İstanbul Kasım 1967, sayı:11, s.25.

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ank.,1974.

Uysal, Halil, İnsan ve Toplum Bilimleri Sözlüğü, Uysal Kitabevi, Konya 1996.

Ünlü, Sezen, Psikoloji, Anadolu Ü. A.Ö.F.Yay, Eskişehir, 1992.

Yavuz, Kerim, Günümüzde Din Eğitimi, Çukurova Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları, Adana 1998.

Yavuz, Kerim, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, DİB Yay., Ankara 1987.

Yavuzer, Haluk, “Yaygın Anne Baba Tutumları”, Ana Baba Okulu, Remzi Kitabevi, İst. 1990.

Yavuzer, Haluk, Çocuk ve Suç, Altın Kitaplar Yayınevi, İst. 1982.

Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara 1983.

Yörükoğlu, Atalay, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, Aydın Kitabevi Yay., Ankara, 1983.
————————–

[1] Doç. Dr.,C.Ü. İlâhiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı öğretim üyesi

[2] Recep Kılıç, Ahlâkın Dinî Temeli, TDV Yay., Ankara 1996, s.2.

[3] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Ahlâk maddesi, İstanbul 1986, cilt: 1, s.201.

[4] Kemal Demiray, Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu, İstanbul 1990, s.11.

[5] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ank.,1974.

[6] Aziz Çalışlar, Ansiklopedik Kültür Sözlüğü, Altın Kitaplar Yayınevi,1983, s.10

[7] Osman Şekerci, Kaynaklarımıza Göre İslâm Terbiyesi, Şamil Yayınevi, İstanbul tarihsiz, s.3

[8] Hüseyin Peker, Din ve Ahlâk Eğitiminin Psikolojik ve Metodik Esasları, Samsun 1998, s.183.

[9] Gazâlî, İhyau Ulumiddin, (çev.:A. Serdaroğlu), İstanbul 1976, c:3, s.125.

[10] Bayraktar Bayraklı, İslam’da Eğitim, MÜ İFAV Yay., İst. 1989, s. 33-39.

[11] Turgay Gündüz, İslâm, Gençlik ve Din Eğitimi, Düşünce Kitabevi, Bursa 2002, s.195.

[12] Ch. Carrier, R. Ozouf, Yaşanmış Pedagoji, çev.: Nejat Yüzbaşıoğulları, MEB, Ankara 1964, s. 134-135.

[13] Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara 1983, s.129.

[14] Veysel Sönmez, Sevgi Eğitimi, Adım Yay., Ankara 1990, s.68-69.

[15]Vecdi Bilgin, “Türk Toplumunda Aile Kurumunu Benimseme ve Sahiplenme Düzeyleri”, OMÜ İF Dergisi, 1998, sayı:10, s.387-413.

[16] Emine Akyüz, Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması, MEB, Ankara 2000, s.90.

[17] Hakan Poyraz, “Ahlâkî Özgürleşmenin Önündeki Bir Engel Olarak Fanatizm”, AÜ İF Dergisi, cilt: 40, s. 179.

[18]Ailenin görevleri hk. bak. M. Faruk Bayraktar, “Ailenin Eğitim Görevi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı:2, İst. 1995, s.119-121.

[19] Ailenin disiplin anlayışı ve anne baba tutumları ile ilgili olarak bak. Yavuzer, Ana-Baba ve, s.44-51; Ay, Din Eğitiminde, s.21-22, 54-93; Bayraktar, “Ailenin Eğitim, s.135-139; Ziya Selçuk, Eğitim Psikolojisi, Konya 1991, s.129; Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s.152-155; Ahmet Hamdi Savlu, Çocuk Terbiyesi, Konya 1978, s.123-130; Haluk Yavuzer, Çocuk ve Suç, İst. 1982, s.211-215; Yörükoğlu, Çocuk Ruh, s.130-152; Kaya, “Ailede Anne Baba, s.198; Jersild, Çocuk Psikolojisi, s.256; Ülgen, Fidan, Çocuk Gelişimi, s. 28; Haluk Yavuzer, “Yaygın Anne Baba Tutumları”, Ana Baba Okulu, İst. 1990, s.121.

[20] Gelişim çağları ile ilgili olarak bak.: Beyza Bilgin ve Mualla Selçuk, Din Öğretimi Özel Öğretim İlke ve Yöntemleri, Ankara 1991, s.66-80; İ. Ethem Başaran, Eğitime Giriş, Ankara 1990, s.126-127; Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Ankara 1990, s.162; M.Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, İst. 1995, s.24; İbrahim Canan, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, İst. tarihsiz, s.52-113; Üstün Dökmen, “Ahlâkî (Moral) Gelişim”, Türk Aile Ansiklopedisi, T.C. Başbakanlık AAK Başkanlığı, Ankara 1991, cilt:1, s.12-18; Ahmet Hamdi Akseki, İslâm Dini, Ankara 1978, s.310; Mehmet Zeki Aydın, Ahlâk Öğretiminde Örnek Olay İncelemesi Yöntemi, Ankara 2003, s.41-50; Bacanlı, Hasan, Gelişim ve Öğrenme, Ankara 2000; Meral Çileli, Ahlâk Psikolojisi ve Eğitimi, Ankara 1986, s.15 vd; Meral Çileli, 14-18 Yaşları Arasındaki Öğrencilerde Ahlâkî Yargının Zihinsel Gelişim Psikolojisi Yaklaşımı ile Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, AÜ. Eğitim Fakültesi, Ankara 1981, s.23-86.

[21] Hayati Hökelekli, “Çocukta Ahlâk Gelişimi ve Eğitimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, İst.1998, s.189.

[22] Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi (İman İbadet), DİB Yay., Ankara 1985, s.106.

[23] Sezen Ünlü, Psikoloji, Anadolu Ü. AÖF Yay, Eskişehir, 1992, s.58.

[24] Hökelekli, Çocukta Ahlâk, s.189-190.

[25] Ashley Montagu,Çocuklarınıza Ahlâkî Değerleri Nasıl Kazandırabiliriz?, çev.:Remzi Öncül, MEB, İst. 2000, s.21.

[26] Hökelekli, “Çocukta, s.190.

[27] Hasan Mahmut Çamdibi, “Aile İçi İlişkiler ve Aile Rehberliği”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, İst. 1999, sayı:6, s.134.

[28] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Ankara 1987, s.2-3.

[29] Ay, Çocuklarımıza Allah’ı, s.35.

[30] Hökelekli, “Çocukta, s.191.

[31] Jersild, Çocuk Psikolojisi, s.606.

[32] Hökelekli, “Çocukta, s.191.

[33] Jersild, Çocuk, s.600-601.

[34] Ayrıntılı bilgi için bak. Aydın, Ahlâk Öğretiminde, s.41-50.

[35] Dodurgalı, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, s.211.

[36] Jersild, Çocuk Psikolojisi, s.152.

[37] Akyüz, Ulusal ve, s.254.

[38] Behire Nazik, Çocuk Ruh Sağlığı 1, İstanbul 2000, s.42.

[39] Bu özgürlük anlayışı, Batıda gittikçe yaygınlaşan varoluşçu ve hümanist eğitim görüşünün bir yansımasıdır.

[40] Özgürlük anlayışının ve eğitim uygulamalarının ABD toplumundaki gelişme ve sonuçlarını ortaya koyması açısından Atalay Yörükoğlu tarafından aktarılan şu bilgiler önemlidir: “Sosyal hayatın değişen bu kararlarına göre, çocuk yetiştirme anlayışının da değişmekte oluşu, her çağda değişik bir yaklaşımı ortaya çıkarmaktadır. Amerika’da, bir oyuncakçı dükkanının vitrinine asılan ‘Ana Babaya Öğütler’ yazısı, son altmış yıldaki değişmeyi alaylı bir dille sergiler.

1910 Çocukları döverek eğitin

1920 Çocukları yoksun bırakarak eğitin

1930 Çocukların yaramazlıklarını görmezden gelin

1940 Çocukları inandırarak eğitin

1950 Çocukları sevin

1960 Çocukları severek dövün

1970 Çocuklar mı? Hepsinin canı cehenneme!

Bu son cümle, Amerikan toplumunun modern eğitim yöntemlerinden umduğunu bulamamasının bir dışa yansımasıdır. Dengeli bir gençlik yerine uyuşturucu bağımlısı, bunalımlı bir gençliğin ortaya çıkışı, modern yöntemlere olan umut ve beklentiyi sarsmıştır.” Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, s.131.
[41] D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul 1996.
[42] Dodurgalı, Din Eğitimi, s.145; Dodurgalı, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, s.96.
[43] H. Fikret Kanad, Kısaltılmış Pedagoji, MEB, İstanbul 1977, s.86.
[44] Kanad, Kısaltılmış Pedagoji, s.84-85.
[45] Dodurgalı, Din Eğitimi ve Öğretiminde İlkeler ve Yöntemler, s.147.
[46] Mehmet Emin Ay, Din Eğitiminde Mükafat ve Ceza, Bursa, 1993, s.100-101.
[47] Jersild, Çocuk Psikolojisi, s.373.
[48] Ramazan Abacı, Demokratik, Otoriter ve İlgisiz Olarak Algılanan Ana Baba Tutumlarının Çocuğun Kaygı Düzeyine Etkisi, Yayınlanmamış YL Tezi, Ankara 1984, s.25-35 ve Doğan Çağlar, Uyumsuz Çocukların Eğitimi, s.41-192’den aktaran, Mehmet Emin Ay, Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, İstanbul 2001, s.40-41.
[49] Ay, Ailede, s.39-40.
[50] Akyüz,Ulusal ve, s. 255-256.
[51] Ay, Din Eğitimi ve Öğretiminde Mükafat ve Ceza, s.113.
[52] Ay, Ailede, s.41-42.
[53] F. Dodson, Çocuğunuzu Tanıyor musunuz? s.201-226’dan aktaran, Dodurgalı, Din Eğitimi, s.151.
[54] Dodurgalı, Din Eğitim, s.155-156.
[55] Nurettin Fidan, Okulda Öğrenme ve Öğretme Kavramlar İlkeler Yöntemler, Ankara 1986, s.59-60.
[56] Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s. 146.
[57] Caneri, Ahlâk Bilinci, s. 142.
[58] Yavuzer, Çocuk ve Suç, s.186; Ünlü, Psikoloji, s.129.
[59] Ülgen, Fidan, Çocuk Gelişimi, s.183.
[60] Atalay Yörükoğlu, Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, Ankara, 1983, s.214; Yavuzer, Ana Baba ve, s.22,169; Akyüz, Ulusal ve, s.91; Nuri Bilgin, İnsan İlişkileri ve Kimlik, İst. 1996, s.192.
[61] Güngör, Ahlâk Psikolojisi, s.44.
[62] Dodurgalı, Ailede Çocuğun Din Eğitimi, s.175.
[63] Refia Şemin, Gençlerimizin Psiko-Pedagojik Problemleri, İÜ Ed. Fak. Yay., İst. 1973, s.72.
[64] Nuray Senemoğlu ve Güzin Subaşı Kurç, Eğitim Psikolojisi, MEB, Ankara 2001,s.67.
[65] Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s.234.
[66] Erman Şener, Televizyon Video, İst. 1984, s.57.
[67] Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s.233.
[68] Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, s.100.
[69] Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s.234.
[70] Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, s.202.
[71] Binbaşıoğlu, Ailede ve Okulda, s.229.
[72] Beyza Bilgin, “İslâm’ı Yeniden Anlamak ve Anlatmak”, AÜ İF Dergisi, cilt:33, Ankara 1998, s.13.
[73] Yavuz, “Genel Öğrenmeden, s. 58.
[74] Pazarlı, İslam’da Ahlâk, s. 299.
[75] Ruşen Alaylıoğlu ve A. Ferhan Oğuzkan, Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, telkin maddesi, İstanbul 1976.
[76] Çileli, Ahlâk Psikolojisi ve Eğitimi, s.110.
[77] Çileli, Ahlâk Psikolojisi ve Eğitimi, s.111.
[78] Dodurgalı, Din Eğitim, s.107.
[79] Sönmez, Sevgi Eğitimi, s.69.
[80] Kınalızâde, Ahlâkı Ala’i, s.115.
[81]Ali Kafkaslı, “Çocuk Eğitimi”, EKEV Akademi Dergisi -Sosyal Bilimler-, Cilt:1, sayı:1, İst. 1997, s.182.
[82] Halil Uysal, İnsan ve Toplum Bilimleri Sözlüğü, Alışkanlık maddesi, Uysal Kitabevi, Konya 1996.
[83] Foulguie, Pedagoji Sözlüğü, alışkanlık maddesi.
[84] Binaşıoğlu, Ailede ve Okulda, s.236-237.
[85] A. Ferhan Oğuzkan. Eğitim Terimleri Sözlüğü. TDK Yayınları, Ankara 1981.
[86] Kerim Yavuz, Günümüzde Din Eğitimi, Adana 1998, s.232.
[87] Gövsa, Çocukta Duygusal Gelişim, s.138.
[88] Akyüz, Ulusal ve, s. 257.
[89] Akyüz, Ulusal ve, s. 258.
[90] Hökelekli, “Çocukta Ahlâk, s.202.
[91] Recai Doğan ve Cemal Tosun, İlköğretim 4 ve 5. Sınıflar İçin Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretimi, Ankara 2002, s.141.
[92] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, , s.97
[93] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s. 95.
[94] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s. 95.
[95] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s. 95-96.
[96] Halis Ayhan, Eğitim Bilimine Giriş, İst. 1995, s.148.
[97] Çiğdem Kağıtçıbaşı, İnsan ve İnsanlar, İst. 1979, s.80-81.
[98] Ayhan, Eğitim, s.150.
[99] Ayhan, Eğitim, s.152.
[100] Ayhan, Eğitim, s.151.
[101] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s.99.
[102] Bilgin ve Selçuk, Din Eğitimi, s.98-99.
[103] Nurettin Topçu, “İlkokullarda Ahlâk Eğitimi,” İslâm Medeniyeti Dergisi, İst. Kasım 1967, sayı:11, s.25.
[104] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s.97.
[105] Beyza Bilgin ve Saffet Bilhan, Özel Öğretim Yöntemleri Din ve Ahlâk Bilgisi Öğretimi, Eskişehir 1987, s.39.
[106] Bilgin ve Selçuk, Din Eğitimi, s.100.
[107] Dodurgalı, Din Eğitim, s.107-108.
[108] Bilgin ve Selçuk, Din Öğretimi, s.100.
[109] Ayhan, Eğitim Bilimine Giriş, s.169-170.

Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitiminde Allah Tasavvuru

Dr. Musa Kazım GÜLÇÜR

Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı–plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.

Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.

Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.

Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis–i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği Mâşaallah, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).

Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim–öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.

Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş–şeytanir–racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim–Öğretiminin Problemleri, s. 84–90).

Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp–duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne–babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.

Çocukta Allah mefhumu ve inancı

Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3–4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).

Dinî bilgilerin çocuklara 3–4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabiî olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.

Büyüklere bir çok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).

Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).

Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbisiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).

Allah inancında iki temel unsur

İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).

Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru

Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7–9 ile 9–12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız

* 5 yaş grubundan bir örnek:

A– Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.

B– Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.

* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):

A– Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.

* 9 yaş grubundan bir örnek:

A– Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.

B– Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?

A– Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?

Ülkemizde ise, 5–6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise ‘Cennet’ttedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre ‘yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.

Aynı şekilde, Cenab–ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.

“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, –çocuğun ‘sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun– çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92–96).

İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü, çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:

Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:

– Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.

Çocuk büyüdükçe oyuna düştü.

Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).

7–9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7–9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi–benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri–göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.

Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7–9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).

Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp–izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).

9–12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır.
Yavuz’un, 9–12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:
“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:

1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.
2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.
3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.
4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.
5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.
6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166–168).

Sonuç

Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet–i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an–ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.

Başarı–yenilgi, ilerleme–gerileme, sevinç–üzüntü, mutluluk–hüzün gibi durumlar, hayattaki
değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5–6) âyet–i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150).

Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.

Kaynaklar

M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.–1998
“Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243
Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.–1997
Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir–1996
C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.–1998
Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara–1991;
Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim–Öğretiminin Problemleri, s. 84–90.
M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.
Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=258&yumit=bolum2

—————————————————————————–

Çocuklarda ruh sağlığı problemleri Ali Çankırıı

İNSANIN kendini değerli hissetmesi, aile ve iş hayatında başarılı olması ve içinde yaşadığı toplumla iyi geçinmesi ruh sağlığı ile yakından ilgilidir. Ruh sağlığının temeli çocuklukta atılır. Çoğu anne babalar çocukların beden sağlığı ile ilgilendikleri kadar ruh sağlığıyla ilgilenmezler. Elbette bunu bilerek yapmazlar. Çünkü beden sağlığının bozulduğunu ateşinin yükselmesinden ve şikayetlerinden kolayca anlayabiliriz; fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak zordur. Aslında her çocuk ruh sağlığının bozulduğunu bazı işaretlerle belli eder, ancak bu işaretleri çözme bilgisinden yoksun olduğumuz için işin ciddiyetini anlayamayız.
Okuduğumuz kitaplardan, eğitimcilerden, psikologlardan “ruh sağlığı” ifadesini sık duyarız, ama çok azımız bunun ne anlama geldiğini bilir. Ruh sağlığını açıklarken her yazar kendi tarzına göre farklı kelimeler kullanabilir. Ancak sonuçta hepsi aynı anlama gelir. Ruh sağlığını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Yetişkin insanın veya çocuğun kendine, aile üyelerine, arkadaşlarına ve yabancılara karşı davranışlarında neler hissettiğini, zor durumlar karşısında nasıl davrandığını, geleneklere, görgü kurallarına, toplumun dinî ve ahlakî değerlerine nasıl baktığını, karşılaştığı olayları nasıl yorumladığını, zevklerini, eğilimlerini ve hayata bakış açısını belirleyen duygusal güçlere ruh sağlığı denir.

Çocukların davranışlarını izleyerek ruh sağlıklarının yerinde olduğunu anlamamız, bozulduğunu gösteren işaretleri çözmemizden daha kolaydır. Sevildiğinden emin olan, kendisini değerli hisseden, aile içinde duygularını çekinmeden dile getiren, kurallara uyan, sorumluluklarını yerine getiren, özgüven duygusu gelişmiş, paylaşmayı ve işbirliğini bilen, geçinilmesi kolay, arkadaşları tarafından aranan bir çocuğun ruh sağlığı yerinde demektir.

Her çocuk bazen canımızı sıkan ve bizi endişelendiren davranışlarda bulunabilir. Hemen telaşa kapılıp bunları ruh sağlığının bozulduğunu gösteren işaretler olarak değerlendirmemiz gerekmez. Bu tür davranışlar gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabileceği için sabırla ve anlayışla karşılamalı, isterse kendisini dinlemeye ve sıkıntısını paylaşmaya hazır olduğumuzu hissettirmeliyiz. “Ne oldu sana, haydi anlat!” diyerek sıkıştırmak, paylaşmak değildir.

Çocuğun Davranış Dilini Doğru Yorumlamalıyız

Karşımızdaki kişi veya kişilerle iletişimde bulunmak için mutlaka söz dilini kullanmamız gerekmez. Davranışlarımızın da bir dili vardır: Buna “vücut dili” diyoruz. Cami kapısına oturmuş, üstü başı perişan, elini açmış veya önüne bir mendil sermiş yaşlı bir adamın söz diliyle “Ben dilenciyim, Allah rızası için bir sadaka!” demesi gerekmez. Belki boynunu büküp konuşmaması gelip geçenler üzerinde daha etkili olmaktadır.

Çocuk davranışlarının da bir dili ve anlamı vardır. Anne salonda oturmuş televizyonda dizisi izlerken çocuğun ikide bir önünden geçip görüşünü kapatması vücut diliyle bir mesajdır. Bu mesajda çocuk: “Anne televizyon benden daha mı önemli? Ben senin evladınım, sevgine ve ilgine ihtiyacım var, bana da zaman ayır…” demektedir. Eğer anne bu mesajı doğru algılamazsa, çocuğun davranışını “yaramazlık” olarak değerlendirecek, “Çekil önümden, televizyonu göremiyorum! Odana git, oyuncaklarınla oyna…” diyerek çocuğu başından savmaya çalışacaktır. Çocuk annenin sözlerini şöyle yorumlar: “Haklıymışım, televizyon benden daha önemliymiş. Annem beni sevmiyor…”

Yaramazlık olarak değerlendirdiğimiz çocuk davranışları aslında duygusal açlığı dile getiren küçük işaretlerdir. Bu işaretler doğru yorumlanıp çocuğun duygusal açlığı giderilmezse, ruh sağlığı yara almaya başlayacak “davranış bozukluğu” dediğimiz altını ıslatma, tırnak yeme, yalan söyleme, saldırganlık vb. daha ciddi işaretler ortaya çıkacaktır. Anne baba çocuğunda gördüğü davranış bozukluklarını kınama, yargılama, tehdit ve ceza ile bastırmaya çalıştığı zaman problemin çözümü daha da zorlaşacak; davranış bozuklukları “ağır duygusal rahatsızlıklar” dediğimiz kaygı, depresyon, kendi kendine konuşma, sindirim sistemi ve uyku bozukluğu vb. şeklinde yön değiştirecektir. Ağır duygusal rahatsızlıklar tedavi edilmediği taktirde çocukların ailesiyle çatışmasına ve okul başarısının düşmesine yol açmakta; alkol, sigara, uyuşturucu, kumar gibi kötü alışkanlıklara zemin hazırlamakta, intihara kadar varan ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Ağır Duygusal Rahatsızlıkların İşaretleri

Koruyucu tıbbın temel kuralı psikolojide de geçerlidir: Sağlığa bakış açımız, hastalanıp çare aramaktansa hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Çocuklarımızın duygusal açlık ifade eden yaramazlıklarını doğru yorumlayıp açlıklarını giderecek yeterli sevgiyi, şefkati, korumayı, ilgiyi ve güveni vermemiz gerekir. Bunu yaptığımız taktirde koruyucu tıbbın gereğini yerine getirmiş, ağır duygusal rahatsızlıklara giden yolları kapatmış oluruz.

Çocuğumuzun duygusal yönden yaralandığını, ruh sağlığının tehlikeye girdiğini gösteren bazı işaretler vardır. Bu işaretlerden birini veya birkaçını gördüğümüz zaman vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına gitmemiz, çocuğu tedavi ettirmemiz, aynı rahatsızlığın tekrar etmemesi için ailece terapi görmemiz gerekir.

Duygusal rahatsızlıkların işaretlerini ciddiyet derecesine göre kısaca şöyle sıralayabiliriz:

• En basit ihtiyacını bile ağlayarak dile getirme

• Başka çocuklardan daha korkak, endişeli ve kaygılı olma

• Mantıklı bir sebebi olmadan üzülme, çaresizlik, kendini kötü hissetme ve bu duygulardan kurtulamama

• Kendisini günahkâr, değersiz ve suçlu hissetme

• Sevdiği birini kaybettikten veya ondan ayrıldıktan sonra uzun süre yas tutma ve bu ayrılığa alışamama

• Boyunu, kilosunu, fiziksel görünüşünü beğenmeme ve bunu büyük bir problem olarak görme. Kilosu normal olduğu halde takıntılı bir şekilde spor yapma veya diyet uygulama.

• Fazla alıngan olma, çabuk öfkelenme

• Unutkan ve dalgın olma, bu yüzden sık kaza yapma

• Okul başarısında düşme

• Konuşmaktan hoşlanmama, odasına kapanıp saatlerce çıkmama, hayallere sığınma

• Eski alışkanlıklarını ve zevklerini kaybetme

• Ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilme

• Her şeyden çabuk sıkılma, başladığı bir işin sonunu getirememe

• Yeme ve uyuma alışkanlığında değişmeler gösterme

• Gün içinde ellerini çok sık yıkama, eşyalarını temizleme

• Kaynağı açıklanamayan sesler duyma, tekrarlanan kâbûslar görme

• Başına kötü bir kaza geleceğinden, kötü bir şey yapacağından, arkadaşlarına ve ailesine zarar vereceğinden korkma

• Yaşamayı taşınmazı zor bir yük gibi görme ve intiharın bu yükten bir kurtuluş olacağından söz etme

• Alkol, hap veya uyuşturucu kullanma

Duygusal Rahatsızlığın Sebepleri ve Aileye Düşen Görevler

Çocuklarda görülen duygusal rahatsızlıkların sadece aileden kaynaklandığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Aile araştırmasında ciddi bir negatif bulguya rastlanmayan beyin kimyasındaki bir bozukluktan, sinir sisteminin zarar görmesinden veya hasta genlerden kaynaklanan duygusal rahatsızlık vakaları çoktur. Olumsuz çevre şartlarının da duygusal rahatsızlıkta payı vardır. Fakirliğinden, ırkından, dinî inancından, vücut sakatlığından dolayı arkadaşları tarafından reddedilen, tecavüze veya şiddete maruz kalan çocuklarda duygusal rahatsızlıkların ortaya çıkma riski oldukça yüksektir. Gelişmiş modern araçlarla yapılan ciddi araştırmalara rağmen ağır duygusal rahatsızlıklara yol açan sebeplerin tamamı bilinmemektedir.

Sebep ne olursa olsun en büyük görev yine aileye düşmektedir. Anne baba çocuğunu tedavi ettirmek için elinden gelen her fedakârlığı göstermelidir. Aile talep etmedikçe ve istekli olmadıkça hiçbir ruh sağlığı uzmanı kapılarını çalıp “çocuğunuzu tedavi edeceğim” demez. Bazı aileler, başkaları duyarsa ne der, hakkımızda ne düşünür korkusuyla psikologa veya psikiyatra gitmek istemezler. Hiçbir anne babanın kendi prestijini düşünerek çocuğun ruh sağlığını riske atma hakkı yoktur. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde ciddi duygusal rahatsızlığı olduğu halde çocuğunu doktora götürmeyen aileler komşuları tarafından polise şikayet edilmekte, Sağlık Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir doktor gelip çocuğu tedavi ettirmek üzere hastaneye götürmektedir.

Maalesef ülkemizde henüz ihtiyaca cevap verecek bir sağlık politikası yok. Düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılan binlerce insan, hiçbir sağlık sigortasından yararlanamayan milyonlarca işsiz, gerekli tedavi masraflarını ödeyemediği için hastanelerde rehin tutulan onlarca hasta var. Daha doğru dürüst beden sağlığını koruyamayan bu insanlara ruh sağlığından bahsetmek lüks gelebilir. Şartlar ne olursa olsun, çocuğunda yukarıda saydığımız işaretlerden birkaçını gören anne babalar tedavisini üstlenecek bir yardım kuruluşu veya hayırsever bir insan buluncaya kadar aramayı sürdürmeleri gerekir. Vakıf hastaneleri ve bazı özel sağlık kurumları hastanın ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmekte veya ücretsiz bakabilmektedir.

Bölgelere ve geleneklere göre anne baba tutumları değişebilir, ancak çocuğun ruhsal ihtiyaçları değişmez. Çocuk sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin olduğu zaman dayak bile yese duyguları incinmez. “Annem kötü çocuk olmamı istemediği için dövüyor…” diye düşünür. Yıllar önce görev icabı yolumuz Doğu Anadolu’nun bir kasabasına düşmüştü. Arabamızla Sağlık Ocağı’na doğru giderken sokakta bir kadının çocuk dövdüğünü gördüm. Arabayı durdurdum. Kadına sordum: “Bu çocuk senin neyin oluyor?” Yüzüme baktı. Doğu şivesiyle: “Oğlumdur,” dedi.

— Neden dövüyorsun?

— Oğlum değil mi, hem severim, hem döverim. Sana ne!

Kadından azarı işitince çocuğa döndüm: “Annenin seni dövmesine üzülmedin mi?” Çocuk sanki dayak yememiş de sırtı okşanmış gibi keyifle güldü: “Neden üzüleyim? Anamdır…” Çocuğun başını okşadım: “Haklısın,” dedim. “Anandır, hem sever, hem döver.”

Çocuk aslında dayaktan çok dayak sırasında söylenen aşağılayıcı sözlerden ve takınılan düşmanca tavırdan incinir. Küçük bir çocuk yanan sobaya doğru elini uzatırken, anne onu bu davranışından caydırmak için eline bir tokat vurduğu zaman çocuk döner annesinin yüzüne bakar. Annenin asık suratlı ve öfkeli olduğunu gördüğü zaman sobayı unutur ağlamaya başlar. Çocuğu ağlatan eline vurulan tokat değildir, annenin tokat atarken takındığı tutumdur. Aynı anne tokat atarken hafif gülümsese çocuğun duyguları incinmeyecek ve ağlamayacaktır. Eski terbiyeciler buna “şefkat tokadı” derler.

Anne baba olarak öncelikli görevimiz çocuklarımızın ruh sağlığını korumaktır. Bu itibarla onların da bir insan olduğunu, temel hak ve özgürlükleri bulunduğunu, anne baba da olsak bunları kısıtlamaya hakkımız olmadığını, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Çocuklarımıza karşı beklentilerimizde onların gelişim evrelerini dikkate almalı, yapabileceklerinden fazlasını istememeliyiz. Öfkelerini, üzüntülerini, korkularını ve endişelerini olgunlukla karşılamalı, ifade etmelerine izin vermeli, bu duyguların nereden kaynaklandığını anlatmalı, onlarla nasıl baş edeceklerini öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza bolca nasihat etmek yerine kendimiz iyi örnek olmalıyız. Çünkü onlar bizi taklit ederek büyüyeceklerdir. Yeteneklerini ve bu yöndeki girişimlerini destekleyerek her konuda yardım etmeye hazır olduğumuzu hissettirmeli, güven duygularını güçlendirmeliyiz. Aynı fikirde olmadığımız ve anlaşamadığımız durumlarda görüşlerinden dolayı onları suçlamamalı, yargılamamalı, bağımsız bir kişilik kazanmalarına yardımcı olmalıyız.

Yapıcı, mantıklı ve tutarlı bir disiplin uygulamalıyız. Disiplin ceza değildir, çocuğun davranışlarına karşı takındığımız tutumdur, yani doğru davranışlarını desteklemek, yanlış davranışlarını onaylamamaktır. Her çocuk kendine özeldir, bütün çocuklar için doğru olan bir disiplin şekli yoktur. Dayak ve ceza, sözün tesir etmediği durumlarda en son başvurulacak bir çaredir. Cezanın amacına ulaşması ve çocuğu yanlış davranışlardan caydırması için sebebini açıklamalı, duygularını ve kişiliğini incitici davranışlardan ve sözlerden sakınmalıyız.

Hiç kimse mükemmel değildir. Ne kadar bilgili ve iyi niyetli olursak olalım çocuklarımızı eğitirken bazen canımızı sıkan, aşamadığımız ve çözemediğimiz problemler çıkabilir. Problemin uzun süre devam etmesi durumunda bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemekten çekinmemeliyiz.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1004

———————————————————-

ÇOCUĞUN MANEVÎ DÜNYASI NASIL BESLENİR? Ömer Baldık

OKUL öncesi dönemde çocuklar yetişkinler gibi soyut kavramları anlayamazlar. Bu yaştaki çocukların manevî dünyalarını besleyecek başka yetenekleri vardır. Meselâ, çocukların görmedikleri şeylere inanmama gibi bir problemleri yoktur; çocuklar görmedikleri şeylere de rahatlıkla inanırlar. Yine, çocuklar yetişkinler gibi çok fazla gelecek ve geçmişte yaşamazlar; onların bütünüyle içinde bulundukları ânı yaşamak gibi bir özellikleri vardır.

Yetişkinlere değil çocuklara ait bir başka özellik daha vardır ki, o da çocuklardaki inanılmaz merak düzeyidir. Sanki Allah, yetişkin olduklarında tüm bir kâinatı iç dünyalarına yerleştirebilsinler ve özümseyebilsinler diye, çocuklara sonsuz aç bir “merak midesi” yerleştirmiştir.

İşte, bu özelliklerin fazlasıyla göründüğü 2-5 yaş döneminde, çocukların manevî yönlerini beslemeye başlamak için tüm şartlar uygun durumdadır. Bu dönemde çocuğunuzun her konuyla ilgili sorularına yanıt vererek ve insanlarla ilişkilerini kuvvetlendirerek ona yardımcı olabilirsiniz. Çocuğunuza bir inanç temeli verdiğiniz zaman, hayatının sonraki dönemlerinde kullanması için ona sağlam bir zemin hazırlamış olursunuz. Peki, çocuğunuzda sağlam bir inanç temeli oluşturabilmek açısından somut olarak neler yapabilirsiniz?

Kendi inançlarınızı netleştirin: Çocuklar model alma yöntemiyle en çok anne babalarından etkilenirler. Bu, inanç konusunda da böyledir. Çocuğunuzun din ve inanç gelişimi, sizin anne baba olarak inancınızı ne ölçüde netleştirdiğinizle ilişkilidir. Eğer siz dinî inançlarınızda eşinizle beraber düşünce ve eylem bakımından tutarlı bir örneklik sergilerseniz, çocuğunuzun inanç gelişimi de ona göre olumlu yönde etkilenir. Kuşkusuz bu, sizin, çocuğunuzun dinle ilgili bütün sorularını cevaplamanız gerektiği anlamına gelmez. Ancak, şu temel sorular üzerine esaslı bir şekilde düşünmenizde fayda vardır: Allah’a gerçekten iman ediyor musunuz? Dünyada görünenin ötesinde bir âlemin var olduğuna inanıyor musunuz? Bir insan öldükten sonra ona neler olacağına dair inançlarınız, yani ahiret inancınız sağlam mı? Allah’ın her şeye kudreti yeten, âdil bir Yaratıcı olduğuna ne ölçüde inanıyorsunuz ve buna ilişkin çocuğunuza sunabileceğiniz makûl cevaplarınız var mı?

Bunlara ilave olarak, çocuğunuzun ne tür bir dinî eğitimden geçmesinin daha iyi olacağı hakkında da düşünmelisiniz. Maalesef, pek çok anne baba bu konuda ciddi hatalar yapabilmektedir. Meselâ, çocuğunu dinin icapları ve özellikle de ibadetleri hususunda serbest bırakıp; yardımlaşma, iyi niyet gibi sosyolojik ve psikolojik boyutları öne çıkaran anne babaların sayısı hiç de az değildir. Kuşkusuz, bunun tersi de doğrudur. Anne baba olarak, özellikle bu gibi noktaları daha derin düşünüp, doğru kararlar almaya çalışmalısınız.

Çocuğunuzu inanç değerleriyle olabildiğince erken tanıştırın: Küçük çocuklar Allah’ı yetişkinler gibi kavrayamazlar ama ilk günden itibaren çocuğunuza, Allah’tan bahsetmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü çocuklar görmedikleri şeylere inanma yeteneğine sahiptirler. Nasıl ki ona dünyaya gelmeden önce kaybettiğiniz bir yakınınızdan bahsettiğinizde sizi dinliyor ve o kişiyi tanımaya çalışıyorsa, Allah’la ilgili sözleriniz de Allah’ı tanımasına yardımcı olacaktır. “Allah bizim şefkatli yaratıcımızdır” dediğinizde, çocuğunuz size inanır. Bunlara ilave olarak, bir de sizi ibadet ederken görürse, maneviyat, artık hayatının doğal bir parçası olur. Hem böylece çocuğunuzun dinle ilişkisini başkaları değil, siz şekillendirmiş olursunuz. Unutmayın ki, siz çocuğunuza Allah’tan bahsetmezseniz bile, başka birisi mutlaka bahsedecektir. Ve onun nasıl bahsedeceğini asla garanti altına alamazsınız.

Her sorunun cevabını biliyormuş gibi davranmayın: Çocuğunuz dinle ilgili, meselâ ölümden sonrası ile ilgili sorular sorduğunda, ona sadece bildiğiniz kadarını anlatın. Ve onun anlayacağı şekilde örnekler sunun. Meselâ ölümle ilgili olarak, başka bir şehirde yaşadığı için göremediği teyzesini hatırlatın ona. Çocuğunuz tıpkı teyzesinin başka bir şehirde yaşıyor olması gibi, ölen insanların da başka bir âlemde yaşamakta olduğunu anlayabilecektir. Ama bilmediğiniz konularla ilgili sorularını yanıtlamayın ve “Bilmiyorum” demekten çekinmeyin. Unutmayın ki, yanlış bilgi vermektense doğrusunu öğrenene kadar hiç bilgi vermemek daha iyidir.

Gün içinde yaşadığınız normal olayları çocuğunuzun manevî yönünü geliştirmek için kullanın: Çocuğunuza maneviyatın ve dinin gündelik hayatın bir parçası olduğunu anlatabilmek için, mutlaka hayatın içinde sarf edilen söz ve eylemlerden faydalanmanız gerekir. Sabah perdeyi açtığınızda, “Bak çocuğum, Allah bize yeni bir gün armağan etti” diyebilirsiniz. Ya da akşam yatağına girdiği zaman çocuğunuza “Allah geceni güzel rüyalarla şenlendirsin ve sabah bizi birbirimize kavuştursun,” diye dua edebilirsiniz.

Yaratıcının sürekli yenilediği bir eser olarak tabiatı sevmeyi ve ona değer vermeyi öğretin: Tabiat Allah’ın güzel isimlerinin sürekli görünür olduğu mükemmel bir ortamdır. Çocuklar duyularıyla öğrenirler. Sahilden bir taş alıp suda sektirmekten hoşlanırlar. Kelebeklerin peşinden koşmaya bayılırlar. Çocuğunuzun tabiatı kutsal bir nazarla görmesine yardımcı olun. Bunun için toprağa, ağaca, elmaya, kelebeğe önce siz saygı gösterin ve sevin. Ailenizle pikniğe ya da bir sahil kenarına gittiğinizde etrafınızı temiz bırakın ve o bölgede yaşayan canlıların ve bitkilerin yaşam alanlarını koruyun. Eğer mümkünse çocuğunuzla birlikte bir bahçe oluşturun ve bakımını düzenli bir şekilde beraberce yapın. Çocuğunuz, çiçeklerin ve ağaçların büyümesini ve meyve vermesini gördükçe, içinde Allah’ın kudreti ve merhametine karşı bir sıcaklık hissedecektir. Ona yeryüzündeki her şeyin bizi düşünen Allah’ın bir hediyesi, bir nimeti olduğu fikrini sık sık belirtin.

Öyküler anlatın: Din alanında birçok düşünce soyuttur. Bu soyut düşüncelerin daha iyi anlaşılmasında öyküler çok önemli bir işlev görür. Daha küçük yaştayken, çocuğunuzun öykülerle tanışmasını sağlayın ve ona öyküler anlatın. Ona arılardan, kelebeklerden, ağaçlardan bahsedin. Anlattığınız öykülerde bu canlıların söylemek istedikleri anlamlara tercüman olmaya çalışın. Sözgelimi, ağaçların bize meyve vermesiyle, topraktan çeşitli yiyeceklerin yetişmesiyle Rabbimizin bize ne anlatmak istediği üzerinde durabilirsiniz. Böyle öyküler çocuğunuz hayal dünyasını zenginleştirip maneviyatını besleyeceği gibi, yeni sorular sormasına da zemin hazırlayacaktır.

Aile gelenekleri oluşturun: Ruhanî ve manevî yanımız, bizi sadece ilahî alana bağlamaz; aynı zamanda birbirimizle ve geçmişimizle de bağlantı içinde olmamıza yardım eder. Eğer çocuğunuzu da kendi yetiştiğiniz manevî gelenek içinde yetiştirirseniz, çocuğunuzu yılların tecrübesiyle oluşmuş geleneklerle de tanıştırmış olursunuz. Aile büyüklerinizin okuduğu bir Kur’an-ı Kerim ve diğer dinî kitaplar, ibadet etmek için kullandıkları seccade ya da başka bir hatıra çocuğunuzun ailenizdeki sürekliliği fark etmesine ve benimsemesine yardımcı olabilir. Ayrıca, gerek aile gerekse din büyüklerinin kıssa niteliğindeki hikâyelerinden bahsetmek, çocuğunuza manevî silsilenin sürekliliği ve büyüklüğü hakkında bir fikir verecek ve kendisini daha güvenli hissetmesini sağlayacaktır.

Eğlenceli faaliyetlere yer verin: Din ve maneviyat konuları, sıkıcı olmaktan uzaklaştırılmalı, neşeli ve eğlenceli bir hale getirilmelidir. Bunun için bazı faaliyetlerden yararlanılabilir. Örneğin, çocukların hoşuna gidebilecek çizgi filmler ve video CD’ler izlenebilir.

Sessizlik eyleminde bulunun: Belli zamanlarda; bir deniz manzarası karşısında, gökyüzündeki bulutları seyrederken, güneşin doğuşunu, batışını ya da gökte ayı takip ederken çocuğunuzla birlikte sessiz kalın. Size sunulan manzaranın muhteşemliği karşısında kalbinizde uyanan takdir duygusunu hissetmeye çalışın. Bunu düzenli aralıklarla yapmaya gayret edin. İnsanın kalbinden geçen konuşmaları duyabilmek için sessiz kalmaya ihtiyacı vardır. Ruhun dinlenmesi, yeniden şarj olması ve sema âlemine yakınlık hissedebilmesi, dilin susmasıyla mümkündür.

Ona anlayabileceği basit dualar öğretin: Çocuğunuza duanın sadece belli zamanlarda, görev niyetiyle yapılan bir şey olmadığını öğretin. Çocuğunuz, bir şeye ihtiyaç duyduğunda ya da bir şey için teşekkür etmek istediğinde dua edebileceğini bilmelidir. Yine bilmelidir ki dua sevdiğimiz bir arkadaşımızla görüşmemizi sağlayan telefon gibi, Allah ile konuşmamızı sağlayan bir araçtır. Dua etmeye alışması için dua ederken çocuğunuzu yanınıza alın ve onu ellerini havaya kaldırarak “âmin” demeye teşvik edin. Ayrıca gündelik yaşam sırasında küçük ve önemsiz gibi görülen olayların dua etmeye nasıl vesile kılınacağını örneklendirin. Meselâ, çocuğunuz güzel bir şey gördüğünde, bir işi ilk defa başardığında, sabah uyandığında ya da akşam yatağına girdiğinde nasıl dua etmesi gerektiğini sizin uygulamalarınıza bakarak öğrenebilir ve bunları içselleştirebilir.

Duanın çocuğunuzun dünyasında sağlam bir şekilde yer etmesi için yemek vakitlerini değerlendirmek de çok önemlidir. Yemekten önce ve sonra yapılan ve bize acizliğimizi ve bunun karşısında Allah’ın verdiği nimetleri hatırlatan yemek duası, çocuğunuzu duaya alıştırmanın en kolay ama en etkili yoludur. Eğer çocuğunuz kendi kelimeleriyle dua cümleleri oluşturamıyorsa, “Verdiği bu güzel nimetler için Allah’a…” gibi cümle tamamlama yöntemini kullanabilirsiniz. Dua konusunda temel düşünce, çocuğun Allah’ın varlığından haberdar olması ve onunla istediği her an konuşabileceğini bilmesidir.

Bayramların manevî hazzını yaşatın: Kurban ya da Ramazan bayramları, çocukların dinî terbiyeleri ve dine ısınmaları için bulunmaz fırsatlardır. Çok küçük yaşlarda 1-2 saatlik, sonra yarım gün tutulan oruç, çocukların çok hoşuna gider. İftar vakitlerinde evde solunan manevî atmosfer, ibadetlerde artış, sıklaşan ziyaretler, fakirlere yardım edilmesi, bayram günlerinde çocuklara gösterilen ihtimam ve sevgi, onlara küçük hediyeler verilmesi, çocukların bu vakitlerde büyük bir manevî haz yaşamasına yol açar. Küçük yaşlardan itibaren bu hazzı yaşayan çocukların, manevî dünyalarında önemli bir duygusal derinlik ve zenginlik kazanacakları aşikârdır.

İnançlı kişilerden oluşan topluluklar içinde olmasına izin verin: Çocuğunuzu toplu bir şekilde ibadet edilen ya da ibadet maksatlı toplanılan yerlere götürmeyi ihmal etmeyin. Çünkü bu sayede çocuğunuz dinin ve maneviyatın toplum hayatı içinde ne kadar merkezî bir rol oynadığını görebilecektir. Ayrıca inandığınız dinin toplu uygulamalarına alışkanlık kazanacak ve büyüdüğünde bu gibi yerlerde kendini daha güvenli ve rahat hissedecektir. Ancak bu uygulamayı, çocuğunuzun katlanamayacağı dozlara taşımamaya özen gösterin. Aksi takdirde, çocuğunuz bu toplu yerlerde yaşandığı sıkıntı nedeniyle amaçladığınızın tersine bir muhalefet duygusuyla dolabilir.

Çocuğunuzun yönlendiriciliğini dikkate alın: Çocuklar yetişkin değildir. Onlar kendilerine özgü bakış açılarına ve duygulara sahiptirler. Dolayısıyla dinle ilgili konuları bir yetişkin edasıyla çocuğunuza dikte etmeyin. Bu gibi konuları onunla karşılıklı konuşurken, ona söz hakkı tanıyın ve onun kelimeleriyle konuşmaya gayret edin. Kavrayamayacağı büyük laflar etmekten sakının. Size “Allah nerede? Öldükten sonra bize ne oluyor?” gibi sorular sorduğunda, önce ona ne düşündüğünü sorarak onun dünyasında konunun nasıl ve ne düzeyde kavrandığını anlamaya çalışın. Bütün diyaloglar gibi, dinî ve manevî diyaloglar da iki taraflıdır. Eğer okul öncesi evredeki çocuğunuzu dinlerseniz, daha önce hiç düşünmemiş olduğunuz cevaplar keşfettiğinizi hayretle göreceksiniz.

Unutmayın, çocuğunuz merakı sonucu bizden öğrendikleriyle ne kadar hayrete düşerse, onların bakış açılarını anlamak için sabrettiğimizde biz de en az onlar kadar hayrete düşebiliriz.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1370

———————————————————–

Çocuklarımıza İslam’ı nasıl anlatmalıyız?

DOÇ. DR. ABDÜLAZİZ HATİP

Amaç güzel ve doğru olduğu halde, ona götüren yol da doğru değilse, çoğu zaman istenenin tersiyle karşılaşılır. Yüce İslam dininin bütünüyle hak, hayır ve fayda olan gerçekleri de eğer usulüne uygun olarak sunulmazsa ters teper. Bazı dindar aile çocuklarının dinden uzaklaşmalarının nedeni genellikle bu tür yanlış uygulamalardır.
Zorlayıcı olmamalı

Çocuklara bir şey anlatırken, zorlayıcı, mecbur edici tavırlardan titizlikle kaçınılmalıdır. Allah, sevgili Peygamberine de “zorlayıcı olmaması gerektiğini” ısrarla hatırlatıyor. Bizim görevimiz sadece tebliğdir. Hidayete getirmek, kalplerde iman ışığını yaratmak Allah’ın işidir. Görevimizi yapmalı Allah’ın işine karışmamalıyız. İnsanoğlu, özellikle gençlik çağında muhalefet etmekten hoşlanır. Muhalefet damarlarını tahrik etmekten uzak durulmalıdır.

Hikmetle hareket edilmeli

Gençlerin yetiştirilmesinde hikmetli hareket edilmelidir. Yapı ve yetenekleri iyi tespit ve teşhis edilmeli, nabızlarına göre şerbet sunulmalıdır. İnsanları eğitip yönlendirirken bu yapılar zorlanmamalı, sadece dengeleyip olumluya kanalize edilmelidir. Aksi halde tepkiyle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.

İyi arkadaş edinmesine yardımcı olmalı

Özellikle iyi bir arkadaş ortamı oluşturulmalı, bu onun da ilgisini çekecek unsurlarla cazip hale getirilmelidir. Faydalı sporlar, sanatsal kurslar, geziler, piknikler, izci kampları vs. bu gibi arkadaşlıkları pekiştirebilir. Bunu yapmazsanız bu boşluk zararlı olanla dolabilir.

Örnek hayatlar lanse edilmeli

Tarihimizden örnek şahsiyetlerin hayat hikayelerini roman akıcılığıyla sunmalıyız. Başka milletler, bu boşluğu hayalî kahramanlarla doldurmaya çalışırlar. Bizim öyle hayalî kahramanlara ihtiyacımız yoktur. Tarihimiz gerçek kahramanlarla doludur. Piyasada bu tür faydalı eserler çok şükür ki, oldukça boldur.

Bizzat örnek olunmalı

Örnek ve rehber sunma ihtiyacı için sadece uzak ve yakın tarihteki şahsiyetlerle boşluğu doldurmak yetmez. Biz de gençlere düzgün ve ideal yaşayışımızla örnek olmalıyız. Hal dili, söz dilinden daha etkilidir. Sigara içen birinin, başkasına “içme” demesi ne derece etkili olur? Bu yapılmadığı takdirde, Müslümanlığın ancak geçmiş çağlarda yaşanabildiği, günümüzde ise ideal prensiplerinin yaşama şansı olmadığı sanılır ve sürekli geçmişin hayal ve özlemi ile yaşanır.

Faydalı yayınlar temin edilmeli

Yaşına ve meraklarına göre yayınlar temin edilmeli ve bunlardan istifadesi sağlanmalıdır. Şu anda her seviyeye göre, her türlü yapıya hitap edici, son derece kaliteli, rengarenk kitap ve dergi mevcuttur. Bu konuda hiçbir masraftan kaçınılmamalıdır. Çocuklarımızın en az giyim ve beslenmelerine verdiğimiz önem kadar zihin ve ruhî beslenmelerine de özen göstermeliyiz.

İyi bir hedef verilmeli

Gençliğe amaç kazandırmalıyız. Onları yüksek gaye ve ideal sahibi yapmalıyız. Böylece çalışma azim ve enerjileri artar. Amacı olmayan, ya da himmeti düşük olanlar, yüksek amaç ve ideal sahibi başkalarına hedef ve yem olmaktan kurtulamaz. Amacı olan insanlar meydana getirilmelidir.

Doğru ve güzel bakış açısı kazandırılmalı

Bakış açısı kazandırmak en önemlisidir. Bu da kuvvetli bir iman ile mümkün olur. İmana ağırlık ve önem vermeliyiz. Meşhur misaldir: Bir kasa balık hediye etmektense balık tutmayı öğretmek daha faydalı olur. Gençlerimize öylesine sağlam bir iman perspektifi kazandırmalıyız ki, gezip seyrettiği her tabiat manzarasını, öğrendiği her ilmi o gözle değerlendirebilmelidir. Böylece, bütün hayatı tefekkür ve ibadet hükmüne geçer.

Kök ve temelden başlanmalı

İman köktür, esastır. Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları o kadar gür, meyvesi de o kadar güzel ve kaliteli olur. İman da ne kadar sağlam olursa, dalları olan ibadet o kadar gür ve candan, meyvesi olan güzel ahlak da o kadar güzel ve olgun olur. Şu halde, yaş ve seviyelerine göre imanî bir bakış açısı kazandırılmalı ki, rahat ibadet edebilsinler, ahlakları güzel olsun. Çürük bir temel üzerinde gökdelenler dikebilir misiniz? İman Müslüman kişiliğin temelidir.

Problemlerin kaynağına inilmeli

Sıkıntılar ve aksaklıklar varsa, gerçek sebebini araştırmalıyız. Tıpta da durum böyledir. Ateşi olan bir hastaya, ateş düşürücü vermek çare değil. Meselâ, vücuttaki sancı, bir iltihaptan kaynaklanıyorsa o iltihap kurutulmalıdır. Tırnak yiyen bir çocuğa engel olmak amacıyla tırnaklarına acı ilaç sürmek çözüm olabilir mi? Bu defa da dudaklarını kemirecektir. Anormalliğin asıl sebebi teşhis ve tedavi edilmedikçe aksaklık başka bir şekilde ortaya çıkarak sürüp gidecektir.

Şefkatle yaklaşılmalı

Gençlerimize dostça, şefkatle yaklaşmalı. Bu hem halimizde, hem de söz ve üslubumuzda kendisini göstermelidir. Gerek kendi hayatımıza, gerekse etrafımızdaki insanlara baktığımızda böylesi bir şefkatli elden iman denilen hayat iksirini içen, böylece iki dünyası kurtulan pek çok örnek görebiliriz. Böylesi şefkatli simaların bakışları, tomurcuklar açtıran güneş; nefesleri, ruhları okşayan meltem; sözleri yaralı gönüllere merhemdir. Hatıraları da en sevgili bir babanın ki kadar sıcak ve özlem doludur.

Uygun zamanları kollamalı

Gençlerimizin almaya istekli bulunduğu anları kollamalıyız. Aç ve iştahlı iken yenen bir yemeğin ancak, faydası olabilir. İsteksiz, şevksiz ve heyecansız iken dünyanın en açık ve faydalı hakikatini de takdim etseniz gereği gibi alınmaz, sindirilmez ve yarayışlı olmaz.

Çocuk, İslam’ın güç ve cazibesinden emin olmalı

Nasıl bir ortamda bulunursa bulunsun, her genç doğuştan hakikatin müşterisidir. Onda buna yatkın bir potansiyel vardır. Günümüz Batı dünyasında, her gün her türlü nefsanîliğin içinde büyüyen çok sayıda gencin Müslümanlığı seçmesi, bunun açık bir kanıtıdır. Bugün dünyada en çok yayılan din İslam’dır. İslam’ın hiçbir rakip cereyandan endişesi yoktur. O kendi kendisini müdafaaya kadirdir. Birçok mensubundan gölge etmemekten başka bir ihsan da istememektedir. Bu gerçek bilinmeli ve İslam’ın tebliği hiçbir gençten esirgenmemelidir.

Seviyesine göre anlatılmalı

Gençlerin seviyesine inmek, anlayacağı bir dille anlatmak da şarttır. Dinî hakikatler genellikle soyuttur. Anlaşılması, idrak edilmesi kolay değil. Bu nedenle Kur’an, Hz. Peygamber ve İslam büyüklerinin metoduna uyarak meseleleri temsil ve örnekle akıllara yaklaştırmalıyız. Günlük hayattan, yaşayıp gördüklerinden temsiller getirmeliyiz. Temsil ve örnek, soyut gerçeği hem kavratır, hem de zihinde kalıcı hale getirir.

Anlatırken mütevazı olunmalı

Anlatırken öncelikle kendi nefsimizi muhatap kabul etmeliyiz. Kendimizi düzeltmeyi esas almalıyız. Çocuğumuz da olsa başkasını kendi ders arkadaşımız gibi görmeliyiz. Yoksa, hep kendimizi satıcı, başkalarını ise almaya muhtaç durumda görmek, hem ihlasa ters, hem de tesiri azaltan yanlış bir metottur.

Bıktırmadan tekrar etmeli

Bıktırmadan tekrar etmeliyiz. Bıktırmaması için de, aynı hakikatleri değişik yöntemlerle, farklı üsluplarla sunmalıyız. Kur’an’ın, aynı gerçeği farklı kıssalar, aynı kıssayı da farklı üsluplarla sunması bizim için güzel bir örnektir.

Allah’ın rızasını esas almalı

Allah’ın adıyla ve onun rızası için anlatmak. Kişisel hislerimizi işe karıştırmamak. Çocuk üzerinde en büyük hak sahibi, onu hiçten alıp aşamadan aşamaya geçirerek şekillendire şekillendire sevimli ve mükemmel bir insan halinde yaratan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla öncelikli olarak O tanıtılmalı ve sevdirilmelidir. Bize karşı hayırlı bir evlat olması da zaten buna bağlıdır.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=5&hn=4336

————————————————-

ÇOCUK GELİŞİMİ VE ALLAH İNANCI Ali Çankırılı

ANA RAHMİNİ terk eden yeni doğmuş bir bebek bir süre için ‘anneden ayrılma anksiyetesi’ dediğimiz yeni hayata adapte olamama sıkıntısı yaşar. Sıkıntının süresi annenin bebeğine karşı gösterdiği ‘annelik tutumu’ ile yakından ilgilidir. Bebek için ana rahmindeki o zahmetsiz lüks hayat bitmiş; yeni ve alışık olmadığı zor bir hayat başlamıştır. Acıkmakta, altı kirlenmekte, yüksek sesten, ışıktan, karanlıktan, soğuktan ve sıcaktan rahatsız olmaktadır. Sıkıntısını ağlayarak ifade etmenin dışında elinden bir şey gelmez.

Ancak ne zaman ağlasa ve korku ile titrese kendisini saran şefkatli kollar, yanağına öpücük konduran sevgi dolu dudaklar olduğunu hissetmeye başlar. Acıktığında süt veren, altı kirlendiğinde temizleyen eller vardır. Bu yabancısı olduğu yeni dünyada yalnız ve sahipsiz değildir. Onu koruyan, ihtiyaçlarını yerine getiren, seven, değer veren biri vardır. Onun adı annedir. Annenin varlığını hissettikçe korkunun yerini güven duygusu almaya başlar. Onun şefkatli kollarında kendisini güvende hisseder; gülücükler dağıtarak ve kuş dilişle cıvıldayarak mutluluğunu dile getirir.

Araştırmalar, doğumdan sonra çeşitli sebeplerle anneden ayrı kalan çocuklarda güven duygusunun gelişmediğini; annenin yerini alacak bir kadın bulunamadığı zaman çocukta ruhsal çöküntü başladığını göstermektedir. Çocuk esirgeme kurumunda çok iyi bakılıp beslense dahi duygusal ve sosyal gelişimi yaşıtlarına göre geri kalmaktadır. Bu sebeple ilk üç yıl anne-çocuk beraberliği çok önemlidir. İlk üç yılını anne sevgisinden ve şefkatinden yoksun geçiren bir çocuk kendisine gösterilen sevgiye karşılık veremez. Anne şefkatinden mahrum kalan bir çocuğa “Allah çocuklara karşı annelerinden daha şefkatlidir,” demeniz bir anlam ifade etmez. Çünkü daha önce sevgi ve şefkat görmediği için bu alanda duyguları kapalıdır.

Güven duygusunun gelişmesinde babanın rolü de çok önemlidir. Güçlü biri tarafından korunduğunu bilmesi çocuğun korkularını azaltır. “Benim babam senin babanı döver,” diyen çocuk, bir bakıma “Beni her türlü tehlikeye karşı koruyan güçlü bir babam var,” demektedir. Her çocukta babanın gücünü abartma eğilimi vardır. Bu güce sığınarak kendini güvende hisseder. Okul öncesi dönemde babanın gücüne sığınarak kendini güvende hisseden bir çocuk okul çağına geldiğinde, babanın her şeyi bilmediğini, dünyanın en güçlü adamı olmadığını kavramaya başlar. Soyut zekânın da gelişmeye başlaması ile birlikte, babanın gücüne sığınma ihtiyacını Allah’ın gücüne sığınarak telafi eder.

Baba sevgisinden ve korumasından mahrum büyümüş bir çocuğa, “Allah çocukları sever ve onları her türlü tehlikelerden korur,” demeniz fazla bir anlam taşımaz. Çocukluğunda baba şefkati ve koruması yaşamadığı için, ileri yaşlarda dara düştüğünde, ona Allah’a sığınmayı ve Allah’tan yardım istemeyi öğretmeniz çok zordur.

Çocuk yürümeye ve ihtiyacını anlatabilecek dil becerisini kazanıp konuşmaya başladıktan sonra yavaş yavaş annenin yardımınıza gerek duymadan yeme, içme, elini yüzünü yıkama, tuvalet ihtiyacını giderme, giyinme, oyuncaklarını toplama gibi kendi ihtiyaçlarını yerine getirecek şekilde eğitilmelidir. İki yaşına kadar hazıra alışmış olan çocuk bu becerileri kazanmada acemilikler yaşayabilir, tembellik yapabilir. Yemek yerken, su içerken üzerine dökebilir, elini yıkarken üstünü ıslatabilir, tuvalet ihtiyacını giderirken tuvalet taşını kirletebilir, ayakkabılarını ters giyebilir, bağcıklarını bağlarken zorlanabilir, elbisesinin, düğmelerini iliklerken sırayı şaşırabilir. Bütün bu acemiliklerini anlayışla karşılamalı, ona zaman tanımalı, deneme-yanılma girişimleri desteklenmeli ve cesaret verilmelidir.

Yürüme ve konuşma yaşına gelip kendi ihtiyaçlarını yerine getirebilecek fiziksel ve zihinsel olgunluğa ulaştığı halde anne baba, özellikle anne, yardım etmeye devam ederse. “Dur sen yiyemezsin ben yedireyim, dur sen içemezsin ben içireyim, dur sen giyemezsin ben giydireyim, dur sen tuvaletini yapamazsın ben yaptırayım…” derse. Çocuk aileye bağımlı hâle gelecek, kendi ayakları üzerinde dikilmeyi öğrenemeyecek, karşılaştığı bir problemi anne babanın yardımı olmadan çözemeyecek, “öğretilmiş acizlik” dediğimiz beceriksiz bir kişilik kazanacaktır.

Aileye bağımlı hâle getirilen çocuklarda Allah inancı da buna uygun gelişecektir. Bir güçlükle karşılaştığında, işi ters gittiğinde, güçlüğü kendi aklı ve yeteneği ile aşmaya çalışmak yerine Allah’tan yardım bekleyecek; “Neden bu terslikler hep beni buluyor! Allah neden bana yardım etmiyor!” diye yakınacaktır.

3-6 Yaş Gelişim Özellikleri

Aile, anne, baba, çocuklar ve aile büyüklerinin birlikte yaşadığı sosyal bir kurumdur. Her kurum gibi ailenin de uyulması gereken kuralları ve bu kurallar tarafından belirlenmiş bir hiyerarşi ve iş bölümü vardır. Aile hayatının dirlik ve düzenlik içinde devam etmesi için her aile üyesi kurallara uymalı, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeli, diğer aile üyelerine güçlük çıkarmamalıdır.

Altı yaşına kadar çocuğun kişiliği üç aşamadan geçerek büyük çapta tamamlanmış olur: Güvenli veya güvensiz kişilik, bağımlı veya bağımsız kişilik, sorumlu veya sorumsuz kişilik. Çocuğa üç yaşından sonra kendi ihtiyaçlarını yerine getirecek beceriler kazandırılırken; olumsuz davranışlarına, yersiz ve zamansız isteklerine sınır konmalı, her istek ve davranışının kabul görmeyeceği öğretilmelidir. Ancak bunu yaparken anne baba zor ve baskı kullanmamalı, niçin sınır koyduğunu anlayacağı bir dil kullanarak açıklamalı, hoşgörü ve anlayışla yaklaşmalı, çocuğa zaman tanımalıdır. Sevgi eğitimin sihirli anahtarıdır. Sevildiğini bilen bir çocuk, anne ve babanın bu sevgisini kaybetmemek için, olumsuz istek ve davranışlarında ısrar etmez, bilerek kuralları çiğnemez.

Çocuğun kendisini değerli hissetmesi ve özgüven kazanması için aile meclisinde söz verilmeli, fikri alınmalı, adam yerine konmalı, ailenin sevilen bir üyesi olduğu hissettirilmelidir.. Ayrıca bakkaldan ekmek almak, çöp dökmek, sofra kurmada ve kaldırmada yardımcı olmak, yatağını yapmak, oyuncaklarını ve odasını toplamak gibi küçük işler verilerek sorumluluk duygusu kazandırılmalıdır.

Bazı anne babalar: “Ben sıkıntı çektim, çocuğum sıkıntı çekmesin, rahat büyüsün” diyerek, gerekli olup olmadığına bakmaksızın, çocuğun her isteğini yerine getirir, davranışlarına sınır koymazlar. Aslında her isteği yerine getirilen, davranışlarına sınır konmayan, kafasına estiğini yapan, devamlı yardım gören bir çocuk doyumsuz olur. Anne babaya karşı da saygısızdır. Sahip olduğu şeylerin kıymetini bilmez. Kendi başına bir iş beceremediği için özgüveni zayıftır. Karşılaştığı güçlükleri anne ve babanın yardımı olmadan aşamaz. Kendisine bir iş verildiği zaman yapmaz, sorumluluk almak istemez. Büyüdüğü zaman, alışık olduğu üzere, yine başkalarından yardım ve anlayış bekler, kendisi gayret göstermez.

Sorumsuz kişilik sahibi insanların Allah inancı da tutarsızdır. Her istekleri yerine getirildiği ve davranışlarına sınır konmadığı için, bir taraftan Allah’tan her işinin yerine gelmesi için yardım beklerken diğer taraftan Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız davranırlar. “Allah’ın benim ibadetime ne ihtiyacı var?” derler.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1420

Çocuk ve Allah, Mustafa Ulusoy

Çocuk sağda solda, dışarıda içeride, evde sokakta hayatın güzelliğine dair cümleler duyamıyordu. Çocuk hayattan korkuyordu. Çevresinde olup biten şeyler ona çok karmaşık geliyordu. Can sıkıntısından patlıyordu. İçinde bir boşluk vardı. Anlam veremiyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyordu. Oyuncaklarından sıkılıyordu. Sıkılınca oyuncaklarını sağa sola fırlatıyordu. Oyuncaklarına kötü davranıyordu. Babası ona sadece oyuncak almakla yetiniyordu. Herbir oyuncakla ilgisi birkaç günlüktü. Modern zamanın insanı neyse, modern zamanın çocuğu da oydu. Çocuk mutsuzdu. Anne babalar mutsuzdu. Çocuk hayattan korkuyordu. Yaşananlar onu tedirgin ediyordu. Çocuk güvensizdi. Etrafı tehlikelerle doluydu. Her an kötü bir şey olabilirdi.

Çocuğun içindeki karmaşa diline de yansıyordu. İçinde neler olup bittiğini çözemiyor, hem içindeki karmaşadan hem de dilinin henüz yeni inşa edilmesinden, bunları kelimelere dökemiyordu. Dökse de onu kim dinleyecekti? O da kendisi için daha rahat bir anlatım biçimi olan resimlerle anlattı bunu. Çocukların yaptıkları resimler onların en anlaşılabilir dilidir.

KÂİNATIN İÇİNDE ÇOCUK, ÇOCUĞUN İÇİNDE KÂİNAT

YENİ DOĞAN bir çocuk, bu kâinata yeni bir katılımdır. Yok olan, adı sanı olmayan birisi bir anda, mucizevî bir biçimde, dünyaya gelivermiştir. Bu, kâinat için bir kazanımdır. Kâinat muhteşem bir varlığı daha kazanmıştır. Artık kâinattaki nesneleri, yaratılışı; nesnelerdeki ve yaratılıştaki mükemmelliği, güzelliği, estetiği, anlamı idrak edecek yeni bir varlık daha vardır artık. Kâinattaki sesleri duyacak, tatları tadacak, kokuları koklayacak, nesnelerin yüzeylerindeki kendine özgü hâle dokunacak, biçimleri görecek başka bir varlık daha vardır. Kâinatı akledecek yeni bir akıl daha vardır. Kâinatı farkedecek ve farkettiğini de farkedecek yeni bir bilinç daha vardır. Kâinat eski kâinat değildir artık.

Çocuğun akıl almaz biyolojik ve psikolojik gelişimi ile birlikte ikili bir etkileşim de olmaya başlar. Çocuğun, varlığı ile kâinata katılımının ötesinde yeni bir katılım daha basamak basamak ilerler. Çocuk yerinde duramaz. Eşyalara dokunur. Karıştırır. Eline alır. İnceler. İzler. Gözlem yapar. Eline aldığı çiçeğin kokusunu hisseder. Sıcağı ve soğuğu tanır. Tam bu sırada, yani çocuk kâinatın içine katıldıkça, kâinatla ilişki kurdukça, kâinat da çocuğun içine katılır. Bunu nasıl anlarız?

ON YAŞINA gelmiş bir çocuktan gözünü kapatmasını isteyelim. Onun eline çeşitli nesneleri bırakalım. Çocuk bir çok nesneleri dokunarak tanıyacaktır. Elindeki kalemin kalem, portakalın portakal, çileğin çilek olduğunu farkedecektir. Aynı şekilde ona çeşitli kokulara sahip varlıkları koklatalım. Gülün kokusunu, çileğin kokusunu, kekin kokusunu ayırt edecek ve bize doğru tahminlerde bulunacaktır. Yine gözleri kapalı haldeyken, dalga sesini, yaprakların hışırtısını, kapı gıcırtısını tanıyacaktır. Çocuk nasıl oldu da bunları doğruya oldukça yakın bir şekilde tanıyabildi?

Çünkü çocuk kâinatın içine katılmakla birlikte kâinat da çocuğun içine katılmakta, dahil olmaktadır. Sesler, görüntüler, tatlar, kokular, dokunma hisleri hiç durmaksızın doğumundan itibaren çocuğun içine doğru akar. Sadece beş duyuyla algılananlar katılmaz çocuğun içine. Özellikle anne babasının ilgisi, merhameti, şefkati, değerli olduğu, önemsendiği hissi de çocuğun içine katılır ve orada saklanır.

Çocukla anne babası, çevresindeki nesneler, toplamında kâinat arasında bir “bağlanma” oluşur. Önemli bir nokta, bu bağlanmanın da çocuğun içine gelip yerleşmesi, çocuğun içine katılmasıdır. Örneğin, bir yaz tatilinde gördüğü bir ördekle bir bağlanma yaşayabilir. Ördeğe karşı içinde bir sevme duygusu, onunla ilişki duygusu gelişir. Çocukla ördek arasında bazen tek taraflı bazen de iki taraflı bir bağlılık olur. Çocuk ördeği bırakıp evine geldiğinde onun biçimi, sağa sola salınarak yürümesi, çıkardığı ses, tüylerinin yumuşaklığı gibi özellikler çocuğun içine katıldığı için, çocuk bunları yanında taşıdığı gibi, öte yandan ona olan bağlılıkta çocuğun içine yerleşmiştir. Eve gelince çocuk bir yandan ördeği özlediğini hisseder. Ancak kavuşma umudu yoksa içindeki “bağlılık hissi” ona yeter. Ördek onun yanında değildir. Ancak ördek artık onun içindedir.

KÂİNATIN, kâinatta yaşananların, çocuğun yaşadıklarının çocuğun içine katılması bulûğ çağında en olgun düzeyine varır. Kâinatın ve çocuğun kâinatla arasında gelişen bağlanmanın da çocuğun içine katılması ile; çocuk da artık küçük bir kâinat haline gelir. Bir hücreye bir insanı kapatsak bile, bu insan, ağzında limonun tadını, rüzgârın uğultusunu, çileğin kokusunu, annesinin kendisine sarılmasını, gökteki ayın biçimini duyumsar. Artık kâinat sadece insanın dışında değil, aynı zamanda insanın içindedir de çünkü.

Çocuk gece üçte uyandı. Etraf karanlıktı. Etraf belirsizdi. Çığlık attı. Annesi yanına geldi. Çocuk ağlıyordu. Çocuk korkuyordu. Anne, neyin var diye sordu? Çocuk yalnızca ağlıyordu.
Dağlar çok büyüktü. Kocamandı. Ulaşılamazdı. Denizler çok büyüktü. Denizler çok genişti. Denizde çok su vardı. Su çocuğu yutabilirdi. Gökyüzü çok uzaktı. Gökyüzünde çok yıldız vardı. Çocuk çok korkuyordu. Çocuk çok çaresizdi. Çocuğun gündüzdeki korkuları gece rüyasına da girmişti. Rüyasında koca koca denizlerin dalgaları üzerine doğru geliyordu. Tam o sıra çığlık atarak uyanmıştı.

KÂİNATIN ÇOCUĞUN İÇİNE YERLEŞMESİNDE İKİ SORUN

Çocuktaki duygusal zekâ gelişimi ile nesnelerle, kâinatla ilişki kurma biçimi arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Duygusal zekâ, nesnelerle sağlam, tutarlı, derin ve anlamlı bir bağlanma ile mümkündür.

Modern yaşam nesnelerle “teğet ilişki” kurmaktadır. Teğet ilişkide ilişki biçimi anlıktır. Dokunmatiktir. Bir daireye bir doğrunun sadece bir noktadan dokunabilmesi gibi, artık biz de nesnelere bir anlık dokunabiliyoruz. Nesnelerle anlık dokunmatik ya da teğetsel ilişki ile kâinatın insanın içine katılmasında ciddi aksamalar husule gelebilmektedir. Bu da çocukların dünyalarında boşluk hissinin oluşumuna yol açmakta, duygusal zekânın gelişimini etkilemektedir. Çocuklar ve yetişkinler nesnelerle bir anlık, oldukça hızlı, duygusuz bir ilişki kurmakta, bu da onlarda bağlanma duygusunun gelişimini engellemektedir. Zamanımızda nesnelerle, kâinatla bir ilişkisizlik sorunu vardır. Bu ilişkisizlik çocukların dikkat ve algılama yeteneklerini köreltmekte, dikkati dağınık, hiperaktif bireylerin oluşumuna katkıda bulunmaktadır.

NESNELERLE kurulan ilişkinin teğet ilişki biçimini aldığının en önemli göstergesi, nesnelerle beş duyumuzu kullanmadan kurduğumuz yüzeysel ilişkidir. Çilekler koklanmadan, seyredilmeden, dokunulmadan, ağızda uyandırdığı çiğneme sesi dinlenilmeden, sadece bir anlık ağızdaki tat hissedilerek yenmektedir. Çocuklar oyuncak bolluğunda onlarla daha derin, uzun, onlarla belli bir bağlılık fırsatı yakalayamadan, onlarla beş duyularını kullanma fırsatı bulamadan ilişki kurmaktadırlar. Kullanılıp atılan teneke kutularla bir insan nasıl yüzeysel ilişki kurabiliyorsa, hemencecik yenen yemekler, meyveler, sık sık değişen oyuncaklar da odur.
Özellikle, kâinattaki canlı varlıklar ile çocuğun kuracağı bağlılıklar, onları içselleştirmesi, çocuğun içinde tatmin duygusu hissetmesi açısından büyük önem taşır. Kâinatla ilişkisizlik, “Ne yaparsak yapalım, çocuğumuz bir türlü tatmin olmuyor, memnun olmuyor”nev’inden şikayetlere kapı açacaktır. Zamanımız çocuklarının tatmin olmaması anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü kâinattan kopartılmışlardır.

KÂİNATIN çocuğun içine katılması, yani nesnelerin içselleştirmesindeki ikinci sorun ise kâinatla ilişki kurarken Yaratıcı’nın dışlanmasıdır. Bir noktanın tekrar altını çizmek istiyorum. Kâinat, bir odaya sayısız eşyayı yığmak biçiminde gelip insanın içine yerleşmez. Burada eşya ile çocuğun kurduğu duygusal alışveriş, çocuk ile eşyalar, varlıklar, toplamında kâinat ile kurduğu bağlılık da gelip çocuğun içine dahil olur. Dolayısı ile kâinatın insanın içine yerleşmesi duygusuz, hissiz bir yerleşme değildir.
Çocuğun kâinatla bağlanmasının güvenli bir bağlanma olması ve sağlam bir duygusal zekâ gelişimi için ikinci gerekli olan durum, kâinatla ilişkiye Yaratıcının katılmasıdır. Çocukların ruhu ve kalbi yetişkinlere göre daha duyarlıdır. Çocuk ne kadar kâinatla, Yaratıcı’dan bağımsız olarak derin bir ilişki kurmaya teşvik edilirse edilsin, kâinat çocuğa; karmaşık, incitici, geçici, kocaman gelecektir. Kâinat ne kadar insanın içine katılırsa katılsın, kâinatın içine hiç katılmamasına göre daha iyi olmakla birlikte, çocuğun kalbini yine de dolduramaz. Çünkü “Kalpler ancak Allah’ı anmakla doyar.” Bu, çocuğun kalbi içinde gereklidir. Çocuğun ihtiyacı olan Yaratıcının, kâinatta görünen O’nun özellikleri yoluyla insanın kalbine yerleşmesidir. Kâinat yoluyla Yaratıcı ile kurulacak bir ilişki ile ancak çocuk kendini güvende hissedebilecektir. Çocuk için birkaç temel ihtiyaçtan biri de güven duygusudur ve bu duygu duygusal zekânın gelişimi için çok elzemdir.

Yaratıcıya ihtiyacı olan sadece yetişkinler değildir. Anne babalar genelde çocukları ile ilgili olarak bir yetişkinlik projesi kurarlar. İlerde, çocukları büyüdüğünde, birer yetişkin olduklarında çocuklarının Yaratıcı ile bağlılık geliştirmiş birer insan olmasını arzularlar. Ancak unutulan gerçek, çocuklarının çocuk iken Yaratıcıya ihtiyaçları olduğudur. Ebeveynlerin aklından çıkarmamaları gereken en önemli noktalardan biri budur.

Dışarısı karanlıktı. Rüzgar uğulduyordu. Ağaçların dalları bir o yana bir bu yana eğiliyordu. Çocuk korkuyordu. Herşey korkutucuydu. Çocuk annesinin yanına gitti. Annesinin kalp atışlarını hissetti. Annesinin kalbi korkudan her zamankinden daha çok çarpıyordu. Çocuk annesindeki korkuyu algıladı. Kendini daha güvensiz hissetti. Birden şimşek çaktı. Çocuk annesine sıkıca sarıldı. Etraf bir an aydınlandı. Çocuk dışarıda neler olup bittiğini anlayamıyordu. Şimşek neydi? Etraf neden bir an aydınlanmıştı. O gök gürültüsü neden oluyordu? Şarıl şarıl yağmur yağmaya başlamıştı. Yağan yağmurlar birikip yollar sel olur muydu? Geçen gün televizyonda gördüğü gibi bazı evleri sel basmıştı. Yağmur suları kendi evlerine kadar yükselirse ne yaparlardı? Çocuk yağmurdan korkmaya başladı.
Çocuk için herşey çok büyüktü. Her şey kocamandı.

BEŞ DUYU MODELİ

ÇOCUĞUN nesnelerle Yaratıcısız ilişki kurması, çocuğun ihtiyaç duyduğu bağlılığı ve bağlanma ihtiyacını gideremez. Her varlığın, her olayın Yaratıcının eseri olduğu, her olayın O’nun kontrolünde olduğu hakikatine yetişkinler kadar, çocukların da ihtiyacı vardır. Yaratıcıdan bağımsız şekilde eşyalarla, varlıklarla kurulacak bir ilişkide kurulan bağlanma da çocuğun kalbini yaralar. Kâinatla, nesnelerle beş duyuyu kullanarak kurulacak ilişkide güvensiz bağlanma, Yaratıcı ile birlikte kâinattaki nesnelerin içselleştirilmesi ise güvenli bağlanma oluşturur. Kâinatsız bir şekilde Yaratıcının tanıtılması ise karmaşık duygulu bağlanma dediğimiz bir bağlanma oluşturur.

Kâinatı çocuğun içine yerleştirmeden Yaratıcının yerleşmesi zor olduğu gibi, Yaratıcısız kâinatın çocuğun içine yerleşmesi o oranda sorunludur. Hem kâinatın çocuğun içine yerleşmesi hem de Yaratıcının yerleşmesi birlikte, eş zamanlı, birbirini destekler bir nitelikte olabilme imkânı yok mudur?

Böyle bir imkânı kâinatla sürgit bir ilişki halinde olmamız, nesnelerle teğet değil, derinden bir bağlantıya geçmemizle söz konusu olabilir. Bunun için çocuk doğduğundan itibaren, nesnelerle ilişki kurarken, o nesnenin tüm özelliklerinin çocuğa tanıtılması bize yeni bir imkân sunar.

“Beş Duyu Modeli” adını verdiğim yaklaşımda amaç, bir varlığı çocuğa tanıtırken, onu içine katarken, onun mümkün olan tüm özellikleri ile ilişki kurmasını sağlayarak, bu birçok özelliğin çocuk tarafından farkedilerek içselleştirmesini mümkün kılmaktır. Örneğin bir çileğin sadece tadı güzel yaratılmamıştır. Kokusu da güzel yaratılmıştır. Görüntüsü de güzel yaratılmıştır. Kendine has yumuşaklığı da güzel yaratılmıştır. Çileğin sadece tadına odaklanarak, onu sadece bir yeme nesnesi haline getirmek, çileği tada indirgemektir. Bu, çileği eksik algılamaktır. Öte yandan çileği beş duyumuzla tam olarak algılasak, ancak Yaratıcıdan bağımsız olarak onunla ilişki kursak, o zaman da çilek sadece çilek olarak kalır. Gerçekte ise çilekteki tüm özellikler Yaratıcının insana bir ikramı olarak algılandığında daha farklı bir anlam kazanır.

VARLIKLARLA, nesnelerle, kâinatla derinlemesine bir ilişki kurma yöntemi olarak, “Duyular haftası” ismini verdiğim bir teknik işimize yarayabilir. Bu teknikte, ailede her hafta bir duyu haftası olarak ilan edilir. Buna tüm aile üyeleri katılır. Anne babanın da buna katılması önemlidir. Şimdi duyular haftasında neler yapabileceğimizi ayrıntılandırmaya çalışacağım:

Birinci hafta: Görme haftası

GÖZ haftasında çocuklara, gözün işlevi anlatılır. Kâinattaki güzellikler konuşulur. Ailecek çiçekler seyredilir. Güneşin batışı ya da doğuşu birlikte seyredilir. Evde yenen çilekler yenmeden önce birlikte bir sergideymişçesine seyredilir. Yaratıcımızın onları ne kadar güzel yarattığı vurgulanır. Bize hem çilekleri verdiği, hem çilekleri güzel bir şekilde yarattığı, hem de bu güzellikleri görecek, kendisi de güzel yaratılmış gözler olduğunun altı çizilir. Akşam hep birlikte o günkü seyredilen güzelliklerin neler olduğu sorulabilir. Aile üyeleri o günkü kendi deneyimlerini aktarırlar.

İkinci hafta: İşitme haftası

İşitme haftasında ise kâinattaki seslere kulak kesilmenin talimi yapılabilir. Çocuklar ve aile bir hafta boyunca kâinattaki sesleri dinlemeye yoğunlaşır. Dalga sesleri, rüzgarın uğultusu, kapı gıcırtısı, araba motorunun sesindeki ahenk, çay suyunun kaynaması, arının vızıltısı vs. gibi. Her gün “Bugün neler duyduk bakalım. Hadi bize Ahmet duyduklarını anlatsın” denebilir. Ya da güzel yaratılmış bir rüzgar sesi duyulduğunda, ailecek rüzgarın sesi dinlenilir. “Rabbimiz bize müzik dinletiyor ağaçlarla. Şimdi gözlerimizi kapatalım ve bu sesi daha iyi dinleyelim” denebilir.

Üçüncü hafta: Koklama haftası

Koku duygusu en ilginç duyularımızdan biridir. Kâinatta milyonlarca çeşit parfüm yaratılmıştır. Çiçeklerin, denizin, toprağın, yemeklerin, keklerin, böreklerin, etin, sütün, kendine özgü kokuları mevcuttur. Çocuklara aldığımız çileği koklatabilir, “Allah ne güzel bir koku yaratmış bunun üzerinde, bizi ne kadar seviyor ve bize ne kadar değer veriyor” şeklinde yorumlar yapılabilir.

Dördüncü hafta: Dokunma haftası

Yaratıcımız, yaratmış olduğu her varlığa çok özel bir yüzey vermiştir. Camın yüzeyi masanın yüzeyinden, şeftalininki kekten, taşınki deriden farklıdır. Ailecek bir ağaç görüldüğünde hep birlikte ağaca dokunulur. Çocuklar ağaçlara sarılmaya bayılırlar. Yeter ki bunları bizler garipsemeyelim. “Gözlerimizi kapatalım ve şimdi toprağa dokunup onu hissedelim,” “Şimdi ağacın kabuğuna dokunup onu hissedelim” ya da “Şimdi ellerimize dokunalım ve birbirimizin ellerini hissedelim” gibi denemeler yapılır. Her denemede Rabbimizin her bir yüzeyi farklı yarattığı, her bir varlığa ona uygun yüzeyler verdiği söylenir. “Ahmet’in yüzünü de Rabbimiz ne kadar pürüzsüz yaratmış, maşallah” şeklinde yorumlar ile çocuğun hem duyuları keskinleşir hem de Yaratıcısını tanımaya çalışır.

Beşinci hafta: Tat haftası

Kâinat çok tatlı yaratılmıştır. Herbir varlığın tadı başkadır. Kekler, tatlılar, meyveler, sebzeler.. Ailecek, Yaratıcının yarattığı tatların farkına varmak için dikkat kesilinir. “Allah bana güzel bir yemek yaptırdı sizin için. Hep birlikte tadalım.” “Babamızın aldığı meyvelerin tadını Allah ne güzel yaratmış” gibi yorumlar eşliğinde bir hafta geçirilir.
Beş haftadan sonra yine bu tekrarlanabilir. Bu yöntem aylara bölünerek de yapılabilir. Bazen de beş duyunun hepsi aynı anda kullanılabilir. Örneğin, akşam hep birlikte erik yenecek. Önce seyretme, sonra koklama, sonra dokunma, sonra ısırarak yerken işitme ve tat alma duyuları ile eriğin beş duyumuza hitap eden yönü, Allah’ın erikteki bu özellikleri ne güzel yarattığı vurgusu ile de duygularımıza hitap eden yönü vurgulanmış olur.

Önerdiğim metodun iki yönlü önemi vardır. Birinci olarak bu şekilde çocukların beş duyularını kullanmalarını sağlamış oluruz. Kâinatla beş duyularını kullanarak ilişki kurmaları, onları nesnelerle teğet ilişkiden kurtarır ve derin bir ilişki biçimine sokar. Bir başka yarar da çocuklarda dikkat ve konsantrasyonu artırmaya yarayan bir yöntem olmasıdır. Çocukların nesnelerle ilişki zamanı uzar. İnce ayrıntılara odaklanması sağlanır. Duyuları keskinleşir.

İkinci olarak da kâinattaki somut nesnelerden yola çıkarak onlara Yaratıcının varlığını ve O’nun özelliklerini öğretmiş oluruz. Bunu ise deneysel, tecrübi bir yolla yapmamız çocukların kendilerine değer verildiği duygusunu uyandırır. Bu yöntemi uygularken, sık sık Yaratıcının bizi/onu ne kadar çok sevdiğini, çok değer verdiğini defalarca vurgulamaya dikkat edilmelidir. Çünkü çocuğun tüm hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı en önemli şey, Yaratıcının ona verdiği değer olacaktır

Bu tekniğe başka ilaveler de yapılabilir. Örneğin Pazar günü kıra veya deniz kenarına gezmeye gidilecek. Gezmelerin adı “Rabbimizin güzelliklerini seyretme gezmesi” olarak konulabilir. “Hadi ormana gidelim, ya da kıra gidelim” deme yerine, “Kıra gidelim, Rabbimizin güzel güzel yarattığı ağaçları, kuşları, çiçekleri seyredelim” ifadesi tercih edilebilir. Anne yemek yaptığında, “Sizin için yemek yaptım, size kek yaptım” demek yerine “size Allah bana güzel yemekler yaptırdı. Onun ikram ettiği bu keki gelin beraber yiyelim” ifadesi neden tercih edilmesin?

Bu yöntem tek bir kere uygulamayla netice verecek bir teknik değildir. Çocuklarına masal okuyan ebeveynler bilir. Tek bir masal kitabı bile en az onbeş yirmi kere okunmuştur. Bu teknik de yüzlerce, binlerce kere tekrarlanmalıdır. Hatta önerdiğim bu teknik aslında bizim yaşam biçimimiz olmalıdır. Hayat boyu, çocukken de, gençken de, orta yaşlıyken de, yaşlıyken de insanın temel varoluşsal gerekçesi, kâinatı tefekkür etmek, onda tecelli eden Yaratıcının isimlerini okuyarak, Onunla varoluşsal bir bağ kurarak yaşamaktır.

Çocuk kediden korkuyordu. Annesi ona kedilerin kirli ve pis olduklarını söylemişti. Annesi bunu yüzlerce kere söylemişti. Çocuğa kediler pis geliyordu. Çocuk onlara dokunamıyordu. Dokunmayı bırakın, yanına yaklaşma ihtimali olan bir kedi gördüğünde çığlığı basıyordu. Caddelerde, sokaklarda yürümek tam bir işkenceydi..

KÂİNATTA KÖTÜ VARLIK YOKTUR

EBEVEYNLERİN yaptığı önemli yanlışlardan biri hayvanlar âlemini iyi-kötü, güzel-çirkin, temiz-kirli diye bölmeye çalışmasıdır. Özellikle sinekler, hamamböcekleri, fareler, yılanlar, sümüklüböcekler, solucan, kedi, köpek, domuz gibi hayvanlar kötülenmekte, pis varlıklar oldukları şeklinde iftiraya maruz bırakılmaktadır. Halbuki bu hayvanlar da Yaratıcı tarafından yaratılan, hem de boşa yaratılmayan, bir hikmete, amaca binaen yaratılan varlıklardır. Bu ve benzeri hayvanlar çocukların dünyasına pis, zararlı, çirkin, kötü olarak empoze edilmemeli, aksine hepsinin Yaratıcının mülkü dairesinde, O’nun izni dairesinde hayatlarını sürdürdükleri anlatılarak, kâinattaki nesneler “iyi” ve “kötü” şeklinde bölünmeye tâbi tutulmamalıdır.

Kâinatta, kâinatın bir bölümü olan hayvanlar âleminde, “Yaratıcının mülkü,” “Yaratıcının mülkü değil” şeklinde bir bölünme yoktur. Herşey, her varlık, her hayvan Yaratıcının mülkü dairesindedir. Çocuğu, bölünmüş bir kâinat korkutur. Çocuğun ihtiyacı olan, herşeyin bütüncül olduğu, herşeyin temiz, iyi, güzel olduğu gerçeğidir. Köpekler insanın dostu olduğu kadar aslanlar, yılanlar, fareler, hamamböcekleri de insanın dostudur. Fark ise iki dost arasındaki sınırdır. Hayatı yaşarken herbirimiz farklı dostlarımızla farklı sınırlar çizerek dost oluruz. Yılanlarla, farelerle, hamamböcekleri ile kurulan dostluk ile köpekle, koyunla kurulan dostluğun sınırlarının aynı olması gerekmez. Kedileri sever okşarız. Ama hamamböceklerini sevip okşamamız gerekmez. Ancak onlara “pis hayvanlar” demek de gerekmez.

ALLAH NASIL BİR VARLIK?

ALTUNİZADE Kültür Merkezi’nde ebevenylere yönelik seminer çalışmalarımda, yüzden fazla anneden çocuklarının kendilerine Allah ile ilgili sordukları soruları aktarmalarını istemiştim. Birçok annenin aktardığı en önemli soru, “Allah nasıl bir varlık?” sorusuydu.

“Nasıl” sorusu iki farklı anlamı ima eder. İlki maddî varlık anlamındadır. Büyük-küçük, uzun-kısa gibi. İkinci anlam ise o varlığın hususiyetlerini ima eder.
Allah maddi bir varlık olmadığı için, maddi varlıklar için geçerli olan özellikleri olamaz. Bu aynen bu şekilde çocuğa aktarılabilir.

İkinci anlamdaki Allah’ın nasıl bir varlık olduğu ise çocukların gerçek ihtiyaç duyduğudur. Çocuğun duygularını sadece “Bir Allah var. Herşeyi O yarattı” şeklindeki bir yaklaşım tatmin edemez. Yaratıcı öyle bir yaratıcıdır ki: Rahmetli, şefkatli, hayatı ve ölümü veren, rüzgârı harekete geçiren, ölen kuşunu cennete yollayan, güzel, mükemmel yaratan, adaletli, anlamsız iş yapmayan, insanı çok seven ve değer veren, kocaman her şeyi, küçücük her şeyi yaratan, hamamböceklerini, yılanları, fareleri, domuzları, koyunları en güzel ve en biçimli şekilde yaratan, annenin kalbine kek yapma isteği koyan, anneye güzel yemekler yapma ilhamı veren, insanların iyiliğini isteyen bir Yaratıcıdır. Yaratıcının nasıl bir varlık olduğu her fırsat değerlendirilerek anlatılabilir. “Rabbimiz ağaçları ne güzel yaratmış, demek ki O çok güzel,” “kediye süt verme isteği koyuyor içimize, ne kadar şefkatli O,” “Bulutları ne kadar düzenli yaratıyor. Ne kadar adaletli”, “İnsanların elinin değmediği her yer ne kadar temiz, O Kuddûs olmalı” gibi.
Çocukların Allah’ın maddî varlığına ait sorularında ısrarcı olmalarının bir nedeni, çocuğa özellikleriyle Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu anlatmaktaki eksikliktir. Eğer bu eksiklik giderilirse, çocuklar, Allah’ı neden göremiyoruz, maddî olarak nasıl bir varlık şeklindeki sorularında ısrarcı olmayacaktır.

ALLAH NEREDE?

ÇOCUKLARIN en çok sordukları bir soru da “Allah nerede” sorusudur. Bu soruya klasik cevabımız, “Allah’ın bizim gibi maddî bir varlığı yok. Bu yüzden Allah hiç bir yerdedir. Ancak, Allah’ın yarattığı varlıklar her yerdedir ve yarattığı bu varlıklardaki görünen güzellik, mükemmellik gibi özellikleriyle de her yerdedir” şeklinde olabilir.
Bir ailenin aktardığı şu örnek bizim de işimize yarayabilir. O sıralarda çocukları baba ve anneye Allah nerede sorusunu sormaktadır. Baba yukardakine benzer cevaplar verir. Bir gün başka bir ilde oturan babaanne torunlarına özel bir su böreği yapar ve bir akrabalarıyla yollar. Su böreğini yerken babanın birden aklına gelir. “Çocuklar, şimdi babaannemiz nerede?” diye sorar. Çocuklar babannenin oturduğu ili söylerler. Babanın “Bu börekleri kim yaptı ve yolladı bize?” sorusunu çocuklar “Babaanne” diye cevaplarlar. Baba yine sorar: “Nerden biliyorsunuz onun yaptığını?” “Çünkü bu güzel su böreğini babaanne yapıyor” diye cevap verir çocuklar. Baba burada şu yorumu ekler: “Biz babaanneyi göremiyoruz gözümüzle. Ancak onun yaptığı bu börek yoluyla onu tanıyor ve biliyoruz. Ayrıca o İstanbul’da olmasa da, yaptığı börekle şimdi bizim yanımızda. Yaratıcımızı da gözümüzle göremiyoruz. Ancak yaratmış olduğu çiçeklerle, rüzgârla, çilekle bizim yanımızda O da.”

Çocuğun yaptığı resimler değişmeye başlamıştı. Renkler daha açılmış, aylardır ilk kez güneş resmi çizmişti. Aylar sonra üzerindeki tedirginlik yavaş yavaş dağılıyordu. Her gün annesiyle çiçekleri kokluyor, ağaçlara sarılıyordu. Birlikte rüzgârın uğultusunu dinliyorlardı. Keki tatmadan önce keki seyrediyorlar, keki kokluyorlar, keke dokunuyorlar, sonra tadıyorlardı. Her kek yediğinde annesi, kek yapma isteğini içine Yaratıcının verdiğini söylüyor, bunu da Yaratıcının çocuğu çok sevdiği ve değer verdiği için yaptığını ifade ediyordu. Rüzgârın uğultusu Yaratıcının onun ve tüm çocuklar için yarattığı bir besteydi. Hamamböceklerinin kelebeklerden güzellikte ayrı bir tarafı yoktu. Kediler temiz, köpekler arkadaştı. Annesi artık toprakla oynamasına da kızmıyordu. Toprağa dokunuyor, her dokunuşta dokunma duygusu, toprağın kokusu içine katılıyordu. Çocuk, “anne güneş çok uzak bize, onu koklayamayız değil mi?” diye sordu. Anne gülümsedi. “Güneşi koklayamayız ama, onun Rabbinin izniyle pişirdiği meyveleri, sebzeleri koklayabiliriz” dedi. Çocuk kâinattaki güzelliği, mükemmelliği, şefkati, rahmeti, ilgiyi, huzuru kokladı ve içine çekti, tattı ve içine kattı, seyretti ve içine aldı, dokundu ve hissetti, dinledi ve içi kâinatla doldu. İçi Yaratıcının şefkati, ilgisi, ona değer verdiği, kâinatın içinde önemli birisi olduğu duygusu ile doldu.

Not: Beş duyu modelini oluştururken deneyimlerinden yararlandığım Ayşe Ulusoy’a teşekkür ederim.

http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=200

—————————————————-

Çocuklarda ruh sağlığı problemleri Ali Çankırıı

İNSANIN kendini değerli hissetmesi, aile ve iş hayatında başarılı olması ve içinde yaşadığı toplumla iyi geçinmesi ruh sağlığı ile yakından ilgilidir. Ruh sağlığının temeli çocuklukta atılır. Çoğu anne babalar çocukların beden sağlığı ile ilgilendikleri kadar ruh sağlığıyla ilgilenmezler. Elbette bunu bilerek yapmazlar. Çünkü beden sağlığının bozulduğunu ateşinin yükselmesinden ve şikayetlerinden kolayca anlayabiliriz; fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak zordur. Aslında her çocuk ruh sağlığının bozulduğunu bazı işaretlerle belli eder, ancak bu işaretleri çözme bilgisinden yoksun olduğumuz için işin ciddiyetini anlayamayız.
Okuduğumuz kitaplardan, eğitimcilerden, psikologlardan “ruh sağlığı” ifadesini sık duyarız, ama çok azımız bunun ne anlama geldiğini bilir. Ruh sağlığını açıklarken her yazar kendi tarzına göre farklı kelimeler kullanabilir. Ancak sonuçta hepsi aynı anlama gelir. Ruh sağlığını kısaca şöyle açıklayabiliriz: Yetişkin insanın veya çocuğun kendine, aile üyelerine, arkadaşlarına ve yabancılara karşı davranışlarında neler hissettiğini, zor durumlar karşısında nasıl davrandığını, geleneklere, görgü kurallarına, toplumun dinî ve ahlakî değerlerine nasıl baktığını, karşılaştığı olayları nasıl yorumladığını, zevklerini, eğilimlerini ve hayata bakış açısını belirleyen duygusal güçlere ruh sağlığı denir.

Çocukların davranışlarını izleyerek ruh sağlıklarının yerinde olduğunu anlamamız, bozulduğunu gösteren işaretleri çözmemizden daha kolaydır. Sevildiğinden emin olan, kendisini değerli hisseden, aile içinde duygularını çekinmeden dile getiren, kurallara uyan, sorumluluklarını yerine getiren, özgüven duygusu gelişmiş, paylaşmayı ve işbirliğini bilen, geçinilmesi kolay, arkadaşları tarafından aranan bir çocuğun ruh sağlığı yerinde demektir.

Her çocuk bazen canımızı sıkan ve bizi endişelendiren davranışlarda bulunabilir. Hemen telaşa kapılıp bunları ruh sağlığının bozulduğunu gösteren işaretler olarak değerlendirmemiz gerekmez. Bu tür davranışlar gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabileceği için sabırla ve anlayışla karşılamalı, isterse kendisini dinlemeye ve sıkıntısını paylaşmaya hazır olduğumuzu hissettirmeliyiz. “Ne oldu sana, haydi anlat!” diyerek sıkıştırmak, paylaşmak değildir.

Çocuğun Davranış Dilini Doğru Yorumlamalıyız

Karşımızdaki kişi veya kişilerle iletişimde bulunmak için mutlaka söz dilini kullanmamız gerekmez. Davranışlarımızın da bir dili vardır: Buna “vücut dili” diyoruz. Cami kapısına oturmuş, üstü başı perişan, elini açmış veya önüne bir mendil sermiş yaşlı bir adamın söz diliyle “Ben dilenciyim, Allah rızası için bir sadaka!” demesi gerekmez. Belki boynunu büküp konuşmaması gelip geçenler üzerinde daha etkili olmaktadır.

Çocuk davranışlarının da bir dili ve anlamı vardır. Anne salonda oturmuş televizyonda dizisi izlerken çocuğun ikide bir önünden geçip görüşünü kapatması vücut diliyle bir mesajdır. Bu mesajda çocuk: “Anne televizyon benden daha mı önemli? Ben senin evladınım, sevgine ve ilgine ihtiyacım var, bana da zaman ayır…” demektedir. Eğer anne bu mesajı doğru algılamazsa, çocuğun davranışını “yaramazlık” olarak değerlendirecek, “Çekil önümden, televizyonu göremiyorum! Odana git, oyuncaklarınla oyna…” diyerek çocuğu başından savmaya çalışacaktır. Çocuk annenin sözlerini şöyle yorumlar: “Haklıymışım, televizyon benden daha önemliymiş. Annem beni sevmiyor…”

Yaramazlık olarak değerlendirdiğimiz çocuk davranışları aslında duygusal açlığı dile getiren küçük işaretlerdir. Bu işaretler doğru yorumlanıp çocuğun duygusal açlığı giderilmezse, ruh sağlığı yara almaya başlayacak “davranış bozukluğu” dediğimiz altını ıslatma, tırnak yeme, yalan söyleme, saldırganlık vb. daha ciddi işaretler ortaya çıkacaktır. Anne baba çocuğunda gördüğü davranış bozukluklarını kınama, yargılama, tehdit ve ceza ile bastırmaya çalıştığı zaman problemin çözümü daha da zorlaşacak; davranış bozuklukları “ağır duygusal rahatsızlıklar” dediğimiz kaygı, depresyon, kendi kendine konuşma, sindirim sistemi ve uyku bozukluğu vb. şeklinde yön değiştirecektir. Ağır duygusal rahatsızlıklar tedavi edilmediği taktirde çocukların ailesiyle çatışmasına ve okul başarısının düşmesine yol açmakta; alkol, sigara, uyuşturucu, kumar gibi kötü alışkanlıklara zemin hazırlamakta, intihara kadar varan ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Ağır Duygusal Rahatsızlıkların İşaretleri

Koruyucu tıbbın temel kuralı psikolojide de geçerlidir: Sağlığa bakış açımız, hastalanıp çare aramaktansa hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Çocuklarımızın duygusal açlık ifade eden yaramazlıklarını doğru yorumlayıp açlıklarını giderecek yeterli sevgiyi, şefkati, korumayı, ilgiyi ve güveni vermemiz gerekir. Bunu yaptığımız taktirde koruyucu tıbbın gereğini yerine getirmiş, ağır duygusal rahatsızlıklara giden yolları kapatmış oluruz.

Çocuğumuzun duygusal yönden yaralandığını, ruh sağlığının tehlikeye girdiğini gösteren bazı işaretler vardır. Bu işaretlerden birini veya birkaçını gördüğümüz zaman vakit geçirmeden bir ruh sağlığı uzmanına gitmemiz, çocuğu tedavi ettirmemiz, aynı rahatsızlığın tekrar etmemesi için ailece terapi görmemiz gerekir.

Duygusal rahatsızlıkların işaretlerini ciddiyet derecesine göre kısaca şöyle sıralayabiliriz:

• En basit ihtiyacını bile ağlayarak dile getirme

• Başka çocuklardan daha korkak, endişeli ve kaygılı olma

• Mantıklı bir sebebi olmadan üzülme, çaresizlik, kendini kötü hissetme ve bu duygulardan kurtulamama

• Kendisini günahkâr, değersiz ve suçlu hissetme

• Sevdiği birini kaybettikten veya ondan ayrıldıktan sonra uzun süre yas tutma ve bu ayrılığa alışamama

• Boyunu, kilosunu, fiziksel görünüşünü beğenmeme ve bunu büyük bir problem olarak görme. Kilosu normal olduğu halde takıntılı bir şekilde spor yapma veya diyet uygulama.

• Fazla alıngan olma, çabuk öfkelenme

• Unutkan ve dalgın olma, bu yüzden sık kaza yapma

• Okul başarısında düşme

• Konuşmaktan hoşlanmama, odasına kapanıp saatlerce çıkmama, hayallere sığınma

• Eski alışkanlıklarını ve zevklerini kaybetme

• Ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilme

• Her şeyden çabuk sıkılma, başladığı bir işin sonunu getirememe

• Yeme ve uyuma alışkanlığında değişmeler gösterme

• Gün içinde ellerini çok sık yıkama, eşyalarını temizleme

• Kaynağı açıklanamayan sesler duyma, tekrarlanan kâbûslar görme

• Başına kötü bir kaza geleceğinden, kötü bir şey yapacağından, arkadaşlarına ve ailesine zarar vereceğinden korkma

• Yaşamayı taşınmazı zor bir yük gibi görme ve intiharın bu yükten bir kurtuluş olacağından söz etme

• Alkol, hap veya uyuşturucu kullanma

Duygusal Rahatsızlığın Sebepleri ve Aileye Düşen Görevler

Çocuklarda görülen duygusal rahatsızlıkların sadece aileden kaynaklandığını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Aile araştırmasında ciddi bir negatif bulguya rastlanmayan beyin kimyasındaki bir bozukluktan, sinir sisteminin zarar görmesinden veya hasta genlerden kaynaklanan duygusal rahatsızlık vakaları çoktur. Olumsuz çevre şartlarının da duygusal rahatsızlıkta payı vardır. Fakirliğinden, ırkından, dinî inancından, vücut sakatlığından dolayı arkadaşları tarafından reddedilen, tecavüze veya şiddete maruz kalan çocuklarda duygusal rahatsızlıkların ortaya çıkma riski oldukça yüksektir. Gelişmiş modern araçlarla yapılan ciddi araştırmalara rağmen ağır duygusal rahatsızlıklara yol açan sebeplerin tamamı bilinmemektedir.

Sebep ne olursa olsun en büyük görev yine aileye düşmektedir. Anne baba çocuğunu tedavi ettirmek için elinden gelen her fedakârlığı göstermelidir. Aile talep etmedikçe ve istekli olmadıkça hiçbir ruh sağlığı uzmanı kapılarını çalıp “çocuğunuzu tedavi edeceğim” demez. Bazı aileler, başkaları duyarsa ne der, hakkımızda ne düşünür korkusuyla psikologa veya psikiyatra gitmek istemezler. Hiçbir anne babanın kendi prestijini düşünerek çocuğun ruh sağlığını riske atma hakkı yoktur. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde ciddi duygusal rahatsızlığı olduğu halde çocuğunu doktora götürmeyen aileler komşuları tarafından polise şikayet edilmekte, Sağlık Bakanlığı tarafından görevlendirilen bir doktor gelip çocuğu tedavi ettirmek üzere hastaneye götürmektedir.

Maalesef ülkemizde henüz ihtiyaca cevap verecek bir sağlık politikası yok. Düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılan binlerce insan, hiçbir sağlık sigortasından yararlanamayan milyonlarca işsiz, gerekli tedavi masraflarını ödeyemediği için hastanelerde rehin tutulan onlarca hasta var. Daha doğru dürüst beden sağlığını koruyamayan bu insanlara ruh sağlığından bahsetmek lüks gelebilir. Şartlar ne olursa olsun, çocuğunda yukarıda saydığımız işaretlerden birkaçını gören anne babalar tedavisini üstlenecek bir yardım kuruluşu veya hayırsever bir insan buluncaya kadar aramayı sürdürmeleri gerekir. Vakıf hastaneleri ve bazı özel sağlık kurumları hastanın ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmekte veya ücretsiz bakabilmektedir.

Bölgelere ve geleneklere göre anne baba tutumları değişebilir, ancak çocuğun ruhsal ihtiyaçları değişmez. Çocuk sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin olduğu zaman dayak bile yese duyguları incinmez. “Annem kötü çocuk olmamı istemediği için dövüyor…” diye düşünür. Yıllar önce görev icabı yolumuz Doğu Anadolu’nun bir kasabasına düşmüştü. Arabamızla Sağlık Ocağı’na doğru giderken sokakta bir kadının çocuk dövdüğünü gördüm. Arabayı durdurdum. Kadına sordum: “Bu çocuk senin neyin oluyor?” Yüzüme baktı. Doğu şivesiyle: “Oğlumdur,” dedi.

— Neden dövüyorsun?

— Oğlum değil mi, hem severim, hem döverim. Sana ne!

Kadından azarı işitince çocuğa döndüm: “Annenin seni dövmesine üzülmedin mi?” Çocuk sanki dayak yememiş de sırtı okşanmış gibi keyifle güldü: “Neden üzüleyim? Anamdır…” Çocuğun başını okşadım: “Haklısın,” dedim. “Anandır, hem sever, hem döver.”

Çocuk aslında dayaktan çok dayak sırasında söylenen aşağılayıcı sözlerden ve takınılan düşmanca tavırdan incinir. Küçük bir çocuk yanan sobaya doğru elini uzatırken, anne onu bu davranışından caydırmak için eline bir tokat vurduğu zaman çocuk döner annesinin yüzüne bakar. Annenin asık suratlı ve öfkeli olduğunu gördüğü zaman sobayı unutur ağlamaya başlar. Çocuğu ağlatan eline vurulan tokat değildir, annenin tokat atarken takındığı tutumdur. Aynı anne tokat atarken hafif gülümsese çocuğun duyguları incinmeyecek ve ağlamayacaktır. Eski terbiyeciler buna “şefkat tokadı” derler.

Anne baba olarak öncelikli görevimiz çocuklarımızın ruh sağlığını korumaktır. Bu itibarla onların da bir insan olduğunu, temel hak ve özgürlükleri bulunduğunu, anne baba da olsak bunları kısıtlamaya hakkımız olmadığını, bedensel ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Çocuklarımıza karşı beklentilerimizde onların gelişim evrelerini dikkate almalı, yapabileceklerinden fazlasını istememeliyiz. Öfkelerini, üzüntülerini, korkularını ve endişelerini olgunlukla karşılamalı, ifade etmelerine izin vermeli, bu duyguların nereden kaynaklandığını anlatmalı, onlarla nasıl baş edeceklerini öğretmeliyiz.

Çocuklarımıza bolca nasihat etmek yerine kendimiz iyi örnek olmalıyız. Çünkü onlar bizi taklit ederek büyüyeceklerdir. Yeteneklerini ve bu yöndeki girişimlerini destekleyerek her konuda yardım etmeye hazır olduğumuzu hissettirmeli, güven duygularını güçlendirmeliyiz. Aynı fikirde olmadığımız ve anlaşamadığımız durumlarda görüşlerinden dolayı onları suçlamamalı, yargılamamalı, bağımsız bir kişilik kazanmalarına yardımcı olmalıyız.

Yapıcı, mantıklı ve tutarlı bir disiplin uygulamalıyız. Disiplin ceza değildir, çocuğun davranışlarına karşı takındığımız tutumdur, yani doğru davranışlarını desteklemek, yanlış davranışlarını onaylamamaktır. Her çocuk kendine özeldir, bütün çocuklar için doğru olan bir disiplin şekli yoktur. Dayak ve ceza, sözün tesir etmediği durumlarda en son başvurulacak bir çaredir. Cezanın amacına ulaşması ve çocuğu yanlış davranışlardan caydırması için sebebini açıklamalı, duygularını ve kişiliğini incitici davranışlardan ve sözlerden sakınmalıyız.

Hiç kimse mükemmel değildir. Ne kadar bilgili ve iyi niyetli olursak olalım çocuklarımızı eğitirken bazen canımızı sıkan, aşamadığımız ve çözemediğimiz problemler çıkabilir. Problemin uzun süre devam etmesi durumunda bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemekten çekinmemeliyiz.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1004

———————————————————–

Çocuklarda din duygusunun gelişimi Ali Çankırılı

DİN BİLGİSİ soyut kavramlarla açıklanabildiği için akademik zekâdan çok duygusal zeka ile kavranmaktadır. Embriyoloji alanında yapılan son araştırmalar, duygusal zekânın ana rahminde gelişmeye başladığını göstermektedir. Bilgisayar destekli gelişmiş elektronik araçlarla ana rahmindeki fetus (cenin) üzerinde yapılan araştırmalar, ana rahmindeki bebeğin, annenin moral ve ruhsal durumunu algıladığını ve bundan etkilendiğini ortaya koymuştur.

Yeni evlenmiş, birbirini seven, sağlıklı ve mutlu bir çift düşünelim. Genç anne adayı hamile olduğunu öğrendiği gün bunu mutluluk ve sevinçle karşılayacak, doğacak bebeği için güzel hayaller kuracak, bundan ruhsal bir haz alacaktır. Annenin sevinci ve ruhsal hazzı, cenin tarafından hissedilecek; bu da duygusal gelişimini olumlu yönden etkileyecektir.

Daha ana rahminde iken annenin moral ve ruhsal durumundan etkilenen bir bebeğin, doğduktan sonra etkilenmemesi düşünülemez. Annenin ve babanın bebeği kucağına alması, sevmesi, hayır duada bulunması, ilim sahibi biri tarafından kulağına ezan okunması, isim verilmesi, kurban kesilmesi, sadaka dağıtılması, evde bir sevinç atmosferi oluşması bebek tarafından mutlaka algılanacaktır.

Güven duygusunun önemi

Ana rahmini terk eden yeni doğmuş bir bebek, “anneden ayrılma anksiyetesi” dediğimiz yeni hayata adapte olamama sıkıntısı yaşar. Ana rahmindeki o mutlu ve lüks hayat bitmiş; yeni ve alışık olmadığı bir hayata adım atmıştır. İçinde yüzdüğü ve darbelerden korunduğu o ılık sıvının yerini, şimdi kuru bezler almıştır. Acıkmakta, altı kirlenmekte, sesten, ışıktan, soğuktan ve sıcaktan rahatsız olmaktadır. Ağlamaktan başka elinden bir şey gelmez.

Ancak ne zaman ağlasa ve korku ile titrese, kendisini saran şefkâtli kollar, yanağına öpücük konduran sevgi dolu dudaklar olduğunu hissetmeye başlar. Acıktığında süt veren memeler, altı kirlendiğinde temizleyen eller vardır. Bu yabancı dünyada yalnız ve sahipsiz değildir. Onu koruyan, ihtiyaçlarını yerine getiren, seven, değer veren biri vardır. Bunu hissettikçe korkunun yerini güven duygusu almaya başlar. Annesinin şefkâtli kollarında kendisini güvende hisseder; gülücükler dağıtarak ve kuş diliyle cıvıldayarak mutluluğunu dile getirir.

Araştırmalar, doğumdan sonra çeşitli sebeplerle anneden ayrı kalan çocuklarda güven duygusunun gelişmediğini; annenin yerini alacak bir kadın bulunamadığı zaman çocukta ruhsal çöküntü başladığını göstermektedir. Çocuk esirgeme kurumunda çok iyi bakılıp beslense dahi, duygusal ve sosyal gelişimi yaşıtlarına göre geri kalmaktadır. Bu sebeple ilk üç yıl anne-çocuk beraberliği çok önemlidir. İlk üç yılını anne sevgisinden ve şefkatinden yoksun geçiren bir çocukta güven duygusu gelişmediğinden, kendisine gösterilen sevgiye karşılık veremez. Duygusal yönden geri kalmış bir çocuğa “Allah çocukları çok sever,” demeniz bir anlam ifade etmez.

Baba ve Allah inancı

Güven duygusunun gelişmesinde babanın rolü de çok önemlidir. Güçlü biri tarafından korunduğunu bilmesi çocuğun korkularını azaltır. Her çocukta babanın gücünü abartma eğilimi vardır. Bu güce sığınarak kendini güvende hisseder. Baba şefkâtinden ve korumasından mahrum büyümüş bir çocuğa, “Allah çocukları her türlü tehlikelerden korur,” demeniz fazla bir anlam taşımaz.

Çocuklar, okul öncesinde babalarını dünyanın en güçlü, en bilgili ve en maharetli insanı olarak tasavvur ederler. Her çocuk babasının gücü ile övünür. “Benim babam senin babanı döver,” derken çok samimidir. Bunu söylerken bir anlamda “Beni her türlü tehlikelere karşı koruyan bir babam var. Babam varken kimse bana zarar veremez” demek istemektedir.

Anne çocuğuna Allah’ın dünyayı ve insanları yarattığını, her şeyi bildiğini ve her şeye gücü yettiğini anlatırken çocuk sorar: “Anne Allah babamdan daha mı güçlüdür?” Anne cevap verir: “Evet çocuğum, Allah babandan daha güçlüdür. Allah’tan daha güçlü bir şey yoktur. Dünyayı, üzerindeki bütün canlıları, güneşi, yıldızları yaratan Allah’tan daha güçlü kimse yoktur.”

Çocuk babanın her şeyi bilmediğini ve her şeye gücü yetmediğini anlamaya başladığı zaman “babanın gücüne sığınma” ihtiyacı “Allah’ın gücüne sığınma” ihtiyacı ile yer değiştirecektir.

Baba ve Allah korkusu

Baskıcı ve katı kuralcı ailelerde, baba korkusu ile büyümüş çocuklarda Allah sevgisinin gelişmediği görülmektedir. Çocuk nazarında baba ve Allah, otoriteyi temsil eden, kural koyan, terbiye eden ve cezalandıran birer güçtür. Babayı sevmeyen, ancak ondan korkan bir çocukta, Allah inancı sevgiye değil korkuya dayalı olacaktır. Bu yüzden anneler çocuğu terbiye etmek için baba ve Allah’la (cehennemle) korkutmamalı.

Çevirisini yaptığım Çocuğu Kötü Eğitmenin Yolları—Yengeç Kitap isimli bir eğitim klasiğinde Salzmann “Çocukları Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında çocuklarını korku ile eğiten bir anneyi anlatırken şöyle der:

“Çocuklarına söz geçiremeyen aciz bir anne tanımıştım. Bu kadın, zorda kalınca, çocuklarını üç şeyle korkuturdu: Baba, öcü ve Allah.

Çocuklar oynarken gürültü yapıp söz dinlemediği zaman hemen birinci silahını kullanırdı: “Akşam babanız gelsin, siz görürsünüz! Temiz bir dayak yiyin de aklınız başınıza gelsin.”

Küçük çocuk yatağa gitmekte zorluk mu gösteriyor? Hemen ikinci silah devreye girerdi: “Çabuk yatağına, yoksa öcüler gelir seni yer!”

Annelerine itiraz mı ettiler, kazara ağızlarından kötü bir söz mü çıktı? Üçüncü silahı hazırdı: “Allah, annelerine karşı gelen ve kötü söz söyleyen çocukları cehenneminde yakar!”

Sonunda ne oldu biliyor musunuz? Çocuklar Allah’tan, babadan ve öcüden aynı derecede nefret eder oldular.”

Allah korkusu sevgiye dayalı olmalı

Yanlış bir davranışta bulunan çocuklar, sadece anne babadan ceza alacağı için korkmaz. Anne baba tarafından sevilen ve değer verilen bir çocuk yanlış yaptığı zaman onların sevgisini ve güvenini kaybetmekten korkar. Bu korku ile yanlış yapmamaya çalışır. İşte Allah korkusu da böyle sevgiye dayalı bir korku olmalıdır. Allah’ın bütün yaratıklara karşı şefkatli olduğu (Rahim ve Rahman), özellikle küçük çocukları çok sevdiği anlatılırsa; çocuk Allah’ın cehenneminden korktuğu için değil, sevgisini kaybetmemek için kötü şeyler yapmamaya çalışacaktır.

Bir anne çocuğuna, “Allah çocukları çok sever,” dediğinde çocuk sordu:

—“Yaramazlık yaptığım zaman da mı?”

Anne soruya soru ile cevap verdi:

—“Sen bir yaramazlık yaptığın zaman hoşuma gitmiyor, üzülüyorum, ama yine de seni seviyorum değil mi?”

—“Evet.”

—“İşte Allah yaramazlık da yapsalar çocukları sever. Sözümü dinlemeyip yaramazlık yaptığın ve beni üzdüğün zaman gönlümü almak için ne yapıyorsun?”

—“Özür diliyorum.”

—“Ben de seni affediyorum, değil mi?”

—“Evet.”

—“Allah’ın hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığın zaman “Özür dilerim Allah’ım, beni affet” diye dua edersen Allah da affeder. Allah özür dileyen çocukları daha çok sever.”

Çoğu anne baba kıskançlık, haset, kin ve öfke gibi duyguların kötü duygular olduğunu, Allah’ın bu duyguları taşıyanları sevmediğini söyleyerek çocukların kendilerini suçlu ve günahkâr hissetmelerine yol açmaktadır. Bu duyguların Allah tarafından bizi sınamak için verildiğini, onlarla baş ettiğimiz ve kontrol altına aldığımız zaman meleklerin bize sevap yazdığını anlatmalıyız. Böylece hem bu duyguların varlığını kabûl ettiğimizi hem de onlarla nasıl baş edeceğimizi öğretmiş oluruz.

Tabiatla dost olan kendiyle dost olur

İnancımıza göre topraktan geldiğimiz için topraktan ne kadar uzaklaşırsak kendimize o kadar yabancılaşırız. Büyük şehirlerde, çok katlı apartmanlarda, dört duvar arasında sıkışıp kalmış, ayağı toprağa basmayan, bahçelerde ve kırlarda yalınayak koşturmayan, sokakta arkadaşlarıyla oynamayan çocuklar duygusal ve sosyal yönden gelişemez; soluk benizli, sinirli ve geçimsiz olurlar.

Toprak ve su hayat demektir. Bu yüzden çocuklar toprakla ve suyla oynamayı çok sever. Bazı anneler üst başları kirlenecek endişesi ile çocukların toprakla oynamalarına izin vermezler. Kimi anneler de çocukların sokağa çıkmasına izin verirken üst başlarını kirletmemelerini, çamurlu sulara basmamalarını sıkı sıkıya tembih ederler. Yağmur yağarken bazı annelerin balkondan veya pencereden çocuklarına “Çabuk eve gir, ıslanacaksın!” diye bağırdıklarını duyarız. Yağmurla ıslanan toprağın kokusunu acaba kaç çocuk hissetmiş ve içine çekmiştir? Yağmurdan sonra toprağın yüzüne çıkan solucanları izlemek çocukları çok heyecanlandırır.

Araştırmalar çocuklara hayvan korkusunun (zoophobia) özellikle anneler tarafından aşılandığını göstermektedir. Çocuk sokakta gördüğü minik bir kedi veya köpek yavrusuna yaklaşıp okşamak istediğinde anne çığlığı koparır: “Dokunma o pis hayvana!” Annenin acı sesini duyan çocuk korku ile irkilir. Anne: “Sakın dokunma, seni ısırır, mikrop kapar, hasta olursun. Allah korusun, ya bir de kuduzsa…” diyerek olayı iyice dramatize eder, çocuğun korkusunu pekiştirir. Kuduzun öldürücü bir hastalık olduğunu anlatmayı da ihmal etmez. Zavallı çocuk korkudan titremeye başlar. Gece rüyasında kendisine saldırıp ısıran kedi ve köpek yavruları görür.

Çocuklar piknikte veya kır gezmesinde rengârenk açan yaban çiçeklerine, çimenlerin üzerinde yürüyen böceklere, tırtıllara, uçan kelebeklere ve kuşlara büyük ilgi duyarlar. Ancak kuşkucu anneler böceklerin ve çiçeklerin zehirli olabileceği endişesiyle çocukları korkutarak bu ilgiden de mahrum bırakırlar.

Sudan, topraktan, çiçekten, böcekten, evcil hayvanlardan, kısacası tabiattan uzak büyüyen çocuklarda duygusal zekâ gelişmez. Bu çocuklara tabiatın güzelliğini, estetiğini ve Allah’ın bir sanatı olduğunu anlatmanız çok zordur.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1217

———————————————————–

Çocuk Gelişimi ve Ahiret Açısından İki Önemli Kavram

Ahmet Kurt (Psikolog-Sosyoloji Bilim Uzmanı)

BİR ÇOCUK için büyüme ile gelişme ayrı şeylerdir. Kabaca büyüme, yaş-kilo-boy gibi fiziksel değişimi, gelişime ise fiziksel, zihinsel, duygusal, ruhsal, sosyal, dil ve iletişim becerileri gibi alanlarda izlenen değişimi sembolize eder.

Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde genel sağlık sigortası kapsamında çocukların her iki gelişimi de devlet eliyle takip edilir ya da ettirilirken, gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerde sadece büyüme, sağlık ocağı vb. kuruluşlar aracılığıyla takip edilir ya da ekonomik durumu iyi olan aileler ek ücretler vererek gelişim takibi hizmetlerini satın alırlar.

Gelişmiş olan ülkelerin bir iki istisna dışında nüfus artış oranının eksi olması (ölenlerin doğanlardan fazla olması, nüfusun azalması ve gitgide yaşlanması) sonucu her bir yeni doğanın sağlıklı bir şekilde hayatını idame ettirmesinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar.

Ancak gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelerin yine bir iki istisna dışında çoğunda insan, en ucuz ve değersiz varlıklardan biridir. Bu nedenle salgın hastalıklar, tedavi hizmetlerinin yetersizliği, eğitim ve sağlık hizmetlerinde kalite eksikliği gibi problemlerle boğuşup dururlar.

Son zamanlarda bazı televizyon ve gazete reklamlarında 0-6 yaş döneminde gelişimin % 80’inin tamamlanmasına vurgu yapmak üzere “7 yaş çok geç” sloganıyla ilanlar verilmektedir. 0-6 yaş dönemi takip edilmeden akademik çalışmanın başladığı ilköğretime gelen çocukların oldukça önemli bir oranda başarısız olmaları, uyum problemleri çekmeleri, dil ve konuşma bozukluklarına sahip olmaları, ince ve kaba motor bozuklukları yaşamaları, zihinsel gelişimlerinde eksiklikler görülmesi, öğrenme güçlüğü, hiperaktivite vb. gibi tanılar almaları ve bütün bu nedenlerle bazı psikolojik rahatsızlıklara maruz kalmaları sonucunda ortaya çıkacak tedavi-terapi ücretleri, zaman kaybı, moral bozukluğu vb. 0-6 yaş dönemine yapılacak yatırımdan çok daha fazla maliyetli ve stresli bir süreçtir.

Sanırım gelişim takibi konusunda konunun önemini kavrayacağımız bir girizgâh yapmış olduk. Şimdi bu takip içerisinde önemli olduğunu düşündüğüm iki kavramla tanışma zamanı geldi.

Bunlardan birincisi “resistance to temptation” (günaha, kötülüğe, cezbedene, şeytana karşı direnç gösterme), ikincisi de “delay of gratification” (mutluluğu, hoşa gideni erteleme)’dir.

Birinci kavramdaki “temptation” (günah, kötülük) toplumdan topluma, zamandan zamana, kişiden kişiye ya da aileden aileye değişkenlik gösterir. Aslında günah, kötü, ahlaksız, ayıp dediğimiz şeylerin zamana, topluma, kişiye göre değiştiğini bilmek zaten bu açıklamayı gereksiz kılar. Örneğin dinsizlik ve ilkel dinler, putperestlik ve semavî dinler hatta semavî dinlerin kendi aralarındaki şeriat farkları günah olanı farklı tanımlar. Kezâ ayıp ya da kötü olarak tanımlanan davranışlar da toplumdan topluma, aynı toplum içinde zamandan zamana değişim gösterebilir. Bu anlamda “temptation” kelimesinin neleri kapsadığını yazarken objektif ve genel kabûl gören maddeleri sıralamak oldukça güçtür. Ancak bu maddeler ne olursa olsun, bizim açımızdan ilgili toplumda var olan dinî, sosyal, kültürel vb. tanımlar önemlidir. Yâni her kişinin kendi yaşadığı toplumun inancı, kültürü ve sosyal kabûlleri açısından günaha, kötülüğe direnç gösterme yeteneğinin gelişimini sağlamaktır amaçlanan.

Gratification (mutluluk, haz, hoşa giden), üzerinde biraz daha fikir birliği oluşturabileceğimiz kavramdır. Yani insanları genel olarak hazza, keyfe sevkeden araçlar yine çok birbiriyle örtüşmemekle birlikte biraz daha üzerinde uzlaşılabilirdir, en azından ana değişkenler itibariyle. Mesela tatlı hemen herkesin beğendiği bir yiyecektir ancak kimi baklava, şöbiyet tercih eder kimi şekerleme, çikolata, kimi muz kimi şeftâli. Bu örneklerden yola çıkacak olursak bir hazzı ertelemenin kişisel bir tarafı olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Ertelemekten maksat ise bu ertelemeden dolayı ileride kendisine sunulacak daha büyük bir hazza sahip olmaktır. Mesela çikolata isteyen bir çocuğa “Eğer çikolatayı şimdi yemezsen akşam yemeğinden sonra daha büyük bir çikolata alacağım” ya da “Bu akşam parka gitmeyip ödevlerini yaparsan hafta sonu tatilinde tam 2 gün seni eğleneceğin bir yere götüreceğim” demek gibi. Kısaca halihazırda var olan bir lezzeti ya da keyfi ileride kazanılacak daha büyük bir keyif ve lezzet adına ertelemek.

Her ne kadar Wormith ve Hasenpusch (1979) yaptıkları araştırmada “Bugün elinde olan küçük çikolatayı mı istersin yoksa bunu yemeyerek yarın alacağın daha büyüğünü mü” gibi bir değişkenin “erteleme” davranışını tespit etme bakımından yeteri kadar önemli bir değişken olmadığını ispat etmiş olsalar da, bu sadece “Küçük çikolatayı ertele daha büyüğünü al” değişkeni açısından bir geçerlilik riski taşır.

Biz de bunun yerine lise son sınıfta okuyup ısrarla babasından bisiklet isteyen bir gence “Bisikleti şimdi almayayım, liseyi bitirdiğinde sana araba alayım” gibi bir seçenekle ertelemenin ilerde gelecek hediyenin büyüklüğü karşısında nasıl bir şekil alacağını sormuş olalım. Ya da “Dünyada filan filan amelleri işlemezseniz tarifi Kur’ân-ı Kerîm’de yapılan Cennet’e gideceksiniz!!!” İşte konunun can alıcı noktası burasıdır: İleride elde edilecek daha büyük bir lezzet için, hâlihazırda olan bir lezzetten vazgeçmek. İki lezzet arasındaki miktar ve kalite farkı elbette çok önemlidir. Örneğin “Daha büyük bir çikolata için küçüğünden vazgeçmem” diyebilir bazıları, çünkü daha sonraki zamana sarkacak büyük çikolata gelmeyebilir, o zamana kadar bir hastalanma, yaralanma hatta ölme sözkonusu olabilir. Bu durumda erteleme zamanı ve erteleme sonucunda ulaşılacak lezzetin büyüklüğü de kararı değiştiren bir değişken olabilir.

İşin teorik kafa karıştıran soru ve sistematik sorunlarını bilimadamlarına bırakıp amaçlanan gelişime odaklanacak olursak; yapmaya çalıştığımız şey, eldeki hazır lezzetlerden ilerde elde edilecek daha büyük lezzetler hatırına bir süreliğine uzaklaşabilme yani nefse, benliğe, Freud’un tanımladığı “İd ve Ego’ya” “DUR!” diyebilme yeteneğini kazandırmakdır. Kötülükten, günahtan uzak kalmak da, onlara karşı direnme kabiliyeti oluşturmakdır. “Mevcut lezzeti tercih edenlerin yeterince olgunlaşmamış” olduğunu söyleyen bilimadamlarının bu sözünü de beynimizin bir kenarına iliştirelim (Funder, Block & Block, 1983). Çocuk gelişiminin iki önemli kavramı “Daha büyük bir lezzeti elde etmek için eldeki daha küçük bir lezzeti erteleme” ve “Günaha, kötülüğe karşı direnç gösterme” üzerinde önemle durmamız gereken ve çocuklarımıza kazandırmamız gereken özelliklerdir. Bu özellikleri çocuğunuzun ya da kendinizin taşıyıp taşımadığına yönelik kendinizi test edebileceğiniz birkaç değişkeni Ray ve Najman’ın (1986) çalışmasından aktarayım.

1. Parayı hemen harcamak yerine biriktirmede başarılı mısınız? Bu soruyu çocuklarınızı kontrol ederken verdiğiniz harçlıkları biriktirme yetenekleri açısından değerlendirirken kendinizi de geliriniz nispetinde harcamalarınızın oranı, kenara attığınız para, kredi kartınızın limitlerini ne kadar zorladığınız gibi açılardan değerlendirebilirsiniz.

2. Plânladığınız ve beklemek zorunda olduğunuz bir lezzete ulaştığınızda onun gerçekten tadını çıkarır mısınız?

3. Bir süpermarkete gittiğinizde plânlamadığınız birçok şeyi alır mısınız?

4. Sürekli olarak “meteliksiz” misiniz?

5. “Ölmeden yemene, içmene, eğlenmene bak” felsefesinde misiniz?

6. Biri sizi kızdırdığında öfkenizi kontrol edebilir misiniz?

7. Bekletildiğinizde çoğunlukla bu duruma dayanabilir misiniz?

Küçük yaşlarda başlayacak moral gelişimin önemli iki basamağı olan “günaha, kötülüğe karşı direnç gösterme” ve “ileride elde edilecek daha büyük bir lezzet için eldeki lezzetten vazgeçme, lezzeti erteleme” konusunda çocuklarınıza kazandıracağınız yetenekler, aslında hem onların hem de sizin, hem dünyada hem de ahirette işinize yarayacak çok önemli gelişim basamaklarıdır. Bunları nasıl sağlayacağınız konusunda meslekî uzmanlara danışabilirsiniz.

Dünyadaki erteleyeceğiniz lezzetler için “Cennet” iyi bir ücrettir. “Muhakkak Allah (C.C.) mü’minlerden cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldı” Âyet-i Kerîme’sinin tefsirine müracaat ediniz.

Eğer cennet benim için yeterli bir ücret değil diyorsanız, o halde daha büyük bir ücret ve daha büyük bir hedef var: Allah’ın rızası. “Yok ben yine de eldeki lezzeti değerlendireyim, öldükten sonra olacaklar ya olacak ya olmayacak” diyen varsa (ki yaşadığımız zaman, yani âhirzaman bu tercihin örnekleriyle doludur) onlara da âkibet Allah’ın cezası…Yâni karar verilmesi gereken şey şu: Rızâ mı? Cezâ mı?

Allah hepimizi ve tüm insanlığı cezâdan korusun, hidayet versin…!

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1348

Çocuk Ruh Sağlığı Açısından Din Eğitimi, Ali Çankırılı

BAZI EĞİTİMCİLER çocuklara küçük yaşlarda din eğitimi vermenin laikliğe aykırı olduğunu, ancak ergenlik çağına geldiğinde hür iradesi ile buna kendisinin karar vermesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu görüş, gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ateist bir anne veya baba din eğitimine karşı olsa bile çocuğunu içinde yaşadığı toplumdan soyutlayamaz. Zira çocuk, yetişkinler gibi peşin yargılara sahip değildir. Çevresinde gördüğü herşeyle ilgilenir, öğrenme isteğiyle doludur, tarafsız bir gözlemcidir. İlk defa duyduğu ezan sesini yahut ilk defa gördüğü caminin ne olduğunu sorup öğrenmek isteyecektir.
Psikolog Antonie Vergote, Din Psikolojisi isimli eserinde, çocukların doğuştan din duygusuna sahip olduklarını söyler. İnsan sadece etten, kemikten ve kandan ibaret maddî bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran doğuştan sahip olduğu ruh ve duygu zenginliğidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Sevmek, sevilmek, bir inanca sahip olmak, kendisini değerli ve güçlü hissetmek ister. Bu da ancak bir aileye, bir topluma, bir vatana ve bir dine bağlı olmakla mümkündür.

Kuralsız toplum yoktur. Bir toplumu ayakta tutan kurallar bütününe hukuk diyoruz. Hukukun olmadığı yerde anarşi, kargaşa ve kaba güç vardır. Hırsızlığı, haksız kazancı, zayıfı ezmeyi, adam öldürmeyi, kısacası cana-mala-namusa tecavüzü yasaklayan hukuk maddeleri kaynağını dinden almaktadır. Allah’ın elçisi bütün peygamberler bu kuralları insanlara bildirmek ve toplum düzenini sağlamak için gönderilmiştir. Helâl-haram, sevap-günah kavramlarını kullanmadan, yani dinî kaynaklara başvurmadan çocuklara ahlâkî davranışlar kazandırmamız çok zordur.

Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatacağız?

Çocuklar hikaye ile anlatılan konuları daha kolay ve daha istekli öğrenirler. Allah’ı ve sıfatlarını öğretirken Lokman(a.s.) ile oğlu arasında geçen konuşmaları hikaye şeklinde anlatabiliriz. Ben çocuklarıma Peygamberimizi anlatırken çocukları ne kadar çok sevdiğini torunları Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizden ve kızı Fatıma anamızdan örnekler vererek hikaye şeklinde anlatmıştım. Keza gösterdiği mucizeleri anlatırken de hikaye yolunu seçmiştim. Meselâ, sevgili Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir hicret için Sevr mağarasına gizlendiklerinde yaşanan örümcek ve güvercin mucizesini hikaye suretinde anlattığımda, oğlum dört yaşındaydı. O kadar hoşuna gitmişti ki, “Babacığım, bir daha anlat” demişti.

Lokman’ın(a.s.) oğluna yaptığı öğütlere baktığımızda ilk sırada “Allah’tan başka ilâh yoktur” inancının geldiğini görüyoruz. “Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum, dedi, Allah’a ortak koşma, çünkü bu büyük bir haksızlıktır” (bkz. Kur’ân, 31:13). Biz de, bu âyetten hareketle, çocuklarımıza Allah’ın büyüklüğünü anlatacağız. “Kâinatı, güneşi, yıldızları, ayı, dünyayı ve üzerindeki bütün canlıları yaratan O’dur. Dünyanın en güçlü kralına da, küçücük sineğe de can veren O’dur. Allah’tan başka ilâh yoktur. İbadete ve duaya lâyık ancak O’dur. Ancak Allah’ın önünde eğilir (namaz kılar) ve gücümüzün yetmediği şeyleri O’ndan isteriz. Eğer Allah’ı unutur, mal, para ve makam elde etmek için başkalarının önünde eğilirsek Allah’a ortak koşmuş, büyük bir haksızlık yapmış oluruz.”

Lokman(a.s.) öğüdüne devamla, “Yavrucuğum, dedi, yaptığın en küçük bir iş (iyilik veya kötülük) bir kayanın içinde, göklerde veya yerin derinliklerinde olsa dahi Allah onu görür. Doğrusu Allah’ın her şeyden haberi vardır.” (bkz. Kur’ân, 31:16). Biz de Lokman(a.s.) gibi, çocuklarımıza Allah’ın yaptığımız herşeyi gördüğünü, aklımızdan ve kalbimizden geçen en gizli duyguları bildiğini, O’ndan hiçbir şeyi gizleyemeyeceğimizi, iyi şeyler yaptığımızda çok hoşuna gideceğini ve bizi seveceğini anlatmalıyız.

Sonraki âyetlerde, Lokman (a.s.): “Yavrucuğum,” der, “namazı kıl, (insanlara) iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Konuşurken sesini yükseltme, unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. Doğrusu bunlar üzerinde durulmaya değer şeylerdir” (bkz. Kur’ân, 31:17-19). Bu âyetlerde hem Allah’a, hem de O’nun yarattığı insanlara karşı görevlerimiz sıralanmakta; adab-ı muaşeret kurallarının bir özeti verilmektedir. Bunları çocuklarımıza anlatırken kelime ve açıklamalarımızı onların yaşına ve anlayışına göre seçmemiz gerekir.

Sorulara Çocuk Mantığı ile Yaklaşmalıyız

Çocukların her konudaki sorularına cevap verirken yetişkin mantığı ile değil, çocuk mantığı ile düşünmeliyiz. Yapacağımız küçük bir hata onların zihinlerini karıştırmaya yetecektir. Çocuklar dört yaşına kadar ben-merkezci bir düşünceye sahiptir. Canlı cansız ayırımı yapamazlar; onlara göre herşey canlıdır. Bu sebeple masallarda geçen olayların tamamına inanırlar, uydurma olduğunu düşünmezler.

Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikayelerin rolü büyüktür. Masal kahramanlarının şahsında doğru davranışları öğretmek kolaylaşır. Çocuk kendisini kahramanın yerine koyar, onunla özdeşleşir.

Çocuklar yaptığımız basit açıklamalarla yetinir, fazlasını merak etmezler. Bir anne anlatmıştı: “Dört yaşındaki çocuğum bana, ‘Anne, dedi, neden Allah’ı göremiyoruz?’ Ben de, ‘gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz,’ dedim. Kendi kendine mırıldandı: ‘Evet, gözlerimiz küçük olduğu için Allah’ı göremeyiz.’ Bu cevap ona yetti, başka soru sormadı.” Büyük çocuklara bu açıklama yeterli olmayabilir. “Niçin Allah’ı göremiyoruz, Allah nerededir, ne kadar büyüktür?” gibi soruların cevabını vermemiz ve onların şüphelerini ve zihinlerindeki yanlış imajları düzeltmemiz gerekir. Ben, on yaşında bu soruları soran oğluma karşılıklı diyalog yoluyla cevap vermiştim. Önümüzde duran masayı göstererek sordum:

— Bu masa kendi kendine olur mu?

— Olmaz.

— Yani bunu yapan biri var, diyorsun.

— Evet.

— Şu giydiğimiz terlikler ve ayakkabılar da kendi kendine olmaz, değil mi?

— Olmaz.

— Onları kim yapıyor?

— Adamlar.

— Evet, adamlar yapıyor. Biz onlara ayakkabıcı diyoruz.

— Ayakkabı kendisini yapan ayakkabıcıya hiç benziyor mu? Ayakkabıcının ağzı, gözü, kulağı, ayağı, kolu var, yürüyor ve konuşuyor. Ayakkabıya bakıyoruz, kendisini yapan ustaya hiç benzemiyor, ne gözü var ne de kulağı, ne yürüyebiliyor ne de konuşabiliyor, değil mi?

— Evet.

— Basit bir masa ve ayakkabı kendi kendine olmazken, gökyüzünde gördüğümüz güneş, ay, yıldızlar ve üzerinde yaşadığımız şu dünya kendi kendine olur mu?

— Olmaz.

— Demek onları yapan, yani yaratan biri var. Kimdir O?

— Allah.

— Evet, dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratan yüksek bilgi ve güç sahibi Biri var ve biz O’na Allah diyoruz. Nasıl ayakkabıcı yaptığı ayakkabıya hiç benzemiyorsa, Allah da yarattığı varlıklardan hiçbirine benzemez. Yemek, içmek, uyumak, bir evde oturmak bize mahsus şeylerdir. Allah, bize benzemediği için bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Allah’ın varlığını biliyoruz, ama O’nu göremiyoruz. Duyularımız, aklımız ve bilgimiz sınırlı olduğu için herşeyi göremez, herşeyi duyamaz ve herşeyi bilemeyiz. Allah melekleri nurdan yarattığı için onları da göremiyoruz.

Çocuklarımızı İbadete ve Duaya Nasıl Alıştırabiliriz?

Sembollerle düşünme, yani soyut düşünce tam gelişmediği için çocuklar yedi yaşına kadar herşeye inanırlar. Dört yaşındaki bir çocuk için imkânsız diye birşey yoktur, her şey mümkündür. “Dün gece, sen uyurken, gökten bir yıldız indi; seni öpüp gitti” deseniz hemen inanır, bunun mümkün olamayacağını düşünmez.

Dört yaşındaki çocuklara ibadetler ve dua çok ilginç gelir, bizi taklit etmeye çalışırlar. Bizimle birlikte namaz kılmak, dua etmek, oruç tutmak, camiye gitmek çok hoşlarına gider. Yemeklerden önce ve sonra Allah’a verdiği nimetlerden dolayı sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek; kendimiz, eşimiz, aile büyüklerimiz ve çocuklarımız için iyi dileklerde bulunmak yavrularımız üzerinde büyük tesir bırakır ve onları Allah’a yaklaştırır.

Küçük çocukların dil ve zihin gelişimi henüz yeterince olgunlaşmadığı için soruların amacını tam olarak ifade edemezler. Bir gün çarşıda dolaşıyordum. Annesinin kucağında, iki-üç yaşlarında bir erkek çocuğu parmağıyla camiyi göstererek sordu: “Bu ne?” Annesi, “O bir cami,” dedi. Çocuk tekrar sordu: “Bu ne?” Annesi yine aynı cevabı verdi: “O bir cami.” Çocuk istediği cevabı alamadığını anlatmak için yine sordu: “Bu ne?” Anne sesini yükselterek ve kelimelerin üzerine basarak, “O bir cami,” dedi. Anneye yaklaştım, “Hanımefendi,” dedim, “çocuk caminin adını sormuyor; eve benzemediği için ne işe yaradığını soruyor.”

Eğitimci yazar Cezmi Tahir Berktin, Okul Öncesi Eğitim isimli kitabında kendi başından geçen bir olayı anlatıyor:

“Dört yaşındaki kızım, açlık grevine başlamış gibi, birdenbire yemek yememeye başladı. Bizimle sofraya oturmuyor, ağzına bir lokma koymuyordu. Bütün çabalarımıza rağmen sebebini öğrenemedik. Gece olmuş, yatma saati gelmişti. Kucağıma alıp yatağına götürdüm. Başını okşayarak, ‘Seni seviyorum, yemek yemeyişin beni üzüyor,’ dedim. Ağlayarak boynuma sarıldı: ‘Babacığım, ne olur sen de yeme!’ dedi ve çocuk diliyle sebebini anlatmaya başladı. Meğer eşim, farkında olmadan, bir eğitim hatası yapmış. Her anne gibi, bizim hanım da çocuğun beslenmesini aşırı önemsediği için kızım soruyor:

— Anne, neden yemek yiyoruz?

— Büyümek için.

— Büyüyünce ne olacak?

— Yaşlanacağız.

— Yaşlanınca ne olacak.

— Her yaşlı gibi bir gün biz de öleceğiz.

Kızım, o küçük mantığı ile, ölümden kurtulmanın çaresini yemek yememekte buluyor. ‘Yemek yemesem büyümem, büyümezsem yaşlanmam, yaşlanmazsam ölmem’ gibi basit bir mantık geliştiriyor.”

Berktin hocanın da ifade ettiği gibi, biz ne kadar saklasak da çocuk er veya geç ölüm gerçeği ile yüzleşecektir. Çok sevdiği büyükannesi, büyükbabası veya arkadaşı öldüğünde bize sormayacak mı: “Büyükannem (veya arkadaşım) nereye gitti?” Vereceğiniz cevapta ahiret (cennet) inancı yoksa, ayrılık acısıyla dolu o küçük yüreği nasıl teselli edeceksiniz? Omuzlar üzerinde taşınan bir tabutu görüp sorduğunda ne cevap vereceksiniz?

Korkutarak Değil, Sevdirerek Eğitmeliyiz

Çocuklar dört-beş yaşına kadar rüya ile gerçeği birbirinden ayıramaz, düşüncelerin ve hayallerin gerçekleşebileceğine inanırlar. Kardeşini kıskandığı ve içinden ölmesini arzuladığı zaman, bunun gerçekleşeceğini düşünerek korkar, suçluluk duygusuna kapılır.

Çocuğun yaramazlığından bıkan bir anne, “Beni çok üzüyorsun, bir gün üzüntüden öleceğim” diye yakınsa veya “Allah annelerini üzen çocukları sevmez, cehenneminde yakar” diye korkutsa çocuk bunun gerçekleşeceğini zannederek paniğe kapılır.

Çocuklara din eğitimi verirken çoğu aileler farkında olmadan korku objesini kullanırlar. Salzman tarafından kaleme alınan ve Yengeç Kitap olarak bilinen bir eğitim klasiğini Çocukları Kötü Eğitmenin Yolları adıyla çevirmiştim. “Çocukları Dinsiz Yapmanın Yolları” başlığı altında şu tavsiyeler yer alıyordu:

• Zorla dua ezberletin, ezberleyemediği zaman cezalandırın.

• Yaramazlık yaptığı zaman Allah’ın onu cehennemde yakacağını söyleyerek korkutun.

• Din adamlarını, dindar akrabalarınızı ve komşularınızı çekiştirin, yaptıkları hataları sayarak gözden düşürün.

Salzman, çocuklarına söz geçiremeyen beceriksiz bir annenin hikayesini anlatırken de şöyle der: Bu ahmak kadın çocuklarını üç şeyle korkutarak sindirmeye çalışırdı: öcü, baba ve Allah. Çocukları yatmaya zorlamak için, “Yatın çabuk, kapatın gözlerinizi, yoksa öcüler gelir sizi yer,” derdi. Yaramazlık yaptıkları zaman, “Allah annesini üzen çocukları cehenneminde yakar,” diye korkuturdu. Bir suç işleyen veya yalan söyleyen çocuğu tehdit eder, “Baban akşam gelsin görürsün sen, temiz bir dayak ye de aklın başına gelsin,” derdi.

Çocuk eğitiminde davranışlarımız sözlerimizden daha etkilidir. Namaz kılacağı zaman çocukları odadan dışarı çıkaran anne babalar var. Camide çocuk azarlayan ve dışarıya kovalayan yaşlılar görürsünüz. Sebebini sorduğunuzda, “Yaramazlık yapıp namazımızı bozuyor,” derler. Davranışlarıyla çocukları dinden soğuttuklarının farkında değildirler.

Bir gün ailece yaşlı bir akrabamızı ziyarete gitmiştik. Hoş beş ve çay faslından sonra sıra namaz kılmaya geldi. Biz namazda iken dört yaşındaki oğlum gelip sırtıma çıktı, kollarıyla boynuma tutundu. İkimiz de buna alışığız. Peygamberimizin çocuk sevgisini anlatırken Hz. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin dedeleri namazda iken sırtına tırmandıklarını, Peygamberimizin buna ses çıkarmadığını, böyle birlikte namaz kıldıklarını anlatmıştım. O günden sonra, kimbilir belki de kendisini Hz. Hasan veya Hüseyin yerine koyarak, ben namazda iken gelip sırtıma tırmanır, elleriyle boynuma tutunur, böylece birlikte secdeye varırız. “Ne yapıyorsun?” diyenlere de “Babamla namaz kılıyorum” der. Biz oğlumla son rekatta iken, namazını bitiren yaşlı akrabamız hışımla çocuğu sırtımdan alıp odadan dışarı çıkardı ve kapıyı kapattı. Bana, “Bu namaz olmadı, yeniden kılacaksın!” dedi. Güldüm. “Yapma Hacı Amca, dedim, Peygamberimizin namazını bozmayan birşey neden benim namazımı bozsun.” Ne demek istediğimi anlamadı tabiî. “Neymiş Peygamberimizin namazını bozmayan şey?” dedi kızarak. Ben de anlattım, ama aklı yatmadı. “Olmaz öyle şey, nereden uyduruyorsun bunları!” dedi.

Çocuklara Cenneti Olan Allah’ı Anlatmalıyız

Bir akşam bir komşumuz telefon etti. “Ali bey, bizim çocuğa bir haller oldu, nazara geldi herhalde, şeytan ağza alınmayacak şeyler söylettiriyor” dedi. “Hayırdır, hele anlat bakayım” dedim. Anlatmaya başladı: “Ah sormayın, benimle birlikte namaz kılan, camiye giden bu güzel çocuğa neler oldu anlamıyorum. Gerçi yaşı daha küçük, dört yaşında, ama söylediği şeyler aklımı başımdan aldı, ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırdım. ‘Ben namaz kılmayacağım!’ diye tutturdu. ‘Olur mu, Allah namaz kılmayanları cehenneminde yakar’ dedim. ‘Ben de onu yakarım!’ demez mi? Şaşırdım kaldım. Aklıma bir hocaya götürüp okutmak geldi, ama gitmeden önce size bir danışayım dedim.”

Komşuyu dinledikten sonra güldüm.

— Hocaya filan götürmenize gerek yok, dedim, çocuk haklı.

Böyle bir cevap beklememiş olacak ki, tepkisi sert oldu.

— Ne diyorsunuz siz, Ali bey?

— Küçük çocukları cehenneminde yakan Allah’ı hangi çocuk sever ve içinden gelerek namaz kılar? Çocuğu cehennemle korkutmaya ve Allah’tan soğutmaya ne hakkınız var? Çocuklara cehennemin kapalı olduğunu bilmiyor musunuz? Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Buluğa erinceye kadar çocuktan ve akıl hastasından kalem kaldırılmıştır.’ Çocuğu cehennemle korkutarak hem Allah’a, hem çocuğa haksızlık ediyorsun. Çocuğun tepkisi gerçek Allah’a değil, senin uydurduğun Allah’a. Bu vebalin altından nasıl kalkacaksın?”

Çocuk adına çok üzüldüğüm için sözlerim sert olmuştu, bunun farkındaydım, ama kendimi tutamamıştım. Adam bir müddet sustuktan sonra:

— Ali bey, kusura bakmayın, aklım iyice karıştı… dedi. Ben hocalardan Peygamberimizin “Çocuklarınızı yedi yaşından itibaren namaza alıştırın,” dediğini duydum.

— İyi de kardeşim, cehennemle korkutarak alıştırın dememiş ki!..

— Haklısınız galiba… Peki, ne olacak şimdi? Hatamı nasıl tamir edeceğim?

— Çocuğunuzun terapiye ihtiyacı var, gelin de bunu nasıl yapacağımızı konuşalım.

Baba iyiniyetli ve söz dinleyen biri olduğu için verdiğim tavsiyeleri yerine getirdi ve çocuğun bozulan itikadı kısa zamanda düzeldi.

Çocuklarda Ölüm Korkusu

Araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu göstermektedir. Öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korkar. Ölüm korkusunun tek çaresi ahiret inancıdır. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamadığımıza göre, “Nereden geldik, nereye gideceğiz?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Bu sorunun cevabı da İslâm inancında vardır.

Bir gün bir hanım okuyucum telefonla beni aradı. Ağlamaklı bir sesle,

— Ali bey, annemi kaybettik, dedi.

Başsağlığı ve sabır diledim.

Konuşmaya devam etti:

— Annemin öldüğüne fazla üzülmüyorum, iyice yaşlanmıştı, kendini zor taşıyordu. Namazında, niyazında, iyi bir insandı. Çok defa, ‘Allahım beni çocuklarıma yük etme, yatağa düşürmeden emanetini al, beni Hasanıma kavuştur’ diye dua ettiğini duydum. Hasan derken ölen babamı kastediyordu. Babamı üç sene önce kaybettik. Sözü fazla uzatıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Dört yaşındaki kızım için arıyorum. Büyükannesini çok severdi. Annem ölünce, kızımı hemen götürüp teyzesine bıraktım. Annemin hasta olduğunu söyledik, öldüğünü bilmiyor. Uzun süre saklamamız imkânsız, bir şekilde bir yerlerden duyacak veya nereye gittiğini soracak. Ne cevap vereceğimi, nasıl anlatacağımı bilemiyorum; bana yardımcı olun lütfen.

Tekrar başsağlığı ve sabır diledim.

— Siz inançlı bir insansınız, dedim. Bir-iki gün sonra acınız hafifleyince çocuğunuzu yanınıza alın. Ona büyükannesinin öldüğünü, fakat cennete gittiğini, orada daha güzel bir hayat yaşayacağını anlatın.

Anne biraz tereddüt geçirdikten sonra:

— Ben de buna benzer şeyler anlatmayı düşünmüştüm, dedi. Ancak, “Büyük annemi bir daha göremeyecek miyim?” derse ne cevap vereceğim?

— Çocukların sorularına cevap verirken dürüst olacağız. Detaylara girmeden, kısaca, anlayacağı kelimelerle cevap vereceğiz. Nasıl inanıyorsak öyle anlatacağız. İnancımıza göre, ahirette yine biraraya geleceğiz, akrabalık ve dostluk ilişkilerimiz devam edecek. Siz de çocuğunuza bunları anlatın. Büyükannesiyle cennette buluşacağını, yine kendisini seveceğini söyleyin.

Çocuğun din eğitimini bir makaleye sığdıramayacağımızı siz de takdir edersiniz. Çocuklardan gelen, cevaplamakta zorluk çektiğiniz soruları elektronik posta adresime gönderebilirsiniz; elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz.

http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=231

—————————————————–

Çocuklarda Sorumluluk Duygusu ve Kişilik Gelişimi, Ali ÇANKIRILI

“O DAHA ÇOCUK, KENDİ BAŞINA KARAR VEREMEZ”

‘Sorumluluk’ kelimesi bize ne anlam ifade ediyor? Bir başka deyişle, sorumluluğunu bilen bir çocuktan neler bekleriz?
İlköğretim dördüncü sınıfa giden bir öğrencinin annesi çocuğuyla övünürken şöyle diyordu: “Benim oğlum sınıfının birincisidir. Derslerini bitirmeden içi rahat etmez. Sözümüzden dışarı çıkmaz. Nazik ve saygılıdır. Odası ve eşyaları daima temiz ve düzenlidir. Boş zamanlarında müzik dersleri aldırıyoruz, çok iyi piyano çalar. Elimizden geldiğince ona herşeyin en iyisini vermeye çalışıyoruz. Kısacası, beyefendi, benim oğlum sorumluluklarını bilen bir çocuktur.”
Anneyi dinledikten sonra, “Hanımefendi,” dedim, “bu saydığınız özellikler bizim pedagojik anlamda ifade ettiğimiz sorumluluk kavramına girmez. Biz, sorumluluk derken daha başka şeyler kastederiz. Pedagojide çocuğunuzun müzik dersleri alması fazla önemli değildir. Önemli olan, müzik dersleri almaya kendisinin karar verip vermediği, yani buna istekli olup olmadığıdır.”

Anne bu açıklamamı anlamsız bulmuş olacak ki, itiraz etti: “O daha çocuk efendim, kendisi nasıl karar verecek?” (Evet, anne babaların çocuk adına karar verirken sığındıkları savunma budur: “O daha çocuk, kendi başına nasıl karar verecek?”)
Anneye sordum: “Çocuğunuzun derslerine yardım eder misiniz?”
Hanımefendi gururla cevap verdi: “Elbette, dersleri o kadar ağır ve ödevleri o kadar çok ki, bizim yardımımız olmadan bitiremez.” (Evet, çoğu anne babalar da böyle yapıyor, çocuklarının ödevi bitmeden içleri rahat etmez.)

Sormaya devam ettim: “Çocuğunuz yazılı veya sözlü bir sınavdan düşük not aldığını söylese ne yaparsınız?”
Anne böyle bir soru beklememiş olacak ki, şaşırdı. Sesini yükselterek, “Benim çocuğum zayıf not almaz” dedi, “çünkü o çok çalışıyor.” (Evet, çoğu ailelerde çocuğun zayıf not alma özgürlüğü yoktur. Zayıf alan çocuk sorumluluğunu yerine getirmemiş sayılır, bu yüzden cezayı veya en azından azarlanmayı hak etmiştir.)
Sorumluluk ile kişilik birbirini tamamlayan iki özelliktir. Kişilik sahibi olunmadan sorumluluk kazanılamaz. Peki, nedir kişilik? Söz sahibi olmak, kendi başına karar verebilmek, istemediği bir teklifle karşılaştığında ‘hayır’ diyebilmek, adam yerine konmak, kendisine saygısı ve özgüveni olmak, sevildiğini ve önemsendiğini bilmek… Bir öğrenci çok çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babasına ve öğretmenlerine karşı saygılı davranıyor olabilir; bu onun sorumluluk sahibi biri olduğu anlamına gelmez.

Sorumluluk duygusu ana rahminde başlar dersem, fazla abartmış olmam. Son araştırmalar, ana rahmindeki embriyonun annenin duygularını hissettiğini ve paylaştığını gösteriyor. Buna göre, irade dışı ana rahmine düşmüş bir embriyo annenin hamileliği arzu etmediğini hissedecek, doğumdan sonra anneye karşı evlatlık sorumluluğu duymayacaktır.

“ONUN İÇİN DOĞRU OLANI YAPIYORUZ”

İstenen ve arzu edilen bir çocukta neden sorumluluk duygusu gelişmez? Çünkü, anne baba, “Çocuktur, anlamaz; biz onun adına doğru olanını yapıyoruz” diyerek çocuğun bütün sorumluluklarını üzerlerine alırlar. Yemeğinden giyimine, ev ödevlerine, hobi ve arkadaş seçimine kadar, çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Bu kararlara uyan çocuk sevilir, uymayan çocuk sevilmez. Eğer anne “Tabağındakini bitirmeden sofradan kalkmayacaksın!” diyorsa, yemeği sevmediği veya tok olduğu halde tabaktakini bitiren çocuk, söz dinleyen, sevilen, uysal, sorumlu bir çocuktur. “Hayır, ben bu yemeği sevmiyorum; sevmediğim bir yemeği bitirmek zorunda değilim!” diyen çocuk da sevilmeyen, dikbaşlı, sorumsuz bir çocuktur. Bir gün erkek kardeşimin evinde iken, gelin hanımın elinde yemek dolu kaşıkla çocuğu kovaladığını gördüm. Sizin anlayacağınız, zorla yemek yedirmeye çalışıyordu. Gülerek çocuğa seslendim: “Koş aslanım, yakalanma; acıkma özgürlüğü adına koş!”
Konferanslarımda hanım dinleyicilerime (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla kabilinden) diyorum ki: “Eğer yemek seçen, her yemeği beğenmeyen mızmız bir kocanız varsa, bunun sorumlusu kaynanalarınızdır. Adamcağıza çocukluğunda acıkma özgürlüğü tanımamış, zorla ağzına mama ve yemek tıkıştırmışlardır.”
Anne baba ile çocuklar arasında, kişilik ve sorumluluktan kaynaklanan problemler çoğunlukla ilkokuldan sonra başlıyor. İlkokul sıralarında bize gelip de çocuklarının ders çalışmamasından ve söz dinlememesinden yakınan veliler çok azdır. Anne baba ile çocuk arasındaki çatışmalar neden daha önce değil de ortaokul ve lise sıralarında ortaya çıkar acaba?

Millî Eğitim Bakanlığı müfettişleri ilkokul ve ortaokul kelimelerini telaffuz etmemize kızıyorlar, “İlkokul ve ortaokul yok; ilköğretim var!” diyorlar. Kendi açılarından haklı olabilirler, ancak çocuk davranış bilimleri açısından bir yıl bile uzun bir zamandır. Öyle ki, çocuk gelişimini anlatırken bazen aylara inmek zorunda kalırız. Sekiz yıl gibi uzun bir zamanı ‘ilköğretim’ adı altında nasıl tek peryotta ele alabiliriz? İlkokul ile ortaokulu ayırmadığımız zaman ‘ön-ergenlik’ çağını anlatamayız.
Çocukların ders çalışmamaları ve söz dinlememeleri, bir başka deyişle anne baba ile çatışmaya girmeleri, ön ergenliğe geçişte (12-14 yaşlarda) başlıyor. Bu da, tahmin edeceğiniz gibi, ortaokul sıralarına rastlıyor. Peki, ergenliğe geçişte bütün çocuklar anne baba ile çatışma yaşar mı? Hayır, hepsi yaşamaz. Kişiliği gelişmiş, kendine güveni olan, ailede kendisine değer verildiğini ve sevildiğini bilen, sorumluluk duygusu kazanmış çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar. Bu çocuklara ders çalışmalarını hatırlatmaya, tepelerine dikilip ödevlerini yaptırmaya gerek kalmaz.
Çocukta kişilik gelişimi doğumdan itibaren başlar ve altı yaşlarında büyük çapta tamamlanmış olur. Buna göre bir çocuk okula ya silik, bağımlı, gölge bir kişilik ya da kendine özgüveni olan, sorumluluk sahibi, bağımsız bir kişilik kazanmış olarak başlar.

Gölge kişilikli çocuk anne baba yardımı olmadan ödevlerini yapamaz. Devamlı anne baba kontrolünde ders çalışır. Okulda öğretmeninden ‘aferin’ veya ‘yıldız’ aldığı zaman eve gelir gelmez anne ve babasına aldığı ‘aferin’i ve ‘yıldız’ı haber verir, onları sevindirir. Çünkü bu aferin veya yıldız kendisine ait değil, anne babaya aittir. Güdümlü bir kişiliğe sahip çocuklar ders çalışma alışkanlığı kazanamadıkları gibi, aldıkları başarılardan da zevk duymazlar. Başarı gibi görünen bütün çabaları anne babalarını memnun etmek ve onların sevgisini kazanmak içindir. Sınavda zayıf aldıkları zaman, zayıf aldıkları için değil, anne babanın sevgisini ve desteğini kaybetmekten korktukları için üzülürler.

“HAYIR, ÖYLE DEMEK İSTEMİYORSUN”

Anne baba olarak çocukların duygularını rahatça ifade etmelerine izin vermediğimiz zaman ilk hatamızı işlemiş oluyoruz. Dört yaşlarında bir kız çocuğu, yeni doğan kardeşini kıskandığını şu sözlerle açığa vuruyordu: “Anneciğim bu çirkin bebeğin ağlamaları beni sinir ediyor, götürüp hastaneye geri verelim.” Anne, gülerek, “Aslında bunu yapmamızı istemiyorsun, değil mi? Daha bu sabah kardeşini sevdiğini söylemiştin, unuttun mu?” diyerek çocuğun duygularını bastırıyordu. Anne burada gerçek dışı davranmış, çocuğun duygularını inkâr etmişti. Bu yaklaşımla çocuğun kıskançlık duygusunu yok edeceğini zannediyordu. Anne, çocuğun duygularını inkâr etmek yerine şöyle diyebilirdi: “Neden onu hastaneye geri götürmemizi istiyorsun? Yoksa onu senden daha çok sevdiğimizi mi sanıyorsun?”

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor:

“Okumuş insanlar olarak biz bile çocuk eğitiminde hata yapıyoruz. Dün akşam, ilkokul üçüncü sınıfa giden kızımla eşim arasında geçen bir çatışmaya şahit oldum. Kızım yatmaya giderken annesi bağırdı: ‘Ödevini yaptın mı?’ Çocuk kızgın bir ses tonuyla ‘Evet yaptım!’ diye karşılık verdi. Annesi, ‘Ama ben görmedim’ dedi. Çocuk sesini iyice yükselterek, ‘Yaptım diyorum ya!’ diye bağırdı. Kızım tepki göstermekte haklıydı, annesi kendisine güvenmediği için onuru incinmişti. Ancak eşim mantıklı düşünmek yerine otoritesini kullanmaya yöneldi: ‘Bacak kadar boyunla annene nasıl cevap veriyorsun, gelirsem yanına o bağıran ağzını yırtarım!’ Çocuğun yanında eşimi eleştirmek istemediğim için yumuşak bir sesle, “Hanım, kızımız yalan söylemez, yaptım diyorsa yapmıştır, birbirinizi üzmeyin” dedim. Eşim aynı kızgınlıkla bana döndü. ‘Bu çocuğu sen şımartıyorsun! Senden yüz bulduğu için bana böyle cevap veriyor,’ dedi. Bu şartlar altında problemi çözmek mümkün değildi. Ne yapacağımı bilemedim. Üçümüz de gergin bir gece geçirdik.”

Çoğu anne babalar çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilemiyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkardıklarının farkında değiller.

“O ZAYIF ALIYOR, BEN ÜZÜLÜYORUM”

Çocuk ilkokula başladığı günden itibaren, sanki okula başlayan kendileriymiş gibi, bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Ödevini yapmadığı zaman anne baba huzursuz olur. Çocuğun tepesine dikilip ödevini yaptırmadıkça içleri rahat etmez. Aslında çocuk adına sorumluluğu üstlenme tâ bebeklikten itibaren başlar. Anne yedirir, anne giydirir, anne tuvalete götürür. Çocuk adına herşeye anne baba karar verir. Çocuğa seçme hakkı verilmez. Tok olduğu halde anne elinde kaşık çocuğun ağzına zorla mama tıkıştırır. Üşümediği halde üstüste kazak giydirerek çocuğu terletir. Çocuğa hediye verildiğinde, çocuktan önce anne baba atılır: “Amcaya teşekkür et.”

Her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, devamlı neyi nerede ve nasıl yapacağı kendisine hatırlatılan, yanlış yaptığında azarlanan ve kınanan çocuklar gölge bir kişiliğe sahiptir. Anne babaya sormadan bir iş yapamazlar, kendilerine güvenleri yoktur. Karşılaştıkları bir problemi çözmekte güçlük çekerler. Böyle çocuklarda okul korkusu çok yaygındır, okula uyum sağlamakta zorluk çekerler.

Sorumluluk duygusu kişilik gelişimiyle doğrudan orantılıdır. Duygularını, tepkilerini rahatça ifade etmesine, gerektiğinde ‘hayır’ demesine izin verilmeyen çocuklarda bağımsız bir kişilik gelişmediği için sorumluluk duygusu da kazanamazlar. Aşırı korumacı ve müdaheleci anne babalar çocuklarında köle bir kişilik geliştirdiklerinin farkında değildir. Kendi anne babalarından böyle gördükleri için çocuk yetiştirmenin doğru yolu bu zannederler. Baskı ve yönlendirme ile büyüdükleri için kendi duygularıyla bile nasıl başa çıkacaklarını bilemezler.

Yeni evlenen okuyucularıma derim ki, bari anne ve babalarınızın düştüğü hatalara siz düşmeyin. Çocuk eğitiminde yapılan hataları sonradan telafi etmek mümkün değildir, çünkü çocuğun kişiliğine işlemiş bulunmaktadır. Aşırı koruma ve müdahele ile çocuklarınızın kişiliğini öldürmeyin. Ölü kişilikli, köle ruhlu insanların ne kendisine, ne insanlığa bir faydası olur. Köle zihinli insanlar, emir almaya ve aldıkları emri yerine getirmeye alıştıkları için ancak dikta rejimlerinin işine yarar.

http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=196

—————————————————–

Çocuk Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım:

KABUL DİLİ VE ETKİN DİNLEME Ali Çankırılı

Çocuklar canlarını sıkan şeyleri anne babaları ile neden konuşmak istemezler?

Neden, çocuklarıyla yakın ve çatışmasız bir ilişki sürdürebilen anne babaların sayısı çok azdır?

İNSANLARI ÇOĞU, duygularını bastırarak, unutmaya çalışarak, başka şeyler düşünerek bunlardan kurtulabileceklerini sanırlar. Bastırılmış duygular şuur altında birikerek ruh sağlığımızı tehdit etmeye başlar. Oysa sıkıntı veren duygular, açıkça dile getirildiklerinde çoğu zaman etkilerini kaybeder. Anne babalar etkin dinleyerek, çocukların duygularını tam olarak açıklamalarına yardımcı olmalıdır. Duygular bizim bir parçamızdır. Duygusuz insan düşünülemez. Sevinç, neşe, güven ve mutluluk veren duygular ne kadar normalse; üzüntü, kaygı, şüphe, endişe ve korku veren duygular da o kadar normaldir. Olumsuz duygularından dolayı kınanmadığını, suçlanmadığını ve anlayışla karşılandığını gören bir çocuk duygularından korkmamayı öğrenir.

Bir başkası tarafından kabûl görmek ve anlaşılmak insana o kadar iyi gelir ki, anlatan kendisini dinleyip anlayana karşı her zaman sıcak duygular besler. Benzer duygular anne babalarda da uyanır. Çocuklarına karşı daha sıcak ve yakın duygular beslemeye başlarlar. Biri sizi dinleyince, size de onu dinlemek daha kolay gelir. Bu yüzden anne babalar çocuklarını daha önce dinlemişlerse, çocuklar da anne babalarını dinlerler. Çocuklarının kendilerini dinlemediğinden yakınan anne babalar, büyük ihtimalle, çocuklarına dinleme konusunda, iyi örnek olmamışlardır.

Anne baba olarak genellikle çocuklarımızın hangi durumlarda hangi duyguları yaşayacaklarına dair görüşlerimiz vardır. Oysa çocuklar da insandır, farklı duygular yaşayabilir. Bu duygular bizimkilerden ne kadar farklı olursa olsun, bunları kabûl etmeyi öğrenmeliyiz. Binbir zahmetle eğittiğimiz çocuklarımızın artık bize bağımlı olmayan, bizden ayrı, farklı bir kişi olduğunu kabûl etmemiz gerekir. Bu kabûl, çocuğumuzun kendi duygularının olmasına ve olayları kendince algılamasına izin vermemizi kolaylaştırır.

Çocuklarımızla iletişim kurarken söz dilinin yanında vücut dilimizi de kullanırız. Canımızı sıkan bir davranışından dolayı kızmadığımızı söyleriz. Ancak vücut dilimiz, gerilmiş yüz hatlarımızla, kızdığımızı göstererek bizi yalanlar. Çocuk vücut dilimizi okumakta çok ustadır.

Çocukla aynı sosyal ortamı paylaşırken hiç konuşmasak dahi yine iletişimde bulunuyoruz demektir. Çocuğumuzun yanı başımızda renkli elişi kâğıtlarıyla “kes-yapıştır” türünden bir ev resmi yaptığını var sayalım. Onun işine karışmıyorsak, kendi özel evini yapmasına izin veriyorsak, sözsüz bir kabûl iletisi göndermiş oluruz. Çocuk, “Yaptığım şey doğru. Annem işime karışmıyor, yaptığım şeyi kabûl ediyor,” diye düşünecektir.

Anne babaların çoğu, maalesef çocukları kendi haline bırakmazlar, işlerine karışarak, denetleyerek, yardım ederek onlara kabûl edilmedikleri duygusunu yaşatırlar.

KABÛL DİLİ

Çocuklar canlarını sıkan şeyleri anne babaları ile neden konuşmak istemezler? Neden, çocuklarıyla yakın ve çatışmasız bir ilişki sürdürebilen anne babaların sayısı çok azdır? Son yıllarda yapılan araştırmalar etkili ve yararlı bir ilişki için sahip olmamız gereken önemli becerilerden birinin “kabûl dili” olduğunu gösteriyor. Çocuğumuzu olduğu gibi kabûl etmek, bize bir şey anlatırken akıl vermeden, yargılamadan, eleştirmeden dikkatlice dinlemek ve onu dinlediğimizi söz ve davranışlarımızla geri iletiler göndererek belli etmek ilişkimizin devamı için çok önemlidir. Bu da ancak kabûl dilini kullanmakla mümkündür.

Kabûl dilini kullandığımızda çocuğun kendi problemini ve bu problem karşısında hissettiği duyguları açıkça dile getirmesine ve problemle yüzleşerek onun üstesinden gelmesine yardım etmiş oluruz.

Örnek: Çocuğunuzun hastalandığı için okula gelemeyen bir arkadaşına özendiğini ve bunu dile getirdiğini varsayalım:

“Ne olurdu, ben de Hatice gibi hastalanıp okula gitmek zorunda kalmasaydım.”

Çocuğunuzdan bu sözleri duyunca çoğu anne babalar gibi ilk anda okulu sevmediğini, okula gitmek istemediğini düşünürdünüz değil mi? Buna tepkiniz ne olurdu? Yine çoğu anne babalar gibi her çocuğun okula gitmek zorunda olduğunu, hastalanmanın çare olmadığını, onu derslerinden geri bırakacağını ve başarısını etkileyeceğini söyleyerek hastalık özentisinden vazgeçirmeye çalışırdınız. Maalesef, size çok mantıklı gelen bu yaklaşımınız, hem kabûl diline, hem de etkili dinleme yöntemine aykırı olduğu için çocuğun problemini çözmeyecektir.

Şimdi aynı olaya kabûl dilini ve etkili dinlemeyi bilen bir baba gözüyle yaklaşalım. Çocukla baba arasında geçen diyalog muhtemelen şöyle olurdu:

Çocuk:

“Ne olurdu, ben de Hatice gibi hastalanıp okula gitmek zorunda kalmasaydım. O ne kadar şanslı.”

Baba:

“Hatice’ye özeniyorsun.”

Çocuk:

“O hasta olduğu için okula gitmiyor. Ben her gün gitmek zorundayım.”

Baba:

“Arada bir okula gitmek istemiyorsun.”

Çocuk:

“Evet. Özellikle İngilizce dersi olduğu gün.”

Baba:

“İngilizce dersini sevmiyorsun demek.”

Çocuk:

“Aslında İngilizce dersini değil de… .”

Baba:

“İngilizce öğretmenini sevmiyorsun.”

Çocuk:

“Bir kelimeyi yanlış söylediğim zaman beni taklit edip alay ediyor. Bütün sınıf bana gülüyor. Ondan nefret ediyorum. Birkaç gözde öğrencisi var, okuma parçalarını hep onlara okutturuyor.”

Bundan sonrası artık kolaydır. Baba etkin dinleme yaparak ve hatalı bir iletişim yolluna baş vurmadan çocuğun duygularını olduğu gibi kabûl ederek problemi kendisine buldurdu. Problem okul korkusu değil, İngilizce öğretmenidir.

KABÛL DİLİNİN ETKİSİ

Ne yazık ki anne babaların çoğu çocuklarını büyütürken geleneklere uyarak kabûl dili yerine kabûlsüzlük dili kullanır, “hayır” derler: “Hayır, dersini bitirmeden dışarı çıkamazsın! Hayır, Taner’le arkadaşlık yapmanı istemiyorum!. Hayır, tabağındaki yemeği bitirmeden sofradan kalkmayacaksın! Hayır, yeterince çalışmıyorsun! Hayır, bu saatte tek başına sokağa çıkmana izin veremem!” Eleştirme, yargılama, öğüt verme, uyarma ve emir verme çocukta olumsuz duygular uyandırdığı için bir bakıma kabûlsüzlük anlamı taşırlar.

Kabûl dilini kullandığımızda çocuklar yapıcı bir biçimde nasıl konuşulacağını öğrenir. Çocuklara kendilerini iyi hissettirir, onları konuşmaya yüreklendirir, duygularını açıklamalarına yardım eder, benlik kaygılarını giderir, öz güven duygularını güçlendirir. Ancak, bütün iyi niyetlerine rağmen, anne babaların çoğu farkında olmadan yukarıda örneklerini verdiğimiz negatif iletişim dilini kullanırlar. Bu tür konuşmalar çocuklarda yetersizlik ve suçluluk hissi uyandırır, duygularını açıkça dile getirmelerini engeller, sosyal fobi geliştirmelerine neden olur. Gerçek sevgi, onları olduğu gibi kabûl etmektir.

Neden bazı insanlarla beraber olmaktan sıkılırız? Bu soruma bir genç: “Çünkü onlarla paylaşacak fazla şeyimiz yoktur,” cevabını vermişti. Genç doğru söylüyordu. Paylaşmak demek kabûl etmek demektir. Birinin tipimizi, davranışlarımızı ve görüşlerimizi beğenmediğini yani bizi olduğumuz gibi kabûl etmediğini hissettiğimiz zaman onunla birlikte olmak istemeyiz. Şimdi sorumuzu pozitif yöne çevirelim: Neden bazı insanlarla beraber olmaktan zevk alırız? Neden çekinmeden onlara sırrımızı açabilir, içimizi dökebiliriz? Çünkü bizi olduğumuz gibi kabûl eder, değiştirmeye çalışmazlar. İyi bir dinleyicidirler. Bizi dinlerken akıl vermeye kalkmaz, eleştirmez, suçlamazlar. Onlarla konuştuktan sonra kendimizi rahatlamış hissederiz.

Psikologların birinci özelliği etkin dinlemeyi bilmeleri, yani iyi bir dinleyici olmalarıdır. Danışmak için bize gelen liseli genç bir kızımızı bir saat süreyle etkin olarak dinledim. Ailesiyle, okuluyla, arkadaşlarıyla ve kendisiyle olan bütün sıkıntılarını anlattıktan sonra: “Bana bütün bu sıkıntılardan nasıl kurtulacağımı söylemeyecek misiniz?” diye sordu. “Önce sıkıntıların kaynağını bulmamız lâzım…” dedim. “Bunu da ileriki seanslarda seninle birlikte yapacağız.” Yüzüme baktı: “Hayret, dedi, hiçbir şey söylemediğiniz halde kendimi rahatlamış hissediyorum. Size anlattıklarımı daha önce hiç kimseyle paylaşmamıştım. Annem ve babam da buna dahil. Zaten onlara hiçbir şeyimi anlatmam.”

YANLIŞLARI DA KABÛL EDİLMELİ Mİ?

Anne babaların aklına şöyle bir soru gelebilir: “Çocukların yanlış davranışları karşısında ne yapacağız? Kabûl diline bunlar da dahil mi?” İnsanlar nedense anne baba olunca yeni bir rol üstlenip insan olduklarını unutur, tuhaflaşırlar. Bu tuhaflaşmayı anne baba olmanın getirdiği bir sorumluluk zannederler. Anne ve babanın da her insan gibi duyguları, kusurları ve eksikleri olduğunu unuturlar. Duyguları ne olursa olsun, bunları ifade etmede kendilerini özgür hissetmezler. İyi bir anne baba olmak için kızgınlıklarını, hatalarını, bilgisizliklerini gizleme gereği duyarlar. Çocuklarına iyi örnek olmak için daima tutarlı olmak ve hep iyi şeyler yapmak zorundadırlar. Her konuda fedakârlık yapmaları, kendi arzu ve isteklerini bir kenara bırakıp çocukların isteklerine öncelik vermeleri gerekir.

Anne babaların alkışlamaya değer bu iyi niyetli davranışları ne yazık ki çocuklar üzerinde çok az etki yapar. Çünkü çocuklar iyi birer gözlemcidir. Anne babaların hep iyi ve kusursuz görünmek için kendilerini ne kadar zorladıklarını fark ederler. Dört yaşındaki bir kız çocuğu kendisini haksız yere cezalandıran annesine şöyle diyordu: “Haydi anne, haksızlık yaptığını kabûl et. Ben haksızlık yaptığım zaman özür diliyorum, sen neden dilemiyorsun? Eğer özür dilersen seni affederim ve daha çok severim.” Gerçek olan şu ki, çocuklar anne ve babalarını insan olarak görmek istiyorlar, melek olarak değil. İnsan olmaları onları çocukların gözünde küçültmez.

Bazen çocuklardan biri o kadar şımarır ve yaramazlık yapar ki katlanmak mümkün olmaz. Bu durumda rahatsızlığımızı dile getirmek ve çocuktan uslu durmasını istemek anne baba olarak en tabi hakkımızdır. Yaramaz çocuğa müdahale etmediğimiz taktirde diğer çocuklara haksızlık yapmış oluruz. Bazı kitaplarda her nedense anne ve babalara çocukları birbirinden ayırmamaları ve onları aynı derecede kabûllenmeleri istenir. İnsanlar birbirine benzemediği gibi çocuklar da benzemeyecektir. İnsanları kişilik özelliklerinden dolayı aynı derecede kabûllenemeyiz. Kimine yakınlık ve sempati duyduğumuz halde, kimine mesafeli durmayı tercih ederiz. Çocuklar için de aynı şey geçerlidir. Yaramaz ve tembel çocukla, uysal ve çalışkan çocuğu aynı derecede kabûllenmemiz mümkün değildir. Ne var ki çoğu anne babalar, yaramaz ve tembel çocuğun daha çok ilgiye ve korumaya ihtiyacı olduğunu düşünerek uysal ve çalışkan çocuğu ihmal ederler. Bunu yaparken de “o zaten kendi kendine yetiyor, problem çıkarmıyor” derler.

Çocukların davranışlarını kabûl edilebilir ve kabûl edilemez olarak iki grupta toplayabiliriz. Bazı çocukların kabûl edilemez davranışlar alanı diğer çocuklardan daha fazladır. Anne babalar genellikle çocukların davranışları hakkında her zaman aynı tepkide bulunmazlar.

Neşeli ve mutlu iken kabûl ettikleri bir davranışa üzgün ve mutsuz oldukları zaman kızabilirler. Aile içinde kabûl ettikleri bir davranışı misafir olduğu zaman kabûl etmez, çocuğu uyarma gereği duyarlar:

“Ahmet, böreği elinle yemek çok ayıp, çatalını kullan lütfen!”

Çocuk aynı davranışın neden kimi zaman kabûl edilip kimi zaman kabûl edilmediğini bir türlü anlayamaz. Doğru ile yanlışı birbirine karıştırır.

Hiç kimse mükemmel değildir. Anne baba da olsak bazen sinirlerimize hâkim olamaz çocuğa gereğinden fazla sert davranabiliriz.

Eğer bu davranışımızın sebebini açıklarsak; çocuk bize anlayış gösterecek, duyguları incinmeyecektir.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1065

———————————————————–

ÇOCUĞUNUZUN OLUMSUZ DAVRANIŞLARINI DEĞİŞTİREBİLİR (Mİ)SİNİZ?! Yavuz Yıldırım

ÇOCUĞUNUZUN, ağlama ya da çığlık atmadan başka, istemli çıkardığı ilk “agu” sesini duyduğunuzda nasıl davrandınız? Sanırım “agu” dedi diye elinizde tabak varsa yere düştü, dikiş dikiyorsanız iğne elinize battı, maç izliyorsanız televizyonu kapattınız vb. Ne oldu? Çocuk “agu” dedi. Hemen çocuğun başına toplandınız ve gözlerinin içine bakarak, sesinizi incelterek ve biraz da yalvarır bir ifadeyle “agu” “agu” deyip çocuğunuzdan aynı sesi tekrar etmesini beklediniz.

Bir süre sonra çocuğunuz agu demeyi öğrendi ve artık karşılıklı “agu”laşmayı bir rutin hâline getirdiniz. İşte sıradan bir zamanda âniden ortaya çıkan ve hoşunuza giden bir davranışı ilgi göstererek ödüllendirdiniz. Sonra bir akşam bebeğiniz “baba” dedi. Aynı eli ayağına dolanmışlık, şaşkınlık, telaş ve sevinç kapladı evinizi ve emin olmak için bir iki tekrar daha duymak istediniz. Evet bebeğiniz gerçekten “baba” diyordu. Aynı olumlu ilgiyi “baba” dediğinde almaya başladı çocuğunuz. Arasıra eski alışkanlık olarak “agu” demeye devam ediyordu ama sizden aynı ilgiyi maalesef göremiyordu. Bir süre sonra çocuğunuz ilgi görmeyen bu davranışı kendiliğinden terketti. İşte size birinci kural. Bir ödülle desteklenen davranış güçlenerek tekrarlanır yani olma sıklığı artar. İlgi görmeyen ya da bir ödülle desteklenmeyen davranış söner. Burada gözden kaçırmamanız gereken bir ayrıntı var. Siz ilgi ya da ödülle çocuğunuzun davranışlarını değiştirirken aslında o da sizin davranışlarınızı değiştiriyordu. Onun ağzından çıkanlara dikkat kesilmeniz, sesinizi değiştirerek onunla konuşmaya çabalamanız, ona daha yakın olmanız, başına gitme sıklığınızın artması vb. gibi. Bu kural bize şunu gösteriyor: Bir davranış oluştuktan sonraki tutumunuz, davranışın devamı veya yok olması açısından büyük önem taşıyor.

Çocuklarınızın olumsuz davranışları karşısında paniğe kapılmanız aslında o davranışların yapılma sıklığını artırmaktan ve hatta bunları size karşı bir silah olarak kullanmalarından öteye bir getiri sağlamaz. Olumsuz davranış öğrenilir. Anne babalar “olumsuz” davranışı ödüllendirerek, “olumlu” davranışı önemsemeyerek çocuklarını olumsuz davranışa teşvik ederler.

DEĞİŞİM SİZİNLE BAŞLAR

Çocuklarınız “olumsuz” davranışı öğrendikleri gibi, “olumlu” davranışı da sizin yönlendirmeniz neticesinde öğrenebilirler. Eğer siz çocuğunuzla problem yaşıyorsanız problem tek taraflı yaşanamayacağı için bunun bir parçasısınız demektir. Eğer problemin parçası iseniz çözümün de parçası olmalısınız. Çözüm için sizin de davranışlarınızı değiştirmeniz gerektiğinin farkında olmalısınız. Fakat çocuğunuzun sorumluluklarını yükleniyorsunuz ve sürekli sızlanması, ağlama nöbetleri geçirmesi sonucunda yıpranmış ve cezalandırılmış hissediyorsanız, toplumda utanç yaşamamak için ona teslim olmayı düşünüyorsanız ve onun davranışlarından dolayı üzgün ve suçlu hissediyorsanız “Siz çocuğunuzu değil, çocuğunuz sizi kontrol ediyor olabilir”. Bu durumda problemin çözümü ancak çocuğunuza boyun eğmekle mümkün olabiliyordur. Siz onun davranışlarını değil o sizinkini yönlendiriyordur. Bu nedenle bu tutum ve tavırlardan vazgeçmeli ve anne–baba olduğunuzun farkına varmalısınız. Bir sıvı içinde bulunduğu kabın şeklini alır, aynen bir sıvı gibi çocuğunuz da sizin anne-baba olarak verdiğiniz eğitime uygun şekillenecektir.

ÖNLEYİCİ BAKIM

Arabanız düzgün çalışırken kaputu kaldırıp kontrol etme ihtiyacı duymazsınız, umursamazsınız bile. Fakat arabanız garip sesler çıkardığında görmezlikten gelemezsiniz. Tıpkı arabadan gelen sesler gibi çocuğunuzun olumsuz davranışları ve yaramaz tavırları da onunla ilgilenilmesi gerektiğini, çözülmesi gereken bir problemi olduğunu göstermektedir. Belki de bu, çocuğunuzun, problemine ilgi göstermenizi isteme yöntemidir. Öyleyse herşey yolunda gittiğinde çocuğunuzun olumlu davranışlarını güçlendirerek önleyici bakım yapın. Ona ilgi ve dikkat gösterin; harekete geçmek için problemlerin oluşmasını ve çoğalmasını beklemeyin.

DAVRANIŞ SÖZLEŞMESİ HAZIRLAYIN

Bu aşamada anne-baba bir aile toplantısı düzenleyerek çocuğun bir çok olumlu davranışı olduğunu, bunlardan dolayı çok hoşnut ve mutlu olduklarını fakat onları rahatsız eden bir takım davranışlardan ötürü kendilerini kötü hissettiklerini söyleyerek söze başlayabilirler. Beklenen olumlu davranış şeklinin ne olduğu birlikte kararlaştırılır. Bu davranışların uygulanabilmesi ve takibi için bir proje çalışması hep birlikte geliştirilir. Burada önemli olan bu davranışların yazarak veya resimlerle desteklenerek net olması ve bu davranış listesinin kısa tutulmasıdır. Ayrıca anne-baba çocuğun bu davranışları değiştirebileceğine inandığını eklemelidir. Beklenen davranışlar gerçekleştiğinde bunun farkına varıldığı belli edilmeli ve çocuk ödüllendirilmelidir.

GERİ BİLDİRİMİ ÂNINDA VERİN, SONRA DEĞİL

Çocuğunuzun olumsuz davranışlarını değiştirmek için gösterdiği çabası ve başarısı konusundaki güzel duygularınızı (onunla gurur duymak, mutlu olmak gibi) kendinize saklamayın ve ona davranışı ile ilgili bu duygularınızı iletin. Buna geri bildirim diyoruz. Geri bildirimlerin etkili olması için olumlu davranışın hemen ardından olması gerekir. Olumsuz davranışların geribildiriminin de davranışın hemen ardından olması gerekmektedir. Yani annelerin çok sık kullandığı “AKŞAM BABAN GELENE KADAR BEKLE” sözü hem geçersiz hem de etkisiz bir sözdür. Çocuğun dikkat aralığının dışındadır. Akşam baba eve gelip ceza bile verse davranış değişimi konusunda beklediğiniz faydayı sağlamaz.

BELİRLİ OLUN

“Sen iyi bir çocuksun”, “Aferin” gibi ifadeler yeterli bilgi içermezler. Bu nedenle geri bildirim verilirken hangi davranış ile ilgili olduğu açıkça belirtilmelidir. “Güzel kızım ben konuşurken beni sessizce dinlemen çok hoşuma gitti” gibi.

EĞER DURUM KÖTÜLEŞİYORSA, DOĞRU YOLDASINIZ

Olumsuz davranışı görmezden gelmenize rağmen durum kötüye gidiyorsa bu durum doğru yolda olduğunuzun bir işareti olabilir. Bu, ağrıyan bir noktaya dokunduğunuz anlamına geliyor. İnsanlar alıştıkları ilgiyi yitirdiklerinde tipik olarak sinirlenir, dayatmalarını ve olumsuz davranışlarını şiddetlendirirler.

HEDEFİMİZ DAVRANIŞ, KİŞİLİK DEĞİL

Davranışın olumsuzluğunu iletmeniz gerektiğinde bunu olumlu bir şekilde yapın. Eğer kişiliğine saldırıya geçerseniz (senden ne köy olur, ne kasaba) vb., bu tacizler sadece daha fazla öfke ve iletişim eksikliğine neden olur. Bunun yerine “Bu doğru değil kızım, daha iyi nasıl yapacağını sana göstereyim” demek daha uygun olacaktır.

CEZAYA ALTERNATİF

Olumsuz davranışlar karşısında görmezden gelme etkili olmazsa cezaya alternatif olarak ödülleri ve ilgiyi geri çekerek olumsuz davranışların sönmesi sağlanabilir.

TEK BAŞINA BIRAKMA ve ZAMAN SINIRLAMASI

Ceza alternatiflerinizin de çocuğunuzun olumsuz davranışlarını ortadan kaldırmasında etkisi olmazsa, çocuğunuzu oyuncak veya dikkat dağıtacak herhangi bir şeyin olmadığı bir odaya veya köşeye 5-10 dakika kadar hapsetmek bir çözüm olabilir. Bu cezanın uygulanmasında en kritik nokta çocuğun hangi davranışından dolayı bu cezayı aldığını çok açık bir şekilde bilmesi ve içeride yalnız olarak geçireceği zamanı da bilmesidir. Bunun için bir çalar saat yardımı alınabilir yani şu çubuk şuraya gelene kadar ya da saatin alarmı çalana kadar burada kalacaksın gibi. Bazı ailelerin çocuğu önce dövüp sonra da uzun bir süre karanlık bir odaya hapsetmeleri son derece bilinçsiz ve çocuğun kişilik gelişimini olumsuz etkileyecek bir davranıştır. Zaman sınırlaması bazı psikologlara göre çocuğun yaşıyla doğru orantılı olarak düzenlenir. 3 yaş çocuğu için 3 dakika, 5 yaş çocuğu için 5 dakika gibi.

SİZ BİR EKİPSİNİZ

İstikrarlı olun ve eşlerin bir takım olarak hareket etmesi gerektiğini unutmayın. Birbirinize destek olun. Fırsat buldukça birlikte dışarı çıkın, ortak aktiviteler planlayın. Eşinizle nasıl geçindiğinizi gözden geçirin. Diğer meseleler üzerinde iletişimde güçlük yaşayan çiftler anne-baba iletişiminde de güçlük çekerler ve bu çocuklara yansır.

PROBLEM KİMİN

Farzedelim Ayşe adında bir kızınız var ve siz Ayşe’nin bazı davranışlarından oldukça şikayetçisiniz. Bu durumda aslında Ayşe’nin de aynı davranışlar ile ilgili bir rahatsızlığı olup olmadığını öğrenmeniz gerekiyor. Belki de Ayşe bu davranışlarıyla ilgili olarak herhangi bir suçluluk, pişmanlık ve kurtulma duygusu içinde değildir. Yani Ayşe açısından sorun yoktur. O halde bu davranışı Ayşe açısından da problem hâline getirmeniz gerekir. Ödül ve ceza yöntemiyle onun hayatına seçenekler katar ve onu davranışlarının sorumluluğu ve karşılığı ile başbaşa bırakabilirsiniz.

KİMSE MÜKEMMEL DEĞİLDİR

Bütün bu çabalar içindeyken belirlediğiniz olumlu davranışların gerçekleşmesi sırasında mutlaka bir performans değerlendirme ölçeğiniz olsun ve olumlu davranışı en az yüzde kaçlık bir oranda çocuk doğru yerine getirirse bunu kabul edebilirsiniz belirleyin. Yani davranışın yüzde yüz başarıyla yapılması değil, yüzde 60 ve üzeri doğruluk da övgü alabilsin. Yani atılacak küçük adımları destekleyin. Bu yüzden bazı küçük hatalara göz yumun.

TÜM BUNLARI NİÇİN YAPIYORSUNUZ?

Olumlu davranışı desteklemek için sözlü övgülere, sarılmalara ve sırtını sıvazlamalara devam edin. Dış uyarıcıların (yıldızlar, haklar, vs.) amacı, sosyal uyarıcıların (sarılma, gülümseme, övme vb.) değerini artırmaktır. Amaç yavaş yavaş resmi tablolardan, davranış sözleşmesinden ve dış uyarıcılardan/ödüllerden uzaklaşarak kullandığınız kelimelerin güç kazanmasıdır. En sonunda, sadece övgüler, sarılmalar, ve “ses kontrolü” doğru davranışı sağlayacaktır.

ÇOCUĞUNUZU GÜNDE 3 DEFA ÖVÜN, FARKI GÖRÜN

Eğer bütün burada aktardıklarımın işe yaramayacağını düşünüyorsanız olumlu bir davranışı için çocuğunuzu günde 3 defa övün, farkı görün. Sakın seminerde bir velinin söylediği gibi, bakıyorum ama övecek bir davranışını göremiyorum demeyin. Hiçkimse görmek istemeyen biri kadar kör değildir. Görmek isteyin ve görün…

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1318

ÇOCUĞUN DİN EĞİTİMİNDE AİLENİN ÖNEMİ

4-6 Ekim 1991′de Bursa Termal Hotel Gönlü Ferah’ta gerçekleştirilen “Aile ve Çocuk” başlıklı sempozyumda,

Mehmet Emin Ay tarafından sunulan tebliğin metnidir.

İnsanın çocukluğunda aldığı dinî telkinlerin, hayatı boyunca onda derin tesirler bıraktığı eskiden beri bilinmektedir. Bugün de çocuk psikolojisi üzerinde yapılan araştırmalar, çocuğun kişiliğinin temel özelliklerinin ilk yıllarda oluştuğunu ortaya koymuştur. Hayatın diğer dönemlerini büyük ölçüde etkileyen bu özellikler, günümüzde eğitimcilerin ilgisini iilkokul öncesi döneme yöneltmiştir. Çünkü karakterin tohumları ilk çocukluk yıllarında atılmakta ve sonraki yıllarda gelişimini sürdürmektedir.

İlk yıllarda alınan din eğitiminin çocuk üzerinde olumlu tesirler bıraktığı bugün artık bilinen bir gerçektir. Ayrıca, bu yaşlarda çocuğun dinî duyguları uyandığından, ona verilen eğitim biçimi, daha sonraki yıllarda çocuğun inanç, tutum ve davranışlarını da etkilemektedir. Çünkü bu yaşlar, Rousseau’nun ifadesiyle, “insan hayatının en tehlikeli anlarıdır” (1) ve çocuğun, çocukluk dönemini geride bırakıp, gençlik çağına girdikten sonra bütün dini inancını ve ibadetlerini terketmesinde çocukluk yıllarında aldığı eğitim tarzı büyük rol oynamaktadır.

Bu tebliğle amacımız, ilk çocukluk yıllarının geçtiği Aile müessesesinin, çocuğun din eğitiminde ne denli önem taşıdığını, yaptığımız bir araştırma desteğiyle ortaya koymaktır. Bu konuda, Kur’an ve Sünnet’in yanısıra, Sosyoloji, Pedagoji ve Psikoloji bilim dallarında yapılan araştırmalardan ve özellikle, 1990-1991 öğretim yılı başında gerçekleştirdiğimiz ve toplam 1000 kişilik bir öğrenci grubuna uyguladığımız anketin verilerinden faydalanacağız.

İnsanın, doğduğu zaman zayıf ve yardıma muhtaç oluşundan bahseden “Allah sizi güçsüz olarak yarattı” mealindeki âyet, (Rum 30/54) bugünün pedagoji ve psikoloji ilimlerince de kabul edilen “insan yavrusunun bakılmaya ve korunmaya muhtaç oluşuna” (2) işaret etmektedir. Ona bu bakım ve koruma ile şefkati sunacak olan yegane müessese aile ocağıdır.

Yapılan psiko-pedagojik araştırmalarda, çocuğu, insan olma yolunda ilk yönlendiren, ona mensubu bulunduğu kültürel değerleri kazandıran tek sosyal kurumun aile olduğu sonucuna varılmıştır. (3) Aynı şekilde, psikolog ve sosyologlarca, aile ile din arasındaki bağların varlığı tesbit edilmiş ve dinî formasyonun kazanılmasındaki faktörler, aile, kişiye ait fikirler ve okul (eğitim) olarak sıralanmıştır. (4) Çünkü, özellikle okul öncesi dönemde çocuk, kendini özdeş tutacağı model olarak, anne ve babasını alır. Onların özellikleriyle değer yargılarını örnek olarak benimser, hareketlerini, konuşma ve davranışlarını taklit etmeye uğraşır. Bir başka deyişle, çocuk, dış dünyayı anne ve babasının gözlüğü aracılığıyla görmeye çalışır. (5) Çünkü çocuk bir modele, bir örneğe muhtaçtır ve çocuk sosyal ve dinî tutumlarını geniş ölçüde aile içinde anne ve babasının konuşma ve davranış modellerinden elde etmektedir. (6) Bu örnek veya model çocuğun ruhuna işlemekte, duygularına tesir etmekte ve onu belli bir yöne çevirmektedir. Böylece çocuk, sahip olduğu taklit özelliğiyle, güvendiği ve aynı zamanda etkisinde kaldığı anne ve babasını kopya etmeye çalışmaktadır. Öte yandan çocukların, anne babalarının deruni davranışlarını hissettikleri ve bundan da oldukça etkilendikleri bilinmektedir. (7)

Bu konuda yapılan diğer çalışmalar, çocuklar üzerinde en önemli etkiyi anne babanın davranışlarının yaptığını, müsbet davranışlarının doğduran çocuğa yansıdığını ve onun dini yaşantısına olumlu bir şekilde katkıda bulunduğunu da ortaya koymuştur.

Sahip olduğu dinî duygunun varlığıyla, inanmaya meyilli ve meraklı olan çocuğun, sağlıklı ve dengeli bir biçimde ilgi görmesi gerekmektedir. Bunun da ilk olarak pratikleştiği ve değer kazandığı yer aile olmakta ve dinî prensiplerin uygulandığı bir ailede yaşayan çocukta dinî kavramların daha erken ortaya çıktığı gözlenmektedir. (9) Dolayısıyla, ailenin, çocuğun dinî uyanışı ve gelişimine bir zemin oluşturduğu da ortaya çıkmaktadır. Zaten psikologlar, çocuk dindarlığının gelişmesinde, yetişkinlerin önemli etkilerini tesbit ederek, neticede dinî uyanışı, yetişkinlerin teşvik, destek ve etkilerine bağlamaktadır. (10) O halde, çocuk dindarlığın uyanması ve gelişmesinde bir takım sosyal ve kültürel faktörler rol oynamakta ve bunların başında da aile gelmektedir. Çünkü çocuğun ilk dinî tecrübeyi burada edindiği bir gerçektir. (11)

Buraya kadar edinilen bilgiler ışığında denilebilir ki, aile ilk yıllarda çocuğun her yönden gelişmesi hususunda tek sorumlu sayılır ve çocuk küçük yaşlardan itibaren aile içinde “dindar” ya da “dine karşı ilgisiz” olmaya başlar.
Çocuğun din eğitiminde ailenin önemini sosyal psikolojik yönden ifade eden bu bilgilerden sonra, konuya bir de İslam açısından yaklaşmak istiyoruz.

“Ey İman edenler! Kendinizi ve aile halkınızı, cehennem ateşinden koruyunuz.” mealindeki Tahrîm Suresinin 6. âyetiyle, ailenin eğitimi, bakımı, korunması, kollanması… vb. hususlarda aile reislerine önemli bir görev yüklenmiştir. Tabiatıyla, bu görevin ifasında aile reisi olan babanın en yakın yardımcısı anne olacaktır.
Yeri gelmişken burada Hz. peygamber’in (s.a.v.) fıtratla ilgili hadisini tekrar ele almak istiyoruz. Hadisin çeşitli varyantlarından biri olan ve Müslim’de yer alan ifade şekli, bugüne kadar bu hadisin ele alınış tarzından daha farklı ve daha önemli bir mesaj vermektedir. Zira bilinen fıtrat hadisleri genellikle “Doğan her çocuk fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu yahudileştirir veya hristiyanlaştırır” şeklindedir. (12) Oysa (Müslim, Kader, 25)’te yer alan ifade aynen şöyledir:

“Her insanı annesi (Allah’a inanmaya yetenekli ve dinî inancı kabul etmeye elverişli bir) (13) fıtrat üzere dünyaya getirir. Sonra, ebeveyni onu yahudileştirir, hristiyanlaştırır ve mecûsileştirir. Eğer ana-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.”

İşte bu hadis’te anne babadan oluşan aile müessesesinin etkisi pek bariz bir şekilde ortaya konulmakta ve ailenin çocuk üzerinde, -İslam dinini kabullenmeye yatkın bir şekilde yaratılmış olmasına rağmen- onu yahudileştirecek, hristiyanlaştıracak… kadar söz sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber’in bu veciz ifadesi, sosyal bilimlerin ortaya koyduğu gerçeklerle daha iyi anlaşılacaktır. Zira burada hem ırsî bir faktör olan fıtrat kavramından, hem de çocuğu, mensubu bulunduğu toplumun dinine yönelten çevre faktöründen bahsedilmektedir.

Yine “Bir muallim olarak gönderildiğini” ifade eden Hz. Peygamber (a.s.) çocukların eğitiminden anne babayı sorumlu tutmuştur. (15) Hz. Peygamber “Çocuklarınız yedi yaşına ulaştıklarında onlara namaz kılmasını öğretiniz” (16) ifadesiyle de, ibadetlerle ilgili bilgilerin çocuğa anne baba tarafından verilmesini tavsiye etmiştir. Öte yandan, çocuğa uygun bir isim ve güzel bir terbiye verilmesinin, çocuğun anne babası üzerindeki haklarından biri olduğu yine Hz. Peygamber tarafından beyan edilmiştir. (17)

İslam bilginleri de, baba olmadığı takdirde dede, anne, vs. kim çocuğa bakmayı üzerine almışsa ona; hiçbirinin bulunmadığı hallerde ise, devlet başkanına devrederek, çocuğu eğitimsiz bırakmamanın ve çocuk eğitime elverişli bir çağa ulaşınca, Allah, Peygamber ve diğer dinî bilgileri ona öğretmenin vacib olduğunu bildirmişlerdir. (18)
Bu konuda İmam Gazzalî’nin şu görüşünü aktarmakla yetiniyoruz:

“Çocuk ana babasının yanında bir emanettir. Onun temiz kalbi tamamen boş, saf ve kıymetli bir cevherdir. O her türlü nakışa kabiliyetli olduğu gibi, meylettirildiği her şeyi almaya da elverişlidir. Eğer çocuk hayr’a alıştırılır, hayırlı şeyler öğretilirse, hayır üzere büyür, dünya ve âhirette mesut olur.”

Bütün bu bilgilerden sonra, ülkemizde aileleri, çocuklarının din eğitimiyle ilgilenmeleri açısından ele alacak olursak, genel olarak iki kategoriye ayırmamız mümkündür.

1. kategori: Çocuğuna din eğitimi vermeyen aileler

2. kategori: Çocuğuna din eğitimi veren aileler.

1. Kategoride yer alan ve çocuklarına din eğitimi vermeyen aileleri iki gruba ayırmak gerekir.

1. Grup: Çocukların din eğitimiyle ilgilenmelerinin gereğine inanmayan, dinin insan hayatı için önemli olmadığı görüşüne sahip ailelerdir. Bu aileler, din derslerinin seçmeli dersler arasında olduğu yıllarda, çocuklarına din dersleri verilmesini istemeyen kimseler olduğu gibi, şimdiyse din derslerinin çocuklar için zararlı olduğunu, çocuğun aklının karışacağını iddia etmekte, ya da din dersleri programlarını, öğretmenleri ve din eğitimi kurumlarını sık sık eleştirme yoluna gitmektedirler. Bu tür ailelerde yetişen çocuklar din eğitimi adına hiçbir şey almadıkları gibi, dinî pratikleri yaşama açısından oldukça yetersiz olan anne babalarından bu yönde olumlu bir şekilde etkilenememektedirler. Dinî yönden yeterli bilgiye sahip olmayan bu aileler, çocuklarına bazı yönlerden hatalı telkinlerde de bulunabilmektirler. Özellikle, entellektüel tabakada rastlanan ve Cenab-ı Hakk’ı çocuklarına “Allah Baba” şeklinde tanıtan bazı ailelerde, Allah inancını içinde duymak ve yaşamak isteyen çocuklar yanlış yöne kanalize edilmektedirler. Hristiyanlıktaki teslîs inancının bir taklidi olan bu ifade tarzının, İslam akîdesine tamamen ters düştüğünü de belirtmeliyiz. Kısaca, bu tür ailelerdeki çocuklar çocukluk yıllarında verilmesi gereken dini bilgileri alamamakta, din duygularının gelişmesine imkân tanınmamakta ve dini bilgi bakımından da oldukça yetersiz bir durumda yetişmektedirler. Salt ahlâkî kuralllar ve toplumun değer yargılarının ise, çocuğun yüce bir kudrete inanma ve bağlanma ihtiyacını gideremeyeceği ve çocukta vicdan duygusunun gelişmesine yardımcı olamıyacağı da bir gerçektir.

2. Grup: Çocuklarının din eğitimiyle ilgilenmelerinin gereğine inanan ancak din eğtimi yönüyle yeterli bilgiye sahip olmadıkları için bu konuyla ilgilenemeyen ve çocuklarını ilkokul yıllarına kadar eğitimsiz bırakan ailelerdir. Bu tür aileler din eğitiminin ilkokulda verilmesinin daha doğru olacağını zannetmektedirler. Oysa uyguladığımız anketlerin verilerine göre, öğrencilerin %31,24’ü “Haftalık ders saatinin yetersizliğinden”, %25,90’ı, “Öğretmenlerin davranışları ve derse gerektiği şekilde önem vermeyişinden” şikayet etmekte, %20.76’sı ise Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersini “Sıradan bir ders gibi gördüklerini ve eksiklerini gideremediklerini” ifade etmişlerdir. Görülüyor ki, öğrencilerin %77.90’ı ilkokulda verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersinin yetersizliğinden ve gereği gibi verilmediğinden şikayet etmektedirler. Bu dersten olumlu yönde etkilenen öğrencilerin sayısı ancak %9.15’tir. %9.15’lik bu öğrenci grubunun ilk çocukluk yıllarını analiz ettiğimizde %94.38’inin, bu bilgileri zaten daha önceden ailelerinden aldıkları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, çocuklara dinî bilgilerin verilmesi işini okula terketmek, isabetli bir görüş değildir diyebiliriz.

Böylesi ailelerde yetişen çocuklar, dinî duygu ve dinî uyanış yönüyle gecikmeye maruz kalmışlar ve aileden almaları gereken din eğitimi ve öğretimini alamamışlardır. Bu aileler dinî pratikleri az da olsa yaşamaları halinde, çocukların kaybı da o ölçüde azalmakta, dinî pratikleri yerine getirmeyen ailelerde yetişen çocuklarda ise kayıp daha da fazla olmaktadır. İleriki yıllarda çocuğun ibadete teşviki ve ibadetlere katılımı açısından anne babanın dinî pratikleri yerine getirmesinin ne denli önemli olduğuna dair, bahsini ettiğimiz anketlerden, birkaç örnek ifade vermek istiyoruz.

“16 yaşındayım ve babamı bir kez bile namaz kılarken, Allah’a secde ederken görmedim. Çok üzücü bir şey benim açımdan… Namaz kılsa ve bizi de teşvik etse gerçekten büyük mutluluk duyardım.” (K.16)

“Anne babamın ibadeklerinin sadece bir kısmını yapmaları beni çok üzüyor. Şuurlu, dindar ve benimle ilgilenen bir ailem olmasını çok isterdim.” (K.17)

“İbadete beni sadece annem teşvik eder. Babamın teşviklerini ise umursamıyorum. Çünkü o, söylediklerini kendisi yapmıyor.” (K.16)

Bu ifadelerin sahibi olan öğrencilerin diğer sorulara verdikleri cevapları analiz ettiğimizde, bu öğrencilerin ailelerinden din eğitimi almadıkları ve anne babalarının dinî pratikleri yaşama konusunda gevşek davrandıkları ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak, yedi-sekiz yaşlarına kadar, din eğitimi yönüyle temel bilgiler verilmemiş çocukların ilkokuldaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiyle ancak 4. sınıftan itibaren karşılaştığını hesaba katacak olursa, bu grupta yer alan çocukların da din eğitimi ve öğretimi yönüyle şanssız sayıldıkları söylenebilir.

2. Kategoriye gelince: Çocuklarına din eğitimi veren aileleri de iki gruba ayırabiliriz.

1. Grup: Özellikle anadolu’da “Geniş Aile” tipini oluşturan ve çocuklarının din eğitimini geleneksel şartlarda yerine getiren ailelerdir. Dini pratiklerin yaşandığı bu ailelerde, din eğitimi ve öğretimi, dede, nine, anne, baba ve bazen de diğer akrabalar tarafından yaygın eğitim tarzıyla yapılmaktadır. Dolayısıyla, çocuk psikolojisini bilerek bu eğitimi belli kurallar çerçevesinde gerçekleştirme, söz konusu değildir. Bu nedenle, verilen din eğitimi ve öğretiminde bazen yanlış bir yol izlenmekte ve çocuğun ileride inancını terkeden ve dine karşı antipati duyan bir kişi olmasına yol açacak bazı hatalar da yapılabilmektedir. bu ailelerde, çocuktaki vicdan gelişimi Allah korkusuyla sağlanmak istenmekte ve çocuğu istenmeyen bir davranışından vazgeçirmek için yine Allah korkusuna başvurulmaktadır. Sık sık, “Allah seni taş yapar / Allah seni cehenneminde yakar” gibi tehditlerle sindirilen çocuk, Allah’ı cehennemi olan, çocukları taş yapan, insanları cezalandıran bir varlık olarak tasarlamakta ve Allah’ı sevemeden O’ndan büyük bir korkuyla korkmaya başlamaktadır. Uyguladığımız anketlerde, özellikle, Erzurum ve Van bölgesindeki öğrencilerin % 43.90’ı ailede verilen din eğitimi ve öğretiminde, kendilerine Allah korkusu yerine, öncelikle Allah sevgisi aşılanmasını, sevgi ve hoşgörüye dayalı bir eğitim yapılmasını ve tehdit, dayak ve baskıdan uzak kalınmasını tavsiye etmişlerdir. Bir kaç örnek konuyu daha iyi anlamamıza imkan tanıyacaktır:

“Allah korkusu, küçük çocuklarda bir koz olarak kullanılmamalı ve Allah seni cehennemde yakar gibi ifadelerle çocuk korkutulmamalıdır.” (E.16)

“Yanlışları ve hataları tenkit ile değil, şöyle yaparsan Allah seni sever, biz de severiz şeklinde, olumlu ve yapıcı bir şekilde söylemek gerekir.” (K.17)

“Çocuğun kapasitesi ve anlayış gücü gözönüne alınmalı ve bu bilgiler kolaydan zora doğru, özenli bir şekilde verilmelidir.” (E.16)

Anket verilerimizden edindiğimiz sonuç, Anadolu’da din eğitimi ve öğretimi çocuklara, geleneksel tarzda, ailelerince verilmektedir. Ancak bu esnada bir takım hataların yapıldığı da bir realitedir.

Dinî pratiklerin yaşanma oranının oldukça yüksek olduğu bu ailelerde anne babanın, namaz, oruç vb. ibadetleri yerine getirme oranı, Van’da % 93.00, Erzurum’da ise % 88.50 dir. Anne babanın ibadetlerinden olumlu yönde etkilenen çocukların eğitimlerinde tek problem, anne babaların dini bilgi yönüyle yetersiz olmalarıdır. Bunun yanında, çocuklarına verdikleri bilgilerin geleneksel olarak tevarüs yoluyla edindikleri ve bazen de hurafelerin karıştırıldığı bilgiler olması da, bu ailelerin bir başka eksik yönleridir. Sonuç olarak, bu tür ailelerde yetişen çocukların pek çoğunun dini duygularının uyanışına zemin hazırlandığı, inanma ve bağlanma ihtiyaçlarının doyurulduğu, ama dinî eğitim yönüyle, bir takım yanlış bilgilerle bilgilendirildikleri söylenebilir.

Ülkemizin batısında ve özellikle sanayi şehirlerinin bulunduğu bölgelerde yaşayan aileler içinde, çocuklarının din eğitimiyle ilgilenen anne babalarının varlığından da bahsetmeliyiz. Ancak bu aileler, Anadoludaki geleneksel “Geniş Aile” tipi yerine, daha ziyade “Çekirdek Aile” tipindedirler. Bu nedenle çocuk, ailesinde dini bilgileri sadece anna babasından ya da kendisinden büyük kardeşlerinden almaktadır. Batı bölgesinin Doğu bölgesinden farkı şudur: Batıdaki aileler din eğitimi ve öğretiminde çocuklarına karşı daha anlayşışlı ve hoşgörülüdürler. Ancak çocukların istedikleri sadece anlayış ve hoşgörü değildir ve öğrencilerin % 38.40’ı, dinî eğitimde geç kalınmamasını, anne babaların çocuklarına örnek olmalarını ve beraberce camiye götürülerek ibadete teşvik edilmelerini arzu etmektedirler. Anlaşılan, batı bölgelerimizde de çocukların eğitimiyle ilgilenen aileler oldukça fazladır. (%88.00) Fakat gerek ilginin yoğunluğunun az oluşu, gerekse anne babanın ibadetleri yerine getirme oranının azlığı çocuk tarafından farkedilmekte ve bu durum anketlere de yansımaktadır. Nitekim, anne babanın namaz, oruç vb. ibadetleri yerine getirme oranı Bursa’da %77.20, Balıkesir’de ise, %75.60 düzeyindedir. Rakamların Doğu bölgesine oranla belirgin bir şekilde düşük olması, bu durumu yeterince açıklamaktadır. (Bkz. Tablo: 1)

Tablo 1

Anne Babanın İbadetleri Yerine Getirme Oranı

Van % 93.00 Bursa % 77.20

Erzurum % 88.50 Balıkesir % 75.60

Toplam % 90.75 Toplam % 76.40

1. Grupta yer alan ailelerin Doğu-Batı ayırımına gerek bırakmayan ortak bir özellikleri ise, din eğitimi kurumlarıyla (Kur’an Kursları vs.) çocuklarının din eğitimini takviye etmeleri (% 95.49) ancak bu eğitim kurumlarına devam eden çocuklarına yeterli ilgi ve desteği göstermedikleridir.

2. Grup aileler ise, dini bilgileri çocuğa kazandırmanın bir anne babalık görevi olduğu şuurunda olanlar ve bu düşünceyle çocuklarına din eğitimi veren ailelerdir. İster geniş aile, ister çekirdek aile tipinde olsun, bu tür ailelerde çocukların din eğitimleri, genellikle bu konuda bilgisi olan dede, nine, anne, baba veya diğer akrabalar tarafından yerine getirilmekte, yeri ve zamanı gelince de diğer din eğitimi kurumlarınca bu eğitim desteklenmektedir. Ancak bu kurumlara gönderilirken de yine ailenin ilgisi ve desteği devam etmekte, böylece çocuklar ilgisiz ve denetimsiz kalmamaktadırlar.

İdeale yakın bir şekilde din eğitimi ve öğretimini gerçekleştiren bu ailelerin genellikle dini bilgi bakımından yeterli ve bu konuda bilgi artırmayı isteyen, bunun yollarını araştıran, kısmen yüksek, büyük oranda da orta tahsilli insanlar olduğu araştırmamızda ortaya çıkmıştır.

Gerek dini bilgi gerekse eğitim yönüyle, % 97.15’lik bir seviye ile oldukça yeterli olan bu ailelerde, dini pratiklerin yaşanma oranı da yine oldukça yüksektir. (% 95.38). Bu ailelerin, din eğitimi ve öğretiminde sevgi ve saygı esasına dayalı, ölçülü mükafat ve hoşgörü ağırlıklı bir metod izledikleri (% 88.00); dini pratikleri yerine getirerek çocuklarına bizzat örnek oldukları, yine tesbitlerimiz arasındadır. Birkaç örnekle konumuzu zenginleştirmek istiyoruz:

“Bana hep sevgi ve hoşgörüyle davranıldı. Bugün tutarlı ve olumlu davranışlara sahipsem, bunda ailemden aldığım din eğitiminin büyük rolü var.” (K. 17)

“Bana en etkili örnek, ailemin gözümün önünde namaz kılmaları idi.” (E.18)

“Ailem, ibadetlerini yerine getiren kimseler oldukları için teşviklerini olumlu karşılıyorum ve onlarla birlikte ibadetlere katılıyorum.” (E.16)

SONUÇ VE TEKLİFLER

Gerek teorik, gerekse pratik yönden ele aldığımız “Çocuğun Din Eğitiminde Ailenin Önemi” konulu tebliğimizin sonuna yaklaşırken, bir takım teklifleri konuyla ilgilenenlerin dikkatine sunmak istiyoruz.

1. Memleketimizde aileler ya dini yönden yeterli ve doğru bilgilere sahip değiller ya da yanlış bilgiler ve hatalı metodlarla çocuklarına gerektiği şekilde eğitim verememektedirler. Bu konuda bilgisi olanlar ise, daha fazla bilgiyi nereden temin edeceklerini sık sık dile getirmektedirler. Bu nedenle, şu ana kadar gerekli çalışmaların yapılmadığı çocukların din eğitimi ve öğretimi konusunda bir ekip oluşturularak, bir an önce anne babalara bu konuda derli toplu bilgiler verecek, onlara metodlar gösterecek, her yönüyle anlaşılır ve her kesime hitab edebilecek tabir yerindeyse bir “başucu kitabı” hazırlanmalıdır.

2. Daha önce denenen ve başarılı sonuçlar alınan “Ana-Baba Okulu” modelinde, hem dini konularda anne babaları bilgilendirecek, hem de çocuğun din eğitimiyle ilgili konularda onları eğitecek “Anne Babalara Din Eğitimi Kursları” açılmalıdır. Bu organizasyon İlahiyat Fakültelerinin ilgili birimleriyle, Diyanet İşleri Başkanlığının koordineli çalışmalarıyla gerçekleştirilmeli ve Aile’den Sorumlu Devlet Bakanlığı’ınca da desteklenmelidir.

3. Din Eğitimi Anabilim Dallarıyla, bu branşa yakın dallarda çalışanlar, akademik seviyedeki çalışmalarının yanında, toplumun din eğitimine katkıda bulunmak amacıyla halka yönelik ve halk tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek çalışmalara da yönelmelidirler. Bu konudaki çalışmalar gerek kitap ve kitapçıklar şeklinde, gerekse ses ve video kasetleriyle halka intikal ettirilmeli, toplum için oldukça gerekli olan bu çalışmaların halka uygun fiyatla ulaştırılabilmesi için finansman probleminde de vakıflar gereken desteği sağlamalıdır.

DİPNOTLAR
(1) J. Jacques Rousseau, Emil, (çev. H.Z. Ülken, A.R. Ülgener, S. Güzey) 6. bsk. İst. 1966, s. 54
(2) Feriha Baymur, Yeni Doğmuş Çocuk ve Süt Çağında Eğitim, MEBY Ank. 1952 s. 14; Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, 7.bsk. Ank. 1984
(3) A. Osman Özcan, “Din ve Ahlak Eğitiminde Ailenin Rolü”, Kubbealtı Akademi Mecmuasi, sy. 4, 1985, s. 13
(4) Neda Armaner, Din Psikolojisine Giriş I, Ank. 1980, s. 89; A. Vergote, Çocukta Din, (çev. E. Fırat) AÜİFD XXII Ank. 1978, s. 316; Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, DİBY Ank. 1983, s. 46.
(5) Haluk Yavuzer, Ana-Baba ve Çocuk, İst. 1986, s. 24.
(6) İbrahim Özgür, Çocuk Psikolojisi, İst. 1972, s. 220
(7) Laurence Pernoud, Çocuğumu Büyütüyorum (çev. K. Denizyaran) 2. bsk. İst. 1975 s. 368; Yavuz, age. s. 148
(8) Araştırma sonuçları için bkz. Yavuz, age. s. 259-265
(9) Yavuz, age. s. 71
(10) Hans Remplein, Die Seelische Entwicklung des Menschen im Kindes und Jugendalter, 14. Aufl. 1966, s. 254 vd. ayrıca bkz. Yavuz, age, s. 44
(11) Yavuz, s. 46, 47
(12) Hadis kaynaklarından tesbit edebildiğimiz kadarıyla onbir (11) değişik varyantı olan fıtrat hadisleri için bkz. Buhari, Cenaiz 79; Müslim, Kader 23, 25; İman 264; Müsned, II, 233; III, 435, IV, 24; V, 9
(13) Parantez içindeki ifade için Fıtrat’ın kelime manasıdır. Bkz. İbn Manzûr Lisanü’l-Arab, Beyrut ts. V, 56; Fıtrat kavramı hakkında geniş bilgi için bkz. M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, 2. bsk. İst. 1989 s. 49-50
(14) İbn Mace, Mukaddime 17
(15) Buhari, Vesaya 9
(16) Ebu Davud, Salât 25
(17) İbn Mâce, Edeb 3; Bilgi için bkz. İbrahim Canan, Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye, s. 44
(18) İbn Allan, Delîlu’l-Falihin lituruki Riyâdi’s-Salihîn, Mısır, 1971, II, 134
(19) Gazzâlî, İhyâu Ulumi’d-Dîn, İst. 1321, II, 72

[Mehmet Emin AY, o tarihte Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Din Eğitimi Anabilimdalında Araştırma Görevlisi idi.]

http://www.kurav.com/cocukdinegit.htm

———————————————————–

KÜÇÜK ÇOCUKLARIN DİNİ EĞİTİMİ NASIL OLMALIDIR

İnsanın, çocukluğunda aldığı dini telkinlerin, hayatı boyunca derin izler bıraktığı bilinmektedir. Son yıllarda çocuk psikolojisi üzerinde yapılan birçok araştırma, çocuğun kişiliğinin temel özelliklerinin ilk yıllarda ortaya çıktığını tespit etmiştir. Hayatın diğer dönemlerini büyük ölçüde etkileyen bu özellikler, günümüzde eğitimcilerin ilgisini okul öncesi döneme yöneltmiştir. Çünkü çocuğun ahlâkî tohumları, çocukluğunun ilk yıllarında atılmakta ve sonraki yıllarda da gelişmeye başlamaktadır.

İlk yıllarında alınan dini eğitimin, çocuk üzerinde olumlu etkiler bıraktığı ve çocuğu disiplinli bir hayata yönlendirdiği bilinen bir gerçektir.

Çocuklarda var olan yüksek bir uyum gücü dikkate alınarak, dini eğitim ilk çocukluk yıllarında en iyi bir şekilde verilmeye çalışılmalıdır. Çocuğun yaşı 10-12′ye geldiğinde dini eğitim için geç kalınmış olur.

Çocukların küçük yaştan itibaren dine karşı ilgi ve istek duydukları, yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Onlar başlangıçta dini kavramların muhtevasını anlayamazlarsa da, dualar ve ibadetlere karşı ilgileri yüksektir. İbadet edenleri merakla seyrederek, onları taklitle dini pratikleri denemeye çalışmaları, çocuklardaki ilgi ve isteklerin ifadeleridir. Her ne kadar öğrenim hazırlığı ve imkânına göre ilgi ve isteklerin ortaya çıkmasında farklılıklar gözleniyorsa da bunların yedi yaşından önce uyanmaya başladığı bir gerçektir. Genellikle yedinci yaştan sonra çocuklardaki dini ilgi ve isteklerde yayılma görülür. Bu yaşlardan itibaren çevre ve kültürel etkenlerin tesiri, zihin ve dikkatin yardımı, gittikçe artan duygusal bir cazibe ile çocukta dış dünyaya ve dini konulara karşı büyük bir merak gözlenmektedir. Zaten yedinci yaştan evvel çocuğun böyle bir ilgi ve istek atmosferine girmesi düşünülemez; çünkü henüz o, mantıki yönden muhakeme yapabilecek seviyeye gelmemiştir. Bu itibarla, dini ilgi ve istekler ancak yedi yaşlarından itibaren “şuurlu” bir şekilde ortaya çıkar denilebilir.

Çocukta, kendisine yardım edecek ve onu koruyacak “sonsuz bir kuvvet” arayışı vardır. Çocuk sahip olduğu bitmez tükenmez merak duygusuyla henüz isim takamadığı, fakat zamanla öğreneceği ilâhî kuvveti durmadan arar. Çocukta görülen bu arayış ondaki ihtiyacın bir ifadesidir. Zira çocuğun birtakım temel ihtiyaçları vardır. Emniyet, güven, korunma, sığınma, kabul görme, teslim olma, sevilme bu ihtiyaçlardan en önemli olanlarıdır.

Çocuklarda Allah’a inanma isteği genellikle vazgeçilmez bir istek olarak ortaya çıkmakta ve onlar Allah’ı gerçek ve kaçınılmaz bir sığınak, dayanak ve emniyet kaynağı olarak kabul etmektedirler. Çünkü yaşantıları içinde çeşitli sınırlılıklarını ve gerçekleşmeyen isteklerini gören çocuklar, Yüce bir kuvvete dua etmeyi kolaylıkla kabul etmektedirler. Çocuğun Allah’a inanma isteği pek tabii olup, bu istek onun içten gelen bir ihtiyacını karşılamakta ve inanma isteği adeta çocuğun iradesi dışında oluşup gelişmektedir. Aslında her çocuk, kendiliğinden gelen bir duygu ve güvenme, bağlanma ve sığınma eğilimi göstermektedir. Esasen çocuk ailesinde otorite, korunma, bağlanma, güvenme, sığınma, dayanma ve emniyetin ne olduğunu öğrenmektedir. O bunları yaşı ilerledikçe, hayat tecrübeleri çoğaldıkça, her geçen gün ölümün ve hayatın manasını öğrendikçe, daha iyi anlayacaktır.

Bütün bu ifadeler, çocukların eksikliklerinin farkına vardıklarını ve neticede her şeyi yaratan Allah’a inanma ve güvenme ihtiyacını duyduklarını göstermektedir.

Çocuk, Allah’a inanmakla kendini güçlenmiş ve O’na yakınlaşmış hissetmektedir. Allah’ın, kendisini her zaman koruyacağına ve suçlarını affedeceğine inanmak çocuğa büyük bir rahatlık ve huzur vermektedir. Böylece çocuk hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulmakta ve o nispette yaşama gücü artmaktadır.

Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak, sonsuz bir dayanma gücü demektir. Sonsuz kudret sahibi bir varlığa inanan, olayların O’nun iradesi ve yaratmasıyla meydana geldiği inancında olan bir kimse, içinde büyük bir ümit ve dayanma gücü bulacaktır. İman gücü sayesinde ümitsizliğe düşmeyerek, kurtuluş çareleri arayacaktır. İmanın sağlayacağı moral gücü ile her durumda dengeli, başarılı ve ümitli olmanın iç huzurunu duyacaktır.

Sağladığı ruhî huzur yanında, Allah’a iman, eşya ve olaylara bakışta da insana birtakım faydalar sağlamakta ve davranış tutarlılığına olumlu katkılarda bulunmaktadır. Ölen yakını için yararlı işlerde bulunmasından dolayı Allah’ın onu bağışlayacağına inanmak, çocuk için büyük bir teselli olmaktadır.

BİR ANI:

Fatma, komşumuzun sevimli bir kızıydı. Apartmana girip, çıktıkça “amca” diye peşime takılırdı. Ben de her seferinde onu kucağıma alıp severdim.

Bir gün;

— En çok kimi seviyorsun? diye sordum.

—Dedemi, dedi.

—Başka?

—Anneannemi.

—Daha başka?

Bazı isimler saymaya devam etti.

— Allah’ı sevmiyor musun? dedim.

— Hayır, diye kestirip attı.

— Niçin?

— Çünkü Allah yaramazlık yapanları taş ediyormuş, bir de ateşe atıyormuş. Onun için.

Bu cevap beni buz gibi dondurmuştu. Anneler babalar! Bu cevaba dikkat etmelisiniz. Çocukları asla Allah ile korkutmayın. Yoksa manevi bağları daha çocukken koparırsınız.

“Çocuk Eğitiminde Yeni Teknikler” adlı kitaptan derlenmiştir

http://www.karaktergelisim.com/cocukproblemleri/cocukproblemleri2.php?page=diniegitim

——————————————-

Değerli Kardeşlerim! (Diyanet hutbesi)

Çocuklar, bizim en değerli varlıklarımızdır. Onlar canımızdan bir parçadır. Bu günün çocukları, yarınımızın gençleri ve geleceğimizin de mirasçılarıdır. Dolayısıyla, onların bedenen, zihnen ve ruhen olgunlaşması için gerekli ortamı hazırlamak, başta anne-babalar olmak üzere tüm büyüklerin görevidir.

Muhterem Cemaat!

Eğitim, sadece çocuğu okula gönderme ve bilgi verme ile sınırlı değildir. Çocuk eğitiminin temeli, onlara örnek olmaktır. Bu bakımdan eğitimde, dürüst, temiz, çalışkan, gayretli ve inançlı olmak gibi güzel huy, düşünce ve davranışların çocuklara kazandırılması hedef alınmalıdır. İnançlı, sağlam karakterli, insan ve diğer yaratılanların haklarına saygılı nesiller yetiştirmek, yarınlarımızın garantisi olacaktır. Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) de, çocuklar için bırakabileceğimiz en değerli mirasın, güzel ahlâk ve terbiye olduğunu belirtmişlerdir.

Hz. Lokman (a.s.)’ın kullandığı sevgi üslubuyla çocuklara, Allah inancı, peygamber sevgisi ve ahlâkî güzellikleri benimsetmek hepimizin görevidir. Ruh ve gönül dünyası ilahi pınarlarla beslenen çocuklar, hayatlarının ileriki dönemlerinde zararlı akımlara iltifat etmezler. Öncelikle Yüce Allah’a itaati, başkalarına saygı ve sevgiyi öğrenen, gönlü vatan ve millet aşkıyla dolu olarak yetişen çocuklarımız, ülkemizin ve milletimizin de iftihar vesilesi olacaktır.

Kıymetli Mü’minler!

Oyun ve arkadaşlık, çocuklar için yeme, içme ve sevgi kadar gereklidir. Oyun oynamak, akranlarıyla arkadaşlık etmek, çocukların hem sağlıklı ve dengeli olarak yetişmelerini, hem de topluma uyumlarını sağlar. Onlara, imkanlar nispetinde oyun ortamı hazırlamalı ve arkadaşlarıyla oynama imkanı vermeliyiz. Bu arada çocuklarımızın kimlerle arkadaşlık ettiklerine ve vakitlerini nasıl ve nerede geçirdiklerine dikkat göstermeliyiz.

Aziz Müslümanlar!

Çocuklarımızın ruh ve beden sağlığını olumsuz yönde etkileyen şeylerden korunması, önemli bir husustur. Bu sebeple içki, sigara gibi zararlı maddelerin çocuklara satılmaması konusunda herkes duyarlılık göstermelidir. Ayrıca, çocukları zararlı yayınlardan korumak özellikle onları şiddet ve müstehcenlik içeren sahneleri izlemekten sakındırmak hususunda daha dikkatli olmak gerekir. Bu konuda toplum olarak hepimize, bilhassa anne ve babalara ağır sorumluluk düşmektedir. Atalarımız, “Eğri ağacın doğru gölgesi olmaz.” demişlerdir. Dolayısıyla, çocuklarımıza iyi örnek olabilmek için, biz büyüklerin iyiye ve daha güzele yönelmesi gerekir.

Hutbemi Furkan suresînin 74. ayeti ile bitirmek istiyorum: “Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.”

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/hutbe.asp?h_id=39

—————————————————————-

Muhterem Mü’minler!

Allahü Tealanın insanlara lütfettiği nimetler sayısızdır. Bu nimetleri en iyi şekilde değerlendirmek, hayata sunabilmek müminin en büyük görevidir. Nimete şükür; ona gereken değeri vermek, yerinde kullanmak ve onu faydalı hale getirmekle olur.

Dinimizin muhatabı insan, gaye ve hedefi ise insanın dünya ve ahirette mutluluğu ve saadetidir, toplumun huzurudur. Toplumu meydana getiren en önemli unsur çocuklardır. Onlar hayatın başlangıcı ve bugüne taşıyanlardır. Bugünün çocukları da hayatı yarına taşıyacaklardır.
Çocuk; gözümüzün aydınlığı, evimizin neşesi ve dünya hayatının meyvesidir. Geleceğimizin teminatıdır. Onların iyi terbiye edilmesi gerekir.

Değerli Mü’minler!

Allahü Teala Kur’an-ı Kerim’de çocuklar için; “Dünya hayatının süsü ve zineti…” (1) buyurmuştur. Yüce Kitabımızın süs ve zinet olarak vasıflandırdığı bir varlığı, İslam’ın emrettiği şekilde büyütmek ve terbiye etmek gerekir. Bu konuda gerek Allahü Tealanın, gerekse Peygamberimizin emir ve tavsiyeleri vardır. Allahü Tealanın şu ayeti kerimede: “Ey iman edenler! kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır…”(2) buyurması üzerine, Hz. Ömer (R.A.) : Peygamberimize yönelerek: “Ey Allah’ın Rasulü! Kendimizi Allah ve Rasulünün emirlerine itaat ederek yasaklarından kaçınarak koruyabiliriz. Fakat eşlerimizi ve çocuklarımızı cehennem ateşinden nasıl koruyabiliriz?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) cevaben; “Allah’ın size emrettiklerini, sizde onlara emredersiniz. Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklarsınız. Bu tutumunuz onları koruma olur.” (3) buyurmuşlardır. Çocuğa Allah’ın emirlerini emrederken çok dikkatli davranılması gerekir.

Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta şöyle buyururlar: “Çocuklarınıza hoş muamelede bulunun ve onları en güzel şekilde terbiye edin.”(4)

Mü’minler!

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde her anne-baba çocuklarını iyi terbiye etmekle emrolunmuştur. Bu görevlerin ihmali yaşanılan toplum için büyük zararlar meydana getirir. Küçük yaşta çocukları terbiye etmez veya ihmal edersek, büyük yaşlarda isyan ettiklerinde, bir felaketle karşı karşıya geldiklerinde şikayete hakkımız olamaz.

O halde Mü’minler!

Gözümüzün aydınlığı, evimizin neşesi ve dünya hayatının meyvesi olan çocuklarımızı iyi terbiye edelim. Onların kalbine; Allah, Peygamber ve vatan sevgisini yerleştirelim. Zamanında onları ibadetlere alıştıralım. Kısacası Peygamberimiz (s.a.v)’in; “Hiçbir baba çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz” (5) hadis-i şerifini unutmayalım.
________________
1) Kehf Suresi: 46
2) Tahrim Suresi: 6
3) Hutbe, 1996 Kasım
4) Seçme Hadisler, Sh. 164
5) 250 Hadis, 204

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/hutbe.asp?h_id=124

——————————————————————–

Çocuk Eğitimi

Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’an ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Her müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) [Müslim]

(Çocuklarına Kur’an-ı kerim öğretenlere veya Kur’an-ı kerim hocasına gönderenlere, öğretilen Kur’anın her harfi için, on kere Kâbe-i muazzama ziyareti sevabı verilir ve kıyamette, başına devlet tacı konur. Bütün insanlar görüp imrenir.) [S.Ebediyye]

(Çok müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyf sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evladlarına müslümanlığı ve Kur’an-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmiyenler Cehenneme gidecektir.) [S.Ebediyye]

Çocuğa günah işlettirmek

Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Çocuklarına içki içiren, kumara alıştıran, müstehcen neşriyatı okumasına sebep olan, yalancılık, hırsızlık gibi kötü huylara alıştıran, kıbleye karşı ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur.
Dinimizin temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslâmiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslümanlara (Emr-i maruf) yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz buyuruyor. (Nehy-i münker) yapmayı da emrederek,yasak ettiğini bildirdiği haramların yapılmasına razı olmamamızı istiyor.Kur’an-ı kerimde buyrulur ki:
(Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!) [Tahrim 6]

Kur’an-ı kerimde, nefslerimizi ve aile efradımızı, yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden korumamız emredilmektedir. Elli-yüz senelik kısa bir hayat için evladımızı dünya felaketlerinden korumaya çalıştığımız gibi, ebedi felakete düçar olmaması için ahıretini de korumamız gerekir. Bir babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve kötü arkadaşlardan ve zararlı neşriyattan korumakla olur. Bütün fenalıkların başı, kötü arkadaştır. Kötü arkadaşları, onun, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olmasına sebep olabilir. Senelerce de bu kötü huylardan kurtulamaz.

İyi hareketi övülmelidir

Ne zaman çocukta iyi bir hareket görülürse, onu takdir etmeli, mükâfatlandırmalıdır! İnsanların yanında bazan onu övmelidir. (Amcası benim çocuğum böyle yaptı) diyerek iyiye teşvik etmelidir. Bir kabahat işler veya kötü bir söz söylerse birkaç defa görmezlikten gelmeli, (onu yapma) dememeli, azarlamamalıdır. Sık sık azarlanan çocuk, cesaretlenir, gizli yaptıklarını açıktan yapmaya başlar. Yaptığı kötü işlerin zararı, kendisine tatlı dil ile anlatılmalı, ikaz edilmelidir! Yapılan iş, dine aykırı ise işin zararı, fenalığı ve neticesi anlatılarak, o kötü işe mani olmalıdır. Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir! Anne, çocuğu babası ile korkutmalıdır!

Her gün bir müddet oynamasına izin vermelidir ki, çocuk sıkılmasın. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy hasıl olur ve kalbi körleşir. Hiç kimseden para istemesine müsaade etmemeli, fazla konuşmamasını, büyüklere saygıyı öğretmelidir. İyi insanların güzel hallerini anlatıp, onlar gibi olmaya, kötü insanların kötülüklerini anlatıp, onlar gibi olmamaya dikkat etmesi öğretilmelidir.

Çocuğa her istediğini almak ve lüks içinde yaşatmak uygun değildir. Büyüyünce de her istediğini ele geçirmeye çalışır; fakat bunda muvaffak olamayınca sukutu hayâle uğrar, isyankar olur. Kendimiz helal yediğimiz gibi çocuklarımıza da helal yedirmeliyiz. Haramla beslenen çocuğun bedeni, necasetle yoğrulmuş çamur gibi olur. Böyle çocuklar da pisliğe, kötülüğe meylederler.

Çocuğa, israf etmemesini, kanaatkar olmasını öğretmelidir. Bazan da yavan ekmek yemeğe alıştırmalıdır. Çocuğun kötü yerlere gitmesine mani olmalıdır. Çocuk kötülerin yanında ahlâksız, yalancı, hırsız ve hayâsız olur.
Baba, ne devamlı asık suratlı durmalı, ne de çocukla fazla yüz göz olmalı, konuşmasının heybetini korumalıdır. Çocuğa babasının malı ile, rütbesi ile övünmemesi tenbih edilmelidir! Tevazu sahibi ve kibar olması öğretilmelidir! Başkalarından birşey almanın zillet olduğu, veren elin alan elden üstünlüğü bildirilmelidir! Cimriliğin çirkinliği öğretilmelidir! Başkalarının yanında edebli oturması, ayak ayak üstüne atmaması, laubali hareketlerden uzak durması telkin edilmelidir!

Fazla konuşmaktan çocuğu men etmelidir! Fazla konuşmanın hayâsızlığa yol açtığı, çenesi düşüklüğün kötülüğü belirtilmelidir! Çocuk nasıl olsa konuşmasını öğrenecektir. Maksat, ona icab edince susmasını ve büyüklerin sözünü dinlemesini öğretmektir.

Doğru da olsa, çokça yemin etmesine izin vermemelidir! Vara yoğa yemin, kötü bir alışkanlıktır. Büyüklere hürmetin, yerini onlara vermenin ve herkesle iyi geçinmenin önemi anlatılmalıdır.

Küçükken namaz kılmalı

Çocuğu daha küçükken namaza alıştırmalıdır. Büyüyünce namaz kılması zor gelebilir. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır! Böyle yetiştirip büluğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Her işi adet olarak yapmaması, niyetle, şuurla yapmasının lüzumu anlatılmalıdır. Mesela, yemekten maksat, kulun Rabbine ibâdet etmesi, insanlara, vatanına, milletine faydalı hizmetlerde bulunması, insanların saadeti için çalışması olduğu öğretilmelidir. Dünyadan maksadın, ahıret için azık toplamak olduğu, zira dünyanın kimseye kalmadığı, ölümün çabuk ve ansızın gelebileceği anlatılmalı, (ne mutlu o kimseye ki, dünyada iken ahıret azığı elde eder, Cennete ve Allahü teâlâya kavuşur) demelidir. Küçük yaşında böyle terbiye edilirse, taş üzerine yazılan yazı gibi olur ve kolay kolay silinmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Bütün çocuklar, müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Daha sonra bunları, ana-babaları hıristiyan, yahudi ve dinsiz yapar.) [Taberânî]
Hadis-i şerifte müslümanlığın yerleştirilmesinde ve yok edilmesinde en mühim işin, çocuklukta ve gençlikte olduğu bildirilmektedir. O hâlde, her müslümanın birinci vazifesi, evladına İslâmiyeti ve Kur’an-ı kerimi öğretmektir. Evlad nimetinin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için (Pedagogie), yani çocuk terbiyesi, dinimizde çok kıymetli bir ilimdir.

İslâm dinine karşı olanlar, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki, (Gençliğin ele alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz) diyorlar. İslâmiyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve yaptırılmasını engellemek için, (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler) diyorlar.

Bugün, bütün hıristiyan ülkelerinde, bir çocuk dünyaya gelince, buna bozuk dinlerinin icablarını yapıyorlar. Her yaştaki insanlara, hıristiyanlığı titizlikle aşılıyorlar. Müslümanların imanlarını, dinlerini çalmak ve yok etmek ve onları da, hıristiyan yapmak için, İslâm ülkelerine paket paket kitap, broşür ve kaset gönderiyorlar. O hâlde, müslümanlar din cahillerinin hilelerine, yalanlarına aldanmamalı, çocuklarımıza sahip olmalıyız. Onlara sahip olmak da, dinimizin emirlerine uygun olarak yetiştirmekle olur. Ahlâkı değiştirmek mümkün olduğu için Peygamber efendimiz, (Ahlâkınızı güzelleştirin) buyurmuştur.Zaten din, güzel ahlâk demektir.Şu hâlde dinin emrine uyup yasak ettiğinden kaçan, huyunu değiştirip güzel ahlâklı olur.güzel ahlâklı olanda iki cihanda rahattir.

Çocuğu dövmemelidir!

En vahşi hayvan bile terbiye ile ehlileştiriliyor. Hiçbir zaman elma çekirdeğinden portakal olmaz. Fakat elma fidanını büyüterek, lüzumlu aşı ve kültürel tedbirlerle kaliteli elma veren bir ağaç olarak yetiştirmek mümkündür. Bunun gibi insan tabiatında bulunan bazı arzular yok edilemez, fakat terbiye edilebilir. Terbiyede dayak atılmaz.

1- Çocuğu dövmek ahlâkının bozulmasına, hırçınlaşmasına sebep olur.
2- Dayakla büyüyen çocuk esnek olmaz, katı olur.
3- Dövülmek, çocukta ana-babaya karşı kızgınlığa yol açar. Çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu düşünmez, kendini suçlu görmez, kendini döveni suçlar.
4- Dövülen çocuk, kızdığı zaman, o da şiddete baş vurur, bir başkasını döver. Böylece dayak vicdanlı olmaya değil, saldırganlığa sebep olur.
5- Sözden anlayacak yaştaki çocuğa dayak atılmaz. Sözden anlamayan çocuğuna hafifçe vurmak yeter. Başa, yüze tokat atmak, sopa ile dövmek çok zararlıdır. Bu ancak işkenceciye yaraşır.

Bir şeyi, zıttı kırar. Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa, iyi işler yapmaya alıştırmalı, onları adet haline getirmelidir! Çocuk, ahlâkı iyi olan insanlarla arkadaşlık ettirilirse, güzel huylar kendiliğinden onun tabiatı olur. Çocuklar böyle yetiştirilirse, dünya ve ahıret saadeti elde edilir..

http://www.gulsehri.com/cocuk/cocukegitimi.asp

——————————————————–
Efendimiz’in (sas) kullandığı 40 öğretme metodu

YUSUF ÖMEROĞLU

Efendimiz (sas) hayatının her karesinde anlatacağı bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmış ve öğretmede de aynı metodu kullanmıştır. Bütün insanlığa rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatına bakıldığında O’nun öğretim adına kullandığı bazı metotları öğrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek oluşturacaktır. Burada Efendimiz’in kullandığı her bir metoda, onun hangi söz veya davranışının dayanak olduğunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:

1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.

2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.

3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.

4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.

5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.

6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.

7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.

8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.

9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.

10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.

11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.

12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.

13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamazdı.

14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.

15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.

16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.

17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.

18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.

19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.

20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.

21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.

22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.

23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.

24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.

25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.

26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.

27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmuştur.

28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.

29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.

30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.

31. Va’z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.

32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Terğib ve terhib) metodunu kullanmıştır.

33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.

34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.

35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.

36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.

37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta’nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.

38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.

39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabileri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam’ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.

40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O’nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=41&hn=4319

—————————————————

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:42 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: