Arşiv

Archive for the ‘Kategorilenmemiş’ Category

evleneceğini tanımak

Nisan 27, 2008 Yorum yap

Evlilik problemleri nasıl çözülür? 9 öneri

Her evlilikte birtakım sıkıntılar yaşanabilir.
Eşlerin birbirlerini tanımaları ve uyum sağlamaları esnasında bazı pürüzler olabilir.

Evlilikte iletişimin altın kuralları

* Önce kendinizi tanıyın, duygularınızın farkında olun.

* Eşinizi anlayabilmek için gayret edin, sürekli anlaşılmak için beklemeyin.

Peygamberimiz kadına şiddete izin vermedi?

Peygamber Efendimiz (sas) şefkat kahramanıdır. Aile içi anlaşmazlıklarda hiçbir zaman şiddet yolunu öğütlememiştir.

Evlenecek gençlerin dikkatine!

GÜLAY ATASOY

Her genç hayaller kurarak evlenir. Kimi “kalbine mukabil bir kalp” “bularak mutluluğu yakalar, kimi yakalayamaz. Hayat arkadaşına “İyi ki evlendim.” diyenler olduğu gibi; “Ah! Keşke evlenmeseydim..” diye feryad ü figan edenler de vardır… Yeni evlenecek olan gençler sonradan “keşke” demek istemiyorlarsa şu noktalara dikkat etmelidirler:

1) KENDİNİZİ TANIYIN

Eşinizi tanımadan önce kendinizi tanıyın. Evlilikten ne bekliyorsunuz? Evlilik sizin için ne ifade ediyor? Neden evleniyorsunuz? Evlilik bir fantezi mi? Yoksa hayat arkadaşlığı mı?

2) RUHEN OLGUNLAŞIN

Belirli bir ruhî olgunluğa gelmeden evliliğe yanaşmayın. Çünkü evlilik, evcilik oyunu değil. “Biraz oynar usanırsam eşyalarımı alıp eve dönerim.” diyemezsiniz. Evlenirken her zorluğa ve fedakârlığa katlanmayı göze alın.

3) EĞİTİMİNİZİ TAMAMLAYIN

Mesleki eğitiminizi ya da kariyerinizi tamamlamaya özen gösterin.

4) REALİST OLUN

Gözünüzdeki pembe gözlüğü bir kenara bırakıp, realist olmaya çalışın. Çünkü hayal üzerine kurulan evlilik, ilk hayal kırıklığıyla yıkılabilir.

5) ‘DEĞİŞTİRİRİM’ DİYE DÜŞÜNMEYİN

Bazı şeyleri içime katlarım, beğenmediğim huylarını değiştiririm diye düşünmeyin. O zaman evliliğiniz bir şeyleri değiştirme savaşına dönüşür. Sürekli “Neden öyle yaptın? Niye böyle yapmıyorsun? Ben şundan hoşlanmıyorum. Ama sen yapmaya devam ediyorsun. Şu huyundan vazgeç.” demekle geçer.

6) İNANÇLARINIZA UYGUN OLANI SEÇİN

Kendi dini inançlarınıza uygun birisini tercih edin. Kadın namaz kılar kocası içki masası hazırlatırsa, ya da erkek namaz kılarken eşi tersini yaparsa mutluluk oranı o ölçüde azalır. Eşler sürekli “sen yanlış yapıyorsun, ben doğru yapıyorum” tartışması yapar.

7) HUY, AHLAK VE MİZACA DİKKAT!

Huy, ahlak, mizaç ve hatta zevklerde bile uyum içinde olan kişileri tercih etmek evlilikte mutluluğa bir adım atmış olmak demektir.

8.) SEVGİ ÖNEMLİ

Aşık olmadan evlenmem demek ne kadar yanlışsa; sevginin sıfır olduğu bir evliliği de mantık evliliği yapıyorum diye yapmak yanlıştır. Sevmediğiniz, içinizin ısınmadığı komşunuzla bile yapamazken hayat arkadaşıyla hiç yapamazsınız.

9) AİLENİZİN GÖRÜŞÜNE ÖNEM VERİN

Sonradan “Ben nerede yanlış yaptım?” dememek için ilk anda yanlış yapmayın. Çünkü kimi gençler ailelerin denk görmediği eşlerle evleniyorlar. O an hisleri mantıklarını örtüp aileyi dinlemiyorlar.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5594

Kendini tanımadan eş bulamazsın!

Evlenmeye karar verdiğinizde, karşınızdakinin uygun kişi olup olmadığını anlamak için öncelikle kendinizi tanımanız gerekiyor. Nasıl bir kişiliğiniz olduğunu, ihtiyaçlarınızı, evlilikten beklentilerinizi, hayat görüşünüzü ve ahlaki değerlerinizi tespit etmeniz, karar verirken işinizi kolaylaştıracaktır. Kendini tanıdıktan sonra, kişinin evlenmeyi düşündüğü insana da olduğu gibi görünmesi gerekir.
AYNI İNANCA SAHİP OLMAK UYUM ANLAMINA GELMİYOR

Genellikle eşler birbirini tanımadan, biyolojik ve maddi yeterliliğe göre veya yine bu kriterlere önem veren tanıdıklarının tavsiyesine göre karar veriyor. İnancın kişiliğe getirdiği olumlu özellikler o kişinin sahip olduğu özelliklerle orantılı. Yani aynı inanca sahip olmak evlilikte mutlak bir uyumu sağlamayabiliyor.

EVLENİNCE DEĞİŞİLMİYOR

Eş seçiminde mümkün olduğu kadar açık ve dürüst davranmak gerekir. Olduğun gibi görünme ya da göründüğün gibi olma, önemli bir iç tutarlılık göstergesidir. Mutlu evlilikler aklın ve duyguların eşdeğerde ortaya konduğu ilişkilerdir. Evlilik kimsenin kişiliğini değiştirmez. ‘Evlenince ben onu değiştiririm’ mantığı sizi ancak mutsuzluğa götürür.

FİZİKSEL YETERLİLİK VE MADDİYAT MUTLULUĞA YETMEZ

Evlilikte çoğunlukla karşı tarafın fiziksel görüntüsü, maddi gücü ve sosyal becerisi üzerinde durulur. Bir kişinin belli bir yaşta olması ve parasının olması o kişinin ticarette başarılı olacağı anlamına gelmezse aynı şekilde sağlıklı bir evlilik için de kişinin belli bir yaşta olması, fiziksel görünümünün iyi olması ve maddi imkanının olması o kişinin evliliğe uygun olduğu ve evlilik yeterliliğine sahip olduğu anlamına gelmez.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5844

Evleneceği Eşi Tanıma Yolları

Eskiden beri memleketimizin bir çok yerlerinde yapıldığı gibi evleneceği eşini tanımadan evlenmenin doğru olmadığını, bunu di­nimizce de mahzurlu bulunduğunu daha önce söylemiştik. Bunun tam tersi olan Avrupa hayranı sosyete takımının uyguladığı gibi se­vişerek evlenmek de, asla doğru değildir. Bu tür evlilikler mutlu ya­şama şansı en az olan ve en çok boşanmanın vuku bulduğu evlilik­lerdir. B öyleleri elbise değiştirir gibi eş değiştirirler. Ancak hiç bi­risiyle de mutlu olamazlar. Sonunda evlilik hayatları sarsılır bekâr hayatına döner, gerçekte ise bir çok kimselerle zina ederek gizli ve gayri meşru ilişkilerini sürdürürler. Buna bir örnek olmak üzere gençlerin hayran olduğu meşhurlardan birini söyleyeyim. Bu kim­se geçenlerde -gazete aracılığı ile şu mesajı yayınladı: “- Falanca kimse ile (adını belirterek) sevişeceğim. Çocuğumuz olacak, anlaşabilirsek evleneceğiz.”

İşte milletimizin asaletini bozan böyleleridir. Gençliği de yine onlar felakete sürüklüyorlar.

Bu hususları göz önüne alarak bu mevzuda orta yolu seçmelidir. Yani birbirleriyle görüşüp tanışmalılar. Fakat nikâhtan önce birbir­lerine el sürmemeliler ve baş başa kalmamalılar.

Evlenecek kimse, eşi olacak kişiyi tanımak için şu yollara başvurabilir:

Görmek,

Konuşmak,

Denetlemek,

Soruşturmak,

İstihare

Şimdi bunları sırasıyla biraz açıklayalım:

a- Görmek

Kişi evlenme düşüncesinden söz etmeden önce seçeceği kimse­yi -baş başa tenha bir yerde olmamak şartı ile – uygun bir ortamda görmeli. Mümkün olduğu kadar vücut yapısını görmeye çalışmalı.

Bu husus çok mühimdir. Evlenecek eşler önceden birbirlerini yakından görüp tanımalıdır ki, bu sayede hayal ettikleri ölçülere uyup uymadıkları ve birbirlerinde var olmasını istemedikleri bir ku­sur olup olmadığı ortaya çıksın.

İnsan kısa bir süre kullanıp atacağı bir şeyi alırken bile etraflıca bakıp beğendikten sonra alıyor. Halbuki ömür boyu bir yastığa baş koyacağı hayat arkadaşı olacak eşini alırken, onu yakından görme­den, onunla iyice tanışmadan ve anlaşmadan evlenmesi ne gariptir. Bunları göz önüne alan Resulullah (s.a.v):

“- Ya Resulullah, Medineli falanca kadınla evleneceğim, ne dersin?” diyen bir sahabeye:

“- Onu gördün mü?” diye sorar.

Adam:

“- Hayır, görmedim” deyince,

“- Git onu gör. O da seni görsün. Ondan sonra evlenin” W bu­yurur.

Yine ashaptan Şube oğul Muğire bir kadınla evlenmek ister. Bu­nu duyan Hz. Peygamber:

“- Ona iyi bak da al. Çünkü önceden görüşmeniz evlendikten sonra aranızdaki muhabbetin devamını sağlar” W> buyurdu.

Evlenme bahsinde -erkek ve kadın diye- taraf belirtmeyişimizin sebebi, bütün sözlerimizin her iki tarafı da içermesindendir. Evle­neceği kişiye bakma hususunda kızların da kendini isteyen kimse­ye bakması ve beğenerek rıza göstermesi gerekir. Aşağıdaki olay bu sözümüzü doğrulamaktadır:

Hz. Ömer (r.a) evlenmek için Hz. Ali (r.a)’den kızı Ümmü Gül­süm’ü ister. Hz. Ali (r.a):

“- Kızıma sormadan bir şey diyemem” der ve gidip kızına sorar. Ümmü Gülsüm:

“- Halife Ömer’i yakından görmedim, onu tanımıyorum ki,” de­yince:

” – Öyle ise seni Halife Ömer’in evine göndereyim, görüşüp ta­nışın” der. Bunun üzerine Ümmü Gülsüm gider. Hz. Ömer’le görü­şüp, konuşup tanıştıktan sonra evlenmeye karar verirler,(22)

Bakma konusunda çok önemli bir hususa değineceğim.

Evleneceği eşine bakmak kadar onun anasına bakmak da önem­lidir. Çünkü çocuklar daha çok analarından etkilenirler. Zira çocuk anasının bir parçasıdır. Onun için atalarımız:

“Anasına bak, kızım al” demişler.

Ben de şunu ekliyorum:

“Damadın olacak gencin anasına bak, kızını öyle ver.”

Çünkü damadın anası kızının kaynanası olacaktır. Gelinlerin en çok çektikleri, kaynanalarının erindendir. Hele damat henüz toysa, şahsiyeti gelişmemişse ve uymaca akıllı ise, kaynana da huysuz ve anlayışsız ise anasının bir parçası olan damat anasından aldığı di­rektifle hanımına olmadık eziyet yapar. Böylece mutlu olması gere­ken aile yuvası cehennem azabına dönüşür. Onun için damadın ola­cak gencin “anasına bak kızını öyle ver”; çünkü o kadın, kızının kaynanası olacaktır. Bu konuyu ileride biraz daha geniş açıkladık. (Bkz. S. 342/)

b- Konuşmak

Evlenecek kimselerin birbirleriyle sadece görüşmeleri de yet­mez. Karşılıklı konuşup birbirlerini tanımaları, özel istekleri varsa açıkça konuşmaları lazımdır. Fakat bu konuşma tenhalarda buluşa­rak başbaşa değil, aile arasında olmalı ki haklarında dedikodu olma­sın, kızın şeref ve onuru zedelenmesin. Hem de aralarında hoşa git­meyen haller meydana gelmesin. Bu hususa çok dikkat edilmelidir.

c- Denetlemek

Kişilerin evlenmek istedikleri veya çocuklarına eş seçecekleri kimseleri denetlemeleri kurulacak yuvanın sağlam olması bakımın­dan gereklidir. Neler yapıyor, kimlerle ilişki içinde, nerelere gidi­yor, aile yaşantısı nasıldır? vs. Bunları öğrenmek, eşi olacak kimse hakkında kişiye bilgi ve kanaat verir.

Bunlardan en önemlisi de, arkadaşlarının durum ve karakteridir. Hz. Peygamber (s.a.v): “Kişi dostunun ve arkadaşının dini ve inancı üzeredir (Onun gibi inanır ve onun huyunu alır). Her biriniz ki­minle dostluk ve arkadaşlık ettiğine dikkat etsin!”(2^ buyurmuştur.

Yani insan -özellikle gençlik çağında- huylarını, inançlarını ve karakter yapısını arkadaşlarından alır. İyi arkadaşlar insanı iyi, kö­tü arkadaşlar kötü yapar.

d- Soruşturmak

Evlenirken alacağımız kızın veya damat olacak gencin durumla­rını ve ailelerinin durumlarını öğrenmek için soruşturmak da yarar­lıdır. Yalnız sorulacak kimseler çok önemlidir. Şayet sorduğun kim­seler, hakkında bilgi almak istediğin şahısların yalanlan ve seven­leri ise, kusurlarını gizler, doğruyu söylemezler. Yahut da onları çe­kemeyenler veya sevmeyenler ise, damat veya gelin olacakların iyi­liklerini gizler, belki de onlara kendilerinde olmayan kötülükler isnad ederler. Onun için bu hususa çok dikkat etmeli, herkese kanma-malı ve her söze inanmamalıdır. Mümkün olduğu kadar tarafsız ve sözüne güvenilir kimselere sorup bilgi edinilmelidir.

e- İstihare

Kişinin bütün bunlardan sonra bir de istihare yaparak geleceği hakkında Allah’tan hayırlısını dilemesi, kuracağı yuvanın uğurlu olmasını sağar.

İstihare şöyle yapılır: İstihare yapan kimse abdest alır, iki rekat namaz kılar. Sonra gönlünü Allah’a bağlayarak şöyle dua eder:

“- Allah’ım ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısını dile­meni istiyorum. Kudretine dayanarak kaderimi belirtmeni istiyo­rum. Bitmeyen, tükenmeyen fazlı kereminden bana lütfetmeni isti­yorum. Allah’ım istediğim kimseyle evlenmem, dinim için, yaşa­mam için ve ahiretim için bana hayırlı olacaksa evlenmemi dile ve evlenme işimi kolaylaştıı; evliliğimi mutlu ve uğurlu kıl. Şayet bu evlilik dinim için, yaşamam için ve ahiretim için hakkımda zararlı ise, beni bu işten vazgeçir ve bu işi benden uzaklaştır. Sonra da hakkımda hayırlı ve uğurlu olanını dile.”

Bir kimse Allah’a inanarak güvenerek, iyi niyetle ve temiz bir kalble böyle istihare yaparsa, şayet evlenmesi yahut istihare yaptı­ğı herhangi birisi, hakkında hayırlı ise Allah engelleri kaldırır ve iş­lerini kolaylaştırır. Evlenme işlemleri kolayca oluverir ve mutlu bir yuva kurulur. Eğer hakkında hayırlı değilse engeller çıkar, işler zor­laşır, evlenme işi çıkmaza girer. Bu takdirde işi haline bırakmalı, kadere razı olup zorlamamalıdır. Allah başka yönden kısmetini açar.

Bütün bunlar olumlu gelişir ve taraflar evlenmek isterlerse kesin karar vermeden önce iki taraf da aile yaşantısının nasıl olacağı, mehir ve alınacak eşya bakımından aralarında anlaşır, istek ve şartları­nı konuşurlar. Karşılıklı anlaştıktan sonra karar verir, evlenme işle­rini yürütürler

http://www.ladyhospital.com/evlenece-e-tan-t30456.html?t=30456

http://www.sevde.de/aile_ve_cocuk/mutlu_aile/evlilik/11.htm

Dinimiz flört tarzı ilişkiye nasıl bakmaktadır. Aşık olmak caiz mi?

Değerli Kardeşimiz;

1- Flört Müslümanlarların lügatında yeri olan bir kelime olmadığı gibi, ifade ettiği mânâ da Müslümanlarda hayat bulan bir olay değildir. Flörte kimler ne mânâ yüklerse yüklesin. İslâm böylesine hissi bir konuda erkekle kadına sınırlar çizer ve Efendimizin meşhur ikazı iki tarafı da kesin ölçülerle korumaya alır, muhafaza eder.

Nedir Efendimizin kesin ve çok makul olan ikazı?

– Yabancı bir kadınla bir erkek iki ikiye, baş başa kalırlarsa üçüncüleri şeytandır!

Evet, biribirine yabancı iki karşı cinsin tenha bir yerde baş başa kalışları; hislerinin isyanına, yaratılışta var olan duyguların ayaklanmasına vesile teşkil eder. Cinsi hislerin ayaklanması ve isyanından sonraki safhaları ise kimse kestiremez. Nerede başlar, nerelere kadar gider. Zaten toplum hayatındaki pişmanlıkların, hatta cinayetlerin ve kötülüklerin büyük çoğunluğunun bu ikaza kulak asmayıştan, aradaki sınırı aşıp taşmaktan kaynaklandığı da yaşanan günlük olaylarla sabittir.
Bunun istisnası yok mu, her kadın, her erkek böyle mi?

Elbette öyle bir iddiamız olmaz. Elbette her kaidenin istisnası olur. Lakin istisnalar hep müstesna kalır, umumi hükmü değiştirmez. Bildiğim gerçek odur ki kadın kendisini şaibe altına sokacak laubaliliklerden uzak kalmalı, kolay elde edilen, kolayca da terk edilen eğlence metaı haline gelmemelidir.

Bilindiği üzere kolay elde edilen şeyin kıymeti pek bilinmez, kolayca da terk edilmesinde mahzur düşünülmez. Değerli şeyler ise hep zor elde edilir, böylece de kolayca terk edilmezler. Kadın değerlerin en yücesi, itibarını korunması lazım gelenlerin de en önde gelenidir. Kadının bir gün falanın yanında, öteki günü de filanın kolunda olması, bir başka gün ise kimin yanında olacağının bilinmez hale düşmesi, onu hayatı boyunca itibarsızlığa mahkum eder. Bir değerli hayatı böylesine değersiz ve itibarsız hale düşüren şeye ise siz ister flört deyin, isterse başka bir şey; ne savunulur ne de sonucu basite alınacak bir doğallık olarak görülebilir.

Yine bir kudsi beyandan öğrenmekteyiz ki sonu evliliğe varmayan gayrımeşru yakınlaşmalardan taraflar öylesine pişmanlık duyacak ki ahirette:

– Keşke ateş parçası tutsaydım da böyle sonuçlar verecek başlangıçlar yapmasaydım diye feryat edeceklerdir.
Ama bunun faydası olmayacaktır. Çünkü ok yaydan çıkmış, kurşun hedefi vurmuş; tamiri mümkün olmayan tahribat vaki olmuştur.

Onun içindir ki dindar ailelerde kadın, kuracağı yuvada mutlu ve huzurlu olmak için geride şaibeli bir geçmiş bırakmamaya çok dikkat eder, vardığı yerde başına kakılacak bir sürü yanlışların sahibi olmama konusunda büyük titizlik gösterir. Bu dikkat ve titizliğinden dolayı da ömür boyu sevinç duyar, itibar sahibi olmanın mutluluğunu yaşar.

Kadını tertemiz mutlu bir ailenin kurucusu değil de, günlük zevklerin malzemesi haline getiren erkekler, yahut da kendilerini bu duruma düşürmüş kadınlar elbette konuyu bizim gibi yorumlamayacak, hallerine uygun düşen hayatın savunucusu olacaklardır. Böylelerine bizim ne söyleyecek sözümüz, ne de verecek cevabımız olur. Kendi düşen ağlamazdan başka.

Ahmed Şahin, Aile İlmihali, 142.

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?id=11103&s=show_qna

Eşim beni niye anlamıyor?

Eşinizin sizi niye anlamadığını merak ediyorsanız önce iki insanın birbirini tam manasıyla anlayabilmesini engelleyen sebepleri bilmeniz gerekir. Belki kendinizi yeterince anlatamıyorsunuzdur, belki de yaptığınız tek şey; akşama kadar evde oturup eşinizin bir an önce gelip sizi anlamasını beklemektir.

Hepimizde bir parça anlaşılamamak sıkıntısı var. ‘Beni hiç anlamıyor.’ cümlesini hem kendimiz sıkça sarf ediyor hem de etrafımızdakilerden duyuyoruz. Anlaşılmaya ihtiyacımız var elbette; ama özellikle eşler arası anlama ve anlaşılma söz konusu olunca sağlam temeller üzerine kurulu yuvaların çoğalması adına konuyu enine boyuna masaya yatırmakta fayda var. Nişanlılık döneminde çok iyi anlaşan çiftler evlenince neden eşlerini tanımakta zorluk çekiyorlar? İki insan birbirini gerçekten anlayabilir mi? Ve bizi en iyi kim anlar?..

“Modern hayat eşlerin birbirlerini anlamalarını zorlaştırıyor.” diyen psikiyatr Mustafa Ulusoy, ilk gençlikten itibaren ‘kendin ol’, ‘kendini yaşa’, ‘hayatının sahibi sensin’ gibi sloganlarla benlikleri şişirilen iki insanın bir araya gelince şiddetli bir çatışma yaşamasının çok normal olduğunu düşünüyor. Nişanlılık döneminde her bakımdan uyum içinde olduğunu düşündüğünüz eşinizi evlendikten sonra tanımakta zorlanmanızın altında da bu yatıyor işte; benliklerin iç içe geçmesi… Peki doğasında tahakküm etme isteği olan benlikler nasıl çatışıyor? Nişanlıyken dışarıda bir çay bahçesinde oturup, sohbet ediyordunuz ve herkes kendi evine dönüyordu. Müstakbel eşinizin içeri girer girmez çoraplarını sağa sola fırlattığını ve yemek sofrası geç kuruldu diye sinirlendiğini; ancak evlendikten sonra öğrenebildiniz. Siz düzenli bir insansınız ve eşinizin de düzenli olmasını istiyorsunuz. Ayrıca yemek yaparken geciktiniz diye sinirlenmek yerine mutfağa girip size yardım etmesini bekliyorsunuz ve eşiniz arkadaşlarıyla dışarıya çıkmak istediğinde ‘Sen artık evli bir erkeksin, bekarlık günlerinden kalma alışkanlıklarını bırakmalısın.’ diye bir uyarıda bulunuyorsunuz ona. İşte her daim kendi istediği olsun isteyen iki benlik çatışmaya başladı bile… Psikiyatr Ulusoy; ‘Benliklerin en çok sürtüştüğü tek yaşama alanı’ olarak tanımlıyor evliliği. Zaman içinde birbirlerinin zayıf yönlerini keşfeden eşlerin düştüğü en büyük hata ise öfke anında düşüncesizce zayıf noktalara yüklenmeleri ve birbirlerini duygusal anlamda yaralamaları. Evlilik ilişkisini çocuk ile kedi arasındaki ilişkiye benzeten psikiyatr Ulusoy ilginç bir örnekle açıklıyor bu benzetmeyi; “Kediyi sevmek için kuyruğundan yakalamaya çalışan çocuk isteğine ulaşamıyor; çünkü kedinin kuyruğu çok hassas ve duyarlı. Ama kedinin başını okşadığı zaman hem çocuk hem de kedi mutlu oluyor. Eşler de öfke anında benliklerinin iyice kabardığını dikkate alarak birbirlerinin kuyruğuna basmaktan kaçınmalılar.” Evli çiftlerin özellikle ilk zamanlarda sıkça yaşadığı çatışmalar aşırıya kaçmadığı sürece kişiliklerin gelişimi için gerekli; ama eşlerin, Yaratıcı’nın her birimiz için biçtiği değeri göz ardı ederek, kendilerini asla ödün vermeyecek biçimde önemsemeleri huzursuz bir ev ortamını da beraberinde getiriyor.

Aslında iki insanın birbirini olduğu gibi anlaması ve insanın kendini karşısındakine eksiksiz bir şekilde anlatabilmesi mümkün değil. Anlama ve anlaşılmanın önünde insan olmamızdan kaynaklanan birçok engelin olduğu gerçeğini kabullenirsek ‘Hiç kimse beni anlamıyor.’ şeklinde sızlanmaktan da vazgeçebiliriz. Diyelim kadın ve kocası karşılıklı oturdular; bir yandan çaylarını yudumlayıp bir yandan da bir meseleyi çözümlemeye çalışıyorlar. Kadın zihninde çok renkli bir resim olarak belirginleşen konuyu kelimelere dökerken dilin yetersiz kalması yüzünden bir eksiklik duygusu yaşıyor. Erkek de kendisine en baştan eksik olarak iletilen meseleyi zihninde bir resim olarak canlandırırken eleğin altına dökülenler iyice azalmış oluyor artık. Psikiyatr Ulusoy bu örnekten çok önemli bir sonuca varıyor; insanı mükemmel ve eksiksiz anlayacak tek bir varlık vardır; o da Yaratıcımız. Günümüz insanı işte bu gerçekten uzaklaştığı içindir ki karşısındaki tarafından mutlak bir şekilde anlaşılmak istiyor ve bu hiçbir zaman mümkün olmadığı için de mutsuz oluyor. Bu durumda eşimizin de bir insan olarak yetersiz olabileceğini, o an belki kendi yaşadığı sorunlar yüzünden ya da bizim yaşadığımız sorunların karmaşıklığı yüzünden çok istese bile bizi anlamayabileceğini hiç unutmamamız gerekiyor.

İnsani ilişkilerdeki beklentilerin haddinden fazla olmasını kainattan uzaklaşmamıza bağlayan psikiyatr Ulusoy, kadınların daha çok kendilerini anlatma ve anlaşılma ihtiyacı hissettiklerini göz önüne alarak birkaç rahatlatıcı tavsiyede daha bulunuyor: “Kendinize bir yeryüzünden bir de gökyüzünden ilgileneceğiniz bir nesne seçin. Pencereden baktığınızda görüş alanınız içine giren ya da her gün geçip gittiğiniz yol üstünde bulunan bir ağacı gözlemleyin, onunla arkadaşlık kurun ve tefekkür edin. Gökyüzünde de bir yıldızınız olsun. Bu sayede ‘Eşim bir an önce gelsin ve beni mutlaka anlasın.’ düşüncesinden vazgeçebilirsiniz.”

Ülkü Özel Akagündüz / İstanbul

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/02/09/kadin/butun.htm

Evlilikte Doğru İletişimin Kuralları

KURAL 1: Önce arkadaşlık! Hatta arkadaşlık öyle ön plana çıkmalı ki aşk ancak arkasından gelmeli. Çünkü, romantik aşkın kıvılcımı söndüğünde arkadaşlık ateşinin kalpleri ısıtıyor olması lazım.

KURAL 2: Önemli konuları karşınızdaki insanın işi başından aşkınken gündeme getirmeyin. Sizin birinci önceliğiniz belki de o sırada karşınızdaki insanın birinci önceliği değil. Hele işi başından aşkınsa, yoğunsa, kafasına iş takılmışsa … Oysa siz, gerekli ilgiyi göstermediği sonucunu -yanlış da olsa- çıkaracaksınız. Bekleyin … Doğru zamanı yakaladığınızda konu orada çözülecektir. Yanlış zamanlama yüzünden çözümlenemediğinde içinizde büyüyecektir. Çözümlenemeyen sorunlar zamanın geçmesiyle beslenerek büyür.

KURAL 3 : Ön fikirli olmayın, yani karşınızdakini “peşin hükümle” haksız ilan etmeyin. Örneğin; “Sen anlaşılmazsın” yerine “Ben seni anlamakta zorlanıyorum” demeyi tercih edin. Aslında böyle yapınca karşı tarafın savunmasını kırıyor ve onu açık olmaya zorluyorsunuz. Karşınızdakinin lafını ağzına tıkamaktansa cevap almaya bakın.

KURAL 4 : Ne istediğinizi tam olarak bilin. Karşınızdakinden şikayet edeceğinize, siz tam olarak ne istediğinizi söyleyin ve karşınızdakinin buna tepkisinden hareket ederek yolunuza devam edin. Sonuçta sizin kafanızın içinde ne olduğunu bilemeyebilir. Genellikle tartışmaların başlama nedeni, birisinin sevgi arayışı, ilgi ve alâka isteğidir. Ne istediğinizi tam olarak bilin ve onu isteyin. Sevgi dilenmek için rol yapmayın.

KURAL 5 : Karşınızdakinin istek ve duygularına kilitlenin. Birisi sizi suçladığında hemen olayın kendi tarafımızdan görünen boyutunu anlatmaya başlarız. Bu hepimize normal gelir ama aslında bu bir savunma mekanizmasıdır. Ne yapabileceğinize dair sorular sorun. Savunma dürtüsü kendine güven eksikliğinden doğar ve asıl konudan uzaklaştırır.

KURAL 6 : Bir seferinde bir konuyu tartışın. Bunu “bir sefer bir konuyu tartışın” şeklinde de yazabiliriz. Çünkü genelde bir tartışma sırasında ondan evvelki on tartışmanın da hesabı ortaya çıkar. Bu durumun işleri kolaylaştırmadığını hepimiz biliyoruz. Doğru söz ayrıca savunma istemez.

KURAL 7 :Tam olarak neyi kastettiğinizi açık edin. Mesela eşiniz bir köşeye çekilmiş sessiz sessiz duruyor. Bu şartlarda “Bana mı sinirlendin?” diye sorarsınız veya “Sen niye sinirlisin?” diye mi? Bana mı sinirlendin? demek daha akıllıcadır. Size olmayabilir ve açılır derdini anlatır. Eğer sizeyse ne olduğunu konuşursunuz. Oysa, “niye sinirlisin?” demenizin altında “Sen sinirlisin” düşüncesi yatıyor. Konuşurken ince ayar önemli!

KURAL 8 : Karşındakini dinleyin. Bu kadar basit. Çoğu zaman karşınızdaki insanın tek istediği onu dinlemenizidir. Dinlediğinizden ve ne dediğini anladığınızdan emin olduğunda mesele kalmayacak.

KURAL 9 : “Sen” yerine “Ben ” kullanın. Kural basit … Hep geç kalıyorsun yerine ” “Beklemekten haz etmiyorum” veya “Dağınıksın” yerine “Arkanı toplamaktan yoruldum” gibi. Kendinizi nasıl hissettiğinizden sadece siz sorumlusunuz!

KURAL 10 : Talimat vermeyin, rica edin. Talimatla rica arasındaki fark; Talimat yerine gelmezse cezası vardır. Mesela bir somurtma, bir hareket, sessizlik, sırt dönme. Oysa ricaların cezası yoktur ve belki de bu yüzden rica ettiğinizde her şey daha kolay olur. Gerçek rica kimseye sorumluluk yüklemez.

KURAL 11 : Karşınızdakine cevap vermek yerine tepki göstermeyi seçmeyin. Tepki, harekettir; birisine ağzınızı açmadan bir duyguyu iletirsiniz. Cevap vermek ise sözel bir eylem. Konuşmaya davet ediyor. Hoşunuza gitmeyen bir şey olduğunda tepki değil cevap verin. Böylece sorun, anlaşılmaz bir durum, bir bilmece olmaktan çıkar. Tepki verirseniz karşılığında tepki alırsınız ve neticede hedeften uzaklaşırsınız.

KURAL 12 : Duygularınız sizi yanıltmaz. Çatışmanın nedeni duygu değil sizin o duygu karşısında verdiğiniz tepkidir. Duygu ile düşünceyi ayırabilmek gerekiyor. Hem kendimiz hem de karşımızdaki için. Sevdiği insan eve çok geç gelirse herkes sinirlenebilir, kırılır, üzülür. Ama bu hissi doğal karşılayıp konuşmak gerek. (O içeri girer girmez üzerine saldırmak yerine). Hissetmek, insan olmanın bir parçası. Hislerinizi değil, tepkilerinizi tartın.

KURAL 13 : Anlayışlı olun! İnsanlar bir fikri defalarca dile getiriyorlarsa “anlayış” arıyorlar demektir. Yani mutlaka sizinde onlarla aynı fikirde olmanız gerekmiyor. Karşı tarafı anlıyor olmanız yetecektir. Bir çocuk düşünün, “Senden nefret ediyorum” diye ağlıyor. Siz ona kırılacağınıza çocuğun nasıl mutlu olacağını düşünürsünüz, öyle değil mi? İşte anlayışlı olmak bu. Her zaman aynı düşüncede olmak gerekmez, ara sıra anlayış göstermek çok işe yarar.

KURAL 14 : Eşiniz, “Hayatım” dediğinde oradaki “Hayatım ” ın gerçek anlamını yakalamaya çalışın. Kavga ederken bile söylenen “Ama hayatım anlamıyorsun vallahi” formülünde karşınızdaki size bir mesaj vermeye çalışıyor ve aslında size “hayatım” derken o kendi hayatını dile getiriyor. O hayatı görebilmeniz önemli. Her tartışmanın altında bastırılmış bir istek vardır. Onun ne olduğunu bulun.

KURAL 15 : Eşinize duygularınızın ne olduğunu, o duyguyu hisseder hissetmez söyleyin. Türk filmlerinde çok olur, biri “akım” derken diğeri başka bir şey anlar. İnsan karşısındaki hakkında aslında doğru olmayan bir hisse kapıldı mı ayıkla pirincin taşını! Bu his geldiği anda işin aslını ortaya çıkartmak gerek, o nedenle duygu hissedilir edilmez verdiğiniz tepki dile getirilmeli. Tabii bu işin bir istisnası var; eski kavgalar. Mesela kendinizi evde yalnız hissettiniz diye, “Sen zaten iki ay önce eve de sabaha karşı gelmiştin” diye başlamamak lâzım. Bir anda bir insan yada bir durumun sizi çok kızdırması güç ama birikmiş kızgınlığı patlayabilir. Bardağı taşıran son damla durumlarını yaşamamak için bardağın dolmasına izin vermemek gerekir.

KURAL 16 : %100 dürüst olun. ve bu da günde 24v saat sürsün. Veya %99.99 dürüst olun. “Bugün suratın hasta gibi görünüyor” demenin alemi yok! Ama eşiniz ona karşı hep açık olmadığınızı bilirse ve ilişki dürüstse arada sağlam bir güven ilişkisi oluşuyor. Bilmek istediğinizi sorun! Dürüst olun ki güven olsun. Güven olsun ki arkadaşlık doğsun ki Arkadaşlık olsun ki uzun bir ilişkinin tadı olsun!

KURAL 17 : Ara sıra işi şakaya vurun. Aranızda yaptığınız konuşmalar mahkeme tutanağı değil! Bazen yerinde bir espri her şeyi yumuşatır. Kadın; bu huyun böyle devam ederse bende çeker giderim! Adam; Nereye gidiyorsun, bende geleyim … Gülümseten cevaplar işi kavgadan çıkarır, meseleye yapıcı yaklaşım sağlar.

KURAL 18 : Falcılık yapmayın. Bir insanı ne kadar yakından tanırsanız kafasından geçenleri o kadar rahat okumaya başlarsınız. Ancak önemli konularda işin bu yönüne fazla güvenmemek gerek. Ya yanlış okumuşsanız. Konu önemliyse sormaktan çekinmeyin, sorun. Durum apaçık belli olsa bile, işin doğrusunu sormak aslında yanlış bir düşünceyle yola devam etmekten kat be kat iyidir

KURAL 19 : Ana yoldan sapmayın! Bazen birisine -kırılıp, üzülecek diye- söylememiz gereken bir şeyi söylemeyiz. Ama söylememiz gerekebilir. Burada izlenmesi gereken yol; ilk önceliğimizi ortaya koymak. Söylemesi zor bir şeyi anlatmadan önce bir açılım yapabiliriz. Seni çok seviyorum, senin için en iyisini istiyorum, bu konu aramızı bozsun istemiyorum. Zor şeyi söylemeden önce karşınızdakine olan zaafınızı ortaya koyarsanız iki tarafın da işi kolaylaşır. Sevdiklerinizle zor konuları konuşurken duygularınızı dile getirin. Getirin ki, tartışmalar sizi beraber kılan sevgiden ayırmasın.

KURAL 20 : Lâfı dolandırmayın. Yani size yazdığımız bu 20 altın kuralı mutlaka uygulayın. Ve asla unutmayın; Sevenler arasında iletişimin üç büyük temel kuralı vardır : Duygular, duygular, duygular …

http://www.izdivac.com/izdivac-tr/dogruiletisim.asp

Tekrar evlenseniz aynı eşi seçer misiniz?

Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nevzat Battal, “20 yıllık evli çiftlere (Tekrar evlenseydiniz yine bugünkü eşinizi seçer miydiniz?) diye sorulduğunda, (evet) diyenlerin oranı, sadece yüzde 2.7’dir” dedi.

İnsanların evlenmeden önce birbirlerini tanıyamamasının nedeninin, “kişinin karşı cinse olan ihtiyacı nedeniyle bazı şeyleri görememesi” olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Battal, bir başka yanlış düşüncenin de “Evlenirsem ben onu hizaya sokarım” mantığıyla yaklaşılması olduğunu söyledi.

Cumhuriyet Üniversitesi Kültür Merkezi’nde “Bilinçli Eş Seçimi” konulu bir konferans veren Dekan Prof. Dr. Nevzat Battal, öğrencilere, evlenecekleri eşi seçerken dikkat etmeleri gereken konular hakkında bilgi verdi. İnsan hayatında çok kritik dönemler olduğunu ve eş seçiminin de bunların başında geldiğini ifade eden Prof. Dr. Battal, şunları söyledi: “Yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, 20 yıllık evli çiftlere (Tekrar evlenseydiniz yine bugünkü eşinizi seçer miydiniz?) diye sorulduğunda, (evet) diyenlerin oranı, sadece yüzde 2.7’dir. Bu yüzden insan hayatının kritik anında, yaşamın seyrini değiştirecek bu kararı vermeden önce, çok dikkat edilmesi gerekir.” Evlenmeden önce kişinin bazı temel kriterleri dikkate alarak karar vermesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Battal, öğrencilerden, eşlerini seçerken öncelikle kişilik ve karakter, kültürel uyum, ekonomik yeterlilik ve cinsel çekicilik gibi konuları göz önüne almalarını istedi.

“(EVLENİRSEM HİZAYA SOKARIM) YANLIŞI”

İnsanların evlenmeden önce birbirlerini tanıyamamasının nedeninin, “kişinin karşı cinse olan ihtiyacı nedeniyle bazı şeyleri görememesi” olduğunu kaydeden Prof. Dr. Battal, şöyle devam etti: “(Bu benim eşim olur veya olamaz) kararını 30 saniyede veriyoruz. İlk itici ve çekici gelen özellikleri cinsel yönden ele alıyoruz. Ona ihtiyaç duyuyoruz ve kaybetmek istemiyoruz. Kaybetmek istemediğimiz için maske takarak, kendimizi iyi yönlerimizle gösteriyoruz veya gerçek kişiliğini gösterse de biz onu olduğu gibi görmek istemiyoruz.” Bir başka yanlış düşüncenin de “Evlenirsem ben onu hizaya sokarım” mantığıyla yaklaşılması olduğunu belirten Prof. Dr. Battal, eş seçiminde kişilik özelliklerinin yanı sıra cinsel ve kültürel uyum ile ekonomik yeterliliğin de göz önüne alınması gerektiğini vurguladı.

“EVLENECEĞİM KİŞİYİ NASIL TANIYABİLİRİM”

İnsanların eş seçerken bazı püf noktalarıyla, karşısındakinin karakterini anlayabileceğini ifade eden Prof. Dr. Battal, öğrencilere şu önerilerde bulundu: “Kişinin evleneceği insanın gerçek karakterini anlaması için, onun olağanüstü durumlardaki davranışlarını ve beden dilini çok iyi okuması gerekir. Olağan durumlarda kişiler maskelerini yüzlerinde muhafaza ederek kendilerini şirin gösterebilirler. Oysa ki olağanüstü durumlarda karşınızdakinin gerçek kişiliğini anlayabilirsiniz. Sınav yapmayın ama bu gibi durumlarda verdiği tepkileri çok iyi gözlemleyin. Ayrıca size değil de başkalarına olan davranışları da o kişinin gerçek kişiliğini ele verir. Bunların yanı sıra ikinizi birden ortak tanıyan, güvendiğiniz bir kişinin görüşleri de bu konuda size yardımcı olabilir.”

“BEYAZ ATLI PRENSİ BEKLERKEN SEYİSE RAZI OLABİLİRSİNİZ”

Eş seçiminde yapılan diğer bir hatanın da evlilik konusunda aceleci davranmak olduğunu kaydeden Prof. Dr. Battal, şöyle devam etti: “Aceleci davranıp, üniversitenin birinci sınıfında birini bulup bağlanmak isteyenler var. Bu son derece yanlıştır. Bir ayakkabıyı seçerken bile kişi, bir kaç yere bakmadan ayakkabı almaz. Evlilik ise verilmesi gereken çok önemli bir karardır. Bu yüzden okulun ilk yıllarında bu konuda acele etmeyin. Özellikle üçüncü sınıf, bu konuda ideal dönem olabilir. Bunun yanı sıra (Gönlümün prensini bekliyorum) mantığıyla eş seçimini geciktirenler de var. Şunu sakın unutmayın, (Prensi bekliyorum) derken, sonunda seyise de razı olabilirsiniz.”

http://meclis.islamievlilik.com/viewtopic.php?=&p=191190

Aile İçi İletişim Rehberi- MAKUL ÇÖZÜM

Nevzat Tarhan Profesör Doktor Psikiyatrist ntarhan@mcaturk.com

Aile İçi İletişim Rehberi- MAKUL ÇÖZÜM

Makul Çözüm Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın kaleminden, aile içi ilişkilerde yaşanabilecek sorunlara çözüm önerileri sunan bir başvuru kaynağı. Aile içinde sağlıklı ilişkiler kurabilmenin yolunu karşılıklı anlayış ve sevgi-saygı güven bağında gören yazar, kaliteli ilişkiler kurabilmenin ipuçlarını veriyor.

………….

Bilinçli birlikteliğin ödülü genelde kendi içerisindedir. İlk ödül içimizde hissettiğimiz uyumdur. Aynı orkestrada olanlar; uyumlu olmanın aynı müzik ahenginde titreşmek olduğunu bilirler. Bir orkestrada hiçbir enstrüman diğerlerinden üstün değildir.Hepsi birbirini tamamlar.Her biri orijinaldir, benzersizdir. Bunun için hiç kimse diğerinden üstün değildir. Ama kendisini geliştirmiş kişi daha ilerdedir. Şunu bilmek gerekir; bilinçli evlilik özel yetenek gerektirmez özel çaba gerektirir. Öğrenmek isteyen herkes bir müzik aletini çalabilir, mutlu ve başarılı çalmak için uyumun güzelliğini tatmak gerekir.Yaşamın zenginliğini, her gün yeni bir güzelliğini tatmak için aynı müzik ahenginde titreşmeyi amaçlamak gerekir. Evrende titreşen ve sallanan müziksel bir enerji değil mi? Evrende ki ahenge uymak insanın çıkarına değil mi? Varoluşa uygun davranmak insanın yararına değil mi? Kuşlar, ağaçlar, dağlar, taşlar, böcekler, sinekler, çiçekler hepsi evrenle aynı müzik ahenginde titreşiyorlar ancak insanın küçük iradesi evrendeki düzene kafa tutuyor sonuçta da mutsuzluk olarak bedelini ödüyor.

İyi eş, iyi anne, baba olmak hayatımızda öncelikli bir yere sahip olmalı. İyi ev hanımı, iyi iş adamı olmak yeterli değildir. Sorunlarla karşılaştığımız zaman suçlamalarda bulunmak yerine ihtiyacımız olan bilgiyi edindikten sonra değiştirilebilir olanı düzeltmek eksiklerimizi tamamlamak ve kendimizi gerçekleştirmek bizim elimizdedir.

………………………

Yazar iletişimin bazı altın kurallarını şöyle sıralıyor:

1- Altın orta nokta kuralı: Tarafların beklentileri, fiziksel, ruhsal ve duygusal ihtiyaçları konuşulduğun da; her iki taraf birer adım atarak orta noktada buluşup uzlaşmaya çalışırlar.

2- İyi zan kuralı: Eşinizin sinirli, kızgın, öfkeli veya ilgisiz tavırlarında iyi zanlı yaklaşın. Eşinizi yanlış anlayabileceğinizi, sizi incitmek amacı ile yapmadığını öncelikle düşünün. Olumsuz senaryolara inanmak analitik düşünce yeteneğini bozduğu için kişiyi yanlış yargılara götürür .

3- Kendini gerçekleştiren ön kabul kuralı: Bir insan, diğer insanın kendisi hakkında kötü düşündüğüne inanırsa farkında olmadan beden dili ile bunu yansıtır. Karşı taraf olumsuzluğu hisseder ve savunma işine girer. Karşılıklı negatif etkileşim ve yersiz düşmanlık duyguları oluşur. Bunun çaresi diyalogu sabırla devam ettirmektir.

4- Saldırı hakkı tanımak: Bir insan her zaman neşeli, mutlu olması hoş olurdu ama bu mümkün değildir. Eşinizin sinirli olmasının nedeni sizinle hiç ilgili olmayabilir. Ona saldırı hakkı tanımak gibi güzel bir armağan verirseniz fırtınaya fırsat vermezsiniz.

5- Kendinizi kanıtlamanız gerekmez: Her anlaşmazlık genelde tarafların güç mücadelesine dönüşüyor. Kendi kimliğini, özgürlüğünü ispat etmek için fırsat olarak görülür. Bu düşünce tarzı karşılıklı duygusal enerjileri savunmaya harcamaya iter. Sürekli gerilim hali devam eder. Böyle durumlar çok az sevgi sağlar ve ilişkileri sağlamlaştırmaz. Kendine güvenen insan kendisini ispata ihtiyaç hissetmez. Başarıları kendini kanıtlamaya yeter.

6- Aykırı duygulara sahip olma hakkı tanımak: Duygular genelde ak ve kara şeklinde değildir, gri tonları daha fazladır.İnsan duygu yapısı çeşitli duyguların karışımından oluşur. Şuan sevgi hissetmediğimiz kişi ve olay tekrar sevmeyeceğimiz anlamına gelmez. Sevgi değişkendir, bırakalım karşımızdaki olaylarda farklı duygular gösterebilsin.

7- Avukat gibi değil hakim gibi olmalı: Bir şeyler ters gittiğinde hata nerede objektifliği ile hareket etmek. Benim “ Eşim haksız da olsam beni desteklemeli “ düşüncesini sorgulamak gerekir. Bazen kol kırılır yen içinde kalır ama bu hatayı onaylamak şeklinde olmamalıdır.

8- Ayda bir oturum yapmak: Evlilik anlaşmaya varma sanatıdır. Bunun için gündemli oturumların ihtiyaç sıklığına göre yapılması çok işe yarar.

9- Eşini değiştirmeye çalışmamak: Evlilik sorunlarından önemli bir kısmı kişi kendisi hakkında düşünmez, eşi hakkında düşünür.Onun ruhunu bile kontrol etmek ister. Başkalarının olmalarını istediği gibi olmadıklarına sinirlenmek yanlıştır. Çünkü; sen kendin bile olmak istediğin gibi olamıyorsun.

10- Aidiyet duygusu ve bağlılık testi: (tablo 1 ) :

0: hiç 1: Az 2: Orta 3: İyi 4: Çok iyi

1- Aileye güçlü bir şekilde bağlı olduğumu hissediyorum.

2- Aileye ait olduğum için memnunum.

3- Ailenin önemli bir parçasıyım.

4- Diğer aile üyeleri ile uyumum iyi.

5- Ailem tarafından engellenmediğimi, desteklendiğimi hissediyorum.

6- Ailemin geleceğini çok iyi görüyorum.

7- Hasta ve muhtaç olsam ailem yanımdadır.

8- Ailemdeki çok kişi benim için birçok zevklerinden vazgeçebilirler.

9- Beraber özel zaman geçirebiliyoruz.

10-Övgü takdir sözcüklerini aile içinde çok kullanırız.

11-Ailede kararları beraber alırız.

12-Kendimi ailede önemli hissederim.

13-Kendimi ailede değerli hissederim.

14-Düşüncelerim dinlenir, eksikliğim hemen fark edilir.

15-Benimle yakından ilgilenilir.

16-Bana saygı gösterildiği, varlığımın farkına varıldığı, hissini hep taşırım.

17-Bana güvenildiği hissini hep taşırım.

18-Sevgi ve şefkatin yoğun yaşandığı bir ortamdayım.

19-Kendimi evde mutlu hissediyorum.

…………………………………………………………………………..

Not: Eğer puanınız 20’nin altında ise avukatınızla konuşunuz.20 – 40 arası ise psikolojik yardım almalısınız.

11- Sosyal baskı ve yasaklara sağlıklı tepki: Bastırılmış duygu, duygusal yoksunluk psikolojik hasar oluşturur. Bastırılmış duygular yeni tecrübeler, kendini kanıtlamaya, sevilme, övülme arayışlara itebilir. Doygunluk ve haz için haklı ve mantıklı tepkiler verip veremediğinizi kontrol edin.

12- Boşanma tehdidine dikkat: Şok konuşmalar yapmak, evliliği test etmek tehlikeli yöntemlerdir. Güven ve sevgiyi arttırmaz. Egonuzu tatmin çabasından başka bir şey değildir. Kazananı olmayan bir uygulamadır.

13- Farklı düşünmeyi sağlamak: Sorun olduğunda verdiğimiz tepki karşımızdakini düşündürtüyorsa başardınız demektir. Sorunlu evlilikler de çocuğu kullanmak eğer düşünce kalıplarını değiştirirse faydalıdır.

14- Kontrol duygusunu hesaba katmak: Karşınızdaki kişiye kontrolü kaybediyor hissini uyandırırsanız ilişki zarar görür. Kazan – kazan ilişkisi için iki tarafta kontrol bende diyebilmelidir.

15- Fırtınalara fırsat verin: “Bu adam beni deli etti “ diyorsanız bırakın fırtına essin arkasından sağanak yağış gelsin sonradan çiçekler açacaktır.

16- İzle – bekle yöntemi: Sabırlı olmak diğer bütün erdemlerin geliştiği temel erdemdir. Sabır ve zaman duygusu birbiri ile ilişkilidir. Hayatın kalıcı zevkleri beklemeyi bilenlere verilir. Meditatif bir eylem olan sabır sadece katlanmak anlamına gelmez. İnsan kendisini bir zevkten mahrum bırakıyorsa mantıklı bir nedeni olmalıdır. Aktif sabır dediğimizde de kişi hareket halinde bekler. Ümidini kaybetmez sürekli fikir üretir. Kesinlikle sabır haklı ve mantıklı olmalıdır. Kişiliği ezdirmek, hakkını aramamak sabır değil pasifliktir. Girişimciliği yok eder. Aktif sabır ise sessiz ama soylu bir davranıştır. ”Senin yaptığını onaylamıyorum ama evliliğimiz için bu yaptıklarına katlanıyorum “ diyebilen insan karşı tarafın kendisini suçlu hissetmesine neden olur ve sonuca yaklaşır.

17- “ Ah Olsaydı “ sendromuna dikkat: Amerikalılar “ Eğer, umarım, gelecekte “ sözcüklerini çok kullanırlar. Bu kapitale dayalı sistemin daha çok şeye sahip olmayı teşvik için geliştirildiği sistemin sonuçlarıdır. Beklenti düzeyini yükseltir. Çok şeye sahip olduğu halde mutlu olamayan insanlar çoğalır. Sahip olduğu şeyin değerini bilen ama çoğu hedefleyen insan tehlikeden kurtulur. Yetinme duygusu yani kanaat tembelliğe itmemeli ama nankörlük gibi bir çirkin özellik evliliğe çok zarar verir. Daha iyiyi isterken sahip olduğu şeylerin farkına varmayan insana nankör denir. Doyumsuz eşler ciddi evlilik sorunlarına neden olurlar.

18- Şefkatin önemi: Sevgiden farklı bir duygudur. Batı dillerinde tam karşılığı olmayan karşılıksız sevgi olarak da söylenebilir. Annenin çocuğuna verdiği en önemli hediyedir. Ruhsal bir enerjidir ve verdiği kimseyi de vereni de iyi hissettirir, şefkat şefkati doğurur. Vicdana giden duygudur, iç sesi, içteki uyarı sistemini harekete geçirir. Bu duyguya sahip kişi bilerek kötülük yapmaz. Şefkatli kişilerin iyi eş olmaları daha kolaydır.Yumuşak ve sıcak kalpli insanları kim sevmez ki. Şefkatli insan aynı zamanda bağışlayıcıda olur affetmeyi başarır. Sevgide bağışlayıcılık daha azdır.

19- Olgun savunma mekanizmaları: Bunları bilmekte ve sorunlu kişilik tiplerini tanımakta yarar vardır.

Sublimasyon ( Yüceltme ): İç çatışma yaşayan kişi yüce değerlere sarılarak ego doyumunu sağlar.

Alturizm: İç çatışmadan fedakarlık yaparak çıkmayı başarmaktır.

Assetizm: İç çatışma durumunda zevke değer vermemeyi, zevki ertelemeyi başarmaktır.

Antisipasyon: Sezinleme ve önsezi özellikleri ile sorunu önceden çözümlemeyi başarmaktır.

Supresyon: İç çatışma yaşandığında sorunu çözüp bilinç altının derinliklerine gömmeyi başarmaktır.

Nevzat Tarhan’ın 6 ay süre ile STV ekranında MAKUL ÇÖZÜM programında ele aldığı konular ve onların sunuluş biçimi izleyiciden çok ilgi gördü. Oluşan bu talep sonrasında programlarda dile getirilen hususlar tekrar gözden geçirilerek Timaş yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Kitabın içinde yer alan konu başlıkları aşağıdadı:

İçindekiler

Giriş

Bir Aşk Macerası

BİLİNÇLİ EVLİLİK

Başkalaşım Değil, Değişim

Orkestra Gibi Olmak

Özbilinç Oluşumu

Psikolojik Dinamiği Anlamak

Duygusal Olgunluk

İLETİŞİMDE BAZI ALTIN KURALLAR

Altın Orta Nokta Kuralı

İyi Zan Kuralı

Kendini Geliştiren Ön Kabul Kuralı

Saldırı Hakkı Tanımak

Kendinizi Kanıtlamanız Gerekmez

Aykırı Duygulara Sahip Olma Hakkı Tanımak

Avukat Değil, Hakim Gibi Olmak

Ayda Bir Oturum Yapmak

Eşini Değiştirmeye Çalışmamak

Aidiyet Duygusu ve Bağlılık Testi

Sosyal Baskı ve Yasaklara Sağlıklı Tepki

Boşanma Tehdidine Dikkat

Farklı Düşünmeyi Sağlamak

Kontrol Duygusunu Hesaba Katmak

Fırtınalara Fırsat Verin

İzle-Bekle Yöntemi

“Ah Olsaydı” Sendromuna Dikkat!

Şefkatin Önemi

Olgun Savunma Mekanizmalarını Bilmek

12 ÇEŞİT SORUNLU KİŞİLİK TİPİ

BİLİNÇLİ EBEVEYN OLMA KURALLARI

Birinci Bölüm

EBEVEYN ÇOCUK İLİŞKİLERİ

1. ÇOCUKLARDA ÖZGÜVEN

Özgüven Yetersizliğinde Ailenin Etkisi

Aşırı Özgüven

Özgüvende Genetik Etki

2. EBEVEYN ÇOCUK İLİŞKİSİNDE TUTARLILIK VE ADALET

Tutarlı Davranış

Ödül ve Cezada Tutarlılık

Kardeşler Arasında Adaletli Davranma

Çocukta Hak Duygusu Gelişmediyse Ne Yapmak Gerekir?

3. ÇOCUKLARDA SAYGI EĞİTİMİ

Saygı Eğitiminde Yapılan Hatalar

Saygılı Davranarak Hakkını Aramak

Hatayı Kabul Edebilmek

4. ÇOCUKLARA İYİLİK YAPMA ALIŞKANLIĞININ KAZANDIRILMASI

İyilik Yapan Mutlu Olur

İyilik Ne İçin Yapılmalı?

İyilik Yapmak Öğrenilir

Çocukları Kötülükten Nasıl Korumalıyız?

5. ÇALIŞAN ANNELER VE ÇOCUKLARI

Bebeklik Döneminde Anne Çocuk İlişkisi

Kaliteli Zaman Geçirmenin Önemi

Büyükannelerin Yanında Büyüyen Çocuklar

6. ANNE BABASI VEFAT EDEN ÇOCUKLAR

Anne Babanın Kaybı Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?

Vefatın Ardından Yapılması Gerekenler

Çocuğun Rol Modelinin Kaybı

7. BOŞANMIŞ AİLELER VE ÇOCUKLARI

Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi

Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?

Boşanmadan Sonra Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

8. ÜVEY ANNE ÇOCUK İLİŞKİSİ

Hakim Üvey Anne İmajı

Çocuğun Gözüyle Üvey Anne

Üvey Annelerin Dikkat Etmesi Gerekenler

Çocuk Üvey Anneye Tepki Gösterirse

Üvey Anne Çocuk İlişkisinde Babanın Rolü

Üvey Kardeş

9. KEKEMELİK SORUNU YAŞAYAN ÇOCUKLAR

Konuşma Nasıl Öğrenilir?

Konuşma Bozukluğunun Nedenleri

Konuşma Bozukluklarının Tedavisi

Anne Baba Bu Süreci Nasıl Etkiler?

Konuşma Geriliği

10. YARAMAZLIK YAPAN ÇOCUKLAR

Eğitim Hatalarından Kaynaklanan Yaramazlık

Yaramazlık Durumunda Ne Yapmak Gerekir?

Hiperaktivite

11. ÇOCUKLARDA TELEVİZYON İZLEME ALIŞKANLIĞI

Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkisi

Ne Yapılmalı?

12. ÇOCUKLAR BİLGİSAYAR OYUNLARINDAN ETKİLENİR Mİ?

Bilgisayar Oyunları Çocukları Nasıl Etkiler?

Bilgisayar Karşısında Çok Fazla Zaman Geçiren Çocuklar

Aileler Ne Yapmalı?

13. ÇOCUKLARIN ÖDEVLERİNE NASIL YARDIMCI OLABİLİRİZ?

Kalıcı Öğrenmeyi Sağlayabilmek

Farklı Öğrenme Modelleri

Öğrenmede Ödül ve Ceza

Bazı Eğitim Hataları

Öğrenme Güçlüğü

14. KARDEŞLER ARASI ÇATIŞMALARDA AİLENİN TUTUMU

Küçük Kardeşi Kabullenememe

Kardeşler Arası Kıskançlık

Ağabey Kız Kardeş Çatışmaları

15. KARDEŞLER ARASI DAYANIŞMADA AİLENİN ROLÜ

Kardeşler Arası Rekabeti Kamçılayan Davranışlar

Kardeşler Arasında Dayanışma Bilinci Oluşturma

Vericilikte Sınır Olmalı mıdır?

16. ÇOCUKLARIN ARKADAŞLARIYLA İLİŞKİLERİ

Arkadaş Seçiminin Önemi

Arkadaşlar Arasında Kıskançlık ve Rekabet

Arkadaşının Sorunlarına Duyarlı Olmak

17. ERGENLİK ÇAĞI VE ŞİDDET EĞİLİMİNİN ARTIŞI

Ergenlik Çağının Özellikleri

Ergenlikte Şiddet Eğiliminin Artışı

Kavga Eden Çocuğa Nasıl Yardım Edebiliriz?

18. GENÇLERİ MADDE BAĞIMLILIĞINDAN KORUMAK

Bağımlılık Nedir?

Gençleri Kötü Alışkanlıklara Sürükleyen Nedenler ve Belirtileri

Ailelerin Yaklaşımı Nasıl Olmalı?

19. MESLEK SEÇİMİNDE AİLENİN ETKİSİ

Çocuk Hangi Alana Yatkın Olduğunu Nasıl Gösterir?

Çocuğun Başarısında Ailenin Rolü

Çocuğu Cesaretlendirme

20. EŞ SEÇİMİNDE ANNE BABANIN ETKİSİ

Anne Babanın Tavrı Nasıl Olmalı?

Aile Gencin Seçimini Onaylamıyorsa Ne Yapmalı?

Aile Genci Zorla Evlendirmek İsterse Ne Yapılmalı?

İkinci Bölüm

EŞLER ARASI İLİŞKİLER

1. EVLİLİKTE SEVGİNİN ÖNEMİ

Sevginin Gücü

Evlilikte Sevgi

Farklı Sevgi Dilleri

Sevmekten veya Sevilmekten Korkanlar

2. EVLİLİKTE EŞLERİN BİRBİRLERİNİ TANIMASININ ÖNEMİ

Evleneceğiniz Kişiyi Nasıl Tanıyabilirsiniz?

Tanımak Yeterli mi?

3. EŞLERİN SOSYAL VE KÜLTÜREL AÇIDAN DENKLİĞİ

Ailelerin Tavrı Nasıl Olmalı?

Eşler Birbirlerine Denk Değilse

4. KISKANÇLIK

Kıskançlık Türleri

Kıskançlık Neden Doğar?

Kıskançlık Evliliği Nasıl Etkiler?

Kıskanan Kişi Ne Yapmalı?

Kıskanılan Kişi Ne Yapmalı?

5. FEDAKARLIK

Önce Ben mi, Önce Biz mi?

Fedakarlık Nedir?

Fedakarlıkta Sınır Olmalı mıdır?

6. HIRS DUYGUSU VE İŞ – AİLE HAYATI DENGESİ

Hırs Nedir?

İş Hayatı-Aile Hayatı

Ne Yapmalı?

Yoğun Çalışan Kadınsa

7. EVLİLİK ARKADAŞ İLİŞKİLERİNE ENGEL MİDİR?

Eşiniz Arkadaşlarınızla Görüşmenizi İstemiyorsa

Eşiniz Arkadaş Grubunuza Katılmak İstemiyorsa

Evlilik ve Arkadaşlık İlişkilerinde Denge

8. KAYINVALİDELERİ İLE BİRLİKTE YAŞAYAN GELİNLER

Kayınvalide Açısından Durum

Gelin Açısından Durum

Ne Yapılmalı?

9. ALKOL BAĞIMLILIĞI VE AİLEYE ETKİSİ

Alkol Bağımlılığı

Alkol Kullanımının Sonuçları

Alkolizmin Tedavisi ve Tedavide Ailenin Rolü

10. EŞİ VEFAT EDEN KADINLAR

Matem Dönemi

Çevrenin Etkisi

Yeni Bir Dönem

http://www.mcaturk.com/makul_cozum_kitap.htm

Kategoriler:Kategorilenmemiş

boşanma çocuk

Nisan 27, 2008 Yorum yap

Boşanmak, anne-baba olma sorumluluğunu sona erdirmiyor

Birçok karı-koca boşanma sonunda ‘eş rolü’ ile birlikte ‘anne-baba’lık sorumluluğunun da bittiğini sanıyor. Oysa, boşanma süreci ve sonrası, çocukların anne-babalarına en çok ihtiyaç duydukları dönemi oluşturuyor.

Evlenmek kolay olmadığı gibi boşanmak da kolay değil. Eğer ortada çocuk varsa anne ve babaların ‘eş rolü’nü bitirmek anlamına gelen boşanmayla ‘ebeveyn’ olma sorumluluklarından kurtulma gibi bir şansları yok… Bazı anne-babaların bu önemli hususu göz ardı edebildiğini söyleyen Memory Center Nöropsikiyatri Merkezi uzmanlarından Psikolog Hande Sinirlioğlu Ertaş, boşanmalar sonrasında hangi tarafta kalırsa kalsın çocukların diğerini özlediğini, kendisini güvensiz ve sevgisiz hissettiğini belirtti.

Boşanma ve ardındaki süreçten en çok çocuklar etkileniyor. Ölüm, hastalık, göç, hapishane süreci gibi uzun süreli ayrılıklar sebebiyle bilinen şeklinden farklılaşmış aileler, parçalanmış aile olarak adlandırılıyor. Bu yüzden çocuklar da ölüm ve geçici ayrılıkları genellikle daha az sarsıntıyla atlatabiliyor. Ancak, boşanmaya daha büyük tepki veriyor. Yaşı kaç olursa olsun çocuklar anne ve babasını birlikte görememekten duygusal olarak olumsuz etkileniyor ve anne-babayı bir arada görme hayalini hiç kaybetmiyor. Hande Ertaş, parçalanmış ailede otorite boşluğu oluştuğunu, bu yüzden anne veya babanın çocuk üzerindeki kontrolünün ya çok azaldığını ya da çok arttığını vurguluyor.

Boşanmalar sonrasında çocukların diğer tarafı özlediğini, onun yokluğunu hissettiğini, kendisini güvensiz ve sevgisiz gördüğünü anlatan Ertaş, “Bu dönemlerde çocuklara ebeveynler de fazla yardımcı olamıyor. Sonuçta çocukların psikolojik problemler yaşamalarına sebep olan anormallikler oluşuyor.” diyor.

Bu süreçte duygusal ihmale uğrayan çocuğun çeşitli psikiyatrik sıkıntılar yaşadığına işaret eden Ertaş, hayat kalitesinde bozulma oluşan bu çocukların ileri süreçte kişilik bozukluklarına gidebilecek zararlar gördüğüne dikkat çekiyor. Boşanma sonrası süreçte ayrılmanın oluşturacağı hasarları en aza indirmenin öncelikle boşanma kararının verilmesi ile başlaması gerektiğini bildiren Psikolog Ertaş’a göre anne ve baba ortak karar aldıklarını çocuğa birlikte ifade etmeli. Boşanmanın ne anlama geldiği, anne-baba rolünün devam etmekte olduğu, doğru bir üslupla izah edilmeli. Bu boşanmanın çocuğa karşı sevgisizlikten ya da çocuğun herhangi bir davranışından kaynaklanmayan bir durum olduğu, yaşına uygun bir dille anlatılmalı. Boşanma sonrasında eski eşlerin ebeveyn rollerini sürdürebilme ve işbirliğinde olabilmelerinin önemine işaret eden Ertaş, “Boşanma sonrası çocuklarının yanında suçlayıcı tavırlardan kaçınılmalı.” diye konuştu.

Ünal Livaneli

>>> zaman.com.tr

Siz boşanıp ayrıldınız peki, ya çocuklar?
Siz boşanıp ayrıldınız peki, ya çocuklar?

RECEP UYSAL, ANAFEN DERSHANELERİ REHBERLİK UZMANI

Modernizmin dayattığı ilişkiler ağı iç huzuru sarsıyor. “Kriz” yaşayan ebeveynlere soruyoruz: Boşanma kararını almadan önce yapılabilecek her şeyi yaptınız mı? Bunun çocuğunuzu nasıl etkileyeceğini düşündünüz mü?
Boşanma, çeşitli nedenlerden dolayı, eşlerin aralarında var olan nikâh akdini bozmaları, evliliklerini sona erdirmeleri ve ayrılmaları şeklinde tanımlanabilir. Günümüzde boşanma olayları maalesef gerek dünyada gerekse ülkemizde hızlı bir artış göstermektedir.

Boşanmanın çok farklı nedenleri olabilir. Yaygın olarak, eşler arasında iletişimin yeterli ve istenilen düzeyde sağlanamaması, aile içi şiddetin yaşanması, ekonomik problemlerin ortaya çıkması, eşlerden birinin diğerine ihanet etmesi vb. sorunlar boşanmalara neden olmaktadır. Nedeni her ne olursa olsun boşanma, eşleri etkilediği kadar -eğer varsa- ailede çocuğu ya da çocukları da etkilemektedir. Çünkü çocuklar boşanma olayının dışında değil içindedir, seyirci değil oyuncudur. Eşler boşandıklarında birbirlerinden ayrılırlar; ama çocuklarından ayrılamazlar. Ailenin bir parçası olan çocukların, aile kurumunun parçalanıyor olmasından etkilenmemesi düşünülemez. Bu etkilenme çoğunlukla olumsuz yönde olmakta ve boşanmış ailelerin çocukları hayatlarının ilerleyen dönemlerinde çeşitli psikolojik sorunlar yaşamaktadır.

Çiftler evlenmeden önce uzun uzun düşünmekte, çevrelerindeki insanların fikirlerini almakta ve bu konuyla ilgili en doğru düşüncelere sahip olmak ve en doğru kararı verebilmek için çaba sarf etmektedir. Bir ailenin temelini atmak ve yuva kurmak hiç de kolay bir iş değildir. Aynı şekilde boşanmada uzun uzun düşünülerek verilmesi gereken bir karardır. Aile kurulurken ne kadar ince elenip sık dokunuyorsa, aynı hassasiyet boşanmada da gösterilmelidir. Konuşularak halledilebilecek, sevgi ve anlayışla rahatça çözülebilecek küçük bir problemde akla ilk gelen çözüm boşanma olmamalıdır. Eşlerin her küçük problemde boşanma kelimesini telaffuz etmeleri, karşılıklı sevgi ve saygıyı azaltacak ve evlilik kurumuna zarar verecektir. Unutulmaması gereken en önemli nokta, boşanmanın en son çare olduğudur. Eşler iyi düşünmeli ve en doğru kararı vermelidir. Boşanma problemleri çözecek mi yoksa daha da mı artıracak? Boşanma kararını almadan önce her şeyi yaptınız mı? Boşanmanın sizi ve çocuğunuzu nasıl etkileyeceğini düşündünüz mü? Boşanmadan sonra var olacak olası problemlerle rahatça baş edebileceğinizden emin misiniz?

Boşanmaya kesin karar vermişseniz bunun çocuklara nasıl söyleneceği önemlidir. Eşleri belki en çok düşündüren ve onları en çok zorlayan konu bu kararın çocuklara açıklanmasıdır. Çünkü boşanmada en çok zorluk yaşayan ve mağdur olanlar çocuklardır. Bu kararın çocuklara nasıl ve ne zaman söyleneceği çok önemlidir. Karar açıklanmadan önce kesinlikle hazır hale getirilmeli, gerekirse psikolojik destek alınmalıdır. Kararı anne-babanın birlikte açıklaması daha kolay olacaktır. Çocuğun yaşına uygun olarak, kolay ve anlaşılır ifadeler kullanılarak, boşanmanın nedenlerini, başka bir çözüm kalmadığını, anne-baba birbirlerini kötülemeden ve suçlamadan anlatmalıdırlar. Çocuk, boşanma olayının sorumlusu olarak kendini görebilir ve kendini suçlayabilir. Boşanma kararı çocuğa anlatılırken anne-baba çocuğun herhangi bir suçu olmadığını uygun bir dille ifade etmelidir.

Böyle bir durumla karşı karşıya kalmak çocukta normalden farklı, alışık olmadığımız tepkiler meydana getirebilir. Özellikle yaşı daha küçük ve anne-babaya daha bağımlı olan çocuklarda bu tepkiler daha şiddetli ve belirgin yaşanırken, anne-babadan bağımsız çocuklarda boşanmanın etkileri daha kolay atlatılabilir. Çocuk, anne ya da babadan birini bu olayla ilgili suçlayabilir ve olumsuz hisler geliştirebilir. Daha hırçın, içine kapanık, öfkeli ya da saldırgan olabilir. Yaşadığı problemlere bağlı olarak okul derslerinde kötüye gitme ve notlarında düşmeler yaşanabilir. Eğer yaşı daha küçükse tuvaletini tutma ve söyleme ile ilgili problemler ortaya çıkabilir.

——————————————————————————–

Boşanma olaylarının çocukları en az etkilemesini sağlamak için anne-babalar neler yapabilir?

* Boşanan anne-babalar birbirlerinden ayrıldıklarını, çocuklarından ayrılmadıklarını kesinlikle unutmamalıdır.

* Çocuğun anne-babasından yeterli derecede ilgi ve sevgi görmeye her zaman ihtiyacı vardır. Ayrı olsalar bile anne-baba çocuğundan bu ilgi ve sevgiyi kesinlikle esirgememelidir. Özellikle çocukla birlikte geçirilmesi planlanan zamanlar ertelenmemeli ya da yerine başka programlar konulmamalıdır.

* Ayrıldıktan sonra anne ya da baba çocuklarına birbirlerini kötülememeli, olumsuz yönlerini anlatmamalıdır.

* Boşanmadan sonra yaşanacak değişikliklerle ilgili çocuk bilgilendirilmeli, çocuğun hayatını çok fazla olumsuz etkileyeceği düşünülen değişikleri (şehir, okul değişikliği vb.) hemen yapmaktan kaçınılmalıdır.

* Çocuğun bakımı, eğitimi vb. gerekli olabilecek ekonomik problemler halledilmiş olmalıdır. Ancak mutlu olacağı düşüncesiyle çocuğun maddi yönden istediği her şey de yerine getirilmemeli, dengeli davranılmalıdır.

* Çocuğun anne-babasını yeteri kadar görmesi sağlanmalı, eşe olan kızgınlıktan dolayı çocuğun anne ya da babasını görmesi engellenmemelidir.

* Çocukta var olan ya da boşanma sonrası ortaya çıkabilecek olumsuz davranışlar boşanılan eşle özdeşleştirilmemelidir. (Ne olacak babasının oğlu işte, annesi gibi pasaklı vb.) Çocuğu hem ruhsal hem de fiziksel gelişimi hem anne hem de baba tarafından takip edilmelidir.

* Boşanma sonrası çocuğa karşı geliştirilecek tutumlar konusunda hem anne hem de baba ortak hareket etmeli ve tutarlı davranmalıdır. Annenin hiçbir şekilde olmasını istemediği bir şeye babanın izin vermesi iyi sonuçlar doğurmayabilir.

* Boşanma sürecinde anne-baba çocuğa karşı dürüst olmalı, yalan söylemekten kaçınmalı ve güven duygusuna zarar vermemelidir.

* Çocuk kesinlikle anne-baba gibi düşünmeye zorlanmamalı, anne-baba tarafından birbirlerine karşı koz olarak kullanılmamalı ve taraf tutması beklenmemelidir.

* Çocuğa cinsiyetine uygun olarak yakın akraba çevresinden örnek alabileceği birilerinin destek olması, problemleri daha kolay atlatmasına yardımcı olacaktır.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=3&hn=5396

Annem babam beni sevmedikleri için ayrılıyor

AHMET BALKANLI-PEDAGOG(Olaydaki isimler değiştirilmiştir)

5 yıllık evliydiler, ama şimdi ayrılma noktasındalar..

Altı aylık tanışmanın ardından evlenen Ahmet ile Ayşe evliliklerinin ilk yıllarında mutluydular. Ayşe Hanım annesinin yalnız yaşadığını belirterek kocasını annesinin yanında oturmaya ikna etmişti. Ardından Ayşe Hanım oğlu Ali’ye hamile kaldı. Bu arada eve Ayşe Hanım’ın dayıları da geldi. Ahmet Bey dayıların eve kız arkadaşlarını getirmesinden rahatsızlığını belirterek kayınvalidesiyle tartıştı. Kayınvalidesinin, ‘Ev bizim evimiz, kimin kalacağına sen karışamazsın’ diyerek tepki vermesi evde havayı iyice soğuttu. Evden soğuyan Ahmet Bey bu arada başka bir kadınla görüşmeye başladı. Ayşe Hanım eşinin ilişkisini cep mesajlarından anladığında kocasını evden kovarak boşanma davası açtı. Bu arada Ali 4 yaşına gelmişti ve evde yaşanan olaylardan etkilenmişti. Ahmet Bey, Ayşe Hanım’dan özür diledi, aynı hatayı bir daha yapmayacağını söyledi; ancak Ayşe Hanım, eşini affetmedi. Şimdi Ahmet ile Ayşe ayrı yaşamakta ve Ahmet Ali’yi ara sıra gidip kayınvalidesinin evinden alarak görüşmektedir. Oğlu, kendisine çok düşkündür, o da oğluna; fakat yapılan zincirleme yanlışlar ailenin yıkılmasına sebep olmuştur. Bu durumdan en çok zararı küçük Ali görmüştür.

Çocuğun kişiliği büyük ölçüde ilk altı yılda gelişir ve kişiliğin geliştiği bu ilk yıllarda çocuk için en önemli şey anne-babanın birlikte olduğu huzurlu bir yuvada, sevgi ve güven ortamında büyümektir. Boşanma çocukların kolaylıkla kavrayıp ona uyum sağlayabilecekleri bir durum değildir. Boşanma öncesi anne-babanın çocuğun ihtiyaçlarına kör ve sağır oldukları bir dönemdir. Çünkü bu zamanlarda anne-babalar kendi dertlerine düştüklerinden çocuğu çoğunlukla göz ardı ederler. Çocuk, bu ortamda tedirgindir ve ne yapacağını bilemez. Kimsenin kendisini sevmediği ve düşünmediği duygusuna kapılır. Ortalıkta kalmamak için anne ya da babasından vazgeçmek zorunda olduğunu sanır. Özellikle küçük çocuklar boşanma ile babayı kaybetmeyi bir tutar. 4 yaşındaki Ali’ye de anlam veremediği bu çatışma ve gergin ortamda ne olup bittiği konusunda açıklama yapılmamıştır.

Evdeki çatışma ortamında yaramazlıkları da sert tepkiyle karşılandığı için iyice bocalayan ve kendisini kavgaların en önemli sebebi olarak gören Ali, anne-babasının onu sevmedikleri için ayrılmaya kalktıklarını düşünmeye başlamıştır. Nitekim eşlerin ayrılık öncesinde çocuklar sebebiyle tartışmaları da çocuktaki bu duyguyu pekiştirir. Çocuk yaramazlık yaptığı, söz dinlemez olduğu için anne-babasının sevgisini kaybettiğini ve yakında yüzüstü bırakılacağını düşünür. Boşanmanın kesinleşmesi korktuğunun başına geldiği duygusunu verir. Karmaşık duygular içinde çocuk yine de anne-babadan birine, çoğunlukla anneye sığınmak ister. Bunun için onun ilgisini çekmeye çalışır.

Okul çocukları ana-baba ayrılığını ayıp bir şeymiş gibi saklama eğilimindedir.

Bazı çocuklarda baba ayrılığından sonra ortaya çıkan bırakılma korkusu o denli güçlüdür ki, çocuk ancak anneye yapışarak ve onu gözünden ayırmayarak tedirginliğini gidermeye çalışır. Annenin zamanında eve gelmeyişi ya da habersiz bir yere gidişi çocukta paniğe, ağlamalara ve öfke nöbetlerine yol açabilir.

Boşanma sonucu çocuklarda hırçınlık, huysuzluk, tedirginlik ve saldırgan davranışları da görülebilir. Bu durum çocuğa kaygı verir ve çocuğu huzursuz eder. Bu da davranış bozukluklarına yol açabilir. Yapılan bir araştırmada, suç işlemiş çocukların yüzde 47’sinin parçalanmış ailelerin çocukları oldukları görülmüştür.

BU EVLİLİĞİ KURTARMAK İÇİN KİM, NE YAPABİLİRDİ?

AYŞE HANIM

* Evde, akrabalarının kalma durumu varsa evin bir ferdi olan eşinin rızasını alabilirdi.

* Annesiyle konuşarak dayılarının uzun süre evlerinde kalmalarını ya da eve arkadaş getirmelerini engelleyebilirdi.

* Annesinin damadına “sen bu eve karışamazsın” tepkisine “o da bu evin ferdi” diyerek kocasını destekleyebilirdi.

* Ya da eşiyle birlikte kendi evlerine çıkabilirdi.

***

AHMET BEY

* Kayınvalidesiyle kavga edeceğine eşini ikna edip ayrı bir eve çıkabilirdi.

* Eşine dayılarından duyduğu rahatsızlığı daha güzel bir dille anlatabilirdi.

* Eşi ile yaşadığı problemin çözümünün bir başka kadında olmadığını bilmeliydi.

* Eşiyle daha iyi bir diyalog kurmaya çalışabilirdi.

***

ÇOCUKLAR BOŞANMAYI NASIL ALGILAR?

* Boşanma aşamasına gelen ailelerde anne-babalar çatışmalardan dolayı çocuklarla ilgilenmez.

* Kendi dertlerine düşen ebeveynlerin bu durumu çocukları tedirginliğe sürükler.

* Çocuk kimsenin kendisini sevmediğini düşünmeye başlar.

* Çocuk, boşanmayla anne veya babasından birini kaybedeceğini sanır.

* Çocuk evdeki gergin ortamda yaramazlık yaptığında sert tepkiye maruz kalır.

* Ebeveynin çocuğa gösterdiği tepki, “Ben sevilmiyorum!” düşüncesine yol açar.

* Çocuk sevilmediği için anne-babasının ayrıldığını düşünebilir.

Boşanan çiftlerin çocukları

Boşanma kişilikleri , sosyo-kültürel değerleri, alışkanlıkları ve tepkileri ile birbirine uyum sağlayamayan , birarada iken herhangi biri ya da her ikisinin de sosyal, mesleki sorunlar yaşadığı; vücutsal ve ruhsal yakınmalar geliştirebildiği kişilerin ayrı ayrı daha sağlıklı olabilmesi temeline dayanan bir sosyal gerçekliktir.

Her boşanma felaket anlamına gelmez. Bu tıpkı bir yemeğe aynı zamanda hem tuz hem şeker koymak gibi düşünülebilir. Her birisi ayrı ayrı konduğunda yemekleri leziz hale getirse de, aynı yemeğe konursa, yenmez olurlar ya da iki ilaç ayrı ayrı kullanıldığında çok olumlu etki yaparken, aynı anda alınırlarsa, vücutta zararlı etkiler yapabilirler. Bazı evlilikler de böyledir. Her türlü çaba gösterilmesine karşın bazı evlilikler ayrılık ile sonuçlanabilir. Bu durumda eşler kendi hayatlarını bu sefer daha becerikli ve özenle inşa etmek durumundadır. Peki diyelim eşler bunu yaptı, ya eğer ayrılan kişilerin çocukları varsa, onlar ne olacak? İşte aslında boşanan çiftler kendilerinden çok çocuklarına odaklanmakta, ancak ne yazık ki, eksik ya da hatalı davranışlar ile çocuklarının ve kendilerinin durumunu zora sokmaktadırlar.

Boşanan çiftlerde çocuk hem anne hem baba ile görüşebilmelidir. Boşanma iki erişkinin birbiri ile olan sorunları sonucu olduğundan,tarafların çocukla ilgili bir sorunu yoktur. Dolayısı ile soruna çocuk ortak edilmemeli, maşa haline sokulmamalıdır. Her iki taraf ya da onların çevreleri çocuğu karşı tarafa yönelik yıkıcı eleştirilerle yıpratmamalıdır. Bu son derece ilkel ve çocukça bir yaklaşım şekli olup, kendi kendine yeterli olamayan, özgüveni olmayan kişilerin yapabileceği bir davranış şeklidir. Çocuğun eğer ana babadan birinde sevgi ya da ilgi eksikliği yoksa, herhangi birini diğerinden üstün tutmaması hedeflenmelidir. Aksi halde ileri dönemde çocuğun ruhsal gelişimine istemeden kalıcı darbeler indirilmiş olabilir.

Her anne baba için çocuklarını kendilerine göre daha iyi koşullarda büyütmek, kültürel açıdan daha donanımlı,olumlu ve uygar olmasını sağlamak birincil hedeftir. Bu hedef elbette ki, boşanma sonrasında da geçerlidir. Bu nedenle hem anne hem babanın her türlü görünüm, davranış ve düşünceleri ile çocuklarına örnek olmaları gerekir. Çocuk anne ya da babayı yeterince göremez ya da yeterince örnek almak istemezse uygunsuz ya da yanlış kişileri örnek alabilir.

Hakim boşanma sonucu çocukları anne ya da baba yanına vermektedir. Çocuk daha az gördüğü, birlikte kalınmayan ebeveyn ile geçireceği vakti hayal etmekte, o ana ait görüntüler çocuğun rüyalarını süslemektedir. Bu sebeple bu ebeveynle geçirilecek zaman, çocuk için doyurucu olmalıdır. Bu çok para harcayarak, çocuğun her istediğinin alınması şeklinde maddi yönde düşünülmemelidir. Çocuğun o ebeveynle daha çok ve çocuğa hitap edebilecek bir şekilde konuşması, çocuğun sorunları ile ilgili konularda dertleşmesi, yeri geldiğinde beraber ağlamaları, kendi geçmişini ve yaşadıklarını doğru biçimde çarpıtmadan, çocuğun ilgisini çekecek şekilde anlatabilmesi bu yolda yapılabilecekler arasındadır. İlişki parasal temele değil, duygusal temele dayanmalı, çocuk anne ve babası ile gurur duyabilmelidir.

Anne ya da baba çocukla birlikte oldukları zaman , işleri,arkadaşları ve çevrelerini düşünmemelidir. O esnada çocuklarından çok, başkaları ile iletişime girmeye çalışmamalıdırlar. “Eli işte , gözü oynaşta” şekilde çocuğu ile bir arada olan kişinin çocukları, ikinci plana atıldıklarını, kullanıldıklarını, sevilmediklerini, kendilerinin yük olarak algılandıklarını düşünebilirler. Bu da ebeveyn ile çocuk arasındaki iletişimi bozabilir. Önemli olan geçirilen vaktin süresi değil,kalitesidir.

Çocuğun diğer ebeveynden alınması ve birlikte yapılabilecekler için çocuğa verilen sözler tutulmalı, yerine getirilemeyecek sözler verilmemelidir. Çocuğa söylenen saatlere uyulmalı, unutulmamalı, gecikme olacaksa mutlaka daha önceden çocuk ve evdeki ebeveyn haberdar edilmelidir.

Ebeveyn hiçbir şekilde çocuğa yalan söylememeli, çocuğun güvenini sarsmamalıdır. Herkesin yanlışları vardır, kendinizi her zaman başkasının ve çocuğunuzun yerine koyarak düşünün, “hep ben haklıyım” şeklindeki tek yanlı,at gözlükleri ile bakar şekilde ilkel bir biçimde hareket etmek, çocuğunuzu ve çevrenizi anlayamamanıza, dolayısı ile onunla dostluğunuzun bozulmasına yol açar.

Evliliğinizin bitiminin suçunu asla çocuğa yüklemeyin, “sen yaramazlık yaptığın için ayrıldık, baban gitti eğer gene yaramazlık yaparsan ben de seni bırakır giderim” şeklindeki yaklaşımlar çocuğun ağır suçluluk duyguları geliştirmesine yol açacaktır.

Boşanma konusunda çocuğa yapılabilecek açıklamalarda doğrudan karşı tarafı suçlamak yerine “senin de sınıfta ya da mahallede çeşitli nedenlerle anlaşamadığın arkadaşların var, biz de bu durum gibi yeterince anlaşamadık ve ayrıldık” şeklinde yumuşak bir uslup ile anlatılmalıdır.

Tek boşanan çiftin kendileri olmadığı, onu her ikisinin de sevdiği, önemli olanın da bu olduğu mesajı verilmelidir.

Ayrılan ana baba birbirlerine düşmanca davranmamalı, birbirleriyle çocukları hakkında konuşabilmeli, en azından çocuğun yaşgünlerinde bir arada bulunmalıdırlar. En azından, anne ya da babalar gününde, kendi gururlarını bir yana bırakıp, medenice çocukla birlikte çıkarak hediye almalı, tebrik kartı ya da telefonla kutlamalıdırlar. “ne ekerseniz onu biçersiniz”, diğerinize olan saygıyı korumalısınız.

“Biz ayrıldık ama , bizim yaptığımız hataları siz yapmayın” şeklinde konuşarak , mutlu evliliklerin, boşanma ile biten mutsuz evliliklere göre çok daha fazla olduğu söylenmelidir. Çocukların da gelecekte mutsuz evlilikler yaparak boşanmamaları için çalışılmalıdır. Bunun için her iki tarafında birbirlerinin hatalarını affetmesinin bir büyüklük olduğu gerçeği çocuklara aşılanmalıdır. Çocukların karşı cinse ve evliliğe olumsuz bir bakış açısı ile bakmaları önlenmelidir..

http://www.psikiyatrist.net/hafta17.htm

ANNE BABASI BOŞANMIŞ ÇOCUKLAR

BOŞANMA SÜRECİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

Sizi boşanma kararı almaya iten sebepler ne olursa olsun, boşanma kararınızı kesin olarak vermeden önce, aşağıdaki konuları gözden geçirdiğinizden emin olun;

Yaşadığım sorunların ve mutsuzluğumun sebebi evliliğim, başka sorunları evliliğime atfetmiyorum,
Evliliğimi kurtarmak için elimden gelen herşeyi yaptım,
Bu kararı uzun sürede ve etki altında kalmadan verdim,
Eşim de, ben de ilişkimize yeterince zaman tanıdık,
Çocuğumuz ve ben boşanma olayından etkileneceğiz,
Boşandıktan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunlarla başa çıkabilecek gücüm var,
Yalnızca eşimden boşanıyorum, çocuğumdan değil (özellikle babalar için),
Eşimin de benim de çocuğumuza ihtiyacımız var, çocuğumuzun hem bana hem eşime ihtiyacı var, o yalnız birimize ait değil.
Kararınızı kesin olarak verdiyseniz veya siz istemeseniz de eşiniz kesin olarak sizden boşanmaya karar verdiyse çocuğunuzun boşanma sürecinden olabildiğince az etkilenmesini sağlayabilmek için aşağıdaki maddeleri yerine getirmeye çalışın;

Boşanmanın ne olduğu ve boşanmadan sonra anne, baba ve çocuğun yaşamında ne gibi değişiklikler olacağı konusunda çocuğu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Boşanma sürecinde, şehir veya ev değiştirme, bakıcı değiştirme, yeni bir evlilik vb. yaşam değişikliklerini erteleyin. Yaşanması zorunlu bazı değişiklikler varsa, bunlara kademeli geçişler yapmaya gayret edin. Çünkü her değişim, olumlu da olsa ekstra çaba gerektirir ve çocuğunuz için hepsine birden uyum sağlamak güç olabilir. Aynı sebeple, boşanma sonrası çocuk eşlerden hangisiyle kalacaksa, o ve çocuk ailenin boşanmadan önce yaşadığı mekanda yaşamaya devam etmelidir.
Eşler, kendi ailelerini de toplayarak (babaanne, hala , dayı vb.) hep birlikte bir toplantı yapmalı ve çocukla ilgili alınan kararlardan herkesin haberi olmalıdır. Böylece herkes çocuk için işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmış olur, çocuğun bu durumdan çok etkilenebileceğinin ve bu konuda herkesten duyarlılık beklendiğinin altı çizilir ve kararlarda herkesin katkısı olduğundan kurallar daha az çiğnenir.
Çocuktan ayrı yaşayacak olan eş, kademeli olarak evden ayrı kalmaya başlamalıdır; bu süreç haftada bir günden 5-6 güne kadar çıkarıldığında çocuk ayrılığa daha kolay adapte olur. Boşanmadan sonra, çocuklar her iki eşle de sürekli ve düzenli olarak görüşmeye devam etmelidir. Siz artık sevgili veya karı-koca olmayabilirsiniz ama onun için halen anne-babasınız. O sizleri beraber tanıdı ve beraber istiyor, bunu anlamaya çalışın ve ayrılığınıza alışması için ona zaman verin. Çocuğunuza anne ve babanın bibirlerinden ayrılmalarının çocuklarından ayrılmaları anlamına gelmediğini anlatın. Hep birlikte sık sık biraraya gelin (Kendinizi,eşinizle bu biraraya gelişleri kimseye açıklamak zorunda hissetmeyin !!!).
Eşler boşanmanın çocukları için olduğu kadar kendileri için de zor olduğunu unutmamalı ve boşanmayı bir son değil, bir başlangıç olarak kabul etmelidirler. Öfke, yalnızlık duygusu, depresyon, kaygı gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir, bunlar doğaldır, gerekirse profesyonel yardım almaktan çekinmemek gerekir. Kendilerini ne kadar çabuk toparlarlarsa çocuklarına da o kadar çok yararlı olabilirler. Unutmamak gerekir ki, çocuklar yeni karşılaştıkları her durumun ne denli tehdit edici olup olmadığını anlamak için genellikle yetişkinlerin tepkilerine bakarlar. Sürekli ağlayan bir anne çocuğa durumun kötü olduğu, neşeli ve çabalayan bir anne ise her şeyin yolunda gittiği izlenimini verecektir.
Eşler çocukları kesinlikle birbirlerine karşı kullanmamalıdır; çocuk hiçbir şekilde taraf ve tanık tutulmamalıdır. Yeni düzenlemelerle ilgili kararlar alırken çocuğunuzun onayını alın ama çocuğunuzu karar verme sorumluluğu altında ezmeyin.
Çocuk, boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmayı çevresine karşı bir silah gibi kullanmamalıdır. Her konuda gereksiz tavizler vererek çocuğun boşanmadan alacağı yaralar yalnızca artırılır, azaltılmaz. Her gün çikolata yemesine izin vererek çocuğunuzun boşanma olayından daha az etkilenmesini sağlayamazsınız, sadece çikolataya daha çok alışmasını sağlarsınız.
Çocukla ilgili her konuda eşler birbirleriyle çelişen davranışlarda bulunmamaya gayret göstermeli, ortak bir yol izlenmelidir. Babanın evinde izin verilen bir şeye, annenin evinde yasak konulmamalıdır.
Çocuklar anne-babalarının boşanmasından kendilerini suçlayabilirler. Bu yüzden, boşanma sebebeinin çocukla hiçbir ilgisinin olmadığı, bunun anne ile babanın arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı açıkça anlatılmalıdır.
Çocuk anne-babasının yerine kimseyi koymak istemez, buna saygı duymak gerekir. Boþanma sonrası eşlerden biri yeni bir ilişki yaşıyorsa çocuğun bunu boşanmayı kabullenene kadar bilmemesi gerekir.
Boşanma sırasında, çocuklar mahkeme, eşya dağılımı, nafaka gibi konulardan haberdar edilmemelidir.

Anne-babası boşanmış veya boşanma aşamasında olan bir çocukla ilişkisi olan herkes için iki uyarı

LÜTFEN,Çocuğun yanında bu konuyu konuşmayın, özellikle de eşlerden birinin tarafını tutan veya kötüleyen sözler sarfetmeyin.

Boşanma olayını çocukla ilişkilendirmeyin ve çocuğa bu anlama gelen sözler sarfetmeyin;
Anne ya da babasının kendisini sevmediği için, çok yaramazlık yaptığı için, başka bir kadınla birlikte olmayı tercih ettiği için vb. terkettiğini asla söylemeyin. Bu boşanan çiftlerin ailelerinin ve hatta kendilerinin de çok düştüğü bir hatadır. Hernekadar bu sözler gerekçelendirilirken “çocuk anne veya babadan soğusun da aramasın” gibi bir iyi niyet öne sürülüyor olsa da, bu ne inandırıcı ne de çok akılcıdır. Bu gibi sözlerle çocuğu teselli etmez, ona ancak “terkedilmişlik duygusu ve/veya suçluluk duygusu” enjekte etmiş oluruz. Böylece çocuk terkedildiğini çünkü sevgiye layık olmadığını, değersiz olduğunu düşünür. Bu gibi sözlerin çocuklarda ne kadar derin ve onarılması zor yaralar açabileceğini düşünebiliyor musunuz ?

Anne-babalar için son uyarı :
Boşanmaya karar vermeden önce, eşinizle birlikte hareket ederek, çocuğunuzun boşanmanızdan olabildiğince az etkilenmeslini sağlamak için tüm önlemleri alsanız da, çocuğunuz bu olaydan çok etkilenebilir. Bazen de çok dikkatsiz davranırsınız ama çocuğunuz fazla etkilenmez. Bunun iki sebebi vardır; birincisi her çocuk her olaydan aynı oranda etkilenmez, ikincisi olayın etkileri eşit olsa bile tepkiler ve tepkinin zamanı farklı olabilir.

Buna ilaveten, boşanma olayı çocukları kuşkusuz etkiliyor, ancak çocuklar olayın kendisinden çok, oluş biçiminden, süreç içerisinde yaşananlardan etkileniyorlar. Çocuklara birşeyi anlatmanın bin çeşit yolu var. Önemli olan çocuğumuz için doğru olan yolu bulabilmek. Bizim çocuğumuz için, bizim koşullarımızda doğru olan bir yol, bir başka çocuk için onun koşullarında doğru olmayabilir. Çocuğunuzu boşanma sürecine hazırlama konusunda profesyonel yardım almaktan çekinmeyin lütfen, bunu utanılacak bir şey olarak görmeyin. Bunu yaparken de olabildiğince erken, boşanma kararı almadan veya hemen sonrasında yapın. Bu arada, boşanma aşamasında çocukları için profesyonel yardım alırken, iletişim sorunlarını çözebildiğini görerek, evliliğini sürdürmeye karar veren çiftlerin sayısının da çok olduğunu hatırlatmak isterim.

http://eski.annecocuk.com/cocuk/psikoloji/bosanma.htm

Boşanma ve Çocuk Üzerindeki Etkileri

Boşanma kararı, süreci ve sonrası ebeveynler kadar çocuklar için de zor bir süreçtir. En sorunsuz boşanma vakalarında bile çocuklar anne-baba ayrılığından etkilenirler. Boşanmak ve ebeveynlerin ayrı evlerde yaşamaya başlamaları bir bitişin ama aynı zamanda bir başlangıcın da göstergesidir.

Bu yeni yaşama alışma sürecinde dengeler değişecektir. Önemli olan ise iki ayrı ev arasında ortak dengeyi kurmayı başarmaktır, ki bu hiç de kolay değildir. Çocukta; annesi babası ayrılınca ilk sarsılan duygu, “güven”dir. Çocuğun, annesi babasıyla yaşarken oluşan “ güven duygusu ” bu ayrılıkla sarsılır.

Elbette bütün etkiler için çocuğun yaşı, gelişim derecesi, o yaşa gelinceye kadar yaşadıkları, içinde bulunduğu kişilik durumu önem taşıyacaktır.

Etkilenmenin biçimini, derecesini, buna karşılık olan tepkileri değiştirecektir. Bağımlı çocuklar daha derin etkilenmeler yaşarken, bağımsız yetişmiş çocuklar daha az, daha farklı ama etkileneceklerdir. Bunu unutmayalım. Anne babaları ayrılan çocuklar, ne denli karşıt düşüncelere, karşıt duygulara sahip olurlarsa olsunlar “onların yeniden birleşmelerini ” ister. Çünkü gereksinimleri budur. Onlar yitirdikleri güven duygusunu ararlar.

Anne babası ayrılan çocuk, birini ya da her ikisini birden suçlama eğilimdedir. Bu duygu çocuğun kendisine de yönelebilir. Boşanma, çocukların kolay kavrayıp benimseyecekleri bir durum değildir. Hele okul öncesi yaşlarda büsbütün anlaşılmazdır. Çocuk anne-babaya yapışabilir, yani onlardan ayrılma korkusu ile davranabilir. Uyku, yemek, tuvalet problemleri görülebilir.

Okul çocukları, anne-baba ayrılığını ayıp bir olay gibi saklama eğilimindedir. Öfkeli ve saldırgan davranışlar sergileyebilir, dikkati dağılabilir, notlar düşebilir, içe kapanabilir. Bu davranış biçimleri, çocuğun gelişim süreçleriyle birlikte farklılaşır.

Çocuklarda anne-baba ayrılığına bağlı olarak ortaya çıkan ruhsal belirtiler çok çeşitlidir. Huysuzluk, hırçınlık, tedirginlik, içe kapanma, karamsarlık, depresyon ve saldırgan davranışlar en sık gözlenen belirtilerdir. Uyumsuzluk belirtileri; çocuğun yaşına, boşanmadan önceki örselenmesine ve boşanma sonrası dönemde, ana-babayla ilişkilerinin niteliğine göre değişir. Bu belirtilerin kalıcı olması da yine çok çeşitli etkenlere bağlıdır. Her boşanmada, çocukların belli ölçüde örselendikleri göz önüne alınırsa, bunu en aza indirmek, ana-babanın yanlış tutumlardan kaçınmalarıyla sağlanabilir.

Bu nedenle, boşanması kesinleşmiş eşlerin şunları dikkate almasında fayda vardır:

Çocuğa boşanmanın ne demek olduğunu açık ve yalın bir dille anlatın. Bunu, eşinizi kötülemeden ve suçlamadan yapın. Geçinemediğinizi, bir arada mutlu olmadığınız, çabaladığınız halde anlaşmazlıkları gideremediğinizi belirtin.

Boşanmanın onu bir süre mutsuz, sinirli, hırçın yapabileceğini, bu tür duygularını saklamamasını, paylaşmasının onu rahatlatacağını söyleyin.
Boşanmada onun bir suçu olmadığını, onunla ilgisi bulunmadığını belirtin. Anne baba olarak sevginizin süreceğini, boşanmayla, anne ve babadan birini yitirmeyeceğini vurgulayın.
Çocuğu, eşinizle olan çatışmanızın dışında tutmaya çalışın. Onu kazanma yarışına girmeyin. Çocuğunuzu barışmak için aracı yapmayın.
Duygularınıza yenilip, çocuğu yan tutmaya zorlamayın. Size yaranmak için, eşinizi kötülemesine izin vermeyin.

Eski eşinizden öç almak için, çocuğu ondan yoksun bırakmayın. Bu durumda, asıl cezalanan eski eşiniz değil, çocuğunuzdur.
Çocuk, anne ve baba arasında top gibi gidip gelmemelidir. Bir evi, asıl evi olarak benimsemelidir. Çocukta sarsılan güven duygusu, ayrı yaşayan anne ve babayı sık görmesiyle değil düzenli aralarla ve sürekli görmesiyle onarılabilir.

Çocuğu, acıma duygularıyla ya da şımartarak eğitmeyin. Boşanma aşamasından sonra anne baba ayrı evlerde ve ayrı düzenlerde yaşasalar da çocuğun ortak bir tutum altında eğitilmesi gerekmektedir. Bunun için anne ve babanın evinde aynı kurallar olmalı, çocuğun eğitimi konusunda alınan kararlarda, kuralların uygulanmasında anne ya da baba birbirlerini sabote etmemeliler.
Ebeveynler çocuğun tedirgin ve güvensiz olduğunu düşünerek, aşırı tepkilerden kaçınmalıdır. Hele ki çocuk anne ya da babasına gönderilmemekle korkutulmamalıdır.
Çocukta gördüğünüz olumsuz davranışları, eski eşinize benzetmekten kaçının.
“Ne olacak babasının oğlu, babandan ne hayır gördüm ki senden göreyim! ”
gibi ağır sözler kullanmayın.

http://www.okulpdr.net/bosanma.htm

BOŞANMAK MI? YA ÇOCUK(LAR)?

Tarih: 01.06.2007 Saat: 23:56
Konu: Yazar: İsmail Karayılan

“Evlenmek mi, evliliği sürdürmek mi yoksa boşanmak mı daha zor?” şeklinde bir soruyla karşı karşıya kalsak, boşanmanın çok zor olduğu yanıtını vereceğinizden eminim… Kolay mı bin bir umutlarla kurduğunuz, çeşitli zorluklarla elde ettiğiniz, bir de paylaşılamayacak bir veya birkaç çocuk sahibi olduğunuz yuvayı dağıtmaktan daha zor ne olabilir ki! Evlilik en kutsal kurum olsa da eşlerin arzularını, isteklerini, rüyalarını tam olarak gerçekleştiremeyeceği bir kurumdur da…

Farklılıkların farkında olmadan evlenen çiftlerin beklentilerini karşılaması da olanaksızdır. Çünkü, eş olarak tercih ettiğiniz kişi de farklıdır ve onun da farklı beklentileri vardır. Bu durumları özümseyemeyen, farklılıkları bir kazanda yoğurup biraz da pişirerek kıvamında ortak bir beklentiye dönüştüremeyen çiftlerde, boşanma gelip kapıya dayanır ve bir gün de gerçekleşir. Önemli olan son aşamaya gelmeden yanlış gidişi algılamak, çözüm yolları bulmak, gerekirse bir uzman desteği almak en akıllıca izlenecek yoldur. Unutulmaması gereken doğru zamanı seçmek, doğru sözler ve doğru davranışlar sergilemektir…

Her ne olursa olsun evlenme kadar ayrılmanın da doğal olduğu toplumsal yaşam içinde ayrılmış eşlerin sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur. Tabii, anne-babası ayrı olan çocuk sayısı da buna paralel olarak bir hayli fazladır. Elbette, anne-babanın boşanması, çocuklar üzerinde yaşam boyu etkisini sürdüren bir olaydır. İşte bu çocukların; yanında kaldığı anne veya baba tarafından yetiştirilmesi ve eğitilmesi konusunda bir takım sorunlar yaşanılması da kaçınılmaz bir gerçektir. Genellikle boşanmadan en çok zararlı çıkan ve etkilenen çocuk ve annedir… Yüzeysel de olsa bu konu üzerinde fikir jimnastiği yapmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü ayrılan eşler kendilerinden çok çocuklarına odaklanmaktalar, bir takım hatalı tutum ve davranışları ile de kendilerinin ve çocuklarının yaşamını zora sokmaktadırlar…

Boşanmanın nedenlerini kısaca özetlersek; her iki tarafın alışkanlıkları, tutum ve davranışları ile uyum sağlayamadıkları, sosyal ve kültür değerler açısından anlaşamadıkları, fiziksel ve ruhsal olarak yakınlaşma sağlayamadıkları için, ayrıldıkları zaman daha sağlıklı yaşam sürdürebilecekleri inancı içinde gerçekleştirdikleri sosyal bir “olgu” olarak ifade edilebiliriz… Sebebi ne olursa olsun birey olarak birçok yönleriyle mükemmel özellikler taşıyan bu kişilerin bir araya geldiklerinde, tüm olumlu yönlerini karşılıklı olarak etkisiz hale getirmek suretiyle “tatsız tuzsuz bir ortam” yaratmaları kaçınılmaz sonucu gerçekleştirmektedir. Açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, eşlerin ayrılmasını kesinlikle istemesem de böyle bir gerçek vardır ve bunların gelişim ve eğitiminden sorumlu oldukları çocuk(lar), somut bir gerçek olarak karşılarında durmaktadır. Bu gerçekten kaçamadığınız ve görmemezlikten gelemediğinize göre; çocuk sahibi boşanmış eşlerin bir takım şeyleri bilmelerine karşın dikkat edilmesi gereken hususların açıklanmasının yararlı olacağı düşünmekteyim.

Tüm anne-babaların çocuklarını en iyi koşullarda yetiştirmek, her yönüyle donanımlı olmasını sağlamak birincil hedefidir. Bu hedef elbette eşler ayrılsa da geçerlidir. Boşanmış da olsa; her anne/babanın çocuklarına öncelikle davranış ve düşünceleriyle iyi bir model olması, ona sevgi, hoşgörü ve anlayışla yaklaşması gerekir. Çünkü “anne-baba tutum”larının somut bir görüntüsü gibi çocuğunuz da karşınızda durmaktadır. Onda gördüğünüz olumsuz davranışların kazanılmasında kimlerin katkısı vardır? Hiç düşündünüz mü? Acı da olsa; boşanmanın nedenlerinden biri de, her iki tarafın “benmerkezci” özelliklerinden kaynaklanmış olabileceği söylenebilir. Aynı özelliği çocuğa aktarabilecek şekilde model olmak benimsenebilecek bir davranış olabilir mi? Kendi kendinize bir değerlendirme yapar mısınız? Öyleyse; mevcut tutum ve davranışlarımızı gözden geçirip, sözde değil özde iyi bir model olmaya çalışmak, çocuğa karşı başlıca göreviniz olmalıdır. Aksi halde çevresindeki diğer kişileri örnek almaya kalkar ki bunlar da iyi model olmayabilirler.

Ayrılmış anne/ baba; dışarıda olan ebeveynin çocuk tarafından görülmesine olanak sağlanması çok önemlidir. Kaldı ki anne/babalık mesleğinden boşanmak da olanaklı değildir. Daima, o sorumluluk üzerinizdedir ve yaşamınız süresince de öyle devam edecektir. Zaten çocuk hangi ebeveynin yanında kalıyorsa, diğer ebeveyni görmeyi arzu eder ve onunla geçireceği zaman için kendince planlar yapar ve hatta hayaller kurar.

Ancak; bu buluşmalarda anne/baba zamanını, çocuk için bol para harcama, onun her istediğini yapma anlamında değerlendirilmemelidir. Çocuğun sorunları ile ilgilenme ve eğitimine katkıda bulunacak şekilde doyurucu bir özellik taşımalıdır. Başka bir deyişle, ilişkiler parasal temele dayalı değil, duygusal ve eğitimsel temele dayalı bir şekilde yürütülmelidir. Çocukla beraberken gerçek bir iletişim sağlanmalı ve onun beklentilerine cevap verebilecek kaliteli bir birliktelik sergilenmelidir. Aksi halde çocuk kendinin ikinci plana atıldığını, kullanıldığını, sevilmediğini, sanki bir yükmüş gibi hisler geliştirebileceğini unutmamak gerekir.

Çocuk; ayrı da olsalar anne ve babası ile gurur duyabilmeli ve onlardan her ortamda övünçle söz edebilmelidir. İsteseniz de istemeseniz de boşanmada en büyük bedeli yine de çocuklar öder. Sizler öyle içten ve sevgi dolu davranışlar sergilemelisiniz ki, çocuk boşanmanın kendinden kaynaklandığı hissine kapılmasın. Yalnız belirttiğimiz bu durum abartıdan uzak, onun yanında ve destekleyici bir ortamda olmalıdır.

Bir de, kırgınlık ve kızgınlık duygularınızı çocuk kanalıyla biri birinize taşıma gibi bir tutumdan özellikle kaçınmalısınız. O sizlerin iletişim aracınız değildir. Evden ayrılan erkekse kesinlikle annenin işini kolaylaştıracak yardım ve desteği vermelidir. Bu desteği de çocuğuna yapılmış bir destek olduğunun bilincinde olmalıdır…

Ayrıca, çocuğa verilen sözler tutulmalı, yerine getirilmeyecek sözler verilmemeli, yalan söylemekten ve güvenini sarsacak davranışlardan kaçınılmalıdır. Çocuklar anne/babalarını birlikte tanımış ve onların da birlikte yaşamasını isterler. Çocukların bu duygusuna saygı gösterilmeli ve tarafların kendini haklı gösterecek konuşmalardan da kaçınmaları gerekir. Çocuk taraftar veya hakem değildir…

Özellikle olumlu bir davranış kazandırmak için veya şaka dahi olsa boşanmalarına onun neden olduğu izlenimi kesinlikle verilmemelidir. Örneğin; “Sen yaramazlık yaptığın, derslerinde başarılı olmadığın için baban gitti. Böyle devam edersen ben de giderim” veya “ne olacak! Babasının oğlu, babandan ne hayır gördüm ki senden de göreyim?”şeklindeki yaklaşımlar çocukta derin ruhsal bozukluklara yol açar ki ağırlaşmış sorunlarla yaşarken, yaşamınıza yeni bir takım sorunlar eklemiş olursunuz.

Boşanma konusunda çocuk sürekli sorular sorabilir. Burada en önemli konu ona daima doğruyu söylemektir. Boşanmaya yol açan gelişmeleri ve yaşanılan tatsız olayları anlatmanın hiçbir yararı yoktur. Hatta ayrılma gerçeklemeden bir hafta öncesinden duruma alıştırma açısından açıklamalarda bulunmak gerekir. Ona şöyle bir açıklama yapabilirsiniz: “Evlendiğimizde çok mutluyduk, senin de gördüğün gibi şimdi mutlu değiliz. Ayrı yaşamanın daha iyi olacağına karar verdik. Boşanmamızın nedeni sen değilsin. Biz ayrı olsak da değişmeyen tek gerçek; baba ve anne olarak daima senin yanında olacağız ve seni sevmeye devam edeceğiz. Buna emin olabilirsin.” Şeklinde bir açıklama yapabilirsiniz. Veya karşı tarafı suçlayıcı ifadelerden kaçınarak “sen de okulda anlaşamadığın biri olursa onunla aynı sırada oturmak ister misin?” Gibi yumuşak yaklaşımlarla “anlaşamadığınız için ayrıldığınızı” söyleyebilirsiniz. Önemli olan, her ikinizin de onu sevdiğiniz duygusunu yaratmaktır. Sizler anne/baba olarak; önemli günlerde bir araya gelebilmeli, medenice çocuğun geleceği ve eğitimi konusunda konuşabilmelisiniz. Ona; baba-anne olarak bir araya gelebildiğinizi, kendisiyle ilgili konuları konuşabildiğinizi ve kararlar alabildiğinizi (tekrar birleşebilecekmiş gibi bir izlenim yaratmadan) göstermekte son derece yarar vardır. Bu işlerde onur ve gururu bir tarafa bırakarak birlikte hareket edebilmek son derece önemlidir. El sıkışarak ayrılabilmek zor da olsa yapılması gereken saygı duyulacak bir davranıştır. Çünkü anne babası boşanmış çocukların, psikolojik sorunlar yaşaması, diğer çocuklara göre daha fazla risk altında olduğu alan uzmanlarınca ifade edilmektedir. Zaten, sadece çocukları için boşanmaktan kaçınan anne/babaların aile içinde kasıtlı olarak “sessiz kalmaları” veya “tartışmaları-didişmeleri” çocuğa, ayrılmış olmaktan daha büyük zarar verdiği de bir gerçektir…

Günümüzde evliliklerin sona ermesi sık rastlanır sosyal bir sorun olması nedeniyle birçok çocuk -bebekler hariç- “boşanma”nın ne anlama geldiğini bilmektedirler. Eğer evliliğiniz bir süredir gergin ve mutsuzsa, çocuğun, ailede bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkında olması olasılık dahilindedir. Kavganın -özellikle fiziksel şiddet ve alkolizmin- olumsuz etkilerinin yaşandığı ailelerde, çocuklar farkında olmadan, anne babalarının ruhsal durumlarını okumayı öğrenirler. Kızgın ya da mutsuz bir ebeveyne yaklaşmak için en doğru zamanı çeşitli ayrıntılardan yola çıkarak bulabilirler. Aynı şekilde ne zaman birlikte olmamaları gerektiğini de bilirler. Ama ayrılacaklarını hiç düşünemezler. Olay gerçekleştiği, eşlerden birinin ayrıldığını gördüğü anda sarsılırlar. Özellikle tartışmalardan uzak tutulmuş ve bu durumla karşılaşmış ise daha büyük bir şok yaşarlar. Her iki durumda da çocuğun aileyi terk etmiş olan anne/babayı özlemesi son derece doğaldır. Bu duygusunu saygı ve anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü, o taraf tutan bir konumda olamaz ve olmamalıdır da…

Boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerini biraz daha irdeleyecek olursak:
Ailenin dağılması, aynı yetişkinlerde olduğu gibi, çocuklarda da birçok değişik duygusal tepkilere yol açar. Bu konuda çocuğun kişilik özellikleri, yaşı, cinsiyeti, boşanmaya neden olan sorunun niteliği ve onun bu sorunu algılama biçimi, içinde bulunduğu ortam gibi birçok etmen çocuğun gelişimi ve eğitiminde etkili olmaktadır. Örneğin yaşı dikkate aldığımızda, bebeklikte; keder, ağlama, parmak emme, oyuncaklarına sarılma, ayrılık kaygısı, şeklinde tepkiler görülürken, 3-6 yaşlarda; üzüntü, çekilme, anne ya da babasının paçasından ayrılmama, gelişimini tamamladığı bir alanda tekrar bakım görme arzusu, altını ıslatma, uyku bozukluğu, ayrılık korkusu ve kaygısı (ilk yıldan itibaren yoğunluğu gittikçe azalmaktadır.), oyuncaklara karşı kızgınlık ve öfke gösterme şeklinde dışa vurum görülebilmektedir.

İlköğretim döneminde; üzüntü, annesinin dizinin dibinden ayrılmama, hiç bir şeyden mutlu olmama ve mızmızlanma, bebeksi konuşma, bağımsızlık ve sorumsuzluk, okul fobisi, itaatsizlik, okuldan kaçma, suç işleme, huzursuzluk, okul başarısında azalma şeklinde belirtiler verirken, ergenlik döneminde; gözü yaşlı, üzüntü ve bitkinlik, okul fobisi, asilik ve karşı gelme, kavgacılık, kabalık, içki kullanma, evden kaçma, seksüel sapınç, huzursuzluk, okul başarısında düşme şeklinde tepkisel ve duygusal davranışlar görülebilmektedir.

Demek ki çocuklar, boşanmaya karşı duygusal tepki ve davranışlarını; yaşlarına, kişilik özelliklerine ve ailenin durumuna göre değişik şekilde göstermektedirler. Örneğin; erkek çocuklar öfkelerini, kavga ederek, kendisiyle ilgilenen büyüklerine ve öğretmenlerine karşı çıkarak veya kırıp dökerek açığa vurabilirler. Her çocuk her olaydan aynı oranda etkilenmez ya da etkileri aynı olsa bile tepkileri ve tepkinin zamanı farklı olabilir…
Genellikle çocuklar boşanma nedeniyle ailenin dağılmasından dolayı korkuya kapılırlar. Özellikle okul öncesi dönemde birlikte yaşadığı annenin/babanın kendini terk etmesinden, evden ayrılan ebeveyninin eskisi kadar sevmemesinden, beslenme ve barınma gereksinmesinin karşılanamayacağından korkarlar. Bu korkularını yukarda bahsettiğimiz davranışlarıyla sergilerler. Hatta doğadaki bir takım olaylarla kendini özdeşleştirmek suretiyle bir takım çeşitli faraziyeler uydurabilir ve ayrılmanın nedeninin kendilerinden kaynaklandığını dahi düşünebilirler. Tekrar birlikte olmalarının da kendine bağlı olduğuna inanabilirler. Bu da gösteriyor ki ayrılan eşlerin, onu umutlandıracak davranış ve konuşmalardan kaçınmalarında yarar vardır…

Ayrıca, babasız evde büyüyen erkek çocukların, güçlü erkek modelinden yoksun kalmaları nedeniyle, daha az rekabetçi oldukları, daha az sporla uğraştıkları, başkalarına bağımlı ve otoriteye baş kaldırıcı eğilimde oldukları alan uzmanlarınca ifade edilmektedir.
Anne veya babanın ikinci evlilik yapması durumunda çocuk; gelişim dönemine ve cinsiyetine göre çeşitli duygusal sorunlar yaşanabilmektedir. Böyle bir durumla karşı karşıyaysanız bir uzmandan yardım almanızın uygun olacağını düşünmekteyim.

Yukarda yaptığımız açıklamaları özetleyerek boşanmış eşlerin tutum ve davranışlarını aşağıda belirteceğim doğrultuda sergilemeleri kendileri ve çocuk(lar) açısından yararlı olur mu? Acaba diye kendi kendimize sorduğumuzda… Bunu ancak içinde bulunduğunuz koşullara ve durumunuza uygun olarak siz gerçekleştirebilir ve uygulayabilirsiniz…

Gerçekleştirebilecek öneriler ise:

Kendinize özgü koşullarınız içerisinde; çocuğa, anne/babanın ayrı yaşaması ve boşanmasının ne anlama geldiği, anne, baba ve kendisinin yaşamında ne gibi değişiklikler olacağı, onun anlayacağı düzeyde ve özümseterek açıklanması bu durumun onu, bir süre mutsuz edeceği, olumsuz olarak etkileyeceği, bu konuda onun bir kusurunun olmadığı, birinizden birinin evden ve dolayısıyla ondan ayrı kalacağının anlatılması,

Çocuğun yanında kalacak olan anne/baba kendi ailesini toplayarak(aile büyükleri, teyze/hala, dayı/amca v.b) çocukla ilgili kararlarlardan ve ona karşı gösterilecek tutum ve davranışlardan herkesi haberdar etmesi ve ayrıca kaldığı evde ki çocuğa karşı gösterilen tutum ve davranış ile belirli günlerde gittiği anne/baba ve yakınlarının davranışlarında çelişkinin olmaması ve işbirliğinin sağlanması için gerekli önlemlerin alınması,
Onun, ayrı olsalar da anne/baba tarafından her zaman sevileceği ve olanaklar ölçüsünde en iyi şekilde bakılacağı konusunda inandırılması, uygulamanın bu doğrultuda sergilenmesi, şayet evi terk eden eş, başka biriyle yaşamayı tercih ettiği için evi terk etmiş ise bu durumun çocuğa söylenmemesi,

Onun; dışarıda olan anne/baba ile mutlu ve sıcak bir ilişki sürdürmesi için gerekli ortamın hazırlanması, aslında ayrılmaya kesin karar verildiği zaman evden ayrılacak eş ilk hafta 1-2 gün, sonraki hafta 3-4 gün, daha sonraki haftalarda da günleri artırarak ayrılması en uygun olanıdır. Çocuk, böyle bir uygulamada daha kolay uyum sağlayacağı için bu uygulamanın ayrılık öncesinde gerçekleştirilmesi,

Boşandığınız eşinizden öç almak, onu üzmek veya her hangi bir şey elde etmek için çocuğu ondan mahrum bırakma gibi bir yolun izlenmemesi, bu durumda asıl cezalandırılanın çocuğunuz olacağının bilinmesi,

Ayrılmış olmanıza karşın, ayrıldığınız eşinizle ilişkiyi olanaklar ölçüsünde sorunsuz sürdürmeniz, olanaksız ise, aranızdaki sorunların çocuğa yansıtılmaması, taraf tutmaya zorlanmaması, karşı tarafı kötüleme veya olduğundan fazla iyi gösterme çabasına girilmemesi,

Çocuğun kalacağı yerin sürekliliğinin sağlanması, belirli aralıklarla görüşmelere izin verilmesi, ayrılmanın eşler için de hiç kolay olmadığı dikkate alınarak psikolojik yardım almaktan da kaçınılmaması, (sürekli ağlayan anne, kumrular gibi düşünen baba çocuğa yeterli güveni veremez.)

Boşanma süresinde çocuklar; mahkeme, eşya dağılımı ve nafaka gibi işlemlerden uzak tutulması, bu arada çocuğa karşı duyulan eziklik veya duygusal nedenlerle verilecek her türlü tavizin ona yarar değil zarar vereceğinin bilinmesi,

Çocuk anne-babasının yerine kimseyi koymak istemez. Şayet yeni bir ilişki yaşıyorsanız çocuk duruma alışıncaya kadar ona bu ilişkiden söz edilmemesi,

Şeklinde önerilerde bulunulabilir. Ancak bu öneriler tek ve mutlak doğrular değildir. Sizler bunlardan esinlenerek en uygun tutum ve davranışları belirleyerek uygulamaya koyabilirsiniz…

Tüm aile bireylerinin bir arada yaşadığı, her bireyin kendince beklentilerinin karşılandığı, sevgi ve mutluluğu yakaladığı bir ortamda yaşamaları dileğiyle…

http://www.sirince.net/modules.php?name=News&file=print&sid=681

BOŞANMANIN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

TV8 Kanalı’nda 27.10.2006 tarinde yayınlanan Info Sağlık Programı’nda Bihter Mutlu Gencer’le yapılan röportaj ve yine aynı konu başlığı altında Digitürk Elmax Kanal 17’de 18.12.2006 tarihinde yayınlanacak olan Annenin Günlüğü programında Bihter Mutlu Gencer’le yapılan sohbetin özetidir:

Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkileri nelerdir?

Bihter Gencer: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki boşanma doğası gereği sevimsiz ve problematik bir süreç. Çocuklar açısından hiç problemsiz atlatılmasını beklemek mümkün değildir. Çocuklar elbetteki olumsuz etkilenecekler, fakat ne kadar etkileneceklerini ve bu süreçten çocukların minimum derecede etkilenerek çıkmaları -yani kaldırabilecekleri kadar- anne babanın doğru tutumları izlemesiyle mümkün olabilir. Zaten çocuklarda bazı uyum ve davranış problemlerine neden olan boşanmanın kendisi değil, anne babanın boşanma sırasındaki izledikleri hatalı tutumlarıdır.

Peki nedir bu hatalı tutumlar? Anne babalar neleri yapmamalılar?

BG: Önce neleri yapmalılar, isterseniz bunu konuşalım. Anne babanın boşanacaklarını çocuklarına nasıl söyleyecekleri çok önemli. Bazen anne babalar “çocuğa ne kadar geç söylersek o kadar iyi olur” diye düşünürler. Muhtemelen nasıl söyleyeceklerini bilemediklerinden veya çocuğun tepkisinden korktukları için böyle hareket ederler diye düşünüyorum. Fakat kesin karar verildikten sonra en kısa zamanda bunun çocukla paylaşılması önemlidir. Öncelikle anne baba bunu nasıl söyleyeceklerini planlamalılar. Çocuklarının göstereceği tepkiler, soracakları sorular için hazırlıklı olmalılar. Daha sonra çocuğun yaşı ne kadar küçük olursa olsun anne babanın birlikte, çok açık ve net bir dille, boşanmanın ne demek olduğunu tam olarak anlamasını sağlayarak bu açıklamayı yapması gereklidir. Anne baba bir aile ortamı toplayarak şöyle söyleyebilirler: “Yavrucuğum sana söylememiz gereken önemli bir konu var. Sen de biliyorsun ki biz uzun zamandır anlaşamıyoruz, hep kavga ediyoruz, bu nedenle boşanmaya karar verdik, artık ayrı evlerde yaşıyor olacağız, yani artık karı koca olmayacağız, fakat senin annen ve baban olmaya ve seni her zaman çok sevmeye devam edeceğiz.” Bunu bu şekilde açık bir dille söyledikten sonra çocuğun sorularına cevap vermek, yaşanabilecek olumsuz duygulara ve davranışlara, öfke patlamalarına fırsat tanımak ve kabul etmek gerekir. Çocuklar “peki şimdi ben ne yapacağım, evim neresi olacak, nerde uyuyacağım, kim yemek yedirip banyomu yaptıracak, hangi okula gideceğim?” gibi kendi güvenlik ve bakımlarıyla ilgili konuları merak ederler. Geleceğin çocuk açısından tahmin edilebilir olması çok önemlidir. Gelecekle ilgili yeni düzenlemeleri çocuğumuza ayrıntısıyla anlatmak gerekir. Ayrıca “bize bu konuyla ilgili istediğin soruyu sorabilir, düşünce ve duygularını anlatabilirsin” şeklinde iletişim kapılarını açık bırakmakta fayda vardır.

Peki çocuğun duygularını kabul etmek dediniz, hangi duygular bunlar?

BG: Alınan haberle ilgili olarak üzüntü, öfke ve kızgınlık, daha büyük çocuklarda anne babayı suçlamalar yaşanabilir. Tüm bu duyguları kabul edici bir tavır çocukları rahatlatır. Ayrıca bütün çocuklar bilinçli olarak veya bilinçdışından anne babasının kendileri yüzünden boşandıklarını düşünürler. Genelde kavgaların çocuk yetiştirmeyle ilgili görüş farklılıkları dolayısıyla yaşanması –en azından görünüşte böyle olması- nedeniyle böyle düşünebilirler. Bu düşünce de çocukta suçluluk duygularını da beraberinde getirir. Anne babalar çocuğa “bu kararımız asla seninle ilgili değil, senin yüzünden boşanmıyoruz, seni hep sevmeye ve korumaya devam edeceğiz” şeklinde defalarca söylemelidirler.

Çocuğumuzun duygularını kabul ederken, onları kendi duygularımızdan da haberdar etmek yerinde olacaktır. “Biliyorum üzüldün, ben de çok üzgünüm, keşke bunu yapmak zorunda olmasaydık” gibi. Çocuğumuzu “korumak” adına hiçbir şey yokmuş gibi, sanki üzülmüyormuşuz gibi davranmaya çalışmak çocukta kafa karışıklığına neden olur, duyguların doğru ifade edilmesi konusunda yanlış bir model temsil eder.

Evet başta yapılmaması gerekenler demiştik… Nedir bu hatalı olan tutumlar?

BG: Çocuğumuz sözkonusu olduğunda medeni ve mantıklı davranabilmek çok önemli. Ne de olsa karı kocalık biter ama anne babalık hayat boyu devam eder. Çocuğun doğumgünü, okulun ilk günü, son günü, mezuniyet töreni gibi zamanlarda anne baba olarak çocuğun yanında olunması için bu medeni ilişkiye ihtiyaç vardır. Karşı tarafa ne kadar kızgın olursak olalım bu öfke duygularımızı çocuğumuzla olan ilişkimizden ve onun karşı tarafla olan ilişkisinden ayırabilmeyi başarmak zorundayız. Unutmayalım ki çocuğumuz bizim hissettiğimiz kızgınlıkları hissetmek zorunda değildir. Elbetteki anneyi de babayı da çok sever, sevmeye devam edecektir, hatta yaşadığı kayıp duygularıyla daha da bağlanabilir. Bırakalım çocuğumuz karşı tarafı sevmeye devam ettiği hiçbir suçluluk duygusuna kapılmadan rahat rahat ilişkisinin tadını çıkarsın. Bunun tamamen sizin tarafınızdan kabul edilebilir olduğunu çocuğa anlatmalı ve hissettirmeliyiz. Hatta yeni eşler sözkonusu olduğunda dahi bu yeni yetişkinlerle de sağlıklı ilişkiler kurabilmesini desteklemeli ve oluşabilecek rekabet duygularımızı da sadece kendimize saklamalıyız.

Çocuğumuza yaşadığımız kızgınlıkları yansıtmak, çocuğu taraf olmaya zorlamak, haklı olduğumuzu çocuğa kabul ettirmeye çalışmak, karşı tarafı kötülemek, çocukla karşı tarafa mesajlar göndermek, şimdi olmasa bile bir gün gelip bizim haklılığımızı kabul edecek gibi fantaziler kurmak, sadece işleri daha da komplike hale getirmekten başka hiç bir işe yaramaz.

Boşanma sonrasında genel olarak çocuk annede kalıyor ve babayı çok daha az görüyor. Doğal olarak daha fazla özlüyor. Bu durumda babaların nasıl davranması gerekir?

BG: Babayı veya haftasonları kimde kalıyorsa çocuğun bu ebeveyni daha fazla özlemesi elbetteki normaldir, fakat bu ilişkinin ille de sağlıksız olacağı anlamına gelmez. Çocukla geçirilen zaman kaliteli olduktan sonra sağlıklı bir ilişki devam edebilir.

Psikologlar kaliteli zamandan çok sözederler. Nedir bu kaliteli zaman?

BG: Babanın çocuğu o lunaparktan bu alışveriş merkezine gezdirmesi ve pahalı hediyelerle kendince gönlünü alması yerine evde yerde gözgöze dizdize sevgi yoğunluğuyla oynanan yarım saatlik bir oyunun, veya çocuğun ve babanın kendi hayatlarıyla ilgili yapılan derinlemesine sohbetlerin yerini hiçbir pahalı aktivite tutamaz. Bu bağlamda tekrar etmek istiyorum: Boşanma sonrasında babanın haftasonları ne zaman saat kaçta alıp geri getireceği, bir saat değişikliği varsa veya çocuğu alamayacaksa önceden bunun çocuğa bildirilmesi gibi konular çocuğun hayatının tahmin edilebilir olması ve belirsizlik duygularıyla başedebilmesi için hayati önem taşır. Ayrıca boşanma sonrasında iki evde de temel kuralların birbirine yakın olması (yatma vakti, yemek, tv saatleri gibi) çocuk için daha uygundur.

Boşanma sürecinde mutlaka bir psikoloğa başvurmak gerekli midir?

BG: Başta da söylediğim gibi çocukta oluşabilecek duygusal problemlere, uyum ve davranış güçlüklerine boşanmanın kendisi neden olmaz. Boşanma sürecindeki hatalı tutumlar bu sonucu doğurur. Eğer doğru tutumlar izlenirse muhakkak psikoloğa başvurmak gerekli olmayabilir. Yine de bu süreci sağlıklı geçirebilmek için bir kaç danışmanlık seansı yararlıdır. Bu verilen bilgiler boşanma sırasında genel olarak nasıl davranmalı bilgileridir. Elbetteki her aile kendine özgüdür ve bireysel farklılıklar sözkonusudur. Bu nedenle aileye özgü danışmanlık alınmasında fayda vardır.

http://www.elelecocukaile.com/makale20.htm

Boşanmış Aileler ve Çocukları

Kuşkusuz bir çocuk fiziksel ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde ailesinin içinde tamamlar. Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç bir varlıktır. Çocuğun ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı olmasının başta gelen şartlarından birisi elbette ki kişiliğinin ideal bir aile tarafından yoğrulmasıdır. Ancak günümüzde yıkılan ailelere ne yazık ki oldukça sık rastlıyoruz.

Şu bir gerçek ki boşanmanın yükünü en fazla çocuklar çekiyor. Boşanma çocuğun hiç istemediği fakat kaçınılmaz olarak sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığı bir durumdur. Boşanan eşler yeterince sorumlu davranmadıkları takdirde çocukta uyum ve davranış sorunları ortaya çıkabilir.

Çocuğun dünyasından boşanmaya bakarsak, çocuk genellikle boşanmadan dolayı kendisini suçlu hisseder. Anne ve babasının kendisi yüzünden anlaşamadığını, onun yüzünden boşandıklarını zanneder. Bu durumda anne ve babanın yaklaşımları daha da önem kazanmaktadır. Anne babalar aralarındaki sorunları çocuğa yansıtmaktan özenle kaçınmalılar. Çocuk aile içindeki anlaşmazlıkların kaçınılmaz sonuçlarını zaten görür, bu durumun sorumlusunun kendisi olduğunu düşünür.

Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi

Anne babası boşanan bir çocuk zaten o yaşta yaşayabileceği en büyük travmalardan birini yaşamaktadır. Boşanma öncesinde devamlı didişen anne baba, çocuğu depresyona iten bir sebeptir. Aileler boşanma öncesinde ve sonrasında aralarındaki sorunları çocuklarına asla yansıtmamalıdırlar.

Çocuğun duygusal belleğinin olduğundan, yaşadığı her şeyi kaydettiğinden bahsetmiştik. Çocuk çok küçük bile olsa çevresinde olan biteni takip etmekte, sorunları hissetmektedir. Sorunları hisseden çocuk sıkıntısını söz diliyle anlatamadığı için bunu farklı şekillerde dışarıya yansıtır. Bu durum tırnak yeme, altını ıslatma şeklinde ortaya çıkabilir. Çocukta psikosomatik hastalıklar gözlenebilir; sık sık hasta olur, kusar, bağırsakları bozulur. Evden, okuldan kaçma, kendisine ait olmayan şeyleri alma, uyuşturucuya yönelme gibi durumlar yaşanabilir. Yıkılan ailelerde çocukluk depresyonlarına da çok sık rastlıyoruz. Aileler ne yapıp edip çocuğun kendisini boşanmanın sorumlusu olarak görmesini engellemeli ve çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir. Anne baba ayrılsa da annelikten ve babalıktan istifa etmemelidir.

Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılmalı?

Ebeveyn çocuk ilişkisinde temel bir ilkemiz vardır: Çocuğu büyük insan yerine koyup ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlatmak, fakat karşılığında büyük bir insan gibi tepki vermeyebileceğini kabul edip sabırlı ve anlayışlı olmak. Bu ilke çocuk için aşılması zor bir engel olan anne baba ayrılığında da uygulanmalıdır.

Anne babalar ne yapıp edip çocuğu kendi aralarındaki sorunlardan uzak tutmalı, kaldıramayacağı sorunları çocuğa yansıtmamalıdır. Ancak boşanma çocuktan saklanılamayacak bir durumdur. Sorunları çocuğa yansıtmamak için olan biteni ondan saklamak çözüm değildir. Çocuk zaten ailesinde yaşananları takip edecek, anne baba onu bu konudan haberdar etmezse olayları zihninin elverdiği ölçüde yorumlayacaktır.

Çocuğun yaşananları doğru algılaması için olayı ona bizim anlatmamız faydalı olacaktır. Aksi halde çocuk zihin kapasitesinin üstünde olan bu durumu yanlış anlar ve büyük bir ihtimalle suçu kendisinde arar.

Anne baba boşanma durumunu anlatırken çok açık ve net bir dil kullanmalıdır. Ebeveynler çocuğa yaklaşırken şöyle bir tutum sergileyebilirler: “Biz senin üzüleceğini, bir müddet mutsuz olacağını biliyoruz. Bir süre bu duruma katlanman gerekiyor ama senin bu durumla ilgili hiçbir suçun ve sorumluluğun yok. Bu tamamen bizden kaynaklanan bir olay.” Anne baba çocuğa bu mesajı verebilirse çocuk bu durumdan en az zararla çıkmış olur.

Boşanmadan Sonra Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

Boşanma aile birliğinin yıkılması ve yerine yeni bir düzen kurulması anlamına gelen zor bir süreçtir. Çocuk için önemli bir travma nedeni olabilecek bu dönemin en az zararla atlatılabilmesi için ailelerin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. Bu başlık altında öncelikle ailelerin bu süreçte düşmemeleri gereken hataları vurgulayalım.

Evlilik esnasında taraflardan biri gerçekten mağdur edilmiş, çok canı yanmış olabilir. Ancak unutulmamalı ki bu mağduriyetin sebebi olarak görülen kişi, aynı zamanda çocuğunuzun annesi ya da babasıdır. Elbette acı çeken bir kişi bunu eşiyle dostuyla paylaşmak isteyecektir fakat bunu yaparken bile çok dikkatli olmak gerekir. Böyle bir konuşma esnasında çocuğun da aynı ortamda bulunmamasına özen gösterilmelidir.

Boşanmanın ardından anne babaların çocuğu kazanma yarışına girmelerine sık sık rastlıyoruz. Bazı ebeveynler çocuğu kendi taraflarına çekmek için çocuğa yanlış mesajlar veriyorlar. Öyle şeyler yaşanıyor ki, çocuk annesinden ya da babasından uzaklaşsın, diğer tarafı seçsin diye “Annen/Baban seni sevmiyor zaten” diyenler, karşı tarafı suçlayanlar dahi oluyor. Bu sözler çocuğun ruh dünyasında tahmin edilemez boyutlarda yaralar açar. Bu çok yanlış ve çocuk açısından çok yaralayıcı bir tutumdur. Eşler ayrılsalar bile çocuğu annesinden ya da babasından ayırmaya çalışmak, eski eşten öç almak için çocuğu kullanmak çocuğun ruh sağlığı açısından asla düşülmemesi gereken hataların başında gelir.

Boşanmanın ardından anne babalar çocuğu kendi taraflarına çekmek için onun istediği her şeyi yapma yanılgısına da düşebilirler. Her istediğinin yapılması çocukta disiplin eksikliğine yol açar. Oysa ki disiplin, doğru kullanıldığı takdirde sağlıklı bir kişilik gelişimi için elzem bir unsurdur. Disiplinli olmaya alışmamış bir çocuk ileride sosyal yaşama adapte olmakta zorluk çekebilir.

Boşanma sürecinde yapılmaması gereken hataların altını çizdik. Şimdi de boşanan eşlerin yerine getirmeleri gereken bazı görevlerini vurgulayalım.

Boşanan eşler, aralarında yaşanan kötü olaylara rağmen arkadaş olmaya gayret göstermeliler. Yaşamı boyunca çocuğun önüne çıkabilecek bir sürü problem olabilir. Anne babanın kimi zaman bu problemlere birbirlerine danışarak çözüm bulmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları gerekir. Herhangi bir iş arkadaşı gibi, hiç olmazsa telefonla görüşülebilir. Unutulmamalı ki anne babanın kendi sorumluğunda olan çocuklar her türlü husumetten, öfkeden daha önemlidir. Dağılan bazı aileler çocukları için bazen bir araya gelip arkadaş gibi davranabiliyorlar. Bunu başarabilmek çocuğun bu dönemi yaralanmadan atlatmasına yardımcı olacaktır.

Boşanma sonrasında ebeveynlerin sorumlulukları artabilir. Boşanmadan önce çalışmayan bir anne ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya başlamak zorunda kalabilir. Bir evin sorumluluğunu tek başına yüklenmek, çocuk sahibi olmanın ve işin gereklerini bir arada yerine getirmek zordur. Fakat burada yine bir ilkemizi tekrarlama ihtiyacı duyuyoruz. Bir insanın, iyi ve başarılı olması önemlidir ama bundan daha önemlisi iyi bir anne ya da baba olmasıdır.

Bir çocuk, anne babasının ilgisine, onlarla birlikte vakit geçirmeye muhtaçtır. Bu noktada sürekli ve nitelikli birliktelik, çocukla geçirilen kaliteli zaman kavramı önem kazanır. Anne ya da baba çocuklarıyla ilgilenirken bütün dertlerini, sorumluluklarını bir kenara bırakıp çocuğa odaklanmalıdırlar. Çocuk annesinin ya da babasının aklının başka yerde olduğunu hissederse kendisini dışlanmış gibi hisseder ve bir yere ait olma ihtiyacı duyar. Çocuk kendisine önem verilmediğini hissetmemeli, kendisini güvende ve ailesine ait hissetmelidir. Çocuğun psiko-sosyal ihtiyaçlarının karşılanması kişilik gelişimi açısından çok önemlidir. Anne baba çocuğunun ihtiyaçlarını görüp doyurmazsa çocuk, içgüdüleriyle bazı anlık zevklere yenilebilir, aidiyet duygusunu yanlış insanlarla tatmine yönelebilir.

Çocuğun cinsel gelişimi açısından da vurgulanması gereken noktalar var. Bilindiği gibi erkek çocuklar cinsel kimliklerini babadan, kız çocuklar anneden alırlar. Örneğin üç yaşındaki bir erkek çocuk sürekli olarak anne, anneanne, teyze arasında büyürse, çevresinde yeterli erkek model yoksa cinsel kimliği yanlış gelişebilir. Çocuk yanlış cinsel özdeşimler kurabilir. Babanın erkek çocukla zaman geçirmesi önemlidir. Kuşkusuz aynı ilişki anne ve kız çocuk arasında da gereklidir.

Hatırlanacağı gibi bu hususu “Anne Babası Vefat Eden Çocuklar” başlığı altında da vurgulamış, annesi vefat eden bir kız çocuğunun teyzesiyle, halasıyla, babası vefat eden bir erkek çocuğunun ise dayısıyla, amcasıyla birlikte vakit geçirmesini önermiştik. Oysa ki burada çok daha şanslı bir durumla karşı karşıyız. Aileler annenin de babanın da hayatta olmasının kıymetini bilmeli, çocuklarıyla birebir iletişim kurmayı ihmal etmemelidir. Çocuklarına verilecek sevgi, şefkat, kendini güvende hissetme duygusu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir.

Kimi zaman boşanmaların ardından ikinci evlilikler gündeme geliyor. Anne babalar ikinci evliliklerini yapınca ilk evliliklerden getirilen çocuklarla üvey anne babalar arasında bazı uyum problemleri yaşanabiliyor. Gerçi bu ilişkiyi çok iyi dengeleyen aileler de oluyor. Üvey anne eğer kendisini aşabilen, gerçeklerle yüzleşebilen biriyse denge kurup adil davranmayı başarabiliyor. Fakat problemli ailelere de çok daha sık rastlıyoruz. Bu nedenle üvey anne çocuk ilişkisine bu başlık altında değinmek yerine bu konuyu ayrı bir başlıkla değerlendirmeyi daha faydalı buluyoruz.

Boşanma konusu üzerine söylediklerimizi özetlersek; boşanmalardan çocuğun nasıl en az zararla çıkabileceğini düşünmek gerekir. Çocuğun boşanmadan ötürü kendi suçlaması muhakkak önlenmelidir. Ebeveynlerin “Biz ayrılıyoruz ama annelikten babalıktan ayrılmıyoruz. Arkadaş kalacağız ve senin iyiliğin için elimizden gelen her şeyi yapacağız” mesajını çocuğa vermeleri, ayrıldıktan sonra da geçmişte yaşananlara sünger çekip çocuğun ihtiyacı doğrultusunda dayanışmaya girmeleri çocuk açısından en iyisidir. Çocukluk döneminin kişiliğin oluşması açısından ne denli önemli olduğunu biliyoruz. Çocuğun bu dönemi mümkün olduğunca sağlıklı geçirmesi için aileler ellerinden gelen özeni göstermelidirler.

KAYNAK : Prof. Dr. Nevzat Tarhan,

Makul Çözüm, Mart 2004, Timaş Yayınları

http://www.mcaturk.com/mca_icerik_detay.php?icerikid=697

=====================================================================

KURAN’DA BOŞANMA SEBEPLERİ

Değerli Kardeşimiz;

Kur an’ı Kerim de, hangi nedenlerden boşanmanın zaruret haline geldiği açık bir şekilde belirtilmiştir.

1- Açık Edepsizlik (Zina)

Zina, İslam’da büyük bir suç, şirkle eş anlama gelecek kadar büyük bir günahtır. Zina, aile düzenini yerle bir eden; evlilik bağını hemen ortadan kaldıran, İslam hukuku açısından kadın ve erkeği ayrı konuma getiren korkunç bir fiildir. Böyle bir fiilin müslüman bir evde işlenmesi hiçbir zaman düşünülemez. Bu fiili müslümanın evine reva gören bir kadın ya da erkek, o eve layık olamaz ve derhal, hem de hiçbir hak iddia etmeden; mü’min olân eşinden boşanarak orayı terk etmelidir. Zina fiilini işleyen kadın ise bu kişi, aynı zamanda mehirden mahrum kalır ve mü’minlere nikahı haram olur.”Onlara verdiklerinizin bir kısmını alıp götürmek için onları, sıkıştırmayın. Şayet apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin…” (4 NiSA, 19)

“Ey peygamber; kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabb’iniz Allah’tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa (fuhuş) başka…”(65 TALAK,1)

Zina fiili, bütün fıkhi anlaşmaları iptal eder. Zina eden kişi, müşrikierle aynı kategoriye girdiğinden ancak, zina eden veya müşrik olan biriyle evlenir. Müşrikler, kafir olduklarına göre, kafirlerle müminlerin nikahı haramdır. İşte bu konudaki ayetler.

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik kadından başkasıyla evlenmez; zina eden kadın da zina eden veya müşrik erkekten başkasıyla evlenmez. Böyleleriyle evlenmek mü’minlere haram kılınmıştır.” (24 NUR, 3)

“…Kafir kadınların ismetlerini tutmayın, harcadığınız mehri isteyin…” (60 MÜMTEHİNE, 10)

“Allah’a eş koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin…” (2 BAKARA, 221)

“…Bu size Allah’ın hükmüdür. Aranızda böyle hükmediyor…” (60 MÜMTEHİNE, 10)

“… Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, kendisine yazık etmiş olur..:’ (65 TALAK, 1)

2- Huzursuzluk Çıkarma, Fikri Anlaşmazlık

İslami bir toplumun, huzurlu bir ortam oluşturması için, toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin huzurlu olması gerekir. Ailedeki huzuru ise, birbiriyle çok iyi anlaşan eşler sağlar. Ailedeki temel direkler, dengeli değilse aile yuvası her an yıkılmaya mahkumdur. Ailedeki huzuru ve sürekliliği sağlamak için, dengesiz olan direğin tamir edilerek düzeltilmesi, düzelmesi mümkün değilse değiştirilerek yenilenmesi, hem aile hem de İslam toplumu adına yararlı olacaktır.

Ailenin temel direklerinden biri olan kadın, kocasına karşı gelip evde huzursuzluk çıkarıyorsa, yani bir evde kadın, kocasının taşıdığı fikre destek vermiyor, köstekliyor, sözlü veya fiili olarak karşı çıkıp davasından döndürmeğe ya da alıkoymağa çalışıyorsa bu kadını boşamak, zaruri hale gelmiş demektir. Eğer erkek, bu kadını boşamazsa bu durumda iki şık ortaya çıkar.

Birinci şık, erkek karısına aldırış etmez, yoluna devam eder. Ancak, bu durumda evde huzursuzluk başgösterecektir. Huzursuzluğun baş göstermesi ile de, eğer varsa, çocuklar etkilenecek ve sonuçta bunalımlı bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu nesil, belki de Allah’ı tanımayacak derecede dinden, imandan uzak bir nesil olacaktır. Çünkü kadın, evde devamlı çocukların yanında bulunduğundan dolayı onları daha fazla etkileyecektir. İstikbalde bu çocuklar, mücadeleci bir erkek için büyük bir kayıp ve davasına ağır bir darbe olacaktır. Ayrıca erkek, evde huzurlu bir ortam bulamadığından çalışmalarında başarısız olacak veya en azından istediği seviyeye gelemeyecektir. Birbirlerinin evliyası olması gereken mü’min erkek ve kadınlar, evde bu velayeti oluşturamamışlarsa, dışarıda hiç bir zaman oluşturamazlar; iyiliği emredemez, kötülükten alıkoyamazlar. O halde Kur an’ın emrettiği ölçüler içinde kadını boşamak şart olacaktır.

İkinci şık, mü’min erkek, karısının sözüne uyup davasından ve çalışmalarından vazgeçecektir ki, bu da o erkeğin, fasık olmasına ve dinden uzaklaşmasına neden olacaktır. Son yıllarda bunların birçok örnekleri bulunmaktadır.

“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Rasulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasık kavmi hidayete erdirmez.” (9 TEVBE, 24)

“Ey iman edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının…” (64 TEĞABUN,14)

Allah yolundan alıkoymak için çalışan her kadın, aynı zamanda kocasının da düşmanıdır. Bu düşmandan sakınmanın ve korunmanın yolu, ondan uzaklaşmaktır. Bunun en iyi yolu da, o kadını boşamaktır. Çünkü, bu tür kadınlar iyi kadınlardan değillerdir. İsyankar kadınlar, eğer düzelmezlerse onları boşamak en ideal yoldur.”Allah, insanları birbirinden üstün kıldığından ve mallarından harcadıklarından dolayı erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Onun için iyi kadınlar itaatkar olup, Allah’ın, kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi korurlar. Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarından ayrılın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhinde başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (4 NİSA, 34)

Eğer nasihat edilmesine, yataklarından uzaklaşılmasına ve dövülmelerine rağmen, düzelip kendilerine çeki-düzen vermezlerse onları boşanmak en iyi çaredir. Ancak düzelmeleri halinde, aleyhlerinde bir yol aramak yasaklanmıştır.

3- Dünya Hayatını Ve Süsünü Allah’a Tercih Etmek

Kadın olsun erkek olsun kişi; yaratılışın temel gayesi olan Allah’â itaat (kulluk) etmek ve O’nun dini için çalışmakla mükelleftir. Yaratılışlarının şuurunda olanlar, hareketlerinin yönünü ona göre düzenlerler. Ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve hakimiyet yalnızca Allah’a ait oluncaya kadar çalışmak, inandığını söyleyen herkesin üzerine düşen bir görev ve sorumluluktur. İşte Kur’ani gerçekler:”Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım:” (51 ZARİYAT, 56)

“… Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz…” (1 FATİHA, 4)

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir.” (8 ENFAL, 39) Yaratılış gayesini unutup dünya hayatının süsünü isteyen kadınları (ya da erkekleri) boşamak, her iman eden mücadele erinin yapması gereken bir davranış olmalıdır. Aksi halde, bu kadınlar ya da erkekler davetçiye ayak bağı olacak ve engel teşkil edeceklerdir. Bu yüzden onlardan boşanmak, kadın iseler mehirlerini verip onları salmak en iyi yoldur.”Ey Nebi! eşlerine söyle: ‘Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt’a (mehrinizi) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah’ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır.” (33 AHZAB 28-29)

Allah’ın nizamının egemen olması için çalışmayıp dünya hayatını ve süsünü isteyen kadınlar ya da erkekler, Allah’ın nizamının egemen olmasına çalışan davetçilerin önlerinde bir kambur, bir engeldirler. Bu engelin giderilmesi de mü’minler için bir zarurettir. Çünkü yüce Rabb’imiz, dünya hayatını ve süsünü isteyenlerin ahirette nasiblerinin olmadığını bildiriyor. Ahirette nasibi olmayanın, ahirette nasibi olanlarla beraber olması söz konusu olamaz.”İşte onlar, ahiret verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azab hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez.” (2 BAKARA, 86)

“Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse onlara oradaki amellerini tam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. Ama onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlar için yalnız ateş vardır ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır. Amelleri hep batıl olmuştur.” (11 HUD, 15-16)

“Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun, ahirette bir nasibi olmaz.” (42 ŞURA, 20)Dünya hayatını ve süsünü isteyenin, ahiret ekinini isteyenle hiçbir ilgi ve ilişiği olmayacağından, mü’min bir şahsiyetin yapacağı en güzel hareket, dünya süsünü isteyen eşini boşamasıdır. Bu boşamanın nasıl, ne zaman ve ne şekilde olacağını ise İslami esaslar, net bir şekilde ortaya koymuştur.
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet Editör

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=7331

En Sevilmeyen Helâl

A.Hüseyin HALİMOĞLU

Büyüyen tehlike: boşanma (talâk)

Evlilikte esas, eşlerin ölünceye kadar, her şartta beraber olmalarıdır. Bu sebeple Anadolu’da gelin olan kıza ailesi tarafından “Duvakla gir, kefenle çık” nasihati yapılır. Evlenen çiftlere ise bu anlamda “Bir yastıkta kocasınlar” denir. Ancak aile mües-seseni oluşturan evlilikte bazen istenmese de olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İşte bu durumda eşlerin birbirinden ayrılması durumu zuhur ediyor. Günümüzde giderek artan bu olaya boşanma diyoruz. Boşanma, kelime anlamı olarak karı ve kocanın birbirinden ayrılması, evliliğin, yani nikah akdinin sona ermesi anlamına geliyor. Hadis-i Şerif’te: “Allah Celle Celalühu’ya en sevimsiz helal, -talak- boşanmadır” şeklinde ifade edilen; boşanmanın meydana gelmemesi için yüce dinimiz gerekli nasihatleri yapmış ve daha da önemlisi hülle ve benzeri engeller ortaya koymuştur. Ancak eğer başka çıkar yol kalmamışsa, “çirkin” olarak da olsa müsaade edilmiştir.

boşanmanın sebepleri

Boşanmanın sebepleri oldukça çeşitlidir. Günümüzde adliyelere yansıyan en önemli sebep “şiddetli geçimsizlik” olsa da, bunun gerçek sebep olmayıp, genellikle üzerinde anlaşılmış hukuki bir terim olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu sebep resmi kayıtlarda bütün boşanmaların yüzde 85’ini oluşturmaktadır. Prof. Dr. Musa Tosun, toplumumuzun yaşadığı sosyo-kültürel değişim sürecinin aile müesseseni etkilediği ve bunun sonucu olarak da boşanma oranlarının arttığını belirtiyor. Kültürel değişimin bir yozlaşmaya dönüştüğünü ve evlenme usulleri ile aile yapısının değişmeye başladığını belirten Prof. Tosun, boşanmanın sebeplerini şöyle sıralamaktadır:

-”Eşlerin evlilik beklentisinin gerçekleşmemesinden kaynaklanan mutsuzluk, uyumsuzluk ve çatışmalar.

-Karı-koca arasındaki aile içi yetki paylaşımı ve rol kavgaları.

-Eşlerin aileleri arasındaki uyumsuzluk ve çekişmeler, her iki tarafın ailesinin çiftleri kendi tarafına çekme, diğer taraftan uzaklaştırma eğilimi.

-Kaynana, kayınpeder veya çiftlerle birlikte kalan diğer aile bireyleri.

-Eşler ve aileler arasındaki kültür ve inanç çatışmaları.

-Cinsi problemler.

-Ekonomik problemler.

-Araya giren ikinci bir erkek veya ikinci bir kadının varlığı, ya da eşlerin birbirini al-datması.

-Eşlerden birinin uzun süren hastalığı, alkol veya uyuşturucu bağımlılığı.

-Eşlerden birinin uzun süreli mahkûmiyeti.”

Psikiyatri uzmanı Prof. Tosun, boşanma sebepleri konusunda medyanın da önemli bir payı olduğuna işaret ederek şöyle diyor: “Medyanın öncülük ettiği kadın kimliğini değiştirme ve yeniden tanımlama çalışmaları, annelik, ev hanımlığı, kocasının karısı gibi geleneksel kadın rollerini aşağılayan; çalışan, yalnız yaşayan, entel takılan ve serbest ilişkiyi benimseyen kadın rolünü yücelten(!) yeni, dejenere ve marjinal kadın tipinin ve kimliğinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu da toplumun temel taşı olan aileyi sarsmaya başlamış ve en azından bazı çevrelerde boşanmaları hızlandırmıştır”.

Günümüzde evlenme usulü konusunda sıkça tartışılan “görücü usulü” ile “flört” ise evliliğin devamı noktasında bize önemli bir ipucunu vermektedir. Bu anlamda, millî ve mânevî yapıdan da kaynaklanan sağlam aile oluşumundaki en önemli etkenin bugüne kadar görücü usûlü olduğunu görüyoruz. Zira eş seçiminde günübirlik ve kısa süreli bir beraberlik, ileriye dönük bir beraberlik, yani evlilik için maalesef gerçekçi olmamaktadır. Tarafların karşısındakine nazik davranışları, kur yapmaları ve benzeri aldatıcı tavırları, daha evliliğin ilk günlerinden itibaren yerini gerçek tavırlara bırakmaktadır. Yani artık köprü geçilmiştir ve kişi gerçek kimliğine bürünecektir. Bunun çok sayıdaki örneğini günümüzde, özellikle de medyada sık sık görünen kamuoyunun yakından tanıdığı insanlarda görmekteyiz.

Halbuki görücü usulü ile yapılan evlilikler daha sağlam temeller üzerine kurulmaktadır. İstisnai olarak yozlaştırılmış halini; yani tarafların hiç birbirini tanımadan evlenmelerini dikkate almazsak, annebaba ve akrabaların referansı ve araştırması ile kurulan evlilik, sağlam temel üzerine kurulan bina gibi olmaktadır. Burada yapmacık bir ön ilişki olmadığından, insanlar birbirlerini, ailelerini hatta soylarını tanıdıklarından, ileriye dönük daha sağlam bir yuva oluşturulmaktadır.

dinimizde sevilmiyor

Y üce dinimizin boşanma konusunda engelleyici olduğunu ve helallerin en çirkini olarak değerlendirdiğini yukarıda arzetmiştik. Zira dinimiz İslam, insanlar için dünya ve ahiret saadetinin yollarını bizlere öğretmektedir. Bu açıdan bakıldığında da tavsiye edilmeyen bir işin yanlışlığı, ondan uzak durulmasının önemi ortaya çıkmaktadır.

İslam dini çeşitli sebeplerden ötürü, boşanma hakkını erkeğe vermiştir. Bu sebepler, erkeğin ailedeki durumu, mali sorumluluğun onda olması, kadının duygusallığı gibi sıralanabilir. Kadının boşanma hakkının olabilmesi için, kocasının ona boşanma yetkisi vermesi gereklidir. Bu hakkın iki taraf tarafından kullanılması durumunun ise boşanma vakalarını artıracağı kanaati vardır.

Mecbur kalındığı zaman müsade edilen boşanma ile ilgili olarak Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şerif’lerinde, “Allah Celle Celalühu’nun katında en sevimsiz olan helal boşanmadır” buyurmuşlardır. Bir başka Hadis-i Şerif’te ise “Allah Celle Celalühu, sık sık eş değiştiren çeşnici erkeklere ve çeşnici kadınlara lanet eder” buyurulmaktadır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de ise “Eşleriniz size itaat ederlerse, onları incitmeye bahane aramayınız” mealindeki ayet-i kerime bulunmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen boşanma, dinimizde bir kurala bağlanmıştır ve ka-dının mağdur edilmemesi esastır. Buna göre; erkek karısını adetli iken boşayamaz. Adeti bittikten sonra hiç cinsi ilişkide bulunmadığı temizlik süresinde boşayabilir. Böylece cinsi ilişkiyi arzuladığı bir anda boşanmayı göze alamayacak ve boşaması zorlaşacaktır. Yine dinimizde kadın ile erkek birbirine 3 bağ ile bağlandığından, birinci boşanmada kadın iddet süresine girer. Bu süre içerisinde erkek yalnız kalacağından, eğer çok önemli bir sebep yoksa, bu süre bitiminde, yeni bir nikaha gerek kalmadan eşler bir araya gelecektir. Bu imkân ikinci boşanmada da vardır. Fakat üçüncü defa tekrarlandığında ise artık eşlerin bağları kopmuştur. Bu konuda sünnete uyulmaması durumunda ise boşanma gerçekleşmekle birlikte erkek günah işlemiş olur ve bunun dini müeyyidesine katlanmak durumunda olur. Dolayısıyla bu hususlar, dinimizde boşanmanının kolay olmadığını, olmaması gerektiğini apaçık ortaya koymaktadır ve bunda da sorumluluğu erkeğe yüklemektedir.

Böylece, önünü-sonunu düşünerek hareket etmek durumunda olan bir müslüman, çok geçerli bir gerekçesi olmadıkça hanımını boşamaya kalkmayacaktır.

boşanmanın sebepleri

Ülkemizde, evliliklerin oluşturulması sırasında yaşanan resmi ve dini nikah konusu boşanmada da ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla dinen yaşanan bir olayı hukuki yolla da resmileştirmek gerekiyor. Bu çerçevede uygulanmakta olan Medeni Kanun, günün gereklerine göre zaman zaman değişimlere uğramaktadır. 3444 sayılı yasayla yapılan değişiklikten sonra Türk Medeni Kanunu’nun kabül ettiği boşanma sebepleri, eşlerin boşanma konusunda anlaşmaları, evlilik birliğinin temelinden sarsılması, kusur (zina, cana kast ve pek fena muamele, cürüm ve haysiyetsizlik), eylemli ayrılık ve elverişsizlik olarak sıralanmaktadır. Medeni Kanun, eşleri boşandıktan sonra tekrar evlenmeleri konusunda bir sınırlama getirmemektedir. Buna göre eşler dileği kadar evlenip boşanabilirler. Ancak dinimizin buna müsade etmediğini yukarıda belirtmiştik.

boşanma oranı artıyor

Toplumu oluşturan en küçük yapı taşı ailenin tahribi sayılan ve dini yönden tavsiye edilmeyen boşanma olayları, üzülerek belirtmek gerekir ki giderek artmaktadır. Prof. Dr. Musa Tosun’un da işaret ettiği gibi toplumdaki sosyo-kültürel değişim ve medyanın bu konuda etkisi hayli fazla. Toplumun yakından takip ettiği sanat çevrelerinde boşanmaların daha sık ve sansasyonel yaşanması ise işin tuzu biberi ol-maktadır. Zira günümüzde çok basit sebeplerle aileler yıkılmakta ve bundan da en büyük zararı çocuklar görmektedir.

Türkiye’de 1980’li yıllarda yapılan istatistiklerde boşanan ailelerden yarıya yakını, yüzde 47’si henüz çocuk sahibi olamamış ailelerdir. Yine boşanan ailelerden yüzde 24’ünün 1, yüzde 16’sının ise 2 çocuğu var. Boşanma oranının çocuk sayısına göre düşüş gösterdiği istatistiklerde boşanma oranı 3 çocuklu ailelerde yüzde 7’ye dü-şerken, 4 çocuklu ailelerde yüzde 3.3’e, 5 ve daha fazla çocuğu olan ailelerde ise 2.9’a iniyor.

Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre son yıllarda boşanmak için adliyelere müracaat edenlerin sayıları ise şöyle:

- 1986’da 60 865,

- 1987’de 60 140,

- 1988’de 80 158,

- 1989’da 75 820,

- 1990’da 77 233,

- 1991’de 85 132,

- 1992’de 88 788,

- 1993’de 88 877,

- 1994’de 95 495,

- 1995’de 103 203,

- 1996’da 104 851,

- 1997’de 110 119,

- 1998’de 114 322.

Tablodan da anlaşılacağı gibi 12 yıllık süre içerisinde boşanmak için adliye kapılarına giden eş sayısındaki artış yüzde 87 civarındadır.

Ancak bütün bunlara rağmen, millî ve mânevî değerlerden kaynaklanan bir yapı ola-rak Türkiye’deki boşanma oranları, Batı ülkelerine oranla oldukça düşük gözükmektedir. Zira ülkemiz, 27 ülke arasında yapılan bir araştırmada, boşanma sıralamasında sonuncu olmuştur. Yunanistan’da yüzde 6.9 olan boşanma oranı, İspanya’da 4.8, İtalya’da 4.7, ABD’de 4.57, Almanya’da 2.04, Mısır’da 1.55, Türkiye’de ise 0.47 olarak belirlenmiştir. Araştırmaya göre, ülkemizde boşanma ora-nının en fazla olduğu şehir ise İstanbul olarak tesbit edilmiştir.

Kaynak: Beyan dergisi, 04-2000

http://www.enfal.de/ev04.htm

Kategoriler:Kategorilenmemiş

kuranda sevgi-aşk-cinsellik-kadın erkek ilişkisi-evlilik

Mayıs 6, 2007 Yorumlar kapalı

drmavi@mynet.com

KUR’AN’DA AŞK VE SEVGİYE BAKIŞ (drmavi)

Hayatın, hayat kadar vazgeçilemez iki ana dinamiği ve sütunu: Erkek ve Kadın…
Aşk, ikisini el ele gönül gönüle hayat ve aşk verene uçuracak, sonsuz hayata kavuşturacak saf billur kanat…

Hakiki Aşk, güneş ışığı gibi orijinal ve asıl kaynağı Rahman’da saklı…
Mecazi aşk, cam ışığı gibi temelsiz, emelsiz ve ebede yasaklı…

“Hubb”(sevme) kelimesi Kur’an’da 9 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak sevgi-aşk konusunu şu şekilde tasnif edebi liriz:

Allah Sevgisi-Aşkı:

“İnsanlardan bazısı Allah’tan başka şeyleri O’na denk tutar da onları Allah sever gibi sever!

İman edenlerin Allah’a olan sevgi-aşkları ise onlarınkinden çok daha şiddetlidir-fazladır” (2/165).

Sevgi-aşk çeşitleri:

Kadın sevgisi, evlat sevgisi, mal-mülk-para sevgisi:

“İnsanlara şu şehevânî duygular tezyin edildi: kadın sevgisi, evlat sevgisi, yığınla altın gümüş sevgisi, at sevgisi, hayvan sevgi si, ekin sevgisi. Aslında bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Güzel sonuç ise Allah katında olandır!” (3/14).

Beşerî sevgi-aşk:

“Şehirdeki bazı kadınlar dedi ki: Azizin karısı (Züleyha) delikanlının nefsini arzulamış, onun sevgisi kalbini yakıp kavurmuş Gö rüyoruz ki kadın sapıtmış-çıldırmış!” (12/30).

Hayır sevgisi-aşkı:

“Düşküne, yetime ve esire sevgi dolu yürekleriyle, severek (veya nefisleri adına malı sevdikleri halde) yedirirler” (76/sekiz)

“Gerçek iyilik, mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere vermek tir” (2/177).

Mal sevgisi-aşkı:

“Malı, yığmacasına aşırı seviyorsunuz!” (89/20) “Hayır sevgisine (mala) aşırı derecede-şiddetle düşkündür! (100/8).

Dünyalık sevgisinin hedefi:

“Ben hayır (mal-dünyalık) sevgisini Rabbimi anmak için istiyorum!” (38/32).

“Ehabbe” (Sever) fiilinde ve türevlerinde de şu anlamları buluyoruz

Allah’ın sevdikleri:

Tövbe edenler, temizlenenler: (9/108; 2/222), Muhsinler: (2/195; 3/134,148; 5/13), Muttakiler: (3/76; 9/4,7), Sabredenler: (3/146), Tevekkül edenler: (3/159), Adaletle hükmedenler: (5/42; 49/9; 60/8), Allah yolunda savaşanlar: (61/4), İmanlı, salih amel yapan, muttaki, muhsin (61/4).

Allah’ın sevmedikleri:

Kafirler: (3/32; 30/45), Küfürde ve günahta ısrar edenler: (2/276), Zalimler: (3/57,140; 42/40), Fesat: (2/205), Fesatçı: (5/64; 28/77), Kibirlenen (16/23), Haddi aşanlar: (5/87; 7/55), Aşırı gidenler: (2/190), Şımaranlar (28/76), Kendini beğenen, böbürlenen, övünen: (4/36; 28/76; 31/18; 57/23), Hain ve nankör: (4/107; 8/58; 22/38), Çok günahkar: (4/107), İsraf eden: (6/141, 7/31).

Allah’ın ve Rasulünün sevgisi ile onların yolunda mücadele etmek, bütün aileden, mal ve ticaretten, evlerden daha üstün gö rülmeli ve önde olmalı (9/24)

Allah’ı sevmenin ölçüsü, Peygamberimize uymak; Peygambere uymanın sonucu Allah’ın sevmesi ve bağışlaması: (3/31).

Allah’ın affı sevilir, buna ulaşmanın yolu: cömertlikten asla vazgeçmemek: (24/22).

Allah’ın imanı sevdirmesi ve yardımı: onunla kalbi süslemesi, küfrü, fıskı ve isyanı çirkin göstermesi: (49/7), Allah’tan başka gelip geçici olan hiç bir şey sevilmez: (6/76), Hapis, günahtan daha sevgili: 12/33), Allah, müminlerin sevdiği yardımı, zafer ve başarıyı gösterir (3/152, 61/13), İmana erenler temizlenmeyi severler: (9/108).

Allah ile insanın birbirini sevmesi: (5/54).

İnsanın insanları sevmesi: Ensar muhacirini sever (59/9); mümin, sevmeyenleri de sever: (3/119), Evlat sevgisi (12/8), insan, sevdiklerinden infak ederek insana olan sevgisini gösterir: (3/92), insanın insanı kurtarmasında sevgi yetmez, Allah’ın hidayeti gerekir: (28/56).

İnsanın imana karşı küfrü (9/23), hidayete karşı körlüğü sevmesi ve tercih etmesi: (41/17).

İnsanların dünyayı sevmesi, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri: (14/3,16/107,75/20,76/27).

İnsanların günah işleri sevmesi: Fuhşiyatın yayılmasını sevenler: (24/19), Gıybet sevmek, ölü eti sevmek gibi: (49/12), yapmadıklarıyla övül meyi sevmek: (3/188).

İnsanların hayır işlerini sevmemesi: Nasihat verenlerin sevilmemesi: (7/79).

Yahudi ve Hristiyanların: Biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz demesi: (5/18).

“Mahabbet” kavramı, Hz.Musa ile ilgili olarak sadece bir ayette geçer: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (20/39).

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, insan sevgisini dört ana konuya yoğunlaştırabilmektedir: Allah’a, kendine, insanlara ve dünyalık diğer varlıklara.

Bu yönelişler, aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz olarak gerçekleşebilmekte ve ifrat tefrit yönleri olabilmektedir Sözge limi Allah sevgi sinin, İsrail oğullarında görüldüğü gibi, sadece kendi milletlerine tahsis edilmesi yanlış olduğu gibi, malın, kadının, dün yanın bir ilah gibi sevilmesi de bir o derece yanlış olmaktadır. Mal sevgisinin yaratılışta bulunması kabul edilebilir bir durumdur. Ne var ki bunun, cimrilik yapılarak insanların hayrına kullanıl maması kadar, israf edilmesi de doğru görülmemektedir. Allah’ı seviyorum diyen insanın, Peygamberini örnek alarak bir Müslümanlık yaşamaması uygun düşmemektedir.

Burada dikkat çeken ön önemli husus: İnsanın, eş, evlat ve mal sevgisi başta olmak üzere, bütün sevgilerinin çıkış noktası ola rak Allah sevgisini görmesi, sevdiklerini O’nun muhabbeti namına sevmesi konusudur. Bu temel atıldıktan ve hedefe Allah rızası konul duktan sonra, bütün sevgiler ve aşklar kötüye kullanılmaktan ve insana zarar verecek şekle dönüşmekten uzak kalmış olacaktır.

Kur’an’da beşerî aşk konusu, sadece Züleyha’nın aşırı ilgisi ve yönelişi şeklinde ele alındığı gözleniyor. Fakat bu konunun başlı başına, kıssaların en güzeli diye tanımlanan (12/3) bir sûrede ele alınması ve uzunca sayılabilecek bir bölümde, Züleyha’nın ve kadınların duygularının dile getirilmesi, konunun insan hayatındaki yerine parmak basması açısından ilgi çekicidir.

Kadının aşk duygusuna kapılması, sevgisini kontrol altına alamaması onu başka duyguları yaşama arzusu içine atmış, ölçü süzce davranışlar sergilemesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak hem kendi onuru kırılmış, arzuladığı şeye ulaşamadığı gibi, in sanların gözündeki yüksek mertebe-den düşmüş, hem de iftira atarak, insanlık dışı bir davranışla masum bir insanın yıllarca hapiste kal masına sebep olmuştur.

Adı konmamış aşkların, patlamaya hazır bir bomba olduğu gerçeği dikkatimizi çekmektedir. Allah’a bağlantısı olmayan bu tür kalp fırtınaları, insanı bir tarafa savurabilir, nefis arzularına kaynaklık yapabilir ve insanı her türlü kötülüğün içine atabilir.

Masumiyet içindeki aşk ise, geçmişinde bir kökle Yaratıcıya bağlanır, gelecekte kurulması düşünülen aile gövdesiyle irtibatlan dırılır ve bu aşk, mutluluk meyvesi evlatlarla taçlandırılır.
——————————————————-

(NOT: Parantez içi bu kısım sonradan eklenmiştir:
Günah Aşk: Selamun aleyküm, hocam. Biz üniversite 1. sınıf öğrencisi iki genciz. Ailemizden aldığımız dini eğitim ve daha sonraları kendi çabalarımız ile haram dairenin dışında durmaya ve dini vecibelerimizi yerini getirmeye çalışıyorduk. Ta ki, aşk denen şeytani duyguya kapılana kadar. İlk başlarda her şey çok güzeldi fakat daha sonraları vicdanımız bastırmaya başladı. Çevremizden ve dostlarımızdan da tepki almaya başladık onlara evlilik için böyle bir yola başladığımızı söylüyorduk ve bir arkadaşımızın sözüyle sarsıldık: “Haram yolla helale ulaşılmaz”. Evlenmeyi gerçekten istiyoruz ama şu anki durumumuzla imkansız. Allah’ın (c.c.) sevgisini ve birbirimizi de kaybetmeden doğru bir çözüm bulmak istiyoruz. Bize yardım ederseniz çok seviniriz. Allah şimdiden razı olsun. Allah’a emanet olun.

Benim sizin yazdıklarınızdan anladığım o ki, siz aşkı masum ve meşru sınırda bırakmamış, harama bulaşmışsınız. Bunun elbette aşkı lekelemek olduğunda şüphe yoktur. Yazdıklarınızla ilgili olarak size şunları söyleyebilirim:

1.Aşk şeytanî bir duygu değil, Allah’ın (cc) yarattığı bir cazibe kanunudur. Her eksik olan varlık, parçasını arar ve fıtrî/doğal bir duygu ile ona doğru çekilir ve onu çeker. Eğer aşk doğal ve meşru çizgisinden çıkarılmaz, son ve nihai hedef olarak görülmezse, aşıklar bir araya geldikleri halde, hala bir eksiklik duyarlar ve bu defa da Allah’a doğru çekilirler. Yani aşk, Allah sevgisine dönüşür. Böylece insan mükemmelliğe doğru ilerler ve karşımıza insan-ı kâmil çıkar.

2.Allah’ın (cc) koyduğu sınırları iyi niyet bahaneleri bozmamalı ve bu sınırlar hiçbir surette aşılmamalıdır. Çok dikkat çekidir ki, Allah (cc) Kurân-ı Kerim’de başka haramlardan sözederken: “Bunlar Allah’ın sınırlarınıdır, bunları ileri geçmeyin”, buyururken, cinsellikle ilgili haramları saydığında ise: “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın” der. Yani cinsellik öyle kaygan bir zemindir ki, orada kaymadan, sabit durabileceğine hiç kimse güvenemez. Bu sebeple Hz. Yusuf (as) bile: “Ben nefsimden emin olamam, çünkü nefis sürekli kötülükleri emreder” demişti. M. Sabri Efendi’nin: “Cinsellik konusu öyle bir konudur ki, orada kişi hiçbir zaman elde ettiğiyle yetinip, burada kalalım demez, sürekli daha ilerisine doğru giderler” anlamında güzel bir sözünü hatırlıyorum. Arkadaşınız da doğru söylemiş: Helale haram yollarla gidilmez.

3.Öyleyse, hiçbir mümin, masum olduğunu sandığı duygulara kapılarak, kuracağı ailenin temeline çürük tuğlalar koymamalıdır. Bu konudaki her bir haram, her bir dokunma, yasak olan her bir bakış ve her bir çirkin söz meşru, mesut ve bahtiyar ailenin temelindeki çürük bir tuğladır, onun cennete çevrilmesine engel bir çomaktır. Bundan Allah’a (cc) sığınmak ve iradesini bu yönde kullanmak gerekir. Hz. Yusuf’un (as) söylediklerinden anlıyoruz ki, kişinin tek başına ve sadece kendi iradesiyle bundan kurtulması bile çok zordur, hatta imkansızdır. Bu sebeple iradesini kullanacak ve Allah’ın kendisini korumasını da O’ndan ayrıca isteyecektir. Böyle olursa Allah’ın da onu koruyacağına biz şahsen şahidiz.

4.Eğer somut günahlar işlemişseniz, çok köklü ve kararlı bir tövbe ile bunların silinmesi ve temeli yeniden ve sağlam kurmanız da elbette mümkündür. Eğer tövbenizde sadık kalabilirseniz, günahınız da kalmaz, ancak, açıktır ki, hiç günah işlememenin sevabını çoktan kaçırmış olursunuz. Çünkü bu konuda gösterilecek sabır öyle büyük bir ibadettir ki, kesinlikle bin yıl nafile oruç tutmaktan, namaz kılmaktan ve teheccüde kalkmaktan daha sevaptır. Bunu başaranla başaramayan elbette bir olmayacaktır.

5.Son olarak size şunu söyleyebilirim: Eğer birbirinizi seviyor ve evlenmek istiyorsanız bunu alenileştirin ve resmen evlenin. Bu konuda geçim sıkıntısından korkmayın. Resmi nikahınızı yapmadan da dinî nikâh yapmayın. Yok eğer evlenmenize engeller varsa ve bu mümkün olmayacaksa, hiç olmazsa haram işlemeye devam etmeyin. Dünyada insan mı kalmadı deyip, başka çareler arayın. Karadeniz’de güzel bir söz vardır: “istedum emicemun kızini, vermedi. Ben da kızdum da almadum”. Siz de öyle yapın.

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=1626)

CİNSELLİKTE DENGE (drmavi)

Cinsel tatmin fıtrî bir ihtiyaç mıdır hastalık mıdır?

Konuya başlamadan önce okuyucuya samimi bir uyarıda bulunmak isteriz. Konuyla ilgili yorumlar ve değerlendirmeler kişilere göre farklı algılanabilir, tenkit de edilebilir. Belli bir anlayışı ve kişileri hedef almış değiliz. İnançlı-inançsız, ibadetli-ibadetsiz, erkek-ka dın, genç-yaşlı, evli-bekar herkes, kendi anlayışına uygun olanları alır, gerisini bırakır. Bırakılanları bir başkası, kalanları da bir başkası alır.

Konuyu kişiselleştirmemek gerekir. Falan kişi böyle yapıyor filan kişi böyle düşünüyor veya söylüyor demeden, Kur’an’dan aldı ğımız manalar doğrultusunda meseleyi iyi niyetle beraberce irdelemeliyiz ve öncelikle kendimizi muhatap alıp nefsimizi gözden geçirme liyiz.

Cinsel tatmin bir taraftan doğal bir gereksinim olarak görülebilir, diğer taraftan da psikolojik bir hastalık haline dönüşebilir. Bu nu işlemek istiyoruz.

Öncelikle bir ayette şehevat kavramının Kur’an’da, cinsellikle beraber, mal ve evlat, altın para gibi değerler olarak geniş bir yel pazede ele alındığını belirtmeliyiz (3/14). Cennetliklerin iştah duyacakları et meyva gibi yiyecekler de aynı kök (şehvet) kelimeyle ifade edilir (52/22,56/21,77/42).

Ayetler derinlemesine tetkik edilirse, insanın mala evlada dünyalıklara olan aşırı düşkünlüğü konusunda ciddi uyarıldığı görü lür. Ateş gücüne sahip olmak bir avantaj gibi görülse de riski de o oranda fazladır. Şeytan bu gücünü kötüye kullanmıştır. Firavun ve Ka run de saltanat ve servet güçlerini yanlış değerlendirdiler. Erkek evlada düşkünlük de müşrikleri bir taraftan evlat katili yapmış diğer ta raftan zulme aracı kılmıştır.

Cinsellik konusunda insanoğlunun nasıl yoldan çıkabileceğine en çarpıcı örnek de Lut Peygamberin kavmidir. Onlar cinselliği, bir Peygamberin yüzüne çekinmeden söyleyebilecek ve niyetlerini ifade edebilecek kadar, aleni bir hastalık haline getirmişlerdi. Onlara da sorulsaydı, “Bu, bizim için su ve hava gibi hayatta asla vazgeçilmez bir ihtiyaçtır!” diyeceklerdi.

Cinsellik konusunun fıtrî bir hal olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç elbisesi giydirilmiş zafiyet, hatta (Lut kavmindeki gibi) bir hastalık haline getirilme sine en çarpıcı iki örnek de ikiz kız kardeşini isteyen Kabil ve Yusuf Peygambere gözü kararmış gibi çılgınca yönelen Züleyha hikayeleridir.

Bilinçaltı, fıtrî biyolojik yapının hayat için doğal ve yeterli gördüğünü, vazgeçilmez zaruri bir ihtiyaç haline getirmede mahir bir usta gibidir. Bu konuda o programlama merkezi, bilgisayar programcısı, son derece profesyonel bir mühendis gibi çalışır. Sıradışı her talep, sıra dışı bilinçaltı çalışmasının bir ürünü olarak görülebilir.

Çünkü bilinçaltı akıl ve bilinçten, kalp ve vicdandan bağımsız olarak, hatta onların rağmına çalışır ve ruhu doğrudan etkiler. Akıl bilgiyle kalp inançla güçlendirilmemişse, insan, ibadetlerle ve hayır yollarında hizmetlerle salih eylemleri fıtrat alışkanlığı haline ge tirmemişse, ruh en etkili çekim merkezi olan bilinçaltı kaynağından beslenmek zorunda kalacak, onun yörüngesine girecektir.

Dışardan empoze edilen her program da bilinçaltının ana malzemesini oluşturduğundan, iddia edildiğinin tersine cinsiyetten ve cinsel arzulardan tamamen soyutlanmış yalın halde doğan çocuk ruhu, harici etkilerle belki de normal dışı cinsiyet meyillerine yönele cek, erken uyanmalara ve alış-kanlıklar kazanmaya başlayabilecektir.

Yaşayanlar, yaşayanları tanıyanlar, uzmanlara kulak verenler bilecektir ki, temelde 12, hatta 6 yaşlarına kadar çocuklar, bilinç altı programları çerçevesinde, kısıtlama olmadan her konuda yörüngeleşmekte, edinilen alışkanlıkları bazen yaşlılık dönemlerine kadar taşıyabilmektedirler…

Sözgelimi Kabil, kalbiyle hareket etseydi Allah, Peygamber ve baba emri ağırlığını vicdanında hisseder, kardeşini istemezdi. Aynı şekilde akıl, mantık ve muhakeme gücünü ciddi çalıştırsaydı aynı sonuca ulaşabilirdi. Fakat bilinçaltı bombardumanına açık nefis hesabına işletilmiş zayıf bir muhakeme ve duygusallıkla konu, vazgeçilemez hatta ölümüne dönülmez hale getirilmiş olmaktadır. Nite kim Kabil ilk nefis tetikçisi olarak katil olmuştur.

Aynı değerlendirmeler Züleyha için de geçerlidir. Devlet yönetiminde bir bürokrat eşi olmasına rağmen, eşine ihanetinin ve sta tüsünü gözünü kırpmadan feda edebilecek hale gelmesinin sebebi, tutkusunun kalbini kavuracak hale gelmesi, akıl ve muhakemesi ni tatil etmesi ve nefsinin isteklerini vazgeçilemez bir ihtiyaç haline getirmesidir.

Ruh aslında eşten bağımsızdır. Eş, bizzat ruh varlığı ve hayatı için zaruri bir varlık sayılmaz. Teorik olarak erkek olsun kadın olsun, biri diğeri olmadan da var olabilir ve yaşayabilir. Hz.Adem kadınsız var olan, Hz.Meryem erkeksiz yaşayan, Hz.İsa ise hem erkek siz var olan hem de kadınsız yaşayan tek örnektir. Bir beşer olarak bunun zarurî olmadığı gösterilmiş olmaktadır.

Cinsellik neslin çoğalması için ise bir ihtiyaç hatta zorunluluktur. Allah’ın yaratılışa koyduğu bu ilahî kanunda değişme olmaz. Adem, Meryem ve İsa örnekleri birer mucizedir. Aynen gerçekleştirme imkanı yoktur. Fakat Allah’ın koyduğu fıtrat kanunlarından yarar lanarak, olmaz görülebilen pek çok olay da gerçekleştirilebilir.

Günümüzde, erkek olmadan kadının hamile kalmasından bahsediliyor. Muhtemelen ileriki asırlarda cinsiyeti olmayan, yani er keğe de, kadına da ihtiyaç duymadan var olan ve yaşayan bir kısım gen ürünleri elde edilebilecektir. Bebeğin gelişimi sadece anne rah minde olabilir, bebeğin erkek ve kız olması tercihe bağlı olamaz gibi geçmiş yıllara ait düşünceler bugün değişmekte, kopyalama konu su uygulanmaktadır. Allah’ın koyduğu gen kanunlarından yararlanılarak da farklı ürünler elde edilebilecektir. Ne var ki, üzümü yaratan Allah, üzümle şarap yapıp sarhoş olmayı yasaklamıştır. Genlerin ve ilgili gen kanunlarının yaratılmış olması, aslında onlara dilediğince müdahale etme hakkının verilmiş olduğunu göstermez.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğal tıldığından söz eder(4/1,7/189; 49/13). Buradan anlaşılıyor ki tek insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşu mu talî amaçtır. Cinsel arzu ise arızî, hatta tâlînin tâlîsi bir amaçtır.

Bir amaçtan söz edilecekse bu, beden ötesinde, ruh dünyasının eşte ve eşle huzur bulmasıdır (30/21). Bedensel tatmin huzu ru ile ruh tatmini huzuru arasındaki farkı ise her vicdan sahibi ayırt edebilir…Bilinçaltının bedensel zevkler deposu haline getirilmesine izin verilmemelidir. Beden huzuru bedende kalıp güdükleştirilmemelidir, ruh huzuru derecesine çıkarılmalıdır.

Ayette kadınların tarla olarak (2/223) tasvir edilmesi de iyi anlaşılmalıdır. Ekim ürün içindir. Mecazi olarak tenasül vurgulanmış olmaktadır. Yani neslin çoğalması bir esastır, bir hedeftir. Vesileler ise daima hedefe göre bir değer ve anlam kazanırlar. Beden ve fonksiyonları Ruh dünyasına yönelmede bir vesile olarak görülmelidir. Tıpkı dünyanın ahiret için bir tarla olarak görülmesi gibi!.. Cinsiyetin oluşumuyla çoğalan nesillerin, renk renk, kabile kabile, diller ve milletler olarak farklı hale getirilmesi de, birbirleriyle tanışmaları ve sosyal bir yaşam kurmaları adına olmasının vurgulanması ve değer kazanmanın cinsiyetle bir ilgisinin olduğunun belirtil memesi de (48/13) bu durumu desteklemektedir.

Cinsel bir parmak bal tadı, soyun devamını sağlamaya teşvik içindir. Bu duygu insana, nefsini bireysel keyfi hareketlerden uzaklaştırıp, erkek ve kadının bu çekici gücü kullanarak birbirlerine yakınlaşmasını, hayvani bağlılıkta kalmayıp insani bağlılığa dönüş mesini ve işbirliği içinde aile kurarak sosyal kişilik aşamasına ulaşmasını hedefleyerek verilmiştir.

Buraya kadar yapılan açıklama bizi cinsel zevkin ihtiyaç olmadığı, hakikatte arızî olan nesil üretme amacına yönelik, tabiri caiz se, arizînin arizîsi bir duygu olduğu sonucuna ulaştırmış olmaktadır. Bu tıpkı, yaşamak için midenin arızî olması, midenin dolması için di lin dolaylı bir vasıta olarak karşımıza çıkması ve dildeki lezzetin de aynı şekilde dil duyusunun kullanılması için arızî bir duygu olması gi bidir…

Şu ayet de, cinsel tatmin duygusunu ertelemenin mümkün olduğu konusunda önemli ip ucu vermektedir: “Evlenme imkanı bu lamayanlar, Allah’ın fazlıyla varlık sahibi oluncaya kadar iffetlerini korusunlar!” (24/33).

Dil nasıl lezzetlere düşkün hale getiriliyorsa, cinsellik duygusu da ruh için vazgeçilemez bir duygu ve hastalık derecesinde bir ihtiyaç haline getirilebilir.

Salt zevk bir ihtiyaç mıdır?

“Cinsellik ihtiyaçtır” diyen kimse, “Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır”, yani “Cinsel zevk alma bir ihtiyaçtır” demiş olmaktadır.

Yemek bir hayat ihtiyacı sayılsa bile yeme zevki bir nefis rüşvetidir.

Ballı börekler pişirilir, kaymaklı tatlılar yenir, kuzular çevrilir

Dil kapıcısına bolca verilir.

Sonra hepsi gübreye çevrilir

Amaç yaşamayı ve vücud sağlığını sağlamaksa, iktisad terazisi görmüş pek çok alternatif nimetle bu sağlanabilmektedir.

Cinsellik de yaşam için bir gereklilik olabilir, cinsel lezzet de peşin verilmiş teşvik edici bir avans!..

Ancak bunun vazgeçilmez cinsel zevk haline getirilmesi ise aslında bir nefis rüşvetinden başka bir şey değildir.

Zaman düzenleyicisi sadece namazdır. Kadın endeksli proğramlar değil!..

Savaş gibi en yüksek hayat riski taşıyan ortamda bile nöbetleşe birer rekat namaz kılınması, harp taktiklerinin adeta namaz vakitleriyle belirlenmesi, namaz endeksli yaşam konusunda yeterince ip ucu sayılmalıdır.

Hatta kültürümüzde, zifaf gecesinin yatsı namazının kılınması sonrasına planlanması da bir tesadüf değildir.

Namazı, 24 saatinin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı haline getiren insan, gününü programlamada önceliğini seçmiş demektir. Böyle yaşayan bir insanın, cinsel hayatı otomatik programlamaya uymak zorunda kalacaktır.

O insanda cinsel istekler, bir nefis hastalığı ve zaafı olarak kendini kabul ettiremeyecek, ibadetler arasındaki arızî ve sönük du rumuna rağmen, diğer ibadetler gibi ibadet olarak değerlendirilme hakkını da kazanmış olacaktır.

Evli ya da bekar, bir sebeple cinsel duyguları tetikleyecek bir görüntüyle karşılaşan bir insan; gözlerini kapayarak, bir kıvılcı mın alev almasını önlemekle görevlidir. Ve bu durumu ona bir vacip sevabı kazandıracaktır. Bunu başaracak irade gücüne sahip olma yan, zaafı olan, gözleri nefsine esir olan ve ona bakakalan ve bunun sonucunda nefsi uyanan bir insan için cinsel arzu bir ihtiyaç mı ol maktadır?

İrade dışı göze çarpan ilk görüş için mazeret olabilir. Kaçınmak mümkün olmayabilir. İkincisinde ve devamında ise irade devre de olduğundan, ortaya çıkabilecek her cinsel tutum, kesinlikle bir ihtiyaç olarak adlandırılamaz.

Bir ihtiyaçtan söz edilecekse, ehveni şer olarak o insanın zaafına kurban gidip, günahın daha büyüğünde yanmaması için, çö züm üretmek, alternatif sunmak olacaktır. O da “Kardeşim! evinde eşin var, onda olan eşinde var, sen git eşine var, ihtiyacın buysa işte onda var!” demek olacaktır.

Ancak genç bir bekara bu tavsiyeyi yapma imkanı yoktur. Ona geçici dört öneri sunulabilir. Sabır, oruç, koruyucu iffetli arkadaş ortamı ve hayırlı hizmetlerde sürekli aksiyon halinde olma…Ayette belirtildiği gibi evleninceye kadar iffetlerin korunması Allah’ı hoşnud edecektir.

Allah’ın hiç sevmediği, tıka basa dolu mideye sahip nefsin, zevke yönelmesinden başka hiç bir şey beklenemez. Açlık ise tıpkı at dizgini gibidir. Nefse binilir ve açlıkla yönlendirilir. Bu da ten zevkinden ruh zevkine doğru koşu anlamına gelir.

Sabah öğlen akşam, mükellef sofralarda yemek yiyen, aralarda da atıştırmayı ihmal etmeyenler ve böylece hormonlarını besle yenler; Ramazan dışında oruçla tanışmayanlar, her gün enerjilerini atacak şekilde hizmet koşuşturmaları içine giremeyen, beden dünya ları için zaman bulamayacak hale gelemeyenler, “Cinsel tatmin doğal bir ihtiyaçtır!” demesinler lütfen!..

Onlar cinselliği kendilerine ihtiyaç haline getirenler, bir “Cinsellik zaafı” oluşturanlardır.

Nefis adına zaaf ise bir psikolojik rahatsızlıktır.

Çünkü nefis, bu alanda zevk alabilecek bir zaman boşluğu bulabilmiş demektir.

Çünkü nefis, cinsel zevkleri bir ihtiyaç gibi görecek zaman boşlukları bırakmış demektir.

Çünkü nefis, cinsel hazlar kadar lezzet alabileceği başka ilgi alanları ortaya koyamamış demektir.

Şahsî füyûzat hislerinden bile fedakarlık yapmanın işlendiği, vicdan ve kalp kültürümüzün arifi durumda olan ve bedensel tadla rından vazgeçemeyen bir insana, izninizle psikolojik “Ten ve beden hastası” deme durumundayız. Büyüklerimizin “Lezzetin kulu!” deyi mini de hatırlatmalıyız.

Tek eşine bile ulaşmakta, ulaşma yolunda zamana bulmakta zorlanan örnek insanlar vardı. Arkalarına kadınlarına ya da önleri ne başka kadınlara bakıp sevda aramıyorlardı; ufuk mefkûreler, ufukta milletler onların sevdalılarıydı…

Günümüzde de gördükleri millet hizmetlerinden dolayı evlerine belli bir müddet gelemeyen, geldiklerinde evlerini yerinde bula mayan, zaman kahramanı, saf, Safvetli, nezih ve veli insanlar vardır. Evlerinde yiyeceksiz kalan evladü ıyal baba evine göçmüş, gelen alnı valalı yiğit evini taşınmış bulmuştu. Ama rüyalara giren Nebiler Nebisi de anında komşu olmuştu. Uyarılmışlar, evler yine buluşmuş tu…

“Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır!” diyen ve bunu cinsel zevksiz olmaz duruşuyla savunan inanmış insan psikolojik hastadır.

Çünkü nefsi, helal dairesinde ama israfsız ve belli ulvî bir amaç doğrultusunda zevklendirmek, bir psikolojik rahatsızlık değildir. Hatta psikolojik tedavidir bile. Psikolojik rahatsızlık olarak nitelendirilen husus, meşru görüntüde bile olsa, fani zevki vazgeçilmez hale getirmektir…

Zevki ihtiyaç olarak görmek, bilinçaltına ihtiyaçlar listesinin başına yazmak, kendimizi buna proğramlamak demektir.

Beden lezzetini vazgeçilmez yapmak, akıl ve kalbi, yönelmesi gereken ulvî duygu, düşünce ve eylemlerden koparmak demek tir.

Bir de buna dini literatürden bir sıfat ekleyerek masumiyet kılıfı geçirilir: “Fıtrî bir ihtiyaçtır” denir. Dindarlık(!) damarı iyice kabar mış kimileri de konuya kudsîlik kazandırırlar: “Efendim! İzdivaç, dinî bir tavsiye hatta kimilerine vacip bir durumdur, evlilik ise cinsel tat minsiz olmaz!”…

Bu tarz düşünenlere tereddütsüz sorulabilir: “İlk eşiniz bu işe ne diyor?”

Peki erkek kendisi için düşündüğü ve sözüm ona “İhtiyaç!” diye tanımladığı cinsel tatmin ve ikinci eş hakkını ilk eşine tanıya bilecek midir?

Hayır!..Aklının ucundan bile geçirmeyecektir, “Sözü bile edilmez!” diyecektir. Peki o insan değil midir? Erkek gibi onun da cin sel duyguları yok mudur? “İhtiyaç!” kavramını onun için kullanmamıza engel olan nedir?..Erkek için ihtiyaç olan şey onun için neden ihti yaç sayılmamaktadır?..

Üstelik kadının, adet günleri, hamilelik ve loğusalık dönemi, emzirmesi, çocuğuna yoğunlaşması, menopoz dönemi gibi zaman dilimleriyle hayatının önemli bir kısmı, erkeğe oranla cinsel aktivitelerden yoksun geçmektedir. Bir ihtiyaçtan söz edilecekse belki de ka dının, erkekten daha çok bu ihtiyaç hakkına sahip olması gerekirdi.

“Çünkü!..” denecektir; “Kur’an kadına değil erkeğe ikinci eş hakkını tanımaktadır. Hem erkek kadına oranla bu konularda da ha aktif ve duyarlı bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fazla eş hakkı kadına değil erkeğe verilmiştir!”.

Bu durumda “Hak!” kavramı, nasıl oluyor da cinsel tatmin yolunda bir ihtiyaç olarak yorumlanabiliyor?

Erkeğe yönelik bu avantajın, neslin korunması adına olduğu söylenebilir. Erkeğin fizyolojik yapısı ve kudreti itibariyle “Hamîlik” misyonu yüklendiği şeklinde açıklama yapılabilir. Kadının nahîf yapısıyla korunmaya daha çok meyyal olduğu yorumu bile yapılabilir. Bir savaş sonrası az erkek topluluğu karşısında çok kadının, farklı suiistimallere hedef olmaması için geçici bir tedbir hikmeti taşıdığı ifa de edilebilir. Çocuğu olmuyor diye bir kadını kapıya bırakmanın doğru olmadığı şeklinde ayrı bir izah tarzı da getirilebilir.

Bu durumda “Hak” kavramı gider “Vazife” ve “Mürüvvet” kavramları gelir. Özellikle de “Adalet” mefhumu ısrarla “Ben burada yım!” der.

Fakat bunlar hiç bir şekilde, ikinci eşi (hatta tek eşi bile) cinsel tatmin aracı bir ihtiyaç objesi olarak değerlendirme anlamına gel mez.

“Öyle görmüyoruz ki!” diyenlere, “Cinsel birliktelikte bulunmamak şartıyla ikinci evliliğe razı olur muydun?” sorusu sorulabilir.

Peygamberimizin, eşlerinden ayrı kalan bazı tabiattaki kişilere, ruhsat olarak verdiği söylenen nikah akdi konusunu, hem bir se ferberlik ortamın da hem de, cariyelik müessesesinin işlerlik kazandığı kendi tarihî şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Diğer bir sunî savunma mekanizması şudur: Sokaklarda onla bunla, üçüyle beşiyle birden kırıştıranları hiç görmüyorsunuz?

Aleyküm enfüseküm!..Önce merkezden, içten, kendimizden, kendi insanımızdan, kendi evimizin önünden başlamalı değil mi yiz?..

Ve bu tarz savunmaları nefsin mırıltıları olarak değerlendirmek zorundayız. Kişiler kendi nefis dünyalarına tercüman olmakta, kendileri için uygun olanı seslendirmektedirler. İnsanın fikri neyse zikri de odur derler.

Çay kahve ve sigara içmenin ihtiyaç olup olmadığını tartışmaya açsak, tiryakiler ne düşünür acaba!

Bu takdirde, lüks giyeceklere, pahalı kaliteli yiyeceklere alışan bir insan için bu zevk ve lezzet türleri de birer ihtiyaç sayılmalı dır. Yerken asıl ihtiyaç olan şey, bedenin, yaşamak için gıdasını almasıdır. Bu dile lezzet veren baklava ile de olabilir, tarhana veya mer cimek çorbasıyla da olabilir.

Cinsel tatmin yolunda, fanteziler, fantezi denebilecek masraflar yapmak, üretmek ihtiyaç mıdır, nefsin, zevklerin lüks ve israf dalgalarının arasında boğulması mı?..

Bir de şu düşünülebilir. Yemek ihtiyaçtır. Yiyecek bir şey bulunamadığında, açlıktan ölme tehlikesi baş gösterdiğinde, yani za ruretlerin mahzurlu şeyleri zaruret miktarı mubah kılması hali ortaya çıktığında, insan ölmeyecek kadar sözgelimi domuz eti yiyebilir.

Ömrünüzde, açlıktan susuzluktan ölen insan duymuşsunuzdur. Peki cinsel tatminsizlikten öleni hiç duydunuz mu?..

Olsa olsa cinsel tatmin yolunda koşan insanlar içinde ölüme mahkum olanları duymuşsunuzdur; AİDS gibi…Tabi kanla bebek lere bile bulaşması söz konusu olabilmektedir.

Pekala, insanın eşi adet günlerindeyken kocasının, zaruret doğdu deyip başka kadına gitmesi tecviz edilebilir mi?

Ya da cinsel ilişki yaşamadığı için biyolojik olarak bir insanın hayatı tehlikeye girer mi?..Ölümle yüz yüze kalır mı? Yoksa psiko lojik bir ihtiyaçtan mı söz ediyoruz. Bu durumda hastalık kavramı yine gündeme gelecektir…

Cinsel tatminin, yeme içme gibi bir ihtiyaç olmadığının, cinsel tatmin olmadan da yaşanabileceğinin bir diğer göstergesi de, bu lûğ çağına gelinceye kadar çocukların durumuyla, belli yaştan sonra bu aktivitelerden uzak geçen yaşlılık dönemleridir. Bir de ekstrem bir örnek olsa da hadımlar!..

Şayet cinselliği açlık gibi düşünen ve ölümle yüz yüze kalacağını iddia eden insan varsa üç tavsiyemiz olabilir: Birincisi: “En ya kın psikiyatriste müracaat ediniz!” İkincisi: “Rabbinizle aranızdaki münasebeti ciddi olarak gözden geçiriniz”!.. Üçüncüsü: Diyecek sözü müz yoktur!”.

Cinsel tatmin zevki, iyi düşünülecek olursa bedensel ağırlıklı bir olgudur. İnsan bedende yoğunlaştığı oranda bu duygu konu sunda tutkusu ve ihtiyaç hatta hastalık derecesinde arzusu coşacaktır. Ruha yapılan yolculuklarında yoğunlaştıkça, beden dünyasın dan uzaklaşan ve nurâniyet kazanan insan, nurânî bir melek gibi cinsel duygulara uzak kalmış olacaktır. Cinsel duygular, bedensel leşme ve nuranîleşme olaylarıyla orantılı olarak güçlenir veya ihtiyaç olmaktan çıkabilir.

Dünya hizmet yeridir lezzet yeri değildir. Dünyasında hizmete hiç yer vermeyen, lezzetlerle donatan insan aslında geleceğini riske atmaktadır.

Cinsel lezzet başlı başına bir ürün değildir. Bu avans lezzet, gerçek evlat lezzetine vesile olabildiği oranda gerçek işlevine uy gun anlam kazanır. Ne var ki evlat olmadan da evlilikle meşrû kılınan bu duygu, hiç olmazsa insana iki şey kazandırmalıdır: Birisi, ha ramlara karşı eşlere koruyucu kal-kan misyonu üstlenmesi, diğeri de nezahet çerçevesinde gerçekleşen birleşmeyle eşler arası sevgi ve muhabbetin artmasına vesile olmasıdır.

Buraya kadar, inanan insanların bu konudaki durumlarını irdelemeye çalıştığımız fark edilmiş olmalıdır. İnanç ve ibadetle hiç bir ilişkisi olmayan insanlar için de bir şeyler ifade edebilir zannederiz. Özellikle küçük yaşlarda ciddi travmalar yaşayan ve bir şekilde ta cizlere maruz kalan (ensest dahil) ve bazı cinsel alışkanlıklar edinip bundan vazgeçemeyen insanlar, hem psikiyatrist yardımı almalılar hem de, ehil mürşitlerden ve iffetli arkadaş çevresinden yardım almaya, ciddi bir kalp ve düşünce operasyonu geçirerek, nefislerine ha kim olmaya çalışmalıdır. Allah’a ciddi yönelen insan, ruhuna huzur, aklına güç, kalbine manevi heyecan geldiğini hisseder ve nefsine hakim olmayı öğrenebilir.

Hangi günah ne kadar büyük ve çok olursa olsun, Allah’ın Rahmet ve Mağfireti yanında denizde köpük gibidir, ümit kesmek as la doğru değildir (4/48,116;39/53). Bu konuda ısrarcılık da çok önemlidir. Günahlarda ısrar etmeme affedilmelerini sağlar, af dilemede is rar ise insanı kolay temizler.

“Onlar, bollukta darlıkta Allah’a için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…Kötülük (fuhşiyat) yaptıklarında nefisle rine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlar günahlarına istiğfar ederler. Günahları Allah’tan başka kim affedebilir. Ve onlar günahlarında bile bi le ısrar etmezler” (3/134-135).

Cinsel açlığa karşı açlık aşkı ve namaz aşkı!

Cinsel tatmin arzusunu kendisi için bir ihtiyaç ve hastalık haline dönüştürmüş, özellikle bunu meşrû olmayan yollarla elde etme ye alışmış insanlar kuşkusuz psikiyatrist tedavi alabilirler. Aslında işleyeceğimiz iki konunun da, psikolojik etkilerinin olabileceğinden bahsedilebilir.

Genel anlamda her aşka ve özellikle cinsel konulardaki tutkulara karşı önereceğimiz iki yöntemden birincisi açlıktır. Açlığa aşık olmaktır İkinci-si de namazdır. Namaza aşık olmaktır.

Açlık göreceli bir kavram!..Ruh açlığı, cinsel açlık, gözü aç, yoksul-aç insan gibi farklı bağlamlarda kullandığımız olur. Biz hind fakirlerinde ya da ruhbanlıkta olduğu gibi veya ideolojik anlamda bir açlıktan, yoksulluk edebiyatından söz edecek değiliz. Soyut olarak açlık kavramının ruhla olan ilişkisinden ve özellikle de, nefisle olan göbek bağından bahsetmek istiyoruz.

Nefsin cinsel arzularını dindirmede en etkili antibiyotik gibi, çok kısa zamanda bütün bedensel duygularda etkisini ve zamanla hakimiyetini gösterecek sırlı bir güce sahiptir açlık. Bir de bu, ibadet adına oruç şeklinde icra edilirse, otomatik fren görevini yerine geti recektir. Açlık, nefsin, ateş yerine açlıkla terbiye edilmesi sonucu, “Benim Rabbimsin!” diye itiraf etme zorunda kalacağı güçlü bir pehli van gibidir. Nefsi ancak açlık ciddi olarak dize getire bilir. Çünkü insan, bir açlıkla bir de secde ile iki büklüm hatta dört büklüm hale gele bilir!..

Mal ve evlat, yeme içme ve özellikle de cinsellik adına ruhumuzu saran dünyalıklar ve gaflet karşısında, az nefsinden yanmış olanlar, açlık olgusunu yabana atmamalıdır. Açlığın kendi dünyalarında ne gibi değişime yol açabileceğini ciddi olarak irdelemelidirler.

Meditasyon eğitiminde ruhî ve zihnî güç, bedenden ve ilgili olduğu zevklerden uzaklaştırılmaya çalışılır. Bizim tefekkür dünya mız hiç bir düşünce disiplininde olmadığı kadar derin, etkili, renkli ve çok boyutludur.

Biz ibadet neşvesi içindeki “Açlık zevkini”, nefsi, özellikle cinsel yöndeki zevklerin yerini alabilecek bir alternatif olarak değerlen dirilmesini önerebiliriz.

Birinci adım:

Bütün şehevât zevki yerine açlık zevki…(Ayette geçen şehevat kavramı, nefsin arzuladığı her şeyi kapsamaktadır.3/14)

Cinsel zevkler yerine özellikle açlık zevki!..

İkinci adım:

Bütün şehevat ve cinsel zevkler yerine namaz zevki!..

Açlık ve namaz zevkleri, insan ruhunu sararsa diğer zevk çeşitleri mekan bulma imkanı bulamayacaktır. Tersi de doğrudur: Şehevat zevklerini alışkanlık haline getirmiş, zaafiyetlerini ihtiyaç olarak kabullenmiş insanlar, açlığa da namaza da dayanamazlar!..

İnsan bir de ibadet niyetiyle aç dolaşıyorsa, iç dünyasında farkında olmadan bir programın işlediğini, hissedişlerinde bir farklı laşmanın başladığını hayretle fark edecektir. Aç mide boş görünse de ruh için açılan bir manevra alanı gibidir. Ruhun derinlerden gelen sevinci, açlığa bir lezzet kazandıracaktır, buna kesinlikle inanabilirsiniz. Bunu deneyebilir, bir gün dolu mideyle bir gün de aç mideyle ak şam ederek, iç dünyanızdaki ve çevrenizle ilişkilerinizdeki farklılığı gözlemleyebilirsiniz.

Biyolojik olarak açlık, etkisini, ilk planda midede, diğer deyişle; bel üstü ile bel altı arasında doğrudan hissettirir. İçimizin kıyıldı ğını hissederiz. Zihnimiz o bölgeye yoğunlaşır. Bu aynı zamanda, geçici olarak şehvet ve maneviyatla ilgili duygularından soyutlanmış halimiz olarak tezahür eder. Yani açlıktan midesi guruldayan, bedeni halsiz düşecek hale gelmiş olan bir insana, zevk ve eğlence ya da ibadet ve manevi dersler adına yapacağınız teklifler, bir tas çorba bir dilim ekmek kadar cazip gelmeyecek, en azından öncelik hakkını elde edemeyecektir. Bu yüzden Peygamberimiz, iftar vakti orucun hemen açılmasını istemiş ve sofranın hazır bulunduğu bir açlık duru munda, vakit uygunsa, namazdan önce yemek yenmesini tavsiye etmiştir.

Bu durumu şu şekilde de ifade edebiliriz: İnsan ne kadar zevk ve eğlenceye ya da manevi tecrübelere alışmış olursa olsun ne tice itibariyle, an gelecek midesinin şiddetli ve hayatî açlık isteğine mağlup düşecektir.

Gün boyu oruçla açlıklarına kıvam kazandıran insanların, iftar öncesi koşuşturmaları ve bir mide seferberliğine girişmeleri na sıl izah edilebilir? Sınıflarda ders görenlerin, eğitimdeki askerlerin, fabrikalarda dairelerde bürolarda çalışanların, mahkumların vb. du rumda olanların, akşam iftarı değil, öğlen paydosunda, savaş alarmıyla silah başı yapan asker gibi tabak başı yapmaları, midemizin, ha yatımızın baş rol oyuncusu olduğunu göstermiş olmuyor mu?

Açlığın, insanı böylesine cezbeden müthiş bir çekim ve etki gücü bulunmaktadır. İşte bu açlık cazibesi, ön plana çıktığı ve bünyemizde hakimiyet kurduğu her zaman diliminde, nefsimize cazib gelen pek çok zevk türünün fonksiyonlarını da durdurmakta, yeme isteği bütün isteklerin önüne geçip liste başı olmaktadır.

Başlığımıza ters düşecek bir tanımlama yapmak zorundayız: Yeme aşkı bütün aşkları geride bırakmaktadır. Bu durumda Açlık değil tokluk, aşka dönüşmüş oluyor. Oysa biz açlığı bir aşk olarak takdim etmeyi düşünmekteydik!..Konuyu nasıl aydınlığa kavuşturabili riz?

Beşerî aşkın güzel ve tatlı yanları olduğu gibi çirkin ve bela yönleri de yok değildir. Bazen haz bazen azab verir. Kimine gülis tan kimine de hâristan gelir. Vuslatıyla da hasretiyle de ciğer dağlar; aşık her halükarda ağlar!..

Midesi aç olan da, ruhu aç olan da aslında ağlar!..Mide doyar insan zevklere dalarsa ruh aslında işte o zaman ağlar!..

Açlık aşkı da, ayrılık ve hasret acısı çektirir fakat günah adına insanın ruhunu, hüsrana götürebilecek bütün aşklardan bir uzak laşmadır bu!..

İnsan açlıktan yanar sonra karnı doyar sonra da günah aşk ballarına banarsa, beden vuslatla zevklenirken kalbin acılarla kıv ranmasıdır bu!

Açlık aşkı bir ışıkcıkdır fakat insanı bir taraftan nefsin bütün olumsuz arzularından soyutlar diğer taraftan da insan ruhunun nur lar aleminde aydınlanmasına, Allah aşkıyla itminana ermesine sebep olur.

Açlık aşkı, fani cinsel açlıkları ve zâil aşkları bastırır. Bakî aşklara ulaştırır…

Açlık aşkı, oburluğu durdurur, alışkanlıkları susturur. Manevi duyguları coşturur, insanı meleklerle at başı koşturur.

Öyleyse açlık aşkının oluşmasında şu iki sebep ve amaç çok önemlidir: Nefsi azdıracak bütün aşkları önlemek ve aşmak, Rahman’a ulaştıracak bütün aşkların önünü açmak!..

Açlık insanı öfkeli yapar düşüncesi bu tezimiz açısından yanlış olarak değerlendirilebilir. Açlık sonucu öfkelenenler, aslında açlığı bir dost, bir lezzet olarak hiç düşünmemiş, genellikle açlık deneyiminden uzak yaşamış olan insanlardır denebilir.

Hayatımızdaki başarısızlıkları, başarı yolunda bir deneyim, ileri hamle için bir gerilim olarak görme konusu aklı başında her in san tarafından savunulur. Açlığa da bu bakış açısıyla bakmakta bir engel yoktur.

Açlık aşkı hem ok hem de yay gibi fonksiyon yapar. İnsan açlık sayesinde nefsiyle yay gibi gerilir, fakat kalbiyle ok gibi hedefe kitlenir!..

Açlık aslında acı verir. Fakat acı vermesi, nefse ağır geldiği içinidir. Nefsin alışageldiği yeme içme, eğlenme ve cinsel haz hissetme alışkanlıklarını önlediği ya da performansı düşürdüğü içindir. Her yeme içme nefse enerji yükler ve onu hareket geçirerek o enerjiyi yakma, boşaltma ve harcama isteğini vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirir. Nefsin ihtiyaç olarak gördüğü şey ise, oburca yiyen ama farkında olmadan çatlayan balıklar gibi, haz dalgaları arasında boğulmaktan, nefis hastalıkları içinde çırpınmaktan başka bir şey değildir. Bu yönüyle açlık gerçek bir dalgakıran gibidir.

Açlığın, insanın, kötülüklere yatkın bütün beden bölgelerindeki kaslarının işlemesini yavaşlatması, ten iştahını kesmesi yönüyle bile başlı başına büyük bir kazanç ve avantaj sayılabilir. Bu kadarı bile açlığa aşık olma adına yeterli bir gerekçe olarak görülebilir.

Açlık çok sadıktır, son derece vefalıdır ve samimidir de!..Çünkü insana sadece kendisini düşündürür. Başkalarından uzaklaş tırır. İnsan doğrudan kendini obje yapar. Çok aç olduğumuz bir anda, spora, eğlenceye veya herhangi bir uğraşa davet edildiğimizde, hemen açlığımızı öne süreriz. Davet edildiğimiz şeyi erteler, kendimizi ön plana çıkarırız. Çağırana değil, kendimize koşarız. Elimizde kaşık, tabak başında kendimizle baş başa kalırız.

Bu durumda açlık bizim sigortamız olarak görülebilir. Bizi bizde tutuyor, başkalarının uygun olmayan davetlerine karşı isteksiz yapıyor, koruyucu bir kalkan ve zırh oluşturuyor. Beden mukassî oluyor, iki dört büklüm kapanıyor, manevî gardını alıyor. Dıştan soyut lanıp içe yolculuğa açılıyor. Aç mide bedeni güçsüz gibi gösterse de tersine, manevi enerji yüklenmiş oluyor. Zahirî ve geçici güçsüzlü ğü olsa da, bu, günahlara karşı oluyor!..

Tok insan asıl, arzular girdabında av olmaya açık hale gelebiliyor. “Oh!” dedirtiyor, “Şimdi keyif zamanı!” hevesiyle arayışlara giriyor; açlıktan gelebilecek bir lezzet kapısını kapatıp pek çok lezzetlere yelken açmaya hazırlanıyor!..Bir açlıktan zevk almıyor bin ze hirli lezzetten zevk almaya açık hale geliyor. Sahici gerçek has lezzete sırtını dönüp, yalancı sanal sahte lezzetlere yüzünü çeviriyor.

Öncelikle açlığı sevmeye çalışmak, onunla çok yakın dost olmak gerekir. Zihin derinliklerinde açlık zevkiyle buluşmak, zaman la da açlıktan zevk alır hale gelmek, bu zevki başka zevklerin yerine ikame etmek gerekir.

Motive edici kitaplar genellikle, içe dönük konuşmalarda, stres meydana getiren, olumsuz düşünce ve mesajlardan uzak kalın ması, içtenlikle olumlu cümlelerle bilinçaltımıza mesaj gönderilmesi tavsiye edilir. Uzmanlar yerinde bir tutumla, dengeli beslenme ve gerekli gıdanın alınması tavsiyesin de bulunurlar. İnsana yararlı her güzel sözün arkasında durulmalı kuşkusuz.

Ve nefsimizin de üzerimizde hakkı olduğunu, beden emanetine gerekli ihtimamı göstermemiz gerektiğini de unutmamalıyız. Peygamberimiz, her günü oruçla her geceyi sırf ibadetle geçirmek isteyen ve eşiyle de ilgilenmeyen genç bir Sahabeyi, çağırarak ko nuşmuş, gecenin belli vaktinde ibadet, Davut orucu ve eşinin ve nefsinin de hakkını vermesi konusunda onu ikna etmiştir. Üstelik, dün ya çapında yapılacak çalımlı hayırlı hizmetlerin en çaplı şekilde mükemmel yerine getirilmesi için, sağlıklı ve güçlü bir bedene, her in sandan daha fazla ihtiyacımız olduğunu da göz ardı etmemeliyiz.

En azından şöyle düşünebilmeliyiz: “Ya Rabbi Süleyman Peygamberin mal konusunda dediği gibi (38/32) bedenimi, yeterince yemeyi ve eşimi seviyorum, ama bunu, senin için yapıyorum!”..

Biz konumuz itibariyle, zihninizde “Açlık diyalogları” gerçekleştirmenizi, zihniniz kanalıyla midenizle söyleşmenizi önerebiliriz. Onun tatlı gurultular halinde sunduğu melodi ziyafeti çağrısını, hemen iştah kabartıcı yemelere bir davet olarak algılama yerine, bir an durup üzerinde düşünmenizi ve bu hoş nağmeleri ruhunuza dinletmenizi salık veririz.

Mide çığlıkları bir açlık acısı şikayeti midir yoksa, rahat bir nefes aldığı için mırıldandığı mutluluk besteleri mı? Şayet sadece nefis ve nefis tentenesi ten adına insiyakî olarak yorum yapacaksanız, durmayınız çanak çömlek başına!..Mide üstünde dil, lezzetleri almaya zaten müptela ve müheyyâ! Mide altı da en pahalı ve lezzetli olanları bile o halde atmaya hazır!..Mekanik bir sistem ve rutin iş lemler!…Sıradanlaşmış eylemler ve fabrikasyon ürünler!..

Bu sebeple başkaları varsın “Açlıktan bayılıyorum, açlığa dayanamıyorum!” diye söylensin dursun!..Siz ise “Ben gerçekten aç lığa bayılıyorum! Onu çok seviyorum, ona aşığım!” deyin durun!..

Tokluk insana çok şey kaybettirebilir, ama kontrollü ve amaçlı açlık çok şey kazandırabilir…Kaybettirdiği bir kaç kilo ise mevzu bahis olan, insanlar, fizikî görünüm adına, günümüzde kilolar verebilmek için ne fedakarlıklara katlanıyorlar, hayatî riskleri bile göze alı yorlar.

İnsanlar genellikle tokluğu sevdikleri için açlığı sevmeyi düşünmezler, bunu denemezler de!..Çünkü çoğunlukla tok olmak için yeme içme savaşı içinde hayat geçirilir. Açlığı sevme fırsatı bile bulamazlar. Ne var ki Rahmetiyle Rabbimiz bu yolu Ramazan orucuyla bize açmış, Peygamberimiz, nafile oruçlarla buna teşvikçi olmuştur. Oruç açlığı gerçekten, tokluk dönemlerimizde yaşayamadığımız de rûnî-içsel duyguları bize yaşatır. Açlık coşkusu hüzünlü simalarda desen desen tüllenir. Ramazanlarda küçük büyük, genç yaşlı insan larda gözlenen tatlı telaş, açlığa olan sevginin, aşkın bir göstergesi sayılabilir.

Açlığı sevme Ruh ürünlerini sevme demektir!..Yer çekimi dolu mide fasit dairesini kırma demektir. Dolu mide ağırlık yapar, sarkar, yer çekimine yardım eder, yere yakın zevklere, dünyaya, beden hayatına bağlı ve bağımlı kı lar. Ruh fabrikasını âtıl bırakır, yükselmesine, yüksek ve yüce ürünler vermesine mani olur.

Açlığı sevmede Meleği sevme, ona aşık olma vardır. Melek sadece Rahmanı zikreder, onu bilir; çünkü O’na yükselmesine ma ni olacak beden-sel ağırlıkları yoktur; yeme içmesi cinselliği yoktur. Ama açlıktan lezzet alma duygusu da yoktur. Bir duygusu vardır aç lık sevenlerin ağızlarında oluşan açlık kokusuna aşıktırlar. Onlara gül kokusu gibi gelir, aç mide, gül ağız arar dururlar.

Açlığın kokusu meleği kendine aşık ediyor ve koşturuyorsa, insan açlığa neden aşık olmasın ve meleğe koşar gibi açlığa koş masın!..

Namaz aşkı:

Açlık sever gibi, güzel koku sever gibi, eş sever gibi namazı sevmek ve namaza aşık olmak!..

Eş aşkı, gül kokulu hoş açlık aşkı ve secde aşkı!..

Meleğin çok sevdiği kokuyu Peygamberimiz de çok severdi. Güzel koku aşkının, namaz aşkının ve eş aşkının beraber ele alın dığı mübarek sözünde bu inceliği fark etmek mümkündür.

Açlığın kendisini gerçek hüviyetiyle hissettirdiği ilk ibadet şüphesiz oruç, sonra da namazdır. Namazla insan, bütün açlıklara karşı bir perde çeker. İster biyolojik açlık olsun, isterse cinsel açlık, mal mülk para, makam ve şöhret gibi nefsin hoşuna giden diğer aç lıklar olsun, namazla her gün beş kez bu açlıklar, manevi terapilerle tedavi edilmiş olurlar.

Namaz aşkın, muhabbetin ve arzuların yüzlerini, geçici ve elemli dünyadan, ebedi ve gerçek lezzetlerin bulunduğu alemlere çevirir.

İnsan kendisini şöyle ölçebilir. Cinsel konular söz konusu olunca içimde neler hissediyorum? Tavrım duruşum ne oluyor? Kar nım aç olduğun neler hissediyorum, yemekler önüme konunca davranışım ne oluyor. Bir de namaz deyince ne hissediyorum, nasıl dav ranıyorum.

İnsanın cinselliğe ve yemeğe içmeye karşı hissettiği arzu, yöneliş, dayanılmaza tutku, namaza karşı hissedilmeye başlanmış sa, insanın aşamayacağı hiç bir olumsuz duygu, düşünce ve dünya adına engel yok demektir. Çünkü her şeyden önce nefis engelini aş maya başlamıştır.

Açlık aşkı, başta cinsellik olmak üzere nefis açlıklarından ve arzularından insanı soyutlarken, namaz aşkı da insanın bütün ma nevi açlıklarını doyurmakta, onu ruhu bütün, psikolojisi arızasız bir insan haline getirmektedir.

KUR’AN’DA ERKEK-KADIN ARASINDAKİ BAZI İLETİŞİM VE İLİŞKİ PRENSİPLERİ

1-Erkek ve kadında, birbirinde ruhî huzur bulma duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez bir amaç olmalıdır.

Ayet, eş varlığındaki ana gerekçenin huzur bulma olduğunu vurgular(7/189).

Bu bedenî hiç bir tatmin vasıtasıyla elde edilemeyecek kadar önemli ve değerli bir durumdur. Eşler kendilerini birer psikolog olarak görmelidir.

Kur’an eşlere adeta bu misyonu tavsiye etmektedir. Evlenmede denklik çok önemli bir konudur. Fakat bu genellikle servet, fizi ki yapı, soy, kültür gibi konular çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kuşkusuz bu konular da önemlidir. Ne var ki bu konularda denk görü len nice çiftler de evlilik konusunda ciddi problemler yaşayabilmektedir.

Tarafların, birbirlerini kendilerinin vazgeçilmez huzur kaynağı olarak görmeleri ve maddi zevklerin ihtiyaç haline getirilmesi yeri ne, karşılıklı ruhsal ihtiyaçlarını giderdiklerini düşünmeleri konusunda denklik sağlanması durumunda, söz konusu konulardaki uyum suzlukların bile giderilebileceği imkanı doğmuş olacaktır.

Bir ailedeki mutluluğun temel kriteri bu olabilir. Yani Eşler veya çocuklar, işten veya okuldan evlerine gelmek için heyecan du yuyor, içlerinde bir coşku hissediyorlarsa, evlerine mutluluklarına yürüyorlar demektir. Birey, psikolojisi bozulduğu, huzuru kaçtığı için evinden başka mekanlara kaçma-ya, uzaklaşmaya çalışılıyorsa, eşler birbirlerinin huzur kaynağı olamamış, o evde mutluluk rüzgarları esmiyor demektir.

Hiç kimse, bir fabrika kurarken, zarar etsin de iflas edeyim veya kötü ürün elde edeyim diye kurmaz. Aile bundan az önemli de ğildir. Aile bireyleri, evlerini, huzur üreten bir mutluluk merkezi olarak düşünmeli, huzur gönüllüsü gibi çalışmalı ve bu hedeften asla vaz geçmemelidir.

Eşler, iman ve nikah tazeleme yapar gibi, doğum ve evlilik yıldönümü kutlar gibi, ama her gün en az bir kere mümkünse beş kere, bu ahdü peymanlarını, manevi sözleşmelerini yenilemelidirler. Evlerinde namaza kılanlar, bu konuda büyük avantaja sahiptirler. Çünkü bu dileklerini dua ubudiyeti bereketi içinde, incelmiş duygularıyla ve topluca tekrarlayarak yaparlar. Bu, grup terapisi yapar gibi bilinçaltlarını ve ruhlarını doğrudan etkiler. Dil yoluyla dilden dökülen huzur dilekleri, bir şekilde o mekanı hatta eşyaları bile etkiler ve insan üç beş ev eşyası içinde bile huzur alanı oluşturmuş olur.

İnsanın mahiyetinde, başkasına huzur verme, huzur vererek mutlu olma gibi fıtrî bir duygu vardır. Kur’an bunu “îsâr” olarak ad landırır(59/9).

Bu duygu ego ile, cimrilikle, kin ve düşmanlıkla köreltilmemişse; babalarda ailesine karşı, annelerde çocuklarına karşı, genel de insanlara karşı somut biçimde gözlenir de…Esas îsâr kahramanları Mekke’den hicret eden Muhacirlere kucak açan, sahip oldukları nın yarısını paylaşma teklifi yapan Ensar’dır. Aile yuvasında bu duygunun alabildiğine yaşatılması, çok güzel duyguların yerleşmesine ve olumsuz tutum ve davranışların azalmasına kesin çözüm getirebilir. Aslında bu duygunun, sevgi ve saygının, huzur ve mutluluğun oluşmasında en etkili birinci duygu olduğu bile söylenebilir.

Zira bu duygu güçlü çekimiyle, insanda fedakarlık yapana karşı ciddi minnet duyma ve bağlanma gibi farklı güçlü bir duyguyu harekete geçirir, aynı zamanda fedakarlıkla karşılık vermeyi netice verir. Bu duygu annelerde daha yoğun görüldüğünden, aile huzurun da payları büyük olur.

Ruhlarda mehtap ve güneş doğduktan ömür boyu sürecek huzur iklimi oluştuktan sonra, o hane cennetten bir köşe olur.

2-Kadın ve erkekte, birbirine karşı sevgi ve merhamet duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez birer araç olmalıdır.

Ayet, eşler arasında ruh uyumunun, kaynaşma ve huzur sağlamanın esas gerekçe olduğuna, sevgi ve şefkat duygusunun bu nu sağlamada, korumada, arttırmada ve devam ettirmede güçlü birer tetikleyici duygu olduğuna ya da ruhlara huzurun hakim olduğu yerde bu iki etkili duygunun kalıcı olarak doğabileceğine işaret ediyor gibidir(30/21).

Sevgi ve merhamet duygusal bir tepki olarak kalabilir. Bedensel yön de etkili olabilir. Sözgelimi, insan bir güzele ilk görüşte gönlünün aktığını aşık olduğunu, zamanla da sevdiğini söyler. Bir özürlüyü ya da fakiri gören insanın içi merhamet duygusuyla acıyabi lir. Ve bu iki duygu insanı bazı davranışlara yönlendirir. Fakat bu geçici bir duygu dalgalanması med-cezir olayı gibi gelip geçici olabilir ya da zamanla ilk günkü etkisini kaybedebilir.

Her iki ayette de geçen “Sükûn” kavramında ise ruha mal olan, ruha işleyen, en zor şartlarda bile etkisini hissettiren, bütün benliği saran ve kalıcı olan son derece güçlü bir duygu-huzur bulma söz konusudur ki hem maddi hem de manevi ihtiyaçların sağlanma sındaki devamlılığı gösterir.

“Sekîne”, ruhun derinliklerine kadar işleyen bütün duyguları etkisi altına alan, bütün korku ve endişeleri gideren iç huzuru de mektir ki, savaş gibi, insanı son derece tedirgin edici bir ortamda bu duygunun müminlerin kalbine verildiğinden bahsedilir (9/26,48/4).

“Mesken” kavramı, Kur’an’da aynı zamanda erkek ve kadın cennetliklerin temiz mekanları olarak zikredilir(9/72). Ve, evlerimiz huzur bulup dinlendiğimiz gecelerin(10/67) en koruyucu mekanlarıdır.

Aile, aslında topyekün bir hayatla mücadele etmenin minyatür plandaki organizasyonudur. Bunun büyük çapta olanı hükümet etmek, devleti idare etmektir. Ve milletlerin en çok ihtiyaçları olan ve bekledikleri şey maddi manevi huzur içinde yaşamaktır. Bu sebeple ayetlerde sıkça ele alınan; azgınlık, zulüm, fitne, fesat ve bozgunculuk toplum huzurunu bozduğu için şiddetle reddedil miş ve cezalar biçilmiştir.

Aile ve devlet hayatında maddi manevi huzur ve düzen temel amaç edinildiğinde, bu huzura ulaşmada iki besleyici ana duygu olan sevgi ve merhamet duygularının da etkisiyle, insanların iç ve dış bütün ihtiyaçlarının karşılanmış olacağı gibi, huzuru bozucu her davranış da barınamayacaktır.

Sevgi ve aşk kavramları insanların günlük hayatlarında, özellikle şarkı sözlerinde ve şiirlerde en çok sözü edilen kavramların başında gelir.

Çoğu tanımlamalar ve hissetmeler aslında, mecazî aşk ve sevgi üzerine yapılmaktadır ve ışığın tanımlanması anlamına gel mektedir. Sevgi ışık gibidir, insanın kalbini aydınlatır bir enerji oluşturur, fakat asıl olan ışığın kaynağına ulaşmaktır ve o ışığı yararlı şekilde kullanması bilmektir. Bilinçsizce yaklaşılan kimi ateşler ve ışıklar insana zarar da verebilir.

Beşerî her sevgi hakiki aşk ve sevgi olan Allah sevgisi adına ve belli amaçlarla yaşanırsa, iki dünyada insana mutluluk sağlaya bilir. Yoksa sevgi ışığının her an şeytanî ve nefsanî ateşe dönüşmesi ve insana zarar vermesi muhtemeldir.

İki ayette bu inceliği yakalamak mümkündür. Kalpler Allah ile tatmin olur, huzur bulur (13/28). Eşler birbiri için huzur kaynağına dönüşmelidir. Sevgi merhamet gibi duygular bu huzuru paylaşma adına işletilmelidir. Bu sebeple evlenmek üzere birbirlerine razı olan taraflar, yek diğerine benim “Huzur arkadaşım!” nazarıyla bakmalı, kendini sevgisinin de desteğiyle, eşiyle huzur bulacağı konusunda ik na etmelidir

Yukarda ele aldığımız cinsellik konusu da burda gerçek yerini bulmuş olmaktadır. Huzur üreten bir nesil yetiştirme hedefine hizmet etmesi açısından cinsellik, eşler arası sevgi ve merhametin, dolayısıyla huzurun yerleşmesi ve beslenmesine hizmet eder durumda olmalıdır.

3-Cinsel arzu, yüksek amaç için verilmiş peşin-avans ücret olarak görülmeli, tutkuya dönüştürülmemelidir.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğal tıldığından söz eder (4/1,7/189;16/72;49/13).

Ayet: “Size kendinizden eşler yaratmış böylece çoğalmanızı sağlamıştır”(42/11).

Burdan anlaşılıyor ki model insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşumu ve cinsel arzu ise arizî amaçtır. Fakat vekil de olsa bazen insan asil makamda iş görebilir. Ve elmas aslı olan kömürü geride bırakabilir. Sadef atılır, oluşturdu ğu inci değerli kalır.

Aynı şekilde bu asla kadının anlamsız, değersiz ve yetersiz olduğu anlamına gelmez. Hiç Allah’ın, kendi yarattığı erkek ve ka dın arasında, haksızlık ve zulüm yaptığından söz edilebilir mi?..Aksine Cenabı Hak erkek olmadan da kadının, evren çapında değerli bir misyon sahibi olabileceğini Meryem, Hacer ve Asiye olaylarında göstermiştir. Kadın bir yönüyle erkekler üstü bir varlıktır. Erkek ol madan erkek doğuran ve bütün kadınlardan üstün tutulan (3/42) tek ana, Meryem Ana’dır…

Üç kadın üç dinin kurucusu konumundadır.

Museviliğin oluşumunda Musa’yı yetiştiren Firavun’un karısı Asiye baş kahraman durumundadır.

Kocası olmadan İsa’ya hamile kalan ve yeryüzünü etkileyecek Hıristiyanlığın doğuşuna beşiklik yapan Hz.Meryem’dir.

Hz.İbrahim’in oğlu İsmail ile beraber getirip çöle bıraktığı Hacer anamız, İslam’ın ve Hz.Muhammed’in (S.A.V.) doğuşuna Mek ke’yi hazırlayan ve bir medeniyete öncülük eden tek kadın örnektir.

Kadını esas anlamsız ve değersiz kılan bilinçsiz erkek olmuştur. Kabil bir tutku kurbanıdır. Bu tutkusuyla kadını, ruha huzur ve ren ve sevgi üre ten konumundan indirmiş kendi bozuk ruh haline alet etmeye çalışmış, sonucunda da kardeş katili olmuştur. Benzer tutum karşı cinsen de gelmiştir. Züleyha Yusuf’u benzer obje durumunda görmüş, ulaşamayınca da zindanla cezalandırmıştır.

Anlaşılıyor ki cinsel arzu yüksek hedefler için bir vasıta olmaktan çıkarılıp amaç durumuna getirilince, ruhsal yapıda olduğu ka dar aile ve toplum yapısında da dengesizlikler ve bozulmalar ortaya çıkmaktadır.

Eşler, nasıl helal yiyeceklerden lezzet alıyor; başta besmele çekerek, sonda hamd ederek ve yerken tefekkürle nimetin anlam ve değerini düşünüyorlarsa, cinsel konuya da benzer yaklaşım sergileyerek, bu konuya anlam ve bereket kazandırabilir, niyetleriyle her lezzet halini ibadet haline çevirebilirler. Şehit olmak için çırpınan bir insan, şehit olamasa bile niyetiyle elde edeceği sevaplar vardır. İyi lik ve infak için niyetlenen insan da niyetiyle sevaplar kazanabilir. Birlikteliği güzel nesil elde etme adına gerçekleştirenler de niyetleriyle sürekli iyilik sevabı kazanabilir.

4-Erkek ve kadın birbirlerini cinsel obje olarak görmemeli, ruh güzelliği ve nezahet ön planda olmalıdır.

Sevgi aşk ve merhamet, evi huzur yuvasına dönüştürecek ve cennet köşesi bu evde sevgi ve merhamet duygularıyla yoğrul muş evlatlar yetiştirilecektir.

Kadın, Allah’ın “Rahîm” isminden özel bir tecelli olarak isim almış, çocuk yetiştireceği o yuva, “Ana Rahmi” olarak vasıflandırıl mıştır. Allah’ın ismiyle mühürlenen bu bölge yasak bölgedir ve bu kapının, meşru şekilde, kadının eşinden başka hiç bir şekilde açılma sına izin verilmemelidir. Rahim’in emaneti olan rahim, vefa içinde iyi korunmalı, emanete ihanet edilmemeli, ancak evlilikle huzur yuvası na dönüştürülmelidir.

Bu mührü kıran, erken ilişkiye izin veren batı kültürü günümüzde bugün, sokakları dolduran anne babası belirsiz genç enerjik yığınlarla uğraşmak zorunda kalmış adeta bireysel zevk özgürlüğü uğruna başlarına bela sarmışlardır ve bu sadece bir başlangıç ol maktadır. Dini, malı, canı, nefsi korumanın yanında nesli koruma Dinimizin temel beş ana prensiplerinden biridir.

Ana rahmi Allah’ın -deyim yerindeyse- “Sanat Tuvali” gibidir. Alak süresinde belirtildiği gibi, rahim duvarında bir hücre olarak yapışan embriyo aylarca, aşama aşama gelişme gösterecek, bir ressamın usta fırçasından çıkan resimlerden öte, canıyla kanıyla mü kemmel bir varlık olan insanın yaratılmasına sahne olacaktır. Allah güzel isimleriyle sadece annede tecelli etmektedir. Bu yönüyle anne melekten üstündür. “Melek anneciğim!” deyimi bu durumda yetersiz bir anlatım olmaktadır. Çünkü melekler, anne olamazlar.

Eşinin ve çocuğunun yüzüne vuranlar, vurma riski taşıyanlar şunu düşünmelidirler: İnsan Allah’ın sıfat ve isimlerini yansıtan ay nadır. Yüz aynası bunu yoğun şekilde yansıtır. Allah, Kudret sıfatının tezahürü olarak erkeğin bileğine belli iyi amaçlar için güç vermiş tir. İnsanın yüzüne de Basar isminin tecellisi olarak göz vermiştir. Elini yumruğunu kaldırıp eşinin veya çocuğunun yüzüne vuran insan, Allah’a en büyük saygısızlığı yapmış, O’nu it-ham etmiş olmaktadır. Allah’ın verdiği kudret özelliğini, yine onun verdiğin basar özelliğini yok etmede kullanmaktadır.

Hanımların adet günleri dışındaki günlerinde, rahim duvarında protein istiflenir depolanır, gelecek misafire hazırlık yapılır. Şa yet aşılanma olmazsa adet günlerinde bu hazırlıklar sökülüp atılır. Bu rahatsızlık (2/222) günlerinde erkeğin eşine yaklaşmasına, diz ka pağı göbek arası ten temasına izin verilmemiştir. Bu aslında ciddi psikolojik bir konudur. O haline rağmen eşini rahatsız eden insan şu mesajı vermiş olmaktadır: “Senin rahatsızlık durumun beni ilgilendirmiyor, benim cinsel zaafım ve arzularım beni ilgilendiriyor ve sen be nim için sadece bir cinsel objesin!”…

Öte yandan, ruh fıtrî olarak yüce duygulardan; asaletten, zerafetten, nezahetten, nezaketten, estetikten hoşlanır. Çünkü Allah’ın insanda tecellî eden bütün sıfat ve isimleri nezihtir, mukaddestir, latîftir…Bu, kadın ruhunda, Rahim isminin ana rahminde tecelli etmesi gibi, daha bir başka yoğunlaşmıştır. Bu itibarla, erkek, kadınca davranışlar sergilemeden kadın ruhuna uygun bir tavır gösterme lidir. Yani cinsel davranışları ruhsal bütünlük içinde uygulamalıdırlar. Bedensel eylemlere ruhanî boyutlar kazandırmalıdırlar. Konuyu ten boyutlarından, ruhanî estetik nezih boyutlara taşımalıdırlar.

Kur’an ön hazırlıktan söz eder(2/223) Bunun ilk yolu besmeledir, duadır, meşrû temas çeşitliliğidir.

Sonra avret yerlerinin göz temasından uzak tutulmasıdır.

Aynı zamanda mahremce fısıldanan özel kavramlar yüce değerleri zedelememeli ve estetik güzellikten yoksun olmamalıdır.

Ayet, nefis arzusuna uyarak bir kısım çirkin sözlerin açıkça söylenmesini Allah’ın sevmediğini belirtmektedir(4/148).

Eşler, kendilerine helal olan eşleriyle gerçekleştirdikleri münezzeh birlikteliği, nezih kelimelerle süslemeli ve nezaheti bozucu davranış ve sözlerin bilinçaltına yerleşeceğini unutmamalıdır. Ve bu olumsuz nefsanî bilinçaltı mesajlarının, zamanla iki tarafın ruhunu da rahatsız edeceği ve olumsuz başka pencerelerin oluşumuna hatta nezahetsiz taleplerin çimlenmesine yol açabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Cennette kimse yoktu, Adem Havva yasağı delme girişimiyle elbisesiz kaldıklarını fark edince hemen avret yerlerini örttüler. Eşler arası bu gizemliliğin ruha kazandıracağı huzurlu mutluluğu fark edemeyen kimi insanlar, hadislerin belirttiği gibi, açıkta ve pervaz sızca uygulanan münasebetleri tercih ederler. Ruh estetiğini de kaybederler. Bu tutumun kazandıracağı psikolojik ruhanî hazları da! (Ayette erkeğin kadın için kadının da erkek için bir elbise olarak nitelendirilmesi ilginçtir,2/187).

Rahîm ismiyle mühürlenen ve mahremlenen ana rahmi bölgesi, saygı ve merhamete en layık en saygın bir bölgedir. Ve bu sa dece kişiye özel kalmalıdır. Sağlık ve doğum gibi sebepler zorunlu hayatî gerekçeler dışında, eş tarafından bile ihlal edilmemelidir. Bu bölge sanki sahibine münhasır koruyucu bir sınır bölgesi gibidir. Nefse ait pek çok olumsuz duygu ve düşünceleri zaptetmektedir. İhlali durumunda, bunların hücumu söz konusu ola-bilir.

Kendi eşini cinsel obje olarak değil, estetik bir ruh güzeli olarak gören ve avret yerine bakamayan insan, öncelikle kendi eşinin gözünde büyüyecek, saygı ve sevgi kazanacaktır. Eş kendine, fizik ötesi ruh yapısına değer verildiğinin, ruhen sevildiğinin bilincine va racaktır. Bu arada özel bir güven de oluşacaktır.

Bu tutum aynı zamanda başkalarına yönelme isteğini de ortadan kaldırmış olacaktır. Bu, oruca benzer. İnsan evindeki helal ye meğe ve helal eşine bile elini uzatamamaktadır. Haram olan yiyeceğe haram olan ilişkiye nasıl el uzatabilir!..Kendi eşine hoyratça bak mayan ve yaklaşmayan bir insan başka bedenlere nasıl bakar, nasıl yaklaşır!..Bunun tersi sonuç da şudur: Başkalarının, canlı can sız, mahrem bölgelerine bakan ruhlarda, eşlerine karşı ruhanî lezzet azalması, hatta bedensel isteksizlik doğabilir…Bu da haram yolla ra kapı aralayabilir.

Bu anlamda daha başlangıçta, eşe karşı gözlere este-tik oruç tutturmak yararlı olur. (Araştırılırsa, insanın kendi avret yerlerine bile, zorunlu olmadıkça, bakmasının bir kısım psikolojik yan etkilerinin olduğu görülebilir; unutkanlık yapma, övünme, komplekse kapıl ma, bazı duyguları tetikleme, vakarı ve ruhî estetiği kaybetme gibi…Psikoloji uzmanlarının araştırması gereken bir konudur…). Bu tavsi ye yadırganabilir. Ancak, uygulayan yadırgamaz. Yadırgama ise uygulamadan olmaz!..

(Not: Parantez içi bilgi sonradan ilave edilmiştir:

Prof.Dr.Faruk Beşer hocamızın sitesinden

Karı kocanın birbirlerini çıplak olarak görmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü karı kocanın, bakma açısından birbirlerine mahrem olan yerleri yoktur. Ancak bir edep olarak avret yerlerine bakılmaması güzeldir. Aişe annemiz, Hz. Peygamber (sa) için: “Ne o benden bir şey gördü ne de ben ondan bir şey gördüm” derken bunu kasteder. Öyleyse böyle olmak, en azından onun sünnetine uymak demektir. Ayrıca bir odanın içinde olsa bile, insanın çıplak durması mekruhtur, hatta bazen haramdır. Bu konuda Efendimiz (sa): “Çıplak durmaktan sakının, çünkü sizinle beraber, cinsel ilişki anı ve tuvalet ihtiyacını görme anı hariç, sizden hiç ayrılmayanlar (melekler) vardır” buyurmuştur. Yani onlar sizin çıplaklığınızdan utanır ve sıkılırlar.

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=257)

5-Kadın ve erkek, güzel geçimi sağlamak için birbirlerinde hoşa giden davranışlara yoğunlaşmalıdır.

Ayet: “Eşlerinizle iyi geçinin!..Hoşa gitmeyen bir durumları varsa, onda bile Allah’ın bir kısım hayırlar lutfedebileceğini düşü nün!”(4/19).

Bu ayet, ailede sevginin ve huzur ortamının oluşması adına, eşler için son derece önemli bir bakış açısı kazandırmaktadır.

Kur’an çok ayette aslında daima güzel duygu, düşünce söz ve davranış biçimlerinin benimsenmesi, kötü olanlarından uzak du rulması konusunda sürekli uyarı yapmaktadır. Bu ayet bu anlamda genel bir çerçeve çizmekte ve ser-levha yapılması gereken bir ilke vermektedir.

Benzer konuya Peygamberimiz de işaret etmekde, “Eşlerinizde hoşunuza gitmeyen haller varsa, hoşunuza gidecek halleri de vardır” demek süretiyle bakışımıza yön vermektedir.

Psikolojik bur tutum şeklidir ki insan, kendi kusurunun söylenmesi karşısında savunmaya geçer ve misliyle mukabele eder; ya ni o da sizin bir kusurunuzu ifade eder. Böyle kusurlar çatışması içinde olumlu güzel yönlerimiz de boğulur gider, görülmez olur. Bazen bir kusur pek çok güzel duygu ve davranışın perdelenmesine sebebiyet verebilir.

Özellikle gözü kör ettiği söylenen aşk uğruna seven, sevdiğinin bir gamzesi uğruna pek çok hatasını görmezden geliverir. Ele aldığımız yönleri ile, ebedî hayata yönelik dünyadaki Huzur Arkadaşlığı hatırına insan, eşinin pek çok kusurunu örtebilir…

Kur’an Nisa süresinin ilk sayfalarında aile ilişkilerine oldukça geniş ve anlamlı yer vermiştir. Buna göre ahlaksızlık dışında, eşler arasında örtülemeyecek hiç bir kusur yok gibidir.

Şu ayet umarız eşlere ve aile bireylerine geniş bir perspektif kazandırır: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan si ze düşman olanlar da vardır. Onlara karşı tedbirli olun. Fakat eğer affeder, bağışlayıp hoş davranır ve kusurlarını örterseniz bilin ki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir” (64/14). Ayet iyi halleri olan aile fertlerinden bahsetmiyor, düşmanca davranış sergileyenler den ve onlara karşı takınılması gereken davranış biçiminden bahsediyor ve tavsiyesini üç ayrı olumlu davranış ifade eden kelimeyle güçlendiriyor.

6-Erkek ve kadın birbirlerinin farklı yönlerini olduğu gibi kabul etmeli ve ona uygun davranmalıdır.

Ayet: “Allah’ın birinizi diğerinden üstün kıldığı yönlerini (kıskançlık, hırs ve düşmanlıkla) isteyip durmayın. Erkeklerin kendileri ne göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır kadınların da kendilerine göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır. Allah’ın fazlından is teyin…” (4/33)

Bu ayet de eşler ve aile bireyleri arasında denge ve uyumun sağlanması adına çok önemli bir prensibe işaret etmektedir.

Biyolojik farklılık tartışmasız kabul edilecek bir farklılıktır. Önemli olan psikolojik farklılıkların iyi irdelenmesi, ruh yapısının, kişi lik ve karakterlerin iyi okunması ve bu yapıya uygun davranılmasıdır. İçe dönük, dışa dönük, optimist, melankolik gibi kişilik yapılarının fark edilmesi, bir kaç güzel söz veya dokunuş ya da bir ikram ve hediye ile gönül alınmasının gerekliliği gibi konular vitrinleri dolduran pek çok eserde işlenmektedir. Burada önemli olan eşlerin, ilk maddede işaret ettiğimiz “Huzur arkadaşı” anlayışına kendini ikna etmesi, ruhuna kabul ettirmesidir. Bu sevgi ve merhamet anlayışı ile hareket etmek isteyen insan, zaten güzel davranış biçimlerini okuyarak, dinleyerek, görerek hatta düşünerek belirleyebilecektir…

Eşlerin, duygusal yapıları, kültürleri, anlayışları, sosyal statüleri farklı olabilir. Eşler birbirlerine karşı bir tutum ve davranış sergi lerken, sadece kendilerini değil, eşlerini de ölçüye koymaları, terazinin birer kefesinde tarttıktan sonra hayata geçirmelidirler. Kur’an’dan verdiğimiz örneklerde iki Peygamberin de hanımlara karşı bu tarz yaklaşım sergilediklerini görebiliriz.

Karşımızdaki insanın baskın yönlerine uygun olarak sergilediğimiz her davranış aslında, onun da bize uyumlu olarak davran ması için bir yatırım sayılacak bize geri dönecektir. Bu duygusal planda bir empati olarak tanımlanabilir. Hadiste belirtildiği gibi, insan kendisi için istediğini başkası için de istemelidir. Başkası için bunu isteyebilmesi için kendisini onun yerine koymalıdır. Dinimiz bunun pratiğini cemaatle saf bağlatarak yanındakiyle omuz omuza getirerek yapmakta, oruçla aç bırakarak açın halini anlamamızı sağlamaktadır. Savaş bittikten sonra, ölmek üzere olan üç-dört insanın, kendilerini birbirlerinin yerine koyarak, suya o daha çok ihtiyaç duymakta dır deyip, son yudumlarından feragat edip birbirlerine havale ettikleri bilinen bir olaydır.

Özellikle erkek, eşine bakarken dördüncü maddede ele almaya çalıştığımız yönleri göz önünde bulundurmalıdır. Eşini Allah’ın isimlerinin farklı tecelli mekanı olarak değerlendiren ve onu bir Şefkat kahramanı olarak değerlendirip, evlatlarını karnında taşıyıp bak ması yönleriyle takdir eden erkek eşini evinin huzur kaynağı olarak görüyor ve buna büyük katkı sağlıyor demektir.

Kadın sadece bu Sanat Tuvali olması, evlat taşıyıp dünyaya getiren ve yetiştiren bir Şefkat Kahramanı olarak görülmesi, eşiy le birlikte hayatın her sıkıntısını paylaşması, evinini ve aile fertlerinin ar ve namusunu korumadaki hassasiyeti ve toplum yapısını oluş turmadaki hatta medeniyetler kurmadaki etkinliği yönleriyle ne kadar değer verilse azdır.

Bu ifadeler aynı zamanda erkeğin, eşini böyle görüp değerlendirmesi adına bir tavsiye niteliğindedir.

Kur’an’ın yaklaşımına bakılırsa yukarda belirttiğimiz yönleriyle eş bilincine sahip olan erkek, bu anlayışla hareket ederek, aile sinde huzur ortamını sağlamada, yerleştirip korumada ve geliştirmede son derece etkili bir sorumlulukla karşı karşıyadır..

Ciddi araştırılması gereken bir konu, aile içinde erkeğin mi yoksa kadının mı, olumlu ya da olumsuz alışkanlıklar kazandırılma sında etkili olduğudur. Sevap ya da günah bir eyleme, eşler beraberce yönelecekse; bunda erkeğin teklif ve ağırlığını koyması ve özen dirmesi mi yoksa kadının teklif ve ağırlığını koyması ve özendirmesi mi etkin olmaktadır. Cinsel yaklaşımların hangi taraftan daha çok başlatıldığı da söz konusu edilebilir. Bu husus psikolojik ve sosyolojik olarak, istatistikî verilerle somutlaştırılarak ve güncelleştirilerek, akademik olarak ortaya konmalıdır. Öyle zannediyoruz ki eşler bile bu konuyu kendi aralarında tartışıp belli sonuçlara ulaşabilirler…

Bir ayette Allah’ın, erkeği, evde huzuru ikame etme yolunda eşiyle iletişim kurmada ve yönlendirmede baş sorumlu olarak gör düğü anlaşılmak tadır (4/34).

Bu ayeti farklı yorumlayanlar, erkeğe, kadın üzerinde bir ayrıcalık, üstünlük ve dilediği gibi terbiye etme adına müdahalede bu lunma selahiyetinin verildiği yolunda yorumlarda bulunabilirler.

Oysa şu husus gözden kaçmaktadır: Burada huzur sağlamada, aktif misyon yükleme adına ilk muhatap olduğu için erkeğe bu yönde bir uyarı yapılmaktadır.

Kadına böyle bir sorumluluk yükleme adına uyarı yapma ihtiyacı prensip olarak olmayabilir. Çünkü kadın nahîf, duygusal, veri ci, sevgi ve şefkat dolu kalbiyle, adeta bir hamur ve macun gibi, şekil almaya elverişli , zaten huzurlu bir aile ortamı istemeye meyilli ve hazır durumdadır. Bir kadına, “Evladını sev!” deme tavsiyesi ne kadar yersizdir!..”Sıcak ve güvenli bir aile ortamında huzur içinde ço cuklarını yetiştirmek ister misin? “sorusu ne kadar abestir!

“Eşinle uyumlu ol, güç ve kuvvetiyle işlerde çalışmasına, iyi yolda harcamasına saygı duy, namusunu ve malını koru!” şeklindeki telkinler de bir o kadar yersiz olacaktır!…Bu, yine aynı ayetin ifadesiyle , kadın için zaten bir “Saliha” lık ve uyumluluk anlamına gelmektedir ki bu, Saliha kadının, eşinin kurmaya çalıştığı aile huzurunu bozucu bir başkaldırıdan uzak olduğu anlamına gelmektedir.

Fakat bir erkeğe aynı soruların sorulması ve tavsiyelerin yapılmasının gerekli olup olmadığı konusunda en azından düşünme miz gerekecektir. Günümüz ailelerinin, erkek evlada bakışı, ya da erkeğin kendine ve kadına bakışı, farklı kültürel bölgeler ve anlayışlar da hesaba katılarak irdelenirse, diyebiliriz ki bu gibi uyarıların erkeğe yapılması şart olmaktadır. Kocalık ve babalık görevlerini yapma yan, başka ilişkiler peşinde koşan erkekler için maalesef bu gibi soruları yöneltmek istemiyoruz!…

Erkek çocuklarımızı yetiştirirken, delikanlılık çağlarında, evlenme yaşına geldiklerinde hatta yuva kurduklarında yeterli evlilik bi linci verildiği ve eşler arası iletişim becerisi kazandırıldığı pek söylenemez. Sözgelimi burada sıralamaya çalıştığımız maddelerin, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde bir felsefesi yapılarak, özlü fikirler olarak kaç evli gencimize kazandırmışız; bir evlilik bakış açısı oluş turmuşuz, zihnî rüşt yapısı sağlamışızdır. Öncelikle kendimiz bu konuda yeterince donanıma sahip miyiz?..

Ekonomik şartların ön planda tutulduğu ya da fiziksel ve beşerî duyguların yoğun baskısıyla yapılan evlilikler, zamanın acıma sız paletleri altında maalesef ezilme, ilk günlerdeki orijinalliğini ve gücünü kaybetme riski taşımaktadır.

Evlilik müessesesi bir hükümet kurmaktan, toplum oluşturmaktan ve devlet yönetmekten az önemli olmasa gerektir. Yönetim hangi çapta olursa olsun bir beyin, beceri ve bilgi meselesidir. Kalp aydınlığı da buna ışık tutup yön göstermek için gereklidir.

7-Kadın ve erkek birbirlerini örten bir elbise-örtü gibi olduklarını düşünmeli ve daima sulh yolunu seçmelidir.

Ayet: “Oruç gecesi eşlerinize yaklaşmanız size helal kılındı. Kadınlar sizin için bir elbise siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için, sizi affetti, yaklaşmaya izin verdi. Eşlerinize (mübaşeretle) yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdı ğı şeyi isteyin!” (2/187).

Ayet: “Geçimsizlik halinde eşler arasında sulh daha hayırlıdır. Nefislerde kıskançlık hazır durumdadır. İyi davranır Allah’dan korkarsanız, Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (4/128)

Yazır’a göre ilk ayette bir açık istiare vardır ve eşlerin elbise gibi birbirlerine yakın olmalarını, sarılmalarını ifade eder. İkinci ola rak da, birbirlerinin ayıplarını örtmelerini, namuslarını muhafaza etmelerini ve günahlardan korunmalarını anlatır (age.,2/14).

Bu ayet, yaratılışta bulunan cinsellik duygusunun, insanı zorlamasını anlatması açısından çarpıcı bir anlatım göstermektedir.

Konunun normal seyri şöyle olmalıydı: Oruç tutan bir insan, gün boyu helal yiyeceklerden olduğu gibi helali olan eşinden de uzak kalmıştır. Ruh açlık çektiğinden, bedenî duygularda bir uzaklaşma, arınma, durulma hatta iştahsızlık hasıl olmalıdır. Buna karşı ruhta derinleşme, kalpte incelik kazanma, yüce duygularla meşbu olma görülmelidir. Beden dairesinden çıkıp ruh ve kalbin hayat dere celerine tırmanan bir insanın, böyle gün boyu yaşadığı bir tecrübeden sonra, beden zevkini düşünmemesi gerekirdi. Böyle bir duygu dönüşümü hayıfla karşılanmalı, ayıplanmalı hatta azarlanmalıydı..Mukarrabinden sayılan yüce insanların akıllarından geçen dünyalık karşısında şefkat tokatlarından bahsedildiği yerde, oruç sonrası cinselliğin düşünülmesi cezalandırılmalıydı belki de…

Fakat ayet öncelikle bütün müminleri kapsayan objektif bir yaklaşım gösteriyor. Her insanın durumuna tercüman oluyor.

Öte yandan, insanın yapısındaki nefis isteklerinin doğallığına, kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Hatta nefsin bu yöndeki baskısı na karşı güven olmadığına, insanın ciddi zorlanabileceğine parmak basıyor. Bu, insan nefsini okuma ve bir duygu durum raporu verme olarak değerlendirilebilir.

Ardından da ayet, bu yaklaşma izninin, bir gerekçe bir de amaç doğrultusunda verilmiş olduğu mesajını iletiyor.

Gerekçe, ilk maddelerde işaret ettiğimiz gibi, eşlerin birbirinde sükûna ermeleri, huzur bulmaları, aralarında sevgi ve merhame tin ve güzel bir iletişimin oluşması ve de günah, kusur ve olumsuz davranışlara karşı kalkan olmaları şeklinde yorumlayabileceğimiz, birbirine örtü olma benzetmesiyle belirtilmiş oluyor. Genel, doğrudan ve en basit ifade şekliyle eşler, günah sayılan her türlü cinsel dav ranışlara karşı, kendilerini birbirleriyle “Cinsel Sigorta” ve teminat altına almış olmaktadır.

Soyut lezzet için eşlerin bir araya gelmesini Kur’an ve Sünnet ayıplamaz, teşvik de hissedilebilir. Ne var ki yukarda temas etti ğimiz gibi Kur’anî incelik içinde, ön hazırlıklara dikkat çeker ve nezahetli davranışlar sergilenmesi gereğini hissettirir. Ayrıca, adetlerin ibadet olması ve niyetin amele an lam kazandırması gerçeğinden hareketle, bu beşerî eyleme de, bir gerekçe bir de amaç yükleme mantığını ruhlarımıza hissettirmektedir.

Amaç olarak da ayetin devamında, bu yaklaşma sonucu Allah’ın yazdığı şeyin istenmesi tavsiye edilmektedir.

Allah’ın, istememizi istediği yazdığı şey ne olabilir? Yazır’ın dediği gibi bu, nesil isteme midir? Kaderin bizim ve neslimiz hakkın da yazdıkların da hayır istemek midir? Yoksa nefsin hissesini istemesi midir? Nefsin, hakkı ve payı gibi görülen ve avans olarak verilen takdir edilmiş peşin lezzet ücreti midir? Ya da Allah’tan, kendisi için yazdığını belirttiği “Rahmet!”i istemek midir?(6/12,54), Kalplerimize iman yazmasını istemek midir? (58/22).

Bu isteme, eşlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi ve rahmetle oluşan huzur arkadaşlıklarının bozulmaması, aynı örtü altın da mutluluk içinde ki durumlarının, dünya hayatında hep devam etmesinin; aynı zamanda, ebedî huzur evleri olacak cennette de de vam etmesinin yazılmasını istemeleri şeklinde de anlaşılabilir.

Hangi yazma ve isteme olursa olsun sonuçta, duygu yoğunluğu içindeki insan psikolojisinin, bu tarz iç niyet gerekçe ve amaç belirlemesinin zor olduğu ilişki durumlarında bile, eşlerin Allah ile bağlantılarının koparılmaması yolunda vazgeçilmez bir tavsiye ile kar şı karşıya bulunmaktayız.

Peygamber Efendimizin, ilk vahyi alıp heyecan içinde gelerek, sevgili eşleri Hatice Annemize sokulması “Beni örtün!” demesi konumuza ayrı bir güzellik ve anlam katmaktadır.

Ayet, aynı elbise ve örtüyü paylaşma adına eşlere, hayatın her zorluğuna el birliği yaparak karşı koyma, mücadele etme, birbi rine destek olma ve aralarında çıkabilecek problemleri çözümlemede ortak noktada buluşma dersini de veriyor gibidir.

Sulh, iki tarafın mağlubiyet ve mahkumiyet hissi yaşamadan, memnun kalacakları ortak bir çizgide buluşmasının adıdır. Ayet özellikle kıskançlık gibi -ki kin ve düşmanlığın ana kaynağıdır- duygularla bu dengenin bozulmaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Aksi takdirde bu sulh değil, kazanan kaybeden, galip- mağlup savaşına dönüşecek, bunun sonucu da, huzurun sevgi ve merhametin kaybol ması anlamına gelen geçimsizlik baş gösterecek-tir. Kur’an, geçimsizlik durumunda, taraflara hakem tayin etmelerini önermekte, çö züm arayışına teşvik etmektedir (4/35).

Kategoriler:Kategorilenmemiş
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.