reenkarnasyon

Tenasüh nedir ve müslümanlık inançlarına göre doğru mudur?

(Asrın Getirdiği Tereddütler)

Nesih kökünden gelir ve ruhların bedenden bedene göç etmesi mânâsınadır. Fransızlar, “metempsycose” derler. Bu anlayışa kâil olanlara göre, cesedler ruhların kalıpları gibidir; ervah kışla mâhiyetindeki bu kalıplar içine girer, yaşar ve şenlendirirler. Girdikleri cesetler çözülünce de, daha başkalarına ve derken bir devr-i dâim içinde, bu beden değiştirmeler sürer gider.

En ibtidâî cemaatlar arasında dahi, tenâsüh akîdesine rastlamak mümkündür. Ancak, inanç, millî kültür ve muhit farklılığı itibariyle, o da farklı görünümlerde olmuştur. Bir Mısır tenâsüh anlayışıyla, Ganj’ın ebediyetle büyülenmiş insanının tenâsüh anlayışı arasında ciddi farklılıklar vardır. Hele Atinalı filozofların zengin ve rengin ifâdelerinde, bambaşka bir hüviyet kazanır.

Tenâsüh, çeşitli metapsişik tecrübelerin yaygınlaştırıldığı günümüzde de bir hayli meşhurdur. Ancak o, bugün, ruhların muhâceretini bir inanç sistemi hâline getiren mezheb gibidir. Hususiyle sosyete mahfillerinde maddenin yetersizliğine

bir reaksiyon olarak, bu türlü hâdiselere o kadar ciddî bir alâka vardır ki; nerede bir-kaç kişi biraraya gelirse hep, ruhların temessülünden, rehberliklerinden; anti-fizik’in fizik’e ve onun kanunlarına te’sirinden; hatta bir kısım ruhların îkaz ve irşadlarından veyahut aksine, baştan çıkarma ve saptırmalarından bahisler açılır ve sözedilir.

Sadedinde bulunduğumuz soru-cevap mevzûu, ne bütün bir tenâsüh tarihine, ne de günümüzün metapsişik ve parapsişik vakalarını anlatmaya akdarmaya yetmeyeceğinden, soruda mevzû edilen tenâsühün menşelerine işaret ederek asıl meseleye geçmek istiyorum.

Bir kısım çevreler, tenâsüh akidesinin çok köklü ve kadîm olduğu kanaatindedirler. Hatta, bunun için bir sürü tarihî üstûreye baş vurulmakta, Herodot’un naklettiği -çoğu yalan- hikayelere birer hakikat nazarıyla bakılmakta ve hatta, “Ovide’in” eserlerindeki rengin ve zengin masallar bu işe mesned yapılmağa çalışılmaktadır. Bu arada, bir kısım kimseler bu “ruhlar seyr-ü seferi”nin sadece insanlar arasında cereyan etmekle kalmayıp, hayvanlara, hatta otlara kadar uzayıp gittiğini iddia etmektedirler. “Camkitinüma” Şârihinin beyânına göre: Tenâsühcüler, ruhların bütün bir varlık âlemini içine alacak şekilde muhâceret mecbûriyetinde olduğu kanâatindedirler. Bir alay ruh, insanların bedenlerinden hayvanlara, onlardan nebat âlemine, cansızlara ve ma’denlere.. böyle karalardan denizlere, denizlerden karalara bitip tükenme bilmeyen cebrî bir sevkiyât ile devam eder durur. Rûhun bir insan bedeninden diğer insan bedenine intikâline “nesh”, kendine münasib bir hayvan bedenine geçmesine “mesh”, ot ve ağaçlara girmesine “resh”, ma’denlere hülûluna ise “fesh” derler.

Bu anlayışda Âlem-şümûl bir ruh telâkkisinin kabûl edilmesinin te’siri var mıdır? Hülûl ve ittihadla alâkası ne kadardır? Mevzûu dağıtmadan hemen arzedeyim ki; inhiraf etmiş bu iki düşüncenin tenâsühe menşe olduğunu kabul etmemek oldukça güçtür. Hatta Taylor, tenâsüh anlayışının, ruh’un müstakillen bekâsıyla çok alâkadar bulunduğunu söyler. Bu anlayışa göre uzun asırlar, evlâd ve torunların atalarına benzemesini de tenâsühle izâh’a kalkışmışlardı ki, bugün pek âlâ verâset kanunuyla izâh edilebilmektedir.

Tenâsühün, evvelâ Nil havzasında geliştiği söylenir ki, mumyaların sevimsiz çehrelerinde, ehramların esrarengiz bina edilişlerinde, hemeıi hemen bu sezilmektedir. Mısır’dan Hindistan’a ve oradaıi cja Yunanistan’a götürülen bu düşünce, bir tarafda filozöfların sehhâr beyanları, beri tarafta da, Ganj ve Send havzasının sonsuzluk fikriyle büyülenmiş insanın nağmeleri arasında, ebediyet isteyen insan gönli’tnün ümit ve tesellisi haline getirilmiştir. Kabbalistler &127;4&127; tarafından yahudîliğe ve yahudi ma’rifetiyle de az dahi olsa Hıristiyanlığa ve en nihayet Kelâmcılar’ın bütün reddedici gayretlerine rağmen bir kısım mutasavvifeye de bulaştınlmış oluyordu. Ve bu arada, her iddiacı ortaya attığı şeyi isbat etmek için, bir kısım deliller de getiriyordu. Meselâ: Kabbalistler Tevrat’taki Niobe’nin mermer olmasını ve Hz. Lût’un zevcesinin tozdan bir heykel hâline gelmesini, daha sonrakilerin ise, yahudilerin bir kısmının maymuna ve bir kısmının da hınzıra dönüşmesini zikrettikleri gibi.. bir kısım kimseler de hayvanlardaki sevk-i ilâhîyi ve nebât âlemindeki baş döndürücü nizam ve âhengi, ağaçlaşmış veya hayvanlaşmış birer insan ruhu ile idare edildiklerini kabûllenecek kadar, işi ileriye götürüyor ve herşeye bir ruh kesip biçiyordu.

Aslında, aceleden verilmiş böyle bir hükmün, değil cansızlar ve nebat âlemine ta’mimi, insanlık âlemi için bahis mevzû edilişi dahi, o kadar tekellüflüdür ki, az bir düşünce ile öyle olmayacağı hemen anlaşılır.

Cansızlar ve nebatlar için bir program ve kaderîliğin bahis-mevzûu olduğunda şübhe yoktur. Ancak onlardaki nizam ve ölçüyü, onların içinde eskiden yaşamış tecrübeli ruhlarda aramak oldukça gülünç ve o kadar da mesnedsizdir. Vâkıa ağaç ve otların birer hayât-i nebâtiyeleri vardır, fakat bu hiç bir zaman alçalmış bir insan ruhu olmadığı gibi, yükselmeye hazırlanan ve insan olmaya namzet bulunan bir ruh da değildir.

Bu kadar umumî araştırmalara rağmen, hiç bir nebattan, kendisini idare eden tecrübeli bir insan rûhu’nun mevcudiyetine dair bir mesaj alınamadığı gibi, şu anda insanlık devresini sürdürdüğü kabûl edilen, hiçbir ruhdan da, O’nun nebatî ve hayvanî hayatına dair bir hâtıranın tesbit edildiği gösterilememiştir. Halbuki, bu husustaki iddialar arasında, eski ma’lûmat ve müktesebâtın intikâli de, mühim bir esas olarak üzerinde durulan meselelerdendir. Ne var ki, şu âna kadar bir iki akıl hastasının hezeyanından başka ve bir iki sansasyonel haberden gayri birşey de bilmemekteyiz.

Tevrat’ta mevzû edilen Niobe’nin mermer ve Hz. Lût’un zevcesi Etidhe’nin tozdan bir heykel hâline gelmesi, hiçbir zaman tenâsühe delil sayılmaz. Müsâmahalı davranıp böyle bir şeyi kabûl etsek bile, ruh kabzedilmiş, cesed ve mâruz kaldığı belânın keyfiyetine göre, ya yakıcı bir atmosferle toz toprak olmuş veya lâvlar altında kalan cansız cesetler gibi taşlaşmış demektir. Nitekim, dünyanın her yöresinde karşılaşılan bu kabil fosiller sayılmayacak kadar çoktur. Pompei’nin, Vezüv’ün püskürttüğü lâvlarla bir kül yığını hâline gelmesinden asırlarca sonra yapılan kazılar, karşımıza bir sürü mermerleşmiş Niobe çıkardı. Bugün sayfa sayfa bu enkaz yığınlarını çevirip dururken, ibretle seyrettiğimiz nâpak alınlarda utanç ve hacâlet dolu bir hayatın, insanı, kudurtmuşluğu hissedilmekte ve ilâhî gazâbın eserleri görülmektedir. ibret alınsın diye istikbâlin koruyucu sinesine teslim edilen bu etnoğrafik materyali tenâsühle tefsir etmek, hiçbir mesnede dayanmadan ortaya atılmış bir iddia ve işi hafife almaktan ibarettir.

Tenâsüh, vefat eden insanların ruhlarının başka cesetlere girip seyr-ü seyahatından ibaret ise, burada hangi ruh hangi cesede girmiştir. Belki pek çoğu itibariyle mücrim bir topluluğun ruhları kabzedilmiş, arkadan gelenlere bir ders ve ibret olsun diye, cesetleri de taş haline getirilmiştir.

Mısır’da, Yunan’da ve Ganj havzasında tenâsüh akidesi su-i istimal edilmiş bir âhiret inancına ve rûhun bekası arzusuna dayalı olarak gelişmiştir. Ne “Ahen-Aten”in Mısır’ında, ne de “Pythagore’un “Yunanistan”ında tahriflerin doğurduğu tenâsüh’ü kimse bilmiyordu. Aten’e göre, insanın yerdeki hayatının sona ermesiyle, semavî bir hayat başlar. Buna göre insan ölür ölmez rûhu yükseklerdeki “mahkeme-i kübra “ya varmak üzere yola çıkar ve yüksele yüksele Osiris’in huzuruna ulaşır. Huzura ulaşan her ruh, şu şekilde hesap verir: “Huzuruna günahsız geldim, ve hayatımda rabbanîleri hoşnud edecek herşeyi yaptım. Kan dökmedim, hırsızlık etmedim, fesat çıkarmadım ve huysuzluk yapmadım. Zinâ irtikabında bulunmadım…” Bunları söyleyen Osiris’in cemâatına katılır. Söylemeyen ve terazisi ağır basmayan, cehenneme atılır ve orada zebânîler tarafından parça parça edilir.

Yine, Aten dinine ait imanî hakikatları aksettiren kitabelerde şu saf ve dupduru inanışı görüyoruz: “Senin yaptıkların pek çok ve çoğunu da gözümüzgörmez. Ey biricik ilâh ki, senin kuvvetine kimse mâlik değildir. Sen bu arzı istediğin gibi yarattın ve sen yalnızdrn. İnsanlar ve büyükküçük yer yüzünde ayaklarıyla yürüyen bütün hayvanlar ve yükseklerde kanatlarıyla uçan bütün kuşlar, hepsine lâyık olduğu yeri sen seçersin ve bütün ihtiyaçlarıı&127;ı da sen görürsün… Bütün güzellikler senin sayende şekil alır ve bütüı&127; gözler bunlardan seni görür. Sen benim kalbimdesin…” (A. HİSTORY OF EGYPT, 371-376 Prof. Breasted, Ter: Ö.R. Doğrul) Hiçbir şey ilâve etmeden kaydettiğim şu mülâhazalar, takriben bundan dörtbin sene evvel Mısır’da birer büyük hakikat olarak kabul edilen şeylerdi.

Yunanda da, haşir ve bekâ-i ruh akîdesi oldukça sağlamdı. Büyük filozof Pythagore, cesedden ayrılan ruh’un kendine mahsus bir hayatı olacağını ve esasen ruh, arza inmezden evvel bu hayata mazhar bulunduğunu ve yeryüzüne bir kısım mükellefiyetlerle geldiğini ve burada yapacağı fenalıklara karşı cehenneme atılacağını ve zebânîler tarafından parçalanacağını; bunun aksine iyilikler yaptığı zaman da yüksek mertebeler ve mesûd bir hayata mazhar olacağını ifade etmektedir ki, aktarmalarla karıştırılan bir kısım aksaklıkların olabileceğini peşinen kabul edip, sonra anlatılanlara bakacak olursak, doğruya çok yakın bir haşir akidesinin rengin bir edâ ile ele alınmış olduğunu görürüz. Eflâtun’un “Cumhuriyet” kitabındaki beyanatı da bundan farksızdır. Eflâtun’a göre “Bedenden ayrılan ruh, cismanî hayah büsbütün unutur ve yalnız hakikatın tefekkürüyle meşgul kalır. Bu hâliyle o, kendine münasib bir âleme, hikmet ve ebediyetle doygun lâhûtî bir âleme yükselerek, orada noksanlıklardan, hafalardan, korkulardan hatta maddî hayatta onu kıvrandıran muhabbetlerden, aşklardan.. hâsılı, beşer tabiatının gereği gibi bütün fenalıklardan âzâde olarak yüksek bir saadete ve rabbânîlerle içli-dışlı birhayata nâil olur. ”

Aslında düşünce sistemleri böyle olan milletlerin, akîdelerinde tenâsühvâri şeyler göze çarpacak olursa, artık bunun tahrif mahsûlü olmasından şübhe etmemek gerekdir.

Semavî bir din olan hıristiyanlık, bu tahrifle, nasıl Hz. Mesih’i Ulûhiyet tahtına oturtmağa kalktı ki; eğer Kur’ân’ın ışık tutucu, vuzûh getirici beyanı olmasaydı, Hıristiyanlığa bakışın bir Atenizm ve bir Brahmanizm’den farkı kalmayacaktı. Öyle de, eski Mısır dinleri, Hind dinleri ve Grek dinleri geçirdikleri istihâlelerden sonra tanınmaz birer hâl aldılar ki, tenâsüh akîdesi de bu tahriflerle yol bulup bu din ve bu mezheplerin içine girmiş sayılabilir.

Mısır’da kök salan tenâsüh akîdesi, bir baştan bir başa bütün Nil havzasında türkülere ve destanlara mevzû olduktan sonra, Yunan filozoflarının velûd dimağlarıyla daha rengin, daha hayâli kisvelere bürünerek masallara girdi ve topyekün yeryüzünün ustûresi hâline geldi.

Bu anlayışın esiri Hindli, maddeyi Brahman’ın son tecellisi saymakta ve ruh ile cesedin birleşmesini bir düşüş ve bir şer telâkki etmektedir. Buna mukâbil ölümü beşerî kusurlardan tecerrüd; vecd ve istiğrâk’a yükselmelere vesîle ve gerçeğe visâl saymaktadır. Hinduizmin en mühim kitabı olan “Vedanta”da ruh, Brahman’ın bir cüz’ü, bir şeraresi tasavvur edilmekte ve bunun kalıptan kalıba intikâl ederek, aslına avdet edeceği âna kadar, ızdırabdan kurtulamayacağı anlatılmaktadır. Ruh, maksadı olan “Marifef-i Mukaddese”yi benlikden ve ona aid bütün kötülüklerden sıyrılarak, bir nehrin denize koşması gibi, Mâbud-û Mutlak olan AIlah’a koşmakla elde eder. Vuslat olunca da, Budizmin Nirvana’sı gibi mutlak sükûn ve huzur hâsıl olur. Ne var ki, Budizmle bir durgunlaşma ve hareketsizlik hüküm-ferma olmasına karşılık, Brahmanizm’de aktif bir rûh vardır.

Tenâsüh akidesi daha sonraları yahudiler tarafından da benimsenmiştir. Hayata çok harîs, ruhun bekâsına çok meftûn yahudinin, haşir akidesini ortadan kaldırdıktan sonra, tenâsüh akidesini kabûllenmesi kadar normal bir şey olamaz. Daha sonraları ise, kabbalistler tarafından İskenderiye kilisesi gibi bir kısım manastırlara sokulan tenâsüh düşüncesi, Gulât-ı Şia tarafından ehl-i İslâm arasına az dahi olsa girebilmiştir. Tenâsühe kâil olan eski – yeni bütün milletlerde, ortak bir düşünce göze çarpmaktadır. O da; hulûl ve ittihad. Atenizmde Ahen-Aten, Brahmanizmde Brahman, yahudilikte Uzeyr (A.S), Hıristiyanlık’da Hz. Mesih (A.S) ve Gulât-ı Şiâ’da iseHz.Ali(r.) hep aynı şey olarak kabûl edilmek suretiyle, âlem-şümûl bir hata işlenmiş ve aynı inhiraf çizgisinde birleşilmiştir. Bunun dışında, bir kısım mutasavvifenin beyanlarında tenâsühü iş’âr eden sözler ise, ya garazlı kimselerin karıştırmaları veya te’vile tâbi tutulması gerekli olan remizlerdendir.

Ehl-i Sünnet ulemâsı; hadîscisinden fıkıhcısına, ondan tefsir ve kelâmcısına kadar, bu anlayışın, İslâm’ın rûhuna aykırı olduğunda ittifak hâlindedirler. Her ferdin kendi kaderiyle yaşaması, kendi kaderiyle ölmesi ve kendi serencâmesiyle haşrolması; sonra imtihan hakikatının muayyen ferde bakması, muayyen muhâtabın kendi sevâb veya günahıyla aynı muayyeniyet içinde hesaba çekilmesi gibi hususlardan ötürü, tenâsüh akîdesini merdud görmüşlerdir.

Bu meseleyi vâzıhan intikal ettirebilmek için, gelecek hususların serdedilmesinde fâide mülâhaza ediyoruz! Evet, aşağıda anlatılan şeyler muvâcehesinde, tenâsüh akîdesini kabûl etmek mümkün değildir:

1- Haşir akidesi açısından, her ferdin hesabı, kendi hayatının girinti ve çıkıntılarına göre olacaktır. Buna göre, binlerce cesede girmiş-çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hangi durumuna göre ceza veya mükâfat görecektir.

2- Bu dünya imtihan için açılmıştır. İmtihan da gaybe iman esası üzerine cereyan etmektedir. Yaptığı kötülüklerin cezasını aşağı bir mahlûk suretinde yaşıyan bir ruh, ikinci bir cesede girme fırsatını bulunca, hem mesele gaybîlikten çıkacak, hem de görüp tattığı ızdırablardan ötürü, sürekli beden değiştirme işini sona erdirebileceği bir yola girecektir ki, bu da tenâsüh düşüncesinin kendi kendini nakzetmesi, kendi kendini yıkması demektir.

3- Her ferdin mutlak saadete namzed olabilmesi için böyle çok ızdırablı bir ruhlar muhâceretine lüzum görüldüğü takdirde, Allah’ın zalimlere ceza, iyi kimselere de, mükâfat va’di abes olacaktır. Bu ise Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhâldir, bâtıldır.

4- Kur’ân ve sâir semavî kitaplar’ın, günahların afvedileceğine dair olan beyanları, afvedilebilmek için ruhların ıstırablı ve uzun seyahatlarını fuzûlî ve mânâsız göstermektedir. rahmeti Sonsuz olana şâyeste olan da budur. Buda, bir sükûnet ve bir atâlet olan “Nirvana “sını bu meşakkatli yolculuktan daha huzur verici bulmuş olacak ki, Brahmanizm muzdariblerini daha huzurlu bulduğu bu ufka davet etmektedir.

Bizde ise, afvedilmeyecek günah yoktur. Ve Allah (C.Cj tevbe eden herkesin günahını bağışlayacağını va’detmektedir. Bu hususda günahının azlığına çokluğuna bakılmadığı gibi, son dakikalara kadar ferdin günah içinde bulunmasına da bakılmayacaktır. Bütün hayatı isyanla geçmiş bir mücrim, bir tek saatlik nezih hayatıyla, Allah’ın rahmetine mazhar olabilir…

5- Kezâ tenâsüh devr-i dâiın yücelebilmek için, uzun ve yorucu seyahat, Cenab-ı Hakk’ın hususi iltifat ve rahmetine zıddır. Zira, o istediği zaman erâcif içinde aldığı en pesbayağı şeyleri dahi som altın hâline getirir ve en kıymetli yapar. Bu da onun, hususî atâyâsı husûsi ihsânıdır.

6- Peygamberlere uyan kimseler arasında; ilk hayatları itibariyle çok şerli kimseler de bulunuyordu. Bu insanlar, uzun, kirli bir geçmişden sonra, velîleri çok geride bırakacak kadar muallâ bir mevkiye yükselmeleri o kadar vâkidir ki, aksine fikir beyan etmek âdetâ imkânsızdır. Böyle, bir hamlede ve bir nefhada olgunluğun zirvesine yükselmek, Allah’ın lûtfunu ifade ettiği gibi terakkî için umûmi bir muhâceretin yersizliğine de parmak basmaktadır.

7- Her cesed için ayrı bir ruh kabûl etmek, Kudreti Sonsuz olan Allah’ın sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesidir. Bunun yerine bir tabur ruh’u bütün cesetlere sokup çıkarmak, Kudreti Sonsuza âcizlik isnadını işmâm eder. Bu noktada dahi tenâsüh akîdesinin akla mülâyim gelmediği açık ve vâzıhdır.

8- Bundan başka yeryüzünde yaşayan dört milyar insanın hiç olmazsa bir kaç milyonunda, başka ceseddeki sergüzeşt-i hayatlarına dair bir kısım emâreler bulunmalı değil miydi? Hiç olmazsa, bazı kimselerde, bir kaç kere dünyaya gelip gitmiş olmadan birikmiş umumî bir kültür olamaz mıydı? Bunun dünya nüfusuna göre binde bir olması dahi, ne büyük rakamlara ulaşacağı düşünülecek olursa, her yerde böyle bir kaç insanla karşılaşma zarureti, kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Halbuki nerede!?.

9- Bir de, toplumun hemen her kesiminde eski bir ruh taşıyan her ferd, 3-4 yaşına girer girmez, bütün eski müktesebâtiyle görünmesi gerekmez miydi? Bu hususda şimdiye kadar kaydedilmiş tek vak’a gösterilebilir mi? Bazı dâhi ve ilhâma mazhar kimselerde bir kısım hârikalar görülse bile bu, hazır bir malûmâtın kullanılmasından daha çok,ya semâvî desteklenme veya yüce fetânetin eşya ve hâdiseleri kavramasından ibarettir.

Şimdiye kadar bir-iki akıl hastasının hezeyâniyle yine bir-iki gazetenin neşrettiği sansasyonel haberden başka, herhangi bir cesedin başkasına aid bir ruhla yaşadığını gösterir, müdellel bir şeyden bahsetmek mümkün değildir.

10- Sâir canlılarda insanî fonksiyonları gösterir, herhangi bir emâre keşfedilmemiştir. Halbuki, daha evvelki cesedde kazanılmış bir kısım hususiyetleri taşıyan ruh, ne denli aşağı bir hayat yaşarsa yaşasın, fıtratın sınırlarını zorlayacak bir kısım infiâlleri olacaktı. Botanik çalışmaları çok ilerlemiş olmasına rağmen, bugüne kadar tenâsühü işmam eder herhangi bir garabete rastlanmamıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki, tenâsüh akîdesi, eski toplumlar arasında bir inanç inhirâfı olarak yaşadığı gibi, günümüzün insanında da, habis ruhların aldatmacalığından ve şeytanların, bazı bünyelere girip hâkim olmasından öteye herhangi bir hakikatı yoktur. Evet, En Doğru Sözlü’nün beyânıyla, şeytanın kan damarları içinde dolaştığını, kalb ve kafayı te’sir altına aldığını öğreniyor, tenâsüh denen hezeyanın iç yüzüne biraz daha muttali olabiliyoruz.

Zaten hiçbir tecrübeye dayanmayan ve aklî mesnedi bulunmayan ve hele vahye müstenid olmayan böyle bir hurâfeye, yaratılış itibariyle çok şerefli olan insanın inanması asla düşünülemez. İşin doğrusunu O bilir.

Kur’an Işığında Reenkarnasyonun Reddi, Doç. Dr. Veysel GÜLLÜCE

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=408&yumit=bolum2

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir.

Reenkarnasyon lügatte tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd1, ölümden sonra rûhun bir bedenden başka bir bedene, kimi kez de insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü2 manâlarına gelmektedir. Kelimenin kökü, bedenlenme, bir bedene bürünme manasındaki enkarnasyon’dur. Buna göre reenkarnasyon, tekrar bedenlenme manasına gelmektedir. Renaissance (tekrar doğuş) da aynı manadadır.

Lügatte tenasühle aynı manaya gelmesine karşılık, bilhassa günümüzde bu fikri savunan bazı gruplara göre reenkarnasyon, tenasühten farklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır. Buna göre, reenkarnasyonda bir gerileme ve hayvan bedenlerine intikal söz konusu değildir. Bu yönüyle reenkarnasyon, daha çok doğu öğretilerinde görülen ruhun başka bir varlığın bedenine geçmesini ifade eden tenasüh ve ruh göçünden, başka bir ifadeyle métempsychose ve transmigration’dan3 tamamen farklıdır. Yeni tenasühçüler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kişilere göre, reenkarnasyonun Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş- gidiş vardır . Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Varlık, dünyaya her bağlanışında geçmiş hayatlarının toplu ürünü olan bir durumla karşılaşır. Tekâmülde hiç bir zaman aşağı seviyelere dönülmeyeceği (tedennî olmayacağı) kabul edilmiştir.4

Günümüzde daha çok ruhçu akımlar tarafından desteklenen bu batıl iddiaya göre, ruhen tekâmül etmemiş ve olgunluğa ulaşamamış ruhlar, tekâmül edinceye kadar tekrar tekrar dünyaya geleceklerdir. Halbuki yakînen incelendiğinde günümüzdeki reenkarnasyon anlayışlarının da, daha çok Hint dinlerinde görülen ve eski bir hurâfe olan tenasüh inancının çağdaş kılıflar içinde sunulmuş yeni bir şekli olduğu görülecektir.

Türkiye’de reenkarnasyonu savunan bazı kimseler, Batı’da aynı fikrin temsilcileri olan insanların Tevrat ve İncil’in bir takım âyetlerini reenkarnasyon teorisine uygun düşecek bir tarzda yorumlamalarından etkilenerek, Kur’ân’dan bu konuya uygun bir şekilde tevil edebilecekleri âyetler arayarak, bu ayetleri gerçek manalarıyla hiç ilgisi olmayan tuhaf tevillerle kendi görüşleri istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmişte, tenâsüh için yapılan benzer çabalar da onlar için ayrı bir dayanak noktası olmuştur. Halbuki Kur’an, reenkarnasyonu açık bir şekilde reddetmekte ve hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Bu konuda apaçık âyetler ortada varken, onları görmezlikten gelerek başka âyetlerden zorlamalı yorumlarla bu teoriye destek aranmasının ne derece yanlış bir yaklaşım olduğu açıktır.

Doğru olan yaklaşım ise, bir konuda manası açık (muhkem) ve bunun yanında bazı kapalı (müteşabih) âyetler olduğu takdirde, manası açık olanları esas alarak diğer âyetleri onların ışığında yorumlamaya çalışmaktır. İşte bu makalede takdim edeceğimiz âyetlerin çoğu bu konuda açık olup dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade etmektedir.5

A. Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

a. Ölümden Sonra Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Birinci durum, yani ahiret aleminin giriş kapısı hükmünde olan ölüm anında dünyaya tekrar döndürülme isteğinin reddedilişi çeşitli âyetlerde ifade edilmiştir. Şu âyet bu konuda çok açık ve kesindir: “Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünya hayatımda artık iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” (Mü’minûn, 99-100).

Dünyaya yeniden gelmenin asla söz konusu olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ifade eden bu ayet-i kerime’de dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğu ifade edilirken, tekid sadedinde “o, söylediği boş bir laftan ibarettir” buyrulmuş,6 böylece Allah’ın böyle bir va’di olmadığına ve bu yakarışın asla kabul görmeyeceğine dikkat çekilmiştir.

“Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” ifadesi de diriltilecekleri güne kadar önlerinde bir berzah7 (dünyaya dönmelerine mani olan bir engel) olup böylece dünya ile ahiret arasında farklı bir hayat boyutunda olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. “Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk tekrar oraya dönemiyorsa bu dünya hayatından çıkarak kabir hayatına giden bir ruh da oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir.”8 Böylece bu âyetteki berzah kelimesi de dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını bildirmektedir.

Nitekim, dünyaya tekrar dönüş inancının çok yaygın olduğu coğrafyadan bir insan olarak İkbal, “Kur’ân-ı Mübin’de iyice açıklanmış ve hiçbir fikir karmaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir” dedikten sonra, ikinci noktada “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet sarih bir şekilde açıklanmıştır”9 diyerek yukarıda takdim ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Bu apaçık beyana rağmen “bu âyet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil”10 veya “reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir”11 gibi iddiaların tutarsızlığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine ne de bu sözü söyleyenin dünyaya birkaç defa geldiğine dair her hangi bir işaret yoktur. Eğer bu istek dünyaya birkaç kere gelmiş bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedi mi?!… gibi bir üslup kullanılırdı. Nitekim benzer bir âyette pişmanlığını dile getiren inkarcıya şöyle cevap verilmiştir: “Size düşünüp taşınacak kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?! Hem size peygamber de gelip uyardı.” (Fâtır, 37). Bu âyette de insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, birkaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Böylece her insana öğüt alacağı, düşünüp taşınacağı miktarda –uzun veya kısa- bir süre verildiği belirtilmiştir. Eğer bu süre yeterli olmasa ve yeniden dünyaya gelme ihtiyacı olsaydı âyette bu ifadeler kullanılmazdı.

Yukarıdaki âyete benzer başka âyetler de vardır: “Kendilerine azabın geleceği ve kâfirlerin Rabbimiz bize birazcık mühlet ver de davetine uyalım ve elçine tabi olalım diyecekleri gün hakkında insanları uyar” (İbrahim, 44), “Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım! diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” (Münâfikûn, 10-11).

Bu âyetler dünyaya tekrar dönmenin olmadığını göstermektedir. Çünkü reenkarnasyondan maksat tekâmülü tamamlamak olduğuna göre, eğer bu iddia doğru ise, böyle bir talepte bulunana salihlerden olma fırsatı verilmeli değil miydi?! Halbuki değil dünyaya tekrar gelme, ecelin ertelenmesine dahi izin yoktur. Bu durum: “Allah, eceli gelmiş bir kimseyi asla ertelemez…” ayetiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şu âyet de bu hususu desteklemektedir: “Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde artık ertelenmez” (Nuh, 4). Bu âyetler reenkarnasyon olmayacağını çok açık bir şekilde bildiriyor. Çünkü ölmek üzere olan kimsenin eceli tehir edilmediğine, ek süre verilmediğine göre, artık ölüm gelip çattıktan sonra yapılacak böyle bir talep asla kabul edilmez. Yani böyle bir istek kabul edilseydi, ölmeden önce gerçekleştirilirdi.

Allah tarafından dünyaya tekrar dönmeye izin verilmeyince, artık insanların kendi gayret ve çabalarıyla da böyle bir şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Şu âyette ifade olunduğu gibi: “Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde, O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz. Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa, iddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!” (Vakıa, 83-87). Dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade eden bu üslup bu yöndeki ümit kapılarını tamamen kapamaktadır.

b. Mahşer Gününde Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Şu âyette ise, inkarcıların kıyamet gününde amellerinden hesaba çekildikleri sırada dünyaya tekrar dönme isteklerinin boş bir temenniden ibaret olduğu dile getirilmektedir:

“… Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti” (A’raf, 53).

Böylece, inkarcıların mahşer meydanında iken dile getirdikleri dünyaya tekrar dönme talepleri bu ayetle de reddedilmiş, artık onlar için ne bir şefaatçinin ne de dünyaya tekrar döndürülmenin olmayacağı bildirilmiştir.

c. Cehennem’i Görme Esnasındaki Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
“… Yahut azabı gördüğünde, keşke bir kere daha dönme imkânım olsaydı da iyilerden olsaydım diyeceği günden sakının” (Zümer, 58), “Onların ateşin karşısında durdurulup, ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) onlara göründü. Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” (En’am, 27-28). Bu âyetteki “Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” ifadesi mevzumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle, faraza onlar dünyaya tekrar gönderilseler dahi yine aynı şeyleri yapıp Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek insanların bu dünyaya neden bir daha gönderilmediklerinin gerekçesi ve hikmeti beyan edilmiştir.

d. Cehennem’de İken Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
“Rabbimiz! bizi cehennemden çıkar! Eğer bir daha (eski halimize ve günahlara) dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Buyurdu ki, kesin sesinizi! Konuşmayın!..” (Mü’minûn, 107-108). “Rabbimiz bizi çıkar da yapmadığımız salih amelleri yapalım” (Fâtır, 37), “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah! Keşke bir kere daha dünyaya gitseydik de şimdi onların (kötülerin) bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık! İşte böylece Allah onlara, yaptıkları şeyleri pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkacak değillerdir” (Bakara, 167). Bu son âyet, onların dünyaya dönme talepleri bir yana, ölüp cehennem azabından kurtulma arzularının bile yerine getirilmeyeceğini, aksine, ölümsüz bir şekilde cehennemde ebedî kalacaklarını bildiriyor.

Görüldüğü gibi, bu dört durumun hepsinde dünyaya tekrar dönmek isteyen günahkar ve inkarcıların istekleri kesin bir dille reddedilmiş, böyle bir şeyin yapılmayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. Dolayısıyla bu apaçık âyetlerden sonra bir takım yanlış yorumlara saparak bazı âyetleri aksi manalara hamletmeye çalışmanın çok yanlış bir davranış olduğu ortadadır.

Burada, dünyaya tekrar dönmek muhal olduğuna göre, neden böyle bir temennide bulunuyorlar? şeklinde akla gelebilecek soruya şöyle cevap verebiliriz: Onların bu temennileri, ya böyle bir şeyin imkânsız olduğunu bilmediklerinden, ya da imkânsız olduğunu bildikleri halde, aşırı derecedeki pişmanlıklarını ifade etmekten dolayıdır. Çünkü olmayacak bir şey de temenni edilebilir.12 Şöyle de düşünebiliriz; onlar her ne kadar dünyaya tekrar dönmenin muhal olduğunu bilseler de, karşılaştıkları dehşetli durumlardan kurtulmak için hiçbir çareleri olmadığından, muhal olduğunu bile bile bunu istemek durumunda kalmışlardır.

B. Dünyaya Tekrar Dönüşü Reddeden Diğer Ayetler
Yukarıdaki âyetlerin yanında dünyaya tekrar dönüş olmadığını açık bir şekilde veya dolaylı olarak ifade eden başka pek çok âyet vardır. Şimdi de bu âyetlerden tespit edebildiklerimizi sunmaya çalışacağız.

“Onlardan önce nice kavimler helak ettiğimizi görmüyorlar mı?! Onlar bunlara tekrar dönüp gelmezler’’ (Yâsîn, 31) âyeti, helak edilen insanların, daha sonra dünyaya tekrar dönmediklerini açıkça ifade ediyor. Helak edilen kavimlerin kusurlu, manevi bakımdan tekemmül etmemiş insanlar olduğu düşünülürse, bu âyetin reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delil olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir başka âyette ise, bu manada, ‘’Helak ettiğimiz bir şehir halkına tekrar dönmek haramdır’’ (Enbiyâ, 95) buyrularak, dünyaya dönüşün kesinlikle olamayacağı haram tabiriyle tekitli bir şekilde bildirilmiş, haramdır! yani, yasaktır! denilerek, dünyaya dönüş hakkındaki bütün ümit kapıları böyle bir beklenti içinde olanların yüzlerine kapatılmıştır.

“Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez bir vaziyette çıkardı’’ (Nahl, 78) âyeti de reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delilidir. Çünkü bu fikri savunanlara göre, insanın yeniden dünyaya gelmesi tekâmül içindir. Tekâmülün olabilmesi için ise, önceki hayattaki birikimin mevcut olması gerekir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyin olmadığını, doğan çocukların hiçbir şey bilmez bir halde dünyaya getirildiğini açık bir şekilde ifade ediyor.

Vakıa suresinin son âyetlerinde ölüm anındaki insanların durumları tasvir olunduktan sonra “(Ölen kimse) eğer mukarrebinden ise Eğer Ashab-ı yeminden ise Ve eğer yalanlayıcı ve dalalete düşmüşlerden ise…’’ (Vâkıa, 88-94) buyrularak öldükten sonra insanların gidecekleri yerler sıralanmış, fakat bunlar içinde tekâmül etmemiş, günahkar ve kusurlu kimselerin tekrar dünyaya döneceklerinden bahsedilmemiş, bilakis yalanlayıcı ve dalalete düşmüş olanların yerinin cehennem olduğu bildirilmiştir: “Ve eğer yalanlayan ve dalalete düşenlerden ise, ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme giriş vardır’’ (Vâkıa, 92-94).

Kıyametin kopup insanların amellerine göre gruplara ayrılmalarının anlatıldığı şu âyette de benzer durum söz konusudur: “Kıyametin koptuğu gün insanlar birbirlerinden ayrılırlar: İman edip salih ameller işleyenler cennet bahçelerinde sevinç içindedirler. İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı yalanlayanlar ise azaba maruz kalacaklardır’’ (Rum 14-16). Görüldüğü gibi insanların farklı gruplara ayrıldığından bahseden bu âyetlerde de dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Şu âyette de benzer bir tablo çizilmektedir: “Kim Rabbinin huzuruna mücrim olarak gelirse onun için cehennem vardır… Kim de mü’min olarak salih ameller işlemiş bir şekilde gelirse onun için de üstün dereceler vardır: İçinde ebedî kalacakları, alt taraflarından ırmakların aktığı Adn cennetleri! İşte nefsini tezkiye edenlerin mükâfatı budur!” (Tâ-hâ 74-76). Görüldüğü gibi insanın ölümden sonraki durumunu anlatan bu âyette de cennet ve cehennem dışında başka bir yerden, dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Cennetlikler hakkındaki “Orada (cennette) ilk ölümden başka ölüm tatmazlar’’ (Duhan, 56) âyetinde ölümün bir kereye mahsus olarak yaşandığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla birkaç veya bir çok defa ölümü gerekli kılan reenkarnasyon bu âyet ile de reddolunmaktadır.

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürülürler” (Ankebut, 57) âyetinde de ölenlerin dünyaya değil de Allah’a döndürülmesinden bahsediliyor.

“Allah insanları yaptıklarıyla muaheze etseydi yeryüzünde canlı bir varlık bırakmazdı. Fakat onları belli müddete kadar erteliyor. Müddetleri geldiğinde ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler” (Nahl, 61) âyeti de bu dünyanın mücazat mahalli olmadığını, insanların yaptıklarının karşılığını tam olarak başka bir alemde göreceklerini ifade ediyor.

“Sudan, beşeri yaratıp onu akraba ve hısım yapan O’dur…” (Furkan, 54) âyetiyle ifade edilen insanların akrabalık ve hısımlık bağlarıyla birbirleriyle bağlanmış olmaları gerçeği de reenkanasyonu reddetmektedir. Çünkü bu teoriye göre insanın babası yarın onun çocuğu olarak tekrar dünyaya gelmekte veya ölen bir çocuk başka bir ailede dünyaya gelerek -erkek olarak dönmüşse- kendi kız kardeşiyle, -kız olarak dönmüşse- kendi erkek kardeşiyle evlenebilmektedir!

Yahudilerin dünya hayatına aşırı düşkünlüklerini ifade eden “Onlardan biri kendisine bin sene ömür vermesini ister” (Bakara, 96) âyeti de reenkarnasyon olmadığını bildirmektedir. Aksi halde bin sene ömür değil de tekrar dünyaya gelme isteğinden bahsedilirdi. Âyetin devamı da bu hususta ayrı bir delildir. Çünkü devamında “fazla ömür verilmesi onu azaptan uzaklaştırıcı değildir” buyrularak dünyaya tekrar dönmek suretiyle ömrün uzatılmasının insanı terakki ettireceği iddiası yalanlanmakta ve fazla ömrün tekâmülün garantisi olmadığına işaret edilmektedir.

Bütün bu âyetlerin yanında, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin kopacağını, öldükten sonra dirilmenin cismanî olduğunu, cehennem hayatının ebedî olduğunu ve kâfirlerin affedilmeyeceğini bildiren pek çok âyet vardır. Bu âyetler ifade ettikleri manalarla reenkarnasyonu reddetmekte, bir defaya mahsus olan bu dünya hayatının ölümle son bularak artık ebedî bir hayatın başlayacağını bildirmektedirler. Mesela, “Sonra sizi yerden dirilip kalkmak için bir kere çağırınca birden kabirlerinizden çıkarsınız” (Rum, 25), “Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden çıkıp rablerine doğru koşuyorlar” (Yâsîn, 51) gibi âyetlerde dirilişin, kıyametin kopmasından sonra, kabirlerden çıkmak suretiyle olacağı, böylece ruhun başka bir bedene intikal etmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Bu tür âyetler reenkarnasyonun olmadığının açık delilleridir. Çünkü reenkarnasyon iddiası bu inançlarla ters düşmektedir. Bu yüzdendir ki, bu iddiayı kabul edenler cismanî dirilişi kabul etmezler.13 Cehennemin ebedî olmadığını iddia ederler.

Kâinatın ezelî ve ebedî olmadığını gösteren kevnî deliller ve âyetler de reenkarnasyon aleyhine bir delildir. Çünkü bu iddia sahiplerine göre bu alemin başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Yani kıyamet kopmayacak bu alem sonsuza kadar böylece sürüp gidecektir. Bu iddiayı Kur’ân âyetleri yalanladığı gibi bugünkü ilimler de er veya geç kainat çapında bir kıyametin koparak bu düzenin bozulacağını haber vermektedir.14

Görüldüğü gibi pek çok âyet dünyaya tekrar dönüş olmadığını çok net bir şekilde bildirdiği gibi, bir çok âyet de bu iddianın doğru olmadığına ve tutarsızlığına işaret etmektedir.
__________________

DİPNOTLAR
1- Munîr Ba’lebekkî, el-Mevrid-90, 24. bsk., Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut, 1990, s.773;
2- Tahsin Saraç ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.), 3- Gérard Encausse Papus, Reenkarnasyon, İstanbul, 1999, s. 20, 104; René Guénon, Ruhçu Yanılgı (L’Erreur Spirite), çev. L. Fevzi Topaçoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 179, 180. Bu kavramlar hakkında daha geniş bilgi için bkz., a.e., s. 179-185. Transmigrasyonun lügât manası, göç, rûh göçü, başka bir varlığa geçmektir (bkz. Saraç, s.1413). Batı’da, başka bir bedene ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.), 4- Bedri Ruhselman. Ruh ve Kâinât, Ruh ve Madde Yayınları., İstanbul, 1977, s.152; Sinan Onbulak. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek yay., İstanbul, 1975; Necati Tarıman, “Reenkarnasyoncu Ne Ola ki?”, Türkiye Günlüğü, sayı, 45, Mart-Nisan, 1997, s. 228. 5- Burada, Kur’ân Işığında Reenkarnasyon adlı eserimizde çeşitli yönleriyle ele aldığımız bu konuyu yeniden gözden geçirerek sunmaya çalışacağız. 6- İbn Aşur, Tefsiru’-Tahrir ve’t-Tenvir, Daru’t-Tunusiyye, tsz., XVIII, 123. 7- Âyette geçen berzah hakkında sahabe ve tabiinden şu görüşler nakledilmiştir: Ölümle diriliş arasındaki perde, dünya ile ahiret arasındaki perde, ölüyle ölünün dünyaya dönmesi arasındaki engel, kıyamet gününe kadarki mühlet… (Maverdi, en-Nüket ve’l-Uyun, Beyrut, 1992, IV, 66-67). 8- Celal Kırca, Kur’ân ve İnsan, Marifet Yay., İstanbul, 1996, s. 175. 9- Muhammed İkbal, İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1984, s. 160., 10- Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1991, VI, 118, 11- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’daki İslâm, Yeni Boyut, İstanbul, 1994, s. 312. 12- Meraği, Tefsir, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 1974, VII, 101. 13-Örnek olarak bkz. Haluk Hacaloğlu, Hayat Ölüm ve Ötesi, Ruh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1996, s. 11, 26.14- Bu konuda bkz. Paul Davies, Son Üç Dakika, Varlık Yay., İstanbul, 1994, s. 30; Steven Weinberg, İlk Üç Dakika, Tübitak Yay., Ankara, 1996, s. 139; Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yay., İstanbul, 1969, s. 114 vd.

Bır psıkolojık sapma: Reenkarnasyon

Sayı: 115 – 15.02.1997 | Süleyman Taygar

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=18732

Ya Muhammed! Sana ruhu sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbim celle şanühu’nun emrindedir. Ve size, ruh ilminden ancak pek az şey verilmiştir.”

Kur’an’da İsra sûresi 85. ayette yer alan bu bilgi, İslam alimlerinin ve müfessirlerinin ruh ile ilgili çalışmalarında birinci rehber oldu. Tefsirlerini yazarken, Allah’ın (c.c) ruhun mahiyeti, yaratılışı ve evreleri hakkında insanlara pek az şey bildirdiğinin hep şuurunda oldular.

Dünyadaki bütün dinler insanın yaratılışını, ruhun fonksiyonunu, ölümden sonra ne olacağını ve benzeri konuları açıklamaya çalıştılar. Bu inanış sistemleri içerisinde, kabile dinlerinden, tahrif edilen ilahi dinlere ve Uzakdoğu dinlerine kadar bir çok dinde değişik versiyonları ile reenkarnasyon (tenasüh) düşüncesi yer aldı. En köklü ve yaygın olarak Hinduizm ve Budizm’de yer alan reenkarnasyon, ülkemizde de son yıllarda sıkça gündeme gelmeye başladı. Ülkeden ülkeye, hatta bölgeden bölgeye farklılıklar gösteren reenkarnasyonun en genel tanımını şöyle yapmak mümkün: İnsanın ölümden sonra yeni bir bedenle yeniden dünyaya gelmesi ve bu sürecin ruhun kemale ermesine kadar devam etmesi.

Temelde başka bir bedenle doğmayı kabul etseler de farklı türlerde reenkarnasyon inançları var. Mesela bazıları yeniden doğumun sadece insan bedeninde olacağını iddia ederken, bazıları hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğumun mümkün olduğuna inanıyor. Bazıları tekrar doğuşun bir ceza ve kefaret olduğunu ileri sürerken, bazıları da gerilemenin mümkün olmadığını, ruhun her beden değiştirmede biraz daha kemale yaklaştığını söylüyorlar. Hint kutsal kitapları olan Veda’lar ise, maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar, 8.400.000 değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğini anlatır.

Müslüman mahallesinde salyangoz satmak

Türkiye’de 1950 yılında Bedri Ruhselman’ın önderliğinde kurulan Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği ile beraber başlayan reenkarnasyon faaliyetleri günümüzde Ruh ve Madde Derneği ile sürdürülüyor. Ruh ve Madde Derneği Yayınları adı altında piyasada bir çok kitabı bulunan dernek, reenkarnasyon tezlerinde hayret verici şekilde Kur’an ayetlerini delil olarak gösteriyor. Orijin itibariyle Hint ve Uzakdoğu kökenli olan ve İslam alimleri tarafından tamamen reddedilen bir inancı, Türkiye gibi Müslüman bir ülkede yaymak ve savunmak için de herhalde böyle bir taktiğe ihtiyaç vardır. Türkiye’deki Ruh ve Madde’ciler Kur’an ayetlerini büyük zorlamalarla tevil edip, reenkarnasyona delil olarak göstermeye çalışırken, dünyanın diğer ülkelerindeki reenkarnasyoncuların meseleyi nasıl ispat ettikleri ise merak konusu.

Çok büyük bir bölümü tercüme olan piyasadaki onlarca kitapta dikkat çeken birtakım özellikler var. Genelde çok kötü bir tercümeye ve anlaşılmaz bir Türkçeye sahip olan kitaplar, zaten soyut konulardan bahsettikleri için muğlak ifadeler ve uydurma kelimelerle dolu. Aynı zamanda Ruh ve Madde Derneği Başkanı da olan Ergün Arıkdal’ın çevirisini yaptığı “Metapsişik Terimler Sözlüğü” adlı kitapta bulunan yüzlerce Latin, Hint ve İngilizce kaynaklı kelimelerin Türkçe karşılıkları ve Türk dilinde zihni altyapısı olmadığı için zorlamalarla yapılan tercümelerinden birşey anlamak mümkün değil.

Başka bir özellik de, kitapların çoğunda reenkarnasyon veya tenasüh anlamına gelebilecek kelimelerin hemen hemen hiç geçmemesi ve anlatılan konular reenkarnasyondan bağımsızmışçasına mistik şeylerden bahsediliyor imajının verilmesi.

Ruhsal tebliğler: Çağdaş vahiyler

Araştırmalarımızı sürdürürken fikirlerini almak ve kafamızı kurcalayan soruları çözmek için Türkiye’de bu işin önderliğini yapan Ruh ve Madde Derneği yetkilileri ile de görüşmek istedik. Ancak kendi istekleri üzerine yönetim kurullarına yazılı olarak başvurmamıza rağmen, önce hiç bir gerekçe göstermeden, daha sonra da bizim ısrarımız üzerine piyasadaki kitaplarından yararlanılabileceği gerekçesini göstererek görüşme talebimizi reddettiler. Biz de bu derneğin yayınları arasında yer alan kitaplardan yararlandık ve bu oluşumun ne kadar İslam dışı ve ne kadar bilimsel gerçeklerden uzak olduğu gerçeği ile karşılaştık.

Reenkarnasyoncuların kaynak eser olarak başvurdukları “Sadıklar Planı ve Ruhsal Tebliğler” adlı kitap bu konudaki en çarpıcı örneklerden. Önce size bu kitabın nasıl ve hangi yöntemle hazırlandığından bahsedelim. Reenkarnasyonculara göre, her seferinde yeniden dünyaya gelerek kemale ulaşan varlık en sonunda öyle bir noktaya gelir ki, “içinde bulunduğu buutun hakimi durumuna gelir” ve artık bu varlığın yeniden devr—i daim yaparak bedenlenip tekamül etmesine ihtiyaç kalmaz. Yani artık enkarne olmaya ihtiyaç duymaz. İşte bu ruhlara Ruh ve Madde’ciler Rehber Varlık demekteler. Hipnoz yapılan bir insan bu rehber varlıkların ruhlarıyla görüştürülür ve hipnoz olan kişi hipnoz yapanın sorularını rehber varlığa sorup, cevaplarını aktarır. Bu aktarılan rehber varlıkların tebliğleri, itina (!) ile kaydedilir, toplanır ve sonuçta Sadıklar Planı ve Ruhsal Tebliğler kitabı ortaya çıkar. Reenkarnasyoncular bu gelen tebliğlerin son gelen tebliğler, dolayısıyla çağdaş vahiyler(!) olduğuna inanırlar. Bunlar bin dört yüz yıl önce gelen vahiylerden daha moderndirler ve çağın ihtiyaçlarına cevap vermektedirler. Kur’an ayetleri bunlara göre tefsir edilir, İslam terminolojisinin her kavramı yeniden ve rehber varlıkların çağdaş vahiylerine göre yorumlanır. Öyle ki, onların yorumları içinde ahiret ahiret olmaktan, cennet cennet olmaktan çıkar. Cinler ve melekler yoktur, Cebrail yoktur; Cebrail diye bilinen aslında bir rehber varlıktır.

Tenasüh inancının Türkiye’de tohumlarını atan ve şu anda da reenkarnasyoncuların piri olan Bedri Ruhselman’ın “Allah” adlı kitabı, bu hareketin İslam’ı, Allah inancını ve vahyi nasıl gördüğüne dair önemli ipuçları vermekte. Allah adlı kitabının önsözünde Ruhselman “Kadri, Mustafa Molla, Mevlana Celaleddin—i Rumi, Akın, Selim gibi çeşitli isimlerle andığı sevgili ruh dostlarının tebliğleri’nden bahsederek, adeta bu “yüksek ruhlar”dan “Çağdaş vahiyler” almaktadır. Mesela Ruhselman 11.6.1947 tarihinde “Kadri” adlı yüksek ruha “Allah insanı kendi suretinde yarattı sözünü Allah insanı kendi biçiminde yarattı manasında anlayanlara ne buyurursunuz?” şeklinde edepli bir soru sormakta, yüce “Kadri” ruhu da bu suali cevaplamaktadır. Aynı şekilde 11.1.1948 tarihinde Molla Mustafa adlı ruha “Allah’ı anarken nasıl bir tahayyül içinde bulunmalıyız?” sorusunu sormakta, Molla Mustafa da uzun uzun cevaplamaktadır. Bir diğer orijinal soru ve cevap da şöyle: 16.2.1948 tarihinde Ruhselman sormaktadır; “Cenab—ı Hak, kudretiyle her şeye nüfuz etmiştir, mealinde bir tebliğiniz var. Bu kudret Allah’ın kendisi midir? Yoksa ondan çıkan ayrı bir şey midir?” Yüce ruh Kadri cevap vermektedir: “Bunlar insanların uydurduğu kelimelerdir. Oğlum, hâlâ anlamadınız mı? O, her şeydir. Her şey.”

Ruh ve Madde Derneği mensuplarının temel ve kaynak eser olarak kabul ettikleri ve Bedri Ruhselman’ın Rehber Varlık’larla görüşerek hazırladığını ileri sürdüğü kitabı ile ilgili olarak görüştüğümüz psikiyatristler bir kişinin bu iddialarda bulunabilmesi için mistik paranoya veya dissosyetif bozukluklardan birine sahip olması gerektiğini ifade ediyorlar.

Kur’an ayetlerinin akıl almaz yorumu

İlginç olanı, Hint menşeli olması ve tarih boyunca İslam alimleri tarafından daima kesin bir dille reddedilmesine rağmen, reenkarnasyoncular inançlarına delil olarak Kur’an ayetlerini gösterecek kadar ileri gitmekte, hatta Kur’an ayetlerinin kendilerini nasıl doğruladığını(!) gösteren kitaplar bile yayınlamaktalar. Bunlardan biri Ruh ve Madde Yayınları arasında yer alan S. Çaycı’nın yazdığı Ruhçuluğa Göre Kur’an Öğretisi. Bu kitaba göre Bakara 28, 56, 73, 243, 259, 260, Al—i İmran 27, Nisa 55, 56, Yunus 31, 34, İsra 49, 50, 51, 98, 99, Meryem 66, 67, Taha 55, Mü’minun 99, 100, Furkan 3, Lokman 28, Vakıa 60, 61, 62, Tarık 8, 9, Nahl 38, 39, En’am 36 ayetleri reenkarnasyonu doğrudan ya da dolaylı anlatmakta (!), işaret etmekte (!) ve ispat etmektedir(!).

Bu ayetlerden bir kaç tanesini ele alarak Kur’an’ın nasıl tahrif edildiğini ve nasıl kefi yorumlandığını örneklerle açıklamaya çalışalım. Mesela Mü’minun sûresi 99 ve 100. ayetlerini ele alalım. Bu mevzuda belki de en esnek tefsirlerden biri olan ve bazılarının kendilerine delil olarak gösterdikleri Prof. Dr. Süleyman Ateş’in tefsirinde bu ayetlerin meal ve tefsiri nasıl geçmektedir?

99— Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman: “Rabbim, der, beni geri döndürünüz!” 100— “Ki terkettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım.” Hayır bu onun söylediği (olmayacak) bir laftır. Önlerinde, ta diriltilecekleri güne kadar bir perde vardır.

Tefsiri ise şöyle yapılmakta:

“99—100. ayetlerde haktan yüz çeviren insanlardan birine ölüm gelip çatınca geriye baktığı ömründe güzel işler yapmak için bir daha dünyaya dönmeyi temenni edeceği, fakat kıyamete kadar arkalarında bir berzah(engel) bulunduğu, geri dönemeyeceği belirtiliyor. 100. ayette insanların tekrar dirilecekleri gün olan kıyamete değin, ruhun, ayrıldığı bedene bir daha dönmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu ayeti insanın hiç bir zaman dünyaya dönmeyeceği şeklinde anlayanlar da vardır. Fakat biz bu kanaatte değiliz. Ayet, ruhun, ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil. Dünyaya dönmek başka, bedene dönmek başkadır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre Kıyamet haşri dünyada olacaktır. Kıyamette demek ki, insan, yeniden bedene sokulunca haşr alanına gelecektir. Bedensel hayata dönme ancak ba’s ile, yani yeniden diriltilme ile olur. Bunu da ancak Allah yapar.”

Görüldüğü gibi meal ve tefsirde bu kadar açık ifadelerle yer alan bu ayetler, reenkarnasyoncular tarafından kendilerine bir delil gibi gösterilmektedir.

Tenasühçüler tarafından saptırılan diğer bir ayet de Bakara sûresinin 28. ayeti. Süleyman Ateş’in tefsirinin 8. cildinin 67. sayfasında 28. ayetin mealinde “Allah’a karşı nasıl nankörlük edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek sonra O’na döndürüleceksiniz. Birinci bölüm, insanın dünyaya gelmezden önceki durumudur. Meni hayvancığı iken insan, ölmüş gibi kendinden habersizdir. Meni haline gelmeden evvel hiç bir şey değildi. Demek ki dünyaya gelmeden evvel ölü sayılmaktadır. Dünya hayatı birinci hayattır. Dünyadaki ömrünü tamamladıktan sonra ruhun bedenden ayrılması da ikinci ölümdür. Kıyamette ruhun tekrar bedene girmesi de ikinci hayattır” denilmekte.

Bu konuda ayrıca görüşlerine başvurduğumuz Sayın Süleyman Ateş tefsirinin yanlış anlaşılmasına ve değişik mahfillerde reenkarnasyona destek verdiği iftiralarına dair, “Bunu söyleyenlerin başına benim kadar taş düşsün. Söylediklerimin, yazdıklarımın bir kısmını alıp kendilerine göre yorumluyorlar, ondan sonra da reenkarnasyonu savunduğumu veya tefsirimin reenkarnasyonu desteklediğini söylüyorlar. Bütün bir hayatı Kur’an’a hizmetle geçmiş birisi olarak benim reenkarnasyonu desteklemem mümkün müdür? Reenkarnasyonu kabul etmek haşri reddetmektir, böyle bir şey mümkün değildir” diyor.

Zaman içerisinde bir çok kültürle karşılaşan ve alışverişte bulunan İslam, bütün alimleri ve müfessirleri ile ittifak halinde reenkarnasyon inancını ve bu inancın beraberinde getirdiği inanışları tümüyle reddetmiştir. Bundan 400 yıl evvel İmam—ı Rabbani bakın tenasüh inancını nasıl değerlendirmektedir:

“Bazı mülhidler var ki, batıl olarak şeyhuhet mesleğine dayanarak, tenasühün cevazına hükmederler. Zannederler ki: Nefis kemal haddine ulaşmadıkça, bedenlerde döner durur. Bu manadan olarak derler ki: Nefis, kemal haddini bulduğu zaman, bedenlerde tekalübden fariğ olur. Hatta bedenlerle alakası kalmaz. Zira onun yaratılmasında gaye kemalidir. Onun kemali ki, müyesser oldu, maksat dahi hasıl olmuş olur.

Bu söz apaçık küfürdür; tevatür ile dinde sabit olanı inkardır. Her nefis ki, kemal haddine ulaştı, o zaman cehennem kimin için olacak? Ve kim azab görecek? Onların bu sözü aynı zamanda cesedlerin haşrini, yani ölümden sonra dirilmeyi inkardır. Zira onların fasit kanaatine göre nefsin cesede ihtiyacı kalmamıştır ki, cesetle dirile. Zira o ancak kemalatına bir alettir.”

Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Mehmet Aydın da İslami ilimlerin tarih boyunca reenkarnasyona bakış açısını değerlendirirken, “İslami ilimler içerisinde yer alan ve imani meseleleri akli ve nakli yollardan ele alan Kelam ilmi, yüzyıllar boyunca sadece var olanı değil, muhtemel olanı da ele almış, üzerinde kafa yormuş ve tenasüh inancını kesin bir dille reddetmiştir. Öyle ki, tarih içinde bir çok kültür ile alışverişte bulunan ve onların İslam bünyesine uygun yönlerini özümleyen dinimiz, reenkarnasyonu hep şüpheyle karşılamış ve reddetmiştir” ifadelerini kullanıyor.

Bilimsel çelişkiler

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi reenkarnasyon inancına delil olarak büyük oranda hipnoz gösteriliyor. Ancak bütün psikiyakristler, hipnozun asla böyle bir fonksiyonunun olmadığı üzerinde hemfikirler. Hipnoz esas itibariyle, hipnoz yapanın telkinleri sayesinde gerçekleşiyor. Dolayısı ile telkinler sonucu yönlendirilen suje, hayalindeki tabloları gün yüzüne çıkarırken reenkarnasyoncular da bunları sujenin geçmiş hayattaki yaşantıları olarak lanse etmeye çalışmaktalar. Son zamanlarda özellikle televizyonlarda yapılan hipnoz gösterilerinde adeta reenkarnasyon şovları yapılırken izleyenler aldatılıyor. İsterseniz örnek olarak, yakın zamanda ünlü bir sinema sanatçısının televizyonda hipnoz edilerek güya geçmiş yaşantısına götürülmesini ele alıp ne denli büyük bir göz boyamanın yapıldığını görelim.

Hipnoz yapılan (suje) sanatçı önce hipnoz olabilmesi için rahatlatılır ve hipnoz yapanın telkinleri ile yönlendirilir. Adeta belli bir yer, zaman ve mekana zihnen götürülür. Hipnoz olduktan sonra dünya haritasına bakması ve kendisini Rusya’da hissetmesi telkin edilir. Burada suje kendisini bir köylü kadın olarak gördüğünü, 18. yüzyılda yaşadığını, İngilizce bildiğini ve ayaklarının kötürüm olduğunu söyler. Ancak, hipnoz yapan, en azından bu bilgilerin doğruluğunu kontrol için birtakım şeylerden hiç şüphelenmemiştir. Mesela, 18. yüzyılda, Rusya’nın kırsal alanlarından bir köyde yaşayan bir kadının İngilizce bilmesi biraz garip değil midir? Bu kadına geçmiş hayatını yaşadığını iddia ettiği zaman ve mekanın koordinatları ile ilgili niçin hiç bir soru sorulmamıştır? Çok basit fakat her insanın yaşadığı döneme ait olarak bilebileceği, mesela o andaki ülkenin devlet başkanı veya yaşadığı köyün, şehrin adı niçin hiç sorulmamaktadır? Suje ayaklarının kötürüm olduğunu söyledikten sonra, ayaklarını nasıl algıladığı sorulmuş, ünlü bayan sanatçı da ayaklarının bir mankeninki kadar güzel olduğunu söylemişti. Ancak tıp biliminde de sabit olduğu üzere kötürüm olan birinin bacak kalınlığı en fazla bir insanın kol kalınlığı kadar olabilir.

Görüldüğü gibi geçmiş hayat diye anlatılan şeyler çok büyük çelişkilerle dolu. Daha da acısı bir hipnoz anında bu tür şeyler anlatan insanları psikiyatristlerin ileri derecede psikolojik hasta olarak görmeleri ve acilen psikiyatrik tedavi altına alınmaları gerektiğini söylemeleri.

Hipnoz anında geçmiş hayatlarını anlatan bu insanlarla ilgili olarak görüştüğümüz psikiyatristler, bu tür insanlarla ilgili olarak çok çarpıcı şeyler söylemekteler. Şu ana kadar belki de bu alanda yapılmış en kıymetli ilmi çalışma olan ve Vedat Şar, İlhan Yargıç ile Hamdi Tutkun adlı Türk psikiyatristler tarafından yazılan bir makale geçtiğimiz günlerde dünyanın en itibarlı psikoloji dergisi “The American journal of Psychiatry” adlı dergide yayınlandı. Bu makale ile ilgili görüştüğümüz Dr. Hamdi Tutkun bu insanları psikolojik olarak şöyle tanımlıyor: “Hipnoz altında geçmişte yaşamış(!) olduğu hayatlarını hatırladığını söyleyen, hatta bu yaşamlarındaki kimliklerini televizyonda çıkıp ifade eden kişilerin benzerlerini biz klinik psikiyatride belirli bir sıklıkla görüyoruz. Bu durum “dissosyetif” bozukluğu olan kişilerde kendiliğinden gözlemlenebileceği gibi, hipnoz altında da gözlenebilir. Geçmişte yaşadığını beyan eden kimlikler aslında o kişinin farklı bir kimlik durumunu, psikolojideki adı ile “Altered ego state” i ifade eder. Böyle insanlarda aynı anda birden fazla kimlik ya da kişilik durumu olabilir. Bu kimlikler gün içinde değişik zamanlarda ortaya çıkıp konuşabilirler. Bu durumu hastalar reenkarnasyon yaşantısı, içinde bir cin olduğu, ölen bir insanın ruhunun kendi bedeninde yaşadığı şeklinde hissedebilirler. Bu durum “çoğul kişilik” ya da “dissosyetif kimlik bozukluğu” olarak bilinir. Ortaya çıkış nedenleri, teşhis ve tedavi süreçleri oldukça iyi bilinmektedir. Yaptığımız çalışmada bu kişilerin önemli bir kısmında reenkarnasyon yaşadığını iddia eden (inancı olsun ya da olmasın) vaka görüldü. Bu kişiler genellikle bu durumu benimsemekten çok bundan rahatsız olmakta ve bunun açıklanmasını istemektedirler. Bu kişiler tedavi sürecinde sözü edilen geçmiş yaşam öyküleri anlatan kimlik durumları ile entegre olup tedavi edilebilmektedir. Tedavinin başarısı aynı zamanda reenkarnasyonun varlığı adına ortaya atılan delillerin aslında iyileştirilebilecek bir bozukluk olduğunun kesin delilidir.”

Üç Türk psikiyatrist tarafından gerçekleştirilen bu araştırma sonucunda elde edilen istatistiklere göre(Tablo 1) dissosyetif bozukluğu olan hastaların önemli bir bölümünde (% 22.9) reenkarnasyon yaşadığına dair şikayetler var. Dr. Hamdi Tutkun’un yukarıda da belirttiği gibi bir hastanın reenkarnasyon yaşadığını iddia etmesi için illa dini inançlarının zayıf olmasına gerek yok. Çok dindar insanlar da bu tür şikayatlerde bulunabilmekteler. Şikayet diyoruz, çünkü reenkarnasyon yaşadığı iddiası ile doktora başvuran hastalar bu durumun anormal bir durum olduğunun farkındalar ve bir an önce tedavi edilmesini istiyorlar.

Reenkarnasyonun ruhçuluk uzantası

Son zamanlarda bütün dünyada yaygınlaşan ve temelleri 19. yüzyılda atılan spiritualizm (ruhçuluk) akımı, tenasüh düşüncesi ile adeta içiçe gibi. Kur’an’da da ifade edildiği gibi ruhlar alemi ve ruhun mahiyeti hakkında çok az şey bilen insanoğlunun bu bilinmeyen aleme ve mistik şeylere olan merakını kullanan ruhçuluk ve bu bağlamda Batı’da, Japonya’da ortaya çıkan sapık tarikatler bunun en çarpıcı örnekleri. Öyle ki belli aralıklarla basın yayın organlarında çıkan sapık tarikatler ve bunların müritleri neredeyse rutin haberler haline geldi. Nitekim geçtiğimiz haftalarda TIME dergisi de kapağını bu meseleye ayırmıştı. Aşağıya Ruh ve Madde Dergisi Yayınları arasında yer alan “Ruhçuluğun ve Ruhsal Tebliğlerin Özellikleri” adlı kitaptan bazı alıntılar yapıyoruz.

Sayfa 23, Madde 34—İsa’nın, ilkesini İncil’de sergilediği, fakat diğer konular kadar tanımlamadığı şu hayatların çoğulluğuna ilişkin konu, bunun gerçekliğini ve gerekliliğini göstermesi yönüyle, Ruhçuluk tarafından açıklanmış yasaların en önemlilerinden biridir. Bu yasa sayesinde insan, beşeri yaşamın gözler önüne serdiği tüm zahiri anormallikleri açıklayabilir olmuştur; sosyal durum farklarına; tekrardoğma olgusu dışlandığı taktirde, kısacık hayatları, ruh için pek gereksiz olaylar haline getirecek olan çok erken ölümlere; daha az veya daha fazla bilgi edinmiş ve yetkilenmiş bulunan ve de önceki hayatlarında edindikleri doğumla birlikte taşıyıp getirmekte olan Varlıkların eskiliklerinden ve kıdemlilerinden ileri gelen entellektüel ve moral yetenek eşitsizliğine hep bu yasa yardımıyla cevaplar bulunmuştur.

Sayfa 24, Madde 36— Aynı varlığın zengin veya fakir, soylu kişi veya emekçi, efendi veya uşak, özgür veya köle, kadın veya erkek olarak doğabildiğini ifade etmek suretiyle Reenkarnasyon görüş, ırk veya kast konusundaki önyargıları silip atmıştır. Köleliğin ve esaretin adaletsizliğine ve kadının, en güçlünün yasasına bağımlılığına karşı öne sürülmüş deliller arasında reenkarnasyonun maddi olgusundan, mantıklı bir biçimde, daha üstün olanı mevcut değildir.

Sayfa 27, Madde 41—Ruhçuluk, Kutsal Kitapları inkar etmek veya yıkmaya çalışmak şöyle dursun, aksine, açıkladığı yeni doğa yasalarından yararlanarak onları doğrulamak, açıklamak ve geliştirmek için gelmiştir; onların içerdikleri öğretilerdeki üstü kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. (Cümle düşüklükleri, gramer hataları ve italik kelimeler tercümana aittir—S.T.)

İman esaslarımızla çatışan reenkarnasyon ilkeleri

1) Haşir (öldükten sonra dirilme) akidemiz açısından her insan kendi hayatından sorumlu olduğuna göre, binlerce cesede girip çıkmış bir ruh hangi kimlikle haşrolacak ve hangi yaşantısına göre günah ve sevapları değerlendirilecek?

2) İnsan dünyada yaptığı en küçük iyilik ve kötülüğün karşılığını ahirette bulacağına göre, tenasüh inanışı gereğince ruhlar ızdırap üzerine kurulu bir beden değiştirme yaşıyorsa, insan yaptığı iyiliklerin karşılığını ne zaman, nerede ve nasıl görecek?

3) Rahmeti sonsuzun rahmeti sayesinde bütün günahlar affedilebileceğine göre, affedilebilmek için tenasühte olduğu gibi ruhların ızdıraplı ve uzun seyahatine ne gerek var?

4) İslam tarihinde İslam’ı kabul etmeden evvel putperest ve evlat katili olup, daha sonra cennetle müjdelenecek kadar muaalla bir mevkiye çıkmış kimseler, sahabe adıyla yadedilen on binlerce örnek herkesin malumu olduğuna göre, terakki için ruhların devr—i daimine ne ihtiyaç var?

5) Her vücud için bir ruh yaratmak Allah’ın sonsuz yaratma kudreti açısından gayet kolaydır. Eğer —farzı muhal— Allah bir grup ruhu yaratıp bunları bütün cesetlere sokup çıkartıyorsa bu durum her ceset için —haşa— bir ruh yaratamadığından mıdır, yoksa başka bir hikmeti mi vardır?

6) Eğer ruhlar devr—i daim yoluyla terakki ederek kemale ereceklerse, cehennem kimler için olacak ve hangi fonksiyonu icra edecek? Aynı şekilde nefsin cesede ihtiyacı kalmayıp kemale ermesinden sonra haşirde cesetlerin yaratılışı nasıl gerçekleşecek?

AKIL VE BİLİM İLE ÇATIŞAN

REENKARNASYON İLKELERİ

1) Şu anda dünyada milyarlarca insan yaşamaktadır. Bu insanların en azından bir kısmının geçmiş hayatına ve o hayatın hususiyetlerine dair bir şeyler hatırlaması gerekirdi. Ancak hiç kimse bu tür şeyler hatırlayamamakta.

2) Reenkarnasyoncuların kendilerine delil olarak gösterdikleri ve güya hipnoz yapılan bazı insanların hipnoz anında geçmiş hayatlarına dair sözleri niçin bütün insanlar için geçerli değil?

3) Psikiyatrinin bir rüknü olan ve bazı tedavilerin bir parçası olarak kullanılan hipnoz, hipnoz yapan insanın telkinlerine bağlı olup ancak bu sayede hipnoz yapılabildiğine göre, bu telkinler sonucu ve tamamen şuursuzca hipnoz altında söylenilen sözler nasıl ilmi bir delil gibi kabul edilebilir?

4) Bütün psikiyatristler zaman zaman hipnozu kullandıklarına göre, dünyada bütün hipnoz yapan psikologların yaptıkları binlerce hipnoz seansı sonunda en azından reenkarnasyona dair emareler görmeleri ve bu konuda ittifak etmeleri gerekmez miydi?

5) Reenkarnasyonun bir diğer iddiasına göre bazı insanlar ikinci hayatlarında hayvan veya bitki olabildiklerine göre, eskiden insan olup ikinci hayatlarında hayvan ya da bitki olan dünyada mevcut bulunan trilyonlarca hayvan ya da bitkide en azından bazı insan davranış ve hususiyetlerinin bulunması gerekmez mi?

6) Niçin bütün psikiyatristler hipnoz seanslarında söylenen sözleri tenasühçüler gibi reenkarnasyona bir delil gibi görmemekte, aksine bu iddiaları ittifak halinde reddetmekte ve bu insanları psikolojik hasta olarak görmekteler?

7)Bu konuda araştırma yapmış bilim adamlarına göre reenkarnasyon inanışının oluşmasındaki en büyük etkenlerden biri, kişinin yaşadığı kültür ortamıdır. Bunu doğrular şekilde niçin sadece Hindistan gibi tenasühün dini bir inanış olarak görüldüğü ve yüzlerce yıllık tenasüh kültürüne sahip Hindular arasında reenkarnasyon inanışı diğer ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yaygın ve çok?

Psikiyatrist Uzman Dr. İlhan Yargıç

Hipnoz nedir? Reenkarnasyona delil olarak gösterilebilir mi?

Hipnoz, düşünce ve hayallerin gerçek gibi algılanması işlemidir. Üç faktör hipnoz olabilirliği etkiler. Bunlar; doğuştan gelen ve biyolojik olduğu sanılan bir yatkınlık, kişilik özellikleri ve motivasyondur. İnsanların büyük çoğunluğu bu faktörlere bağlı olarak en hafiften en derine kadar değişen derecelerde hipnoz olabilirler. En derin hipnoz hali somnanbulizmdir (hipnoz altında uyurgezerlik). Hipnoz sırasında dikkatin belli bir şeye yoğunlaşması sayesinde hipnoz olan kişi (suje) farklı bir bilinç durumuna girer ve verilen telkinleri aynıyla alabilir hale gelir. Hipnoz altındaki kişi, almayı istediği ya da en azından reddetmediği, temel inançları ile çelişmeyen telkinleri alabilir. Telkin doğrudan ya da dolaylı olarak verilebilir. Hipnozitörün cümleleri içindeki imalar dahi telkin etkisi taşır. Verilen telkin sujenin bilinç dışı, daha önce yaşadığı, okuduğu ya da seyrettiği şeylerden oluşan birikimine göre şekillenir. Dolayısı ile hipnoz altındaki sujeye “geçmiş hayatına döndüğü” ya da “doğumdan öncesine gittiği” nin söylenmesi de reenkarnasyon telkinidir ve zaten bu beklenti ile hipnoz olan ya da en azından buna karşı gelmeyen suje bilinç dışının, fantezilerinin ya da hayal dünyasının ürünü olarak bu doğrultuda bazı şeyler yaşamakta olduğunu hisseder ve bu yaşantıyı beş duyu organı ile gerçekmişçesine algılayabilir.

Hipnoz altında hiç bir yönlendirme olmaksızın ya da uyanıkken kendiliğinden ortaya çıkan kimlik değişiklikleri yani kişinin kendisini farklı birisi olarak tanıtması “dissosyetif bozukluk” adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Bu hastalığın en şiddetli biçimine çoğul kişilik (dissosyetif kimlik bozukluğu) denilir ve hasta farklı zamanlarda farklı kimliklere bürünür, bu kimlikler birbirinden habersizdir. Dolayısıyla hipnozu reenkarnasyona delil olarak göstermek hiçbir bilimsel temeli olmayan bir aldatmacadan ibarettir. Üstelik bazı psikolojik problemlere bağlı belirtilerin farklı yorumlanarak tedavisiz kalmasına sebep olmaktadır.

Reenkarnasyon ( Tenasüh ) Meselesi ve Mutasavvıfların Bu Konuya Bakışlarının Değerlendirilmesi

Dr. Mustafa AŞKAR, Ankara Ü. İlâhiyat Fakültesi

http://www.tasavvufdergisi.8k.com/sayi3/sayfa085/index085.htm

Giriş

Son yıllarda sık sık gündeme getirilen ve medyada insanların ilgisini çekmek ve reyting amacıyla topluma takdim edilen konulardan birisi de, reenkarnasyon meselesidir. Özellikle bir takım örnekler gösterilerek, itikadî yönden yetersiz bilinç ve bilgiye sahip kesimler tereddüte sevkedilmekte ve kafalarda istifhamlar oluşturulmaktadır. Biz de, ana konularından biri ruh ve insanın ruhsal yönünü ele alan tasavvufla ilgili çalışmalarımız esnasında, mutasavvıfların eserlerinde bu konuda bazı değerlendirmelere rastladık. Uzun bir süreden beri kendi arşivimizde oluşturduğumuz reenkarnasyon dosyasını, hem bu konunun mahiyeti, kaynağı, İslâm inançları açısından bir değerlendirmesini, hem de mutasavvıfların bu konuda neler söylediklerini ve meseleye nasıl baktıklarını derli toplu bir vaziyette ele almayı uygun gördük. Ayrıca konuyla ilgili araştırma ve incelemelerde bulunanların, mutasavvıfların bu konuda neler düşündüklerini bilmeleri açısından meseleyi irdelemeyi uygun görüyoruz.

Böyle bir konuyu ele almamızın bizdeki temel saiklerini zikrettikten sonra, meselenin iyi tahlil edilebilmesi için, konu başlığında da verdiğimiz, reenkarnasyon ve İslâmî literatürde bunun karşılığı olan tenasüh kavramının anlamlarını ve bu konuda düşünce tarihinde neler söylenmiş veya yazılmış ise, ele almaya gayret edeceğiz. Ayrıca İslâmın temel kaynakları Kur’ân ve Hadis literatüründeki durumuna değineceğiz. Son bölümde de, mutasavvıfların meseleye bakış açılarını verip, konu hakkında genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

1- Reenkarnasyon ve Tenasüh Kavramlarının Etimolojik Tahlili

a- Reenkarnasyon

Reenkarnasyon; Latince Reincarnatio ve diğer batı dillerinin hemen çoğunda da Reincarnasyon şeklinde kullanılan bu terim, bireyin öldükten sonra ruhunun hayvan veya bitki de dahil insan veya insan dışı varlıklara geçmesi anlamına gelir. Bunu tekamül aracı olarak evrensel bir yasa kabul edenler de vardır. Yine bu görüşü savunanlar tarafından reenkarnasyon şöyle tanımlanır: “Tekâmül etmekte olan her varlık, madde içinde deneyim ve görgüsünü artırmak için çeşitli bedenler ve kimlikler içinde, sayısız kereler maddesel âlemlerde doğarlar. Tekrar tekrar doğma tam ilâhî bir yasadır.” Dilimizde bu kelimenin karşılığı olarak yeniden doğuş, tekrar doğuş terimleri kullanılmaktadır.

b- Tenâsüh

Tenâsüh: Ruhun bir bedenden ayrıldıktan sonra, başka bir bedene geçmesidir. Batılı araştırmacılar tarafından hazırlanan sözlüklerde, bu anlayışın Hind ve Budizm kökenli olup, İslâm’da bulunmadığının belirtilmesi de doğru bir tesbittir. Her ne kadar bu iki kavramın tanımları farklılık gösteriyor gibi görünüyorsa da, birinin batı, diğerinin doğu literatüründen kaynaklandığı ve oldukça benzer oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu kavramın İslâmî literatürdeki en yakın karşılığı, tenâsühtür denilebilir. Bununla birlikte İslâmî literatürdeki ıstılahât kitaplarında, tehasühe inananların onun oluş şekline göre değişik isimler verdikleri belirtilmektedir. Şöyle ki, eğer bu ruh intikali, bir insan bedeninden diğer bir insana olurse nesh, bir insandan bir hayvana olursa mesh, nebatî bir varlığa geçerse fesh, cemadî bir varlığa intikal ederse resh adını almaktadır.

2- Reenkarnasyon’un Diğer Din ve Düşüncelerdeki Yeri
İslamî literatürde bu inanca dair görüşlere geçmeden önce, diğer din ve düşünce sistemlerindeki yerini tesbit etmemiz meselenin anlaşılması açısından daha isabetli olacaktır. Reenkarnasyon denilince, hemen akla çıkış yeri ve kaynağı olduğu iddia edilen Hinduizm ve Budizm gelmektedir. Bilindiği gibi Hinduizm’in temel inançlarından birisi, karma doktrinidir. Hinduizm’e göre insan sonu olmayan bir tenasüh zinciri içinde gidip gelmektedir. Bu anlayışa göre ölüm, bir korku vasıtası, bir yokluk değil, bir hâlden diğerine geçiştir. Bunun için her hintli, tekrar dünyaya gelişte, iyi amellerle gelecekteki hayatını garanti altına almaya çalışır. İşlediği günahlar sebebiyle, bitki veya hayvan olarak, dünyaya gelmekten çekinir. Buradan anlaşılmaktadır ki, tenasüh inancı Hinduizmin temel esaslarından biridir.

Diğer taraftan, İslâmî literatürde doğu dinleri üzerinde müstakil ilk çalışmaları yapmış olmasıyla meşhur Ebû Reyhan el-Birûnî (ö.440/1048), et-Tahkîk isimli eserinde Hinduizm’deki tenasüh inancıyla ilgili olarak şunları söyler: “Kelime-i şehâdet İslâm, teslis Hristiyanlık, cumartesi günü de Yahudîlik için ne kadar önemliyse, tenasüh de Hindular için o derece önemlidir. Bunun içindir ki, tenasühe inanmayan bir hindu düşünülemez. Zaten hindular da, böyle bir kimseye kendilerinden kabul etmezler.”

Aynı inancın birazlı farklı da olsa, Budizm’de de yer aldığını görüyoruz. Budizm’deki tenasüh, Hinduizmden bazı farklı özellikler taşır. Bu dinde tenasüh, kişinin kötülükleri terkedip, Nirvana’ya ulaşıncaya kadar, çeşitli varlık şekillerinde yükselip alçalarak ölüm ötesindeki hayatının devam edişidir. Zihnî ve bedenî ihtiraslardan kurtulduktan sonra, artık tenasüh yoktur.

Çok yaygın olmasa da, İslâm öncesi arap inançlarında, araplar atalarının mezarlarına aşırı saygı gösterir ve sıkıntılı anlarında onların ruhlarından yardım isterlerdi. Onların inancına göre; vefat eden bir kişinin ruhu insan veya insan olmayan canlıların bedenlerine geçebilme gücüne sahipti. Anlaşıldığına göre, eski arap inançlarında da tenasüh izlerine rastlamak mümkündür.

3- Bazı İslâm Mezheplerinde Tenasüh Anlayışı
İslâm düşüncesinin önde gelen isimlerinden İbn-i Sinâ (ö.370/980) Resâili’nde bu meseleyi ele almakta ve tenasühe inananların, “kötü, olgunlaşmamış ruhların hayvan bedenleriyle yeniden dünyaya gelirler” gibi ifadelerini doğru bulmamaktadır. İbn-i Sina’ya göre ruhlar ya saîd, ya da şakîdirler. Çünkü saîd olanlar zaten, kurtulmayı arzu ettiklerinden kurtulmuşlardır. Dünyada maruz kaldıkları acılardan, musîbetlerden, hastalıklardan azad olmuşlardır. Salih amelleri sebebiyle Allah’ın kendilerini ödüllendirdiği ruhlara en uygun gelecek husus, Allah’ın onları belâlar evine geri döndürüp, belâlarla tekrar onları sınamamasıdır. Anlaşılacağı üzere İbn-i Sina, saîd olanların tekrar dünyaya gelmelerinin mümkün olamayacağını savunur.

Ayrıca şakî ruhlara gelince, onlarda kötü amellerinin, küfür ve tuğyanlarının kendilerine kazandırdığı sonuçlara ulaşmışlardır. Bu kazançlarından ötürü, onları cezalandıranın onları dünya evine geri döndürüp, hayvanların; davarların, yırtıcıların ve kuşların bedenleri içinde lezzet bulmalarına müsaade etmemesi adaletin ta kendisidir. Yoksa durum, tenasühe inananların iddia ettiği değildir. Görüldüğü gibi İbn-i Sina meseleye İslâmî eskatoloji açısından yaklaşarak değerlendirmekte ve tenasüh görüşünü açıkca reddetmektedir.

İslâm düşünce tarihinde bu tür öğretileri kabule yatkın gibi görünen ve gizli bir felsefî-dinî mahiyet arzeden, kendilerine İhvan-ı Safâ adını veren kesimde de bu fikrin kabul görmediğine şahit oluyoruz. Eskiden beri İhvan-ı Safâ’nın tenasühe inandığı ve savunduğu hakkında söylentiler dolaşmakla birlikte, fikirlerinin yeraldığı risâlelerinde açık bir telaffuza rastlamak mümkün olmamıştır. İhvân-ı Safâ bu hususta şunları söyler:

“…Nefse gelince, ki bundan ruhu kasdediyoruz, bu nuranî, semavî bir cevherdir. Ruh tabiat olarak aktif olup, ölmeyen, yok olmayan, bilâkis sürekliliği devam eden, ölümden sonra ama lezzet alan veya acı çeken bir hâle gelir. Allah’ın velî ve salih kullarının ruhları kıyamete kadar rahat edecekleri melekût âlemine yükselirler. Kafirlerin, kötü kimselerin, fasıkların ruhlarına gelince onlar da, kıyamete kadar, azab, sıkıntı içinde kalırlar…” Burada da zikredildiği gibi, risâlelerin tamamı incelendiği zaman benzer ifadelere rastlanmakta ve tenasühü kabul eder hiçbir kayda rastlanmamaktadır.

İslâmî literatürde, “el-Milel ve’n-Nihal” türü eserlerin önde gelenlerinden Kitabu’l-Fasl’da bu konuyu İbn Hazm (ö. 385/990), “Tenasühe İnananlar” başlığı altında inceler. İbn Hazm, bunları iki kısımda ele alır:

1- Bunların birincisi, ruhun bir cesetten çıktıktan sonra başka bedene geçtiğine inananlar. Zekeriye er-Razî, Mutezile mezhebinden Ahmed bin Habit ve Ahmed bin Nanus’un temsil ettiği bu anlayışa göre, tenasüh bir ceza veya mükafattır. Meselâ, fâsık bir kişinin ruhu, öldürülmüş, kokuşmuş, pis ve kötü hayvanların cesetlerine geçecektir. Diğer taraftan, inkarcıların ve kötü kimselerin ruhlarının şeytanlara, iyi kimselerin ruhlarının önce cennete sonra meleklere geçeceği kabul edilir.

İbn Hazm, bu anlayışı savunanlardan Ahmed bin Habit ve Ahmed bin Nanus’un görüşlerini Kur’ân-ı Kerim’den şu ayetlere dayandırdıklarını belirtir: “Ey insanoğlu! Seni yaratıp, sonra şekil veren, düzenleyen, mütenasip kılan, istediği şekilde seni terkip eden, çok cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir?”

“Göklerin ve yerin yaratanı size, kendi nefsinizden eşler, çift çift hayvanlar yaratmış ve bu sûretle çoğalmanızı sağlamıştır”

2- Tenasüh inancını savunanların ikincisi de dehrîlerdir. Bunlara göre: Ruhlar sadece ayrıldıkları cesetlerin cinsinden cesetlere girebilirler. İbn Hazm bunların görüşlerinin şer’î delillere değil, tamamen rasyonel ve felsefî delillere dayandığını belirtir.

İbn Hazm, müslüman fırkalardan tenasühe inananları bu şekilde belirtip, görüşlerini zikrettikten sonra, bu hususta kendi kanaatini de belirtir ve şöyle der: “Tüm ehl-i İslâm’ın bu görüşü savunanları küfürle itham etmiş olmaları, bizim de onları küfürle suçlamamız için yeterlidir. Buna ilâveten, Hz. Peygamber de bu konuda hiçbir şey söylememiştir. Bununla birlikte tüm müslümanlar ceza ve mükafatın ruhlar bedenden ayrıldıktan sonra, kıyametle birlikte de, ruhların dünyadaki cesetleriyle birleşip, cennet veya cehenneme gideceğine inanırlar”. Görüldüğü gibi, İbn Hazm’ın bu mesele hakkındaki görüşü, böyle bir anlayışın İslâm’ın temel inançlarıyla uyuşmayacağı şeklindedir.

Meşhur Telbisu İblis isimli eserin müellifi Abdurrahman İbnu’l-Cevzî (ö. 597/1201), bu eserinde, “Tenasühe İnananlar” başlığı altında, şeytanın bu grubu saptırdığı ve onların “iyi insanların ruhlarının, daha iyi bedenlere, kötü ruhların ise kötü bedenlere geçtigine inandıklarını” belirtir. İbnu’l-Cevzî, bu mezhebin Musa (a.s) dönemindeki Firavn zamanında ortaya çıktığı şeklindeki bir ifadeyle, tenasühün mümkün olmadığını söyler.

Diğer taraftan bu mesele, ehl-i sünnet inançlarının izah ve şerh edildiği eserlere de yansımış ve eleştirilmiştir. Ebu Hanîfe’nin te’lif ettiği el-Fıkhu’l-Ekber’i şerheden Aliyyü’l-Karî, Amentü esaslarından olan ba’s (yeniden diriliş) konusunu açıklarken tenasüh meselesine atıflarda bulunur. Aliyyü’l-Karî, ba’s meselesinin, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi olarak tanımlanan tenasüh görüşünden tamamen ayrı olduğunu ve ba’sı inkar etmenin küfrü gerektireceğini kaydeder. Günümüzde reenkarnasyonu savunanların kendilerine Kur’ân’dan delil olarak yeniden dirilişle ilgili âyetleri, reenkarnasyona delilmiş gibi gösterdiklerini ilgili yerde ele alacağız.

Yine Selefî anlayışın temsilcisi İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.751/1351), Kitabu’r–Rûh adlı eserinde tenasüha inananların görüşlerini özetle verir ve arkasından değerlendirmesini yapar. İbn Kayyım onların şunları iddia ettiklerini belirtir: “Bedenden ayrılan ruhlar, dünya hayatında kazandıkları özelliklerine, ahlâkına uygun olan bedenlere girerler. Böylece her ruh, kendini şekillendiren hayvanların bedenlerine girerler. Dolayısıyla yırtıcılık özelliğine sahip ruhlar, yırtıcı hayvanların bedenlerine, behîmî ruhlar behîmî hayvanlara, alçak ve sefih ruhlar da haşerelerin bedenlerine girerler.” İbn Kayyım böylece onların tenasüh anlayışını aktardıktan sonra, bunun Meâd’ı inkar eden tenasühçülerin görüşü olduğunu ve müslüman âlimlerin görüşlerinden oldukça uzak olduğunu belirtir.

Yine h. V. asır bilginlerinden Abdülkahir Bağdadî (ö. 429/1037), mezhep ve fırkalarla ilgili bilgileri ihtiva eden el-Fark Beyne’l-Fırak adlı eserinde, “Ashabu’t-Tenasüh” başlığıyla bu konuya özel bir yer ayırır. Bağdadî, tenasühe inananları İslâm öncesi ve sonrası diyerek ikiye ayırır. Bunlardan İslâm öncesi filozoflar ve Sumeniyye, İslâm sonrası da Kaderiyye ve Rafizîlerden Gulât fırkaları olduğunu bildirir.

4- Kur’ân ve Hadis Literatüründe Tenasühe Bakış
Aslında eskatolojik ve de inanca müteallık olması yönüyle, meselenin Kur’ân ve hadis açısından ele alınması oldukça ehemmiyet kazanmaktadır. Diğer taraftan ülkemizde reenkarnasyonu savunanlar tarafından bir takım Kur’ân âyetlerinin eğilip bükülerek kendi görüşlerini desteklemek için istismar edildiğini görmekteyiz. Biz Kur’ânın bu husustaki bakışını serdetmeden önce, onların iddialarını ve Kur’ân’daki haşr ve ba’s gerçeğine işaret eden âyetleri, kendi görüşlerini desteklemek uğrunda nasıl yorumladıklarını ele almayı uygun görüyoruz.

Ülkemizde bu konuda yayınlanmış bulunan “Ruhçuluğa Göre Kur’ân Öğretisi” adlı çalışmada, “Tekrardoğuş Amacını Daha Açık Ortaya Koyan Âyetler de Var mıdır?” soru başlığı altında aynen şu ifadeler yeralmaktadır: “Kuşkusuz, şimdi şu âyetleri inceleyelim: “ Hepinizin dönüşü O’na dır.Bu Allah’ın gerçek olarak verdiği sözdür. O, yaratmaya başlar, sonra inanıp iyi işler yapanlara adaletle karşılık vermek için yaratmayı tekrar eder.”, “Siz mutlaka tabakadan, tabakaya bineceksiniz…”

“O zaman acaba bize mühlet verilir mi? diyecekler. Onları senelerce dünyadan istifadelendirdiğimizi görmedin mi?” “Onlar orada, Rabbimiz bizi çıkar; önce yaptığımızdan başkasını yapalım, diye feryat ederler. Öğüt alacak olanın öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı sizi? Size uyarıcı da geldi. Öyle ise tadın azabı. Zalimlerin yardımcısı yoktur.”, “Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz.”

Yazar, reenkarnasyona delil olarak ortaya koyduğu bu âyet meallerinden sonra şu yorumu yapar: “Görüldüğü gibi bu âyetlerde açıkça, sonuçta herkesin doğru yolu bulacağı ve yönünü Yaradan’ın istediği amaca çevireceği, fırsat eşitliğinin temini için, her insanın gerektiği kadar tekrar tekrar yeniden yaratılacağı, bu sûretle herkese hakkının verileceği, iyilerin haklarını alacağı, insan hayatının amacının bilgi ve tecrübeye dayalı yükselme yolunu sağlamak olduğu, bunun için insanların, aralarında fırsat eşitliğinin, her türlü şartlarda eğitim ve öğretim imkânının temini açısından, mutlaka bir çok tabakalardan geçecekleri, keza eşitliğin hayat, yani eğitim, öğretim, tecrübe ve sınav süresi itibariyle de sağlanacağı, en değerli bir araç olan zamandan herkesin yeteri kadar ve âdilâne bir biçimde istifâde ettirileceği; öyle ki, bütün bunlardan sonra görevini tamamlayamamış, yani kıyamet günü geldiği hâlde, hâlâ cenneti hak edememiş olanların kesinlikle öne sürebilecekleri bir mazeretin bulunmayacağı, o gün gelinceye kadar her kişiye adalet, hakkaniyet ve eşitlik esaslarının gerektirdiği tüm olanakların tamamen sağlanmış olacağı, hatta maddî zenginlikten başka düşüncesi olmayanlara bu imkânın dahi sağlanacağı anlatılmaktadır.”

Yazarın bu yorumlara, delil olarak getirdiği âyetlerden nasıl ulaştığı ayrıca bir merak konusu olduğu gibi, âyetlerin de mesele ile hiç ilgisinin olmadığı ortadadır. Ayrıca reenkarnasyona getirilen gerekçeler, âhiret inancı zayıf, Allah’ın adaletini kavrayamamış ve tamamen pozitivist mantaliteyle düşünen bir psikolojik görüntü içermektedir. Zaten yazarın, bu hususu, teolojik açıdan ele alacak formasyondan ve bilgi donanımından yoksun olduğu, âyetlerden ilgisiz yorumlar çıkarmasından açıkça anlaşılmaktadır. Kimin neye, niçin inandığı bizim meselemiz değildir. Ancak kendi doğrularını Kur’ân’a onaylatmak amacıyla Allah’ın âyetlerinin istismar edilmesi de hiç insaflı bir yaklaşım değildir.

Yine reenkarnasyonu savunanlar tarafından Kur’ân’da geçen Allah’ın bazı insanları muvakkaten öldürüp diritmesi olayları delil olarak kullanılmak istenmektedir. Ancak Kur’ân’da geçen bu olaylar iyi tahlil edildiği zaman reenkarnasyondan tamamen farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu olaylardan birisi, Bakara Sûresi’nde anlatılan Üzeyir Peygamber’le alakalı olanıdır. Rivayet edildiğine göre, İsrâiloğulları, kötülük çıkarmada, bozgunculukta çok aşırı gitmişlerdi. Allah onların başına Babil hükümdarı Buhtunnasır’ı musallat etmişti. Buhtunnasır, büyük bir orduyla İsrâiloğulları’nın üzerine yürüdü ve Şam’ı çiğneyerek, Beytü’l-Makdis’i harabeye çevirdi. İsrâiloğulları’ndan yüz bine yakın genci esir aldı. Üzeyir (a.s) da bunların arasındaydı. Bir süre sonra Allah, Üzeyir (a.s)’ı onların elinden kurtardı. Hz. Üzeyir’de eşeğine binmiş, Beytü’l-Makdis’e gidiyordu. Şehrin harap edildiğini görünce, Hz. Üzeyir : “Allah bunu, ölümden sonra nasıl diriltecek?” diye kendi kendine sormuştu. Yani, Allah böylesine altı üstüne gelmiş bir şehri eski güzel durumuna nasıl getirecek anlamında soruyordu.

Rivayete göre olayın devamında, Hz. Üzeyir bir ağacın gölgesine gitti. Merkebini ağaca bağladı ve kasabayı gezip, dolaştı. Yaşayan hiç bir canlı bulamayınca, “Allah, bunu ölümden sonra nasıl diriltecek” dedi. Sonra da gidip, uyudu. Allah da onu uykusunda öldürdü. Üzeyir Peygamber bu olayda henüz genç birisiydi. Yanında da azık olarak üzüm, incir ve şıra vardı. Allah aynı zamanda ibret için Hz. Üzeyir’in eşeğini de öldürmüştü. Allah yıllarca onun cesedini yırtıcı hayvanlardan ve insanlardan gizledi. Hz. Üzeyir’in bu ölüm uykusunun üzerinden tam yüz yıl geçince, Allah onu ve eşeğini ibret olsun diye yeniden diriltti. Kur’ânın ifadeleriyle olay şöyle aktarılır: “Yâhut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? ‘Allah burayı ölümden sonra acaba nasıl diriltecek?’ dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, ‘Ne kadar kaldın?’ dedi, ‘Bir gün veya bir günden daha az kaldım’ dedi. ‘Hayır, yüz yıl kaldın. Yiyeceğine, içeceğine bir bak, onları nasıl birleştirip, sonra et giydiriyoruz’ dedi; bu ona apaçık belli olunca, ‘Artık Allah’ın her şeye kâdir olduğuna inanıyorum’ dedi.” Bu âyetlerde anlatılan olay dikkatle tahlil edilirse, tekrar diriltilen beden ve ruh aynı şahsa aittir ve bu mânâda reenkarnasyon değildir. Sonra, âyette dirilince ne kadar kaldığı kendine sorulunca, “Bir gün veya daha az diye” cevap veriyor. Bütün bunların arkasından, burada anlatılan olayın tamamen bir mucize olduğu ve reenkarnasyonla alakalı olmadığı anlaşılmaktadır.

Kur’ân’da anlatılan benzer bir olay da Hz. İbrahim’in Allah’tan ölülerin diriltilmesi ile ilgili bilgi istemesidir. Bu olay Kur’ân’ın kendi anlatımıyla şöyle gerçekleşir: “İbrahim: ‘Rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster’ dediğinde, ‘İnanmıyor musun?’ deyince de, ‘Hayır öyle değil, fakat kalbim iyice mutmain olsun’ demişti. ‘Öyleyse dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o hâlde Allah’ın hakîm ve güçlü olduğunu bil’ demişti.” Âyetlerde açıkça anlatıldığı gibi, burada öldükten sonra dirilmeye bir örnek olarak kuşlar öldükten sonra tekrar kendi bedenleriyle diriltilmişlerdir. Bu olayda da, ruhun beden değiştirmesi söz konusu değildir.

Kur’ân’da benzer anlatılan diğer bir olayda, ölüm korkusuyla kaçıp, evlerini ve yurtlarını terkedenlerle ilgilidir. İlgili âyet şöyledir: “Binlerce kişinin memleketlerinden ölüm korkusuyla çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara ‘ölün’ dedi. Sonra onları diriltti. Allah insanlara bol nimet verir, fakat insanların çoğu şükretmezler.” Bu âyette özetle anlatılan olayı tefsir kaynakları şöyle aktarır: Bunlar İsrâiloğulları’ndan büyük bir topluluktu. Bir kasabada yaşıyorlardı. Ortalığı veba salgını sarmıştı. Bunun üzerine hepsi de evlerini bırakıp kaçtılar. İki dağ arasında bulunan Efyah Vadisi’ne gidip, orada konakladılar ve kurtulma ümidiyle beklemeye başladılar. Ancak vadinin alt ve üst taraflarından birer melek, bunlara ‘Ölün’ diye seslendi. Hemen hepsi orada ölüverdiler. Hâliyle bu, Allah’ın emri ve dilemesiyle olan bir şeydir. Üzerlerinden tam sekiz gün geçti. Hepsi şişip kalmışlardı. Bir ara yanlarından Hazkil (a.s) geçti. Bu ölüleri gördü ve hayretler içinde düşünmeye başladı. Bu esnada Allah kendisine: “Sana bir mucize göstermemi ister misin? diye vahyetti. O da “evet” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “O hâlde şöyle seslen: Ey kemikler! Allah sizin benim yanımda toplanmanızı istiyor.” Bu seslenişten sonra kemikler vadinin her tarafından toplanarak, birbirleriyle kaynaşarak biraraya geldiler. Sonra Allah, kendisine: “Ey ruhlar! Allah sizin yerlerinizi almanızı emrediyor” diye seslenmesini vahyetti. O da gerekeni yaptı ve hepsi dirilmiş olarak kalktılar. Bu arada şöyle diyorlardı “Allahım! seni tenzih ve takdisle hamd ederiz. Sen her şeyden münezzehsin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur.” Sonra da hepsi yerlerine yurtlarına, kavimlerinin yanlarına döndüler. Ecelleri gelinceye kadar bir süre daha yaşadılar. Bu olayda açıkça görüldüğü gibi, Allah’ın emri ile ölen insanlar, aynı beden ve aynı cesetle tekrar dirilmişlerdir. Burada da, ruhların başka cesetlere intikali söz konusu değildir.

Kur’ân’da anlatılan ve Bakara Sûresi’ne adını veren “İcl Vak’ası”nda da bir ölüm ve diriliş olayı anlatılmaktadır. İsrâiloğulları arasında vukû bulup, faili bilinmeyen ve bir çok tartışmalara yol açan bir katl hâdisesi, Musâ (a.s)’a arzedilmiş, o da: “Allah aşkına! Şu maktulun işi hakkında kimde bilgi varsa, bize bildirsin!” diyerek halka seslenmişti. Bu hususta hiç kimsede bir bilgi bulunmadığı görülünce, kendisinin bunu Rabbinden sorup, öğrenmesi istenmişti. Bunun üzerine Allah onlara bir inek boğazlamalarını emretmişti. Bu hâdise Kur’ân’da şöyle açıklanır: “Bir zamanda Musâ kavmine: ‘Allah size bir inek boğazlamanızı emrediyor.’ demişti. ‘Bizi alaya mı alıyorsun’ dediklerinde de: ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi. ‘Rabbine bizim adımıza yalvar da onun mahiyetini bize bildirsin’ dediler. ‘O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisi ortası bir sığır olduğunu söylüyor. Size emrolunanı yapın’ dedi. ‘Rabbine bizim adımıza yalvar da ne renk olduğunu bize bildirsin’ dediler. ‘O, onun, bakanların içini açan parlak sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor’ dedi. ‘Rabbine bizim adımıza yalvar da, mahiyetini bize bildirsin, çünkü sığırlar bizce birbirine benzemektedirler. -Allah dilerse- şüphesiz biz doğruyu bulmuş oluruz’ dediler. ‘Yeri sürüp, ekini sulayarak, boyunduruk altında ezilmemiş, kusursuz, alacasız bir sığır olduğunu söylüyor’ dedi. ‘Şimdi gerçeği bildirdin’ deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapmayacaklardı. Siz bir kimseyi öldürmüş, bunu birbirinize atmıştınız; oysa Allah gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkarıcaktı. ‘Sığırın bir parçasıyla ona vurun’ dedik. İşte böylece Allah ölüleri diriltir ve aklınızı kullanasınız diye âyetlerini gösterir.” Bu tarihî olayda, anlaşıldığı üzere maktule sığırın bir parçasıyla vuruluyor ve o da canlanıyor. Canlanan maktul katilini haber verdikten sonra, tekrar ölüyor. Bu olayda da, maktulun dirildikten sonra yaşamaya devam etmesi veya başka bir bedende hayatını sürdürmesi söz konusu değildir. Bu açıdan bu olayda da reenkarnasyonu çağrıştıracak bir durum ortaya çıkmamaktadır.

Diğer taraftan Kur’ân’da bir çok âyet, doğrudan reenkarnasyonu reddeder. İşte bunlardan birkaçı: “Onlardan birine ölüm gelince: Rabbim! Beni geri çevir, belki yapmadan bıraktığımı tamamlar, iyi iş işlerim, der. Hayır bu söylediği sadece kendi lafıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar, arkalarında geriye dönmekten onları alıkoyan bir engel vardır.” Bu âyette açıkça görüleceği gibi, bir kısım insanlar dünyaya geri dönmek için Allah’tan talepte bulunmuşlar ve reddolunmuşlardır. Hiçbir kimsenin tekrar dünyaya gelmesi söz konusu değildir.

Yine, şu âyette, bir takım insanlar, Allah’tan tekrar diriltilip dünyaya döndürülmelerini isterler, ancak onların bu istekleri de kabul edilmez. “Onların, ateşin kenarına getirilip, durdurulduklarında, keşke dünyaya tekrar döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve inananlardan olsaydık dediklerini bir görsen! Hayır; daha önce gizledikleri onlara göründü. Eğer geri döndürülseler, yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalancıdırlar.” Bu ve buna benzer bir çok âyet, Kur’ân’da kesinlikle böyle bir anlayışa yer olmadığını açıkça göstermektedir.

Diğer taraftan hadis literatüründe böyle bir olaya hemen hiç rastlanılmamaktadır. Sadece bir hadiste, sahabeden birisi benzer talepte bulunur ve reddedilir. Peygamber Efendimiz şehid sahabînin oğlu Câbir’e hitaben: “Ey Câbir sana hayırlı bir haber vereyim mi? Cabir, evet ya Rasulallah! deyince, Hz. Peygamber: Allahu Tealâ babanı diriltti ve manevî huzuruna aldı. Ey kulum, dile benden ne dilersen? İstediğini sana vereceğim buyurdu. Baban da: Ya Rabbî! Senden dileğim beni dünyaya geri gönder gideyim, bir daha senin rızan uğrunda, habibin yanında muharebe edip, tekrar şehit olayım dedi. Allahu Tealâ da: Benim yüce iradem, bir defa gelenlerin bir daha geri dönmemesidir buyurdu.” Burada anlatılan duruma göre eğer bir insanın tekrar dünyaya gelmesi mümkün olsa idi, Allah şehitlik mertebesine ulaşmış bir kuluna her hâlde bunu lutfederdi. Ancak görülüyor ki, böyle bir şey mümkün değildir.

5- Tasavvuf Literatüründe Tenasüh ve Mutasavvıfların Görüşleri
Tasavvuf tarihinin otantik ve ilk kaynaklarından sayılabilecek el-Lüma’da Ebu Nasr es-Serrâc (ö.378/988), bu meseleyi “Ruh Konusundaki Yanlışlıklar” başlığı altında ruh hakkındaki yanlış görüşleri sıralarken ele alır. Es-Serrâc, bir taifenin “ruhlar bedenden bedene geçerek tenasüh eder” dediğini, ancak bunun bir yanılgı olduğunu bildirir. Diğer taraftan müellif, bu konudaki görüşünü özetle şöyle ifade ederek, tenasühe inananların görüşlerinin yanlışlığını ortaya koymaya çalışır: “Bana göre bu konuda doğru düşünce şudur: Ruhların hepsi mahluktur. Emr-i İlâhî’den bir emirdir. Allah ile ruh arasında, ruhun O’nun mülkünden, O’nun emrinde oluşundan başka bir nisbet ilişkisi yoktur. Ruhlar tenasüh etmez. Bir cesetten çıkıp öbürüne girmez. Beden ölüm acısını tattığı gibi, ruh da tadar. Bedenin nimetlenmesiyle nimete nail olur. Bedenin azaba uğramasıyla azab görür. Çıktığı bedende haşrolur.”

Bu tür ruh üzerinde spekülasyon yapanları, Allah’ın keyfiyeti konusunda düşünmeyi yasakladığı ve Allah’tan başka hiç bir kimsenin özelliğini kapsayacak bir ilme sahip olamayacağını haber verdiği bir konuda fikir üretmekle suçlamaktadır.

Diğer taraftan, bu konu ilk dönem tasavvuf kaynaklarından sayılabilecek Keşfu’l-Mahcûb’da da ele alınmaktadır. Müellif Hucvirî (ö.465/1072), sûfî fırkaları on ikiye ayırır ve bunlardan iki fırkanın merdud ve batıl olduğunu bildirir. Hucvirî, batıl saydığı fırkalardan Hallaciyye ve Hulmaniyye’yi, Hulûliyye başlığı altında ele alır ve ruh üzerine bir değerlendirme yaparak, bunların ruh hakkında sapık görüşlere sahip olduklarını belirtir. Hucvirî, ehl-i sünnet yolu ileri gelenlerinin ruh hakkındaki görüşlerini serdettikten sonra, ruhun bir şahıstan diğer şahsa intikalinin (tenasühün) caiz olamayacağını açıkça ifade eder. Hucvirî, bir şahsın iki hayatı ve canı olmasının mümkün olmadığı gibi, bir ruhun da iki bedeni bulunmasının mümkün olamıyacağını belirtir.

Buradan anlaşılacağı gibi Hucvirî’nin yaşadığı hicrî V. asırda, bu mesele tasavvuf kaynaklarında yeralmış ve gündeme girmiştir. Ayrıca bu konunun Hucvirî’nin eserinde yer almasının onun yaşadığı Hint altkıtası ve reenkarnasyon’un dinî esaslardan kabul edildiği Budizm’in yaygın bulunduğu o coğrafya ile ilgili olabileceğine dikkat çekmek isteriz.

Bu hususta görüşlerine başvurulabilecek en mühim şahsiyet, hiç şüphesiz felsefî tasavvufun kurucusu sayılan İbn Arabî (ö.638/1240)’dir. İbn Arabî, ruhların tecessüdünden bahsederken tenasüh anlayışına yakın ifadeler kullanır. Ancak, iyice tahkik edilince görülür ki, İbn Arabî’nin bu husustaki görüşü, tenasuhün olmadığı yönündedir. Hatta İbn Arabî, bu görüşü savunanları sapıklıkla itham ederek, bu yöndeki tavrını netleştirir. İbn Arabî, bu hususu kendi ifadeleriyle şöyle ele alır:

“… Tenasüh’e inananlar üzerine yel buradan esmiştir: Fakat onlar bu konuyu kendi fikirleri yönünden baktıkları için, bunun mânâsını gerçekleştirememişler ve ayakları kaymış, dalâlete düşmüşler ve hata etmişlerdir. (Evet) Bu yolda hata etmişlerdir…Fakat (onlar) kafir değildirler: Ancak âhiret neş’eti (demek olan ölümden sonra) dirilmeyi inkar edenler müstesna: Zira bunlar, kafirlere ilhak edilmiş, kafir sayılmışlardır.

Bedenleri idare eden ruhlar ise, her hâlde sûretlerin değişmesi ile değişmezler. Zira sûretler kendi ehadiyyetleri için başkalaşmayı kabul etmezler. Kabul ettikleri ancak, hissî ve berzahî olarak cisimlerden ve cesetlerden mürekkeb bir değişmedir. Bu mânâda bir şiir şöyledir:

Ruhlar arasında bana, yeryüzünde tecessüd edenler vardır,
Ve onlar arasında, bana havada tecessüd edenler vardır,
Ve onlar arasında, neredeysek, orada tecessüd edenler vardır,
Ve onlar arasında bana, semâda tecessüd edenler vardır.

Ben bu beyitleri, dünya hayatında ölüm denilen meseleyle, kendi cesetleri ile (tekrar) biraraya gelmek için mufarık akılların (ruhların) tecessüdü konusunda yazdım. Bunlar arasında peygamberlerden, meleklerden ve sahabîlerden ve diğerlerinden bir topluluk görmüştük ki, onlar, hissî (=maddî) nesneler şeklindeki tecessüd etmiş manâlar sûretinde tecessüd ediyorlardı. Çünkü bir manâ, hissî sûrette tecellî edince, ruh da ne olursa olsun bu cesed sûretinde ona tabî olur…”

Bütün bu ifadelerden de anlıyoruz ki, İbn Arabî, tenasüh, ittihad ve hulûl gibi konularda hiçbir zaman töhmet altında tutulamaz. İbn Arabî ile ilgili ülkemizde çalışmalarda bulunmuş Nihat Keklik ve İbn Arabî uzmanı Ebu’l-Alâ Afifî’nin görüşleri de, İbn Arabî’nin eserlerinde tenasühe kail olmadığı yönündedir.

XIII. yüzyılın ileri gelen sûfîlerinden Azizüddin Nesefî (ö.700/1300), İnsan-ı Kâmil isimli eserinde “Tenasüh Ehlinin Sözü” başlığı altında meseleyi ele alır. Nesefî, eserinde tenasühçülerin görüşlerini aktardıktan sonra, bu hususta kendi kanaatini şöyle ifade eder: “Bazı hakîmlerin dediklerine göre, bu nefisler başka başka bedenlere geçemezler. Çünkü varolan her bedenin bir nefsi olur. Bir beden için iki ayrı nefs olamaz.” Anlaşılacağı üzere Nesefî meseleyi rasyonel bir yaklaşımla ele alarak bunun mümkün olamayacağı kanaatine vararak, tenasühe karşı çıkar.

Bu hususta görüşlerine başvuracağımız mutasavvıflardan biri de, tenasüh anlayışının bir inanç kabul edildiği Hinduizm coğrafyasında yaşamış olan İmam-ı Rabbânî’(ö.1034/1625) dir. İmam-ı Rabbanî kendi ifadeleriyle bu hususta şunları söyler: “Bazı mülhidler var ki, batıl olarak şeyhûhet sığınağına oturmuşlardır; tenasühün cevazına hükmederler. Zannederler ki, nefs kemâline ulaşmadıkça, bedenlerde dolaşır durur. Bu mânâdan olarak derler ki, nefs kemâl haddini bulduğu zaman, bedenlerde dolaşmaktan kurtulur. Hatta bedenlerle alâkası da kalmaz. Zira onun yaratılmasından gaye, kemâlidir. Onun kemâli ki, hasıl oldu, maksat dahi hasıl olmuş olur. Bu söz apaçık küfürdür; tevatür ( sağlam kaynaklar ) ile dinde sabit olan iman esaslarını inkardır. Her nefis ki, kemâl haddine ulaştı; o zaman cehennem kimin için olacak? Ve kim azap görecek? Onların bu görüşü, aynı zamanda cesetlerin dirilmesini, yani ölümden sonra dirilmeyi inkardır. Zira onların bozuk kanaatine göre nefsin cesede ihtiyacı kalmamıştır ki, cesetle dirile. Zira o ancak tekamül edip, olgunlaşmasına bir vesiledir.” Anlaşılacağı üzere İmam-ı Rabbanî, bu hususta tenasüh ehlini ağır bir dille eleştirmiş, bu anlayışın İslâm inanç ve akidelerine tamamen ters olduğunu açık bir dille ifade etmiştir.

XVII. yüzyıl Osmanlı mutasavvıflarından Niyazî-i Mısrî (ö.1105/1694), mutasavvıflara yöneltilen itirazlara cevabî mahiyette yazdığı Risâle-i Es’ile ve Ecvibe adlı soru-cevap tarzındaki eserinde, tenasühçülerin, bir kimsenin huy olarak hayvanlardan birinin sıfatıyla sıfatlanınca, öldükten sonra, o kimsenin ruhunun o sıfata uygun bir hayvana geçeceğini iddia ettiklerini belirtir. Ancak Mısrî, bu tarz düşünen, bunu kabul eden kimseleri şiddetle eleştirir ve bunların imandan nasipleri olamayacağını belirtir.

Yine Osmanlı dönemi mutasavvıflarından Şeyh Mehmed Nazmî (ö. 1112/1701), vahdet-i vücûd anlayışını ortaya koyarken, tenasühü reddeder ve bunu manzum olarak şöyle ifade eder:

Tenasüh zann olunmasın bu ahvâl,
Tenasüh batıl, andan eylemem kâl,
Tenasüh hem tabiî, hem hululî,
Hata idüp yanıldı doğri yoli
Bize meslek oluptur râh-ı vahdet,
Gelir mi bir vücuda hiç kesret?

Şeyh Nazmî ve diğer mutasavvıfların özellikle vahdet-i vücûd meselesini ele alırlarken, bu tarzda ifadelerle kendilerinin tenasühçülerle karıştırılmamaları gerektiğini vurguladıklarını görmekteyiz.

Tasavvuf alanında önemli eserleri olan âlim-mutasavvıf Ebû Ali Tehânevî (ö.1158/1745) bu hususu ele alır ve tenasühün, insandan hayvana veya hayvandan insana oluş durumuna göre farklı isimler aldığını ifade ederek, meseleye terminolojik açıdan farklı bir boyut kazandırır. Tehânevî, eğer bu ruh göçü, insandan insana intikal sûretiyle olursa, bunun tenasühle aynı kökten olan “Nesh”, bazen insan bedeninden, kendine uygun bir hayvan bedenine geçmişse bunun “Mesh”, bu geçiş nebatî varlıklara geçerse “Resh”, cemadî varlıklara geçerse “Fesh” olarak isimlendirelebileceğini belirtir. Bu keyfiyetin dil bilim açısından böyle nitelendirilebileceğini söylerken, Tehanevî bu görüşün tamamen ruhun kıdemine inananların görüşü olduğunu belirterek, kendisinin bu anlayışı kabul etmediğini de ima etmiş olur.

Son dönem Melâmî Şeyhlerinden Muhammed Nuru’l-Arabî (ö.1305/1887), tasavvuf tarihinde özellikle son dönem mutasavvıflarının kabul ettikleri “Devir” anlayışına sahip idi. Burada, çok defa tenasühle karıştırılan tasavvuftaki devir nazariyesi hususunda bilgi vermemiz yerinde olacaktır. Bilindiği gibi vücûd-ı mutlak’tan ayrılan ilâhî nurun topraktan madene, ondan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan mahlukatın özü ve en şereflisi olarak yaratılan insana intikal ederek, onun sûretinde ortaya çıkmasına ve insanın da, insan-ı kâmil mertebesine yükselerek ilk zuhûr ettiği asıl kaynağa dönmesi macerasına devir denir. Diğer bir anlatımla, insan meni ve emşâc haline gelmeden, bitkiler, canlılar ve cansızlar âleminde müfredât, yani ayrı ayrı zerreler halinde vardır. İşte insan, Allah’ın bilgisinden insan haline gelinceye kadar madde âleminde bir devir yapar. Buradan da anlaşılacağı üzere, devir anlayışında tenasühte olduğu gibi, ruhun farklı beden ve formlara girmesi söz konusu değildir. Tasavvuf tarihinde ilk defa Ahmed Yesevî’nin Divân’ında bir edebî tür olarak devriyeye rastlamak mümkündür. Ondan sonra da başta Yûnus Emre ve Mevlâna Celâleddin Rumî olmak üzere bir çok mutasavvıfın devirden bahsettiklerini görmekteyiz.

Bu bilgilerden sonra Nuru’l-Arabî’nin devir anlayışına gelince, kendi ifadeleriyle şöyle anlatır: “İnsanın maddesi Zât’tan esmâ ve sıfata, ilim yani a’yan-ı sâbite mertebesine iner. Oradan akla, nefse, tabiat, heyûla ve cism-i küll’e ve sonra da sırasıyla diğer merâtibe nâzil olup, nihayet nebat ve hayvan mertebesine kadar gelir. Hulâsa merâtibde eğleştiği derecede isti’dadı artar.” Nuru’l-Arabî, arkasından “Ona ruh üflenip, nüşür-i insanî tamam olur. Artık bir daha mevalîde avdet yoktur. Tenasühiyye; tenasüh, tefasuh ve terâsuhu kail olmaları nedeniyle dalâlete düştüler ve âhireti inkar ile kafir oldular”, diyerek tenasühe inananlar hakkında bu tür sert ifadeler kullanır. Anlaşılmaktadır ki, Muhammed Nuru’l-Arabî tenasühe karşı çıkmakta ve inananları da sert bir dille eleştirmektedir.

6- Değerlendirme
Yukarıda ele almaya çalıştığımız reenkarnasyon meselesi, anlaşılmaktadır ki, tamamen ithal ve İslâm’ın bünyesine yabancı bir anlayıştır. Kaldı ki İslâm inançlarına göre insan, bir ruh ve beden bütünlüğü içinde yaratılmıştır. İnsan bu bütünlük içerisinde eceline kadar yaşayacak, tekrar dirilecek ( haşr ), sorguya çekilecek, mükafat ve cezasına göre cennete veya cehenneme gidecektir. Yoksa, bir insanın tekrar başka bir bedenle dünyaya gelmesi, söz konusu değildir.

Bu çalışmada da irdelendiği gibi, tarihte en orta yolcusundan en marjinaline, en nasçısından en tevilcisine kadar, hiç bir İslâm düşünürünün veya mutasavvıfının bu meseleye sıcak bakmadığını hatta sert ifadelerle karşı çıktıklarını görüyoruz. Özellikle de bu etüdün ana teması olan mutasavvıfların, diğer bazı konularda müsamahakâr tavır sergiledikleri hâlde, bu hususta hiç taviz vermediklerini açıkça görmüş bulunmaktayız. Ayrıca bu çalışmamızda da görüldüğü gibi, sûfîlerin, bu hususa inananları itikadî yönden yargılamaları da oldukça dikkat çekicidir.

Bu çalışmada doğal olarak tüm tasavvuf tarihinde yer alan mutasavvıfların hepsinin konuyla ilgili görüşlerini ele almamız, hem zaman, hem de böyle bir makale çerçevesinde mümkün olamazdı. Ancak, makalemizin bizden sonra bu konuyu daha ileri akademik çalışmalar yapacak olanlara bir basamak olacağı ümidini taşıyoruz.

Ayrıca bu çalışmayı yapmamızdaki amaçlarımızdan birisi de, reenkarnasyon gündeme geldiği zaman, bir kısım insanların tasavvuftaki devir anlayışına uygun fikirlerle reenkarnasyonu karıştırarak, mutasavvıfların da tenasühe inandıklarını iddia etmeleridir. Ancak burada da görüldüğü gibi ele aldığımız mutasavvıfların hepsi bu hususta tavırlarını net olarak ortaya koymuşlar ve hatta bu görüşe sahip olanları itham etmişlerdir.

TENASÜH/REANKARNASYON İNANCININ KURAN’DA BİR İZDÜŞÜMÜ MEVCUT MUDUR?

http://www.fikriyat.net/modules.php?name=News&file=article&sid=8

Reankarnasyon anlayışı hurafe bile, addedilemeyecek kadar İslam kültürüne yabancı olan bir konudur. Belki hurafelerin bile bir mantığını bulmak mümkündür ama reankarnasyon anlayışı, İslam kültürürüne yabancı tamamen başka kültürlerden aktarma, zaman içerisinde de İslam dünyasında sadece belli bir bölgede kendisine taraftar bulmuş bir anlayış veya dini inançtır. Kur’an’la yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu inanç sahiplerinin, bu inançlarını Kur’anla desteklemek gibi bir gayretleri de söz konusu değildir. Ancak bazı akademisyenler gündemde kalmak veya popüler olmak için bazı ayetleri tahrif ederek, konunun Kur’ani bir boyutu varmış gibi göstermektedirler.

Konu belki dinler tarihi açısından ve sosyoloji bilimi açısından incelemeye değer, çünkü konunun hem inanç hem de toplumsal boyutu var. Bu inanç nedir? Nerede çıkmıştır? Kaynakları nedir? İslam coğrafyasının ilgili bölgesinde taraftar bulmasının nedenleri nedir? Çağdaş dünyada insanlar hala bu tür inançlara niçin inanmaktadır? Tüm bunlar incelemeye ve araştırmaya değer konulardır. Ancak konunun Kur’an’la yakından ilgisi yoktur. Çünkü, bu hem Kur’an’ın indiği dönemde müslümanların gündemine girmemiş, o bölgede böyle bir anlayış mevcut olmamış, hem de Kur’an’da konu ile ilgili olarak verilen ayetlerin bu konu ile bir ilgisi bulunmamaktadır. İlgili ayetleri bu konu ile ilgili görmek ilginç bir tahrif olayıdır.

Ancak, bazı mistik anlayılarda tenasüh inancının ruhun başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesi anlamında olmasa bile bazı izdüşümlerini görmek mümkündür. Şeyhin tayyi mekan olması, geçici olarak başka insanların şekline bürünmesi, Allah’ın insan olarak yeryüzüne hululü gibi..

Tenasüh inancı Hind kökenli bir inançtır, öldükten sonra ahirette insan ruhunun ne olacağının cevabını vermeye çalışır. İnsanların dünyadaki amellerine göre, bitki, hayvan ve insan olarak dirileceğini varsayar. Genellikle ahiretle ilgili olarak kullanılır. Nusayrilik ve bazı ilkel dinlerdeki tenasüh anlayışı ise, kişi öldükten sonra ruhunun bu dünyada bir bedende yeniden doğuşunu ifade eder. Nusayrilikte ahiret inancı daha çok sembolik bir özellik taşır.

Reankarnasyon; tenasüh anlayışının ingilizce karşılığı ise de daha çok bu dünya ile ilgli olarak kullanılır ve ölen kişinin ruhunun, bu dünyada başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesini anlatır. Bunun da çeşitli şekilleri vardır.

A) İnsan ruhunun bitkilerin bedeninde bu dünyaya yeniden gelmesi.

B) İnsan ruhunun hayvanların bedeninde bu dünyaya yeniden gelmesi.

C) İnsan ruhunun başka bir insanın bedeninde bu dünyaya yeniden gelmesi.

Birde kelimenin etimolojik anlamından hareketle konuyu farklı bağlamda tartışanlar vardır; onlar daha çok değişim, ilerleme ve yeniden oluşum üzerinde durmaktadırlar. Bu dini bir inanç olmaktan öte farklı bir kültürel çalışma olarak değerlendirilebilir.

Biz farklı reenkarnasyon anlayışlarını ve bunların tarihsel ve dini boyutunu bir tarafa bırakarak konu ile ilgisi olduğu iddia edilen Kur’an ayetleri üzerinde duralım.

Reenkarnasyonla ilgisi olduğu iddia edilen Kur’an ayeti; Bakara Suresinin 28. ayetidir.

Bu ayet, Kur’an’ın ahiret anlayışını gözardı edenlerin, Kur’an’ın anlatım tekniklerinden haberi olmayanların ve bu anlatımlara kulak asmayanların kolayca yanılabilecekleri bir ayettir. Ayete yükledikleri, ruhun, ahirette veya bu dünyada bir bedenden başaka bir bedene geçmesi anlamını yüklemek, herşeyden önce, Kur’an’ın sistematiğini, özellikle de ahiret anlayışını bozduğu gibi, adalet anlayışını ortadan kaldırır. Önce ayeti okuyalım.

Allah’ı nasıl inkar edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi dirilti. Yine öldürecek, yine diriltecek. Sonra ona döndürüleceksiniz.(Bakara :28)

Aslında ayet önyargısız olarak okunduğunda,: “Allah, yoktunuz, sizi varetti. Öldürecek ve ahirette yeniden diriltecektir. Ve Allahın huzurunda hesap vermek için toplanacaksınız.” Anlamına geldiği görülecektir. Ancak insanlar genelde Kur’an’ı baskın kültürlerin gözlüklerini takarak okudukları için olduğundan farklı anlıyorlar. Bu ayetin başına gelen de budur.

Konu ile ilgisi olduğunu düşündüğüm şu ayetlere de bir göz atalım:

“Ey Rabbimiz! ‘Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin! Peki, günahlarımızı itiraf ettiğimiz şu anda bir kurtuluş yolu yok mudur?…. (40/11-12)

“Nitekim, size hayat veren, sonra sizi öldüren ve en sonunda sizi yeniden hayata döndürecek olan O’dur…..” (22/66)

“Bulutları yükseltmek için rüzgarı gönderen Allah’tır. Biz onları çorak beldelere sürükler, cansız toprağa hayat vöeririz. Yeniden dirilme de böyle olacaktır. (35/9)

(Ayrıca bakınız: 50/11, 6/122, 2/258)

Aslında ayetten anlaşılması gereken budur ama, bizi ayete, bir de kendi bütünlüğü içinde bakalım.

Hayy kelimesi dirilmek anlamında kullanıldığı gibi daha çok yaşamak anlamında da kullanılmıştır. Maddi anlamda bir yaşamayı anlattığı gibi mecaz anlamlarda da kullanılabilir.

Bu anlamda toprağın yeşermesi 2/164,16/65,

şehitlerin ölüler değil diriler (3/157, 2/154)

olması da ayın kelime ile ifade edilmiştir. Aynı şekilde; bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatmıştır (5/32) derken de burdaki yaşatmanın mecaz boyutuna dikkat çekilmiştir.

Bu konu ile ilgili olarak üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da ölüm olayının ne olduğudur. Ölüm ile yokluk arasındaki fark nedir. Bir insan doğmazdan önce yok mu idi, yoksa ölü mü idi..

Örneğin Müşriklerin kayadan veya tahtadan yontarak taptıkları putlar, Kur’an tarafından ölü olarak adlandırılıyor. Eğer MEVT kelimesi, her zaman yaşamın sona ermesi anlamına geliyorsa, ölü olmak sadece canlılığın sona ermesi anlamında kullanılıyorsa, o zaman bu taştan veya ağaçtan yontulmuş putlara ne zaman can verildi de öldüler.O halde bu ayetlerde (16/21, 2/258) ölüm kelimesi hayatın sona ermesi anlamında kullanılmamaktadır. Zaten hiç bir zaman canlı değildi, yani zaten böyle bir tanrı hiçbir zaman olmadı anlamındadır. Dolayısıyla ilgili ayetin (2/28) ilk bölümü yoktan var olmayı ifade etmekktedir. Ikinci bölümü ise bu dünyadeki normal ölümü ifade etmektedir. “Sonunda ona döndürüleceksiniz” ifadesi ise hesap için Allah’ın huzurunda toplanmayı ifade etmektedir. Kur’an’da bu kullanımın örnekleri oldukça fazladır.

“İleyhi türcaun/ona düdürüleceksiniz” ifadesinin geçtiği bazı ayetlere bakıldığında konu daha iyi anlaşılmış olur.

Ayrıca bakınız:10/56,28/70, 29/17, 30/11, 41/21, 29/57, 21/35, 6/36

Başka önemli bir konu da Kur’an’da çelişkinin olmadığına dair inancımızdır. Bu inancı da Kur’an’ın kendisi ifade etmeştir (18/1,39/28). Eğer Kur’an ayetleri arasında bir çelişki var gibi görünüyorsa bize düşen bu ayetleri doğru şekilde anlamanın peşine düşmektir. Kur’an bir çok ayetinde insanoğlunun öleceğinden ve dirileceğinden bahsetmektedir. Hatta cehennemde ve mahşerde bile azabı görün bir çok insan dünyaya dönüp yeniden yaşamak isteyecek, ancak Allah bunlara kesin bir dille hayır diyecektir.

Bu ayetlerden biri Saffat Suresinin 59. ayetidir

“Biz bir daha ölmeyecek miyiz? yalnız ilk ölümümüz, başka ölüm yok ha… Ve biz azaba uğratılmayacağız eyle ha. İşte büyük başarı ve mutluluk budur.

Bu ayetteki birinci ölümden başka ölüm yok ifadesi her şeyi izah etmektedir.

Reenkarnasyon iddiasının kur’ani hiç bir mesnedi olamayacağı gibi ,Kur’an’a dolayısıyla Allah’a yapılmış bir iftiradır.

KARMA FELSEFESİ HARUN YAHYA

Bu çalışmada kullanılan ayetler Ali Bulaç’ın hazırladığı
“Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı” isimli mealden alınmıştır.

http://www.harunyahya.org http://www.harunyahya.net

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

KARMA İNANCI NEDİR?

KARMA İNANCINA GÖRE REENKARNASYON

KARMA İNANCINA GÖRE AHİRET

KARMA İNANCINDA DÜNYA HAYATI

KARMA İNANCINA VE KURAN’A GÖRE
KADER ANLAYIŞI

GERÇEK HUZUR VE MUTLULUĞUN KAYNAĞI
ALLAH’A VE KADERE TESLİM OLMAKTIR

KARMA ADALET SAĞLAYAMAZ,
GERÇEK ADALET SAHİBİ OLAN ALLAH’TIR

ALLAH’IN EN SON VE HİÇ DEĞİŞMEYEN VAHYİ: KURAN

SONUÇ

OKUYUCUYA

Bu kitapta ve diğer çalışmalarımızda evrim teorisinin çöküşüne özel bir yer ayrılmasının nedeni, bu teorinin her türlü din aleyhtarı felsefenin temelini oluşturmasıdır. Yaratılışı ve dolayısıyla Allah’ın varlığını inkar eden Darwinizm, 140 yıldır pek çok insanın imanını kaybetmesine ya da kuşkuya düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu teorinin bir aldatmaca olduğunu gözler önüne sermek çok önemli bir imani görevdir. Bu önemli hizmetin tüm insanlarımıza ulaştırılabilmesi ise zorunludur. Kimi okuyucularımız belki tek bir kitabımızı okuma imkanı bulabilir. Bu nedenle her kitabımızda bu konuya özet de olsa bir bölüm ayrılması uygun görülmüştür.

Belirtilmesi gereken bir diğer husus, bu kitapların içeriği ile ilgilidir. Yazarın tüm kitaplarında imani konular, Kuran ayetleri doğrultusunda anlatılmakta, insanlar Allah’ın ayetlerini öğrenmeye ve yaşamaya davet edilmektedirler. Allah’ın ayetleri ile ilgili tüm konular, okuyanın aklında hiçbir şüphe veya soru işareti bırakmayacak şekilde açıklanmaktadır.

Bu anlatım sırasında kullanılan samimi, sade ve akıcı üslup ise kitapların yediden yetmişe herkes tarafından rahatça anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu etkili ve yalın anlatım sayesinde, kitaplar “bir solukta okunan kitaplar” deyimine tam olarak uymaktadır. Dini reddetme konusunda kesin bir tavır sergileyen insanlar dahi, bu kitaplarda anlatılan gerçeklerden etkilenmekte ve anlatılanların doğruluğunu inkar edememektedirler.

Bu kitap ve yazarın diğer eserleri, okuyucular tarafından bizzat okunabileceği gibi, karşılıklı bir sohbet ortamı şeklinde de okunabilir. Bu kitaplardan istifade etmek isteyen bir grup okuyucunun kitapları birarada okumaları, konuyla ilgili kendi tefekkür ve tecrübelerini de birbirlerine aktarmaları açısından yararlı olacaktır.

Bunun yanında, sadece Allah rızası için yazılmış olan bu kitapların tanınmasına ve okunmasına katkıda bulunmak da büyük bir hizmet olacaktır. Çünkü yazarın tüm kitaplarında ispat ve ikna edici yön son derece güçlüdür. Bu sebeple dini anlatmak isteyenler için en etkili yöntem, bu kitapların diğer insanlar tarafından da okunmasının teşvik edilmesidir.

Kitapların arkasına yazarın diğer eserlerinin tanıtımlarının eklenmesinin ise önemli sebepleri vardır. Bu sayede kitabı eline alan kişi, yukarıda söz ettiğimiz özellikleri taşıyan ve okumaktan hoşlandığını umduğumuz bu kitapla aynı vasıflara sahip daha birçok eser olduğunu görecektir. İmani ve siyasi konularda yararlanabileceği zengin bir kaynak birikiminin bulunduğuna şahit olacaktır.

Bu eserlerde, diğer bazı eserlerde görülen, yazarın şahsi kanaatlerine, şüpheli kaynaklara dayalı izahlara, mukaddesata karşı gereken adaba ve saygıya dikkat edilmeyen üsluplara, burkuntu veren ümitsiz, şüpheci ve ye’se sürükleyen anlatımlara rastlayamazsınız.

YAZAR VE ESERLERİ HAKKINDA

Harun Yahya müstear ismini kullanan yazar, 1956 yılında Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladı. Daha sonra İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. 1980’li yıllardan bu yana, imani, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser hazırladı. Bunların yanı sıra, yazarın evrimcilerin sahtekarlıklarını, iddialarının geçersizliğini ve Darwinizm’in kanlı ideolojilerle olan karanlık bağlantılarını ortaya koyan çok önemli eserleri bulunmaktadır.

Yazarın müstear ismi, inkarcı düşünceye karşı mücadele eden iki Peygamberin hatıralarına hürmeten, isimlerini yad etmek için Harun ve Yahya isimlerinden oluşturulmuştur. Yazar tarafından kitapların kapağında Resulullah’ın mührünün kullanılmış olmasının sembolik anlamı ise, kitapların içeriği ile ilgilidir. Bu mühür, Kuran-ı Kerim’in Allah’ın son kitabı ve son sözü, Peygamberimizin de hatem-ül enbiya olmasını remzetmektedir. Yazar da, yayınladığı tüm çalışmalarında, Kuran’ı ve Resulullah’ın sünnetini kendine rehber edinmiştir. Bu suretle, inkarcı düşünce sistemlerinin tüm temel iddialarını tek tek çürütmeyi ve dine karşı yöneltilen itirazları tam olarak susturacak “son söz”ü söylemeyi hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet ve kemal sahibi olan Resulullah’ın mührü, bu son sözü söyleme niyetinin bir duası olarak kullanılmıştır.

Yazarın tüm çalışmalarındaki ortak hedef, Kuran’ın tebliğini tüm dünyaya ulaştırmak, böylelikle insanları Allah’ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel imani konular üzerinde düşünmeye sevk etmek ve inkarcı sistemlerin çürük temellerini ve sapkın uygulamalarını gözler önüne sermektir.

Nitekim Harun Yahya’nın eserleri Hindistan’dan Amerika’ya, İngiltere’den Endonezya’ya, Polonya’dan Bosna Hersek’e, İspanya’dan Brezilya’ya kadar dünyanın pek çok ülkesinde beğeniyle okunmaktadır. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça, Uygurca, Endonezyaca gibi pek çok dile çevrilen eserler, yurt dışında geniş bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmektedir.
Dünyanın dört bir yanında olağanüstü takdir toplayan bu eserler pek çok insanın iman etmesine, pek çoğunun da imanında derinleşmesine vesile olmaktadır. Kitapları okuyan, inceleyen her kişi, bu eserlerdeki hikmetli, özlü, kolay anlaşılır ve samimi üslübun, akılcı ve ilmi yaklaşımın farkına varmaktadır. Bu eserler süratli etki etme, kesin netice verme, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik özellikleri taşımaktadır. Bu eserleri okuyan ve üzerinde ciddi biçimde düşünen insanların, artık materyalist felsefeyi, ateizmi ve diğer sapkın görüş ve felsefelerin hiçbirini samimi olarak savunabilmeleri mümkün değildir. Bundan sonra savunsalar da ancak duygusal bir inatla savunacaklardır, çünkü fikri dayanakları çürütülmüştür. Çağımızdaki tüm inkarcı akımlar, Harun Yahya külliyatında fikren mağlup olmuşlardır.

Kuşkusuz bu özellikler, Kuran’ın hikmet ve anlatım çarpıcılığından kaynaklanmaktadır. Yazarın kendisi bu eserlerden dolayı bir övünme içinde değildir, yalnızca Allah’ın hidayetine vesile olmaya niyet etmiştir. Ayrıca bu eserlerin basımında ve yayınlanmasında herhangi bir maddi kazanç hedeflenmemektedir.

Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, insanların görmediklerini görmelerini sağlayan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmasını teşvik etmenin de, çok önemli bir hizmet olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu değerli eserleri tanıtmak yerine, insanların zihinlerini bulandıran, fikri karmaşa meydana getiren, kuşku ve tereddütleri dağıtmada, imanı kurtarmada güçlü ve keskin bir etkisi olmadığı genel tecrübe ile sabit olan kitapları yaymak ise, emek ve zaman kaybına neden olacaktır. İmanı kurtarma amacından ziyade, yazarının edebi gücünü vurgulamaya yönelik eserlerde bu etkinin elde edilemeyeceği açıktır. Bu konuda kuşkusu olanlar varsa, Harun Yahya’nın eserlerinin tek amacının dinsizliği çürütmek ve Kuran ahlakını yaymak olduğunu, bu hizmetteki etki, başarı ve samimiyetin açıkça görüldüğünü okuyucuların genel kanaatinden anlayabilirler.

Bilinmelidir ki, dünya üzerindeki zulüm ve karmaşaların, Müslümanların çektikleri eziyetlerin temel sebebi dinsizliğin fikri hakimiyetidir. Bunlardan kurtulmanın yolu ise, dinsizliğin fikren mağlup edilmesi, iman hakikatlerinin ortaya konması ve Kuran ahlakının, insanların kavrayıp yaşayabilecekleri şekilde anlatılmasıdır. Dünyanın günden güne daha fazla içine çekilmek istendiği zulüm, fesat ve kargaşa ortamı dikkate alındığında bu hizmetin elden geldiğince hızlı ve etkili bir biçimde yapılması gerektiği açıktır. Aksi halde çok geç kalınabilir.

Bu önemli hizmette öncü rolü üstlenmiş olan Harun Yahya külliyatı, Allah’ın izniyle, 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran’da tarif edilen huzur ve barışa, doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile olacaktır.

GİRİŞ

Günümüzde insanların büyük bir bölümü, dünya üzerinde yaşanan kaostan, kargaşadan, kavgalardan, sıkıntılardan, insaniyetsizlikten, çekişmelerden, samimiyetsizliklerden, bencilliklerden ve yalancılıktan uzaklaşmanın, huzur, güven ve barış içinde bir hayat kurmanın yollarını aramaktadır.

Bu amaçla bir arayış içine giren bazı kişiler özledikleri huzur ve mutluluğu, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerde bulabileceklerini zannederler. Doğu dinlerinin gizemli ve mistik havası, meditasyon benzeri uygulamaları ve bu dine mensup olan kişilerin tavırlarındaki, giyimlerindeki, konuşmalarındaki ve ibadet şekillerindeki farklılık birçok insanın bu dinlerden etkilenmelerine neden olmaktadır.

Ancak Hinduizm ve Budizm gibi dünyanın bilinen en eski dinleri olarak kabul edilen inançlar, her ne kadar bazı güzel ahlak mesajları içerseler de, hak din değildirler. Muhtemelen zaman içinde yaygın olarak kabul edildikleri toplumların gelenek ve görenekleri ile karışmış ve bazı insanların da kasıtlı olarak ekledikleri hurafeler ve yanlış inançlarla bozularak günümüzdeki batıl şekillerini almışlardır. Bu nedenle bu dinlerin akıl ve mantıkla çelişen birçok düşünce ve uygulamaları bulunmaktadır.

Son zamanlarda ülkemizde de gündeme gelen Karma inancı, bu batıl dinlerin önemli bir özelliğidir. Karma felsefesi, insanları bazı olumlu ahlaki özelliklere özendirmektedir ancak bunun yanında birçok sapkın ve batıl inancı da içermektedir. Karma’nın temelini oluşturan bu batıl inançların insanlar için bir kurtuluş yolu olması, insanlara mutlak bir huzur ve güven getirmesi ise kesinlikle mümkün değildir. Tam aksine bu inançlar insanı daha karmaşık bir ruh haline, çarpık bir bakış açısına ve yanlış uygulamalara yöneltmektedir. Elinizdeki kitapta bu yanlış uygulama ve fikirler ele alınacaktır.

Karma inancının yanlış yönlerine geçmeden önce şunu hatırlatmakta yarar vardır: Dünya üzerinde gerçek mutluluğu ve huzuru bulmanın yolu, kainatın tek hakimi olan Rabbimizin tüm insanlar için seçip beğendiği İslam Dini ve İslam Dini’nin kaynağı olan Kuran’dır. Kuran, Allah’ın bildirdiği gibi, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartabilecek ve insanların kurtuluşuna vesile olabilecek tek Kitap’tır: Allah bu gerçeği Kuran ayetlerinde şöyle bildirmiştir:

Ey Kitap Ehli, Kitap’tan gizlemekte olduklarınızın çoğunu size açıklayan ve bir çoğundan geçiveren elçimiz geldi. Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi. Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 15-16)

Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitap’tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Suresi, 1)

Bu kitapta Karma felsefesinin Kuran ile mutabık olan güzel ahlaka ait bazı özelliklerinin yanında, Kuran’a, insan aklına ve vicdanına aykırı olan sapkın yönleri açıklanacaktır.

Ancak en başta şunu hatırlatmalıyız ki; Karma inancı hiçbir delile dayanmayan, Allah’ın vahyettiği bir kutsal kitabı olmayan, yalnızca insanların uydurduğu fikirlerden oluşan bir felsefedir. Böyle bir felsefeyi bir ortaokul öğrencisi bile rahatlıkla meydana getirebilir. Hatta bu ve benzeri çok sayıda felsefe üretebilir. Üstelik böyle bir felsefeyi üretmek için bir bilgiye ve zamana da ihtiyaç yoktur; yarım saat dahi böyle bir “dayanaksız inançlar” bütününü oluşturmak için yeterlidir. Çünkü Karma felsefesinde herhangi bir akılcılık iddiası yoktur. Bu durumda delilden yoksun, üstelik mantık dışı bir felsefeye uymak, onun hayali kurallarını yaşama geçirmeye çalışmak ne derece mantıklıdır? İşte bu kitapta Karma ve benzeri inançlara uymanın ve onlar doğrultusunda yaşamanın mantıksızlığı, delilleriyle ele alınacaktır.

KARMA İNANCI NEDİR?

Karma inancı, Hinduizm, Budizm ve Caynizm gibi batıl Doğu dinlerinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Sanskritçe bir kelime olan Karma, “hareket, fiil” anlamına gelmektedir. Hint dinlerinde Karma kavramı, bir “sebep-sonuç kanunu” olarak bilinmektedir. Karma inancını savunanlara göre, bir insan geçmişte ne yapmışsa, gelecekte onu görecektir. İyiden iyi, kötüden kötü çıkacaktır. Dolayısıyla insanın bugünkü durumu da geçmişinin bir sonucudur.
Karma inancında geçmişten kastedilen, o insanın şu anki hayatından önceki hayatı, gelecekten kastedilen ise ölümünden sonra başlayacağı iddia edilen bir sonraki hayatıdır. Çünkü Karma’nın temelinde, insanın ölümden sonra dünyaya tekrar başka bir bedenle geldiği ve bu ölüp dirilmenin sürekli devam ettiği anlamına gelen reenkarnasyon inancı bulunmaktadır. Dolayısıyla Karma’ya inanan biri, öldükten sonra gerçekleşecek olan sözde yeni hayatındaki başarılarının, mevkisinin veya hayat şeklinin bir önceki hayatındaki davranışlarına ve ahlakına bağlı olduğuna inanır. Söz gelimi, bugün zengin veya başarılı olan bir kişinin, geçmiş hayatında iyi bir insan olduğu için, bu hayatında zenginlikle ödüllendirildiği düşünülür. Aynı şekilde fakir, sakat ya da başarısız olan bir kişinin geçmiş hayatında kötülükler yaptığı ve bunun karşılığını şimdiki hayatında bu şekilde aldığı iddia edilir. Hatta bu batıl iddiaya göre, insan yaptığı kötülüğe göre bir sonraki yaşamında bir bitki veya bir hayvan görünümünde de olabilmektedir. Reenkarnasyonun batıl bir inanış olduğu, kitabın ilerleyen bölümlerinde detaylı olarak incelenecektir.

İlk bakışta Karma inancının insanlara bazı güzel ahlak özellikleri kazandırabileceği düşünülebilir. Çünkü, bu inanca göre bir insan tekrar dünyaya geldiğinde en iyi koşullarda yaşamak isteyecek, dolayısıyla şu anki hayatını, bir sonraki dünya hayatını kazanmak için en doğru şekilde yaşamaya gayret edecektir. Ancak, hem Karma, hem Karma’nın temelini oluşturan reenkarnasyon inancı, hem de Karma inancına sahip olan Hinduizm, Budizm gibi dinlerin içerdiği birçok batıl inanış, insan aklına, mantığına, vicdanına ve fıtratına aykırıdır. Bu nedenle de söz konusu dinlerin içerdiği kanun ve uygulamaların insanlara güzel ahlak, toplumlara da gerçek anlamda huzur, güven ve mutluluk getirmesi mümkün değildir. Bu inançların yaygın olduğu -hatta milli din olarak kabul edildiği- ülkelerdeki yaşam koşulları ve adaletsizlikler bunun en açık örneklerindendir.

Hinduizm ve Budizm gibi dinlere ait bazı söylemlerin insanların dikkatini çekmesinin en önemli nedenlerinden biri, dünyaca tanınan bazı sinema ve müzik sanatçılarının bu dinlere olan ilgileridir. Tibet’te Budist giysileri içinde resimler çektiren ya da meditasyonla huzur bulduklarını açıklayan kimi ünlü isimler, insanların dikkatlerini bu dinlere çekmektedirler. Bunun yanı sıra kamuoyunda oluşturulan mistik ve gizemli hava da insanların bu dinlere ilgi duymalarına neden olmaktadır.

Ancak bu havadan etkilenerek Karma’yı yaşam felsefesi haline getiren insanların büyük çoğunluğu da, gerçekte bu felsefeler üzerinde detaylı bir inceleme yapmaz, dikkatle düşünmezler. Bu kişiler genelde maneviyata eğilimli oldukları için, bu felsefelerin güzel ahlakla ilgili bölümleri daha çok dikkatlerini çeker. Bu nedenle de bu dinlerdeki birçok inancın çelişkili, mantıksız, insan fıtratına ve vicdanına aykırı özelliklerini görmez, kimi zaman da görmezden gelirler. Oysa içinde yaşadığı zorlu ve sıkıntılı hayattan kurtulmayı ve tüm insanların mutluluk, huzur ve güven dolu bir hayat içinde yaşamalarını samimi olarak isteyen bir kişi, doğru yolu bulmak için bir çaba sarf etmelidir. Bunun için etkisinde kaldığı felsefeleri dikkatle araştırmalı, bulduğu yolun en doğru, en akılcı ve vicdana en uygun yol olduğuna içtenlikle karar vermelidir.

Bu kitabın yazılış amacı da, böyle bir arayış içinde olan insanlara en doğru yolun; Karma gibi -her ne kadar olumlu mesajlar içerse de- kaynağını batıl hurafelerle ve akıl dışı uygulamalarla dolu Hint dinlerinden alan bir felsefeye uymak olmadığını göstermektir. İnsanların, hem dünyada, hem de ölümden sonraki sonsuz hayatlarında mutluluk ve huzur içinde yaşayabilmelerinin tek yolu Allah’a iman etmeleri ve Kuran’da bildirilenlere uymalarıdır. Kuran, Rabbimizin düşünen insanlar için indirdiği hak kitabı ve insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran yegane hidayet rehberidir. İnsanları kötülüklerden, bozgunculuktan, acımasızlıktan, zalimlikten, hoşgörüsüzlükten, ümitsizlikten, karamsarlıktan, mutsuzluktan ve her türlü çirkin davranıştan uzak tutacak olan, göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’tan korkarak Kuran ahlakını yaşamaktır.

KARMA İNANCINA GÖRE REENKARNASYON

Karma felsefesinin bir sonucu olarak reenkarnasyon, -yani bir insanın öldükten sonra başka bir bedenle dünyaya tekrar geldiği- inancı Hint dinlerinde çok köklü olarak yerleşmiştir. Karma ve reenkarnasyon arasındaki ilişki Dinler Tarihi isimli kitapta şöyle açıklanmaktadır:

Karma doktrinine bağlı olarak tenasuh, yani ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancı doğdu. Böylece ölümden sonra devamlı var olma, ruhun bedenden ayrı olduğu fikri gelişmiş oldu. Bu inanışa göre, ruh kendi derecesi içinde yüksek veya alçak olarak doğar. İnsan yaptıklarına göre hayvan, bitki, insan veya tanrı şeklinde doğar. (Buna göre insan kendi kaderinin mimarıdır.) Bu doğuş, bir sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşir. Manevi ve ahlaki karşılık, yani yapılanların sonucu ruhun tenasuhu ile mümkün olur. Sonraki hayatta mutlu olmak, doğru harekete bağlıdır. Her şahıs, işlerinden sorumludur. Ölümden korkmaya gerek yoktur. Devamlı yeniden doğuşlarla insan, arzularına ulaşır, devamlı bir tatmin elde eder. O, tanrı Brahma’da yaşar. Bu inanışın Hintliyi kuvvetli bir iyimserliğe ulaştırdığı ileri sürülmektedir.1

Görüldüğü gibi, Karma’da ahiret inancı yoktur; bunun yerine sürekli ölüp, tekrar dünya hayatında aynı ruhla, fakat yeni bir bedenle dirilme inancı vardır. Ancak bu, Allah’ın Kuran’da bildirdikleri ile çelişen, batıl ve sapkın bir inançtır.

Bu felsefede dikkat çeken bir başka sapkın inanç ise, insanın bir ilah olarak da doğabileceğine inanılmasıdır. Bu, tarih boyunca inanılan en batıl ve gerçek dışı iddiadır. Böyle bir iddia açıkça Allah’a şirk koşmak anlamına gelmektedir. Oysa açıktır ki, hiçbir insan ilah olamaz; tek bir İlah vardır ve O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Tüm kainatın ve canlıların sahibi, yaratıcısı, koruyucusu ve ilahı Allah’tır. O’nun eşi ve benzeri yoktur. Rabbimiz olan Allah, bu gerçeği Kuran’ın İhlas Suresi’nde şöyle bildirir:

De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed’dir (herşey O’na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir. (İhlas Suresi, 1-4)

Bunun dışında bir inanca sahip olanlar doğru yoldan sapmışlardır ve dünyada da ölümden sonraki hayatta da zarardadırlar.

Kuran’da reenkarnasyon yoktur, ölüm ve dirilme bir keredir

Reenkarnasyon hiçbir ilahi kaynağa dayanmayan batıl bir inançtır. Ancak sadece Hint dinlerinde değil, dünyanın her yerinde reenkarnasyona inanan, daha doğrusu reenkarnasyonun doğru olmasını isteyen insanlar bulunmaktadır. Bunun nedeni, dine inanmayan, ahiretin varlığını inkar eden, ölümden sonra yok olmaktan veya sonsuza kadar cehennemde kalmaktan korkan insanların, reenkarnasyonu, bu korkularını yenmek için bir çıkar yol olarak görmeleridir. Çünkü reenkarnasyon inancının temelinde de ölümden korkmamak gerektiği ve insanın yeniden doğuşlarla arzularına ulaşabileceği yönünde gerçek dışı bir telkin yatmaktadır.
Oysa Kuran’da ölümün ve dirilişin bir kez olduğu bildirilmektedir. Her insan dünyada sadece tek bir hayat yaşar, bu hayatından sonra ölür ve ölümünden sonra tekrar diriltilerek, dünyada tüm yapıp ettiklerine göre sonsuza kadar cennette veya cehennemde kalmayı hak eder. Yani insanın bir dünya hayatı, bir de sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı vardır. İnsanların öldükten sonra dünya hayatına geri dönemeyecekleri Kuran’da çok açık olarak bildirilmektedir:

Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler. (Enbiya Suresi, 95)

Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: “Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım.” Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Mü’minun Suresi, 99-100)

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, insanların bir bölümü ölüm ile karşılaşınca, tekrar dirilme ümidi içinde olacaklardır. Ancak, kendilerine bunun kesinlikle mümkün olmadığı o an açıklanacaktır. Allah bir başka ayetinde insanların ölümü ve diriltilmesi ile ilgili şunları bildirir:

Nasıl oluyor da Allah’ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)

Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi, insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının temeli başlangıçta, toprak, su, çamur gibi cansız maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına “bir düzen içinde şekil verip” diriltir. Bu dirilişten belli bir süre sonra insan, yaşamı sona erince tekrar öldürülür ve toprağa geri döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da insanın ikinci defa ölü haline geçişidir. Geriye ise son kez diriltilmesi kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. Her insan ahirette diriltilecek ve bir daha geri dönüşün mümkün olmadığını anlayarak, dünyada yaptığı herşeyin hesabını verecektir.

Diğer ayetlerde de insanın dünyaya geldikten sonra tek bir ölümden başka ölüm tadmayacağı şöyle bildirilir:

Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük ‘mutluluk ve kurtuluş’ budur. (Duhan Suresi, 56-57)

Yukarıdaki ayetler, ölümün sadece bir kez olduğunun görülmesi açısından son derece açık ve kesindir. İnsanlar her ne kadar ölüm ve ahiret korkularını yenmek ve kendilerini teselli etmek için reenkarnasyon gibi batıl inançları kabul etmek isteseler de, gerçek olan, öldükten sonra bir daha dünyaya gelmeyecekleridir. Her insan sadece bir kez ölecektir ve bu ölümünden sonra, Allah’ın takdiri olarak sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı başlayacaktır. Allah her insanı dünyada yaptığı iyilik veya kötülüklere göre, cennetle ödüllendirecek veya cehennemle cezalandıracaktır. Allah, sonsuz adalet sahibi, sonsuz merhametli ve şefkatli olandır ve herkese yaptığının karşılığını eksiksiz olarak verendir.

Ölümden veya cehenneme gitme ihtimalinden korkarak, batıl inançlarda teselli aramak ise, hiç şüphesiz insana çok büyük bir yıkım getirir. Akıl ve vicdan sahibi bir insan, bu yönde bir korkusu varsa, cehennem azabından kurtulup cenneti umabilmek için samimi bir kalple Allah’a yönelmeli ve insanlar için tek hidayet rehberi olan Kuran’a uymalıdır.

KARMA İNANCINA GÖRE AHİRET

Karma inancının yer aldığı dinlerde ahiret inancı yoktur. Önceki bölümlerde de anlattığımız gibi, bu gerçek dışı iddiaya göre bir insan her ölümünden sonra tekrar dünyaya gelir ve bu dönüşüm sürekli devam eder.

Hinduizm’e göre insan, her dünyaya gelişinde, bir önceki hayatındaki iyilik veya kötülüklerine göre farklı bir kastta doğar. Bilindiği gibi, Hindistan’da toplum içinde kast sistemi halen geçerlidir ve bir insan dünyada ne yaparsa yapsın, kastı değişmez. Köle olarak doğan mutlaka köle olarak ölür veya işçi olarak doğan işçi olarak ölür. Her insanın hangi kastta doğacağının ise, bir önceki hayatında yaptıkları ile belirlendiğine inanılır. Örneğin bu hayatında köle olarak yaşayan bir insan, eğer iyi davranışlarda bulunursa, Karma iddiasına göre bir sonraki hayatında bir üst kastta doğacaktır.

Yine bu gerçek dışı iddiaya göre, her dünyaya gelişinde “iyi Karması olan” bir insan, her seferinde bir üst kastta doğar ve son olarak da en üst kastta yer alan bir rahip olarak dünyaya gelir. Rahip olarak iyi işler yapan insanın ise bir daha dünyaya gelmeyeceğine inanılır. Böyle bir insanın “Hayat Çemberi”nin sona erdiğine ve “Nirvana’ya ulaştığına” inanılır.

Bu batıl inanca göre “Nirvana’ya ulaşmak”, bir insanın tüm dünyevi arzularından sıyrılıp, “Dünya Ruhu” olarak nitelendirilen Brahman’ın ruhuna dönmesi, Brahman ile birleşmesi anlamına gelmektedir. Hint dinlerinde bir ruhun erişebileceği en büyük mutluluğun bu olduğuna inanılır. Dolayısıyla, bu yanlış inanca göre bir insan her dünyaya gelişinde iyilik yapsa dahi, bunun neticesinde bir ahiret hayatı ile karşılaşmaz ve Brahman’ın ruhuna dönerek, onun ruhu ile birleşir.2
Budizm’de ahiret inancının olmadığını Sanskrit ve Karşılaştırmalı Filoloji Profesörü E. Washburn Hopkins, The Religions of India (Hindistan Dinleri) isimli kitabında şöyle açıklamaktadır:

Hatırdan çıkarılmaması gereken önemli bir husus şudur ki, Buda’nın kurmuş olduğu sistemin mantığı, onu, bu dünyada mutlu olmamış kimselerin mutlu olabileceği başka bir alemin varlığını kesin inkara götürmüştür. O, sadece öteki dünyayı inkar eden görüşünde ısrar etmekle kalmamış, bunun ötesinde öğrencilerini ve araştırmacılarını, kişinin ölümden sonraki kaderini araştırmaktan ve bu konuda soru sormaktan alıkoymak için her yolu denemiştir. Buda Nirvana’ya ulaşmanın varlığın yokoluşuna yol açtığına inanmış ve hiçbir zaman ölümsüz bir varlık fikrini benimsememiştir. Onun ısrarla üzerinde durduğu husus, herkesin Karma ve yeniden doğuş doktrinlerini tam anlamıyla kabul ederek, mümkün olduğu kadar çabuk, içinde bulunduğu sıkıntılı doğum-ölüm çemberinden bir an önce kurtulmaya gayret göstermesidir. Bunun için de, uyanık, aydın ve iyi bir mümin olmak başarının temel şartıdır.3
Bazı Budist kaynaklarda ise ölüm sonrası hayatla ilgili olarak şu bilgilerin verildiği görülmektedir:

Yeniden doğum, ister cennette ister cehennemin muhtelif katmanlarından birinde gerçekleşmiş olsun, söz konusu bu mekanlardaki var-oluşlar aynen yeryüzündekiler gibi geçicidir, ebedi değildir. Ferdin bu mekanlardaki kalış süresi, Hinduizm’de olduğu gibi, onun yeryüzünde iken yaptığı iyilik ve kötülüğün miktarına bağlıdır. Belirlenen sürenin tamamlanmasından sonra yeniden yeryüzüne dönülecektir. Cennet ve cehennem ve ferdin yeryüzündeki fiillerinin karşılığını gördüğü geçici varoluş katmanlarından başka bir şey değildir.4

Görüldüğü gibi, Karma’ya göre insanların yaptıklarının karşılığını bulduğu bir tür cennet ve cehennem inancı vardır. Ancak, hak bir dine ait olmadığı için bu inançta birçok çelişki ve mantıksızlık bulunmaktadır. Herşeyden önce, hak dinde bildirildiğinin aksine, cennet ve cehennemin sonsuz değil, geçici olduğu iddia edilir.
En mantıksız yönü ise, tüm bu sistemin kendiliğinden işlediğine inanılmasıdır. Yani bu inançta ne dünya hayatını ne de cennet ve cehennemi yaratan, insanlara yaptıklarının karşılığını veren bir Yaratıcının varlığı kabul edilmez. Bu, son derece mantıksız ve kabul edilmesi imkansız bir iddiadır. Bir yaratıcı güç, adaletle hükmeden, cenneti ve cehennemi yaratmaya güç yetiren yüce bir kudret olmadan, insanların cennet ve cehenneme gidecekleri iddiası, akıl ve vicdanla kabul edilemez.

Ayrıca Karma felsefesinde bunlar iddia edilirken, cennet ve cehennemin bir Yaratıcı olmadan nasıl oluştuğuna dair getirilebilen hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Sadece bir gelenek ve hurafe olarak böyle sapkın bir inanç öne sürülmektedir.

Kuran’da tarif edilen ahiret inancı

Yukarıda da söz edildiği gibi, Karma felsefesini benimseyen dinlerde ahiret inancı ya hiç yoktur ya da ahiretten, geçici olarak bulunulan bir mekan olarak bahsedilmektedir. Oysa, Allah Kuran’da insanların kısa bir süre dünyada yaşadıktan sonra, sonsuza kadar “asıl yurtları” olan ahirette kalacaklarını bildirmektedir. Kuran’da tarif edildiğine göre asıl geçici olan yer dünya hayatıdır. Her insan ortalama 50-60 yıllık dünya hayatı boyunca tüm yaptıklarının karşılığını cennette veya cehennemde alacaktır. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır’. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 32)

Ahirete iman etmek, İslam Dini’nin en temel konularından biridir. Dolayısıyla bir Müslümanın, ahiretin varlığını inkar eden bir inancı doğru bulması veya bu inancı kendisine rehber edinmesi mümkün değildir. Bu batıl inancı kulaktan dolma bilgilerle, bir özenti nedeniyle ya da bir moda gereği benimseyenlerin bu gerçeği mutlaka göz önünde bulundurmaları gerekmektedir. Çünkü Allah, ahireti yalanlayanların durumlarını Kuran’da şöyle bildirir:
Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar, onların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı? (Araf Suresi, 147)

Ayette de bildirildiği gibi, Allah’ın ayetlerini ve ahiretin varlığını yalanlayan bir insanın yaptıklarının iyi bir karşılığı olmayacaktır. Bunlar iyilik de olsa, eğer Allah’ın rızası, rahmeti ve cennetini kazanmak için yapılmaz da, dünyaya tekrar geleceğine inanarak bir sonraki hayatında daha iyi bir hayata sahip olmak gibi batıl amaçlar için yapılırsa, -Allah’ın dilemesi dışında- Rabbimizin katında bir sevabı olmayabilir.

Cennet ve cehennem hayatı sonsuza kadar sürecektir

Karma felsefesine inananların savunduklarının aksine, cennet ve cehennem geçici mekanlar değildir. Her ikisi de sonsuza kadar sürecektir. Ayrıca cennete girenler cennetten çıkmayacakları gibi, cehenneme girenlerin bir kısmı da asla cehennemden çıkamayacaklardır. Sadece Karma felsefesinde değil, halk arasında yaygın olan birçok inançta cehennemin geçici olduğuna, insanların azap görüp cezalarını çektikten sonra cehennemden çıkacaklarına dair batıl bir inanç bulunmaktadır. Ancak bu kesinlikle doğru değildir. Cehenneme giren insanlardan bir kısmı, yaptıklarının bir karşılığı olarak cehennemde sonsuza kadar kalacaktır. Allah bu gerçeği insanlara şöyle bildirir:

Dediler ki: “Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir.” De ki: “Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)

Ölümle yok olmaktan korkanlar, cehennemde sonsuza kadar yok olmayı isteyeceklerdir

İnsanların bir kısmının, reenkarnasyona inanmalarının en önemli nedenlerinden biri, daha önce de belirtildiği gibi, ölümle birlikte yok olma korkularıdır. Bu fikir, inançsız veya zayıf imanlı insanları çok ürküttüğü için ya ölümü hiç düşünmek istemezler ya da reenkarnasyon gibi batıl düşüncelere inanarak, kendilerini teselli etmeye çalışırlar.

Oysa, ölümle birlikte insan yok olmaz. Yok olan sadece insanın bedenidir. Ruhu ise sonsuza kadar yaşayacaktır. Ancak bu yeni hayat, reenkarnasyon inancında olduğu gibi, yeni bir dünya hayatı değil, ahiret hayatıdır. Her insan dünya hayatında yaptıklarının karşılığını alacak; ya sonsuz nimetlerin olduğu, sayısız güzelliklerle donatılmış, mutluluk ve huzurla dolu cennet hayatıyla ya da dayanılmaz ızdırap ve acılarla dolu cehennem ateşiyle karşılık bulacaktır. Yaptıklarının karşılığı sonsuz cehennem azabı olan inkarcılar bu azapla karşılaşmamak için ölümü ve yok olmayı binlerce kez dileyecekler, ancak bu dünya hayatlarındaki inkarlarının karşılığını en adil şekilde alacaklardır. Allah cehennem ehlinin durumlarını ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:

Kimin de kitabı ardından verilirse, o da, helak (yok olmay)ı çağıracak, çılgın alevli ateşe girecek. Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi. Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı. (İnşikak Suresi, 10-14)

Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yokoluşu isteyip-çağırırlar. Bugün bir yokoluşu çağırmayın, birçok (kere) yokoluşu isteyip-çağırın. (Furkan Suresi, 13-14)

Cehennem azabı o kadar şiddetli ve can yakıcı olacaktır ki, dünyada ölümden ve yok olmaktan korkarak batıl inançlara sarılanlar, Allah’ın dininden yüz çevirenler, Allah’ı ve ahireti inkar edenler, o çok korktukları yokoluşu cehennem azabına tercih edeceklerdir.
Kuran’dan, ahiretin varlığından ve cehennemdeki sonsuz azap ile, cennetteki sonsuza kadar sürecek olan olağanüstü güzellikteki hayattan haberdar olan her insanın, bu gerçekler üzerinde samimiyetle ve dikkatlice düşünmesi gerekir. Cehennem azabının var olduğuna biraz olsun ihtimal veren bir insanın, bu azabı düşünmekten kaçması akılcı ve vicdanlı bir davranış değildir. Üstelik böyle davranmak, insanın sonsuza kadar çok büyük pişmanlıklar yaşamasına da neden olur. İnsanın önünde, cehennem ehlinden olmak gibi dehşet verici bir ihtimal varken, bu düşünceyi aklından çıkarmaya çalışarak, kendince kısacık dünya hayatının “tadını kaçırmamaya” çalışması büyük bir akılsızlıktır. Aksine insanın bu azaba müstahak olmamak için çok ciddi bir çaba içine girmesi, Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlaka titizlikle uyması, dünyada kendisine verilen süreyi ahiret için en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. Çünkü insan, daha ölüm kendisine geldiği anda gerçekleri tüm açıklığı ile görecektir. Ölüm korkusu ile gerçekleri düşünmekten kaçan insanların o andaki konuşmaları Kuran’da şöyle haber verilmektedir:

O, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) “İşte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir” (denildiği zaman da). Sur’a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Artık) Her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelmiştir. “Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” Onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: “İşte bu, yanımda hazır durumda olan şey.” Siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine, hayra engel olan, saldırgan şüpheciyi, ki o, Allah’la beraber başka bir ilah edinmişti. Artık ikiniz, onu en şiddetli olan azabın içine atın. (Kaf Suresi, 19-26)

KARMA İNANCINDA DÜNYA HAYATI

Daha önce de belirtildiği gibi Karma inancına göre bu dünya hayatında iyilik yapan bir sonraki hayatında iyilikle, kötülük yapan ise kötülükle karşılık bulacaktır. Dolayısıyla Karma inancında dünya hayatı, bir önceki hayatın bir sonucu ve bir sonraki dünya hayatının nedenidir. İlk bakışta, ölümden sonraki yeni hayata dair bu beklentinin, Karma inancına sahip insanların güzel davranışlarda bulunmalarına sebep olacağı düşünülebilir. Yani Karma felsefesine inanan insanların, bir sonraki hayatlarında iyilikle ve güzellikle karşılık bulmak için güzel davranışlar göstermeye, kötülüklerden uzak durmaya çalışacaklarına inanılabilir.

Ancak, samimi olarak güzel ahlaklı olmaya karar vermeyen bir insan için, Karma inancının ciddi anlamda bir teşvik etkisi yoktur. Karma’da insanlar bu hayat çemberinin sayısız olduğuna ve her ölümden sonra mutlaka tekrar dirileceklerine inandıkları için, önlerinde sayısız şans olduğunu sanmaktadırlar. Dolayısıyla bir insan herhangi bir kötülük yapmaya kalktığında, “bir sonraki hayatımda daha kötü bir hayatla yaşasam bile, bunu sonraki hayatımda telafi edebilirim” diye düşünebilmektedir. Bu nedenle, böyle çürük temeller üzerine kurulu bir anlayış insanları kötülüklerden alıkoymaya yeterli olmamaktadır. Çünkü dünya hayatına bağlılık insanların büyük bir bölümünün önemli bir zaafıdır. Reenkarnasyon gibi batıl bir fikre inanmalarının en önemli sebebi de bu bağlılıkları ve dünya hayatından hiçbir şekilde vazgeçememeleridir. İnsanların davranışlarını köklü bir şekilde düzelterek, güzel ahlakı yaşamaları ise, ancak bu dünya hayatının gerçek anlamını kavramalarıyla mümkün olur.

Dünya hayatının gerçek yönünü bilen bir insan, kendisini ve tüm evreni var eden, onu koruyan ve esirgeyen Rabbimize kulluk için yaratıldığını, her yaptığından, her konuşmasından ve düşüncesinden Allah’a karşı sorumlu olduğunu ve ölümünden sonra O’na hesap vereceğini bilir. İnsanların Allah’a kulluk için yaratıldıkları Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız. (Bakara Suresi, 21)

İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. (Enam Suresi, 102)

Allah’ın gücünü takdir edebilen, Allah’ın azaplandırmasından korku duyan müminler, yalnızca Allah’a kulluk eder, O’nun emirlerine kayıtsız şartsız uyar, kötülüklerden sakınarak Rabbimizi hoşnut edecek davranışlarda bulunurlar. Müminlerin Allah’tan korkup sakınmaları ve bundan dolayı gördükleri güzel karşılık Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman Suresi, 33)
De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” (Al-i İmran Suresi, 15)

Allah’tan korkup sakınan müminler, hayatları boyunca Allah’a olan kulluk görevlerini yerine getirmek, sonsuz ve acı bir azaptan korunmak için ibadetlerinde ve güzel ahlak göstermekte kararlı olurlar. Nitekim Allah Kuran’ın birçok ayetinde, ibadetlerin, kulluğun, güzel amellerin ve ahlakın sürekli olmasını teşvik etmiştir:

Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz? (Nahl Suresi, 52)

Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ‘salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır. (Kehf Suresi, 46)

Allah, hidayet bulanlara hidayeti artırır. Sürekli olan salih davranışlar, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlı, varılacak sonuç bakımından da daha hayırlıdır (Meryem Suresi, 76)

Ki onlar, namazlarında süreklidirler. (Mearic Suresi, 23)

Sonuç olarak bir insanın gerçek anlamda üstün bir ahlaka sahip olmasının, çıkarları ile çatışsa dahi güzel ahlaktan taviz vermemesinin tek yolu, Allah’a karşı güçlü bir sevgi ve bağlılığı olması, O’ndan korkup sakınması ve O’na kullukta kararlı olmasıdır. Aksi takdirde, her insanın kendine ait birtakım güzel özellikleri olabilir; ancak bunlar ya sayılıdır, ya kısa sürelidir veya bazı koşullara bağlıdır. Karma felsefesinde de insanlara bazı güzel davranışlar tavsiye edilmektedir. Ancak bunların sürekli olması mümkün değildir, çünkü insanın her şartta iyilik yapması için Allah’a iman etmesi, yaptığı herşeyi O’nun rızası için yapması, O’nu tanıyıp takdir etmesi ve O’ndan korkup sakınması gerekir.

Kuran’da dünya hayatının bir deneme yeri olduğu bildirilir

Kuran’da dünya hayatının bir kere yaşanacağı ve bu hayatın amacının insanların sonsuz hayatları için denenmeleri olduğu bildirilmektedir. Yani insanların ölümü gördükten sonra bir daha dünyaya dönüp, yaptıkları hataları telafi etme imkanları yoktur. Allah, dünya hayatının amacının ne olduğunu bir ayetinde şöyle bildirir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Dünya hayatı her insan için, Allah’ın karşısına çıkardığı olaylarla denendiği, güzel ahlak gösterip göstermeyeceğinin sınandığı bir imtihan yeridir. Allah Kuran’da insanların “iman ettik demekle bırakılmayacaklarını ve mutlaka sınanacaklarını” bildirmektedir. (Ankebut Suresi, 2)

Bir insanın hayatı boyunca karşısına çıkan hiçbir olay tesadüfi değildir. Hepsi Allah’tan bir deneme olarak yaratılmıştır ve kaderinde en küçük ayrıntısına kadar yazılmıştır. Örneğin bir insanın zengin veya ünlü olması o insanın -Karma inancında olduğu gibi- sözde geçmiş hayatında yaptığı iyiliklerin bir karşılığı değildir. Allah, o insanı zenginlik ve ün ile denemektedir. Önemli olan o kişinin sahip olduklarıyla şımarıp şımarmayacağı, nankörlerden mi yoksa şükredenlerden mi olacağıdır. Aynı şekilde fakirlik ve zorluk içinde yaşayan bir insanın da geçmiş hayatındaki kötülüklerinin karşılığını gördüğü yönündeki inanç batıldır. Allah bu insanı da zorluk ve sıkıntı ile denemektedir. Bu hayatın yaratılmasının nedeni ise, bu kişinin karşılaştığı zorluklar karşısında Allah’a tevekkül ederek güzel bir ahlak gösterip göstermeyeceğinin belli olmasıdır.

Kendisine dünya hayatında verilen bütün nimetlerin Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu bilen, bunlar için şükreden ve sahip olduğu herşeyi Kuran’da bildirilen sınırları koruyarak ve Allah’ın hoşnut olacağı şekilde kullanan insan, ahirette güzel bir karşılık almayı umabilir. Ancak bu nimetleri sahiplenip, onların Allah’ın bir lütfu olduğunu unutan, bunlarla kibirlenerek şımaran ve doğru yoldan saparak harama yönelen insanlar için ahirette kötü bir karşılık vardır. Çünkü her insan yaptığı kötülüğün veya iyiliğin karşılığını ahirette en adaletli şekilde alacaktır. Allah insanın sahip olduklarının kendisi için sadece bir deneme konusu olduğunu bir ayetinde şöyle haber verir:

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (deneme konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır. (Enfal Suresi, 28)

Ayette de bildirildiği gibi insan zorluk ve sıkıntılarla denenecektir. Bu sıkıntıların şiddeti ve şekli ise tamamen Allah’ın takdirine bağlıdır. Bu şekilde denenen insanların her koşul altında Allah’a tevekkül etmeleri, her zorluğun ve sıkıntının kendileri için bir hayır olduğunu düşünmeleri ve sabrederek Allah’tan razı olmaları gerekmektedir. Bu konu Kuran ayetlerinde şöyle bildirilmektedir:

Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: “Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz.” Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır. (Bakara Suresi, 155-157)

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 32)
Dünya hayatının gerçek yönünü düşünerek görebilen ve bu gerçeğe göre yaşayan insanlar ise, ölümlerinden sonra sonsuza kadar sürecek olan asıl hayatlarını büyük bir mutluluk ve huzur içinde geçireceklerdir. Bu, Allah’ın iman edenlere bir vaadidir. Ve sonsuz rahmet, şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbimiz, hiçbir zaman vaadinden dönmez.

KARMA İNANCINA VE KURAN’A GÖRE KADER ANLAYIŞI

Karma inancının kader hakkındaki anlayışı da son derece sapkındır. Karma’ya göre, bir insanın kaderi kendi elindedir. Dinler Tarihi isimli kitapta bu kader inancı şöyle açıklanmaktadır:

… Karma, kişinin iradesiyle yaptığı şeyi bunun sonucunu kapsar. Yapılanlar kişi için kaçınılmayacak bir sonuç getirir. Herkes böyle bir karmayı miras alır. Bunu diğer karma takip eder. Bu determinizm değildir. Çünkü kendi karması içinde herkes iyi veya kötü iş yapmakta hürdür. Kişinin kendi karması onu mecbur etmemektedir. Budist görüşe göre yeni karma için önemli olan davranış değil, iradedir. Karma’nın semerelerini fail ya bu hayatta ya yeni doğumda, ya da daha sonraki doğumda görecektir.5
Yukarıdaki açıklamada da görüldüğü gibi, Karma felsefesinde kadere iman yoktur. Her insanın kendi kaderini kendisinin belirlediği gibi gerçek dışı bir fikre inanılır. Karma’ya göre, örneğin Hintli bir insanın içinde bulunduğu kast ve hayat şekli tamamen kendisinin bir önceki hayatındaki tavrına bağlıdır. Yani bu insan şu an yaşadığı hayattaki kaderini bir önceki hayatında kendi eliyle belirlemiştir.
Oysa gerçekte bir insanın kaderini belirleyen, her karşılaştığı olayı yaratan, bu olayları ve hayatını daha o insan doğmadan önce belirleyen Allah’tır. Hadid Suresi’nde insanın başına gelen herşeyin Allah’ın takdiri olduğu ve biz daha o olayı görmeden önce yaratıldığı şöyle bildirilir:

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)

Kuran’da tarif edilen kader konusu

Kader, Allah’ın geçmiş ve gelecek tüm olayları “tek bir an” içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah katında, evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. Bizim için henüz yaşanmamış, “gelecek” olarak adlandırdığımız olaylar, aslında Allah katında geçmişimizle birlikte tek bir an içinde yaşanmıştır. Çünkü Allah, zamandan münezzehtir, yani zamana bağlı değildir. Zamana bağlı olan insandır. Dolayısıyla, Allah katında tek bir anda yaşanıp bitmiş olaylara bizim şahit olabilmemiz için, zaman geçmesi gerekmektedir. Söz gelimi, bizim bu kitabı okumamız için bir zaman gerekir. Tek tek sayfalarını çevirmemiz için de bir zaman gerekir. Ancak Allah, ezelden beri, daha bu kitap yazılmadan, hatta bu kitabı okuyanlar ya da okuyanların ataları dahi doğmadan önce, bu kitabın her sayfasını bilmektedir. Bu konu için şöyle bir örnek verebiliriz: Bir caddede yürüyen bir insanın caddenin diğer ucuna ulaşması ve caddenin ucunu görebilmesi için zamana ihtiyacı vardır. Ancak bu caddenin ve caddede yürümeye başlayan insanın kuş bakışı çekilmiş resmine bakan bir başka insan, caddenin başındaki insanı da, caddenin sonunu da aynı anda ve tek bir satıh üzerinde görebilir. Bunun için zamana ihtiyaç duymaz.
Bu gerçeğin kavranması son derece önemlidir. Çünkü bir insan her ne kadar hayatı boyunca yaptığı herşeyi kendi istek ve iradesi ile gerçekleştirebiliyormuş gibi hissetse de, gerçekte Allah’ın kendisi için önceden belirlediği kaderi izler. İnsanın hayatı bir video kasete kaydedilmiş bir film gibidir. Ancak insanın bu filmi ileri alarak gelecektekileri görme imkanı yoktur. Allah ise, bu filmin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan O’dur. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah’ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar.

Dünya üzerinde geçmişte yaşamış ve gelecekte yaşayacak olan insanların her anları, her halleri, anne rahmindeki cenin hallerinden ölümlerine, ilkokula kayıt oldukları günden saçlarında ilk beyaz telin oluştuğu saate kadar, her anları Allah katında belirlenmiş, yaşanmış ve görülmüştür. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir.

Geçmişte ve gelecekte yaşanan herşeyin, gerçekte Allah katında yaşanmış olarak saklı ve hazır olaylar olmaları ise bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Her insan kayıtsız ve şartsız, istese de istemese de Allah’ın kendisi için belirlediği kaderine teslim olmuştur. İnsan nasıl geçmişini değiştiremezse, geleceğini de değiştiremez. Çünkü geçmişi gibi geleceği de yaşanmıştır; geleceğindeki tüm olaylar, ne zaman, nerede, ne yemek yiyeceği, kiminle ne konuşacağı, ne kadar para kazanacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı, nihayetinde ne zaman, nasıl, nerede öleceği hepsi bellidir ve bunları değiştiremez. Çünkü bunlar zaten Allah katında, Allah’ın hafızasında yaşanmış olarak bulunmaktadır. Sadece bunların bilgisi henüz kendi hafızasında değildir.

Bu durumda bir insanın başına gelen olaylara üzülmesi, bunlara sıkılması, endişe duyması, korkması son derece gereksizdir ve akılcı değildir. Bu bir insanın, seyrettiği filmdeki olaylara üzülmesi, sanki olanları değiştirebilecekmiş gibi filmdeki karakterler için kaygılanmasına benzer.
Söz gelimi hayatının dönüm noktası olarak gördüğü bir görüşmeye giderken, yolda kaza geçiren ve bu görüşmeyi kaçıran bir insan bir anda büyük bir ümitsizliğe düşer ve başına gelenleri bir şanssızlık olarak nitelendirir. Hatta “keşke evden bir dakika geç çıksaydım da, başıma bunlar gelmeseydi” der. Oysa bu insan o anda boş yere yakınmaktadır. Çünkü o kişinin o gün evden hangi saniyede çıkacağı, hangi yollardan, hangi araçları kullanarak buluşma yerine doğru gideceği, hangi araba ile ve hangi insan ile çarpışacağı, daha o insan doğmadan evvel Allah katında bellidir. Ve Allah her olayı olduğu gibi bu olayı da o insan için en hayırlısı ile yaratmıştır. İnsan Allah’ın olaylarda dilediği hayır ve hikmetleri her zaman görüp anlayamayabilir veya bir zaman sonra anlar. Ancak Allah’ı tanıyarak O’nun sonsuz kudretini takdir edebilen ve O’na teslim olan bir insan, bunların her birinin büyük bir hayırla yaratıldığına emin olur.
Bu noktada şu konuyu da belirtmek gerekir ki, yaşanan olaylar Allah katında sadece bir bilgi olarak bulunmazlar. Bu olayların hepsi, yaşandığı andaki canlılığı ile, hatta bizim bilemeyeceğimiz kadar canlı ve net olarak Allah katında yaratılmışlardır ve şu anda da yaşanmaya devam etmektedirler. Örneğin Peygamberimize ilk vahyin geldiği an; Allah’ın Hz. Musa’ya çalıdan seslendiği an; Hz. İsa’nın, eliyle dokunarak bir hastayı iyileştirdiği an; Hz. İbrahim’in, kavminin taptığı putları kırdığı an; Hz. Yunus’un, balığın karnında Allah’a dua ettiği an; Hz. Yusuf’un iftiraya uğradığı an; Hz. Eyüp’e şeytandan bir sıkıntı dokunduğunda Allah’a dua ettiği an; Hz. Lut’un melekleri ağırladığı an ve geçmişte yaşanmış bütün olaylar; Allah’ın katında şu anda, en canlı ve en net halleriyle yaşanmaktadır. Allah’ın katında bu anların hepsi sonsuza kadar yaşanmaya devam edecektir.

Sonuç olarak, karşılaştığı bir olayı aksilik, terslik, şanssızlık gibi gören, bundan dolayı sinirlenen, endişelenen, üzülen insanlar kendi kendilerine zulmetmektedirler. Çünkü onlar hiçbir zaman değiştirmeye güç yetiremeyecekleri olaylar için kendilerini yıpratmakta, bunun için gerilim yaşamaktadırlar. Oysa kaderi izlediğini bilen bir insan bu ilmin getirdiği rahatlığı ve huzuru yaşar. Çünkü kaderimizi yaratan Allah’tır ve Allah herşeyi en hayırlı, en güzel şekilde yaratır. Allah’ı tanıyan, O’nu seven ve O’nun adaletine ve merhametine güvenen bir insan, sonsuz akıl sahibi Allah’ın yarattıkları ve diledikleri dışında kendisine hiçbir şeyin isabet etmeyeceğini bilmenin sınırsız keyfini yaşar. Müminlerin, Allah katından kendilerine sadece hayır geleceğine iman ettikleri bir ayette şöyle bildirilmiştir:

(Allah’tan) Sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde, “Hayır” dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Allah’tan kendilerine gelen herşeyin hayır olduğuna inanan insanların dünya hayatlarının sonunda aldıkları mükafat ise bu ayetin devamında şöyle bildirilmiştir:

Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: “Selam size” derler. “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.” (Nahl Suresi, 31-32)

Tedbir takdiri değiştirmez

İnsanların büyük bir bölümü, kader gerçeğini anlamazlıktan gelerek, “madem herşey kaderimizde, o zaman bizim bir şey yapmamıza gerek yok” diyerek, kendilerince kadere iman etmeyi imkansız göstermeye çalışırlar. Oysa bu çok sığ bir düşünce şeklidir. Aslında bu kişiler bu sözleri de yine kaderlerinde olduğu için söylerler, ama bunun da farkına varmazlar. Allah her insanın kaderini önceden belirlemiştir ve Allah katında her insanın hayatı yaşanıp bitmiştir.

Ancak Allah dünya hayatında yarattığı imtihanın bir gereği olarak, insana herşeyi kendi iradesi ile yapıyor hissini verir. Örneğin kitap yazan bir insan, gerçekte Allah katında yazılmış, bitmiş, okuyacak kişiler tarafından okunmuş bir kitabı yazar. Daha o insan neler yazacağını aklında toparlarken, o kitabın tüm satırları, paragraf başları, başlıkları, kapağındaki renkler ve resimler, kaç sayfa olacağı, noktalama işaretlerinin nerelere konacağı gibi herşey en ince detayına kadar Allah katında hazır olarak bulunmaktadır. Ancak insan bir kitabı yazarken, Allah o insana kendisi yazıyormuş, kelimeleri, cümleleri kendisi düşünüp buluyormuş hissini verir. Ama bir insanın, “bu kitap zaten kaderde varsa yazılmıştır, benim bir şey yapmama gerek yok” diyerek vazgeçmesi son derece cahilce ve samimiyetsiz bir davranış olur. Bu, kapının çaldığını duyan bir insanın, “dışarıdaki insanın kaderinde içeri girmek varsa, nasılsa içeri girecektir” diyerek kalkıp kapıyı açmaması gibi bir cahillik örneğidir.

Doğru olan ise şudur: Allah her insanı olayları kendisi yapıyormuş hissi ile yaratır ve insan bu hisse uyarak her konuda elinden gelen çabayı gösterir. Örneğin bir kitabın yazılmasına karar verdiğinde, o konuda araştırma yapar, dikkatle düşünür, yazdıklarında titizlik gösterir, tekrar tekrar kontrol eder. Ama bu esnada kaderde hazır olan kitabı aşama aşama hazırlamaktadır ve her aşama da kaderde belli ve hazırdır. Kapının çaldığını duyduğunda da elindeki işi bırakır ve kalkıp kapıyı açar. Ama bunların hepsi kaderinde belirlenmiş olaylardır. Allah ayetlerinde insanların yaptıkları fiilleri yaratanın ve o fiillerin asıl sahibinin Kendisi olduğunu şöyle bildirir:

Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)

Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır. (Saffat Suresi, 96)

Eğer bir insan Kuran’da anlatılan bu gerçekleri anlamazdan gelip -veya kasten kendince kaderi sınamak için- çalan kapıyı açmaz veya yazması gereken kitabı yazmazsa, aslında yine kaderinde olan şeyi yaşamaktadır. Ya da bu insan, “kaderimde varsa iyileşirim” diyerek hastalığı için gereken ilaçları almayıp, sağlığına dikkat etmezse, böyle akılsız bir harekette bulunmak da o insanın kaderindedir. Aynı şekilde kader gerçeğini inkar eden bir insan da kaderinde olduğu için inkar etmektedir.

O halde akıl ve vicdan sahibi her insan, Allah’ın, imtihanın bir gereği olarak kendisine verdiği bu hisse uygun şekilde davranmalı, her konuda elinden gelen çabayı göstermeli, ancak tüm çabasının ve elde ettiği sonuçların da Allah katında önceden yaşanmış, görülmüş ve sonuçlanmış olaylar olduğunu bilmelidir. Allah, Kuran’da Hz. Yakup’un oğullarına tavsiyesini insanlara bu konuda örnek olarak vermiştir:

Ve dedi ki: “Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiçbir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.” (Yusuf Suresi, 67)

Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi Hz. Yakup, oğullarına güvenlikleri için bir tedbir almalarını öğütlemekte, ancak hemen arkasından bu tedbirin Allah’ın dilediği olayın gerçekleşmesini engellemeyeceğini hatırlatmaktadır. Aslında Hz. Yakup’un bu öğüdü, oğullarının bu öğüde uymaları ve bunun sonucunda karşılaşacakları olayların tamamı da Allah katında önceden yaşanmış olaylardır. Bir sonraki ayette ise alınan tedbirin Allah’ın takdirini değiştirmediği şöyle bildirilir:

Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışında- onlara Allah’tan gelecek olan hiçbir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 68)

Ayette de bildirildiği gibi, insan Allah’tan gelecek hiçbir şeyi engelleme gücüne sahip değildir. Ancak ibadet olarak, Allah’ın hoşnutluğunu arayarak aldığı önlemleri Allah vesile eder ve o insanı en hayırlı sonuca ulaştırır.

Sonuç olarak Allah’a ve Allah’ın yarattığı kadere teslim olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah’ın dilemesi ile yaptığının bilincindedir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve gücü ile yaptığını zannederek yanılır. Gerçekte ise Allah’ın bir ayetinde bildirdiği gibi, “Allah’ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir”. (Ahzab Suresi, 38)

GERÇEK HUZUR VE MUTLULUĞUN KAYNAĞI ALLAH’A VE KADERE TESLİM OLMAKTIR

Daha önce de vurguladığımız gibi, insanların Karma gibi felsefelere ilgi duymalarının nedenlerinden biri, yaşantılarındaki sıkıntılardan, huzursuzluklardan, mutsuzluklardan kurtulma isteğidir. Birçok insan bunun için kendince bazı yollar ve yöntemler dener. Oysa gerçek mutluluğun ve huzurun tek kaynağı; insanın kendisini yoktan var eden, kendisine hiçlikken bir can veren, sayısız nimetle rızıklandıran, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi, iyiliğin karşılığını iyilik olarak veren, koruyucu ve esirgeyici, herşeyi hayır ve adaletle yaratan Allah’a teslim olması, O’nun sınırlarını koruması ve hayatının her anında O’nun rızasını aramasıdır.
Allah, tüm evrendeki canlı ve cansız her varlığın tek Hakimi, tek Yaratıcısıdır ve tüm evrendeki tek Güç’tür. Tüm güçler, tüm ordular, insanlar, gruplar Allah’a aittir ve kabul etseler de etmeseler de tamamı Allah’a boyun eğmiştir. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirir:

Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 83)

Tüm evrenin tek hakimi olan Allah’a teslim olan, O’nu kendisine tek vekil ve tek dost edinen, O’na gönülden bir sevgi, itaat ve saygı dolu bir korku ile boyun eğen her insan, tüm evrendeki yegane kurtuluş yolunu bulmuştur. Çünkü Allah herşeyin üstünde güç sahibi olandır. Rabbimizin yüceliği ve üstünlüğü bir ayette şöyle bildirilmiştir:

Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbirşeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Kuran’da Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin anlatıldığı bu ayetten sonra insanın Allah’a yöneldiğinde “kopması olmayan bir kulba” yapıştığı şöyle bildirilir:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 256-257)

İnsanların büyük bir bölümü bu gerçeğin farkında olmadıkları için kendilerine, gerçekte hiçbir şeye güç yetiremeyen, kendileri de aciz olan varlıkları veli ve dost edinirler, bu varlıklara dayanıp güvenirler. Bu ise ömür boyu korku ve endişe içinde yaşamalarına, kendilerini güvende hissetmemelerine neden olur.

Örneğin, bir insan düşünelim. Bu insan hukuki bir problem yaşadığında kendisini savunması için bir avukat tutacaktır. Avukatı tüm hukuki konuları kendisinden çok iyi bildiği için ona güvenecek ve vekaletini bu kişiye verecektir. Avukatının niteliklerine güvendiği ve ondan emin olduğu sürece, davası ile ilgili konularda içi rahat edecektir. Oysa hukuki konularda bilgi sahibi olmadığı halde, bir avukata güvenmeyip, böyle bir sorumluluğu kendisi üstlenirse gereksiz yere büyük bir sıkıntı ve zorlukla karşılaşacaktır. Veya hasta bir insan, kendisini doktoruna büyük bir iç rahatlığı ile emanet eder. Doktoru ne derse yapar, sözünü dinler. Doktorunun işinde ehil olduğuna güvendiği sürece, kendisi için başka bir ilaç veya tedavi arayışı içinde olmaz. Bunlar bir insanın, niteliklerinden dolayı başka bir insana karşı duyduğu teslimiyet ve güven duygusunun birer örneğidir. İnsanın güvendiği bir varlığa olan teslimiyeti büyük bir huzur, rahatlık ve güven kaynağıdır. Allah’a olan güven ve teslimiyet ise, buradaki örneklerle kıyaslanmayacak kadar büyük ve önemlidir.

Allah’a teslim olan bir insan, hayatı boyunca O’nun, karşısına çıkardığı her olaydan, her görüntüden, her konuşmadan razı olur. Hiçbir olay karşısında “bu nereden çıktı?” demez, başına gelen bir sıkıntının ardından, ağzından “keşke” kelimesi çıkmaz. Çünkü başına gelen her olayı, güvenerek teslim olduğu, adaletinden, merhamet ve şefkatinden emin olduğu Rabbimizin yarattığını bilir. Allah’a teslimiyet, insanların hidayetlerine vesile olan çok önemli bir konudur. Bazı Kuran ayetlerinde teslimiyetin önemi şöyle açıklanır:

Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: “Siz de teslim oldunuz mu?” Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir. (Al-i İmran Suresi, 20)

Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulba yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır. (Lokman Suresi, 22)

Allah’a teslim olmayıp kendi akıllarına güvenen ve kendilerini Allah’tan bağımsız, müstakil varlıklar olarak görenler ise, hayatları boyunca sıkıntı ve azap içinde yaşarlar. Bir istekleri gerçekleşmediğinde hemen ümitsizliğe kapılır ve mutsuz olurlar. Oysa Allah’ın herşeyi kaderde en hayırlısı ile yarattığını bilseler, kendilerinin bilmediğini Allah’ın bildiğini düşünseler, hiçbir olay onlarda üzüntü ve sıkıntı meydana getirmez. Örneğin gideceği yere geç kalan veya hiç ulaşamayan bir insan, bunun sıkıntısını günlerce yaşar. Allah’a teslim olan bir insan ise, “Demek ki gitmemekte bir hayır varmış. Allah benim için en hayırlısını dilemiştir” diyerek en küçük bir sıkıntı hissetmez. Böyle insanlar için dünyada da ahirette de hüzün ve korku olmayacağını Allah ayetlerinde şöyle bildirir:

Şüphesiz: “Bizim Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. İşte onlar, cennet halkıdır; yaptıklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedi olarak kalacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13-14)
Haberiniz olsun; Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edenler ve (Allah’tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Yunus Suresi, 62-64)

Allah İyilik Yapanları Güzel Bir Hayatla Yaşatır

Allah’a ve O’nun takdir ettiği kadere teslim olmanın insanlara kazandıracağı huzur ve mutluluğun yanında, Allah, Kendisine iman edenleri ve güzel davranışlarda bulunanları dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını vaad etmektedir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

… Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. (Nahl Suresi, 30)

Bu hayatın içinde birçok güzellikler bulunmaktadır. Örneğin güzel bir hayat için insanın güveneceği, birlikte gerçek sevgi ve yakınlığı yaşayacağı dostlarının olması gerekir. Allah, samimi olarak iman eden kullarını yine kendileri gibi güvenilir, temiz, Allah’ın dostu olan müminlerle destekler. Bu nedenle Müslüman hiçbir zaman yalnız kalmaz. Daima yanında çok sevdiği, saygı duyduğu, kendi nefsinden üstün tuttuğu, güvendiği mümin kardeşleri olur, ki bu Allah’ın bir Müslümana verdiği en güzel nimetlerden biridir.
Cahiliye insanlarının, yani Kuran ahlakı dışında bir ahlak yaşayanların, en büyük sıkıntılarından biri ise, aklına ve samimiyetine güvenebilecekleri, her koşulda kendilerine destek olacak, çıkar için değil, samimi duygularla dost olacak yakın bir kimse bulamamalarıdır.

Kuran ahlakından uzak kişilerin arasındaki dostluk ilişkilerinde mutlaka çıkara dayalı bir taraf bulunur. Kişi maddi veya manevi bir güçlük içine girse, yanında kimseyi bulamayabilir. Ancak Müslümanların dostluğunda bu asla olmaz. Müslümanlar, kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi, diğer Müslümanların ihtiyaçlarının karşılanmasına öncelik verecek kadar üstün ahlak sahibidirler. Allah müminlerin bu güzel ahlakını bir ayetinde şöyle bildirir:

Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)

Bir mümin Allah’ın anılmadığı, insanların kadere isyan ettikleri, boş konuşmaların olduğu ortamlardan hoşlanmaz. Bu nedenle Allah müminleri birbirleri ile destekler. Onlar daima Allah’ı anar, Allah’ın yarattığı güzelliklerden zevkle bahseder, nimetlerine şükrederler. Her konuştuklarında bir hikmet, neşe, akıl ve güzellik olur. Bu konuşmalarda kimsenin içi sıkılmaz, karamsarlık, ümitsizlik, çözümsüzlük asla olmaz. Aksine hep müjde verici, dinleyenin içini aydınlatan, ufkunu genişleten, sınırsız düşünmesine vesile olan, ferahlık veren konuşmalar olur. Kimse kimseyi incitmez, iğneleyici konuşmaz, kıskançlık yapmaz, alay etmez. Gerçek dostluk, neşe ve sevgi yaşanır.

Güzel bir hayatın bir diğer özelliği ise, temiz, sağlıklı, rahat ortamlarda yaşamaktır. Müslümanlar, daima en temiz, en sağlıklı olanı tercih ederler. Cahiliye insanlarının bulundukları ortamlar ise genel olarak kirli, dağınık, iç karartıcıdır. Eğlenmek için dahi izbe, karanlık, dumanlı yerleri tercih ederler. Oysa insanın ruhu cennetteki temizlikten ve güzellikten zevk alacak şekilde yaratılmıştır.

Allah müminlere dünyada refah ve bolluk da verir. Kuran’da bildirildiği gibi Hz. Muhammed, Hz. Süleyman, Hz. Yusuf, Hz. İbrahim kendilerine bolluk ve mülk verilen peygamberlerdendir. Örneğin Allah Hz. Muhammed’e “Bir yoksul iken seni bulup zengin etmedi mi?” (Duha Suresi, 8) diyerek, onu zengin ettiğini bildirmektedir. Allah Hz. Yusuf’a Mısır’ın hazinelerinin idaresini vermiştir. Hz. Süleyman ise, kimsenin erişemediği bir zenginliğe sahip olmak için Allah’a dua etmiştir ve Allah duasını kabul etmiştir.
Allah salih müminleri de Kendi fazlı ile zengin edeceğini bir ayetinde şöyle bildirir:

… Eğer fakir iseler Allah, Kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniş (nimet sahibi)dir, bilendir. (Nur Suresi, 32)

Allah müminleri bir lütufta bulunarak zengin kılar, ancak müminler, hiçbir zaman dünya nimetlerinin peşinde koşmazlar. Onların tek istekleri Allah’ın rızasına, rahmetine ve sonsuz nimetlerle bezenmiş cennetine kavuşmaktır. Bu nedenle de Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri ve zenginliği, yine Allah rızası için en hayırlı şekilde harcarlar. Hem israf etmez, hem ihtiyacı olanları korur ve bu nimetlerden yararlandırır, hem de sahip oldukları herşeyi Kuran ahlakının yayılması için en güzel şekilde kullanırlar.
İnkar edenler ise, iman edenlerin tam aksine, büyük bir sıkıntı ve azap içinde yaşarlar. Bu insanlar zengin olsalar veya dünyevi anlamda istedikleri herşeye sahip olsalar da, Allah onların kalplerine sıkıntı vermektedir:

Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir. (Enam Suresi, 125)

Allah bir başka ayetinde ise, Kendisine uyanların mutlu olacaklarını ve diğerlerinin ise sıkıntılı bir hayat yaşayacaklarını şöyle bildirir:

Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha Suresi, 124)

Bir insanın hem dünyada hem de ahirette güzel bir hayat yaşamasının tek yolu Allah’ı sevmesi, O’ndan korkup sakınması, O’nu dost edinmesi ve O’nun Kuran’da bildirdiği sınırları korumasıdır. Karma gibi Kuran’ın dışındaki batıl inançlar, insanların mutlulukları ve güzel bir hayat yaşamaları için gerçek çözüm olamazlar. Allah insanları sıkıntıdan kurtaranın Kendisi olduğunu bildirmektedir:

De ki: “Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır…” (Enam Suresi, 64)

KARMA ADALET SAĞLAYAMAZ, GERÇEK ADALET SAHİBİ OLAN ALLAH’TIR

Hint dinlerinde Karma felsefesinin bir sebep-sonuç kanunu olduğuna ve insanlara yaptıklarının karşılığını verenin bu kanun olduğuna inanılır. Yani bu kanunu belirleyen ve uygulayan bir Yaratıcı olduğu kabul edilmez. Karma kanununun kendi kendine işlediğine inanılır. Örneğin hayır kurumlarına bağışta bulunan bir insanın bu hareketinin sonucunun diğer hayatındaki mutluluk olacağı kabul edilir.6 Oysa kuşkusuz, bunu düzenleyen bir güç ve irade olmadan böyle metafizik bir kanun var olamaz.
Karma felsefesinin insan aklına en aykırı yönlerinden biri, “bir ahlaki değerin kendiliğinden, bir kanun uygulayıcı olmadan işlediğine” inandırmaya çalışmasıdır. Oysa insanların kendi yaptıkları kanunları dahi uygulatan kurumlar ve merciler bulunmaktadır. Örneğin, bir hırsızın alacağı ceza her ülkenin yasalarına göre belirlenmiştir. Ancak bu kanunlar hiçbir zaman kendiliğinden işlemez, mutlaka bunları uygulatan merciler, kurumlar, yetkili kişiler vardır. Söz gelimi bir insan hırsızlık yaptığında o kanun doğal olarak işlemeye başlayarak o hırsızı doğal olarak hapse koymaz. Bunun için polis, hakim, savcı ve mahkemeler kanunları uygularlar. Hakimler kanunlara göre adaletle hüküm verir ve suçlu kişi yaptığına karşılık gelen cezayı alır.

Karma’nın kendiliğinden işleyen bir kanun olduğunu iddia etmek ise, bir ülkenin kanunlarının kendi kendine, hiçbir uygulatıcısı olmadan işlediğini söylemekten çok daha mantıksızdır. Düşünün ki, bu mantığa göre, dünyada bugüne kadar yaşamış olan milyarlarca insan, dünya hayatında her ne yapıyorsa bunun tam karşılığı olan bir hayatı elde edecektir. Peki öyle ise, bir insanın bu dünyadaki tavırlarını kim gözlemleyecek, onun iyi mi kötü mü olduğuna kim karar verecek ve buna göre onun bir sonraki hayatını şu anki hayatına göre kim belirleyerek düzenleyecektir? Eğer bir insanın gelecekteki hayatı bu hayatına göre belirleniyorsa, bu hayatı belirleyen, tasarlayan, o insan için bir kader tespit eden bir güç mutlaka var olmalıdır. Ancak, Karma inancında böyle bir güce inanılmaz. Bu akıl ve mantık dışı inançta, “Karma kanunu” denilen, ne olduğu belli olmayan bir kavramın, tüm bunları kendi kendine düzenlediğine inanılır. Üstelik, karar ve hüküm verme gücü olmayan bu kavramın, insanlara adaletle davrandığı, herkese yaptığının karşılığını tam olarak, eksiksiz, unutmadan ve yanılmadan verdiği düşünülür. Bunlar akıl sahibi insanların, biraz düşündüklerinde dahi mantıksızlığını hemen fark edebilecekleri, son derece batıl iddialardır.

Diğer yandan, Karma’ya inanan insanların bir kısmı da, daha önceki inançları doğrultusunda, hayali “Karma kanunu”nun Allah’ın iradesi ile işlediğine inanırlar. Yani, bu düşünceye göre, bir insanın bu dünyadaki karmasının iyi mi yoksa kötü mü olduğuna Allah karar verir ve buna göre diğer hayatındaki koşullarını hazırlar. Ancak bu insanların unuttuğu önemli bir gerçek vardır: Allah’ın insanlar için seçtiği ve Kuran aracılığı ile bildirdiği hak dinde Karma inancı yoktur. Bu kitap boyunca da anlatıldığı gibi, Karma, Kuran’da yer almayan, İslam inancı ile çelişen birçok özelliğe sahip batıl bir inanıştır. Dolayısıyla Allah’ın varlığına inanan insanların, batıl inançların, hurafelerin peşinden gitmemeleri, Kuran’a sıkı sıkıya sarılmaları gerekir.

İyiliklerin karşılığını veren,
sonsuz adalet sahibi olan Allah’tır

Allah’ın varlığına inanan, aklı ve vicdanı ile düşünen her insan, adaleti sağlayanın, her insana dünya hayatı boyunca yaptıklarının karşılığını eksiksizce ödeyenin, Karma kanunu değil; herşeyi her an gören, herkesin en gizlisini bilen, üstün ve güçlü, tüm evrenin hakimi olan Allah olduğunu bilir.
Allah, birçok ayetinde iyiliklerin ve kötülüklerin karşılığını, eksiksiz olarak verenin Kendisi olduğunu bildirmektedir:

Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi, 160)

Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez. (Hud Suresi, 115)

… Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz. (Yusuf Suresi, 90)

Allah her insanın yaptıklarının karşılığını hem dünyada hem de ahirette en adil şekilde verir. Örneğin Allah iyilere karşı mücadele ederek, onlara zorluk çıkaranları, dünyada da ahirette de cezalandıracağını bildirmektedir. Allah, sonsuz adaleti ile hem kötülük yapanları cezalandırır hem de onların iyilere kurdukları tuzakları bozar, işlerini zorlaştırır, onlara sıkıntılı ve zorlu bir hayat yaşatır. İyilik yapanları ise dünyada da korur, onlardan kötülükleri uzak tutar, zorlukları onlar için kolaylaştırır, onlara güzel bir hayat vaat eder. Allah bu gerçeği Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa ve en güzel olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse ve en güzel olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. (Leyl Suresi, 5-10)

İyi ile kötünün dünya hayatı boyunca yaptıklarının karşılığını tam olarak alacakları zaman ise hesap günüdür.
Allah’ın sonsuz adaleti hesap gününde tecelli edecektir

Karma inancının iddiasına göre, her insan yaptığının karşılığını bir sonraki hayatında alır. Örneğin, kötülük yapan bir insan bir sonraki hayatında bir bitki olarak veya köle olarak doğar. İyilik yapan, yardımda bulunanlar ise yeni hayatlarında zengin veya mevki sahibi insanlar olurlar. Oysa daha önce de söz ettiğimiz gibi, bu, hem iyiliklerin ve kötülüklerin tam karşılığı değildir, hem de insanlar dünyaya defalarca gelmezler. Sadece bir kez dünyaya gelinir ve dünya hayatından sonra sonsuza kadar sürecek olan ahiret hayatı, yani insanın asıl hayatı vardır.

Her insan ölümünden sonra, hesap günü geldiğinde tekrar diriltilecek ve dünya hayatında yaptıklarından sorgulanacaktır. Bu sorgulama sırasında ise, hayatı boyunca her yaptığı, her konuştuğu ve her düşündüğü tek tek önüne gelecek, eline verilen kitapta hiçbir şey eksik bırakılmayacaktır. Hatta iman etmeyenlerin o gün önlerine kitapları konulduğunda yaşayacakları şaşkınlık bir ayette şöyle bildirilir:

(Önlerine) Kitap konulmuştur; artık suçlu-günahkarların, onda olanlardan dolayı dehşetle-korkuya kapıldıklarını görürsün. Derler ki: “Eyvahlar bize, bu kitaba ne oluyor ki, küçük büyük bırakmayıp herşeyi sayıp-döküyor?” Yapıp-ettiklerini (önlerinde) hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf Suresi, 49)

İnsanların tüm dünya hayatından sorgulandıkları bu hesap gününde, hiçbir insan en küçük bir haksızlığa dahi uğratılmadan, yaptıklarının karşılığını görecektir. Allah, bunu bir ayetinde şöyle bildirir:

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)

İyilik yapanlar cennet ile, kötülük yapanlar ise
cehennem ile karşılık bulurlar

Ölümlerinden sonra diriltilen insanlar, Allah’ın adaleti ile sorgulandıktan sonra, sonsuza kadar kalacakları asıl mekanlarına, cennet veya cehenneme sevk edileceklerdir. Her insanın yaptığı ile karşılık bulabilmesi için cennet ve cehennem de derece derecedir:

Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu-günahkar olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ise, ne ölebilir, ne dirilebilir. Kim O’na iman edip salih amellerde bulunarak O’na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır. İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır.” (Taha Suresi, 74-76)

İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden evvel gelip-geçmiş ümmetler içinde (azab) sözü üzerlerine hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar, ziyana uğrayanlardır. Her biri için yaptıklarınızdan dolayı dereceler vardır; öyle ki amelleri kendilerine eksiksizce ödensin ve onlar zulme de uğratılmazlar. İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) “Siz dünya hayatınızda bütün ‘güzellikleriniz ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkaf Suresi, 18-20)

Her insana, en küçük bir haksızlığa uğratılmadan tüm işlediklerinin tam karşılığını vermek ancak Allah’a mahsus bir özelliktir. Allah herşeyi gören ve bilen, bağışlayan, merhamet eden, hiçbir şeyi unutmayan, hiçbir zaman yanılmayan ve adaletli olandır.

Allah herşeyi bilen, gören ve işitendir

Yeryüzünde olan herşey Allah’ın bilgisi dahilindedir. Buna, yere düşen tek bir yapraktan, bir insanın içinden geçirdiği düşüncelere kadar herşey dahildir. Allah bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)

Örneğin iki kişi aralarında gizli bir konuşma yaptıklarında bunun sadece kendi aralarında kaldığını zannederler. Oysa, o anda onların yanında Allah vardır. Onların gizli konuşmalarını, her türlü fısıldaşmalarını Allah işitmekte ve bilmektedir. Ancak, Allah’ın varlığından gafil olan insanlar, gizli konuşmalar sırasında kötülükleri tasarlarken, bunların gizli kalacağını ve hiçbir zaman öğrenilmeyeceğini, dolayısıyla bu kötülük planları yüzünden bir karşılık görmeyeceklerini zannederler. Oysa Allah onları her an görmekte ve işitmektedir:

Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor. Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır. (Tevbe Suresi, 78)

Herşeyi bilen ve gören Allah, hesap gününde insanlara yaptıklarının karşılıklarını verirken, onların gizli kaldığını sandıkları davranış ve düşüncelerini de ortaya çıkaracaktır. Allah gizliden daha gizli olanları da bildiğini Kuran’da insanlara şöyle bildirmektedir:

Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur. Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilmektedir. (Taha Suresi, 6-7)
Hesap gününde, Allah’tan hiçbir şeyin gizli kalmayarak ortaya çıkacağı ve Allah’ın herkese adaletle karşılığını vereceği ise şöyle bildirilmektedir:

Dereceleri yükselten Arş’ın sahibi (Allah), ‘toplanma ve buluşma’ günü ile uyarıp-korkutmak için, Kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir. O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah’a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) “Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah’ındır.” Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir. (Mümin Suresi, 15-17)

Adaletle hüküm verilebilmesi için o insan ve olaylar hakkında görülen ve görülmeyen tüm detayların bilinmesi gerekir. Örneğin bir insanın o davranışı hangi niyetle yaptığı, kimsenin görmediği yerlerde ve zamanlarda ne düşündüğü ve ne yaptığı gibi herşey bilinmeli ve ona göre karar verilmelidir. Herşeyi bilen, görülmeyeni gören sadece Allah’tır. Bu nedenle insanlar arasında mutlak adaletle hükmedecek olan yalnızca Allah’tır. Allah’ın Habir, yani herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan olduğu bir ayette şöyle bildirilir:

Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Haşr Suresi, 18)

Karma inancı gibi, bir akla, şuura, güce sahip olmayan, sadece insanlar tarafından isimlendirilerek “uydurulan” hayali bir kanunun ise “gizlinin gizlisini bilme”, “gizli fısıldaşmaları duyma” gibi sadece Allah’a ait özelliklere sahip olmadığı açıktır. Sadece insanların uydurarak isimlendirdikleri bir kavramın herhangi bir güç ve iradeye sahip olması beklenemez. Aksini söylemek, son derece saçma ve mantık dışı bir iddiadır. Bu, herhangi bir insanın, kendi kendine bir kavram üretip, sonra bu kavramın insanlar arasında adalet dağıtacağını, bu kavramın dünyada savaşlara son vereceğini, bu kavramı her gün tekrar eden insanların bir gün zengin olacağını iddia etmesi ile aynıdır. Bunlar tamamen batıl inançlardır ve hiçbir tutarlı yönü bulunmamaktadır. Bir yerde adalet olması için, o adaleti sağlayan bir irade olması gerekir. Karma ise, sadece bir kelime, bir felsefedir. Biraz düşünüldüğünde dahi, Karma felsefesinin ne kadar akıl ve mantık dışı bir inanış olduğu görülecektir.

Allah hiçbir şeyi unutmaz ve yanılmaz

Allah insanlar arasında adaletle hükmederken her olayı, her konuşmayı değerlendirir ve en doğru, en hayırlı hükmü verir. Zaten bunların tamamını yaratan Kendisidir. Ancak bazı sığ görüşlü insanlar Allah’ın herşeyi bildiğini ve hıfz ettiğini bir türlü kavrayamazlar. Bu insanlara Kuran’da verilen örneklerden biri Hz. Musa zamanında yaşayan Firavun’dur. Hz. Musa, Allah’ın her insana doğru yolu gösterdiğini söylediğinde Firavun büyük bir cahillik örneği sergileyerek, ilk nesillerin durumunun ne olacağını sormuştur:

Dedi ki: “Bizim Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir.” (Firavun) Dedi ki: “İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse?” Dedi ki: “Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz.” (Taha Suresi, 50-52)

Allah’ın “şaşırmayan ve unutmayan” olması, Allah’ın sonsuz adaleti ile birlikte tecelli eden özelliklerindendir. Örneğin insan aciz ve unutkan bir varlık olduğu için bir dostunun yaptığı iyiliği veya kötülüğü unutabilir. Ya da olayların detaylarını yanlış veya eksik hatırlayabilir. Bu ise, onun adaletle düşünmesini, doğru karar vermesini çoğu zaman olumsuz yönde etkiler. Oysa Allah, Hafız’dır. Yani, “yapılan işleri bütün ayrıntılarına varıncaya kadar tutan”dır. Örneğin bir insanın ilkokula başladığı günkü her hali, her konuşması, yürüyüşü, tavrı Allah katında tüm canlılığı ile, o günkü halinin tıpatıp aynısı ile hazır ve canlı olarak bulunmaktadır. Veya Hz. İbrahim döneminde yaşamış bir çiftçinin tarlasına ilk ekin ektiği günkü hali de Allah’ın hafızasındadır. Hesap gününde de tüm bu detaylar, aynı yaşandıkları ilk günkü gibi canlı, fiilen yaşanıyor olarak hazır bulunacaktır.

Kısacası Allah hiçbir şeyi unutmaz ve herşey, her an Rabbimizin hafızasında yaşanır. Bu nedenle her insanın dünya hayatında tüm yapıp ettiklerinin karşılığını eksiksiz olarak verir. Karma gibi hayali bir kavramın insanlara adalet dağıtmasını beklemek ise akıl ve mantık dışı, batıl bir inançtan başka bir şey değildir.

Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır

Kuran’ın birçok ayetinde Allah’ın merhametli, şefkatli ve kullarına karşı affedici olduğu bildirilir:

Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hac Suresi, 65)

Şüphesiz, senin Rabbin, gerçekten O, üstün ve güçlüdür, merhamet sahibidir. (Şuara Suresi, 9)

Kim kötülük işler veya nefsine zulmedip sonra Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı bağışlayıcı ve merhamet edici olarak bulur. (Nisa Suresi, 110)

Sonsuz merhamet sahibi olan Allah, tevbe ettikleri ve davranışlarını düzelttikleri takdirde kullarının günahlarını bağışlar. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir ve dünya hayatı boyunca onlara kendilerini düzeltmeleri için fırsat tanır. Allah bir ayetinde, eğer insanları günahlarından dolayı hemen cezalandırsa, yeryüzünde tek bir canlı dahi kalmayacağını bildirmektedir. Ancak Allah kullarına verdiği süreyle onları denemekte ve rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaları için onların önüne sayısız fırsat çıkarmaktadır. Bir ayette, Allah’ın insanlara bunun için süre tanıdığı şöyle bildirilir:

Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl Suresi, 61)

Allah’a iman eden, Allah’ın sonsuz adalet ve merhamet sahibi olduğunu bilerek O’na teslim olan her insan, ahirette, en küçük bir haksızlığa dahi uğratılmadan bu dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak alacağını bilmenin huzur ve güveni ile yaşar.
Kendilerine yol gösterici olarak Karma inancı gibi hak olan din dışında kanunlar, kurallar, efsaneler seçenler ise çok büyük bir yanılgı içindedirler. Kendileri yaratılmış, hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, aciz varlıkların veya insanların, isim vererek uydurdukları hayali kanunların kendilerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda sağlayamayacağından gaflettedirler. Bu kavramların sahte birer ilah olduğunu ve insanlar arasında adalet dağıtmaya, insanları tekrar dirilterek onların yaşamlarını belirlemeye güçleri olmadığını gözardı etmektedirler. Bu kişiler bilmelidirler ki, insanların tek yaratıcısı, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’tır. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

Allah’tan başka bir hakem mi arıyayım? Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma. (Enam Suresi, 114)

ALLAH’IN EN SON VE HİÇ DEĞİŞMEYEN VAHYİ: KURAN

Daha önce de belirtildiği gibi insanların büyük bir bölümü, gerçekte dinin özellikleri olan sevgi, barış, huzur, dostluk, merhamet, şefkat gibi özellikleri hak dinin dışındaki yollarda, örneğin Karma gibi felsefelerde ararlar. Oysa, bunlar batıl ve sapkın inanışlardan kaynaklanan felsefelerdir. İnsanın fıtratını, nasıl mutlu ve huzurlu olacağını bilen ise onu yaratan Allah’tır. Dolayısıyla insan için en doğru ve en güzel yol, Allah’ın kendisine gösterdiği yoldur. Allah, kulları için seçtiği hak yolu ve dini ise son vahyi olan Kuran’da bildirmiştir. Allah Kuran için “Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici olan bir Kitaptır.” (Bakara Suresi, 2) diye bildirmektedir.

Allah, Kendisini tanıtmak, insanları, dünya hayatını ve ölümü yaratma amacını bildirmek, ahiretin, kıyamet gününün ve hesap gününün varlığını haber vermek ve insanlara hoşnut olacağı güzel ahlakı açıklamak gibi daha birçok hikmet ile Kuran’ı Peygamberimiz Hz. Muhammed’e vahyetmiştir. Allah, Kuran’dan önce de birçok peygambere vahyini bildirmiştir. Ancak bu ilahi kitaplar zaman içinde kısmen tahrif edilmişlerdir. Kuran ise son ilahi kitaptır ve Allah’ın vaadine uygun olarak hiçbir bozulmaya uğramamıştır. Kuran’ın bozulmadan korunacağını Allah bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

Hiç şüphesiz, zikri (Kuran’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz. (Hicr Suresi, 9)

İman edenler Kuran’ın Allah katından olduğuna ve insanlar için tek yol gösterici olduğuna kesin bir bilgi ile iman ederler. Bunun pek çok delili vardır. Örneğin Kuran’daki eşsiz üslup ve sahip olduğu üstün hikmet, onun Allah katından olduğunun çok açık bir delilidir. Bunun yanı sıra Kuran pek çok mucize içermektedir. Örneğin Kuran’ın indirildiği dönemde, yani günümüzden 1400 yıl önce bilinmesi mümkün olmayan, henüz geçtiğimiz yüzyılda bulunmuş olan bazı bilimsel gerçekler Kuran’da bildirilmektedir. (Detaylı bilgi için bkz. Ek Bölüm 1: Kuran Mucizeleri)

Kuran’da bilimsel bazı gerçeklerin yanı sıra gelecekten haberler de verilmiştir. Ve bu haberlerin tarih içinde yaşanmaları ile Kuran’a ait birçok mucize daha gerçekleşmiştir. (Detaylı bilgi için bkz. Ek Bölüm 1: Kuran Mucizeleri)

Kuran’ın en önemli özelliklerinden bir diğeri ise içinde hiçbir çelişki bulunmamasıdır. Tarih boyunca dine düşman olan kişiler Kuran’a art niyetli bir bakış açısı ile yaklaşmışlar, kendi sığ mantık örgüleri ile bir çelişki bulabilmek için büyük çaba harcamışlardır. Oysa Allah’ın sözü olan Kuran’da tek bir çelişki dahi bulunmamaktadır. Allah Kuran’ın bu özelliğini bir ayetinde şöyle bildirir:

Onlar hala Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)

Kuran doğruyu yanlıştan ayırt eden bir rehberdir

Yeryüzünde birçok fikir, felsefe ve inanış vardır. Bunların pek çoğu hem birçok batıl ve tehlikeli inanç, düşünce ve uygulamaya hem de kısmen güzel özelliklere sahiptir. Örneğin Karma inancı gerçekte birçok sapkın ve batıl inancı içinde barındırmaktadır. Bir yandan da insanların güzel ahlak içinde yaşamalarını teşvik edecek bazı özelliklere sahiptir. Ancak, neyin gerçekten iyi ve neyin gerçekten kötü olduğunu ayırt etmenin tek yolu, Allah’ın tüm insanlığa tek rehber olarak gönderdiği Kuran’a bakmaktır. Örneğin bu kitap boyunca Karma inancının bazı özellikleri anlatılmış ve bu özelliklerin neden doğru veya yanlış olduğu açıklanmıştır. Bu açıklamalar yapılırken ise, tek ölçü ve başvuru kaynağı Kuran ayetleri olmuştur. Örneğin Karma’daki reenkarnasyon inancı eleştirilirken, Kuran ayetleri rehber olarak alınmıştır. Çünkü Allah’ın kitabı dışındaki kaynaklar insan düşüncesinin ürünleridir ve mutlak doğru olmaları mümkün değildir. Tek mutlak doğru Allah’ın kitabıdır. Onun dışında kaynaklara dayanarak bir hayat kuranlar yanılgıya düşmekten kendilerini uzak tutamazlar.

Allah Kuran’ın doğruyu yanlıştan ayırt eden (Furkan) özelliği için bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Bundan (Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır. (Al-i İmran Suresi, 4)

Kuran insanları kurtuluşa götüren, onları ölümden sonraki sonsuz hayatları için uyaran, doğru yolu gösteren, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmak isteyenler için rehber olan tek kitaptır. Ve Kuran’da tebliğ edilen İslam dini, Allah’ın insanlar için seçtiği tek dindir. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 85)

SONUÇ

Karma gibi inançlarda veya birçok doğu dininde, hak dinlerden kalan bazı özellikler olduğu açıktır. Ancak bu dinler zaman içinde gelenek ve göreneklerin, atalarından kalma batıl inançların karıştırılması ile hurafelerle dolu inançlara dönüştürülmüşlerdir. Bir yandan insanları güzel ahlaka ve barışa çağırırlarken, bir yandan da ineklere tapılması, ineğe selam verilmesi, farelerin, maymunların kutsal sayılması gibi birçok akıldışı inancı da barındırmaktadırlar.
Bu nedenle, barış, sevgi, dostluk, huzur gibi güzel ahlak özelliklerini yaşamak, bunların insanlar arasında yayılmasını sağlamak isteyen ve bu isteğinde samimi olan herkesin, Allah’a ve Allah’ın indirdiği ve insanlar için yol gösterici olarak seçtiği Kuran’a yönelmesi gerekir. İnsanların sıkıntı duydukları, düzeltmek istedikleri herşeyin tek çözümü Kuran’da bulunmaktadır. Allah her insanı Kendi seçtiği dine uyduğu takdirde mutlu ve huzurlu olacak şekilde yaratmıştır:

Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
—————–

DİPNOTLAR

1- Prof. Dr. Günay Tümer, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara 1993, s.91-92
2- Büyük Dinler ve Mezhepler Ansiklopedisi, 1964, İstanbul, s. 52
3- Edward Washburn Hopkins, The Religions of India, Boston, 1995, s. 319
4- Dr. Ali İhsan Yitik, Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, s.130-131
5- Prof. Dr. Günay Tümer, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara 1993, s. 163
6- http://hellfire.dusers.drexel.edu/~buddha/Buddhism/Concepts/Karma.htm

KUR’AN’DA REENKARNASYONUN REDDİ

http://www.hikmet.net/tr/gundem_yazilari/a.55762.html

Reenkarnasyon lügatte tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd (1), ölümden sonra rûhun bir bedenden başka bir bedene, kimi kez de insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü (2) manâlarına gelmektedir. Kelimenin kökü, bedenlenme, bir bedene bürünme manasındaki enkarnasyon’dur. Buna göre reenkarnasyon, tekrar bedenlenme manasına gelmektedir. Renaissance (tekrar doğuş) da aynı manadadır.

Lügatte tenasühle aynı manaya gelmesine karşılık, bilhassa günümüzde bu fikri savunan bazı gruplara göre reenkarnasyon, tenasühten farklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır. Buna göre, reenkarnasyonda bir gerileme ve hayvan bedenlerine intikal söz konusu değildir. Bu yönüyle reenkarnasyon, daha çok doğu öğretilerinde görülen ruhun başka bir varlığın bedenine geçmesini ifade eden tenasüh ve ruh göçünden, başka bir ifadeyle métempsychose ve transmigration’dan (3) tamamen farklıdır. Yeni tenasühçüler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kişilere göre, reenkarnasyonun Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş- gidiş vardır . Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Varlık, dünyaya her bağlanışında geçmiş hayatlarının toplu ürünü olan bir durumla karşılaşır. Tekâmülde hiç bir zaman aşağı seviyelere dönülmeyeceği (tedennî olmayacağı) kabul edilmiştir.(4)

Günümüzde daha çok ruhçu akımlar tarafından desteklenen bu batıl iddiaya göre, ruhen tekâmül etmemiş ve olgunluğa ulaşamamış ruhlar, tekâmül edinceye kadar tekrar tekrar dünyaya geleceklerdir. Halbuki yakînen incelendiğinde günümüzdeki reenkarnasyon anlayışlarının da, daha çok Hint dinlerinde görülen ve eski bir hurâfe olan tenasüh inancının çağdaş kılıflar içinde sunulmuş yeni bir şekli olduğu görülecektir.

Türkiye’de reenkarnasyonu savunan bazı kimseler, Batı’da aynı fikrin temsilcileri olan insanların Tevrat ve İncil’in bir takım âyetlerini reenkarnasyon teorisine uygun düşecek bir tarzda yorumlamalarından etkilenerek, Kur’ân’dan bu konuya uygun bir şekilde tevil edebilecekleri âyetler arayarak, bu ayetleri gerçek manalarıyla hiç ilgisi olmayan tuhaf tevillerle kendi görüşleri istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmişte, tenâsüh için yapılan benzer çabalar da onlar için ayrı bir dayanak noktası olmuştur. Halbuki Kur’an, reenkarnasyonu açık bir şekilde reddetmekte ve hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Bu konuda apaçık âyetler ortada varken, onları görmezlikten gelerek başka âyetlerden zorlamalı yorumlarla bu teoriye destek aranmasının ne derece yanlış bir yaklaşım olduğu açıktır.

Doğru olan yaklaşım ise, bir konuda manası açık (muhkem) ve bunun yanında bazı kapalı (müteşabih) âyetler olduğu takdirde, manası açık olanları esas alarak diğer âyetleri onların ışığında yorumlamaya çalışmaktır. İşte bu makalede takdim edeceğimiz âyetlerin çoğu bu konuda açık olup dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade etmektedir.

DÜNYAYA TEKRAR DÖNÜŞ İSTEKLERİNİN REDDEDİLMESİ

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

Gelecek makalemizde, insanların dünyaya geri dönüş isteklerinin nasıl reddedildiğini safha safha sizlere arz etmeye çalışacağız.

DİPNOTLAR

1- Munîr Ba’lebekkî, el-Mevrid-90, 24. bsk., Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut, 1990, s.773;

2- Tahsin Saraç ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),

3- Gérard Encausse Papus, Reenkarnasyon, İstanbul, 1999, s. 20, 104; René Guénon, Ruhçu Yanılgı (L’Erreur Spirite), çev. L. Fevzi Topaçoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 179, 180. Bu kavramlar hakkında daha geniş bilgi için bkz., a.e., s. 179-185. Transmigrasyonun lügât manası, göç, rûh göçü, başka bir varlığa geçmektir (bkz. Saraç, s.1413). Batı’da, başka bir bedene ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),

4- Bedri Ruhselman. Ruh ve Kâinât, Ruh ve Madde Yayınları., İstanbul, 1977, s.152; Sinan Onbulak. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek yay., İstanbul, 1975; Necati Tarıman, “Reenkarnasyoncu Ne Ola ki?”, Türkiye Günlüğü, sayı, 45, Mart-Nisan, 1997, s. 228.
———————————

A. Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

a. Ölümden Sonra Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

Birinci durum, yani ahiret aleminin giriş kapısı hükmünde olan ölüm anında dünyaya tekrar döndürülme isteğinin reddedilişi çeşitli âyetlerde ifade edilmiştir. Şu âyet bu konuda çok açık ve kesindir: “Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünya hayatımda artık iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” (Mü’minûn, 99-100).

Dünyaya yeniden gelmenin asla söz konusu olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ifade eden bu ayet-i kerime’de dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğu ifade edilirken, tekid sadedinde “o, söylediği boş bir laftan ibarettir” buyrulmuş,(6) böylece Allah’ın böyle bir va’di olmadığına ve bu yakarışın asla kabul görmeyeceğine dikkat çekilmiştir.

“Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” ifadesi de diriltilecekleri güne kadar önlerinde bir berzah (7) (dünyaya dönmelerine mani olan bir engel) olup böylece dünya ile ahiret arasında farklı bir hayat boyutunda olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. “Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk tekrar oraya dönemiyorsa bu dünya hayatından çıkarak kabir hayatına giden bir ruh da oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir.” (8) Böylece bu âyetteki berzah kelimesi de dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını bildirmektedir.

Nitekim, dünyaya tekrar dönüş inancının çok yaygın olduğu coğrafyadan bir insan olarak İkbal, “Kur’ân-ı Mübin’de iyice açıklanmış ve hiçbir fikir karmaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir” dedikten sonra, ikinci noktada “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet sarih bir şekilde açıklanmıştır” (9) diyerek yukarıda takdim ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Bu apaçık beyana rağmen “bu âyet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil” (10) veya “reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir” (11) gibi iddiaların tutarsızlığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine ne de bu sözü söyleyenin dünyaya birkaç defa geldiğine dair her hangi bir işaret yoktur. Eğer bu istek dünyaya birkaç kere gelmiş bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedi mi?!… gibi bir üslup kullanılırdı. Nitekim benzer bir âyette pişmanlığını dile getiren inkarcıya şöyle cevap verilmiştir: “Size düşünüp taşınacak kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?! Hem size peygamber de gelip uyardı.” (Fâtır, 37). Bu âyette de insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, birkaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Böylece her insana öğüt alacağı, düşünüp taşınacağı miktarda –uzun veya kısa- bir süre verildiği belirtilmiştir. Eğer bu süre yeterli olmasa ve yeniden dünyaya gelme ihtiyacı olsaydı âyette bu ifadeler kullanılmazdı.

Yukarıdaki âyete benzer başka âyetler de vardır: “Kendilerine azabın geleceği ve kâfirlerin Rabbimiz bize birazcık mühlet ver de davetine uyalım ve elçine tabi olalım diyecekleri gün hakkında insanları uyar” (İbrahim, 44), “Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım! diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” (Münâfikûn, 10-11).

Bu âyetler dünyaya tekrar dönmenin olmadığını göstermektedir. Çünkü reenkarnasyondan maksat tekâmülü tamamlamak olduğuna göre, eğer bu iddia doğru ise, böyle bir talepte bulunana salihlerden olma fırsatı verilmeli değil miydi?! Halbuki değil dünyaya tekrar gelme, ecelin ertelenmesine dahi izin yoktur. Bu durum: “Allah, eceli gelmiş bir kimseyi asla ertelemez…” ayetiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şu âyet de bu hususu desteklemektedir: “Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde artık ertelenmez” (Nuh, 4). Bu âyetler reenkarnasyon olmayacağını çok açık bir şekilde bildiriyor. Çünkü ölmek üzere olan kimsenin eceli tehir edilmediğine, ek süre verilmediğine göre, artık ölüm gelip çattıktan sonra yapılacak böyle bir talep asla kabul edilmez. Yani böyle bir istek kabul edilseydi, ölmeden önce gerçekleştirilirdi.

Allah tarafından dünyaya tekrar dönmeye izin verilmeyince, artık insanların kendi gayret ve çabalarıyla da böyle bir şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Şu âyette ifade olunduğu gibi: “Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde, O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz. Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa, iddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!” (Vakıa, 83-87). Dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade eden bu üslup bu yöndeki ümit kapılarını tamamen kapamaktadır.

b. Mahşer Gününde Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

Şu âyette ise, inkarcıların kıyamet gününde amellerinden hesaba çekildikleri sırada dünyaya tekrar dönme isteklerinin boş bir temenniden ibaret olduğu dile getirilmektedir:

“… Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti” (A’raf, 53).

Böylece, inkarcıların mahşer meydanında iken dile getirdikleri dünyaya tekrar dönme talepleri bu ayetle de reddedilmiş, artık onlar için ne bir şefaatçinin ne de dünyaya tekrar döndürülmenin olmayacağı bildirilmiştir.

c. Cehennem’i Görme Esnasındaki Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“… Yahut azabı gördüğünde, keşke bir kere daha dönme imkânım olsaydı da iyilerden olsaydım diyeceği günden sakının” (Zümer, 58), “Onların ateşin karşısında durdurulup, ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) onlara göründü. Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” (En’am, 27-28). Bu âyetteki “Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” ifadesi mevzumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle, faraza onlar dünyaya tekrar gönderilseler dahi yine aynı şeyleri yapıp Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek insanların bu dünyaya neden bir daha gönderilmediklerinin gerekçesi ve hikmeti beyan edilmiştir.

d. Cehennem’de İken Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“Rabbimiz! bizi cehennemden çıkar! Eğer bir daha (eski halimize ve günahlara) dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Buyurdu ki, kesin sesinizi! Konuşmayın!..” (Mü’minûn, 107-108). “Rabbimiz bizi çıkar da yapmadığımız salih amelleri yapalım” (Fâtır, 37), “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah! Keşke bir kere daha dünyaya gitseydik de şimdi onların (kötülerin) bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık! İşte böylece Allah onlara, yaptıkları şeyleri pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkacak değillerdir” (Bakara, 167). Bu son âyet, onların dünyaya dönme talepleri bir yana, ölüp cehennem azabından kurtulma arzularının bile yerine getirilmeyeceğini, aksine, ölümsüz bir şekilde cehennemde ebedî kalacaklarını bildiriyor.

Görüldüğü gibi, bu dört durumun hepsinde dünyaya tekrar dönmek isteyen günahkar ve inkarcıların istekleri kesin bir dille reddedilmiş, böyle bir şeyin yapılmayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. Dolayısıyla bu apaçık âyetlerden sonra bir takım yanlış yorumlara saparak bazı âyetleri aksi manalara hamletmeye çalışmanın çok yanlış bir davranış olduğu ortadadır.

Burada, dünyaya tekrar dönmek muhal olduğuna göre, neden böyle bir temennide bulunuyorlar? şeklinde akla gelebilecek soruya şöyle cevap verebiliriz: Onların bu temennileri, ya böyle bir şeyin imkânsız olduğunu bilmediklerinden, ya da imkânsız olduğunu bildikleri halde, aşırı derecedeki pişmanlıklarını ifade etmekten dolayıdır. Çünkü olmayacak bir şey de temenni edilebilir.(12) Şöyle de düşünebiliriz; onlar her ne kadar dünyaya tekrar dönmenin muhal olduğunu bilseler de, karşılaştıkları dehşetli durumlardan kurtulmak için hiçbir çareleri olmadığından, muhal olduğunu bile bile bunu istemek durumunda kalmışlardır.
——————————————–

* Atatürk Ünv. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi

vgulluce@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

6- İbn Aşur, Tefsiru’-Tahrir ve’t-Tenvir, Daru’t-Tunusiyye, tsz., XVIII, 123.

7- Âyette geçen berzah hakkında sahabe ve tabiinden şu görüşler nakledilmiştir: Ölümle diriliş arasındaki perde, dünya ile ahiret arasındaki perde, ölüyle ölünün dünyaya dönmesi arasındaki engel, kıyamet gününe kadarki mühlet… (Maverdi, en-Nüket ve’l-Uyun, Beyrut, 1992, IV, 66-67).

8- Celal Kırca, Kur’ân ve İnsan, Marifet Yay., İstanbul, 1996, s. 175.

9- Muhammed İkbal, İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1984, s. 160.,

10- Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1991, VI, 118,

11- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’daki İslâm, Yeni Boyut, İstanbul, 1994, s. 312.

12- Meraği, Tefsir, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 1974, VII, 101.
——————————————————————

lise-1 ders notlarından (drmavi)

Hinduizm: Brahmanizm de denir. Toplumun kast sistemine göre tabakalara ayrılması demektir.
Belli inanç ve ibadet sistemi yoktur. Herkes istediği gibi ibadet yapar. Bu yüzden Yoga ve Meditasyon, ineği ve Ganj nehrini kutsal sayma, arınmak için orda yıkanma, ölünce cesedi yakıp külünü kutsal sayılan Ganj nehrine dökme gibi uygulamalar vardır.
Kast sistemi:1-Brahmanlar (Din adamları) 2-Prensler ve askerler 3-Tüccar ve esnaflar 4-İşçiler ve sanat karlar 5-Paryalar-Köle ve insan sa yılmayanlar. Buna göre üst sınıflar alt sınıfları kolay yönetebilmek için böyle bir sistem geliştirmişlerdir. İnsanlar doğuştan geldikleri alt sınıflar da sabreder ve hizmet ederler, öldükten sonra , başka bir bedenle, dünyaya, üst sınıflarda tekrar geleceklerine ve her gelişte tekamül ederek, ruhun olgunlaşacağına, arınacağına ve üst sınıflara yükseleceğine inanırlar. Bu inanışa “Tenasüh-Reenkarnasyon-Ruh göçü denir.
İslam’da Ruh göçü yoktur:
a-Ayette dünyaya geri dönüşün olmadığı açıkça belirtilir(23/100;44/56)
b-Peygamberimiz, şehitlerin tekrar dün yaya gönderilip tekrar şehit olmak istediklerini fakat Allah’ın buna izin vermeyeceğini belirtir.
c-Adalet açısından da bu mümkün değildir. Çünkü insan hangi bedeniyle işlediklerinden sorumlu tutulacaktır?
d-O tarafa gidip gelen hangi insan bir daha kötülük işler. Önceki kötülüklerinin cezasını kim çekecektir?
E-Psikolojik açıdan apayrı bir ruh kaosu yaşamak kaçınılmaz olacaktır. İnsanın yaptıklarını hatırlaması ile acıları acılarını arttıracak lezzetleri yokluğunun ayrı acısını verecektir öte yandan yapmak istedikleri daima yaptıklarının içten baskısı ile etkileyebil ve ruhu daima bir çelişki içinde bırakabilecektir
e-İmtihan açısından da imkansızdır. Allah, herkesi eşit olarak, görmeden inanmakla bizi imtihan etmektedir.
f-Bilim sel açıdan şimdiye kadar kanıtlanmış hiçbir olay yoktur. Bu tür iddialarda bulunanlar, psikolojik olarak farklı ruha sahip olanlardır. Bilinçaltında
ki çocukluk bilgilerinin hatırlanması olarak yorumlanmaktadır.
g-Aslında fena da olmazdı. Peygamberler, büyük adamlar geri gelseler de yar dım etseler(!)..Bu anlayış inanç boşluğu içinde bulunan veya medyatik olmak isteyen üç beş insan tarafından savunulur ve filimlerde görülür.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:38 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: