günahlar

Günahlar

M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Eylül 1981, Cilt 3, Sayı 32

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır.

Günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz.

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günahtan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya marûz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, başaşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

Âdem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişti. Şeytan ise, baş aşağı düşlüğü o günah gayyâsından kurtulamamış ve helâk olmuştu.

Ve, daha

“Nice servi revan canlar,
Nice gülyüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi Hanlar
Ve nice tâcdarlar.”

böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açmış, fakat bir daha da; geriye dönmeye muvaffak olamamışlardır. Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inâyet eline kalmıştır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryatlara karşı alâkasızdır.

Yığın yığın günah vardır insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda, birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar… Birinden kurtulması mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir hayli müşküldür. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar. Yoksa diferansiyeli bozuk bir araba ile, en sert virajları aşma gibi olacaktır ki, bir çukurda gidip “ârâm” edeceğini şimdiden söylemek, herhalde kehânet sayılmaz.

Çeşit çeşittir günahlar. Başta gelenleri, en doğru sözlünün beyanında, şu ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak; haksız yere cana kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şahâdette bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak vs…

Bunlar, insanın düşünce dünyasına, iç hayatına, âile ve topluma karşı öyle inhiraflarıdır ki, vaktinde önü alınmazsa, âile de yıkılır gider, toplum da.

Evet, tevhitle iç âlemini düzenleyememiş, yükselip içtimâî hayata girememiş güdük ruhlardan, hem âile, hem toplum, hem de vatan çok sakınmalıdır. İç âlemi, isden, pastan görünmez hâle gelmiş ve derûnunda ak’ın kara’ya karıştığı bu talihsizler, bugün olmasa yarın, yurdu da yuvayı da kundaklayacaklardır. Dünden bugüne, bu gözü ve kalbi mühürlülerin, hıyânet ve ihanetleri, hiç de küçümsenmeyecek kadar çok olmuştur.

Ne var ki, vatanın sağa sola peşkeş çekilmesinden, ormanların ve bağların bozulup çöle çevrilmesine kadar, her türlü kötülüğü yapan, câhil, iz’ansız, inançsız ve başkalarının kuklası bu yığınların baş sorumluları da yine bizleriz.

Evet, biz ihmâl ettik. Biz bozduk. Biz inançsız ve hoyrat kıldık. Hesabını da biz vereceğiz. Bugün hâdiselerin demir pençesinde; yarın, tarih karşısındaki muhâkememizde; öbür gün de, kılı kırk yaran Yüce Dîvân’ın iğneden ipliğe hesap sorduğu hengâmda…

Bir milletin, kendi özünden uzaklaştırılması, ruhuna yabancı düşünceler aşılayarak, mihrabının yıkılması ve minberinin yerinin değiştirilmesi, tarih karşısında ve Hakk Dîvân’ında bağışlanmayacak günahlardandır.

Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum birer yeniçeri yığını hâline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra, bu azgınlaşmış ruha ceza veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve Bektâşî kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır.

Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalplerini ruhlarını inançsız ve itmi’nânsız hâle getirmek. Günahtır, onları geçmişine ve köküne düşman yapmak. Günahtır, onu, yabancı Araplarla kendinden uzaklaştırmak. Ve, günahtır, onu, manevî ve mukaddes dayanaklarından mahrum bırakmak. Günahtır, günah…!

Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki; o da, ortalığı yangına ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı… Toplumumuzu içten içe kemiren bu binbir günahın başbuğu, vicdanla sezilip, muhâsebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar, milletin, kendi kendini yenilemesinden ve hattâ yaşamasından söz etmek oldukça zordur.

“Bu hissizlikle cemiyyet yaşar derlerse pek yanlış;
Bir millet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış.” (M.A.)

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/cag.ve.nesil/a269.html
————

Günah Hayra Vesile Olur mu?

M. Fethullah Gülen, herkul.org, 03.12.2001

Günah çok kötü bir şeydir; ancak, bir yerde iyi sayılabilir. O da, kulun bir günaha girdikten sonra bir ömür boyu onun için ah u vah etmesi halidir. Mesela, bir harama im’anı nazar ile (dikkatlice) bakan, fakat yıllar sonra bile onu hatırladıkça iki büklüm olup Rahmet Kapısı’na yönelen bir kul için o günah pek çok hayırlara da gebe olabilir.

Öyle bir Sultan’a kul olacaksın ki, Fatih Sultan Mehmet ile bir farkın kalmayacak, Yavuz Sultan Selim ile aynı çeşmeden testini dolduracaksın.

Edebin asıl menşei sünneti seniyyeye ittiba etmektir; vicdan değildir, kalp değildir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12060.html
———–

İç-Dış Ahengi ve Günah Karşısındaki Tavır

M. Fethullah Gülen, herkul.org, 15.02.2002

İnsan, dış görünüşüne önem verdiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibariyle de dikkatli yaşamasını bilmelidir. Mesela, insanın bir yerinde göze batacak bir şey varsa, dikkat çeker diye onu gizler.. yakası kıvrık kalmıştır, pantolonun paçası bozulmuştur; farkına varınca hemen onu düzeltir. Bunun gibi, kalbde bir inhiraf olduğunda, ruhta hedefinden sapma meydana geldiğinde de hemen harekete geçmesi lazımdır.. harekete geçip onun çaresine bakması, yoluna koyması lazımdır.

Mesela, göz yoluyla kalbe bir şey gelebilir; kulak veya ağız vesilesiyle kalbe bir şey bulaşabilir. İnsan görünüşündeki dağınıklık kadar, belki ondan daha fazla, gönül hayatındaki bu tür dağınıklıklara dikkat etmeli ve devamlı hassas yaşamalıdır. Hiç olmayacak şekilde, mesela konuşurken ağzından kaçırıverirsin: “Filanca yüzüme bakarken biraz aval aval baktı.” O şahıs kendisine söylenince bundan rahatsızlık duyacaktır. Hemen arkasından koşup, ona yetişip “Ağzımdan bilmeyerek böyle bir şey çıktı, hakkını helal et.” demek icap eder. Aynen bunun gibi, “Niye hava soğuk?” diye aklından geçti. Hemen arkasından “Estağfirullah ya Rabbi, Senin soğuğuna, sıcağına karışamam.” demelidir.

İnsan, üstünebaşına, yakasınapaçasına dikkat ettiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla Allah’ın ölçüleri içinde O’nun sevimsiz kabul ettiği şeylere karşı da teyakkuz halinde yaşamalıdır. Bazı hassas tipler vardır. Giysisiyle, oturduğuyattığı yeriyle düzen arayışı içindedirler. Ama ruhi hayatında o kadar duyarlı değildirler. Bazı insanlar da düzensizdir, çevresi, eşyaları karışıktır. Fakat, ruhî hayatı itibarıyla fevkalade bir insandır. Bunlar birbirine uymayabilir. Ama bazıları da var ki, hem dış görünüşü itibarıyla, hem de iç hayatı, ruhî ve kalbî yönüyle her zaman hassastır, duyarlıdır. Herhalde en iyi insan da odur: İçdış ahengi mevzuunda fevkalade hassas ve duyarlı yaşayan, eğribüğrü şey görmek istemeyen insan… Bu çok önemlidir.

İnsana bazen bazı şeyler ağır gelebilir. Fakat aklımızdan geçen şeylerden dolayı bile, marzı ilahîye (Allah’ın rızasına) muvafık değildir korkusuyla, günah işlemiş gibi davranılmalı. Günah dediğimiz şeyin sürekli kendisini hissettirmesi müminin kalbinin cilasındandır. Çok parlak bir kalbe bir kere bile kir düşmüşse aradan elli sene geçse dahi o kalbin sahibi, o günahı sanki o gün işlemiş gibi duyar. Günaha karşı koymanın en güçlü yolu da budur. Bir kere yapmışsa bir masiyet, onu yeni yapmış gibi vicdanını incitici olarak bulur. “Keşke” der. “Keşke…” Bu önemlidir. Siz günahınızı unutursanız o, öbür tarafta başınıza gâile (dert, felaket) olur. Allah’ın rahmeti unutulmamalı, günah da unutulmamalı. O’nun affediciliği unutulmamalı; ama günahın çirkinliği de unutulmamalı. Mümin, bir kere hata etse bir ömür boyu onun için gözyaşı döker.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12289.html
———–

Günah-Tevbe Dengesi

Sızıntı, Ekim 1981, Cilt 3, Sayı 33

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifâde ile günah; vicdanın muvakkat bir murâkabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir.! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik.!

Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler giderilmedikten, ve zamanın “günah kare”sindeki boşluk doldurulmadıktan; hislerde ürperti, ruhta ızdırap, gözlerde yaş belirmedikten sonra, işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek, tutarsız ve kabûlden uzaktır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9985.html
———–

Günah, İnsanı Kendinden Uzaklaştırır

Sızıntı, Eylül 1981, Cilt 3, Sayı 32

Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inâyet eline kalmıştır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryatlara karşı alâkasızdır.

Adem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişti. Şeytan ise, baş aşağı düştüğü o günah gayyâsından kurtulamamış ve helâk olmuştu.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9981.html
———-

Günahlardan Çıkış Yolları

Günahlar karşısında en büyük tahassüngahımız (sığınma yeri) olan tevbe mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:

1. Günah karşısındaki tepki

Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, işlediğiniz bir günah karşısında başınızı yere koyar, feryâd u figan eder, dua dua yalvarır, günahınızın afvını dilersiniz. Öyle an da olur ki, ne ağlamalarınız ne de ah u vahlarınız sizi tatmin eder ve feryadlarınız içinizdeki yangını söndürür. Ama, ümit edilir ki, içinizde sizi sürekli rahatsız eden bu hüzün, tevbe adına, Allah katında daha makbul ve daha geçerli olur…

Çarşı-pazardan geçerken, istemeden gözünüz ağyara kaydığında, şayet sizde şöyle düşünceler hasıl oluyorsa: “Ahh! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince, her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, bakışlarım ağyara kaydı ve günah işledim. Halbuki gözlerimi kapayabilirdim. Yolumun uzaması pahasına daha selâmetli ve emin bir yolu tercih edebilirdim vs.” ve hemen oralarda bir namazgâh bulup başınızı secdeye koyarak ah u vah edip inleyebiliyorsanız, veyahut içinizi kaplayan hüzünle dünya size dar geliyorsa, hakiki tevbeyi yakalamışsınız demektir. Evet tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır.

Bu itibarla da, önemli olan günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektir. Mü’minin günaha bakışı budur ve bu olmalıdır. Aksi takdirde günahın âkıbetinden ve neticesinden şüphesi var demektir.

Her günahın, bir iç nedametle kalbin ritimlerinin ve damarlardaki kanın cereyan ve cevelanının değişmesi şeklinde bir mukabele görmesi çok önemlidir.

2. Günahın kısa ömürlü olması

Bir yerde sürçüp günah işlediğiniz ve günah atmosferine kaydığınızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalısınız. Arınmalı ve kesinlikle bunu tehir etmemelisiniz. Çünkü bir saat sonra sırtınızdaki bu Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinizin huzuruna gitmeyeceğinize dair elinizde bir senet yoktur. Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikten sonra, rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…

Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak şahsın kendi aleyhindedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, saygılı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan haline gelir. Ve bir defa lekelenince de kalp artık yeni lekelere açılır. Böylece insan fasid bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet “Bel râna ala kulubihim; Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı” (Mutaffifin/14) sırrı zuhur eder.

Bundan dolayıdır ki, insanlardaki duygu ve düşünceyi daima bu zemine çekip, onlara bu hakikatleri anlatmak ve onları günahlar karşısında hüşyar ve uyanık hale getirmeye çalışmak çok önemlidir. Hatta gücünüz yeterse veya bir kuvve-i kudsiye-i velâyetiniz varsa, günahın çirkin yüzünü onlara göstermelisiniz, göstermeli ve onları o günahlardan vazgeçirmelisiniz.

Evet, kalbi hüşyar ve uyanık, ruhu duyarlı insanlar âdeta her günahın, beraberinde getirmiş olduğu bir iğrenç kokuyu duyar gibi olurlar.

3. Günahı kerih görmek

Günaha karşı yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir. Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan-çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz. Meselâ, nasıl ki, elinizde çok nadide bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, ah u vah eder ve teessür duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O halde en az maddî bir kristalin kırılması karşısında duyduğunuz teessür kadar, işlediğiniz günah karşısında da teessür duymanız iktiza eder. Aksi halde günahı hafife alıyor ve önemsemiyorsunuz demektir.

4. Günah-tevbe dengesi

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama, çıkmak büyük bir gayret ister.

5. Günahı günah olarak bilmek

İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar günahtır. Mesela, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk” diye geçirmesi veyahut haram-helal demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu” şeklinde düşünmesi günahı irtikâp etmekten daha büyük günahlardır.

O halde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: “Ey günah, boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin.”

Günah hususunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu teşbihi çok manidardır: “Günahtan yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçınız” der. Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine arslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira, arslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat, akrep, yılan ve çıyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çıyan gibi kalleştir.

Hasılı günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak mü’minin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: günahlara karşı teyakkuz, Allah’a karşı vefalı olmak demektir.

Günahı günah olarak bilme mes’elesine “Eznebe abdî zenben…ilh” hadisi zaviyesinden de bakabiliriz. Yani kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden hadisi. Şöyle ki: Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre: “Günah işledim Rabbim” diyen kul: “Ey Rabbim ben yine bir kuyruk taktım. Şu halimle Sen bana ister kuyruklu bir tilki, ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir yılan nazarıyla bak! İşte ben oyum.” Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdetâ tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini ve o seviyeye düştüğünü itiraf ediyor.

Günah işlediği halde onu sezemeyene gelince, o zaten “kel en’ami belhüm edall” (A’raf/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları, bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki; o anketin neticesinde, Avrupa gençliğine ait tespit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira, hakikatten başka her yol, hakikatten başka neticelere götürür…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a684.html
———–

Günah İşleyen Bir Kişi Kendi İradesine Uyarak mı Günah İşler, Yoksa Cenab-ı Hakk’ın İrâde-i Külliyesi mi Günah İşletir?

M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Temmuz 1979, Cilt 1, Sayı 6

Meselenin kısaca ifadesi şudur: İnsanın elinde irade vardır. Biz buna ister cüz’î irade, ister meşiet-i beşeriye, isterse insanın kesb gücü diyelim. Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına da, küllî irade, halketme kuvveti yani kudret, irade ve tekvinin tasarrufu diyelim. (Bunlar Allah’ın sıfatlarıdır). Mesele, Cenâb-ı Hakk’a ait yönü ile ele alındığında, âdeta, Cenâb-ı Hak zorluyor da, olacak şeyler öyle oluyor, şeklinde anlaşılır ve bu suretle de, işin içine cebir giriyor. Mesele, insana ait yönüyle ele alındığı zaman ise, insan kendi işlerini kendi yapıyor, şeklinde anlaşılıyor ki, o zaman da işin içine “Herkes kendi fiilinin hâlıkı” düşüncesinden ibaret olan Mutezilî düşünce giriyor.

Kâinatta olup biten her şeyi Allah yaratır. Bu soruda “küllî irade” diye geçen şey de işte budur. Hatta, “Sizi de, işinizi de, Allah yarattı..” (Sâffât, 37/96) Yani sizin de, sizden sâdır olan ef’âlin de hâlıkı yalnız Allah’tır.

Meselâ: Siz bir taksi yapsanız, bir ev inşa etseniz, bu işleri yaratan Allah’tır. Siz ve ef’âliniz Allah’a aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus da vardır ki, o da kesb ve mübâşerettir. Bu ise âdî bir şart ve basit bir sebeptir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak dev bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi… Bu durumda “Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdahaleniz yok.” denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamıyla Allah’a aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüz’î müdahalenizi de âdi şart olarak kabul buyurmuş ve yapacağı şeyleri onun üzerine bina etmiştir.

Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hâle getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allah’a aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da “Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Musavviru’n-Nur” olan Hz. Allah’a (cc) aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir mübâşeretiniz vardır; o da Allah’ın kurduğu bu mekanizmada, Allah’ın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irade ve takatınızın çok fevkinde, o mekanizmanın tenvir vazifesi yapması ise tamamen Allah’a aittir.

Bir numune daha arz edelim: Meselâ; hazırlanıp, işler, çalışır, yürür hâle getirilmiş bir makine düşünelim ki; sadece çalıştırmak için onun düğmesine dokunma vazifesi, size verilmiş. O makineyi harekete getirmek ise, onu kuran ve inşa eden Zât’a mahsustur. Binaenaleyh, beşere ait bu küçük mübâşerete, “kesb” veya “Cüz’î irade” diyoruz. Allah’a ait olana ise “halk etme, yaratma” diyoruz. Ve böylece bir irade inkısâmı karşımıza çıkıyor:

1) Küllî irade,

2) Cüz’î İrade. İrade dediğimiz ki; murat etme, dileme demektir, bu tamamen Allah’a aittir. “Allah’ın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz.” (İnsan, 76/30) Bu husus, yanlış anlaşılmasın. Biz böyle düşünürken, kulun da “Bir parmak dokundurma denecek kadar iradesi vardır.” diyerek, tamamen cebrî bir determinizmden uzaklaşmış bulunuyoruz. İşi meydana getiren Allah’tır, derken de, Mûtezile mezhebi ve rasyonalistler gibi düşünmediğimizi gösteriyoruz. Bu suretle de ne Ulûhiyetinde, ne de Rubûbiyetinde Allah’a eş ve ortak koşmamış oluyoruz. Allah (cc) nasıl ki, Zâtında birdir; icrâatında da birdir.. işini başkasına yaptırtmaz. Allah (cc) her şeyi kendisi yaratmıştır. Fakat, teklif, imtihan gibi birtakım sırlar ve hikmetler için, beşerin mübâşeretini de şart-ı âdî olarak kabul buyurmuştur.

Meseleyi daha fazla tenvir için, bir büyük zâtın bu mevzûda irat ettiği bir misali sunmak istiyorum. Diyor ki: “Sen bir çocuğun isteğiyle, onu kucağına alsan; sonra sana dese ki; beni falan yere götür; sen de onu oraya götürsen; o da orada üşüyüp hastalansa.. sana: “Beni niye buraya getirdin!” diye itirazda bulunabilir mi? Tabiî ki bulunamaz. Çünkü; kendisi istedi. Üstelik ona: “Sen istedin!” diyerek iki de tokat vurursun. Şimdi bu hususta çocuğun iradesi inkâr edilebilir mi? Elbette edilemez. Zira; o talep etti ve istedi. Ama onu oraya götüren sensin… Hastalanmayı da, çocuk kendisi yapmadı. Belki ondan sadece bir talep sâdır oldu. Binâenaleyh, burada hastalığı verenle oraya götüren ve bu işi talep eden birbirinden ayrılmış olur. Biz kadere ve insanın iradesine bu mânâ ve bu anlayışla bakarız. “

İşin doğrusunu her şeyi takdir eden bilir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a537.html
———-

Kurumların Günah ve Tevbeleri

Sızıntı, Ekim 1981, Cilt 3, Sayı 33

Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini bitiren, tüketen, ihmâl ve hataları kavrama ve onları telâfî etme şeklinde olmalıdır.

İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa elli bin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol almaya imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin nefrin, defalarca aynı şeylerle aldananlara…!

Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler ötesi saltanatlara namzet olur. O, adâlet soluduğu sürece, saatleri yıllar sayılır Hakk’ın katında. İsâbetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk’ın üstünlüğünü hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir…

Maarif (Eğitim) teşkilâtı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin havârisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir müessesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de, harâmîlerden daha harâmî ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkar düşüncelere karşı, tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da, bağışlanamaz ve tevbesizdir…

Bütün siyasî kuruluşlar gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten dolayı, inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9986.html
———

Günahın Yol açtığı Tahribat

Sızıntı, Eylül 1981, Cilt 3, Sayı 32

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günahtan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya marûz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, baş aşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9982.html
———–

Günah ve Günaha Giren İnsanın Durumu

Sızıntı, Eylül 1981, Cilt 3, Sayı 32

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9980.html
————

Günahlar ve İnsan

Sızıntı, Eylül 1981, Cilt 3, Sayı 32

Yığın yığın günah vardır insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda, birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar… Birinden kurtulması mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir hayli müşküldür. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar. Yoksa diferansiyeli bozuk bir araba ile, en sert virajları aşma gibi olacaktır ki, bir çukurda gidip “ârâm” edeceğini şimdiden söylemek, herhalde kehânet sayılmaz.

Çeşit çeşittir günahlar. Başta gelenleri, en doğru sözlünün beyanında, şu ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak; haksız yere cana kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şahâdette bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak vs… Bunlar, insanın düşünce dünyasına, iç hayatına, âile ve topluma karşı öyle inhiraflarıdır ki, vaktinde önü alınmazsa, âile de yıkılır gider, toplum da.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a9983.html
———–

Günahına Göre Tevbe

Sızıntı, Ekim 1981, Cilt 3, Sayı 33

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “nâdim ve pişman oldum” demeleri, sadece bir aldanma ve aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a7184.html
——————–

(Günahı gizleme)

“Kulum, Seni Affettim!”

Şahsen, bir insanın hata, kusur ve günahlarını yazıp kaydetmesine taraftar değilim. Onları herkes kendi zihnine yazmalı; başka kimseye açmamalı. Melekler bile bilmemeli hata ve günahları. Onları sadece gizli-açık her şeye nigehban bulunan Allah bilmeli. O’nun rahmeti geniştir. Kim bilir, bir hadis-i şerifin işaret ettiği gibi, Cenab-ı Hak kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “Şunu, şunu yaptın ama bunları ketmettin, gizledin. Yani, açıktan açığa günah işleyen ve günahlarından hiç sıkılmayan fasık u facir değildin, muvakkat isyanlarının hicabını yaşıyordun. O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.” der. İşte, ahirette “Setrettin, setrettim; kulum, seni affettim” hakikatini duymak ve öyle bir avantajı kaçırmamak için, yazmak suretiyle hata ve günah listesi yapılmasını uygun bulmuyorum. Bununla beraber, bir insan, hayatın bir basamağında, yirmisinde, otuzunda ya da kırkında, bir gününü ayırıp çocukluğundan o güne kadar yapıp ettiklerini tek tek yazsa; bütün hayatını gözden geçirip nefsini hesaba çekerek onun kötülüklerini bir bir saysa; fakat, bunu hayatının sadece o gününde yapsa, bu davranışı nefis muhâsebesi adına yeterli değildir. Çünkü, biz belki her gün, aklımıza gelen bazı şeylerle içimizi Cenâb-ı Hakk’a dökmeli; günahlarımızı tasrih etmeden, onları açıktan açığa söylemeden, kayda geçmelerine ve o kayıtların bizi zor durumda bırakacak şekilde karşımıza çıkmasına fırsat vermeden istiğfar etmeli; tevbe, inabe ve evbe kalelerine sığınmalıyız. Her gün bir kere daha kendimizle yüzleşmeli, hayatımızın muhâsebesini yapmalı ve nefsimizle hesaplaşmadan yatağa girmemeliyiz.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13801.html

Peygamberler Dışında İsmet

Meselenin bir başka yönü de “İsmet”, peygamber olma­yanlar için de, söz konusu olabilir mi? Yani, peygamberlerin dışında, bazı seçkin insanları da Allah (c.c), günah işlemek­ten korur mu? Yine âlimlerin çoğunluğunu teşkil eden cum­hûrun bu mevzudaki görüşü, “Peygamberlerden başkasının ma’sûm olamayacağı” merkezindedir. Herkes, büyük veya küçük bir günah işleyebilir. Ma’sûmiyet, sadece peygam­berlere hastır. Efendimiz’in bir hadîsi de bu görüşü teyid etmektedir. Bu hadîslerinde Allah Resûlü şöyle buyurur:

كل بني آدم خطّاءٌ، وخير الخطائين التوابون “Bütün insanlar hata işlerler. Hata işleyenler içinde en hayırlıları da tevbe edenlerdir.”

Ancak burada bir noktaya dikkat etmek icap eder. Bir insanın farazî ve takdirî olarak hata ve günah işleyebileceğini söylemek, onun bilfiil günah işlediğini söylemek anlamına gelmez. Onun için, peygamberlerin dışında insanlığa kudve ve imam olacak dînî lider ve büyüklerin de Cenâb-ı Hak tarafından korunabileceğini söyleyebiliriz. Bu 7 Şia’ya ait, “İmam ma’sûmdur” düşüncesiyle de uzaktan yakından alakası yoktur. Meselâ, İmam Rabbânî günah işleyebilir mi? sorusuna hepimiz, “Evet işleyebilir” deriz. Çünkü İmam Rabbânî, peygamber değildir ve farazî olarak da günah işlemesi mümkündür. Fakat acaba İmam Rabbânî, hayatında hiç günah işlemiş midir? İşte bu soruya verilecek cevap yukarıdaki cevap olmayacaktır. Çünkü hiç kimse İmam Rabbânî’nin işlediği küçük bir günahı dahi göstermeye veya ispat etmeye muktedir değildir. Demek oluyor ki, zatında günah işleyebilir olmak, günah işlemiş olmak demek değildir. Cenâb-ı Hak, bu mânâda evliyâyı, asfiyâyı ve kendisine yakın mukarrebîni de korur, onlara da günah işletmeyebilir.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, evliyânın şâhı ve bütün büyüklerin sertâcıdır. Allah (c.c) bu büyük İslâm önderini de korumuş ve muhâfaza etmiştir. Nitekim ona ait menkıbelerde şu anlatılır. Yevm-i şekde insanlar mütehayyirdirler. Acaba yarın oruç tutulacak mı, tutulmayacak mı? Gelir bunu bir veliye sorarlar. O da onlara şöyle der: “Gidin bu gece Geylân’da bir çocuk dünyaya geldi. Anasına sorun, imsak vaktinden sonra eğer o çocuk süt emmişse, bayram yapın, emmemişse orucunuza devam edin.” Giderler ve çocuğun anasına sorarlar. Kadın: “Bu çocuk bugün niçin emmiyor?” diye hayıflanıp durmaktadır. Oradakiler: “Ana korkma, bu çocuk hasta falan değil, sen öyle bir evlat doğurdun ki, o, âleme baba olacak” derler ve oruçlarına devam ederler… Bu bir menkîbedir ve edille-i şeriye açısından da kritiğe tâbi tutulmamalıdır. Yine, aynı zatın, yalan söylememek için, kendisini soyan eşkiyaya parasının yerini söylediği de rivayet edilir.

Allah, kendi yolunda olanları korur, muhafaza eder, onların günaha bulaşmasına mâni olur ki, bir âyette şöyle denilmektedir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ

سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “Ey îman edenler! Allah (c.c)’tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah (c.c) büyük ve bol ni’met sahibidir.” (Enfâl, 8/29).

Âyetten de açıkça anlaşılıyor ki, takvâ dairesinde hareket edenlere Cenâb-ı Hakk’ın husûsi bir koruması söz konusudur. O, müttakilere öyle bir hassâ vermiştir ki, onlar bu hassâ ile derhal iyiyi kötüden ayırdedip günaha girmekten uzak kalabilirler.

Başka bir âyette de şöyle denilir: أَوَ مَن كَانَ مَيْتاً فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا

لَهُ نُوراً يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَن مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا كَذَلِكَ زُيِّنَ

لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp da çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? İşte böyle kâfirlere işledikleri güzel gösterilmiştir.” (En’âm, 6/122)

Allah (c.c)’ın dinine omuz veren ve onun yücelmesini hayatına gaye edinen insanlar, bu ahîd ve sözlerinde dur­dukları müddetçe: وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana verdiğiniz sözde durun ki Ben de sözümü yerine getireyim.” (Bakara, 2/40) ilâhî düsturu muvâcehesinde bir muameleye tâbi tutu­lacak ve Cenâb-ı Hak tarafından korunacaklardır. Zira Cenâb-ı Hak, ayrı bir yerde de إِن تَنصُرُوا اللهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Siz Allah’ın dinine yardımcı olursanız Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar, sizi kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7) buyurmaktadır.

İşte bu türlü teminatla -inşâallah- ihlâs ve samimiyet içinde, Kur’ân ve îman hizmetinde bulunanlar, büyük günahlara girmez; hatta bazan küçüğünden de korunurlar. Fakat onlar hakkındaki teminat, şart ve takdire bağlıdır. Hiçbir kimse hakkında (peygamberlerin dışında) kesin teminat olduğu söylenemez. Ancak, bu türlü koruma ve muhâfaza etmeler birer vak’a haline gelirse, şahıslar hakkındaki ismet tasdiki ancak o zaman olur… Ve biz o zaman; “falan şahsı Cenâb-ı Hak, günaha girmekten korudu, muhâfaza buyurdu.” deriz. Evet, enbiyanın dışındakiler için istikbâle ait teminat yoktur. Peygamberlere gelince onların korunmaları, mazi ve istikbâl, bütün zaman dilimlerini kuşatmıştır.

Bir de tecrübe ve müşahede ile sabit olan ma’sumiyet var ki, Cenâb-ı Hakk’ın makbul kullarının Cenâb-ı Hak tarafından siyanet ve koruma altına alındıkları görülür ve hissedilir.

Büyük insanlar bir yana, hepimiz, kendi hayatımıza dikkat etsek, şartları hazırlanmış nice günahlardan, hem de hiç ümit etmediğimiz saiklerle nasıl korunduğumuzu ve nasıl o günahlardan uzaklaştırıldığımızı görür hayret ve hayranlıkla dehşete düşeriz.

Ayrıca, sahâbe ve sahâbe yolunu takip eden insanların mazide işledikleri büyük hayırlar, sanki gelecek adına kurul­muş barikatlar gibi, onları günahtan korur ve korunmalarına vesile olabilir ve âdeta, لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ âyetinin (Fetih, 48/2) mânâsına onlar da dahil edilir. Bunlar bir bakıma, mazideki faziletli davranışlarının hatırına, Cenâb-ı Hakk’ın onları teminat altına alması demektir. Meselâ, bir şahıs belki günah işleyecek veya günaha ait bir yere gidecektir. Allah (c.c) onun ayağını kırar ve onu o günah mahalline göndermez. Gözüyle günah işleyecekse gözü görmez, eliyle işleyecekse bu defa da eli tutmaz olur. Bütün bu hâdiselerle ve engellerle Allah (c.c)’ın, sevdiği o kulunu koruduğu anlaşılır. Dünya adına gelen o musibetler ise, ukbâsını kurtardığı için bir hiç hükmündedir.

Bir hadîs-i kudsîde, mevzûmuzla alâkalı olarak, şöyle buyurulur: وما تقرّبَ إليّ عبدي بشيء أحبّ إليّ مما افترضتُ عليه، وما يزال عبدي

يتقرب إليّ بالنوافل حتى أحِبه، فإذا أحببتُه كنتُ سمعَه الذي يسمع به وبصره الذي يُبصر

به ويده التي يبطش بها ورجله التي يمشي بها “Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan birşeyle yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” Bunun bir mânâsı şudur:

Ben ona, hayrı, güzeli, iyiyi gösterir ve onu hep şer, kötü ve fena şeylerden korurum. Gözü olurum, onun gördüğü de, hep hayır olur. İçine ma’rifet damlar ve içinde daima bir hüşyarlık, bir uyanıklık hisseder. Daima Allah (c.c)’ı düşünür ve bu düşünce onun içinde adetâ yeşerir. O hep hayrı işitir, iradesi hep hayır tarafına meyleder ve o yönde çalışır. Önünde hayra mâni olacak ne kadar engel varsa ona bu engelleri aşmayı da kolaylaştırırım. O Bana yakındır, günahlarla onun kalbinin ve diğer duygularının yara almasını istemem.

Bu hadîs-i kudsî şu sözlerle bitiyor: وإن سألني لأعطينّه ولئنْ

استعاذني لأُعيذنّه “Eğer o Benden bir şey isterse hemen veririm, iki etmem. Ve bir şeyin şerrinden Bana sığınırsa onu korur muhâfaza ederim.”

Demek ki, ister enbiyâ, isterse Allah (c.c)’ın sâlih kulları hakkında -diğerlerinin dediği gibi- günah, farazî ve takdirî olarak kabul edilse de peygamberlerin hepsini, sâlih kullarından da dilediğini Cenâb-ı Hak, korur ve onlara günah işletmeyebilir.

Hz. Ömer devrinde bir genç vardı. Bu genç mescidden hiç ayrılmazdı. Sanki o bir mescid kuşuydu. İbadetine dikkatli, nafileleriyle de Allah (c.c)’a yaklaşanlardan olduğu her halinden belliydi. Bir ara, Hz. Ömer (r.a) bu genci mescidde göremez olur.

Zaten, cemâatın bazı mezheplere göre farz, bazılarına göre namazdan bir rükün ve en azından sünnet-i müekkede olmasının ve bir imam arkasında namaz kılmanın hikmetlerinden biri de bu değil mi? İmam, arkasına dönüp cemâatini süzecek ve gelmeyen varsa onu soracak.. bir derdi, bir sıkıntısı olup olmadığını öğrenecek.. hele bu imam Hz. Ömer (r.a), cemaat de ashap olursa.. Ömer, cemaât ne kadar kalabalık olursa olsun cemaâtini çok iyi tanır ve adetâ hergün onları kontrol ederdi. İşte bu genci görmeyince de böyle sormuştu: “Acaba falan gence ne oldu, biriki gündür mescidde göremiyorum.” Cemaat önce cevap vermek istememiş ve herkes gözlerini yere çevirmişti. Ömer’le gözgöze gelmemek için. Hz. Ömer (r.a), cemaatteki bu garipliği görünce sorusunu tekrar eder ve içlerinden biri cevap verir: “Ey Mü’minlerin Emiri! Onu, uygunsuz bir yere giden yolda ölü olarak bulduk. Seni üzmemek için hemen namazını kılıp gömdük.”

Hz. Ömer, işi anlar. Sanki Ömer’in gözünden perde kalkmış ve genci asıl mahiyetiyle görmüş gibidir. Hâdisenin aslı şudur:

Bu genç mescide gelip giderken, evi o yolun üzerinde olan bir kadın, gence musallat olmuştur. Genç bekârdır ve kadın, onu yoldan çıkarabilmek için şeytanın bütün oyunlarını kullanmaktadır. Ancak her defasında genç, ondan gelen tekliflere karşı mukavemet eder, dayanır ve günaha girmekten kurtulur.

Ne var ki her insanın bir de zayıf ânı olur. İşte o gün de o gencin zayıf ânıdır. Kadın bütün âşüfteliğiyle ona işaret edince genç dayanamaz ve o eve doğru bir-iki adım atar. Birden dudaklarında, gayr-i ihtiyarî bir âyetin temessülünü hisseder. Yani genç gayr-i ihtiyarî olarak bu âyeti devamlı ve ısrarla okumaya başlar. Önce farkına varmadan diline dolanan bu âyet, farkına vardığında onun işini bitirmeye yetmiştir. O semavî saika gibi gelen âyet şudur:

إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ

“Onlar ki takvâ dâiresi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (Âraf, 7/201).

Genç sanki gökten kendisine bu âyetler yeniden nazil oluyor gibi bir ruh haleti içine girer: Niyet ettiği işten dolayı Rabbinden çok utanır, haya eder.. Rabbinin ona olan bunca ihsanını unutup bir an dahi olsa günaha meylinden dolayı ürperir.. ve hele sürçme anında bile Rabbinin onu nefsiyle baş başa bırakmayıp diline saldığı âyetle onu kendisine çevirmesi bu ışık insanı öylesine heyecanlandırır ki, kalb balansı bu lahutî heyecana dayanamaz; O’nu anar ve ötelere yürür.

Hz. Ömer (r.a), gencin serancâmesini öğrenince hemen onun kabrine koşar. Kabre doğru eğilir ve sesi çıktığınca bağırır: يَا فَتَى! وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Ey genç! (Rabbinden korkanlar için iki cennet vardır.)” der. Tam bu esnada Ömer (r.a)’in sesine denk gür bir ses daha duyulur ve adetâ makber lerzeye gelir. Bu ses, o gence aittir ve şöyle demektedir: “Ey Mü’minlerin Emîri! Allah bana senin dediğinin iki katını lütfetti.” Bu ses, ister bu gence ait olsun isterse onun yerine bir melek konuşmuş bulunsun veya bunların hiçbiri olmasın da, semâ lerzeye gelip bu sözleri söylesin, fark etmez. Genç, Allah (c.c)’tan korkmasının mükâfatını iki kat olarak görmüştür.

Bu hâdisenin bizim mevzûmuzla alâkalı yönü şudur: Şayet bu genç, günah işleyip yıkılsaydı, günahı sadece kendisiyle sınırlı kalırdı. Zira kudvelik ve önderlik gibi bir sorumluluğu yoktu. Halbuki bir peygamber günah işlese cihan yıkılır. Çünkü onlar, cihanları temsil etme mevkiinde bulunuyorlar. Bir genci günahtan koruyan Allah (c.c), böyle bir durumda hiç peygamberini korumaz mı?

Efendimiz bir hadîslerinde, imânın tadını tatmış olan insanları anlatırken “küfre girmek kendisine cehenneme girmekten daha kötü gelen insan, îmanın tadını tatmıştır” der. Sıradan bir insan düşünün ki, o insanı, Allah (c.c), küfürden ve isyandan kurtardıktan sonra, tekrar geriye dönüşü, cehenneme girmekten daha nahoş, daha kerih karşılamaktadır. Onu, bu reaksiyona ve günaha karşı tavır almaya sevkeden âmil de onun îmanından aldığı lezzet ve tatdır. Acaba, peygambere günah isnad eden talihsizler, peygamberin îmanını, bu sıradan insanın îmanı kadar da mı görmüyorlar ki, ona böyle bir isnadda bulunabiliyorlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ki, peygamberlerdeki îman, günaha mâni olacak seviyede olmasın!.

Değil peygamberlerin, nice velîlerin dahi böyle korunduğunu görmek isteyenler “Nefehâtü’l-Üns” veya Şârânî’nin Tabakât’ına bir gözatsalar bu onlara yetecek ve yüzlerce velinin, günahlardan nasıl korunduklarını apaçık misalleriyle göreceklerdir. Meselâ, bir velînin önüne yemek getirilir. Fakat yemeğe haram karışmıştır. Velî, lokmayı ağzına alır ve dakikalarca çiğner, fakat bir türlü yutamaz. Anlar ki, bu lokmaya haram karışmıştır. İşte Allah (c.c), bir velî kulunu dahi bir tek lokmalık haramından bu şekilde korursa, Nebîsini korumayacağını düşünmek, ne kadar anlayışsızlık ve idraksizliktir, onu siz kıyas edin!.

Evet, “İsmet”, peygamberlerden ayrılması mümkün olmayan, peygamberliğe ait bir sıfattır. Her peygamber bu sıfatla serfiraz olarak dünyaya gelir. Veya başka bir ifadeyle, kendisinde bu sıfat olmayan, peygamber de olamaz.

Peygamberlerin ismetini ispata geçmeden evvel, Onların ismetine gölge düşürmek isteyen muharref Tevrat ve İncil’den bazı misâller arzedip, sonra da meselenin, Kur’ân düsturlarına göre tahliline geçerek, müfterîlere gereken cevabı vermeye çalışacağız. Ancak burada bir-iki husûsa dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim:

Tevrat, İncil ve Zebûr gibi aslı ilâhî olduğu halde tahrife uğrayıp, içlerine beşer kelamı karışan bu kitaplarla, doğruyu bulmak ve bunlarla fikrî istikameti korumak imkânsızdır. Dolayısıyla, bunlarda peygamberlere ait anlatılan, hatta sıradan bir insana dahi yakışmayan kötü tablolar, tamamen bu kitapların tahrif edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Yani, bir mânâda, bu kitapların tahrif edildiğine başka hiçbir delil olmasa, bu iftira dolu tablolar, onların tahrif edildiğine delil olarak yeter.

Cenâb-ı Hak, bu kitaplara koruma teminatı vermemiştir. Halbuki Kur’ân hakkında: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ “Kur’ânı Biz indirdik ve onu mutlaka Biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9) buyurarak hem bir ilâhî referansdan hem de korumadan söz edilmektedir. Onun içindir ki, Kur’ân’ın hükümleri kıyamete kadar bâkî kalacağına icma edilmiştir. Çünkü o teminat altındadır. Demek oluyor ki, peygamberler hakkında müracaat edilecek esas kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Diğerleri tahrife uğradığından, Kur’ân’ın dediğine ve söylediğine mutâbık olmayan bu söylentilerin bütünü hükümsüzdür. Çünkü o kitaplara, beşerî his ve düşünceler karışmıştır. Peygamberlik ve ismet mevzuunda ise hiçbir beşerin söz söyleme selâhiyeti yoktur. Sadece peygamberlerdir ki, maziye ait bu gibi gaybî meseleler hakkında vahye müstenid olarak konuşurlar. Efendimiz’den sonra konuşacak bir başka peygamber de yoktur. Çünkü son peygamber, ne konuşulacaksa hepsini konuşmuştur. Hz. İsa (a.s) dahi sözü O’na bırakmış ve: “Ben gidiyorum ki, Âlemlerin Efendisi gelsin.” demiştir.

Bâtılı tasvir bana hiç hoş gelmiyor. Fakat zarûret ölçüsünde, bu tahrif edilmiş kitaplardan birkaç iftira örneği verip geçecek, sonra da mevzuyla alâkalı Kur’ân hükümlerini arzetmeye çalışacağız. İstemeyerek de olsa zikretmek zorunda kaldığımız bu birkaç misâlden dolayı, yine o pak ve tertemiz nebîlerin rûhâniyâtlarına sığınıyor ve beni affetmelerini diliyorum. Onların ismetlerini ispat için bazı bâtıl şeyleri nakletmeye mecbur oldum

Sifru’t-Tekvîn’in 228’inci sayfasında Hz. Lût Aleyhisselâm’ın kızlarıyla münasebette bulunduğu, içki içtiği, zina ettiği ve neslinin kızlarından devam ettiği gibi hezeyanlardan bahsedilir.

Düşünün ki, bu peygamberi dinlemedikleri için Sodom ve Godom, ahalisiyle yerin dibine batmıştır. Allah (c.c) Hz. Lût (a.s) gibi bir nezâhet âbidesini onlara göndermiş ve onlar da O’nun nezâhetiyle alay etmişlerdir. Bundan dolayı da milletçe cezaya çarptırılmışlardır. Acaba, başka hiçbir delil bulunmasa, Hz. Lût (a.s)’un -ki Hz. İbrahim (a.s)’in yeğenidir- nezâhetine, şu yerin dibine geçirilen şehirlerin enkazları ve evlerinin yıkık duvarları, delil olarak yetmez mi? Şimdi; içinde böyle satırları barındırabilen bir kitaba ilâhî kitap demek mümkün müdür?

Yine, Sifru’t-Tekvîn’in 38’inci babının 228’inci sayfasında, peygamber olma ihtimali olan Hz. İshak Aleyhisselâm’ın oğlu Yahoza’dan bahsedilir. Anlatılana göre, Yahoza, kendi öz oğlunun hanımıyla zina etmiş ve Hz. Davûd (a.s), Hz. Süleyman (a.s) ve diğer İsrâil peygamberlerinin nesli, işte bu münasebetsiz münasebetten türemiş ve devam etmiştir.

Bütün peygamberlere atılan bu iğrenç iftira, elbette asılsız bir yalan ve uydurmadan ibarettir. Efendimiz, kendi neslinin Hz. Âdem (a.s)’den başlayarak hep nikâhla devam ettiğini beyan buyurmuşlardır.[1] Ve yine başka bir hadîslerinde “Bütün peygamberler aynı babanın çocuklarıdır”[2] demişlerdir. Mademki Efendimiz’in altın nesli içinde hiç zina yoktur, öyleyse bu hüküm bütün peygamberler için de geçerlidir. Zaten Allah Resûlü, Hz. İbrahim (a.s)’in torunu değil midir? Bahsi geçen Yahoza da yine Hz. İbrahim (a.s)’in torunudur.. Peygamber hânesinde zina olmaz. Başkası varken, zinadan doğmuş birinin namazda imâmeti dahi kerih görülmüştür.[3] Kaldı ki o insan, bütün insanlara imam, yani peygamber olsun. Bu hiç olacak şey mi?

Ve yine Sifru’l-Mülûk’un 11’inci babında, Hz. Süleyman (a.s)’ın hayatının sonuna doğru irtidât ettiği, putlara taptığı söyleniyor. Bir insan ki, peygamberdir ve Allah (c.c) ona hem dünya hem de ukbâ saltanatı vermiştir. O da verilen her nimet karşısında şükrünü artırmış ve o her nimete mukâbil Rabbine, gece-gündüz şükretmekle kendine yakışır ibadette bulunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Mesih (a.s)’e “Ruhü’l-Kudüs” ilâhî nefha ile dünyaya gelen (Bkz. Bakara, 2/87,253, Maide, 5/110; Nahl, 16/102); Hz. İbrahim (a.s)’e “Allah’ın dostu” (Nisa, 4/125); Hz. Mûsâ (a.s)’ya “Kelimullah” Allah’ın kendisiyle konuştuğu insan demenin yanında, (Nisa, 4/164; Araf, 7/143); Dâvûd (a.s) ve ailesine de “Ey Dâvûd ailesi! Kendinize yakışır şekilde Allah’a şükredin.” (Sebe, 34/13) diyor ve onları da bu vasıflarla anıyor.

Ahd-i Atîk’te, Hz. Dâvûd (a.s)’un ordusunun kuman­danlarından Urya’yı öldürtüp onun karısını aldığından bah­sedilir. En âdî insanların bile, rüyalarında görseler tevbe ede­cekleri böyle âdi bir davranışı, Kur’ân-ı Kerîm’in: نِعْمَ الْعَبْدُ “Ne güzel kul.” (Sâd, 38/30) dediği bir peygambere isnad eden kitap, nasıl ilâhî kitap olabilir ki, buna zerre kadar ihtimal vermek, peygamberi de peygamberliği de hiç bilmemenin ifadesidir. O Dâvûd ki, gözyaşları yüzünde izler meydana getiren insandır. Hergün onun meclisinde, kalbi Allah aşkından çatlayıp ölen sayısız insan vardır. Dâvûd (a.s) hep ağlar ve ağlatırdı. O evvahtı. Daima “ah!” eder ve inlerdi. Münibti. Yüzünü Mevlâ’dan asla ayırmamıştı. Sürekli kullukta bulunma onun şiârı olmuştu (Sâd, 38/17). Tuttuğu oruç, en faziletli oruç olarak Allah Resûlü tarafından takdir edilmiştir. Allah Resûlü, ısrarla nafile orucun en faziletlisini arayan sahâbeye, Dâvûd Aleyhisselâm’ın orucunu tavsiye eder. Dâvûd Aleyhisselâm, bir gün yer ve bir gün oruç tutardı.[4]

O, bir kraldı. Devletin hazinesi her zaman emrindeydi. Fakat hiçbir zaman devlet hazinesinden bir lokma dahi istifade etmeyi düşünmedi. O, el emeğiyle nafakasını temin eder ve evinin ihtiyaçlarını da kendi şahsî kazancıyla karşılardı. Ağzına girecek lokmaya dahi bu kadar hassas davranan ve kulluğu, O’nun mümeyyiz vasfı olan bir Nebî’ye, muharref kitaba bakın ki, en âdi ve en iğrenç bir davranışı yakıştırmaktadır! Dâvûd Aleyhisselâm’ın hayâl dünyası dahi, böyle bir hareketi, bir ân bile olsa ruhunda misafir etmekten, muallâ, müberrâ ve münezzehtir. Değil ki, O, böyle bir davranışa fiilen teşebbüs etmiş olsun…

Ve yine Ahd-i Atîk’in akıl almaz iddia ve yakıştırmaları arasında şunu da görürüz; “İsrâil, Allah’la güreşti ve O’nu yendi.” Onların İsrâil dedikleri, Yakup Aleyhisselâmdır. Batılının aklı gözüne inmiş o materyalist felsefesi, bu kitaplara da o derece sirâyet etmiştir ki -hâşâ- Allah (c.c)’ı bir beşer gibi düşünüp peygamberiyle güreştirmektedir.

Hz. Hamza (r.a), daha müslüman olmadan, Efendimiz’e gelip söylediği bir sözle sanki bunlara cevap vermiştir. Şöyle der: “Ey kardeşimin oğlu! Çölde yapayalnız kaldığım zaman anladım ki, Allah (c.c) dört duvar arasına girmeyecek kadar büyüktür.” Şimdi İlâhî olduğu iddia edilen bir kitap düşünün ki, bu kitap, İslâm’a girmeden evvel Allah Resûlü’ne gelip Cenâb-ı Hak hakkında böyle diyen Hz. Hamza (r.a)’nın şuur seviyesine dahi çıkamamıştır. Allah (c.c) anlayışı bu kadar kısır olan kitaba nasıl ilâhî bir kitap nazarıyla bakılabilir ki? Şimdi siz gelin de bunların peygamberler için söyledikleri şeylere inanın!.. Hayır, hem Tevrat hem de İncil, Allah (c.c)’a ve O’nun makbûl ibâdı peygamberlere karşı iftira ve inhiraflarla doludur… Evet, bunlardan biri iftira kaynağı, diğeri de inhiraf ağıdır.

Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlere yapılan bütün iftiraları reddeder. Zira Kur’ân, mutlak olarak peygamberlere ittibâ etmeyi emretmektedir. Onlar, bütünüyle uyulması gereken önder ve imamlardır ki, Kur’ân da insanlara bunu emretmektedir. Peygamberlerin hepsi, Allah (c.c)’ın rızasını bize aksettiren aynalardır. Onlarda zerre kadar gubâr ve toz bulmak mümkün değildir. İşte bu mânâya işaret ederek Kur’ân-ı Kerîm bize hep onlara ait güzellikleri anlatır ve Peygamberimiz’e de anlatmayı emreder.

Yer yer Kur’ân-ı Kerîm’de, bazı peygamberlerle ilgili söylenenler yanlış anlaşılmış, bu peygamberlere günah ve hata isnadı olarak değerlendirilmiş ve böyle bir düşünce; zaman zaman taraftar da bulmuştur. Tabii ki bu hataya düşenler, ekseriyetle lafızların dar kalıplarına takılıp kalanlar ve biraz da görüş ufku dar olanlardır. Onlar da biraz dikkat ve teemmül, biraz peşin fikirlerden sıyrılma, biraz da İsrâiliyata karşı hazırlıklı olabilselerdi, aynen cumhuru ulema gibi düşünecek ve Enbiya-i izâm’a karşı daha saygılı olacaklardı.
——————————————————————————–

[1] İbn Kesir, el-Bidâye, 2/313-14.
[2] Buharî, Enbiya, 48; Müslim, Fezail, 144.
[3] Merginânî, el-Hidâye, 1/56..
[4] Bkz. Buharî, Teheccüd, 7; Savm, 59; Müslim, Sıyam, 182…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/sonsuz.nur/peygamberlerin.ismeti/genel.manada.ismet/a2153.html

Namaz, Zikir ve Tevbe Buudu

Zikir, mümini Allah’a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgârdır. ‎Zikir; anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her ‎nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz ‎konusudur. Hatta diğer ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak, tâli bir mübarekiyeti hâizdir. Zaten ‎o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme, anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale ‎edecek başka bir ibadet olsaydı, Allah, namazın yerine o ibadeti emir ve tavsiye buyururdu. ‎

Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı Kerim, “ve ekimi’s-salate lizikrî; ‎Beni hatırlamak için namaz kıl” âyetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, âyette de ifade edildiği gibi hatırlama ‎‎(zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın bu ölçüdeki öneminden ötürü Kur’ân’da Allah ‎‎(cc), günde beş vakit namazı sık sık vurgulamıştır. ‎

Oruç, gizli bir ibadettir ve oruçlu bir kimsenin oruçlu olduğunu kimse bilemez. Vakıa oruç, gizliliğinden ‎ötürü nezd-i ulûhiyette de ayrı bir hususiyet arz eder ki, Allah (cc), onu da kudsî bir hadisiyle tebcil ederken, ‎‎“Oruç Bana aittir ve mükafatını da Ben veririm.” buyurur. Ancak eğer Allah (cc), oruçta da namazdaki zarurî ‎temadî söz konusu olsaydı, bize savm-ı Davud gibi gün aşırı oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla denebilir ki, ‎namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir ibadette mevcut değildir. Belki cuma namazı veya ‎hac gibi küllî ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların hatırlatıcılığı önemli seviyede bir ‎zikir sayılabilir. Ancak, bunlar dahi namaz gibi her gün ve aynı zamanda günde beş defa olmadığı için namazın ‎yerini tutmaları mümkün değildir. ‎

Namaz, insanları günahlardan arındıran ve ondaki isi-pası temizleyen bir kurna gibidir. Her gün onda beş ‎defa yıkananlar günahlarından arınır ve tertemiz hale gelirler. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin ‎saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, ‎‎(Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.” âyeti, bu gerçeği delillendirmektedir. Bu âyetten anlaşılan şey, kılınan ‎her namazın, yekûn bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca âyet-i ‎kerimenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn; İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır” denilerek, namazın ‎hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir. ‎

Zikir ile namaz münasebetini bu şekilde tesbit ettikten sonra, tevbe ile namaz arasındaki irtibata gelince; ‎tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a (cc) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim ‎mahiyetimize dercettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latif duygularda, yeniden bir yapılanma ‎meydana getirme ameliyesidir. ‎

Her günah işleyen insan, sevaptan yüzünü çevirip küfre doğru bir adım atmış sayılır. Evet Üstad ‎Hazretleri’nin de ifadeleriyle “Her günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Öyleyse her günah işleyen, bir ‎adım Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşıyor demektir. Tevbe ile insan, “Eyledim hadsiz ‎günah, nihayet tasmalı boynumla döndüm sana İlâhî” diyerek, tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle bir insan ‎aynı zamanda seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe, insanı sürekli kötülüklere ‎açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir. ‎İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda bir tevbe şuuru meydana getirir. ‎Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî olarak tevbe etmese bile, onun kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe ‎yerine geçmektedir. Kaldı ki, namazda okunan evrad u ezkarda, tevbe-istiğfar mânâsı taşıyan birçok dua ve ‎âyetler vardır. Mesela; mümin namaza, “Allahu ekber” sözüyle başlamaktadır. Allahu ekber’le başka işlerden ‎kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu malâyanî şeylerin üzerine indirilmekte ve Allah’a ‎‎(cc) teveccüh edilmektedir. Evet namazda, masivadan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip, O’na yönelme ‎söz konusudur. Ne var ki, böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi kamet-i kıymetine göre ‎gerçekleştirebilmektedir. ‎

Daha sonra “Subhanekallahümme ve bihamdik” gelir ki, bu, makam-ı cem’in ifadesi bir sözdür. ‎Subhaneke, “Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek hiçbir şey yoktur. Sen, zatında, sıfatlarında ve icraatında ‎teksin. Ne benim ef’alim, ne de kâinatta cereyan eden hadiseler, Sen’den başkasına verilemez. İşte ben, böyle ‎bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni tesbih ve takdis ediyorum” demektir. ‎

Ve bihamdik, “hamd yalnızca Sana mahsus” anlamına gelir. Subhaneke sözünde Cenâb-ı Hakk’ı bütün ‎noksanlıklardan tenzih ederek, vâhidî tecelliye karşı tam bir ubudiyet ortaya koyma mânâsı, böyle bir tenzih ‎ifadesinden sonra gelen ‘Ve bihamdik’le insan, “Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen, bana bunu ‎duyuruyorsun. Zira Sen bunları bana duyurmazsan ben duyup hissedemem. Öyleyse ben Sen’i bir taraftan ‎tesbih ederken, aynı zamanda hamdle medyuniyet ve şükranlarımı da sadece Sana takdim ederim demektir. ‎

Ve tebareke’smük, “Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu tasmalı, ayağı prangalılara, o engin ‎hazinenden bir şeyler versen ne çıkar! Zira Sen, Seni inkâr edip, şirke koşanlara bile nice nimetler ‎bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen, Sana teveccüh ederek, Senin bereket kaynağı ‎mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı edasıyla;‎ Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden, / Kerem kesmek yakışır mı Keremkâne gedâlerden.” diyerek huzurunda inim inim inliyorum, demektir. ‎

‎‘Ve teâlâ ceddük’te, “Senin şanın mütealdir. Nitekim Sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır. Ben çok ‎düşüp kalkmış olabilirim, ancak şimdi iki büklüm olup kapına geldim; zira Sen’den başka gidecek melce ve ‎menca yoktur.. ve bu mülâhazada; evet günah bana yaraşmaz doğru, fakat af da Senin şanındır” mânâsı vardır.‎

‎‘Ve lâ ilâhe ğayruk’ ise, “Başkasına nasıl dönebilirim ki; Sen’den başka Mâbud u bi’l-hak ve Maksud u ‎bi’l-istihkak yoktur” demektir. ‎

Evet, namazda Allahu ekber’den başlayıp selam verene kadar hep böyle tevbe yörüngeli bir teveccüh söz ‎konusudur ve işte bu teveccüh zamanla kulu, adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir…‎

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/perspektif/a743.html
———–

Latîfelerin Ölümü ve Yaralı Kalpler

M. Fethullah Gülen, herkul.org, 10.01.2005

Soru: İşlenen günahlardan dolayı kalp ölür mü? Günah hücumlarına maruz kalmış bir kalbin tekrar canlanması ve ötelere açık hâle gelmesi mümkün müdür?

Cevap: Üstad Hazretleri Lem’alar’da, Hazreti Eyyub aleyhisselâmın zâhirî yara ve hastalıklarıyla bizim bâtınî, ruhî ve kalbî hastalıklarımızı kıyaslıyor ve “İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazreti Eyyub’dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalp ve ruhumuzda yaralar açıyor.” diyor. Hazreti Eyyub aleyhisselâmın, kısacık dünya hayatını tehdit eden yaralarına mukabil, bizim mânevî yaralarımızın, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ettiğini söylüyor. Günahların kalbe işleyip iman nurunu çıkarıncaya kadar onu katılaştırdığını, kapkara hâle getirdiğini anlatıyor ve “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırır. Günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler -neûzu billâh- mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler” diyor.

Demek ki, her günah kalp ve ruhta yaralar açıyor. Eğer günahın yaptığı tahribat bir yara cinsindense, onun tedavisi mümkündür. Tevbe ve çok ciddi bir nedametle Cenabı Hak’tan tamir talebiyle onlar tedavi edilebilir. Çünkü, bazı latîfeler, ince ve hassas duygular vardır ki, bunlar ruh ve kalbin direği ve esası durumundadır. Cenâbı Hakk’ın engin rahmetindendir ki, bunlar, pek çok yaralar alsalar, pörsüyüp solsalar da ölmezler. Evet, insan, bir aralık tökezlese, günahlara girse ve bazı latîfelerini soldursa bile belli bir terbiye ve rehabilite ile kendi özüne yönelirse, kalbî hayatın asıl kaynağı olan latîfeler yeniden canlanır. Dolayısıyla belli günahlar neticesinde yaralanan, sararan, kurumaya yüz tutan bu latîfeler, gönülden gelen bir pişmanlık ve ciddi bir tevbeyle tekrar yeşerir, boy atar ve meyve verir.

Hazer Et!..

Bazı latîfeler de vardır ki, işlenen bir kısım günahlar neticesinde ebediyyen kurur, söner ve ölür. Ama zannediyorum bu latîfeler, insanın ruhî ve kalbî hayatı adına asıl hayat kaynağı olan latîfelerden değildir. Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

Evet, dünyaları istiab edebilecek duygular vardır insanda. Cihanlar, Cenabı Hakk’ı Zat-ı ulûhiyetine yakışır şekilde –bi kem u keyf– göstermekten acizdir. Fakat insanın kalbi, fuadı, latîfe-i rabbâniyesi O’nu gösterebilecek bir aynadır. Ahmet b. Hanbel’in naklettiği bir hadis-i şerifte Cenabı Hak, “Yeryüzü ve gökler Beni içine almaktan aciz kaldı. Lakin Beni, yumuşak huylu, halim-selim bir mü’min kulumun kalbi içine aldı.” buyurmaktadır. İbrahim Hakkı hazretleri çok güzel bir üslupla bu hadisi tercüme etmiş ve şöyle demiştir: “Sığmam dedi Hak arz u semaya / Kenzen bilindi dîl (gönül) madeninden.” Arz ve sema deyince ışık hızıyla trilyon trilyon sene ötedeki sistemleri de düşünün; o tarifi imkansız uzaklıklardan insanın şah damarına kadar olan mesafedeki her şeyi bir kitabın parağrafları, cümleleri, satırları, kelimeleri, harfleri haline getirin ve hepsini birden serin gözünüzün önüne… Onların hepsi biraraya gelse de Zat-ı ulûhiyete tam aynalık yapamaz; belki O’na dair önemli bilgiler verir ama O’nu tam aksettiremez. Evet, arz ve sema tam bir ayna olamaz, fakat, siz O’nu kendi vicdanınızda duyabilirsiniz; latîfe-i rabbâniyenizde, kalbinizde, fuâd dediğiniz kalbinizin o derinliğinde hissedebilirsiniz. Gönlünüz adeta bir maden ocağı ve O da orada bir defineymiş gibi -yine bi kemm u keyf- O’nu bulabilirsiniz. Kalbinizin sezmesi, kainatların ifade ettiği manaların çok üstünde bazı şeyler ifade ve ifâza eder.. çünkü, Allah sizi dünyaları içine alabilecek duygularla, latîfelerle donatmıştır.

İşte, bu latîfelerden bazıları söner, kurur ya da ölürse, insan ancak o latîfenin ayağıyla alabileceği mesafeleri artık alamayabilir. Mesela, bir insanın hissi sönmese, şuuru ölmese, iradesi felç olmasa bile latîfe-i rabbâniyesi kurumuşsa, onun kolu-kanadı kırılmışsa, latîfe-i rabbâniye ayağıyla ulaşacağı mertebelere ulaşmaz.

Genel kabule göre: İnsana havâss-ı hamse ya da havâss-ı hamse-i zâhire denilen, günümüzün ifadesiyle beş dış duyu kabiliyeti lutfedilmiştir. İnsan, bunlar vasıtasıyla sesleri, renkleri, miktarları, hareketleri, kokuları, tadları, soğukluk ve sıcaklığı hisseder. Havâss-ı hamse-i zâhire nefs-i hayvanînin idrak etme ve bilme kabiliyetinin bir kısmını oluşturur. Fakat asıl idrak etme ve bilme faaliyeti havâss-ı bâtınenin, yani iç idrak latifelerinin devreye girmesiyle tamamlanır. Havâss-ı bâtıne de hiss-i müşterek, mütehayyile (hayal gücü), vâhime (vehim gücü), hâfıza (hatırlama gücü) ve mutasarrıfa (tasarruf gücü) olmak üzere beştir. Bediuzzaman Hazretleri, insanda bunlardan başka, âlem-i gayba açılan daha pek çok pencerenin var olduğunu söyler. Mesela, işitme, görme ve tatma gibi hislerle beraber “sâika” ve “şâika” dediği hislerden de bahseder. İşte, bir insanda sâika diyeceğimiz latîfe ömüşse, o insan hayra sevkeden o latîfenin dürtülerini, tenbihlerini ve tetiklemelerini artık hissedemez. Yani, sâikanın kolu-kanadı kırıldığından dolayı ondan alacağı te’yid ve destekten mahrum kalır. Şâika da öyle bir latîfedir ki, insan onun tenbih ve tetiklemeleriyle din-i mübîni İslam’a ait en ağır sorumlulukların altına bile aşk u şevkle girebilir; dinini anlatırken, Necip Fazıl’ın ifadesiyle, öz beynini burnundan kussa ve gözünden yaş yerine kan akıtsa, yine de, büyük bir şevkle, “Değil mi ki Rabbimin yolundayım, O’nun nârı da hoş nuru da!” deyip yoluna devam edebilir. Fakat, insan bu tür latîfelerini muhafaza etme hususunda dikkatli davranmazsa, bir öpme, bir lokma, bir dâne ya da bir kelimeyle şâika hissinin ölümüne sebep olabilir. O latifesini öldürmek suretiyle ibadet ü tâat hususundaki aşk u şevkinin kolunu kanadını da kırmış olur.

Dolayısıyla, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı kalbin zümrüt tepelerine taşıyabilecek olan latîfeleri öldürebilir. Bazen, aslında birer nimet olan, bir İnternet sitesi, bir bilgisayar ekranı, bir telefon âhizesi ya da bir dergi sayfası birkaç latîfenin ölümüne sebep olur da insan hiç farkına bile varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayrı meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen sahte bir tavır, yalan bir beyan, faydasız bir söz onu manen ölüme götürür. Hatta riyâkarca akıtılan bir kaç damla gözyaşı ya da “görsünler” düşüncesiyle ortaya konan bir davranış kalp ve ruhu felaket yoluna itebilir. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir.

İslam’la Sarılan Yaralar…

Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra da bazen “Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn – Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır.” (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalp bütün bütün mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar, insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş ve kendini bitkinliğe, yorgunluğa, tembellik ve tenperverliğe atmış olur.

Eğer, insanı manevî alemler adına keşfe hazırlayan latîfeler ölmüşse, o insan ne kadar uğraşsa da keşfe açılamaz, terakki edemez. Velilerin ekserisi böyle bazı latifelerinin ölüp gittiğinden bahisle, kendi kendilerinden şikayette bulunmuşlardır. Çünkü ölen latifeler, önemli ölçüde onların terakkilerine mâni’ olmuştur.

Ancak şu hususu da ısrarla tekrarlamakta fayda vardır: Ölen latifeler katiyen hayatî latîfeler değildir. Eğer bunun aksi olsaydı, tevbeye çağrılmamızın bir manâsı kalmazdı ve şayet günahlar böyle hayatî latîfeleri bütün bütün öldürseydi, küfür ve Allah’ı inkâr karşısında hiçbir latîfe canlı kalamaz ya da yeniden dirilemezdi. O zaman da küfürden sonra imân, irtidattan sonra da geri dönüş kapıları tamamen kapalı demek olurdu.

Ayrıca, İslâm, insanın aslî fıtratına dönmesidir. Böyle bir dönüşle insan ikinci bir fıtrat kazanır. Eğer küfür ve inkâr, belli dönem itibariyle sahabenin aslî hüviyetini tamamen değiştirmiş olsaydı, o insanlardan hiçbiri imân edemez ve tabii gökteki yıldızlar haline gelemezlerdi. Aynı şeyi bazı büyük veliler için de söylemek mümkündür… Ashab-ı kiram efendilerimiz arasında Hazreti Ebu Bekir efendimiz gibi cahiliyede de, Müslümanlık’ta da haram karşısında eğilmemiş, cahiliye görmemiş, hep iffetle yaşamış insanlar vardı. Fakat öyleleri de vardı ki, İslam’dan önce sabah akşam içki içer, hiç ayık gezmez ve müslüman olduktan sonra gölgesinden bile geçmeyecekleri, adını anmaktan haya edecekleri şeyleri daha önceleri rahatlıkla işlerlerdi. Fakat, Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Amr b. As (ra) Peygamberimize gelerek, bağışlanmak şartıyla kendisine biat etmek ve müslüman olmak istediğini söylediğinde Peygamberimiz, “Bilmez misin ey Amr, İslâm, kendisinden önceki günahları yok eder. Hicret, kendisinden önceki günahları yok eder. Hac, kendisinden önceki günahları yok eder.” buyurur; İslam’ın, müslümanlıktan önceki her şeyi silip süpürüp götürdüğünü müjde eder. Demek ki, o dönemde ne kadar çatlama, kırılma, yıkılma ve tahrip olmuşsa, Müslümanlık onların hepsini tamir etmiş. Zaten İslam, insanlardaki eksiği, gediği, kırığı, döküğü tamir etmek için gelmiştir. Dökülüp yollarda kalanları kaldırıp varmaları gerekli olan noktaya yönlendirmek için gelmiştir. Öyleyse, insanlar Müslümanlığa girdikten sonra cahiliye döneminde bir kambur gibi sırtlarına aldıkları o günahlarla kalmazlar. Allah, onlara rahmetiyle muamele eder ve sırtlarında ağırlık yapan her şeyden kurtarır onları. Bundan dolayıdır ki, ashab-ı kiram efendilerimiz velilerin dahi kendilerine yetişemeyeceği yüce insanlardır; mazilerinde, sonradan günah olarak tebliğ edilen pek çok şey işlemiş olmalarına rağmen velileri bile geçmişlerdir. Demek ki, onlardaki hayatî latîfeler cahiliye döneminde bütün bütün ölmemiş ve onlar her zaman imâna açık kalabilmiştir. Sadece imana açık kalabilmiş de değil; bir başkasının ulaşması imkânsız mertebe ve derecelere de yükselmişlerdir.

Ne var ki, temkin ve teyakkuza daha uygun olan düşünce, Ashab efendilerimizin peygamber olmayan bir dönemde, bir fetret devrinde geldikleri ve bizim onlarla kıyaslanamayacağımız mülahazasıdır. Cenabı Hak, “Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15) buyuruyor. Bu ayeti her hatırlayışımda duygulanırım ve içimden “Allahım, rahmetin ne kadar geniş; bir Peygamberinden mesaj alamayan, Seni tanıma fırsatı bulamayan insanlara azap etmeyeceğini söylüyorsun.” derim. Evet, işaret ettiği başka hükümlerle beraber, bu ayet, fetret dönemlerinde, bir yaratıcı olduğunu kabul eden, aklıyla o neticeye varan insanların da kurtulabileceğini ifade ediyor. Eğer Sahabe efendilerimiz öyle bir dönemin avantajını paylaşıyorlarsa, demek ki onların durumu daha sonrakilerden farklıdır. Yani, tanımış, bilmiş, saraydan içeriye girmiş, harem dairesine ulaşmış ama orada kalmayıp dışarıya çıkmış, koridoru da geride bırakarak sokakta melanete dalmış insanlar onlarla beraber mütalaa edilemez. Bundan dolayı, bizim en küçük hatalardan bile kaçınmamız ve latîfelerimizi söndürmemeye, öldürmemeye azami gayret göstermemiz gerekir.

Yeniden Diriliş Talebi

“Hata” kelimesi bana Bakara suresinin son iki ayetini hatırlattı.. Peygamberimize Mi’rac armağanı olarak verilen ve Efendimizin “Her kim geceleyin Bakara sûresinden bu iki âyeti okursa ona yeter.” “Allah Teâla Bakara sûresini iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana, Arş’ın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz; kadınlarınıza ve çocuklarınıza öğretiniz. Çünkü bunlar hem salâttır (namazdır), hem duadır, hem Kur’ân’dır.” buyurduğu ve Hazreti Ömer ile Hazreti Ali efendilerimizin de, “Aklı başında hiçbir adam görmezdim ki, Bakara sûresinin sonundaki bu âyetleri okumadan uyusun.” dedikleri rivayet edilen iki ayet.. Bu ayetlerde bazı ihtar ve tenbihler de görüyoruz. Allah’ın, hiç kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmadığını; herkesin kazandığı iyiliğin kendi lehine, işlediği fenalığın da kendi aleyhine olduğunu okuyoruz. Sonra da “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” şeklinde bir dua öğreniyoruz. Oysa, Kur’an’ı bize talim eden Allah Rasûlü buyuruyor ki, “Hata ve unutmadan doğan sorumluluk, ümmetimden kaldırılmıştır.” Peygamberimiz bize hatayla ve unutmadan dolayı işlediklerimizden kalemin kaldırıldığını ve onlardan hesaba çekilmeyeceğimizi haber veriyor. Fakat, bu habere rağmen biz, “Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak hata yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma.” diye dua ediyoruz. Ve yine Efendimiz (sav) o meşhur duasında “Allahümme’ğsil hatayâye bimâis’selci vel’beradi ve nekkı kalbî mine’l-hatayâ kemâ yunakkas’sevbu’l-ebyadu mine’d-denesi ve bâid beynî ve beyne hatayâye kemâ bâatte beynel’meşriki vel mağrib – Allahım! Hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi de günahlardan temizle. Benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır.” buyuruyor. Dikkat ederseniz, Efendimizin, kendisinden mağrib-meşrik arasındaki rakamlara sığmayacak mesafe kadar uzak olmasını istediği şey hatalardır, yani O aleyhine yazılmayan ve hesaba çekilmeyeceği şeyden bile uzak olmayı istemektedir.

İşte, adını bildiğiniz ya da bilemediğiniz, farkına vardığınız ya da varamadığınız, bazen büyük velilerin keşfettikleri ama bir isim koyamadıkları sâika ve şâika gibi pek çok latîfeniz vardır. Onların her biri sizi güçlü ve kuvvetli kılar; sizi yüreklendirir, bir iştiyak ve bir insiyak kahramanı haline getirir. Onlar vesilesiyle, kanat çırpmadan hemen uçar ve O’na ulaşırsınız, Allah’ın izin ve inayetiyle. Şayet, herhangi bir hata ya da günah sizin için böyle avantajlı dinamikleri felç ediyorsa, o çok ciddi bir tehlikedir. Çünkü bazen bir hata veya günah, bir ya da birkaç latîfenin ölmesine sebep olup insanın kalbî ve ruhî hayatına çok zarar verebilir. Eğer bir dönemde o tür hata ve günahlara girmiş ve latifelerinizi öldürmüşseniz, hiç vakit kaybetmeden tevbe ve istiğfar efsunuyla onları yeniden canlandırmaya çalışmanız gerekir. O latifelerinizin üzerine sürekli tevbe, inabe ve evbe mühürlü nefesler üflemeniz iktiza eder.

Hasılı, insanda her zaman hem bir ölüm, hem de bir yeniden diriliş meydana gelir. Ölme ve dirilme her zaman vardır. Fakat, unutmamak lazım ki, Kur’an’ın “O, ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa hayat verir.” (Rum, 30/19) diyerek tavsif ettiği bir Rabbimiz var bizim. O her zaman ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarabilir ve çıkarmaktadır. Ayetin metninde geçen ifadede fiil kipleri kullanılmaktadır. Bu kip geniş zamana, yani eskilerin ifadesiyle, “şimdiki hâle ve istikbale” delalet eder. Allah, şu anda ölüden diriyi çıkarıyor, gelecekte de bunu yapmaya kâdirdir ve yapacaktır. Demek ki, yaralı kalblerimizin tedavisi ve sönmeye yüz tutmuş hatta ölmüş latîfelerimizin yeniden canlanması hususunda da Allah’ın lütuf kapısı açıktır.. ve biz de işte o kapının tokmağını çalmaya namzetiz. Bizim sadece tekmil verip karşısında hazır ol vaziyetine geçmemiz iktiza ediyor. Elpençe divan durmamız, “bahtına düştük” dememiz; “Allahım, kalblerimize yeniden hayat ver, latîfelerimizi bir kere daha canlandır.” niyazında bulunmamız gerekiyor. Bu açıdan, bir kısım latîfelerimiz ölebilir; fakat, ölen latifeler katiyen hayatî olanlar değildir. Ayrıca, Allah onların hepsini diriltip bize ba’s ü bade’l-mevt ihsan edebilir. Bu mevzuda yapılacak şey, dua, tazarru ve niyazdır; tevbe, inabe ve evbedir; herkesin seviyesine göre Cenabı Hakk’a teveccüh etmesi ve O’ndan diriliş dilenmesidir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12932.html
————

İman-Küfür Arası

İman-küfür arasında dağlar, tepeler vardır ama, farkına varılmadan atılan her adım insanı küfrün gayyâsına ‎yuvarlayabilir. Düşüncede başlayan inhiraflar, zamanla davranışlara akseder ve tıpkı kimyevî maddelerin ‎istihalesinde olduğu gibi, insanın duygu ve düşünce dünyasına akan şeyler hiç farkına varılmadan o duygu ve ‎düşünceleri değiştirebilir.‎

Evet bakarsınız, dün çok muttaki, çok musalli bir adam bugün uyuşturucuya, alkole mübtelâ olmuş ve artık düşe ‎kalka yürüyor.. sorarsınız, o da size, “Dün böyleydim ama Allah düşürdü.” der. Ne var ki o, düştüğü bu çukura ‎düşünceye kadar değişik merhalelerden geçmiş ve nasıl düştüğünün farkına asla varamamıştır. Üstad, sünnet ‎kaynaklı bu espriyi çok güzel ifadelendirir: “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.”‎

İnsanın günahtan rahatsızlık duymaması, günah işlemekten daha büyük bir günahtır. Evet, işlediğiniz bir kebîre ‎‎(büyük günah), sizi arkadan istiğfara sevk ediyorsa o büyük de olsa küçük bir günahtır. Yani sizin duygularınızda, ‎düşüncelerinizde istiğfara yönelme hissi varsa, işlediğiniz büyük günah, büyük değildir. Çünkü nedâmetinizle, ‎ızdırabınızla onun başını her zaman ezebilirsiniz. Aksine, önemsemediğiniz ve hiç farkına varmadan devamlı ‎işlediğiniz küçük günahlar ise artık küçüklükten çıkmış, büyük bir günah olmuş ve “Her bir günah içinde küfre giden ‎bir yol vardır.” medlulünce sizin için kalbinizi ısıran bir yılan hâline gelmiştir.‎

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/iman.esaslari.etrafinda/a1064.html

Günahı hemen silmeli

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn = Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi: “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ = Rabbimiz kendimize zulmettik” (A’râf/23) deyip, nefsin zulmünden Cenab-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Adem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Adem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Adem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah… daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, kalb mühürlenir, hafizanallah.. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allahı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allahı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkilap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlüllah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13043.html
—————–

Günahtan Allah’a sığınmaya muhtacız

Günah insan için mukadderdir ve aynı zamanda o, insanın tabiatının bir tezahürüdür. İnsan, günah karşısında Allah’a (cc) çok sığınmalı; tabiatının o meylini yenmeye, fıtratının o buudunu kapalı tutmaya çalışmalıdır. Sevap daha sonraki sevap için bir davetiye olduğu gibi günah da sonraki bir günaha çağrıdır. -Hafizanallah- İnsan tabiatında bir kere delik açılınca, artık onun arkası gelir; hata ve isyanlarla örülü fasit bir daire oluşur…

Günaha hiç düşmemeye çalışmak gerektir. Fakat eğer düşülmüşse hemen tevbe etmelidir.. hem bu tevbe sadece bir kereyle de kalmamalı; samimi bir kul işlediği bir günahtan dolayı, onu her hatırladığında yeni işlemiş gibi bin defa istiğfar etmelidir.. gözü bir kere harama kaymışsa, kendini bütün gün günah işliyormuş gibi bir yanlışlık içinde görmeli, “İşte ben böylesine bir zavallıyım.” deyip nefsini kınamalı, pişmanlıkla iki büklüm olmalı ve hemen tevbeye durmalıdır.. durmalı ve Yüce Dergâh’a el açıp yine O’na sığınmalıdır.

İnsan her zaman Allah’a (cc) muhtaçtır. Muhtaç olmayan bir tanedir: O da Allâhu’sSamed’tir. Fakat, O’na muhtaç olmakta da bambaşka bir güzellik vardır. Ben muhtaç olmayan bir insan olmaktansa, O’na muhtaç, boynu tasmalı bir kul olmayı tercih ederim. Her vesileyle O’na el açmak, her şeyi O’ndan dilenmek çok hoşuma gider. Mahiyetime yerleştirdiğinde beni Kendinden müstağni kılacaksa vâridat, mevhîbe, keşf u kerâmet.. hiçbirini istemem; benim O’na muhtaç olduğumu ruhuma duyuracak hisler isterim. Sürekli O’na karşı zaruriyet derecesinde bir ihtiyaç içinde olmayı ve O’nu duymayı arzu ederim.

Bunları inancı olmayanlara anlatmak çok zordur, anlayamazlar bu hakikati. “Bardağı tuttum, ağzıma götürdüm, içtim.” deyip bütün bu ifadelerin aslında mecaz olduğunu düşünmeyen nasıl anlayacak ki? ‘İçtim’ ne demek, O içiriyor işte; bardağı yaratan da O, suyu yaratan da O ve seni yaratan da O. İradenin ötesinde O’nun iradesi var.. Bir mümin tevhid mülahazasına bağlı yaşamak istiyorsa mülahazalarını sık sık gözden geçirmelidir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12295.html
————

Günahlar ve Sedd-i Zerâi’ – Günaha karşı önlem alınmalı

İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hakim olmak zorundadır. Kalbî ve rûhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak bulunmak olmalıdır.

Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan “sedd-i zerâi’” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet “sedd-i zeraizerâi”yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ اَزْكَى لَهُمْ

“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..” (Nûr, 24/30) buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir. Aslında, meşrû dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın, haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, -bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi- şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Cenâb-ı Hak, daha baştan insana, “Harama bakmaktan sakın!” demek suretiyle, onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır.

Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:

وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً

“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.” (İsrâ, 17/32) buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zinâ fiilidir. Âyette ise, zinâ yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Cenâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinâya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir. Efendimiz (sav): “Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.” hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.

Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede ise: وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ “Yetimin malına yaklaşmayın..” (En’âm, 6/152) buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına, yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.

Allah (cc), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere “tehlike var” işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesîlelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirhâm edeceğim; ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına yurtdışına giden kimselerin, Allah Resûlü’nün (sav): “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..” hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.

Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır. Evet, insanın yaratılış gâyesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer, gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: “Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfadı müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil diyâr-ı küfre dünyalık bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun farkında ve şuurundayız.

Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin rızan istikâmetinde istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin imanını selâm‎ette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’ buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..” denmeli, niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.

İkinci esas; gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur. Allah Resûlü (sav): “Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç kişi ise, cemaattir.” buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında: “İki kişi de şeytandır.” buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.

O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki, ilâhî siyânet sıyânet gerçekleşebilsin. Gerçi bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da. Allah (cc): “Şanıma yemin olsun ki, ben insanoğlunu kerim yarattım.” (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.

Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fâsıla vermeden okuyup müzâkere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.

Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: “Al sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..” şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesâbesindedir.

Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr, Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (cc), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O “Erhamü’r-rahiminrâhimîn= Merhametlilerin en merhametlisi”dir. Siz, herhangi birini anlatırken “Çok rahim; çok merhametli” diyebilirsiniz; fakat O kendisini anlatırken “Erhamü’r-râhimînErhamü’r-rahimin= Merhametlilerin en merhametlisi”[1] demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.” (Duhâ, 93/3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne manidardır. Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.

Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı (cc), Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler tâli meselelerdir. İnşallahİnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları yırtar-geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına boşaltırlar.

[1] Bu tabir için bkz. A’raf A’râf, 7/151; Yusuf Yûsuf, 12/64, 92; Enbiya Enbiyâ, 21/83

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/a12040.html

İffet Âbideleri ve Hayâdan Nasipsizler

M. Fethullah Gülen, herkul.org, 26.09.2005

Soru: “İffet” ne demektir; iffetin çerçevesini belirleyen hususlar nelerdir?

“İffet”; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir.

Kuvve-i Şeheviye ve İffet

İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. Kuvve-i şeheviye’nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücûr”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.

Kur’an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü’minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükafatı olarak Allah’ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü’minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.

Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında “Ya Rabbî! Bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten zindan daha iyidir.” (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.

Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa’nın doğumunu dile dolayan bazı diyanet mensuplarının yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, “Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.

İffetin bu umumî manasını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman hazretlerinin, “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.

Fakir Ama Afîf

Bu açıdan, insanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır. Evet, insan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hamallık yapmalı ama asla başkalarına el açmamalıdır.

Kur’an-ı Kerim, ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış ve onların durumunu da iffet çerçevesine dahil etmiştir. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanarlar. Ey Rasûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.” (Bakara, 2/273) mealindeki ayet–i kerime işte bu manadaki iffeti ve iffetlileri anlatmaktadır. Sadakaların kimlere verileceğini belirten bu ayet, Peygamber halkasının Allah yoluna adanmış talebeleri olan, mescidde yatıp kalkan, Rasûl-ü Ekrem’in sohbetlerini dinleyip öğrenerek sonraki nesillere nakletmeye çalışan, vakitlerini ibadetle, ilimle değerlendiren ve iâşeleri de Allah Rasûlü tarafından karşılanan “Ashab-ı Suffe” başta olmak üzere, kendini öğrenip öğretmeye vakfeden, dolayısıyla malı-mülkü olmayan, başka bir meslekte çalışmaya vakit bulamayan ya da güç yetiremeyen ama her şeye rağmen başkalarına da el açmayan, hayâ ve iffetlerinden ötürü dilencilikte bulunmayan her devirdeki fakir fakat afîf müslümanları takdir etmektedir.

Evet, bu müstağni insanlar, kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen, kimseye evvel ve âhir diyet ödeme mecburiyetinde kalmayan aziz ruhlardır. Halden anlamayanlar, izzet-i nefislerini korumayı açlığa tercih eden ve yokluklara katlanıp asla isteme zilletine düşmeyen bu insanları zengin zannederler. Aslında, dikkat edilse hallerinde fakirlik emareleri görülecektir. Fakat, onlar kimseden bir şey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç istemez ve kat’iyen dilencilik yapmazlar.

Haddizatında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakiki fakiri bu çerçeve içinde zikretmiş; “Fakir, kapı kapı dolaşan ve bir iki lokma veya bir iki hurma ile baştan savılan kimse değildir. Gerçek fakir, durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmediği halde, ihtiyaç içerisinde olmasına rağmen iffetinden dolayı başkalarına el açmayan ve halktan hiçbir şey istemeyen insandır.” buyurmuştur.

Ashab-ı Suffe’den olan Ebu Hüreyre gibi sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları halde kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişlerdir. Öyle ki, Hazreti Sevban ve Hakîm b. Hizam’ın da aralarında bulunduğu bazı sahabiler, insanlardan bir şey istememe konusunda Allah Rasûlü’ne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar sadık kaldıkları bu vaadlerinden dolayı asla sadaka kabul etmemiş; hatta deve üzerindeyken kırbaçları yere düşse onu bile kimseden istememeleriyle meşhur olmuşlardır. İşte, “Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini korur ve arttırır. Bir insanın bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyuran Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesine uygun yaşamak da iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum.” niyazıdır. Her söz, hal ve tavrıyla hidayet üzere olan, muttakilerin imamı ve iffetlilerin en afîfi Allah Rasulü’nün hidayet, takva, iffet ve gönül tokluğu istemesi, hem bu hususlardaki temadî ve derinlik talebi şeklinde anlaşılmalı hem de ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) neler istemesi gerektiğine bir işaret olarak kabul edilmelidir.

Meslek Ahlakından Fikir Namusuna…

Diğer taraftan, bir insanın haddini bilmesi, teklif edilen bir makam-mansıp karşısında hemen ileri atılmaması, hevesleriyle hareket etmemesi, o işe liyakat sahibi olup olmadığını iyi değerlendirebilecek kimselerin kanaatlerine göre tavır belirlemesi, gerekiyorsa müstağni davranması ve bir başkasını o işe teklif etmesi ama şartlar ne olursa olsun kendine terettüp eden bir vazifeden de kaçmaması gibi hususlar da bir yönüyle iffetin çerçevesine dahildir. Öyle ki, bu duygu ve düşüncelerle omuzlanılan bir vazifenin hakkını vermeye “meslek namusu” ya da “meslek ahlakı” denilegelmiştir. Her doktor, öğretmen, üniversite hocası, avukat, asker, savcı ya da hâkim kendi mesleğine ait bazı disiplinlere uymak, bir kısım kural ve kaidelere göre iş yapmak ve “meslek ahlakı” dediğimiz değerler bütününe sadık kalarak çalışmak zorundadır. Dolayısıyla, böyle kurallı, bir intizam içinde ve hakperestçe çalışma da iffetin farklı bir yanı olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca, söz ve yazılarımızda sık sık kullandığımız ve bazen “fikir namusu” bazen de “düşünce iffeti” olarak zikrettiğimiz bir husus daha vardır. Özellikle, heva ve hevesi fikir suretinde takdim etmeme; ulvî ve derin hakikatleri anlatırken fantastik ve muğlak ifade avcılığı yapmama, fakat, pespâye sözlere ve bayağı ifadelere de yer vermeme; kullandığımız hemen her kelimeyi bir mücevherci titizliğiyle seçerek dilin saffetini korumaya çalışma ve okuyucuyu mutlaka hayra, güzele sevk etme gibi konularda hassas davranma da iffetin bu çeşidini oluşturmaktadır.

Aslında, düşünce iffetini yakalamak ve korumak için tahayyül ve tasavvur planındaki duyguları dahi temiz tutmaya çalışmak gerekir. Çünkü, fikir, söz ve ameller bir yönüyle hayalde mayalanır. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Fena duygular, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen onlardan kurtulmaya çalış; yoksa, bir müddet sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin” demektedir. Evet, bir şeytanî ok gelip hayalinize çarptığı zaman dönebiliyorsanız hemen geriye dönmeli ve zihninizde meydana gelen yırtığı vakit geçirmeden dikmeye çalışmalısınız. O ok daha derinlere nüfuz etmeden ve aldığınız yara sizi öldürecek seviyeye ulaşmadan bir tabyaya sığınmalı, ezelî düşmanınızın saldırılarından korunmalısınız. Aksi halde, bazı hayal deryalarına yelken açmış olur, onun dalgaları içinde savrulur durur ve sahile çıkmaya yol bulamayacak kadar kıyıdan uzaklaşırsınız. Öyleyse, yol yakınken ve iradenizin gücü yetiyorken kötü duygu ve fena tutkulardan kurtulmalısınız!..

Küçükken Önemsemezsen Büyüyünce Halledemezsin

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha “sedd-i zerâî” adı altında bu mevzuya vurguda bulunmakta ve farklı hadiseler münasebetiyle farklı ifadelerle bu hususu nazara vermektedir. Bildiğiniz gibi; “sedd” menetme ve engellemenin adıdır; “zerâî” de sebep ve yol manasına gelen “zerîa” kelimesinin çoğuludur. “Sedd-i zerâî” ise, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim, “Zina etmeyin”, “Yetim malı yemeyin” emrini ifade ederken “Zinaya yaklaşmayın”, “Yetim malına yaklaşmayın” şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.

Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider… Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat, nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir “bakma tiryakisi” olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni” dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.

Üç İffet Kahramanı

Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden “zıllullah”a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira, namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini “Ben Allah’tan korkarım” çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.

Hazreti Ömer’in (ra) gözünün nuru olan delikanlı da o ismet ufkunun temsilcilerindendir. O da bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış; Cenab-ı Allah’tan hayâ etmiş; günah eşiğinden geri dönmüştür.. dönmüştür ama vicdanı o kadarcık bir meyli bile iffetine yakıştıramamış, gönlü Allah korkusundan hasıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Bedeni oracığa yığılıp kalsa da “iffet şehidi” ya da “ismet şehidi” denebilecek o yiğidin hatırası da bir yâd-ı cemil olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

“Mağara hadisi” olarak da bilinen bir hadis-i şerifte de yine böyle bir iffet kahramanından bahsedilmektedir. Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile edinerek Cenab-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Her birinin duasıyla kaya biraz hareket eder ve nihayet o üç arkadaş kurtulurlar. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışına tevessül ederek niyazda bulunur; sonuncusu da, çalıştırdığı işçinin ücretini veremeyince onun parasını işletip nemalandırarak sonunda eksiksiz teslim edişi hürmetine rahmet-i ilahiyeden yardım ister. İkinci şahıs ise, “Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi. Fakat, bir kıtlık senesinde elime düştü. Ona kendini teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim, mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nail olacağım sırada, “Allah’tan kork da iffetime dokunma!” dedi. Ben de, o söz üzerine, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim parayı da geri almadım. Allahım eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah’a arz eder.

İşte, bu üç misaldeki afîf insanların ortaya koyduğu kahramanlıklar herkese müyesser olmaz. Bunlar, çok istisnaî olan irade zaferleridir. O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir. Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır. Dolayısıyla, daha o noktaya kadar götürmeden meselenin önünü almak gerekir. Öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, kendine helal olmayan ve yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Zira, onların üçüncüleri şeytan olur.” buyurmakta ve arz ettiğim sedd-i zerâî düsturuyla günah yollarını daha baştan kapamamız ikazında bulunmaktadır.

Dilin İffeti

Aynı hususu doğru konuşma mevzuunda da düşünebilirsiniz. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkîye mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de “İşin hakikatini Allah bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.

Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes’ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz’in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Mesela, herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allahu a’lem” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, “Bir sene boyunca İbn-i Mesud hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile “Rasûlullah buyurdu ki” dediğini duymadım.”

İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mütabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır.

“Hortumlama”

Dünyevî güzelliklere ve mala-mülke karşı tama duygusu da, henüz zihinde bir görüntü gibiyken oracıkta boğulmalı ve gelişip büyüyerek başkasının kazancını çekememezliğe, hasede ve kıskançlığa dönüşmesine fırsat verilmemelidir. Zira bu zaaf, daha küçükken önü alınmazsa, değil insanı dilenciliğe sevk etmek, karakter bakımından zayıf kimseleri hırsızlığa bile götürebilir. Bundan dolayıdır ki, “hortumlama” sözü son zamanlarda en çok duyulan ifadelerden biri olmuştur. Bazıları, “hırsızlık” kelimesini sevimli bulmadıklarından dolayı mıdır ya da “hortumlama” tabirinde bir kibarlık sezdikleri için midir, yoksa büyük büyük lokmaları yutmayı anlatabilmek maksadıyla mıdır, bilemeyeceğim, sürekli “hortumlama”dan bahsediyorlar; bazıları da halk arasında kocaman kocaman insanlarmış gibi görünmelerine rağmen ancak bir hırsızın yapabileceği bayağı şeyleri yapıyor ve milletin malını haksız yere yiyorlar.

Evet, insan mal-mülk mevzuunda da kendinde bir zaaf görüyorsa, daha baştan ayaklarını sağlam tutabileceği yerde durmalı ve yıkılabileceği alanlarda dolaşmamalıdır. Gözünü servet hissi bürümüş bir kimsenin makam, mansıp ve imkan sahibi olması buzlu yolda ulu orta koşması gibi bir şeydir. Onun kayıp düşmesi her an muhtemeldir. Öyleyse, o insan, yüzüstü kapaklanmayacağı sahalara yönelmeli; dönebileceği yerde geri dönmeli ve henüz iş işten geçmemişken iradesinin hakkını vermelidir. Aksi halde, iradesinin sırtına çok ağır bir yük yükleyip devrildikten ve “iffetsiz” damgasını yedikten sonra “Ben ne kadar da iradesizmişim” diyerek yakınmasının bir manası yoktur.

Sözün özü; “iffet”, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyarak ve helal dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzak kalmaktır. Ahlakî değerlere bağlı ve günahlardan âzâde yaşamanın en mühim vesilelerinden biri sedd-i zerâî prensibine uygun şekilde davranmak ve ayakları kaydıracak zeminlere hiç yaklaşmamaktır. İffeti, düşünce namusundan meslek ahlakına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmek daha doğru olsa gerektir. Nitekim, müstağni davranmak, başkalarına el açmamak, dilencilik yapmamak ve kimseye yüz suyu dökmemek de iffetin çok önemli derinliklerinden sayılmıştır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13946.html

Soru : En büyük günahlar nelerdir?

Cevap:

İslam’da günah kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Zira şeytan insana günah işlettiği zaman, daha sonraki kötülükleri daha kolay yaptırma imkanına sahip olacaktır. İnsan günah basamağının birinci merdivenini aşarsa ikincisine kolay çıkacaktır. İlk günahı işlerken duyduğu gerginlik ve tedirginlik ikinci günahı işlerken çok az hissedilecek, üçüncü ve daha sonrakilerde bunun yerini rahatlık veya umursamazlık alacaktır. Bu yüzden insanın ilk işlediği günah önemlidir. İşte bu yüzden bir Müslüman’ın günaha karşı duyarlı olması ve beşeriyet gereği işlediği günahtan hemen pişman olup tövbe etmesi gerekmektedir. Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. Yeter ki, kul hatasını anlayıp Ona yönelsin ve zamanında tövbe etsin.

Büyük günahlar Allah’a ortak koşmak, içki, kumar, faiz, zina, sihir/büyü, ana-babaya asi olmak, savaştan kaçmak, farz ibadetleri yapmamak vs. şeklinde özetlenebilir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.), büyük günahlardan bazılarını açıklamıştır. Ortama ve duruma göre sorulan sorularda bunların bir kısmını haber vermiş, ümmetini günahlardan sakındırmış, gerekli ikaz ve ihtarları yapmıştır. Bunlardan biri şöyledir:

Ebu Bekre (r.a) anlatıyor: “Resülullah (s.a.v.): ‘Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?’ buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: ‘Evet!’ deyince: ‘Allah’a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!” buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup: ‘Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahitlik!’ dedi ve bunu çokça tekrar etti.”(1)

Ubeyd İbnu Umeyr (r.a), babasından naklediyor: “Resûlullah’a (s.a.v.), bir adam büyük günahlardan sormuştu. ‘Onlar dokuzdur!’ buyurdular ve saydılar: “Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu’l-Haramda masiyet (yani günah ve kötülük) işlemeyi helal kabul etmek.”(2)

İbnu Mes’ud (r.a) bu konuda şöyle buyurur. “Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Allah yanında en büyük günah hangisidir?’ ‘Seni yaratmış olan Allah’a eş koşmandır!’ buyurdular. ‘Sonra hangisidir?’ dedim. ‘Seninle birlikte yiyecek diye, evladını öldürmendir!’ buyurdular. Ben yine: ‘Sonra hangisidir?’ dedim. ‘Komşunun helalliği ile zina etmendir!’ buyurdular.”(3)

Başka bir hadiste ise; ‘Rasulûllah (s.a.v.): ‘Kişinin anne ve babasına sövmesi büyük günahlardandır!’ buyurmuşlardı. Orada bulunanlar: ‘Hiç kişi anne ve babasına söver mi?’ dediler. ‘Evet! Kişi, bir başkasının babasına, annesine söver, o da bunun annesine babasına söver!’ buyurulduğu rivayet edilmektedir.”(4)
——————————
(1) Buhâri, Şehâdât, 10;
(2) Ebu Dâvud, Vesâya, 10, (2875);
(3) Buhâri, Tefsir, Bakara, 3, Furkân 3,
(4)Buhâri, Edeb 4;

Arif Aslan
————————————————————————————-

Soru : Büyük günahları işleyen kafir olur mu?

Cevap:

Bu soruyu cevaplarken, işlediği günahlarla övünen ve bunlardan pişmanlık duymayanların konumuz dışında olduğunu hemen belirtelim. Asıl mevzumuz, inandığı halde bu tür günahlara düşen ve onlardan pişmanlık duyanlardır.

Ehl-i sünnetin dışında kalan Mutezile mezhebi ve Haricilerin bir kısmı, “büyük günah işleyenlerin kafir olacağını veya imanla küfür ortasında kalacağını” söyler ve bunu şöyle izah etmeye çalışırlar:
“Büyük günahlardan birini işleyen bir mü’minin imanı gider. Çünkü Cenab-ı Hakk’a inanan ve Cehennemi tasdik eden birinin büyük günah işlemesi mümkün değildir. Dünyada hapse düşme korkusuyla kendini kanun dışı yollardan koruyan birinin, ebedî bir Cehennem azabını ve Cenab-ı Hakk’ın gazabını nazara almayarak büyük günahları işlemesi, elbette onun imansızlığına delalet eder.”

İlk bakışta doğru gibi görünen bu hüküm, insanın yaratılışını bilmemekten kaynaklanan sakat bir düşüncedir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu sorunun cevabını Lem’alar adlı eserinde şu şekilde vermektedir:

“… İnsanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı (el altında bulunan hazır bir lezzeti), ileride gayet büyük bir mükafata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azab-ı müecceleden (sonradan gelecek, tehir edilmiş bir azaptan) ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor. Belki, inkar ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlup oluyorlar.

Şu halde; kebairi (büyük günahları) işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle, akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.”

İnsanın yaratılışında cennetin akıl almaz lezzetlerini çok ötelerde görmesi ve bu yüzden onları ikinci plana atıp, hemen eli altındaki günah lezzetlerine meyletmesi gibi bir özellik vardır. Çok acıktığı için kendisini en yakın lokantaya atan bir adamın, ısmarladığı yemek 10-15 dakika gecikeceği için hemen eli altında bulunan kuru ekmeği kemirmeye başlaması ve midesinin yarısını onunla doldurması, bu sırdandır.

Yine Bediüzzaman’ın dediği gibi, insan bir ay sonra gireceği bir hücre hapsinden çok, hemen yemek üzere olduğu bir tokattan korkar. Yani bu hissiyata göre cehennem azabı, onun için çok uzaktır ve Allah da zaten affedicidir.

İşte insan, bu mülahazalarla ‘imanlı olmasına rağmen, günahlara meyleder ve nefsinin de desteklemesiyle isyan içine düşebilir.

Evet büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmez. Fakat o günahlar, tövbe ile hemen imha edilmezse, insanı imansızlığa götürebilir. Bu konuda yine Bediüzzaman’ı dinleyelim:
“Günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı (iman nurunu) çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre (Allah’ı inkara) gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor…”
———————-
Gerçeğe Doğru, C:4, Zafer Yayınları
——————————————–

Soru : Büyük günahları işleyen ve İslâm’ın bazı esaslarından taviz veren insanların tekfir edilmesine ( küfre girdiklerine hükmedilmesine) ne dersiniz?

Cevap:

Gözümüzdeki ahlâk çöküntüsü ve inanç zafiyeti, bazı Müslümanları gayrete getirirken, bazılarını da ümitsizliğe düşürüyor. Bu ikinciler, içlerindeki feverana yön veremediklerinden, teselliyi, günahkârlara sövmede, âsilere çatmada, onları kâfirlikle itham etmede buluyorlar. Şeytan, bu gibi Müslümanları büyük bir tehlikenin ve dehşetli bir uçurumun kenarına itiyor.

Bu konuyla ilgili olarak, Peygamber Efendimizi (asm.) dinleyelim:
“Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.”

Karşımızda günah işleyen, tanımadığımız biri. İç âlemimizde bir kavga başlıyor: Kötüye yormakla (su-i zan), iyiye yormak (hüsn-ü zan) arasında kalıyoruz. Nefis diyor ki, bu adam kâfir olmasa bu büyük günahı işlemez… Akıl ve vicdan ise, “Büyük günah işlemek kişiyi kâfir etmez, belki bu günahı küfründen değil de nefsine hâkim olamadığından, yahut cehaletinden işlemektedir; günahkârdır, fâsıktır, ama kâfir olduğunu hemen iddia etmemek gerekir.” diyerek tedbir yolunu tutuyorlar.

“Günah-ı kebâir (büyük günahlar) işleyen kâfir midir?” tartışması ehl-i sünnet âlimleri ile Haricîler ve Mûtezile arasında asırlarca sürdü. Haricîler büyük olsun küçük olsun her günah işleyenin kâfir olup ebediyen cehennemde kalacağını iddia ederlerken, Mûtezile, büyük günah işleyenin ne kâfir ne de mümin olmayıp, imanla küfür arasında kalacağını savundu. Böylece her iki grup da hakikatten uzaklaşarak dalâlete düştüler.

Bu kavganın sonunda galibiyet ehl-i sünnetin oldu. Bu galibiyet bayrakları sayılacak gibi değil. Biz sadece ikisini nakletmekle yetineceğiz:

Yahya bin Muaz buyuruyor:
“Bir anlık iman, yetmiş yıllık küfrü mahveder, yok eder. Nasıl oluyor ki yetmiş yıllık iman, bir anlık günahla yok oluyor.”

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” âyet-i kerimesini (Maide Sûresi, 44) yanlış tefsir ederek, “Allah’a isyan eden, günah işleyen herkes kâfirdir.” diyen haricîlere karşı, ehl-i sünnet âlimlerinin görüşlerini bir kimyager gibi tahlil eden Fahreddin-i Râzi hazretleri, Tefsir-i Kebirinde, bu hususta en isabetli görüşün Hz. İkrime’ye (r.a.) ait olduğunu ifade buyurur.

İkrime hazretlerinin şu ifadelerini hep birlikte okuyalım:
“Hak Teâlânın ‘kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse…’ ifadesi, hem kalbi hem de lisanıyla inkâr edenleri içine almaktadır. Kalbiyle onun Allah’ın hükmü olduğunu bilip ve lisanıyla onun Allah’ın hükmü olduğunu ikrar edip, buna zıt olan şeyleri yapan kimseye gelince, o da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiş, ama onu bilfiil yapmamış olur. Binaenaleyh, böyle bir kimsenin bu âyetin hükmüne dahil olması gerekmez…” (Tefsir-i Kebir-9/86)

Tekfir meselesine küfrün tarifinden başlayalım. Küfür nedir?.. Lügat mânâsıyla küfür, nimete karşı nankörlük etmek, nimeti gizlemek, küfran etmek mânâsına geliyor. Dinî terim olarak, küfür, “Hiçbir zorlama olmaksızın kendi irade ve isteğiyle iman hakikatlerini inkâr ve tekzip etmek, yahut tasdik etmemek, iman edilmesi gereken mukaddesatı tahkir etmek, onlarla alay etmek, haramı helâl, helâli haram kabul etmek” mânâsına gelir.

İman, nasıl kalbin tasdiki ve lisanın ikrarıyla sabit oluyorsa, küfür de aynı yolla sabit olur. Bu noktada karşımıza “elfaz-ı küfür” bahsi çıkıyor, yâni küfür olan sözler. Bu sözleri söylediğini işittiğimiz bir kimseye hemen kâfir diyebilir miyiz? Burada âlimlerimiz bize şu soruyu yöneltiyorlar: Onun kalbi hakkında bilgin var mı? O sözü cehaletinden mi söylüyor, yoksa mukaddesata düşmanlık namına yahut onunla alay etmek niyetiyle mi? Bu nokta çok önemlidir. Ve bu incelik, fiiller için, ameller için de geçerlidir.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, “tekzib-i fiil ile adem-i fiil arasında büyük fark vardır” diyerek bu noktaya dikkatimizi çekiyor. Tekzib-i fiil, bir işin, bir hareketin, bir vazifenin inkâr edilmesi, “Öyle bir şey yoktur.” denilmesi; adem-i fiil ise, o işin, o fiilin, varlığı kabul edilmekle birlikte, yapılmaması, yerine getirilmemesidir. Namazı inkâr etmek başka, namaz kılmamak daha başkadır. Birincisi tekzib, ikincisi ise adem-i fiildir.

Buna göre, bir insan Kur’an-ı Kerimin namaz emrini inkâr ederse küfre girer; ama, bu emri kabul ettiği halde namaz kılmazsa kesinlikle kâfir olmaz. Haramları işlemek de böyledir. Faiz alıp vermenin İlâhî bir yasak olduğunu kabul eden bir insanın nefsine mağlûp olarak bu haramı işlemesi hâlinde kâfir olmayacağı açıktır.

Bir de Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevî hazretlerini dinleyelim:
“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan (iyiye yormak) esastır.”

Bu ilim saçan ifadelerde iki yaramızı birden seyrediyoruz. Birisi, “su-i zan”, yâni kötüye yormak, olumsuz değerlendirmek. Diğeri de, müftünün görevini herkesin yüklenmesi.

Gümüşhanevî hazretleri devamla şöyle buyuruyor:
“Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” (Ehl-i Sünnet İtikadı, s.68)

Tekfir konusunda Risale-i Nur Külliyatından “Sünuhat” adlı eserde yer alan şu doyurucu ifadeleri, bu asrın insanı çok iyi değerlendirmelidir. Yoksa hem kendisi büyük günaha girer, hem de bilmeyerek karşısındakini İslâm’dan uzaklaştırır:
“Meselâ: Demiş bu şey küfürdür. Yâni, o sıfat imandan neş’et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa malik olduğundan o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği yakînen biline… Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var. İmanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!…” (Sünuhat, 20)

Demek ki, bir müminde, imandan kaynaklanmayan belki cehaletten, sefahatten yahut daha başka bir kaynaktan beslenen sıfatlar bulunabilir. Bu sıfatlara “kâfire” tabir ediliyor. Yine o müminin, imanından kaynaklanan birçok da mâsum sıfatı bulunuyor. İşte bu sıfatlar, o zâta kâfir dememize mâni. Onun dilinden küfrü icap eden bir söz çıkmışsa, yahut o mümin, imandan kaynaklanmayan ve ancak kâfirlere yakışacak fiiller işlemişse, yukarıda verilen ölçüye göre, bunların küfürden doğduğunu, yâni o adamın küfür niyetiyle bunları yaptığını kesinlikle bilmedikçe kendisine kâfir diyemeyiz. “Sıfatın delâletinde şek var.” cümlesi kesin hüküm vermemizi engelliyor. Yâni yaptığı işin, söylediği sözün, taşıdığı sıfatın onun kâfir olduğuna delil olması şüpheli. Bunları küfür kastıyla yaptığını kesin olarak bilemiyoruz. Ama kendisinin mümin olduğunu biliyoruz. Kendisinden sorsak, ben müminim, Müslümanım diyecektir. Buna göre imanın delâletinde yakîn var, kesinlik var, katiyet var. Ama küfrün varlığında şek, yâni şüphe var, zan var, tahmin var. Biz kesin bilgimizi, şüphe ile iptal edemeyiz ve o adama kâfir diyemeyiz.

El-Ezherî’nin “Kur’ana mahlûk diyen kimseye kâfir denilebilir mi?” sorusuna verdiği şu cevap çok harikadır:
Söylediği şey küfürdür!..

Soru kendisine üç defa tekrar edilir. Hep aynı cevabı verir ve sonunda şöyle buyurur:
Bazen Müslümanın ağzından küfür çıkabilir.
Alaâddin Başar (Prof. Dr.)
Soru : “Benim şefaatim ümmetimin günah-ı kebair (büyük günah) işleyen kısmınadır” hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?

Cevap:
Peygamberleri insanlar için birer rehber, birer önder olarak gönderen Allah, onları günahsız kılmakla insanlara şu mesajı da vermiş oluyor: “Günah işlememeye bütün gücünüzle çalışın!”

Sözü edilen hadis-i şerifi bu gerçeğin ışığında değerlendirmek gerek. Bu hadisten; “şefaatin ancak büyük günah işleyenlere yapılacağını, küçük günah işleyenlerin bundan mahrum kalacaklarını” anlamaya mantıken imkân yok.

Dikkatle incelenirse, bu peygamber kelâmından şu iki büyük mesaj hemen alınabilir:

Birincisi: Bu hadis-i şerif, “büyük günah işleyenin küfürle iman arasında kalacağını” iddia eden mutezile fırkasına en güzel bir cevap…

Diğer mesaj da şu: Şefaat izninin verilmesinden sonra, başta peygamberler olmak üzere, melekler ve salih kullar müminlerin günahlarının bağışlanması için Allah katında şefaatçi olacaklar. Bu herkesin manevî mertebesine göre gerçekleşecek.. Büyük günahlar ise, Allah katında hatırı en ileri olan peygamberimizin (asm.) şefaatiyle af edilebilecekler.

Alaâddin Başar (Prof. Dr.)
————————————

BÜYÜK GÜNÂHLAR (KEBÂİR)

Allah’ın emirlerine aykırı davranış, kötü amel, isyan, karşı gelme, suç, kabahatlerin büyükleri. İslâm literatüründe bu tür fiillerin bir kısmı büyük günah, bir kısmı da küçük günah olarak adlandırılır. Bu tabirin geçtiği ayetlerde şöyle denilmektedir: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız. ” (en-Nisâ, 4/31)

“Büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınırlar, kızdıkları zaman onlar, affederler.” (eş-Şurâ, 42/37)

“O (muhsin ola)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler… ” (en-Necm, 53/32).

Aynı ifadenin geçtiği hadislerden bir kısmında ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Abdullah b. Mes’ud anlatıyor: Rasûlullah’a “Allah indinde en büyük günah nedir?” dedim. “Seni yaratan Allah’a Şirk koşmandır.” buyurdu.

“Bu gerçekten pek büyük, bundan sonra nedir?” dedim. “Seninle beraber yemek yemesinden, tüketici olmasından korkarak evlâdını öldürmendir. ” dedi. “Ondan sonra nedir?” dedim. “Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir” buyurdu.

Yine Abdullah b. Mesud’dan değişik bir senetle aynı hadis rivayet edildikten sonra şu ayetin nazil olduğu ilâve edilmiştir.

“Allah’ın (halis) kulları o kimselerdir ki, Allah’tan başka ilâha dua etmezler; Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmezler; meğer ki hakla ola. Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarptırılır. ” (el-Furkan, 25/68).

Abdurrahman b. Ebû Bekr, babasından, şöyle dediğini rivayet ediyor:Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında idik. Üç defa şöyle buyurdu: “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah’a Şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı Şahitliği yapmak… ” (Buharî, Edeb 6; İman, 16)

Başka bir hadiste, büyük günahlar, “el-Mubîkât: helâk edici” kelimesiyle ifadelendirilerek şöyle buyurulmuştur: “Yedi helâk edici Şeyden kaçının.” Bunlar nedir yâ Rasûlallah diye sorulunca: “Allah’a şirk koşmak; sihir yapmak; Allah’ın haram kıldığı halde bir kimseyi haksız yere öldürmek; yetim malı yemek; faiz yemek; düşmana hücum anında harpten kaçmak: namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır” buyurdular. Diğer bir hadiste ise: “Büyük günahlar dokuzdur: Allah’a şirk koşmak; haksız yere adam öldürmek; temiz bir kadına kötülük isnat etmek; zina yapmak; düşmana hücum esnasında firar etmek; sihirbazlık; yetim malı yemek; müslüman ana babaya asî olmak; emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak sûretiyle aileye karşı doğruluğu terketmektir. ” Diğer hadislerde yukardaki maddelere faiz yemek, hırsızlık ve şarap içmek de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Vasâya 23; Müslim, İman 141-146; Ebû Davûd, Vasâya 10)

Kebâir kelimesiyle ifade edilmediği halde, yukardaki hadislerde bildirilen fiillerin dışında bir çok suçlar daha vardır ki, onlar İslâm âlimlerince, ayet ve hadisler doğrultusunda, büyük günah kabul edilmiştir: Bilerek ve kasten İslâm’ın şartlarını terketmek; içki içmek; kumar oynamak; hırsızlık yapmak; adaletten ayrılmak gibi. İslâm âlimlerinden bir kısmı genel hatlarıyla “büyük günah”ları şöyle tarif etmişlerdir:

İbn Abbâs’a göre: “Allah’ın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Ayrıca büyük ve küçük günah arasındaki fark şudur: Allah’ın Cehennem, gazap, lânet, veya azap gibi ifadelerle sona erdirdiği her günah büyüktür. Diğerleri küçüktür.” Hasan Basrî de buna yakın bir ifade kullanmıştır.

Ebû Amr İbn Salâh’a göre: “Büyük ismi verilecek şekilde büyük olan ve mutlak surette büyüklükle vasıflanan her günah büyüktür.” Buna göre büyük günahların bazı alâmetleri vardır.

“Şer’i cezayı icab ettirmek; Cehennem azabıyla tehdit olunmak; yapana fasık denilmek; lâ’net olunmak.”

Cumhûr-ı ulemaya göre; günahlar büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır. Beş vakit namaz, Ramazan orucu, hac, umre, abdest gibi hayırlı amellerin kendilerine keffaret olabileceği günahlar “küçük günah”; bu tür ibadetlerin keffâret olamadığı günahlar ise “büyük günah”lardır. Mesela: “İki umre, aralarında yapılan günahlara keffarettir. (Ahmed İbn Hanbel, II, 461). “Kabul edilmiş bir hac, o yıl ki hatalara keffarettir. ” (Ahmed İbn Hanbel, II, 348), “Şehidden akan ilk damla kan, onun bütün günahları için keffarettir.” (Ahmed İbn Hanbel, IV, 300), “Allah, cuma’yı kılanın iki cuma arasındaki günahlarını örter.” (Ahmed İbn Hanbel, V, 181). Hadislerde, başka ibadetlerin kendilerine keffaret olduğu bildirilen cinsten günahlar küçük günahtır. Ancak herhangi bir ibadetin, kendisi hakkında keffaret kabul edilmediği günahlar ise büyük günahlardır. Meselâ: hiç bir ibadet adam öldürmeye, zina yapmaya, içki içmeye ve benzeri günahlara keffaret olarak kabul edilmez; bunlara ancak Şerîat’ın, haklarında takdir ettiği cezalar tatbik edilir.

Hz. Ömer’le İbn Abbas (r.a.) “İstiğfarla büyük günah, ısrarla da küçük günah kalmaz” demişlerdir. Yani (Şerîat’in verdiği cezalar tatbik edildikten sonra) istiğfarla büyük günahlar affedilir. Fakat küçük günahlar ısrarla işlenmeye devam edilirse, onlar da büyük günah olur. Bu ifadelere göre büyük günahlara sayısal açıdan sınır koymak mümkün olmaz.

Büyük günahların başında gelen ve en büyük günah olarak kabul edilen “şirk”in küfür olduğu muhakkaktır. Diğer günahların, onu işleyen mümin bir kulu imandan çıkarıp çıkarmayacağı hususunda İslâm Kelâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir.

Özetle, Şerîat’ın hakkında tehdit edici bir nass (korkutucu bir delil) tahsis ettiği veya büyük günah olarak bildirdiği bir günahı işleyen hakkında Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü şudur: Büyük günah mümini imandan çıkarmaz ve onu küfre sokmaz. Ancak böyle bir mümin asi sayılır. Ameller imandan bir cüz (parça) değildir. Ancak işlenen günahı helâl saymak, onu hafife ve alaya almak, kesinlikle küfürdür.

Mu’tezile mezhebinin görüşü: Büyük günah işleyen ne mümin, ne de kâfirdir. O fasıktır ve iki menzil arasındaki bir menzildedir. Bu mezhep, imanı kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve amellerin yapılması şeklinde tarif ettikleri için; büyük günah işleyenleri mümin kabûl etmemişlerdir. Ancak kâfir de kabul etmemişlerdir. Çünkü, Peygamber (s.a.s.) asrında ve takip eden dönemlerin hiçbirinde büyük günah işleyenlere, dinden çıkanlara verilen ölüm cezası verilmemiştir. Eğer kâfir olsalardı, imandan sonra küfre gitmenin cezası olarak öldürülmeleri gerekirdi. Bu yapılmamıştır, onun için bunlar iman ile küfür arasındadırlar. Bunlara “fâsık” denir.

Haricîlere göre; büyük ve küçük günah işleyen kimse kâfir olur. İslâm’ın, yapılmasını emrettiği ameller imanın bir parçasıdır. Yani amel imandan bir cüz’dür.

Hasan el-Basrî’ye göre; büyük günah işleyen kimse “münafık”tır. Kalben inanmadığı halde dıştan inanmış gibi görünenlere münafık denildiği halde Hasan Basri nifâkı; imanı gizleyip büyük günahı işlemek suretiyle küfrü açığa çıkarmak, şeklinde kabul etmiştir.

Haricîlerden bir fırka olan el-Ezârika’nın görüşü: Büyük günah işleyen kimse “müşrik”tir. Çünkü böyle kimse hem Allah için, hem de Allah’tan başkası için amel etmektedir. Yaptığı büyük günah ile Allah’tan başkasını (nefsini veyahut şeytanı) ona ortak koşmuştur.

Yukarda belirlenen bütün görüşler, sahiplerince bir takım delillere dayandırılmıştır. Biz bunlardan sadece Ehl-i Sünnet’in deliline bakacağız. Diğerleri için akaid kitaplarında geniş malûmat verilmiştir; oraya bakılabilir.

1. Delil: İman, kalp ile tasdiktir. Mümin’in imandan çıkması için kalbindeki tasdikin değişmesi gerekir. Hangi beşerî zaaflardan kaynaklanırsa kaynaklansın, işlenen büyük günahlar, tasdiki değiştirecek mahiyette olmadığı sürece işleyenini imandan çıkarmaz. Kalpteki tasdiki değiştirme ise ancak yapılan günahı helâl sayarak veya o hükmü alaya alarak meydana gelir. Şer’i hükümlerle alay etmedikçe, hafife almadıkça ve helâlleri haram, haramları da helâl kabul etmedikçe; kalpteki tasdik değişmemiş olur. O değişmedikçe de kâfir olunmaz.

“Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğine affeder. ” (en-Nisa, 4/116) ayeti, ancak şirkin affedilmeyeceğini, diğer günahların ise -eğer Allah dilerse- affedebileceğini ifade etmektedir. Eğer büyük günahlar da küfür kabul edilseydi, ayetin ikinci bölümünde “ma dûne zâlik = bunun dışındakiler..” ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı.

2. Delil: “Asi” denilen büyük günah sahiplerinin gerçekte mümin olduklarını belirten bir çok ayet vardır:

“Ey iman edenler, şarap, kumar, dikili taşlar, şans okları, şeytan işi pisliklerdir. ” (el-Mâide, 5/90)

“Eğer müminlerden iki zümre birbirleriyle savaşırlarsa.. ” (el-Hucurât, 49/9)

“Ey iman edenler, yürekten, hâlis (samimi) bir tevbe ile tövbe ederek Allah’a dönün. ” (et-Tahrim, 66/8)

“Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. ” (el-Bakara, 2/178) Ayetlerde görüldüğü gibi büyük günah işleyenlere “Ey inananlar” diye hitap edilmiştir.

3. Delil: Mümin bir kimse öldüğü zaman cenaze namazı kılınır ve müslüman kabristanına defnedilir. Asr-ı saadetten bugüne kadar büyük günah işlemiş ve tövbe etmemiş olsa bile (gizli halleri Allah’a ait olmak üzere), ölen her müslüman için, günahkâr veya günahsız ayrımı yapılmaksızın cenaze namazı kılınmış ve müslüman kabristanına defnedilmiştir. Peygamber’in tatbikatı böyle olmuştur ve İslâm âlimleri bu konuda icmâ* etmişlerdir.

“Kendisine emanet edilemeyen kimsenin imanı yoktur. “Zina eden kimse, mümin iken zina etmez, mümin iken hırsızlık yapmaz, mümin iken içki içmez… ” (Buhârî, Mezalim 30; Müslim, İman 100,104; Ebû Davûd, Sünnet, 15; Tirmizî İman, 11). Şeklinde varid olan hadisler, büyük günah işleyenlerin kâfir olduklarına delil değil; ancak imanlarının kâmil olmadığına delildir. Kâmil bir iman, büyük günahların işlenmesine engeldir.

Hepsi bu kadar olmamakla birlikte aşağıda sıralayacağımız suçlar, İslâm’da büyük günahlar olarak kabul edilmiş ve bunlardan bir kısmına İslâm hukukuna göre bazı cezalar takdir edilmiştir:

” Allah’a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak ” (el-Bakara, 2/219); haram aylarda harbetmek (el-Bakara, 2/217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak O’nun rızası olmaksızın yemek (en-Nisa, 4/2; İsra, 17/34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (İsra, 17/31); insanlar arasında fitne çıkarmak (el Bakara 2/217); faiz yemek (el-Bakara, 2/275); Allah’tan başkasına ibadet etmek (İsra,17/23); ana-babaya isyan etmek (İsra,17/23), akrabaya miras hakkını vermemek (en-Nisa, 4/7, 13; İsra, 17/26); malı gereksiz yere israf etmek (İsra, 17/27); zina yapmak (İsra 17/32; en-Nisa, 4/15-16); haksız yere adam öldürmek (İsra, 17/33); ölçü ve tartıyı tam yapmamak (İsra, 17/35); kibirlenmek (İsra, 17/37); iffetli kadına zina isnat etmek (en-Nisa, 4/23); tesettüre riayet etmemek (en-Nur, 24/31 ); yalan yere yemin; Peygamber’e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber’e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîat’ın temel kaynaklarından ikincisi “sünnettir”. Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda İslâm’ı temelinden yıkabilir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze, 104/1 ).

Cengiz YAĞCI

http://www.sevde.de/islam_Ans/B/buyuk_gunahlar.htm
—————————————————————-

Buyuk Gunahlar

Âlimler buyuk gunahlarin kesin bir sayisinin olup olmadiginda farkli gorusler serdetmislerdir. Cogunluk, hadislerde verilen rakamlarin sinirlama ifade etmedigini soylemislerdir. Hadislere baktigimizda degisIk zaman ve zeminlerde Allah Resulu’nun 3, 5, 7 gibi rakamlarla buyuk gunahlari sinirlandirdigini goruruz…

Kebîre (cogulu kebâir), buyuk gunah demektir. Buyuk gunah, Nas (Kitap, sunnet veya icma) ile buyuk gunah oldugu bildirilen, yapana had cezasi veya ahirette ceza verilecegi bildirilen gunaha denir. Kur’ân ve Sunnette kesin olarak haram kilinan, haklarinda had cezasi bildirilen veya âhirette azap sebebi sayilan gunahlar buyuk, digerleri kucuk gunahlardir. Tâatin ziddi olan “isyan”, “ma’siyet” ve kucuk gunah manasina kullanilan “lemem” de kebîre gibi gunah manasina kullanilirlar.

Buyuk gunahlarin haram kilindigi hususunda fakihler arasinda ihtilaf yoktur. “Kim de Allah’a ve Rasulu’ne isyan eder ve Allah’in sinirlarini asarsa, Allah onu da ebedî kalmak uzere atese koyar. Hem onu zelil ve perisan eden bir azap vardir.” (Nisa, 4/14) ayeti ve “Yedi helak ediciden sakinin” hadisi bunun acik delilidir. Cumhur-u ulema, gunahlari buyuk ve kucuk diye iki kisma ayirirlar. “Eger yasaklandiginiz buyuk gunahlardan kacinirsaniz, sizin kucuk gunahlarinizi orteriz ve sizi serefli bir yere sokariz.” (Nisa, 4/31) , “Onlar, buyuk gunahlardan ve hayâsizliktan kacinirlar; kizdiklari zaman da kusurlari bagislarlar.” (Sûrâ, 42/37) “Ufak tefek kusurlari disinda, buyuk gunahlardan ve edepsizliklerden kacinanlara gelince, bil ki Rabbin, affi bol olandir.” (Necm, 53/32) ayetleri kucuk-buyuk gunah ayirimina isaret eden ayetlerdendir. “Dikkat edin size gunahlarin en buyugunu (ekberu’l-kebâir) haber vereyim mi?..” hadisi de bu hususa sunnetten delildir. Ayrica butun gunahlarin gunah oldugunu, kucuk-buyuk diye bir ayirim olamayacagini, gunahin kucuklugu veya buyuklugunun izafi oldugunu soyleyen alimler de vardir. Yine buyuk gunahlarin kendi icerisindeki siralamasinin da, naslardaki ifadelerden hareketle, gunahin, gerek sahsî gerek toplumsal zarar ve mefsedetine gore yapildigini burada zikredelim.

Alimler buyuk gunahlarin kesin bir sayisinin olup olmadiginda farkli gorusler serdetmislerdir. Cogunluk, hadislerde verilen rakamlarin hasr/sinirlama ifade etmedigini soylemislerdir. Hadislere baktigimizda degisIk zaman ve zeminlerde Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) 3, 5, 7 gibi rakamlarla buyuk gunahlari sinirlandirdigini goruruz. Imam Zehebi, bastaki buyuk gunah tarifinden hareketle hakkinda ayet ve hadislerde azap ve sakindirma vâki olan gunahlarin tamamini tespit etmis ve bunlari rakam olarak 76’ya ulastirmistir.

Bunun yaninda bazi âlimler de buyuk gunahlari belli rakamlarla sinirlandirmislardir. Ibn-i Mesud buyuk gunahlarin, Kur’ân’a dayanarak 4 oldugunu soyler. Bunlar: Yeis, Allah’in rahmetinden umit kesmek, mekr-i Ilâhi’den kendini emin hissetmek ve Allah’a sirk kosmaktir. Diger hadis kitaplarinda gecen meshur buyuk gunahlar, ukûk-u vâlideyn (anne-babaya isyan, onlarla sila-i rahmi kesmek), yalan yere sehadet, Harem bolgesinde yapilan ilhad (taskinlik)dir. Ibni Hacer el-Heytemî, sarih olarak Kur’ân’in da yasakladigi buyuk gunahlarin 4 oldugunu ve bunlarin da, murdar et, domuz ve yetim mali yemek ve savastan kacmaktan ibaret oldugunu soyler. Buhari ve Muslim’de gecen hadise gore 7 buyuk gunah, sirk, sihir, adam oldurme, yetim mali yeme, faiz yeme, savas meydanindan kacma, iffetli kadina iftira atmadir.

Nisa suresi 7. ayetinde “Allah kendisine sirk kosulmasini affetmez, bunun disindakileri ise dilerse affeder” ayetinden Allah’a sirk kosmanin en buyuk gunah oldugu acikca anlasilmaktadir. Yukarida gecen hadiste de buyuk gunahlarin ilki, Allah’a sirk kosmak oldugu aciklanmistir. Daha sonra anne-babaya isyan ve yalan yere sahitlik etmek zikredilmistir.

Buyuk Gunah Islemenin Âkibeti

Mu’min, buyuk gunah islemekle iman dairesinden disariya cikmaz. Tevbe etmeden olurse durumu Allah’a kalmistir; dilerse azap eder, dilerse bagislar.

Buyuk gunah isleyen kimsenin adalet/guvenilirlik vasfi ortadan kalkar ve sehadeti kabul edilmez. Kâsânî, “Gunah isleyen kisiye bakilir; eger gunahi buyukse adalet vasfi tevbe edinceye kadar duser” der. Buyuk gunah isleyenler bu yaptiklariyla fiska girdiklerinden fâsIk diye isimlendirilirler. Karâfî, kucuk gunah isleyenlerin gunahta israr etmedikleri takdirde adalet vasiflarini kaybetmeyeceklerini ve fâsIk olarak isimlendirilemeyeceklerini soyler. Bu meyanda seleften “Kucuk gunah israr edildiginde kucuk degil, buyuk gunah da istigfar edildiginde buyuk degildir” sozu meshur olmustur. Zerkesî, devamli islenen kucuk gunahlari buyuk gunahlar arasinda sayar.

Buyuk Gunahlarin Affedilmesi

Buyuk gunahlarin affedilmesi, kul hakki ve Allah hakki ayrimina gore degismektedir. Icki icmek gibi Allah hakki veya hem Allah hakki hem de kul hakki olan kazf ve hirsizlik suclarinin islenmesi halinde durum farklilik arzetmektedir. Allah hakkinin irtikab edildigi buyuk gunahlarda, buyuk gunah isleyen tevbe etmediyse durumu Allah’a kalir. Ancak hem Allah hakki hem de kul hakki cignendiyse bu durumda tevbe ile beraber cinayet islenen sahsin velisine kisas, diyet ve aftan birini secme hakki verilir. Hirsizlik, yol kesme vs. durumlarda ise konunun gerekli ahkami devreye girer.

Cumhura gore buyuk gunah isleyene haddin uygulanmasi keffaret yerine gecmez; mutlaka tevbe etmesi de gerekir.

Cumhur “Eger yasaklandiginiz buyuk gunahlardan kacinirsaniz, sizin kucuk gunahlarinizi orteriz ve sizi serefli bir yere sokariz.” (Nisa, 4/31) ayetinden hareketle buyuk gunahlardan kacinildiginda kucuk gunahlarin affedilecegini soyler. Hadis-i serifte de “Bes vakit namaz, eda edilen cuma ve tutulan ramazan oruclari, buyuk gunahlardan sakinildiginda bu ibadetlerin aralarinda islenen kucuk gunahlara keffarettir” buyurulmaktadir.

Es’arî, Muslumanlarin, Hz. Peygamber’in ahirette buyuk gunah sahiplerine sefaat edecegi hususunda icma ettiklerini soyler. Enes (r.a)’ten rivayet edilen Tirmizi hadisinde de Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sefaatim, ummetimden buyuk gunah isleyenleredir.” buyururlar.

Yazimizi, buyuk gunahlarla alakali en derli toplu malumatin icinde bulundugu ve ummetce husn u kabul gormus bir eser olan Zehebî’nin el-Kebâir’inden derledigimiz buyuk gunahlari siralayarak bitirelim. Zehebî’nin tespit ettigi bu buyuk gunahlar, ayet ve hadislerle yasaklanan hususlardir. Neticede bunlar bir hak ihlalidir.. kul veya Allah hakki ihlali. Bu hak ihlallerinin sekilleri zaman ve zemine gore degisebilmektedir. Dolayisiyla gunumuzde kamu hakki olan milletin malini hortumlamanin, gasbetmenin, tv., gazete gibi yuzbinlerce insana hitap eden kitle iletisim vasitalari ile insanlarin hukukuna tecavuz etmenin, giybet etmenin, iftira atmanin vs. ne kadar agir bir gunah oldugunu sadece hatirlatarak gecelim.

Belli Basli Buyuk Gunahlar:

Allah’a sirk (ortak) kosmak, insan oldurmek, sihir (buyu) yapmak, namazi terk etmek, zekati vermemek, anne-babaya karsi gelmek, faiz alip-vermek, haksizca yetim malini yemek, Peygamberimiz’e yalan isnad etmek (Hadis uydurmak), ozursuz Ramazan orucunu bozmak, savas meydanindan kacmak, zina yapmak, liderin halkina zulmedip zorbalik yapmasi, icki icmek, buyuklenmek, kendini begenmek, ovunmek, yalan yere sahitlik etmek, livata yapmak, iffetli kadinlara iftira atmak, ganimetten, zekat malindan ve devletten para ve mal calmak, insanlarin mallarini haksiz yollarla almak, hirsizlik yapmak, yol kesmek, yalan yere yemin etmek, yalan konusmak, intihar etmek, hâkimin hukmunde haksizlik yapmasi, kadinlarin erkeklere, erkeklerin kadinlara benzemeleri, hulle yapmak ve yaptirmak, les, kan ve domuz eti yemek, harac toplamak, riyakarlik yapmak, Allah’a ve Resulu’ne ihanet etmek, ilmi gizleme ve sadece dunya icin ogrenme, yaptigi iyiligi basa kakmak, kaderi inkar etmek, insanlarin duymalarini istemedigi seylerini gizlice dinlemek, lanet okumak, devlete karsi cikmak, kahin, buyucu ve muneccimi (falci) tasdik etmek, nusûz (kadinin beyine haksiz yere huysuzluk yapmasi), akrabalarla iliskiyi kesmek, koguculuk yapmak, olenin arkasindan bagirip-cagirip, kendini dovmek, soya-sopa sovmek, haddi asma, baskalarinin hakkini cignemek, silahli isyan yapmak ve buyuk gunahlari kabul etmemek, muslumanlara eziyet ve kufretmek, evliyaullaha eziyet ve dusmanlik yapmak, kibrinden elbiseyi yerlerde surumek (Elbiseyle gosteris yapmak), erkeklerin altin ve ipek giymeleri, Allah’tan baskasi adina kurban kesmek, sinir ve insanlara yol gosteren levhalarin yerini degistirmek ve sokmek, sahabenin onde gelen buyuklerine sovmek, Ensardan herhangi birine sovmek, sapikliga cagirma veya kotu bir cigir acmak, herhangi bir kesici aleti kardesine dogru tutarak korkutmak, bilerek babasindan baskasina baba demek, ugursuzluga inanmak, altin ve gumus kaptan icmek (kullanmak), Haktan saparak munakasa tarzinda tartismak, niza yapmak, hizmetcilerine haksizlik edip zulmetmek, tartida ve olcude haksizlik yapmak, Allah’in azabindan emin olmak, Allah’in rahmetinden umidini kesmek, iyilik yapana nankorluk yapmak, fazla suyu hapsedip kimseye vermemek, hayvanin yuzunu daglamak, kumar oynamak, Harem (Mekke) bolgesinde taskinlik yapmak, Cuma namazini terk edip tek basina namaz kilmak, Muslumanlari gizlice izlemek ve mahremlerini aciga cikarmak. Yazimizi Fethullah Gulen Hocaefendiden kucuk gunahlarin anlatildigi bir iktibasla bitirelim.

Kucuk Gunahlar

Buyuk gunah islemek, bazen kucuk gunahlari ehemmiyetsiz gormekten daha ehven olabilir. Meselâ, zina etmek, nefsin altinda kalip ezilmisligin ifadesidir. Buna karsilik, surekli olarak harama bakmak, hafife alindigi takdirde zina derecesinde bir gunah olabilir. Ayni sekilde, bir-iki giybetle, bir yerde koceklik yapma olcusunde gunaha girilebilir. Insan, insan ise, harama bakma gunahindan da, giybet gunahindan da omur boyu izdirap duymalidir.

Bir baska misal olarak, namazi cemaatle kilmak, fukaha-i kiramdan bazilarina gore farz-i ayn, bazilarina gore farz-i kifayedir. Hal boyleyken, cemaati beklemeden namazi gecistirircesine kilivermek, namaza karsi bir istihfaftir. “Birisine emredeyim, ezani okusun; bir digeri de imamete gecsin. Ben de Medine’nin sokaklarini dolasip, cemaate gelmeyenlerin evlerini yakip, baslarina gecireyim” seklindeki peygamber beyani ne kadar uzerinde durulsa azdir.

Cemaati terk edip, namazi tek basina aceleyle kiliverme belki kucuk bir gunahtir ama, zamanla buyur ve buyuk gunah halini alir. Bu sekilde cemaati terk, âdetâ namazi terk etmek olcusunde buyuk bir gunah olur. Namazi terk etmek, buyuk gunahlardandir. Bu sebeple, mu’min, bir vakit namazi terkettiginde aglar, sizlar, dovunur ve tevbe eder. Fakat, cemaati terk ettigi zaman aglamaz ve tevbe etme geregi de duymaz. Sonra bu, aliskanlik haline gelir ve neticede insan ust uste pek cok gunaha girmis olur. Daha baska seyleri de bunlara kiyas edebilirsiniz.

Bir de, buyuk gunahlardan daha buyuk bir gunah vardir ki, o da, insanin neyi veya neleri kaybettiginin farkina varmamasidir. Mânen terakki edemedigi gozlenen cok kimseler var ki, zannediyorum bunlar, kucuk gunahlari ehemmiyetsiz gormekte, bu da, onlarin terakkilerine mâni olmaktadir.
(M. F.Gulen, Fasildan Fasila-1, s. 333)

Selcuk Camci, Yeni Umit, Nisan-Haziran 2006, Sayi 72

Günah Nedir ?

BİR GÜNAH, BİR YUDUM ZEHİR

Günah, ruha içirilmiş bir zakkumdur.

Günah işleyen insan, kendi ruhunu dinamitlemiştir.

Günahtan zevk alan insan sefildir. Çünkü insana bahşedilen kabiliyetler, ulvî duygular günahla kararmaya başlar.

Günah işlemeye ısrarla devam edenin iradesi, direnmesi ve yenilenme kudreti kalmaz.

Günah, kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır.

Bu duman fırtınasına maruz kalan insan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden, manen ölür. Her ne kadar diri gözükse de…

Günah, fıtratla zıtlaşmadır. Günah, insanın aslî yani fıtrî olandan sapmasıdır. İnsan günah ile Hak’tan saptığı zaman kendisi olmaktan çıkıyor ve kendi cehennemini oluşturuyor. Fıtrî olan, iyi asfaltlanmış otoban yola benzer. Bu yolda arabanızı güvenle kullanabilirsiniz. Çünkü sürücü olarak ne siz yorulur ve endişelenirsiniz ne de arabanızın motoru zorlanır. Eğer ana yoldan çıkar, patika yola girerseniz, bu yolun çukurları, kayganlığı, taşları ve yol kenarlarındaki dikenleri size rahat vermeyecektir; belki de bir kaza ile sizin sonunuzu hazırlayacaktır.

Allah’ın sınırlarını göz ardı etmek

Kur’an’da günah anlamında kullanılan kelimelerden biri olan fücur kelimesi, Hak yoldan sapış anlamındadır. Elmalılı Hamdi Yazır der ki: “Fücur, Hak’tan sapıp Hak yolunu yarmak ve Hak nizamından çıkıp fısk ve isyana düşmektir. Bilhassa zina, yalan vs. gibi edepsizlikler yoluyla şer ve isyana düşmeye fücur denir.” (Hak Dini Kur’an Dili 8/5857). Fücur işleyen yani fâcir kimse, hem kendisini hem de çevresindeki diğer insanları karanlığın içine atar.

Günah, Kur’an’da on ayrı ayette belirtilen Allah’ın sınırlarını ( hududullah ) aşmaktır:

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur.” (Talak, 1)

“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. Kimler Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara, 229) “Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azap vardır.” (Mücadele, 4)

Küçük günahlardan sakınma, insanı sınıra doğru gitmekten alıkoyarken, büyük günahlardan sakınma, bu sınırı geçip insanı helâk olmaktan korur. Büyük günah işlemek, Allah’ın hem ruhî hem de maddî anlamda belirlediği insan-kâinat bütünlüğünü parçalamak demektir.

Günah nedir?

Nevvas b. Sem’an r.a. bir gün Rasulullah s.a.v.’e “İyilik ve günah nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v. de ona şöyle cevap verdi: “İyilik, ahlâkın güzel olmasıdır. Günah ise, kalbini tırmalayıp, insanların da muttali olmasından hoşlanmadığın şeylerdir.” (Tirmizî, Zühd, 52)

Hadiste belirtildiği üzere, günah insanın vicdanını ve kalbini rahatsız eder. Aynı zamanda insan, işlediği günahından başkalarının haberdar olmasını istemez.

Şah Veliyullah ed- Dihlevî ise günahı şöyle tarif etmiştir: “Günah, insanın şeytana uyarak yaptığı ve arzusunda fanî olduğu, dünyada ve ahirette cezasını çektiği, bütün mükemmel olanları fesada uğratan, Allah’a itaate ters olan ve Allah ile kul arasındaki perdeyi kuvvetlendiren her fiildir.” ( Hüccetullahi’l – Bâliğa , I/121)

Günahlar, eğer tevbe edilmezse, amip denilen tek hücreli canlının bölünerek çoğalması gibi sürekli büyürler. Tevbe etmeyen kişi, günahını benimsemiş demektir. Bir başka ifadeyle bu günahı işlemeye devam edecek demektir.

Günahlar büyük ve küçük olarak ikiye ayrılsa da ve mahiyeti itibarıyla birbirinden farklı olsalar da, aslında aynı merkezden kaynaklanmaktadırlar. Günahların merkezi nefsimizdir. Nefsimizin sınır tanımaz ve doymak bilmez istekleri bizleri helâke doğru götürmektedir. Bu istekler baştan hoş görünebilir; hatta bir kerelik veya nasıl olsa küçük bir günah denebilir. Ancak unutmamalıyız ki, çeşidi ne olursa olsun günahın öncesi tatlı, sonu ise zehirdir.

Günahı önemsiz görünce

Günahı küçümsemek, onların artmasına ve sonuçta kalbin kararmasına sebep olmaktadır. Peygamber Efendimiz s.a.v ., çok sık tekrarlanan bir hadisi şerifinde: “İnsan bir günah işlediğinde kalbinde küçük bir siyah leke olur. Günahlarına devam ettikçe lekeler büyür ve zamanla bütün kalbi kaplar.” buyurmaktadır.

Küçük günahlarda ısrar, onların büyümesiyle; büyük günahların tekrarı ise nefsimizin iyice azması ve bedenimizde egemen olmasıyla sonuçlanır.

Hz. Peygamberimiz, “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur” buyurmuştur. (el- Irâkî , el- Muğnî , IV/ 22-23 ). Bir başka hadisi şerifte de: “Ey Aişe ! Göze önemsiz görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır. Küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder.” buyurur. ( İbn Mace , Zühd , 29)

Kısaca, küçük veya büyük günahların insandaki temel etkisi, onun ruhunda deprem meydana getirmesidir. Ruh ve kalp alt-üst olmuştur ve ilâhî özü taşıyan ruh ve kalp o kişide fonksiyonlarını yerine getirememektedirler. Tevbe etmedikçe insan yalnız ve dayanaksızdır.

Bir müslümana arkadaşından gelen sıkıntılar nasıl onun günahları sebebiyle ise, bir toplumu sarsan musibetler de günahlar sebebiyle olabilir. Çünkü sıkıntı ve belalar, bazen gafletimizden dolayı bizlere bir uyarı, bazen günahlarımıza keffaret , bazen de üst derecelere çıkabilmemiz için meydana gelirler.

Neden günah işleriz?

İnsanı günaha sevkeden temel faktörler dahilîdir , yani insanın yapısında bulunan meyil ve arzulardır. Bu meyil ve arzuların, kötülüklerin kaynağı ise, yukarıda da söylediğimiz gibi, nefsimizdir. Çünkü nefs , “alabildiğine kötülüğü emreden” (Yusuf, 53) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar halinde sürekli telkinde bulunan ( Necm , 23) bir güçtür. Nefsin bu aşamasına nefs -i emmâre denir ki, insan varlığının en aşağı tabakası olup, bütün kötü huy ve hareketlerin merkezidir. Aynı zamanda bu seviyedeki nefs , heva ve heveslerimizin de kaynağıdır. Peygamberimiz tarafından, kendisine karşı yapılacak cihadın, cihadların en büyüğü olarak belirtilen nefs , bu nefstir .

İnsanı günah işlemesi için dışarıdan etkileyen faktörler de vardır. Bunların başında şeytanın mevcudiyeti ve onun tahrikleri gelir. Aldatıcı vaadlerine kulak verdiğimizde ve onun isteklerine uyduğumuzda bizi günahların içine iten ve böylece cehenneme sürükleyen şeytan, insan ile Allah arasındaki ilişkilerde sürekli olarak insanın önüne engeller koymaktadır.

Kur’an’da şeytanın bahsi nefse göre daha çoktur. Çünkü nefsin kötülükleri ve bozgunculuğunda şeytanın vesvesesinin rolü büyüktür. Uyuyan kötü düşünceler hep onun tarafından motive edilir. Böyle bir anda insan Rabbi’ni hatırlar da, O’na karşı huşû duyarsa, aklı nurlanır, bu nur daha sonra kalbe girer ve günaha davet eden şeytanı yenebilir.

Dış faktörler içinde dünya hayatının cazibesini de unutmamak lazımdır. Ölümsüz bir dünya hayatı içgüdüsü ve bundan dolayı da ahireti düşünmeme tavrı (Bakara, 95-96 ) insana nice günahlar işletir. Kendini bu psikolojiye kaptıran insan, hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca hareket etme arzusuna kapılır ve nefsî istekleri tatmin etme duygusunun baskısıyla günaha kolayca kayabilir.

Rabbimiz’i unutmak, kendimizi unutmak

Muhyiddin-i Rumî k.s. Hazretleri, etrafında toplanan müridlerine sormuş: “En büyük günah nedir, biliyor musunuz?” Müridleri cevaben “Hayır!” demişler. Hazret, merakla bekleyen insanlara en büyük günahın Allah’ı unutmak olduğunu söylemiş. Bunun nasıl olduğunu soranlara da: “Allah’ı unutarak iş yapmaktır ki, böyle işlerin hiç kıymeti yoktur.” diye buyurmuş.

Allah’ı unutmak, aynı zamanda kendimizi unutmak değil midir? O’nu unutmak, Rabbimiz olması yönüyle O’nun terbiyesini reddetmek değil midir? Allah’ı unutmak, mümin olarak en fazla ihtiyacımız olan O’nun lütuf ve ihsanlarına karşı kayıtsız kalmak değil midir? Böyle bir kimse zaten en büyük günahı zamanın her diliminde işliyor demektir.

Necip Fazıl da aynı konuyu güzel bir beyitle bizlere aktarmıştır:

“Sana şahdamarından daha yakın Allah;

Günah mı dedin, O’ndan uzağa düşmek günah.”

Büyük günah – küçük günah

Günahlar niteliği açısından küçük ( sağire ) ve büyük ( kebîre ) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Müslüman için önemli olan, öncelikle büyük günahlardan mutlak surette kaçınmasıdır. Çünkü Allah, Yüce Kitabımızda: “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.” (Nisa, 31) buyurmaktadır.

Büyük günahların sayısı hakkında ihtilaflar vardır. Bir hadisi şerifte, Allah’a ortak koşmak ve ana babaya isyan etmenin günahların en büyüğü olduğunu söyleyen Peygamberimiz s.a.v ., ayakta iken oturmuş ve üç defa “Yalan sözden sakınınız.” buyurmuştur. (Müslim, İman, 38). Diğer bir hadis de şöyledir: “Şu yedi helâk edici şeyden sakınınız.” “Nedir onlar ya Rasulallah ?” sorusu üzerine şöyle buyurmuştur: “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü geri dönüp kaçmak, bir şeyden habersiz, masum, inanmış kadınlara zina suçu atmak.” ( Buharî , Vesâyâ , 23; Müslim, İman, 144)

Büyük günah, İbn Mes’ud’a göre dört, Abdullah b. Ömer’e göre yedi, Abdullah b. Amr’a göre dokuz tanedir. (Allah onlardan razı olsun). Abdullah ibn Abbas, yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tevbe ile büyük günah kalmayacağını, ısrar edince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini, Allah’a isyan olan her şeyin büyük günah olduğunu söylemiştir. ( İbn Kesir Tefsiri, I/486)

Pek çok İslâm alimi , ayet ve hadis-i şeriflere dayanarak büyük günahlar ile ilgili sıralama yapmışlardır. Büyük günahların en büyüğü olarak bildirilen şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber, dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da vardır. Mesela, namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali-vakti yerinde olduğu halde hacca gitmemek, Allah ve Rasulü adına yalan söylemek, kadının erkeğe, erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvîr , Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati terk etmek gibi… (Zehebî, Kitabu’l – Kebâir , 19-250 )

Nasıl korunuruz?

İnsanın günahlardan sakınması, sevap işlemesinden çok daha zordur. İnsanı lütfa , ihsana erdiren şey, çok amelden ziyade günah işlemekten sakınmaktır. Yani ilk hedefimiz günahtan kaçınmak olmalıdır; sevap işlemek daha sonra gelmelidir.

Korunma gayretlerimize rağmen, bir anlık gaflet sonucu günah işlemiş isek, bu günah, kalbimizde yanan bir ateş haline gelmeli ve ahirette yanmadan önce bizi bu dünyada yakmalıdır. Bu tür bir ıstırabımız olursa, içimizde yanan ateşi aşk ateşine çevirecek, nârı nur yapabilecek ve bizleri felaha ulaştıracak kişi ile karşılaştığımızda “lebbeyk” diyebiliriz.

Yoksa, Mektubat-ı Rabbanî’de zikredildiği gibi, Rabbimiz’den alıkoyan her şey olan dünyadan ve bu dünyanın kötülüklerinden nasıl kopabiliriz ki!

Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir hadislerinde, “ Ademoğlu günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” ( İbn Mâce , Zühd , 30) buyurmaktadır. Tevbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur.

Allah şu ayet-i kerimesiyle kullarını kurtuluşa çağırmaktadır: “Ey iman edenler! Hepiniz Allah’a tevbe ediniz ki felâh bulasınız.” (Nur, 31)

Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, bir daha kesinlikle yapmamak üzere dönüş yaparlarsa, yani umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tevbe ederlerse, Allah onları affeder. Günahlarımızın affı ve yeni günahlardan korunma konusunda Allah’tan asla ümit kesmemeliyiz.

Mevlâna Hazretleri Mesnevi-i Şerif’te şöyle bir kıssa anlatır:

Adamın biri Hz. Şuayb Aleyhisselam’a der ki: “Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.” Adamın bu sözü üzerine Allah Tealâ Şuayb a.s.’a şöyle vahyeder : “O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu fark edemiyor. Fakat yine de benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.” Şuayb a.s. Allah’ın kendisine bildirdiği sözleri “Allah beni cezalandırmıyor” diyen adama söyleyince, o günahkâr kimsede tesiri oldu ve Şuayb a.s.’a sordu: “Eğer beni cezalandırıyorsa belirtisi nedir?” Şuayb a.s .: “Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve senin verdiğin cezayı bilmek istiyor.” dedi. Cenab -ı Hak buyurdu: “Ben settârım , örtücüyüm. Fakat işaretle söylerim. Onu beğenmediğimin işareti şu ki: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, fakat oruçtan, namazdan ve başka ibadetlerin hiçbirinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin meyve vermesi için kalpte manevi bir zevk lazımdır.”

İbadetlerin zırhı altında

Müslümanın devamlı yapması gereken ibadetleri vardır. Manevi zevk içerisinde yapılan ibadetlerimiz bizleri bir yandan mükemmele doğru olgunlaştırırken, diğer yandan yolda ayağımızı tökezletecek taşlardan yani günahlardan korur. Özellikle namaz gibi, oruç gibi tekrarlanan ibadetlerin bu anlamda fonksiyonu büyüktür.

Hz. Peygamberimiz s.a.v. ashabına: “Sizden birinizin kapısı önünden bir nehir geçse ve o kişi de bu nehirde her gün beş kez yıkansa üzerinde bir kir kalır mı?” diye sormuştur. Sahabiler , “Hayır, hiç kir kalmaz.” dediler. “İşte bu, beş vakit namaza bir misaldir. Allah bu namazlar sayesinde hataları yok eder.” buyurmuştur. ( Buharî , Mevâkıt , 6)

Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur: “Beş vakit namaz ve Cuma namazı, namaz vakitleri ve iki Cuma arasında, büyük günahlar hariç, işlenen küçük günahlar için bir kefarettir.” (Müslim, Taharet, 14, 15)

Bir Allah dostu, etrafındaki sevdiklerine günahlarla ilgili şöyle nasihatte bulunmuştur: “Kalbinde ufacık bir leke görüyorsan, oruca devam et. Bu leke gitmezse az konuş. Yine gitmezse, günahlarına dikkat et. Yine kalırsa… Artık yalvarmaya, sızlanmaya başla. Her halini en iyi bilen Sultan’a yalvar.” ( Rüfaî , Hakikat-i Maallah , 259)

Salih amel kalkanı

Bir de ibadetlerimizin yanında salih amellerimiz olmalıdır ki, kendimizi günah işlemekten koruduğumuz gibi, çevremizden gelen günah etkilerinden de korunabilelim. Ameller, yani yapıp-ettiklerimiz, insanlarla ilişkilerimiz Cenab-ı Hakk’ın, Rasulü’nün ve O’nun dostlarının istedikleri doğrultuda olursa, işte o zaman amellerimizin her biri ibadet haline gelir. Her sözü, her işi ibadet olan bir mümin sürekli günahtan korunabildiği için, artık Allah’a yakın olmaya başlayabilir.

Aksi takdirde, ibadetlerimizi yaptığımız halde, ibadetlerin öncesi ve sonrasındaki söz ve fiillerimize, insanlarla ilişkilerimize yeteri kadar itina gösteremezsek, pençelerini açan kedinin civcivi yutması gibi, günahlarımız da ibadetlerimizin sevaplarını yutabilir.

Günahtan korunabilmenin bir başka faktörü zikirdir. Allah’ı hürmetle ve mahcubiyetle anmak, bizlere nefsin, şeytan ve cinlerin şerlerinden korunma kapılarını açar. Kur’an -ı Kerim’de, “Allah’ı çok anın ki, başarıya erişesiniz.” ( Enfal , 45; Cuma, 10) buyurulur . Çünkü bizler Rabbimizi andıkça O da bizleri anacaktır ve lütfuyla koruması altına alacaktır: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)

Allah’ı sıklıkla anan, hatta kemal derecesinde O’nu aklından hiç çıkarmayan bir mümin, Hafaza yani koruma melekleriyle birlikte dolaşır.

Takva faktörünü de unutmamalıyız. “Ona bozukluğunu (yani günahını) ve korunmasını (yani takvasını) ilham edene andolsun ki, nefsini temizlikle parlatan gerçek kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 8-9 ) Bu ayetin de gösterdiği üzere fücûr yani günah ile takva birbirinin zıddı olan kavramlardır. İnsan kendisini günahlardan, kötülüklerden arındırdığı ölçüde takvaya doğru yaklaşacaktır.

Takva, insanın özünün aydınlatılması; günah ise bu özün karartılması, kirletilmesi anlamına gelir. Çünkü sular nasıl hep toprağa sızarsa, çıkınımızda bulunan iyiliklerimizin karşılığı olan sevaplar ile kötülüklerimizin karşılığı olan günahlar da benliğimizin ve şuurumuzun derinliklerine sızarlar. Takvanın da ötesi, yani bütün günahlardan çekinme hali de vardır ki buna da verâ denir.

Kirli izler

Günahlar, insanın düşünce ve duygu dünyasına, derunî alemine, aile ve toplum hayatına olumsuz anlamda derin izler bırakır. Bu izler, zamanında giderilemez ise, insan da yıkılır, toplum da… Çünkü, tevhidin güzelliği ile iç dünyasını düzenleyememiş, kemale erip toplum hayatına girememiş kişiler, hem aile, hem toplum için tehlikelidirler. İlâhî güzelliğin mekânı olan kalbi kirden-pastan görünmez hale gelmiş, hatta gözü, kulağı ve kalbi günahlarla mühürlenmiş bu zavallı insanların topluma ihanetleri her zaman mümkündür.

Toplumda yayılmış günahlardan, evlerimizde günah ve kir kusan sanal görüntülerden nasıl korunacağız? Bu sorunun cevabını, Peygamberimiz s.a.v.’in belki de günümüz için söylediği şu hadisinde bulabiliriz: “ Âhir zamanda yürüyen koşandan, oturan yürüyenden, yatan oturandan, uyuyan yatandan hayırlı olacak.”

Bu hadis-i şerif, her türlü günah ve fitnenin ortamı bataklığa döndürdüğü bir devirde sakınmanın, korunmanın gerekliliğine bir işaret olarak anlaşılabilir. Uyku gaflettir ama bazı insanlar için böyle bir zamanda nimet olabiliyor. Bataklıkta kirlenip boğulma ihtimalinin yüksekliğine karşı büyük nimet! Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Mehdi’nin arkadaşları Ashab -ı Kehf’ten olacak.” ifadesi böylece bir anlam kazanabilir. Yani zamanın fitnelerinden, günahından korunmak için kendini saklayabilen, ortalığa dökülüp saçılmayan insanlar…

Cürmüm ile geldim Sana

Bir Allah dostu, kendisinden nasihat isteyen kişiye buyurmuştur ki: “Günah yapacağın zaman Allah Tealânın sana verdiği rızkı yeme ve O’na isyan etmek istersen, bunu O’nun gördüğü yerde yapma. Görmediği yerde yap. O’nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.”

Allah’a gidiyoruz. Nasıl? Hangi halimizle? Hangi amellerimizle?

Cennet, Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarının örgüsüyle çevrilidir. Bu dikenli örgü aşılmadan cennete girilemez. “Gerçek muhacir, Allah’ın yasak ettiği şeylerden hicret eden kimsedir.” ( Buharî , İman, 8) Emirleri yerine getiremedik, yasakları da çiğnedik ise cenneti nasıl isteyeceğiz? Yüzümüzü Allah’a nasıl çevirebileceğiz?

“Eli boş gidilmez gidilen yere, Rabbim boş gelmedim, cürmümle geldim sana!” diyebilecek miyiz? Bir daha işlememek üzere günahlarımızın itirafı, aczimizin farkında olmak anlamına da gelebilir. Bu itiraf, bizleri yaptığımız ibadetlerin gururundan da koruyabilir. Günahını itiraf edeni, haddini bildiği için Allah bağışlayabilir. Acizliğimizi bileceğiz; insan o zaman Allah’ın korumasına girer ve Zekeriyya a.s. gibi şöyle dua eder: “ Zekeriyya’yı da an! Rabbine: Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır) diye dua etmişti.” (Enbiya, 89)

Peygamber Efendimiz’in buyurduğu üzere, “Kim, evinden çıkarken: ‘Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır’ derse, kendisine: ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun’ diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.” ( Ebu Davud , Edeb , 103; Tirmizî, Daavât , 34)

Hakk’a kanat açmalı hep ellerimiz… Kaybolmalı kederlerimiz… Gözümüzden yaş olup akmalı günahlarımız! Ruhumuz ancak bu gözyaşlarıyla özgürlüğüne kavuşacaktır. İşte o zaman ruhumuzla bir olarak sonsuzluğun kapısını aralayabiliriz.

MAHMUT ÇETİN

http://www.acizane.com/include.php?path=content/articles.php&contentid=8150
————————-

Soru : Günahların insan üzerindeki etkisi nedir?

Cevap:

Her insan masum olarak dünyaya gelir. Çocukların temiz çehrelerinde bu masumiyeti kolayca görebilirsiniz. Bu masumiyet, buluğ yaşına kadar devam eder. Bu yaştan itibaren mükellefiyet, yanı yaptıklarından sorumlu olma devresine girilir. Artık insan inanıp inanmama, günah ve sevap işleme gibi konularda bir imtihan geçirmeye başlar. Günah “kalbi tırmalayan şeydir.” (1) İnsan kalbi, günahtan rahatsız olur. Bir hadis-i şerifte haber verildiği gibi, “İnsan günah işlediğinde kalpte bir kara leke hasıl olur.” Bu lekenin büyümesine fırsat vermemek gerekir. Bu ise öncelikle tövbe etmekle olur Ayrıca bir müslüman, nefsine yahut şeytana uyarak bir günah işlediğinde, Peygamberimizin tavsiyesine uyarak, o günaha karşılık mutlaka bir sevap işlemeli ve böylece mizanda günahlarının ağır gelmemesi için tedbir almalıdır.

İlk defa yalan söyleyen veya içki içen kişi, kalben sıkıntı hisseder. Fakat günaha devam ettikçe, kalp duyarlılığını kaybeder. Başlangıçta, küçük bir kılın bile ağırlığını gösteren hassas bir kuyumcu terazisi gibi iken, günahlara daldıkça, bir kiloyu bile göstermeyen hantal bir kantar olur.

Hassas bir makine, içine tozların girmesiyle çalışmaz hale geldiği gibi, canlı bir makine olan insan da, günah tozlarıyla manevi olarak çalışamaz bir hale gelir. Parlak bir ayna kirlendiğinde şeffaflığını kaybettiği gibi, insanın kalbi de günah kirleriyle şeffaflığını kaybeder.

“Günahlar, hayat-ı ebediyede (sonsuz hayatta) daimi hastalıklardır. Bu hayat-ı dünyeviyede (dünya hayatında) dahi, kalb, vicdan, ruh için manevi hastalıklardır.” (2) Günahlar, yaratılışa isyandır. Allah’ın emirlerine muhalefet etmektir.

Kur’an-ı Kerim, günahlarla ilgili şöyle haber verir. “İmansızlar, yüzlerinden tanınır.” (3)

Cehennem ehlini anlatan bu ayet, mahşerdeki durumu bildirir. O gün müminler nurani simalarıyla hemen tanındığı gibi, günahkarlar da kap kara çehreleriyle bilinecektir. Ayet-i kerime, dünyaya bakan cihetiyle de sabit bir hükmü dile getirir. Alnında secde alameti olanlarla, hiç alnı secdeye gitmemiş kimseler elbette bir değildir.
Kaynaklar:
———————–
1-Müslim, 14. Tirmizi, Zühd, 52.
2-Nursi, Lem’alar, s. 200.
3-Rahman, 41.

Şadi Eren (Doç Dr.)
http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?ara=g%FCnah&ara_gonder=+++Ara+++&soru_ara=1&modul=arama
————————————————————————

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm

Günahlardan korunma ve Ülfet ve Metafizik Gerilim-Ruhta, vicdan ve zihinde şevk ve canlılık

Ülfet, insanın bir şeye karşı alışkanlık peyda etmesi, sağında, solunda, önünde ve arkasında gördüğü çok orijinal ve hârika şeylere karşı lakayt ve alâkasız kalması demektir. Bir mesele ilk duyulduğunda canlıdır ve alâka uyarıcıdır; fakat bir müddet geçtikten sonra, kafamızda sadece donuk hatları ve kalıplarıyla bir hikâye olarak kalıverir.. Kalıverir de ruhumuzdaki ilk mevcelenmeler, heyecan dalgaları, kalp yumuşamaları ve hattâ göz yaşarmaları artık birer hayâl olur ve çok ciddî meseleler sadece birer formül olarak îfâ edilmeye başlanır. Rûha bir kuruluk, bir hamlık ve kabukta dolaşma hâkim olur; öyle ki artık kalpler, kaskatı hale gelir ve insan da vurdumduymaz olur.

Metafizik gerilim, iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevk potansiyeli, mânevî duygularımızın daima aktif halde bulunması, bizi dîne ve ibâdetlere sevk edip koşturacak bir güç kaynağıdır. Kalp merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla şahlanmış, canlanmış bir ruh halinin kesintisiz oluşu demektir. Ne var ki, zamanla bu canlılık da ülfet ve ünsiyet tozu- toprağıyla perdelenebilir; korlar küllenip, duygu ve lâtifeler sönebilir. Ve neticede de tamamen sönme, pörsüme, hattâ kokuşma devresine girilebilir.

Ülfet ve ünsiyetle metafizik gerilimin kaybolması, aslında fıtrat ve yaratılışımızın gereğidir. Nasıl vesvesenin gelmesi elimizde değilse, aynı şekilde, çok defa ülfete karşı koymak da elimizden gelmez. Hususiyle imanda mertebe kat’edememiş, kalbî ve rûhî hayatını gerçekleştirememiş kimseler için bu fıtrat kanununu aşmak, oldukça zor ve hattâ imkânsızdır.. Bir defasında Hanzala, Hz. Ebu Bekir ile Efendimiz’e gelir ve “Hanzala münafık oldu ya Rasûlullah” der ve “Senin yanında hissettiklerimi dışarda hissedemiyor ve her an yanındaki gibi gerilim içinde kalamıyorum” şeklinde açıklamada bulunur. “Bir öyle, bir böyle” der Efendimiz (sav) ve ilâve eder: “Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler sizinle musafaha ederlerdi.” Her kemalin bir zevali vardır ve kâinatta hiçbir şey kararında değildir.

Dînî hizmetler, ülfete karşı önemli bir sütredir. İnsan hizmetle, sürekli meşgûliyetin yanı sıra beklenmedik İlâhî te’yîdata da mazhar olur ve hep canlı kalır. Böylece, aslında devamı olmayan gelip geçici sarsıntıyı ve ölmüşlüğü aşarak, yeni bir dirilişe muvaffak olabilir. Yoksa, bu manâda bir gayreti olmayan kim olursa olsun, kalbinin katılaşması, gözlerinin kuruması ve ülfet ve ünsiyetle iç geriliminin ve canlılığının kaybolması dolayısıyla da şeytanın vesvese ve hilelerine kapılıp, günahlarla sol taraftan vurulması her an muhtemel ve mukadderdir.
————————–

Ledünnî (İç Âleme Ait) Meseleler

1) Benlikten Vazgeçilmelidir

Her şeyden önce, insanın bir tahliye (fena şeylerden arınma) yapması gereklidir. Meyve veya güller için hazırlanan bir tarlanın, önce taş ve çakıldan, diken ve yabani otlardan temizlenmesi gerekir ki, işleyip sürmeye, ekip biçmeye müsait hale gelsin. Kalpte yaralar, kafada şüphe ve tereddütler, elde, dilde, gözde ve hayâlde günâhlar varken ibâdetlerle kanatlanmak, zikir ve fikir ile süslenmek çok zordur. Hakk’a doğru kanatlanma, fena duygu ve tutkulardan arındıktan sonra gelir. Aksine,“Doldum, erdim, bildim” iddiaları nefsin mırıltıları ve hele hele “Ben şuradayım, buradayım, kurtuldum, kurtardım” gibi söz ve düşünceler, şeytanın ağında ölüm hırıltıları olsa gerektir. Esasen ‘Ben’ düşüncesi, o tarladan ilk plânda kaldırılıp atılması gereken en zararlı bir diken ve çakıl taşıdır.. İnsanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gereken bir şey varsa, o da benliktir. Benlikten vazgeçmiyenin, öbür âlemlerden gelen “Benim” sözünü duyması mümkün değildir!

2) İrâdenin Kavgası Verilmelidir

Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gâyesi vardır. Göz, Cenâb-ı Hakk’ın istediği istikâmette bakmak, el, o istikamette tutmak, ayak, yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. Diğer duyguları da gâyelerine uygun sıralayıp, onların yaratılış gâyelerini anlatmak da mümkündür. İrâde için de durum, bundan daha farklı değildir. Onun da bir yaratılış gâyesi vardır.. Evet irâde, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata mâletsin ve yaşanır hale getirsin diye yaratılmıştır. O bu vazifeyi ifâ ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, irâdenin karşısına pek çok mania ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır. Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, irâdenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irâde felç ise, işte o zaman şeytan, rolünü rahatlıkla oynayacağı mükemmel bir sahne bulmuş demektir. Midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?

3) Nefse Düşkünlükten Vazgeçilmelidir

Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ağırlıklar gibidir. Ruh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Tersi yönde, nefis beslendikçe ruh küçülür, sıkışır, ağırlaşır.. Bunun neticesinde de kalp, duygu ve lâtifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sav)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur. O halde “Siz” diyor, “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Evet onu açlık, susuzluk ve isteklerinden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına her estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gâyet normaldir. Binaenaleyh, irâdenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse ait beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana açık kapı olacaktır. Şeytan gibi nefisten de insana dostluk gelmez. Nefsin fenalıklara götürücü büyük bir hasım ve kendisine karşı “en büyük cihad”ın yapılması gereken bir düşman olduğunun bilinmesi, ondan ve şeytandan kurtulma, dolayısıyla da Allah’a (cc) yaklaşma istikametinde atılmış ilk adımlardandır. Efendimiz Aleyhissalâtü ves-selâm’ın, “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” ; bir muharebeden dönerken de, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurması ve yine Kur’ân’da Yusuf Aleyhisselâm’ın dilinden, “Muhakkak nefis kötülükleri emreder” sözünün nakledilmesi, ondan korkmamız ve karşısında daima teyakkuzda bulunmamız hususunda bizim için önemli derslerdir.

4) Ma’rifetullah’a Ulaşmak Lâzımdır

Ma’rifetullah’ta derinleştikçe, Rabbimizi çok iyi tanıyıp, içimizde onu bulma ve tanıma huzuruna erdikçe, şeytan ve nefsin va’dedeceği bütün yalancı zevkleri ve lezzetleri aşmış ve onların üstüne çıkmış olacağız. Allah’ın marifetiyle tatmin olup huzura ermiş bir kalbe teklif edilen bütün yabancı tatlar ve zevkler, çok sönük ve çok silik gelir. Haddizatında, kendi içinde aydınlığa ermiş bir insanın, nefis adına şeytanın teklif edeceği şeylerden lezzet alması zaten düşünülemez. Kendi içinde ma’rifete erememiş kimselerin durumu ise, güneşten mahrum kalıp da, mum ışığı ve ateş böcekleriyle teselli olmaya çalışan kimsenin durumu gibidir. Ma’rifete ulaşmış, dolayısıyla da ışığını bulmuş bir insan, şeytan ve nefsin kendisine takdim edeceği vâhî ve fânî şeylere aldanmayacak ve kapılmayacaktır. Marifeti kazanmanın yolu da, burada madde madde sıraladığımız hususları yerine getirmekten geçer.

5) Kalp ve Ruhta Operasyon Yapılmalıdır

Her insan, hergün biraz daha tefekkür ve düşüncede buudlaşarak, önümüze serilen kâinat kitabından tıpkı bir arı gibi marifet hüzmeleri toplayıp, Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği nebîler ve velîlerin açtığı geniş yolu takip etmelidir. Bu yol sayesinde o, ruha hayatiyet kazandıracak ve atılan her adım, ona yeni bir güç kaynağı olacaktır. Evet, vicdanımızın elinden düşmeyen Kitap ve Sünnet neşteri, bütün mânevî yaralarımızı kesip atarken, asırlara göre değişen tedâvî usûlleriyle mürşid ve mücedditlerin eserleri, bu eserlerdeki ölümsüz hakikatler de, mânevî yaralarımızı en kısa zamanda iyileştireceğinden şüphe duyulmayan birer ilâç, birer merhem gibi daima elimizin altında bulunmalı; tarif edilen ölçü ve prensipler dahilinde öncelik sırası çok iyi ayarlanarak, bu eserler ısrarla mütalâa edilmelidir. İşte, kalp ve ruhta hergün yenilenmesi zarurî bu operasyondan sonradır ki, şeytanın hile ve desiselerine karşı dayanıklılık kazanmış oluruz. Aksi halde, okumayan, düşünmeyen ve kendini yenilemeyen insanların akıbetine uğrar, sararır, solar ve savrulur gideriz.

6) Dâima, Tefekkürle Kalp ve Kafayı Beslemek Lâzımdır

Tefekkür hususunda Kur’ân’da pek çok âyet bulabilirsiniz. Meselâ, bunlardan birinde ayakta, oturarak ve yanları üzerinde Allah’ı zikredenler ve yerlerle göklerin yaratılışını tekrar tekrar mütalâa edip didikleyenler takdirle ele alınır. (Al-i İmrân, 3/199) Efendimiz, bazen gece teheccüd vakti bu âyeti okuyup ağlar ve şöyle derdi: “Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun.” Bir saat tefekkürün bir sene nâfile ibâdet hükmüne geçtiğini ifâde eden hadîs-i şerifler bile vardır.

Malûmatı olmayan insanın tefekkür etmesine imkân yoktur; tefekkür edebilmek için bazı şeyleri bilmek lâzımdır. İnsan, sahip olduğu bilgi ölçüsünde yeni terkiplere varır; bu terkipleri, yeni yeni hüküm ve komprimeler için mukaddime olarak kullanır.. derken, onun tefekkür dünyasında devamlılık ve çok buudluluk husûle gelir.

Malûmattan mahrum, âmice ve cahilce tefekkürler, öze inemez; üst katmanlarda, kabukta kalır ve aynı zamanda ülfet ve ünsiyet meydana getirir. Derinlere dalıp, kıymetli cevherler çıkarma imkânı vermeyeceği için de, hayâlî meselelere inhimaka sürükler ve zamanla ortada tefekkür adına bir şey kalmaz. Bu türden cahilane tefekkürün, marifet adına kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Hemen şu noktayı da belirtelim ki, tefekküre götürücü malûmat sözüyle, kâinat kitabını tetkik eden, Kur’ân’la kâinat arasındaki münasebet ve illiyeti gösteren eserleri, bu arada günümüzde müspet ilimlere ait ansiklopedik malûmatı kastediyoruz. Nice şair ve yazarlar vardır ki, yazdıklarını okuduğunuzda kendinizi İrem bağlarının ortasında zanneder ve onlardan ağaçların, kuşların, çiçeklerin, baharların destanlarını dinlersiniz ama, kalbî hayatınız adına bu kadar söz arasından bir çiçek yaprağına dahi sahip olamazsınız. Zira hep san’atla, tabiatla meşgul olmuşlar, olmuşlar ama bir türlü ileriye gidememiş, San’atkâr adına mesafe kat’edememiş ve dolapla dönüyor gibi dâire çizip durmuşlardır. Bu tür malûmatların da, tefekkür adına hiç bir yararı yoktur. Öyleyse, istikamet üzere tefekkür veya tefekkürde istikamet, ancak vahyin ışığı altında eşyâ ve hadiseleri hallaç etmekle mümkün olacaktır.

7) Hayâlde de İstikamet Kazanmak Lâzımdır

Hayâl, tasavvur ve hakikatin berisinde bir iç ufûle, ruhun ilerilere ve daha ilerilere uzanmış kolu-kanadı ve hakikat ışıklarını kendine göre şekillendiren bir mana menşûrudur. O, dışın içte görüntülenmesi ve geçmişin aynalarında geleceğin tüllenmesidir. Hayal, mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına tâbi olmayan bir zihin faaliyetidir. bazen o, beş duyumuzun tesiri altında eşyâ ve hâdiseleri şekillendirmekle, kendine ait eşyanın tabiatına bütün bütün ters olmayan motifler de ortaya kor…

Evet, gözümüze çarpan herhangi bir görüntü, muhayyilemizde bir kısım resimler ve suretler meydana getirir. Kulağımıza gelen seslerde bir kısım sahneler, temessüller ve tablolar tebellür eder. Dilimizle tattıklarımız, hattâ vücudumuzda tesirli olan bir kısım faktörler, sözgelimi idrar yapma zorluğu veya bağırsak sancısı, kendilerine has hayâllere sebep olurlar. Arkadaşımızın anlatmakta olduğu bir hâdise, bize yaşadığımız başka bir hâdiseyi, yahut ona benzer bir vak’ayı hatırlatır da, o hayâlin peşine takılır gideriz. Alnı secdeli bir sima gördüğümüzde, hayalimize Sahabe-i Kiram’a ait manalar ve tablolar akseder; eder de kendi kendimize bir kısım düşüncelere dalarız.. ve zihnimizi, milletimiz adına yapacağımız vazifeler ve hizmetler dolduruverir.

Hayâli, hayır istikametinde kullanmak gerekir. Meselâ, namaz kılarken, duâ ederken, Beytullah’ın etrafındaki halkaları temaşa eder veya o halkalar içinde bulunurken, amudî bir hatla, yerin altından tâ Sidre-i Münteha’ya kadar namaz kılınıp duâ edildiğini, tavaf yapılıp ruhânîlerle aynı çizgiye ulaşıldığını hayâl ederiz. Aynı şekilde, tek başımıza namaz kılarken bile kendimizi milyonlarca Müslüman’ın içinde görür ve ellerimizi açıp “Amin” derken, milyonlarca ağzın aynı anda “Amin” dediğini tahayyül ederiz. Böyle bir ruh ve şuur sayesinde, tek başımıza olmamıza rağmen, bu tahayyül bize öyle bir güç ve inşirah verir ki, milyonların ağzıyla söyler, milyonların diliyle duâ eder, milyonların zihniyle hıfzeder ve onların tasavvurlarıyla tasavvur ederiz. İşte, böyle büyük bir cemaat içinde ve çok geniş dairedeki kulluğumuz öylesine derinleşip külliyet kesbeder ki, tıpkı aynalar odasında birin bin olması misali, bizim ibadetlerimizin birleri de binlere ulaşır; ulaşır ve bize cemaat halinde kullukta bulunmanın sonsuz hazlarını duyurur. İşte mü’minin hayâli budur ve bu, sevap kazandıran hayâldir.

Hayâl, şer ve günah istikametinde de kullanılabilir. Bir cemaat içinde bulunmayıp, tek başına yaşayan insan, kendini fıska ve günaha sevkedecek hayâllerin kurbanı olabilir.. ve bir bakışta, bir duyuşta ne hayâllerle derinleşiriz de, böyle günahların hayâli, ilerde onlara pratiğin zeminini de hazırlayabilir. Yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, şeytanın hayâle attığı her sahnecik, her bir karecik, hayâl kamerasında bir film halini alır; fuhuş zakkumlarına sebebiyet verir; hele bir de nefsin eline geçti mi, fiilî duruma dönüşmesi çok kolaylaşır. Bu sebeple insan, gerçekte fasık olmasa bile, hayâli böyle günâh düşünceleriyle işgal edildiğinden hayâliyle fâsık olur. Öyleyse, hayalimize gelen bu kabil bir düşünce, suret ve fikri birer yılan, birer akrep bilip, arzettiğimiz çarelerle bu haşeratın ağına düşmemeye, düşmüşsek kurtulmaya çalışmalıyız.

Neyin atmosferinde, neyin tesirinde ve neyin manyetik sahası içindeysek, hayâlimizde canlanacak resim ve suretler de, daha ziyade o türden olurlar. Diyelim ki, üç gün aç kaldık; bu durumda, hayâlen sarraf dükkanlarına veya füzelere binip uzay yolculuğuna mı gidersiniz; yoksa, bir testi su, bir somun ekmek, bir tabak yemek mi hayâl edersiniz? Ameliyat masasına yatırılmış, kesilip biçilmeyi bekliyorsunuz; bu arada size tepsi tepsi baklavalardan söz ediyorlar; şimdi bu durumda neyi hayâl edersiniz? Sinemadasınız veya televizyonun önüne oturmuş, nefsin hoşuna giden ve sizi şehvete çağıran müstehcen manzaraları seyrediyorsunuz; o anda Kâbe’nin etrafındaki halkaları hayâlinize aksettirmeniz mümkün olur mu? Öyleyse, Allah’a ait manaları hayâl etmek isteyenler, bu manaların kaynaştığı Allah evlerinin manyetik sahasına girmelidirler.

Bir insan kaç ayarda ise, hayâlleri de o ayarda olur. İnsanın kucaklaştığı veya kucaklaşacağı hayâlleri, onun Allah’ı ve Rasûlüllah’ı tanıma ve öldükten sonra dirilmeye inanma derecesine ve dünyâya değer verip vermemesine göre farklılıklar arzedecektir. kalp dünyâsının derinliği, tasavvur ve tefekkür âleminin buudları, genişliği, his ve duygulardaki zenginlik, kişinin hayâl dünyâsına kendilerine ait renkler katacaktır. Yine hayaller ilme, irfana, kültür seviyesi ve ideallere göre grafikler çizecektir.

Günlük iktisadî dalgalanmaları takiple bu dalgalanmaların te’sirinde kalan bir insan, önünüze hayal hanesini doldurmuş bulunan iktisad dünyasının çizgilerini getirecektir. Gününü gün etme felsefesini düstur edinen şehvet meftunu bir insanın dili, hayâllerinin en belirgin tercümanıdır. Buna karşılık, himmeti milleti olan, neslinin dertleriyle dertlenen ve milletine hizmeti hayatının gâyesi bilen bir dertli sima ile müşerref olduğunuz zaman ise, aydınlık iklimlerin hayâl hüzmelerinden mesajlar alırsınız. Ayarı yüksek hayâller, insanı hiç bir zaman hayâl kırıklığına uğratmaz.

Hayâl deyince, boş kuruntular ve manasız düşünceler de akla gelebilir. Ancak, mü’minin hayâlleri, aynen söz ve işleri gibi “Sıbğatullah” denilen Allah boyası ile boyandığından, hep istikamet üzeredir. Onun hayallerinin süs ve zineti Rasûlüllah’ın sünnetidir. Ve, bu hayalleri bezeyen de, bütünüyle İslâmî prensiplerdir.

İnsan, isterse düşünce ve hayâl dünyasını kontrol altında bulundurabilir. Elbette şuur ve irâdeye bağlı bir durumdur bu. İnsan, nasıl vesveseleri kesip atabiliyorsa, aynı şekilde, elinde olmadan daldığı düşünce ve hayâllerine de bir son verebilir. Ancak bu da, yine onun iradesini ortaya koymasına, idrak, şuur ve duygularıyla kendini ispata ve lâtifelerini geliştirerek, beden ve cismini aşmasına bağlıdır. Kur’ân, öyle ki, sonsuzluk mefhumlarına kadar, uzak geçmiş ile uzak gelecek adına önümüze bir tefekkür, düşünce ve hayâlen seyr u seyahat kapısı açmakta ve Ahiret’e, Cennet’e, Cehennem’e ait tablolar göstermektedir. Efendimiz de, nurlu beyanlarıyla bunu ta’lim etmektedir. Öte yandan, böyle hassas bir mevzûda neyin nasıl düşünülmesi lâzım geldiğine dâir belli sınırlar da tayin edilmiştir. Meselâ, tefekkür deyip, Allah’ın Zâtı hakkında, ruhun özü ve mahiyetiyle alâkalı ve ebedî âlemlere ait gaybî hâdiselerde eşyayla temasa geçtiğimiz gibi temasla çeşitli tahminler yürütemez ve şahsî yorumlarda bulunamayız. Ancak, aklın cevelangâhı olan dairede, yol gösterici kâmil mürşidlerin ve ışık saçan müstesna eserlerin yardımıyla düşünce fonksiyonlarımızı ayarlayarak, hayali en verimli hale getirebiliriz. Diyelim ki, ciddî bir his galeyanı içinde oturmuş, namazı bekliyorsunuz.. bu arada, hayâl dünyânızda üç hakikat beliriyor. Namazda meşgul etmemeleri için hâfızaya kaydedeyim deyip, iki tanesini “İnşâ-Allah” kodu ile kodluyorsunuz. Namazdan sonra “Bismillâh” ile aynı hakikatleri geri istediğinizde, “İnşâ-Allah” ile hâfızaya kaydettiğiniz iki tanesini alabiliyor, üçüncüyü alamıyorsunuz. Hâfızaya kaydedilecek hayâlleri İnşâ-Allah’la kaydetmek elbette çok mühimdir. Ancak hayâlleri o konuda münasip hale getirmek, daha da mühimdir.

8) Ölümü Çok Hatırlamak Lâzımdır

Kâinatın Efendisi Aleyhissalâtü ve’s-selâm’ın lâl ü güher beyanları içinde, lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretmek gerekir. Bundan maâda, yine Efendimiz bizzat kabirleri ziyaret etmiş ve ziyaret tavsiyesinde bulunmuşlardır. İnsan, ölümün hakikatına inandığı gibi, onu his, duygu ve aklına nakşederek, hayâl ve düşünce dünyasına da hakim kılar ve kıyamete kadar sürecek olan kabir hayatına da kendini ikna ederse, bu takdirde dünyaya ve ukbaya bakışı ve davranışları farklılaşır ve değişik olur. Onun içindir ki, söz Sultanı, “Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” buyurmuşlardır.

Ölüm düşüncesi, insanın mânevî damarlarında meydana gelebilecek ülfet ve vesveseyle birlikte, şeytanın süslü gösterdiği günah virüsünün ve benzeri mikropların en azından tesirlerini ve zararlarını giderecek bir antikor gibidir. “Madem öleceğim ve öldükten sonra da hesaba çekileceğim; öyleyse, şu fani dünyânın elemli lezzetlerine kapılıp, günah işlemenin ne manası var!” düşüncesi içinde ölüm, bir yönüyle güçlü bir vazgeçirici, bir yönüyle de coşturucu bir tesire sahiptir. Fakat, eğer mânevî damarlarımız, antikorların hiç fayda temin etmeyeceği ölçüde günahlarla, dünyânın haram lezzetleri olan mikroplarla dolmuş ve artık vücudun her yanında bir hücre anarşisi meydana gelmiş ve ölüm antikorlarının bile te’sir edemeyeceği bir duvar teşekkül etmişse, o zaman ne ölüm, ne de ölüp gidenler ruhta hiç bir şey uyandırmayacak ve yakınlarımızın birer birer göçüp gidişi, bizde sadece bir kaç günlük geçici bir elem hasıl edecektir. Sonra da, “Canım, ölenle ölünülmez ki! Hepimizin yeri de orası; Allah iman, Kur’ân nasip etsin!” şeklindeki klişeleşmiş teselli ve temennilerle bütün göz ve gönüller yeniden gaflete gömülüp gidecektir.

Niçin hatırlanmaz ölüm? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı, keyfi bozduğu, insanı nefsanî isteklerden vazgeçmeye, bir kısım bedenî haz ve alışkanlıklardan kopmaya zorladığı, peşin lezzetlere rağmen ruha öteler hesabına zâhidlik aşıladığı, dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü, toz-pembe dünyâları kararttığı içindir ki, ölüm hatırlanmak istenmez.

a) Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, ölümü unutturur:

Ölüm neden te’sir etmez? Tevehhüm-ü ebediyetten.. hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktan ve yaşamak için yaşamaktan.. çocuk oyuncakları mesabesindeki peşin ücretlerle avunmaktan.. kalp ve fikrin geçmiş ve geleceğe dönük gözlerini kapamaktan…

Bir insan düşünün; her tarafı altı cihetten de komple endam aynalarıyla kaplı bir odaya giriyor. Bulunduğu istikamette geriye dönüp bakıyor; gerilere doğru upuzun uzayıp giden iç içe bir aynalar koridoru, yani yaşanmış koca bir ömür.. evet, şu kadar yaşamıştım, şu kadar görmüş-geçirmiştim duygularıyla kanatlı hâtıraların atlas iklimlerinde dolaşma… Bir de ileriye dönüp bakıyor; aynı şekilde o kadar da ileriye doğru uzayıp giden bir ömür. “Yaşım ne ki, daha gencim! Emsallerime göre fena da sayılmam! Malım mülküm var; gelirim yerinde; eşim, dostum ve çevrem.. makamım.. mesleğim…” Esasen, küçücük bir odada, dört duvar arasında sıkışıp kalmış bulunmasına rağmen, kendini dev aynalar arasında, renkli bir hayatın içinde görüyor ve yüzü soğuk olduğundan ölüme soğuk bakıyor; onu görüyor, ona uzak duruyor. Bunun da ötesinde, ölüm düşüncesini günlük düşünceleri arasında boğmak ve öldürmek için nice çılgınlıklar yapıyor; akla hayâle gelmeyen yiyecek, giyecek çeşitlerinde teselli arıyor; içki âlemlerine, müzik çılgınlığına, moda ve model dünyalarına, uyuşturucu alemlerine sığınıyor.. Bizim Müslümanca hayatımızda edîbâne, nezihâne ve dünyâ ve ukba adına çok faydaları tekeffül eden iki bayramımız vardır: Ramazan ve Kurban Bayramları. Şimdi bir bunlara, bir de meselâ Almanların bir yıl içinde kutlamaya çalıştıkları -biz bayramlarımızı ‘tes’îd’ ederiz- eğlence günlerine bakınız! İki hafta, hattâ bir ay geçer, bilmem ne yortusu; bir ay sonra bir faşing, arkasından bir başkası, arkasından bir diğeri… Bu insanların her birini tek tek psikolojik bir tahlil ve tetkikten geçirecek olsanız görürsünüz ki, hepsi birer eğlence insanı ve sanırsınız ki, son derece neşeliler.. gülmek ve gülüşmek için yaratılmışlar… Oysa ki bu ve benzeri hâdiseler, ölümü öldürme düşüncesi ve onu unutmaya çalışma gayretinden başka bir şey değildir. Evet, Müslüman’ın da kendi çizgileri içinde ve meşrû dairede dünyâ adına bir sevinç ve neş’e hayatı vardır; ne var ki, onun neş’e dünyasında bile ölüm ve ölüm ötesine ait ürpertici, fakat aynı zamanda imrendirici esintiler, manalar ve buğular bulunur. Sonra, Müslüman’ın iç dünyâsı ve ruhî saadeti, dünyalık eğlencelere ihtiyaç bile hissettirmez.

b) Ebedi saadet saraylarının kapısı ölümle açılır:

Ölümün alnından öperiz biz: “Sen ne mübârek arkadaş ve refakatçisin” deriz ölüme. Varsın, başkaları sana dikenli nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin. Bırak, bazıları sana “kara yüz” yakıştırmasında bulunsun, sen, bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran ötelerden iki ışık kanatsın. Bakma sana “soğuk yüz” dediklerine; sen bizim için, müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana “çukur” derler, “dehliz” derler; fakat biz, “ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun” deriz. “Ayıran” da derler sana; fakat sen, haddizatında, ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın. Başta, sîmalarına meleklerin hayran olduğu nebîlere, sonra Sahâbeye, salihlere, hısım ve akrabaya bizi ulaştıransın. Cemalullah’a yaklaştıransın!… Evet, ayıransın da, fakat, elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyâ talimgâhından, hayatların en hası hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin! Sen, bizi Gönderen’e dönme anında, cismimizi nura garkedecek bir ebed şerbetisin! Ve sen, bir son değil, sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemal’e açtığın gözlere çekilen bir sürmesin.. Ve yine sen, dertli bir neslin dert yüklü Tercümanı’na, “Eyvah, bugün yine ölmemişim” dedirtensin. İşte ölümün iki yanı: Önce ‘terhib’ düşüncesiyle ölüm, sonra da ‘terğib’ düşüncesiyle ölüm…

Ölüm düşüncesi, arzettiğimiz gibi hem caydırıcı, hem de teşvik edici yönleriyle bir yandan seyyiatımız, mes’uliyet hissimiz ve Rabbimiz’e karşı yaptıklarımızdan hesap verme endişesiyle bizi iki büklüm ederken, bir yandan da ümit-reca münasebeti içinde kalbimizi hoplatıp bizi canlandırmakta, şahlandırmakta ve kalbimizle beraber duygularımız ve düşüncelerimizle beraber davranışlarımız üzerinde müspet tesir icra etmektedir. ‘Rabıta-ı Mevt’ denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesiyle, kabirleri ziyaret ve hastalarla sakatlardan ibret almakla -İnşaallah- ülfetten kurtulmuş, iç gerilimimizi ve canlılığımızı muhafaza etmiş ve şeytan ve günahların zararından korunmuş olacağız.

9) Kalbin İncelmesi, Yumuşaması da Çok Önemlidir

kalp ve hissiyatın incelmesi, yumuşaması, madde kesafetinden sıyrılıp, ruhun düşünce ve hayâl mesafelerinin ötesinde seyr ü sefer yapması, kalp ve gönül insanları için çok önemlidir. Evet, her meselede olduğu gibi bu mevzûda da Efendimizin nurlu beyanlarının rehberliğinde, nasıl şu dünyâda dünyâ ayaklarıyla yürüyor ve dünyâ gözleriyle görüyorsak, aynı şekilde, âhiret menzillerinde de daha bu dünyâdayken yürüme, gezinme ve o hayatı yaşamaya çalışarak iç tecrübeler edinme oldukça önemlidir. Şu kadar ki, böyle bir ameliye için de istikamete ulaşmış bir tefekkür, dolayısıyla da bir ma’rifet ve malûmat gereklidir.

Ölmüşüm!.. Başımda ehlim, ıyalim, yakınlarım ve dostlarım toplanmış ağlıyorlar. “Ah, siz değil, ben ağlayacak durumdayım şimdi… Ah, keşke, keşke dünyâda ağlayıp da, şimdi burada gülebilseydim!..”

Teneşire upuzun uzatmışlar, gassal başımda cesedimi yıkıyor, kirlerimi temizliyor; istediği tarafa evirip çeviriyor beni… “Ah keşke ben, ben de, can bedende iken kirlerimi yıkasa idim, tevbeyle, istiğfarla arınsam ve günah işlemeseydim! Allah Rasûlü’nün mübarek elleri arasında evrilse, çevrilse, yoğrulsa ve buraya müsait şekli alsaydım!…”

Bak, kara ve karanlık bildiğim kabrin karanlığına terketmeden, son bir defa daha aklık görsün der gibi beni beyaz kefene sarıyorlar. “Ah, keşke kabrimi aydınlatacak olan Allah’ın boyası ile boyansaydım; abdest ile parlayıp, namaz ile nurlanıp ve Allah yolunda hizmet ile aklansaydım!…”

Eyvah, dört parça tahtadan yapılmış kuru tabuta da koydular. “Aah, aah, yumuşak döşeklerde ve koltuklarda ayaklarımı uzatmış, hayatın tadını çıkarırken neden düşünmedim bir gün böyle kuru bir tahtaya uzatılacağımı, neden? Babama da aynı şeyi yapmışlardı halbuki!..”

İşte beni musallaya yatırdılar ve namazımı kıldılar… Aldılar sırtlarına ve.. evet, işte kabre koydular. Hani, hani nerde benim eşim, nerde evlâdım, nerde dostlarım? Ne oldu size? Neden arkanızı dönüp ayrılıyor ve beni bu daracık yerde tek başıma bırakıyorsunuz? Malım, mülküm, servetim! Nerde bütün bunlar? Dünyâda iken böyle miydik ya? O da ne? Cesedim, bir an olsun benden ayrılmayan bedenim, güzel gözlerim, kulaklarım, ellerim, ayaklarım… Siz de mi beni terkedip gidiyorsunuz? Ah keşke, keşke beni kabir kapısında terkedecek olan şeylere gönül bağlamasaydım; burada faydası dokunacak ameller işleseydim!”

Münkir-Nekir gelip, sorular soracak; Berzâh hayatında Cennet ya da Cehennem seyredilecek; haşir neşir olacak ve insanlar hesap yerine sevk olunacaklar. Herkes başının çâresine bakacak; kişi kardeşinden, anasından babasından, arkadaşından, evlâdından kaçacak; herkes kendini kurtarma sevdasına düşüp, kapı kapı şefaatçılar arayacak. İşte eller eli Nebiler Nebîsi’nin eli orada bir kısım ellere dokunuyor, nurlu sîmaları tanıyor “Yüzleri, kolları abdestle, alınları secdeyle nurlanmışları uzaktan da görsem tanırım ve bendendirler der ve alırım” diyerek topluyor. Ah, keşke ben de adres bıraksaydım, kendisiyle tanışıklık kursaydım ve ben de Havzı’nın başına konanlardan olsaydım… İşte, defterler uçuşuyor, mîzan kurulmuş hesaplar görülüyor; sırlar ortaya dökülmüş, diller yerine eller ve ayaklar konuşuyor… gibi tefekkürlerle kalp ve ruhta bir incelik hasıl etmelidir.

10) Gecenin Siyah Zülüfleri Arasında Göz Yaşları ve Teheccüd

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık, ciğeri dağlanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. O, dünyâda gönülde dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksir olacaktır. Onun içindir ki Allah Rasûlü (sav), bu mevzûda şöyle buyurur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri göz yaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”

Yine bir başka hadîslerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla göz yaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem‘i görmez” buyurur ve devam eder: “Biri, Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, memleketin içine düşebileceği tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi plânda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Dışarda dışı, içerde içi gözetleyen gözler. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsavîdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer bu işi tebcil ve takdir ederek,: “Onlar, Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar”(İsrâ, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Bu, bir nevi, “Düşünün ve bir sürü kazandığınız şeyler karşısında yürekleriniz hoplasın.! Ölüm ve sonrasında başınıza gelecekleri ve hesap yerindeki durumunuzu tefekkür edin de, az gülün çok ağlayın” demektir. Bu yönü ile göz yaşı, Cennet kevserlerine müsavî tutulur.. ve Efendimiz, “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden sana sığınırım Allah’ım” diye yalvarır. Kalpleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda göz yaşı görülmez.

a) İçten kaynamadan, sun’î zorlamalarla ağlamamalıdır:

Meselenin bir diğer yönü daha var. Aleyhissalâtu ves’selâm Efendimiz, “Her istediği zaman ağlayan bir insan riyakârdır” buyururlar. İçten kaynamadan, hiç bir iç zorlama olmadan, kalp sıkışmadan durup dururken ya da sun’î zorlamalarla göz yaşı akıtmaya çalışan insandan da endişe edilir. Zira ağlamak, kalp heyecanı ve duyguların baskısı altında bulunma neticesinde bir boşalmadır. bazen olur ki, kalp fevkâlâde sadakat içindedir; din’in emirlerini yerine getirme, dince yasaklardan kaçınma mevzuunda kararlı ve dimdiktir.. dönüş nedir bilmez, fakat gözünden de damla yaş gelmez. Ama, onun sözünü ettiğimiz şekildeki sadakatı çok mühimdir. O, adeta bir girdap, bir fevvare gibidir.. ve o kat’iyyen boş değildir.. Bunların her ikisi de makbuldür; şu kadar ki, sâdık, âşıktan ileridir. Yanlış anlaşılmasın; bu, hiç bir zaman sâdıkın gözünden yaş gelmez demek değildir. Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer de sâdıktılar; bir kalbi kırığın yanına oturduklarında, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlarlardı. Namazda iken hıçkırıklarının arka saflardan duyulduğu herkesin malûmudur. Bu itibarla, nasıl içte haşyet ve ürperti duyulmayıp gözden yaş gelmemesi, her zaman kalbin kasvet bağladığına hamledilemezse, aynı şekilde, bazen de göz yaşlarının ceyhun olması, mutlaka kalbin haşyet, rikkat ve saygısına verilemez. Evet, bazen insan kendini kontrol edemez, hislerine mağlûp olur ve ağlar; eğer bu insanın iç murakabesi ve sadakatı yoksa, bu onun için tehlikelidir. Ağlama, insanın önünü alamayacağı şekilde iç tazyiklerle bir boşalma şeklinde ve meşru çizgide olursa makbuldür, matlubdur, Hakk indindeki değeriyle de dünyalara bedeldir.

İmam Gâzâlî İhya’sında der ki: “Ağlayan da pişman, ağlamayan da.” İnsan ağlamıyorsa, bir gün pişman olacaktır; çünkü kendisini ağlatacak çok badireler var önünde. Öte yandan, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarına değil, başka şeylere ağlarlar; belli hislerin tesirinde dökerler gözyaşlarını. Demek oluyor ki, gözyaşının da meşrû istikamette olanı makbuldür.

Sâdık olmayan ve meşrû gözyaşları da bulunmayan kalbi kasvet bağlamış ve içinde günahlara karşı ürperti kalmamış bir insan, şeytana boy hedefi olmuş, vurup avlanmasına müsait hale gelmiş demektir. Çünkü böyle bir insan, günahlardan irkilmez, dolayısiyle de bir daha o günaha girmemek üzere vicdanında onun ağırlık ve ızdırabını taşımaz. Katı kalpli insana ne terğib (teşvik), ne de terhib (korkutma) tesir eder.. her yerde rahatlıkla gezer, günah tehlikelerinden hiç korkmaz ve gafleti kendisine daima -mayınlı tarlalarda da bulunsa- emniyette olduğunu fısıldar.

b) Teheccüd: Karanlık gecelerin aydınlatıcı feneridir:

Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanlar, berzah hayatlarını da aydınlatmış sayılırlar. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, ötelerin zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır. Kur’ân’da birkaç yerde teheccüde işaret edilmiştir. (İsrâ, 17/79;Secde, 32/16; İnsan, 76/26) İki rek’at kılınabileceği gibi, sekiz rek’at da kılınabilir. Buhari ve Müslim’in rivayetine göre, İbn Ömer, rüyâsında iki dehşetli kimsenin gelip, kollarından tutarak kendisini derin, alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da: “Korkma, senin için endişe yok” dediklerini Efendimize anlatır. Allah Resûlü, “İbn Ömer ne güzel insandır; keşke, teheccüd namazını da kılsa” şeklinde tabir ve tevcihde bulunurlar.. Allah, böylece rüyâsında İbn-i Ömer’e Cehennem’e ait bir berzah levhasını göstermiş ve bir eksiğini hatırlatıp, Efendimizin tavsiyeleriyle o eksiğin kapatılmasını sağlamıştır.

Ülfetin dağılmasında, kalplerin yumuşamasında ve şeytanların, günahların tesirlerinden korunmada, Allah korkusu, Allah haşyeti ve muhabbetinden gecenin zülüfleri üzerine bırakılan bir kaç damla gözyaşı ve herkesin uyuduğu saatlerde uyumayan gözlerle eda edilen zikirler, tesbihler, kılınan namazlar ve mütalâa edilen derslerin kalplere ne kazandırdığı, ancak tatbikatla ve tadıp bilmekle anlaşılır. Geceleri aydın olan insanların, gündüzleri hiç aydın olmaz mı?

11) Evlenmeli, Mümkün Değilse Oruç Tutulmalıdır

Efendimiz, “Ey gençler topluluğu, evleniniz, gücünüz yetmezse oruç tutunuz; zira oruç günahlara karşı kalkandır” buyurur. Bir genci nefsanî istekleri gerçekten tazyik etmeğe başlamışsa, onun vakit geçirmeden evlenmesi tavsiye edilir. Yok, böyle bir tehlike altında değil de, nebîler ve büyük zatlar gibi ismet ve iffet içinde bulunuyor ve yapacağı vazifeleri de varsa, bir yönüyle atmosferi de kendisini muhafaza ediyorsa, onun bekâr kalması düşünülse bile, hususiyle günümüzde şeytana âlet olmamak için izdivaca teşvik edilmeli ve bu koruyucu kalkan ve zırh içine alınmalıdır. Aksi takdirde, bir başka kalkan olarak oruç kullanılmalıdır.

12) Ashâb-ı Kiram’ın Hayatı Yaşanıp Yaşatılmalıdır

kalp ve düşüncemizin istikamet ve canlılığı için Peygamber Efendimizin hayatı-ı seniyyelerine, Sahabe-i Kiram, Tâbiîn-i izam ve sırasıyla asırlara ışık tutan salih kimselerin hayatlarına ait tabloların müşahadeye sunulması, okunması, dinlenmesi, mütalâa edilmesi ve hayatımıza bunlarla renk ve şevk katılması bir başka çaredir. O büyük nümunelere kendini ve hayatını mukayese edebilen bir insan, “Onlar öyleydi, ya biz nasılız?” deyip, kendisini muhasebeye çekecek ve böylece önden çekici, arkadan da itici bir güce sahip olacaktır.

Yalnızca kutlama manasına ‘anmak’ veya haz duymak için değil, gerçekten onlar gibi olma düşüncesi ve iştiyaki içinde, heyecan dolu bir sîne ile geçmişe ait kıssaları okumak ve dinlemek ve neticede kendi hayatımızı onların hayatına göre ayarlamak, üzerinde titizlikle durulması gerekli bir husustur. Halkın karşısına çıkar ve anlatır, mefahirimiz ve tarihimizle iftihar ifâde eden nutuklar çeker, “Biz yıldırımlar gibi çakan asil ve necip bir milletin, değişik dünyaların bağrına kıvılcımlar gibi yağan torunlarıyız” deriz de, biri çıkıp bize, “Onlar öyleydi, ya siz nasılsınız; nerdesiniz, ne yapıyorsunuz?” derse ne cevap vereceğiz.! Önemli olan, bu sorunun cevabını verebilmektir.

Her insanda yaratılıştan gelen bir taklit ve benzeme arzusu vardır. Her baba, evlâdını dikkatlice gözleyip takip etse, anne-babaya benzemeğe çalıştıklarını görecektir. Evet, yedi yaşındaki bir çocuğun, babası gibi elinde tesbih çevirmeğe çalıştığını ve saçını taramasına kadar herşeyinde babasına benzemeğe gayret ettiğini görürüz. Daha ileri yaşlarda, kiminin sporcuları, kiminin de film artistlerini taklide çalıştığını müşahede ederiz. Hattâ, evinizde bulunan çocuklarla azıcık konuşulsa, evinizde nelerin bahis mevzûu olduğu hemen anlaşılıverir. Burada bir müşahedemi nakletmek isterim:

Babanın arkadaşı oğluna soruyor: “En çok anneni mi seviyorsun, yoksa babanı mı?” Çocuğun cevabı belki babasını bile şaşırtacak mahiyettedir: “Ben en çok Allah’ı ve Rasûlü’nü seviyorum amca!” Bir müşahedem daha: Yedi yaşında bir ilk okul çocuğu, Almanya’da Alman arkadaşlarıyla havuza giriyor. Çocuk hayâsından suya iç çamaşırıyla girmiştir ve eve ıslak pantolonlarıyla geliyor; dizler de çamurlu. Annenin “Ne bu böyle?” sorusuna çocuğun cevabı enteresan: “Anne, ikindi namazını çimende kıldım”.

Evet, daima canlı, şevkli kalmanın bir yolu, bir çaresi de Sahabe gibi yaşamak ve yaşatmaktır. Kur’ân, Efendimizi nasıl bize örnek gösteriyorsa, Efendimiz de Ashabını “Yıldızlar gibidir” diyerek, bize hidayet ışıkları olarak takdim etmiştir.

13) Nifak ve “Günaha Girdim” Endişesi Taşınmalıdır

Bazen de, şeytanın kurcalaması, vesvese, kalp katılığı ve ülfet olmadan da, “Acaba münafık mıyım, günaha girer miyim?” korku ve endişesi taşımak iyidir. Hz. Ömer, İbn Mesud, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Aişe, hattâ bazı tabakat yazarlarının tesbitine göre yirmi kadar sahabî, kendilerinde nifak alâmeti var diye endişe ederlerdi. Hadd-i zatında, vesvese bunların semt-i nasuhiyetlerine sokulmamıştır; fakat onlar, çok derin bir iman şuuru ve mes’uliyet hissine sahip bulunduklarından kendilerini böyle görmekteydiler. Bu, başka mü’minlerde de olabilir: “Çarşıya çıktım; yanımdan manyetik alanına girdiğim bir kadın geçti, yaralandım; kalbim ve duygularım söndü, ne olacak halim?” diyen bir insan, bence tedbirli bir insandır. Bu anlayıştaki bir insan, ayağını attığı ve bastığı yeri mayınlı tarla gibi görmektedir.. ve bu, nefs-i levvâme sınırı ve sırrıdır.Yani, nefs-i emmârenin dizginlerini eline almış, almış ama, yine de yer yer hatalar yapıyor, ne var ki, yaptığı hatalardan da rahatsızlık ve tedirginlik duyuyor. Günahlara giriyor, fakat ardından da dönüp nefsine “sen zaten beni batıran, şunu şunu yaptıran değil misin? Nedir senden çektiğim?” diye, kınamada bulunuyor. Esasen bu, insanın nefsiyle boğuşmasının bir tezahürüdür. Eğer dişini sıkar dayanırsa, nefsi kendinden elini eteğini çeker ve ‘râdıye, mardıyye’ mertebelerine ulaşır, ‘mutmainne’ye tırmanır ve ‘safiye’yi görüp sezmeye başlar.

inancın gölgesinde

Afakî (Dış Âleme Ait) Meseleler – Dışta başvurulması gereken çareler

1) Cemaat Halinde Yaşamak, Hayatî Bir Zarurettir

Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mesele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu meseleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn – Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her meselesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.

a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha zarûrîdir:

Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.

Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hıristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır.

Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.

Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.

Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.

Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait meseleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.

Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti meseleleri arasındadır.

b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.

İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.

c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:

Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.

İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah’a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.

Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.

d) Cemaat, paratoner gibidir:

Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir.

2) Yalnız Kalmayıp, Mutlaka İyi Arkadaşlar Edinmek Lâzımdır

Allah, insanı içtimâî bir varlık olarak yaratmıştır. Yalnız yaşayan bir insan, hem dört yandan hücum eden dalâlet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz, hem de dualarının kabul olması gibi avantajlardan mahrum kalabilir. Bunun da ötesinde, şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir… Bu îtibarla, Aleyhissalâtü ve’s-selâm, “Yalnız yaşayan şeytandır” buyururlar. Evet, yalnız yaşayan insan, er geç şeytanın tuzağına düşebilir, şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine av olabilir. Şeytanın zihne ve hayâle attığı her kötü düşünce, yalnızlık ve can sıkıntısı toprağında boy atıp gelişecek bir çekirdek gibidir. Fikir, gönül ve ruhu-nu kötülük ve günah çekirdeklerinin doldurduğu yalnız bir insanda, bu çekirdeklerin er-geç iç tazyik ve zorlamalarla dal-budak halinde dışarı taşarak, günah meyvelerini vermemesi imkânsız denecek derecede zordur. Her insan, zaman zaman kendini zorlayan bu kabil düşünce ve hayâllerin kendisini nasıl kıstırdığını ve bu kötü düşüncelerin kökünün, daha çekirdek halindeyken kurutulmasının lazım geldiğini, kim bilir kaç defa hissetmiş ve nedametle kıvranmıştır..! Evet, hizmetteki kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız, zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarınca işgal edilmemesi ve daha başlangıçta bunların temizlenmesi adına bizim son derece faydalı yardımcılarımızdır.

İnsan konuşurken, dinlerken ya da bakarken, zihin ve hayal faaliyetleri bu duygulara bağlı olarak şekillenir ve renklenir. Siz bu üç faaliyetin üçünü birden yaparken, sözgelimi arkadaşınızla konuşur, ona sorular sorar veya sorularına cevap verir, yani hem konuşur, hem dinler, hem de düşünürken, hayal aleminizde seyahatlar tertip edemezsiniz. Zira zihin faaliyetleriniz ve dikkatiniz, konuşmanızda, dinlemenizde ve düşünmenizde odaklaşmış ve bir nevi hapsolmuştur. Bunun tersine, arkadaşlarından kopmuş bir insan, serbest kalmış zihniyle, hele bir de yorganı başına çekince, istediği veya şeytanın kendini sürüklediği hayal âlemlerine dalar gider; öyle zaman da olur ki, encamı ürpertici bu hayâlî seyahattan yara almadan geriye dönemez…

Evet, insan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık yılanca, çıyanca düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişininse, -ihtimal hesaplarına göre- günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdeta imkansızdır. Bu hakikata parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.

Çok defa ve çok yerde kendi kalbimiz, kendi gücümüz bizi canlı ve diri tutmaya yetmeyebilir. Bakışlarımız buğulanıp, sinelerimizi sis ve duman sarabilir; kalbimiz katılaşıp, aşk u heyecanımız, günlük işler ve bu çok renkli hayat içinde kaybolmaya, erimeğe yüz tutabilir ve meydana gelebilecek bir kabz hali sonucu -Allah korusun- sefahate düşebiliriz. Ama, en az üç kişilik bir cemaatimiz olsa, o zaman diğer iki şevkli ve canlı arkadaşımızdan hiç olmazsa birinin bast haline misafir olur, onun rahmet oluğundan beslenir, onun esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşk u şevk teneffüs edebiliriz.

a) İyi arkadaş insanı Cennet’e götürür:

Burada yeri gelmişken şu mühim hususu da belirtmeliyiz : Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Gül, güller arasında yeşerir.” “İyi arkadaş, insanı Cennet’e, kötü arkadaş da Cehennem’e götürür.” “İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz.” Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka birşeyler kapar.

b) İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır:

Ebed yolunda ebed soluyan, sîmaları hakikat gamzeden, irâdelerinde Allah’ın irâdesi nümayân öyle dostlar, ahbaplar, arkadaşlar vardır ki, yanlarına gittiğiniz, atmosferlerine girdiğiniz zaman, Nebî ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanır, aşkla, şevkle dolarsınız. Onların iksir-misâl söz ve davranışları, içinizde yosun gibi yeşermeye başlamış kötü duygu ve düşünceleri bir hamlede siliverir. İyi arkadaş, nasihatlarıyla sizin yüreğinizi hoplatacak, içinize aşk, heyecan salacak, düşüncenize aydınlık getirecek ışıktan bir dosttur. Münevver ve münevvir dostlar, has ahbablar, evet bize lazım olan, işte bunlardır.

Pek çok mıknatısın bulunduğu bir zemine madenî bir parça atsanız, hangi mıknatısın manyetik gücü fazla ise, onu kendine çeker ve bünyesine yapıştırır.. meteorlar, çekim kuvveti ve hayyiz gücü ağır basan tarafa yönelirler.

O halde, evlâdlarınızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını mı arzu ediyorsunuz? Öyleyse, onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara emanet etmeniz gerekir. Böylece onlar, kendi seviyelerinde, emsallerinin muhitinde, içinde bulundukları potanın şeklini alacaktır. Diyelim ki, bir ortaokul talebesini üniversite sıralarına oturttunuz ve onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz, bu yanlış yaklaşımla ne ona bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz! Aynen bunun gibi, bir genci kolundan tutup, kendinden çok ileri yaşta insanların bulunduğu camilere götürseniz, hattâ keşif ve kerametiyle insanın içinden geçenleri okuyan evliyâullahtan birine teslim etseniz, yine de o delikanlıyı orada tutamaz, kalbini ve kafasını tatmin edemezsiniz. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, yer değiştirme ruh haleti içinde esneyerek camiye gelenlerin ve ilmî meselelerden habersizlerin dini” diyecektir, bu durumda da ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır. Bu itibarla, bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği ve kabil-i tatbîk olduğu da kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın.. İşte, böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi de, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet’e yol açan arkadaşlar topluluğu içinde mümkün olabilecektir. Karşı yakada ise, hiç de tasvir etmeği düşünmediğimiz bir nesil var; içki alışkanlıkları, kumar özentileri, fuhşa ait düşünce ve davranışlarıyla boşlukta, doymamış, serazat bir nesil… Evlâdlarını sevdiklerini ve onlara merhamet ettiklerini söyleyen anne-babalar, evlâdlarına karşı gerçekten merhametli iseler, onları ışık suvarilerine teslim edeceklerdir…

Nasihat edenleri dinlemek de, ülfetimizin dağılması, kalbimizin yumuşaması ve şeytanın vesveselerine, günahların zorlamalarına karşı koyabilmemiz için de koruyucu ve besleyici çarelerdendir. İnsan, aklı, mantığı ve muhakemesiyle husûsiyet arzeden bir varlık olduğu gibi, coşan gönlü, ürperen vicdanı, yaşaran gözleriyle de bir kalp, bir ruh ve bir duygular yumağıdır. Bu itibarla da o, iç âleminde derinleşmeye, ruh dünyâsında zenginleşmeye, tefekkür hayatında genişlemeye muhtaçtır. Evet o, yer yer içinde oluşan aysberglerin eritilmesine muhtaç olduğu gibi, mânevî gıdasızlığını izale edecek, mânevî süt akıtan çeşmelere de şiddetli bir iştiyak duyar. Kur’ân, Efendimize defaatle “Anlat” der ve O iki Cihan Güneşi de, “Din nasihattır” buyurur.. evet bir yanda, çatlama noktasına kadar ‘anlatma’ tâlim edilirken, diğer yanda da yine hadîsin ifâdesiyle “ya öğreten, ya öğrenen, ya da dinleyen ol; dördüncüsü olma!” tavsiyesinde bulunularak, iki uç âdeta bir noktada birleştirilmekte ve dikkat nazarları, yerinde anlatmaya, yerinde de dinlemeye çekilmektedir. Hele, Efendimizin bizzat, Kur’ân’ı talim ettiği Ashab’ına, “Okuyun da dinleyeyim!” demesi ne kadar mânidârdır!..

O halde insanın, yüreğini coşturup yumuşatacak, içindeki kararmış his ve duyguların kirini, pasını izale edecek, onun ebedî âlemlere şevkini kamçılayacak, bu arada dinî, ilmî dakik meselelerle fikir dünyâsını aydınlatacak vâiz ve nasıhleri dinlemesi de, yine onun için ekmek kadar, hava kadar mühim bir ihtiyaçtır. Bu sebeple insan, “bunu biliyorum, bir daha neden dinleyeyim ki!” dememeli; nasıl yemek, içmek devamlı tekerrür ediyor ve bıkmak şöyle dursun, bunlara daima ihtiyaç duyuluyor, öyle de, kalp ve ruhun gıdası sayılan, ayrıca şeytan ve günahların şerrinden de koruyucu rol oynayan nasihat ve sohbetleri dinlemek de, onun için belki bin kat daha lüzumlu bir ihtiyaçtır. Halk arasında, va’z ve sohbetlere devam eden bir çok kişinin içkiyi, kumarı bıraktığını, pek çok fenalıkları terkettiğini, hayırlara koşar olduğunu duyar ve dinlersiniz. Anlatan bir aşk ve heyecan insanı olmasa, gözü yaşlı ve ihlaslı anlatmasa da, yine tesir edebilir; çünkü te’sir ettirecek Allah’tır. Bence, günümüzde mahrum bulunduğumuz hususlardan biri de işte budur. Seleflerimiz va’z ederken, cami ihtizaza gelir, gönüller aşk ve heyecanla dolar; çoğu kez va’z tamamlanamazdı. Bir kere, dinleyen içi yıkanmış olarak döner giderdi. Ama, yine de ümitsiz değiliz; her bitişin ardından bir doğuş başlatan Allah’ın, aşkla coşan, gözü yaşlı, bağrı yanık o gönül erlerini bir kere daha göndereceğine inancımız tamdır.

c) Nasihatçı ve ikazcı arkadaş edinilmelidir:

Nasihatçı ve ikazcı bir arkadaş edinmenin ehemmiyetini de burada ifade etmeliyiz. Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerle alâkalı olarak üstümüzde âdeta kayyumluk ve bekçilik yapacak iyi bir arkadaşı ikazcı tayin edip, ona ruhsat ve yetki vermek de çok önemlidir. Evet, böyle bir arkadaş olmalıdır ki, bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, yerinde sertçe kulağımızı çeksin ve başımızı salladığımız zaman da elimizden tutup, bizi sâhil-i selâmete çıkarsın.. biz de, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşâhede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kucağına koşalım ve “Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır; birşeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da, aydınlık iklimlere ulaştır” demeliyiz. Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye edici ilaç ve şifa arkadaşımıza aynen öyle koşmalıyız.

3) Gözlerimizi Çarşı ve Sokaklarda Haram Manzaralardan Sakınmalıyız

Çarşıya ve sokağa her çıkışımızda gözlerimize bir takım haramların girmesi muhtemeldir. Gözlerimizi kapasak, yürümemiz mümkün olmayacak; açsak, o zaman da arzu edilmeyen sahneler, ruh dünyâmızda bulantı hâsıl edip, bizi günahlara sokacaktır.

Haram karşısında gözünü yuman insan, hiç bir zaman maddî-manevî bir kayba uğramaz.. Ve, bu hassasiyeti gösteren insandan kimseye herhangi bir fenalık gelmez. Verimli, dürüst, samimî çalışan ve gerçekten hizmet veren böyle bir insan, hiç bir zaman şeytanca yaşayışın kurbanı da olmaz. Öte yandan, kendini bu aç bakışlara arzeden karşı cinsin, bundan maddî-mânevî kazandığı hiç bir şey yoktur. Kazanmak şöyle dursun, kendisi, muhatapları, toplumu ve memleketi adına neleri kaybedip, neleri kaybettirdiğine hastaneler, hapishaneler, mahkeme koridorları ve gazete sütunları en büyük şahitlerdir. Unutmayalım ki, en verimli meyveleri, zararlı ışınlardan ve şerârelerden korunan yeryüzü tarlaları verir; buna karşılık, yakıcı bakışlara ve öldürücü ışınlara korumasız maruz kalıp, neticede delik deşik olan derbeder gönüllerden ve felç olmuş iradelerden ne beklenir ki!

a) Çarşı ve pazarda gözlerimize haramların girmesi daima muhtemeldir:

“Öyle bir zaman gelecek ki, imanı muhafaza etmek, elde kor tutmak gibi olacak” diyor Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz; evet, “kor; atsan iman gider, tutsan elin yanar.”

Ve, yine buyuruyor: “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” Kalbe saplandı mı, ya da göz hunisiyle kalbe indi mi bakışı bulandırır, başı döndürür. Ve, sonra Rabbü’l-Alemin’e tercüman oluyor: “Kim onu Benim korkumdan dolayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

Şeytanın bu zehirli oklarına karşı tavrını ortaya koyan ve her işte olduğu gibi, bu hususta da yine yakınlarından başlayan Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bakınız ne yapıyor?

Hacc’da, bir merkubun üzerinde Arafat’tan inerken, sağdan-soldan geçen kadınlara gözü ilişmesin diye, terkisine aldığı amcası Hz. Abbas’ın oğlu Fazl’ın başını bir sağa bir de sola çeviriyor. Hâdiseye dikkat edelim: Bir defa hâdise, böyle bir duygunun âdeta imkânsız olduğu Hacc’da meydana geliyor. İkinci olarak, Mü’minlerin Annesi Aişe validemizin ifâdesiyle, kadınların erkeklerden ayrı ve yüzlerini dahi göstermeden geçip gittikleri bir dönemde Efendimiz, kendisi hakkında böyle bir şeyin asla düşünülemeyeceği yiğit amcazadesi Fazl’ın başını hem de kendi terkisindeyken sağa sola çeviriyor. Ve bu hadise, Asr-ı Saadet’in o daima okşayıcı, nazarları, kalpleri yumuşatıcı, burcu burcu vahy ve Cibril nefesi kokan ve daha dünyâda iken Ahiret’i ruhlara duyurup yaşatan hava ve ikliminde cereyan ediyor! Rica ederim, bugün bile bir mescide girdiğimizde veya bir cemaatin huzuruna vardığımızda, istesek de fena hisler düşünemezken, böyle bir şeyin hiç de mümkün olmadığı bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin, serseri bir ok gelip kalbini delmesin, içine fısk u fücur nüvesi serpilmesin diye, Fazl’ın yüzünün bir o yana, bir de bu yana çevrilmesini nasıl değerlendireceğiz?..

Bu hâdisenin ifâde ettiği mana şudur: Orman hiç yanmasın diye meseleyi kökten ele alıp, ormanda bir kibrit çöpüne dahi müsaade etmeme; ortada hiç savaş ihtimali yokken dahi, binlerce askerin bulunduğu karargâh içinde yine nöbeti aksatmama ve bir saniye olsun gözü yummama.. Evet, haramlara, fuhşa, tecâvüzlere, cinayetlere ve daha nelere nelere götürücü sebeplerin bütününü ortadan kaldırma.. belki bir gün yılan, çıyan sızar diye tüm delikleri kapama.. ve bir bakış, bir gülüş, bir dokunuşla nice hayatların sönüp gitmesinin, nice yuvaların yıkılmasının önüne aşılmaz setler çekme.. yani, fenalıklara iten sebepleri ortadan kaldırma ve günahları tâ baştan önleme; işte Allah’ın çizdiği yol!

Yine Efendimiz, yedi yaşında Müslüman olup, kendi havasıyla büyüyen amcası oğlu ve nesl-i pâkini devam ettirecek damadı Hz. Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyururlar. Yani, irâde dışı ilişen birinci bakışta günah yok ise de, ikinci ve diğer bakışlarda irâde devrede olduğu için, nefsin rolü vardır ve bu bakış, kişiyi alıp götürebilecek bir zincirin ilk halkası olduğundan haramdır. Efendimiz, harama götüren yolu, ta baştan bu şekilde önlemekte ve günahlara geçit vermemektedir.

b) Canımız her sıkıldıkta sokağa çıkmamalıdır:

Canı sıkılan sokağa mı çıkmalı? Ne kadar çarpık bir anlayış! Şeytanın rahatlıkla içeriye sızıp çalışabileceği bir gedik… Can sıkıntısını sokakta geçireceğini sanan insan, yağmurdan kaçarken doluya tutulan gibi olur.

Can sıkıntısı, kalbin tatminsizliğinden, Allah ve Rasûlü ile münasebet kurulamayışından, ibâdetlere bağlı olamamaktan, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten, hizmet etmemekten kaynaklanır. Böyleleri için şeytanın nüfuz edeceği menfez ve gedikler hazır demektir. Şeytandan yanmış insanın, yeniden şeytanın oklarının yağdığı mevzilerde dolaşması, deniz suyu içmekten içi yanmış birinin susuzluğunu gidermek için tekrar denize koşmasına benzer.

Meselenin bir de şu yönü var: Can sıkıntısı, Allah’ın ‘Kâbız’ ismiyle kalbi sıkması olarak da anlaşılabilir. Dolayısıyla da o, bir ibtilâ ve imtihandır. Böyle bir imtihan neticesinde kulun sebat ve sadakat derecesi ortaya çıkar. Yani kul, canı sıkıldığı, kalbi daraldığı zamanlarda da ibâdetleri yapacak mı diye Allah kendisini dener. Şurası da iyi bilinmelidir ki, bu hâlet içinde edâ edilen namaz, arkadaşların iştiyak atmosferinde, cemaat içinde şevk ve neş’e ile kılınan namazdan çok daha sevaplıdır; çünkü o anda insan âdeta muharebe hattındadır. Sonra, güneşin bulutlar arkasına saklanması gibi, bu hal de geçicidir; Allah bu defa ‘Bâsıt’ ismiyle onun kalbini genişletir, kendisine şevk verir. Mağrem nispetinde mağnem, yani meşakkat ve zorluk nispetinde mükâfat ve sevap peylenmiş olur.

c) Çarşı ve pazara çıkarken bazı hususlara dikkat edilmelidir.

İnsanın alıştığı günahlardan uzaklaşması da, uyuşturucu tiryakisinin hapını bulamayınca bunalımlara girmesi misali şiddetli ruhî sıkıntılara sebeb olur ve kendisi için günah atmosferi hazır olunca da, hemen içine düşüverir. Dolayısıyla, ister günahkârlar için, ister yılandan akrepten kaçar gibi günahtan kaçanlar için olsun, çarşı-pazara çıkışta dikkat edilecek bazı hususlar vardır ki, onlara da şöyle bir göz atmamız yerinde olur zannederim:

1) Çarşı ve pazara lüzumsuz yere çıkmamalı, işleri toptan görmeye çalışmalıdır. Günahların seylap halinde aktığı yerlerden herhangi bir iş, ya da imana hizmet adına herhangi bir vazife bahis mevzûu olmadığı sürece uzak kalmak lâzımdır.

2) Yolun hakkını vermeği düşünmelidir. Sahabe-i Kiram efendilerimiz, çok defa hak ve hakikatı anlatmak için dışarıya ve çarşı-pazara çıkarlardı. Hz. Ebû Bekir de, Hz. Ömer de, Hz. Ebû Zer de (ra) bunu yapardı. Böyle bir gaye ile çıkanlar, sokağın ve yolun hakkını vererek günahlara girmekten korunmuş olurlar. Efendimiz (sav), Ashabını yol kıyılarına ve sokaklara oturmaktan men ederdi. “Oturmamızda maslahat ve faydalar var ya Rasûlallah” dediklerinde de, “Öyleyse, yolun hakkını verin” , yani, yolun taş ve dikenlerini temizleyin, gelip geçenlerin selâmlarını alın, selâm verin ve emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l münker’de bulunup hakikatı anlatın buyururlardı. İşte, bu halis niyet mevcut olduğu sürece seyyiat ve günahlar hasenata dönüşebilir.

3) Dışarıya müteyakkız ve mücehhez olarak çıkmalıdır. İnsan mayınlı tarlada nasıl yürüyor, can düşmanlarının bulunduğu bir bölgede nasıl mücehhez ve müsellah dolaşıyorsa, öyle de, günahların kol gezdiği çarşı-pazarda da mücehhez ve müsellah bulunmalıdır. Yoksa, hissiyatıyla başbaşa, hazırlıksız, silahsız, bomboş bir halde ve şeytanın zehirli oklarına karşı mânevî kalkan ve mânevî kurşunlarını hazırlamadan çıkarsa, o zaman ruhunu kötülükler, günah manzaraları ve her türlü süfliyat sarabilir. Hele bu durum bir kaç kere tekrarlanırsa, artık o, duyguları ölmüş, günahlara, kötülüklere karşı kayıtsızlaşmış ve haramlara bigâne bir halde çarşı-pazar dolaşır ki, şeytanın istediği de budur…

4) Dışarıya çıkmadan önce gerilime geçmelidir. Çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreğimizi hoplatacak, heyecanımızı coşturacak, gözlerimizi yaşartacak ve hislerimizi harekete geçirecek bir şeyler okuyup, birşeyler seyredip, birşeyler dinlemeli ve öyle çıkmalıyız.. evet, ancak böyle bir gerilimle çarşı-pazara çıkmalıdır ki, günahlara karşı bir sütre meydana getirilmiş olsun.

5) Dışarda iyi arkadaşlarla birlikte olunmalıdır. Sokağa çıkarken, orada bizi bekleyen bir sürü düşmanın mevcut olduğu düşünülerek, bu düşmanlara karşı bir-iki muhafızla, yani arkadaşla çıkmalıdır. Çarşıya pazara çıkarken, ruh dünyâmızı ayakta tutan mutlaka bir-iki arkadaşın yanımızda bulunması şarttır. İnsanın iç murakabesi çok defa kendisini frenlemeye, korumaya kâfi gelmeyebilir. İmanımız tam manasıyla berrak ve çok safiyane olmalıdır ki, her an Allah’ın murakabesinde bulunduğumuzu duyup hissedelim. Bu da her zaman mümkün olmayabilir.. evet, bazen öyle zayıf anlarımız olabilir ki, kendimize hâkim olamayız ve nazarımız harama kayabilir, ruhumuzda bir yara meydana gelebilir, fena düşünceler kafamıza tohumlar gibi saçılmış ve günahlar ruhumuzda mayalanmış olabilir. Ama yanımızda bir-iki arkadaş olduğunda, güzel şeyler konuşur ve güzel şeylerin müzakeresini yapabiliriz. Hem, arkadaşların gözleriyle kendimizi kontrol altında tutar ve nazarlarımıza, kulaklarımıza dikkat edebiliriz. Bazen, o esnada Cenâb-ı Hakk’ın bizi kontrol ettiğini düşünemeyebiliriz ama, arkadaşımıza karşı ayıp olmasın diye kendimize çeki-düzen verme gereği duyarız. Belki riya olur, sun’îlik olur ama, olsun; zira bu, fenalıklardan, günahlara girmekten daha iyidir.. hem de, riya müspet âmellerde -mesâla namazda- amelin ruhunu ifsat etse de, menfî amellerde böyle bir zarar sözkonusu değildir. Meselâ insan, sırf riya için zina etmese, zina etmemiş olur; görmesinler diye hırsızlık yapmıyorsa, yapmamış olur. Göz zinası, kulak zinası, el ve ayak zinası, düşünce zinası, evet, ne olursa olsun insanın hayâline fıskı, günahı çekebilecek her şey, her fena düşünce gösteriş için dahi olsa terk edildiğinde, o günah, elini ve pençesini ruhlarımıza salmadığı sürece selâmette sayılırız. Evet, güzel bir söz ya da güzel bir nasihat dinleme, güzel bir yazı okuma, güzel bir şey seyretme veya güzel bir manzarayı mütalâa etmekle ma’rifete, haşyete, mehâbete uyanmak gibi güzelliklerle dolmuş olarak evden çıkacak, buğu buğu bu tesirlerin altında işimizin başına, mektebimize, vazifemize, hizmetimize gidecek ve bunların tesirini devamlı ruhlarımızda hissedecek ve böylece şeytandan, günahlardan korunmuş olacağız.

6) İrâde dışı bulaşan şeyler temizlenmelidir. Bu kadar gayretimize rağmen üzerimize yine de sağdan soldan irâdemiz haricinde gelip bulaşan, kalp ve ruhumuzu yaralayan çamurlar ve lekeler olabilir. Bu türlü durumlarda ise hemen ibadetlerin vesayası altına girip Cenâb-ı Hakk’a yönelmek icabeder. Bir gün beyninden vurulmuş gibi huzûr-u Risaletpenahî’ye bir sahabi gelir, kendini yere atar ve: “Mahvoldum ya Rasûlellah, caddeden geçen bir kadına baktım ve dokundum” diye inler. Derken o esnada âyet nazil olur: “Günün iki yanında namaz kılın; şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri giderir”. (Hûd, 11/114)Evet namazlar, Allah indinde günahları silip süpüren şeylerdir. Hadîste, namazların namaz aralarında işlenen küçük günahlara keffaret olduğu ifâde edilir. Rabbimize karşı yaptığımız kulluklar, namazlar, niyazlar, elimizde olmadan ve irâdemizi aşarak gelip bize çarpan günahlara keffaret olacaktır. Ayrıca, harama her göz kapama, insana bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır.

7) Günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenâb-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlâhî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.

Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadîsin ifâdesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir vaziyet kesbetmiş sayılır.

İkinci olarak, kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama, Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “keşke şu günahımı gören olmasaydı; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı!” dedirtir.

Günahta ısrar ve onu küçük görme de, insanı küfre itebilir. İnsan, günahlara alışmış ve onlardan kopamıyorsa, bazen böylelerini o levsiyattan kurtarayım derken daha kötü durumlara itmiş oluruz. Meselâ, “içki içme!” dediğimiz birisi, “bir kadeh haram olmaz; hem, bu kadarını da katı buluyorum” diyecek ve küfre ait benzeri sözlerle o günahın kurbanı olacaktır. Keza namaz kılmıyorsa, “gel, kıl” ısrarları karşısında, gelmeme ısrarında bulunacak ve sonunda da “gelmiyorum” deyiverecektir.

Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tevbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Yoksa, kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tevbe, istiğfar ve samimî bir nedamet ile terkedildiği zaman ise, inşaallah affa mazhar olacaktır. Dağlar cesametinde de olsa, -şirk hariç- Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. Elverir ki, O’nun af, merhamet ve ğufran kapısına varılsın.

4) İnsan Meşguliyetsiz Kalmamalıdır

Meşguliyetsiz insan, fıska açık yaşar, dolayısıyla da şeytana fırsat vermiş olur. Bu sebeple, boş durmamalı ve bizi daima gerilim, coşkunluk, tazelik içinde tutup, günahlardan da koruyacağı için hep hizmete koşmalı, ‘emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l- münker’le irşad faaliyetinde bulunmalıyız.

Şeytan, daha ziyade âtıl insanlara, atâlet ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. O, hiç bir iş yapmayan, vaktini sinek avlamak, avare avare dolaşmakla geçiren ve saatlerce dumanlı yerlerde boş lâf eden insanlara musallat olur. Ve yine o din, iman, vatan ve millete hizmet adına hiçbir şey yapmayan, din ve iman hizmetlerine karşı kapalı yaşayan, yer yer dolup boşalmasını bilmeyen fertlerle uğraşır ve onları baştan çıkarır. Zira böyleleri, şeytanın arayıp da bulamadığı birer avdır.

Madem şeytan daha çok miskinlik, tembellik ve meşguliyetsizliğimizden istifâde ediyor; hizmet adına dolup boşalmaktan hoşlanmıyor ve boş durduğumuz sürece içimize uygun olmayan düşünceler, kuruntular atıyor, başka şeylerle meşgul olmayan hayâlimizi kendi namına meşgul ediyor ve günahları düşündürüp günah işlemeye zorluyor, öyleyse biz de, daima meşguliyetle, aksiyonla, faaliyet ve hizmetle ve irşad yolunda terlemekle şeytanın parmak sokabileceği yerleri doldurmalıyız ki, o da bizde umduğunu bulamasın. İşleyen demir pas tutmaz; sürekli hareket eden, durmadan hak ve hakikatı duyurma adına koşan bir insanın aynı zamanda hem bedeninde, hem de ruhunda bir zindelik, bir neş’e olacak ve hadîsin ifadesi üzere, ‘emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’ yaptığından, vahyin bereketi içinde ilhamlar halinde hissedilecektir. Rızkı bereketlenecek, aile yuvası da Cennet köşelerinden bir köşe olacaktır. Yine hadisin işaretiyle, bu vazife ve hizmetler kesildiği zaman vahyin bereketi de kesilecek, vahyin bereketinden mahrum olanlar da, felç olmuş gibi karanlıklar ve sıkıntılar içinde boğulup gideceklerdir.

5) Allah’ın (cc) Dinine Yardım Edene Allah (cc) da Yardım Eder

Kendini Rabb’ine ve O’nun Habibi’ne hizmete, hakk’a ve hakikata tercüman olmaya ve irşad faaliyetlerine adamış, evet, bu şekilde Cenâb-ı Hakk’la aramızdaki mukavelenin bize ait yanını ifa etmiş genç, ihtiyar, kadın, erkek, talebe, hoca her meslek erbabından her yaş ve baştaki insanlara karşı Allah da, mukavelenin diğer yanı adına şöyle buyuracaktır: “İn tensuru’llahe yensurküm.” (Muhammed, 47/7) Yani, eğer siz Allah’ın Dini’ne yardım eder, Din’e tercüman olup, gönüllere duyurma yolunda ahdinize sâdık olursanız, Allah da size yardım eder. Siz iman ve Kur’ân’a sahip çıkıp, onların ayaklar altında pâyimal olmaması için çalışırsanız, Allah da sizi şeytan ve nefsinizin ayakları altında bırakmaz ve pâyimal etmez. Karşılıklıdır bu; yaparsan O da yapar; koşarsan O da koşar… Hem de nasıl? Hadîsin beyanıyla, Kendi’ne bir karış yaklaşana O, bir adım yaklaşır; yürüyerek gidene koşarak gelir; yani, bir elini uzatana iki elini uzatır.

Biz vefa gösterip, Allah’ın Dini’ne omuz verdiğimiz sürece, Allah’ı her zaman bize karşı vefalı bulacağız ve O, bizi şeytanın vesveseleri ve nefsimizin arzularıyla başbaşa bırakmayacaktır. Evet, bizi yâd ellerde bozulmaya, sönmeye, çürümeye ve ölmeye terketmeyecek ve “kulum” diyecektir. Şu şeker-şerbet söze bakın: “Evfû biahdî ûfi biahdiküm- Siz bana karşı sözünüzde vefâlı olun; Ben de size sözümde vefalı olayım”. (Bakara, 2/40) Siz, Allah’ın Dini’ne yardım ettikten sonra, O’nun, şeytanı size musallat edip, sizi batırması olacak şey mi? Siz aşkla, şevkle gerilip, gönüllerde Allah’ın duyulması ve kalplerin O’nunla oturaklaşması istikametinde ölesiye koştururken, terleyip yorulurken, zanneder misiniz ki, Rabbiniz, çarşı-pazarda bilerek veya bilmeyerek işlediğiniz günahları yüzünüze vuracak, sizi bataklıkta, şeytanın elinde bırakacak ve hasenâtınızı da bire bir yazacak! Hayır hayır; siz kandan irinden deryalar geçiyor gibi O’nun yolunda koşarken, her an bir günah çamurunun size bulaşması karşısında ruhunuzun birkaç defa sarsıldığı, kalp ve duygularınızın örselendiği bu günah iklimi ve günah atmosferinde O sizi nefsanî isteklerinizle başbaşa bırakmayacak, yardım elini ve yakin bürhanını mutlaka gönderecektir. Esasen herbirerlerimiz, şahsî hayatımızda irâdemizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz, ısrarla “günaha gireceğim” demediğimiz sürece, Rabbimizin böylesi nimet ve inayetlerine pek çok def’a şahit olmuşuzdur. Tam bir uçurumun kenarına geldiğimiz ve muhakkak bir günahla karşı karşıya kaldığımız anda, adeta gökten iki elin uzanıp bizi düşmekten kurtardığını müşahede etmişizdir. Meselâ, yalnızlıktan patlayacak hale gelip tam sokağa çıkayım dediğiniz anda güzeller güzeli bir arkadaşınız çıkagelmiş ve sizi bir erâcifin içine girmekten kurtarmıştır. Hattâ, bazen hiç farkında olmadan, bazılarımızın dudağında bir dua, bir âyet veya bir nur belirivermiştir; belirivermiştir de, şeytanın oklarına hedef olmaktan ve nefsânî isteklerin kurbanı haline gelmekten kurtulmuşuzdur. Evet, Allah’ın yardım ve korumasına en büyük davetçi, mukaveleye sadakat içinde O’nun Dini’ne omuz vermektir.

‘Mağrem’ nisbetinde ‘mağnem’ ve riziko nisbetinde mükâfat vardır. İnsan, ne kadar sıkıntı ve meşakkate maruz kalırsa, kavuşacağı nimetler de o nisbette çaplı ve inşirah verici olur. Sınır boyunda, düşman tehlikesi karşısında, kar ve soğukta imanlı Mehmetçiğin tuttuğu bir saatlik nöbet, kendisine senelerce yerine getirilemiyecek kadar çok nafile ibâdet sevabı kazandırır. Elbette, aynı zaman dilimini koğuşta sıcacık yatağında geçiren, o sevabı kazanamayacaktır. Öte yandan, sınır boyundakinin alacağı sevap, elbette cephede, avcı hattında düşmanla yaka paça olan muharibin alacağı sevap kadar olmayacaktır. Aynen bunun gibi, Din’e hizmet etme, irşad vazifesinde bulunma, Peygamberlerin birinci vazifesi olup, -hadîsin beyanıyla- en çok belâ ve musibete maruz kalanlar da onlardır. Hamza’yı büyük yapan ve göklerde ‘Allah’ın Arslanı’ diye yazdıran, onun fütursuzluğu, pervasızlığı, ölümü gülerek karşılaması, ukbâ planlı yaşaması ve hayatı istihkârıydı. İnsan, çektiği ve katlandığı meşakkate göre evsaf ve ayar kazanır. Nefsanî arzu ve istekler, insanı en çok sıkıştırdığı, şeytanın sağdan, soldan ona öldürücü oklar yağdırdığı dönemlerde o, dinî hassasiyetini koruyorsa bir başka amûdî (dikey) yükselir. Din’e sahip çıkıp Peygamber varisi olarak irşad yapmanın, taşıdığı rizikolara karşılık, o nispette de avantajları vardır. Bu avantajlar daha dünyada iken kısmen hissedilse de, asıl ihtişam ve hakikatıyla ötede zuhur ve inkişaf edecek, Cennet ve Cemalullah meyvelerini verecektir.

inancın gölgesinde

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:51 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: