ölüm intihar

ÖLÜM, ÖLÜM KORKUSU VE İNTİHAR (drmavi)

Ölüm, insana iki yönden korku ve üzüntü verir. Bir yönüyle insan doymak bilmeyen ölümsüz duygu, düşünce ve duyular taşımakta ve bunlarla hayata çok sıkı bağlandığından kopmak istememektedir. Diğer yönüyle de, sevdiklerini kaybetmenin verdiği korku ve üzüntü vardır. Bu yüzden bazı in- sanlar, bu korkudan paranoid olurken, üzüntüden bunalımlara hatta depresyona girebilirler.
Bu, aşırı bir uç olduğu gibi, dünyada çekilen sıkıntıların, acıların ve üzüntülerin etkisiyle çözümü ölümde aramak da ayrı bir bilinç sapması ve duygu aşırılığıdır. Ölümün yüzünü güzel göstermek istediğimiz bu noktada yanlış anlamalara meydan vermemek için, öncelikle intihar konusuna temas etmekte yarar vardır.

İnsanın başkasının canına kıyması kesinlikle haram olduğu gibi kendi canına kıyması da haramdır. Hatta parmağımızın bir ucuna bıçak atmak jiletle kolları çizmek de dinimizce yasaklanmıştır. İnsan emanet bedenine zarar veremez. Emanete hiyanetlik olur bu!..Peygamberimiz, intihar etmiş bir kişinin cenaze namazını kılmamıştır. Bu davranışı, intiharın çok büyük günah olduğunu göstermektedir. Çünkü inanmayan insanların namazı kılınmaz. Öte yandan arkadaşlarının kılmasına da engel olmamıştır. Bu da ona hemen kafir hükmünün verilemeyeceğini göstermek içindir.

Ölüm hayat gibi tamamen Allah’a ait bir yaratılıştır. Allah’ın Muhyî (Hayat veren) ve Mümît (Ölüm veren) isimlerine dayanırlar. Sadece Firavun ve o inançta olanlar, insan hayatına son vermeyi düşünebilirler. Çünkü o kendini tanrı yerine koymuş, ölümü vermek benim elimde demiştir.

Diğer taraftan, insan bu davranışıyla sonsuz cennet hayatını tehlikeye atmaktadır. Ölüm insanı Allah’a kavuşturur. Fakat söz konusu olan Allah’a ulaşmaksa, bunu belirleyecek olan da O olmalıdır. Büyük bir makama randevu alınmadan, kapıyı açarak girilemeyeceği gibi, ecel daveti gelme- den ölüm kapısını açıp Allah’a varmak büyük saygısızlıktır. Rabbimiz hangi yüzle geldin diye sorar!

Ayrıca biz dünyada bir imtihandayız. Acıları dertleri korku ve üzüntüleri çekme durumundayız. Buraya kadar yazdıklarımız ve bundan sonra yazacaklarımız, hep bu konuda bilgi vererek duygu ve düşüncelere yardımcı olma çabasının ürünüdür. Öyle işin kolayına kaçarak, acılardan üzüntülerden kaçmak yok! Cepheden kaçan düşman askeri gibi olmamalıyız. Hayatta kalıp, Allah’a dayanıp sabırla mücadele etmeliyiz. Allah’ın istediği ölüm olsaydı bu hayatı hiç yaratmazdı. Bizim yaşamamızı, cennete hazırlanmamızı ve sonsuz hayata ve kendine güzel bir insan olarak kavuşmamızı istemektedir.

İntiharı düşünen insan neyi halledebilecektir? Acı duyduğu şeyler yine aynen sürecek, belki de arkada bıraktığı yakınlarını daha büyük acılara boğacaktır. Buna hakkı yoktur! Bu bencilliktir, acı çekiyor olsa da bencilliktir! Kendi dayanamadığı acıları masum insanların omzuna yükleyip kendince kolay yolu seçmektedir. Aslında gerçek zorluklar öbür aleme geçince daha da büyüyerek karşısına çıkacaktır.

Ölümü delicesine istemek, şehit adaylarına özgü bir ayrıcalık sayılabilir. Aslında onlar ayetin beyanıyla ölü değil diridirler. Çünkü sadece Allah rızası için, yüce değerler uğruna canlarını feda etmişlerdir. İntihar eden insana Allah sormaz mı: “Kulum! Sen canına kendin için kıydın! Sen canına kıyarken beni bir kenara bıraktın! Kendini öldürmek isterken ben neredeydim!”…

İster din adına olsun ister satanizm gibi sapık inançlar adına olsun, hiç kimse intiharı aklının ucundan bile geçirmemelidir. Sıkıntılardan boğulacak hale gelmişseniz, depresyon geçirecek durumdaysanız, kesinlikle yalnız kalmayınız, kendinizi kendi olumsuz bilincinize teslim etmeyiniz. Derhal bir psikiyatriste, psikologa, konuyla ilgili hizmet veren telefon hattına başvurunuz, hiç olmazsa size yardımcı olabilecek bir dostunuzu arayınız.

Ne olur yaşayınız! Yaşatmak için yaşayınız! Dertleriniz varsa dertlilere yardım etmek için yaşayınız!..Yaşatma derdi tüm dertlere dermandır!..

Kendinizi yok etmeyi düşünecek kadar bir bilince sahip olduğunuza göre, bu bilincinizi ve düşüncenizi, sizin gibi acı çeken insanların varlığına çeviriniz!..Acılara katlanarak, onların dertlerine yardım için koştuğunuzda, önünüze başka kapıların açıldığını ve dertlerinizin sona ermeye başladığını kesinlikle göreceksiniz!..

Ölüm korkusu ve ölüm acısı büyütülmemeli ve insanı mutsuz, hatta hasta hale getirmemelidir. Öte yandan tehlikelere, hastalıklara, ahlakî gevşeklik ve suçlara karşı olumlu etkileri göz ardı edilerek küçümsenmemeli, gerekli ibretler ve dersler alınmalıdır.

Ölümü tanımada, bir bakış açısı kazanmada, en kısa, sağlıklı ve gerçekçi yöntem, şüphesiz ölümün sahibine baş vurmaktır. Hayatı yaratan kim ise, ölüm hakkında ondan bilgi almaktır.

——————————————————————————–
KUR’AN’DA ÖLÜM ANLAYIŞI
——————————————————————————–

Kur’an ölüm korkusunu, inanmayan insanlar için ciddi panik yaşatan bir durum olarak tasvir etmektedir (2/19).

Ayrıca Can boğaza dayandığında, insanın bacaklarının birbirine dolandığı, ayrılış vaktinin geldiği anlatılır ( (57/83; 75/26-29).

Kur’an’a göre insan, hayat gibi ölümü de bir kere tadacaktır (3/l85,44/56) Dikkat çekici üç husus vardır.

Birincisi, ölümle hayat ikiz kardeş gibidir. Bir madalyonun iki yüzü gibi. Her hayat içinde bir ölüm gizlendiği gibi, her ölüm içinde de bir hayat bulunmaktadır (3/27,67/2). Tıpkı ölü gibi görünen çürük bir çekirdek içinde koskoca bir ağacın saklanmış olması gibi. Bu sebeple Allah, hayat ve dirilişle beraber ölümü de “Selam” yani güven veren anlamına gelen isminin gölgesi altına almıştır (19/15).

İkincisi, ölüm, geçici dünya hayatı ile sonsuz ahiret hayatı arasında bir köprü ve hayat bağı olarak ele alınmaktadır. Bu iki hayat arası konumu ile ölüm, adeta canlılık simgesidir. Nitekim bizim tabut ve toprak içindeki haline bakarak ölü dediğimiz şehid için Allah, “O diridir” demekte ve daha üstün bir hayat decesinde olduğunu bildirmektedir (2/154,3/169). Hz.İsa’nın eliyle bir ölünün hayat bulması (3/49), Hz.İsmail’in tereddütsüz kurban edilmek ü- zere boynunu uzatması (37/107) ölümde hayran kalınacak bir hayat çekirdeğinin olduğunu göstermektedir.

Üçüncü ve en önemli husus şudur: Ölmek önemli değildir, önemli olan, sağken ölü hale gelmemek ve inanmış olarak ölmektir (2/132,27/80). Kalp taşıdığı halde inanmayan, akıl taşıdığı halde düşünmeyen, göz kulak ve dil taşıdığı halde gerçekleri görmeyen(7/179; 22/46)okuyup dinlemeyen,anlatmayan ve çalışıp insanlığa hizmet yolunda koşmayan insan esas ölü gibidir, gezer mezar durumundadır . Ölümden değil, ölüme hazırlıksız olmaktan endişe duyulmalıdır.

İnsan, hangi inanç, düşünce, duygu ve uğraş içinde yaşamışsa, ölümü de dirilişi de öyle olur. Ölümünü tanımak, ölüm sonrasını anlamak iste- yen insan, hayatına bakmalıdır. Ölümünden değil esas hayatından endişe duymalıdır.

——————————————————————————–
ÖLÜM NEDİR NE DEĞİLDİR?
——————————————————————————–

1-Ölüm bir hayat cellatı değildir. Geçici bir ısdırab olsa da, sonsuz mutluluk bestesine sanki bir mızrap gibidir.

İnsanı tanımadığı bir insanı sevemeyebilir. Ölüm de tanınmadığı için kötü, çirkin ve bir felaket olarak algılanabilir. İnsan psikolojik olarak, dün- yaya içinde bulunduğu ruh haleti çerçevesinden bakar. Dertliyse herkesi dertli, sıkıntılıysa herkes sıkıntılı zanneder. Kendi sevinçliyse ona göre herkes sevinçlidir. Ölüme bakışı da buna benzer olacaktır. Ölüm, özellikle yabancı filimlerde çirkin ve korkunç çehresiyle adeta şeytânîleştirilir. Öncelikle şeytan bir ölüm meleği değildir. Şeytan melek değil cindir (18/50). Secde etmediği için kovulmadan önce, geçici olarak meleklerin içinde bulunmuştur.

Oysa ölüm, hayat getiren yağmur gibidir, fırtına, şimşek ve gök gürültüsü ile geldiği olsa da, aslında o, Rahmet, hayat ve güven müjdesidir.Mızrap gibi yüreklere vurur ısdırab verir fakat bir hüznünde bin tebessüm yüklüdür. Tıpkı ana sancısıyla doğan hayatlar gibi…Nağmelerinde hep sonsuz mutluluk sesleri dinlenir.

Ya da dikenler arasında gül gibi…Dikene bakıp da güle küsülmez, hele üzerinde bülbül şakıyorsa asla!..”Gülüm!” diyebileceğimiz ölümün,büyüleyici güzelliği yanında, bir kaç diken acısının bir anlamı olmaz. Hatta her bir dikeni, hayatın meşakkatları yerine koyar, zirvedeki ölüme ulaştıran birer basamak gibi düşünürüz. Evet ölüm bir gül!..Ona gül!..Ki o da gülsün!..Seni de ebediyyen güldürsün!..

2-Ölüm, yokluklara götüren bir idam sehpası, karanlık çukurlara gömen canavar ağzı, sevenleri ayıran kaderin kara belalısı değildir.

O, ışıklar ülkesine açılan bir kapı, cennet saraylarına uzanan bir koridor, sonsuzluklara uçuran bembeyaz kanatlı bir burak gibidir.

Ölüm ayırandır fakat kavuşturmak için ayırandır. Allah’a, Peygamberlere, büyük zatlara, yakın uzak akrabaya ulaştırandır. Askerlikten terhis olma gibidir. Bir farkla ki, terhisle beraber terfi de sağlamaktadır; hem dünya dertlerinden kurtarmakta hem de sonsuz lezzetler cennetine götürmektedir. Arkada yeni gelecekler için açtığı bir meydan ve hayatta kalanlara bir ibret bırakarak gitmektedir. Sabır ve tevekkülle imtihan edildiğimiz ölüm karşısında (2/155) Allah’dan şikayette bulunmamak, feryat edip saçı başı yolmamak şartıyla ağlamak doğal bir tepkidir. Peygamberimiz de oğlu vefat edince gözyaşı dökmüştür. Ancak önemli olan burada ağlamak değil, orda ağlamamak için burada ağlamak ve oraya hazırlık yapmaktır. Peygamberimiz “Ölmeden önce ölünüz!” derken, bizi cehenneme götürebilecek günahlar karşısında son derece iştahlı olan nefsin, bu kötü duygularını ölü hale getirin demek istemiştir.

3-Ölüm gökten gelen bir davetiye, cennetten düşen bir inci,

Ebedî güzelliklere kavuşmakla yaşanacak gerçek bayram sevinci!..

Zengin ve tanınmış birinden, hem de bolca hediyeler verilmek üzere, bir düğün davetiyesi alan insan, sevinir, neşeyle dolar, bir kaç saatliğine de olsa, gitmek için can atar. Ciddi bir hastalıktan kurtulma, define bulma, yüklü mirasa konma, evlenme, ev-araba alma gibi hayat olayları da her insanı çok sevindirir.Fakat bütün bu dünyalıkların, yanında değersiz kalacağı bir cennet; Ve bütün sevinçlerin, yanında sönük kalacağı bir cennet sevinci var!..

Cennetten, inciden bir davetiye olarak cennet kuşu gibi düşüp gelen ölüm, cennet hayatının mukaddimesi yani öncüsü ve habercisidir.Aslı güzel olanın mukaddimesi de güzeldir, tatlıdır, sevinç doludur. Hayatın sonu, acı gibi görünse de mutlu bir sonla sona ermektedir; cennet sevinciyle!..

4-Sen, alnından öpülesi ölüm!..

Sen bir son değil, sonun sonusun!..

Sonsuzluğa eş ve baş olan son bir sonsun!..

Sona eren her şey bir son veren ve son ile sonsuzluğu buluşturan bir iksir,

Cemale açtığın gözlere çekilen sürmesin!..

Ölüm, güzelim hayatı acılaştırmıyor, hayatı acılaştıran sonlara son veriyor, son kez bir sonla tanıştırıyor ve sonu, sona ermeyecek güzelliklere çeviriyor.Göz perdelerini kapıyor ki, sonsuz bir sahnenin perdesini açsın ve baharları kıskandıracak güzelliklerin peçesini kaldırsın!

Son oruç sevinç dolu olur, son sınav da, son iğne de.. Hayat sonunda da cennet ve Cemâlullah sevinci olduğundan ölüm anında ruh sevinçle-re boğulur. Kimbilir kiminin ölüm heyecanı bundan olur!..

Rabiatü’l Adeviyye’nin dilinde gündüzün ölümü, aşık-maşuk buluşması, Mevlana’nın dilinde ölüm, Şeb-i Arûs (düğün gecesi)olur.

Belki de meyyit, tarihî buluşmada, ilahî gelişin ebedî heyecanları içinde edebinden pembeleşmektedir. Gözler!..Allah’ı bulan, ölümün yolunu gözler!..

5- Ölüm!..

Gülüm!..

Sonsuzluk bestesinden ilk ve son bir bölüm!..

Kanlı dallarda gülden bir tebessüm!..

Sen ne mübarek bir arkadaş ve refakatçisin!

Varsın başkaları sana dikeni nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin!

Bırak bazıları sana “Kara yüz!” yakıştırmasında bulunsun,

Sen bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran, ötelerden iki ışık kanatsın!..

Bakma sana “Soğuk yüz!” dediklerine,

Sen bizim için müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın!..

Onlar sana “Çukur” derler, “Dehliz” derler,

Biz “Ebedi saadet saraylarına açılan bir koridorsun!” deriz…

“Ayıran” da derler sana,

Sen haddızâtında ebedi alemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın…

Evet ayıransın da fakat elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünya talimgâhından, hayatların en hası, hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin!..

Sen bizi gönderene dönme anında cismimizi nura gark edecek bir ebed şerbetisin..

Sen!..

Dertli bir neslin dert yüklü tercümanına: “Eyvah!..Bugün yine ölmemişim!..” diye söyletensin!..

Ve sen:

Ne zaman geleceksin!

Gel de dünyam süslensin!..

Ufkumda Cemal tüllensin!..

Diye aşıkları, delletensin!..

Peygamberimiz, lezzetleri acılaştıran ölümü çokça hatırlayın buyurur.

Burda bir amaç belirlenmektedir. O da günahlara karşı uyanık ve tedbirli olmak ve zevklerin oluşturacağı ülfet ve ünsiyet perdesini kaldırmak-tır.Bu gaye ile kabirleri ve hastaneleri ziyaret etmek yararlı olacaktır. Ölüme bu şekilde bakılırsa, hem günah ve kötülüklerden uzak tutmuş hem de ahi-ret adına hayırlı hizmetlere koşma şevki vermiş olacaktır.

6- Ölüme bir bakış açısı da şu olabilir:

Bir muharebede, bir görev başında ölmek ve şehadet şerbetini içmek mukadderse bu;

Cana minnet!

Cana cennet!..

Hem de ruha cinnet!..

Bu anlamda beni, şehid olma isteğiyle dua bekleyenlerin listesinde yazabildiğiniz kadar üst sıralara yazınız ne olur!..

Ama bu, kısa yoldan ve deyim yerindeyse ucuz bir ölüm olur!

Bencil mi davranıyorum acaba? Rabbim sormaz mı?..

Geldin, hoş geldin!

Yoluma can verdin!

Onca insan vardı,

Sen kiminle geldin?..

Sıddık-ı azam derdi,

İnsandı onun derdi,

Cehenneme dolsam,

Herkes cennete derdi!..

İnsanlığın imanının kurtulması yolunda, hayatımızı vakfetmek, Hizmetlerde koşturarak vuslatı ertelemek,

Her hizmetimize bir yenisini eklemek,

En kutsal şehadet mertebesi bu olsa gerek!..

Rabbim beni alsın

Ama çok geç alsın

Hayatımı alıp

Hayatlara katsın

Rabbim beni öldürsün,

Ama en geç öldürsün,

Güllere gübre etsin

Hayatları hep güldürsün!..

Gül gibi hayatımı soldursun,

Çevremi bin gülle doldursun

Bize gerek, hizmet gerek

Şu an cennet şurda dursun

Böyle Kur’an dengeli bir bakış açısını yakalamış insanların, ne intiharı düşünmesi ne psikolojik korkulara ve hastalıklara yaka lanması ne de ahlakî gevşeklik içinde, kayıtsızca dünyanın zehirli bal hükmündeki günahlara dalması düşünülebilir!..
—————————————————————

Ölüm ve Ötesi, Prof. Dr. Süleyman Uludağ

Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Ölüm haktır, canlıların bir gün son nefeslerini vermeleri inkar ve tevil edilmez bir gerçek. Ölüm, canlılarda hayat belirtilerinin ortadan kalkmasıdır ya da ölüm ruhun bedeni terk etmesidir.

Ölüm gerçek olduğu kadar da doğaldır. Şu alemde yaşayanların fani ve ölümlü olmaları zorunlu, ölümsüz olmaları ise imkansız. Ölümün karşıtı doğum. Her doğan mutlaka ölür. Doğmak kadar ölmek de mukadder.

Ölümün karşıtı olan diğer bir kavram da hayat/yaşam. Hayat gibi memat/ölüm de yararlı, gerekli ve zorunlu. Buna rağmen doğum olayına sevinen insan ölüm olayına üzülür. Aradaki fark bundan ibaret.

Hayat olmayan yeryüzü ne kadar anlamsız ise ölüm olmayan yeryüzü de o kadar anlamsız. Aslında hayata anlam kazandıran ve onu sevimli kılan da ölüm. Şu halde hayat kadar memat da ilahi bir nimet ve büyük bir lütuf. “Ölüm mümin için ilahi bir armağan.” İnsanlık her yerde ve her zaman acı bir gerçek olan ölüm olayını anlamayı ve mahiyetini kavramaya çalışmış, bununla ilgili bir takım yorumlar yapmış, görüşler ileri sürmüş, ölümle ilgili inançlara sahip olmuş. Bu tür şeylerde nesilden nesile gelenek ve görenek yoluyla intikal etmiştir. Her toplumda doğum olayı gibi ölüm olayıyla ilgili de farklı gelenekler oluşmuştur.

Ölüm olayı en çok dini ve dindarları ilgilendirir. Ölen kişiyle ilgilenen din ve dindarlardır. Çünkü ölümle ve ölüm ötesiyle ilgili olarak sadece inançlar ve vahye dayanan bilgiler vardır. Din, insanın hayatıyla ilgilendiği kadar, hatta ondan daha fazla, ölümüyle ve ölüm sonrasıyla da ilgilenir.

Aslında yaratılan her şey fani/ölümlüdür. “Her nefs ölümü tadar” (Al-i İmran, 3/185, Enbiya, 21/35; Ankebut, 29/57) ayetinde geçen nefs “zat” ve “şey” olarak yorumlanmıştır. Buna göre ayet, “Her şey ölümü tadar” anlamına gelir. “Yeryüzünde olan her şey fanidir” (Rahman, 55/26) mealindeki ayet de bunu doğrular. “Baki olan sadece Allah’tır.” (Rahman, 55/26), “O, hayy-ı lâ-yemuttur.”, “Ölümsüz bir diridir.” (Bakara, 2/255; Al-i İmran, 3/2; Taha, 20/111) Beka ve ölümsüzlük, O’na özgüdür. Kur’an’da buyrulur: “Ölümsüz Diri’ye güven” (Furkan, 25/58)

Bütün dinlerde, özellikle ilahi dinlerde bu ve benzeri inançlar vardır.

Şu halde “İnsanlar ölümlü/fanidir”, “Hayvanlar fanidir”, “Tüm canlılar fanidir”, “Bitkiler fanidir”, “Madde fanidir.” Kısaca yaratılan, sonradan olan ve oluşan (mahlukat, havadis/muhdesat, kainat, mümkinat) fanidir, ölümlüdür. Her şeyin bir evveli olduğu gibi bir de sonu vardır ve biz bu sona ermeye ölüm diyoruz.

“Her şey ölümlü” olmakla beraber, biz bir insan ölünce ölümü hatırlar ve “Her nefs ölümü tadıcıdır” anlamına gelen ayeti okur veya dinleriz, tabutun üzerini de “Küllü nefsin zaikatu’l-mevt” ibaresi yazılı bir örtü ile örteriz. Bununla kendimizi teselli eder ve ölüm sonrasına hazırlık yapmamız gerektiğini düşünürüz.

Ölüm bir insanlık gerçeğidir. İnsanlar, halklar, milletler ve kavimler değişik inançlara, dinlere, mezheplere ve felsefi kanaatlara mensupturlar. Bireylerin ve toplumların ölüm gerçeği karşısındaki tutumlarını, inançları ve felsefi kanaatları belirler, ölüm, cenaze kaldırma, kabir gibi hususlarla ilgili gelenekler bu çerçevede oluşur ve şekillenir. Ölüm konusunda, “Bu ve o dünya”, “Dünya ve ahiret”, “Yalan dünya-Gerçek dünya” şeklindeki çift dünya görüşü önemlidir. Çünkü ölüm karşısındaki tutum ve davranışları belirler. İnsanı herhangi bir canlı, bir hayvan ve bir bitki gibi gören kişiler vardır. Bunlara göre hayat doğumla başlar, ölümle biter. İnsanın doğum öncesine giden bir geçmişi olmadığı gibi, ölüm sonrasına uzanan bir hayatı da yoktur. Tabiatçılara (Natüralist) göre insan doğanın ürünüdür, doğadan gelir, doğaya gider. Maddecilere (Materyalistlere) göre insan, maddeden başka bir şey değildir. Maddeden gelir, maddeye döner. Pozitivistlere, nihilistlere, agnosistlere, ateistlere göre de durum aynıdır. Yani insan ot gibidir, doğar ölür. Öbür dünya diye bir şey yoktur. Nitekim doğum öncesi bir hayat da yoktur. İslam tarihinde bu inançta olanlara Dehri, Zındık ve Mülhid gibi isimler verilir. Bunlara göre ölüm mutlak bir yok oluştur, ölümle insanın varlığı sona erer, geriye bir şey kalmaz. Bu görüşte olanlara göre kabir azabı, kıyamet, mahşer, Cennet ve Cehennem de yoktur tabii. (Gazali, el-Maksadu’l-esna, Kahire, 1322, s. 88)

Kur’an-ı Kerim inmeye başladığında o sırada bu inançta olan kişiler vardı. Kur’an onların sözlerini şöyle aktarır: “Dedi ki: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek.” (Yasin, 36/78)

“Dediler ki: Sahi, biz bir kemik yığını ve kuru bir toprak haline geldikten sonra yeni bir yaratılışla tekrar hayat mı bulacağız?” (İsra, 17/49,98; Müminun, 23/82; Saffat, 37/16; Vakıa, 56/47)

“Bu, toprak olduktan sonra mı? Bu (akla göre) çok uzak bir dönüş!” (Kaf, 50/3)

“Dediler ki: Sadece dünya hayatı var, yaşarız ve ölürüz. İşte o kadar. Bizi yok eden de sadece dehr/zamandır.” (Casiye, 45/24) Demek ki, ölüm sonrası hayatı ve ahireti inkar edenler Hz. Peygamber zamanında da vardı. Kur’an bu inancı reddeder, batıl sayar, bu inançta olanların görüşlerini çürüten deliller getirir.

Ölümden sonra hayatın olmadığına inananlar için ölüm bir felakettir, en büyük afettir. Onun için de çok acıdır. Hatta ahirete inanmayanlar için sadece ölüm değil, dünya hayatı da acıdır, anlamsızdır. Çünkü dünya hayatını anlamlı kılan ahiret inancıdır. Bundan dolayı da inançsız kişiler genellikle karamsardır, aralarında intihar olaylarına da sıkça rastlanır.

Ölüm sonrası hayata insanlar en eski çağlardan beri inanmışlardır. Ruhların varlığına inanan animistler atalarının ruhlarını memnun etmek için ayinler düzenlerler, ölüleri rahat etsin diye sağlam mezarlar yapar, öbür dünyada dirilen ölülerin kullanmaları için mezarlara çeşitli eşyalar koyarlar. Dünyanın büyük anıtları olan Mısır’daki piramitler ölüler için yapılmış anıt-mezarlardır. Arkeoloji, antropoloji, etnoloji, sosyoloji ve tarih alanında yapılan araştırmalar en eski kavimlerde bile “öteki dünya” inancının mevcut olduğunu göstermektedir.

İlahi veya hak din dediğimiz vahiy kaynaklı semavi dinlerde, ahiret inancı vurgulanmış, Cennet ve Cehennemin mevcudiyeti, buradaki hayatın sonsuzluğu (Hulûd) kesin bir şekilde ifade edilmiştir. (Tevrat: Eyüp: 14/14-22, 19/25-29; İncil, Markos: 12/18-27; Luka, 20/27-38)

Kur’an, ilk insan Adem’den sonra gelen bütün peygamberlerin ümmetlerini ahirete inanmaya davet ettiklerini anlatır ve çeşitli vesilelerle ölüm olayı üzerinde durur.

Her şeyden önce hayat veren ve öldüren Allah’tır. (Yunus, 10/56) “Allah’ı nasıl inkar edersiniz ki, ölü idiniz, diriltti, sonra öldürecek ve tekrar diriltecek.” (Bakara, 2/28) Yani insan bu dünyaya gelmeden önce ölü idi, daha doğrusu ölü gibi idi. Sonra, dünyaya geldi, hayat buldu, sonra eceli yetince ölecek, sonra tekrar dirilecek. İki ölüm ve iki hayat budur. Bazılarının sandıkları ve iddia ettikleri gibi bunun reenkarnasyonla da bir ilgisi yoktur.

“Can çekişenlerin canını Allah alır.” (Fatır, 35/9) İnsana can veren ve alan Allah’tır. Yüce Allah ölüm meleği Azrail’i bu işle görevlendirmiştir.

İnsan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır, ruhu ile yukarı aleme, bedeniyle aşağı aleme bağlıdır. Ruh ilahi, beden maddidir. Beden topraktan gelir, yine toprağa gider. “Sizi ondan (topraktan) yarattık, oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Taha, 20/55) Yani insanın bedensel varlığı topraktan yaratılmıştır, yine toprağa gidecek ve toprak olacaktır. Her şey aslına döner. Beden de aslı olan toprağa dönecektir.

İnsan, hayvanlarda olan candan ayrı ve bambaşka bir cana/bir ruha sahiptir. Bu ruhun madeni, menbaı ve netice itibariyle mahiyeti ilahidir. Yüce Allah buyurur: “Ben O’na ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29; Sad, 38/72; Secde, 32/9) Yani Allah Tebareke ve Teala insana kendi ruhundan bir nefha/üfürük vermiştir. Bu nefha Hak Teala ve Tekaddes hazretlerinden olduğundan ilahidir, maddi değildir, rabbanidir. Buna “Rabbânî Lâtife”, “İlahi Cevher”, “ilahi Nur” gibi isimler de verilir. Bazan buna nefs/nefs-i zekiyye, kalb, ruh ve akıl da denir. İnsanı hayvandan farklı ve ona üstün kılan işte bu manevi cevherdir. İnsan ölünce bedeni toprak olur ama ruhu, bir başka şekilde yaşamaya devam eder. Şöyle de denilebilir: Ruh aslına döner, O’ndan geldi, O’na gider. O’nun yakınlığını kazanmanın ve civarında olmanın anlamı budur. “Biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) Sufiler, “Ruh O’ndan geldi, O’na dönüp gider” derler. Ancak ruh O’ndan tertemiz ve pak olarak gelmiştir. O’na dönmesi için de yine bu nitelikte olması lazımdır. Bu nitelikte olmayan kirli ruhlar temizlenme işlemine tabi tutulur. Cehennem atişi en iyi, en etkili temizleme vasıtasıdır. Bu dünyada kirlenen ruhlar yine bu dünyada temizlenip arı ve duru hale gelmezlerse ateşle temizlenirler. Cehennem temizlenme yeri, Cennet temizler yurdudur.

Ruh bedenden ayrıldıktan sonra bir daha ondan haber alınır mı? Onunla irtibat kurulur mu? Bunun cevabı şu hadiste mevcuttur: Allah Resul’u Bedir’de öldürülen putperestlerin bulunduğu yere gider ve: “Şu filan kişi şurada, falan kişi burada öldürüldü der ve sonra öldürülenler hitap eder: Ey falan, Ey filan! Allah’ın size vaad ettiği doğru çıktı mı? Allah’ın bana vaad ettiği şeyin doğru çıktığını gördünüz değil mi? Allah’a size hezimet, hüsran, bana galibiyet ve zafer vaad etmişti. İkisi de doğru çıktı değil mi?

Hz. Ömer sorar: Ya Resulallah! Ruhsuz bedenlere nasıl böyle hitap ediyorsun? Onlar bundan ne anlarlar? Allah Resul’unun cevabı:

“Söylediklerimi onlar sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap veremezler” (Buhari, Megazi, 8, Cenaiz, 87; Müslim, el-Cennet, 76,77; Nesai, Cenaiz, 117)

Hz. Peygamber Mirac’ta bir çok peygamber’in ruhu ile görüşmüş, konuşmuş, Cennette ve Cehennemde olanları da görmüştü.

Demek ki, İslam itikadına göre insan bedensel olarak değil, ama ruhsal olarak yaşamayı ve varlığını sürdürür. Peygamberler bunların bazı hallerini bilebilirler. Bazı kimseler rüya yoluyla bunlardan bazılarının bazı hallerini bilebilir. Çünkü, rüya nübüvvetin kırk altı parçasından bir parçadır. (İhya, IV, 491)

İspirtizma’da da ruhlarla ilişki kurma ve konuşma hususuna inanılır. İslam’daki durumu ruhculukla karıştırmamak gerekir.

Ölüm acıdır. Hayatta olmak ahirete daha iyi hazırlanma imkan ve fırsatını verir. Bunun için ölüm arzu edilmez. Peygamberimiz: “Ölümü temenni etmeyin” buyurmuştur. (Buhari, Temenni, 6, Tirmizi, Kıyamet, 40)

Şiddetli ağrılar ve sancılar içinde kıvranan bir hasta, düşkün ve bakacak kimsesi olmayan bir kişi: “Allahım! Bana yaşamak hayırlı ise hayat ver, ölüm hayırlı ise canımı al” (Müslim, Zikr, 10) diye dua edebilir.

Can çekişmek, ruh teslim etmek, ölüm sarhoşluğu (sekeratu’l-mevt) zordur. Mümin bunu Allah’tan bilir ve sabreder. Eğer bu elem ve ızdıraba sabrederse günahları silinir, derde sabretmek günahlara keffaret olur. (Ebu Davud, Cenaiz, 1,3)

Can çekişen ve muhtazar denilen mümin Allah hakkında hüsn-ü zan besler, Hak Teala’nın kendisini affedeceğini ve lütufta bulunacağını umar. Hz. Peygamber son nefesini böyle vermeyi tavsiye etmiştir. (Ebu Davud, Cenaiz, 13)

İhtizar halinde bulunan ve son nefesini vermek üzere olan kişi kelime-i tevhid getirir veya bunu zihninden geçirir veyahut yanında bulunanlar hafifçe kelime-i tevhid getirir, muhtazar da dinler.

Muhtazarı ziyaret edenler veya yanında bulunanlar ona dua ederler, dua edilince melekler amin, derler. (Ebu Davud, Cenaiz, 14)

Ölüm haberini alan bir mümin “innalillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz O’na aitiz ve O’na dönüyoruz) der ve teslimiyet gösterir. Mülkün gerçek sahibi Hak Tealadır, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Can veren O’dur. Verdiği canı dilediği zaman ve dilediği şekilde geri alır. Mümin buna sadece rıza ve teslimiyet gösterir. Üzülür, ağlar ve göz yaşı döker, ama Allah’ın rızasına aykırı düşen bir söz söylemez, bir şey yapmaz ve yakınmaz.

Allah Resulü, oğlu İbrahim vefat edince gözleri yaşarmış ve “Bizden ayrıldığın için hüzünlüyüz ey İbrahim” demiş. “Sen de mi ağlıyorsun” diyenlere de şu cevabı vermişti: Gönlümüz mahzun, gözümüz yaşlıdır ama Allah’ın rızasına uymayan bir söz söylemez, bir iş yapmayız.” (Buhari, Cenaiz, 43; Müslim, Fazail, 62; Ebu Davud, Cenaiz, 42)

Üzülmek, hüzünlenmek, ağlamak ve gözyaşı dökmek İlahi rızaya ve teslimiyet göstermeye aykırı değildir.

Ölüm bir yönüyle esrarengiz bir olaydır, can çekişen, ölüm ağrıları ve sancıları içinde kıvranan ve ecel teri döken kimsenin büyük acılar çektiğini biliriz. Ama tam ruhu teslim etme ve can verme anının ve halinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bu hali yaşayan kimse bir daha bize geri dönmediğinden o halin nasıl olduğunu onu yaşayanlardan sorup öğrenme şansına sahip değiliz. Bunun için son nefesi verme ve ruhu teslim etme anının ve halinin nasıl olduğunu bilemeyiz. Öyle olunca da o an ve hal gizemini ve esrarengizliğini korur, tam bir muammadır bu hal.

Tam can verme anında bazı kimselerin yüzünde bir tebessüm hali görülür. Bunun ne anlama geldiği merak konusu olur. Ölümü arzu edilir kılan dayanılması güç ağrılar ve acılar olduğu gibi bazan onu çekici kılan öbür alemdeki dostlara kavuşma özlemi de olabilir. Kutsi bir hadiste Yüce Allah buyurur: “Kullarım için gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insanın hayal bile edemediği neler neler hazırladım!” (Buhari, Tevhid, 35; Müslim, İman, 312; Cennet, 3,5) Kur’an’da ise şöyle buyrulur: “Yaptıklarına karşılık olmak üzere ne mutluluk saklandığını kimse bilemez.” (Secde, 32/17) Son nefesini veren bazı salih ve takva sahibi kimseler yüce Allah’ın vaadettiği ödüllerin belirdiğini görünce sevinir ve bu hal yüzlerinde bir gülümseme şeklinde yansır. İşte bundan dolayı o anı ve o hali bir Allah, bir de Onu yaşayan bilir. Bizim için ise bir sırdır.

Ruhunu teslim eden kişinin kalb atışları ve nabzı durur, nefsi kesilir, benzi sararır, kasları gevşer. Artık can kuşu beden kafesinden uçmuş, geriye cesed, na’ş ve cenaze dediğimiz ruhsuz bir beden kalmıştır. Fakat İslam inancına göre cansız beden de canlı beden gibi saygı değer bir şeydir.

İnsan na’şa bakınca üzülür. O bizden ayrıldığı için mi? Belki onun için, belki de biz ondan ayrıldığımız ve onu kaybettiğimiz için. Onun haline bakıp üzülen insan belki de bir gün kendisinin de öleceğini ve bu hale geleceğini düşünüp üzülmekte, ölüden çok kendi haline ağlamaktadır. Durum ister öyle, ister böyle olsun, ölüm olayı ders ve ibret alınması gereken bir olaydır. İnsanı derinden etkiler, acı gerçeği görmesini sağlar, onun için insan tamahına, hırsına ve bencilliğine gem vurup kendine çeki düzen verir. Ölüm olayının diriler sağladığı en büyük fayda bu olduğu için “Vâiz olarak sana ölüm yeter” (Tirmizi, Kıyamet, 24; Acluni, Keşfu’l-Hafa, II, 112) denilmiştir. Hz. Ömer’in bu ibareyi yüzüğüne yazdırdığı, ölümü hatırlamak için sık sık ona baktığı rivayet edilir.

İslam’da ölümü hatırlamak, ölüm sonrasına hazırlanmak, kendine çeki düzen vermek bakımından özendirilmiştir. Ölümü düşünüp üzülmek eğer insanı ibadet ve ahlak yönündün iyileştirmeyecekse anlamsız bir şeydir. Yine bunun için, Hz. Peygamber müminlerin kabirleri ziyaret etmelerini istemiş, “Çünkü kabir ziyareti katı kalpleri yumuşatır, yufkalaştırır”, buyurmuştur.

Geride kalanların ölene karşı görevleri cenaze namazını kılıp dua etmek, “Allah rahmet eylesin”, demek ve onu hayırla anmaktır. “Ölülerinizi hayırla yad ediniz.” (Acluni, I, 105)

Cenab-ı Hak buyurur: “Onlara/Musevilere de ki: Eğer (iddia ettiğiniz gibi) ahiret yurdu/Cennet Allah katında diğer insanlar değil de yalnızca size aitse hadi bakalım ölümü temenni edin” (Bakara, 2/94). “Ey Museviler! Başka insanlar değil de sadece “Biz Allah’ın dostlarıyız” iddiasında doğru iseniz ölümü temenni ediniz.” (Cuma, 62/5)

Cennet bizimdir ve Allah bizim dostumuzdur, diyen kimsenin ölümden korkmaması ve kaçmaması lazımdır. Çünkü ölüm demek Cennetin kapısının açılması ve dostun dosta kavuşması demektir. Cenneti ve İlahi cemali temaşa etmek isteyen ölümü temenni eder. Sufi ve evliyanın ölümü dört gözle beklemelerinin, ölümü cana minnet bilmelerinin sebebi budur. Urs ve iyd dedikleri anlayış da buna dayanır. Eceli yeten ve ömrü biten mümin rıza halinde can verir; şartları oluşan cihada ve gazaya seve seve gider. Hz. Peygamber’in: “Ölümü temenni etmeyiniz”, sözü tabii bir ölüm veya cihad gibi bir durum yokken ölümü temenni etmeyin, hayatta iken çalışın, ibadet edin, kulluk edin, hayır hasenat yapın, böylece ahiretteki mevkiinizi yükseltin, anlamına gelir. Sağlıklı insanların yapmaları gereken şey budur.

Dost dosta gider. Alah müminlerin dostudur, müminler de Allah’ın dostları/evliyaullahtır. Ölümle dost dosta kavuşur. Habibullah, yani Allah sevgilisi Muhammed (a.s.m.) vefat ederken son sözü şu oldu: “Refik-i A’la’yı/En yüce Dost’u!” (İbn Hişam, Siyer, IV, 1069; Buhari, Rikak, 42; Müslim, Selam, 46). Hak Teala Habib-i Ekrem’e sormuş: “Dünya hayatını mı yoksa Dostun katında olmayı mı tercih ediyorsun? Seni muhayyer bıraktım, tercihini yap. İşte o zaman alemlere rahmet olan Habib-i Kibriya: “En yüce Dostumu!” demiş ve son nefesini vermişti. İlahi takdire ve Sünnetullah dediğimiz İlahi kanuna teslimiyet göstermenin en güzel örneği budur.

Hz. Peygamberin yoldaşları ve can arkadaşları olan Sahabeler Mekke’de puta tapanların işkenceleriyle şehid olurken, Medine döneminde cihada ve gazaya seve seve koşarken işte bu anlayışa sahip idiler. Buna dair bazı örnekler ve menkıbeler:

Hz. Bilal can çekişirken eşi ah vah etmeye başladı.

Hz. Bilal dedi ki: Oh! Ne hoş şey! Yarın dostlarım Muhammed (a.s.m.) ve arkadaşlarına kavuşacağım! (Kuşeyri, Risale, 591)

Dostlarından biri sefere çıkarken Sufyan Sevri’ye sorarlardı: İstediğiniz bir şey var mı? Sufyan: bir yerde ölümün satıldığını görürsen benim için satın al! Demiş, lakin can çekişme zamanı: “Ölümü temenni ediyorduk, ama gerçekten çetinmiş” dedi.

Suriyeli Mekhûl genellikle hüzünlü idi. Ölüm yatağında gülmekte olduğu görülünce sebebi soruldu. Dedi ki: Neden gülmeyeyim ki sakınmakta olduğum dünyadan ayrılıyor, beklediğim ve umduğum bir aleme gidiyorum.

Can vermekte olan Abdullah b. Mübarek gözlerini açtı, güldü ve: “Çalışanlar böylesi bir kurtuluş için çabalasınlar!” (Saffat, 37/61) dedi ve son nefesini verdi.

Can çekişen Bişr Hafi’ye: “Hayata bağlı gibi görünüyorsun” dediklerinde, “ulu ve yüce Allah’ın huzuruna çıkmak cidden zor!” diye karşılık verdi.

Can vermekte olan Cüneyd Bağdadi’ye: Allah’ı hatırla ve kelime-i Tevhid getir, dediklerinde dedi ki: O’nu unutmadım ki hatırlayayım!

Kimi üzülerek, kimi ağlayarak, kimi gülümseyerek, kimi sevinerek son nefesini verir. Kuşeyrî ve Gazali bu konuda şunu söylerler: Müminlerin ve evliyanın ölüm halinde farklı tepkiler göstermeleri hallerinin değişik olmasındandır. Can verirken kiminin üzerinde galib olan hal Cehennem korkusu, kimininki Cennete girme ümidi, kimininki sevgi, kimininki özlemdir. Bunlardan hen biri etkisi altındaki hislere göre konuşur ve hepsi de doğrudur. (Risale, 589; İhya, IV, 468)

Veliler ölüm döşeğinde iken bile şeriatın ahkamına titizlikle uyarlar. Şibli can çekişirken. “Birinin üzerimde bir akçe hakkı kalmıştı. Şu anda gönlümdeki en büyük derd bu” demişti. Müslüman kul hakkına bu kadar önem verir ve üzerinde kul hakkı varken ölmek istemez. Onun için mümin müminle sık sık helalleşir, helallık diler, cenazenin karşısında saf tutan Müslümanlara: “Ahiretle müteallik hakkınızı helal ediniz” dendiğinde: “Helal ettik” derler ve mevtayı aklarlar.

Ölüm esnasında bir takım olağan üstü haller de görülür: Ebu Tûrab Nahşebî çölde ayakta ölmüş, bir süre sonra bile Ebu İmran İstahrî onun na’şının çölde ayakta durmakta olduğunu görmüştü. İbrahim Havvas ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı, ishal olduğu için camiden çıkınca suya girer ve abdest alırdı. Bir seferinde abdest almak için suya girince orada kalakalmıştı. Adaleti egemen kılmak için, İbn Ata Vezir’in yanına gitmiş, vezir ayakkabısını İbn Ata’nın başına vurunca İbn Ata ölmüştü. Ali b. Sehl İsfehanî şöyle demişti: Benim herkes gibi öleceğimi mi zannediyorsunuz? Ya Ali! Gel, diye çağrılacağım, ben de peki diyeceğim. Her şey olup bitecek. Bir gün yürürken: “Tamam, geliyorum,” dedi ve ruhunu teslim etti.

Öleceğini önceden hissedip hazırlık yapan Sufiler vardır. Ebu Yakub Nehrecarî anlatıyor: Mekke’de iken elinde bir akçe bulunan bir fakir geldi. “Yarın öleceğim şu parayı al, yarısıyla mezar, diğer yarısıyla kefen hazırla” dedi. Ertesi gün geldi, Ka’be’yi tavaf etti. Sonra gidip bir yere yattı ve can verdi.

Hayru’n-Nessac, Ebu’l-Hüseyn Maliki’yi: Sekiz gün sonra Perşembe günü ikindi vakti öleceğim, Cuma günü gömüleceğim, sen bunu unutacaksın, sakın unutma!” demiş ve dediği gibi de olmuştu.

Yakin sahibi, doğru, dürüst ve inançlı Sufiler ölüme o kadar odaklanır, o kadar konsantre olurlar ki, onlara, “öl” denildiğinde hemen ruhlarını teslim ediverirler. Bir gün, Abdullah b. Münazil, Ebu Ali Sakafi’ye: “Ölüme hazırlan, çarnaçar öleceksin” dedi. O da: “Sen de hazırlan, çarnaçar öleceksin” dedi. Bunun üzerine Abdullah kollarını uzattı, başını yere koyup: “İşte öldüm” dedi ve son nefesini verdi.

Ebu Said Kureyşî’ye göre, sadık ve dosdoğru kişi ölüme gönülden razı olur. Hak Teala’nın “Eğer sadık iseniz ölümü temenni ediniz” (Bakara, 94) mealindeki ayette buyurduğu gibi ölümü temenni eder ve ölür. Sadık ve dürüst olduğu böylece ortaya çıkar.

Ebu’l-Abbas Dinverî vaaz ederken yaşlı bir kadın kendine hakim olamayıp na’ra attı. Ebu’l-Abbas ona: “Böyle yapacağına öl” deyince kadıncağız kalktı, bir kaç adım attıktan sonra ona döndü ve : “İşte öldüm” dedi ve cansız olarak yere düştü.

Diri ölüler var, ölü diriler var. Bazılara öldükten sonra da yaşar, diğer bazıları yaşarken ölüdür. Tenbel, avare, işsiz güçsüz, ibadetsiz ve inançsız kişiler sağdırlar ama ölü sayılırlar. Hak erenler ise öldükten sonra bile yaşarlar. Ebu Ali Rûzbarî anlatıyor: Bir gün yanımıza bir fakir/derviş gelmiş, ölmüş, biz de onu defn etmiştik. Mezara koyarken yüzünü açıp: “Allah’ın rahmeti, şu garibin üzerine olsun” deyince gözünü açtı ve dedi ki: “Ey Ebu Ali! Rahmetine erdiğim yüce Allah’ın huzurunda bulunurken benim için rahmet mi diliyorsun? Ben o rahmete çoktan erdim. Bunun üzerine Ebu Ali:

-Allah Allah! Ölümden sonra hayat var mı? Dedi.

Fakir dedi ki:

-Evet ben hayattayım, ulu ve yüce Allah’ı seven hiç bir kimse ölmez. Yarın Allah katında sana yardımcı da olacağım. Hak aşıkları ölmez.

Ten fanidir can ölmez gidenler geri gelmez / Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil

Ebu Said Harraz anlatıyor: Mekke’de Beni Şeybe kapısında güzel yüzlü bir gencin vefat ettiğini gördüm. Yüzüne bakınca bana tebessüm etti ve “Ey Ebu Said bilir misin ki aşıklar ölmez, ölseler bile diridirler, sadece bir yerden öbür yere intikal ederler, işte o kadar!” dedi.

Ölümü gönül hoşluğu ile ve tebessümle karşılayanlar vardır:

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde / Gönlü her yerde bahardan gibi yıllarca tüter / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter. (Y. K. Beyatlı)

Ölmek ama yaşamak, sonsuzca yaşamak, ölümsüzlüğü yakalamak ve ölümsüzlüğün sırrına ermek insanların hep amacı olmuştur. Her insan ölümsüzlüğü ister. Gazali’nin de dediği gibi insan bekaya talibdir, ölümsüzlüğü arzu eder. Zaten yüce Allah onu bunun için yaratmıştır. Ya Cennette veya Cehennemde “Hâlidîne fîha ebedâ” (Maide, 5/119) “Orada ebedi olarak kalacaklar.”

Hızır destanı insanın ebediyet arzusunu dile getirir. Âb-ı hayattan içip ölümsüzlüğün sırrına ermek nihai gayedir. Kur’an, Allah yolunda şehid olanlar için: “Onlara ölüler demeyin, aslında onlar diridirler ama siz bunu hissetmiyorsunuz” (Bakara, 2/154; Al-i İmran, 3/169) diyor. Demek ki, öldükten sonra ayrı ve farklı bir hayat var. Onlar ölümsüzlük diyarında ebedi olarak yaşarlar. Kiminin adı sanı bilinir, kiminin bilinmez, ismi cismi bilinmeyenler namsızlık ve ünsüzlük ülkesinde sonsuza dek yaşarlar.

Ebu Bekir Saydalanî anlatıyor: Ebu Bekir Tamestanî’nin kabrine gider, kabri düzeltir, ismini yazardım. İsmini yazdığım levha sökülüyordu. Bu durum diğer kabirlerde görülmüyordu. Hayret etmiştim. Sebebini Ebu Dekkak’a sordum. Dedi ki: o zat dünyada iken gizli ve bilinmeyen biri olmayı tercih etmişti. Sen ise onu bilinir ve tanınır hale getirmek istiyorsun. Hak Teala ise buna razı olmuyor. Onun meçhul kalmasını diliyor. Nitekim o Zatta bunu tercih etmişti. (Kuşeyri, Risale, 522) Böyle velilere Ahfiya/Gizliler derler. Bunlar ünsüz, namsız ve sansız ermişler olup bilinmezlik ve tanınmazlık diyarında sonsuzca yaşarlar.

Ba’d ez vefât türbe-i mâ der zemin mecûy / Der sineha-yı merdûm-ı ârif mezar-ı mâst. (Mevlana)

Ölümümüzden sonra kabrimi yeryüzünde arama / Ariflerin gönlündedir mezarımız bizim / İnsanların gönlünde taht kurup ebediyyen yaşamak, işte budur en büyük saadet!

Hz. Peygamberinki hariç, hiç bir Peygamberin kabri, gömülü olduğu yer kesin kes belli değil ama onlar milyarlarca insanın gönlünde kurdukları tahtlarda oturup ebediyyen yaşamaktadırlar. Hiç bir zalim ve gaddar hükümdar bu tahtı yıkma gücünü de kendinde bulamamıştır. Pek çok kabir ve türbe zamanla yerle bir olmuştur ama gönüllerdeki tahtlar sapasağlam ayakta durmakta ve yıkılmamaktadır.

Bundan dolayı melamet ehli kabirlerinin sıradan bir kabir olmasına önem verirler.

Mevleviler ise ölmeye “sır olmak” derler. Yani bilinmezlik ülkesine gitmek.

Bir hadiste şöyle buyrulur: Allah’a hamd olsun ki sizden biriniz Cennete girmeye vesile olan güzel işler yapar durur. Cennete girmesine bir arşın kalmışken kader etkisini gösterir, Cehenneme gitmeye sebep olan kötü işler yapmaya başlar ve oraya gider. Diğer taraftan içinizden biri Cehenneme girmeye sebep olan işler yapar, Cehenneme girmesine bir arşın kalmış iken alın yazısı etkisini gösterir, Cennete girmeye vesile olan işler yapar ve oraya girer. (Müslim, Kader, 1) Bunun için kimse Cenneti garantilemiş gibi bir güven duygusu içinde olmamalı, günahkar da, günahı ne kadar çok ve büyük olursa olsun Cennete girmekten ümit kesmemelidir.

Yaşı yetmişi aşkın bir Yahudi Sehl b. Abdullah’ın cenazesindeki olağanüstü halleri görünce Müslüman olmuştu. (Kuşeyri, 600) Ölüm, nice insanların hidayete ermesine veya nice günahkarların tevbekar olmalarına sebep olmuştur.

İbn Ebi’d-Dünya (Ö.H. 281) “Men âşe ba’de’l-mevt” (Ölümden sonra yaşayanlar, Beyrut, 1987) isimli eserinde öldükten sonra yaşayanların uzun bir listesini verir ve menkıbelerini anlatır. Bunlardan bir şöyle: Yalancı peygamber Müseyleme ile yapılan savaşta şehid düşenlerden biri şöyle konuşmuştu: Muhammed Allah’ın Resulü, Ebubekir Sıddıktır, Osman yumuşak huylu ve merhametlidir.” (s.19) İbnü’l-Cevzi aynı konuda yazdığı en-Nutku’l-Mefhum Mine’s-Samti’l-Ma’lum isimli eserinde şu menkıbeyi kayd eder: “Çölde giden el-Kettânî bir derviş gördü. Ölmüştü ama gülüyordu. Ölü olduğun halde gülüyor musun diye sorunca şu cevabı almıştı: Rahman’ın aşıkları işte böyle olurlar.” (582)

İbn Münevver, Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın şöyle dediğini söyler:

Yadında mı doğduğun zamanlar

Sen ağlar idin güler idi alem

Bir öyle ömür geçir ki olsun

Mevtin sana hande, halka matem.

(Esrara’t-Tevhid, 256)

Geridekilerin ne iyi insandı deyip ağlamaları, ölenin ise Mevlam’a kavuştum diye gülümsemesi ne hoştur.

Mutasavvıflar ölümü: “Aşıkın ma’şukuna”, “Sevenin sevgilisine” kavuşması olarak değerlendirir, buna “urs”, ve “iyd” (düğün, bayram) derler. Buna göre ölüm olayı aslında sevinilecek bir şeydir. Çünkü dost Dost’a kavuşmuştu.

Ebu Said Ebu’l-Hayr, na’şı mezara götürülürken şu dizelerin okunmasını vasiyet etmişti:

Hebter ender cihan ez’in çe bured kâr / Dost be dost reft yâr ber yâr / Dünyada şundan daha hoş hangi iş var? / Dost dosta gidiyor, yâr yâr’a. (Esraru’t-Tevhid, 355)

Ebu Said’in cenazesi defler çalınarak ve ilahiler okunarak kaldırılmıştı.

Mevlana’nın 17 Aralık (672/1273)’te vefat ettiği geceye Mevleviler Şeb-i urs veya Şeb-i arus derler. Gerdek gecesi, düğün ve zifaf gecesi demektir. Bir Hak aşığının vefat ettiği gün genellikle bütün İslam ülkelerindeki Sufiler tarafından “urs” (zifaf) diye adlandırılır ve her sene kutlanır.

Sufilere göre, dünya zindandır. Vefat eden bir mümin bu zindandan kurtulmuştur. Bir hadiste: “Dünya mümin için zindan, kafir için Cennettir.” (Müslim, Zühd, 1; Tirmizi, Zühd, 16; İbn Mace, Zühd, 3) denilmiştir. Dünya bir kafes, ruh da içinde kuştur. Ölen ruh kafesten çıkmış, özgürlüğüne kavuşmuş ve ebediyet semasına uçmuştur. Ruh bedende tutsaktır, ölümle hürriyetine kavuşur. Ruhun esas mekanı ruhlar alemi ve bezm-i elesttir. Asli vatanından bu dünyaya geçici olarak gelmiştir ve esas vatanın özlemi içindedir, burada garibtir, ait olduğu diyarın hasretini çekmektedir. Mevlana, Mesnevi’nin ilk beyitlerinde bu durumu gayet güzel bir şekilde tasvir etmektedir. İbn Sina da ruhu, yükseklerden inip yere konan ve tekrar geldiği yere gitmek isteyen bir güvercine benzetmektedir.

İbnu’l-Cevzi, Sufilerin bu geleneğini eleştirir: “Sufiler biri ölünce ziyafet verir, buna urs adını verirler. Ziyafet dolayısıyla çalgı çalar, raks eder, oynarlar ve ölü Mevlasına erdiği için neşeliyiz derler, yaptıkları şey Şeriata da akla da uygun değildir, üzülecek zaman sevinmek insan tabiatına aykırı düşer. (Telbisu, İblis, 308)

Serrac el-Luma’da (s.280); Kuşeyri, Risale’de Sufilerin ölüm ve hasta ziyaretiyle adabı konusunda bilgi verirler ama urs konusuna temas etmezler. Serrac şunu anlatır: Bir hastayı ziyaret eden Zunnun: “Dostunun darbelerine sabretmeyen, onu sevme iddiasında sadık değildir,” der. Hasta bu ifadeyi şu şekilde düzeltir: Darbelerinden haz almayan kimse, Dostu’nu sevme iddiasında sadık değildir.” (Luma, 271) kazaya razı olmak ve şikayeti olmamak tasavvufta esastır.

Hatim el-Asam ölümün dört çeşidinden bahseder:

Beyaz ölüm: Az yemek, aç kalmak.

Siyah ölüm: Halktan gelen eziyetlere katlanmak.

Kızıl ölüm: Nefse karşı koymak.

Yeşil ölüm: Yama üstüne yama dikmek. (Sülemi, 93)

Hatim el-Asam der ki: Şu beş konu dışında acele etmek şeytandandır: “Misafire yemek çıkarmada, ölüyü gömmede, bekarı evlendirmede, süresi dolan borcu ödemede ve tevbede acele ediniz” (Sülemi, 93) Şu anlamda bir ifade cami duvarlarına asılır: Vakit geçmeden evvel namazı, ölüm gelmeden evvel tevbeyi acele ediniz.

Ahmed b. Hadraveyh, öğüt isteyen birine: “Nefsini öldür ki, onu diriltmiş olasın” (Sülemi, 105) demişti. Cüneyd Bağdadi tasavvufu şöyle tarif etmişti: “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diri kılmasıdır.” (Risale, 551)

Yani Hak seni senden alır, kendisiyle yaşatır. Diğer bir deyişle artık sen canının istediğini yapmaz, kendi iradene göre değil, Hakk’ın iradesine göre hareket edersin. Nefsin arsu ve isteklerine egemen olmaya, Hakk’ın emir ve iradesine göre davranmaya Sufiler nefsin ölümü derler. Aslında ne nefs ölmüş, ne de nefsani arzular yok olmuştur. Nefs itaat altına alınmış, arzularına gem vurulmuştur. Bu amaca ulaşmak için az yemek, az konuşmak, az uyumak, yalnızlığı tercih etmek, çok zikir ve fikir önemli ve etkilidir. Daha sonra bu hususu “ölmeden evvel ölmek” şeklinde formüle edilmiştir.

Hayat-ı cavidanı Şeyh Kamil’den sual ettim / Ölmeden evvel ölmektir deyince intikal ettim / Ölmeden evvel ölmek kötü huylardan fani / İyi huylarda baki olma makamıdır. / Mutû kable en temût sırrına mazhar olan / Gördü onlar haşra neşri nefha-i sur olmadan. (Abdulahad Nuri)

Bazı kimseler ölmeden evvel ölmeyi sürekli olarak köşesine çekilip dünyadan el etek çekme, aile ve toplum hayatıyla ilgili sorumluluğu unutup işsiz güçsüz, tembel ve avare bir şekilde vakit geçirme olarak algılarlar. Bunlar Allah’ın insanı yaratmasındaki hikmeti bilmezler.

Ölüm değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkil budur ki, ölmeden evvel ölür kişi.

Rüya’da ölüleri görmek ve onlarla konuşmak İslam kültüründe önemlidir. Rüya, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır. Resulallah: “Rüyada beni gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Buhari, Ta’bir, 1, Müslim, Rüya) buyurmuştur.

Tabiinden biri Hz. Peygamber’i rüyada görür. Hz. Peygamber ona: “Kişi kusurunu görmediği sürece kusurludur, kusurlunun ölmesi de hayırlıdır.” (İhya, 4/494) der. El-Kettânî, rüyada Cüneyd-i Bağdadi’yi görür ve sorar: Allah sana nasıl muamele yaptı?

— O işaretler, o ifadeler uçup gitti. Yalnızca gece kalkıp kıldığımız iki rekat namazın faydasını gördüm. (İhya, 4/492)

Ömer b. Abdülaziz Hz. Peygamber’i, Ebubekir’i ve Ömer’i (r.a.) rüyada görür. Sonra meclise Hz. Ali, ardından da Muaviye gelir. İkisi bir odaya alınırlar ve sorgulanırlar. Odadan önce çıkan Hz. Ali: “Ben haklı çıktım” der, sonra çıkan Muaviye: “Affedildim” der. (İhya, 4/491) Böylece Şii-i Sünni ihtilafı hiç değilse rüya aleminde çözümlenmiş olur.

Rüyada görülen Sahabeler, salih kişiler, takva sahipleri ve evliya kendilerini görenlere hep güzel şeyler söyler ve öğütlerde bulunurlar.

Sufiler uyanık iken/yakaza halinde de bazan bazı ölülerin o alemdeki hallerini keşf yoluyla bilirler. Ebu Cabir şehid düşünce Hz. Peygamber: “Allah Teala, arada bir perde olmadan onu huzuruna alıp yanında yer verdi” demişti. Gazali bu olaya temas ettikten sonra: “Bunu bilme bir nebilere, bir de onlara yakın bir derecede bulunan velilere özgüdür.” der. (İhya, IV, 488)

Ölüm olayı bir mersiye ve ağıt edebiyatının meydana gelmesine sebep olmuştur. Halk sevdiği ve saydığı büyük insanlara ağıtlar yakarak onların hatıralarını yaşatmıştır.

Ölüler için ölülerin ağzından söylenen bir çok ibare, beyit ve manzumeler vardır. Bunlardan bazıları ölünün kabir taşına da yazılır. Gazali İhya’da (IV, 472) buna bazı örnekler verir:

Ey insan benim bir emelim vardı.

Ona ermememi ecel engelledi.

İş yapma imkanı bulan kişi

Allah’tan korksun, işe sarılsın.

Gördüğünüz gibi mekanı değiştirilen ben değilim yalnız.

Benim gibi herkesin mekanı değiştirilecek.

Yunus’un birbirinden güzel ve ibret dolu hikmetlerinden biri:

Dünyaya gelen kişi ahır yine gitse gerek.

Eğer iyi eğer yavuz alıp bile gitse gerek.

Kimse bilmez ölüm nice durmaz alır erte gece.

Yiğit olan karı-koca boynun eğip yatsa gerek.

Kanı veliler nebiler geldi geçti cümle bular.

Ağız açıp kara yerler birin birin yutsa gerek.

Kazandığın bol gümüşler canına ceza vermişler.

Yarın anda her birisi akrep olup soksa gerek.

Güvenmediğin kardaşına yanında sevdik komşuna.

Ecel gelicek başına hısım kardaş nitse gerek.

An ey Yunus Rahmanını Dost’a ulaştır canını.

Ne beslersin bu tenini ecel oku yetse gerek.

Ölümle ilgili bir de taziye ve baş sağlığıyla ilgili bir edebiyat vardır. Baş sağlığı dileyenler ölünün yakınlarında güzel hitabede bulunur, etkili ve hisli konuşmalar yapar, böylece ölünün yakınlarını ve dostlarını teselli ederler. Bu maksatla yazılan mektuplar da edebiyatın güzel örnekleri arasında yer alır. (Bkz: İbn Kuteybe, Uyunu’l-ahbar, Cüz, IV, 302; İbn Abdilber, İkdu’l-Ferid, Kahire, III, 228-311) Bu eserlerde ölüm ve ölülerle ilgili pek çok fıkra, hatıra, şiir ve olay anlatılır. Bunlar bir toplumun ölümle ilgili inançları, gelenek ve görenekleri hakkında değerli bilgiler verir, bir tür toplumun mahiyetini yansıtan aynadır.

Ölüm pek çok masalların, destanların, efsanelerin de önemli bir unsurudur. Öteden beri ölümle ilgili geleneklerini ve kültlerini devam ettiren kavimler ve toplumlar İslam’a girdikten sonra da bu kültleri yaşatmaya çalışmışlardır. Bunların İslam’a aykırı düşen şekillerine batıl inanç ve hurafeler diyoruz. Bu tür boş itikadlar ve hurafeler en çok ölüm, cenaze kaldırma ve kabir etrafında yoğunlaşmıştır. İslam’da ölüm doğal, cenaze kaldırma sade, kabir külfetsizdir.

İslam’da en önemli bir mesele de elem ve üzüntü, ağlama ve göz yaşı dökme meselesidir. İslam bunu doğal ve insani bulur, ama elem ve ızdırabın bilinçli olarak sürdürülmesini ve canlı tutulmasını istemez. Onun için İslam’da ölüm yıl dönümü günleri ve bu günlerde ölüyü anma törenleri yoktur. İslam’da, bir kişi yakın akrabası için en fazla üç gün matem/yas tutabilir; bu caiz ve mübahtır, farz, sünnet ve müstahal olmadığından yas tutulmasa da olur. Sadece kocası ölen kadın dört ay on gün yas tutar. (Şevkâni, Neylu’l-evtat, IV, 309-315) Acıyı sürdürmek, yaşatmak, tazelemek ve canlı tutmak İslam’da yoktur. Bunun Hz. Peygamber vefat eden en yakınlarının bile ölüm yıldönümünü, onları anma vesilesi olarak düşünmemiş, kendisi vefat edince de yakınları ve Sahabeler Onun bu konudaki adetini olduğu gibi sürdürmüşlerdir.

Belli bir gün ayırmamak ve belli bir vakit belirlememek şartıyla ölüleri çeşitli vesilelerle hatırlamak, rahmetle anmak ve onlara dua etmek İslam’ın tavsiye ettiği bir şeydir. Böyle davranmak ölüler için faydalı olduğu gibi diriler ve toplum için de gerekli ve yararlıdır. Geçmişini tanımayan, anmayan ve onlara minnet duymayan bir toplum mazisi ve tarihi olmayan bir toplumdur. Köksüz ağaca benzer, yaşama şansına sahip olmaz.

Peygamberimiz buyurur: İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür ve nasıl ölürse öyle haşr olunur.

İnsanlar uyuyorlar, ölünce uyanırlar.

İyi ve güzel bir hal üzere son nefesini verenler iyi ve güzel bir tarzda yaşayanlardır. Ahirette iyi hal üzere olanlar da iyi hal üzere ölenlerdir. Dünyada dürüst olarak yaşayanlara rahmeti bol ve merhameti sonsuz olan Hak Teala hüsn-ü hatime nasib eder.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=8

—————————————————————————–

Ölüm Gerçeği, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi

Giriş

Anadolu topraklarından önceki Türkçe’den gelen bir söz vardır: “Öceşki yok ölümle” yani ölümle mücadele edilmez, ona itiraz olmaz. Bu kesin bir gerçek. Ölümle başa çıkılamaz. Ölümün üstesinden gelinemez. O halde insanoğlu ne yapsın? Ölümü idrak etmeyi, ölümü algılama biçimini değiştirir.

Kendi iç ayarlarını değiştirir. Ölümün farklı yorumları, bu kesin gerçek karşısında duyulan çaresizliği, korkuyu, acıyı değiştirme isteğinden doğmuştur. Ölümü algılama ayarlarını değiştirmek için, insanlar çok çeşitli yollar denemiştir.

Ölmeden önce ölmek: Dünya zevklerine önem vermemek, yüreğini ilâhi aşk ile doldurmak, ölmeden önce ölmektir.

“Ölelim ölmez iken (ölmemişken) / Yine ölmemek için” (Yunus Emre)

Bu tasavvufi ve felsefi bir yoldur.

Başka bir yaklaşım, ölüm ile her şeyin biteceğini düşünerek, hayatı kâr saymak, ömrünü zevke adamaktır. Fakat bu gibi filozof veyâ şairleri okurken çok dikkatli olmak gerekir.

Çok defa zevkten kastedilen vicdan mutluluğudur. Bu gibi düşünürlerin çoğu, ahlâk yolunu terk etmemiş, her şeyi mübah saymamıştır. Onların söylemek istediği, yaşamayı kâr sayarak, yalnız kendi için değil diğer insanların mutluluğu için de uğraşmaktır. Yanlış anlaşılanların başında Ömer Hayyam gelir. Ömer Hayyam, sulu bir sarhoş değil, büyük ihtimalle ağzına içki koymayan bir saray bilginidir. Selçuklu sarayındaki adı “İmam Ömer”dir. Uzun yaşamış, matematik risaleleri yazmış bir şairdir.

“Şarap içelim demekten kasdı, yaşamanın kıymetini bilelim, coşkulu bir hayatı seçelim, dünyâda sultan olmanın şah olmanın geçici olduğunu, insan mutluluğunun daha önemli olduğunu derinden duyalım” gibi düşüncelerdir.

Bu ikinci yaklaşımda, insanları sevmek ve onları sevindirme yoluyla Allah’a yaklaşmak ön plandadır. Bir sûfî için bu iki yol yan yana ve iç içedir.

Ölmeden önce ölme yoluna mensup olan Yunus Emre ikinci yolda da karşımıza çıkar.

“Sevelim sevilelim Dünyâ kimseye kalmaz”

“İki Cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise”

İkinci yol sadece kendi zevkini düşünmekten ibaret kalırsa bir bencillik ve agnostisizme götürür. İnsan sevgisiyle birlikte olan ve ahlak değerlerini hiçe saymayan ikinci yolun ise birincisinden farkı yoktur.

Gerek halk edebiyatında gerek daha işlenmiş edebiyat ürünlerinde ölüm gerçeği sık sık karşımıza çıkar. Rubai değerinde bir Azeri dörtlüğü vardır:

Dağlar başı tütündür / Kimin bağrı bütündür? / Eğil öpüm yüzünden / Dünya ölüm yitimdir…

Yani Dünya ölme ve birbirlerini kaybetme Dünyasıdır, deniyor.

Budizm öğretisine göre ölüm bir mesajdır. Bu mesajı okumak ve hayat dersi almak, yaşayanlara düşen bir görevdir. Bizim kitap ehli dediğimiz monoteist din mensupları, yani Musevi ve Hıristiyanlar da ölümün bir mesaj olduğunu, yaşayanlar için bir ders sayılacağını kabul ederler. Papa Jean Paul II’nin, 1994 yılında yayınlanan İlmihal Kitabında (Kateşizm) şöyle deniyor “Ölüm, insanın yeryüzünde yaptığı seferin sonudur. Bunun tekrarı yoktur. Tekrar bedenlenme yoktur. İnsan yeryüzünde Tanrı’nın lütfu ile, tanrısal plan ile bağlantı halinde ömür sürerek ebediyetteki kaderini kendi hazırlar. Buna da ölüm olayı son verir.” Kur’an-ı Kerim “her nefis ölümü tadacaktır sonra bize döndürüleceksiniz” buyuruyor. İşte büyük dinler ve ölüm gerçeği… Yunus Emre, bunun zamanının da belirsiz olduğunu, ölüm gerçeği ile gençlikte de karşılaşılabileceğini en iyi biçimde dile getirir.

“Hiç bilmeyiz kezek (sıra) kimin, aramızda gezer ölüm, / Halkı bostan edinmiştir dilediğin üzer (koparır) ölüm”

Biyoloji ve Ölüm

Son yıllarda sınırları ve özellikleri iyi belirlenen “apoptosis” kavramı, insanoğlunun ölümün biyolojik anlamıyla, karşılaşması demektir. Bilgilerimize göre yaşlanma bir fizyolojik süreçtir. Fakat ölüm söz konusu olunca, son zamanlara kadar marazi ölüm sebepleri akla gelirdi. Apoptosis ise programlanmış hücre ölümüdür. Hücre, bir mikrop etkisiyle veya soğuk-sıcak fiziksel olaylarla değil, yazılımında varolduğu için ölüyorsa, bu apoptosis olayıdır.

Yunus Emre, olağanüstü sezgisiyle, ilahi emir geri alınınca, insanın sadece bir kalıp olacağını çok güzel belirtmiştir.

“Sözün ıssı (sahibi) sözü alır, / Suretse toprakta kalır.”

Yani “ol” emri gönderilmezse, bağlantı kopar, söz geri alınır. Kalıp ise toprağa gömülür.

Kur’an-ı Kerim “Ruh Rabbin emridir” diyor. İşte bu emrin (sözün) geri alınması “Ölüm”dür.

Giriş bölümünde belirttiğimiz gibi, hayat bilimi demek olan Biyolojide, ölümün de özel bir yeri vardır. Çünkü bilim ilerledikçe daha önce felsefi konular sayılan “zıtların uyumu, her şeyin karşıtını da birlikte taşıdığı” gerçeği daha müşahhas (somut) duruma geçmektedir. Bazı hücre reseptörlerinin sitoplazma bölümünde (cytoplasmic portion) 80 aminoasidlik bir “ölüm bölgesi” (death domain) vardır. Bu bölümden apoptosis’e götüren sinyaller doğar. Apoptosis ise, önce de belirttiğimiz gibi, programlı hücre ölümü demektir.1

Eski Tıp ve Biyolojide ise ölüm, hayatın marazî bir sebeple sonu demekti. Yaşlılıkla güçsüz düşmek biyoloji konusuydu. Fakat yaşlanan organizmayı fizik veya biyolojik bir etken öldürüyordu. Apoptosis ise yeni bir kavramdır. Hücrede hayatla ölümün yan yana olduğunu ifade eder. Patolojik (marazî) sebeple ölümü Tanzimat devri ricâlinden Abdurrahman Sami Paşa şöyle ifade ediyor:

Her ten biter bir derd ile / Uğraşmaya her ferd ile / Değmez bu dünyâ-yi ahes / Allah bes baki heves.

“Her vûcud bir dert ile sona erer. Bazen bu dert sıcaktan bazen soğuktan gelir. Her birey ile uğraşmaya, bu değeri küçük dünyâ için değmez. Allah, yeterlidir. O’ndan başkası gelip hevesten ibarettir.”2

Biyoloji bilimi ile ölüm ilişkileri sâdece apoptosis ile kalmaz. Biyolojide ölüm, yeni canlılara yeni organizmalara hayat alanı tanımak yani yenilenmek için zorunludur. Biyolojinin kanunlarından birisi de ölüm oranının yüksek olduğu zamanlarda, doğum oranının da artmasıdır. Ekonomik yoksunluklarda, doğumların arttığı şeklinde gözlemler yapılmıştır. Toplumlarda gelir arttığı, ölüm oranının azaldığı dönemlerde doğum oranı da azalma eğilimi gösterir.3

Doğum hızının artışı, nüfus büyümesiyle sonuçlanır. Doğum hızı artışı, genç nüfus oranını da arttırır. Pakistan’da nüfusun yarısı, 15 yaş veya daha altında olanlardır.4 Hayat uzunluğu türlere (canlı nev’ileri) göre büyük değişiklikler gösterir. Balinalar 300-400, kaplumbağalar 300-350, filler 70-90, atlar 40-45, sığırlar 20-25, köpekler ve kediler 12-15, tavşanlar 5-7, sıçanlar üç yıl yaşadıkları halde eklembacaklıların (arthropodlar) ömrü günlerle ölçülür.5

Yaşlanma olayı, doğumda hatta doğumdan önce başlar. Yetmiş beş yaşında bir erkek, otuz yaşında sahip olduğu tat alma tomurcuklarının % 30′unu omurilikteki aksonların % 64′ünü, böbrekteki glomerüllerin % 44′ünü kaybetmiştir. Beyine giden kan % 10 azalmıştır. Akciğerlerin vital kapasitesi % 45 civarında azalmıştır. Yaşlı vücutların ölümü bir seçilmedir (seleksiyon). İşe yaramayan vücut ölümle ortadan kalkacak, daha sonra gelecek döllere yaşama mekânı ve beslenme olanakları bırakılmış olacaktır. Ölüm, hücrelerin tek yönlü ve geri dönüşü olmayan değişimidir.6

Dinlerde Ölüm

Eski çağdan bu yana İsrail kavmi, insanın topraktan yaratıldığına ve bu yaratılışı, toprağa Tanrı’nın nefesinin üflendiğine inanıyordu. Tevrat’ta bu nefese “nefeh” adı verilmişti. Nefesin geri alınması ile, beden tekrar toprağa dönüyor, nefeh ise bedenden uzaklaşıyordu.

Ölüm ilahi bir karar değildi. İnsanoğlu günah işlediği için Cennetten çıkarılmıştı. Dünyâya gönderilmekle de “ölümlü” olmuştu.

Hıristiyan dini, bu inanışa bir farklı boyut ekledi. İsa Mesih’e inanmayan insan, kurtuluşu reddediyor ve gerçek ölüme müstahak oluyordu.

İslâm dininde ölüm haktır (gerçektir). İnsanoğlunun günahının sonucu değildir. Gerçi insanoğlu Cennetten çıkarıldığı için ölümlü olmuştur, fakat bu bir ceza değil, bir dönemdir.

Asli günah anlayışı İslam dininde yoktur. Bütün çocuklar günahsız doğarlar. Vaftiz edilmeleri gerekmez. Ölüm, Dünyâ imtihanının sonu olduğundan, ibret almak için ölümü düşünmek kâfidir. “İbret alınacak ölüm elbet. İş sona ermeden de bilirsiniz kabirlerin darlığını, mihnetin çetinliğini, varılacak yerin korkusunu, düşülecek çukurun derinliğini, kemiklerin ayrılışını, çukurun gamını, taşın kapanıp örtüşünü.”7

Edebiyatta Ölüm

Anadolu topraklarında gelişen Türk Edebiyatının ilk büyük şairi Yunus Emre, ölüm konusunu ibret nazarıyla en fazla işleyenlerdendir.

“Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri / Ger taş isen eriyesin / Bakıp görücek bunları”

Mevlânâ ölüm karşısında daha soğukkanlı ve ölümle nazlanır gibidir.

Oğlu Sultan Veled’e hitabeden söylediği son gazelinde

“Yürü başını yastığa koy, beni rahat bırak, sabahlayan, harap, müptelâ beni terk et. Biz sevda dalgasıyız, geceden sabaha yalnızız, ister bize gel, lütfedersin, ister bırak bizi cefâ et bize. Benden uzak ol sende belâya düşmiyesin yoksa. Selâmet yolunu seç, belâ yolunu terk et. Taş yürekli bir zorba bizi sürüklüyor, kimsenin ona kan pahasını hazırla dediği yok. Güzel yüzlülerin şâhına vefalı olmak gerekmez. Ey sarı yüzlü âşık sen sabırlı ol, vefa göster. Ölüm öyle bir dert ki onun devası yok. Ben bu derde çâre bulmanı nasıl isteyebilirim?

Rüyamda dün gece, ilinin pîrini gördüm. Eliyle bana işaret ederek, bizim tarafa gel artık dedi. Eğer yolda ejderha varsa, aşk bir zümrüttür. O zümrütün ışığıyla ejderhayı def edebilirsin.

Artık yeter ben kendimde değilim, Sen ilmini arttırmak istiyorsan, Ebu Ali Sina’nın tarihinden bahset, Ebulalâ Maarri’nin uyarılarına uy”

Bu gazelinde Mevlânâ, ölüm’ün insanları sürükleyen bir zorba olduğunu fakat kimsenin ona karışamadığını ve ona çâre olmadığını söylerken, oğluna da “sen âşık ve müptelâ babanı bırak, akılcı filozofları yani İbni Sinâ ve Maarri’yi oku” derken bir türlü nazlanma içindedir.

Yine son günlerinde söylediği bir kıta da Mevlânâ’nın ölüm hakkında fikirlerinin bir özetidir.

“Be rûz-i merg çu tâbut-i men revân bâşed / Güman meber ki merâ derd-i cihan bâşed / Cenâzeem çu bebini megu firak firak / Mera visâl ü mülakat an zeman bâşed / Kodam dâne füru reft ber zemin ki nerest? / Çerâ bedâne-i insânet in gümân bâşed?”

“Ölüm günümde tabutunu yürür görünce, beni bu dünyadan ayrılışa üzülüyor sanma. Cenâzemi görünce ayrılık diyerek üzüntünü dile getirme. Benim için asıl kavuşma ve görüşme zamanı o zamandır. Hangi tohum toprağa girdi de tekrar bitmedi? İnsan tohumu için neden bu doğru olmasın”

Mevlânâ’nın burada söyledikleri basit bir reenkarnasyon (tekrar bedenlenme) benzetmesi değildir. Burada, tekrar dirilme, insan ruhunun ölümsüzlüğüne inanmaktır.

Mevlânâ’nın çağdaşı olan Yunus Emre ise, Ölüm konusunu daha çok korkunç yönüyle ele alır. Bunu yaparken kendisinin ölümden korkmadığını, bu yaklaşımı diğer insanlara öğüt vermek için seçilmiş bir davranış olduğunu anlamak mümkündür.

Yunus Emre ölüm karşısında Türk şiir geleneğini devam ettirmektedir. İslâm dininden önceki Türklerde de ölümden ibret alınması için ölümün korkunçluğu vurgulanır. Mani dinine bağlı Uygur Türklerinin bir ölüm ilahisini Talat Tekin’in günümüz Türkçesine uyarlaması ile buraya alıyorum. (8-9. yüzyıl)

Sonunda yine şu ölmesi var

Karanlık tamuya düşmesi var

Binlerce şeytan gelir derler

Dumanlı şeytanlar hükmeder derler

Karanlık gece gibi çöker derler

Sıkıntı yüreğe düşer derler

Ardıç gibi bedenini bırakır derler

Malı mülkü cümle kalır derler

Aksi, kıllı kart şeytan gelir derler8

Türkler, İslâm Dinini kabul ettikten sonra, ağıtlara ve ölüm şiirlerine aynı anlayış hâkim olmuştur. Bu dünya geçicidir, sonunda her şey bırakılır.

Alp Er Tonga öldü mü

Kötü dünyâ kaldı mı

Felek öcünü aldı mı

Şimdi yürekler paralanıyor

Felek fırsat gözetti, bir tuzak kurdu

Beyler beyini yanılttı

Kaçsa bile bu tuzaktan nasıl kurtulurdu?9

Bu yazının giriş bölümünde belirttiğimiz gibi ölümün algılanmasında diğer bir yaklaşım, Ömer Hayyam yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre Dünyâ madem ki geçicidir, bundan sâdece ibret almak ve dünyâya önem vermemek dersi çıkmaz. Bu gerçeği görerek hayattan zevk almak, hayatın tadını çıkarmak da mümkündür. Fakat bu ikinci yaklaşımda egoizme kapılarak, ahlâk ilkelerinden ve insan sevgisinden, yardımlaşmaktan uzaklaşma tehlikesi vardır. Ömer Hayyam ahlâk ilkelerinden uzaklaşmak istemez. Samimiyeti arar, insanların ortak mutluluğunu arar. Ömer Hayyam, nihilist veyâ anarşist olmaktan çok uzak bir kişiliktir. İslâm dinine bağlı bir matematik bilginidir.

Ölüm gerçeği karşısında sinmek yerine daha mücadeleci olma yaklaşımı yalnız Hayyam yaklaşımı olmayıp, bir amaç uğruna savaşanların da yaklaşımıdır.

“Altı da bir üstü de birdir yerin,

Mevt ise son rütbesidir askerin

Arş yiğitler vatan imdâdına”

Namık Kemâl’e aittir. Şehidlik mertebesi için, zirve şiirlerinden birini de Mehmet Âkif yazmıştır. “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana âğuşunu açmış duruyor Peygamber”

Felsefe’de Ölüm

Eski Mısır felsefesinde ve dininde, insan kişiliği ölümsüzdü. Ölen bedendi. Yunanlılar da genellikle bu inanışta idiler. Aristo’ya göre bedenin dağılmasından sonra da ruh, varlığını sürdürecektir. Ruh, bedensel olmayan bir varlıktır. Birçok filozof bu inanışı paylaşır. Wittgenstein bu görüşte olmayanlardandır. Ona göre “insan bedeni, ruhun en iyi sûreti, resmidir”10 Bedensel olmayan bir varlık, yani bedenin dışında ruh düşünülemez.

1. Lackie J. M. JAT DOW, The Dictionary of cell and Molecular Biology, Academic Press, 1999.

2. Abdurrahman Sami Paşa’nın Fuat Paşa için yazdığı mersiye (ağıt).

3. Helena Curtis, Biology, Worth Publishers, 1983.

4. Age.

5. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, cilt 1, Kısım 1, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 1985, cilt 1, s. 342.

6. Age., s. 342.

7. Hazret-i Ali, Nehcü’l Belaga, Çeviren-Hazırlayan Abdülbaki Gölpınarlı, Ansariyan Publication, Qum 1981.

8. Talat Tekin, İslâm Öncesi Türk Şiiri, Türk Dili, cilt 51, yıl 36, sayı 409, Ocak 1986.

9. Agm.

10. Antomy Flew, A Dictionary of Philosophy, Pan Books, London 1979

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=3

—————————————————————————–

Kur’an Ölümden Niçin Bahsediyor?

A. Said Yargıcı

Türkçe’de kullanılan “ölüm” kelimesinin Arapça karşılığı “mevt”tir. Mevt kelimesinin Arap dilinin en geniş lügati sayılan Lisanü’l-Arab’ta bir çok anlamlara geldiği bildirilmektedir. Ölümün mahiyetini anlayabilmek için bu anlamların bazılarını nakletmek istiyorum.

A. Semantik Çerçeve

Mevt, hayatın zıddıdır. Meyt, ölen kişi, meyyit ise henüz ölmeyen ama ölecek olan kişilere isim olarak verilmektedir. Kur’an’da Peygamberimize hitaben “İnnete meyyitün ve innehüm meyyitun” ayeti, “Muhakkak ki sen öleceksin, onlar da ölecekler” (Zümer: 39/30) anlamına gelmektedir. Araplar soğan ve sarmısağı iyice pişirmeyi “öldürmek” olarak adlandırmaktadırlar. Mevt “sükun” demektir. Bu yüzden Araplar, “Küllü men seke, mate” derlerdi. Bu cümle, her sakin olan şeyin ölmüş olduğunu ifade etmektedir. Araplar ayrıca, “Mate’n-Narü mevten” dediklerinde de, ateşin içinde hiçbir kor kalmadığını, külünün bile soğuduğunu kastederlerdi. Ayrıca, “Matet rihu” cümlesinin de, “rüzgar kesildi” anlamında kullanırlardı. Bir yerde bulunan suyu, yerin çekmesinden sonra da, bunun anlatmak için, “mate’l-maü bihazihi’l-mekani” ifadesini kullanırlardı. Bütün bunların yanında temsil ve teşbih olarak uykuya da ölüm denmiştir. Çünkü uykuda da insanın aklı ve hareketleri durmaktadır. İnsanın gelişme gücünün, hissi ve akli yeteneğinin kaybolmasına da “ölüm” denmektedir. Kur’an akıl yeteneğinin kullanılmamasını bir ayetinde ölüm olarak nitelemekte ve “sen tebliğini ölülere duyuramazsın” demektedir. (Neml: 27/80) Uykuya hafif ölüm, ölümü de ağır uyku dendiği gibi, fakirlik, zillet, ihtiyarlık, günah da istiare olarak ölümle isimlendirilmektedir. (İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Darü Sadır, Beyrut, İbn Manzur, Lisanü’l-Arab, Darü Sadır, Beyrut, tsz, “Mevt” maddesi, II, 90-92. Ayrıca benzer anlamlar için bkz: Ragıb el Isfahani, Mu’cemu Müfredati elfazi’l-Kur’an, Darü’l-Fikr, Beyrut, tsz, “Mevt” maddesi, s. 497.)

B. Ölüm Ayetlerinin Nüzul Ortamı

Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette ölümden bahsedilmektedir. Fakat Kur’an’-ın ölümden bahsetmesi ibret alınması içindir. Kur’an’a göre insan ölü iken ona hayat bahşedilmiştir. Sonra tekrar öldürülüp diriltilecek ve hesap verecektir. Kur’an ölümün gerçekliğini nazara verirken bu hesap gününe dikkat çekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in böyle bir yol takip etmesi kendi amaçlarıyla da örtüşmektedir. Çünkü Kur’an’ın, tevhid, nübüvvet, haşir ve ibadet olmak üzere temel dört hedefi vardır. Haşir de bunlar arasında yer almaktadır. Haşir olmamış olsa Kur’an’ın ölümden bahsetmesinin bir anlamı da kalmazdı.

Kur’an’ın nazil olduğu ortama baktığımızda Kur’an bu hedeflerinin hepsinin cahiliye toplumu tarafından çarpıtıldığını görüyoruz. Konumuz ölüm olduğu için cahiliye toplumunun bu konudaki telakkilerine temas etmemiz daha uygun olacaktır.

Ölüm realitesiyle hayatta olan her canlı karşılaşmaktadır. Bu yüzden cahiliye toplumu insanı da ölümü yaşıyordu. Ancak hayatın yalnızca bu dünyaya münhasır kaldığını söylüyorlardı. “Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zannediyorlar.” (Casiye: 45/ 24.) Bu ayet onların ölümü bir “adem” yani yok oluş olarak zannettiklerini göstermektedir. Nitekim onlar öldükten sonra dirilmeyi de açık bir şekilde reddediyorlar, böyle bir duruma inanmadıklarını söylüyorlardı: “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu uzak bir dönüştür.” (Kaf: 50/3.) Bu ayet de onların ölümün toprağa dönüşmek olduğuna inandıklarına işaret ediyor.

Peygamberimiz (s.a.v.) ölümden ve haşirden bahsederken bazı müşrikler ellerine un-ufak olmuş kemik parçalarını alarak, “Şu çürümüş, un olmuş kemikleri kim diriltecek?” diye alaylı bir şekilde sorular soruyorlardı. Peygamberimiz ise kendisine gelen şu ayeti onları duyurmuştur: “De ki, onları ilk defa yaratmış olan diriltir. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Semavat ve arzı yaratan onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Onların benzerini yaratmaya elbette her zaman kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen bir yaratıcıdır. Onun işi bir şeyi yaratmayı istediği zaman sadece “ol” demektir ve o şey derhal oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ı tesbih ve takdis ederim. Siz elbette sadece ona gönderileceksiniz.” (Yasin: 36/78-83.)

C. İnsanın Ölü Olan Nesnelerden Yaratılması

Öldükten sonra dirilme problemi yalnızca cahiliye toplumu insanlarının değil dünyaya gelen bütün insanların problemidir. Bu bir iman meselesi olduğu halde, bunun Kur’an’a yukarıda zikredildiği gibi akli delileri de verilmektedir. Kur’an bu ayetlerde, öldükten sonra dirilmeye inanmayan insanların ilk yaratılışlarına bakmalarını istemektedir. İlk yaratılışta, her insanın dünyaya gönderilmesinde nasıl bir durum var ki, Allah o noktaya dikkatleri çekmektedir? Çünkü insanın ilk yaratılışı “ölü halden diriltme şeklinde cereyan etmektedir. Bu çerçevede Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda yalnızca zikredeceğimiz bir ayet insanın dünyada gelmeden önce “ölü” olduğunu göstermektedir.

Bakara suresi 28. ayette Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Sizi ölüyken dirilten, sonra tekrar öldüren ve dirilten Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz?”

Bu ayette bizim üzerinde duracağımız cümle, orijinal ifadesiyle “ve küntüm emvaten” cümlesidir. “Siz ölüler iken” cümlesidir. Bu ayet, insanların ilk yaratılmasını “ölüler iken diriltme” olarak tespit ediyor. Burada zikredilen “emvat” kelimesi, müfessirlerin “mevt” ile ilgili görüşlerini dile getirmelerine sebep olmuştur.

Taberi’de ilgili ifadelerle ilgili değişik görüşler nakledilmektedir. Buna göre “Sizler ölüler iken sizi diriltti” ifadesi, “siz hiçbir şey değilken sizi yarattı” anlamına gelebildiği gibi; Kata’denin zikrettiği gibi, “siz babalarınızın sülbünde ölüler idiniz” anlamına da gelebilmektedir. Ayrıca ayetin zikrettiğimiz bölümüne “insanların hatırlayamayacağı kadar değersiz bir halde idiniz, yani ölü, cansız birer varlık idiniz” anlamını veren kimseler de bulunmaktadır. Taberi konuyla ilgili rivayetleri naklettikten sonra şunları söylüyor: “Bu ayet, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ sözünü sadece dilleriyle söyleyip kalpleriyle tasdik etmeyen kimseleri azarlamak, kınamak maksadıyla inzal buyurulmuştur. Buna göre dili ile söyleyip kalpleriyle inanmayanların, insanı ölü şeyler yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah’ı inkar etmelerinin hayret verici bir durum olduğu ifade ediliyor.” (Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir et’Taberi, Camiu’l-Beyan an’Tevili’l-Kur’an, Darü’l-Ma’rife, Mısır, tsz, I, 418-425.)

İbn-u Kesir, aynı ayeti “Siz yok iken, sizi varlık alemine çıkardı” şeklinde tefsir etmektedir. İbn-u Kesir’e göre, Kur’an’daki bazı ayetler de insanın hiçbir şey değilken yaratıldığını göstermektedir. (Ebu’l-Fida İsmail b. Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim, Darü’l-Marife, Beyrut, 1983, I, 66-67.)

Razi ise, bu konuda ittifak edilen görüşün “Sizler henüz toprak ve nutfeler halinde idiniz” şeklinde olduğunu ifade ediyor. Burada “emvat” kelimesi, cansız varlıkların ismi olarak zikrediliyor. Çünkü Allah, mülk suresinde Allah, “Allah hayatı ve ölümü yaratandır” ifadesini kullanmaktadır. Burada ölümün hayattan önce zikredilmesi, ölü isminin cansız nesnelere hakiki anlamda verilebileceğini göstermektedir. Razi ise ölü isminin cansız varlıklara hakiki anlamında verilemeyeceği görüşünü taşımaktadır. Ona göre burada geçen “emvat” kelimesi bir teşbihtir. Ayetin anlamı şudur: “Sizler önemsiz varlıklar idiniz, zikre değer bir şey değildiniz. Çünkü henüz bir şey olmamıştınız. Allah sizi ihya etti. Yani gören, duyan varlık haline getirdi.”

Raziye göre bu ayet, haşir ve neşrin akli deliline işaret etmektedir. Çünkü Cenab-ı Allah birinci seferde varlıklara, ölümlerinden sonra hayat verdiğini beyan etmiştir. Bundan dolayı diriltmenin ikinci seferde de vaki olması gerekir.(Fahrü’r-Razi, Tefsirü Kebir, çev: Doç. Dr. Suat Yıldırım, Doç. Dr. Lütfullah Cebeci, Akçağ Yayınları, Ankara, 1988, II, 210-219.)

M. Reşit Rıza da, “Siz dünyaya gelmeden önce, elementleriniz dünyanın her tarafına dağılmış birer ölü idiniz. Bu elementlerin kimisi su, kimisi, kimisi toprak, kimisi gaz halinde idi. Diğer hayvanların elementleri ile sizinkiler arasında hiçbir fark yoktu. Sonra sizi çamurdan yaratarak size akıl ve idrak verdi. Diğer varlıklardan üstün bir hale getirdi.” demektedir.(M. Reşit Rıza, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Hakim, Matbaatü’l-Menar, Mısır, h. 1346, I, 245.)

D. Yeryüzünün Ölü İken Diriltilmesi

Müfessirlerin bu açıklamaları, insanın dünyada gelmeden önce cansız elementler şeklinde olduğunu Allah’ın ise o insanı böyle cansız elementlerden yarattığını açık bir şekilde göstermektedir. O halde Allah bütün insanları ölüler halinde iken dirilterek, ölüyü diriltme gücüne muktedir olduğunu ifade etmektedir. İnsanın bundan mantıklı bir sonuç çıkarması gerekmektedir. Bizi ilk önce ölü iken dirilten, öldükten sonra tekrar diriltme gücüne de sahiptir.

Nitekim Said Nursi’nin Haşir Risalesini yazmasına sebep olan ayetlerden birisinde de Allah dünyada öldükten sonra diriltilmenin değişik boyutlarına dikkat çekiyor ve öldükten sonra diriltilmeyi insan aklına yaklaştırmaya çalışıyor: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümün ardından nasıl diriltiyor? Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şeye kadirdir.” (Rum: 30/ 50.) Bakara suresinde ise bu ayetin biraz daha açıldığını ve somutlaştırıldığını görüyoruz. Burada Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde düşünen bir topluluk için pek çok hikmetler olduğuna dikkat çekiliyor. (Bakara: 2/164.)

Said Nursi’nin Haşir Risalesi’nde “ihya ve imate”yi anlattığı bölüm, bu zikrettiğimiz ayetlerin tefsiri mahiyetindedir. Burada anlatıldığına göre bu alemi isteği şekle sokabilecek güçte olan Allah, her asırda, her senede, her günde bu dar, geçici yeryüzünde büyük haşrin, yani insanların diriltilmesinin ve kıyamet meydanının pek çok örnek ve nümunelerini ve işaretlerini icad ediyor.

Örneğin bahar öldükten sonra dirilmelerin en muhteşem bir şekilde görüldüğü bir mevsimdir. Baharda beş altı gün zarfında küçük-büyük hayvanlar ve bitkilerden milyonlarcasını haşrediyor, neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor. Başkalarını ise ayniyet derecesinde bir benzerlikle yaratıyor. Halbuki madde olarak farkları pek az olan o tohumcuklar birbirlerine o kadar karışmış bir durumda iken, karıştırmadan, birbirinden mükemmel bir şekilde ayırarak, hızlı ve kolay bir şekilde, hem de hepsini birden altı günde, veya altı hafta zarfında ihya ediyor. Bu tür haşirleri dünyanın yaratılmasından beri icad eden Allah, biz insanlara bir gerçeği hatırlatmak istiyor. O gerçek de, dünyada bütün varlıkları öldürüp dirilten Allah, insanları da öldükten sonra diriltmeye gücü yeter. (Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, 2001, İstanbul, s. 78.)

O halde Cenab-ı Allah cansız elementler halinde iken hayat verip dirilttiği, bütün bitkileri ve bazı hayvanları kış mevsiminde öldürüp baharda tekrar dirilttiği gibi insanı da öldükten sonra tekrar diriltecektir. Said Nursi bu gerçeğe bir de şu şekilde işaret ediyor: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulunmasını kıyas edemeyip, istib’ad ediyorsunuz. (Akıldan uzak görüyorsunuz.) Hem semavat ve arzı halk eden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından aciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı, zannedersiniz?” (Said Nursi, Sözler, 108.)

Bu anlatımda güçlü bir mantık görüyoruz. Bu ifadelerde kainat bir ağaca, insan ise meyvesine benzetiliyor. Ağaca önem veren bir zat, onun meyvesini daha çok önemseyecektir. O meyveyi de öldükten sonra, yani toprağa düşüp maddi varlığı çürüdükten sonra tekrar diriltecektir. Çünkü bütün dirilmeler, çürüdükten sonra oluyor.

E. Ölümün Tadılması

Galiba burada önemli olan bir nokta da insanı insan yapan unsurun insanın bedeni değil ruhu olduğu gerçeğidir. Bu anlamda ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir, ruh ise devamlıdır. Zaten ölüm dediğimiz şey de ruhun bedenden ayrılmasıdır. Nitekim bu realiteyi “Her nefis ölümü tadacaktır” ayeti açık bir şekilde gösteriyor. (Al-i İmran: 3/185.)

Bu ayette “nefis” insanın ruhunu ifade etmektedir. Çünkü insan bedeni ölür, ama ruh ölmez. Beden mürekkeptir, yani bir çok elementlerden oluşturulmuştur, bu yüzden bozulmaya mahkumdur. Ama ruh ise basittir. Birleşik değildir. Bu yüzden de çürümeye, bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Orası ruhlar alemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade ediyor. Ayrılık bazen acıdır, bazen de tatlıdır. İnsan eğer bir mekandan ayrılıp başka bir yere taşınırken sevdiği kişilerin yanına gittiğini düşünürse, bu ayrılık onu acısıyla yakmaz, tam aksine sevindirir. Çünkü bu gerçekten bir ayrılık değil, bir kavuşmadır, visaldir. O halde ruh ayrılığın tadını tadar. Eğer ölümün bir visal olduğunu düşünürse, bu ayrılık ona tatlı, ölümün ebedi bir ayrılık olduğunu düşünüyorsa bu ayrılık ona çok acı gelir.

Razi de “Her nefis ölümü tadıcıdır” ayetini tefsir ederken, bedenin fani, ruhun baki olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerekmektedir. (Razi, Tefsiru Kebir, VII, 253.)

Burada insan ruhunun niçin “baki” olduğu sorusu akla gelmektedir. Ve insanın niçin diriltileceği sorusu da… Her ikisine de verilecek cevap “sınav için” olsa gerektir. Nitekim Mülk suresinde bu konuya işaret edilirken Allah ölümü de hayatı da insanların hangisinin amelinin daha iyi olduğunu ortaya çıkarmak, yani sınav yapmak maksadıyla yarattığını bildirmektedir. (Mülk: 67/ 2)

İşte bu sınavın sonucu ahirette, haşirden sonra belli olacaktır. Bu yüzden insan hayatını nasıl geçirdiğine dikkat etmek durumundadır. Yani gerçek sınava hazırlanmak durumundadır.

G. Ölümün Yaratılması

Mülk suresinde zikredilen bu ayette sınav gerçeğinin yanında ölümün ve hayatın yaratılması da ifade edilmektedir. İbnu Kesir bu ayeti izah ederken, “ölüm vücudidir. Çünkü ölüm mahluktur. Ayetin anlamı, ‘Allah varlıkları ademden yarattı’ demektir.” ifadesini kullanıyor.” (İbnu Kesir, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim, IV, 396.)

Raziye göre de hayat, mevsuf olduğu kişiyi bilen ve gücü yeten hale getiren bir sıfattır. Ölüm ise, “diri” sıfatının bulunmamasından ibarettir. Ölüm var olan, fakat hayata zıt olan bir sıfattır. Bunun delili de, ‘Ölümü de hayatı da yarattı’ ayetidir. Çünkü yok olan (madum) bir şey mahluk olamaz.” Razi hayatın en temel bir nimet olduğunu, aynı şekilde ölümün de bir nimet olduğunu ifade eder. Ona göre ölümünün nimet olması şundandır: Ölüm, mükellefiyet hali ile, kişinin amellerine karşılık verilmesi halini birbirinden ayıran bir şeydir. İşte ona göre ölüm, bu açıdan bir nimettir. Nitekim Peygamberimiz de, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” buyurmuştur. (Razi, Tefsiru Kebir, XXI, 577.)

Seyyid Kutub da “ölümün yaratılması”nı anlatırken, insan düşüncesinde ölüm ve hayat gerçeğini Allah’ın yarattığına dikkat çekmektedir. Ona göre ölüm tesadüfen ortaya çıkan bir durum değildir. (Seyyid Kutub, Fizilali’l-Kuran, çev: Bekir Karlığa, M. Emin Saraç vd, Hikmet yayınları, İstanbul, tsz., XII, 89-90)

Said Nursi de bu ayeti tefsir ederken hem ölümün yaratılmasına hem de bir nimet olmasına temas etmektedir. Ona göre, ölüm, hayat görevinin bitmesi ve insanın terhis olmasıdır. Aynı zamanda insanın vücud ve mekan değiştirmesidir. Ölüm bir başlangıçtır, baki hayatın bir başlangıcıdır. Hayatın dünyaya gelmesi, Allah’ın yaratması ile olduğu gibi, dünyadan gitmesi de yaratma ve takdir iledir, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünkü ona göre, en basit bir hayat tabakası olan bitki hayatının ölmesi, hayattan daha muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Nursi, meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumlarının ölümlerinin çürüme ve dağılma ile olduğunu ifa ediyor. Ancak bu dağılma ve bozulma kimyasal muameleyle, unsurların ölçülü bir şekilde birleşmesiyle, zerrelerin hikmetli bir şekilde bir araya gelmesiyle adeta yoğruluyor ve bu görünmeyen hikmetli ölüm, sümbülün hayatıyla ortaya çıkıyor. O halde çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatının başlangıcıdır; bu yüzden ölümün de hayat kadar mahluk ve muntazam olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer taraftan, meyvelerin veya hayvanların insan midesinde ölmeleri, onların insan hayatı mertebesine çıkmalarına vesile olmaktadır. Bu yüzden onların ölümleri, hayatlarından daha muntazam ve yaratılmıştır (mahluktur) denilebilir. Bitkilerin ve hayvanların ölümü, yeni bir hayatın yaratılması anlamına geldiği gibi, hayat tabakalarının en ulvisi olan insan hayatının ölümü de yeni bir hayatın yaratılmasının başlangıcını ifade etmektedir. Bu yüzden Kur’an ölümün “mahluk” olduğunu, yani yaratıldığını ifade etmektedir.

Said Nursi, ölümün nimet olduğunu açıklarken de bunu dört başlık altında ele almaktadır. Birincisi: Ölüm, ağırlaşmış olan hayat vazifesinden ve hayatın sorumluluklarından kurtarıp insanı yüzde doksan dokuz dostlarına kavuşturmaya sebep olduğundan, yani bir visal kapısı olduğundan nimettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, geniş, sevinçli, ıstırapsız baki bir hayata mazhariyetle, Baki bir Mahbubun rahmet dairesine girmek olduğundan bir nimettir.

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, hayat şartlarını ağırlaştıran bir çok sebep vardır ki, ölümü hayatın pek üzerinde bir nimet olarak gösterir. Hazret-i Adem’den bu yana bütün insanlar, akrabalar yaşasaydı her halde dünya yaşanmaz bir hale gelirdi.

Dördüncüsü: Uyku bir istirahat, bir rahmet olduğu gibi, uykunun büyük kardeşi olan ölüm de, musibetzedelere ve intihara sevk eden belalarla müptela olanlar için nimet ve rahmettir. Ama şu da bir gerçek ki, ölüm ehl-i dalalet için, azab içinde azabtır. (Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, 13-14)

Sonuç

Ölüm Arapça’da sükuneti, cansızlığı, sönüklüğü, ayrılığı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerim ölümden bahsederken, öldükten sonra diriltmeyi anlatmaya çalışıyor. Öldükten sonra dirilmeye ve hesap gününe inanmayan bir toplumda nazil olan Kur’an, onlara ve onlar gibi düşünen insanlara, ölü, cansız elementler iken, babanın sülbunde cansız bir şekilde bulunurken nasıl canlı, akıllı birer varlık olduklarını hatırlatıyor. Bununla birlikte Allah’ın kış mevsiminde yeryüzündeki canlı varlıkları öldürüp baharda “rahmetinin” bir eseri olarak nasıl dirilttiğine dikkat çekiyor. Bunlarla insanlara kendilerinin de öldükten sonra bu şekilde diriltileceği gerçeği anlatılıyor. Kur’an böylece ölümün de hayat gibi tesadüfen değil, bir kasıtla yaratıldığını ifade ediyor. Allah ölümü yaratıyor. Çünkü öldü dediğimiz şeylerden çok harika canlı varlıklar var ediliyor. O halde ölüm bir yok oluşu değil, bir dirilmeyi ifade ediyor. Bir başlangıcı anlatıyor. Burada önemli olan insanın niçin yaratıldığını ve niçin öldürüldüğünü bilmesidir. Kur’an birçok ayetinde bu soruya “sınav için” cevabını veriyor. O halde Kur’an ölümden bahsederken, ondan yalnızca “ölümü” tasvir etmek için, öldükten sonra diriltilmenin vaki olacağını bildirmek için bahsediyor. Öldükten sonra diriltilme insanın yaptıklarından hesaba çekilmesini gerektiriyor. Bu durumda insan hesaba çekileceğini bildiği takdirde dünyada hal ve hareketlerine dikkat eder, kendisinin ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunmuş oluyor.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=4

—————————————————————————–

Dünyevî Hayatın En son Tadı: Ölüm

M. Said İşeri

Gerçeğin sesi insana hep “ölüm yoktur” diye hitap eder. “Ben oyum ki, bana inanan ölümde hayat bulur. Ben ölümden sonra dirilişim; hayatım. Bana inanan hiçbir zaman ölmez; daimi ve ebedi yaşar. Bana inanır mısın?” Tolstoy, bu sözleriyle, birçok büyük insanlar gibi, vicdanının sesine kulak vererek, ölümü daha güzel, sonsuz bir hayatın başlangıcı olarak görmüştür.

Ölümün anlamı, hayatın anlamında gizlenmiştir. Hayata anlam veremeyen insanlardan ölümün manasını bilmeyi beklemek, imkansızı arzulamak gibi bir şeydir. Ölüm, bu dünyadaki zamanımızın sınırlı olduğunu ve ayrılık vaktine kadar vazifelerimizi tamamlamamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Başka bir ifadeyle, şimdiki hayatımızda yaptıklarımız, bundan sonraki hayat evrelerimizi etkileyecektir. Bize verilen süre ise, oldukça kısa ve gereksiz yere harcanamayacak derecede değerlidir. Hayatı bir sınav, ya da bir müsabaka olarak değerlendirenler için ölüm her şeyin son bulması demek değildir. Hayat, sınavdan ve müsabakadan sonra da büyük bir hızla devam edecektir. Fakat, sürenin ne zaman dolacağı belirli olmayan sınavda ve müsabakada gösterilen başarı, gayret ve dikkat, hayatın tamamına yön verecektir. Ölüm, sürenin dolduğunu bildiren, müsa-bakayı bitiren zildir. Umutlarla dolu bir hayatın hem başlangıç hem de dönüm noktasıdır.

Gelişen, büyüyen herşey yıkılmaktan, bozulmaktan kurtulamıyor. Hücre de, insan bedeni de, sürekli gelişerek balon gibi şişen kainat da. Çünkü, gelişme varsa yaşam süresi de vardır. Yaşam süresinin en son noktası ise yıkımın nihai mertebesi olan ölüme işaret etmektedir. Şimdiye kadar yaşayıp gelişen hiçbir varlığın ölümden kurtulamamış olması, şimdiden sonra da bu kanunun böyle devam edeceğinin en sağlam belgesidir.

Yeryüzü şartlarında bile, ölüm daha mükemmel bir hayata başlangıç olabilmektedir. Her bahar mevsiminde, tabuta benzeyen sayısız çekirdeklerin, tohumların ve yumurtaların ölmeleri, çürümeleri birçok bitkilerin ve hayvanların hayatlarının temelini meydana getirmektedir. İnsanın midesinde ölen meyveler, sebzeler daha gelişmiş bir hayat mertebesine yükseliyorlar. Çürüyen, kokuşan bitki ve hayvan cisimleri bile, birçok kurtların ve mikroorganizmaların hayat bulmasına kaynak teşkil ediyorlar. Bir beden ölürken milyonlarca canlı, varlık sahnesinde diriliyor. Varlık alemini durağanlıktan kurtaran, korkunç bir faaliyet halinin sürekliliğini temin eden ölüm, hayat ateşinin daha kuvvetli bir şekilde yanmasını sağlamaktadır. Hayatın gerçek düşmanı olan yeknesaklık, uyuşukluk, vurdumduymazlık ve statiklik gibi halleri de, adem alemlerine hapsetmekle görevli bir memurdur, ölüm.

Bu yazıda, öncelikli olarak ölümün hakikatinin ne olduğu, Cenab-ı Hakk’ın ölümü, zevali ve ayrılıkları niçin yarattığını incelenecektir. Daha sonra, ölümün hayat üzerinde havf ve reca dengesini ne şekilde sağladığı ve hayatı her yönüyle etkileyerek, nasıl yön verdiği üzerinde durulacaktır. Son olarak ise, ölüm korkusunun hangi nedenlerden kaynaklandığı ile ölümün rahmet ve nimet olma gerçekleri konusunda bir takım tespitler zikredilecektir.

Ölümün Hakikati Nedir?

Parça-bütün, küçük-büyük, değerli-değersiz her şeyin hakikati, özü esma-i İlahiyeye dayanmaktadır. Cansız cisimlerden bitkilere, hayvanlara, meleklere ve insanlara kadar birçok farklı özelliklere sahip varlıklar, Allah’ın sonsuz mertebeleri olan bin bir isminin tecelli etmeleri ile yaratılmışlardır. Cansız varlıklardan olan güneş, toprak, yağmur gibi unsurlar bile Hayy isminin tecellisiyle hayat kaynağı kesilmişlerdir. Semeklerden/balıklardan meleklere kadar birçok canlı türünün hayatı, yine aynı ismin değişik mertebelerdeki tecellilerindendir. Herhangi bir varlık üzerinde bir ismin tecelli etmesi, diğer isimlerin tecelli etmesine engel teşkil etmemektedir. Güneşin, ışığındaki bütün tonlarıyla eşyayı aydınlatması gibi, varlıklar üzerinde birçok isimler aynı anda tecelli edebilmektedir. Yalnızca insanın yaratılması hadisesinde bile bir anda birçok ismin hükümlerini icra ettikleri görülmektedir. Hayy isminin tecelli etmeye başlamasıyla birlikte, Hakîm ismi de tecelli eder ve bedendeki organların en faydalı bir şekilde düzenlenmesini, sistemli bir işleyişin olmasını sağlar. Aynı zamanda Müzeyyin ve Musavvir ismi de tecelli eder, bedenin ve organların zineti ihmal edilmeden güzel bir şekle sahip olmalarını temin eder. Daha bunlar gibi bilerek yapıldığını gösteren Alim, birçok imkanlar içerisinden en idealinin seçildiğini hissettiren Mürid isimleri gibi birçok isimler birbirlerini ikmal eder bir tarzda hükümlerini icra etmektedirler.

Ölüm de bütün zamanları ve mekanları istila etmiş bir hakikat olarak, Allah’ın isimlerinin bir tecellisidir. Nasıl ki, Hayy ismi kesif topraktan, bulanık sudan/nutfeden sayısız canlıların yaratılmasını gerektirmektedir. Mümit ismi de yeryüzü sayfasında pekçok zihayat/canlı harflerin yazılabilmesi ve bir hakikatin pek çok yönlerinin açığa çıkması için ölümü netice vermektedir.

Bütün alemlerin Rabbi ve Yaratıcısı olan Allah’ın, hakimiyet ve tasarrufları birbirinden ayrı pek çok isimleri olduğundan bahsettik. Bu isimlerin tecellileri ise cemali ve celali olmak üzere iki türlüdür. Bahar ve yaz mevsiminde meydana gelen değişimler cemali isimlerin tecellisi, sonbahar ve kış mevsiminde meydana gelen inkılaplar ise celali isimlerin tecellisindendir. Şimşeğin çakması ve gök gürlemesi celali tecellilerin, yağmurun yağması cemali tecellilerin hava sayfasındaki yansımalarıdır. Daha bunlar gibi aydınlık-karanlık, güzellik-çirkinlik, Cennet-Cehennem diye uzun uzadıya sıralayabildiğimiz bütün nisbi hakikatler, cemali ve celali isimlerin tecellilerinden başka bir şey değildir.

İşte, isimlerin celali ve cemali olarak kainatta tecelli etmesi nedeniyledir ki, zıtlar açığa çıkmış ve bu zıtlar arasında ise birbirinin sınırlarını zorlamalar/saldırılar ile müdafaa vaziyetleri vukua gelmiştir. Zıtlar arasındaki mücadeleden de terakki/yükseliş ve tekamül/mükemmelleşme ortaya çıkmıştır.1 Cemali isimlerden olan Hayy isminin tecellisi olan hayat ile, celali isimlerden olan Mümit isminin tecellisi olan ölüm, birbirine zıt iki hakikattirler. Ölümün varlığı, hayatın anlamını ve değerini ortaya çıkarmaktadır. Ölümün keşif kolları olan hastalıklar ve musibetler sayesinde, hayat saflaşmakta, kuvvetleşmekte, derece kazanmakta ve yokluğun kokusunu hissettiren sabitliğin, tenbelliğin tozlarından temizlemektedir.

Hem hayat hem de ölüm, Cenab-ı Hakk’ın varlığını ispat eden çok önemli iki delildir. Hayat, Cenab-ı Hakk’ın varlığının vücub derecesinde olduğuna, ölüm ise varlığının bekasına işaret eder. Bütün canlıları değişik hayat mertebelerinde yaratan Yaratıcı’nın hayat sahibi olmaması imkan harici olduğu gibi, ölen varlıklardan sonra hayatı tekrardan icad eden Zatın da baki ve sermedi bir hayat mertebesinde bulunmaması mümkün değildir.

Cemali tecellileri gösteren hayat, ehadiyetin bir delili olduğu gibi, celali tecellileri gösteren ölüm de vahidiyetin bir delilidir.2 Ehadiyet sırrı, Cenab-ı Hakk’ın perdesiz, doğrudan doğruya, özel olarak teveccühüyle tasarruf etmesidir. Nitekim, hayat için bu çok açık bir şekilde ortadadır. Sebeplerin perde yapılmadığı dört şeyden (vücud, hayat, nur, rahmet)3 biridir, hayat. Fakat, vahidiyet sırrı sebeplerin perdesi arkasında ve genel bir kanun çerçevesi içerisinde bir tasarrufu intac etmektedir.4 Halbuki, tevhid ve celal sebeplerin hakiki manada tesir sahibi olmasına razı olamaz. Öyle ise, varlıkların, kendilerini meydana getiren bütün zahiri sebeplerle birlikte son bulup ölmeleri yaşanmalıdır5 ki, sebeplerin hiçliği ve birer perde oldukları hakikati de anlaşılmış olsun.

Cemali isimlerden olan Hayy ve Muhyi isimleri hayatı, celali isimlerden olan Mümit ismi ise ölümü gerektirmektedir. Cemali isimler hüsn-ü bizzat dediğimiz bütünüyle güzel olan tecellilerin, celali isimler ise hüsn-ü bilgayr dediğimiz neticeleri itibariyle güzel olan tecellilerin kaynağıdırlar. Cemal hamdi ve övgüyü gerektirir, celal ise kusur ve noksanlardan uzak olmayı iktiza eder. Cemali isimler Allah’ın kullarına rahmeti cihetiyle yakınlığını hissettirirken, celali isimler ise izzeti ve azameti cihetiyle sonsuz derecede yarattıklarından uzak olduğunu hatırlatmaktadır.6

Cenab-ı Hak, yeryüzünü her baharda canlandırmasıyla, sayısız çeşitlikte canlılarla süslendirmesiyle sanatının maharetini ve güzelliklerini göstermektedir. İnsandan beklenen ise, bütün bu güzellikleri ve mükemmellikleri kendisine verilen duygularıyla algılaması, manalarını okuyup anlaması ve bütün bu güzel sanatlarıyla kendi manevi cemalini göstermek isteyen Zata karşı sınırsız bir sevgi beslemesidir. Ne yazık ki, sebeplerin örgüleri arasında perde arkasını göremeyen insan, nakışlardaki güzelliklere takılmakta ve bütün methini, senasını, sevgisini zahiri güzelliklere yöneltmektedir. Bu ise, yaratılış gayesinin bütün bütün aksine hareket etmesi demektir. Fakat, birden mevsim değişir, bahar ve yaz biter, yerine güz ve kış gelir. Çiçekler solmaya, yapraklar sararmaya ve canlılar ölmeye başlarlar. Aşk derecesinde sevilenler, artık eski çekici güzelliklerini, hoş kokularını, tatlı gülümsemelerini kaybetmişlerdir. Aklı başında bir insan için, güz ve kış mevsiminin ölümle karışık bütün bu değişimlerinde çok önemli bir mesaj vardır. Meydana gelen hadiseler, bütün olup bitenler gösterir ki, sebepler gerçek manada hiçbir özelliğe sahip değildir ancak birer perdedir, Ezeli ve Sermedi bir cemal sahibi olan Allah’ın isimlerinin sanat harikası nakışlarıdır.

Havf (Korku) ve Reca (Ümit) Dengesi

Korku, insanın düşmanı tarafından yok edileceği, en azından zarar göreceği duygusundan kaynaklanır. Eğer düşman belirgin ise buna korku, belirgin değilse buna da kaygı (endişe) denmektedir. Yine korku ile kaygı arasındaki aşikar farklardan birisi de, korkunun daha şiddetli ve kısa süreli, kaygının ise daha hafif olmakla birlikte uzun bir zamana yayılmış olmasıdır.7 Korku ile kaygı arasındaki farklar konusunda felsefeciler, psikologlar, antropologlar ve edebiyatçılar gibi birçok değişik dallarda uzman bilim adamı ve düşünürler fikir beyan etmişler, değişik pencerelerden meseleyi aydınlatmaya çalışmışlardır. Fakat, bu yazıda söz konusu ayrımın ayrıntısına girilmeden, hem korku hem de kaygı, havf kavramı içinde düşünülecektir.

Genel olarak insanı korkutan, ya da kaygılandıran etkenler üç kategoride düşünülmüştür. Bunlar, varlık korkusu, başarı korkusu ve sosyal korkulardır. İnsanın bedenini tehdit eden ölüm, hastalık ve kaza gibi olaylardan korkma, varlık korkusu sınıfına girmektedir. Hatta, bir kısım hayvanlardan korkma, yükseklik korkusu ve karanlıktan korkmak da varlık korkusunun uzantıları olarak kabul edilmektedir. Korkunun diğer bir çeşidi olan başarı korkusu ise sınav korkusu, okul korkusu ve bedensel faaliyetleri başaramama korkusu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Üçüncü tip korku olan sosyal korkular, insanın kendi değer ve kişiliğini tehdit eden durumlar karşısında tedirginlik ve heyecan duymasıdır. Diğer insanlar tarafından sürekli gözlendiğini ve değerlendirmeye tabi tutulduğunu düşünen bir insan, toplum karşısında mahcubiyet, utanma, tedirginlik gibi bir takım korkular duyabilmektedir.8

Ümit ise, iyi ve faydalı bir şeyin gerçekleşeceği beklentisini ve inancını taşımaktır. Ümit güven duygusunun kaynağıdır. Kur’an’da ümit kavramı reca kelimesi ile ifade edilmiştir ve birçok defa tekrarlanmıştır. Tek bir hücreden başlayan yaratılışından, mü’min konumuna gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet ve insaniyet mertebelerinde birçok elemleri ve emelleri olan bir insanın ümide son derece ihtiyacı vardır.9 Bitkisel tarafı olan bedenini tehdit eden hastalıklardan tutun da ta tabii afetlere kadar birçok sebepler insana elem verir. Estetik olmayan görüntüler, rahatsız edici sesler ve kötü çevre koşulları gibi menfilikler başka bir açıdan, insanın hayvansal yanını sıkıntıya sokan olaylara örnektir. İnsanın bir de insaniyet tarafı vardır ki, onu bütün varlıklarla ve bütün zamanlarla alakalı bir konuma getirmektedir. Diğer varlıklar hakkındaki fikirleri hayatının akışını çok etkili bir şekilde olumlu ya da olumsuz olarak değiştirmektedir. Varlıkları dost, memur gibi gören birinin yaşantısı ile yabancı, başıbozuk, gelişigüzel hareket eden sürüler kabul eden bir insanın hayat tarzı arasındaki belirgin farkları karşılaştırmak, bu meseleyi anlamak için yeterli miktarda bize ölçüler kazandıracaktır. Hatta, insanı en fazla etkileyen olay, sevdiklerinin ona karşı tavırlarıdır. Yakın çevresindeki insanların yaşantıları ve kendisi hakkındaki düşünceleri, insanın hayatında köklü değişimlere neden olmaktadır. Diğer insanların kendi hayatına karşı aşırı ilgilerini, bazen de ilgisizliklerini hayatının en önemli bir meselesi yapabilmektedir. İnsanın belki de en ayrıcalıklı yönü, insaniyetin en büyük derecesi olan İslamiyet ve imanın kazandırdığı yüksek makama çıkabilmesidir. Bu özelliği sayesinde öylesine geniş bir hayat mertebesine ulaşılır ki, başta insanın kendisi olmak üzere sevdiklerinin ve gelmiş geçmiş bütün varlıkların saadetleriyle, sonsuz bir alemde mükafatlandırılmalarıyla alakadar olmaktadır. Bu derece etrafıyla kuvvetli bağları olan insanın, elemlerine ve emellerine ümid kaynağı olacak ise ancak ve ancak sonsuz güç sahibi Kadir ve sonsuz zenginlik sahibi Rahman bir Yaratıcı olabilecektir.

İnsan bedeninde alyuvar ve akyuvarların fonksiyonlarına benzer bir tarzda, vicdanında da nokta-i istinat ve nokta-i istimdad olarak adlandırılan iki pencere vardır ki, nihayetsiz bir reca/ümit kapısını ardına kadar açar. Çünkü, nokta-i istimdat, sayısız kabiliyetlerin, emellerin ve meyillerin hayat kazanmasına hizmet eder. Nokta-i istinat ise, insana hücum eden alemin sayısız musibet ve sıkıntılarına karşı kuvvet kazandırır. Vicdandaki nokta-i istinat celalin bir tecellisidir ve sonsuz kudret sahibi Kadir olan Allah’a açılan bir penceredir. En büyük varlıkların, mükemmel bir itaatle, mütevaziane bir havf ve heybet altında hizmetine koştukları bir otoriteyi tanıttırır. Yalnızca Ondan korkulup emrine riayet edildiği taktirde havf edecek hiçbir varlığın kalmayacağı müjdesini ihtiva eder. Nokta-i istimdad ise, cemalin bir tecellisidir ve nihayetsiz merhamet ve şefkat sahibi Rahman’a açılan ikinci bir penceredir. İnsanı ve saadetleriyle alakadar olduğu bütün sevdiklerini ebedi mükafatlandıracak hazineler sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın rahmetini keşfettiren tılsımlı bir reca/ümit kapısını açmaktadır.

Halık-ı Zülcelal, ezeli Kelam’ının birçok yerinde kendisinden korkulmasını emretmektedir.10 Bir kısım ayetlerinde ise başta Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere diğer peygamberlerin [Hz. İsa (a.s.), Hz. Nuh (a.s.), Hz. Lut (a.s.), Hz. Salih (a.s.), Hz. Şuayb (a.s.), Hz. Salih (a.s.), Hz. İlyas (a.s.)] dilleriyle, kendisinden korkulmasını istemektedir.11 Kur’an’daki havfullah (Allah korkusu) gibi bazı önemli kavramlara tahşidat yapılmasının sebebi, Allah’ın haşmetinin ve de insanların yaptıkları kötülüklerin ne kadar çirkin kaçtığının gösterilmek istenmesinden kaynaklanıyor. Bu manadaki ayetleriyle Cenab-ı Hak manen şöyle demektedir: “Nasıl cesaret ediyorsunuz! İsyanınızla öyle bir Sultan’ın emirlerine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emir dinleyen askerler gibi Ona itaat ederler. Onun öyle askerleri vardır ki, dünya büyüklüğünde düşman askeri olsaydınız, gülleler gibi yıldızları üstünüze yağdırabilirlerdi. Hâlâ, Ondan korkmuyor musunuz!”12

İnsan kendisine verilen aşk, inat, istikbal endişesi gibi şiddetli duygularını nasıl ahiret hesabına kullanması gerekiyorsa, benzer şekilde fıtratındaki korkuyu da aynı doğrultuda ve ölçüde istimal etmelidir. İnsan ister istemez korku duygusunu yaşayacaktır. Çünkü, yaratılışından gelen bir özelliğidir. Bu duygusu ise ya halka karşı olacaktır, ya da Halık’a karşı. Halktan, varlıklardan korkmak ise başlı başına bir musibettir. Çünkü, korkulan öyle şeyler vardır ki, insana merhamet etmediği gibi hürmetini de kabul etmezler. Halbuki, korku duygusu Halık’a karşı istimal edilse, binlerce korkulardan kurtulmak mümkün olduğu gibi, Onun sonsuz rahmetinin kucağına götüren bir kamçı mahiyetini kazanacaktır.13

Bütün işleri hikmetli olan Cenab-ı Hak, Ramazan ayı içerisinde Kadir gecesini, Cuma gününde duaların kabul edildiği saati, insanlar içerisinde veliyi, ömür içerisinde eceli ve dünyanın ömrü içerisinde de kıyamet vaktini gizlemiştir.14 Bu gibi önemli şeylerin gizlenmesinin sebebi, her şeyin ve her anın değer kazanmasını temin etmek ve imtihan dünyasını anlamlı kılmaktır. Hayat, trajik ya da dramatik bir oyun kurgusu üzerinde dönen, rolleri belirlenmiş bir tiyatro gibi değildir. Belki her dakikası cevaplandırılması gereken anlamlı problemlerle dolu -süresi beklenmedik bir anda sona erebilecek- bir imtihan, tükenip gitmekte olan -ne miktarda olduğu bilinmeyen- sermayenin gelecek vaad eden yatırımlara kanalize edilmesi gereken bir ticaret, sonuna kadar konsantre olunması gereken -bitiş çizgisi belirsiz- bir yarıştır. Yani, hayatın her anı değerlidir ve en iyi bir şekilde değerlendirilmesi gereken -dünyevi, uhrevi- fırsatlarla doludur. İşte, havf ve recanın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dünya ile ahiret işleri arasındaki dengeyi sağlayabilmek, havf ve reca ortasında yaşamaktan geçmektedir. Havf ve reca dengesinin olabilmesi ise, ölüm vaktinin/ecelin bilinmemesiyle mümkündür. Eğer, ecel bilinmiş olsaydı, ömrün ilk yarısında reca kefesinin ağır bastığı, ikinci yarısında ise havf kefesinin dengeyi kendi lehine değiştirdiği, zaman dilimleri yaşanacaktı. Bu ise, ömrün ilk yarısının huzurdan uzak, gafletin en derin uykusunda rüyaya dalmak gibi bir yaşantıyı, ikinci yarısında ise sona yaklaşmaktan, çaresizlikten ve gereksiz işlerde harcanan hayatın hesabını verememekten kaynaklanan ye’s içerisindeki bir hayatı netice verecekti.

Havf ve reca dengesini kuran bir insan için ölüm korkusu ise, o insanı uyaran, ihtiyatlı ve tedbirli olmasını sağlayan ve kendini savunma konusunda ona yardımcı olan bir tepki suretine girecektir. Korku ve kaygıdan kaynaklanan gerginlik hali de, potansiyel bir güç kaynağı meydana getirecek ve her an kinetik hale geçmeye hazır bir enerji birikimine sebep olacaktır. Sıradanlığın, tekdüzeliğin, tembelliğin, sakinliğin ve uyuşukluğun paslarına karşı, dinamizm ve aktiviteyi arttırıcı bir katalizör görevini üstlenecektir.

İnsanın yaratılış gayesi olan “sırat-ı müstakim”i hayatın her anında yaşayabilmek için, ne Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşülmeli, ne de azabından emin olunmalıdır. Bu ise havf ve reca dengesinin hayatın bütün safhalarında korunmasıyla mümkün olmaktadır. Yani, havf ile eğri yollardan sakınılarak Allah’ın yasakladıklarından uzaklaşmalı, reca ile emirlerine uygun hareket ederek doğru yollara gidilmelidir. Dikkat edilmelidir ki, şeytanın en önemli desiselerinden birisi de, Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek insanları isyana sürüklemesidir.15 Bu açıdan da, havf ve reca dengesini hayatın her anında muhafaza etmek apayrı bir önem arz etmektedir.

Niçin Ölümden Korkulur?

Ölümün gerçek yüzünü göremeyenler için, “Ölümün peçesi karanlık, siyah, çirkin ve korkunçtur” der, Bediüzzaman. Peki, ölümü insanların nazarında korkunç yapan özellikler nelerdir? Böyle bir arayışın içine girdiğimizde, karşımıza genel olarak şu ana başlıklar çıkıyor. Ölüm bedeni yitirmektir, çürümektir, bozulmaktır. Şahsiyetin, kişisel kimliğin kaybedilmesidir. Aileden, sevgililerden ebediyen ayrılmaktır. Hiç beklenilmedik bir zamanda, yaşanmamış bir boyuta yolculuktur. Yalnızlığa, belki de tamamıyla yokluğa atılan ilk adımdır.

Ölüm korkusu ya da endişesi, hayatı değerli kılmak ve onu her türlü tehlikelerden koruma bilincini canlı tutmak için verilmiştir. Fakat, hayata karşı gösterilen aşırı derecedeki hırs, onu daha da şiddetlendirmiştir. Özellikle de dünyevileşmenin yoğunlaştığı bir toplum içerisinde yaşayan fertler için, hayatı boyunca yatırım yaptığı bütün değerlerinden ve sahip olduklarından ayrılmak, dayanılması güç bir acı vericidir.

İnsanlar için ölümün en korkunç yönlerinden birisi, sanat harikası olan bedenini kaybetmesi ve çürümesine, bozulmasına engel olamaması gerçeğidir. Firavunlar zamanında zirve noktaya çıkan mumyalama geleneğinden, günümüzdeki düşük ısılı özel binalarda dondurulmuş bir vaziyette canlandırılmayı bekleyen ölü bedenlerine kadar, bütün benzer hadiseler insanların bedenlerini kaybetme endişelerinden kaynaklanmaktadır. Halbuki, insan hayatı boyunca kaç sene yaşamışsa, bir o kadar farklı farklı bedenlere sahip olmuş demektir. Bu kadar beden değiştirmesine rağmen, değişmeyen bir mahiyeti varsa bu durum bedeninin özelliklerinden değil, belki baki olan ruhunun özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Öyle ise, gelip geçici olan bedeninin ölüm ile son bir defa çıkarılması insanı korkutmamalıdır. Elbette, dünya hayatında birçok defalar ruha münasip bedenleri ardı ardına fark ettirmeksizin veren Yaratıcının, ölümden sonraki hayata uygun daimi, çürümeyecek bir bedeni hediye etmesi, rahmetinden kuvvetle ümit edilecek bir beklentidir.

İnsanı en fazla öldüren sevdiklerinden ayrılmaktır.16 Ömrü boyunca bağlandığı, değer verdiği insanların arkalarında ağlayarak kalmak bir gurbet halini yaşattığı gibi, bir gün kendisinin de dünyadan ayrılıp sevdiği birçok insanı geride bırakması, çok daha ayrı hazin bir gurbeti hissettirmektedir. Bir de, dünya hayatında yalnız bıraktıklarının buna ne kadar hazırlıklı oldukları endişesini taşıyorsa ve onların geleceklerini düşünüyorsa, ayrılık ateşi ruhunu çok daha derinlerden yandıracaktır.

Ölüm, insanı alışık olduğu ortamdan ve hayatı paylaştığı kimselerden ayırmakta, onu tek başına koymaktadır. Nitekim, derinlik psikolojisine göre sevilen objelerden ayrılma, bütün korkuların esas kaynağıdır.17 Hücre hapsi (haps-i münferit), tek başına bir hapis kapısı, ahiret inancı olup sefih hayatından vazgeçmeyenlerin bekledikleri bir sonuçtur.18 Dünyanın konforunu yaşamış bir insan için bir seneden az hapisler bile dünyevi lezzetlerini acılaştırmak için yetmektedir. Sayıların yetersiz kaldığı seneler boyunca hücre hapsi ile cezalandırılma kapısı olan ölüm, elbette en büyük bir endişe ve korku kaynağı olacaktır.

Yokluk, o donduran buz, o söndüren karanlık; / Büsbütün bilgisizlik ve tam bir unutkanlık…

Zaman, mekan ve benlik kavramlarını büyük bir hızla koparıp kendisine çeken, canlı cansız bütün varlıkların kafile kafile ardına süratle gidip kaybolduğu yokluk alemini, Necip Fazıl dizelerinde barid buz, kesif karanlık, cehl-i mutlak ve nisyan-ı mutlak manasında tarif etmiştir. Böyle bir yolun yolcusu olmaya, hangi vicdan çıldırmadan katlanabilir? Ebediyeti ve sonsuz bir saadeti aşk derecesinde şiddetli bir şekilde arzulayan insanın ademe, idama, hiçliğe, mahv olmaya tahammül etmesi mümkün değildir. İnsanın mahiyetindeki duygular içinde en çabuk tatmin edilebilen duygusu hayalidir. Fakat, hayal bile, bir milyon sene ömür ve dünya saltanatından sonra, ademe ve hiçliğe gitmeyi tatmin edici bulmamakta, Cehennem de olsa, adi ve meşakkatli de olsa, yine sonsuz bir hayatı arzu etmektedir.

Ölüm korkusunun bir nedeni de, insanı bilinmeyene sürüklemesidir. Çünkü bilinmeyen ve yeni olan her şey, insanda korku uyandırmaktadır. Çoğu insan için ölümden duyulan korkunun, bu bilinmezlikten kaynaklandığı söylenebilir. Ortada yeni olarak keşfedilmesi gereken bir memleket vardır ve bilinmezliklerin sisleri altında gizemliliğini korumaktadır. İşte, belki de insanı en çok korkutan tarafı budur, ölümün kendisinden sonra takip edecek olayların ulaşılamayan gizemi…19

Ölüm, insanın arkasında onu parçalamayı bekleyen bir arslan gibi takip etmekte, bu işi ne zaman ve nasıl yapacağı belli olmayan gizli bir düşman gibi her an tehdit altında bırakmaktadır. Hele bir de hayat gereği gibi değerlendirilemediyse, boşa harcanan yıllar olarak görülüyorsa ve hedeflenenlerin çok uzaklarında kalınmışsa, bütün bu başarısızlıklar insanın ölüm korkusunu olabildiğince şiddetlendirecektir.

Ölüm denilince ilk akla gelenlerden biri de dünya hayatında yapılan kötü işlerden ve davranışlardan dolayı cezalandırılma düşüncesidir. Hem Kur’an-ı Kerim’de hem de hadis-i şeriflerde, inanmayan ve inandığı gibi yaşamayanlar için çok şiddetli tehditler bulunması, ölüm korkusunu arttırmaktadır. Cenab-ı Hak, Enbiya Suresinin kırk altıncı ayetinde, azabının korkunçluğunu ve en azının bile tesirinin ne derece şiddetli olduğunu göstermek için diyor ki: “Yemin olsun ki, Rabbinin azabından küçük bir esinti onlara azıcık dokunacak olsa, muhakkak ‘Vay bizlere, biz gerçekten zalimlerdik!’ diyeceklerdir.” Ayette geçen, lein (eğer olsa), mes (azıcık dokunmak), nefha (esinti, kokucuk), min azabi (azabından az bir şey) gibi her bir kelime azlığı ifade etmektedir. Bunlarla birlikte Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi isimlerin yerine merhameti hissettiren Rab isminin tercih edilmesi ile şiddeti hatırlatan ikab yerine şefkati ifade eden azab kelimesinin kullanılması, düşünülebilecek en hafif bir cezanın bile ne kadar dehşetli olduğunu ihtar etmektedir.20

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ebedi azabı hak edenlerin oradaki yiyeceklerinden bahsederken: “Eğer zakkumdan, dünyaya tek damla damlatılacak olsa, bu dünya ehlinin yiyeceklerini ifsad ederdi. Öyleyse, yiyecek ve içeceği zakkum olan Cehennemliğin hali ne olur (anlayın)!”21 diyerek, en sıradan bir azabın korkunçluğunu nazarlara vermesiyle, ölümden sonraki hayat için endişe edilmesini ve dünya hayatını ona göre değerlendirilmesini ders vermektedir.

Vazifelerini gereği gibi yerine getiremeyen ve bir kısım günahları işlemekten de uzaklaşamayan insanlar, Kur’an’-da ve hadislerde geçen uhrevi cezaları duyunca, ister istemez pişmanlık duymakta, sıkılmakta ve ölümün menfi neticesinden endişe etmektedirler.

Ölüm Rahmet ve Nimettir

Günümüzün gelişmiş Batı toplumları yakın zamana kadar ölümü tabu olarak görmekteydi. Özellikle de Amerikan toplumu halen “ölümü yadsıyan bir kültür” yapısına sahiptir. Fakat, son yirmi yıl içinde, ölüm Batı toplumlarında yeniden keşfedilmiştir. Tanatoloji, yani ölümün incelenmesi son yıllarda gittikçe gelişmiştir.22 Fakat, bütün bu gelişmelere rağmen, ölüm olayının biyolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutlarına ait durum tespitinin yapılması haricinde önemli bir ilerleme sağlanabilmiş değildir. Hayatın anlamını içinde gizleyen ölüm gerçeği, birçok insan için muammasını muhafaza etmektedir. İster istemez yaşanacak olan ölüm hakkında kimsenin tereddüdü yoktur ve ona ya sonu olmayan bir yokluk ya da ebedi bir hayatın başlangıcı olarak inanılmaktadır. Ölümün yokluk olduğuna inanmak, hem hayatı hem de ölümü anlamsızlaştırmaktadır. Hayata değer katan ölümün gerçek anlamı ise, tanatoloji çalışmalarının da bütün birikimiyle sonunda gelip dayanacağı, imanın altı esasında temellerini bulmak zorundadır.

Bediüzzaman, İhtiyarlar Risalesi’nde kabre ve ölüme yakınlaşan ihtiyarlara, kendi hayatında karşılaştığı hüzün ve sıkıntı verici olaylara karşı bulduğu reca/ümit kapılarından bahsetmektedir. Risalenin adı her ne kadar İhtiyarlar Risalesi bile olsa, sanki ihtiyarlardan çok gençler için yazılmış bir eser gibi yediden yetmişe bütün insanlığa ümit ve moral kaynağı olmaktadır. Yirmi Altıncı Lem’a’da Bediüzzaman, devasız bir dert, dermansız bir yara zannedilen ölüm, fena ve zevalin ab-ı hayat gibi tesirli bir ilacı, imanın altı rüknünde gizlendiğini değişik reca kapılarının anahtarlarını elimize vererek içeriye buyur etmektedir. Herbir iman hakikatinde kuvvetli bir reca ve parlak bir teselli nurunun varolduğunu, mü’min olan her yaştaki insanlara göstermektedir.

İmanın altı esasının birincilerinden Allah’a iman hakikatinin içinde, ilahi rahmetin keşfedilmesi, ölümü büyük bir nimet haline getirmektedir. Çünkü, varlıkların acizlik ve fakirliğinin derecesi oranında rahmetinin hediyelerini gönderen, bütün yavruları en temiz, besleyici gıda olan süt gibi rızıklarla besleyen ve Kur’an-ı Kerim’de yüz on dört yerde kendini “er-Rahmanü’r-Rahim” sıfatlarıyla takdim eden bir Zatın huzuruna açılan bir kapı olmaktadır.

“Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” sırrıyla, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, Onu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir.23 Çünkü, vahdet sırrıyla Cenab-ı Hakk’ın esma-i Hüsnasına bağlanan her varlık diğer varlıklarla da bağ kurmuş olur. Cenab-ı Hakk’ın esması baki olduğu müddetçe bütün varlıklar dahi beka bulabileceklerdir. Bu noktadan sonsuz bir vücud nuru kazanılır ve her türlü ayrılıklardan ebediyen uzak kalınır. Eğer, iman-ı billah olmazsa, ölüm ile varlıklar arasındaki bağlar kopar ve sonsuz sayıda ayrılıkların, yoklukların ağır yükleriyle karşı karşıya kalınır. İşte, ölüm varlıkların fani olduklarını göstermesiyle, Baki-i Hakiki olan Allah’ı aratmasıyla ve bütün yaratılanların Onun varlığıyla sonsuz bir varlık kazandıklarını göstermesiyle, büyük bir nimettir ve rahmettir.

Hüda davet eder elhamdülillah

Bu can dosta gider elhamdülillah

Hakikat şehrine çün rihlet oldu

Gönül durmaz uyar elhamdülillah24

Yeryüzündeki bütün güzellikler ve mükemmel eserleriyle kendi manevi cemal ve kemalini göstermek isteyen Cenab-ı Hakk’ı, görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyaklı olmak, insanın yaratılışının en önemli gayelerinden biridir. Öyle bir güzellik ki, bir saat müşahedesi Cennetin bin senelik lezzetlerini unutturacak derecede cazibedar. Ölüme bu pencereden bakınca merak uyandırıcı, şevk verici ve ısrarla talep edilmeye layık bir nimet olarak görmemek mümkün değil.

Bir başka reca kapısında,25 peygamberlere imanın ölümü sevdiren yönlerinden bahsedilmektedir. İnsan bir yolcudur ve her konakta belirli bir süre bekledikten sonra, arzusu sorulmaksızın uğraması gereken diğer memleketlere sevk edilmektedir. Ölüm de berzah memleketine kış ayında yapılan gece yolculuğu gibidir. Gelinen memlekette ise, öyle nurani dostlar, güneş gibi aydınlatıp ısıtan ahbaplar vardır ki, yolculuğun bütün sıkıntılarını hiçe indirirler. Başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberlerin, asfiya ve evliyaların toplandığı berzah ülkesine seyahat, bütün hakiki dostlara kavuşmaktan başka bir şey değildir.

Geldim cihane garib, oldum güle andelib / Herdem ciğerler delip, çağırırım dost dost / Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp / Şevk ile daim uçup, çağırırım dost dost26

Ölüme karşı teselli veren, ümitlendiren bir başka iman esası, başta Kur’an-ı Hakim olmak üzere, kitaplara inanmaktır. Bu dünyayı, daha doğrusu kainatı bilerek sanatla yapan, iradesiyle düzenleyen ve süsleyen Cenab-ı Hak, ilim sahibi Alîm’dir. Yapanın bilmesi, bilenin de konuşması prensibince, elbette Cenab-ı Hak da, konuşmasını bilen, kabil-i hitap ve mükemmel insanlarla konuşacaktır. İşte, insanlarla olan münasebetini ve onlardan beklediği arzularını gösteren kitaplar, Kur’an-ı Kerim gibi semavi fermanlardır. Kur’an, hem hayat ile ölümün hakikatlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsetmekte, hem de ölümden sonraki hayat için nihayetsiz bir sermaye kazandırmaktadır. Kur’an’ın her bir harfinin en az on sevabı vardır ve bu miktar Kadir gecesinde otuz bine kadar çıkmaktadır. Bir de onun kazandırdığı mana-i harfi nazarıyla kainata bakılacak olursa, her bir varlık birer ayet ve harf olup insanın dünyasına sonsuz sevap nurlarının yağmasına sebep olacaktır. İşte, ahiret sevabı, Cennet meyveleri ve kabir alemini aydınlatması gibi birçok yönlerden, hiçbir kitap Kur’an ile rekabet edecek makamda değildir.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssaların sonlarındaki ayrılıklar, kıssadan alınan hayali lezzeti acılaştırıyor. Kıssalar içinde “Ahsenü’l-kasas” ünvanını almış Hz. Yusuf’un (a.s) kıssası ise, onun ölüm haberiyle bitmesi, insanı çok daha fazla duygulandırıyor. Fakat, Kur’an’ın Hz. Yusuf’un (a.s.) vefatını bildirmesinde, bütün insanlar için çok önemli bir müjde ve saadeti göstererek manen diyor ki:

“Demek, o dünyevi lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselam gibi hakikatbin bir zat, o gayet lezzetli bir dünyevi vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; ta öteki saadete mazhar olsun. Siz de hakiki saadet ve lezzet diyarı olan kabrin arkası için çalışınız.”27

İmanın diğer bir rüknü olan ahirete iman, diğer erkanın verdiği teselli nurunu daha da aydınlatan kırılmaz ve kapatılamaz bir reca kapısını ardına kadar açmaktadır. Sonsuz bir gençliği, ebedi bir saadeti, tükenmeyen bir serveti, elemsiz lezzeti, ayrılık acısını bir daha tatmaksızın ivazsız şefkati, muhabbeti ve uhuvveti doyumsuzcasına yaşamaya gitmek olan burak-ı mevt ile yolculuk, huzur verici bir halettir.

Meleklere imanın, ölümün dehşetli yarasını nasıl tedavi ettiğini, Meyvenin On Birinci Meselesi’nde çok çarpıcı yönleriyle görüyoruz. Azrail’i (a.s.) bilmek, artık bize korkunç gelmiyor. Çünkü, biliyoruz ki O (a.s.), sahip olduğumuz en kıymetli malımızı, ruhumuzu fenadan, başıboşluktan muhafaza eden güvenilir bir emanetçidir. İnsanın omuzlarında durup iyiliklerini ve kötülüklerini yazmakla vazifeli melekler olan Kiramen Katibinin varlığı da bize ümit veriyor. Çünkü, insan kıymetli sözlerini ve hallerini yazı, şiir, fotoğraf ve video kamera ile kalıcı yapmak istiyor. Cennetin son derece mükemmel sinemalarında gösterilecek ve sahiplerine sonsuz mükafat, şöhret kazandıracak fiillerin Kiramen Katibin tarafından her an kaydedilmesi ne kadar sevinç vericidir. Ölümün diğer boyutu olan daracık kabir hayatının yalnızlığı, kimsesizliği, karanlığı ve soğukluğu içinde iken, Münker ve Nekir taifesinden iki arkadaşın çıkıp geleceklerine inanmak, daha başka bir huzur kaynağı olmaktadır.

İmanın en son sınırlarını teşkil eden altıncı esası, kazaya, kadere, hayır ve şerri Allah’ın yaratmış olduğuna inanmaktır. Kadere iman sayesinde ademe, fenaya gidip yok oldu zannedilen bütün varlıklar bir anda hayat kazanırlar. Çünkü, geçmiş ve gelecek zamanda, yaratılmış ya da yaratılacak olan her şeyin kaderi levhalarda, ilmi birer varlıklarının olduğu anlaşılmaktadır. Varlık ve canlılık yalnızca maddi aleme ve şimdiki zamana münhasır değildir. Belki, her bir alem kabiliyetine göre hayat hakikatinden nasiplerini almışlardır.28 Hayata bu pencereden bakan bir mü’min için ölüm, başka bir hayat mertebesine terakki etmek olarak algılanacaktır.

Bediüzzaman, Birinci Mektup’ta hayat mertebelerini anlatırken ölüme bakışımıza ayrı boyut daha kazandırmaktadır. Hayatın beş mertebesinden bahsetmekte ve bu mertebelerden dördüncüsü şehidlerin hayatı, beşincisi ise kabirdekilerin hayatları olduğunu izah etmektedir. Bu demektir ki, ölüm hayatın başka bir mertebesine açılan bir kapıdır, köprüdür.

Şerlerin varlık sebebini bilen bir insan için, hiçbir şey moral bozucu, endişe verici olamaz. Tam tersine gayretine ve ciddiyetine kuvvet verici hükmüne geçer. Çünkü, şerler ve kötülükler, kıymetli ürünleri ve malları üreten bir fabrikanın çarklarının çalışması için gerekli olan yakıcı, elektriklendirici maddeler olarak görülürler. Şerlerin içinde, belki en dehşetlisi gibi görülen ölümün hakikati de aynı sırrın özelliklerini taşımaktadır. Geçici bir hayata ait cüz’i bir varlık kaybedilse bile, ahirete ait binlerce daimi varlıklar kazanılmaktadır. Bu durum yokluk, hiçlik değil hayatın ta kendisidir.

En çirkin görünen şeylerde bile, gerçek manada güzellikler saklıdır. Hüsn-ü bilgayr denilen ve neticeleri itibariyle güzeller sınıfına giren hadiselerden biri de ölümdür. Dışarıdan seyredildiği zaman, yokluk, çürümek, hiçlik, ayrılık ve lezzetlerin son bulması gibi birçok çirkinliklerden mürekkep bir sima ile karşılaşılır. Fakat, onun gerçek yüzü hiç dıştan göründüğü gibi değildir. İnanan bir insan için ölüm terhis tezkeresidir, mekan değiştirmektir, sonsuz bir hayatın kapısını adımlamaktır ve dünya zindanından Cennet bahçelerine uçmaktır. Dünyada yapılan hizmetlerin ücretlerini almak üzere Allah’ın huzuruna çıkmaya ve sonsuz saadete kavuşmaya bir davetiyedir.29

Canlıların içinde, dünyaya ait faydalardan -hem nicelik hem de nitelik itibariyle- en fazla istifade eden insandır. İnsana böyle bir şerefin verilmesi, yeryüzündeki nimetleri tadıp, tartıp Allah’a karşı şükür vazifesini layıkıyla yapabilmesi içindir. Fakat, yaratılış gayesi ve vazifesi unutulunca, dünya nimetlerinin aslında ahiretin tarifi imkansız nimetlerine birer nümune oldukları hakikati nazarlardan gizlenir. Allah’ın manevi cemalini ve rahmetini sevdirmek için ikram etmiş olduğu hediyeler, insanı dünyaya aşk derecesinde kuvvetle bağımlı hale getiren gizli şerikler/ilahlar olurlar. Cenab-ı Hak, vazifesini suiistimal ederek dünyanın zevklerine bu derece bağımlı olmuş bir insana, ölüm ve ayrılığın çok fazla acı vermemesi ve tehlikeli bu vaziyetinden kurtulabilmesi için, dünyadan nefret ve ahirete gitmeye şevk uyandıran birtakım sebepleri yaratmıştır. Bu sebeplerden bazıları şunlardır: dünya nimetlerinden istifadeyi azaltan ihtiyarlık, güzel ve çekici birçok varlığın insana itibar etmeksizin ayrılıp gitmesi, sevilen dostlardan ayrılık, yaşamın zorlukları ve sorumluluklarından sıyrılıp istirahat etme arzusu, ölümün ve dünyanın gerçek yüzlerinin bilinmesi…

Dünya bütün şaşaasıyla birlikte, ahirete nispeten bir zindan gibi kalmaktadır. Dünyanın zindanlarından, ahiretin saraylarına gitmek olan ölüm, elbette ki, büyük bir nimettir. Hayat vazifesini bitirip ücret almaya gitmek; dünyanın ve bedenin kayıtların kurtulup ruhların uçtukları berzah alemlerine seyahat etmek; varlıkların usandıran gürültülerinden kurtulup Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmak, rü’yetine mazhar olmak bin canımız olsa, uğrunda feda etmekten kaçınmayacağımız bir hadise olsa gerek.

Dünyayı aşk derecesinde şiddetli bir tarzda sevmek insanın yaratışından kaynaklanan bir durumdur. Çünkü, insandaki sevgi duymak, aşık olmak iradesine bağlı değildir. Fakat, bu durum seveceği şeyleri seçerken iradenin fonksiyonunun olmadığı manasına gelmemektedir. Aksine, sevginin yüzü bir sevgiliden diğerine çevrilebilir. Fakat, sevgide ve aşkta inhisar özelliği olduğundan, sevgililerden birinin çirkinliğinin ya da diğerinin daha fazla sevgiye layık olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Bu prensip, dünya ve ahiret sevgisi için de geçerlidir.

Dünya; harfleri, cümleleri ve sayfaları sürekli yenilenen bir kitaptır. Bahar sayfasında, bitkiler ve hayvanlar sayısınca değişik kelimelerle birçok hakikatler yazılmaktadır. Daha sonra kışın beyaz silgisiyle birçok satırlar silinerek ertesi bahara ter temiz yeni bir sayfa daha açılmaktadır. Öyle ise, dikkatleri manalarına çevirip, okuyup anlamaya çalışmalı, harflerin özelliklerinin ve güzelliklerinin cazibesine kapılmamalıdır. Bir tarladır; ekilip olgun ürün almaya çaba sarf edilmeli, sapına samanına ehemmiyet verilmemelidir. Aynalar mahzenidir; esma-i Hüsna’dan yansıyan güzellikler sevilmeli, kısa bir zaman sonra kırılacak olan cam parçalarına aşık olunmamalıdır. Hareket halinde bir pazardır; kâr getiren alışverişler yapılmalı, apar topar kaçıp giden kervanların peşinden koşulmamalıdır. Kısa metrajlı bir filmdir; ibret nazarıyla bakılıp ders alınmalı, çirkin sahnelere önem verilmemeli ve filmin çabucak bitmesinden hüzünlenip çocuklar gibi ağlanmamalıdır. Bir misafir evidir; ev sahibinin izni ile her türlü ikramlardan güzelce istifade edilmeli, ihsan edilenlere karşı minnettar olunup teşekkür edilmelidir. Ev sahibine ait olan eşyalara göz konmamalı, evin düzenine karışılmamalıdır.30

Her hatanın başı olan dünyanın fani, geçici yüzünü sevmek birçok sıkıntıları, ayrılıkları beraberinde getirir. Sevilen birçok varlık sevildiğinin bile farkında değildir ve beklenmedik bir zamanda arkasına bakmadan terk edip gitmektedir. Daima sıkıntı veren, ezici, boğucu, fenaya mahkum ve neticesi olmayan bir sevgiyi ise insanın taşıması mümkün değildir. Dünyanın Cenab-ı Hakk’ın esması ve ahiret hesabına sevilen yüzünde ise, ne fena, ne adem, ne de ayrılık vardır. Ahiretin tarlası olması cihetiyle bu dünya, fidanları bir miktar yetiştiren küçük bir bahçe gibidir. Başta insanın duyguları ve hisleri olmak üzere bütün varlıkların kabiliyetlerinin inkişaf ettiği ve çiçek açıp meyve verdiği yer ise Cennetin harikalar diyarıdır. Yeryüzünde zayıf gölgelerinin aksettiği ilahi isimler, Cennetin aynalarında en şaşaalı bir şekilde gösterileceklerdir. İşte ölüm, dünyanın gerçek yüzü olan ahirete ve Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tam manasıyla tecelli ettiği saadet diyarına açılan bir kapı mahiyetinde olmasıyla sürur vericidir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), daha sağlığı yerinde iken etrafındakilere şöyle demiştir: “Hiçbir peygamber Cennetteki makamını görmeden kabzedilmez, sonra yaşamaya devam veya öbür dünyaya gitme hususunda muhayyer bırakılır.” Daha sonra, hastalandığı zaman gözlerini tavana dikmiş ve “Ey Allah’ım! Refik-i A’la’da (bulunmayı tercih ederim)” demiştir. Hz. Aişe (r.a.) bu sözü işitince, daha önce Peygamber Efendimizden (a.s.m) duyduğu hadisi hatırlayarak, kendi içinden şöyle geçirmiştir: “Demek ki (makamı gösterildi) ve bizimle olmayı tercih etmiyor”31

Biz de fahr-i alem olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.), bütün peygamberlerin, asfiyaların ve evliyaların yaptıkları gibi padişahlar padişahı olan Rabbü’l-Alemine karşı acizliğimizi ve fakirliğimizi şefaatçi ederek, hazinane, mahbubane, müştakane ve tazarrukarane dua etmeli ve demeliyiz:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster; ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme; bizi huzuruna al, bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.”32

Erhamü’r-Rahim olan Cenab-ı Hak, ezeli Kelamında en sevdiğin kulun olan Habibine (a.s.m.): “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar? Her nefis ölümü tadacaktır.”33 demesiyle, ölümün -en imtiyazlı bir kul için bile- istisna kabul etmeyen bir gerçek olduğunu ilan etmektedir. O Server Nebi (a.s.m.) de dünya ile ahiret arasında tercih yapma konusunda serbest bırakıldığı halde, “Refik-i A’la” diyerek ahireti istemesiyle, gerçek saadetin ölümün arkasında gizlendiği müjdesini vermektedir. Doğduktan sonra “Ümmeti, ümmeti” diyen, mahşerde herkes “Nefsi, nefsi” dediği zaman, yine “Ümmeti, ümmeti” diyerek en yüksek bir fedakarlıkta bulunacak olan ve şefaatiyle ümmetinin yardımına koşan Resul-i Ekrem (a.s.m) “emaneti hakiki sahibine satma”nın en son merhalesini de tam bir sıddıkıyetle yaparak -ölmek de dahil olmak üzere- ümmetine her yönüyle rehber olduğunu göstermiştir.

O Zatın (a.s.m.) ümmeti olarak her bir Müslüman’a düşen vazife ise, terhisat memurları gelinceye kadar, Allah’ın vermiş olduğu emanetleri muhafaza ve saltanatının haysiyetini himaye ve izzetini vikaye etmek için, Onun haricinde korkulacak hiçbir şeye karşı boyun eğmemek olmalıdır. Ve de kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, en sevgili kul olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) dahi büyük bir zevkle içtiği sonsuzluk iksirini/ölümü -tadı ne olursa olsun- kana kana içmeye her an hazırlıklı bulunabilme cesaretini kazanmaya gayret sarf etmektir.

1. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 131.

2. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996, s. 274.

3. Lem’alar, s. 161.

4. Sözler, s. 565.

5. Epikürcü inancın tam aksine ölüm yaşanılan bir durumdur.

6. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 106.

7. Yrd. Doç. Dr. Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yayınları, İstanbul 200, s. 146.

8. Stefan Konrad, Claudia Hendl, Çev: Meral Taştan, Duygularla Güçlenmek, Hayat Yayınları, İstanbul 2001, s. 31.

9. Mesnevi-i Nuriye, s. 121.

10. Bakara 2:40, 41, 150, 197, 203, 223, 231, 233, 278; Al-i İmran 3:175, 200; Nisa 4:1, 131; Maide 5:2, 3, 7, 8, 11, 35, 44, 57, 88, 96, 108; En’am 6:155; Tevbe 9:119; Nahl 16:2, 51; Ahzab 33:55, 70; Zümer 39:10, 16; Zuhruf 43:63; Hucurat 49:1, 10, 12; Hadid 57:28; Mücadele 58:9; Haşr 59:7, 18; Teğabun 64:16; Talak 65:1, 10.

11. Bakara 2:189, 194, 196; Al-i İmran 3:50, 102; Maide 5:4, 100, 112; Hud 11:78; 15:69; Mü’minun 23:32, 87; Şuara 26:106, 108, 110, 124, 126, 131, 132, 142, 144, 150, 163, 177, 179, 184; Saffat 37:124; Nur 71:3.

12. Sözler, s. 166.

13. Sözler, s. 322.

14. Sözler, s. 309.

15. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin. (Lokman Suresi: 33)

16. Lem’alar, s. 306.

17. Yrd. Doç. Dr. Faruk Karaca, Ölüm Psikolojisi, Beyan Yayınları, İstanbul 200, s. 163.

18. Sözler, s. 131.

19. Ölüm Psikolojisi, s. 160.

20. Sözler, s. 334.

21. Tirmizi, Cehennem 4, (2588).

22. Bekir Onur, Gelişim Psikolojisi, İmge Kitabevi, Ankara 2000, s. 377.

23. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s. 280.

24. Niyazi Mısrî, Hüda Davet Eder, Anonim.

25. Lem’alar, 26. Lem’a, 3. Reca, s. 282.

26. Niyazi Mısrî, Dost, Anonim.

27. Mektubat, s. 274.

28. Lem’alar, s. 518.

29. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 21.

30. Sözler, s. 186.

31. Buhârî, Megazî 83, 84, Tefsîr, Nisa 13, Marda 19, Da’avât 29, Rikâk 41; Müslim, Fezâil 87, (2444); Muvatta, Cenâiz 46, (1, 238, 239); Tirmizî, Da’avât 77, (3490).

32. Sözler, s. 55.

33. Enbiya, 21:34, 35.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=9

—————————————————————————–

Ölümün Soğuk ve Sıcak Yüzü

Veysel Kasar, Ölüm Realitesi

Ölüm, akıl ve şuur sahibi olarak yaratılmış, varlıkların çoğunluğu üzerinde tasarruf yetkisine sahip kılınan insanın ilgisiz kalamadığı önemli gerçeklerden birisidir. Her gün, trafik kazası, hastalık, âfet vb. sebepler altında yüzlerce insan, cenazeleriyle, “ölüm vardır, ölümü öldüremezsiniz” gerçeğini hâl dilleriyle beşeriyetin yüzüne haykırır.

Dilimizde ölümle ilgili dikkate şâyân nitelemeler vardır. Herkes, “ölüm ve ecele çare bulunmaz” gerçeğini bilir. Çünkü, “anadan doğmak ölmek içindir”. Bir hadisteki tespitle, “İnsanlar ölmek için dünyaya gelir, yıkılmak için de evler yapar.”1 Her canlının belirli bir eceli vardır. Bu sebeple, dilimizde, “Hasta olan ölmez, eceli gelen ölür” denmiştir. “Eceli gelenin bir saat ileri ya da geri alınmayacağını” söyleyen Kur’an âyeti, “ecel geldi cihâna, baş ağrısı bahâne” sözü ile dillerde dolaşır.. İnsanın çaresiz kaldığı en önemli hâdise ölümdür. Bu, “az yaşa, çok yaşa, akıbet gelir başa” denmekle ifade edilmiştir. Ölüm nezdinde herkes eşittir: “Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak, akıbet gözünü doyuracak bir avuç toprak” sözü mevki ve maddî zenginliklerin ölüme karşı geçer akçe olmadığını bildirir. Her şey kaderle takdir edilmiştir. İnsan ise kaderin yazılmasına hizmet eder. “Eceline susamak” kelimeleri ile anlatılan bu durum, “Keçinin eceli gelince çobanın sopasına sürter” ya da “Eceli gelen köpek cami duvarına pisler” sözüyle anlatılmıştır.2

Ölüm, en az hayat kadar insanların derin ilgi, tecrübe ve düşüncelerine konu olan bir olaydır. Şüphesiz, ölümün denemesi yapılamaz. Çünkü ölüm, bilimsel anlamda her tecrübenin sonudur. O, yaşanan bir tecrübe değil, ancak dışardan müşahede edilip farkına varılan objektif bir bilgi konusudur. Bu bakımdan, ölüm hakkında ancak müşahede ve tasavvura dayalı bir yolla bilgi temin edilebilir. Yani ölümü, yalnızca insanların onu tasavvur ettikleri ve başkasının ölümü karşısında etkilendikleri tarzda, az ya da çok tanımak mümkündür.3

İnsan, bu günün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi, ölüm meleğinin de kesinlikle kapısını çalacağını bilir. Ancak, hiçbir kimse, ölümü kabullenmek istemez. Ölümü düşününce, önce başkasının öleceği hatırımıza gelir. Biz kendimizi, sanki ölüme karşı görünmez bir zırhla kuşanmışız gibi hissederiz! O bizim müşterimiz değildir! Onun gerçek bir hadise olduğunu, “kendi hakkımızda” neredeyse unutmuş gibiyiz.4 Bu, insanın fıtratındaki kendini koruma motifiyle ilgilidir. Kur’an insandaki bu psikolojiye şu ayetle işaret eder:

“Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akıbetlerini unutturmuştur.” (Haşir, 59/19)

İlk nazarda ölüm tabiî bir hâdise gibi görünse de, herkes böyle bir gerçek karşısında kendisini kolayca boyun eğmeye hazır hissetmez. Her insanda içgüdüsel/fıtrî olarak varlığını hissettiren “hayatını koruma” ve sonsuza kadar yaşama arzusu, “hayatın önünü çelen” ölüme karşı gösterilen tepkilerin ilk ve derin kaynağını teşkil eder. Bu tepkiye, otomatik ve psikolojik ifade şekilleri kadar, şuurlu benlik seviyesindeki yapılanmalar da katılırlar. Ölüm karşısındaki tepkiyi herkes, hayata karşı kendi tavrına göre gösterir. Bu kişisel tavrın belirlenmesinde, dinî, iktisâdî ve ideolojik faktörler etkili olur.5

Ölüm güzel şey, budur perde arkası haber;

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!6 diyen, Necip Fazıl Kısakürek, onu imanlı bir bakışla karşılamıştır:

Abdülhak Hamid Tarhan’ın eşinin ardından yazdığı şiir, ölümün “karamsar bir ruh haleti içinde” görülmesine iyi bir örnek sayılabilir.

Eyvâhh!.. Ne yer, ne yar kaldı / Gönlüm dolu bir âh u zâr kaldı / Şimdi buradaydı gitti elden / Gitti ebede gelip ezelden.

Öldün, sanadır bu ömr-ü düşkün / Kabrin nazarımda benden üstün / Sen öldün, ölüm güzel demektir / Ölsem yaraşır, zamanla her gün.

Şair, eşinin ölümüyle feryatlar koparır. Dünyada onun gidişiyle ne yer, ne de yar kalmıştır. O, “ezelden gelip ebede gitmiştir.” Bu ifadede karamsarlığın ötesinde kadere tenkitle birlikte “fani insana” sonsuzluk sıfatı verilmesi gizli bir şirk kokusu da hissedilir. Ne yazık ki, şair, acı ölüm gerçeğini bile, çok sevdiği “eşinin ölmesiyle” sevip, “her gün ölmeye” hazırlanıyor. Oysa ölüm, vakti gelen herkes için güzeldir. Ahmet Haşim, “Durgun suya baktım ve dedim âh ölebilsem”7 diye bu hasreti dile getirir. Çünkü, ihtiyar, hasta ve yaşlı kimseler için ölüm, hayattan fazla istenen bir nimet olabilmektedir.

Varlıktaki Farklı Ölümler

Ölüm gerçeği evrende farklı şekillerde görünür. Mikroorganizma DNA moleküllerinin çözülmesiyle ölür.

Bitkinin ölmesi kuruma ve çürümedir. Ancak bitkinin tohumları, onun varlığını sürdürür. Ağaç bu özle kendini tekrar eder. Bitkide, erkek ve dişi genetik kartlar varsa da, bunlar gelişmez, hep aynıdır.

Bitkilere göre hayvanlarda farklı genetik biçimler vardır. Ancak ölüm vesilesiyle bu genetik yapı yavruda yeni şekiller meydana getirdiğinden ana ve baba, moleküler çözülme ile ölünce, o kişilik de kaybolmuş olur.

Yıldızların ölümü ise enerjilerini bitirme şeklindedir. Yıldız enerjisini kaybedince, atomların çevresindeki elektronlar çekirdeğe düşer. Böylece yıldız, binlerce ve milyonlarca derecede küçülür. Sonra, kara delik haline gelir.

İnsanın ölümünde ise değişim daha açık olarak görülür. İnsanın kişisel karakteri bir meni hücresindeki 1 mikronluk genetik şifreden ibarettir. Bu şifre Allah’ın emrettiği bir ortamda insanın meydana getirilmesi için kullanılır. Dünya hayatında insanın genetik şifresi rahimde açılmaktadır.8 Burada, insanın hayat serüveni içinde ölümün ilk bakışta bir hiçlik olmadığı anlaşılmaktadır. Mikroorganizma, madde, bitki ve hayvanda ölüm, devam eden bir tekâmülün merhalesi iken, aynı gerçeğin insanda, yokluk, hiçlik gibi algılanması tarihi bir yanılgıdan ibarettir. Çünkü varlığın bütün çeşitlerini aynı yüce kudret yaratmış ve yokluktan vücud sahnesine çıkarmıştır. Onun yaratması ve kanunlarında eksiklik yoktur. Kusur, sınırlı aklı, dar hisleri ve her şeyi bilmeye muhtaç olan insandadır. Bu anlamda, insan için de ölüm, güzel bir değişimin ilk adımıdır.

Hayat: Ölümü Anlamada Basamak

Ölümün mahiyetinin anlaşılması biraz da hayat gerçeğine bağlıdır. Hayat/canlılık insanın en fazla hayret ve takdir etmesi gereken bir hadisedir. Fakat alışkanlık sebebi ile en çok gafil kaldığımız gerçek de odur. Allah’ın sürekli, israfsız ve son derecede mükemmel olarak yarattığı şey, hayat mu’cizesidir.

Allah, asgarî seviyedeki akılların anlayabileceği bu muhteşem fiilini gözler önünde yaratmaktadır. Meselâ, nutfe suyundan, göz, kulak, beyin ve kemikler gibi insanın bütün âlet ve cihazlarını îcâd (yaratır, düzenler, faydalı bir kıvama getirir) eder. Bitki, hayvan ve sebze gibi çeşitli gıda maddelerini yiyen canlının vücudunda bunları özel işlemlerden geçirmek suretiyle, et, kemik ve doku gibi birer bütün haline getirir. O, “Bir şeyden her şey; her şeyden bir tek şey yapar.” İşte, bir şeyi her şey; her şeyi de bir tek şey yapmak ancak her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Kadîr-i Mutlak’ın işidir.9

Sınırsız güç ve ilim sahibi olan Zât, dünya tezgâhında hikmetiyle hayatı böyle mu’cizevârî bir şekilde yaratır, idare eder.

Bu yaratılışta, hayatla ölüm iç içedir. Canlı olan bitki ve gıdalar bir kaç kere ölüm denen ameliyeden sonra, deri, et ve kemik gibi canlı bir hüviyet kazanmaktadır. Hayvan ve bitkinin ölümü görünüşte dağılma ve çürümedir. Bünyeyi meydana getiren elemanların tekrar toprağa dönmesidir. Aynı durum insan için de geçerlidir. Ölüm cismani olarak hayat ateşinin sönmesi, lezzetlerin sonu, çevredeki insanların ilgi ve sevgisine sebep olan her şeyin yok olmasıdır.

Ölümün insana ürkütücü gelen bu yüzüne dikkat edilirse, yeni bir başlangıç olduğu fark edilir. Hayatın en basit mertebesi olan bitkinin ölümü, onun tekrar dirilişine ilk adımdır. Ölen bitki, atomların yoğrulmasıyla tekrar sümbül şeklinde ortaya çıkar. “Bitkinin” gerçeği yok olmuyor. Sadece şekil değiştiriyor. İnsanın da mahiyetini teşkil eden ruh, beden ölmekle berzah hayatına geçmektedir. Görmediğimiz bu gaybî âlem, uhrevî hayatın (Ahiret) başlangıcıdır.

Hayat, evrenin en önemli neticesi, hatta mayası ve yaratılışının gayesidir. Dolayısıyla o, geçici, eksik ve elemli olan şu dünyaya mahsus (özel) değildir. Çok muazzam bir ağaç olan hayatın meyvesi, ağacın büyüklüğü nisbetinde kıymetlidir ve sonsuza yöneliktir. İnsan hayatının gayesi, taşı, toprağı ve ağacı ile canlı ve ebedî olan Ahiret hayatıdır. Yoksa bu kadar cihazlar ile hayat, şuur sahibi insanlar hakkında meyvesiz, faydasız, hakikatsiz olurdu. Bu sebeple varlıklar içinde en kıymetlisi hayattır. En önemli vazife de hayata hizmettir. Hayata yönelik hizmetlerin en kıymetlisi ise, geçici dünya hayatının ebedî hayata dönüşmesi için çalışmaktır. Şu hayatın bütün kıymeti ebedî bir hayata başlangıç ve kaynak olmasındadır. Yoksa ebedî hayat saadetini zehirleyecek bir şekilde sadece şu fânî hayata bakmak (dünyaya hasr-ı nazar) yağmurlu bir atmosferde yanıp sönen bir şimşeği, gökteki sürekli bir güneşe tercih etmek gibi bir divâneliktir.

Şayet insan, canlılık olarak bulunduğu dünya hayatından başka bir şeyi düşünmese idi, -sermaye olarak serçe kuşundan yüz derece üstün olmasına rağmen- dünya saâdeti açısından, kuştan bile çok aşağıda kalmış olacaktı. Çünkü, serçe gibi bir canlı geçmiş ve gelecekten elem duymaz. Hayatından tam haz alır. İnsan öyle değildir ve olamaz. Çünkü en kıymetli cihaz olan akıl, geçmişin elemlerini ve geleceğin endişelerini içinde bulunduğu zamana ve güne taşımakla, onu sürekli rahatsız eder, bir lezzetine dokuz elem katar. Hâl böyle iken o, ölüm karşısında serçe ile eşit seviyede görünmektedir. Biyolojik bünye ömrünü tamamlayınca, ya da bir felâketle her ikisi de ölmektedirler.

Oysa insan aklı, hayvanla insanın eşit olmadığına şâhitlik eder. Demek ki, insanın hayatı ve hayatı sürdürmek için ona verilen cihazlar, hayatın dünya ile sınırlı olmadığını göstermektedir.10 Hayatın görünüşteki hayranlık uyandıran yönü bir çok düşünürün dikkatini çekmiştir. Morrison’un şu ifadeleri, bunun nûmunesi sayılabilir:

“Hayat çok doğurtkan ve bereketlidir. Hatta o bizzat kendi geçimini kendisi sağlar. Bütün canlılar dünyasını kuvvetli bir disiplin altında tutar. Hiçbir canlının taşkınlık edip dünyayı kaplamasına izin vermez. Mesela çekirgelere her hangi bir disiplin uygulanmasaydı, bir kaç yıl içinde bütün dünyadaki bitkileri bitirirlerdi. Su dışındaki hayat sona ererdi.

“Hayat bir heykeltıraştır, canlı varlıkları şekillendirir. O bir sanatkârdır, ağaçların her yaprağına şekil verir. Hayat bir mûsîkîşinastır. Çünkü her kuşa aşkının şarkısını nasıl söyleyeceğini, böceklerle nasıl çağrışacaklarını öğretmiştir.

“Hayat bir mühendistir. Çekirge ve pirenin, o uzun incecik ayaklarıyla nasıl hızlı hareket edeceklerini plânlamıştır. Durmadan çalışan ve bıkmadan çarpan kalbe şekil veren O’dur. Bütün canlılarda elektrik şebekesine benzeyen bir sinir sistemini kurmuştur.”11

Gayet açıktır ki, Morrison’un cümlelerinde, kendine bu kadar mükemmel fiiller izâfe edilen fâil, hayat değil Allah’tır. O, muhtemelen hayattaki faaliyetin ihtişamı karşısında duyduğu hayret ve şaşkınlıkla durumu böyle ifade etmiş olmalıdır. Çünkü hayatın kendisi bir san’attır, Sâni’ değildir. Fiildir, fâil olamaz. Hayat bir eserdir, müessir başkasıdır… Aksi halde hayatın, tıp, mühendislik, ressamlık, müzik gibi hârikulâde san’at ve ilimleri birlikte tahsil etmiş olmasını farz etmek gerekir ki, bu akla, hisse ve ilmin verilerine aykırıdır. Bunca güzel işlerin ortaya çıkmasına vesile olan “hayat mu’cizesi” tesadüfî olmadığı gibi, onun ikinci bir boyutu olan ölüm de sıradan bir iş olmamalıdır. Ölüm de, hayat gibi bir fiildir. Ne var ki, onun mahiyeti ve yapılanma şekli farklıdır.

Ölüm Elemini Hafifleten Düşünce

Hayat ile ölüm arasındaki çizginin gayet ince olduğunu belirten ve hayatın kıymetini, onu yaratana hizmetle ölçen Bediüzzaman şöyle der:

“Bir vakit, hayatım çok ağır şartlar ile sarsıldı ve dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor, âhirete yakınlaşmış; hayatım dahi baskılar altında sönmeye yüz tutmuş. Hâlbuki Allah’ın, Hayy ismiyle ilgili bir risalede açıklanan, ‘hayatın mühim vazifeleri ve büyük özellikleri ve kıymetli faydaları, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır’ diye üzüntülü bir şekilde düşündüm. Yine üstadım olan ‘Hasbünallahu ve ni’me’lvekîl’ âyetine başvurdum. Âyet bana dedi, “Sana hayatı veren ve hayatı devam ettiren Zâta göre hayata bak!”

Ona göre baktım gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, hayat sahibi ve bütün canlıları ayakta tutan Zat’a bakması yüzdür. Bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma âit bindir. Şu halde, Allah’ın rızası dairesinde bir ân yaşaması kâfîdir. Uzun zaman istemez.”

“İman, hayata hayat ve ruh olursa, hayat da süreklilik kazanır, ebedî meyveler verir. Yücelir ve Allah’ın bekásının bir gölgesini kazanır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.”12

Bu hedef istikametinde hayat “anlamını” bulmak için, musibet ve hastalıklar ile günah kirlerinden temizlenir, kemâl ve kuvvet kazanır. Ölmeden önce, insana isabet eden bu tür sıkıntılar, “hayatın veriliş maksadına”da uygundur. Aksi halde, hayatın monoton, elemsiz, kedersiz bir vaziyette yaşanması arzu edilecek bir hâl değildir. Böyle bir yaşantı, varlıktan çok, yokluğa yakındır.13 Halbuki insan vardır ve kendi varlığını değişik vesilelerle hissetmek ister. Eylem, hedefe varmak için gösterilen çaba, varlığın anlamını ortaya çıkarır. Atmaca’nın serçeye saldırması onun savunma kabiliyetini geliştirir. İşleyen demir ışıldar. Kullanılan kabiliyet yükselir. İnsandaki bir çok kabiliyetler hayatın sıkıntılı yollarında koşarken ortaya çıkar; insan olmanın ayrıcalıkları görülür. Zaten bu dünya, istirahat değil, imtihan ve hizmet yeridir. Hayatın en önemli sebebi olan Allâh’a kulluk vazifesi, hayata bir takım sıkıntıların isâbet etmesini gerekli kılmaktadır.

Aksi durumda, hayatla ölüm arasında fark kalmazdı. “Ölmek değildir, ömrümüzün en feci işi / Ölmek odur ki, ölmeden evvel ölür kişi, beyti ile, Yahya Kemal Beyatlı bunu anlatır.

Allah’ı tanımak saadetiyle birlikte yaşanan ömrün saniyeleri seneler hükmündedir. O’nun sevgisi, bilgisi ve rızası yolunda bir saniye bir senedir. Eğer O’nun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki O’nun yolunda bir saniye ölümsüzdür, çok senelerdir. Dünya hayatı itibariyle Allah’tan uzak geçen yüz sene, bir saniye hükmüne geçer.

“Firakın (ayrılık) bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi bir saniye kadar kısadır” sözünü Bediüzzaman şöyle yorumlar: “Allah’ın rızası çerçevesinde bir saniye visal (buluşma: Allah’la beraberlik) bir saniye değil sürekli bir visal penceresidir.

“Gaflet ve dalâlet firakı (ayrılık: Allah’ın emirlerini uygulamaktan uzak bir hayat) içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir.”14 Öyle ise, Allah’ı bulan herşeyi bulur; onun için her şey vardır. Allah’ı bulamayan hiçbir şeyi bulamaz; onun hayatı yokluk zulmetleri ile doludur. Bütün eşya ona düşmandır. O, gerçek anlamda sadece belâsını bulmuştur. Bu gerçekler yönünde, hayatın anlamı Allah’ı tanımakla güzelleşir.

Ölüm ve Berzah

Ecel, hayat sahibi mahlukatın ölmeleri için mukadder ve muayyen olan vakitten ibarettir. Mevt ise, ölene bağlı olarak, Allah’ın hayata mukabil olmak üzere yarattığı bir haldir. Bu sebeple ölüm, varlığın, “hayatın zıddı” olan sıfatıdır.15

Ölüm, hayatın karşıtı (zıddı) olmakla birlikte, varlık sahibi bir gerçektir. Dünya hayatı, bedendeki maddî ve mânevî âletlerin işlerliği ile sürer. Ölümle bu durum son bulur. Ölümün “yaratılması” ile birlikte, kulak işitmez, göz görmez, burun kokuları almaz, dil tadları fark etmez hale gelir. Aslında bu etkinlikler insan bedeninde ruhla bir anlam kazanır. “Göz bir penceredir ki, ruh bu alemi o pencere ile seyreder” cümlesinde buna da işaret vardır. Ölüm, ruhla beden arasındaki ilişkinin kesilmesidir.

Ruh, dînî ıstılahta nefs olarak da ele alınmaktadır. Nefs (ruh) zâtî, rûhânî bir cevherdir. Bedenle ilişkisi bulunduğunda, bedenin bir parçası olur; bedenin ölümü, ruhun bedeni terk etmesi sebebiyle, bedenin dünyaya has olan görünen düzenini kaybetmesidir.

Bedenden ayrılan ruh, ruhâniyeti sebebiyle kendisi, canlı varlığını devam ettirir. Azab ve nimetlenme gibi sebeplerle bedene tekrar dönebilir. Bedene dönmesi dünyadaki hayat gibi bir hayatlanma şeklinde olmaz. Çünkü beden, hayatın ‘olmazsa olmaz’ şartı değildir.16

Dünya ile âhiret arasındaki mesafe ahireti inkâr edene göre uzun; gerçekte ve mü’min için gayet kısadır. Kur’an’ın getirdiği gerçeklere karşı gafil insan, tûl-i emel (arzular ve plânlar) ile hayatla ölüm arasında kalın bir duvar örmüştür. Bu duvar, onun, “dünya hayatını daha güzel yaşamak” üzerine plânlanmış kuruntularıdır. Oysa, ömür ve hayat ince bir iplik kadar zayıftır. Âni bir musibet, uzun emellerin yığdığı duvarları dağıtıverir. Hayat, yaşanan bir gerçeklikten çıkarak, kısa bir sürede mâzîye dönüşür. Dolayısıyla hâl ile mâzi arasındaki perdenin ince olduğu fark edilir. Hâl, bulunduğumuz dünya yaşantısı, mâzi de bu yaşantının geride kalmasıdır. Ölüm köprüsüyle ruhun bu perdeyi yırtıp mâzi tarafına geçmesi, ân meselesidir. Bu iş, dikkatini madde ve cesede göre şartlandırmış kişi için zordur, uzundur.17

Allah’ın, ruhu tekrar iâde ederek yarattığı hayat, berzah hayatıdır. Kabir, bazı rivayetlere göre mü’min için gözünün gördüğü yer kadar genişletilir. Berzah, bizim gözümüz ve organlarımızla farketmediğimiz bir âlemdir.18 İnsan, duyu organları ile her şeyi idrak edemez. Normal kulakla işitmediğimiz fakat her yere ulaşan sesleri cep telefonu, radyo ve telsizle alabiliriz. Görüntüleri televizyonla seyretmek mümkün. Geliştirilmiş cihazlar uzaydaki vericiler aracılığı ile kıtalar ötesindeki eşya ve olayların görüntüsünü odamıza getirmektedir. Halbuki bunları çıplak göz ve kulakla almak imkansızdır. Ölümle geçeceğimiz berzah hayatının varlığını da bize Kur’an’da Allah ve hadislerinde Peygamber bildirmektedir. Allah’ın istisnâî özelliklere sahip kıldığı veli kulları da, kabirdeki insanın hallerini keşfetmekle bu âlemin varlığını idrak etmekte ve bize bildirmektedirler. Bediüzzaman, böyle bir keşif ehlinin, “sekeratta kırk kişiden, ancak birkaç tanesinin imanlı gittiğini farketmiş olduğunu” bildirir.19

Ruhlar, cesedden ayrıldığı andan itibaren, maddî dünyamıza yabancı, bağlı oldukları asıl âleme, berzah âlemine giderler. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Önlerinde tâ diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/100) Berzah iki şey arasındaki engel demektir. Dini kurallara göre berzah hayatında sorgu-sual, azap ve nimet vardır. Ölünün kabrinde sorgulanması aklî olarak da imkân dahilindedir.20 Konuyla ilgili hadislerde kabre konan kişinin, kendini defnedenlerin ayak seslerini işittiği, mü’min ise Allah’ın ona Cennetteki makamını gösterdiği bildirilmiştir. Hz. Peygamber kabirdeki insanların maruz kaldıkları azabı işitirdi. Bir defasında, bu durumun dehşetini ifade etmek için, “Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım işitmekte olduğum kabir azabını size de işittirmesi için Allah’a dua ederdim.” buyurdu. Yanındakilere, kabir Cehennem azabı ile açık ve gizli fitnelerden, Deccal’ın fitnesinden Allah’a sığınmalarını tavsiye etti.21

Haricilerden bazıları ile Mu’tezileden bir iki isim dışındaki alimler çoğunluğu, kabir azabının gerçekleşeceğinde müttefiktir. İhtilaf edilen husus, bu azabın bedenî mi, rûhî mi olacağıdır. Alimlerin çoğunluğu, cesede ruhun döneceğini belirtirler.22

Kabir azabının dehşetini ifade için, Hz. Peygamber, insanlar dışındaki bütün mahlukatın berzahtaki azabı işittiklerini söylemiş, Hz. Âişe’nin ifadesiyle kabir azabından sakınmadığı namaz olmamıştır.23

İbn Abbas’ın verdiği bir habere göre, Resulullah (a.s.m.) bir gün mezaristana uğradı. Orada iki kabir başında durdu. Kabirdekilerden birinin gıybetten, diğerinin de idrar sıçramasına dikkatsizlikten azap gördüklerini bildirdi. Yanındakilerden bir yaş hurma dalı aldı. Bunu ikiye bölerek, kabirlerin üzerine dikti. “Belki bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler” buyurdu.24

Ölümden Korkma Sebepleri

Her ne kadar, Yunus, “Ölümden ne korkarsın. Korkma ebedî varsın” demişse de insan bu korkuyu yenememiştir. İnsan kendine elem ve keder veren şeyden korkar. Ölüm lezzetleri acılaştırması, dostları ayırması vb. sebeplerle korku kaynağıdır.

Şiddet ve tesirinin kuvveti bakımından ölüm korkusu, diğer bütün korkulardan ayrılır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ölümle ilgili bir çok âdet, âyin ve törenlerin oluşmasında ve işlemesinde bu korku unsurunun önemli bir faktör olduğu görülmektedir. Meşhur İslâm feylesofu ve mütefekkiri Îbn-i Sina, ölüm korkusunu analiz ederken şunları söyler:

1. Ölümün hakikatini bilmemek, 2. Öldükten sonra kişinin başına neler geleceğini kestirememek. 3. Beden çürüyüp yok olduktan sonra kişilik ve benliğin de tamamen hiçliğe kavuşacağını, buna karşılık kendisinden sonra âlemin varlığının devam edeceğini zannetmek. 4. Ölüm için de ayrıca bir elemin var olduğunu zannetmek. Öldükten sonra kendisine ceza ve işkence edileceğine inanmak. 6. Öldükten sonra nereye gideceğini bilemeyip, şaşkınlık içerisinde bulunmak. 7. Arkada kalacak mal ve miras üzerine üzüntü duymak.25

Psikolog Jung’a göre ise ölüm korkusunun temeli, “Yaşama korkusu”dur. Ölümden en çok korkan kimseler, yaşamaktan en fazla korkanlardır. Bu tür korku, yaşamaya tam uyum sağlayamayan kişide görülür. Bu şuur-dışı bir panik halidir. Gençlik ya da ömrün gitmesi, tekrar gelmeyeceğini düşünmek gibi…26

Bu türdeki korkuyu Erich Fromm şöyle ortaya koyar: Bu ikincisi akıldışı bir özelliğe sahiptir. Hayatı iyi bir şekilde değerlendiremeyen, yaşama konusunda başarısız kişideki vicdanın dile gelişidir. Gerçekte, ölümden korkmak, sanıldığı gibi hayatı sürdürememek korkusundan doğmaz. Bu duyulan korku, ölümden değil, sahip olduğumuz şeyleri bedeni, mal-mülkü, benliği yitirmekten dolayıdır. Ve hiçbir şeye sahip olamayacağımız bir uçuruma, yok olmaya sürüklenmekten korkmaktır. “Sahip olmak anlayışına” bağlı olduğumuz oranda ölümden korkarız.27

Ölüm korkusunun ilacı Kur’an’ın getirdiği ebedî saadet formülünde gizlidir. İnsan ölümle, en fazla sevdiği kişilik ve varlığını her şeyin sahibine emânet ettiği düşüncesine sahiptir. İnsan olarak en sevilen kıymetli varlığımız ruhumuzdur. Ruh ise, Allah’ın vazifeli elçilerinin emîn ellerinde, dünyadan daha yüce ve mükemmel bir âleme götürülmektedir. O halde korkuya gerek yoktur.

Ölüm Karşısındaki Psikoloji

Ölüm, görünüşte bir çok kötü durumun sebebi olarak algılanmaktadır. Türlü lezzetleri acıya çeviren, sevgili eşleri ve çocukları birbirinden ayırıp ev ve ocakları söndüren, gurur ve kibir heykeli haline gelen toplulukların, bir zelzele ve musibetle ihtişamlarını dağıtan; yavruları yetim, kadın ve erkekleri dul bırakıp, servetleri yerle bir eden ölümdür…

Bu kadar dehşetli sonuçların -zahirde sebebi görünen- ölüme karşı gösterilen tepkiler de çok değişiktir. Bu kaçınılmaz son, kimi insanda derin bir karamsarlık ve ümitsizlik sebebi olur. Bu kişiler ölüm sebebiyle hayattan zevk alamaz duruma düşer. Oysa sürekli bir ölüm korkusu ile hayatın lezzetini acılaştırmak patolojik bir durumdur; ruh sağlığının iyiye gitmediğinin işaretidir.

Ayni ölüm, bazı insanları boşvermişliğe sürükler. Bu kimseler, “Dünyaya bir daha gelecek değilim” diyerek kendini zevk ü sefaya verir. Bu da ayrı bir dengesizliktir. Halbuki akıl insandaki duyguları dengede tutmak için verilmiş bir mihenktir. Aklı devreden çıkaran bir duygusallığın sonu, bir müddet sonra insanlıktan da istifa anlamı taşır. Dünyada güzel amele yönelmek için ölümü düşünmek yeterli değildir. Problem, ölümün mahiyetini bilip, ölümden sonraki hayatın varlığına da inanarak, hayatta güzel fiillere yönelme şevkine sahip olmaktır. Asıl mesele bu olmakla birlikte, ölüm karşısındaki tepkiler arasında psikoloji ilminin vardığı bulgular da dikkat çekicidir. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1. Ölümü İnkâr: Çağdaş Batı kültürü ölümü inkâr ve insanların dikkatinden uzak tutma eğilimindedir. Cinsellik, refah, mutluluk düşüncesi gibi sebepler ölümü insan gündeminden uzak tutmak için kullanılır. Gösterişli cenaze töreni ve defin merasimlerinin arkaplanında bu niyetin olduğu sezilmektedir. Tarihi eskilere giden mumyalama ya da ölenin heykelinin dikilmesi de gerçek anlamda ölümün inkârıdır.

2. Ölüme meydan okuma: Tehlikelere meydan okuma derecesindeki maceralar ve bunları sıkça gösteren filmler insanda bu tür bir duyguyu besler. Bu eğilimdeki insanlar ölümün “kıyısından sıyırarak geçmeyi”, hayatın en büyük zevki sayar.

3. Ölümü İstemek: İnsanın hayatı, devamlı pusuda bekleyen gecenin geçici rahatlığı, yitip-gitme ile sürekli mücadeledir. İnsanda sakinliğe, sessizliğe, rahatlığa, denge ve uyuma olan eğilim, ölüme duyduğu özlemdendir. İnsan bu hareketsizliği ve tamamlanmayı aramaktadır.

Ölümü isteyenlerden bir grup da tedirgin ve çatışmalı kişilik sahibi kimselerdir.

4. Ölümü kabullenme: Ölümün yokluk olmadığını hayatın ölümle yeni bir varlık biçimine geçtiğini kabul edenlerin hissettikleri bir durumdur. Özellikle dindarların ölüme gösterdikleri tavırdır.28 Dini duyguların insanlardaki görüntülerini inceleyen din psikolojisi araştırmalarında, ölümün insanlar tarafından algılanma şekli ve tesiri üzerinde farklı sonuçlara ulaşılmıştır.

Alan taramalarından çıkan sonuca göre dindar olmayan kişiler ölümü hayatın tabiî bir sonucu olarak görmekte ve tüm dikkatlerini dünyadaki hayata, dünyevî zevk ve uğraşlara vermektedir. Böylece ölüm gerçeği karşısında bir tür savunma tepkisi ortaya koymaktadırlar. “Maskeleme” denen bu savunma biçimi, kiminde, dünyevî başarılarda da etkili olabilmektedir.29

Ölüm korkusu yaşlara göre farklı savunma tepkilerinin oluşmasına yol açar. Yaşlı kişiler, hayatın zevklerinin sönmesi, mukadder sona yaklaşmanın tedirginliği sebebi ile büyük bir gerilime düşebilir. Genelde gelecek herkes için bir kaygı sebebidir. Bu, zihnî bir problem olarak yaşanır. Fakat, ömrün âniden son bulacak olması, yaşlı kişide hayatın anlamını daha bir ciddiyetle ele alma ihtiyacını hissettirir. Yaşla birlikte ölümsüzlük düşüncesi tekrar varlığını gösterir. Bu esnada dinin önerdiği, “Ölümden sonraki hayat” zevklere karşı ye’s hali yaşamakta olan yaşlılarda kurtarıcı bir proje olarak görülebilmektedir. Amerika’da yapılan bir araştırmada yaşlıların % 100′ünün ölümden sonraki hayata inanması bu açıdan düşündürücüdür. Yaşlılarda dua etme nispetinin artması da tesadüf değildir.

Ölümün coğrafî şartlarla da ilişkisi kurulmuştur. Toplumların, sürekli insan hakimiyeti altına alamadığı şartlarla yüz yüze gelmesinin, onları, esrarengiz güçlere sığınmaya sevk ettiği düşünülmüştür. Çöllerde, deniz sahilleri ve dağlık bölgelerde ikámet edenlerin insan gücünü aşan tabiat hadiseleri ile sık sık karşılaşmasının onları, yüce bir güç sahibine sığınmaya teşvik ettiği tespit edilmiştir.

Ölüm korkusu aslında hayatımızdaki bir takım aşırılıkları dengelemek için gereklidir. İnsandaki bütün duygular gibi ölüm korkusu da itidal çizgide bulunduğu zaman faydalıdır. Ölüm korkusu olmasaydı, sosyal düzeni sağlamak, kötü niyetli insanların cemiyette anarşi çıkarmasını engellemek mümkün olmazdı. Bu korkuyu insanın çevreyle intibakına zarar vermeyecek bir seviyede tutmanın yolu, selîm bir akıl ve doğru dinî inançlardır. Gerçek bir hadise olan ölümden sürekli kaçış haleti, insanın dengesini bozar. Her olay gibi ölümün de insanın zihnî ve hissî yapısı üzerinde tesir bırakması normaldir.30 Ölümün ortaya çıkardığı korkunun insan hayatını içinden çıkılmaz bir hâl almaktan kurtarmanın çaresi iki maddede özetlenebilir:

1- Kişinin kendini psikolojik olarak ölüme hazırlaması. Nitekim, Kur’an’da bu gerçek, “Her nefis ölümü tadacaktır” (gibi gayet açık ve sade bir dille ortaya konmuştur. Dinimize göre dünya ahiretin tarlasıdır. Kişi dünyada ne yaparsa karşılığını âhirette alacaktır. Bu tespitte, mü’minin Allah’a inancıyla birlikte gelecekten ümitli olması da söz konusudur. Zaten insanları yaşatan ümittir. Ye’s ve karamsarlık hastalıkların da birinci sebebidir. Ahiretle ilgili yaşama ümidi, insanın varlığını koruma güdüsünü de tatmin etmektedir. Hiçbir akıl sahibi -bütün eksik ve kusurlarına rağmen- varlığının yok olmasını arzu etmez. Yokluk kötü, varlık iyidir. Kaldı ki, dünya hayatı insanın isteklerini gerçek anlamı ile doyurmaz, çoğu zaman bu imkândan insanlar mahrum kalır. Zulüm, adaletsizlik gibi insanın vicdâni/ahlâk boyutuyla ilgili arzuları burada genelde rencide olmaktadır. Ahiret, adaletsizlikler karşısında ilâhi mahkemenin kurulacağı, her hak sahibine hakkının verileceği bir âlem olacaktır. Başta Kur’an olarak bütün mukaddes metinlerde gerçekleşeceğine söz verilen “yüksek mahkeme”nin adaleti, dünyada incinmiş gönüllerin, gadre ve zulme uğrayanların yegane tesellî merciidir.

Ölüm korkusunun getireceği yıkıntı, dinin bir başka prensibi olan “dünyaya karşı aşırı hırs göstermemek” ilkesi ile desteklenir. Çünkü mü’minde hırs, zarar ve hüsran getirir. Hırs Allah’ın tabiata yerleştirdiği kanunları atlamak, çiğnemek ve onlara göre hareket etmemektir. Hırsta zımnî de olsa, Allah’ın rahmet ve keremine karşı bir töhmet vardır. Kişinin dini inanç ve bilgisine göre bunun dereceleri farklı olabilir.

2- Ölüm korkusunu yenmenin ikinci bir çaresi de ölüm sonrası için doğru bir inanç sistemine sahip olmaktır. İbn-i Sina’nın ölümden korkma sebeplerini tespit ederken buna dikkat çektiğini yazmıştık. Kısaca şu söylenebilir: İslâm, insanlara akıl ve hislerinin kabul edebilecekleri inançlar ve prensipleri getirmiştir. Bunun kaynağı Kur’an ve mütevatir hadislerdir. Ahiretle ilgili, bilgilerimizin bu iki temel kaynak ve vahiyle gelen çerçeveye uygun olması gerekir. İnsan bilmediği şeyden de korkar.

Dinlerin ve felsefelerin, ruhun ölümsüzlüğü, ölümden sonra yeniden dirilme, ölümden sonraki hayat vb. inanç ve düşünceleri bir tarafa, bütün insanlarda ölümsüzlük arzusu psikolojik bir gerçek olarak varlığını hissettirir. Hayatın sürekliliği ve bu sürekliliğin korunması, hayatın yapısında mevcut olan ana çizgilerden birisidir. İnsanı korkutan ve ürküten hayatın sürüp gitmesine inanmak değil, onun bir yerde son bulacağını hissetmek ve düşünmektir. Ölümü bir yokluk olarak düşünenler varsa da, ölümsüzlük arzusu en katı varlık inkârcılarının bile kolay kolay yakasını bırakmaz. Bir olgu olarak ölümün evrenselliği ne derece gerçekse, bir duygu ve arzu olarak ölümsüzlük isteği de, o ölçüde evrensel ve psikolojik bir gerçektir.31

Felsefecilerin Ölümsüzlük Açıklaması

Nefs âhiret hayatının başlangıcını teşkil edeceğinden onun ölümsüz olması gerekir. Öyle ise ölümsüzlük ve ba’s ahlâkın da gerçeklerindendir. Onu inkâr etmek ahlâkî değerlerin yıkımına yol açar. Bu itibarla, antik çağlardan beri bir çok filozof, nefsin ölümsüzlüğüne, iyinin iyiliklerinden dolayı mükâfat alacağı; kötünün de kötülükleri sebebi ile ceza göreceği başka bir hayatın varlığına inanmışlardır.

İnsanda odaklaşan bu iman, ilhama benzeyen gizli bir şuur halinde ortaya çıkarak, yaşadığımız dünya hayatının arkasında başka bir hayatın varlığını gösterir. Bu, insanda var olan tabiî bir şuurdur. Böyle bir şuur insana Allah tarafından konulduğu için de hata yapmaz. Yüce Allah her hangi bir kulu bir şeye ikna etmek istediğinde, ikna edilecekleri fikri onların fıtratına (tabiatlarına) yerleştirir. Hayatın ölümsüzlüğüne olan iştiyak ve istek de -diğer bir âlemde de olsa- beşerin nefislerinde yaygın olan hislerdendir. Bu iştiyaka doğru kuvvetle koşar, derunumuzda onu hissederiz. İnsânî özde var olan bu fıtrî emrin (durumun) sebebi de, bu ölümsüzlük olmalıdır. Mütefekkirler bu bekánın (sonsuzluk arzusunun) şekillerinin tasvirinde ihtilâf etmişlerdir. Ancak, insan nefsine bu kısa dünya hayatının, insan varlığının tamamı olmadığı ilhâm edilmiştir.32

İnsan sadece madde ve cisimden ibaret değildir. El, ayak, kemik, gövde, baş, vücudun iskeleti ve üzerindeki et ve kaslarımızın hakikat olması kadar akıl, -manevî duyguların merkezi olarak- kalp, hayal, ince lâtîfeler ve nihâyet ruhun da varlığını itiraf ederiz. Burada, ruh ile canlılık arasında fark bulunduğunu da düşünmeliyiz. Canlılık, fizyolojik, bedensel, kimyevî ve maddî bir takım faaliyetlerle açıklanabilir. Fakat ruh, bütün bu canlılık özelliklerinin de özü, motor gücü, olmazsa olmaz şârtıdır. Tâbir yerindeyse, o canların da cânânıdır.

İnsan tabiatında kendi benlik ve varlığını koruma güdüsü şuurlu ve şuursuz bir şekilde hükmünü sürdürmektedir. Bu güdü istek, ihtiyaç ve güçlü bir duygu olarak da varlığını gösterebilir. Bunun ilâhî dinlerin getirdikleri tekrar diriliş (ba’s) ve âhiret hayatı modeliyle örtüştüğünü söylemek mümkündür. Hökelekli’nin tespiti ile, Ahiret inancı ile ölüm korkusu arasında bir ilişki kurulsa da, bu, birinin ötekisini doğurduğu anlamına gelmez. Burada inanç ve değerlerin bazı psikolojik etki ve fonksiyonları olması normaldir. Ancak, dini psikolojik sebeplere indirgemek ve psikoloji ile aynîleştirmek gerçekleri birbirine karıştırmak anlamına gelir. Çünkü din yapı ve muhteva olarak psikolojiden bağımsız ve her bakımdan onu aşan bir tabiata sahiptir.33

Mü’min İçin Ölüm

Akıl ve ruh sahibi bir varlığın ölümü yokluk değildir. Özellikle Allah’a iman eden için ölüm, hayat vazifesinden bir terhistir; maddî ve mânevî güzelliklerin bulunduğu sonsuzluk âlemine geçiştir. Her şeyi hikmetle yapan Allah’ın, berzah, mîsâl ve ruhlar âlemi denen menzillerine; başka memleketlerine bir seyahattir. Bu seyahatle mü’min ruhlar, dünyadakilerin gördüğü yokluk ve ayrılık elemini hissetmez, tam aksine, daha yüce bir âleme yükselmenin saadetini yaşarlar.34

Mü’minin ruhu bedeninden misk kadar temiz bir koku halinde çıkar. Vazifeli melekler, mü’mine, “Sen, Allah’tan; Allah da senden razı olarak şu bedenden çık. Allah rahmet ve reyhanına kavuş” derler. Melekler onu sema kapısına, mü’min ruhların yanına getirir. Oradakiler haline imrenirler.

Kafire de, “Bu cesetten; kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık” denir. O da bir cîfe kokusuyla cesetten çıkar. Melekler onu yerin kapısına getirir.35 Oradaki vazifeli melekler kötü ruha baktıkları zaman onun haline acırlar.

İnsan, hayat sebebiyle, aklın nuruyla cismânî âlemde gezdiği gibi, rûhânî âlemde de gezer hatta -rü’ya hadisesiyle- misâl âlemine seyahat eder. O âlemler de onun ruhunun aynasında temessül eder.36 Misâl âleminin, insanın ruh aynasındaki temessülünden, o âlemin misafirleri olan ruhların dünyadakileri ziyarete gelebileceğinin anlaşılması gerekir. Bu da, yüce Allah’ın ruhlara vereceği izinle mümkündür. Burada, şeytan ve cinlerin kirli ve karanlık emellerine âlet olan bir takım ruh çağırma seansları düzenleyen kimseler bahsimizin dışındadır. İnançlarımıza göre bu tür şarlatanların yanına gelenler temiz ruhlar değil, kötü cinler veya şeytanlardır.37

Ölümün mahiyetinin ebedî aleme geçiş olması, dünyevi sevgi ve ilgilerimiz sebebiyle üzülmeyi engellemez. İnsan olması itibariyle Hz. Peygamber dahi biricik oğlu İbrahim’in ölümünde hüzünlenmiş gözlerinden yaş gelmiştir. Hz. Enes’in anlattığına göre, Hz. Peygamberlerle, oğlu İbrahim’in süt babası, demirci Ebû Seyf’in yanına vardıklarında İbrahim can çekişiyordu. Hz.Peygamber hüzünlendi ve gözlerinden yaş geldi. Ebû Seyf, “Sen de mi (matem tutuyorsun) ya Resulullah?” dedi. Peygamber (a.s.m.), “Gözümüz yaş döker, kalbimiz hüzünlenir. Fakat Rabbimizi razı etmeyecek söz sarf etmeyiz. Ey İbrahim senin ayrılmandan biz üzgünüz.” buyurdu. Başka hadislerde de görmekteyiz ki, ölünün ardından yas tutarak, Allah’ı insanlara şikâyet edercesine bağırıp çağırmak haram, hüzünlenmek ise câizdir.38

İnsan yer yüzünün en şerefli misafiridir. Hayatını Allah’a imanlı geçirmiş bir kişinin ölümü yokluk ve dehşet çukuru olarak görmesi mümkün değildir. O, ölümü, hayatın meşakkat ve sıkıntılarından bir terhis ve meşgaleye paydos olarak anlar. Bu idrak onda, belirli bir vakitten sonra ebedi ve sonsuz aleme geçmeye karşı içinde bir istek uyandırır. Ölmeye karşı ortaya çıkmış bu arzu aslında ebedî varolmaya yönelişin ilk belirtisidir. Bu arzunun, psiko-sosyal ve fizyolojik bir takım zorlayıcı sebepleri vardır.

Öncelikle, ihtiyarlık insana, dünya hayatına ait insanın arzu ve isteklerine kendine çeviren câzibeli şeyler üstündeki fânilik damgasını gösterir; fânilere bedel bâki bir sevgiliyi arattırır. Zaten yaşlanmış bir mümin, bir çok dostlarının kendinden önce geçtikleri ebediyet ülkesine gitmeyi ve oradaki dostlarını ziyâret etmeyi, ciddî arzular hale gelmiştir. Çünkü “bir yer, orada oturanla kıymet kazanır”. Yaşlı mü’minin nezdinde dostlar ahirete gidince, dünyanın da pek bir kıymeti kalmamıştır.

Özelde yaşlı, genelde bütün mü’minler, ölümün dünyanın sıkıcı ve stresli şartları arasından, Cennet bahçelerine geçiş olduğuna inanır. Dünya âhirete göre bir zindandır. Ölüm ise karanlık bir çukur değil güzel bir âlemin kapısıdır. Ruhların uçuştukları tatlı ve güzel bir âleme geçiştir. Hepsinden önemlisi, insanın kendini yaratan Rabbinin rahmet ve keremine kavuşmasıdır. Meşakkat ve sıkıntı bitmiş ücret ve mükâfat alma vakti gelmiştir.39

Değişik sebepler insanı ölüm beklentisi ve isteğine sevk edebilir. Hz. Peygamber bir müminin ölümünü istemek yerine Allah’tan hayırlı olanı dilemeyi tavsiye etmiştir. “Kendinize kötü temennide bulunmayın, hayır dua edin. Çünkü melekler söylediklerinize âmin derler.” buyurdu. O sekerat ânında ziyaret etmekte bulunduğu, Ebû Seleme’nin gözleri kapandıktan sonra şu duayı okudu: “Allah’ım, Ebu Seleme’ye mağfiret buyur. Derecesini hidâyete erenler arasına yükselt. Arkasında kalanlar arasında ona sen halef ol. (Başlattığı hayırlı işleri sahipsiz bırakma) Ey âlemlerin Rabbi, ona da bize de mağfiret buyur! Ona kabrini geniş kıl. Orada ona nur ver.” diye dua etmişlerdir.40

Ölümün Mesajı

1- Ölüm en büyük uyarıcıdır. Nasihat isteyene ölüm yeter. Evet ölümü düşünen dünya sevgisinden kurtulur; âhiretine ciddi çalışır. Ölümün bu husustaki fonksiyonu, tembelle çalışan kişinin akıbetleri kadar kesindir. Ancak psikolojik olarak insanın günlük hazlara aldanma, başına geleceğini kesinlikle bilmesine rağmen görmediğini erteleme düşüncesi, onu yanıltır. İnsan, “hazır bir dirhem lezzeti ilerideki bir batman tokada tercih edecek” kadar gafildir. Göz göre göre, “hız sınırını” aşarak trafikte para cezası ödeme “cesaretini” buna örnek verebiliriz. Ya da, aşırı süratin ölüm ve felâket olduğunu bilerek “trafik canavarı olmak” gibi…

2- Ölümü düşünmenin en mühim neticesi, ihlâsı kazanmak ve muhafaza etmeye vesile olmasıdır. İhlâs, yapılan işte, Allah’ın hoşnutluğu dışında bir şeye gönlünü kaptırmamaktır. Ölüm gerçeği insanı menfî bir gelişme olarak gösterişten (riyâ) alıkor; dünyaya sevk eden uzun emel ve arzuların (tûl-i emel) peşinde koşmaktan kurtarır.

3- Hayat Allah’ın varlık ve birliğini gösterdiği gibi ölüm de O’nun devamına delildir. Nehrin üzerindeki su kabarcıklarının bir müddet parlayıp sönmesi, gökteki güneşin sürekli orada bulunduğunu ispat etmesi gibi, ölen her canlının yerine peşpeşe yeni hayat sahiplerinin “gönderilmesi” de, onları yaratan bir Zâtın varlık ve devamına işaret eder.41

4- Ölüm, insan seviyesinde beden ve cismin; âlemde de maddenin ebedî ve sürekli olmadıklarını, onları çekip çeviren, halden hale döndüren bir güç sahibinin var olduğunu, her şeyin O’nun emri altında bulunduğunu gösterir. İnsanın kıyâmeti kendi ölümüdür. Öldüğü zaman kıyâmeti kopar, dünyası başına yıkılır. Kendi kıyâmetinden sonrasını düşünmesine vesile olacak şey ölümdür. Oysa o, sürekli dünyanın kıyâmetini merak eder durur.42

Bu noktada ölüm insana şöyle seslenir :

“Ey insan! Senin ömrün az, seferin ise uzundur. Bu uzun yolculuk için hazırlığın var mı? Tedâriksiz yola çıkmak, seni bir çok elemlere maruz bırakır. Yolculuk ise devam ediyor. Buradan kabre, berzaha, ahirete, Cennet ve Cehenneme giden uzun bir yolculuktasın. Bu gaflet ve unutkanlığın nedir? Deve kuşu gibi başını kuma gömmekle seni burada bırakmazlar. Senin, Allah’ı düşünmeyişin, gerçeği değiştirmez. Ne vakte kadar dünyanın gelip geçici şeylerine önem verip, ebedî ve sonsuz seferle ilgili hazırlıkları tehir edeceksin? Düşün ki, bir şehri en azından yüz defa mezaristana boşaltan ölümün, hayattan ziyade bir istediği var. Bu istek, kabir ve berzahta nur olacak, iman ve ameldir. İnsanın güvendiği akıl ve ilim (dünyevi bilgiler)den fayda yoktur. Bu uzun seferdeki nur, ancak Kur’an’ın güneşinden ve Rahman’ın hazinesinden alınabilir. Seni bu seferden müstesnâ kılacak bir yol varsa, ne alâ! Aksi halde Kur’an’ı dinlemekten başka çare yok. Kur’an ise, “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah’ın azabını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin!” der. (Lokman/31, 33)43

5- İnsanın Allah’a kulluk için yaratıldığını gösteren en önemli hadise ölümdür. İnkâr cereyanları ve sefâhat yolu, insanın mahiyetini son derece alçak bir seviyeye düşürmektedir. Çünkü, insan Allah’ı tanımaz ve tevekkül etmezse, hayatın sonsuz sıkıntı ve kederlerini sırtına yüklenmişçesine ağır bir yük altına girer. Oysa insan, nihayet derecede âciz ve güçsüzdür. Gerçekte o fakirdir. Çünkü, bir çok musibetlere hedef; elemli, kederli, süratle yokluk rüzgârları ile savrulabilir bir hayat ve dünya içinde bulunmaktadır. Sevdiği ve ilişki kurduğu şeylerden ayrılık, insan ruhunda onulmaz yaralar açmaktadır. İnsan hayatı, materyalist bir bakışa göre, dehşetli acılarla kabir karanlığına doğru yuvarlanıyor. İnsanın böyle bir sona doğru sürüklenmesi, onun şerefi ve sahip bulunduğu maddi manevi (akıl, kalp, ruh ve duygular vb..) kıymetli cihazlar ile bağdaşmıyor. Bu durum insana, hayat gerçeğinin bedenle sınırlı olmayıp ruhânî ve mânevî boyutunu düşündürmektedir. Öyle ise insan cesedden ibaret değildir. Cesedi beslemek için kalp, dil ve dimağ kesilip cesede yedirilemez. Yani, varlığından şüphe etmediğimiz mânevî ihtiyaçlar beden için feda edilemezler. Öyle ise, insan ruhunun devam ettiği öteki hayat olan kabir sonrası yolculuk, herkesin en mühim endişesi ve halledilmesi gereken meselesidir.”44

1. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2041; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 5/483.

2. Ölüm ve ecelle ilgili anonim hale gelmiş olan atasözü ve tekerlemeleri için bkz. Muallimoğlu, Necat, Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler, İstanbul 1983, Ölüm, Ecel, maddeleri.

3. Hökelekli, Hayati, Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, UÜİF Drg., sy: 3, c: 3, yıl: 3, Bursa 1991.

4. Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, 29. Mektup, 9. Kısım, Zeyl, 2. Hatve, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994. (Risale-i Nur Külliyatından yapılan iktibaslar kelimelerin günümüz Türkçesinde karşılıkları ile, konuyla ilgisine göre kısaltılarak yapılmıştır.)

5. Hökelekli, agm., s. 152-153.

6. Kısakürek, N. Fazıl, Çile, İstanbul 1996, s. 151.

7. Muallimoğlu, age., Ölüm Md.

8. Nurbaki, Yasin Suresi Yorumu, Damla Yay., İst. 1985, s. 122.

9. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 22. Söz, 2. Makam, 2. Lem’a, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 256.

10. Nursî, Sözler, 10. Söz, Zeylin 2. Parçası, s. 100.

11. A.C. Morrison’dan çvr. B. Topaloğlu, İnsan, Kâinat ve Ötesi, Dergâh Yay., 3. bsk., İst. 1977, s. 43.

12. Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 26. Lem’a, 14. Rica, 5. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 255, 256.

13. Nursî, Lem’alar, 2. Lem’a, s. 14.

14. Nursî, Lem’alar, 3. Lem’a, s. 22, 23.

15. Bilmen, Ö. Nasûhî, Dînî Bilgiler (Sualli-Cevaplı), İstanbul, tsz.

16. Ögke, Ahmet, Kur’an’da Nefs Kavramı, İnsan Yay., İst. 1997, s. 30, 31.

17. Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevî-i Nûriye, Şemme, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 161.

18. el-Adevî, M. Haseneyn Mahlûf, el Metalibi’l-Kudsiyye, fi ahkami’r ruh, ve asârihâl’l-Kevniyye, Mısır 1382-1963.

19. Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, 11. Şua, Dördüncü Mes’ele, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 184, 185.

20. Berzahtaki sual, azap ve nimetle ilgili ayetler için bkz: İbrahim, 14/27; Mü’minun, 40/45-46.

21. Müslim, Cennet, 67 (2867) Nesâî, Cenâiz, 114, (4, 102); Canan, İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muhtasar ve Şerhi, 15/376.

22. Canan, age, 15/380.

23. Buhari, Cenaiz, 67;59; Müslim, Mesâcid, 125; Ebû Dâvud, Cenâiz, 74.

24. Buharî, Sahîh, Vudu’, 55, 56; Cenaiz, 82, 89; Edep, 46, 49; Müslim, Tahare, 53, (70).

25. İbn Sinâ, Risâle fi def’i’ ğami’l mevt (Ölüm korkusundan kurtuluş) çvr: M. Hazmi Tura, Burhaneddin Mtb., İst. 1942; Ayrıca bkz. İbn Miskeveyh, Tehzîb-i Ahlâk, Mısır 1299, s. 81-84; Hökelekli, agm. s. 157.

26. Hökelekli, agm. s. 157.

27. Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan, çvr. Necla Arat, İst. 1982, s. 177, 198, 200.

28. Hökelekli, agm., s. 160, 161.

29. Hökelekli, Ölümle İlgili Tutumlar ve Dini Davranış, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sy: 2, Nisan 1999.

30. Habil Şentürk, Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül ÜİFD, sy: 1, İzmir 1983, s. 306, 308.

31. Abdulgani Abdulmaksut, İbn Sina’da Ölümsüzlük Problemi ve Mead’ı Anlamasına Etkisi, Kahire Ü. DUFD, sy: 15, çvr: Selim Özarslan, Fırat ÜİFD, sy: 4, 1999, s. 280

32. Abdulmaksut, agm, s. 163.

33. Hökelekli, Ölümle İlgili Tutumlar ve Dînî Davranışlar, İslâmî Araştırmalar, c: 5, sy: 2, Nisan 1991, s. 90-91.

34. Nursî, Mektubat, 24. Mektup, 4. Remiz, s. 279.

35. Tirmizi, Cenaiz, 10 (982); Nesâî, Cenâiz, 5 (4, 6); Canan, age, 15/241 vd..

36. Nursî, Bediüzzaman Said, İşârâtü’l-İcâz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 238.

37. Geniş bilgi için bkz. İbrahim Kemal Edhem, es-Sihr ve’s- Sehere min Minzari’l-Kur’an ve’s-Sünne, Cinler ve Ruh Çağırma adıyla çvr. Mustafa Tuncer, Ondokuz Mayıs ÜİFD, sy: 9, Samsun 1997, s. 301.

38. Buhari, Cenâiz, 44; Müslim, Fezâil, 62 (2315); Ebû Dâvud, Cenâiz, 28 (3126).

39. Nursî, Sözler, 17. Söz, s. 185-187.

40. Müslim, Cenaiz, 7 (920); Tirmizî, 7 (977); Ebû Dâvud, Cenâiz, 19, 21 (3115, 3118); Nesâî, Cenâiz, 3 (4, 5).

41. Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevî-i Nûriye, Lem’a, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 12.

42. Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Katre, s. 44.

43. Nursî, Mesnevî-i Nûriye, Onuncu Risale, s. 173.

44. Nursî, Lem’alar, 22. Lem’a, s. 172.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=7

——————————————————————————-

Çocuk ve Ölüm, Sabahattin Yaşar

Çocuğun içinde bulunduğu kapalı dünya gerçeği, her zaman araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Çocuğu anlamak için soru-cevap yöntemi belli bir noktaya kadar yararlı olabilmektedir; ancak yeterli olmamaktadır. Çocuğun kelime kapasitesi, soyut düşünme becerisi anlamayı olumsuz etkilemektedir. Bundan dolayı, araştırmacılar, çocuğun ölüm hakkındaki bilgisini, çeşitli varsayımlardan hareket ederek açıklamaya çalışmışlardır:1 fakat, varsayımlar da çocuğu anlamada yetersiz kalmaktadır; çünkü varsayımlar, kişinin anlayışına, inancına, hayata ve ölüme bakışına göre değişmektedir. Varsayımlar üzerindeki bu spekülasyonlar, çocuğu anlamanın en iyi yolunun anket yöntemi olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Çocuğun hayata bakışı, yaratılıştan getirdiği özellikleriyle çözülebilir. Esasında çocuk doğuştan “dindar” olarak dünyaya gelir.2 Çocuğun ilgi alanları, arzu ve isteklerinin doğuşu ve gelişimi incelenirken, çocuğun dini inanca eğilimli ve kabiliyetli olduğu3 görülür. Schleier, Macher, Remplein, Hurlock, A. Vergote, İbni Sina, Sokrat, Eflatun ve La Fontaine4 gibi düşünürler, bu kabiliyet ve meylin kendiliğinden meydana geldiğini ve insanın özünde doğal olarak varolduğunu söylerlerken gerçeği bir noktadan ele almışlardır.5 Nitekim bu yaklaşım Kur’an-ı Kerim’de, Rum suresi 30. ayette şöyle netleştirilmiştir: “Yüzünü hak din olan İslam’a çevir. O fıtrat dini ki, Allah insanları o din üzerine yaratmıştır. Allah yaratışını değiştirecek değildir; siz de Allah’ın yarattığını değiştirmeyin. İşte dosdoğru din budur; lakin insanların çoğu bilmez.”6 Hazreti Peygamber de (asm) hadis-i şeriflerinde, “Her doğan, İslam yaratılışında doğar; onu, anası-babası (başka dinde iseler) Hıristiyan, Yahudi, Mecusi yaparlar (bu dinlere sokarlar)”7 derken, çocuğun üzerindeki iç ve dış faktörlere işaret etmektedir.

Çocuğun zihnindeki Allah, ölüm, ahiret gibi kavramlar, çocuğun doğarken beraberinde getirdikleri ile sosyal çevre olarak kabul edilen aileden8 aldıklarının bileşimidir. Henüz somut olayları idrak edebilme aşaması içinde bulunan ve zaman zaman onu aşmaya çalışan çocuk, ölüm gibi soyut kavramları anlamakta haliyle hayli zorlanacaktır.9 Fıtratında taşımış olduğu nimetlerin gelişme ortamı aile ocağıdır.

Çocuğun Ölüme Bakışını Belirleyen Faktörler

Çocukların ölümle ilgili düşünceleri ve korkularının ve bununla başa çıkma yollarının nasıllığını belirleyebilmek için, gelişim evrelerini, zeka seviyesini, aile ortamını dikkate almak gerekecektir. Çocuğun ölüme bakışını ele almadan önce, Allah, Cennet, Cehennem, ahiret gibi kavramları nasıl algıladığını bilmek gerekecektir. Bu aynı zamanda ölüme bakışının da temelini oluşturacaktır.

Erken yaşlarda çocuk için Allah, melek, Cennet, Cehennem, ölmek, dirilmek gibi kavramlar birer sır perdesi içindedirler. Çocuğun ölümü doğru algılayabilmesi için, Allah’ı tanıması ve sevmesi gerekmektedir. Allah’ı sevmeden onun yarattığı ölümü doğru anlaması mümkün değildir. Bu noktada anne ve babanın çocuğu hayat, varlık ve yaratıcı konusunda bilgilendirmesi gerekir. Bu yapılırken, çocuğun karşısına kendi diliyle çıkılması, onunla kendi dilinde konuşulması, sorularına kendi diliyle yanıt verilmesi gerekmektedir.10

Çocuklar Allah fikrini büyükler yolu ile kelimeler ve ifadeler şeklinde aldıktan sonra bunların yorumunu da yine büyüklerle birlikte yapmak istemektedirler.11 Tabii ki çocuğun biyolojik gelişmesi, ruhi gelişmesi, zeka durumu ve onun fıtri yapısı dikkate alınmak durumundadır.

Eğitimciler bazı kavramların doğru algılanmasında temel olarak çocuğun doğum öncesi aylarının da önemli olduğuna vurgu yapmaktadırlar.

Ölüm konusunda 2 veya 3 yaşındaki çocuklarda kavramsal gelişim daha yeni olmasına rağmen, onlar ölümün biraz farkında olmuşlardır. 4 veya 5 yaşlarındaki çocuklarca evrenselliğe ve kaçınılmazlığa delalet eden ölümün iyice anlaşıldığı görülmektedir. 5 veya 6 yaşlarında ruh fikri, er-geç tashih gerektiren yanlış bir kavram olan maddi bir varlık gibi somutlaştırılmıştır. Bir çok küçük çocuk, gelişen inançları çözümleyememekte ve onları anlaşılamayan gizemli bir şey olarak kabul edilmektedir. 8 veya 9 yaşlarındaki çocukların Cehennemin varlığından şüphe etmesi geleneksel din anlayışından daha bireysel dini bir bakış açısına geçmenin ilk adımlarından biri olabilir.12 Yine 7 ile 8 yaş çocuklarının ölüm konusundaki tepkisi somut olay ve durumları vurgulamak şeklinde olmuştur. Genellikle ölüm ve faniliğe karşı tepki, yaş ilerledikçe artmaktadır.13

Ölüm konusu daha küçük çocukları da ilgilendirmektedir. Çünkü ergenlik çağındaki gençler için “kimlik problemi” gibi daha büyük sorun bulunmaktadır. Bir anlamda ölüm konusundaki yoğunluk başka ilgi alanlarının artmasıyla azalmıştır. İlkokul yıllarında çocuklar Cennetin nasıl olduğu ve bir insanın oraya nasıl gireceği konusunda düşünmek suretiyle ebedi hayata vurgu yaparlar. Bu değişiklik kademe kademe gerçekleşmesine rağmen, 11 ve 12 yaşından sonra Cennet hakkında soru ve şüpheler hızla gündeme gelmektedir.14 Özellikle çocukluk döneminde ve aynı zamanda ergenliğe kadar uzayan dönemde çoğu çocuk için Cennet, bulutların içinde veya uzay boşluğunda bir yerde bulunmaktadır. Cennetin somut, yerleşik tanımlamaları lise yıllarına kadar uzanmaktadır.15

Allah, ölüm, Cennet, ahiret gibi kavramların anlaşılması çocuğun zihinsel gelişimi ile doğru orantılıdır. 6-7 yaşlarında çocuk Allah’ı bir dev, bir büyücü veya gözle görülmeyen bir adam gibi; sekiz yaşına kadar çocuk Allah’ı “diğer insanlar gibi” algılar. 8 yaşından 12 yaşına kadar bu düşünce kademe kademe zayıflar.16 Çocuk herhangi bir kavramı anlamaya çalıştığı zaman yaptığı gibi çok defa zihinde Allah’ı…resmetmeye çalışmaktadır.17 Sekiz yaşından sonra Allah’ın soyut yapısının anlaşılmasında bir gelişme olmaktadır. Bu yaş çocuklarında ise, Allah şeffaf bir varlık türündendir. Sen onu göremezsin; ama o her yerde hazır ve nazırdır” ve ” O kocamandır”… O burada bulunduğu zaman okulda da olabilir.”18

Çocukların yaşları 13- 14′e geldiğinde Allah’a bakış açısı; “Allah göktedir. İyi insanları beklerken, bir aşağı bir yukarı yürümektedir.” şeklini almaktadır.

Çocukların Allah’ı; nazik, sadık, müşfik, vefalı ve samimi olarak tanımladıkları ifade edilmektedir. Zihinsel gelişme ile birlikte Allah’ın sıfatlarının anlaşılmasında ilerlemeler kaydedilmektedir.19 Yine yapılan anket çalışmalarında (Vianello, 1980) ilk olarak, Allah’ın her şeyi bilen (el-alim) sıfatının 6 ile 7 yaşındaki çocuklar tarafından anlaşıldığını, ikinci olarak, Allah’ın her şeye gücü yeten (el-kadir) isminin 8 yaşındaki çocuklar tarafından kabul edildiğini, son olarak da; Allah’ın her yerde hazır ve nazır olması ve onun ilahi yapısının 11 ve 12 yaşındaki çocuklar tarafından bilindiği gösterilmektedir.20

Çocuklar kendilerini mutlak seven olarak Allah’ı bilmektedirler. Hatta bu sevgi, sonradan kazanılmadığı gibi, insan doğasının temellerinden biri olarak sevmek ve sevilmek şeklinde çocukta Allah sevgisi de kendiliğinden oluşmuş bir sevgidir.21 Nitekim bir çok araştırmalarda çocukların Allah’ın mevcudiyetine dair tereddütler taşımadığı ve hatta yaratıcılık vasfını sorgulamayı irdelememektedirler.22 İçinde taşıdığı sevginin de gereği olarak, her şeyi yaratan ve veren bir Allah karşısında çocuk, kendi varlığını Allah’a borçlu olarak görür. Çocuğa göre O kendine bir hastalık bile verse, insan O’na kızmamalıdır. Yoksa Allah daha kötüsünü de verebilir. En iyisi, O’ndan gelene razı olmak gerekir.23

Çocuk için iyi anlaşılmış ve hazmedilmiş bir Allah inancı, aynı zamanda ölüm kavramının da iyi anlaşılmasını beraberinde getiren bir özellik arz eder.

Çocuğun hayata bakışını belirleyen dış dünya, çoğu kez hayatın şekillenmesinde birinci derecede etki meydana getirmektedir. Burada çocuğun içinde yaşadığı sosyo-ekonomik ve kültürel seviyeleri yüksek çevrelerde yaşları ilerledikçe bazı çocukların ilgileri, özlemleri ve istekleri türlü çevre koşullarıyla uyandırılmış olduğundan dış dünyaya çok yönlü bir açılma söz konusu olur.24 Çocuk kendini yetişkinler çevresinde bulur. Onlar da onu kendi dini hayatı ve dünyayı içinde alırlar. Buna karşılık, çocuk imkanlar elverdiği ölçüde yetişkinlerin dua edişlerine ve namaz kılışlarına küçük yaştan itibaren samimiyetle katılır.25 Hangi durum karşısında hangi tepkiyi verdiklerini dikkatle inceler. Bu süreçte en önemli etki anneye aittir. 8 yaşına kadar dini bilgileri kavramada en ideal insan anne26 olurken; en kolay öğreten kişiler arasında da birinci sırayı yine anne27 almaktadır.

“İyi Bir Anne Yüz Öğretmene Bedeldir”

George Herbert, “iyi bir anne yüz öğretmene bedeldir”28 ifadesiyle bu gerçeği ifade etmektedir. Napolyon da, “Bir çocuğun ilerde iyi ve kötü ahlaklı olması tamamen annesine bağlıdır.” derken, annenin çocuk üzerindeki tesirini dikkatlere sunmaktadır.

Annenin evde ve mutfakta, babanın işinde, meslek adamlarının işe zorlama durumu, hatta elleriyle bir şeyi tutuş tarzları bu müşahedelerin hazinesini teşkil eder.29 Çocuk ilk manevi telkinleri, ilk ahlak prensiplerini ve ilk görgü kurallarını evinde öğrenmeye başlar. Aileden alınan bu ilk bilgiler kişiyi ömrü boyunca etkiler. Ve sonra bu kazanılanlar kalıcı davranışlar olur.30

İnsanlar arasında iletişim vasıtası dil ile olduğundan, çocuğun seviyesine uygun bir dil kullanmak ve çocuğa göre oldukça ciddi kavramları (Allah, ölüm…) onların anlayabilecekleri bir seviyeye indirgemek gerekmektedir. Çocukta dini duygu ve düşüncenin fıtri olduğu, doğarken birçok kabiliyetleri de beraberinde getirdiği, bir anlamda çocuğun doğarken “dindar” olduğu fakat bunların geliştirilmesi gerektiği31 hususu, alan ilgililerinin savundukları durumlardır. Özellikle anne baba için, çocuğun hayata bakışının şekillendirileceği ve kişiliğinin temellerinin atılacağı ilk beş altı yıl32 oldukça önemli bir dönemdir. Bu anlamda aile, insan yaşantısı üzerinde daha doğumdan önce başlayan ve doğumdan sonraki ilk gelişim yıllarından sonuna dek etkinliğini sürdüren bir kuruluştur.33 Çocuk ileride yaşayacağı tavır ve davranışların çoğunu anne ve babasından almaktadır.

Ailenin de bu temel bilgileri destekler mahiyette çocuğa katkıda bulunmaları durumunda, çocuk, ölüm, ahiret gibi yorumlanması güç kavramları daha kolay anlama imkanına kavuşacaktır. Özellikle 10-12 yaşlarında çocuğun gündemi tamamen Allah, Cennet, Cehennem, öldükten sonra diriliş gibi konulardan oluşan sorularla meşguldür. Büyükleri bile şaşırtan sorular cevap aramaktadır. “En son dünyaya gelenin ve en son ölenin kim olacağını, ilk ölenin kim olduğunu ve neden öldüğünü, ölümün insana neden yapıldığını… Cennet ve Cehennemin nasıl kurulacağını, Cennetin çok güzel, Cehennemin çok korkunç olduğu söylendiği halde kendisinin hayalinde henüz canlanamadığını, fakat çok merak ettiğini34 gibi sorular karşısında anne ve babanın ya da eğiticilerin acele etmeden olgunlaşmış cümlelerle çocuğun sorularını dikkatle cevaplandırıp, onu ikna etmesi gerekmektedir. Çocuğun birçok sorusu çok amaçlıdır. “Yıldızlar geceleri neden parlıyor? gibi safiyane soruların ilerisinde, kendisinin ve dünyanın yaratılışındaki hikmeti anlamaya kadar uzanır.35 Bu sorular karşısında sosyal çevresinden gerekli desteği alamayan çocuk, mesela ölen bir yakını veya kardeşi karşısındaki tavrı, çok daha şaşırtıcı ve tehlikeli olacaktır. Çocuk anne ve babasının ölen bir yakını karşısındaki tavrını dikkatle takip etmektedir. Ölümü nasıl karşıladıklarını anlamaya çalışacaktır. Öğrenilenlerle çevresindeki uygulamaların uyuşup uyuşmadığına bakmaktadır. Annelerin kendi dini yaşantıları çocuğun Allah’tan korkmasında rol oynar.36 Burada çocuk bilgilerin uygulamasını annesinde görmekte ve örnek almaktadır.

Bu kavramlar çocuğu hiç verilmemişse, çocuğun duyguları geliştirilmemiş, köreltilmişse, iptidailiğini koruyarak, belki istenmeyen yönde sapmalar da olacaktır.37

Tabii burada düşünülmesi gereken bir husus da, çocuğa hangi yaşta dini eğitimin verileceği38 konusudur. Zamanlaması dikkate alınmamış telkinler ve bilgiler çocukta olumsuz sonuçların oluşmasına sebep olabilir. Anne ve babalar sonradan düzeltilmek zorunda kalınmayacak kavramları öğretmeyi amaçlamalıdırlar. Burada anne baba örneğinin ağır sorumluluklarını bilerek; evin, çocuk için insan karakterini şekillendiren ilk ve en önemli okul olduğunun bilinmesi ve ona göre adımlar atılması hususunun altını çizilmesi gerekmektedir. Hangi yaş dönemi olursa olsun, 10 yaşına kadar çocuk, model olarak anne ve babayı kendisine seçmektedir. Hayatın nasıl yaşanılacağını, hangi durumlar karşısında hangi tepkilerin verileceğini, dini emirlerin ve yasakların nasıl uygulanacağını bu okulda öğrenmektedir. 3, 5, 7, 9 yaşları arası çocuklar namaz, oruç, yemekten sonra Allah’a şükür duası ve benzeri ibadetleri bu okulda kazanmaktadırlar.

Yetişkinler Çocuğu, Çocuk Olarak Algılamalıdır

Çocukta ölüm oldukça mühim bir hadisedir. Ölümle karşı karşıya kalmanın daha önce hiç görülmemiş ve sıradışı bir davranışı ortaya koyduğuna hiç kuşku yoktur.39 Onun için yetişkinler olarak çocukları çocuk gibi algılanmalı, teçhizatlarının her zaman yetişkinlerden farklı, zaman zaman da eksik olduğunu gözden kaçırma hatasına düşülmemelidir.40 Çocuğa ulaşacak dili ve metodu yaşına, zekasına, biyolojik gelişimine dikkat ederek vermeliyiz. Bu durumlar dikkate alınmadan, alelacele verilecek cevaplar olumsuz bakış açılarını besler. Derinliğine dini anlayış olmadan, kalıcı, sağlam bir ilerleme olamaz.41

İçinde her türlü oyuncakların bulunduğu ve her istenilenin verildiği bir Cennet anlayışı karşısında çocuk, oraya gidişi çok fazla garipsemeyecektir. Onun için Allah’ı, ölümü değerlendirebilecek bir fikir alt yapısının gereği dikkatleri çekmektedir. Dini altyapısı tamamlanmış, inanç mantığı oturmuş bir çocukta ölüm; tabut ve kabir içine girmek olarak kabul ediyorlar fakat onların nazarında yine de Cennete girerler. Bununla birlikte ölüm kaçınılmaz olduğu halde ölen kişi Cennette tekrar yaşamaktadır. Ölümün hayati fonksiyonların durması anlamına gelmesine rağmen, ölen kişinin Cennette oyunlar oynayacağına inanmaktadır.42 Çocuk öncelikle kavramlar arasında nasıl bir bağlantı bulunmakta onu sorgulamaktadır. Ölüme geçmeden evvel, hayatı kimin verdiği ve neden verdiği, nimetleri kimin verdiği, ölümü kimin verdiği, amacının ne olduğu, Cennete ancak öldükten sonra gidilebileceği bağlarının çocuğa anlatılması gerekmektedir.

Daima gizemli tarafı ağır basan ölü kavramı anlatılırken ahiret inancı devreye girmektedir. Bir çok anne çocuklarının “ölen şimdi nereye gitti?” sorusuna “Cennete”, “Allah’ın yanına gitti” gibi cevaplar verirler. Oysa ki Allah ve Cennet kavramları da tıpkı ölüm gibi çocuğun anlayışında manevi anlamına ulaşmamıştır. Gidilen yerin Allah’ın yanı olması veya Cennet olması da ölümün şüphelerle karşılanmasına mani olmamaktadır.43

Cennet fikrini anlatmadan, öldükten sonra yeni bir hayatın başlayacağını belirtmeden, Allah’ın kullarını çok sevdiğini ve dünya ve ahirette ona çok şeyler verdiğini ortaya koymadan anlatılacak bir ölüm hadisesi, çocuğun dünyasında tamiri mümkün olmayan sonuçları beraberinde getirecektir.

Çocuğun ölüm kavramını gerçekçi bir şekilde algılayabilmesinde bu derece derece yaklaşımın etkisi bulunmaktadır. Çocuk durumu kavradıkça ölümün büyük bir kaygı konusu olmadığını anlamaya başlar.44 Ölümle ilgili sözlerin ağırlığını hafifletmek için kullanılan sözler (uykuya daldı) (Cennete gitti) (meleklerin yanında) ölüm korkusuna karşı kurulan çok ince engellerdir ve çocuğu şartlandırır.45 Fakat bu yaklaşımda doğru olmayan bilgiler yer almamalıdır. Büyükler, ebeveynler için yalancı mutluluğa vesile olacak bilgilerin çocuğa aktarılmasında zarar yoktur gibi değerlendirilse de, çocuklar konuya (ölüme, ölümle ilgili örneklere, anlatılanların doğru ve yanlışlığına) aldırmamazlık46 etmemektedirler. Çocuk ölüm karşısında bir şaşkınlık veya duyarlılık yaşarken, çevreden gelen şaşırtıcı mesajlarla şaşkınlığı daha da güçlenebilecektir. Bütün bu olup bitenleri çocuk bir bir değerlendirecektir. Hatta annesi ölen bir çocuk, kendisinin de ölmesi gerektiği işaretini alabilmektedir.

Tabii bunlar yaşanırken ölüme karşı savunma mekanizmaları da sürekli bir çalışma içerisindedir. Çok küçük çocuk ölümü düşünür, ondan korkar, onu merak eder, bütün hayatı boyunca kendisiyle birlikte kalan ölümle ilgili algıları kaydeder ve ölüme karşı büyülü bir etkiye sahip savunmalar geliştirebilir.47

Çocuğa ulaşma yollarından kabul edilen oyun, çocuk için etkili bir yoldur. Oyun diliyle birçok gerçekler çocuğun dünyasına taşınabilir. Çocuk oyundaki unsurları büyük bir titizlikle değerlendirir. Nitekim bir çocuğun elinden onun kendi çocuğu gözüyle baktığı tahta parçasını alıp da sobaya atıverin; çocuğun göstereceği tepki sizi korkutacaktır. Bunu yapmakla çocuğun gözünde düpedüz bir cinayet işleriz; çocuğumuz bir korkuyla donakalarak bizim elimizden ne kötülükler gelebileceğini sezip, kendisinin de tıpkı kendi çocuğu tahta parçası gibi bizden ne davranışlar bekleyebileceğini ve beklenmesi gerektiğini hisseder.48 Buradan anlaşılır ki, oyun diliyle çocuğa rahatlıkla ulaşmak mümkün ve etkili davranış yöntemleri bu tarzda çocuğa kazandırılmış olur.

Oyun arkadaşları çocuk için önemli bir çevredir. Onların nelerle ilgilendikleri, sorulara nasıl cevap verdikleri ve farklı olarak neler yaşadıkları da çocuğun dikkatini çeken hususlar olacaktır. Özellikle kendisinin sevdiği ve saydığı bir arkadaşının davranışları çocukta, taklidi beraberinde getirecek ve o davranışları kendisinin de yaşaması gerektiği kanaatini güçlendirecektir.

Çocuklar kendi arkadaşlarının önemli olaylar karşısında nasıl bir tavır takındıklarına da dikkat ederler. Ölen bir yakını karşısında çok ağlayan bir çocuğun tavırları diğer çocuklarda, “ağlamak gerekliymiş” gibi bir kanaati doğurur.

Ailenin ve yakın akraba çevresinin üzerinde titizlikle durduğu çocuğun, kavramlar karşısındaki tavrı daha bir net olacaktır. Allah’ın, ölümün, Cennet ve Cehennemin insanlardan çok uzak kavramlar olmadığını, onlardan korkmanın çok fazla faydasının olamayacağını düşünür.

Ölümle ilgili bir hayli altyapı elde eden çocuk, ölümün farkına vardığında, bu düşünce sistemi bir kargaşa içine girer; hayvanlar ve insanlar ölür ve ölümleri güdülerinin sonucu olarak açıklanamaz. Çocuklar yavaş yavaş ölümün bir tabii bir olay (Kanun-u İlahi) olarak anlamaya başlarlar. Herkes için geçerli ve kişisel olmayan bir yasa.49 Ve hatta durumu anladıkça ölümün büyük bir kaygı konusu olmadığını anlamaya başlar.50 Haliyle ölen bir yakını karşısında anne ve yakın çevresinin takınmış oldukları tavırlar içerisinde mesela, oldukça soğukkanlı bir tutum ne kadar olmaması gereken bir tutumsa, çok aşırı bağırıp-çağırmalar da olmaması gereken bir tutum olacaktır. Bir ayrılığı beraberinde getiren ölümün, daha sonra tekrar Cennette birlikte olunacak yaklaşımıyla etkisini azaltacaktır.

Burada dış çevre ile aile ortamı farklı tavırlar gösteriyor, inançlı-inançsız bakış açıları birbirine karışıyorsa, bunun nedenleri çocuğa izah edilmek durumundadır. Çocuğa bu açıdan çevresindeki anne baba ve akrabalarının telkinde bulunması faydalı olacaktır.

Tabii ki, aileler çocukta varolan bu tabii Allah inancının ne ağır duygusal, zihinsel yüklerle boğmalı ve ne de çocuğu gelişiminin bu yönünde yalnız bırakmamalıdırlar.51 Dini açıdan dış uyarılar çocuk ruhunun yapısına birebir karşılık gelmiyorsa, faydalı olmazlar.52

Zaten gelinen bu nokta çocuk için ölümün varlığını kabul ve yeni hayat için yapabileceklerinin muhasebesinin başlayacağı bir aşamadır.

Çocuklarda Ölüm Tasavvuru

Çocuğun ölümle ilgili düşüncelerini anlayabilmek ve bu düşüncelerin hangi yaş ve eğitimdeki çocuklarda nasıl seyir izlediğini bilmek anketlerin ortaya koyacağı bir sonuçtur. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da, çocuklarda ölüm kavramının oldukça derin bir gündemle ve yetişkinlerin bile tahmin edemeyeceği bir çeşitlilikle soruları bulunmaktadır.

Davranış bilimcileri konuyu yakından incelemek istediklerinde hep çocukların ölümle olağanüstü bir şekilde ilgili olduklarını keşfederler. Çocukların ölümle ilgili kaygıları çok yaygındır ve yaşantı dünyalarında geniş kapsamlı bir etki53 meydana getirmektedir. Beş yaşındaki oğlumla bir gün sahilde yürürken birden yüzünü başına bana doğru kaldırıp, “iki büyükbabamda ben onlarla tanışmadan öldü.” dedi. Bu ifade buz dağının yüzeydeki görüntüsü gibiydi. Bu konuyu uzun süredir düşündüğünden emindim. Bu tür konuları sıklıkla düşündüğünü sorduğumda garip bir şekilde bir yetişkin sesiyle, “her zaman düşünüyorum” diye cevap verince çok şaşırdım.54 Çocuk deyip geçmeden onların dünyalarında oluşan ve yer eden kavramları algılamasında yardımcı olmak gerekmektedir. Ölüm, çocukların çocukça dünyaları için hem duygu olarak ağır ve hem de içinden kolay çıkılması mümkün gözükmeyen bir mahiyet arzetmektedir. “Çocukların ölmeyeceği inancı; çocukların hayatın erken döneminde yararlandıkları yaygın bir teselli çocukların ölüme karşı bağışıklıklarının olduğu şeklindedir. Küçükler ölmez; ölüm yaşlılarda görülür ve yaşlılık çok çok uzaktadır.”55 düşüncesi çocuğu bir noktaya kadar teselli eder. Ama bu onun gündeminde sürekli bu şekilde devam eder demek değil. Çünkü çocuğun gündemi şartlara ve dönemlere göre farklılaşır.

Ancak Allah’a zihnen hazırlanmış bir çocuk, ölümün Allah tarafından gerçekleştiğini zorlanmaksızın kabule hazırdır. Fıtraten sahip oldukları çocuğa bu yakın hisleri vermektedir. Ölümün varolan bir gerçek olduğunu, değiştirilemeyeceğini, ondan korkulacağını ama yine de onunla insanın günün birinde karşılaşılacağını düşünmektedir. Yetişkinlerin rehberliği bu noktadan sonra devreye girebilir. Ölümün bir ceza olmadığı vurgulanmalı, Allah’ın bunu acımasızlığından yapmadığını anlatabilmek için Cennetin güzelliklerinden bahsetmelidir. Ölen yakınının Cennete gittiğini, yaptığı duaları Allah’ın ve onun duyduğunu söylemelidir. Allah’ın ölen insanlara rahmet edeceğine dair oluşturulan ümitler çocuk ruhunda huzur ve sükuneti sağlar.56

Çocuğun gerçek bir ölüm paniğine kapıldığını söyleyebilmek güçtür. Ona ölümü merak ettiren hakiki sebepler, daha önce tecrübe ettiği ayrılık, acı çekme gibi sebeplerdir. Bağlı ve bağımlı olduğu insanların bir anda kaybolması çocuğun zihninin kabul etmekte zorlandığı bir durumdur.57

Çocuğun, ölümü algılaması çok detaylı ve kapsamlı değildir. Başta anne olmak üzere diğer yakınların ve sevilen kişilerden bir gün müddetsiz olarak ayrılabilecekleri düşüncesi uzun süre benimsenemez ihtimaldir ki, çevrede karşılaşılan ilk ölüm olayının ardından en çok sorulan “niçin öldü?” sorusunun gerisinde ayrılık kaygısı uzanmaktadır.58

Daima gizemli tarafı ağır basan ölüm kavramı anlatılırken ahiret inancı devreye girmektedir. Bir çok anne çocuklarının “ölen şimdi nereye gitti” sorusuna “Cennete”, “Allah’ın yanına gitti” gibi cevaplar verirler. Oysaki kavramlar çocuğa aktarılmadan, sevdirilmeden “ölenin Allah’ın yanına gitmesi veya Cennete gitmesi” cevabı çocuğun ölüme karşı olan şüphelerini ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.59

Çocuk, somut olayları idrak etme dönemini yaşarken, ölüm gibi soyut bir kavramı algılamada haliyle zorlanacaktır.60 Onun için ilgilenen büyüklerin, hikayecikler veya örneklendirmeler şeklinde bu kavramları çocuğa aktarmasında fayda bulunmaktadır.

Ölüm olayının çocuğun dünyasına aksinin oldukça ciddi boyutlarda olduğunu belirttik. Çocuğun ölümü değerlendirirken ne gibi alt bilgilerle değerlendirdiği veya onu neyin üzerine bina ettiği, sorularına nasıl cevaplar bulduğu, cevaplar karşısında ikna olup olmadığı, tabut, kabir ve toprağın altı alemin nelere sahip olduğu gibi konularda hazmedilmiş bilgilere sahip olması sağlıklı düşünce üretiminin zemini hazırlanmış demektir. Bu temel olmadan mantıklı ve akla uygun yaklaşımlar oluşturabilmenin imkanı bulunmamaktadır.

Ölüm düşüncesinin bu kişinin durumuna göre değişen özelliğine göre yani her insanın inanç, düşünce, fikir, ahlaki ve manevi yapısıyla doğru orantılıdır. Düşünce tarihinde ölüm hadisesini açıklamaya çalışan düşünürler kendi fikir ve düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlar ve ölüme karşı alınacak tavırlar belirlemeye gayret etmişlerdir.61

Ölüm, hayatla birlikte ele alınması gereken bir olgudur. İnsan düşünen bir varlık olduğu için hayatın hemen yanı başında bulunan ve hayatın yokoluşunu sergileyen bir vakıaya duyarsız kalması düşünülemez. Ölümü hayattan uzaklaştırmak, insanı sadece içinde bulunduğu anı yaşayan hayvanın seviyesine indirmek demektir. Bu sebepten dolayı ölüme hayata sokmak mecburiyetindeyiz.62 Ölümle ele alınan hayat karşısında, kişinin bakışını belirleyen düşünce alt yapısı, onun nasıllığını ortaya çıkaracaktır.

Çocuğun ölümle olan tanışması, çocuğun annesi, babası veya sevdiği bir arkadaşının ölmesiyledir. Ölümü ele alırken, onun değişik bakış açılarının varlığı söz konusudur. Kendisini fark etme dönemi içindeki bir çocuğun, yani “ben” diye isimlendirdiği şeyin bir gün varolmayacağını anlaması varlığının şuuruna erişmesiyle eşanlamlıdır. Çocukların ben ve ben-dışı ayırımını yapmaya başladığı zamanın ölüm problemiyle kendi bilinci ölçüsünde ilgilendiği yaşlara karşılık gelmesi de bundan olsa gerektir. “Benlik”in fark edilmesi ölüm fikrinin fark edilmesi için bir önkoşuldur.63

“Kardeşim Cennetin Bir Kuşu Oldu”

Yetişkinlere ölümü anlattığınız gibi çocuklara anlatamayacağınız bir gerçektir. Bu çocuğun algılamasının basitliği anlamında değildir. Çocuk hadiselerin izahında tesadüflerin olabileceğini düşünemez. Bunun için her şeyin sebebini bulmaya çalışır.64 Kendiliğinden bir meydana gelişi çocuk da anlamlı bulmamaktadır. Çocuğun içinde bulunduğu ruh halini ve ölüm karşısındaki tavrını anlatan Bediüzzaman; “Nev-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, ahiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını taşıyabilirler. Çünkü, her vakit, etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle, onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki, hayatı ve aklı, o biçareye alet-i azap ve işkence edeceği zamanda, ahiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan sakladığı o endişeler yerinde bir sevinç ve genişlik hisseder, der: ‘Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyfeder, gezer. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlahiyeye gitti. Yine beni Cennette kucağına alıp sevecek. Ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim’ diye insaniyete layık bir tarzda yaşayabilir.”65 tarzındaki bir bakış açısından başka ölümü ve öldükten sonraki hayatı hoş gösterecek bir tablo olamaz.

İnsanlığın hemen hemen yarısını oluşturan çocukların, öldükten sonra yeni bir hayatın başlangıcı ve orada bütün nimetleriyle Cennetin varlığı bakış açısı; çocuklar için oldukça ağır olan ve dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilme66 gücünü verecektir. Hatta ahiret inancının çocuklarda hükmetmesi durumunda, ahiret inancı çocuklara manen der; “Cennet var, haylazlığı bırak.” Çocuk da o güzel mekana ulaşabilmek için bırakır. Çünkü çocuk doğru kabul ettiği şeye inanır. Çocukların ölüme bakışı kendi algılama biçimleriyle şekillenmektedir. Bu açıdan bazı çocuklarda ölüm, “ölüler ölü değildir; onlar dinlenmekte, anıt parklarımızda ebedi müziğin sesiyle uyumakta, en sonunda sevdiklerine kavuşacakları ölüm sonrası hayatın tadını çıkarmaktadırlar.67 İnancı konusunda şüpheleri olan insanlar için ölüm, bir stres kaynağı, hatta yok olup gitme sebebi olduğu için, korkuyu da beraberinde getirmektedir. Zira yokluk kavramı insanı korkutan bir özelliğe sahiptir. Bu yaklaşım çocuklarda büyük bunalımların temelini oluşturur.

Bir annenin üç yaş dokuz aylık çocuğuyla aralarında geçen konuşma dikkat çekicidir.

Jane, hiçbir dinsel bilgi almadı ve şu ana kadar tanıdığı hiç kimsenin ölümüyle bağlantılı olarak ölümle konuşmadı. Birkaç gün önce ölümle ilgili sorular sormaya başladı… Konuşma Jane’nin insanların de baharda çiçekler gibi geri gelip gelmediklerini sormasıyla başladı. Bir ya da iki hafta önce en sevdiği çiçeği öldüğü için çok üzülmüştü ve biz de onu çiçeğin baharda geri geleceğini söyleyerek rahatlatmıştık. Aynı şekilde değil ama, farklı bir şekilde, büyük bir olasılıkla bebek olarak geri geldiklerini söyledim. Bu cevap onu çok endişelendirdi -değişiklikten ve insanların yaşlanmasından nefret ediyor o- çünkü şunları söyledi, “Büyükannemin farklı olmasını istemiyorum, değişmesini ve yaşlanmasını istemiyorum” “Büyükannem ne zaman ölecek?” “Ben de ölecek miyim?” “Herkes ölür mü? diye sordu. Evet yanıtım üzerine gerçekten insan yüreğini burkan bir şekilde ağlamaya başladı.”

Tabii burada çocuk birbirinden farklı kavramlarla karşılaşmıştır. Yanlış bilgi çocuğun dünyasını hepten kargaşaya itmektedir. Çocuk diğer yaklaşımlara anlamlı cevaplar verirken; “büyükannesinin bebek gibi değişerek tekrar geri gelmesi fikrine anlam verememiştir. Anlaşılıyor ki çocuklara doğru bilgilerle ulaşmak önem arz ediyor. Önce anlaşılması güç de olsa, fakat mantığına uyduğu için sonradan tasdik edecektir. Nitekim Jerome Bruner, her konu herhangi gelişim aşamasındaki her çocuğa entelektüel bir dürüstlükle etkin bir şekilde öğretilebilir.68 demektedir.

Çocukta Ölüm Korkusu

İnancı ne kadar sağlam da olsa, yaş ilerledikçe çocuklarda ölüme karşı bir korkunun varlığı araştırmaların verileri içerisindedir. Çocukları üç grupta değerlendirerek, 5-8 çocukluk dönemi, 9-12 ergenlik dönemi öncesi gizlilik dönemi, 13-16 ergenlik dönemi şeklindeki araştırmada, çocuğun her üç dönemde ölümle bir ilgisinin varlığı dikkatleri çekmektedir. Burada özellikle gizliliğin altında, ölümün farkında oluş69 da yatmaktadır.

Çocuklarda ölüm korkusunun altında, bir daha o sevdiklerini görememe endişesi bulunmaktadır. Ölen bir kişi veya yakını karşısında, “hepsi bitti” çocuğun sözcük dağarcığındaki ilk ifadelerden birisidir ve “hepsi bitti” çocukluk korkuları içinde yaygın bir temadır.70 Bu tema çocuğu ciddi korkulara itmektedir. Bu şekildeki bir yaklaşımın ürünü olan düşünce çocuğu bir hiç olmak71 korkusuyla baş başa bırakacaktır.

Çocuğun zayıf yaratılışında ve nazik dünyasında oldukça önemli olan ölüm duygusu, kendi seviyesine ulaşmış fikir ve düşüncelerle beslenmediği takdirde, korku daha ciddi boyutlara taşınacaktır. “Dört yaşındaki bir kız çocuğu yaşayan her şeyin bir gün öleceğini öğrendiğinde yirmi dört saat boyunca ağlamış.”72 Çocuğu neden bu kadar ilgilendirmektedir. Çünkü bütün sevdiklerinden, oyuncaklarından ve her şeyden tamamen ayrılma hissi çocuk dünyası için oldukça ağır bir yaklaşımdır. Nitekim bu küçük kıza annesi hiç ölmeyeceğini söz verdiği için sakinleşmiş. Demek oluyor ki, ölüm sadece yok olup gitme anlamında çocuğa ulaştığında korkunçluğu çağrıştırıyor. Allah, Cennet ve öldükten sonra yeni bir hayat yaklaşımları çocuğa yabancı gelmektedir. Çocukların ölümü erken yaşta keşfettiklerine, hayatın en sonunda biteceğinden korktuklarına ve bu bilgiler kendilerine uygulandığında73 çocukta ciddi korku izlerine rastlanmıştır.

Çocukla ölüm konusunda konuşan büyükler, ölümün neden korkulacak bir kavram olmadığını çocuğu bu konuda kendisiyle sadece başbaşa bırakmamak gerektiği ifade edilmektedir. Çocuk bu konuda yalnız kalırsa, kendi kafasında icatlar yaparak daha korkutucu tablolar üretir. Çocukların ölümle ilgili inançlarının gerçekten dehşet verici olduğunu ve çocukların zihinlerini rahatlatacak yollar bulmaya zorunlu olduklarını74 bilmek gerekiyor.

Din yoluyla doyuma ulaşmış bir korkunun da kişiyi huzurlu kılması beklenir. Örnek olarak ölümü bir son değil, yeni bir başlangıç olarak kabul eden kimseler için ölüm o kadar korkunç olmasa gerektir.75 Nitekim bu yaklaşımlar çocuğa değişik semboller, masal veya hikayeciklerle anlatılabilir.

Yaşı büyük bir çok çocuk ölüm korkusunun canlılığını doğrulayarak hafifletmeye çalışır. Dokuz on yaşlarındakiler genellikle ölümle alay ederler. 5-6 yaş grubu çocuklarda ölümün şu şekilde algılandığı görülür; ölümün sebebi ne olursa olsun benimsenmek istemeyen, Allah tarafından gerçekleştirilen uyku ya da baygınlığa benzeyen bir hadisedir.76

Fakat nasıl tarif edilirse edilsin, ebeveyninden birisinin öleceğini düşünmek çocuklarda görülen fobilerin başında geldiğine göre, “niçin öldü?” sorusunun aynı kaygının yansıması olduğu söylenebilir. Duygu ve hayallerle yüklü olduğu bu dönemde çocuk, ölüm sebebini öğrenerek bağımlı olduğu kişileri gözden geçirir.77

Örneklendirmelerle çocuğun seviyesini yakalayarak konuyu aktarma daha etkili bir yoldur. Öldükten sonra tekrar dirilişi sembolize ederek; ölmüş ağaçların, kurumuş yaprakların, tekrar dirilip yeşertilmesi çocuk için bilinen bir durumdur. Aynı şekilde insanın oduna benzeyen kemiklerinin tekrar hayata kavuşturulması, tıpkı bahar mevsiminin ihyası gibi ele alınabilir. Nebatatın haşrini yapan Allah’ın, insanın haşrini yapmaya gücü yeteceği78 izah edilir.

Çocuğun dünyasında kendisini seven, şefkat eden, her türlü nimetlerle donatan, dünyada güneş, ay, yıldızlar, çiçekler, kuşlar, böcekler, dağlar, ağaçlar küçük hayvanlar yaratmış bir Allah kavramı ile bununla yetinmeyerek, hiç ölümün olmadığı, her türlü oyuncakların olduğu, süt ırmaklarının bulunduğu, ve her zaman istediğini yiyip içebileceğin, her türlü oyunların oynandığı bir Cenneti yaratması çocukların beğenisini alan, Allah’ın çocukları çok seven bir Yaratıcı olduğu hissinin uyanmasına vesile olacaktır.

Allah’ın dünya ile birlikte ikinci bir dünya yaratması, çocukların gözünde insanları çok sevdiğinin bir delilidir. O’na karşı olan kanaatlerin güzel olması, O’ndan geleceklerin de güzel olmasını netice verecektir.

Aslında bir anlamda çocuğun oyunu, onun kavramlar karşısındaki yaklaşımlarını sergilemektedir. Öldükten sonra dirilme, ahiret, Cennet, Cehennem kavramlarını çocuk rahatlıkla oyunlarında kullanabilmektedir. Çocuklar tekrar tekrar ölüm ve yeniden dirilme oyunları oynarlar. Ölüm hakkında bir şeyler öğrenme fırsatı çok boldur.79

Ölüm artık çocuk için bilinmeyen ve korkulacak bir kavram değilse, öldükten sonraki hayatın da olabileceği, Allah’ın onu da yaratmaya gücünün yeteceği akla uzak gelmeyecektir.

Çocuk ölen annesini, kardeşini tekrar görme arzusu içerisindedir. Ve bu arzu ona oldukça sıcak ve anlamlı gelmektedir. Hatta kabir ve tabuta girmiş olsa bile, Cennette tekrar görüşme arzusu çocuğa teselli verecek önemli bir yaklaşım olacaktır. Özellikle çocukluk döneminde ve aynı zamanda ergenliğe kadar uzayan dönemde çoğu çocuk için Cennet, bulutların içinde veya uzay boşluğunda bir yerde bulunmaktadır. Cennetin somut, yerleşik tanımlamaları lise yıllarına kadar uzanmaktadır.80

Annesi ölen bir çocuğun dünyasındaki dalgalanmalar oldukça ciddidir. Okul çağına gelmemiş çocukların gömme törenlerinden uzak tutulması tavsiye edilen bir durumdur. Çocuğa, “Annen Allah’ın sevgili kulu olduğu için öldü” biçimindeki açıklamalar çocuğu başka sorulara iteceğinden bundan ziyade; sevdiklerine öbür dünyada tekrar annesine kavuşacağını belirten açıklamalar81 çocuğa daha uygun tavsiyelerdir.

Çocuk ölen bir yakının nereye gittiğini sorması ve gittiği yerin nasıl bir yer olduğunu merak etmesi normaldir. Çocuk sebepsiz bir harekete anlam vermemektedir. Her olayın bir sebep-sonuç ilişkisi bulunduğuna inanır. Bu ilişkinin nasıllığı yaş gruplarına göre değişir.

Çocukları en çok meşgul eden ve onların sürekli alakalarını çeken konulardan birisi de “ahiret” hayatıdır. Bunları ölüm, ölüler, ölüm sonu hayatında insanın karşılaşacağı işlemler ve durumlar oluşturmaktadır. Çocuklar (7 – 9 yaş) insanın nasıl doğup öldüğünü, öldükten sonra dirilip dirilmeyeceğini, nasıl ve neden dirileceğini, ölenlerin şimdi diri olup olmadıklarını, ölenlerin neden geri dönmediklerini, orayı gerçekten merak ettiklerini, Allah’ın ölümü bize neden verdiğini, Cennetin ve Cehennemin gerçekten varolup olmadığını, Allah’ın her ikisini de neden yarattığını merak etmektedirler.82

“Bin Yaşına Kadar Yaşamak İstiyorum.”

Çocuk hep yaşamayı arzular bir yapıdadır. Ölünce nereye gidiyorsun? Kaç yaşındasın? İnsanlar kaç yaşında ölür? gibi sorulara çok kendi gündeminde bulunan cevabı vererek, “bin yaşına kadar yaşamak istiyorum. Dünyadaki en yaşlı insan olana kadar yaşayacağım”83 diye ısrar ederken, bunlar çocuğun masumiyet ifade eden yaşının düşünceleridir.

Çocukların, ahiret hayatını zihinlerine yakınlaştırabilmek için bazı misallerle ifade etmek daha doğru olacaktır. Mesela onların yakından bildikleri ve içinde yaşadıkları mevsimlere dikkatler çekilerek; “belki her senede, belki her mevsimde bir kainat, bir alem gider, biri gelir.”84 Yazın güze; güzün bahara tahavvülü katiyetinde, ahiretin varlığını yaratmak Allah’a hiç de zor gelmeyecektir.

Dünya ve ahiret, çocuğun rahatlıkla anlayabileceği; bir saray, bir ev örnekleriyle akla yakınlaştırılır. “Resul-i Ekrem (a.s.m.) risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de ahiretin kapısını açar.”85 Bir kapının açılıp, sonra ölümle birlikte başka bir kapının açılması, çocuğun aklına uzak gelmeyecektir. Dünya kapısını açabilen, ahiret kapısını da açabilecektir şeklinde O’na olan inancı pekişecektir.

Çocuğun aklına sığıştıramadığı, toprağın altının ve ondan sonrasının nasıllığını çocukla konuşmak gereklidir. Kesin ve net bir biçimde toprağın altının korkunç olmadığını açıklamalı, inanan insanların öldükten sonra Allah’ın mükafatlarını hak ettiğini söylemeli, sormadan önce kabir azabı gibi akaid konularına kesinlikle girilmemelidir.86

Çocuğun sorularını önemsemek ve ciddi anlamda cevap vermek gerekir. Çocuğun dünyası oldukça ciddi konularla da ilgilenmektedir. Her şey çocukça değerlendirilmemelidir. Allah’ın ölüp ölmeyeceği, insanları öldürecekse niçin yarattığı gibi yetişkinleri hayrette bırakan sorular87 hep onun ciddi zihinsel faaliyetlerinin bir sonucudur.

Dini inançlar ölüm problemine felsefenin ve bilimsel bilginin veremediği cevapları vermeye muktedirdir. Ahiret inancı bu bakımdan çocuğun ölümle ilgili bütün sorularını cevaplamayı kolaylaştırır.88 Çocuğa bütün bu birikimlerin aktarılabilmesi, haliyle bu bilgilerle donatılmış bir aile hayatını gerekli kılacaktır.

Konunun önemini dikkate alarak, böyle önemli bir yolu çocukla beraber yürümek durumundayız. Aksi halde bu yol birlikte yürünmeden çocukları asla anlayamaz, asla onlara yaklaşamayız.89 Ölüm, kabir gibi kavramlar çok net bir dil ile, ama oldukça tatlı bir üslupla çocuğa anlatılmalıdır. “Kabir var; hiç kimse inkar edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek.”90 şeklindeki net ifade karşısında, normal büyük insanlarda olduğu gibi, çocuklarda da üç farklı durum ve davranış şekli ortaya çıkmaktadır.

Birincisi; Allah’ın varlığına birliğine inanan, hayatı ve ölümü O’nun verdiğini düşünen, bir alemi bize kapatırken, yeni bir alemi bize açacağını kabul eden, Cennet ve Cehennemi yarattığını bilen bir bakış açısıyla ölümü ve öldükten sonraki hayatı değerlendirme söz konusudur.

İkinci olarak, ahireti tasdik eden, fakat sefahet içinde yaşayan insanların, günaha düşmüş ve devam eden insanların halet-i ruhiyesiyle ölüm ve ahireti değerlendirme.

Üçüncü yol ise; Allah’a, ahiret gününe, Cennet ve Cehenneme inanmayan bir insan gözüyle ölümü değerlendirme dikkatleri çekecektir.91

Burada çocuk gözüyle de bakıldığında en ağır ve tarifi en zor olan yol, ölümü bir hiçlik olarak, yok olup gitme, sevdiklerinden ebedi ayrılma olarak algılanan üçüncü yoldur. En karanlıklı bir yol olarak çocukların dünyasında derin ıztırapların ve ayrılık acılarının yaşandığı ve hatta çoğu kez çok olumsuz adımların atılmasına sebep teşkil eden bir tercih olarak, hayatı zehir eden bir tablosu bulunmaktadır. Bu tabloyu Bediüzzaman şöyle tasvir etmektedir; “bu hakikat-i haşriyenin neticeleri, insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayattar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir laşe hükmüne sukut edeceğini ispat eder.”92 Öldükten sonra dirilmeme gibi bir yaklaşım, bırakın fıtraten zayıf çocukları, büyük insanların bile hayatlarını zehir edecek, insan zihnini yiyip bitiren ve her vakit acı ve ızdıraplar içerisinde bırakan bir özellik taşır. Çünkü insanın aklı, kalbi, sürekli “nereden gelip, nereye gittiği” ile meşgul olmaktadır. Böyle bir bakış açısıyla bir insanın hayattan lezzet ve zevk alması mümkün değildir. Zaten insaniyet fıtratı böyle safsatayı reddetmektedir. Velev ki çocuklar da olsa bile. Hiçbir şeyin kendi kendine olmasının mümkün olamayacağını, her şeyde bir amacın ve maksadın varlığını anlatırken Bediüzzaman, böyle bir tablonun gülünçlüğünü; “eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “bu fikri kabul etmem” diye kaçacaktır.” Demektedir.93

Sonuç

Çocuğun ruhen en rahatladığı, aklen ve mantıken tatmin olduğu ölüm yorumu ahiret inancıyla oluşur. Dünyayı yaratarak içini sayısız nimetlerle dolduran Allah, bu davranışıyla insanları ne kadar da çok sevdiğini göstermektedir. Yine Allah dilerse yeni bir hayatı ifade eden ahiret hayatının kapısını insanlara açacaktır. Vadettiğine göre bunu yerine getirecektir. Çocukta bunu yapıp yapamayacağı kavramı oluşmaz, çünkü yaptığı bir örneği çocuk dünya suretinde görmektedir.

Anketler öldükten sonraki hayat konusunda, araştırmacılara oldukça faydalı sonuçlar çıkarmıştır. Anketlerden anlaşıldığına göre, çocuk dini terim ve kavramları daha çok aile ortamından öğrenmektedirler.

Günahkarların Cehenneme gideceğini büyüklerden duyan çocuklar, mezarlıkta mezarlara kulak verip acıdan inleyenlerin seslerini işitmeye çalışmışlar, çöken mezarların içine bakıp ölülerin yanıp yanmadığını araştırmışlardır. Konuyla ilgili Doğu ve Batı’da bir çok çalışmalar dikkat çekicidir. Ölüm ve öldükten sonraki hayatın varlığına ve fıtri olduğuna bir delil de ifade edeceğimiz diyalogda geçmektedir. Küçük yaşlarda annesini, babasını veya bir yakınını kaybeden çocukları en çok sakinleştiren cümlelerin “onlar artık Cennette yaşıyorlar ve sizi bekliyorlar, siz de zamanı gelip oraya gittiğinizde onunla görüşeceksiniz, hem de hiç ölmemek üzere. Allah ölen anneni, babanı sevmektedir. Ona ne isterse vermektedir.” şeklindeki cümlelerin olduğu anlaşılır. Konuyla şu diyalog ibret vericidir:

Küçük bir kız, bir çocuğun annesinin öldüğünü işitince kendi annesine şöyle sormuştur:

- Anneciğim ölü anne ne demek?

- Ölmüş, artık yürümeyen, konuşmayan bir kadın demek.

- Peki o zaman çocukları ne yapar?

- Şey, anne ölünce çocuklara ya babaları ya da teyzeleri bakar.

- Sen de bir gün ölü anne olacak mısın?

- Evet, ama buna daha zaman var.

- Çok, çok, çok zaman değil mi?

- Evet çocuğum.

- Senin ölmeni istemiyorum. Sen hep böyle yanımızda ol.

- Ben ölünceye kadar sen büyür kocaman olursun.

- Anneciğim, ya konuşan kısım, insanın içindeki konuşmalara ne olur?

- Bilmem bazıları diyor ki insan ölünce başka bir dünyaya gidip orada yaşar. Bazıları inanmıyor buna.

- Biz inanıyoruz değil mi?94

1. Yalom Irvın, Varoluşçu Psikoterapi, Çev. Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 133.

2. Bilgin Beyza (Prof. Dr.), Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları/185, Ankara 1988, s. 7.

3. Yavuz Kerim, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 107.

4. 3. Mevlana Kongresi (Tebliğler), Selçuk Üniversitesi Yayınları/71, Konya 1988, s. 76, s. 77, 81, 82, 92, 93.

5. Yavuz, s. 42, 125, 107; Konuk Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları/146, Ankara 1994, s. 21.

6. Kur’an-ı Kerim, Rum Suresi, 30. ayet, (Yeni Asya Gazetesi Neşriyatı, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Hazırlayanlar: İsmail Mutlu-Şaban Döğen, İstanbul 1991, s. 406.)

7. Ayesbeyoğlu Nevzat, İslamiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler ve Kur’an-ı Kerim’in Eğitim ile İlgili Ayetlerinin Tahlili, MEB, İstanbul 1991, s. 4.

8. Mangır Mine, Türk Ailesi ve Çocuk Eğitimi, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yayınları/1170, Ankara 1990, s. 1.

9. Konuk Yurdagül, Okul Öncesi Çocuklarda Dini Duygunun Gelişimi ve Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları/146, Ankara 1994, s. 92.

10. Zulliger Hans, Çocukta Oyunla Tedavi, Cem Yayınevi, İstanbul 1997, s. 91.

11. Bilgin, s. 92.

12. Din Eğitimi ve Araştırmaları Dergisi, Çocukların Dini Kavramları, (Çev. İlhan Yildız), Emre Matbaacılık, İstanbul 2000, s. 432.

13. DEA.Dergisi, s. 432.

14. DEA.Dergisi, s. 433.

15. DEA.Dergisi, s. 433.

16. DEA.Dergisi, s. 405.

17. DEA.Dergisi, s. 405.

18. DEA.Dergisi, s. 406.

19. DEA.Dergisi, s. 409.

20. DEA.Dergisi, s. 407.

21. Konuk, s. 76.

22. Konuk, s. 101.

23. Yavuz, s. 260.

24. Yavuz, s. 125.

25. Yavuz, s. 151.

26. Konuk, s. 26-27.

27. Konuk, s. 32.

28. Erdil Kemalettin, Aile Okulu, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1991, s. 30.

29. Öymen Hıfzırrahman Raşit, Eğitime Giriş-I, Yeni Desen Matbaası, Ankara 1965, s. 69.

30. Erdil, s. 5-6.

31. Yavuz Kerim, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1983, s. 40.

32. Mangır, s. 2.

33. Mangır, s. 1.

34. Yavuz, s. 87.

35. Öymen Hıfzırrahman Raşit, Eğitime Giriş-I, Ankara 1965, s. 67.

36. Konuk, s. 53.

37. Bilgin, s. 93.

38. DEA Dergisi, s. 437.

39. Yalom, s. 143.

40. Konuk, s. 101.

41. Bilgin, s. 3.

42. DEA Dergisi, s. 431.

43. Konuk, s. 92.

44. Yalom, s. 131.

45. Yalom, s. 182.

46. Yalom, s. 182.

47. Yalom, s. 142.

48. Zulliger, s.18.

49. Yalom, s. 141.

50. Yalom, s. 131.

51. Konuk, s. 101.

52. Konuk, s. 101.

53. Yalom, s. 129.

54. Yalom, s. 130.

55. Yalom, s. 162.

56. Konuk, s. 93.

57. Konuk, s. 90.

58. Konuk, s. 100.

59. Konuk, s. 92.

60. Konuk, s. 92.

61. 3. Mevlana Kongresi ( Tebliğler), Selçuk Üniversitesi Yayınları/71, Konya 1988, s. 76.

62. 3. Mevlana Kongresi (Tebliğler), s . 80.

63. Engin Geçtan, Varoluş ve Psikiyatri, İstanbul 1990, s. 41.

64. Konuk, s. 90.

65. Nursi Bediüzzaman Said, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 203.

66. Nursi, Sözler, s. 92.

67. Yalom, s. 183.

68. Yalom, s. 182.

69. Yalom, s. 154.

70. Yalom, s. 152.

71. Yalom, s. 151.

72. Yalom, s. 131.

73. Yalom, s. 182.

74. Yalom, s. 160.

75. Konuk, s. 14.

76. Konuk, s. 92.

77. Konuk, s. 44.

78. Nursi Bediüzzaman Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1993, s. 270-271.

79. Yalom, s. 144.

80. DEA Dergisi, s. 433.

81. Konuk, s. 93.

82. Yavuz, s. 87.

83. Yalom, s. 131.

84. Nursi, Sözler, s. 626.

85. Nursi, Sözler, s. 72.

86. Konuk, s. 93.

87. Konuk, s. 93.

88. Konuk, s. 92.

89. Yeniterzi Emine (Doç.Dr.), Mevlana Celaleddin Rumi, TDV Yayınları/161, Ankara 1997, s. 78.

90. Nursi, Sözler, s. 131.

91. Nursi, Sözler, s. 131.

92. Nursi, Sözler, s. 93.

93. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 182.

94. Bilgin’in eserinden iktibas edilmiştir, (Jersild Arthun, Çocuk Psikolojisi, Çev. Gülseren Günce, Ankara 1976, s. 50.)

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=10

——————————————————————————

Soru: İntihar nedir? Hayattan bıkmış, elinden hiçbir şey gelmeyen, bir çözüm de bulamayan kimselerin intihar etmesi caiz midir?

İntihar edenler için ahirette özel bir ceza var mıdır?

http://www.hikmet.net/tr/gundem_yazilari/a.55831.html

İntihar Arapça boğazlamak, boğazını keserek öldürme manasına gelen nahr kökünden gelir. İntihar ise kişinin, ya bir fiil yaparak veya yapması gereken bir şeyi yapmayarak kendisinin ölümüne sebep olmasıdır. Kur\\\’ân ve hadislerde bir insanın kendisini öldürmesi şiddetle yasaklanır. Bunun için “katele nefsehû: kendini öldürdü” kalıbı kullanılır. İntihar denince akla, -her ne kadar irade zaafa uğrasa bile- kişinin kendi hür iradesiyle ölümü seçip istemesi ve sonuçlarını bilerek kendisini öldürmesi gelir.

İslâm\\\’da korunması gereken beş temel şey vardır: Akıl, din, can, mal, nesil… Tek tek ayetlerden alınan hükümlere göre Kur\\\’ân ve hadislerin hepsini birden dikkate alarak ortaya çıkarılan bu ilkeler zaruriyattan sayılmıştır ve bunlar hüküm olarak daha kuvvetlidirler. Buna göre bir insan başkasını öldüremeyeceği gibi, kendisini de öldüremez. Kur\\\’ân’da “… kendinizi öldürmeyin!…” (Nisa, 4/29) buyrulurken, hadisler de intiharı şiddetle yasaklar. Hadislere göre intihar affedilemeyecek kadar büyük bir suç ve günahtır.

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste, “Kim kendisini dağdan atarak intihar ederse o cehennemlik olur. Oradaki cezası, kendisini devamlı dağdan atması şeklindedir. Kim zehir içerek intihar ederse, cehennem ateşinin içinde elinde zehir olduğu halde ebedi olarak ondan içer. Kim de kendisine demir saplayarak intihar ederse, cehennemde ebedi olarak o demiri karnına saplar.” (Buhari, Tıb 56; Müslim, İman 175; Tirmizi, Tıb 7; Nesai, Cenaiz 68; Ebu Davud, Tıb 11) buyrulmaktadır. Bu hadise göre kişinin, Allah\\\’ın bir emaneti olan kendi canı üzerinde tasarrufta bulunma hakkı yoktur. Büyük acı ve ıstıraplar içerisinde kıvranan insanlar için bile intihar meşru bir yol değildir.

Allah Resulü, intihara karşı tavrını göstermek için intihar eden bir kimsenin cenaze namazına katılmamıştır. (Müslim, Cenâiz 107) Bundan başka Hayber savaşıyla alakalı olarak anlatılan bir hâdisede anlatıldığına göre, o gün Müslümanlar arasında kıyasıya savaşan çevresi tarafından Müslüman olarak bilinen Kuzman isimli bir şahıs vardı. O, kahramanca savaşmış ve yaralanmıştı. Sahabiler onu över şekilde konuşunca, “O cehennemliktir” buyurmuştu. Kuzman sonunda yaralanmıştı. Yanına yaklaşıp kahramanca cihad ettiğini söyleyenlere, Allah yolunda cihad etmediğini başka bir niyetle mücadele ettiğini ifade etmişti, Gece olunca da artık yarasına dayanamadı. Kılıcının keskin tarafının üzerine yüklendi ve intihar etti. Bunu duyan Efendimiz, durumu açığa kavuşturan Allah\\\’a şükretti ve Hz. Bilal (r.a.)\\\’e halk arasında, “Cennete sadece Müslümanlar girecek. Şurası muhakkak ki, Allah bu dini, fâcir bir kimse ile de güçlendirir.” şeklinde ilan etmesini söyledi. (Buhari, Cihad 182, Megazi 38; Müslim, İman 173) Evet, Kuzman hâdisesi bize intihar etmenin ne gibi neticelere götüreceğini açık bir şekilde ifade ediyor.

Zehebî büyük günahları anlattığı “el-Kebâir” adlı kitabında yirmi dokuzuncu sırada intiharı zikreder. İntihar eden kimse dinden çıkmaz ama, büyük günah işlemiş olur.

Bazı cüz’i farklılıklar bir tarafa bütün ilahi din ve bu dinlerden kaynağını alan kültürlerde intihar normal bir davranış olarak görülmez. Yahudilikte de Hıristiyanlıkta da intihar tasvip edilmez. Ancak Yahudiler arasında bu konudaki bir yorum farkından bazen intihar tercih edilebilir.

Yaşama hakkı tabii haklardandır, onun elde edilmesinde kişinin bir katkısı yoktur. Canı veren Allah\\\’tır ve yine ancak O alabilir (Hicr 15/23; Kâf 50/43; Necm 53/44). Şu halde insanın bu hakkını ortadan kaldırmaya ve canına kıymaya yetkisi yoktur. İntihar aynı zamanda sosyal bir suç kabul edilir. Zira insan yalnız kendisi için değil toplum için de yaşar; topluma faydalı olmak onun bir görevidir.

Sonucunu hesaba katamayan insanlar üstesinden gelemedikleri problemler karşısında intihar ediyorlar. Bu ise çözüm olmaması bir yana insana öldükten sonraki hayatında daha fazla sıkıntı getirecektir.

Dünya Sağlık Teşkilâtı\\\\\\\’nın kayıtlarına göre 2000 yılında yaklaşık 1.000.000 kişi intihar sonucu hayatını kaybetmiştir. Son yarım yüzyılda % 60 oranında artan intihar olaylarının erkekler arasında ve özellikle sosyalist ülkelerde daha yaygın olduğu görülmektedir. Meselâ 1990\\\\\\\’lı yıllarda Rusya Federasyonu ve Litvanya\\\\\\\’da her 100.000 kişiden yaklaşık yetmiş üçü, Estonya\\\\\\\’da altmış dördü, Macaristan\\\\\\\’da ellisi, Kazakistan\\\\\\\’da elli ikisi ve Slovenya\\\\\\\’da kırk sekizi intiharla ölmüştür. Gelişmiş Batı ülkelerinde, bu rakamlar yaklaşık on beş ile kırk beş arasında değişmektedir. İslâm ülkelerinde ise bu sayı 100.000\\\\\\\’de iki kişiyi geçmemektedir.

İntihar eden kimsenin cenaze namazı kılınır mı?

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kendini öldüren kimsenin, cenazesi yıkanır, kefenlenir, namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Fetva bu şekildedir. Velev ki günah itibariyle başkasını öldürmekten daha büyük olsun. (İbn Abidin, 2/211-212, Kahraman Yay.)

Ehl-i sünnet âlimleri, Efendimiz (s.a.s.)’in intihar eden bir kimsenin cenaze namazını kılmadığını bildiren rivayette intihar eden kimsenin cenazesinin kılınmayacağına dair bir delil olmadığını kabul ederler. Zira, Efendimiz, başkaları böyle bir işe kalkışmasın diye intihar edenin cenaze namazını kıldırmamıştır. Bu, aynı zamanda intihar eden için de bir cezadır. Nitekim O (sallallahu aleyhi ve sellem), ilk zamanlar borçlunun da cenaze namazını kılmamıştı. Bu, intihar eden bu kimsenin namazını hiç kimsenin kılmadığı manasına gelmez. Hatta bazı hadislerde Allah Resulü’nün sahabilere cenaze namazını kendilerinin kılmalarını söylediği de rivayet edilir. Çünkü O’nun namazı ile başkasının namazı bir değildir. Allah, Efendimiz’in namazıyla alakalı olarak, “Çünkü senin onlar üzerine namazın, onlar için büyük bir huzur ve tatmin kaynağıdır” (Tevbe, 9/103) buyuruyor.

İntiharın sebepleri nelerdir?

İman zaafı intiharın en önemli sebeplerinden biridir. Ahlâkî ve manevî değerlerin zaafa uğradığı durumlarda kendisine sağlam bir dayanak bulamayan kimselere ölüm, yaşamaktan daha tercih edilebilir bir yol olarak görülmektedir. İlmî araştırmalar, dinî inançlarına bağlı kimseler arasında intihar etme oranının gerçekten çok düşük olduğunu göstermektedir.

Rahat bir hayat yaşayan bazı kişilerde bir eksiklik vardır: Sevgi. Buna boşluktan kaynaklanan can sıkıntısı, gerginlik, gelecek endişesi, korku, ümitsizlik, aşağılık duygusu ve suçluluk psikolojisini eklediğimiz zaman bazıları için sebepler hazır demektir.

Bu sebeplerin daha çok bulunduğu inançsız toplumlarda intiharın günden güne artmakta olduğu görülmektedir. İntiharların ne derece arttığını, ilim adamlarının sosyal problemleri ele alırken ortaya koydukları rakamlardan anlamak mümkündür. Binlerce insan her sene intihar etmekte ve kendi elleri ile hayatlarına son vermektedir.

Bazı yanlış kabullerin, dini ve örfü yanlış anlama ve uygulamaların sonucunda da intihar vak’aları meydana gelmektedir.

İntiharlar nasıl önlenir veya aza indirilir?

İntiharı önlemenin en önemli ve etkili yolu, sağlam bir iman ve dinî hayattır. Zira Allah\\\’a ve Âhiret Gününe inanan insan, hayatın sıkıntı ve meşakkatlerine karşı sabırlı ve dayanıklı olur. Din, ferdin ahlâkî yönden yetişmesini ve güçlü bir kişilik sahibi olmasını sağlar. Önemli olan kişinin sadece sosyal kurallara uyumu değil, kendi özel hayatı ve iç dünyasında da dinî ve ahlâkî emirlere uyumlu olmasıdır. Hemen hemen bütün dinlerde \\\”irade eğitimi\\\”ne yönelik uygulamaların olduğunu görürüz. İslâm dininde gün içerisinde belirli aralıklarla kılınan beş vakit namaz, Ramazan ayı içerisinde tutulan oruç, çok sade olan fakat kişiyi disipline eden ve ona irade gücü veren ibadetlerdir. Ayrıca dua ve tevekkül insanın hayır ve güzelliklere meylini artırır.

Tevbe ve istiğfar da şerre, kötülüğe olan meyillere sütre olur, kökünü keser, frenler. Bunun en önemli yolu da sürekli evrad u ezkar okumaktır. Bunun yanında, konuşurken yalan ve gıybetten kaçınmak, diğer insanlarla ilişkilerinde zulüm ve haksızlıktan uzak durmak gibi davranışlar, insanda güçlü bir iradenin ve şahsiyetin oluşmasına yardımcı olurlar. Dindar fert, günlük hayattaki bunalıma karşı daha dayanıklıdır. Dindarın, zorluklar karşısında sığınacağı manevî bir sığınağı vardır. O, irade açısından daha güçlüdür. Hayatın imtihanlarla dolu olduğunu ve sabretmesi gerektiğini düşünür. Bu imtihanları geçmen de iradesine ve duruşuna bağlı olduğunu bilir.

Akademi Araştırma Heyeti
——————————————————————————–

İntihar… http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/makaleler/0014.htm

Kişinin, doğuracağı sonucu bilerek, olumlu (yapma, etme) veya olumsuz (yapmama, etmeme şeklinde) bir hareketi ile ortaya çıkan her ölüm olayı intihardır. Bir kimsenin şakağına kurşun sıkarak kendini öldürmesi “olumlu ve doğrudan, yapıp etme sonucu”intihardır, yeme ve içmeyi terk ederek veya yanan bir evi terk etmeyerek ölmesi ise “olumsuz, gerekeni yapmayarak ve dolaylı” intiharın örnekleridir.
İntiharın kişiye ait bir hak olup olmadığı konusunda farklı düşünceler varsa da genellikle hukuk ve ahlak intiharı bir hak olarak görmemiş, intihara yardım da bir suç olarak kabul edilmiştir.

İntihar olayının tarihi de ve bilim alanında ele alınıp incelenmesi de oldukça eskidir. Emile Durkheim’in intihar konusunda yaptığı araştırmanın (1897) üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmiştir. Günümüze kadar çeşitli branşlarda intihar olayı ele alınmış, sebepleri sonuçları, önleme veya azaltma tedbirleri üzerinde durulmuştur. Araştırma sonuçlarına göre intihar olayının önemli ve belirleyici faktörleri arasında inanç boşluğu, bazı sapık inançlarda olduğu gibi inancın ve düşüncenin intiharı teşvik etmesi, psikolojik bunalımlar, psikiyatrik bozukluklar, ekonomik krizler, toplumun baskısı, bireyin yalnızlaşması vardır.

Durkheim’in sınıflamasına göre “bencil, özgeci ve anomik” intiharlar çeşidine göre faktörlerin de etkisi ve önceliği değişmektedir.
Kendi başlarına bırakılmış bireyler sürekli istek duyarlar. Erkekler veya kadınlar her şeyden önce kendilerini düşündükleri, toplumsal bir gurupla bütünleşmedikleri zaman, isteklerin gücüyle otorite ve yükümlülüklerin gücü “insanlığın kaderi ile uyuşan” bir ölçüye ve dengeye getirilemediği zaman “bencil intihar” eğilimi artar.

Hindistan’da kadınların, kocalarıyla beraber yanmayı kabul etmeleri, gemisi batan kaptanın onu terk etmeyerek ölmesi, mücadeleyi kaybeden bir askerin kendini vurması, Japonların uyguladığı harakiri örnekleri “özgeci intihar” çeşidine aittir. “İntihar dürtüsü toplumsal guruptan fazla kopmuş ya da yeteri kadar kopmamış olan iki tür insanı seçebilir. Benciller ötekilere oranla daha kolay intihar ederler, ama üyesi olduğu guruptan ayırdedilemeyen, kaderin darbelerine karşı koyamayan özgecilerin aşırıları da kolay intihar ederler”. (Durkheim’den naklenR. Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Ankara 1986, s. 330).Büyük siyasi olaylar sırasında azalan, ekonomik bunalım dönemi ile tam zıttı olarak aşırı refah dönemlerinde artan ve çağdaş topluma ait bunalımın tetiklediği intihar tipi daha ziyade “anomik”tir. Çağdaş toplumun bunalımı da bireyselleşme, yalnızlaşma -aracı kurumların zayıflaması veya yok olması yüzünden- bireyi topluma bağlayan bağlarda zayıflama sonucu ortaya çıkmaktadır.

Durkheim isteklerin sınırlandırılması, istek ile doyum arasındaki gerilimin dengede tutulması, birey ile toplum arasındaki bağın korunması ve böylece intiharların asgarîye indirilmesi için bir “disiplin”in gerektiği sonucuna vardıktan sonra bunun hangi yolla sağlanabileceği konusu üzerinde durmuş, kendi kültür çevresindeki aile, din ve siyaset guruplarını teker teker bu açıdan analiz etmiş, bunların uygun bir “toplumsal çerçeve” sunamayacağı sonucuna varmış ve kendi bulduğu çareyi şöyle ifade etmiştir: “Bireysel insan isteklerin insanıdır ve bu andan itibaren ahlakın ve toplumun birinci zorunluluğu disiplindir. İnsanın otoriter ve sevimliyani sevilmeye layık bir güç tarafından disiplin altına alınmaya ihtiyacı vardır. Kendini hem kabul ettiren hem kendine çeken bu güç toplumun kendinden (başka bir yerdeki ifadesi,ne göre meslek guruplarından) başka bir şey değildir” (a. esr. S. 334-335).

Durkheim’in intiharla ilgili bulgu ve düşüncelerini okuduktan sonra tahlillerini, kendi kültür çevresine kapanmış olarak yaptığı ve bunun için yetersiz kaldığı kanâatini edindim. Çünkü o aileyi bir kenara bırakırken “çağdaş toplumda ailenin işlevlerinin azaldığı, giderek küçüldüğü, ekonomik rolünün azaldığı, böylece bireyle topluluk arasında aracı olma kabiliyetinin bulunmadığı” tespitine dayanmıştır. Dini bir kenara koyarken de “dinlerin modern toplumlarda soyut ve entellektüel bir nitelik kazandıkları; bireyleri, tutkularını aşmaya ve din kurallarına göre yaşamaya çağırmakla beraberinsanın, dini hayatı dışında uyması gereken yükümlülük ve kuralları belirlemeyi beceremediği, bu sebeple geçmişte olduğu gibi disiplin okulları olamadıkları” tespitine dayanmıştır.
Probleme İslam din, tarih ve kültürü açısından baktığımızda bireyi topluma bağlayan, onu yalnızlık ve ümitsizlikten kurtaran, hayatının bütününü kurallar ve irşadlarla kuşatan bir din ve kültürün söz konusu olduğunu görürüz. Büyük ölçüde uygulamaya da yansıyan islâmî teoriye göre:

1. İnsan kendine ait, bu manada bireysel ve özgür değildir. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah insanın da beden ve ruhunun yaratıcısı ve sahibidir. İnsana ait bir ruh -ki, bunun adı nefistir- yarattığı gibi kendine ait ruhtan da ona üflemiştir; insanın bedeni fani, nefsi daim (ebedi âlemde, oraya uygun bir bedenle hayatına devam edecektir) ve ilâhî ruhu ise emanettir, âriyettir; vefat durumunda aslına rucû edecektir. Ruhu, nefsi ve bedeniyle Allah’a ait olan insan, O’nun rızası dışında emanet üzerinde tasarrufta bulunamaz; bu sebeple intihar, ilâhî emanete ihanet olur.

2. Bir müslümanın dünya hayatına bakışı şöyledir: Burası ahiretin ekin tarlasıdır; burada ekecek, orada biçeceğim. Dünya imtihan yeridir; insan hem bolluk ve refah ile hem de darlık ve sıkıntı ile imtihan edilir. Her iki durumda da sabredenler kazanırlar. Ebedî hayatta Allah’ın lütfedeceği nimetler, dünyada, Allah’a itaat yolunda çekilecek her zahmete değer.

3. İslam dini yalnızca fert ile Allah arasındaki ilişkiyi değil, ferdin diğer insanlarla ve canlı cansız varlıklarla ilişkisini de kapsayan çerçeve veya detay kurallar, irşadlar, yönlendirmeler içermektedir. İctihad kurumu, kendileri de, görüş ve yorumları da kutsal olmayan alimlerin, her çağda müminlerin Allah’a itaat ve dinin kurallarına uygun bir hayat düzeni içinde yaşamalarını sağlayacak yorum ve çözümler ortaya koymalarına imkan verir.

4. İslam ailesi, fizik olarak küçülse, daralsa bile dayanışma, karşılıklı haklar ve yükümlülükler bakımından geniştir, bireyleri birbirlerine sıkı (dini, ahlaki, hukuki, duygusal) bağlarla bağlıdırlar. Kur’an ve Sünnet’in üzerinde hassasiyet gösterdiği bir ilişki “akraba ilişkisi”dir; buna “sıla-ı rahim” denir, sıla-i rahime riayet edenlere önemli ödüller, etmeyene de oldukça caydırıcı cezalar öngörülmüştür. Bir mümin erkek yakını olan kadınların ve kime varis oluyorsa -o kişi yaşarken ihtiyaç içine düştüğünde- onun nafakasını temin etmekle yükümlü kılınmıştır. Şu halde akrabası varlıklı olan bir mümin aç ve açık kalmaz. Varlıklı akrabası olmayanların elinden de diğer müminler ve sonunda devlet tutar; tutmaya mecburdurlar.

İşte böyle bir dinin, bu dinin kurallarına göre oluşturulup işletilen bir aile ocağının, bütün müminleri din ve kök kardeşi, diğer insanları da -hepsi âdem ile Havva’nın çocukları olduklarından- kök kardeşi ve davet ümmeti (Hz. Peygamber’in dinine muhatap olmuş insanlar)olarak gören bir topluluğun (ümmetin) bir ferdi disipline etmesi, yalnızlık duygusu içinde bırakmaması, sevgi, merhamet ve yardım ile sarıp sarmalaması çok tabîîdir. Böyle olunca da intihara götüren yolların önemli bir kısmı kapanmış olur.

Durum böyle ise niçin müslüman topluluklarda da intiharlar oluyor?
Bu soru yerinde olmakla beraber cevabı da vardır:

1. Her müslümanın imanı, eğitimi, ahlakı, ruh ve beden sağlığı diğerine eşit değildir. Müslüman fertlerin iyi bir eğitimle iyi müslümanlar olarak yetiştirilmeleri konusunda önemli eksikler, kusurlar ve engeller vardır.

2. Adı müslüman olanfert ve toplulukların uygulamada da büyük ve önemli eksiklikleri, İslam’a yakışmayan, uymayan tutum ve durumları vardır.

Müslümanlık bir isim, bir etiket meselesi değil, iman, amel (uygulama, inanca uygun yaşama), ahlak ve şuur meselesidir.

————————————————————————————-
İNTİHAR… Şamil İslam Ansiklopedisi, intihar maddesi

İnsanın kendisini öldürmesi. Ne şekilde olursa olsun bir kimsenin kendisini öldürmesine “intihar” denir. İntihar Allah’ın yaratmış olduğu cana kıymaktır. Bu yüzden de büyük günahlardandır. İnsana canı veren Allah olduğu gibi, onu almaya yetkili olan da odur.

İntihar etmenin haramlığı ve ahiretteki tehlikesi ayet ve hadislerle sabittir.

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rıza ile gerçekleştirdiğiniz ticaret yolu hariç, batıl yollarla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir” (en-Nisa’, 4/29). Ayette, fiilen cana kıyma anlamı yanında, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işlemek, masiyete dalmak ve başkalarının mallarını batıl yollarla yemek sûretiyle kendisine yazık etmek, ahiret hayatını mahvetmek anlamı da vardır (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azim, İstanbul 1985, II, 235).

Amr b. el-As (r.a), Zâtu’s-Selâsil seferinde ihtilâm olmuş, hava çok soğuk olduğu için, su bulunduğu halde, ölüm korkusundan dolayı teyemmümle namaz kıldırmıştır. Durumunu Hz. Peygamber’e iletirken, yukarıdaki ayete göre amel ettiğini söylemiş ve Resulullah (s.a.s) Amr’ın bu yaptığını tasvip etmiştir (Ebu Dâvud, Tahâre, 124; Ahmed b. Hanbel, IV, 203).

Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Yedi helak edici günahtan uzak durunuz Denildi ki, ya Resulullah, onlar nelerdir?; şöyle buyurdu: Allah’a ortak koşmak, bir cana kıymak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, iffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadına zina iftirası yapmak” (Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, İman, 144).

İntihar geçmiş ümmetlerde de yasaklanmıştır. Cündüb b. Abdullah’tan Hz. Peygamber (s.a.s)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Sizden önceki ümmetlerden yaralı bir adam vardı. Yarasının acısına dayanamayarak, bir bıçak aldı ve elini kesti. Ancak kan bir türlü kesilmediği için adam öldü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; kulum can hakkında benim önüme geçti, ben de ona cenneti haram kıldım, buyurdu” (Buhârî, Enbiyâ, 50).

Hayber Gazvesi sırasında büyük fedakârlıklar gösteren Kuzman adındaki birisinin, sonunda cehenneme gideceği Hz. Peygamber tarafından haber verilmişti. Bunun üzerine Ashab-ı kiramdan Huzâî Eksüm, Kuzman’ı izlemiş ve O’nun, aldığı yaralara sabredemeyip, kılıcı üzerine yaslanarak intihar ettiğini görmüştür (Buhârî, Kader, 5, Rikâk, 33, Meğâzî, 38, Cihâd, 77; Müslim, İman, 179; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih, X, 266 268). Kuzman’ın ölüm şekli Allah Resulu’ne iletilince şöyle buyurmuştur: “İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, dış görünüşe göre, cennet ehline yaraşır hayırlı işler yaparlar; halbuki kendileri cehennemliktir. Öyle kimseler de vardır ki, cehennemliklere ait kötü işler yaparlar, halbuki kendileri cennetliktir” (Buhâri, Kader, 5, Rikâk, 33; Müslim, İman, 179).

İntihar edenin uhrevî cezası, intihar şekline uygun olarak verilir. Hadis-i şeriflerde “Kim kendisini bıçak gibi keskin bir şeyle öldürürse, cehennem ateşinde kendisine onunla azap edilir” (Buhâri, Cenâiz, 84). “(Dünyada ip ve benzeri) şeyle kendisini boğan kimse cehennemde kendisini boğar, dünyada kendisini vuran cehennemde kendisini vurur (azabı böyle olur)” (Buhârî, Cenâiz 84),

“Kim kendini bir dağın tepesinden atar da öldürürse cehennem ateşinde de ebedi olarak böyle görür. Kim zehir içerek kendisini öldürürse cehennemde zehir kadehi elinde olduğu halde devamlı ceza çeker” (Müslim, İman, 175; Tirmizi, Tıb, 7; Nesâî, Cenâiz, 68, Dârimi, Diyât, 10; Ahmed b. Hanbel, II, 254, 478).

İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, intihar eden dinden çıkmış olmaz, üzerine cenaze namazı da kılınır. Hayber Gazvesinde intihar eden Kuzman’ın cehennemlik olduğu bildirilmişse de, cehennemde ebedî olarak kalacağını belirten açık bir ifade yoktur. Bu yüzden intihar suçunu işleyenin cezasını çektikten sonra cehennemden kurtulacağı umulur. Ancak bunun için, intihar edenin son anda mü’min sıfatını taşıması ve intiharın helâl olduğuna itikad etmemiş olması da şarttır (Kâmil Miras, a.g.e, X, 270).

Hz. Peygamber’in, bıçakla kendisini öldüren kimsenin cenaze namazını kıldırmadığı nakledilir. Ancak bu olay, intihar edeni cezalandırmak ve başkalarını böyle bir fiilden menetmek amacına yöneliktir. Nitekim Ashab-ı Kiram bu kimsenin cenaze namazını kılmıştır (el-Askalânî, Bulûgu’l Merâm, terc. A. Davudoğlu, İstanbul 1970, II, 276-277). İmam Ebû Yusuf’a göre, intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça müntehir üzerine cenaze namazı kılınmaz.

Sonuç olarak, beden Cenâb-ı Hakkın insanoğluna verdiği en büyük emanettir. Bu emaneti, ruh bedenden kişinin kendi müdahalesi olmaksızın ayrılıncaya kadar korumak gerekir. Bunun için de, kişinin rûhî ve fizikî sıkıntılara sonuna kadar sabır göstermesi İslâm’ın amacıdır. Aksi halde intihar etmekle dünyevî sıkıntı ve problemlerini çözeceğini düşünen kişi, hemen intikal edeceği kabir ve daha sonra ahiret hayatında çok daha büyük sıkıntı ve felaketlerle karşılaşır. Hayat, en kötü şartlar altında bile güzeldir. Çünkü, ruh bedende kaldıkça Allah’tan ümit kesilmez. Her geceden sonra gündüz, her zorluktan sonra bir kolaylık vardır. Kulun Allah’a yönelmesi ve O’ndan yardım istemesi, sıkıntı ve problemlerin çözümünün başlangıç noktasını teşkil eder. Yüce yaratıcı umulmayan, beklenmeyen yer ve yönlerden kolaylıklar ihsan eder. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. O’na dayanan da güç kazanır.
————————————————————————————-

Eşim İntihar Etti… http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=106

[ Fıkıh ] 03.09.2004 tarihinde Saime sordu. 418 defa okundu

Allah rahmet eylesin eşim çok iyi bir insandı 4 yıl önce intihar etti. Hastanenin camından atlamış alkol çok alıyordu rahatsızlandı hastaneye yatırdık ameliyat oldu kan verdiler 3üncü günü hayal görmeye başlamış oğlum yanında idi ben İstanbul para için gelmiştim bursa da oldu günahkarmıdır bilinçli değildi çok üzülüyorum alkolü bırakacağını söylerdi mutaassıp biriydi. Beni rahatlatın teşekkürler

Alkol almak elbette İslamda büyük günahlardandır. İntihar etmek ise artık tövbesi mümkün olmayan bir sondur. Bunlardan Allaha sığınırız ve bunları hiç bir surette hafif göremeyiz. Ancak rahatlamanız için bildiğimiz hususlar şunlardır:

Bir insanın alkolik olması onu dinden çıkarmaz. Hz. Peygamberin arkadaşlarından birisi, yani bir sahabî efendimiz de eskiden kalma alkol alışkanlığını bir türlü bırakamıyordu. Bir seferinde onu suç üstü yakalayıp getirdiler. Cezası verildi. Bir süre sonra tekrar suçustü yakalandı, tekrar ceza verdiler. Üçüncü kez yakalanınca, bazıları onu azarladı, bu kadar da olmaz adi herif gibi laflar söylediler. Bu azarı duyan Efendimiz çok kızdı ve: O içti ama yine de Allahı ve Rasulünü seviyor. Siz ona nasıl böyle hakaret edersiniz. Kişi sevdiğiyle beraberdir, anlamında sözler söyledi. Bu size hatırlatabileceğimiz birinci husustur.

İkinci olarak şunu söyleyebiliriz: İntihar suçunun cezası cehennemdir, ama bu aklı başında olan bir insan için böyledir. İntihar eden birisinin biz hangi halde intihar ettiğini bilemeyiz. O anda bir bunalım geçirmiş ve aklını toparlayamamış olabilir. Böyle olan birisi de yaptıklarındaan sorumlu olmaz. Durum böyle olduğu için bizler intihar edenin kesin cehenneme gittiğini söyleyemeyiz.

Bu sebeple de onun namazını kılarız. Onun üzerine namaz kılmak demek, ona dua etmek demektir. Çünkü cenaze namazı duadan ibarettir. Öyleyse onun için sonradan dua etmek de caizdir. Şu halde onun için dua eder Allaha yalvarırsınız. Bunun kesinlikle ona fayda sağlayacağını söyleyebiliriz. Gerçek durumunu ise ancak Allah bilir.
—————————————————–

Yrd.Doç.Dr. Murat YILDIZ
D.E.Ü. İlahiyat Fak.
Din Psikolojisi

http://www.angelfire.com/psy/muratyildiz/calismalar.htm

Yayınlandığı yer: Akademik Araştırmalar Dergisi
Yıl: 1, Sayı: 3, ss. 178-188, 1996.

ÖLÜMLE İLGİLİ GENEL TUTUMLAR

GİRİŞ

Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle araştırma alanları genişlemiş ve çeşitlilik kazanmıştır. Bunun sonucu olarak, insanoğlu kendini tanımaya ve hangi durumlarda ne gibi tutumlar sergilediğini, bu gelişmelerin ışığında incelemeye koyulmuştur.

İşte bunlardan biri de, insanın ölümle ilgili tutumlarıdır. Psikolojinin çeşitli kolları, ölüme ilişkin tutumları, 1930′lardan itibaren (Amerika’da) bilimsel bir problem olarak öne sürmeye başlamışlardır (Chadwick, 1929; Becker ve Bruner, 1931; Bromberg ve Schilder, 1933, 1936; Schilder ve Wechsler, 1934; Middleton, 1936; Schilder, 1936; Nagy, 1938). Sonuçda, yüzlerce çalışma ortaya çıkmış, çok sayıda konferans ve seminer verilmiştir.

Bu çalışmamızda, ölüm hakkında yapılan araştırmaların bir bölümünün verileri ışığında ölümsüzlük arzusu ve ölüme ilişkin olarak, maskeleme, bastırma, korku, kaygı, meydan okuma, kabullenme, ölümü isteme,… gibi tutumlar hakkında bilgi vermeye çalışacağız.

Ölümsüzlük Arzusu

Teknolojik gelişmelerden önceki dönemlerde insan, ölüm olgusunu tahlil ederken, canlıları ilgilendiren bu büyük gerçekle karşılaştığında, ondan kaçmayı ya da ona karşı koymayı arzu etmişse de, genellikle fazla birşey yapamamıştır. Yalnızca, ölümü kabullenmekle yetinmiştir. Fakat, teknolojinin gelişmesiyle birlikte, ölümsüzlük arzusunun bir belirtisi olarak, insan ömrünün uzatılması çabaları da başlamıştır. Bu çabalar bir noktaya kadar başarıya ulaşmış, insan ömrü büyük ölçüde uzatılabilmiştir.

Hick (1990), Lerner’in (1970) Eski Yunan’da ortalama ölüm yaşının 20, Eski Roma’da ise muhtemelen 22 dolaylarında olduğuna dair ifadesini nakleder. Hick, 18. yüzyılda Avrupa’da ortalama ölüm yaşının 36 dolaylarında olduğunu, 1841′de İngiltere’de erkekler için yaşama umudu 40, kadınlar için 42 yıl olduğundan bahseder. Bugün ise, erkekler için 69-70 arasında olan ortalama ölüm yaşının, kadınlarda 75′e ulaştığını ve neredeyse dörtte üç oranında bir artışın sözkonusu olduğunu görmekteyiz (Hick, 1990).

İlmin ve teknolojinin gelişmesiyle, ölüme ilişkin en şiddetli tepki olarak soğukla tedavi (cryonics) teknolojisi gösterilmektedir. Bu metodu savunanlarının amacı, yeni ölmüş olanların, gelecekte bir gün teknolojik gelişme elverdiğinde, yeniden diriltilebilecekleri düşüncesiyle, gömülme ya da yakılmaları yerine, dondurulmalarını teşvik etmek ve sağlamaktır. Bu amaçla, başta Amerika Birleşik Devletleri’nde olmak üzere Avrupa ülkelerinde de bir çok dernek kurulmuştur. (Hick, 1990).

Konuyla ilgili, 13-16 Şubat 1993 tarihleri arasında, Sabah Gazetesi’nde çıkan bir yazı dizisinde, İngiltere’de genelde zengin ve ünlü insanların kendi istekleriyle (Aids, trafik kazası, çok sayıda da kanser vakası) 100-200 yıl sonra diriltilmek üzere, -70 derecede dondurulduklarından bahsedilmektedir. Ayrıca ölümsüzlük veya insan ömrünü uzatma konusunda, 4 Ağustos 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin ‘The Sunday Times’dan naklettiği bir haberde, Chris Winter adlı bir bilim adamının 30 yıllık çalışması sonucunda mikroçiplerin beyine uyarlanmasıyla ölümün sınırlarının zorlanacağı ifade edilmiştir.

Yine aynı gazetenin 13 Ağustos 1996 tarihli sayısında Harvard Üniversitesi profesörleri tarafından “Age 1” adı verilen bir gençlik geni bulunduğu, yapılan deneylerde toprak solucanının ömrünü dört misli artırıldığı ve insanlar üzerinde çalışmalara başlanıldığı haber olarak verilmektedir. Bu da, insanda ölüme karşı bir mücadelenin ve ölümsüzlük duygusunun bulunduğunu göstermektedir. Yani insanda var olan en derin ve en güçlü arzulardan birinin yaşama isteği olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, insanı ürküten, insana korku veren şey, hayatın bir yerde sona ereceğini düşünmek ve bilmektir.

Bu ölümsüzlük çabaları insanda ölümsüz olmaya karşı güçlü ve evrensel nitelikte bir arzunun olduğunu göstermektedir. Bu arzunun dış dünyaya yansıması ise farklı farklı olabilmektedir. Yukarıda zikredildiği gibi, maddi nitelikte bir ölümsüzlük arzusu olabildiği gibi, çeşitli eserler bırakmak suretiyle veya neslinin, isminin devam etmesi amacıyla çocuk sahibi olma isteği şeklinde de bir ölümsüzlük arzusu olabilir. Ruh sağlığı açısından dinler, mensuplarına sunmuş oldukları, öldükten sonra ebedi bir hayatın varlığına ait ifade ve sembollerle, ölümsüzlük arzusunun tatmininde önemli bir rol oynarlar.

Tarihî Süreç İçinde Batılıların Ölüme İlişkin Tutumları

İnsanın ölüme ilişkin tutumlarını ele alırken, tarihi süreç içinde, özellikle Batılıların ölümle ilgili tutumlarının önemli ve anlamlı değişikliklere maruz kaldığını ve ölümle içiçe bir hayat sürdürdüklerini görürüz. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar, genellikle mezarlıklar mabetlere yakın alanlarda yapılmıştır. Bu da, mezarlıkların yerleşim alanlarının içinde olduklarını gösterir. Bununla birlikte, ölüm yaşının düşük olması, çocuk ölümlerinin yüksek olması, bugünden farklı olarak aileleri ölüm olgusuyla daha sık karşı karşıya bırakmıştır. Yani insanlar, ailesinde veya çevresinde ölümle sık sık yüzyüze gelmiştir.

Ortaçağda insanlar, ölümlerini sezinleyip hazırlık yapar ve evlerinde, aileleri içinde ölürlerdi. Bu dönemde insanların ölümle ilgili en büyük korkusu, yalnız başına ölmekti. Ölümü yaklaşan kişi dinî ve örfî törenler düzenlerdi. Ölüme karşı bir direnme ve reddetme gibi tavırlar görülmezdi (Ariés, 1991).

Ariés’e göre, modern çağda Avrupa’da ölüm, tema ve ayinlerin görünüşteki sürekliliklerine rağmen, meydan okunan bir şey haline gelmiş ve bildik nesneler dünyasının dışına atılmıştır. Hayal âleminde ölüm, erotizm ile birleştirilerek, kurulu düzenden kopuşu ifade eder olmuştur. Böylece ölüm giderek başka bir biçim almıştır; bu biçim daha uzak ve daha dramatiktir, daha gerilim yüklüdür. Ölüm bazen yüceltilmiştir (Lamartine’in eserlerindeki güzel ölüm) ve kısa bir süre sonra da alçaltılmıştır (Mademe Bovery’nin çirkin ölümü).

Ariés, 19. yüzyılda ölümün her yerde hâzır ve nâzır hale geldiğini ifade ederek, cenaze merasimleri, matem kıyafetleri, mezarlıkların genişlemesi ve kabirlerin büyümesi, mezarlıklara hac ziyaretlerinin yapılması gibi hususların, ölümle olan eski sıkıfıkılığın zayıfladığını, yani gerçekten derin kökleri olan bu duygunun gücünün azaldığını söyler. Böylece zaman geçtikçe ölüm hakkında düşünmek ve konuşmak artık tabu ve yasak bir şey haline gelmiştir (Ariés, 1991).

Ülkemizde Ariés’in yaptığı çalışmaya benzer bir çalışmaya rastlamadığımız için, burada amacımız, Batılıların tarihî süreç içindeki ölüme ilişkin tutumlarını ve bunun ne tür bir değişikliğe uğradığını göstermek suretiyle konu hakkında bir fikir vermektir. Zira yukarda çizilen tabloyla, kültürümüzün tarihi sürecindeki ölüme ilişkin tutumlar ve tutum değişiklikleri arasında benzerlikler kurulabileceği kanaatindeyiz.

Bastırma ve Maskeleme (Ölümün Düşünülmesinin ve Konuşulmasının Tabu Olarak Kabul Edilmesi)

Alexander ve Adlerstein (1959) ölümle ilgili tutumlar olarak bastırma ve maskeleme tutumlarını ele alırlar. Onlara göre maskeleme, ölüm hakkında düşünme fırsatı bulamamak için kendini tamamen günlük işlere vermek suretiyle meşgul etmektir. Bastırma ise, ölüm kavramını şuurdan atarak etkisiz hale getirmektir. İleriye dönük planlarımızı yaparken çoğu kez ölümü hiç düşünmeyişimiz de bastırma türünden bir savunma mekanizmasına örnek olarak verilebilir. Yine oldukça yaşlı insanlarda sık sık gözlenen para biriktirme ve kimseye yardım etmeme gibi davranışlar ölüm düşüncesini bastırma davranışına örnek olarak verilebilir (Cüceloğlu, 1991, s.302).

Aslında, insanların ölüm ve ölümle ilgili ürettikleri kavramlara veya meydana getirdikleri törenlere, gelenek ve göreneklere baktığımızda, insanda bir bastırma tutumunun olduğunu görürüz. Bir kere ölümü, ölüm olarak adlandırmıyor, onun yerine “vefat etti”, “göçtü”, Allah’ın rahmetine kavuştu”, “ebedi uykusuna yattı”, “hakka erdi”, “hayatını kaybetti” gibi, anlamı yumuşatan deyimlerle ifade ediyoruz. Bu durum, büyük bir ihtimalle bütün toplumlarda ve bütün zamanlarda geçerli bir tutumdur. Daha da ötesi insanlar, ölümün yok olma değil bir tür uyku olduğunu göstermek için, cesedleri süsleme ve güzelleştirme çabasına girmişlerdir. Bu konuda Fromm (1991, s.182), özellikle Amerika’da, insanların ölüm bilincini ve korkusunu bastırmak için, cenaze törenlerinde cesedleri süsleyerek güzelleştirme çabası içinde olduklarını söylemektedir. İşte bu iki tutumun etkisiyle ölüm hakkında konuşmak Hick’in (1976) tabiriyle, bir tabu olarak görülmeye başlanmıştır.

Yirminci yüzyıla kadar cinsiyetle ilgili konuları konuşmak tabu iken, ölümle ilgili konuları konuşmak oldukça sıradan ve rahattı. Fakat günümüzde bu durum tam tersine dönmüş, seks sınırsız bir şekilde konuşulurken, ölüm neredeyse ağıza bile alınmamaktadır. Bununla birlikte, Amerika ve Avrupa’da bu tabunun farkına varılmasıyla yavaş yavaş ölüm konusundan da söz edilmeye başlanmıştır.

Hick (1976) de, ölümün bir tabu olduğunun farkına varmakla onu tabu olmaktan çıkarma sürecine girildiğinden bahsederek, 1971 tarihli Psychology Today’den şu alıntıyı yapmıştır: “Psychology Today’in okuyucuları açıkça, ölümün, seksten daha önemli olduğunu hissetmektedirler; okuyuculardan 30.000′den fazlası anketi cevaplandırmış, bunlardan 2000′den fazlası ise, cevaplarına değerli mektuplar eklemişlerdir. Bu anket, Psychology Today tarafından yapılan ve 20.000 kişinin katıldığı seks anketi ile elde edilen rekoru da kırmıştır. Öyle görünüyor ki, binlerce kişi ölüm konusunda dertlerini dökmek için uygun bir fırsat bekliyorlarmış, dolayısıyla dile getirilmeyen düşüncelerini yazdıktan sonra biraz rahatlamışlardır. Çok sayıda mektupda, ankete katılanların fazlasıyla memnun kaldıklarına işaret edilerek, böyle bir çalışmanın kendileri için ne kadar anlamlı olduğu dile getirilmiştir”.

Çağımızda ölümün, bir tabu haline gelmesinde, teknolojinin gelişmesiyle, hayat standartlarının iyileşmesi ve ölümün toplumdan kurumlara taşınmış olmasının etkisi büyüktür. Bugün tıbbî tedavi altında iken hastanede ölen bir kimsenin son günleri ağır uyuşturucular altında geçmektedir. Onun ölüme gidişi, artık ailesinin de katıldığı bir tecrübe olmadığı gibi, doğrusu kendisi de bu tecrübeyi bilinçli bir şekilde yaşamamaktadır. Dolayısıyla genel olarak ölüm, herkesin mecburen katıldığı bir olay olmaktan çıkarak, doktor, cenaze işleri yöneticisinin ve din adamının katıldığı bir durum haline gelmiştir. Ölümün bu şekilde kurumsallaştırılması, tıp ilminin imkanlarının, ölümün kolaylaştırılmasında kullanılmasını sağlamışsa da aynı zamanda bu, ölüme ilişkin kültürel tabunun artmasına da neden olmuştur. Doğrusu, paravanlarla çevrilmiş bir hastane yatağının gizliliği içinde uyuşturucular altında gerçekleşen bu olay, hiç konuşulmaksızın, çok kolay bir şekilde psikolojik perdeler arkasına atılabilir (Hick, 1990).

Cüceloğlu (1991, s.368) da bu konuda, Amerikan toplumunda ölüm konusunun hiç konuşulmadığını ve evinde rahat döşeğinde ölen kimseye ender rastlandığını ifade eder. Hasta hemen hastaneye taşınır ve öleceği kesinleşen hasta, “ölmesi beklenen hastalar odası”na konur. Birey öldükten sonra, cenazesi bu işlerde uzmanlaşmış bir şirket tarafından kaldırılır. Hatta bu işler o kadar ustaca yapılır ki, hastane personeli bile cesetlerle çok nadir karşılaşır. Örneğin, bir tıp öğrencisi, hastanede geçirdiği gün ve gecelerde, sedyenin hasta odasından alınıp, morga ya da cenaze arabasına götürülünceye kadar yapılanlardan hiçbirini görmediğini ifade etmiştir (Kübler-Ross, 1987. s.12, ayrıca bkz., s.23).

Hick (1990), Gloset ve Strauss’dan (1965) şöyle bir alıntı yapar: “Ölümlülük durumuyla ilgili sosyal ve psikolojik problemler, ölen bir kimse ölmekte olduğunu bildiğinde çok daha vahim olmaktadır. Bu yüzden, Amerikalı hekimler hastalarına ölümün yaklaşmakta olduğunu hissettirme konusunda son derece gönülsüzdürler ve hemşirelerden, sorumlu doktorun iznini almadan, bu durumu ifşa etmemelerini beklerler”.

Pattison’a (1974) göre, günümüzde ölümle ilgili kültürel içerikli dört tutum geliştirilmiştir: Ölümü yadsıma, ölüme meydan okuma, ölümü isteme ve ölümü kabullenme. Ona göre, Amerikan Kültürü genellikle, ölümü yadsıma tutumunu benimsemiştir ve bu nedenle doktorların çoğu, ölmekte olan hastalara gereğince yardımcı olamamaktadırlar. Üstelik doktorlar, diğer insanlara oranla ölümü en çok yadsıyan gruptur. Hastanelerde çalışan doktorlar ve sağlık personeli, incitme ve tedirgin etme kaygısıyla, ölmekte olan hastalarla konuşmaktan genellikle kaçınırlar. Oysa ölümü yaklaşan hastaların ölüme gidişlerinin hatırlatılmasından kaçınmak bir yana, çoğu kez konuyu tartışmaya istekli oldukları bilinmektedir (nkl.: Geçtan, 1992, s.123).

Sontag (1988) konuyla ilgili olarak, özellikle kanser ve verem hastalıklarının ölümle özdeşleştirildiğini söyleyerek, bu hastalıklara yakalananların doğrudan doğruya ölümle karşı karşıya kalmış olduğunu ifade eder. Sontag, günümüzün ölüm karşısındaki genel tutumu olan “tabu” anlayışının, bu tür hastalıklar karşısında da gösterilmekte olduğunu belirtir. Günümüzdeki yaygın anlayışa göre hastalara kanser oldukları söylenmiyor. Çünkü, kansere ilişkin oluşturulmuş mit ve imajlar, hastayı ruhsal çöküntü içine sokmaktadır. Yukarıdaki ifadelere paralellik gösteren bir bulgu da Feifel (1959) tarafından ortaya konmuştur. Feifel, ölmeye yakın bir çok hastanın ölümü konuşmak istemesine rağmen, tıp mesleğindekilerin bu konuyu konuşmaktan kaçındığını belirtir.

Günümüzde ölüme ilişkin böyle bir tutumun gelişmesinde kitle iletişim araçlarının etkisi küçünsenmeyecek derecededir. TV ve sinemalarda insanların öldürüldüğünü yetişkinler kadar çocuklar da görüyorlar. Amerikan Pediatri Akademisinin 1971′de yapılan bir toplantısında bildirildiğine göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde 14 yaşına basmış bir çocuğun, ortalama olarak, televizyonda 18.000 kişinin öldürüldüğünü görmüş olabileceği tahmin ediliyor (günümüzde bu oran daha yüksektir).

Ne var ki bu durum, ölümlülüğümüzle yüzyüze gelmemizi sağlamıyor, tersine bu, ona karşı başka bir savunma yani ölümle karşılaşmamanın başka bir çaresini oluşturuyor. Zira ekrandaki 18.000 ölüm, basit bir şekilde, ölümü eften püften bir şey durumuna düşürmektedir ve seyirciye bunun gerçek olmadığı kanaatini aşılamaktadır. Bu kadar çok ölüm, ölüm olgusunu ekranın büyülü dünyasının bir parçası haline dönüştürüyor ki, burada olaylar bilinçsizce, gerçek dışı olarak paranteze alınıyor. Şüphesiz TV ekranları zaman zaman bize savaşta öldürülmüş veya tabii bir faciada ölmüş gerçek cesetleri de göstermektedir. Bu durum ölümü görünür kılar, fakat bu istisnai bir ölüm şeklidir, dolayısıyla sıradan bir kişinin beklediği son ve mukadderat da değildir (Hick, 1990).

Kitle iletişim araçlarının etkisine ilişkin Türkiye’den bir örnek verelim: 14 Aralık 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’nde manşetten yayınlanan bir haberde, televizyon programlarının izleyiciler, özellikle çocuklar üzerindeki olumsuz etkisine değinilmektedir. Haberde, TV. kanallarında haftada ortalama 600 filmin hiç bir denetime tabi tutulmaksızın yayınlandığı ve sadece 11 Aralık 1993 Cumartesi günü, saat 9.00-23.00 arasında yedi ayrı kanalda yayınlanan programlarda 500′e yakın kişi öldürüldüğü, 600′den fazla yaralanma olduğu ifade edilmektedir. Cinayetlerle, katliamlarla ve dehşete düşürücü sahnelerle dolu olan programları izleyen özellikle çocuk seyirciler olumsuz olarak etkilenmektedirler. Bir video kaset gibi olan çocuklar, seyrettiği programın etkisinde kalarak, suç işlemeye meyilli bir kişilik oluşturabilmektedirler. Hick’in ifade ettiği gibi, filimlerde ölüm olayına bu kadar yoğun bir şekilde şahit olmak ölümün, senaryonun bir parçası gibi algılanarak gerçek olmadığını kabul etmeye yol açabilir, yani gerçek ölüm olaylarının algılanmasında da bilinçsiz olarak ölüm olgusu, gerçek dışı gibi algılanabilir.

Ölümle İlgili Diğer Tutumlar

Ölüme meydan okuma eğilimi, içinde yaşadığımız kültürün doğal bir sonucudur. Folklorümüz ölüme meydan okuyan kahramanların hikayeleri yönünden oldukça zengindir. Destanlarımız savaşlarda ölüme meydan okuyan kahramanlarla doludur. Ulubatlı Hasan, Kesik Baş, Genç Osman, Hz. Ali, Hz. Hamza,… gibi şahsiyetlerle ilgili hikayelere, kıssalara, destanlara baktığımızda, altında şehadet mertebesine ulaşma arzusunun yattığı bir ölüme meydan okuma davranışıyla karşılaşırız. Ayrıca intihar komandolarının (Japon kamıkazeleri gibi) ve dublörlerin davranış biçimlerini de, ölüme meydan okuma davranışına örnek verebiliriz. Ölüme meydan okuma tutumunun bir türü de, çok sayıda kişinin ölümüne yol açan kazalardan sağ çıkanlarda görülür. Bu kişiler, ölümle kumar oynamış ve kazanmış olma biçiminde bir duygu yaşar; bazıları daha sonra karşılaştıkları benzer durumlarda, bu yenilmezlik duygusunun etkisiyle kendilerini gereksiz yere tehlikeye atarlar.

Kültürümüzde ölüm isteği, sanıldığından daha yaygındır. Ölüm bazen kişinin yaşamakta olduğu çatışmalar için bir çözüm yolu olarak görülebilir. Kimi insan, başkalarından öç almak ve onları, üstesinden gelemeyecekleri suçluluk duyguları içinde bırakmak amacıyla kendini öldürebilir. Ağır bedensel sakatlıkları olan kişilerde ve kendisini işe yaramaz bulan mutsuz yaşlılarda da ölme isteği sıklıkla görülür. Bazı nevrotik ve psikotikler, sevilen kişilere ölüm yoluyla ulaşma düşleri yaşarlar. İnsandaki ölüm isteği genellikle bilinçdışında yaşanır. Örneğin, aracını mantıkdışı bir hızla sürme alışkanlığında olan kişi, böyle bir eğilime sahip olduğunun farkında değildir. Tehlikeli işleri özellikle ve isteyerek meslek edinmiş olan kişilerin büyük bir çoğunluğunun bilinçaltında, yoğun ve sürekli suçluluk duyguları yaşadıkları saptanmıştır. Bu kişiler kendilerini tehlikeye atarak suç–ceza–af sürecini yaşamaya ve böylece rahatlamaya çalışırlar (Geçtan, 1992, s.124).

Bir kısım gençler için ölümün, çekici bir yüzü vardır. Ölümü istemek, her yaş ve gruptan tedirgin ve çatışmalı kişilerin başvurduğu çözüm yollarından biri olmuştur. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere bütün dünyada intiharların giderek artmakta olduğu gözönüne alındığında, günümüz insanlarında, ölüm isteğinin ne kadar güçlü ve yaygın olduğu daha iyi anlaşılır. Ölüm isteğini doğuran şartlar ve sebepler kültürlere ve devirlere göre değişebilmektedir. Ayrıca kimilerinde, itibar kazanmanın nevrotik bir şekli olarak anlam kazanan ölüm isteği, ilâhi aşk duygusuyla kıvranan bir sûfîde ise, bir an önce Allah’a ulaşmanın derin ve samimi bir arzusu olarak kendisini gösterir. Ölüme duyulan arzunun sebepleri gibi, ifade ediliş biçimleri de farklıdır (Hökelekli, 1991).

Yukarıda tanımlanan tutumların hepsinde de hayat ve ölüm birbirinden ayrı olgular olarak ele alındığı halde, ölümü kabullenme tutumunda ölüm, hayatın bir parçası olarak kabul edilir.

Ölümü kabullenme tutumuna, varoluş felsefesini benimseyen bazı kişilerde rastlanmaktadır. Bunların bazıları ölümü, hayatı sürdürmemizin temel sebebi olarak görür. Bazıları ise, ölüme yaklaşmanın, fizyolojik bir son değil, varolmama tehdidi olarak algılandığı görüşünü savunur. Yirminci yüzyıl varoluş felsefesinin önderi olan Heidegger, ölüme ilişkin kaygımızla yüzleşemez ve bu duyguyu kabul edemezsek özgürce yaşamayacağımızı vurgular. Bir çok insan, hayatını ölümden kaçınma üzerine kurduğu için hayat sevincinden yoksun kalır (Geçtan, 1992, s.124).

Genel olarak hayatını iyi bir şekilde değerlendirdiği duygusuna sahip olan kimseler, ölümü sukûnetle kabullenme tutumu gösterirler. Dinî bakış açısı ölüme yaklaşmada, sukûnet, boyun eğme ve kabullenme tutumunu doğurabilir. Bununla birlikte bütün dindarlarda aynı eğilimin ortaya çıkmasını beklemek de gerçekçi olmaz. Yaşanan dinin özelliği ve kişinin dinî inanç ve görevlere kendisini veriş derecesi bu hususta önemli bir etken olarak gözükmektedir (Hökelekli, 1991).

Ölüm Kaygısı ve Ölüm Korkusu

Duyguların, soyut kavramların tanımlanması ve tasvir edilmesi çoğu zaman zor olmuştur. Böyle kavramların tanım ve tasvirleri genellikle subjektif olduğu için çeşitlilik arzeder. Birbirine çok yakın olan kaygı ve korku kavramları da bu kategoriye girer. Her iki duygu da, yaklaşmakta olan bir tehlikeye karşı geliştirilmiş duygusal tepkilerdir. Her ikisinin de fizyolojik belirtileri vardır. Nefes darlığı, terleme, gerginlik, kalp çarpıntısı, mide ağrısı, bel ağrısı, titreme, sürekli yorgunluk ve baş ağrısı gibi dış belirtiler gözlenebilmektedir. Bu nedenle psikologlar, kalp atışı, kan basıncı, nefes alış veriş düzeyi, galvanik deri tepkisi gibi değişik fizyolojik belirtileri bu duyguları ölçmede kullanabilmektedirler.

“Kaygıyla korku arasında, bazı psikologlarca tespit edilen üç önemli fark vardır: 1. Kaynak: ‘Ben arıdan korkarım’ örneğinde olduğu gibi, korkunun kaynağını biliriz, ancak kaygının kaynağı belirsizdir. 2. Şiddet: Korku kaygıdan daha şiddetlidir. 3. Süre: Korku daha kısa sürelidir, kaygı ise, uzun süre devam eder” (Cüceloğlu, 1991, s.277).

Kaygı kavramına ışık tutmuş yazar ve araştırmacılar arasında, Cannon (1932), Goldstein (1940), Sullivan (1946), Kierkegaard (1953) ve Horney’i (1980) sayabiliriz (Geçtan, 1990).

Buna benzer tartışmalar , ölüm korkusu ve ölüm kaygısı kavramları için de yapılmıştır. Konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, bu iki kavram zaman zaman birbiri yerine aynı anlamda kullanılmışsa da, genellikle bu kavramların aynı şeyi ifade etmediği vurgulanmaktadır.

Ölüm korkusu ile ölüm kaygısı arasındaki kesin ayrımı ilk kez Kierkegaard yapmıştır. Ona göre, ‘bir şey’ den korkmakla ‘yok’ tan korkmak birbirinden farklı olgulardır.

Kierkegaard, ‘yok’u ‘insanın birlikte hiçbir şey yapamadığı bir hiç’ olarak tanımlamıştır. Rollo May de, Kierkegaard’ın ayrımına katılarak insanın bilinçdışında ölüm kaygısını korkuya dönüştürmeye çalıştığından sözeder (Geçtan, 1990, s.184).

Ölüm korkusu kavramıyla ilgili olarak iki farklı yaklaşım ortaya konmuştur. Bazı psikologlar, ölüm korkusunu patolojik bir zihin meşguliyeti olarak ele alır ve bunun depresif rahatsızlıklarda, çeşitli psikomatik hastalıklarda, psikopatolojide önemli bir rol oynadığına inanırlar (Feifel, 1959; Templer, 1970, 1972; Meyer, 1975). Bazıları da, ölüm korkusunun veya kaygısının evrensel bir reaksiyon olduğunu ve hiç kimsenin ondan kaçamayacağını iddia ederler (Caprio, 1950; Rheingold, 1967; Florian ve Kravetz, 1983). İbn Miskeveyh’in (öl. trh. 1030) konuyla ilgili görüşleri, bu yaklaşımlardan ikincisiyle örtüşmektedir. Ona göre, insanın en büyük korkusu, ölüm korkusudur ve bu korku herkesi içine almakla birlikte bütün korkulardan daha şiddetli ve etkilidir (İbn Miskeveyh, 1398). Hemen hemen her insanda düşük veya yüksek düzeyde bir ölüm korkusunun olduğu ve genel olarak ölüm korkusu diye ifade edilen korkuya, belirsizlik, bedeni kaybetme, acı duyma, yalnızlık, yakınları kaybetme,… gibi korkuların yol açtığı ileri sürülmüştür.

1) Belirsizlik korkusu:İnsanın kendisini emniyet içinde hissedebilmesi için, ileride yaşayacağı günlerde kaygı verecek durumların olmaması ve dolayısıyla daha da ileri giderek, ölüm ve öldükten sonra ne olunacağı konusunda kaygı verecek unsurların ortadan kaldırılması gerekir. Birşey hakkında belirsizlik, insanda kaygıya yol açtığına göre, ölüm ve öldükten sonra neler olacağı konusundaki belirsizlik ve bilgisizlik de kaygıya veya korkuya yol açabilmektedir.

Dinler ölüm ve sonrasındaki durumlar hakkında sundukları açıklama ve semboller vasıtasıyla mensuplarının kaygı ve korkularını azaltmada etkili bir rol oynarlar. Aslında din, ölümden sonraki hayatta bir hüküm gününden ve cennet-cehennemin varlığından bahsetmek suretiyle, mensuplarının kaygı düzeylerini artırabilmektedir. Fakat, bireyler dinin emrettiği dinî inanç ve ibadetleri yerine getirdiklerinde kaygı düzeylerinde bir azalmayı tecrübe edebilirler. Bu noktada Leming (1976), “bir din, bir taraftan kaygıyı azaltma işlevini görürken nasıl olurda aynı zamanda bir ölüm korkusunu varlık alanına çıkarır?” ve “din, mensuplarında aynı anda korkuyu hem teşvik edebilir hem de azaltabilir mi?” sorularını sorar ve cevap olarak da “din ikili bir işlev icra eder; rahata dalmışlara sıkıntı verir, sıkıntı içinde olanlara da rahatlık verir” demektedir.

Dinin, çaresizlik içinde kıvrananların, ümitsizlik, kaygı ve korku içinde olan kimselerin ihtiyaçlarını karşılamada önemli bir katkıda bulunduğu, sosyal bilimciler tarafından kabul edilmektedir. Hatta, din hakkında olumsuz bir tavır takınan Freud (1925) bile, bu görüşe katılmıştır. Bu konuda yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçları göz önünde bulundurduğumuzda, dinin bu fonksiyonu yerine getirmiş olduğunu görmekteyiz (Martin ve Wrightsman, 1965; Williams ve Cole, 1968; Templer ve Ruff, 1971; Templer, 1972; Osarchuk ve Tatz, 1973; Leming, 1976; Cerny, 1977; Edmunds, 1981; McMordie, 1981; Hökelekli, 1992).

2) Bedeni kaybetme korkusu: Beden benlik imgesinin önemli bir bölümünü oluşturur. İnsan, kaza ya da cerrahi ameliyatlar sonunda bir organını kaybetse, sadece o organ işlevlerini yitirmez, psikolojik benlikten de bir parçanın kopmuş olduğu hissedilir. Kişiliğin bütünlüğüne ve özseverliğine indirilen böylesi bir darbe, kişinin utanç, küçüklük, yetersizlik duyguları yaşamasına, kendisine olan güveninin ve saygısının azalmasına neden olur (Pattison, 1974; nkl.: Geçtan, 1992, s.126). Bir organın kaybı sonucunda ortaya çıkan tablo bu iken, bütün bir bedenin işlevlerinin ölümle kaybedileceğini ve öldükten sonra toprağa gömülmekle veya yakılmakla bedenin yok olacağını düşünmek herhalde insanın kaygılanmasına fazlasıyla yol açabilecek bir durumdur.

Belki de cesedlerin mumyalanması düşüncesinin altında yatan sebeplerden biri de bedenin çürüyüp yok olması korkusunun ortadan kaldırılmasıdır. Ölümle veya mezarla ilgili konuların konuşulduğu bir ortamda, bazı insanların, mezarlarının her tarafının beton olmasını arzuladıkları ve böylece böceklere yem olmaktan kurtulabileceklerini düşündükleri, dolayısıyla bedeni kaybetme korkusuna sahip oldukları gözlenmiştir. Bedeni kaybetme korkusu, kendini güzel bulan, kendini beğenen bireylerde daha yüksek düzeyde olabilmektedir.

Antik dönemin ünlü filozofu Eflatun da (1943) yukarıdaki ifadelere paralel olarak, insanın ölüm korkusu hissetmesinin sebeplerinden birinin, yok olup gideceğini, bir nefes, bir duman gibi dağılıp gideceğini, böyle uçup gidince de bir hiç olacağını düşünmesinden kaynaklandığını ifade eder.

3) Acı duyma korkusu: Aydın (1990, s.185), ölüm korkusunun, insanların ölümü acı veren bir hadise olarak düşünmesinden ve öyle olduğuna inanmasından kaynaklanabileceğini söyler. Genellikle ölümün bir hastalık sonrası meydana gelmesi ölüm ile hastalık arasında bir ilişki kurulmasına yol açmıştır. Ayrıca eskiden verem hastalığı, şimdi kanser ve AIDS gibi hastalıklar tedavisi mümkün olmayan, dolayısıyla ölümle neticelenen hastalık türleri olarak ölümle özdeşleştirilmiştir. Hasta bir insan demek, acı içinde, ızdırab çeken, bazı organlarını kullanamayan insan anlamına geldiği için, ölüm olgusu da hastalık gibi acı verici olarak algılanabilmektedir.

Imara (1984), ölüm korkusunun kaynağı hakkında bilgi verirken, fiziksel acı çekme ve tıbbın yetersizliğinden kaynaklanan tıbbî kaygıdan bahseder. Gerçi, tıp teknolojisi, bu acıyı azaltma yönünde büyük adımlar atmıştır. Ama bütün bunların yanında yine de bu konudaki yetersizliğin olması ve hissedilmesi ölüm korkusuna yol açabilmektedir. Tıbbî kaygı, iradenin kontrolünü kaybetme, aile, doktor ve arkadaşlar tarafından terkedilmiş olma, ölümle ilgili olan dehşet verici diğer hususlarla birliktedir.

Bu konunun bir de kültürel boyutu vardır. Örneğin, Türk-İslâm kültüründe can çekişmeyle (sekerât-ı mevt) ilgili dinî kaynaklı bir anlayış vardır. Bir hadis-i şerifte ölüm acıları, yünün içinden çekilen üç köşeli demir dikene (bıtırak) benzetilerek, dikenin yünden bir şeyler kopardığı gibi, ölenin de mutlaka acılarının olacağına işaret etmektedir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden birkaç örnek verilmesinin konuya açıklık getirmesi açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz. “Ey Allah’ım! Ruhu damar, kemik ve parmaklar arasından çekip alıyorsun. Ey Allah’ım! Ölüme karşı bana yardım et ve ölümü bana kolaylaştır”., “Ölüm kılıçla vurulan üç yüz darbe kadardır”., “… onun ölümden acımayan hiçbir damarı yoktur”.

Ayrıca, Şeddat b. Evs, konuyla ilgili olarak, “ölüm, dünya ve ahirette, mümin üzerinde en korkunç tehlikedir. Ölüm, bıçkılarla biçilmekten, makaslarla kesilmekten, çanaklarda kaynamaktan daha şiddetlidir. Eğer bir ölü kabrinden geri gönderilip dünya ehline ölümün haberini verse, artık insanlar, hayattan zevk alamazlar ve uykudan lezzet bulamazlardı” demektedir. Rivayet edilir ki, Allah, Hz.Musa’ya ölümü nasıl gördüğünü sorar, Hz.Musa da şöyle cevap verir: “Tava üzerinde kavrulan bir kuş gibi gördüm. Ölmüyor ki istirahata kavuşsun, kurtulmuyor ki uçsun”. Bir başka rivayette de Hz.Musa, “Nefsimi kasabın elinde diri diri yüzülen bir koyun gibi gördüm” demektedir (Gazzâli, İhya…c.IV, ss.811-813). Yukarıda sıraladığımız rivayetler, müslüman bireylerin ölüme ilişkin kaygı ve korku düzeylerini artırmada önemli bir rol oynayabilirler.

4) Yalnızlık korkusu: XX. yüzyılın başlarında ölümle ilgili tutumların değişmesi bu tür bir korkunun varlık alanına çıkmasına sebep olmuştur. Yani, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da sanayileşme ve teknolojinin gelişmesi, hayat standartlarının iyileşmesine ve ölümün evlerden kurumlara taşınmasına yol açmıştır. Daha önceleri, evinde ailesinin ve sevdiklerinin yanında ölen insanlar, bugün genelde hastanelerde, huzur veya bakım evlerinde ölmektedirler. Bu durum, insanların çoğu zaman akraba ve arkadaş gözlerinden uzakta, aileye mümkün olduğu kadar az rahatsızlık vererek öldükleri anlamına gelir.

İnsan hastalandığında kendisinden ve çevresinden soyutlanma duyguları yaşar. Çoğu kez bu durum, insanların kendisinden uzak durmasıyla pekiştirilir. Bu kopukluk ölmekte olan kişide daha da belirginleşir. Üstelik çağdaş kent kültürü ve tıp teknolojisi, çoğu insanın son günlerini çıplak ve sevimsiz bir hastane odasında, ailesinden ve alışageldiği eşyalardan uzakta geçirmesine neden olur. Bir bakıma hastaneler bir çok insanın ölüm döşeği olma görevini de üstlenmiştir. Buna karşılık hastane personeli, ölümün doğal bir olay olarak yaşanabilmesini sağlayacakları yerde, çoğu kez kendi kaygıları nedeniyle durumu yadsımaya çalışırlar. Böylesi duygular, hastanın soyutlanmasına ve kendisini yalnız hissetmesine neden olur. Üstelik, gerek aile ve gerekse hastane personeli hastayı daha seyrek görme yoluna gidebilir. Dolayısıyla hasta bir depresyon yaşamaya başlar. Bu depresyon, kişinin bir yakınını yitirdiği zaman yaşadığı duygudan farklı olarak, diğer insanlara duyulan doğal ihtiyaçtan yoksun bırakılmış olmaktan kaynaklanır. Bir başka deyişle, bu önce ölümle yüzleşmenin daha sonra da insanlar tarafından itilmenin getirdiği yoğun bir korkudur (Pattison, 1974; nkl.: Geçtan, 1992, s.126).

5) Yakınları kaybetme korkusu: Değerli bir eşyasını kaybetmekten bile korkan ve çeşitli tedbirler almaya çalışan insanı, çok kısa bir süre önce konuşan, gülen, yiyen-içen, hareket eden ve sayısız hatıraları oluşturan, annesini, babasını, eşini, çocuklarını hareketsiz, cansız bir şekilde yerde uzanmış olarak görme düşüncesi, dolayısıyla dünya gözüyle bir daha onları gülerken, konuşurken görememe düşüncesi daha fazla korkutur.

Holmes ve Holmes (1970), Amerika toplumunda uyguladığı çalışmalardan elde ettiği verilere göre, bireylerde stres veren olguların bir listesini yapmıştır. Bu listede, olguların ağırlık puanları 100 üzerinden verilmiştir. Buna göre; ilk üç sırayı oluşturan, eşin ölümü (100 puan); ailede yakın birinin ölümü (63 puan); yakın bir arkadaşın ölümü (37 puan) dür. Benzer çalışma da, Sorios (1982) tarafından İzmir’de yapılmıştır. Sonuçlar, Holmes ve Holmes’in elde ettiği verilerle paralellik göstermektedir. İlk iki sırada, çocuğun ölümü (92 puan); eşin ölümü (90 puan); dördüncü sırada, anne-babanın ölümü (87 puan) ve onsekizinci sırada, yakın bir dostun ölümü (66 puan) olduğu dikkat çekicidir (nkl.: Cüceloğlu, 1991, ss.322-323). Bu iki çalışma, farklı kültürlere sahip olan toplumlarda bile, ölüm olgusuna gösterilen tepkilerin büyük benzerlikler gösterdiğini, günümüz insanının ölümü, stres ve kaygı verici bulduğunu ortaya koymuştur. Bu durum karşısında bireyler, bunalıma düşmemek için, maskeleme, bastırma veya kabullenme gibi tutumlar sergilemektedirler.

6) Denetimi kaybetme korkusu: Öldürücü hastalık ilerledikçe kişinin kendisini denetleyebilmesi de giderek zorlaşır. Bu durum özellikle duygusal tepkilerin denetim altında tutulmasını ve mantıklı olmayı vurgulayan Batı kültürü bireylerinde daha büyük bir sorun yaratır. Bilinç bulanıklığının yanısıra beden denetiminin de azalması ego tarafından bir tehdit olarak algılandığından, kişide kaygı ve korku yoğunlaşır. Bu nedenle, ölmekte olan kişi sağlam kalan zihinsel ve bedensel işlevlerini olabildiğince kullanmaya ve yapabileceği oranda günlük işlerini sürdürmeye teşvik edilmeli, verebileceği kararlar yine kendisine bırakılmalıdır (Pattison, 1974; nkl.:Geçtan, 1992, s.127).

7) Kimlik duygusunu kaybetme korkusu: İnsanlarla ilişkiden yoksun kalmak, yakınları ve dostları kaybetmek, bedenin bir parçasını kaybetmek, kişiliğin denetimini kaybetmek gibi durumlar insanın kimlik duygusunu sarsar. İnsanlarla ilişkilerimiz, kim olduğumuzu ve bir ailemizin olduğunu, bedenimizle ve zihnimizle ilişkili durumda olmak ise, bir benliğimiz olduğunu bize sürekli hatırlatır. Ölmekte olan kişinin kimlik duygusu bir çok yönden sarsılır. Bu nedenle, ölüme gidiş denilen hayatın bu son döneminde kişinin, bütünlüğünü, kendine olan saygısını ve onurunu koruyabilmesi büyük önem taşır. Ölmekten çok, nasıl öldüğümüz önemlidir. Eğer kişi bu dönemde kimlik duygusunu sürdüremezse, kendisine olan saygısını yitirir, ümitsizliğe düşer ve geçmişte değerli bir insan olarak yaşamış olmasının önemi kalmaz (Pattison, 1974; nkl.: Geçtan, 1992, s.127).

Kimlik kaybı hipotezi, hayatı tehdit eden bir tehlike karşısında meydana gelen bir hal olup, ölüme yakınlığı psikolojik olarak algılayan kişilerin deneyimlerine dayanan bir özelliğe sahiptir. Psikyatri profesörü olan Noyes şöyle demektedir: “Kimlik kaybı hayatı tehdit eden bir tehlikeye karşı sık gösterilen bir tepkidir. Sinir sistemi bir uyum modeli ve potansiyeli olarak düzeni bozulan heyecanları kontrol altında tutarken organizmayı, tehdit edici şartlara karşı alarma geçirir. Psikolojik bir mekanizma olarak, tehlike içindeki kişiliği ölüm tehdidine karşı savunur ve aynı zamanda o realitenin bütünleşmesini sağlar. Anlamlı bir deneyim olarak, fenomenin mistik açıdan incelenmesi, spiritüel bir mana ortaya koyabilir. Ölümle bu tür karşılaşmayı, yeniden doğuş duygusu izleyebilir” (Sabom, 1994, s.197).

8) Gerileme korkusu: Ölüm yaklaştıkça, her insanda içgüdüsel olarak bulunan ve kişiyi gerçekler dünyasından çekip, yer ve zaman kavramlarının, benlik sınırlarının ve diğer insanların olmadığı bir varoluşa (yok- oluşa) dönüştürme eğilimi ürkütücü bir canlılık kazanır. Hayat boyunca, ölüme benzer bir durumu sabahları uykudan uyanırken yaşarız. Çalar saati susturduktan sonra bizi yeniden uykuya çeken bir gücün ağırlığını algılarız, o anda bedenimizin sınırları belirgin değildir, bilincimiz gevşek ve dış dünyanın kısıtlayıcı beklentilerinden özgürdür. Ölümle yüzleşen kişi de, özellikle son döneminde, böyle bir geriye kayma sürecine kapılmakta olduğunu farketmeye başladığında büyük bir korkuya kapılabilir. Bu gerilemeyle savaşmaya ve gerçeklerle ilişki durumunda bulunan somut benliğine sıkıca sarılmaya çalışır. Bu olguya, “ölüm agonisi” denir (Pattison, 1974; nkl.:Geçtan, 1992, s.127).

Gerçekte ölümden korkmak, sanıldığı gibi hayatı sürüdürememek korkusundan doğmaz. Epikür: “Yaşadığımız sürece, ölüm bizi ilgilendirmez. Çünkü yanımızda değildir. O geldiğinde ise yine üzülmemeli, çünkü o zaman da biz yokuz” derken (Birand, 1987, s.108), herhalde bu noktayı belirtmek istiyordu. Ölmeden önce duyulacak acılar ve ağrılardan korkmak mümkündür, belki, ancak bunu ölüm korkusu olarak niteleyemeyiz. Hayatı sahip olunacak bir mal gibi gören insanın ölümden korkmasını, akıldışı bir davranış olarak karşılamamak gerekir. Bu duyulan korku ölümden değil, sahip olduğumuz şeyleri, bedeni, malı, mülkü, egoyu yitirmekten dolayıdır ve hiçbir şeye sahip olmayacağımız bir uçuruma, yok olmaya sürüklenmekten korkmaktır (Fromm, 1991, s.183).

Kübler-Ross (1977), ölüme yaklaştıkları söylenen 200 hasta üzerinde yaptığı çalışmalardan elde ettiği verileri değerlendirmiş ve bu durumdaki hastaların ölüme karşı gösterdikleri tutumların beş safhadan oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu safhalar sırayla; yadsıma, kızgınlık, pazarlık etme, depresyon ve kabullenme’dir.

Hastaların birinci tepkisi, yadsıma dır. Bu safhada, gerçeği bilmeyi kabullenememe davranışı söz konusu olup, mutlak bir red tavrı gösterilir. Bu durumlarda kişi, ‘hayır, bu gerçek olamaz’ der. Tüm sağduyusunu yitirirken, doktor ve hemşirelere tepki gösterir, ilaçları reddeder ve tam bir perhiz yapması istenirken o yemekte inat eder ve acımasız kararın doğru olmadığını göstermek için doktor doktor dolaşır. Fakat bu yadsıma genelde, geçici bir savunmadan, şokun etkisini azaltmak ve gerçeklerle karşılaşmadan önce gücünü toparlamak için bilinçli benin bir kaçamağından başka bir şey değildir.

Yakında ölmek için, onu seçen büyük bir adaletsizliğin hedefi olarak (neden ben, neden yaşlı X değil?) hasta, onu çevreleyen her şeye karşı bir kızgınlık ve saldırganlık duygusu geliştirir. Örnekler, hastane personeline, aileye, Tanrıya ve kendine karşı sert suçlamalarla ve şikayetlerle doludur. Bu kızgınlığın ifadesine izin verilmediğinde, hastada depresyon meydana gelir. Kızgınlık safhasındaki tutumlar, sonraki safhaya doğru bir yumuşama eğilimi gösterir. İşte bu sırada, Kübler-Ross’un pazarlık etme dediği aşama devreye girer.

Pazarlık safhası, bazen eğitimleri nedeniyle ölüme hiç de hazırlıklı olamayan kişilerde irrasyonel olanın müdahelesini belirtir. Burada, kaçınılmaz sonu geri itmek için görünmez olanla yapılan bir tür anlaşma sözkonusudur. Bu dehşet verici gerçekle yüzleşmekten kaçınmak için, hastanın doktorla, Tanrıyla veya aile ile bir tür ittifak yapmaya çalışacağı kısa bir safhadır. O, çok az da olsa vakit kazanmaya bir teşebbüs, katı gerçeklere hazırlanmak için ayrılan bir zamandır. Hiç gücü kalmadığı halde, oğlunun düğününe katılabilmek için her şeyi yapmaya hazır olduğunu söyleyen kanserli bir kadın, süslenip, püslenerek düğüne katılıp yorgun bir şekilde hastaneye döndüğünde doktora, “bir başka oğlumun daha olduğunu unutmayın” demiştir. Bu örnekte olduğu gibi, bir kez pazarlıktan prim elde etti mi, sözleşmeye nadiren uyulur ve pazarlık sınırları zorlanmaya başlanır.

İlk üç safha olan, yadsıma, kızgınlık ve pazarlık etme, eski gerçek üzerine, yeni realitelerin acısından ve kaosundan doğrudan kaçınma gayretleridir. Hasta, pazarlık etme safhasını geçmekle, yeni realitenin veçhesiyle karşılaşır. Hasta açısından o, bir organını, mesleğini veya güzelliğini kaybetmesi gibi bir durumdan dolayı üzülür. İşte bu safhaya Kübler-Ross “Depresyon safhası” demektedir.

Son safha olarak da, hastanın iç dünyasında bir sakinleşmenin yaşanmasıyla kabul etme safhası tecrübe edilir. Eğer hasta ölüme yakınsa, -erkek veya kadın- hemen hemen duyarsızlaştığından dolayı ne üzüntü duyacak ne de kızacaktır. Genellikle her şeyi boş verip, durumu kabul edecek ve böylece de kendisini reddedilmişlik duygusu içine bırakmış olacaktır. Ümitsiz kişinin ruhunu şaşkınlıkla, depresyonun durgunluğuna veya can çekişme mücadelesine teslim etmesi nadir rastlanan bir durum değildir. Örneğin, bazen, kaçınılmaz andan az önce şaşırtıcı bir iyiliğin geldiği bilinmektedir; ölmek üzere olan kişi kalkmayı arzu eder, yiyecek ister ve iştahla yer, coşkuya kapılır veya kahkahayla güler; şaşkınlıktan donakalan çevresindekiler neredeyse mucizevi bir iyileşmeye inanmaya başlarlar, oysa bu ölümden önceki son dirilme çabasıdır.

Bu beş safhalı geçiş kişinin hayat hikayesine ve kişiliğine bağlı olarak bir kaç dakika içinde de, bir kaç ayda da olabilir. Hastalıklardan önce büyük kayıplarla veya ayrılmalarla uğraşmış ve başetmiş kişiler, yadsımadan kabul etme safhasına çabucak geçmeye yatkındırlar. Duygularını ifade etmesi engellenmiş veya bunu beceremeyen kişiler ifade ihtiyaçları destek buluncaya kadar önceki bir merhalede kalırlar (Kübler-Ross, 1977).

Thomas (1991, s.59), Kübler-Ross’u ölmenin genel şemasını büyük bir ölçüde dondurmuş ve sistematikleştirmiş olduğunu ileri sürerek tenkit eder. Ona göre, Kübler-Ross yaşlara, cinsiyete, ölüm nedenlerine, ölümün olduğu ortamlara göre farklılıklar olduğunu unutuyor. Thomas’a göre o, aşamaların üst üste binebileceğini her zaman muhtemel olan geriye dönüşlerin bütün sürecin yeniden ele alınmasını gerektirebileceğini dikkate almıyor. Bununla birlikte, çabucak rıza gösteren çocuklarda veya bazı yaşlılarda bazı aşamaların, özellikle savunma aşamasının bulunmayabileceğini, yanında insanlar bulunan birinde bile sonunda yanlızlığın galip geleceğini ve can çekişmekte olan kişilerde kendini, ölümün oluşturduğu “sağlam ve ıssız duvarın” karşısında tek başında bulacağını dikkate almıyor. Çevredekilerin yaşadıkları, ölmekte olanın yaşadıklarıyle belli bir benzerlik gösterir: Onda da şok, kızgınlık, yadsıma, depresyon, kabul tutumları görülür. Buna, özellikle can çekişen kişi acı çekiyorsa, her şey sona erdiğinde ortaya çıkan yatışmayı da eklemek gerekir. Genellikle sevinçli olmaktan çok keyifsiz olan bakım ekibi ise, kendini heyecanlı bir şekilde, rutinle veya planlama ile, tedavinin aktivizmi ile veya kendi kendine olumlama ile ve hatta kaçışla savunur.

Yas Tutma

Ölüm olgusuyla ilgili geliştirilmiş en eski ve en yaygın tutumlardan biri de “yas tutma”dır. Aynı zamanda bu tutumun törensel yönü de vardır. Yas tutma törenleri kültürden kültüre değişir. Yas, özellikle ölümden dolayı, ölenle ilişkinin kesilmesi suretiyle ortaya çıkan normal psikolojik ve fizyolojik bir tepkidir. Ölüme karşı normal yas tepkisi genelde üç safha halinde gelişir: Başlangıç, orta ve normal duruma dönme. Başlangıç safhası, ölümle başlar ve genellikle üç-altı hafta sürer. Ölümü takip eden ilk bir kaç gün geride kalanlar şok etkisi altında olurlar ve kişinin öldüğüne inanamazlar. Bu safhada, donukluk, uyuşmuşluk, hayret, korku, afallama, boşluk, anlamsızlık, şaşkınlık duyguları yaşanabilir. Bu şok periyodunu, zaman zaman şiddetli ağlama fasılları takip eder.

Amerikalı psikyatrist Erich Lindemann yoğun yas safhasının klasik analizinde, bu safhayı tanımlayıcı semptomları şöyle teşhis eder: 20 dakikadan 1 saate kadar süren bir zamanda ki somatik üzüntü, gırtlaktaki düğümlenmeden dolayı solunumla ilgili sıkıntı, nefesi kesilmek ve solunum yetmezliği, ölenin hayaliyle zihnî meşguliyetin çok olması; suçluluk ve günahkarlık hisleri içine girme; arkadaşlara ve aileye düşmanca reaksiyonlar gösterme; çalışmak için yetersiz olma, genel davranış örneklerinde bozulma ve çöküntü. Görülebilen diğer semptomlar ise; uykusuzluk, baş ağrıları, adet düzensizlikleri ve sevdiği kişinin ölümüne sebep olduğu düşüncesi içine girme gibi semptomlardır. Bu safhanın tipik özelliği, ölümden başlayarak 6 hafta süresince yoğun bir şekilde devamlı yaşanmasıdır, fakat semptomlar ilk yıl süresince ara sıra devam edebilir.

Takip eden orta safha, ölen kişi olmaksızın yaşayarak gerçeğe yönelme safhasıdır. Genellikle yaklaşık 1 yıl sürer, bu safha süresince yas tutanlar, ölen kişiye veya onun ölümüne mana vermeye çalışırlar. Ölen kişiye bağlılık, özellikle beklenilmediği anda meydana gelen ölüm türünde daha güçlüdür.

Doğal hale dönme safhası, geride kalan kişiyi kaybetme duygusunun tedricen azalmaya başladığı ve yas tutan bireyin diğer insanlarla ilgi kurmaya çabaladığı ikinci yılda başlar (Imara, 1984).

Yetişkinlerden ayrı olarak küçük çocukların yas tutma yetenekleri çok kısıtlıdır. Çocuk, yetişkin gibi uzun süre üzüntü ve acı içinde kalamaz. İçinden ne kadar tedirgin olsa da, yaslı görünümü yoktur. Çocuk uğraşlarından ve oyunundan uzun süre geri kalamaz. Kimi çocuklar, donmuş, uyuşmuş gibi davranırlar. Ağlaşanlara şaşkın şaşkın bakarlar. ölüden söz edilirken duymuyormuş gibi davranır, soru soramazlar. Kimi çocuklar ölüm karşısında, umursamazlıktan da öte ruhsal bir durum içine girer. Evde acı ve üzüntü değil de bayram varmışçasına sevinçli, canlı ve yerinde duramaz olurlar. Olmayacak şeyler isterler, yersiz güler, başsağlığına gelenlerin önünde aileyi utandıran soytarılıklar yaparlar. Gerçekte çocuğun umursamaz davranışı, ne sevgisinin yokluğundan, ne de üzüntü çekmeyişindendir. Bu davranış, kendini ezip geçen bir vuruş (darbe) karşısında yadsıma yoluyla kendini savunmasıdır. Çocuk aşırı tepki gösterme eğilimine girince, çok çeşitli ruhsal rahatsızlıklar sergilerler: Gece korkuları, karabasanlar, iç sıkıntıları, tikler, bayılma ve titreme nöbetleri, belirsiz bedensel yakınmalar, dalgınlık, okul başarısızlığı ve çok çeşitli hırçınlıklar ya da davranış bozuklukları gibi (Yörükoğlu, 1980, s.197).

Psikopatolojik Tutumlar

Feifel ve Nagy (1980), ölüm olgusunun, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, intihar ve kendine karşı saldırganlık gibi hayatı tehlikeye sokan davranışlarla ilişkisi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca onlar, ölüm olgusuna ait tema ve fantazilerin psikopatolojide, göze çarptığını belirterek, psikosomatik semptomlarda, bir çok psikotik hastaların halusinasyonlarında ve had derecede bunaklıkta rastlandığını ifade etmişlerdir. Adler (1983, s.299), bu ifadelerle örtüşen düşüncelerini ortaya koyarken, intihar, delilik, saldırganlık, uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi davranış bozukluklarının ölüm gerçeği karşısında, hayatın sınırlı olmasından dolayı insanın gösterebileceği psikopatolojik tepkiler olduğunu ileri sürer.

Ölüm olgusu karşısında geliştirilen diğer bir patalojik tutum ise, ölü severlik, ölü aşkı’dır. “Vakitsiz ölen her sevgilinin arkasından ağlanır, yas tutulur ve resmi ya bir albümde veya bir oda duvarında kutsî bir fetiş olarak saklanır. Güzel kadınların ölümünden sonra hep aynı canlı hayal ile yaşayan, evlenmeyen ve mahşer gününde yine mutlu bir kavuşma bekleyen sadık kocalar ve karılar çoktur” diyen Adasal (1963, ss.241-244), böyle bir davranışın aşırı doza çıkarıldığında, cinsel sapıklık gibi psikolojik bir rahatsızlık olarak ortaya çıktığını ifade eder. Ölüseverlik eğilimi olan insan, yaşamayan, ölü olan her şeye, cesetlere, çürümüş şeylere, dışkıya ve pisliğe karşı ilgi duyan ve kendini kaptıran kişidir. Ölüseverler hastalıktan, cenazelerden, ölümden söz etmekten hoşlanan kişilerdir. Yalnızca ölümden söz ederken canlanırlar.

Ölüseverler geçmişte yaşarlar, hiçbir zaman gelecekte yaşamazlar. İç dünyaları da doğal olarak duygusaldır. Soğuk, herkesten uzak “kanuna ve düzene” tutkun insanlardır. Benimsedikleri değerler, bizim normal hayatımızı oluşturan değerlerin tam tersidir. Onları heyecanlandıran ve doyuran şey hayat değil, ölümdür (Fromm, 1979, s.38; geniş bilgi için bkz. Fromm, 1985, c.II, ss.95-264).

KAYNAKLAR

ADASAL, R. 1963. Cinsiyet, Aşk, Evlilik. Ankara.
ADLER, A. 1983. Kişilik Bozuklukları ve Toplumsal Bütünleşme. Çev.:B.Çorakçı. İst.:Say Kit.Pa.
ALEXANDER, I.E.
—————————————-

http://www.angelfire.com/psy/muratyildiz/calismalar.htm

Yayınlandığı Yer: “İslam’da Ölüm Anlayışı”. J. Bowker, The Meanings of Death (Cambridge Univ. Press, pp.102-128, 1993). D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı:9, ss. 363-390, 1995. (B. Baloğlu ile birlikte).

İSLAM’DA ÖLÜM ANLAYIŞI-1 *

Tarihsel olarak İslâm, bir gencin, –Muhammed’in– Allah’ın doğasıyla yüz yüze geldiği bir çok zıt inancın ortasında, mutlak Allah gerçeğini bulmak için yaptığı araştırmasıyla başladı. Mekke’de (M.S. 570 yılında doğduğu yer) ve çevre bölgelerde (ki o, buraları ticaret kervanlarında bulunduğu sıralarda tanımaya başlamıştı) bir çok inançlar mevcuttu: Hıristiyanlar (çeşitli türlerde), Yahudiler, çok-Tanrıcılar, Ruhçular (animists). Elbette, şayet bu inançlar Allah’a ibadet ettiklerini iddia ediyorlardıysa, O (her ne kadar yetersizce tasvir edilmişse de) onların ibadet etmekte oldukları Allah olmalıydı. O halde nasıl oluyor da bu farklı inançlar birbirleriyle kavga ve zıtlık içinde olabiliyorlardı?

Muhammed, gittikçe artan tecrid devrelerine giriyordu. Bu tecrid devreleri esnasında, o temel ve aslî Allah gerçeğini, Hakkı, bulmak için ibadetlerinde çaba sarfediyordu. Ona, o gerçekliğin aşkın anlamı, Hira dağının yamacında bir mağarada gelmişti. Bu gerçeklik ona baskı yapıyor, ve ondan kendi kurduğu kelimeleri değil, ancak Allah tarafından ona bildirilen kelimeleri telaffuz etmesini istiyordu: İkra’, “Rabb’ının adıyla oku…” (s.96/1). Bir süre sonra, mağaradaki varlığın elçi Cebrail olduğunu teşhis etmişti. Fakat bu teşhis, Cebrail vasıtasıyla söylenen başlangıç emrinin (ikra’, “oku”) Allah’tan gelen kelimeler olduğu hissini onda değiştirmemişti.

Kur’an, ikra’ kelimesi ile aynı Arapça kökten gelir. Kur’an, açıkça, Muhammed’in günlük kelime ve konuşmalarının tersine, doğrudan Allah’tan geldiğine inanılan bütün müteakip ifadelerin bir araya getirilmiş şeklidir. Çoğu kimse, başlangıçta bunun böyle olduğunu düşünmüyordu. Hatta ilk zamanlar, Muhammed bile, kendisinin delirmekte olduğunu hissetmişti. Fakat hem o, hem de diğerleri, Kur’an’ın lâfızları Muhammed’in ağzından çıktığında, Kur’anî ifadenin tamamen farklı bir tabiata sahip olduğunu anlamaya başlamışlardı. Öyle ki, Muhammed, Kur’an’ın kelimelerini telaffuz ettiği zaman açık bir şekilde bir başka görünüyordu. Muhammed ve onun ilk takipçileri , Allah’a götüren doğru yolu (sırâtu’l-mustâkîm) aşikâr kılan Kur’an ifadelerinin doğrudan doğruya Allah’tan geldiğine dair hiç bir şüphe taşımıyorlardı.

Muhammed’in tecrübesinin veya bu tecrübenin güçlü neticesinin rahatsız edici ve zorlayıcı tabiatı hakkında bir şüphe ihtimali olamazdı. Onun sahip olduğu Allah inancı şu idi: O, bir Tanrı’da olması gereken vasıflara haiz yegâne Allah’dı. Şayet Allah gerçekten Allah idiyse, o zaman yalnızca Allah’ın olması gereken, bütün mahlukatın kaynağı olan, bütün herşeyin üretilmemiş Üreticisi olan bir Allah olabilirdi. Bu takdirde, Muhammed’in hayatı ve Kur’an’ın mesajı, o temel vizyonun testi ve uygulaması olur. Bütün insanlar (günümüzde birbirlerinden ayrılmış olan) tek bir ümmet –topluluk– haline gelmeli; her hareket ve her hayat mefhumu “Allah’tan başka Tanrının olmadığı” nın bir şehadet fiili olmalıdır.

Bundan, Kur’an’da yüksek bir mevkiye sahip olan Musa ve İsa gibi geçmiş peygamberlerin sözlerinin –her ne kadar bu sözler farklı durum ve şartlarla ilgili ve başka kavimlere hitap ediyorsa da– muhtevada Kur’an’la özdeş olmaları gerektiği sonucu çıkar. Bununla birlikte, Yahudilerle Hıristiyanların kutsal metinleri muhtevada birbirlerinden farklılık arzetse, ve ilaveten, Yahudiler ve Hıristiyanlar Muhammed’e (veya bu mesele için birbirlerine) karşı çıksalar veya reddedseler bile, bu, sadece onlara emanet edilen vahyi (Kur’an’ı) tahrif etmiş olmalarından dolayıdır. Çünkü Allah Birdir, O’nun vahyettiği şey de bir olmalıdır. Kendisinden “Ümmü’l-Kitab” [Kitapların Anası] olarak bahsedilen Kur’an, semada Allah’ın yanındadır. Yahudi ve Hıristiyan kutsal metinleri henüz birbirleriyle veya Arapça Kur’an’la açık bir şekilde ittifak halinde değildirler. Özellikle, onlar, her bir peygamber vasıtasıyla iletilen vahyi (Allah’tan gelen kelam) Arapça’da ehâdîs olarak veya İngilizce’de topluca Hadis (Hadith) olarak bilinen peygamber hakkındaki hikayelerle karıştırmışlardır. Sadece Muhammed’in durumunda Hadis (Muhammed’in ve arkadaşlarının yaptıkları ve söyledikleri hakkındaki rivayetler) Kur’an’dan ayrı olarak kaydedilmiş ve ayrı tutulmuştur. Şüphesiz Hadis, İslâm’da gerçek bir otoritedir; çünkü Muhammed, Kur’an’ın ne olduğu hususundaki ilk canlı yorumdu. Fakat Hadis, en güçlü, gerçek ve hatasız anlamda olan Allah’ın kelamı Kur’an’ın önüne geçemez veya onunla zıt duruma düşemez; ve sadece İslâm’da (Müslüman inancına göre), Kur’an tahrif olmadan kaydedilmiş ve muhafaza edilmiştir.

Bu kısa girişten, İslâm’daki ölüm anlayışının Kur’an ve Kur’an’ın tatbîkî yorumu olan Hadisle belirlendiği sonucu çıkmaktadır1. Hem Kur’an hem de Hadis örf ve tefsirle desteklenebilir, fakat bu hiçbir surette, Kur’an’ın nihaî ve mutlak otoritesini yıpratmaz. O halde Kur’an, ölüm hakkında ne söylemektedir? Yaratılmış düzendeki bütün diğer herşey gibi ölüm de, Allah’ın iradesine aittir ve O’nun izni olmadan gerçekleşemez: “Allah’ın izni olmadan hiçbir ruhun [nefs] ölmesi mümkün değildir. [Ölüm] belirli bir süreye göre yazılmıştır “(3:145)2. Kur’an daha önceki vahiyleri kapsadığından (ve İslâm bakış açısına göre onları düzelttiğinden) dolayı, ölümün kaynağını şeytan / iblis (Satan / the diabolos / devil) in ayartıcı fısıltısına mağlup olan Adem ve Havva’nın işlemiş olduğu suça kadar götürür. Şeytanın ayartması, Arapça’da tam olarak “o fısıldadı” anlamında olan vesvese kelimesi ile ifade edilir3. Netice olarak Allah şöyle demiştir: “Yeryüzünde yaşayacaksınız, ve orada öleceksiniz, ve oradan çıkarılacaksınız” (7: 25).

Böylece ölü bedenlerin yeniden diriltilmesi hususu daha ilk andan itibaren Tekvin (Genesis)’de mevcut olmayan bir tarzla ileri sürülmektedir (bununla birlikte, daha sonra ki Yahudilikte yılanın ayak altında çiğnenmesiyle ilgili bölüm, Hıristiyan anlayışına uygun olarak (messianically) yorumlanmıştır). Aynı durum vaat ve tehditlerin genelleştirildiği Tâhâ sûresinin 123 vd. âyetleri için de geçerlidir:

Allah dedi ki: İkinizde oradan [Cennet] birbirinize düşman olarak inin. Fakat benden size bir hidayet ulaştığında, hidayetimi kim takip ederse o kötü yola sapmaz veya sıkıntıya düşmez. Fakat, kim beni anmaktan [zikr] yüz çevirirse kesinlikle onun için sıkıntılı bir hayat olacaktır, ve kıyamet gününde onu kör olarak dirilteceğiz.

Dolayısıyla, Adem ile Havva ve onların nesilleri helak edilmemeli, acilen geçici cezaya gönderilmeydi. Onlara, bu hayat süresince zikre dönmek, Allah’ı hatırlamak için bir mühlet — ölülerin mezarlarından geri getirilecekleri güne kadar şeytana verilen mühlette de olduğu gibi; bu esnada şeytan insanları İslâm’dan, Allah’a olan bağlılıklarından (15:26-42; 38:71-85) alıkoymanın ve onları ifsad etmenin yollarını arayacaktır– verilmiştir. Câbir şöyle rivayet etmektedir: “Allah’ın elçisini şöyle derken işitim: ‘Şeytanın tahtı, okyanusun üstündedir ve o insanları imtihana tabi tutmak için müfrezeler gönderir ve onun nazarında en önemli kişi ayrılık tohumunu ekmede en gayretli olandır. (Müslim, Sahih, “Münafikûn”, 66-68; Hanbel, Müsned, III/ 314, 332, 354, 366, 384). Bu rivayet insanlar açısından incelendiğinde, şeytanın ayartmalarına teslim olmadıkça, şeytanın insanlar üzerinde herhangi bir güce sahip olmadığı görülmektedir.

Şüphesiz, benim kullarım söz konusunu olduğunda, seni takip ederek kendilerini yanlış yola götürenler hariç, onlar üzerinde bir yargıya sahip değilsin. Muhakkak, cehennem onların hepsi için söz verilmiş bir yerdir: Onun yedi girişi vardır; onlardan herbirine bir zümre verilmiştir (15:42-44).

Bu nedenle ölümün amacı; fertlerin, kendi hayatlarını onları Allah’a götürecek olan doğru yola (sırâtu’l-mûstakîm) döndürmede (1:5); veya Allah’ı reddeden ve tanımayan kafirlere (kafirûn) katılmada hür oldukları (Allah’ın yaratıcı iradesinin belirleyeceği veya izin vereceği çerçeve içerisinde) bu mühlet dönemine bir süre veya sınır koymaktır. Bu hayat süresi bir deneme veya imtihan süresi olmaktadır: “Sizden önce herhangi bir insana ["beden" beşer] sonsuz bir hayat vermedik; böylece şayet siz ölürseniz onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar? Her canlı [nefs] ölümü tadacaktır, ve biz sizi kötü ve iyi ile imtihan ederiz ve dönüşünüz bize olacaktır” (21:35 vd.; krş. 29:57 vd.).

Dolayısıyla, ölümün bizzat kendisi bir ceza değildir4: O sadece, yeniden dirilme ve son hüküm gününde sona eren oldukça uzun bir süreç içindeki belirli bir devreye son verir. Mezardaki süre detaylı bir şekilde Kur’an’da değil, Hadis’de tartışılmaktadır. Hadise göre, iki melek Münker ve Nekir, ölüleri sorgulamaya gelirler. Ölüler, “Kime ibadet ettin? Ve Peygamberin kimdir?” diye sorulduklarında, şayet Allah ve Muhammed cevabını verirlerse hüküm gününe kadar dinlenirler. Fakat Allah’ı ve Muhammed’i reddenler, hemen melekler tarafından ya fizikî olarak veya Hükümden sonra onları bekleyen işkence şekilleri kendilerine gösterilmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Bunun şu andaki bir Müslümana ne anlama geldiği, Worlds of Faith’de5 oldukça sert bir şekilde ifade edilmektedir:

İslâm peygamberi ve Kur’an demiştir ki, bir kişi öldüğünde ve mezara girdiğinde aniden iki melek ortaya çıkar ve onu uyandırırlar. Onun ruhu bedene geri döner. Erkek olsun, kadın olsun veya çocuk olsun, büyük ya da küçük olsun kişiye sorulan ilk soru şudur: Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim? Eğer kişi iyiyse … bana söylenen şudur (çünkü hiç kimse mezarda bulunmamıştır; fakat biz inanıyoruz ki, peygamber ne söylemişse –her kelimesi — doğrudur, ve de, Allah’ın kelâmı olması nedeniyle, Kur’an’ın söylediklerinin doğru olduğuna inanıyoruz): Şayet kişi iyi bir kul olmuş ve günde beş vakit namazını kılmış ise, mezarda gözlerini açtığında güneş batarken ona bakıyor olacaktır (çünkü iki meleğin geldiği bu vakittir). Ve o yanıbaşında bir kişinin beklediğini zannedecektir. Kendisinin ölü ve mezarda olduğunu zannetmeyecektir. “Beni yalnız bırak” diyecektir. Bildiğiniz gibi, tam güneş batarken akşam namazının vakti gelir. Dolayısıyla o, “namaz vaktim geçmiş ve ben uyuya kalmışım, lütfen namaz kılmama izin ver” diyecektir. Ve şayet o, bunu Allah’ın yardımıyla söylemişse zannetmiyorum ki melekler artık onu rahatsız etsinler –çünkü o, bütün soruları cevaplamıştır. Ve şayet o böyle yapmamış, birahane ve kulüplerde bulunmuş ve bütün dünyevi şeyleri yapmış ve başkalarını çekiştirmeye çalışmışsa, o zaman ceza ilk andan itibaren başlayacaktır.

Bunların hiçbirisi Kur’an’da açıkça belirtilmemekle birlikte, Hadis’de kesinlikle açıktır (örneğin hadis antolojisine, Mişkatu’l-Mesabih’e6 bakınız 1:340-342). Mezardaki bu iki melek, herbir kişiye hayatları boyunca eşlik eden kayıt melekleri [Kirâmen-Kâtibin] olabilir: “Birisi sağda ve diğeri solda oturur –insan, o sırada hazır bir gözlemci olmadan bir kelime dahi söylemez.” (50:17 vd.). Ve mezardaki cezaya Kur’an’ın 6:93, 8:50, 9:101, 22:21, 47:27, 52:47 ayetleri imâda bulunmaktadır. Bununla birlikte, Hadis’de, mezardaki cezaya kuvvetli bir vurgu vardır: “Bir kâfire mezarda 70 ejderha verilir ve o ejderhalar onu Kıyamet Saati gelinceye kadar ısırırlar ve kemirirler. Şayet bu ejderhalardan bir tanesi yeryüzünde solusaydı, yeryüzünde herhangi yeşil bir şey bitmezdi” (Tirmizi, Sünen-i Câmi, Kıyamet Bahsi, Bâb 26, Hd. no. 2460).

Ancak, mezardaki bütün bu cezalar inceden inceye ele alınmasına rağmen –her ne kadar ölümün vuku bulması bir deneme veya imtihan olabilirse de– ölümün bizzat kendisi bir ceza değildir. Erken ölümün, Allah tarafından acil ve ilave bir ceza olarak vaz’edilebileceği doğrudur. Sedum (Sodom) halkına olduğu gibi: “Biz onların üzerlerine [taş] yağmuru yağdırdığımızda bak yasak olan şeyleri yapanların sonu nasıl oldu” (7:84; 16:28-31 ve 17:60 Yeniden Dirilme gününden önce). Fakat, genelde, ölümün bizzat kendisi ceza değildir: Ceza, mezarın ötesinde ve sürecin sonunda, hüküm gününden sonra mevcuttur. Ölüm, sadece, tecrübe dönemine konulan tabii bir sınırdır: “Hükümranlık elinde olan Yüce Allah kutludur. Ve O’nun bütün herşeye gücü yeter. Amelde hanginizin daha iyi olduğunuzu test etmek için ölümü ve hayatı yarattı” (67:1-2).

Dolayısıyla, Müslümanların tipik kelimelerle ölümü tasvir etmeleri 2:151-156′da mevcuttur: “Muhakkak ki biz Allah’a, aidiz ve O’na döneceğiz”. Allah, imtihan bağlamında olanbu hayatla ilgili olarak şöyle demektedir:

Muhakkak biz sizi korku açlık, yokluk, ölüm ve nimetlerle deneyeceğiz; fakat, bir felâketle karşılaştıklarında biz Allah’a aidiz ve dönüşümüz O’na olacaktır, diye söyleyerek sabredenlere iyi haberleri müjdele.

Bir Müslüman, Worlds of Faith’de şunları ifade etmektedir:

Can olarak isimlendirdiğimiz şey Allah’tan gelen ve O’na dönecek olan ruhtur. Birisi öldüğünde biz şöyle deriz: “Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz”. Ve biz döneceğiz, fakat gelecek hayat farklı bir durumdur. Dolayısıyla biz ölüme, bir kapı, bir giriş gibi bakarız. Bu kapıdan bir kere girdik mi, geri dönüş yoktur. Bir sonraki safhaya geçersiniz.

Bu nedenle geri dönme ve yeniden deneme şansı yoktur. Kâfirler (35:36-37′e göre) Cehennem (Yunanca: Gehenna) ateşinde ebediyen yanacaklar ve oradan ” ‘Rabb’ımız bizi buradan çıkar! Yapmakta olduğumuz amellerden oldukça farklı iyi ameller yapacağız’ diye feryad edeceklerdir. Bir uyarı alacak kadar sizin hayatınızı uzatmadık mı? Ve uyarıcı size geldi. Öyleyse [azabı] tam olarak tadın. Kötü işler yapanlar için yardımcı yoktur” (krş. 42:42-7).

Bu sebeple, hâlihazırda Müslüman antropolojinin ana unsurları âşikârdır –her ne kadar mevcut kelimelerin her birinin tam anlamı asırlar sonra da bir tartışma konusu olarak kalmış olsa da: İnsan, beşer, nefs ve ruh bileşimidir. Beşer (İbranicedeki karşılığı beden / et anlamında olan basar’dır) kelimesi şeytan tarafından alaylı bir şekilde kullanılan bir kelimedir. İblis, Allah’ın çamuru bir şekle sokarak yarattığı insan önünde (Allah’ın emrettiği üzere) niçin eğilmeyeceğini açıklarken sert bir şekilde şu karşılığı vermektedir: “Ben kendimi beşer önünde eğmem”7. Fakat insanın bedene bürünmüş bir şekli olan beşer, Allah’ın kendisine üflediği bir ruha sahiptir (15:29). Ruh (etimolojik olarak İbranice eş anlamlısı ruah’dır) Tekvin’in nefesi (the breath of Genesis)8′nden de öte birşeydir.

Çünkü o, Allah tarafından kişiye bahşedilmiştir ve ölümden sonra Yeniden Dirilme gününde bedenle yeniden birleşinceye kadar bedenden ayrı olarak yaşamaya devam eder. Bedenin ve ruhun birleşmesi nefs (İbranice nephesh) olarak isimlendirilen manevi bir canlılıktır ve bu da Allah’ın kontrolündedir ve O’nun (nimeti) dir. Nefs (ve çoğulları enfus ve nufûs) dönüşlü zamirler (reflexive pronouns)’den başka birşey olmayabilirler: “Onu kendime (linefsî) alacağım” (12:54); ve bu dönüşlü zamirler başka yerlerde sadece “bir kişi”, “birisi”, “herkes” anlamına gelebilirler (muhtemelen “her nefis ölümü tadacaktır” cümlesinde olduğu gibi, 3:185/2, 21:35/6, 29:57).

Fakat, her ne kadar özellikle nefis zikredilmemişse de, Kur’ân’ın 56:83-87 ayetleri ölüm esnasında bedeni birşeyin terkettiğini öne sürerler (ve inanılır ki, Müslüman askerler şayet bir düşmanı boğuyorlarsa, son gelmeden (onu öldürmeden) önce, ruhun kaçmasını sağlamak için boğumu çok hafif bir şekilde genişletirler). İşte (ölüm araya girmediği müddetçe) geceleyin alınan ve sabahleyin döndürülen budur, böylece uyku ve uykudan uyanma ölüm ve yeniden dirilmenin tabii modelleri olurlar (6:60 vd.; 25:47-49): “Allah ölüm esnasında nefsi alır, ölmeyenlerinkini uykularında alır, ölümüne hükmettiklerini yanına alır. Fakat, ötekilerini de belli bir süreye kadar geri gönderir. Şüphesiz ki, bunda düşünenler için, işaretler vardır” (39:42)9.

Fakat her ne kadar bir ayrılık imâ edilmekteyse de, başlangıçta ve sonda yalnızca tek ve devamlı bir konu vardır: “sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz sadece tek bir nefis’in [yaratılması ve diriltilmesi] gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir” (31:28). Kişi ruhunu kaybetse de canlı ve hareketsiz (lafzî anlamda) canlı kalabilir: “Onlar canlarını [enfus] kaybedenlerdir ve uydurdukları şeyler onları kötü yola iletmiştir” (11:21). Faaliyetin fâili olduğu kadar tecrübenin de konusu nefisdir: “İnsanı yaratan biziz ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şahdamarından daha yakınız” (50:16).

Büyük İslâm rönesansında, Yunan filozofları (özellikle Eflâtun ve Aristo) muhtemel ilgisizlikten kurtarıldıkları zaman, bu kavramlar benimsenmiş felsefî bir tasarı üzerine kaydediliyorlardı. Ruh, gerçekliğin –felsefî kavramlarda, manevî öz– esasını oluşturan temiz olan (the pure)la bir tutulur hale gelmişti. Böylece, Allah tarafından bahşedilen ve geçici olarak bu bedende yerleşen ruh, ölümsüzdür. Her ne kadar ruh ölüm esnasında bedenden ayrılabilirse de, Yeniden Dirilme Günü’nde (Yevmü’l-Kıyame) bedenle yeniden birleşecek ve böylece Allah’ın melîk veya hükümran olduğu son ve tamamıyle ilâhî olan Hüküm Günü’nde (Yevmü’d-Din) Allah’ın huzuruna çıkacaktır. (Bir Hadise göre) O zamana kadar ruh bir kuş şeklini alabilir ve gökyüzündeki bir ağaca asılır (diğer bir tâbirle muallaktadır); veya daha genel olarak, hemen melekler tarafından sorgulanmak ve geçici akıbetini, henüz karara bağlanmamış son hükmü görmek üzere geçici bir bedene yüksetilir (Müslim, İmaret, 121; Tirmizi, Tefsir 3/19 (3011); İbn Mâce, Cihâd, 16/2801, Cenâiz, 4/1449; A.b.Hanbel, Müsned, VI, 386).10

Yeniden Dirilme ve Hüküm Günleri Kur’ân’da sık sık tasvir edilirler: 54:7 ayeti bedenlerin çekirgeler gibi mezarlardan topluca ayrılmalarını tasvir eder; 70:43 ise, bedenlerin, bir hedefe varmak için acele eden koşucular gibi koşmalarını tasvir eder; ve 18:99 ayeti de bedenleri, birbirine zıt dalgaların dalgalanması gibi canlandırır. O halde, ayetin söylediği gibi, sûr ötecek (ayrıca bkz. 20:102; 23:101; 27:87; 36:51; 39:68; 78:18); semâlar yarılacak (25:26); ve dağlar düzlenecek (18:47); bulutlar tamamıyla sürüklenecek (27:88); veya kum elenecek ve savrulacak (73:14); veya serab kaybolacaktır (78:20). O günde melekler görülecektir:

Böylece, sûra bir nefha üflendiği ve yeryüzü ve dağlar hareket ettirilip birbirlerine tek vuruşla çarptırılıp toz haline getirildikleri zaman, işte o gün olacaklar olacaktır. Ve gök de yarılacaktır ve o gün o, güçsüz olacaktır ve meleklerin sekiz tanesi o gün Rabbının arşını yükleneceklerdir. O gün siz hesaba çekileceksiniz; sakladığınız amellerin hiç biri gizli kalmayacaktır (69:13-18; krş. 78:18-20).

Asla bir melek görmediklerini söyleyerek daha önce alay edenler, tasalı bir şekilde onları göreceklerdir (25:21 vd.):

Hayır, fakat dünya toz halinde döküldüğünde ve Rabbın geldiğinde ve melekler saf saf dizildiğinde ve o gün cehennem getirildiğinde, insan yaptıklarını hatırlayacaktır. Fakat, o zaman bu hatırlama ona nasıl fayda verecektir? (89:21).

Hüküm Gününde, içinde her bir kelime ve fiilin yazılı olduğu kitaplar ortaya çıkarılacak ve açılacaktır:

Kıyamet gününde yazılmış bir kitap getireceğiz: Herkes onu açılmış olarak görecektir:”Kitabını oku!: Bugün sana karşı hesap sorucu olarak kendi nefsin yeterlidir (17:13 vd.).

Suç işleyenlerin tepkisi 18:49′da şöyle tasvir edilmektedir.

Kitap ortaya konacak ve içinde olanlardan dolayı suç işleyenlerin ürperdiğini göreceksin. Ve onlar şöyle diyeceklerdir: “Ah, yazık bize! Ne biçim kitap bu? Büyük veya küçük hiçbir şeyi ihmal etmeksizin hepsini sayıp dökmüş”. Ve onlar yaptıklarını ortaya konmuş olarak bulacaklardır ve Rabbın onların hiç birine hatalı muamelede de bulunmayacaktır (krş. 23:64).

Netice olarak, Hüküm Gününde herkes tam ve kesin bir hesaba göre karşılık alacaktır. Bu, Kur’an’da üzerinde en çok durulan konulardan birisidir. Özet bir ifade 2:281′ de yer almaktadır: (Ve Allah’a döndürüleceğiniz günden korkun; o gün her bir nefse kazandığı ödenecektir ve onlar haksızlığa uğramayacaklardır), ancak, bu ifadeler sık sık tekrarlanmaktadır (örneğin, bkz. 2:286; 3:155, 182; 7:38 vd.; 10:54; 11:18; 14:51; 22:10; 23:62; 36:54; 40:16 vd.)

O gün her bir ferdin amelleri terazide eksiksiz olarak tartılacaktır:

Gürültülü gün! Nedir o gürültülü gün? Ve gürültülü günün ne olduğunu sen nasıl bileceksin? İnsanların rüzgarda savrulmuş pervaneler gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı gündür o. O zaman kimin tartısı ağır gelirse, o memnuniyet ve hoşnudluk içerisinde olacaktır; fakat kimin tartısı hafif gelirse, onun yoldaşı cehennem olacaktır.Cehennemin ne olduğunu sen ne bileceksin? O şiddetle parlayan bir ateştir. [el-Kâria Sûresi] (el-Mîzân, yani terazi, şu ayetlerde de zikredilmektedir: 42:17; 55:7; 57:25 [bu son ayette] insan adaletine atıf vardır).

Dolayısıyla, terazi oldukça hassastır: “bir iğne ipliği kadar bile haksızlığa uğramıyacaksınız”(4:77,124):

O günde, insanlar amellerini görmek için gruplar halinde gelirler.Kim bir karınca ağırlığı iyilik yapmışsa onu görecek ve kim de bir karınca ağırlığı kötülük yapmışsa onu görecektir [Zilzâl sûresi].

Bütün bunlardan görünen odur ki, İslam, ameller vasıtasıyla bir kurtuluş dinidir. Ancak, Ebu Hureyre, peygamberden şu hadisi nakletmektedir: “Sizden hiçbiriniz yalnızca amelleriyle kurtuluşa eremiyecektir”. Birisi ona sordu: “Ey Allah’ın elçisi sen de dahil misin?” O şöyle cevap verdi: “Evet, ben bile; fakat Allah beni rahmetiyle kuşatır”(Buhari, Rikâk, 18, Merza, 19; Müslim, Münafikûn, 71-73; İbn Mâce, Zühd, 20). Dolayısıyla, şayet İslâm, amellerle bir kurtuluş dini ise, kurtuluş Allah tarafından mümkün kılınan ve O’nun rahmet, lütûf ve kudretiyle işbirliği içerisinde yapılan amellerledir. İslâm’da hatırlanması gereken önemli bir şey de, amelin kendisiyle yapıldığı niyetin, o amelin değerinin önemli bir parçasını oluşturmasıdır. El-Buhari büyük bir saygı gören kendi Hadis külliyatının en başında şu Hadise yer verir:

Ömer b. Hattab şöyle demiştir: Allah’ın elçisini şöyle derken işittim: “Ameller niyetlere göredir. Kimseye niyet ettiğinden başkası yoktur. Dolayısıyla, kim hicreti [mevcut ülkesinden uzaklaşmak ve güvenlik için yaptığı hareket] Allah ve O’nun elçisine yaparsa onun hicreti, Allah’a ve O’nun Elçisinedir. Fakat, kim de hicreti bu dünyaya ve onun menfaatlerine veya evlenmeyi ümit ettiği bir kadına yaparsa, onun hicreti de o niyet ettiği şeyleredir”(Buhari, Sahih, “Bed’ü’l- Vahy,” 1).

Fakat niyetin önemine ek olarak, “amellerin” kabataslak herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulması, Kur’an’da daima merhametli, ve herşeyi affedici olarak tasvir edilen Allah’a tevbe ile dönmenin devamlı bir surette mümkün olması ile derin bir şekilde değişmektedir. Ebu Hureyre, ailesi ne hiç bir faydası dokunmamış olan bir adamla ilgili olarak peygamberden bir hikaye rivayet eder. Adamın birisi ölmeden önce, Allah’ın onu bulup da hakettiği cezayı vermek amacıyla bedenini bir araya getirmesini imkansız kılmak için vücudunu yakmalarını ve küllerinin bir kısmını denize, bir kısmını da karaya serpmelerini ailesine tembihler. Fakat Allah, denize ve karaya, külleri bir araya toplamaları için emreder ve daha sonra bunu niçin yaptın diye adama sorar: Adam şöyle cevap verir: “Senin korkundan ey Rabbim; herşeyi en iyi sen bilirsin”. Ve Allah onu hemen affeder.

Bununla birlikte, gerçek şu ki, rahmet bağlamında (ki, Kur’an’da verilen hidayet eşsiz bir örnektir) iyi olsun kötü olsun (2:110; 21:94) hiçbir şey kaybolmayacaktır ve herkes tam bir ölçüye göre karşılık görecektir. Sadece marjinal istisnalar vardır ve bunlar iyi ve kötünün aşırılıklarındadır: 46:15 vd. kişinin ana-babasına iyilikle muamele etmesi emrini, kırk yaşına ulaşanların Allah’a şükür ve İslâm’a bağlılık duası yapmalarını zikreder ve şöyle devam eder: “Kendilerinden amellerinin en faziletlisini kabul edeceğimiz ve kötü amellerini görmezlikten geleceğimiz bu kişiler cennet –onlara va’dedilen gerçek va’d– yoldaşlarının arasındadırlar (krş.16:97′ de hem erkeklere hem de kadınlara vurgu vardır). Bunun tersine, 16:25, ayeti ise, başkalarını yanlış yola saptıranların o saptırdıkları kimselerin yüklerini [günahlarını] yükleneceklerini ve bu bağlamda, kendi yükleriymiş gibi bu yüklendikleri şeylerden Yeniden Dirilme Gününde hesaba çekilecekleri uyarısını yapmaktadır.

Fakat, genelde, erkek olsun kadın olsun herkes kendi hesabını vermeye gelecektir. Bu, hiç kimsenin başkalarının hatalarından dolayı sorumlu tutulamayacağı anlamına gelmektedir. Şayet onlar sorumlu olmak isteseler (yani başkalarının borcunun bir kısmını kendi hesapları üzerine almayı arzu etseler) bile: “Onların kazandıkları onlara ve sizin kazandıklarınız sizedir; ve onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz” (2:123,134 ‘geçmiş kavimlere’ atıfta bulunulmaktadır); veya aynı şekilde tipik bir ifadede “her nefis sadece kendinden dolayı hesaba çekilecektir, ve hiç kimse bir başkasının yükünü taşımayacaktır (6:164; krş. 34:42; 39:7; 53:38; 82:19). Yeremya (Jeremiah) ve Hezekial (Ezekiel)’in11 çok önce reddettikleri (babalarımızın yediği ekşi üzümler sebebiyle dişlerimiz kamaşır) deyimi hâlâ (bir davranış olarak), reddedilmeli ve en azından ‘şöyle söylemelisin, “bizden önce babalarımız sahte Tanrılara tapmış olabilirler, fakat biz onların takipçileriyiz. O halde bizi, hatalı insanların yaptıklarından dolayı mı yok edeceksin ?” ‘ (7:173).

Bundan dolayı, o günde bir babanın çocuğuna, bir çocuğun da babasına yardım edemeyeceği (31:33); hatta resmî koruyucu rolünü üstlenmiş olan insanın, bu mesuliyetini sorumlu olduğu kişilere karşı yerine getiremeyeceği sonucu çıkmaktadır:

Şüphesiz, yevmü’l Fasl onlar için tayin edilmiş bir vakittir. O gün koruma altında olan hiç bir kimseye koruyucusundan bir fayda yoktur –onlara yardım edilmeyecektir (44:40 vd., 4:109-112).

O gün tevbe ve rahmet ricaları için vakit çok geç olacaktır. Hâlihazırda gördüğümüz gibi, Allah’ın (Kur’ân’ın sık sık söylediği gibi) Rahman, Rahîm (merhametli ve affedici) olması sebebiyle ölümden önce tevbe mümkündür; fakat ölümden sonra tevbe için vakit çok geçtir.

Allah, bilmeden kötülük yapıp da hemen o kötülükden dönenlerin tevbesini kabul eder. Allah onlara dönecektir, çünkü, Allah herşeyi bilendir ve hikmet sahibidir. Ölüm haline kadar kötülüğe devam edip de, ölüm kendilerine gelince “şimdi gerçekten tevbe ediyorum” diyenler ve kafir olarak ölenler için tevbenin etkisi yoktur. Onlar için acı bir ceza hazırladık (4:17 vd.; 4:21 vd.)

Ölümden sonra ölü kişinin arkasından bir duvar inşa edilir ve böylece o, sorgulama anından kurtulmak için bu dünyaya geri dönemez.

[Kötülük yapmış olanlardan] birine ölüm geldiği zaman o şöyle der:”Rabbım, ihmal ettiğim iyi şeyleri yapabilmem için beni geri gönder.” Asla! Onun söylediği bir sözden ibarettir. Onların arkasında kendisi için gönderildikleri güne kadar bir engel vardır (23:99 vd.; krş. 2:162-7; 35:34-37; 42:42-44).

Bu hususu daha da belirgin hale getirmek gerekirse, kişinin faziletlerinin başkalarının ayıplarına mukayese edilebileceği herhangi bir muamele olamaz. İsa’nın ölümünün kefareti (atonement)12 nasıl etkilediği hususundaki Hıristiyan anlayışının tamamında bir kurtarma veya fidye anlamı yoktur. Halbuki karşıt aşırı uçta Müslümanlar İsa’nın ölmediğine, tam tersine, inançlı bir peygamber olarak Tanrı’nın onu ölümden hariç tutmak (Yahudi kutsal metninde ki Hanok (Enoch) ve İlya (Elijah) gibi)13 ve onu doğruca Cennete almak suretiyle ödüllendirdiğine inanırlar. Yahudiler, İsa’yı çarmıha gerdiklerini zannetmişler, ancak Allah İsa’nın yerine onun benzerini yaratmıştır.

İsa’nın ölümünün (ve dolayısıyla onun ölümünün kurtarıcı sonuçlarının) bu reddi, Ehl-i Kitab’a karşı yapılan suçlamalar –suçlama da dahil olmak üzere– listesi bağlamında olan 4:157 ayetine14 dayanmaktadır(lafzî olarak tercüme edilmiştir):

“Şüphesiz biz Allah’ın elçisi, Meryem’in oğlu İsa’yı, Mesih’i öldürdük”. derler. Ve onlar onu öldürmediler, ve çarmıha da germediler, fakat İsa’nın [veya 'onun'] suretiydi onlara gösterilen; ve şüphesiz, İsa’nın [veya 'onun'] hakkında ihtilafa düşenler İsa hakkında şüphe doludurlar. Onlar İsa hakkında bir bilgiye sahip değildirler, fakat sadece zannı takip ederler. Ve onlar şüphesiz onu öldürmediler.

Görülebileceği gibi, Arapça hu zamiri hem erkek hem de nötür olabileceğinden dolayı müphemdir. Şayet nötür ise, o zaman Hıristiyan inancını inkar o kadar güçlü değildir; zira pasaj, açıkça teyit etmektedir ki, Yahudiler İsa’yı çarmıha gerdiklerini zannetmişlerdir, ancak (yeniden dirilme nedeniyle) yanılgıya düşmüşlerdir. Fakat, ehl-i sünnet Müslümanları pasajı böyle algılamamaktadırlar. Onlara göre pasaj, İsa’nın çarmıha gerilmediğini, çarmıha gerilen şeyin sadece onun sureti olduğunu ifade etmektedir. Dosetisizm15 (“suret” anlamında olan Yunanca kelimeden) daha önceki asırlarda bunu teyit etmiştir. Ancak oldukça farklı bir sebeple Dosetikler, Allah’ın (İsa’nın) ölümünde yer aldığını tasavvur edememektedirler. Ahmediyye hareketı (ki ehl-i sünnet Müslümanları, onları İslâm dahilinde görmemektedirler) gibi ehl-i sünnet dışındaki Müslümanlar dahi, İsa’nın ölmediğine fakat tabii bir ölümle ölünceye kadar bir müddet daha öğretilerini yaymak ve şifa vermek için Kuzey Hindistan’a gittiğine inanırlar. Ve hatta Ahmedîler sizi, onun mezarına dahi götürebilirler.

Hatta bundan başka İslâm’da, Allah’ın İsa’ya, –insan kurtarması için– yaptığı şey hakkındaki, Hıristiyan anlayışını katı bir şekilde inkâr da mevcuttur. Müslümanlar için İsa, Muhammed gibi, verecekleri hesap hususunda insanları uyarmak için Allah tarafından gönderilen birisidir. Birisinin bir başkası –ne de kişinin kendisi– için herhangi bir fidyesi söz konusu değildir; hatta kişi kurtulmak için bütün yeryüzünü peşin bir [fidye] olarak getirse de, bu kabul edilmeyecektir.

Şüphesiz, Allah’ı inkâr edenler [keferû] ve inkâr üzere ölenlerden bir dünya dolusu altını fidye olarak getirseler bile bu kabul edilmeyecektir. Onlar için acıklı bir ceza vardır ve onların yardımcıları da yoktur (3:91; krş.:10:54; 39:47).

Kur’an, en azından Yeniden Dirilme Günü’nde bile diğerleri için şefaatin etkisini nerdeyse reddetmektedir:

Haydi! Mevcut dünyada onların yerine mücadele eden sizlerdiniz. Fakat, kıyamet gününde onların yerine Allah’la kim mücadele edecek, veya onların yerine kim koruyucu olacak? Kim kötülük yapar veya nefsine zulmeder ve sonra da Allah’ın affına sığınırsa, o Allah’ı affedici ve merhametli bulacaktır. Ve kim bir günah kazanırsa, onu kendi nefsinin aleyhine kazanır; ve Allah bilendir, hikmet sahibidir. Ve kim bir hata veya günah kazanır ve onu masum birinin üzerine atarsa, o kendisini bir yanlışlık ve açık bir günahla yüklemiştir (4:109-12).

Kur’ân açıkça, Hüküm Günü’nde bir başkasının şefaatine güvenmeye karşı uyarıda bulunmaktadır: 6:51 (krş.: 6:69-70 ; 40:33; 9:80) Kur’ân açıkça şöyle demektedir: “Rablerinin karşısına getirilmekten korkanları [onlara vahy olunan şeyle] uyar: Ondan başka bir koruyucu ve şefaatçileri yoktur”. Bununla birlikte Kur’ân, İbrahim’e, meleklere ve açıkça Muhammed’e bazı istisnalar yapar. Şüphesiz, şefaatin etkisi sınırlıdır, fakat Arapça’daki, bir müphemlik sebebiyle bu sınırlılığın tamamıyla ne kadar olduğu açık değildir: “Lâm” edatı ya -e (to) veya için (for) anlamında olabilir. Bundan dolayı Kur’ân şöyle demektedir: “O gün şefaat, Rahman’ın şefaata izin verdiği kimse(ye/için) hariç, başka hiç kimseye fayda sağlamayacaktır”; “şefaat Allah’ın izin verdiği kimse (ye/için) hariç fayda sağlamayacaktır” (20:109; 34:23; krş.21:28; 53:26). Kısıtlama, ya bir takım muayyen şefaatçilere veya şefaatin etkili olacağı kişilerin bulunduğu kategoriyedir (örneğin, tevbe edenler içindir ki, böylece onlar delâlete düşmekten korunabilirler, 40:7 vd.; 4:146 vd.). Sonuncu durumda, kefeler eşitken dengenin meylettirilmesi olarak anlaşılmaktadır (ve geleneksel olarak şefaat inananlara hasredilmiştir). Birinci durumda ise, İslâm’da bir şefaatçi olarak fonksiyon icra eden Muhammed anlaşılmaktadır. Oldukça yaygın ve popüler bir şekilde, şefaatçilik, peygamber ve şehitler gibi diğer kategorilere de uzatılmaktadır. Gerçekten de Hadis toplayıcısı Müslim’in kaydettiği bir hadise göre, şayet müşrikûn (Allah’la herhangi bir şeyi eş tutarak birleştirenler)’dan olmayan kırk kişi bir Müslüman tabutu yanında dikilirlerse, Allah onları o kişi için şefaatçiler olarak kabul edecektir (Ayşe’ye göre bu sayı 100 kişi olmalıdır). Böyle bir şefaat, Hüküm Günü’nde Cennet’i cezadan sonra elde etmiş inananlar için etkilidir; ve yine böyle bir şefaat Cehennem’deki inananların cezasını kısaltmada etkilidir. Dolayısıyla, Ebu Hureyre için, ölü bir insan üzerine yaptığı kendi duasını şu şekilde tasvir etmek mümkündü:

Tabutu evden itibaren takip ediyorum, mezara konduğu zaman tekbir getiriyorum, ve Allah’a dua ediyorum, ve Allah’ın elçisine salâtu selâm gönderiyorum, ve şöyle diyorum: “Ey Rabb’ım Senin yaratığın, Senin yaratığının oğlu ve Senin kulunun oğlu, Senden başka gerçek Tanrı’nın olmadığına ve Muhammed’in gerçekte Senin kulun ve elçin olduğuna şehadet ederdi. Sen onun durumunu iyi bilirsin. Şayet o, faziletli ise, onun mükafatını arttır; ve şayet günahkâr ise, günahlarını affet. Ey Rabb’ım! bizi Senin mükafatından mahrum etme ve onun ardından bizi imtihan etme” (Malik, Muvatta, Cenâiz, Bâb:6, Hds. No:17).

Ölümden sonraki periyoda kadar uzanan iyi bir netice meydana getirmenin mümkün olduğu bir diğer yol mevcuttur: Erkek olsun dişi olsun, berzah (“engel”, mezardaki sürenin ötesinde veya içinde duran)’a giden ölü kişiye yardımı dokunabilecek yeni ameller yapmak için vakit çok geç olsa da, ölümden önce yapılan bazı iyi amellerin iyi yönde tesir icra etmeye devam etmeleri mümkündür. Hadis’de bunlar devam eden bir sadaka (bir caminin, bir sulama kanalının inşası, bir ağacın dikilmesi gibi) olarak belirtilmişlerdir. Yine, bilginin yayılmasını temin etmek (örneğin, okullar vakfetmek veya Kur’an’ın dağıtılmasını sağlamak), ve yeryüzünde (kişinin ölümünden sonra) kişinin affı için dua eden, Allah’tan korkan ve O’na ibadet eden çocuklar bırakmak da öldükten sonra devam eden birer sadaka [sadaka-i câriye] dırlar (Müslim, Vasiyyet, 14; Ebu Davud, Vasayya, 14; Tirmizi, Ahkâm, 36; Nesâi, Vasayya, 8; İbn Mâce, Mukaddime, 20).

Fakat, devamlı amellerin ve şefaatin bu marjinal istisnalarına rağmen, Kur’an’ın sık sık üzerinde durduğu konu, mükafat Bahçesine girenlerle, Cehennem Ateşine girenler arasında, ve daha da öncesinde, kendilerini bu dünyada müslüman olarak Allah’a yöneltenlerle, yöneltmeyenler arasında yapılan nihaî ayrımdır. Nihai ayrım, canlı bir şekilde, Cennet’in ve Ateş’in sakinlerinin birbirlerine çağırabilecekleri, fakat birbirlerine ulaşamayacakları bir durumu belirten 7:38-50′de tasvir edilmektedir (Dives ve Lazarus’un [Lazar] hikayesinde olduğu gibi, Luka 16:20 vd.)16. Rahman sûresinde, (55:35-78), cennet ve cehennem tasvirleri, ayet ayet, birbirlerine zıt bir şekilde inşa olunmaktadırlar. Kur’an, iki nihai durum arasındaki zıtlığı tekrar tekrar tasvir eder (örneğin, 2:22 vd.; 3:195-8; 4:55 vd., 120 vd.; 5:85-6; 9:68 vd.; 15:43 vd.; 16:28 vd.; 18:99 vd.; 21:97 vd.; 25:10 vd., 24 vd.). Yine Kur’an, bu durumların [cennet ve cehennemin] nihaî olduklarını, en azından Cehennem Ateşinin paklayıcı ve temizleyici bir Ateş olmadığını; bir diğer tabirle, onun geçici bir şey olmadığını devamlı surette vurgular. (Muhtemelen) Hıristiyanlar tarafından yapılan iddia (o Hıristiyanlar “sayılı günler haricinde Ateş bize dokunmayacaktır” demektedir), kendi dinlerinin bir tahrifi olarak reddedilmektedir. (3:23-24) ve yine 2:80-2′de şöyle denmektedir:

Onlar, ‘sayılı bir kaç günün dışında ateş bize dokunmayacak’ derler. De ki: Allah’la bir ahid mi yaptınız –zira Allah ahdini asla bozmaz? Veya Allah hakkında bilmediğininz bir şey mi söylüyorsunuz? Hayır, kötülük yapıp, günahlarıyla kuşatılanlar cehennemin yoldaşlarıdır, orada ikâmet edecek olanlar onlardır. Ve inanıp iyilik yapanlar cennetin yoldaşlarıdır…

Diğer taraftan Cennet’teki veya Cehennem’deki insanların durumu hâlâ Allah’ın iradesi sınırları dahilindedir. Aşağıdaki ayetler, Allah’ın, temelde tayin ettiği durumu değiştirebileceğini imâ edebilir:

Bedbaht olanlara gelince, onlar ateşte olacaklar (orada onların iniltileri ve nefes alış-verişleri olacaktır), gökler ve yerler durdukça Rabbının dilemesi hariç orada ebediyyen ikâmet edicidirler. Şüphesiz, rabbın dilediğini yapandır. Bahtiyar olanlara gelince, onlar da cennette olacaklar, gökler ve yerler durdukça Rabbının dilemesi hariç orada ebediyyen kalıcıdırlar –kesintisiz bir nimettir bu– (11:106-8).

Bu ayetin manâsı üzerinde hararetli bir şekilde tartışılmıştır. Bir taraftada, semaların ve bu yeryüzünün ebedî olmadıkları, dolayısıyla cezanın ebedî olamayacağı tartışması yapılmıştır. Bu, bir Müslüman tarafından Worlds of Faith (s. 300) de benimsenen görüştü. O, şöyle demektedir:

“Allah’ın arzusu, benim nerede olmamı istiyorsa oraya gitmekten memnun olacağım. Şayet O’nun arzusu Ateşe gitmem ise, Ateşten hoşnud olacağım.Şayet onun arzusu cennete [bahçe] gitmem yolunda ise, o zaman cennetten hoşnud olacağım”. Bunun üzerine ona sordum: “Farzet ki, Ateşe gittin, orada ebediyyen mi kalacaksın?” O şöyle cevap verdi: “Böyle olması gerekmez. İyiliğin kötülüğe olan üstünlüğüne göre ceza sadece geçicidir; ve bu herkes için geçerlidir… O bizi cezalandırmak için yaratmadı, sevmek için yarattı.”

Her ne kadar müracaat edilen Kur’an ayetleri bu görüşü desteklemiyorsa da, bu kesinlikle bir ehl-i sünnet görüşüdür. Nitekim, M.A. Quasem (Salvation of The Soul, s.25)17, Hüküm Günü’nde amel defterleri sol elden verilecek olanlarla ilgili olarak (s. 109 vd., 120), bu amel defterlerinin “geçici olsa bile lânetlenecekler” e ait olduğunu söylemektedir. Bir dip not, 84:7, 10; 69:19, 25; 45:28; 37:13 vd. ayetlere atıfta bulunur; fakat bu ayetlerin hiçbirisi cezanın geçici olacağı hususunda açık bir şey söylememektedir.

Bu sebeple, diğer taraftaki münakaşa, semaların ve yeryüzünün yeni ve ebedî yaratıklara işaret ettiği ve Allah’ın iradesi hakkındaki ifadenin sadece bu iradenin gerçekte sınırsız olduğunu hatırlatır mahiyetde olduğu, fakat Tanrı’nın cezaları ve mükafatları ebedî olarak dilemiş olabileceği yönündedir. Bu görüş, kendi tarzında, Hıristiyanlıktaki evrenselci (üniversalist) [nihayette herkesin ilâhî affa uğrayacağına inanan kimse veya mezhep. Özellikle, Protestan mezhebinin mensupları bu görüşü savunmaktadır.(Çev. notu)] tartışmaya bir karşılıktır. Bu ilk dönem kelâmında Kur’an ve Hadis’in değerlendirilmesinde aklı ön plana çıkaran Mutezililerle, bunu vahyin akla nispetle ikinci dereceye indirgenmesi olarak kabul eden ve buna karşı çıkan Eş’ariler arasındaki münakaşa mevzularından bir tanesiydi. Neticede üstün çıkan ve görüşünü tesis eden Eş’arilerdir. Onlara göre, Müminler için, günahları iyi fiillerini geçtiğinde ancak bu günahlardan dolayı cezalandırıldıktan sonra, Cehennem’den kurtuluş olabilir. Ebedî olarak cezalandırılacaklar ise, kafirler ve müşrikler (Allah’ın mutlak birliği ve hakimiyetinden taviz verenler) dir.

Ancak, ister devamlı isterse kısa bir süre için olsun, devam ettiği sürece cezalar –cennet nimetlerinde olduğu gibi– canlı bir şekilde tasvir edilmişlerdir: Cehennem söz konusu olduğunda cezalar çok şiddetlidir:

Şüphesiz zakkum ağacı [37:62-68] haddi aşanların yemeği olacaktır. O erimiş metal gibi karınlarında kaynayacak; haşlanmış suyun kaynaması gibi olacaktır. Tutun onu, ateşin ortasına sürükleyin, ceza olarak başından aşağı kaynar su boşaltın: Tadın! Şüphesiz, sen bir zamanlar güçlü ve şerefliydin. Şüphesiz, bu senin şüphe edip durduğun şeydir (44:43-50).

Diğer taraftan sûre, Cennet nimetlerinin tasviriyle devam eder:

Muhakkak ki, itaat edenler bahçeler ve pınarlar arasında güvenilir bir yerde olacaklardır. İpekler ve süslü elbiseler giyinmiş olarak, birbirlerine arkadaşlık edeceklerdir. Ve biz onları iri gözlüler [Huri]in dostluklarıyla birleştireceğiz. Her bir meyveyi emin bir şekilde isteyeceklerdir. Orada, ilk ölüm hariç, ölümü tatmayacaklar ve Allah onları cehennem ateşinin cezasından muhafaza edecektir (44:51-6).

Bu tasvirler, Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde tekrar edilmiş ve bazı ayetlerde ise daha geniş bir şekilde verilmiştir. Onların sürekli tekrar edilmesi çok güçlü etki yapmaktadır. Hatırlanması gereken önemli nokta, Müslümanların büyük çoğunluğu için, bütün bu tasvirlerin mecaz olmamasıdır: Onlar, [Kur'an-ı Kerim'in, Allah tarafından doğrudan indirilen kelâm olmasından dolayı] O’nun yarattığı şeylerin bir bölümünü lafzî olarak tasvir ederler. Şayet biz yeterince derinlemesine araştıracak olursak, bu Cennetleri ve Ateşi bulabiliriz; (her ne kadar bazı Müslümanlar, Cennet ve Cehennemin sadece Kıyamet Günü’nde yaratılacaklarına inanmıyorsalar da) onları yaratılmış düzende keşfedebiliriz. Bir Müslüman için Cennet, bir Hıristiyanın Worlds of Faith’de anladığı şekilde “Allah ile beraber olmak, O’nunla birlikte yaşamak.. hayattan uzak olmak ve Allah’la birlikte var olmak” değildir. Bir Müslüman, gelecekte olacağı gibi, şu anda da Allah ile beraber mevcuttur. İslâm’ın Cennet ve Cehennem hakkında sunduğu tasvirlerin mecazi veya mitik (efsanevî) olmadığı görüşü İslâm’da aşırı bir tutkudur. Son zamanlara ait bir örnek vermek gerekirse, Abdulkâdî es-Sûfî şu ifadelerdeki, gerçek dışı bütün yorumları reddetmiştir:

Ölüm sonrası hallerin tasviriyle ilgili ifadeleri efsane / mit alanına indirgemek vahiy açısından kabul edilemez. Çünkü, alanına bütün antropolojik yaklaşımların inşa edildiği, din adını verdikleri şey, coğrafî ve tarihî olarak mitin kaynağının “izafiliğinin” üstündeki üstün bir bakış açısından inceleyen -tamamıyla metafizik- bir iddiadır. Daha baştan incelediği alana üstünlüğünü iddia eden bu büyüsel bakış açısı, aynı zamanda dinin ibadet boyutunun incelenmesi ve tahliliyle ortaya çıkacak sonucun, bir zamanlar alanına giren her şeyi ilkelliğin ve bilim öncesi karanlığın bir tozu derecesine indirgeyen bilimsel metodun açık büyüsel ışığı olarak görülen efsanevî materyalin geçersizliğini ortaya koyacaktır. Kafirlerin zeki bilgi arayıcılarını İslâm’daki büyük hikmet külliyatından faydalanmaktan engellemeyen, fakat milyonlarca “eğitimli” Müslümanı engelleyen tamamıyla sahte, fakat göz alıcı entrika hayal sistemi budur. (A.R.b.A. el-Kâdî, The Islamic Book of The Dead, Wood Dalling, Diwan Press, 1977, ss. 9 vd.).

Sonuçta, bir Müslüman için Cennet’te veya Ateş’te olmak, yalnızca Allah’ın kâinatının bir başka bölümünde olmaktır. Ve Allah, Cennet ve Cehennem’in devamı için gerekli vasıtaları yaratmaya devam eder Nitekim, Ateş’te deriler hızlı bir şekilde yanacaklar, fakat yanan derilerin yerlerini almak üzere yenileri yaratılacaktır:

Hiç şüphe yok ki, işaretlerimizi reddedenleri yakında ateşte kızartacağız. Derileri yandıkça, derileri başka derilerle değiştereceğiz ki, cezayı tadabilsinler. Şüphesiz, Allah güçlü, hikmet sahibidir. Ve inananlar ve iyi amel işleyenleri ise altından nehirler akan cennetlere girmelerini, orada ebediyyen kalmalarını sağlayacağız. Kirletilmemiş arkadaşlara sahip olacaklar ve onları gölgelerin gölgesine getireceğiz (4:56-7).

Böylece, Hüküm Günü (Yevmu’d-Din), (faziletli kimse için) bu dünyanın hastalıklarının gelecek dünyanın iyilikleri (64:9) ile değiştirileceği aynı zamanda bir Ayrım günü yevmu’l-fasl, (37:20 vd.; 44:40 vd.; 77:13 vd.; 78:17) dır. Ayrım gününde, neticesi bağlanmamış olarak görünen bütün anlaşmazlıklar hem genelde (6:164) ve hem de özelde –örneğin Yahudilerle, Hıristiyanlar arasındaki anlaşmazlıklar (2:109 vd.; 16:124, Sabat gününü18 yerine getirmede); Hıristiyanlarla kafirler arasındaki anlaşmazlıklar (3:55); İsrailoğulları arasındaki anlaşmazlıklar (10:93; 45:17); Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar (16:92 vd.) ve kulları arasındaki anlaşmazlıklar (39:46) hakkında karar verilecektir. Bu konular hakkında daha önce karar verilebilirdi, fakat imtihan ve deneme süresini muhafaza etmek için karar son güne kadar ertelenmiştir:
——————————————

D.E.Ü. İlahiyat Fak.
Din Psikolojisi

http://www.angelfire.com/psy/muratyildiz/calismalar.htm

İSLAMDA ÖLÜM ANLAYIŞI-2

İnsanlık tek bir ümmetten başka bir şey değildi. Daha sonra anlaşmazlıklara düştüler. Eğer Rabbından bir kelime geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konu neticelendirirdi. Ve onlar şöyle diyorlar: “Niçin Rabbından ona bir işaret (ayet) gönderilmedi?” Sonuçta de ki: “Gizlenmiş ancak Allah içindir. Dolayısıyla bekleyin, Şüphesiz ben sizinleyim (10:19 vd.; 42:21 ayetinde Kelime Kelimetu’l-Fasl olarak tasvir edilmektedir).

Ayrım gününde iki grup birbirinden ayrılacaklardır: Yazılı amelleri sağ ellerine verilenler Cennet’e gidecekler, fakat sol ellerine verilenler ise şöyle diyeceklerdir: “Keşke, ölüm tam bir son olsaydı… Kontrolüm benden yok olup gitti” (69:18-37). Yine, bu mutlak iki gruba bölünmeyle ilgili olarak, hepsi şüpheli, sadece marjinal istisnalar vardır: Birinci grup, 56:10 ayetteki üçüncü parti olan (sağda ve solda olanlara ilaveten) “en önde gelen” veya seçkinlerdir (es-Sâbıgûn); bunlar bir orta durumunda değil fakat, “Allah’a en yakın” olanlardır (56:11). İkinci grup, bazı müfessirler tarafından bir orta durumunda (7:46) kabul edilen “doruktaki (mazgallardaki) insanlar” dırlar. Üçüncüler, “ne ondan ne de bundan” olanlar ise, dinleri bir gösteriden ibaret olan münafıklardır (4:142): “Onlar cehennemin en alçak derinliklerindedirler: Onlar için bir yardımcı asla bulamayacaksın –Ancak tevbe eden, düzeltmeler yapan ve Allah’a yapışan ve Allah için din [hayat tarzı] lerini temizleyenler istisna. Bunlar inananlarla beraberdirler ve Allah gerçekten inananlara büyük bir mükâfat verecektir” (4:145-6). Fakat, her ne kadar onlar şu anda denge noktasında iseler de, onların böyle kalacakları tasavvur edilmemektedir.

Bu sebeple Kur’an’ın gücü, onun bütün insanlara önlerinde duran hususları tanımaları ve hayatlarındaki her bir fiilden bizzat kendilerinin sorumlu olduklarını bilmeleri için yaptığı çağrının basitliğinde yatmaktadır. Olay, (el-Vakı’a), Yeniden Dirilme Günü, kesinlikle vuku bulacaktır (56:1). Kur’an’da bu hususa yapılan vurgu, Muhammed’in mücadele ettiği insanların çoğunun, açıkça inanmamış oldukları gerçeğine uygunluk arzetmektedir. Kur’an, Muhammed’in çağdaşlarının çoğunun, yeniden dirilme fikrini gülünç bulduklarını açıkça ifade eder, zira Yeniden Dirilme fikri insanlar öldüğü zaman ne vuku bulduğunun açık gözlemlemesiyle çelişmektedir. Bu şüphecilik sık sık Kur’an’da yeterince kaydedilmektedir (örneğin, 13:5; 17:99; 19:66 vd.; 34:7 vd.; 36:78; 37:16). Kur’an bunu, şüpheciliğin soyutlanmış bir görüş olmadığını açıkça ortaya koymak için yapar. Hiç şüphe yok ki, Muhammed, bu hayatın ötesinde hiçbir şeyin olmadığına inanan insanlarla çarpışmıştır (6:29 vd.; 22:5 vd.). Diğer taraftan, 23:23-44 ayetleri, bunun Muhammed’den önceki peygamberler için de merkezî bir husus olduğunu açıkça ifade eder. Muhammed’le ilgili yerde, şüpheciler, şayet bedenler bir araya toplansalar bile, bunun yalnızca bir tür sihir yoluyla olabileceğini (11:7; cevabı krş. 52:11-16) iddia ederler. Ve onlar, Muhammed’e kendi atalarını tekrar diriltmesi için meydan okurlar.

Ve onlar derler ki: “Bizim hayatımız ancak bu dünyada olandır? Ölürüz ve yaşarız ve bizi yok eden şey zamandır.” Ve bunda onların bilgi namına bildikleri bir şey olmayıp sadece bir tahmindir. Ve bizim açık işaretlerimiz [âyât] onlara gösterildiği zaman onların delilleri ancak şunu söylemekten başka bir şey değildir: “Eğer güvenilir iseniz, babalarınızı getirin”. De ki: Size hayat veren, sonra size ölüm veren, daha sonra da Kıyamet günü için sizi bir araya toplayan Allah’tır. Bunda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu bilmezler. [45:24-27; krş. Kıyame, (Yeniden Dirilme) isimli sûrenin (75. sûre) başlangıç ayetleri].

Fakat, yeniden dirilmeyle ilgili şüphe ve sorular yalnızca bunlardan ibaret değildir. Kur’an aynı zamanda müminler tarafından sorulan sorulara da göğüs germek durumunda kalmıştır. Örneğin, Allah yolunda öldürülenlerin durumu nedir?

Allah yolunda öldürülenlere “onlar ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar yaşıyorlar, fakat siz anlamazsınız. Şüphesiz biz sizi korku, açlıkla ve mal-mülk, hayat ve ürün kaybı ile imtihan ederiz; fakat sabırlı olanlara, bir belâya uğradıklarında “şüphesiz, biz Allah’a aidiz ve dönüşümüz O’nadır” diyenlere iyi haberler ver (2:154-156).

Bundan, ve şehitliğin tavsiye edildiği bir çok ayetten, Müslümanlar, Allah’ın ve O’nun Elçisinin gerçekliğine bu nihai tanıklığı yapanlara Cennet’te özellikle imtiyazlı, Allah’ın Arş’ına en yakın bir yerin verileceği; ve mezarda bu insanların Münker ve Nekir’in sorgulanmasından muaf tutulacakları (bkz. s. 4) sonuçlarını çıkarmışlardır. Bu müslümanlar günahlarının ağırlığından kurtarılmışlardır ve dolayısıyla Muhammed’in şefaatine (gerçekte, daha sonraki inanca göre, bizzat bu Müslümanların kendileri şefaatçiler haline gelirler) ihtiyaçları yoktur; ve halihazırda paklandıkları için gömülmeden önce bedenlerinin yıkanmasına ihtiyaç yoktur; şehit düştükleri elbiselerle gömülmelidirler. Müslümanların önüne böyle mükâfatların sürülmesiyle, onların Allah yolunda ve özellikle cihadda ölümü, şehidlik mertebesini hararetle istemeleri (talebu’ş-Şehâde), şaşırtıcı değildir. Problems of Sufferring’de19 (ss.130-3) işaret ettiğim ve tasvir ettiğim gibi, bu şehitliği arama, Muhammed’in ilk üç meşru halefi (Şia bakış açısından) olan Ali ve onun iki oğlunun öldürülmesi nedeniyle Şia İslâm’ın da daha da ileri götürülmüştür. İslâm’ı savunma uğruna kan dökme ve ölümün kabulü son yıllarda daha da belirgin hale gelmiştir.

Bir çok Hadis, şehit kavramını, Allah’ın arzusunu sabırla kabul etme ve yerine getirmenin mümkün olduğu diğer hususlara da yaymaktadır (örneğin, üç oğlan evladın ölümünü sabırla karşılama şehitlik makamına ulaşmak için yeterlidir; hatta Muhammed, ihtiyaç halinde ikisinin ölümünün bile yeterli olacağını söylemiştir)20. Nitekim, toplumda veba hastalığının niçin yayıldığına dair bir soruya Buhari, peygamberin şöyle cevap verdiğini kaydetmektedir:

Allah onu dilediğine bir ceza, müminler için ise, bir lütuf kılmıştır. Zira vebanın bulunduğu yerde kalan ve Allah ne yazmışsa yalnızca onun başına geleceğine sabır gösteren herhangi bir yerdeki [Allah'ın] herhangi bir kulu, Allah ne yazmışsa [ölüm dahil olmak üzere] ancak onun gerçekleşeceğine inanmışsa, şehidin aldığı aynı makamı alacaktır.

Bir başka yerde şehit kategorisi daha da genişletilmektedir:

Allah’ın elçisi şöyle demiştir: Allah yolunda öldürülenlerden başka yedi şehit daha vardır; bunlar, vebadan ölenler, boğulanlar, akciğer veya mide hastalıklarından ölenler, yanarak ölenler, herhangi bir şey altında kalanlar ve çocuk doğururken [veya hamileyken] ölen kadınlardır (Malik, Muvatta, Cenâiz, Bâb: 12, Hadis no: 36. Bu hadis sayfa 21′deki hadisin devamıdır ).

Fakat, şehadetlerinde olağanüstü bir şekilde imanlı olanların durumu nedir? Muhtemelen, onlar ölümden tamamıyla hariç tutulabilirler mi? Bu bizzat Muhammed’in kendisinin üzerine odaklandığı zor bir meseleydi. Ne de olsa, İsa’ya olan şeyin bu olduğunu Kur’an belirtmektedir (bkz. s.10):

Allah dedi ki: İsa seni kabul edeceğim, kendime yükselteceğim ve inkârcılardan [keferû] seni arındıracağım. Seni takip edenleri kıyamete kadar inkârcılara üstün kılacağım. İşte o zaman hepiniz bana döndürüleceksiniz ve ihtilafa düştüğünüz meseleler hakkında aranızda karar vereceğim (3:55).

Şayet bu İsa için geçerliyse, o halde, daha ziyade (a fortiori) Muhammed için de geçerli olmaz mı? Açıkça bu, Muhammed hala yaşıyorken sorulabilecek bir soruydu. Fakat, İbn İshak’ın Siret’inin son sayfalarından görülebildiği kadarıyla, ilk Müslümanlar için bu ciddi bir soruydu. Zira, Muhammed’in ölmüş olması en azından onun yakın takipçileri için rahatsız edici bir gerçekti.

Kur’an hâlihazırda bu soruyla karşılaşmıştır (Kur’an, İsa’nın ölümden hariç tutulması gibi, bazı müslümanların da, Muhammed’in böylece ölümden hariç tutulmasına ciddi bir şekilde inandıklarını ortaya koymaktadır):

Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önceki elçiler gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, geriye mi döneceksiniz? Kim geriye dönerse Allah’a hiç bir surette zarar vermez, fakat Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. Ve yazılmış bir sürede Allah’ın izni olmadan bir nefis ölmez (3:144-5).

Neticede mesele, Aişe’den nakledilen bir rivayetle çözülmektedir. Buna göre, Allah’ın hiçbir peygamberi veya Elçisi seçenek verilmeden ölmez; bu nedenle Muhammed “yüce sahabiler” e katılacağı anı seçmiştir.

Gerek ümmet içerisinden gerekse dışardan gelen bütün bu sorulara, Kur’an devamlı surette büyük yaratma temasını tekrar eder: Zira bütün herşey Allah’tan gelmiş ve yalnızca O’nun iradesinin bir neticesi olarak varolacaktır; hayatın tasarrufu ve ölüm tamamıyla O’na aittir (22:5-7, 66). Yeniden dirilme ve hüküm için ruh ile bedenin yeniden birleşmesi hususunda şüpheye düşenlere, ilk yaratmanın mucizelerini ve harikalarını göz önüne almaları tavsiye olunmaktadır (56:57-62). İlk yaratmada olduğu gibi şayet Allah bunu yapabiliyorsa, o halde ölümden sonra da bireyleri bir araya toplama işine devam etmesi gerçekte dikkat çekici değil midir? 22:5 vd. ayetlerinde ifade edildiği üzere silsile devamlıdır:

Biz insanı balçıktan yarattık, sonra onu emin bir yere bir meni damlası olarak yerleştirdik; sonra pıhtıyı bir et parçasına dönüştürdük ve et parçasını da kemiklere dönüştürdük; ve kemikleri etle giydirdik; sonra onu farklı bir yaratık olarak geliştirdik…

Ve şayet, insanın doğumu hadisesi mucize olarak yeterli değilse, Kur’an, yeryüzünün devamlı yenilenmesi veya yağmurun yağışı ile cansız tohumların devamlı çıkışı hadiselerini düşünmeyi insana önermektedir; ve yine bu, Kur’an’da oldukça yaygın bir konudur:

Rüzgarları gönderen ve bulutları yükselten Allah’tır; ve biz onları ölü bir bölgeye süreriz ve orada ölümünden sonra yeryüzüne hayat veririz. Kıyamet günü de böyledir (35:9).

Kur’an’da, hayattan başlayarak kabir yoluyla yeniden dirilme ve hükme kadar olan süreçle ilgili detayların çoğu açık olmakla birlikte bu hususlar Hadis’de daha açıktır. Kur’an’daki kısa bahisler, Hadis’de dikkate değer bir şekilde genişletilmişlerdir. Nitekim, Kur’an’da ölmek üzere olanları bir araya toplamaya gelen ölüm meleği tasvir edilmeksizin 32:11 de yalnızca bir kez zikredilmektedir. Hadis’de ise, hem onun görünümü, hem de rolü inceden inceye tasvir edilmektedir. Bunlar ve diğer Hadisler referans zikredilmeksizin Islamic Book of the Dead ‘de, ve daha geniş bir şekilde de, yine tam referansları verilmeksizin K. M. Islam’ın The Spectacle of Death21 isimli eserinde biraraya getirilmişlerdir.

Fakat, Kur’an’ın bir diğer yorumu, yas tutma ve gömme âdetinin pratik bir yorumu, mevcuttur. Arapça bir kelime olan cenaze veya cinaze, hem cesede ve hem tabuta ve hem de gömme usûllerine işaret eder. Bütün Hadis külliyatı bu husustaki temel uygulamaları ve duaları kaydeder (Müslim ve Buhari külliyatları İngilizce’ye tercüme edilmiştir. Yine İmam-ı Mâlik’in Muvatta’sı ve seçilmiş Hadislerden oluşan ve daha sonraki döneme ait olan Mişkâtu’l-Mesâbîh de İngilizce’ye tercüme edilmişlerdir). Her ne kadar bir takım uygulamalar farklı toplumlarda değişiklik arzediyorsa da, gömme ve yas tutma âdetleri (yine K. M. Islam’ın The Spectacle of Death adlı eserinde oldukça geniş bir şekilde tasvir edilmişlerdir) Kur’an ve Hadis’e dayandırılmış olmalıdırlar. Kesinlikle önemli olan şey, ceset, mümkün olduğunca çabuk bir şekilde yıkanmalı ve gömülmelidir. Gömülmenin aynı günde olması tercih edilir, fakat Worlds of Faith’ de bir müslümanın açıkça belirttiği gibi, ölü sekiz saatten daha geç gömülmemelidir:

Erkek veya kadın bir Müslüman öldüğünde onu acilen saklamalıyız. Onu saklamalıyız: Yani mümkün olduğu kadar çabuk bir şekilde onu mezara göndermeliyiz. Dolayısıyla ruh, bedenden ayrıldığında cesedi eve getiririz. Ülkemizde kişi öldüğünde onu yıkamak ve son ibadet olan cenaze namazına almak için gerekli düzenlemeleri acilen yapmaya çalışırız; ve toplanabildiği kadar Müslüman bir araya gelir; Müslümanlar onun cenazesi için bir araya gelmeye çalışırlar. Ve daha sonra ölünün son duasını yapar ve yüzü Mekke’ye gelecek şekilde mezara gömeriz. Cenaze dualarını (namazını) idare edecek kişi imam olmalıdır. Fakat, o esnada imam mevcut değilse, herhangi bir kişi, onun yerini alabilir (s.247).

Cesede saygı duyulmalıdır; zira, Kıyamet Günü o eski haline iade edilecektir. Aişe, bir Müslüman cesedinin bir kemiğini kırmanın, hâlâ canlı durumda olan birisinin kemiğini kırmak kadar kötü olduğunu söylemiştir (Malik, Muvatta, Cenâiz, Bâb, 15, Hds no. 45). Gömmeye kadar tabuta eşlik etmek büyük bir faziletli davranış olduğundan buna saygı gösterilmelidir. Aynı zamanda, hastayı ziyaret etmek de faziletli bir davranıştır. Ölüye dualar okunmalı ve özellikle de dört tekbir (Allah’ın büyüklüğünün ilânları) getirilmeli ve şayet mümkünse, Kur’an’ın tamamı okunmalı veya en azından Muhammed’in bir ölü üzerine okumuş olduğu (Avf b. Mâlik tarafından rivayet edilen) dua okunmalıdır:

Allah’ın elçisi, bir cenazede dua etti ve ben onun bu yakarışının bir kısmını ezberledim. O şöyle diyordu: “Ey Allahım! Onu affet, ona rahmet göster, onu emin kıl, onu bağışla; ona izzet ve geniş bir mekan ver; onu su, kar ve buzla yıka. Beyaz elbiseyi kirden arındırdığın gibi onu da günahlardan arındır. Ona mevcut mekanından daha iyi bir mekan, mevcut ailesinden daha iyi bir aile ve mevcut eşinden daha iyi bir eş ver. Onun cennete girmesine sebep ol, ve onu mezardaki imtihandan ve cehennemdeki cezadan muhafaza buyur”. Bir diğer rivayette de şöyledir: “Ve onu mezardaki imtihandan ve cehennemdeki cezadan koru”. O [Avf b. Mâlik], o ölü adam olmayı arzuladığını sözlerini ekledi (Müslim, Kitâbu’l Cenâiz, Bâb, 26, Hds No. 85).

Yas tutma, aşırı olmamalıdır. Câbir b. Atik’e göre, Muhammed, ölüm anına kadar yas tutmaya izin vermiştir. Muhammed, Abdullah b. Sabit’i ciddi bir şekilde hasta iken ziyaret etti ve Abdullah ona hiç bir karşılık vermediği zaman şöyle söyledi: “Muhakkak ki biz, Allah’a aidiz ve mutlak surette dönüşümüz O’nadır” (2:156). Kadınlar ağlamaya başladığı zaman Câbir, onları susturmaya çalışmış, fakat, Muhammed şöyle demiştir: “Bırak, şimdi ağlasınlar, zamanı gelince hiçbiri ağlamayacak”. Câbir, “zamanı gelince” den ne kastettiğini sorduğu zaman, Muhammed şöyle cevap verdi: “Ölüm vuku bulunca” Müslim, Cenâiz, Bâb 12, Hds. no. 36). İslâm’da ağlamanın ölüleri mezarda rahatsız edeceğine dair köklü bir gelenek vardır22 –ki, “mezardaki müddet” hakkında söz konusu Müslüman inançları mevcut olunca, bunun böyle olması açıkça mümkündür. Worlds of Faith’de bu durum, bir Müslüman tarafından mahirane bir şekilde şöyle ifade edilmiştir:

Müslümanlar ölünce ağlamamalıyız. İnsanlar, ağlamaktan kendilerini alamazlar, zira bu kontrol edemeyeceğimiz bir şeydir. Fakat ağlamamalıyız, zira, şayet ağlarsak –şu anda bize ölü olan kişi Allah’a ölü değildir–. Dolayısıyla kişiyi hemen gömmeye çalışırız, çünkü ağlamak ona eza verir: O, insanların kendisi için ağladığını işitebilir. Bu sebeple biz, onun kendi iyiliği için onu acele olarak gömmeye çalışırız (s.248).

Gerçekte yasak olan şey aşırı ağlamadır. Zira bu, yaratmada Allah’ın tarzının ve iradesinin kabulüne tezat teşkil eder. Nitekim, Muhammed’in şöyle dediği rivayet edilir: “Cahiliyye [İslâm'ın gelişinden önceki cahillik dönemi]‘de insanların yaptığı gibi yanaklarına vuran, elbiselerinin önünü yırtan ve yas tutan bizden değildir” (Buhari, Cenâiz, 35, 38, 39, Menâkıb, 8; Müslim, İman, 175; Tirmizi, Cenâiz, 22; Nesâi, Cenâiz, 17, 19, 21; İbn Mâce, Cenâiz, 52). Yas tutma (niyâha) yı yasaklayan Hadis ile, peygamberin ağzından kasden yalan hadis uyduranı cehenneme koyan Hadis, İslâm’da mütevâtir hadislerdir (Buhari, İlim, 38, Cenâiz, 33, Enbiyâ, 50, Edeb, 109; Müslim, Zühd, 72; Ebu Davud, İlim, 4; Tirmîzî, Fiten, 70, İlim, 8, Menâkıb, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 4). Çok saygı gören bu Hadisler hakkında, Juynboll23 şöyle demektedir: “Hemen hemen bir kutsallık ruhundan (an aura of holiness) bahsedilebilir”. Ancak paradoks / çelişki tamamıyla Juynboll’un gözlemlediği gibidir: “Her ne kadar bu âdet [niyâha] şu veya bu şekilde, pratikte bütün İslâm dünyasında mevcutsa da, bunun resmen yasaklandığına dair peygambere ve muhtelif önemli çağdaşlarına atfedilen bir çok rivayetler vardır” (Juynboll, Muslim Tradition, s.96). Bu, İslâm’ın tezahürü olan bir yerel örf kaplaması veya renklemesidir, Granqvist’in24 Ürdün’ün bir köyünde şahit olduğu bir Müslümanın ölümü ve gömülmesinin tasviri, tamamıyla gerçekte yapılanla resmî dinin müsaade ettiği şey arasındaki gerginliği kaydeder.

Genelde bu sebeple, Müslüman ölüm anlayışı, daha önce bu kitapta keşif için ortaya konmuş olan bir çok ölüm açıklamalarına zıtlık arzeder. Bu sebeple, İslâm, kesinlikle liminality’25nin önemini temsil ediyor olmalıdır. Bütün büyük dinler arasında İslâm, geçici bir merhale olan mezardaki süreyi tasvir etmede en belirgin ve lâfzî olandır. Ancak, İslâm, geçiş döneminde olanların son hallerine geçişlerine yardımcı olacak usûlleri kesinlikle temin etmemektedir. Gerçekte tamamıyla zıddı mevcuttur; herhangi bir “müdahale” kaderi veya Allah’ın son belirlemesini engelleyecektir. Bu, bizzat kendi kaynaklarından ve kendi konusuna verdiği dikkatten, teolojinin, değişmekte olan geleneksel davranışlarda gayet iyi tesis edildiği görülen zıtlıkları inşa edebileceğine bir işarettir; diğer taraftan, halk dini (folk-religion) açıkça resmî dinin uygun görmediği davranışları muhafaza eder.

İslâm, başlangıçta ileri sürülen bir temel noktaya da zıtlık arzediyor görünmektedir: Bu noktaya göre, önceki tarihlerinde dinler, ölümün anlam ve önemini, hayat ve ölüm hakkındaki spekülasyonlardan ziyade kurban vasıtasıyla keşfeder. Fakat, açıkça Kur’an, cennet ve cehennem haritasının ve ikincinin değil, birincinin kesin bir şekilde nasıl elde edilebileceği hususunda olağanüstü bir şekilde belirgin ve lâfzîdir. Fakat bu, İslâm’ın ilk değil, son bir dinî gelenek (Musevî-Hıristiyan / the Judaeo-Christian) şekli olmasından dolayı şaşırtıcı değildir. Netice olarak, önceleri tecrübî ve farklı olan (ölümün ötesinde Allah’la hayatın devamlılığının nasıl olacağının detayını çalışmak suretiyle) şu anda âşikâr hâle gelmiştir. Bu, şu demektir: Yahudiler ve Hıristiyanlar (bazıları hariç) bir takım belirli cennet ve cehennem tasvirlerini yükseliş ve düşüşü takip edilebilen kavramsal olaylar olarak görebilirlerken, Müslümanlar böyle görmemektedirler: Onlar için, cennet ve cehennem tasvirleri, kavramsal olaylar değildirler, hatta onlar kavram bile olmayıp gerçekliği eskatolojik olarak doğrulanacak yerler ve durumlardır. Kur’an, her ne kadar o dili kullanmasa da sık sık bizi uyarmaktadır:

Aksine kurban konusu zayıflamış, veya muhtemelen daha doğru bir deyişle şeklîleştirilmiştir. Cömertlik açısından zekâtın çok ötesinde olan, kişinin bizzat kendi hayatını sunması, içinde “canlı kurban” konusunun gündemde tutulabileceği bir açık tarzdır. “Allah’a ulaşan onların ne etleri ne de kanlarıdır, fakat ona ulaşan sizin takvanızdır” (22:37). İslâm, kurbanı hakiki bir dinî görev olarak muhafaza eder. Ancak, bu dinî görev belirli ve sınırlı durum ve şartlara –özellikle, Mekke’ye hac esnasında ve Kurban Bayramı’nda– hasredilmiştir (bir kişi ve bir ev halkı için, bir keçi veya koyun; yedi kişiye kadar için ise bir inek veya bir deve). Fakat, böyle bir kurban, ölüm anlayışına uygulanmamaktadır. Kurban, bir müslümanın yerine getirdiğinde korkusuzca ölüme yaklaşmasına imkan veren vazifeler içerisinde kabul edilir.

Bunun içindir ki, Batı dini, tarihi ve geleneğinde, İslâm’ın ölüm anlayışı en aşırı şeklîleşmeyi temsil eder. Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki (ve Hıristiyanlıktan türeyen ayrılıkçı gruplarda) daha sonraki gelişmeler detaylarının formalitesinde ve cennet-cehennem tesirlerinin lafzîliğinde İslâm’a rakip olmuşlardır. Fakat, Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta bir araya toplanan detayların çoğunun, resimsel ve hayali bir egzersiz olduğu ve (en azından kendi görüşlerinde) inancı terk etmeden, terk edilebilecek hayali bir alıştırma olduğunu kabullenmek bireyler için mümkün olmuştur. Hâlâ devam eden bir süreç olan bir gelenek harmanlanması mevcuttur. Bu süreç, İslâm’da, vahiy olarak Kur’an’ın statüsü nedeniyle daha problemli –ve kesinlikle daha şüpheli– dir.

Bu sebeple, biz bu birbirine bağlı üç Batı dininde Marx, Freud ve diğer bir çoklarının, ölümün dinî keşifleri hakkında yapmış oldukları noktalara doğru bir tarihi hareket görebiliyoruz: İnançlar daha lâfzî hale geldikçe, kişinin akıllı nedenler için tavırlarını değiştirmeye olan çabası da daha aşikâr hale gelmektedir. Nitekim, açık bir örnek olarak (hâlihazırda kendisine atıfta bulunulan) K. M. Islam’ın Spectacle of Death isimli kitabı şöyle başlar:

R a h m a n v e R a h i m o l a n A l l a h ‘ ı n a d ı y l a.

DİKKAT

Ölümü, en büyük zalimlerin ve en güçlü insanların tepesine indiren ve onların boyunlarını buran; ve büyük kralların bel kemiklerinin kıran; dev sürülerin ve hazinelerin sahiplerinin hayatlarına bir son vermek suretiyle ümitlerini ve arzularını söndüren Allah, ancak bütün Övgüye mazhardır. Fakat, Yüce Allah’ın vaadi (ölüm anı) gerçekleştiğinde onlar bir çukura atılırlar ve yüksek saraylarından yeryüzünün derinliklerine devrilirler. Elektrik ışıklarının parıltısı ve göz kamaştırılıcığı altında, yumuşak yataklarından kaldırılırlar ve mezarın karanlığına fırlatılırlar. Onlar, solucanlara ve böceklere verildiklerinde köleleri ve hizmetçileriyle oynaştaydılar; yeme ve içmenin zevklerini alma yerine tozda yuvarlanıyorlardı ve onlar arkadaşlarının cünbüş alemlerinde eğlenme yerine vahşilik içerisinde yalnız mahkumlar haline geldiler (s.III).

Bunun bir neticesi olarak, İslâm, Kur’an’ın dilini iğreti / geçici, yaklaşık veya tashih edilebilir bir şekilde olan her hangi bir yorumlama teşebbüsünü zorunlu olarak reddetmelidir –her ne kadar Kur’an’daki dilin çoğunluğunun kıyasî veya mecazî olarak yorumlandığı gerçeğini ilk dönemlerindeki büyük karmaşalardan sonra kabul etmek gerekse de (Bir Müslüman için bile, Allah bir taht üzerinde uzaysal olarak oturmaktadır). Bununla beraber, diğer büyük dinlerin tersine, İslâm, ölümün ötesinde insan canlarının nihai neticesinin lâfzî ve hatasız bir tasviri üzerine dayanmaktadır. Hinduizm’in dinî tasavvuru ise çok farklıdır.

ÇEVİRENLERİN NOTLARI

* Tercüme ve tenkidini sunduğumuz bu çalışma, John Bowker’in The Meaning of Death (Cambridge, 1993) isimli eserinin “Islam” (ss.102-128) adlı bölümünden alınmıştır. Kitaptaki başlık Islam olmasına rağmen biz kitabın başlığıyla uygunluk arzetmesi için kendi başlığımızı İslâm’da Ölüm Anlayışı olarak isimlendirdik.

1- Yazar Bowker, İslâm’da ölüm anlayışını ortaya koymak için kaleme aldığı bu bölümde, temelde ölümle ilgili olarak Kur’ân âyetlerini ve Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadisleri bie incelemeye tabi tutmaktadır. Bunun sebebi de İslâm’daki ölüm anlayışının, öncelikle Kur’ân âyetlerinin ve sonra da hadislerin yorumlanmasıyla oluşmasıdır. Örf de zaman zaman işe karışmıştır. Özellikle ölümün mezara konulması ile ilgili işlemlerde belirgin bir şekilde özgün etkilerini bulmak mümkündür. İslâm ülkelerinde bu bağlamda farklı anlayışlar ve uygulamalar mevcuttur.

2- Bir hususu belirtmekte fayda görüyoruz. Yazarın makalede vermiş olduğu Kur’ân’ı Kerim ayet numaralarının neredeyse tamamına yakını, elimizdeki standart Kur’ân-ı Kerim ayetleri ile uyuşmamaktadır. Biz bütün bu ayetleri tek tek kontrol ederek düzelttik. Ancak, yazının orjinalliğini korumak amacıyla yazarın âyetlere vermiş olduğu manâları olduğu gibi tercüme etmeye gayret gösterdik. Bunu yaparken, yazarın âyetleri nasıl anladığını ve yorumladığını olduğu gibi okuyucuya göstermek istedik. Bir diğer husus ise; yazarın kullanmış olduğu hadisleri kaynaklarına giderek bulduk. Dolayısıyla hadislerle ilgili kaynaklar tarafımızdan konulmuştur. Yazarın bu yazıda hiç dipnot kullanmadığını; yazı içindeki dipnotların bize ait olduğunu da belirtmek isteriz.

3- Bowker’in ölümün kaynağını şeytanın “vesvese”si ile ayartılıp yasak meyveyi yiyen Âdem ile Havvâ’nın bu suçuna götürmüş olması ilginçtir. Şurası bir gerçektir ki, Allah’ın insanlar için ölümü bu suçun neticesinde bir ceza olarak takdir edip etmediği kesin olmayan bir şeydir. Ancak, insanoğlu için ölümü ezelde takdir etmiştir. Buna göre, bu suç işlenmeden önce de ölüm insanoğlu için mukadderdi. İnsanoğlunun tam bir imtihandan geçirilebilmesi için ölüm gerekli idi: “O (öyle Yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranışınızı sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır” (67/Mülk:2). Dolayısıyla, ölüm de hayatla birlikte yaratılmıştır. Kanaatimizce, ölümün kaynağı işlenen bu suç değildir. Ancak Allah, bu suçun ardından ilk defa olarak kullarına ölümden bahsetmiştir, bu doğrudur: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız” (7/Â’râf:25).

4- Yazarın bu tesbiti doğrudur. Ölümün bizzat kendisi müminler için bir ceza değildir. Aksine ölüm, ebedî hayata ve mükâfata ulaşmak için bir kapıdır. Böyle inanılınca, ölümü arzulamak, özellikle savaşlarda bir an önce şehid düşmeyi istemek kaçınılmaz tabiî bir netice olmuştur. Ne var ki, Hz. Peygamber Müslümanlara ölümü arzu etmemelerini tenbihlemiştir. Bunun sebebi de, şayet kişi iyilerden biri ise, iyilikleri artmaya devam etsin; şayet kötülerden ise, kötülüklerden bir an önce vazgeçip tevbe etsin, iyi amellerde bulunsun, diyedir (Bu hadis için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.4, s.339; Buhârî, Sahîh, Temennî, 6, c.8, s.130). Hayat süresinin sınırı ölümdür. İnsan ölünceye kadar bir deneme ve imtihandadır. Bu sûre içerisinde iyi veya kötü amel işlemek tamamen kendi hür iradesindedir. “Ne yapalım kaderim böyleymiş” gibi aldatmaca bir mazeret haklı değildir, yersizdir. Allah katında hiç bir değeri yoktur.

5- J.W. Bowker, Worlds of Faith: Religious Belief and Practice in Britain Today, London, Ariel, 1983.

6- Mişkâtü’l-Mesâbîh, el-Hatib et-Tebrizî (ö.737/1337)’ye aittir. Bu eser, el-Beğâvî (ö.516/1122)’nin Mesâbihu’s-Sünne isimli eserini esas almakla birlikte, başka eserlerden de bir kısım hadisleri bünyesinde toplamıştır. Meşhur bir eserdir. (Bkz. Ali Yardım, Hadis II, D.E.Ü.İ.F. Yay., İzmir, 1984, s.108).

7- Bu bağlamdaki âyetler şunlardır: 2/Bakara: 34; 7/Â’raf: 11-12; 15/Hicr: 31-33; 17/İsrâ: 61; 18/Kehf: 50; 20/Tâhâ: 116; 38/Sa’d: 74-76.

8- İncil’e göre, Allah bütün hayatın yaratıcısı ve Ayakta Tutanı’dır. Eski Ahid’in ilk günlerinden itibaren bu yaratıcı ve Ayakta Tutucu faaliyeti olarak telâkkî edilmiştir. İnsanın burun deliklerine Allah’ın “nefes vermesi / üflemesi” suretiyle, insan “hayat nefesi”ni alır. Böylece insan, yaşayan bir varlık haline gelir (Bkz. Stephen Neill, John Goodwin, Arthur Dowle, Concise Dictionary of the Bible, London, 1967, s.45 [Breath/Breathe mad.])

9- Burada ölüm ve uyku halinde ruhun bedenden çıkması ile ilgili olarak, konuya biraz daha açıklık kazandırmak için Süleyman Ateş’in Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri isimli Kur’an tefsirine müracaatı uygun gördük: 6:60 ve 39:42 ayetlerde geçen “yeteveffâ” muzari kelimesinin masdarı olan teveffî, can almak, bir şeyi tam almak demektir. Bu ayetlerin anlamlarına göre, insan her ne kadar o esnada bir cana sahipse de, canın özü olan bilinci kaybetmiştir. Bir diğer tabirle, uyku esnasında insan, bilincini kaybeder, tamamen şuursuz hale gelir. Arapların uykuya “küçük ölüm”, ölüme de “büyük ölüm” dedikleri göz önüne alınırsa, uykunun da bir çeşit ölüm olarak kabul edildiği görülecektir. Ölüm anında da, uyku halinde de canları bedenden alan Allah, ölenin ruhunu bir daha geri göndermez, yanında alıkoyar; uykuda olanın ruhunu ise, uyanınca geri döndürür. Bilincin döndüğü beden de normal hayata döner. Ateş’in Hz.Ali’den naklettiği şu cümle konuyu daha da açık hale getirmektedir: “Uyku halinde ruh çıkar, fakat ışığı bedende kalır. İşte onunla insan rüya görür. Uykudan uyanınca, ruh, ‘an’ dan daha kısa bir süre içinde bedene döner.” (Daha geniş bilgi için bkz. S. Ateş, a.g.e., c.3, s.159 vd.; c.8,s.17 vd.)

10- Burada, Hind-Orta Asya kültüründen, o bölgede yayılmış olan Maniehizm ve Şamanizm gibi bir takım bâtıl dinlerden İslâm kültürüne geçen bazı unsurların mevcut olabileceğini de kaydetmek durumundayız. Hadis âlimlerinin küçünsenemeyecek bir miktarının Orta Asya bölgesinde yetiştikleri bilinen bir husustur. Önceki din ve kültürlerine dair bir takım hususları İslâm’a sokmaya uğraşanların sadece Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlar olmadığı, İslâm dairesi içine girmiş Türkler, Hindliler gibi bir takım milletlerin içerisinde de bu yola başvuranlar olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu konuya bir misâl olmak üzere Altaylılar ve diğer Şamanist Türklerin öldükten sonra iyi ruhların çoğunlukta kuş şekline girdiklerine dair bir inançları olduğunu kaydetmek durumundayız (A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ank: 1972, s.83; İ.Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ank: 1980, s.31). Cahiliyye Araplarında da, ölen bir insanın ruhunun kuşa dönüştüğüne inanılır ve bu kuşa Hâme kuşu denilirdi (Ebu Dâvud, Tıb, 24/3915). Hadislerde bu cahiliyye inancı reddedilmiştir (Buhari, Tıb, 19, 25, 45, 53; Müslim, Selâm, 101-103, 106, 114).

Cenâb-ı Hak insanı en güzel bir sûrette, en güzel bir vücud yapısında yaratmıştır (95/Tîn, 4). Bu açıdan, insanın sahip olduğu beden yapısı, yeryüzünde mevcut tüm canlılardan daha güzel ve daha mükemmeldir. İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir (2/Bakara, 30). Bu yüzden kuşların ya da diğer canlıların insana bir üstünlüğü söz konusu değildir, aksine tüm canlılar onun tasarrufuna verilmiştir. Bu hususlar dikkate alındığında, şehidlerin veya diğer insanların vefat ettiklerinde ruhlarının, dünyadayken kendisinden daha alt seviyede olan kuşlar vb. varlıkların şekline gireceğini kabul etmek pek uygun düşmüyor. Onu en güzel bir surette yaratan Cenâb-ı Hakk’ın halifesi kıldığı bu kıymetli varlığı ölümünden sonra da beden ve ruh açısından en güzel bir surette yaratacağına hiç şüphe yoktur. Tenâsüh inancını İslâm’la bağdaştırma gayretlerinin görüldüğü günümüzde, bu fikri çağrıştırdığı imajını veren yukardaki rivayetlerin âlimlerimiz tarafından değerlendirilmesinin yerinde olacağı kanaatindeyiz (Bkz.: Ali Osman Ateş, “Günümüzde Hadislerin Değerlendirilmesinde Göz Önüne Alınması Gereken Bazı Hususlar ve Hadisin Geleceği İle İlgili Bazı Düşünceler”. Hadisin Dünü, Bugünü ve Yarını Sempozyumu Tebliği, Samsun, 1993, s.11-12).

11- Yeremya (Jeremiah) ve Hezekial (Ezekiel): Eski Ahid’de kendilerinden bahsedilen Eski Ahid içerisinde kendilerine birer kitab ayrılmış büyük Yahudi peygamberleridirler. İkisi de, aynı çağda yaşamışlardır. Bunlardan özellikle Hezekiel’in vaazları ve gayretleri Yahudi ırkının dininin ve mâbedinin nihai olarak restorasyonunu ve zaferini amaçlıyordu. Yeremya ise, kırk yıl devamlı surette peygamberlik görevinde bulunmuş ve o da Yahudi halkının dinî ve siyasî durumunu daha iyi bir şekle sokmak için gayret göstermiştir. Yeremya (hikayeye göre), Mısır’da taşlanarak öldürülmüştür (bkz. E. Royston Pike, Encyclopaedia of Religion and Religions, London, 1951, “”Ezekiel” ve “Jeremiah” mad.).

12- Atonement: Hıristiyan kelâmında, Hz. İsa’nın kurtarıcı gayretleri sayesinde insanoğlunun günahkârlıktan (aslî günahtan) kurtularak Tanrı’yla yeniden bütünleşmesi, O’na kavuşması anlamına gelir. Kilise, Hz. İsa’nın insanlığın günahı için verilmiş bir fidye ve kefâret olduğuna inanır. Burada sözü edilen günah olmayıp, Hz. Adem’in yasaklanmış ağaca yaklaşmasıyla ortaya çıkan ve onun soyundan gelen bütün insanlığa intikal eden aslî günahtır. Hıristiyan kelâmına göre, böyle bir günah sonucunda Tanrı’dan ayrılmış insanoğlu, ancak Hz. İsa’nın kefâretiyle yeniden Tanrı’yla arasını düzeltebilmiştir (Bkz. E. Royston Pike (Editör), Encyclopedia of Religion and Religions, London, 1951, s.36-37).

W.M.Watt, Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık adlı eserinde bu konuda şunları söylemektedir: Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi ve yeniden dirilişiyle ulaşılan “mağfiret”e ya da onun dünyayı “kurtaracağı” konusuna gelince, bu konuda tek bir hıristiyan anlayışı yoktur. Yeni Ahit’te bir çok farklı ifadeler bulunmaktadır.

Bir melek Yusuf’a Meryem’in oğlunun “kendi ümmetini günahlarından kurtaracağını” söyler (Matta 1.21). Aynı şekilde, Paul; “İsa Mesih’in günahkârları kurtarmak için dünyaya geldiğini” yazar (I. Timoteosa 1. 15). Bizzat Hz. İsa’nın, “Dünyaya hükmetmek için değil, dünyayı kurtarmak için geldim” dediği kaydedilir (Yuhanna 12. 47). Çoğu zaman ondan “kurtarıcı” olarak söz edilir ve “kurtuluşun” onun bizzat kendisi ya da “isminin” (Rasullerin İşleri 4.12) aracılığıyla gerçekleşeceği söylenir. Kullanılan başka bir deyim de “kefaret”tir ki bu bir kimseyi kölelikten kurtarmayı akla getirmektedir. Hz. İsa’ya “kurtarıcı” denir ve Paul “onun (İsa’nın) kanı ile kurtuluşa ve günahların affına malik olduğumuzu” söyler. Bu arada, başka bir kavram da “Tanrı’nın İsa’da dünyayı kendisine barıştırıyor olduğudur” (II. Korintoslulara 5. 19).

Burada zikredilebilecek daha başka âyet ve ifadeler de vardır; fakat bunları vermek anlamsız olur; zira hepsi de yoruma muhtaçtır ve yorumlarla ilgili olarak hıristiyanlar arasında hiçbir anlaşma da yoktur. Hz. İsa’nın başarısının (ya da onun bizim adımıza elde ettiği kurtuluşun) oldukça farklı bir izah şekli yukarıda verilmiş olan açıklama tarzıdır; yani kötülüğün sevgiyle ortadan kaldırılacağı ilkesini ta derinden kavramış ve bunu sonuna kadar yaşamak suretiyle o, takipçilerine ilahî âlemi (theiosphere) açmıştır (W.M.Watt, Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Çev. Turan Koç, s.214-5).

13- Hanok (Enoch) ve İlya (Elijah): Hanok, ilk Yahudi Patriklerinden birisi olup, Kitâb-ı Mukaddes’in 5. Bâbının 21. ayetinde, kendisinin Allah’la birlikte yürüdüğü, gözden kaybolduğu, zira Allah’ın onu yanına aldığı zikredilmektedir. Yine İlya da, Eski Ahid’de Tişbeli İlya olarak geçmektedir. O da bir Yahudi peygamberidir. Allah’ın onu da yanına aldığı zikredilmektedir (Kitâb-ı Mukaddes, “İkinci Krallar” kitabı, Bâb, 2, Ayet, 11).

Yazar, İsa’nın semaya yükselmesi ile mukayese etmekte ve kapalı bir şekilde de olsa İslâm’daki bu inancın, zikrettiğimiz Yahudi inancından etkilenmiş olabileceğini imâ etmektedir. Bu iki Yahudi Peygamberi hakkında geniş bilgi için bkz. E. Royston Pike, a.g.e., “Enonch” ve “Elijah” mad.

14- Bu konuda, W.M. Watt, Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık isimli eserinde şunları söylemektedir: “Yeni tarih yazımı ölçülerine göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi –denebilirse– Hz. Muhammed’in 610 yılı dolaylarında Mekke’de İslâm dinini tebliğ etmesi olgusu kadar kesin, geçmiş tarihin en şüphe götürmez olaylarından biridir (yeterli dayanaktan yoksun olsa da son zamanlarda yazılmış bazı kitaplarda bu olgu açıkça inkâr edilmekteydi). Çarmıha gerilme olayı, her ne kadar Kur’ân tarafından yalanlanıyor görünse de, (4:157-159) ayetlere tarafsız bir gözle bakıldığında, bu durum, genel olarak müslümanlarca sanıldığı kadar kesin değildir. Bu ayet onu Yahudilerin “öldürmediğini, çarmıha germediğini” söylüyor ki bu, yargılanması Yahudi mahkemesinde yapılmasına rağmen, çarmıha germe işini yapanların Yahudiler değil de, Romalılar olduğu anlamında doğru olmaktadır. Aynı şekilde, Yahudi iddialarından zımnen anlaşılan, yani onların Hz. İsa’ya ve yolunda gidenlere galip gelmesinin, sonradan tarihin gösterdiği gibi, bütünüyle asılsız olduğu da doğrudur. Ayrıca, “Şübbihe lehum”, ‘onlara öyle gösterildi’ ifadesi vardır ki, bunun Hıristiyan öğretisine hiç de zıt olmayan farklı bir çok yorumu yapılabilmektedir. Bazı Müslümanlar burada, erinde gecinde çözmeye çalışmak zorunda kalacakları bir problem olduğunu kavramaya başlamışlardır. Bu konuda Mahmud Eyyub tarafından “The Death of Jesus, Reality or Delusion” (İsa’nın Ölümü, Hayal mi Gerçek mi?) adlı makalede ilginç bir çalışma yapılmıştır.” (W.M. Watt, Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık, Çev. T. Koç, s. 213-4).

15- Dosetizm (Docetism veya Doceticism), kilisenin ilk dönemlerinde formüle edilmiş bir doktrin olmaktan çok, Hz. İsa’nın ve bütün insanlığın çektiği acıları, sıkıntıları gerçek olmaktan öte sadece bir görünüş olarak kabul eden bir düşüncedir. Dosetikleri göre, İsa gerçekte maddî bir varlık değil, sadece insanmış gibi görünen bir varlıktır. Yine onlar, İsa’yı insan görünümün altına saklanmış Allah’ın geçici bir sureti olarak görürler. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce ölümden mucizevî bir şekilde kurtulduğunu, çarmıhtan önce Judas Iscariot veya Cyrene’li Simon’la yer değiştirdiğine inanırlar (Bkz. The History of Christianity, (A Lion Handbook), Oxford, 1990, s.99, 113; E.A. Livingstone, The Concise Oxford Dictionary of the Christian Church, Oxford, 1980, s.156).

16- Kitâb-ı Mukaddes’in Luka Kitabı’nın 20 ve devamındaki ayetlerde Lazar isminde bir fakirle İbrahim’in hikayesi zikredilmektedir. Burada Lazar, vücudu yaralarla dolu ve bir zengin adamın sofrasından düşen kırıntılarla beslenen bir fakir olarak tasvir edilmektedir. Sonuçta, fakir ölür ve melekler tarafından İbrahim’in kucağına götürülür. Bu arada zengin adam da ölür ve cehenneme gider. Zengin adam bu ölüler diyarında azap çeker bir haldeyken İbrahim’i ve kucağındaki Lazar’ı görür, feryad içerisinde onlara uzaktan şöyle seslenir: “Ey İbrahim Baba! Bana acı, Lazar’ı gönder de, parmağının ucunu suya batırsın, benim dilimi serinletsin; zira ben bu alevde azap çekiyorum”. Fakat, İbrahim şu karşılığı verir: “Ey Oğul! Sen yaşarken iyi şeylerini aldığınız ve Lazar’ı aynı surette kötü şeyler yaptınız; fakat o şimdi burada teselli ediliyor ve sen orada azap çekiyorsun”. Bunların hepsinden başka, buradan size geçmek istiyenler geçemesinler ve oradan bize hiç kimse geçmesin diye, sizinle bizim aramıza büyük bir çukur konulmuştur. Yine burada yazar, Hıristiyan inancındaki iyilerle kötüler arasına konulan çukuru, Müslüman inancındaki iyilerle kötüler, yani cennettekiler ile cehennemdekiler, arasına konan duvarı/engeli/perdeyi mukayese etmektedir.

17- Quasem, M.A., Salvation of the Soul and Islamic Devotions, London, Routledge and Kegan Parl, 1983.

18- Sabat (Shabbat/Sabbath) Günü: Yahudi inancına göre, haftanın 7. günü olup, Yahudiler için, cuma akşamı güneşin batmasından önce başlayıp cumartesi akşam karanlığında sona eren bir dinlenme günüdür. Yahudi için Sabat günü, Yahudi hayatının bütün yapısını birbirine bağlayan kilit taşıdır. Bugün, Allah’ın Yahudi halkına eğlence olarak verdiği değerli bir hediyedir ve o gün bütün günlerin kraliçesidir. Sabat günü, sadece çalışmaya ara verme günü olmayıp üç yönlü bir kutsal gündür. Bunlar, o günün bir dinlenme günü (yom menuhah), bir kutsallık günü (yom kedushah) ve bir eğlence günü (yom taanug) olmasıdır. Bu üç yönden her hangi birisi gözetilmezse o bir Yahudi Sabat’ı değildir. Sabat günü, Yahudiye, Allah’ın evrenin yaratıcısı ve hükümdarı olduğunu ve o günde Allah’ın İsrail halkını esaretten hürriyete ulaştırdığını hatırlatır. O günün gereklerinin yerine getirilmesi Allah ile Yahudi halkının arasındaki anlaşmanın haftalık bir yenilemesidir (Daha geniş bilgi için bkz. Rabbi Harry A. Cohen, A Basic Jewish Encyclopedia, Hartford, U.S.A., 1965, s.34-35).

19- Bu, J.W. Bowker’in Problems of Sufferring in Religious of the World (Cambridge University Press, 1982) isimli kitabıdır.

20- Buharî’de, Kitâbu’l-Cenâiz bahsinde Enes b. Malik tarafından Hz. Peygamberden şu hadis (no.12) rivayet edilmektedir: “Henüz ergenlik çağına ulaşmadan üç çocuğu ölen insanlardan hiç bir Müslüman yoktur ki, illâ Allah o Müslümanı, bu çocuklara insan ettiği geniş rahmetli ile cennete girdirmiş olmasın”. Bir başka rivayette ise (no.13) Hz.Peygamber kadınlara vaaz ederken, “Her hangi bir kadının üç çocuğu ölmüşse, o çocuklar cehenneme karşı birer siper olurlar” deyince, bir kadın, “iki tane (ölmüşse)?” diye sorunca Hz.Peygamber “iki tanesi de (öyledir)” buyurmuşlardır. (Tercümeler Mehmed Sofuoğlu’nun Sahih-i Buharî ve Tercemesi, Ötüken Yay., İstanbul, 1987, c.3, ss.1184-85′ten alınmıştır). Aynı hadisleri Müslim’de nakletmiştir. Dikkatli bir şekilde bakıldığında, bu hadislerde cennete giren Müslümanların şehidlik mertebesi ile bir tutulacaklarına dair açık bir ifade yoktur. Ancak yazar, kanaatimizce, burada çocuğu ölen Müslümanların doğrudan cennete girmelerini, şehidlerin doğrudan cennete girmelerine kıyas etmiş ve bu Müslümanları şehid mertebesine oturtmuştur.

21- K.M.Islam, The Spectacle of Death, Including Glimpses of Life Beyond the Grave, London, 1976.

22-Numan İbn Beşir şöyle demiştir: Abdullah İbn Revâha bir hastalığı sırasında bayıldı da kızkardeşi (Numan İbn Beşir’in annesi) Amre, onu öldü sanarak: “Vah benim dağım, dayanağım! Vah şuyum, vah buyum! diye, İbn Revâha’nın bir takım vasıflarını sayarak ağlamaya başladı. İbn Revâha o baygınlıktan ayrıldığı zaman kızkardeşi Amre’ye: “Sen benim hakkımda bir şey söyledikçe (bir melek tarafından) bana: Sen böyle misin? denildi, dedi (de ağlamasını nehyetti).

Bu hadisin devamındaki bir hadisde; yine Numan ibn Beşir şöyle nakleder: “Abdullah ibn Revâha bayıldı deyip geçen hadisi söyledi ve sonra da şu ifadeyi ekledi: Abdullah ibn Revâha (Mûte Savaşında) öldüğü zaman kızkardeşi Amre ona ağlamadı” (Buhari, Meğazi, Bâb 44, Hds.no. 6-7).

Konuyla ilgili bir başka hadis ise, Ebû Musa el-Eş’ari tarafından rivayet edilmiştir. Rivayete göre, peygamber şöyle demiştir: “Ölü, kabilesinin ve yakınlarının sesli ağlaması ile ta’zib edilir. (Ağlayanlar:) Ey koruyucu! Ey giydirici! Ey yardımcı! Ey sığınak! ve bunların benzerini söyledikleri zaman, ölü kıskıvrak tutulup çekilir ve (ona): “Sen böyle misin, şöyle misin?” denilir (İbn Mâce, Cenâiz, Bâb, 54, Hds. no. 1594, Terc. ve Şerh.: Haydar Hatipoğlu, Kahraman Yayınları, 1983).

23- G.H.A. Juynboll, Muslim Tradition: Studies in Chronology, Provenance and Authorship of Early Hadith, Cambridge University Press, 1983.

24- H. Granqvist, Muslim Death and Burial: Arab Customs and Traditions Studied in a Village in Jordon, Helsinki, 1965.

25- Bowker burada “liminality”den “geçiş dönemini” kastetmektedir. Liminality fikrini ilk olarak ortaya atan Van GENNEP, geliştiren ise, Victor TURNER’dir. Bowker’in elimizdeki bu eserinin 21. sayfasında liminalitiy şöyle açıklanmaktadır: Üç dönemin ortasındaki orta dönem liminality’dir. “Geçiş dönemi” (the transitional phase) olarak da isimlendirilir. Örnekle gösterecek olursak:
canlı > ölüm anı > ölü
bekâr > nişanlı > evli
Yukarıdaki örneklerde “ölüm anı” ile “nişanlı” birer orta terimdirler, geçiş dönemidirler. Bu dönemler genellikle, bu süreç içerisinde bağımsız ve otonomdurlar. Liminality psikolojide “şuur eşiği” anlamına da gelir. Ancak burada bununla ilgisi yoktur. Bizim metnimizdeki liminality ise bir geçiş yeri olan mezardaki süreyi kastetmektedir. Buna göre: canlı > ölüm / mezar > ahiret… Burada mezardaki süre ahirete bir geçiş dönemidir
———————————————————————————–

Yrd.Doç.Dr. Murat YILDIZ
D.E.Ü. İlahiyat Fak.
Din Psikolojisi

http://www.angelfire.com/psy/muratyildiz/calismalar.htm

DİNDARLIK VE ÖLÜM KAYGISI:

Tasavvufi Yaklaşım ve Günümüz Üniversite Öğrencileri

Ölüm yabancısı olmadığımız bir hadisedir. Herhangi bir sebepten dolayı sık sık karşımıza çıkan ve bizde karmaşık duyguların yaşanmasına yol açan kaçınılmaz ve evrensel bir olgudur. İnsan, böyle bir gerçek karşısında, hissettiği kaygı ve korkuların olumsuz etkilerini azaltmak veya mümkünse ortadan kaldırmak için kültürel, felsefî ve dinsel araçlara yönelmiştir. Buna karşın, felsefî ve dinsel sistemler de, insanın ölüm kaygı ve korkusuyla başetmesine yardımcı olma gibi bir fonksiyonlarının olduğunu ileri sürmüşlerdir. Antropoloji ve etnoloji bilim dalları tarafından yapılan araştırma sonuçları, ölüm ve din kavramlarının, birbiriyle ilgili olduklarını ve bu ilişkinin varlığının insanlık tarihi kadar eskiye dayandığını ortaya koymuştur. Ölüm ve din, her dönemde filozoflar, bilim adamları, şairler, yazarlar ve din adamları başta olmak üzere, tüm insanların ilgilerinin üzerinde odaklaştığı iki kavram olmuştur (Yıldız, 1999).

Ölüm söz konusu olduğunda, ünlü sufilerin “sanki ölüm yokmuş”, “sanki ölüm onlar için geçerli değilmiş” gibi bir tutum sergilemiş olduklarını ilgili kaynaklardan öğrenmekteyiz. Onlar ölümü “uykudan uyanmak, sevgiliye kavuşma, ten kafesinden kurtuluş, mekan değiştirme, dosta ulaşmayı sağlayan bir köprü” olarak değerlendirmişlerdir. Sufiler, her zaman ölümün kaçınılmazlığının farkındadırlar. Fakat onlar, ölümden korkmak veya kaçmak yerine onu, amaçlarına ulaştıran bir araç olarak değerlendirirler, yani bir köprü olarak, Allah’a ulaştıran bir geçit olarak kabul ederler. Bunun yanı sıra, hayatın bir rüya hali, ölümün ise uykudan uyanma hali olduğu sufiler tarafından sık sık dile getirilmiştir. Gazali’ye göre, insan uykuda iken rüyada görülen bir takım şeylerin varlığına inanır. Rüya esnasında onlardan şüphe etmez. Sonra uyanınca rüyada gördüklerinin hiçbirinin aslının olmadığını anlar. Dünya hayatı ahirete nisbetle bir uyku hali sayılabilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz hayat, bir rüyadan başka bir şey değildir, ölünce uyanacağız. (Gazali, 1970, s.16-17).

Sufilerde ölüme ilişkin ikinci anlayış ise, ölüm fenomeninin bir dönüş, göç olarak değerlendirilmesiyle ilgilidir. Sufilere göre, ölüm insanın dünyaya gelmeden önceki mekanına ve Tanrı’sına dönüşünü sağlar. İnsanın dünyadaki durumu ise, bir ayrılık halidir. Bu, K.Kerim’de şöyle ifade edilmektedir: “Biz Allah’a aitiz ve yine O’na dönenleriz” (11: 156); “Her canlı ölümü tadıcıdır. Sonra Biz’e döndürülürsünüz” (29:57); “Ey mutmain nefis, razı olan ve olunmuş şekilde Rabb’ine dön…”(89: 27-28). Bu ayetlerde, Tanrı’dan gelmek ve O’na dönmek konusu, aslında bir ayrılığın varlığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla ölüm ruhun aslına dönmesi ve Rabbi’ne kavuşması için bir geriye çağrısından başka bir şey değildir.

Tasavvuf düşüncesinde insan, yaratıcısında koparak bu dünyaya gelmiştir ve bu dünyada insan bazı şeyler elde etmek amacıyla yapılan bir yolculuktadır. Bu yolculukta ruh, binek olarak bedeni kullanmaktadır. İşte ölümle, bu yolculuk bitecek ve ayrılık sona erecek, ruh arzu ettiği bir süre için uzak kaldığı mekanına varacaktır. Burada tasavvufun ortaya koyduğu “ilahi aşk” anlayışı da bu konuyu açıklamada devreye girmektedir. Yani Seven (insan) ile Sevilenin (Tanrı), diğer bir tabirle Aşık ile Maşuk’un kavuşmalarıdır ölüm. Bunu Mevlana düğün gecesi (Şeb-i aruz) benzetmesiyle çok güzel nitelendirmektedir. Mevlana, Tanrı’ya kavuşturacağı için, ölümü şekerden bile lezzetli bulmaktadır. (Gölpınarlı, 1985, s.134).

Sufilerin ölüme ilişkin yukarıda verilen bu genel tutumlarının yanı sıra, kendilerini bir sufi olarak en üst makama çıkma yolunda, olgun bir insan olma sürecinde, kendini gerçekleştirmede ölüm fenomeninden faydalandıkları bilinmektedir. Yani bu ölüm bilincinin geliştirilmesi vasıtasıyla gerçekleştirilen bir eğitim sürecidir. Bu anlayışın kaynağı ise, İslam Peygamberi Muhammed’in “ölmeden önce ölünüz” ifadesine dayanmaktadır. Bu ifadeye göre, insan dünyadaki hayatını gelişigüzel, amaçsız, kendisine ve çevresine karşı sorumsuzca yaşamamalı, her an öleceği gerçeğini aklından çıkarmadan Tanrı’sının huzuruna utanmadan, çekinmeden çıkabileceği şekilde bir hayat yaşamalıdır. Bundan dolayı, ölüm bilincini canlı tutmak için sufiler, rabıta’ul-mevt adı verilen bir alıştırmayı sık sık yaparlar. Bu alıştırmada sufi veya sufi olma yolundaki öğrenci (mürid) kendinin öldüğünü ve ailesinin, yakınlarının, sevdiklerinin kendisine ağladıklarını cenazesini yıkanıp kefenlendiğini ve kabre götürüldüğünün, kabirde sorgu meleklerinin sorularına nasıl cevap vereceğini düşünürler, hatta bazen kabre konulma işlemini, bir çukura girerek tecrübe ederler. Türk sufi Ahmed Yesevi altmış üç yaşına girdikten sonra, toprağın 3 metre altına küçük bir hücre (çille-hane) yaptırarak hayatının bir kısmını burada geçirdiği nakledilmektedir. (Köprülü, Tarihsiz, s.75).

Sonuç olarak, bu anlayış ve alıştırmaların, sufilerin ölüme ilişkin geliştirmiş oldukları olumlu tutumların oluşmasında ve onun iyi bir insan olma çabasına katkıda bulunduğu söylenebilir.

Böyle olumlu bir tutum karşısında bir kısmımız şaşkınlık içinde, “ölüm aklımıza geldiğinde ağzımızın tadını kaçırırken, korkarken, soğuk terler dökmemize yol açarken, bu adamlar neredeyse ‘yaşasın öleceğiz, iyi ki ölüm var’ nidalarıyla kutlamalar yapıyorlar” diye düşünebiliriz. Acaba her birimizin ölümle ilgili duygu, düşünce ve tutumları yukarıdaki iki kategoriden hangisine girmektedir? Acaba kendini dindar olarak değerlendiren kişilerin ölüme ilişkin tutumları mutasavvıfların ortaya koydukları olumlu tutuma yaklaşmakta mıdır? İkinci soruya “evet” cevabını vermek oldukça güç olduğu gözükmektedir. Dolayısıyla, dini sistemin kendisinden daha çok dini anlayışların, ölüm kaygısıyla baş etmede her zaman başarılı olduğunu söylemek gerçekçi olmaz.

Gerçekleştirdiğim bir araştırmamın* sonucunda, dindarlıkla ölüm kaygısı arasında anlamlı bir ilişkinin varlığı saptanmıştır. Bu ilişkiye göre, dindarlık düzeyi yükseldikçe, ölüm kaygısı düzeyi de yükselmektedir. Bununla birlikte, ‘ölüm kaygısı düzeyi yükseldikçe dindarlık düzeyi de yükselmektedir’ bulgusu da elde edilmiştir. Bu genel verileri daha ayrıntılı incelemek için yapılan istatistik işlemler sonucunda ölüm kaygısı ile dindarlığın karşılıklı olarak birbirlerine etkisi olduğu saptanmıştır. Araştırmanın sonucunda, dindarların ölüm kaygılarının, daha çok ‘ölürken acı çekmek’, ‘günahkârlık duygusu’ ve buna bağlı olarak ‘öte dünyada başına gelebilecek kötü hallerden dolayı kaynaklandığı söylenebilir.

Burada şunu da belirtmekte yarar var. Her bireyin ölüm kaygısının kaynağı aynı olmayabilir. Bazı insanlar, sevdiklerinden, eşi ve çocuklarından ayrılacağını düşünerek ölüme ilişkin bir kaygı hissederken, bir başkası, bedeninin toprakta, böceklere, haşaratlara yem olacağını düşünerek veya mezarda yapayalnız kalacağını hayal ederek, ya da dünyada sahip olduğu zenginliklerden, konfordan, sosyal statüden ayrılacağını düşünerek, ölüme ilişkin bir kaygıya sahip olur.

Dindar bireyin ölüm kaygısının oluşmasında, son olarak sayılan sebeplerin etkisi olmakla birlikte, sanki daha çok, ‘ölürken acı çekmek’,… gibi sebeplerin belirleyici olduğu söylenebilir. Bunun sonucu olarak da, dindarlık-ölüm kaygısı ilişkisi hakkındaki yorumlar bu perspektifden yapılacaktır.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Mensuplarını huzurlu, mutlu, uyumlu ve psikolojik yönden sağlıklı bireyler olmasını en önemli amaç ve fonksiyonları arasında kabul eden bir din, nasıl olurda aynı zamanda ölüm kaygısını varlık alanına çıkarır? Bir tarafdan din, ölümsüzlük inancıyla mensuplarına güven verirken, bir tarafdan da gelecek bir hüküm gününe olan inancıyla da mensuplarının ölüm kaygısı düzeylerini nasıl artırabilmektedir? Dolayısıyla din, ikili bir işlev görmektedir: 1) Din, öğretilerini yeterince önemsemeyen veya emir ve yasaklarını tam yerine getiremeyen mensuplarına ahiretteki cezaları gösterip, ölüm korkularını artırmak suretiyle, kabul ettiği ideal insan modeline bireyi yönlendirmektedir. 2) Din, çeşitli nedenlerden dolayı yüksek ölüm kaygısıyla muzdarip olan mensuplarına da, ölümsüzlük ve cennetin varlığından veya ölümün güzel yönlerinin olduğundan bahseden öğretilerini devreye sokarak, bireyin ölüm kaygısını azaltmaya veya gidermeye çalışır. Bu durum, İslam kültüründe korku-ümit (havf-reca) dengesiyle yorumlanır. Allah’tan ümidi kesmenin iyi karşılanmadığı1 İslam dininde, ümitsizlik içinde olan müslümanları bu durumdan kurtulmaları için birçok ayet2 ve hadis3 mevcuttur. Öte tarafdan inananların korku düzeylerini artırıcı ayet4 ve hadislerle5de karşılaşılmaktadır. Gazali, ümidin insanoğlunu Allah’ın yakınlığına ve cennete yönlendirdiğini ve korkunun da cehennem ateşinden, elemli azaplardan korumak için bir kamçı görevi yaptığını belirtir.6

Bu arada, dinî eğitimde acaba korku=ümit dengesi korunabilmiş midir? sorusuna, ‘hayır korunamamıştır’ diye cevap verilmesi sanki daha doğru olacaktır. Din eğitiminde daha çok korkutma ve ceza ağırlıklı bir eğitim anlayışı tercih edilmiş olduğu gözlenmektedir.7 Dolayısıyla ölümle ilgili olarak da daha çok ölümün ve ölümden sonraki hayatın dehşeti acıları-ızdırapları ön plana çıkarılmış ve yoğun bir şekilde işlenmiştir. Burada iki konu ortaya çıkmaktadır. Birincisi, ölürken çekilen acılarla ilgili, ikincisi de öldükten sonra kabirdeki hallerle başlayan ahiretteki mahkeme, sırat, cehennem gibi hususlarla devam eden, insanı dehşete düşürücü bir tablo çizilmesidir.

Bunun için, konunun bu iki başlık altında değerlendirilmesine devam edilecektir.

Ölüm kaygısı veya korkusunun sebeplerinden birincisi, ölürken acı ve ızdırap çekileceği düşüncesi ve inancıdır. Bu inancın oluşmasına, ölümlerin daha çok vücudun işleyişini bozan bir hastalık veya bir darbe, yaralama vb. gibi durumlardan sonra gerçekleşmesinden kaynaklanabilir. Bu düşünce ve inancın oluşmasında ikinci ve önemli bir etken de, sekerâtu’l-mevt’te (ölüm sarhoşluğu anında) can çekişmenin şiddeti hakkında dinî literatürdeki geniş açıklamalardan kaynaklanabilir. Çünkü bu açıklamalarda, peygamberin, sahabinin, evliyaların, alimlerin ölüm anında nasıl korktuklarından başlayarak, günahkâr ve inançsızların ölürken ne tür acı ve ızdıraplar çekecekleri, nelerle karşılaşacakları uzun uzun anlatılmaktadır.8

İnsanın ölümden korkmasının ikinci sebebi de, ölümden sonraki hayattır. Bu sebep ister dindarlık düzeyi düşük, ister orta, isterse yüksek olsun, genelde tüm dindarların ölüm korkularının en önemli kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü mensup olduğu dinin öğretilerine göre, günah işleyenler ahirette ceza göreceklerdir. Günah işlemeyen insan olmayacağına göre9 ahirette cezalandırılma korkusu kaçınılmaz olacaktır. Bundan dolayı o insan, ahirete açılan bir kapı olarak değerlendirilen ölümden korkma düzeyi artacaktır. Bu konuda da dinî literatürün etkisi söz konusudur.

Bu dini literatürde sunulan bilgiler şüphesiz yaygın veya örgün eğitim vasıtasıyla günümüze kadar müslüman bireylere aktarılmış olduğu bilinmektedir. Gazali’nin eserlerinde olduğu gibi, —ondan etkilenmiş veya etkilenmemiş olsun— müslümanlar tarafından değer verilen bir çok kitabın ve o kitapların etkisinde kalmış din görevlilerinin korku eğilimli bir eğitim modeli tercih etmiş oldukları görülmektedir. Dolayısıyla eğer ortada olumsuz bir tablo varsa, bu durumun, dini sistemin kendisinden değil de, din bilginleri ve din görevlilerinin yorumlama biçimlerinden kaynaklanabileceği düşünülebilir. Araştırmamızın aşağıda özetlenerek sunulan bulguları bu düşünceyi desteklemektedir:

Ölümün acı ve ızdırap verici bir olay olduğu konusunda, deneklerin % 85’i Ölüm Kaygısı Ölçeği’ndeki “Acı çekerek ölmekten korkarım” ifadesine katıldıkları gözlenmektedir. Ayrıca dindarlıkla bu ifade arasında pozitif bir korelasyon (p>.05) vardır. Yani, dindarlık düzeyi düşük olanların % 80’i, orta olanların % 84’ü, yüksek olanların ise % 89’unun bu ifadeye katıldıkları saptanmıştır.

Ölümden sonraki hayatta karşılaşılabilecek ceza ve azaplar konusunda, deneklerin % 55’inin “Ölümden sonraki hayat beni büyük ölçüde kaygılandırır” ifadesine katılmış oldukları gözlenmiştir. Daha dikkat çekici bulgu ise, dindarlık düzeyleriyle bu ifade arasındaki pozitif korelasyonun anlamlı olmasıdır (r=.27, p.05) vardır. Yani, dindarlık düzeyi düşük olanların % 80’i, orta olanların % 84’ü, yüksek olanların ise % 89’unun bu ifadeye katıldıkları saptanmıştır.

Ölümden sonraki hayatta karşılaşılabilecek ceza ve azaplar konusunda, deneklerin % 55’inin “Ölümden sonraki hayat beni büyük ölçüde kaygılandırır” ifadesine katılmış oldukları gözlenmiştir. Daha dikkat çekici bulgu ise, dindarlık düzeyleriyle bu ifade arasındaki pozitif korelasyonun anlamlı olmasıdır (r=.27, p

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:44 pm | #1
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: