mutlu aile

Dr. M. Yaşar Kandemir Bağlarbaşı

KURU EVDEN YUVAYA…

«Allah’ın varlığının işaretlerinden biri de, size kendinizden olan eşler yaratmasıdır. Siz onlara ısınır, onlarla
huzura kavuşursunuz. Allah’ın verdiği duygular sayesinde birbirinizi sever ve himaye edersiniz. Bunda
düşünen insanlar için dersler vardır.»
(Rûm sûresi, 21)
Eşsiz ahenk
Neye, nereye bakarsanız bakın, eşsiz bir ahenk ve intizam derhal dikkatinizi çeker. Kuşların, balıkların,
bitkilerin, ağaçların, denizlerin, karaların arasında fevkalâde bir uyum sizi hayran bırakır. Eğer manâsız
gayretkeşliğimizle, câhilce müdahelemizle yaratılmışların işine burnumuzu sokmamışsak, herşey ilâhî
plânın mükemmelliğini, kâinatın namütenahi sırlarını sergiler durur.
Yarattığı herşeyin denge ve ahengini inceden inceye hesaplayan Kudretli Sahibimizin bizim âhengimizi
ihmâl etmesi hiç mümkün mü? Bunu anlamak için aile hayatı üzerinde düşünmemizi tavsiye eden
yukarıdaki âyet-i kerîmeye bakmamız yetecektir. Bu âyet, dünya hayatındaki huzur ve âhengimizi temin
edecek hususlardan birine dikkatimizi çekiyor. Demek ki bizim huzurumuz, hayata ısınıp yaşamayı
sevmemiz kendi öz nefsimizden yaratılan eşlere sahip olmakla mümkündür. Kadınla erkeğin hayatlarını
birleştirmesiyle birlikte ilâhî kudret onları birbirine yaklaştırıp gönüllerinin birbirine kaynamasını temin
edecek, birbirlerini koruyup esirgeme duyguları gelişecek ve ilâhî rahmetin bu bereketli ikliminde sevgi
çiçekleri tomurcuklanıp açacaktır. İşte o zaman kuru ev, canlanıp yuva olacaktır.
Yuvadakier uğrunda
Sabahın erken saatlerinde yavrularını yuvada bırakıp onlara yiyecek bulmak üzere uçup giden kuş misâli,
karısı ve çocukları uğrunda çalışıp, çabalayan, onların huzuru için nice zahmetlere göğüs geren, nice
kendini bilmezlerin ağız kokusuna katlanan baba, yuvada kendi sevgisiyle atan kalb-leri düşündükçe
ferahlayacak, gönlüne yeni bir nefes gibi dolan bu sevginin hayaliyle canlanacak, hayatın zorluklarına karşı
daha güçlenmiş olarak direnip savaşacaktır.
Akşam evine yorgun argın vardığında sevgili eşi veya yavrusu kapıyı açacak, onların gülen yüzlerini
görünce bütün sıkıntılarını unutacak, şayet evine kadar getirdiği üzüntüler varsa, yuvamın huzurunu
bozmaya hakkınız yok diyerek çıkardığı ayakkabıyla birlikte onları yüreğinden sıyırıp atacak ve yuvasına
sokmayacaktır. Ev halkının çözüm getiremeyeceği problemleri onlara sezdirmeyecektir.
Dertler paylaşıldıkça
Aynı anlayışı ve inceliği hassas yüreğinde taşıyan sevgili hanımı da, evin bereketi diye bildiği kocasını sevgi
dolu bakışlarıyla ısıtacak, tatlı diliyle onun yorgunluğunu alacak, erkeğinin titizlik gösterdiği tarafları çok iyi
bildiği için herhangi bir tatsızlığa vesile olacak hâdiselere imkân vermeyecektir. Onun sıkıntıları ona yeter
diyerek kocası olmadan da halledebileceği problemleri yorgun eşine açmayacaktır. Kocasının bilmesi icab
eden işleri de, ne kadar sıkıcı olursa olsun, uygun bir zamanda ona söyleyip haberdâr edecektir.Zaten
hayatta bir yüreğin yalnız başına
taşıyamayacağı dertler vardır. Bazan dayanılması mümkün olmayan, zavallı bir kalbi korkunç ağırlığıyla
ezip sıkıştıran dağ gibi dertler, sevilen biriyle paylaşıldığında küçülür, azalır ve ağırlığını kaybeder. Hatta
sevilen insanın güzel bir yorumu ve hoş bir tesellisi ile büsbütün yok olup gidebilir. İnsanın dert ortağı da
sevgili hayat arkadaşı olmalı, sırrını yabancıya değil ona açmalı, teselliyi ondan beklemelidir.
Her zaman bir olmaz
Karı-kocanın birbirine karşı böylesine anlayışlı davranması, yuvanın huzuru, yu-vadakilerin saadeti için son
derece lüzumludur. Ama insanın her zamanı bir olmaz. Herhangi bir sebeple eşlerden biri kendinden
beklenen davranışı göstermeyebilir. Hani ne demişler: İnsan gah olur dağı kaldırır, gah olur darıyı
kaldıramaz. Gönül hâlidir bu. İşte bu hâllerde karşı taraftan anlayış ve hoşgörü beklenir. Eşiyle ilgilenip
derdinin sebebini —uygun bir lisan ile— sorması ve yarasına merhem olması istenir. Zaten ilâçların fayda
vermediği yerde insanı teskin ve hatta tedavi eden hârika formül, bir sevgilinin tatlı sesi, şefkat dolu
bakışıdır. Seven birinin gönlünden kopup gelen muhabbet dolu bir sesin, sevgi çiçekleri taşıyan bir bakışın
uysallaştıramadığı insan ve hatta herhangi bir hayvan yoktur.
Anlayış ve ilgimize muhtaç olan kimse, gösterdiğimiz yakınlığa rağmen yine de yumuşama alâmeti
göstermiyorsa, daha fazla üzerine gitmemek gerekir. Zira bu durumda ya bizim alâkamızda istenilen
sıcaklık yoktur veya karşımızdaki ağır bir sıkıntının altındadır. Eğer öyleyse problemin çözümünü zaman
denilen büyük tabibe havale etmek icab edecektir. Zamanın sunacağı şifa, bizim gösterdiğimiz anlayışla
birleşince, çok geçmeden tesirini gösterecektir.
Dumansız baca
Yuvanın huzuru ve saadeti için eşler ne kadar dikkat sarf ederse etsin, insanoğlunun karmaşık ve çapraşık
ruh yapısı sebebiyle arada bir şeker renk olmaları mümkün ve hatta bu kaçınılmazdır. Ufak tefek ağız
kavgalarını, ileriye götürmemek şartıyla,, ciddiye almamak lâzımdır. «Dumansız baca, çekişmedik karıkoca
olmaz» diyen atalarımız bir gerçeği dile getirmişlerdir. Hatta denebilir ki, bu nevi kavgacıklar, eşlerin
birbirini daha iyi anlamaları, ölçüp tartmaları ve ayaklarım denk almaları için lüzumludur.
Karşı tarafın su yüzüne çıkmayan huyları, daha doğrusu ufak tefek huysuzlukları, müşterek hayata değişik
bir’çeşni veren bu kaba gürültüler esnasında «ben de varım» dercesine kendini gösteriverir. Birbirini ve
yuvasını seven insanlar, sular durulduktan sonra bu torbada kalmış huylan dikkate almak suretiyle
yuvalarının geleceğini sağlama bağlamış olurlar. Yeter ki iyi niyet ve mutlu yuva anlayışı esas olsun.

YUVAYI KURARKEN
Ebû Hureyre (r.a.)’den : Ben Hz. Peygamber (s.a.)’in yarımdayken bir adam geldi ve Ensâr’dan bir
hanımla evlenmek istediğini söyledi, Rasûlullah (s.a.) o adama :
— Evlenmek istediğin kadına bak tın mı? diye sordu.
Adam :
— Hayır, bakmadım, deyince, Hz, Peygamber:
— Haydi git, o kadına bak! Zira Medine yerlilerinin gözünde bir başka hâl vardır, buyurdu !(1)
Mübarek toprak
Yuva deyince, hâtıra ilk gelen nedir?
Çileli hayatın sıkıntılarından, ıstıraplarından bizi çekip kurtaran, şefkatli kollarında tatlı nağmeleriyle
avutan, yüreğimizdeki keder tortusunu mahir elleriyle tasfiye edip temizleyen ve bizi yepyeni bir ümit ve
cesa-
(1) Müslim, Nikâh, .74.
retle hayat mücadelesinin içine gönderen huzur ve yeniden diriliş ocağı değil midir?
Aslında yuvadan beklediğimiz şeyler sadece bunlardan ibaret de değildir. Hayâl ettiğimiz nice uzun yıllara
dal kol atacak çınar ağacımızın kök salıp tutunacağı mübarek topraktır yuvamız.
Öyleyse yuvamızın sağlam bir temel üzerine bina edilmesi lâzımdır. Umulmadık bir zamanda bizi tutup
sarsabilecek muhtelif kaynaklı depremlere karşı da dayanıklı olmalıdır.
Göz gördü, gönül sevdi.
Çeşitli sebeplerle dâima sağlam yuvalar kurmuş olan Peygamberimizin, temel atma safhasında dikkate
alınmasını tavsiye buyurduğu hususlardan birini bahsimize serlevha yaptık. Eşini görüp tanımak, hayal
ettiği ölçülere uyup uymadığını veya eşinde bulunmasını katiyen istemediği bir kusuru taşıyıp
taşımadığını tesbit etmek son derece önemlidir. Zira yuvayı tatlı sıcağıyla ısıtıp munis hâle getirecek
sevginin filizlenmesi büyük ölçüde buna bağlıdır. Göz görüp gönül severse, yuva daha sağlam temellere
oturmuş olur.
Vardığımız bu neticenin dayanağı hayal ve tahmin değil, Efendimizin bir hadis-i şerifidir. Muğîre b.
Şu’be’ye, evleneceği kadına bakmasını tavsiye ederken, «Aranızda bir ülfet ve anlayışın doğması için eşine
bakmanda fayda vardır.» buyuruyor.
İslâmda kadın ve evlilikten sözederken, müstakbel eşini görüp tanıma babında dinimizin
müsamahasızlığından dem vuran, bir devirdeki erkeklerin talihsizliğine yanıp tutuşan zavallıların kulağını
çınlatıp bahsimize devam edelim.
Ne zaman görmeli?
Müstakbel eş ne zaman görülmelidir, nasıl görülmelidir tartışmasını yaparken kıymetli âlimlerimiz kadın
gönlünün hassasiyetini dikkate alarak, bu işin kıza talip olmadan önce yapılmasını tavsiye ederler. Öy-leya,
sizin kendisine talip olduğunuzu duyan, gördükten sonra da beğenmediğinizi öğrenen bir kızın kalbi
kırılmaz mı? Acaba neyimi beğenmedi? Kusurum neymiş? diye yanıp yakılmaz mı?
Herhangi bir üzüntüye meydan vermemek için, evlenme namzedi, dine uygun bir şekilde kızı görmeye
çalışabilir. Meselâ çarşıda pazarda, bir toplantıda veya hazırlanacak bir tesadüfle görür, mümkünse
konuşur.
Kızın haberi olmadan erkeğin onu görmesi dinî bakımdan mahzurlu değildir. Evinin mahremiyetine sığınmış
bir hanımı görmeye çalışmak ise, İmam Mâlik’e göre, bakılması helâl olmayan yerlerini görmeye vesile
olabileceği düşüncesiyle mekruh sayılmıştır. Bununla beraber, samimi olarak evlenmek isteyen birinin bu
durumdaki bir hanıma bakmasında mahzur görmeyenler az değildir.
Erkeğin görebileceği kadın uzuvları, o-nun el ve yüzüdür. Daha başka yerlerine bakılabileceği hususundaki
görüşler, âlimlerimizce muteber sayılmamıştır.
Kız istemiyorsa
Hayat arkadaşını seçmede kadının fikri alınmayacak mı? Elbette alınacak. Kalıcı» sağlam ve mutlu yuva
başka türlü nasıl kurulabilir? Siz bu konuda başkalarının laflarına kulak vermeyin. Güzeli, onu tanıyana,
onun güzelliklerine vâkıf olana sorun. Geriden şöyle bir bakan veya onu görüp tanıdığını iddia eden, ama
güzellik mefhumundan habersiz adamların ağzından güzeli öğrenemezsiniz. Dinimizin bu konuda kadına
verdiği hakları, Peygamber Efendimizden dinleyiniz:
Peygamberimizin sahabiyelerinden dul bir hanım olan Hizam kızı Hansa anlatıyor. Babası onu bir adama
nikâh etmişti. Ama Hansa bu evliliğe razı değildi. Kalkıp Hz. Peygambere geldi ve babasının nikahladığı
adamla evlenmek istemediğini söyledi. Efendimiz de onun bu sözü üzerine derhal nikâhı bozdu ve böyle bir
evliliğin olamayacağını bildirdi. (2)
İstemediği adamla evlenmeme hürriyeti, başından nikâh geçmiş hanımlara mahsus değildir. Evlilik hayatını
henüz tanımamış kızların da eş seçme hürriyetleri vardır, İbni Abbas (r-a.)’ın anlattığına göre bir defasında
bakire bir kız Rasûlullâh Efendimizin yanına gelerek dert yandı. Babasının onu, arzu etmediği biriyle
evlendirdiğini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v.), kıza, bu evliliği devam ettirip ettirmemekte tamamen
serbest olduğunu söyledi. (3)
Önce yoldaş sonra yol .demişler ve ne güzel söylemişler. Ömür boyu devanı edecek bir yolculuğun sıkıntısı,
yorgunluğu, ıstırabı ve hüznü sevilen bir gönüldaşa sahip olmadan çekilebilir mi? Arzu edilen şartlara sahip
olmadan bu yolculuğu sürdürenlerin bulunduğu da bir gerçektir. Ama siz gelin de bunun ne çetin bir
yolculuk olduğunu ona
(2) Buharı, Nikâh, 42; İkrah, 3.
(3) Ebû Dâvûd, Nikâh, 24.
katlananlara sorun. Allah yardımcıları olsun.
Nikâhta keramet vardır, derler. Güzel söz. Arzu edilen şartlar mevcutsa, keramet de görülür. Şartların
birçoğu mevcut değilse ,keramet değil, ancak kerahet görülebilir.

NASIL BİR HANIM?
Abdullah İbni Amr İbni as (r.a.)’den:
Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
«Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Dünyanın en hayırlı varlığı da dindar kadındır.»(1)
Dünyanın değeri
En sakin zamanlarımızda bile bizi aniden canlandınveren, gözlerimizi ışıl ışıl parıldatan, kalbimizin daha bir
heyecanla atmasına sebep olan birşey var. Bunu hepimiz çok iyi biliriz: Evet, dünyevî menfaatlerimizden
bahs ediyorum. Yalan olduğunu sık sık tekrarladığımız dünya ve onun geçici menfaatleri, çoğu zaman bizi
oyuna getirir veya biz onun oyununa gelmek isteriz.
Yukarıdaki hadîs-i şerifte ve Kur’ân-ı Kerîm’de, dünyanın bir meta’ olduğu (2)
(1) Müslim, Radâ’, 59, 60; Nesâ’î, Nikâh, 15.
(2) Mü’min sûresi, 39.
ifâde edilmektedir.
Meta’, satılık kumaş, kullanılacak âlet ve edevat mânâlarına geldiği gibi, dilimizde matah diye de ifâde
edilen mal ve diğer fayda sağlayan az-çok lüzumlu eşya mânâsına da gelir. (3)
Birçok âyet-i kerîmede dünya metâının çok önemsiz, değersiz ve aldatıp oyalayıcı olduğu ortaya konur. (4)
Herşeyi olduğu gibi dünyanın değerini de güzel ve çarpıcı bir misâl ile ortaya koyan Peygamber Efendimize
kulak verelim. Kâinatın Güneşi Efendimiz bir gün çarşıya çıkmıştı. Onu görenler etrafım aldılar. Yolda
giderken küçük kulaklı bir oğlak ölüsüne rastladılar.
Efendimiz oğlak ölüsünü kulağından tutarak, yanındakilere:
— Bunu bir dirhem karşılığında kim almak ister? diye sordu. Sahâbîler:
— Daha az paraya bile almayız. O ne işe yarar ki? dediler.
Efendimiz sormaya devam etti:
— Pekâlâ, bedava verilse alır mısınız bunu?
— Hayır, dediler. Aslında bu diri olsa bile, kulakları küçük olduğundan kusurlu
(3) Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1249.
(4) Meselâ bk. Âl İmrân sûresi, 185; Nisa sûre si, 77.
sayılır. Ölüsünü ne yapalım?
Bunun üzerine Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:
— Bu oğlak size göre nasıl değersiz ise, vallahi dünya da Allah katında bundan daha değersizdir… (5)
En değerli varlık
Hiçbir şekilde gönül bağlamaya değmeyen bu dünyanın en değerli varlığı da Ra-sûl-i Ekrem Efendimiz
tarafından dindar, mazbut kadın olarak belirtilmiştir. Zira bu değersiz dünya hayatına kapılıp mahv
olmaktan erkeği koruyan dindar kadındır. Böyle asil bir varlık Kur’ân-ı Kerîm’de bu-yurulduğu üzere, bir
elbise olup (6) kocasını şehvet girdabında boğulmaktan kurtardığı gibi, onu daha fazla dünyalık kazanmaya
zorlamayacak da gayr-i meşru kazanç yollarına dalmaktan korumuş olur. Aksi hâlde dünya hayatı geçici de
olsa bir faydalanma yerinden çok, bir azâb yeri, bir çilehâne olur. Bu hâli Sa’d İbni Ebî Vakkas’ın rivayet
ettiği bir hadis daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Efendimiz buyuruyor ki: ,
«İnsanı mesut eden üç şey : Dindar kadın, iyi bir ev, iyi bir binektir. İnsanı bed baht eden üç şey de kötü
bir kadın, kötü bir ev, kötü bir binektir.» (7)
(5) Müslim, Zühd, 2.
(6) Bakara suresi 187
Zekât ve sadaka vermeden ha bire altın, gümüş biriktirenlerin, kıyamet günü dayanılmaz işkencelere
uğratılacağını bildiren âyet nazil olunca, (8) ashâb-ı kiram çok telâşlandı. Öyleyse ne edeceğiz? demeye
başladılar. Bu soruyu Hz. Peygamber’e onlar adına Hz. Ömer sordu. Efendimiz şu cevabı verdi:
«Siz şükr eden bir kalbe, zikr eden bir dile ve mü’mine bir kadına sahip obuaya bakın! Böylesi bir kadın,
âhireti kazanmanıza da yardımcı olur.» (9)
Şüphesiz öyledir; zira saliha bir kadın itaatkâr olur, yüzüne baktıkça insan sevinç duyar, her konuda
kocasına yardım eder, kocası bulunmadığı zamanlarda hem kendinin, hem de ailesinin malını muhafaza
eder.» (10)
Hz. Ali (r.a.), Rabbena âtinâ fi’d-dünya haseneh: Rabbimiz bize dünyada iyilik ver, (11) âyetindeki
hasene’yi dindar kadın diye tefsir etmiştir.
Dindar kadınla evlenmeye teşvik ederek Rasûl-i Ekrem Efendimiz, erkeklerin kadın-
(7) Ahmed, Müsned, I, 168.
(8) Tevbe sûresi, 34, 35.
(9) İbni Mâce, Nikâh, 5.
(10) Gösterilen yer.
(11) Bakara sûresi, 201.
larla dört özelliklerinden biri dolayısıyla evlendiğini; bunların da ya zengin olmaları, ya soylu bir aileden
gelmeleri, yahut güzel olmaları ve yahut da dinî ve ahlâkî meziyetlere sahip bulunmaları olduğunu
söyleyerek: «Sen dindar olan kadınla evlen ki, mes’ut olabilesin,» buyurur. (12)
Çünkü dindar kadın, —İmâm Gazâlî’-nin de dediği gibi— kocasının dinî vazifelerini hakkıyla yerine
getirmesine yardım eder. Dindar olmayan kadın ise, kocasını dinin gereklerini yapmaktan alıkoyabileceği
gibi, onu kötü yollara da sürükleyebilir. (13)
Kadı Şüreyh ile hanımı
Dindar ve iyi huylu bir kadının kocasını mutlu ettikten başka onu kendine nasıl bağlayacağını pek güzel bir
şekilde anlatması bakımından ibret dolu bir olayı dinleyelim :
Tabiîn âlimlerinin ileri gelenlerinden büyük muhaddis Şa’bî anlatıyor:
Birgün Kadı Şüreyh ile oturmuş konuşuyorduk. Bu büyük âlim bana dedi ki:
— Şa’bî! Eğer evlenecek olursan Beni Temîm kabilesinden bir kız al! Onlar mükemmel yetişmiş oluyorlar.
(12) Buhârî, Nikâh, 15; Müslim, Radâ’, 53.
(13) İhya, II, 38.
— Nereden biliyorsunuz? diye sordum. Şunları söyledi:
— Gençliğimde birgün Benî Temim kabilesine gitmiştim. Bir kapının önünden geçerken, ihtiyar bir kadınla
bir kızın oturduğunu gördüm. Kız çok güzeldi. Onu daha yakından görmek için su içme bahanesiyle
yanlarına yaklaştım ve su istedim. Kadın, kıza su getirmesini söyledi. Suyu içtikten sonra kadına:
— Bu kızın adı nedir? diye sordum.
— Adı Zeynep’tir. Hudayr’ın kızıdır, dedi.
— Evli midir?
— Hayır, değildir,
— Allahın emri ile bana verir misiniz?
— Dengi isen veririz.
Oradan ayrıldıktan sonra evime geldim. Kızla evlenmeyi aklıma koymuştum. Arkadaşlarımdan birkaç kişiyle
kızın amcasına giderek düşüncemizi anlattık.
— Münasiptir, dediler ve orada söz ke sildi.
Nikâh kıyıldıktan sonra «Beni Temim kadınlarının katı yürekli olduklarını düşünerek pişmanlık duymaya
başladım- Kendi kendime: «Artık bir iştir oldu. Memnun kalmazsam ayrılırız.» dedim. Pişmanlığımı açığa
vurmadım.
odasına girdiğimde kız bana :
— Efendi! Bu sırada güveyinin Allah rızası için iki rekât namaz kılarak Cenâb-ı Mevlâ’dan karısının hayırlı
olmasını niyaz eylemesi ve şerrinden Hakk’a sığınması sünnettir,» dedi.
Ben de:
— Evet, öyledir, diyerek namaza durdum. Selâm verdikten sonra baktım ki, o da namaz kılıyor. Namazı
bitirdikten sonra bana şunları söyledi:
— Efendi! Ben yabancı, bir kızım. Sizin huyunuzu, tabiatınızı bilmem. Sevdiğiniz, hoşnut olduğunuz
şeyleri bana bildiriniz ki, arzunuza uygun bir şekilde hizmetinizi yapabileyim. Hoşlanmadığınız şeyleri de
söyleyiniz ki, onlardan sakınayım. Sana kendi kavim kabilen arasında bir hanım, bana da benim kavmim
içinde bir koca bulunurdu.Ama ne var ki, kaza ve kaderde yazılı olan başa geldiği için, birbirimizin huyunu,
âdetim bilmediğimiz hâlde benim kocam oldun.Artık Allah Teâlâ’nın da buyurduğu gibi bana ya iyi davranın
veya beni boşayın aileme döneyim. Size öncelikle bu dileğimi sunarım. Yüce Allah’dan seni ve beni
bağışlamasını niyaz ederim.
Ben de ona cevaben dedim ki:
— Hanım! Öyle bir söz söyledin ki, eğer o söz üzerinde durursan, bahtiyar olacağım. Yok eğer sözünde
durmayacak olursan, sana ne yapmak gerektiğini zaten kendin söyledin. Sonra ondan neler beklediğimi,
neler yapmamasını istediğimi söyledim. Daha sonra bana dedi ki:
— Akrabamın gelip gitmelerini ister mi siniz?
— Usandırmalarını istemem. Pek sık gelmesinler, dedim.
— Komşulardan kimlerin gelmelerini istiyor, kimlerin gelmelerini istemiyorsunuz? Onları da söyleyin de
istediklerinize itibar edip saygı göstereyim; istemediklerinize yüz vermeyeyim, dedi.
— Falan ve falanlar dürüst ve namus lu insanlardır; gelsinler, gitsinler. Fakat falan uygunsuz
takımındandır; gelmesin, gereği yok, dedim. Lâfı uzatmayayım, ey Şa’bî. Kız, kendisine verdiğim bu
talimata göre hareket etti. Benim de kendisine olan sevgim günden güne arttı. Bu şekilde bir yıl geçti.
Birgün eve geldiğimde baktım ki, bir ihtiyar kadın evin içinde: «Şöyle yap, böyle yapma!» diye kanma bir
şeyler söylüyor.
— Bu kim? diye sordum.
— Kayınvalideniz dediler.
Bunun üzerine hâl ve hatırını suâl ettim. Bana:
— Oğlum! Hanımından memnun mu sun? diye sordu. Ben de-.
Çok memnunum. Kızınızı pek güzel
terbiye edip yetiştirmişsiniz, dedim. Bana şunları söyledi:
— Oğlum! Kadınların huysuzlukları en çok iki durumda meydana çıkar. Biri, erkek çocuk doğururlarsa, biri
de kocalarından yüz bulurlarsa. Eğer karının bir hatasını göre cek olursan, hemen o hatayı düzeltmeye
çalış. Yemin ederim ki, bir evde en yakışık al mayan şey, kocalarından yüz bulan dilberlerin nazlanıp
durmalarıdır. Şimdi söyle yavrum, karınızın akrabaları, ziyaretinize ne zaman, kaç günde bir gelsinler?
Ben de :
— İstedikleri zaman buyursunlar, de dim.
Kayınvalidem her yıl bir kere evime gelir ve bana bu şekilde nasihatler ederdi. Sözün kısası, ey Şa’bî, o kız
ile tam yirmi sene gül gibi geçindik. O kadar zaman içinde bir kusurunu bulamadım. Kindeli bir komşum
vardı. Karısı huysuz, terbiyesiz biri olduğu için evlerinde dırıltı ve dayak patırtısı eksik olmazdı. Onların bu
hâli karım Zeynep için bir şiir yazmama yol açtı. O şiirde dedim ki:
«Birtakım erkekler gördüm ki, hanımlarını doğuyorlar. Eğer benim karım Zeynep de dövülecek olursa, onu
döven elim kurusun. Bir suç ve kabahat etmezken onu hiç döver miyim? Suçsuzu dövmek, adaletli bir
davranış değildir. Benim Zeyneb’im hanımlar arasında güzel ahlakıyla o derece üstündür ki, hiçbir kadın
onun dengi olamaz. Kadı Şüreyh’in sözleri burada bitiyor. Dernek ki iyi huylu kadınlar, kendilerini
kocalarına böylesine sevdirebiliyorlar. Onun gönlüne hâkim olup geçici dünya hayatını cennetten bir köşeye
çevirebiliyorlar. Hem mutlu ediyorlar, hem mutlu oluyorlar.
Kıymetli çeyiz
Bu bilgilerin ışığında şöyle bir neticeye varmak mümkündür:
Kızlarına sağladıkları maddî imkânın, yüz binlerce liralık çehizin onu mutlu edeceğini zanneden anababalar,
kızlarını kocalarının yanında değerli kılacak şeyin bunlar değil, ona verilecek iyi bir terbiye ve
dindarlık duygusu olduğunu bilmeli, kızlarına mümkün olduğu nisbette dinî bir tahsil yaptırmaya
çalışmalıdır.
O nadide eşyalar, kıymetli kumaşlar, modern takımlar birgün gelir eskir, yırtılır, bozulur. Hatta gün olur,
devran tersine döner insan bunları satmak ve elden çıkarmak zorunda kalabilir. İşte o zor günlerde,
insanın maddî ve manevî dünyasının karardığı zamanlarda dünyanın gerçek yüzünü ve mâ-hiyetini bilen
dindar ve bilgili kadın imda
da yetişir. Kocasına destek olur. Dünyanın inişli yokuşlu olduğunu ve yuvasının hâtırı için mahrumiyetlere
seve seve katlanacağını söyleyerek kocasını rahatlatır. Böyle olmayan bir kadın ise, sitemleri, başa
kakmaları acı dili ve asık suratıyla dertli ve hüzünlü kocasını daha perişan eder. Hayatta desteksiz ve
yardımsız yapayalnız bırakır.
Öyleyse, bir zengine damat olmanın dünya huzuru sağlayacağını uman gençler de bu hevesten vazgeçmeli,
dünya ve âhiret saadetinin terbiyeli, namuslu ve dindar kadınlarla birlikte bulunduğunu hatırlarından
çıkarmamalıdırlar.

NASIL BİR DAMAT?
Ebû Hureyre (r.a.)’den : Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
«Dinî hayatım ve ahlâkî tutumunu beğendiğiniz bir adam kızınıza talip olursa onunla hemen
evlendirin. Eğer böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve büyük fesatlar meydana gelir.» (1)
Peri kızı mı?
Birçoğumuzun hatır ve hayâlinden bile geçmeyen bir mevzudur bu…
Kızımızın mutlu bir yuva kurmasını isteriz. Bunun için de varımızı yoğumuzu ortaya koyarak aman yatak
odası şöyle olsun, mutfağında şunlar bulunsun, oturma odası da kimseninkinden geri kalmasın diye çırpınıp
dururuz.
En âlâ kadifeden yapılma koltuklara gömülen, kuş tüyü yastıklara başkoyan, yumuşacık yorganlara sarınıp
bürünen damatlar,
(1) Tirmizi, Nikah, İbni Mace. Nikâh, 45.
hanımlarım mutlu etseydi, bütün zenginlerin çocukları bahtiyar olurdu. Ama gerçekler, durumun hiç de
öyle olmadığını gösteriyor: Saadet dediğimiz devlet kuşu, yumurtalarını bırakmak için yumuşak kumaşlar,
döşeli dayalı evler aramaz. Bu nazlı kuş, o değerli yumurtasını, anlaşan iki gönlün seyran olmuş
samanlığına bile bırakmaktan çekinmez.
Anlaşan, birleşen gönülleri de başka yerde değil, anlayışlı, faziletli, ahlâklı, kısaca Allah’dan korkan
insanlarda aramak lâzımdır. Çünkü böyle kimseler, kadında mâkul şeyler ararlar. Olmadık hayâller
kurarak, hanımlarının, masallardaki peri kızının sahip olduğu bütün iyilikleri ve güzellikleri taşımasını
beklemezler. Hiçbir insanın, hatta kendilerinin bile mükemmel olmadığını bilirler. Malum ya zihnen hayâl
kurmanın bile unutulmaya başlandığı günümüzde hayâller evimizin içine kadar girdi. Televizyonda hergün
birkaç tanesi seyr edilen filimler de bir nevi hayâl olduğuna göre, fizikî bakımdan mükemmel olan ve film
icabı ruhî bakımdan da pek müstesna davranışlar sergileyen güzelin bütün özellikleri evdeki kaşık
düşmanında yok diye onu hor-görmeye kalkan küçük beyinli erkekler az değildir.
Hayâlle gerçeği birbirinden ayıramayan bu zavallılar herşeyden önce insanı tanımaktan, onun değerini
anlamaktan âcizdirler. O hâlde erkeğin bulutlarda uçmayan, ayağını yere basan, insanı insan olduğu için
seven, eşini, sahip olmadığı değil, sahip olduğu güzel vasıflardan dolayı takdir eden bir kimse olması icâb
eder.
Dindar adam
Bütün bunlar da diğer bilgi ve meziyetler yanında din kültürü almış, güzel ahlâk peşinde olan kimselerde
bulunur. Efendimiz de işte bu sebeple dindar kimselerle yuva kurulmasını tavsiye buyurmuştur.
Tâbiûn ulularından, yüce gönül sultanlarından Hasan Basrî hazretlerine bir adam sorar:
— Çok sevdiğim bir kızım var. Birçok da talibi var. Onu kiminle evlendireyim?
Hasan Basrî hazretleri hadis-i şerifimizin ışığında şu cevabı verir:
— Kızını Allah’a saygılı olan biriyle evlendir. Zira böyle bir adam eğer kızını severse ona karşı çok iyi
davranır. Şayet kızını sevmezse, hiç değilse ona zulüm ve kötülük yapmaz. (2)
Bazı kız babalan çıkıp diyebilir ki:
İyi ama canım, kızıma talip olanlar içinde dindar biri yok. Şimdi kalkıp elimize bir de fener alıp mahalle
mahalle gezerek dindar damat mı arayalım? Onu bulunca da gel kızımı al mı diyelim? Doğrusu insanda yüz
olması gerekir…
Benî alır mısın?
Siz onu bunu bırakın da şimdi anlatacağıma kulak verin.
Rasûl-i Ekrem Efendimizin o saadet asrında, dinin en güzel şekilde yaşandığı o güzelim günlerde bazı
hanımlar doğrudan doğruya Rasûl-i Ekrem (s.a.)’e gelerek: «Beni zevceliğe kabul eder misin, yâ Rasûlallâh?
» diye ona evlenme teklif ederdi.
Evet böyle olurdu. İmâm Buharı, Nikâh kitabında, «Kadının iyi bir adama evlenme teklif etmesi» babında
ve başka yerlerde rivayet ettiği bu nevi hadîs-i şerifler şüphesiz bir kısmımıza tuhaf gelecektir. Bunu
yadırgamıyorum. Hatta Efendimiz’e on yıl boyunca, çocukluk günlerinden itibaren hizmet eden Enes b.
Mâlik (r.a.) bir mecliste bu nevi hâdiselerden birini anlatırken, orada bulunan Enes Hazretlerinin kızı, bir
kadının bir erkeğe evlenme teklifinde bulunmasını yadırgayarak:
— Baba bu ne hayası kıt kadınmış! Vay bu ne çirkin bir iş, ne kadar ayıp! deyince, babası ona şunları
söyledi:
— Öyle deme, kızım. Emin ,ol o kadın senden hayırlıdır. Çünkü onu böyle davranmaya sevk eden,
Rasûlullâh’daki peygamberlik şerefi idi. Sırf Allah Rasûlünün hanımı olmak arzusuyla kendini Hz.
Peygamber’e arz ve teklif etmişti.
Sizi merakta bırakmamak için evvelâ bu hâdiseyi anlatmak istiyorum. Ayrıca bu hâdisede gerçekten ibret
alınacak ne güzel taraflar bulunduğunu eminim göreceksiniz. Bana yöneltmek istediğinizi sezdiğim bir
sorunun cevabını da ondan sonra vereceğim.
Bir defasında Nebiyy-i muhterem efendimizin huzuruna bir hanım gelerek, kendisini zevceliğe kabul
etmesini istedi. Efendimiz gözlerini indirip sükût etti.
Orada bulunan bir sahâbî:
— Ya Rasûlullâh, dedi. Bu hanımı benimle evlendirseniz olmaz mı?
Rasûl-i Ekrem ona:
— Mehir olarak verecek bir şeyin var mı? diye sordu.
O sahâbî:
— Hayır, yâ Rasûlullâh, yanımda hiçbir şey yoktur, dedi.
Rasûl-i Ekrem:
— Haydi git, araştır ve demir bir yüzük olsun bul, getir, tak! buyurdu.
Sahâbî kalktı gitti. Bir müddet sonra dönüp gelerek :
— Hayır, yâ Rasûlullâh, dünyalık bir şey, demir bir halka bile bulamadım. Lâkin şu ihramım var. Bunun
yansını verebilirim, dedi.
Üzerinde giyeceği bir gömleği bile olmayan bu fakir sahabîye dönerek Rasûlullâh buyurdu ki:
— İyi ama ihramının yarısı neye ya rar? Geri kalan kısmıyla sen ne yaparsın? Onu sen giysen kadın açık
kalır; kadın giy se sen çıplak kalırsın!.
Adamcağız bulunduğu yere çöktü. Uzun müddet öylece kaldı. Sonra üzüntülü bir hâlde kalktı gitti.
Onun ümitsiz hâli Rasûlullâh’a dokundu: Arkasından birini gönderip çağırtarak:
— Kur’ân’dan ezberinde birşey var mı? diye sordu.
Fakir sahâbî:
— Ezberimde şu sûre var, şu sûre var, diye saymaya başladı.
Bunun üzerine Hz. Peygamber:
— Kur’ân’dan ezberindeki sûrelere kar şılık seni bu kadınla evlendirdim, buyurdu. (3).
Kadının Rasûlullâh’a teslimiyeti, onun münasip gördüğü adamla evlenmeyi kabul
(3) Buhârî, Nikâh, 37; Tecrid Tercemesi, XI, 283-294.
edişi, şüphesiz samimi bir imanın gereğidir. Evlenmeyi kolaylaştırmak hususunda Efendimizin ortaya
koyduğu örnek de üzerinde düşünüp ibret alacağımız bir başka misâldir.
Ya Gelenekler?
Sorulabileceğini tahmin ettiğim suâl şöyle olsa gerek:
İyi ama misâldeki fevkalâdelik meydandadır. Kendisiyle evlenilmek istenen kişi, rastgele biri değil yüce
Peygamberdir. Anlatıldığı üzere o hanım da veya hanımlar da Peygamberlik şerefinden hisse almak üzere
ellerini yüzlerine almış ve evlenme talebinde bulunmuşlardır. Ayrıca bizim geleneklerimiz ve örfümüz de
buna müsaade etmez. Siz bunu bize nasıl teklif ediyorsunuz?
Benim cevabım, yine o mübarek devirlere ait değişik bir misâl olacaktır.
Hazreti Ömeri’n oğlu meşhur sahâbî Abdullah İbni Ömer anlatıyor: Kız kardeşim Hafsa, Huzâfe’nin oğlu
Huneys’ten dul kalmıştı. Hz. Peygamberin sahabîlerinden olan Huneys, Bedir muharebesinde hazır
bulunmuş ve Medine’de vefat etmişti. (Bu sebeple kızkardeşimi evlendirmek isteyen) babam, bu hususta
yaptıklarını bana şöyle anlatmıştı:
Osman b. Affan’a (yani meşhur halife Hz. Osman’a) gittim ve ona Hafsa’yı almasını teklif ederek:
— Ey Osman! İstersen kızım Hafsa’yı sana nikâh edeyim? dedim.
Osman da:
— Bu işi bir düşüneyim, dedi. Ben de birkaç gün bekledim. Tekrar gördüğümde Osman:
— Şu günlerde evlenmenin. benim için uygun olmadığı kanaatindeyim, dedi.
Sonra Ebû Bekir’e vardım. Ona da:
— İstersen Ömer’in kızı Hafsa’yı sana nikâh edeyim! dedim. Ebû Bekir süstü ve bana bir cevap vermedi.
Ben de Osman’dan çok Ebû Bekir’e kızdım. (Çünkü Hz. Osman bir cevap vermiş, hiç olmazsa
evlenemiyeceğim diye özür dilemişti.)
Birkaç gün daha bekledim. Sonra Hafsa’yı Nebiyy-i Ekrem (s.a.) istedi. Ben de ona nikahladım.
Bu sırada Ebû Bekir’le karşılaştık Bana durumu şöyle anlattı:
— Ey Ömer! Sen Hafsa ile evlenmemi isteyip de benden cevap alamayınca bana darılmışsındır sanırım.
Öyle değil mi?
— Evet, öyle, dedim.
Bunun üzerine Ebû Bekir dedi ki:
— Senin teklifine cevap vermekten beni alıkoyan şudur. Rasûlullâh (s.a.), Hafsa ile evlenmek istediğini
bana söylemişti. Ben de Rasûl-i Ekrem’in sırrını kimseye duyurmamak-için birşey söylemedim. Şayet Nebiyy-
i muhterem (s.a.) Hafsa’yı almaktan vazgeçseydi, teklifini muhakkak kabul ederdim. (4)
Hayırlı nesiller için
Görüyoruz ki, kızını, dindar kişilerle evlendirme arzusunu taşıyan zât, rastgele biri değil, sertliği, şiddeti ve
öfkesiyle tanınan Hz. Ömer’dir. O haysiyet ve şahsiyet timsâli Hz. Ömer, kızına dindar ve iyi bir koca
bulmak için böyle davranırsa, itiraza hiçbir mahal kalmaz.
Üstelik gelmiş geçmiş en büyük hadis üstadı olarak tanıdığımız İmâm Buhârî’nin, —yukarıda söylediğim
gibi— bir önceki ha-dis-i şerifi aldığı babında, «Bir kadının sâlih bir kişiye evlenme teklif etmesi» adını
verdiğine göre, meseleyi sadece Hz. Peygamber açısından ele almamak gerekir. Sâlih yâni dindâr olan her
müslümana bu teklif götü-rülebilir.
Biz en iyiyi, en mükemmeli dinde ve onu en güzel şekilde yaşayan sahâbîlerde bulduğumuza göre, kızını
dindar bir dâma-
(4) Buharı, Megâzî, 12; Tecrid Tercemesi, X, 158-159.
da teklif etmenin ayıp birşey , iffetsizlik, hayâsızlık olarak görülmesi bir bahtsızlıktır. Güzeli, doğruyu iyiyi
anlayıp takdir edememe bahtsızlığı…
İyi bir nesil yetiştirmenin sancı ve ıstırabını çekenlere, o gözümüzün nuru müstakbel nesle şekil verip
yoğuracak ana ve babanın her ikisinin birden dindar olmasına bakmalıdırlar. Nur yüzlü torunlarının, kendi
gönüllerindeki değerlere ve mukaddeslere sahip çıkmasını, en azından kendilerim hayırla yâd edip
arkalarından Fatihalar, Yasinler okumasını isteyenler, bu hadislere iyi kulak vermelidirler.

YUVADAN UÇURURKEN
Ümmü Seleme radıyallâhü anhâ’-dan : Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:
«Kocasını memnun ederek ölen kadın cennetliktir.» (l)
Aşını, eşini, işini
Her erkek, tabiatı, anlayışı, din ve dünya görüşü istikametinde karısından davranışlar bekler. Akıllı bir
hanım, kocasının huylarını ve kendinden beklediği şeyleri kısa zamanda öğrenir. Atalarımızın dediği gibi bir
kadın: «Aşını, eşini, işini bilirse» ve «Her kadın evinin hanımı, hem de halayığıdır,» anlayışıyla evine
hizmet ederse kendini kabul ettirir.
Bir hanım mutlu olmak ve mutlu etmek için kocasının hangi huylarına dikkat etmelidir? Buna bir cevap
denemesi olarak büyüklerimizin, ahlâk ve edebiyat kitaplarına aldıkları görgülü bir ananın kızına yaptığı
vasiyyetini zikr edebiliriz.
(1) Tirmizi Rada, 10 ; İbni Mace Nikah 4.
Kızım!
Rabîa kabilesinin ileri gelenlerinden Haris kızı Ümame, kızını Meliki Haris İbni Amr ile evlendirip de onu
müstakbel evine gönderirken şöyle nasihat eder:
«Bak yavrum! Edeb ve terbiyesine, soy asaletine bakarak bir kimseye nasihat ve tavsiye etmemek
gerekseydi, benim de şimdi sana nasihat etmeme lüzum kalmazdı. Fakat tavsiye, bilene hatırlatma,
bilmeyene öğretme niteliğinde olduğundan herkese faydalıdır.
Kızım! Eğer bir kızın, ana-babasının serveti sebebiyle kocaya ihtiyacı olmasaydı, herkesten çok senin
ihtiyacın olmazdı. Ama öyle değil. Erkekler bizim için yaratıldığı gibi, biz de onlar için yaratılmışız.
Kızım! Şimdi sen ana-baba evinden, büyüyüp yürüdüğün yuvadan çıkıp bilmediğin ve ömründe ülfet
etmediğin bir adamın evine gidiyorsun. O halde kocanın rızasını gözetip cariyesi gibi itaat et ki, o da sana
kul-köle olsun, yani seni sevsin, seni memnun etmenin çaresine baksın.
Şimdi sana on şey söyleyeceğim. Kocanla iyi geçinebilmek için bunları belle ve ona göre hareket et:
l — Sana yiyecek ve giyecek, her ne getirirse onu, cân-ı gönülden kabul etmelisin.
2 — Emrettiği şeyleri yapmalı, yapma dediği şeyleri yapmamalısın. Sözünü dinleyip kendisine itaat
etmelisin.
3-4 — Evin içini, üstünü başını temiz tutmaya dikkat edip göz görecek veya kokusu alınarak nefret edilecek
şeylerden kaçınmalısın. Sakın ha, kendinden iğrendirip gözünden düşmeyesin!
5-6— Uyuyacağı yemek yiyeceği zamanları kollamalısın. Yani bunları hangi vakit ve saatte yapmaya
alışmış ise, o vakitleri gözetip yemeğini ve yatağını hazırlamalısın; zira açlık insanı ateşlendirir, uykusuzluk
öfkelendirir.
7-8 — Kocanın malını muhafaza etmeli, israf ve telef olmaktan korumalısın. İtibarını gözetmeli, yakınlarına
değer vermelisin.
9-10 — Hiçbir şeyde ona isyan etmemelisin; çünkü emrine isyan edersen kin bağlatırsın; sırrını ifşa
edersen zulüm ve cefasından emin olamazsın.
Kızım! Kocan kederli iken yanında sakın sevinçli görünme; sevinçli zamanında da sakın kederli durma!» (2)
Her bir cümlesi bin yakut değerinde olan bu kıymetli sözler, kızını cam gibi seven hassas, görgülü ve
şuurlu bir ananın gönlünden dudaklarına dökülen ve her biri
(2) Fıkhu’s-Sünne, II, 234; Meşâhîrü’n-nisâ, I, 41-42.
denenmiş, yaşanmış olan öğütlerdir. Kızının saadetini düşünen her ana, bir başka yuvaya uçuracağı
yavrusuna bu sözleri söylemek ister. Eğitimde sözden çok tatbikat önemi olduğuna göre, hanım
kardeşlerimiz bu nasihatlerin her birini kendi evlerinde bizzat yaşatarak kızlarına güzel numuneler
vermelidirler.
Bir kocanın hanımından memnun olması sadece evin huzurunu, evdekilerin saadetini sağlamakla kalmıyor,
Efendimizin ifade
buyurduğu üzere, gözlerinde tüten cenneti de kazandırıyor. Şu hâlde müslüman bir hanım, kocasını
memnun etmenin cenneti kazanmaya vesile olacağını düşünerek kendine çeki-düzen vermeli, elindeki
fırsatı değerlendirmelidir.
Kocanın Hoşnutluğu
Ashâb-ı kiramdan Yezîd el-Eşhelî kızı Esma adında bir hanım vardı. Çok güzel ve düzgün konuşurdu. Birgün
hanım sahâbîler Esmâ’yı aralarından temsilci seçerek Peygamber Efendimize gönderdiler. Merak ettikleri
bir konuyu gidip öğrenmesini istediler.
Esma, Efendimizin huzuruna girerek şunları söyledi:
— Anam babam sana feda olsun, ey Allah’ın Rasûlü! Ben kadınlar tarafından gönderilen bir elçiyim. Allah
Teâlâ seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin Rabbine imân ettik.
Fakat biz, kadınlar olarak, sizin evlerinizde kapanıp kalıyoruz. Sizin cinsî isteklerinizi tatmin ediyoruz.
Çocuklarınızı karnımızda taşıyoruz. Siz erkekler ise Cuma namazı kılmak, camilere ve cemâatlere gitmek,
hastalara gidip hatır sormak, cenazelerde bulunmak, defalarca hac edebilmek, bunlardan daha faziletli
olarak da Allah yolunda savaşıp cihâd etmek gibi üstünlüklerle bizi geçmiş durumdasınız. Şurası da
muhakkak ki erkek kısmı hac veya umre etmek, kâfirlerle savaşmak üzere evinden çıktığı zaman sizin,
mallarınızı biz koruyor, iplik eğirip elbiselerinizi dokuyor ve çocuklarınızı besliyoruz. O hâlde biz kadınlar, o
hayırlı işlerin ecir ve sevabında sizlere ortak olamaz mıyız?
Esma çok güzel konuşmuştu. Efendimiz onu sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra yanında bulunan
sahâbîlere dönerek:
— Siz hiç bir kadının dinî konulardaki sorularında, bunun ifâdelerinden daha gü zelini duydunuz mu? diye
sordu. Sonra da Esmâ’ya şunlan söyledi:
— Ey hanım! Şunu iyice anla ve seni gönderen hanımlara anlat ki; kadın kısmının kocası ile iyi
geçinip kocasının hoşnutluğunu kazanması, saydığın o değerli ibadetlerin hepsine denk olur.
Bu cevabı alan Esma, sevincinden «La ilahe illallah» diye diye oradan ayrıldı-(3) Kadınların hatibi diye
tanınan, katıldığı Yermuk savaşında söktüğü çadırın, dire-ğiyle dokuz Bizanslıyı öldüren Esma hâtûnun
hanım sahâbîlerin şahsında bütün müs-lüman kadınlara getirdiği bu mesaj üzerinde dikkatle durmak ve
uzun uzun düşünmek gerekir. Demek ki evinde oturan ve Esma Hâtun’un saydığı görevleri yapan bir
hanım, tıpkı o ibadetleri yapan erkekler gibi sevap kazanmaktadır. Ve demek ki kadının birinci vazifesi,
kocasını memnun ve hoşnut etmektir.
Misafir
Bir hanımın kocasını memnun etmemesi halinde ise, bizler duymasak bile hurilerin o hanıma öfkelendiği bir
hadîs-i şerifte şöyle ifade edilmektedir:
«Dünyada bir kadın kocasını incitirse, o adamın hurilerden olan zevcesi o kadına şöyle çıkışır:
— Allah canını alsın! Kocana eziyet etme! O şimdilik senin yanında misafirdir. Ya-
(3) İbnü’1-Esîr, Üsdü’1-gâbe, VII, 19; Mehmed Zihni. Mesâhîru’n-nisâ. I. 36.
kında senden ayrılıp bize kavuşacaktır.» (4)
Durum böyle olunca, inşaallah hanım kardeşlerimiz, Efendimizin: «Allah’a ve âhi-ret gününe inanan kimse
misafirine ikram etsin.» (5) buyruğuna uyarak yanlarındaki misafirlere karşı iyi davranırlar ve böylece hem
cennete, hem de cemâlullaha nail olurlar.
(4) Tirmizî, Radâ’, 19.

SAYGININ BÖYLESİ
Ebû Hureyre (r.a.)’den: Rasûl-i Ekrem (s.a.) şöyle buyurdu: — İnsanın insana secde etmesini
emredecek olsaydım, mutlaka kadının kocasına secde etmesini emrederdim. (1)
Başkan
Birden fazla insanın bulunduğu yerde, içlerinden birinin başkan olup diğerlerinin de ona uyması, dinimizin,
birliği ve dirliği sağlayan hayatî kaidelerinden biridir.
Bu kaide karı-koca için de geçerlidir. Yuvanın huzuru ve dirliği için aile fertlerinden biri başkan olmalı,
diğerleri de ona itaat etmelidir. Bu sebeple yüce yaratıcımız, muhtelif özellikleri sebebiyle erkekleri evin
başkanı ve yöneticisi yapmıştır. (2)
(1) Tirmizî, Radâ’, 10; Ebû Dâvud, Nikâh, 40; İbni Mâce, Nikâh, 4; Müsned, IV, 381; V, 228; VI,
76.
(2) Nisa sûresi, 34.
Toplum, hayatında bile, baştaki idareci kim olursa olsun —Allah’a isyan etmediği müddetçe— ona kayıtsızşartsız
boyun eğilecek, sözü dinlenecektir. Cemiyetin küçük bir örneği olan ailenin huzur ve sükûnu için de,
aile reisine derin bir itaat ve saygı gösterilecektir. Bu saygının ölçüsünü serlevha yaptığımız hadîs-i şerif
göstermektedir.
Peygambere secde edilir mi?
Hadis kitaplarında Efendimizin bu ha-dis-i şerifi söylemesine sebep olarak şöyle bir vak’a zikr edilir:
Mu’az İbni Cebel (r.a.), Şam’dan veya Yemen’den döndüğü zaman (Ebû Davud’un rivayetine göre ise Kays
İbni Sa’d Hire’den döndüğü zaman) Rasûl-i Ekrem Efendimize secde etmek ister. Neden böyle davrandığını
soran Hz. Peygamber’e:
— Hristiyanlar reislerine ve kumandanlarına secde ediyorlardı. Ben de sizin buna daha lâyık olduğunuzu
düşünerek secde etmek istedim, der. Bu hareketi tasvip etmeyen Rasûlullâh (s.a.v.) de —on bir sahâbî
tarafından rivayet edilen— yukardaki hadîs-i şerifi söyler. Bu hâdisenin birkaç defa cereyan etmesi de
mümkündür. Zira Hz. Âi-şe’nin rivayetine göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.),
bir grup şahabının arasında bulunduğu esnada bir deve gelerek Efendimize secde etmişti. Bunu gören
sahâbîler:
— Ya Rasûlullâh! Sana hayvanlar, ağaçlar bile secde ediyor. Sana asıl bizim secde etmemiz icab
eder, dediklerinde, Ne-biyy-i Muhterem (s.a.) şöyle buyurdu:
— Rabbinize ibâdet edin. Müslüman kardeşlerinize iyilik yapın. Bir kimsenin diğer bir kimseye secde
etmesini emretmek isteseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Şayet bir kadına kocası,
kendini şu dağdan o dağa, o dağdan bu dağa taşımasını emretse, kadının bu emri yerine ge tirmesi
gerekir.» (3)
Kocaya itaat
Bu sözleriyle Rasûl-i Mükerrem Efendimiz, erkeğin karısı üzerindeki hakkının büyüklüğünü, bu hakları tam
olarak ifa etmenin güç olduğunu, binaenaleyh kadının, kocasına karşı saygıda kusur etmeyip —İslâm’a ters
düşmeyen— her istediğini yerine getirmeye çalışması gerektiğini ifade buyurmaktadır. Kocasının İslama
ters düşen isteklerini yapması zaten Efendimiz tarafından yasaklanmıştır. (4)
(3) Müsned, VI, 76.
(4) Buhârî, Nikâh, 94.
İnsanın insana secde etmesi, onun eşref-i mahlûk (en şerefli yaratık) vasfını hiçe sayan kaba cahiliyet
âdetlerinden biridir. Bu âdetin mantıksızlığını göstermek üzere Fahri kâinat Efendimiz, kendine secde
etmek isteyen Kays İbni Sâ’d’a şöyle bir soru yöneltir:
— Eğer benim kabrime gelseydin, oraya da secde eder miydin?
Sa’d:
— Hayır, secde etmezdim, deyince Rasûl-i Ekrem (s.a.):
— Öyleyse bir daha böyle şeyler yapma yın, buyurur.
Değerli bir hadis sarihi olan Tibî’nin dediği gibi Rasûl-i kibriya: «Bana tapacağınıza, hiçbir zaman
ölmeyecek, saltanatı yok olmayacak Cenâb-ı Hakka secde edin. Zira şimdi benden çekinip saygı
duyduğunuz için secde edecek, yarın çürüyüp yok olduğum zaman ise bundan vazgeçeceksiniz. Böyle
manasızlık olur mu?, demek istemiştir. (5)
Bütün bu açıklamalar bize gösteriyor ki: bir kadının kocasına secde etmesi söz konusu değildir. Bununla
beraber kadınların en çok itaat etmesi, sözünü dinlemesi, huyunca suyunca gitmesi gereken kimselerde
kocalarıdır. Zira dinimiz kocayı ailenin reisi yap-
(5) Avnu’l-ma’bûd, VI, 178.
mış, aile fertlerinin geçimini ve idaresini onun omuzlarına yüklemiştir. Böylesine ağır bir yükü ev halkının
saadeti uğruna seve seve taşıyan fedakâr bir insan, en üstün saygıya lâyıktır. Bu sebeple kadın, kendisi
için el-âlemin kahrını çeken, ağız kokusuna katlanan, ailesinin nafakasını alın teri, göz nuru ile kazanan
kocasını sevmeli, saymalı, bir isteğini iki etmemelidir. O zaman sadece kendi rahat etmekle kalmaz,
etrafındakilere de huzur ve mutluluk dağıtır.
Ümmü Hânî’nin sözleri
Ümmü Hâni adı, hepimizin kulağında tatlı bir nağme olarak yankılanıp durur. Efendimizin Mi’râc hâdisesini
Süleyman Çe-lebi’nin Mevlidinden dinlerken «Ümmü Hâni evine vardı gece» mısraını duyarız. Peygamber
Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in kızı, dolayısıyla Hz. Ali’nin kız kardeşi olan Ümmü Hâni’nin kocası, azılı
müşriklerden Hübeyre adında biriydi. Mekke fethedildiği zaman, birçok kâfir müslüman olduğu hâlde, bu
adam müslüman olmadı ve firar etti. İşte o gün Ümmü Hâni imânını açığa vurdu ve İslâm ile şereflendi.
Peygamber Efendimiz Ümmü Hâni’ye evlenme teklif etti. Birçok müslüman hanımın can attığı bu teklifi
Ümmü Hâni kabul etmedi ve şöyle dedi:
Ben seni İslâm’dan Önce de severdim.
Hele şimdi müslüman olduktan sonra nasıl sevmem? Biliyorsun benim çocuklarım var. Onların seni rahatsız
etmelerinden korkarım. Koca hakkı çok büyük birşeydir. Seninle meşgul olurken çocuklarımı, çocuklarımla
meşgul olurken de seni ihmâl edebilirim. (1)
Ümmü Manî’nin de dediği gibi koca hakkı çok büyüktür. Yukarıda okuduğumuz ha-dis-i şerifler de bu
hakkın büyüklüğünü göstermektedir. Sadece dünyada değil, hem dünyada hem de âhirette mutlu olmayı
düşünen bir müslüman hanım, kocasını hoşnut etmeyi, onunla iyi geçinmeyi, ona itaatkâr olmayı
düşünmelidir.
Havle’nin Hikâyesi
Sahâbî hanımlardan 16 sının adı Havle olmakla beraber, bizim burada kendisinden söz edeceğimiz
sahâbiye, Salebe kızı Ha le’dir. Hoş bir hikâyesi vardır a’lebe’nin. Mücâdele sûresine adını vermiş bir
hikâye!
Havle’nin kocası Sâmit oğlu Evs artık yaşlanmış, iyice titizlenmişti. Birgün Havle kendisinden birşey
isteyince, canı sıkılmış ve ona .«Artık sen bana anamın sırtı gibisin!» deyivermişti. İslâm’dan önceki
âdetlere
(1) İbn Sa’d, et-Tabakâtu’1-Kübrâ, VIII, 152.
göre bir adam karışma bu sözleri söylerse, artık o kadın kendisine haram olurdu ve onu bir daha alamazdı.
Zıhâr denilen bu olay İslâm devrinde ilk defa oluyordu. Yukarıdaki ağır sözleri sarf eden Evs, bir müddet
dışarıda dolaştıktan sonra eve gelmiş ve karısı Havle ile beraber olmak istemişti.Havle her ne kadar:
— Hayır, artık beraber olamayız, demişse de Evs Havle’nin üzerine atılmış, Havle de onu tuttuğu gibi yere
çalmış ve şunları söylemişti:
— Allah’a yemin ederim ki, sen o sözü söyledikten sonra, Allah ve Rasûlü hükmü nü verinceye kadar sen
benim yanıma gelemezsin- Git, Rasûlullâh’a danış!
Evs:
— Ben utanırım. Rasûlullâh’a bunu so- ramam, deyince Havle:
— Sen gidemezsen, ben gider Rasûlullâh’a sorarım, dedi ve dışarı çıkarken giyecek bir elbisesi olmadığı
için, komşusuna gidip bir elbise aldı, doğruca Efendimizin evine gitti ve şunları söyledi:
— Ey Allah’ın Rasûlü! Evs benimle evlendiğinde çok gençtim, alımlıydım. Artık yaşım ilerledi. Bir hayli
çocuğum oldu. Şim#di de kalktı: Sen bana anamın sırtı gibisin, dedi. Beni ortada bırakıverdi. Eğer onunla
yeniden bir araya gelmemiz mümkünse, bana yardım et, yâ Rasûlullâh! dedi. Hz. Peygamber:
— Şimdiye kadar bu konuda bana bir şey emredilmedi. Bana sorarsan, artık sen ona haram olmuşsun,
dedi. Havle bu sözlere çok üzüldü:
— Kurbanın olayım, yâ Rasûlullâh, hâlimizi iyice bir düşün, dedi. Sonra da Hz. Peygamber’in yanından
ayrılmadı. Bu işin bir çaresi olması gerektiğini söyleyip durdu. Hz. Peygamber:
— Sen ona haram olmuşsun, dedikçe:
— İyi ama beni boşadığını söylemedi, diye ısrar etti. Sonunda başını göklere kaldırarak: Allahım! Şu
yapayalnız hâlimden, bana çok zor gelecek olan eşimden ayrılmanın acılığından sana şikâyet ederim.
Küçük çocuklarım var. Onları kocama bıraksam, zavallılar perişan olacaklar. Yanıma alsam aç kalacaklar.
Ne olur Allahım, peygamberinin diliyle problemimi çözecek bir vahiy indir, diye yalvardı, yakardı. Havle
oradan ayrılmadan vahiy geldi. Âyet şöyle başlıyordu:
«Ey Muhammedi Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti.
Allah karşılıklı konuşmanızı da duymaktaydı.» (1)
Problem çözülmüştü. Yeniden bir araya
(1) Mücâdele sûresi (58), âyet: 1.
gelebileceklerdi; ama bunun bir de keffâre-ti vardı. Rasûl-i Ekrem Hâvle’nin kocasını çağırttı ve ona.-
— Bir köle azâd etmeye gücün yeter mi? diye sordu. Evs:
— Köle çok pahalıdır, yâ Rasûlâllâh! Benimse malım azdır. Alamam.
— Öyleyse iki ay hiç ara vermeden oruç tutabilir misin?
— Ben günde üç defa yemek yemezsem, gözümün feri gider. Hiç oruç tutamam yâ Rasûlullâh.
— O hâlde 60 fakiri doyurabilir misin?
— Şayet bana yardım ederseniz, doyurabilirim.
— Sana on beş ölçek yiyecek veririm ve bereketlenmesi için dua ederim, buyurdu ve böylece karı-kocanın
arasını buldu ve giderken de Hâvle’ye:
— Kocana karşı iyi davran! diye öğüt verdi.
Yuvasının yıkılmaması için çırpınan, yavrularının ortada kalmaması için âdeta paralanan Havle, daha
sonraki yıllar ashâb arasında büyük saygı görmüştür. Nitekim Hz. Ömer birgün Kureyş kabilesinin ileri
gelenleri ile yolda giderken Havle onu durdurdu. Hz. Ömer de durup ona yaklaştı. Elini Hâvle’nin omuzuna
koyarak onu dinlemeye başladı. Havle diyeceklerini dedikten
sonra çekip gitti.Hz. Ömer de onu bekleyen zâtların yanına geldi. İçlerinden biri:
— Ey Mü’minlerin Emiri! Şu kocakarının karşısında Kureyş’in ileri gelenlerini bek lettin, deyince Hz. Ömer:
— Yuh sana! O kimdi biliyor musun? diye sordu. Adam:
— Hayır, bilmiyorum, deyince de şu sözleri söyledi:
— Bu, sözlerini, şikâyetlerini Allah Te-âlâ’nın yedi kat göklerden duyduğu kadındır. Salebe kızı
Hâvle’dir. Allah’a yemin ederim ki, geceye kadar gitmeyip benimle konuşmaya devam etseydi, o işini
bitirinceye kadar yanından ayrılmazdım…(2)
Konumuzla doğrudan ilgili olmamakla beraber, Peygamber Efendimizin Hâvle’ye neden «Artık sen ona
haram olmuşsun» dediğini, âyet-i kerîmenin de bu sözlerin aksini beyân ettiğini merak edenleriniz
olmuştur. Kısaca şunu söyleyelim: Bir âyet, her hangi bir konuda kesin bir hüküm getirme-mişse,
Peygamber Efendimiz âdet ve geleneklere göre hüküm verirdi. Sen ona haramsın, derken Câhiliye devrinin
geleneklerine göre konuşmuştu. Fakat âyet, islâm’ın bu konuda âdetlerin aksine bir tatbikat getirdiğini
ortaya koymuş oldu.
(2) Mücâdele süresi (58), âyet: 1.
Bir hanımın kocasına karşı nasıl davranması gerektiği, ona saygıda kusur etmemesi icap ettiği artık iyice
anlaşılmış oldu. Bununla beraber kocasının kırıcı, gönül yıkıcı bazı davranışları sebebiyle ıstırap çeken,
hâlini kimseye anlatamayan hanım kardeşlerimizin olduğu da muhakkaktır. Hâvle’nin hikâyesinde de
görüleceği üzere, bu kardeşlerimiz üzülmesinler, Allah onlarla beraberdir. Onların seslerini; şikâyetlerini
duyar. Yuvalarının ve yavrularının hatırına kocalarına katlanmaya, yuvalarını yıkma-maya gayret etmeliler.
Kocalarının meşru olan isteklerine uymalılar. Günâh olmayan hususlarda onlara itaat etmeliler. Hiç şüphe
yok ki, bu sabırlarının karşılığım yüce Allah’dan kat kat fazlasıyla alacaklardır.

KOCASINI KOCALTANLAR
Abdullah İbni Amr İbni Âs’ın rivayetine göre Peygamber efendimiz, evlenecek kimselerin şöyle dua
etmesini tavsiye etmiştir: «Allahım! Senden kadının hayırlı ve iyi ahlâklı olanını nasip etmeni niyaz
ederim». (1)
Karısının huysuzluğu
Peygamber Efendimiz iyi mü’mini tarif ederken: «Herkesle iyi geçinen ve kendisiyle de herkesin iyi
geçindiği kimse» buyurmuştur. Demek ki geçimli olmak, iyi bir insan olmanın vazgeçilmez şartıdır. Bu
kaide erkek, kadın herkesi içine alır. Hele bir hayatı aynı yastıkta geçirmeye karar veren insanlar için iyi
geçim herşeyden önce gelir. İşte bu sebeple büyüklerimiz, söz dinlemeyen, kocasına karşı gelen
kadınlardan Allah’a sığınmışlar, çocuklarına da böyle kadınlardan uzak durmayı tavsiye etmişlerdir. Çünkü
geçimsiz kadınlar, kocalarının saçını sakalını vakitsiz ağartırlar.
(1) Ebû Dâvûd, Nikâh, 45.
Arapların büyük dil ve edebiyat âlimi Asma’î, birgün Kabe’yi tavaf ederken bakmış ki bir adam arkasına
ihtiyar bir kimseyi yüklemiş ve ona :
— «Hem küçüklüğünde, hem de büyüklüğünde beni türlü türlü sıkıntılara soktun!» diye söylenerek
gidiyormuş. Bu sözleri duyan Asma’î adamı ayıplamış:
— «Kardeşim, saygıda kusur etme. O- nun sana pek çok iyilikleri dokunmuştur.» diye ikaz etmiş. Adam:
— Sen bunu benim neyim sanıyorsun? diye sorunca Asma’î:
— Ya baban veya büyük babandır, demiş. O zaman adam başını sallamış:
— Hayır, hayır, demiş bu benim oğlumdur. Duyduğu bu sözler karşısında kulaklarına inanamayan Asma’î
hayretle sormuş:
— Oğluna ne oldu ki bu hallere düştü? Dertli baba şunları söylemiş:
— Karısının huysuzluğu onu işte bu hâ le getirdi!..
Zavallı adam bu hâllere düşeceğine, dünyasını cehenneme çevireceğine, vaktiyle yol yakınken karısından
ayrılıp canını kurtar-saydı ya diye düşünüyor insan. Herhalde yegâne kurtuluş çâresi bu. Herkes Şakik İbni
İbrahim Hazretleri gibi olamaz ki! Hazre-tin karısı çok huy süzmüş. Onu seven dostları birgün
dayanamamışlar:
— Efendi Hazretleri! Hanımınızın çok huysuz olduğunu biliyoruz. Size çok eziyet çektirdiği için de
üzülüyoruz. Onu niçin bo-şamıyorsunuz? demişler.
Şakik İbni İbrahim şunları söylemiş: — Onun huyu kötüyse benimki güzeldir. Boşanacak olursam, ben de
onun yaptığı gibi budalalık etmiş olurum. Huysuz olmaya gerçekten huysuz. Kalkıp da onu boşayacak
olsam, benden sonra zavallıyı kimse almaz diye korkuyorum!..
Şunu hepimiz biliyoruz ki, böylesi insanlara milyonda bir rastlanabilir. Onlar çeşitli cefalara, sıkıntılara
katlanmayı Allah’a ulaşmanın bir yolu diye bilen büyük insanlardır. Onlar, Enderunlu Vâsıf gibi:
Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle diyen kimselerdir.
Çoğunluk ise bunun aksinedir. Sıkıntılara, huysuzluklara katlanamazlar. Gördükleri hakaretin acısını
çıkarmaya kalkarlar. İşte bu sebeple kocasına itaat etmesi âyetlerle, hadislerle emredilen bir kadının kalkıp
da «Kocalarımız da bize katlansın» demesi asla doğru olmaz. Çünkü karısının verdiği sıkıntılara katlanmak
bir kocanın görevi değildir; ama kocasına itaat etmek, saygılı davranmak, bir dediğini iki etmemeye
çalışmak kadının görevidir.
Hizmetkâr ol ki!..
Güzel ahlakıyla insanları kendinden hoşnut etmeye çalışmak bütün müslüman-ların vazifesidir. Kendisi
hakkında «Ne iyi insan!» dedirtmek, büyük bir fazilettir. «Ne iyi kadın!» dedirteceğine, karşısındakinin
cinlerini başına toplamak, adamı günâha sokmak veya dertlerini içine atarak babasının sırtında taşınan
zavallı koca gibi dert küpü yapmak hem şeytanlıktır, hem de günâhtır.
Tabiîn büyüklerinden olan ve hicretin 66. yılında vefat eden Hârice oğlu Esma —evet yanlış okumadınız
Esma— kızını gelin ederken ona bazı nasihatlerde bulunur ve der ki: «Kızım, sen kocana itaatkâr ol ki, onu
kendine köle edesin». Bu zâtın güzel şiirleri de vardır. Bu şiirlerinden birinde karısına şöyle der.-
«Benim sana iyi davranmama yardımcı ol ki, tükenmeyen sevgimi kazanasın. Öfkelendiğim zaman, sakın
bana birşey söyleme, karşılık verme! Benim iç dünyamda neler olup bittiğini bilmediğin için iki de bir defe
fiske vurur gibi bana dokunup da bağırtma! Çok şikâyet etme! Aksi hâlde sana olan sevgimi yok eder,
kalbimi kırar ve kendinden uzaklaştırırsın; çünkü bir kalbde sevgi ile eziyet bir araya gelirse, orada sevgi
yaşayamaz».
Bir erkek ne kadar huysuz olursa olsun, hanımı vazifesine dikkat eder ve kocasının huyunca giderse,
aralarında hiçbir anlaşmazlık ve soğukluk olmaz. Güzel güzel geçinip giderler.
Vaktiyle adamın biri birçok kadınla evlenmiş, boşanmış. Bir türlü geçinememişler. Evlilikten gözü iyice
korkan zavallı adam son bir kere daha evlenmeye karar vermiş. İlk gece yeni karısına derdini açmış.
Huysuz olduğunu, kadınlarla iyi geçinemediğini anlatmaya çalışmış. Kadın sözünü kesmiş ve demiş ki:
«Efendi! Huyu senden kötü olmayan, sana kötülük ettirmez!» Gerçekten de dediği çıkmış. Kadının iyi
idaresi sayesinde gül gibi geçinip gitmişler.
Bütün bunlardan sonra hanımlar, pekâlâ biz ne yapalım? Nasıl davranalım bir erkek karısından neler ister,
neler istemez? diye sorabilirler. Özetlemeye çalışalım:
Şunları ister
Bir erkek karısından şefkatli bir sevgili olmasını ister.
Ev işleriyle ilgilenmesini, evini temiz ve düzenli tutmasını ister.
Yorgun argın evine döndüğünde, karısının kendisiyle ilgilenmesini, dertlerini, sıkıntılarını paylaşmasını ister.
Yuvada huzur ve saadet meydana getirmesini arzu eder. Karısının neşeli ve cana yakın olmasını ister.
Kendi yakınlarına, akrabalarına karşı karısının saygılı olmasını, onlara iyi davranmasını, onlarla iyi
geçinmesini ister.
Size pek önemli görünmeyebilir ama, bir erkek karısının iyi ve temiz giyinmesini, görünümüne dikkat
etmesini, kendine çekidüzen vermesini ister.
Şunları istemez
Bir erkek karısından neler istemez sorusuna da şöyle cevap vermeye çalışalım:
Karısının kendine emirler vermeye kalkmasını, onu yönetmeye yeltenmesini istemez.
Kazancını israf ederek saçıp savurmasını, gerekli olmayan şeylere parasını harcamasını istemez.
Giyim kuşamında ihmalkâr olmamasını, «Eh, ne yapalım, artık bizden geçti!» diye düşünmesini hiç mi hiç
istemez.
Karısının sert huylu .hiçbir şeyi beğenmeyen kötü tabiatlı olmasını istemez.
Karısının dışarıda akşamlara kadar gezip tozmasını veya evine dinlenmeye gelen adamı, eğlence ve zevk u
safa yerlerine sürüklemeye çalışmasını istemez.
Hanımlar, zaman zaman kocalarının tabiatlarını göz önüne alıp düşündüklerinde, bu misâlleri
çoğaltabilirler. Bunlara riâyet ettikleri takdirde de hayat arkadaşlarını daha fazla yorup kocaltmazlar.

OCAK BAŞINDA OLSA BİLE
Ebû Hureyre (r.a.)’den, Rasûlullâh (s.a.) şöyle buyurdu :
«Bir erkek karısını yatağa çağırır da karısı gelmediği için ona dargın olarak gecelerse, melekler o kadına
sabaha kadar lanet ederler.» (1)
Allah’ın gazabı
Kocanın, karısının üzerindeki haklarının büyüklüğünü ve önemini gösteren ha-dis-i şeriflerden biri de ibretli
mealini yukarıda gördüğümüz hadistir. Sahih-i Müslim’deki bir başka rivayet, daha tehditkârdır. Buna göre,
Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir erkek karısını yatağa çağırır da kadın
gelmemezlik ederse, kocası ondan memnun oluncaya kadar Kâinatın sa-
(1) Buharı, Bed’ul-ualk, 7; Müslim, Nikâh, 122; Ebû Dâvud, Nikâh, 40; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II,
439, 480.
hibi o kadına gazap eder.» (2)
Dinî bakımdan, yasak ve mahzurlu olmayan her konuda kadın kocasına itaat etmek zorundadır. Kocasının
sevmediği bir işi yapmaktan kaçınmalı, her haliyle onu memnun etmeye bakmalıdır.
Efendimizin «Yatağa çağırma, yatağı terk etme» şeklindeki nezih ifadesiyle işaret buyurduğu cinsî
münasebet hususunda erkeğini sinirlendiren bir kadın, meleklerin ve hatta Cenab-ı Hakkın gazabını üzerine
çekecek kadar büyük bir günah işlemiş sayıldığına göre, kocasına dinî konularda haksız yere isyan edip
başkaldıran kadınların işlediği manevî cinayetin büyüklüğünü tahmin etmek mümkündür.
Karı-koca umumiyetle geceleri yalnız kalabildiği için hadis-i şerifte «Geceleme-sa-bahlama» gibi ifadeler
kullanılmıştır. Kocayı öfkelendiren bu nevi bir hareket sabah vuku bulmuş ise, ilâhî lanetin bu defa
sabahtan akşama kadar devam edeceği anlaşılmaktadır.
Kadın esir mi?
Biri çıkıp şöyle diyebilir: Kadın robot mudur? Onun da bir iç dünyası, zevki, arzusu yok mudur? Kocasıyla o
(2) Nikâh, 121.
an için bir arada bulunmaya ruhen hazır olmayabilir. Bunların dikkate alınması gerekmez mi?
Bu itiraz doğrudur. O da bir insan olduğuna göre, ruhi sıkıntılarının, sinirlilik halinin bulunması tabiîdir.
Ama kadının bu hali kocamı öfkelendirerek evin huzurunu bozma hakkını ona vermez.
Ruhî bir gerginlik içinde bulunuyorsa, bunu kocasına münasip şekilde anlatır ve ondan anlayış bekler. O
zaman ilâhî lanetten kurtulmuş olur. Böyle değil de sebepsiz yere kocasını reddeder, onu darıltacak şekilde
hareket ederse, mazur sayılmaz.
Şu hadis-i şerif kadına her hal-ü kârda kocasını reddetmeme görevini vermektedir. Efendimiz buyuruyor
ki:
«Kadın ocak başında bulunsa dahi, ihtiyacını gidermek için çağıran kocasının yanına hemen gelsin.» (3)
«Ocak başında bulunsa dahi» ifadesi kocasının çağırdığını duyan kadın ne kadar önemli ve sonraya
bırakılması doğru olmayan bir iş yapsa dahi, herşeyi bir yana koyup, hemen kocasının arzusunu yerine
getirsin, mânâsına gelmektedir. Bu mânâyı belirtmek üzere İbni Mâ’ce’nin rivayetinde: «Eyer üzerinde
bulunsa dahi» ifadesi mev- i
(3) Tirmizî, Radâ’. 10; Müsned, IV, 23. 68
cuttur. (4)
Zira kadının kocasıyla bir arada bulunması, dinimize göre basit bir zevk tatmini değil, birbirini günahlardan
koruyup himaye etme şeklinde anlaşılmaktadır. (5)
Fahr-i Kâinat Efendimizin karı-kocanın birleşmesini «Sevap kazanma» şeklinde nitelendirmesi de bunu
gösterir. (6) «İyi kadınlar itaatli olanlardır» âyet-i kerîmesinin de ifade ettiği gibi (7) kadın kocasının
davetine itaat ederek Rabbinin rızasını elde etmeye bakmalıdır.
Erkeğe yönelen tehlike
Ayrıca şu noktayı da dikkate almak gerekir:
Erkek-kadın cinsinin maddî ve ruhî yapısını herkesten fazla onların yaratıcısı bilir. Şer’î mahzurlar dışında
kadının kocasını reddetmemesi ısrarla emredildiğine göre, cinsî arzulan frenleme bakımından erkeğin daha
zayıf, kadının ise daha güçlü olduğu anlaşılabilir. Hele burada Rasûl-i Ekrem (s. a.)’in: «S’izi tahrik eden bir
kadın gördüğünüz vakit hemen karınızın yanına gelerek
(4) Nikâh, 4.
(5) Bakara sûresi, 187
(6) Müslim, Zekât, 53.
(7) Nisa sûresi, 34.
ihtiyacınızı giderin,» buyruğunu dikkate alırsak, (8) hep dışarıda bulunması sebebiyle mukabil cinsin
tahrikine bugün her zamankinden daha çok mâruz kalan kocasına yardımcı olmayan bir kadının o kadar
haklı olmadığı sonucuna varabiliriz.
(8) Ebû Dâvud, Nikâh, 43.
——————————–

GİYİM KUŞAM ÜZERİNE

İbni Abbas (r.a.)’den :
Şöyle demiştir :
Hz. Peygamber (s.a.), kadınlara benzeyen erkekleri ve erkeklere benzeyen kadınları lanetle anmıştır. (1)
Gönül yolu
Kadınla erkek, bir bütünün iki parçasıdır. Her biri, tek başına noksandır, yalnızdır, tehlikelere mâruzdur.
Evlilik bağıyla yanyana gelip elele tutuştuklarında ise, artık onlar bir bütündür, yalnızlıktan ve tehlikelerden
kurtulmuş, emniyete kavuşmuşlardır.
Bu birliğin ve beraberliğin ömür boyu devam etmesi için herbirine düşen görevler vardır. Bu görevlerin en
önemlilerinden biri, kendini hayat arkadaşına sevdirmek ve onun gönlüne taht kurmaktır.
Göz gördü, gönül sevdi demişler. Demek ki gönüle giden yol, önce gözden geçiyor. Eş(1) Buhârî, Libâs, 61.
lerin hedefi birbirinin gönlüne girmek olduğuna göre gözün hakkını vermek, hayat arkadaşına hoş
görünmek de bir vazife oluyor.
Ev hâlidir; insanın her zamanı bir olmaz. Şüphesiz her zaman kutnu kumaş giyilemez. Çamaşır yıkarken,
temizlik yaparken, üst baş kirleten işlerle meşgul olurken düzgün kıyafet aranmaz. Ama bu işler bitince,
kirli, yağlı, göze hoş görünmeyen kıyafetler değiştirilmeli, imkân nisbetinde daha iyi ve düzgün elbiseler
giyilmelidir.
İmkân nisbetinde diyorum; çünkü herkesin hâli bir olmaz. Öyle fakir ve yoksul aileler vardır ki, bu bahis
onlara birşey söylemez. Onlar ancak örtünmeyi düşünebilirler. Ama hâli vakti yerinde olan, eşinin iyi
giyinmesini isteyen aileler daha fazladır ve sözümüz daha çok onlar içindir. Hele zengin ve varlıklı olanların
iyi giyinmesi, dinî bakımdan da bir ödevdir: zira Allah Teâlâ, verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmekten
hoşnut olur. Herhalde bu sebeple olacak, birçok kocalar da kazanıp getirdiği güzel şeyleri evinde ve
hanımının üzerinde görmek ister. Şüphesiz bu istek, öyle kocaların tabiî hakkı, iyi giyinmek de hanımlarının
hem hakkı, hem de vazifesidir.
Niçin moda?
Şimdi hanım kardeşlerim gözlerini çevirip etrafa şöyle bir baksınlar. Kadınların çoğu modaya uygun
giyinmiyor mu? Şüphesiz öyle. Pekâlâ erkeklerin sokakta, çarşıda pazarda gördüğü bu moda meraklılarının
gayesi nedir acaba? Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Bunların gayesi erkeklerin dikkatini
çekmektir. Zaten bütün süslenmelerin gayesi, karşı cinsin dikkatini çekmektir. Fransız yazar Andre
Morova’nın dediği gibi, kadınlar, elbiselerinin şıklığı ve cü-retiyle kendilerini erkeklerin seçimine sunarlar.
(2)
Öyleyse evinde güzel giyinen bir kadın, sadece kocasının hatırı için değil, aynı zamanda onu başkalarına
kaptırmamak veya gözünün dışarda kalmasını önlemek, kısacası yuvasının saadetine gölge düşürmemek
için iyi giyiniyor demektir. Kocasını eve çekmek, ona güzel görünmek ve kendine bağlamak için iyi giyinen
bir müslüman hanımın bu davranışı nafile bir ibadettir. Bunda hiç şüphe yoktur. Kadınlar sizi fenalıklardan
koruyan bir elbisedir. Siz de onlar için aynı şekilde bir elbisesiniz mealindeki âyet-i kerime de bunu ifâde
etmektedir. (3)
(2) Yaşama Sanatı, 53,
(3) Bakara sûresi, 187.
Parfüm
Sözünü ettiğimiz bu giyim-kuşam, bir daha tekrar edelim ki, kadının kocasına güzel görünmesi ve sadece
onun ilgisini çekmesi içindir. Nâmahrem dediğimiz yabancı erkekler için giyinip süslenmek, kokular
sürünmek ise dinî ve ahlâkî bakımdan son derece tehlikeli bir harekettir. Güzel kokular sürünerek, yabancı
erkeklerin dikkatini çekmek ve bu kokuyu onlara hissetirmek maksadıyla dışarı çıkıp gezen bir kadını
dinimiz günahkâr saymaktadır. Sağda solda gezip tozmak için değil ,camiye gitmek için bile olsa, koku
sürünüp evden çıkmak bir kadın için son derece mahzurlu ve günahtır. Hz. Peygamber, cami için bile olsa
koku sürünen kadının, derhal evine dönüp boy abdesti alarak taharetlenmesini emretmekte, gusl
etmedikçe namazının kabul olunmayacağını söylemektedir. (4)
Kocasını memnun etmek ve onun gönlünü kazanmak için evinde süslenmek ve güzel kokular kullanmak ise
son derece tabiî, güzel ve dinimizin hoşgördüğü bir harekettir. (5) Dışarı çıkarken, ne yapıp yapıp bu
kokuyu gidermeli veya üzerinde koku varken dışarı çıkmamalıdır.
(4) Nesâ’î, Zînet, 36; Ahmed, Müsned, II, 246.
(5) Bk. Ebû Dâvud, Libâs, 8.
Güzel kokuyu çok seven ve sık sık bizzat kullanan Peygamber Efendimiz, erkeklerin rengi belli olmayan,
fakat kokusu hissedilen esansları, kadınların ise kokusu hissedilmeyen ama rengi belli olan parfümleri
kullanmalarını tavsiye etmektedir. (6)
Teşhir
Herşeyin kararında olanı güzeldir. Gi-yim-kuşamda aşırılığa kaçmak da hoş değildir. Zararı keseye
dokunduğu için değil şüphesiz, aynı zamanda göz zevkini bozduğu, insanın tabiî güzelliğini geri plânda
bıraktığı ve hatta örttüğü için aşırı süslenmek makbul değildir. Fincancı katırlarını ürkütecek kadar altına,
zînete boğulanlar, üzerlerinde-kini teşhire çıkmış mankenlere benzerler. Üstelik böyleleri, nicelerini hasede
sürüklemek ve etrafındaki muhtaçlarla ilgilenmediklerini adetâ ilân etmek suretiyle çirkin bir davranış
sergilemiş olurlar. Efendimiz (s.a.v), kendi hanımlarına diyor ki: «Eğer cennetin süsünü ve güzelliğini arzu
ediyorsanız, dünya süs ve zînetlerine iltifat etmeyiniz; onları giymeyiniz.» (7)
Cennetin güzelliğine biz onlardan daha çok muhtaç olduğumuza göre, o eskimeyen
(6) Nesâ’î, Zînet, 32.
(7) Nesâ’î, Zînet, 39.
güzelliklere talip olalım. Hiçbir zaman aşırılığa kaçmayalım.
Tanrım beni baştan yarat!..
Son zamanlarda erkek kıyafetine özenen, erkekler gibi giyinmeye çalışan kadınların hayli çoğaldığını siz de
farketmişsiniz-dir. Moda denilen ve yakasını eline geçirdiği kimseleri gülünç durumlara sokarak peşinde
süründüren o madrabazın bu erkeksi kadınların hâline kıs kıs güldüğünü insan duyar gibi oluyor. «Tanrım
beni baştan yarat!.» diye bağırıp sızlanan zavallının bile bekleyişi boşa çıkacağına göre, erkeklere
benzemeye çalışanların gayreti de boşunadır. Allah insanı nasıl yaratmışsa en güzeli odur. Eğer tıbbın eline
böyle bir imkân geçse de, isteyenler cinsiyet değiştirse, öyle zannederim ki, bunlar da estetik ameliyatla
ağız burun değiştirenler kadar sevimsiz olurlar. Şüphe yok ki, biz ne isek oyuz ve hâlimizle güzeliz.
Eğer erkeklere has kıyafete sarınanlar, bunu modanın zavallı birer esiri oldukları için değil de daha güzel
olmak için yapıyorlarsa, boşuna emek ve para harcıyorlar demektir. Kadın, kadına has kıyafet içinde, erkek
de erkeğe has kıyafet içinde güzel ve çekicidir.
Kimse kalkıp da bana, sen öyle zannediyorsun; bu senin kuruntundur, diyemez. Zira ben dayandığım yerin
sağlamlığından eminim. Mademki Peygamber Efendimiz erkeklere benzeyen kadınları ve kadınlara
benzeyen erkekleri —yukarıda gördüğünüz üzere— lânetlemiştir. Öyleyse bu ağır suçlamada birtakım
hikmetler aramak lâzımdır.
Karşı cinsin kıyafeti
Bir, defa erkek ve kadının varolmasının en önemli sebebi, nesilleri devam ettirmektir. Allah’ı tanıyan, ona
ibadet eden hayırlı insanları yetiştirmektir. Bu nasıl olur? Her iki cinsin birbirine alâka duymasıyla, birbirini
çekici bulmasıyla olur. Psikolojik ve hayatî bir gerçektir ki, insan kendinde olmayanı özler. Kulağımızı dört
açarak masal dinlediğimiz günlerdeki hâlimizi bir göz önüne getirin. Masaldaki peri padişahının kızına veya
oğluna niçin hayrandık? Çünkü onda bizde bulunmayan ve hatta bulunması imkânsız olan bir takım
özellikler vardı. Misâli uzatmaya gerek yok, kadınla erkeğin durumu da böyledir. Bir hanım erkeği, erkek
olduğu için sever. Bir erkek de kadını kadın olduğu için sever. Karşı cinsin kıyafetini tercih edenler,
herşeyden önce yaratılış hedefine ve inceliğine ters davranıyorlar. İşte bu tersliği azaltmak
için olmalı ki, kadına pantalon giydiren modacılar, onun bütün hatlarını ortaya koymak suretiyle
erkeğe yardımcı olmaya gayret ediyorlar, herhalde.
Kadın kıyafetine özenen erkekler, zaten herkesi güldürecek ve hayrete düşürecek bir hâlde bulundukları ve
cemiyetimizde sözü edilmeyecek kadar az oldukları için, onları hadis-i şerif deki lanetle başbaşa bırakıp
geçiyoruz.
Ailenizi koruyunuz!
Bununla beraber erkeklerin yakasını da büsbütün bırakmayacağız. Giyim-kuşam hususunda İslâmın tasvip
etmediği acaipliklere düşen kadınlar, birçok müslüman erkeğin karısı, kızı, bacısı, baldızıdır. Erkekler,
terbiyeleri altında bulunan kimselerin kılık kıyafetinden de sorumludurlar. Kur’ân-ı Kerîm’ deki, «Kendinizi
ve ailenizi, yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşinden koruyunuz,» (8) âyetini düşünerek ailesini
korumaya yâni onları terbiye etmeye, iyiyi, doğruyu öğretmeye, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından
sakınmalarını söylemeye çalışmalıdırlar. Böyle yapmayan ve hele «Doğrusu çok da yakışıyor kerataya»
dercesine bu hâle rıza gösteren kimseler, lanete ortak olurlar.
(8) Tahrîm sûresi, 6.
Efendimizin, «Hepiniz çobansınız, hepiniz idareniz altındakilerden sorumlusunuz,»
(9) hadis-i şerifi aile fertlerimizin herşeyiyle yakından ilgilenmemizi şart kılıyor. Sadece kendimizi
mes’ûliyetten kurtarmak için değil, sevgili kızımızın, karımızın ilâhî azaba duçar olmaması için onlarla
meşgul olmalıyız. Sözde giyinmiş görünse bile, yan çıplak dolaşan kadınların cennet kokusu alamayacağı,
katiyen cennete giremeyeceği, halbuki cennet kokusunun nice uzak mesafelerden bile duyulacağını hadis-i
şerifler ortaya koymaktadır. (10) Sevdiklerimize olan şefkat ve muhabbetimiz, bizi gayrete getirsin. Onlara
acıyalım ve İslâm dışı giyinip kuşanmalarına var gücümüzle engel olmaya çalışalım.
(9) Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmaret, 20.
(10) Mesela bk. Müslim, Libâs, 125.

EVLENDİKTEN SONRA DA
Abdullah İbni Mes’ûd rivayet ediyor: Rasûl-i Ekrem (s.a.) buyurdu ki: «Allah, güzeldir. Güzeli
sever.»(1)
Neden eskisi gibi değil?
Her bakımdan mutlu ve uyumlu aileler vardır. Onları gördükçe imrenir, ah biz de böyle olsak veya
yavrularımız da böyle olsalar diye temenni ederiz. Bu ideal çiftlerin saadeti acaba nereden kaynaklanıyor?
Onlar neden bu kadar uyumlu ve iyi geçim-li insanlar?
Bu soruların bir tek cevabı vardır: Onlar karşılıklı görevlerini ihmâl etmeyen kimselerdir.
Karı-kocanın karşılıklı pek çok görevi olmakla beraber, bu yazıda özellikle üzerinde duracağımız görev,
eşlerin kılık kıyafetlerine dikkat etmeleri mevzuudur.
(1) Müslim İmân, 147.
Hanımlar, biraz gerilere doğru seyahat ederek kocalarıyla ilk karşılaştıkları zamanlan, evlilik öncesi günleri
bir hatırlasınlar, bakalım. O gün giyim kuşamlarına nasıl dikkat ve itina ediyorlardı? Müstakbel eşlerinin
gönlüne girmek için acaba nasıl bir gayret sarfediyorlardı? Şimdi elimizi vicdanımızın üzerine koyarak
düşünelim: Acaba hanımlar niçin böyle davranıyorlardı? Kocalarını kandırmak için mi? Hayır, hayır, elbette
böyle birşey diyemeyiz. Peki ama, aradan aylar veya yıllar geçtikten sonra hanımlar kocalarının karşısında
giyim kuşamlarına neden eskisi gibi dikkat etmiyorlar? îş-te zor olan, bu suâle cevap bulmaktır.
Hâtıra bir konu daha geliyor. Evli hanımlar evlendikten sonra giyim kuşamlarını büsbütün ihmâl mi
ediyorlar? Hayır, elbette etmiyorlar. Bilhassa bir ziyarete, bir misafirliğe giderken yine üstlerine, başlarına
dikkat ediyorlar. Gayet itinalı giyiniyorlar. Bu durumu görünce hâtıra yine bir soru geliyor: Peki, hanımlar
şimdi kimin için giyiniyorlar? Dışarıda kendini görenler için mi? Buna evet demek de zor, hayır demek de.
Bunun cevabını en iyisi her hanım kendi bulmaya çalışsın. Yalnız şurasını kesin olarak biliyoruz ki, dinimiz,
kadının süslenip püs-lenerek sokağa çıkmasını, yabancı erkeklere bu kıyafetle görünmesini kesin olarak yasaklamıştır.
Ahzâb sûresinin 59. âyeti mü’-min hanımların evlerinden dışarı çıkarken üstlerine aynca bir
örtü almalarını ve böylece kendilerini yabancı gözlerden korumalarım emretmektedir. Bu durumu
hanımlarımız pek âlâ bilmektedir. Sorumuzu tekrarlayalım-. Evlenmeden önce, kocalarının gönüllerinde bir
yer tutmak için güzel güzel giyinip kuşanan, evlendikten sonra kocalarının yanında kılık kıyafetlerine pek
dikkat etmeyen fakat bir arkadaşlarının, bir dostlarının evine giderken pek güzel giyinen hanımlar, acaba
şimdi kimin için giyiniyorlar? İşte cevabını aradığımız soru budur.
Bir hanım, diğer hanım arkadaşlarının yanına giderken pek âlâ giyinip kuşanabilir. Çünkü başkalarının
yanında iyi ve güzel bir şekilde giyinmek, onlara değer verdiğini, saygı duyduğunu göstermek demek tir.
Ama akşam eve gelince eski püskü, gözden gönülden düşmüş elbiselerini giyerek kocasını onunla
karşılamak ne anlama gelir, bir düşünelim bakalım!
Öyleyse!
Güzel giyinmenin de bir ölçüsü vardır. Bu ölçü, bir hanımın kendi hâline ve koca sının durumuna uygun
şekilde giyinmesidir. Ama yalnız ve yalnız kocası için giyinmesidir.
Moda denilen çılgınlığa uyarak değil, kocasının ve kendinin zevklerine göre gi-yinmesidir. Kocanın zevki
deyip de geçmeyelim. Çünkü mutlu bir yuvaya sahip olmayı düşünen bir hanımın gözünde sadece kocası,
onun zevkleri ve beğenileri vardır. Bir yabancının onu beğenmesi diye birşey zaten yoktur. Böyle bir âdet
Batılılarda vardır. Hatta onlarda bir yabancı tarafından hanımının beğenilip takdir edilmesi, bu yönde
komplimanlarda bulunulması bir koca için övünülecek bir hâldir. Bizim yüce dinimiz, asil dinimiz, gerçekleri
dâima ön plânda tutan, sadece ve sadece insan ve onun mutlu olması için lâzım gelenleri gözeten dinimiz
böyle şeylere katiyen izin vermez. Çünkü şeytanın ve nefsin oyunları, insanı avlamak için kurulup
ayarlanmış tuzakları genellikle iki cinsi birbirine hoş gösterme üzerine düzenlenmiştir.
Hanımların hiç unutmaması gereken şeylerden biri de bizim erkeğimizin düşünce yapısı ve hayat
görüşüdür. Bizim erkeğimiz kendinden başkası için giyinen kadına iyi gözle bakmaz. Ondan soğur. Saadeti
yuvasının dışında aramaya bakar. Aklı başında bir hanım, kocasını kimseye kaptırmaz. O-nun gönlünü
kendinden başkasına meylettirmez. Bunun için de iyi giyinir; ama kocası için giyinir. Bunu kocası için
yaptığını da ona sezdirir.
Kınalı kadın
Arap dilcilerinden Asmâî birgün çölde seyahat ederken allar giyinmiş, eline kına yakmış bir kadın görür.
Dikkatle bakınca, kadının aynı zamanda teşbih çektiğini, zikr ile meşgul olduğunu farkeder. Bu hâle şaşar
ve kadına: «Hanım! Görünüşünle bu hâlin birbirine ne kadar zıt! Bu süs ne, bu teşbih ne?» diye sorar.
Kadın ona bir beyit okuyarak cevap verir. Der ki:
— Benini iki yönüm vardır: Biri hiç bırakmadığım ibadetimdir. Diğeri de gördüğün gibi güzel
giyinmemdir.
Asmâî diyor ki, o zaman anladım ki, kadın son derece dindar bir hanımdır ve ko- ; cası için süslenmektedir.
Demek oluyor ki, güzel giyinmekle dindar olmak birbirine zıt değildir. Tam aksine dindar bir kadının kocası
için süslenmesi onun bir görevidir. Bunu ona dini emretmektedir. Hatta bu işi, sadece yuvasının saadeti,
kocasının bahtiyarlığı için yapmaya niyet ederek güzel giyinirse, nafile ibadet ediyormuşcasına bir de sevap
kazanır.
Kadını erkek için bir örtü, erkeği kadın için bir örtü ve mahfaza yaptığını söyleyen Yüce Rabbimiz, onların
birbirini her türlü fenalıktan, nefis ve şeytanin tuzaklarından korumalarım istemiştir. Güzel giyimiyle bir
kadın, kocasının dışarıdaki yayınları almaya müsait antenim evin içine yöneltmek ve kendi evindeki iyi ve
güzel şeyleri ona farkettirmek için gayret sarfetmelidir. Sıcacık bakışları, yumuşacık davranışlarıyla
kocasının gözünü ve gönlünü örtüp doyurmalıdır.
Herkes hâline göre
Konumuzun başındaki hadis-i şerifte de okuduğumuz gibi, muhakkak ki Allah güzeldir ve güzel olanı sever.
Ama insan, kendi ailesinin maddi durumunu da dikkate almak zorundadır. Herkes hâline göre giyinip
kuşanman, yorganına göre ayağım uzatmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz, üstüne başına pek dikkat
etmeyen bîrini gördüğünde, ona maddî durumunun nasıl olduğunu sordu. Adam da herşeyinin
bulunduğunu söyledi. O zaman Peygamber Efendimiz bu zâta: Şayet Allah sana birtakım nimetler
vermişse, o hâlde bu nimetlerin izi üzerinde görünsün, buyurdu. (1) Hâli vakti iyi olan kimselerin iyi
giyinmesi, Allah’a şükür sayılır. Hâli vakti iyi olmayanların yiyecek ve içeceklerinden keserek, kısarak
başkala-
(1) Ebû Dâvûd, Libâs 14.
rıyla yarış etmeye kalkmaları da doğru değildir. Mühim olan temiz ve sade giyinmektir. Bir kadın, durumu
iyi olmadığı hâlde, kocasına güzel görünmek arzusuyla evin bütçesini zorlarsa, umduğunun tam tersi ile
karşılaşır. Tosya’ya pirince giderken evdeki bulgurdan da olur. O hâlde bir hanım, giyim konusunda
tamamen kocasının arzularına göre davranmalıdır. Şayet bir koca da karısının iyi giyinmesini istiyorsa
bunun için gerekeni yapmalı, işin maddi yüküne katlanmalıdır.

AĞAÇ YAPRAĞI YEDİK Mİ?
Hz. Âişe validemiz buyurmuştur ki: Rasûlullâh (sallaliâhu aleyhi ve sellem)in yatağı deridendi. İçi de
hurma lifiyle doldurulmuştu, (1)
Bakış açımız
En büyük zenginliğimiz, kardeşlerim, müslüman oluşumuzdur. Çok şükür müslü-manız ve müslüman
kardeşlerimizin arasında bulunuyoruz. Bahtiyarlık olarak bu bize yeter.
Güzel yanlarımızdan biri de, herşeye dinimizin o mükemmel gözüyle bakışmızdır. Bunun için de şükr
edelim.
Kendini, aklını .fikrini beğenen bazıları gibi kalkıp da «Ben iyiyi bilirim. Ben doğruyu bulurum» demiyoruz.
Aksine, «Güzeli, doğruyu, iyiyi en mükemmel şekilde Allah ve O’nun Peygamberi Rasûlullâh Efendimiz
bilir,» diyoruz ve kendimize model olarak da onların gösterdiği yolu seçiyoruz.
U) Buhari. Rikâk. 17.
Dinimiz, insanın iyi giyinmesini, iyi yaşamasını yasaklamaz. İsrafa ve günaha kaçmamak şartıyla iyi bir
hayat tarzına sahip olabiliriz. Allah Teâlâ’nın, bize verdiği nimeti üzerimizde görmekten memnun olduğunu
da biliriz.
Ama etrafımızdaki insanlar aç, açıksa, onları kıskandıracak, hasetlerini çekecek veya ah bizimde olsaydı
diye imrendirecek ve üzecek şekilde giyinip kuşanmamalıyız. Ne yapıp yapıp, Allah’ın bize verdiği
nimetlerden, yanımızda yöremizde bulunanları da faydalandırman ve bizden memnun olmalarını
sağlamalıyız. Zaten imanlı gönüller, başka türlü davranamaz.
Zenginlik ve saadet
Böyle imkânlara sahip olmayan kardeşlerimiz de üzülmesinler. Bir eli yağda, bir eli balda olmak, mutlu
olmak değildir. Kutnu kumaşlar içinde salınıp gezen herkesin hayatından memnun olduğunu zannetmeyin.
Çünkü mutluluk gönül işidir. Altınla okkayla satılan birşey değildir. Varlığı bile kâinatı mutlu eden sevgili
Efendimizin hayat tarzını bir göz önüne getirseniz, kim o-lursanız olun, hâlinize şükr edersiniz. «Meğer
yüce bir Peygamber’in yaşayışı yanında bizimkisi bey hayatıymış» dersiniz- İsterseniz,
bahsimizin başındaki hadisi bir daha o-kuyunuz. Peygamberimizin yatağını bize anlatan, Onun yatağını
paylaşan Âişe vâ-lidemizdir. Bu hâli düşünerek, mobilyacı dükkânlarında gördüğümüz o muhteşem
karyolalar, bunlumuzu sızlatmasın. Gönlü dar olanlara, karyolanın genişliği birşey ifade etmez. Öylelerine
dünya bile dar gelir.
Âdi hurma
Peygamberimizin ileri gelen arkadaşlarından Ebû Mûsa’l-Eş’ârî (r.a.) diyor ki, bir-gün Hz. Âişe bize kalın bir
çarşafla iyice ke-çeleşmiş bir kilim çıkardı; sonra da Rasû-lullâh (s.a.)’in bunların üzerinde vefat ettiğini
yeminle söyledi. (2) Halbuki O dilese, nelere sahip olmazdı ki… Ama Efendimiz kılığın kıyafetin değil,
kalbin mâmur ve parlak olmasına bakıyordu. Bu yüzden giydiği, yediği şeylerde mükemmellik aramıyordu.
Mükemmellik bir tarafa, bazan karnını doyuracak adî hurma bile bulamadığı günler oluyordu. (3)
Yiyecek birşey bulamadığı zamanlarda Efendimiz, karnına taş bağlardı. Onun sesinin zayıflamasından,
karnının aç olduğunu
(2) Buhârî, Libâs, 19; Müslim, Libâs, 34-35.
(3) Müslim, Zühd, 34; Tirmizî, Zühd, 36.
sezen sahâbîleri, evlerine yemeğe davet ederlerdi. (4) O da olmazsa, Rasûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği bir
sahâbînin evine gider, böylece kendi kendini davet etmiş olurdu.
Peygamber ve dostları
Şimdi size ibret alacağınız böyle bir hâdiseyi nakledeyim.
Bir gece Peygamber Efendimiz evinden çıktı. Yolda Hz. Ebû Bekir ile Ömer’e rastladı. Bu geç saatte onların
dışarıda olmasına hayret ederek sordu:
— Bu saatte niçin dışarıdasınız?
— Açlık sebebiyle, yâ Rasûlullâh, dedi ler.
Zaten Rasûlullâh Efendimizin dışarıda olmasının sebebi de aynıydı:
— Ruhum kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizi evinizden dışarı çıkaran sebep beni de çıkardı.
Yürüyün, bakalım, dedi. Birlikte yürüdüler. Ensâr dediğimiz, Medine’nin yerlilerinden bir zâtın evine geldi
ler. Seslendiler; ama ev sahibi evde değildi. Hanımı Peygamber Efendimizi görünce:
— Buyurun, hoş geldiniz, safâlar getirdiniz, diyerek onları içeri davet etti.
Hz. Peygamber kocasının nerede oldu-
(4) Buhârî, Afime, 6.
ğunu sordu. Hanım:
— İçme suyu getirmeye gitti ,dedi.
Bu sırada evin erkeği olan Ebu’l-Heysem göründü. Peygamberimizle çok sevdiği iki arkadaşını görünce
sevindi:
— Allah’a hamd olsun, bugün hiç kimse böyle aziz misafirleri ağırlama bahtiyarlığına benim gibi
erememiştir, buyurun, de di. İçeri girdiler.
Ebu’l-Heysem, içeri koşup büyük bir hurma salkımı getirdi. Sonra da bıçağını alıp dışarı çıkarken Hz.
Peygamber:
— Sakın sağmal olanlara dokunma! dedi. Efendimiz onun koyun kesmek üzere kalktığını anlamıştı. Ebu’l-
Heysem bir koyun kesti. Etleri hazırlayıp misafirlerine ikram ettiler. Onlar da karınlarını doyurup üzerine de
tatlı suyu içtiler. O zaman Efendimiz iki dostuna dönerek:
— Canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki, kıyamet günü bu nimetlerden
sorulacaksınız. Açlık sizi evinizden çıkardı. Evinize geri dönmeden bu nimetlere sahip oldunuz, buyurdu.
(5)
Evvelâ, kıyamet günü bu nimetlerden sorulma hususuna kısaca işaret etmek istiyorum. Bu soru, «Niçin
böyle iyi şeyler yediniz » tarzında bir soru değildir. «Ben size
(5) Müslim, Eşribe, 140.
şunları, şunları vermedim mi?» şeklinde nimetleri sayıp dökme biçiminde bir sorudur. Bu sebeple iyi şeyler
yiyip içen insanlar, bunların hakkını verdikten, fakiri, yoksulu unutmadıktan sonra bir günâh işlemiş
olmazlar.
Onlar ve bizler
Gelelim asıl konumuza:
Kardeşlerim! O fazilet güneşleriyle kendimizi elbette manen mukayese etmemiz mümkün değildir. Amma
maddî bakımdan mukayese etmekte bir mahzur yoktur. Gerçi onlar ellerindekini avuçlarındakini Allah rızası
için verip tükettiler. Biz böyle bir imtihandan geçmedik. Öyle bir imtihanı başarmak da zaten her
babayiğidin harcı değildir. Ortada bir gerçek var ki, o da bizim —şikâyet ve sızlanmalarımıza rağmen—
daha iyi geçim şartlarına sahip oluşumuzdur. Düşünelim, yiyecek birşey bulamadığımız için aç, susuz
yattığımız hiç oldu mu? Karnımıza hiç taş bağladık mı? Hiç ağaç yaprağı yedik mi? Evet, bu sözüm hiç
tuhafınıza gitmesin! Peygamberimizin arkadaşlarından öyleleri vardır ki, gittikleri savaşta, azıkları tükendiği
için ağaç yapraklarından başka yiyecek bulamamışlar, onları yiye yiye de dudakları yara olmuştur. (6)
Yüce dinimizin öğretmenleri durumunda olan o büyük sahabîlerin içinde ehl-i suffe denilen öyle sahabîler
vardı ki, elbise namına kiminin üzerinde belden aşağıya bağlanan izâr, kiminin üzerinde boyuna bağlanan
ridâ’dan başka birşey yoktu. Bu elbiseler bir kısmının ancak baldırlarına kadar uzanır, mahrem yerleri
görünmesi diye de, elbiselerini elleriyle toplamaya çalışırlardı. (7)
Efendimizin etrafında pervane kesilenlerden niceleri yalın ayak, başı çıplak, üzerine geçirecek bir gömlek
bulamayan kimselerdi. (8)
Şişman
Misâlleri çoğaltmak mümkün. Bu misâlleri en güvenilir kaynaklardan seçip aldığımız da görülmektedir.
Demek ki bize örnek olması gereken din büyüklerimiz, bu kadar acı gerçeklere göğüs gererek ve gelip
geçici dünya süslerine hiç önem vermeyerek yiğitçe yaşamışlar. Allah’ın ve Rasûlünün sevgisine sahip
olmayı herşeye tercih etmişlerdir. Peygamberimiz de onları takdir etmiş ve övmüştür.
(6) Müslim, Zühd, 14.
(7) Buhârî, Salât, 58.
(8) Müslim, Cenâiz, 13.
Onlar muratlarına ermiş, tükenmeyen ebedî nimetlere kavuşmuşlardır. Şimdi tehlikede olan biziz. Ne
tehlikesi diyeceksiniz. Kardeşlerim, bu tehlike, Peygamberimizin bir hadis-i şerifinde haber verdiği acı
gerçektir. Efendimiz son zamanlarda türeyecek bazı bedbahtları sayarken, «Onların yiyip içmekten başka
düşünceleri yoktur. Bu yüzden onlarda şişmanlık görünmeye başlar. (9) buyuruyor.
Evet, bu acı gerçekten sonra uzun söze hacet kalmıyor. Düşünelim; ibret alalını.
(9) Buhârî, Şehâdât, 9.

SAADET ELİMİZDE
Âişe (r.a.)’dan : Şöyle demiştir: Muhammed (s.a.)’in ev halkı onun vefatına kadar, karınlarını iki
gün.üst üste arpa ekmeğiyle doyuramamıştır. (1)
Hanım kardeşlerim
Günümüzde geçim imkânlarının hayli zorlaştığını en iyi hissedenlerden biri ve belki de en başta geleni
sizsiniz. Mutfağınıza giren malzemelerin gittikçe daha zor temin edildiğini içiniz yanarak görüyorsunuz. İki
ay önce pazar çantanızı dolduran para, şimdi dolduramıyor. Siz de çantanın dolması, kazanın kaynaması
için kocanızı zorluyorsunuz. Zorlamasanız bile, verdiği paranın yetmediğini söylemeniz onu üzmeye,
düşündürmeye kâfi geliyor.Yahut alış-verişi yapan o ise herşeyi zaten görüyordur.
Demek ki, geçim zorluğu, yuvanızın saadetini tehdit etmeye başlamıştır. Bu çirkin
(D Buharı, Afime, 23; Müslim, Zühd, 22.
suratlı mahlûk, yüzümüzdeki tebessümü, se-simizdeki tatlılığı, yuvamızdaki neş’eyi çalmak
niyetindedir .Buna izin verecek miyiz; göz yumacak mıyız? Hayır kat’iyyen razı olmayacağız.
Öyleyse ne yapacağız?
Bir kere herkes kendine düşeni yapmak mecburiyetindedir. Aylığımızı, ücretimizi veren devlet veya özel bir
müessese ise, onun başında bulunanlar, bunu kendilerine dert edinecek ve problemi halletmeye
çalışacaklardır. Yapmazlarsa, Allah huzurunda kendileri müşkül duruma düşecektir. Ama şunu da
unutmayalım ki, devletçe bir darboğazdan geçiyorsak, nimetleri olduğu gibi külfetleri de beraberce
bölüşmek durumundayız. Bir müddet bu zahmete katlanmamız gerekiyorsa, seve seve katlanacağız.
Daha fazla oflayıp puflamakla, saadetimize göz diken huzursuzluk şeytanına fırsat vermiş olursunuz. Nasıl
mı? Şöyle:
Bu şikâyetleri dinleyen kocanız, sizin bedbaht olduğunuzu görerek daha çok üzülecek, eğer imkânı ve vakti
varsa, gider açığını kapamak maksadıyla daha çok çalışmaya gayret edecek ve böylece yorulacak, sıhhatini
kaybedecek, en azından sinirli ve huysuz biri olup çıkacak, sonunda mutlu yuva
sarsıntı geçirmeye başlayacaktır. Şayet olması gerektiği ölçüde dindar değilse, sizi memnun etmek için bu
defa da gayri-meşrû yollardan para kazanmaya bakacak, dünyamı yapacağım derken ahiretini yıkacak- Bir
yan gelire sahip olmayan dürüst ve namuslu insanlar ise, bir yandan hayatın ağır baskısı, diğer yandan
evdekilerin arzu ve isteklerini yapamamanın derin ızdırabı altında kahr olup gidecek ve huzursuzluğu
kendisiyle birlikte her yere girecektir. Ve neticede olup bitenlerin önemli bir sorumlusu yine siz olacaksınız.
Arpa ekmeği
Peki ben ne yapayım diyecek olursanız, bunun cevabı şudur:
Sayfayı çevirin ve konumuzun başındaki hadis-i şerifi bir daha okuyun. İşte görüyorsunuz ki Efendimizin,
dünya ve âhiret rehberimizin ev halkı, yani bizim analarımız, karınlarını iki gün üst üste arpa ekmeğiyle
bile doyuramamışlar. Buğday ekmeğini, iki gün bulmuşlarsa üçüncü gün bulamamışlardır.
Hz. Aişe’nin bacısı Hz. Esmâ’nın oğlu Urve anlatıyor:
Teyzem Âişe bir gün bana:
— «Yeğenim, biz Peygamber hanımlarının hiçbirinin evinde iki ay boyunca ocak yanmadığı olurdu»
deyince-.
— «Ya ne ile geçinirdiniz, teyzeciğim?» diye sordum:
Şunları söyledi:
— «Hurma ve su ile geçinip giderdik. Bazan da Rasûl-i Ekrem’in Medineli komşularından sağmal
hayvanları olanlar Rasülul- lâh’a süt gönderirlerdi, onu içerdik.(2) Hat ta bazan karınlarını doyuracak kadar
hurma bulamadıkları bile olurdu.» (3)
Kendimizi validelerimizden birinin yerine koyarak, düşünelim, İki gün, evet yalnız iki gün zeytin ekmek
veya zeytin, peynir yemek zorunda kalsak, dünyanın en yoksul, en bedbaht insanı olduğumuzu düşünür,
ümitsizliğe kapılırız. Üstelik yediğimiz ekmek, herkesin yemekte olduğu birinci kalite undan yapılmış mis
gibi ekmektir. Peygamber Efendimiz bu ekmeği ömründe görmemiştir. Rasûl-i Ekrem Efendimize on yıl
hizmet etme şerefine eren Hz. Enes (r.a.), onun hâlis undan yapılmış bir pide yemediğini söylüyor. (4)
(2) Buhârî, Rikâk, 17.
(3) Müslim, Zühd, 34, 36.
(4) Buhârî, Rikâk, 16, 17.
Eski günler
Kâinatın Efendisinin mükellef yemekleri görmediği, bilmediği zannedilmesin. O’nun Peygamberlik gelmeden
önce ticaret yaptığını, çok başarılı bir tüccar olduğunu ve hele Mekke’nin en zengin hanımlarından Hz.
Hatice validemizle evlendikten sonra çok müreffeh bir hayat yaşadığını biliyoruz. Ama İslâmiyetle birlikte
her şey değişti. Varlarını yoklarını, fakir müslümanların yüzlerini güldürmek için harcadılar. Rasûlullâh
Efendimizin yakın dostları da böyle davrandı. Mutluluğu başkalarının bahtiyarlığında aradılar ve buldular.
Yoksulu güldürmenin, İslâm dinini başarıya götürmenin insana doyulmaz bir huzur verdiğini gördüler,
sevindiler.
İslâmiyet geldikten sonra, hatta Medine’ye hicret edildikten sonra Peygamber Efendimizin hep yoksul
yaşadığı da zannedilmesin. Kimi zaman sürü sürü koyunları, yüzlerce devesi olurdu. Ziyafet verir, yer ve
yedirir, ihtiyacı olanlara veya isteyenlere dağıtır, yahut Allah rızası için kurban ederdi. Başkalarına verdiği
ölçüde Allah Teâlâ’nın kendine vereceğini bildiği için mala mülke değer vermez, dağıtırdı.
Nasıl mutluluk?
Onlarla bizim farkımız şu oluyor-. Onlar mutluluğu başkalarını memnun etmekte, sevindirmekte ve böylece
Allah’ın rızasını kazanmakta arıyor, biz ise karnımızı tıka basa doyurmanın, her istediğimiz şeyin elimizin
altında bulunmasının bizi mutlu edeceğini zannediyoruz. Sıkıntı çekmenin, fakirler gibi. giyinmenin bizi
bedbaht edeceğine inanıyoruz.Ve zaten bizi mutsuz eden de bu yanlış inançtır. Çünkü biz saadeti ve
huzuru kalıcı şeylerde değil, geçici şeylerde arıyoruz. Bizim karnımız tok, çocuğumuzun üstü başı düzgün
ise neşeleniyoruz, yanıbaşı-mızdaki aç ve açıklara dil ucuyla bir «vah-vah» demekle yetiniyor, sonra da
kendimizin çok merhametli ve iyi yürekli olduğumuzu iddia ediyoruz.
Kıymetli hanım kardeşlerim,
Doğruyu, yanlışı, iyiyi kötüyü yeni baştan düşünmek ve isabetli bir karar vermek zorundayız. Biz yapmacık
güllerin değil, kokusu tükenmeyen, yaprağı solmayan ölümsüz güllerin peşinde koşan müslüman
insanlarız. Yalan dünya bizi yanıltmasın. Şimdi dolup birazdan boşalacak olan mide, şimdi güzel ama bir
müddet sonra solup eskiyecek olan giyim kuşamlar bizi oyalamasın.
Allah’ın verdiğini hem yiyelim, hem ye-direlim; hem giyelim, hem giydirelim. Ama evimize giren para
normal isteklerimizi karşılamaya yetmiyorsa, isteklerimizi biraz kısalım. Elimize geçenle iktifa etmeye
çalışalım. Yuvamızın huzurunu hiçbir şeye değişmeyelim. Çok para, çok servet, insanı mutlu etseydi,
Peygamberimiz eline geçeni başkalarına dağıtmazdı.
Peygamber Efendimizin harplerde giydiği zırhını otuz ölçek arpa karşılığında bir Yahudiye rehin verdiğini ve
zırhını rehinden kurtaramadan vefat ettiğini biliyor muydunuz?

TENCERENE GÖRE KAYNAT AŞINI
Abdullah İbni Amr İbni As (r.a.)’ın rivayetine göre Rasûlullâh (s.a.) şöyle buyurmuştur :
«Müslüman olan, yeteri kadar rız. ki bulunan ve bir de Allah’ın verdiğine kanaat eden kimse, artık
kurtulmuş demektir.» (1)
Cüzdanlar küçüldü
Kıymetli hanım kardeşlerim, Şunu hepimiz kabul etmek zorundayız: Birkaç yıl öncesine nisbetle bugün,
geçim imkânı bir hayli güçleşmiştir. Eskiden ay sonunda aile reisinin cüzdanında, tasarruf edebildiği birkaç
kuruş kalıyorsa, bugün tasarruf imkânı bir yana, daha ayın yirmisine varmadan maaş veya ücret
tükenmekte ve aile reisi çok güç durumda kalmaktadır. Çoluk çocuğun giyim kuşamına para ayır-
(1) Müslim, Zekât, 125.
mak şöyle dursun, günlük mutfak giderlerini ucu ucuna getirmek ve ayın sonunu bulmak bile büyük
maharet istiyor.
Böyle bir aile reisini göz önüne alın. Belki sizin kocanızın veya babanızın durumu da bundan farksızdır.
Şahsiyetini her şeyin üstünde tutan, aile fertlerini kimseye muhtaç etmek istemeyen bir baba, harcadığı
parayı kuruşu kuruşuna hesap edecek ve sizin her arzunuzu ister istemez yerine getiremi-yecektir. Bir
yandan sizin istediğinizi yerine getiremeyişin verdiği ızdırap, bir yandan aile fertlerini «Ah, biz de falanlar
gibi bolluk içinde yaşasak!» dedirtmemek için sarf edilen gayret ve aşın mesai, babayı veya kocayı
maddeten ve manen yorup-yıprata-caktır. Kazandığı her kuruşun harcanacağı yeri inceden inceye hesap
etmek, hep ayın sonunu düşünmek, «Acaba oğlum, kızım, karım hayatlarından memnun değiller mi,
başkalarına özeniyorlar mı?» diye merak etmek onu titiz ve sinirli yapacaktır.
Yorganına göre
Hol böyle olunca, yuvayı yapan dişi kuşlara önemli görevler düşecektir. Bu görevlerin başında, kocanın
çektiği yükün ağırlığını takdir ederek onu anlayışla karşılamak
ve ayağını yorganına göre uzatmak gelecektir. Kendisi, çocukları ve evi için istediği şeyleri zaruret esasına
göre bir sıraya koyacak, ilk önce en zarurî olanın, daha sonraki aylarda da önem sırasına ve aylık gelire
göre öteki ihtiyaçların temin edilmesini isteyecek. Kısacası «Erine göre bağla,başını, tencerene göre kaynat
aşını» kaidesine uyacaktır.
Dışarının bunaltıcı ve yıpratıcı havasından kaçarak huzuru evinde arayan zavallı kocayı, —eksikleri bir bir
sıralayarak— büsbütün perişan etmemeye azami dikkati göstermekle beraber, diğer aile fertlerine
lüzumsuz isteklerle babalarını üzmemelerini, geçim imkânlarının ağırlaşması sebebiyle durumun nezaketini
kavrayıp ona göre davranmalarını telkin ve tavsiye edecektir.
En mutlu İnsan
Önemli olan ağız tadı, gönül huzuru ise, huzura giden yol budur, kardeşlerim. Efendimiz (s.a.) :
«Herhangi birinizin cam ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, bir de günlük yiyeceği elinde olarak sabahı
ederse, bütün dünya kendine verilmiş demektir.» (2) buyurur-
(2) Tirmizî, Zühd, 34.
ken işte buna işaret etmiştir. Çoluğumuz çocuğumuz yanı başımızda, emniyet ve asayişimiz yerinde,
karnımız tok, sırtımız pek ise kendimizi dünyanın en mutlu insanı olarak görme alışkanlığını kazanmaya
bakmalıyız. Konumuzun başındaki hadis, kurtuluş ve saadetin ilk şartı olarak müslümanlığı, sonra, yetecek
kadar helâl rızka sahip bulunmayı ve daha sonra da, kanaatkârlığı göstermektedir.
Allah’a şükür, ilk iki şart hepimizde mevcuttur. Müslümanız ve mutluyuz. Ama bunların tamamlayıcısı olan
kanaate sahip miyiz? Allah’ın bizim için takdir ve tâyin ettiği yaşama tarzına razı mıyız? Zira mutluluğumuz
bununla tamamlanmış olacaktır.

KABURGA KEMİĞİ
Ebû Hureyre (r.a.)’den: Rasûlul-lâh (s.a.) şöyle buyurdu:
«Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga
kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya
kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki
tavsiyemi tutunuz.» (1)
Müslim’in rivayetine göre de şöyle buyurmuştur :
«Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer
ondan faydalanmak istersen, bu haliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın.
Kadının kırılması da boşanmasıdır.» (2)
Kadının yaratılışı
Anlaşılması son derece güç ve hayli çapraşık bir konu, kadının neden yaratıldı-
(1) Buhârî, Enbiyâ, 1; Müslim, Radâ’, 60.
(2) Müslim, Radâ’, 59.
ğı meselesidir. Kadın, erkekten ayrı bir mahlûk mudur ki, erkeğin değil de onun yaratıldığı maddeyi
araştırıyorsunuz, diyebilirsiniz.
Şüphesiz kadınla erkek —biraz sonra açıklanacağı üzere— aynı candan yaratılmış varlıklardır.
Asırlardır İslâm âlimlerini bu konu üzerinde durmaya sevk eden husus, Peygamber Efendimizin kadın
yaratılışı hakkındaki hadisleridir. Yoksa insan cinsinin topraktan yaratıldığını, âyet-i kerimeler kesin surette
ortaya koymaktadır.
Şunu itiraf edelim ki, yaratılışın sırrı-nı bilemiyoruz. Kadın gerçekten kaburga kemiğinden mi yaratılmıştır?
Yoksa kadının hırçınlığı ve istenilen kıvama getirilemeyi-şi gerçeği, kaburga kemiğinin eğriliğine mi
benzetilmiştir? İşte bu soruların kesin cevabını bulamıyoruz.
Siyer âlimi İbni İshâk .Peygamberimizin amcasının oğlu Abdullah İbni Abbas’ın:
«Havva, Âdem (a.s.) uyurken, onun sol tarafındaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.» dediğini rivayet
eder. (3) Fakat güvenilir hadis kitaplarında bu konuda doyurucu bilgi mevcut değildir.
Şu âyetiyle Kur’ân-ı Kerîm, mevzua ışık
(3) Fethu’l-Bârî, IX, 219.
tutar gibidir-.
«Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan ondan da zevcesini vücuda getiren, ikisinden de birçok erkekler
ve kadınlar üreten Rabbıniza karşı gelmekten sakının.» (4)
Bu konudaki âyetlerden kadın ile erkeğin aynı asıl ve cevherden yaratıldığı anlaşılmakla beraber, kadının
erkeğin kaburga kemiğinden meydana getirildiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır.
Aslında bizi tereddüde sevk eden husus, Efendimizin:
«Kadın tıpkı kaburga kemiği gibidir, kemiği doğrultayım dersen kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen,
bu haliyle faydalanabilirsin.» (5) buyurmasıdır. Bu mânâyı, kadının yaratıldığı madde kaburga kemiği
olduğu için, zorluklar çıkarması ve istenilen şekle sokulması bakımından tıpkı kaburga kemiğine benzer,
şeklinde yorumlamak da mümkündür. (6)
Problemin çözümü
Hadiste asıl anlatılmak istenen kadının neden yaratıldığı değil, kadınla nasıl geçinmek gerektiğidir. Dövüp
sövmekle kadını
(4) Nisa sûresi, 1.
(5) Buharı, Nikâh, 79; Müslim, Radâ’, 61.
(6) Pethu’1-Bârî, IX, 219.
arzu edilen şekle koymanın mümkün olamayacağını ifade buyuran Hz. Peygamber, şiddet ve hiddet yerine,
ülfet ve şefkat yolunu tercih etmenin daha iyi netice vereceğini ve bu suretle ondaki bazı kusurları
düzeltmenin mümkün olabileceğini belirtmekte ve bu yolu tavsiye buyurmaktadır. Zira kadını büsbütün
kendi haline bırakmakla ona iyilik değil, kötülük yapılmış olur. Mubah işlerde kadını muhayyer bırakmak
isabetli olmakla beraber, dünya ve âhiretine zarar verecek hususlarda onu en doğruya götürmek icab eder.
Bu suretle «Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz,» (7) âyet-i kerîmesinin gereği yapılmış
olur. Zor kullanmanın, aile münasebetlerini büsbütün çıkmaza sokacağı ve tamiri mümkün olmayan
kırgınlıklar doğuracağı, bunun da yuvanın yıkılması demek olacağı belirtilmektedir.
Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst yanıdır, buyururken Efendimiz, kadının en problem tarafı üst yanı, yani
başındaki dilidir, demeye getirmiş olamaz mı? O takdirde manâ daha bir açıklık kazanmaktadır. Zira
kadının cehenneme ne yüzden gireceğini açıklarken Nebiyy-i Muhterem (s.a.) : «Siz çok lanet eder ve
kocanızın iyiliklerini
(7) Tahrim sûresi, 6.
inkâr edersiniz.» (8) buyurmuştu. Lanet ve iyiliği inkâr dille yapıldığına göre, kocasının maddi durumunu
düşünmeden konu komşuda gördüğünün aynını istemesi, dediği olmazsa hırçınlık yapması, hatta
boşanmaya kalkması, aile sırlarını olur olmaz kişilere açması, dedikoduya düşkün olması gibi kadınca
özellikleri sebebiyle dili kast edilmiş olabilir.
Netice olarak şunu söyleyelim ki, erkeğin yapacağı şey, kadındaki bazı kaprislerin tabiî olduğunu kabul
ederek ona karşı anlayışlı davranmaktır. Kadındaki her kusuru düzeltmeye kalkmak, ondan faydalanma
imkânını da yitirmek demektir. En iyisi affedebilecek kusurlarına göz yumup sabr ederek iyi geçinmeye
çalışmaktır. Zaten, «Kadınlarla iyi geçinin,» (9) âyet-i kerîmesiyle emredilen de budur.
(8) Buharı, Hayz, 6.
(9) Nisa sûresi, 19.

AİLENİN HİZMETİNDE
Esved İbn-i Yezîd (r.a.)’den : Hz. Âişe’ye :
— Hz. Peygamber evde ne ile meşgul olurdu? diye sordular. O da şu cevabı verdi:
— Ailesinin işlerine yardım ederdi, namaz vakti gelince de namaza giderdi. (1)
Evinde ne yapardı?
Rasûl-i Kibriya Efendimiz sahabîleri tarafından öylesine sevilirdi ki, onun hizmetinde bulunmaya herkes can
atardı. Hal böyle iken o, yine de kendi işlerini bizzat yapmayı tercih ederdi.
Acaba Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, ailesinin işlerine nasıl yardım ederdi?
Kaadî İyâz bunu yine validemiz Hz. Âi-şe’nin, Ebû Sa’idi’l-Hudrî ve Hasan Basrî Hazretlerinin
rivayetlerinden toplayarak
(D Buhari, Ezân, 44; Nafakat, 8; Edeb, 40; Tir-mizî, Kıyamet, 45.
şöyle dile getiriyor:
— «Evinde ailesinin işleriyle meşgul olur, kendi elbiselerini temizler, koyununu sağar, yırtığını
yamar, pabucunu tamir eder, kendi işini kendi yapar, evi süpürür, deveyi bizzat bağlayıp yemini verir,
hizmetçiyle beraber yemek yer, onunla hamur yoğurur, çarşıdan aldıklarını kendisi taşırdı.» (2)
Hatta ‘bir defasında satın aldığı iç çamaşırları Ebû Hureyre taşımaya kalkınca:
— «Bir şeyi sahibinin taşıması daha uy gundur,» buyurarak Ebû Hureyre’ye verme mişti. (3)
Hz. Ali’nin dediği gibi: «Ailesine götüreceği şeyleri kâmil bir insanın bizzat taşıması, olgunluğuna zarar
vermez.» (4)
İşte bu sebeple halife oldukları yıllarda bile Hz. Ömer ve Hz. Ali, çarşı pazar dolaşarak evlerinin ihtiyacını
bizzat temin ederlerdi.
Valiye yol verin!
Rasûlullâh âşığı ve hadîs-i şeriflerin kara sevdalısı Ebû Hureyre’nin, Fahr-i Kâinat Efendimizin hayatını
yakından takip etmek
(2) eş-Şifâ, I, 266; ayrıca bk. Tuhfetu’l-Ahvezî, VII, 191.
(3) eş-Şifâ, I, 267,
(4) İhya, III, 355.
ve sözlerini duyup öğrenmek için onun etrafında nasıl pervane olduğunu biliyoruz. Bu büyük şahabı,
Medine valisi olduğu yıllarda bile kendi işini bizzat görür, sırtına odun yükleyip çarşıya getirirken: «Valiye
yol verin!» diye şaka yapmaktan geri kalmazdı. (5)
Erkekliğe zarar mı?
Büyüklerimizin üstün tevazu anlayışını lâyıkıyla kavramaktan âciz olduğumuzu itiraf edelim, Bu
kusurumuz, yetişme tarzımızdan gelmektedir. Çoğumuz, erkek çocuklarına kötü örnek olduğumuzu
düşünmeyerek, ev işlerinde hanımlara yardım etmenin erkekliğin şanından olmadığını söyler dururuz. Bu
sebeple erkek çocuklarımız, anne ve ablalarına yardım etmenin erkekliğe yakışmayacağı kanaatiyle
yetişirler. Yukarıdaki misaller bu tutumun hatalı olduğunu göstermektedir. Erkek, ailesine ev işlerinde
yardım etmekle hiçbir şeyini kayb etmez. Aksine aile fertlerinin sevgisini daha çok kazanır. Şayet ev
işlerinde hanımlarına yardım etmek, onların taşımaya çalıştığı ağır yükün bir ucundan tutarak rahat nefes
almalarını sağlamak erkekliğe yakışmayan veya erkekliğe zarar veren bir husus olsay-
(5) Gösterilen yer.
dı, bunu herkesten önce Peygamber Efendimiz yapmazdı. Hanımlarına yardım etmesine rağmen
erkekliğinden hiçbir şey kayb etmediğini, aksine O’nun eşi bulunmaz nitelikte bir erkek olduğunu ifâde
eden sa-hâbî sözleri pek çoktur.
Rasûl-i Ekrem’e benzeme ve her davranışında onu örnek alma idealinde olan müs-lümanın, «Her ne
buyurmuşsa baş üstüne, ama ev işlerinde hanıma yardım etmek bizde ayıp sayılır» gibi mazeretler ve
bahaneler ileri sürmesi hiçbir mantıkla izah edilemez. Madem ki «Rasûlullâh (s.a.)’in bize en güzel numune
olduğunu» Allah Teâlâ bildirmiştir; (6) şu halde onu her mevzuda rehber edinmek zorundayız. Bir önceki
makalemizde belirtildiği üzere Fahr-i Kâinat Efendimizin bu nevi davranışlarının gayesi aile yuvasındaki
huzuru koruyup devam ettirmektir.
Kılıbık
Nereden nasıl girdi, aramıza kim soktu bilmiyorum, şu kılıbık sözüyle birileri, zayıf karakterli erkekleri
âdeta dine ve sünnete aykırı davranmaya zorlamaktadır. Eğer kılıbıklık, Peygamberimizin yukarıda
gördüğümüz davranışları ise, buna kim itiraz edebilir? Onun örnek hareketlerini hangi cüretkâr çirkin
görebilir?
(6) Ahzâb sûresi, 21.
Şurası muhakkak ki kılıbıklık bu değildir. Kılıbıklık, kadına kul köle olmak demektir. Dine, diyanete
uymayan hususlarda, gayr-ı meşru yaşama, giyim-kuşam ve dinin ahlâksızlık saydığı davranışlarda kayıtsız
şartsız karısının buyruğunda olan kişinin hâlidir kılıbıklık.
Aklı, mantığı doğru bulmasa bile, karısının isteklerini itiraz etmeden yapan, hanım bağırıp çağıracak diye
ödü kopan adama kılıbık denir. İşte acınacak, küçümsenecek, alay mevzuu yapılabilecekler, böyle
kimselerdir.
Yoksa, karısına olan sevgi ve şefkatinden, yuvasının huzuruna düşkünlüğünden dolayı ev işlerine yardım
eden, ailesinin hizmetinde olan, aman bir huzursuzluk çıkmasın diye bazı can sıkıcı davranışlara katlanan
faziletli kimselerin hâlini beğenmemek ve bu hâli kılıbıklık diye vasıflandırmak, hâşâ Peygamber sünnetini
küçümsemek olur ki, böyle bir bedbahtlıktan Allah bizleri korusun.
Peygamberimizin bu konudaki yaşayışını günlük hayatımızda devam ettirmek için her anne-baba,
yetişmekte olan yavrularına bu mevzularda iyi örnek olmaya çalışmalı, onları müstakbel yuvalarında
bahtiyar edecek davranışlara şimdiden alıştırmalıdır.

YUVADA BAHAR
EM Hureyre (r.a.)’den : Rasûlullâh (s.a.) şöyle buyurdu : «En mükemmel mü’min, ahlâkı en güzel
mü’mindir. Hayırlınız, hanımlarına karşı da hayırlı olanınızdır.» (1)
Kim en hayırlı?
Olgun iman sahibi bir kimse, bütün insanlara iyi davranacağı, iyilik düşüneceği, hatır gönül yıkmayacağı
için en mükemmel ve en iyi insandır. Enbiyâ, evliya ve diğer sâlih kişiler, hoşlanmadıkları halde güçlüklere,
cefalara, eziyetlere göğüs gerdikleri, herşeye rağmen insanları sevip onlara katlandıkları, herkese ve
herşeye karşı şefkat merhamet duygulan ile dolu oldukları içindir ki, en olgun imân onlarda bulunur.
Hasan Basrî Hazretleri, güzel ahlâkın mahiyetini bir cümleyle şöyle dile getirir:
«Güzel ahlâkın esası, iyiliği yaygınlaştırmak, kimseyi rahatsız etmemek ve güler yüzlü
olmaktır.»
(1) Tirmizî, Radâ’, 11.
Mükemmel imanın ölçüsü güzel ahlâk olduğu gibi, hayırlı olmanın ölçüsü de kadınlara iyi davranmaktır.
Hatta bir hadis-i şerifinde meseleyi daha geniş çapta ele alan Hz. Peygamber:
«Hayırlınız, aile fertlerine karşı hayırlı olanınızdır. Ailesine en hayırlı olanınız da benini» buyurmaktadır. (2)
Bu ifadesiyle Efendimiz, hayırlı denmeye en lâyık insanın, ailesine karşı iyi, faydalı, eli açık, müsamahalı ve
güler yüzlü kimseler olduğunu belirtmektedir. Böyle olmayanlarda hayır bulunmadığı da sözün gelişinden
anlaşılmaktadır.
Dışı seni, içi beni
Ne yazık ki, çoğumuz bu tehlike ile karşı karşıyayızdır- Öylelerimiz vardır ki, dışar-da tanıdığımız,
tanımadığımız kimselere karşı son derece hoşgörülü, mülayim ve nâzik davrandığımız halde, eve gelince,
dünyanın en kaba, en asık suratlı ve en müsama-hasız insanı olup çıkara. Takke düşer, kel görünür.
Maskemiz düşer, asıl hüviyetimiz ortaya çıkar.
Böylesine hayırsızlıktan Allah’a sığın-malı, Efendimizin ahlâkını almaya, onun gibi olmaya gayret etmeliyiz.
(2) İbni Mâce, Nikâh, 50.
İmam Mâlik İbni Enes Hazretleri, «Bir kimse aile fertlerine, kendini dünyanın en sevimli insanı olarak kabul
ettirmelidir,»
derken, Rasûl-i Kibriya Efendimizin, evindeki halini dikkate almış olmalıdır.
Sevgiye giden yollar
Efendimiz Hazretlerinin hanımlarına karşı davranışım gözönünde bulundurarak şu örnek hareketleri elde
edebiliriz:
1 — Bir koca, hanımına duyduğu sevgiyi zaman zaman dile getirmeli, ona yaptığı ve ileride yapmayı
düşündüğü iyilikleri söylemelidir. Böylece onu ihmâl etmediğini göstermiş olur ki, bu mevzuda yalana bile
cevaz verilmektedir .
2 — Eski yeni birtakım meseleleri sohbet mevzuu yapmalı, gördüğü, duyduğu, okuduğu faydalı
bilgileri hanımına anlatmalıdır. Bu suretle karısına faydalı şeyler öğ retmiş, iyi ve doğruyu telkin etmiş
olacağı gibi, onunla her mevzuu konuştuğu kanaa tini de uyandırmış olur. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, bu
maksatla hanımlarına geçmiş mil letlerin güzel ve ibretli hikâyelerini anlatır, bir yandan onların hoşça vakit
geçirmeleri ni sağlarken, diğer yandan da onlara güzel huylar ve iyi davranışlar telkin etmiş olurdu.
3 — Zaman, zaman şakalar yapmalı, mizahî mevzular anlatmalı, böylece evin içinde samimî bir hava
meydana getirmelidir.
Ümmü Zer hadîsi
Efendimizin hayatında bunun misalleri çoktur. Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim’de yer alan Ümmü Zer’
hadisi bunlardan biridir. Nice âlimlerimizin şerhler yazarak açıkladığı ve Arap edebiyatının en değerli
numunelerinden biri olarak kabul edilen bu hadisi Rasûl-i Ekrem Eefendimizin ailesi arasında neler
konuştuğuna bir misâl olarak buraya alıyoruz.
Muhtelif rivayetler bu hadisi ya Peygamber Efendimizin Hazret-i Âişe’ye veya Hazret-i Âişe’nin Hazret-i
Peygamber’e anlattığını ifade etmektedir. Hadisin tam tercümesi şöyledir:
«Vaktiyle onbir kadın bir araya gelerek kocalarının durumuyla ilgili hiçbir şeyi birbirinden gizlemeden
anlatmak üzere sözleş-mişlerdi.
Birinci kadın dedi ki: «Benim kocam dağ başında bulunan arık bir devenin etidir. Olduğu yer düz değil ki,
yanına çıkılıp varılabilsin. Kendisi semiz değil ki, istenip gö-türülsün.»
İkinci kadın söze başlayarak dedi ki : «Kocamın halini ifşa edemem. Çünkü kusurlarını hiçbir zaman noksan
bırakmadan sayamamış olmaktan korkarım. Eğer onun fenalıklarını sayacak olursam, gizli, aşikâr herşeyini
sayıp dökmek zorunda kalacağım.»
Üçüncü kadın dedi ki : «Benim kocam, ahmağın biridir. Ayıplarını söylersem beni boşar. Susup
konuşmazsam beni kendisinden uzak bırakır.»
Dördüncü kadın: «Kocam tıpkı Tihâme geceleri gibi, ne sıcaktır, ne de soğuk. (Bu sebeple) kendisinden ne
korkulur, ne de usanılır,» dedi.
Beşinci kadın dedi ki: «O, evine geldiğinde (avdan dönen) bir pars gibidir. (3) Evden çıkınca, dışarıda bir
arslan gibidir. Evde ne alıp sattığımı hiç sormaz.»
Altıncı kadın dedi ki: «Kocam (oburdur) ortada ne varsa siler süpürür. Su içerken de kabı kaçağı kurutur.
Yatarken yorganına bürünür (bir tarafa çekilir). Hüznümü anlayıp gidermek için elini elbisemden içeri bile
sokmaz.»
Yedinci kadın şunları söylemiştir: «Benim kocam iktidarsız aptalın biridir. Kendisinde her dert ve huysuzluk
vardır, Insa-
(3) Yani koynumda mışıl mışıl uyur.
nın ya başını yarar, ya bir tarafını kırar; yahut hem yarar, hem kırar.»
Sekizinci kadın: «Benim kocamın vücudu tavşan gibi yumuşaktır; güzel kokulu bir nebat gibi hoş kokar,»
dedi.
Dokuzuncu kadın dedi ki : «Kocamın evi yüksek direkli şahane bir evdir. (4) Kılıcının kını uzundur. (5)
Ocağının külü çoktur. (6) Evi de misafir kabulüne müsait yerdedir.»
Onuncu kadın da demişti ki: «Kocam mâlik’tir, (7) hem de nelere… Hayalinizden geçen her güzel şeye
sahiptir. Geniş ağılları olan sürü sürü develeri vardır; ama bu develerin yaylım yerleri azdır. (8) Develer ud
sesini duyunca boğazlanacaklarını anlarlar.» (9)
Onbirinci kadın (Ümmü Zer’) söze şöyle başlamıştır: «Kocam Ebû Zer’dir… Kulaklarımı mücevherat ile
hareket ettirdi. Bakınız pazularımı nasıl tombullaştırdı? Rahat bir hayat temin ederek beni yüceltti. Ben de
buna uydum, huzur ve sükûna kavuştum. O beni «Şıkk» denilen bir dağ eteğinde küçücük bir koyun
sürüsü sahibi olan kabilemin arasında buldu. Beni oradan alarak atlan kişneyen, develeri böğüren, ekinleri
sürülüp savrulan bir yere getirdi. Onun yanında sözüm reddolunmaz. Sabaha kadar uyurum da kimse beni
uyandırmaz. O kadar çok süt içerim ki, artık içecek halim kalmaz.
(4) Yani evin yüksekliği kastedilmektedir.
(5) Yani kendisi uzun boyludur.
(6) Yani cömerttir.
(7) Onuncu kadının kocasının adı da Mâlik olması dolayısıyla kelime iki manâda kullanılmıştır.
(8) Yani misafir için hemen kesmeye amade bu lunurlar.
(9) Yâni kocası misafirlerini ud ile karşılama âdetinde olduğu için develer sesin neyi ifade ettiğini
sezerler.
Ebû Zer’in bir anası var, aman ne kadındır o! Sandıkları, anbarları dolup taşar. Evi rahat ve geniştir.
Ebû Zer’in oğlu, bilseniz ne zarif bir delikanlıdır! Yattığı yer, kılıcı çekilmiş bir kın gibi düzgündür.
Ebû Zer’in bir kızı var, bilseniz o ne kızdır! Babasının, anasının sözünü dinler. O-nun mevzun vücudu
elbisesini doldurur. Bu halleriyle o akranını (veya kumasını) kıskandırır.
Ebû Zer’in cariyesi ne câriyedir! Sırlarımızı kimseye açıp söylemez. Malımızı saçıp savurmaz. Huzurumuzu
kaçırmaz. Evimizi tertemiz tutar.»
Ümmü Zer sözüne devamla dedi ki: «Birgün süt tulumlarının çalkanmaya başladığı bir zamanda (10) Ebû
Zer’ evden çıktı. Yolda, pars gibi iki çocuğu, göğsünün altında iki narı andıran sinesiyle oynayan bir kadın
gördü. Beni boşadı, onu aldı. Ondan sonra ben, asil ve zengin bir adamla evlendim. Bu kocam en güzel ata
biner. Hat (11) mamulü mızrağım eline alır, akşama doğru sürüleri önüne katıp bana gelir, bunların
herbirinden bana birer çift verdikten sonra, «Ümmü Zer’! Ye, iç; akrabalarına da dağıt!» derdi.
Ümmü Zer’ bu arada dedi ki: «Ne var ki, onun bana verdiği şeylerin hepsini bir araya toplasam, yine de
Ebû Zer’in en küçük kabını doldurmaz.»
Hz. Âişe demiştir ki: Hz. Peygamber, bunun üzerine bana şunları söyledi:
«Ey Âişe, Ümmü Zer-‘e göre Ebû Zer ne ise, ben de sana karşı öyleyim.»
En önemli hadis kitaplarında yer alan bu hadis, Efendimizin sulh ve sükûnu temin etmek ve yuvada bahar
havası estirmek için ne yollara başvurduğunun güzel bir delilidir.
(10) Sabah erkenden veya bir ilkbahar mevsiminde, demektir.
(11) Hat, değerli mızraklarıyla şöhret yapan Uman bölgesindeki bir yerin adıdır.
Resûl-i Ekrem Efendimizin, hayatının muhtelif dönemlerinde Hz. Âişe validemizle koşu yaptığı dahi
olmuştur. Bu yarışlarda ilk zamanlar Efendimizi geçen Hz. Âişe, daha sonraları şişmanladığı için bu defa da
Efendimiz onu geçmeye başlamıştır. (12)
(12) Ebû Dâvud, Cihad, 61; Müslim, VI, 264.

YÜZÜNE VURMA ÇİRKİNSİN DEME
Amr İbni’l-Ahvas el-Cüşemi (r.a.), Rasûl-i Ekrem (s.a.)’in Allah’a hamdü sena edip ondan korkulması
gerektiğini hatırlatarak öğüt verdikten sonra şöyle buyurduğunu dinlemiştir:
«Ashabım! Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum. Vasiyyetimi tutunuz. Zira onlar sizin emriniz
altındadır. Kesin olarak bildiğiniz bir ahlâksızlık yapmadıkları takdirde onlar üzerinde zorbalık kurmaya
hakkınız yoktur. Eğer gayr-i ahlâkî bir hareket yaparlarsa, onları yataklarında yalnız bırakın, bir yerlerini
incitmeyecek şeklide dövün; ama size itaat ederlerse aleyhlerinde yol aramayın.
Şunu bilin ki, sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizi üzerinizde hakları vardır.
Sizin onlar üzerindeki haklarınız, yatağınızı yabancılardan korumaları, istemediğiniz kimseleri evinize
almamalarıdır.
Onların sizin üzerinizdeki hakları da kendilerine iyi bir kıyafet ve geçim imkânı sağlam anızdır.» (1)
(1) Tirmizî, Radâ’, 11; İbni Mâce, Nikâh, 3.
Üç yol
Kadınlara nisbeten erkekler daha güçlü ve dayanıklı olduğu için Allah Teâlâ, kadınları erkeklerin şefkat ve
himayesine emânet etmiş ve onların aile reisi olduğunu bildirmiştir. (2) Buna rağmen kadın, huzursuzluk
çıkarırsa durum ne olacaktır? Âyet-i kerîme bu soruyu şöyle cevaplandırıyor :
«İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah, kendi haklarını nasıl koruduysa, onlar da erkeklerinin haklarım öylece
korurlar. Serkeşlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Onlara önce öğüt verin; vazgeçmezlerse
kendilerini yataklarında yalnız bırakın. Yine yola gelmezlerse dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerinde bir
yol aramayın.» (3)
Görüldüğü üzere hadisimiz, bu âyet-i kerîmenin şerhi durumundadır. Böyle olunca, kadınların ıslâhı
hususunda takip edilmesi gereken yolu gösteren de Allah Teâlâ’dır. Bizzat yarattığı varlıkların ruhî
problemlerini ve onların en iyi nasıl eğitileceklerini Allah Teâlâ kadar hiç kimsenin bilememesi son derece
tabiîdir. O halde, eğitirken hafiften ağıra doğru tedrici bir seyir takip eden bu ilâhî terbiye şekline kimse dil
uzatamaz.
(1) Tirmizî, Radâ’, 11; İbni Mâce, Nikâh, 3.
(2) Nisa sûresi, 34.
(3) Nisa sûresi, 34.
Böyle olması gerektiği için, öyle emredilmiştir.
Karşılıklı görevler
Kadın erkeğin iffetidir. Namusunun bekçisidir. Bu sebeple kadın, ırz ve namusunun üzerine titreyecek,
iffetine toz kondurmaya-caktır. Eve girmesine kocasının izin vermediği kimseleri kapıdan içeri sokmayacak;
değil bir yabancıyla, kocasının görüşmesine izin vermediği akrabadan bir kadınla dahi bir arada
bulunmayacaktır.
Buna mukabil erkek de karısının aleyhinde bir kötülük düşünmeyecek, onu kendi içtimaî seviyesine uygun
bir şekilde yedirip giydirecektir. Bununla beraber karısının iç âlemine, ruh ve gönül dünyasına karşı saygılı
olacak, hanımların bilhassa dikkat ettiği bazı mevzularda hesaplı konuşmaya çalışacaktır. Aşağıdaki hadis-i
şerif, N’e-biyy-i Mükerrem Efendimizin bu mevzuda ne kadar hassas düşündüğünü göstermektedir :
Muâviye İbni Hayde (r.a.)’den:
— «Ya Rasûlullâh! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?» diye sordum. Şöyle buyurdu:
— «Yediğiniz ölçüde yiyimlerini, giydiğiniz ölçüde giyimlerin sağlamak, yüzlerine vurmamak, yaptıkları
işin ve kendilerinin çirkin olduğunu söylememek, onları yataklarında yalnız bırakmak icab ederse, bu işi
yalnız ev içinde yapmaktır.» (4)
İslâmın kadını ezdiğini, ona değer vermediğini söyleyenlere bu hadisi göstermelidir. Efendimiz, kadının
yiyim ve giyim gibi en zarurî iki maddî ihtiyacına çözüm getirdikten sonra, onun son derece hassas ruh
dünyasına saygılı olmak gerektiğine dikkati çekmektedir. Her şeyin maddî açıdan ele alındığı bir çağda
kadının psikolojik yapısını gözeterek, onun gönlünü en çok kıran, maneviyatını alt-üst eden kaba
davranışlardan sakındırmaktadır.
En acı söz
Kadın ruhunu herşeyden fazla yıpratan, onu derin acılara boğan en kötü söz, yüzüne karşı çirkin olduğunu
söylemektir. Kadının bu hassas yanını dikkate alan Hz. Peygamber, güzel olmadığı tarzındaki ağır ve kaba
sözlerle kadınlık gururunun rencide edilmesine izin vermemektedir. İşi böylesine hassas bir ölçüde
değerlendiren Rasûl-i Ekrem Efendimizin kadın vücudunun zayıf nahifli-ğini, özel hâli ve gebelik gibi geçici
sebeplerle güzelliğinin bazan gölgelendiğini —burada zikr etmese bile— dikkate aldığı muhakkaktır. Kaldı
ki, herkesin yüzünü dilediği şekilde yaratan Allah’dır. Onun yaptığı bir işi, bir tasarrufu beğenmemeye
kalkmak büyük küstahlıktır.
(4) Ebû Dâvud, Radâ’, 41; İbn-i Mâ’ce, Nikâh, 3; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, IV, 447; V, 3.
Yüze vurmaya gelince, bu yasak herkes için geçerlidir. Çocukların ve kölelerin dahi yüzlerine vurmayı,
hatta hayvanların yüzlerini dağlamayı Efendimiz şiddetle yasaklamıştır; zira yüz, insan şahsiyetinin
simgesidir. Yüze vurmak, insana saygı göstermemek demektir.
Kadın için yüz ayrı bir ehemmiyet taşır; zira güzelliğini canlı tutmak üzere kadının en fazla ihtimam
gösterdiği uzvu yüzüdür.
Kol kırılır yen içinde
Hadis-i şerifin işaret ettiği bir diğer husus da, karısına darılıp ayrı yatmak zorunda kalan bir erkeğin, bu
cezayı evin dört duvarı arasında tatbik etmesidir; çünkü bu sırrın ifşa edilmesi kadın için son derece
haysiyet kinci olduğu gibi, yuvanın yıkılma sını isteyen bazı fesatçı dedi-koducu kimselere fırsat verilmesi
bakımından da mahzurludur. Evliliğin sona erdirilmesini gerektiren bir zaruret bulunmadıkça, «Kol kırılır
yen içinde» kaidesine uyularak başkasını işe karıştırmamalıdır.
——————————————————-

BELKİDE O AKŞAM!

Abdullah İbni Zem’a (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullâh (s.a.) bir hutbesinde kadınlardan bahsetti.
Onlar hakkında nasihat ederek şöyle buyurdu:
«Herhangi biriniz karısını tıpkı köleyi döver gibi dövmeye kalkışıyor. Belki de o aksam onunla
aynı yatakta yatacaktır!»
Hutbesinin devamında . ashabının yellenmeden ötürü gülmelerine temasla şöyle nasihat etti:
«İnsan bizzat kendinin de yaptığı bir şeye ne diye güler?» (1)
Kimseye vurmadı
Kendini görüp dinleme bahtiyarlığına eren ashab-ı kirama irad ettiği hutbelerinden birinde Rasûl-i Ekrem
Efendimizin muhtelif mevzuları ele aldığını görmekteyiz. Bu mevzulardan biri de kadın dövmenin çirkinliği,
yersiz ve mânâsız olduğudur.
Acaba bu konuda Fahr-i Kâinatın durumu nasıldı?
(1) Buhârî, Tefsiru sûre 91/1; Müslim, Cennet, 49.
Hz. Âişe validemiz, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin hayatı boyunca hiçbir hizmet çiyi dövmediğini, hiçbir
hanımına tokat atmadığını, hatta hiçbir şeye eliyle vurmadığını söylemektedir. (2)
Kadın dövmek bir yana, kocasının ona küsmesini bile doğru bulmayan Rasûlullâh (s.a.), insan karısının bir
huyunu beğenmezse, bir başka huyundan memnun olur, derdi. (3)
Aile hayatının devamını ve yuvanın huzurunu sağlayan kadına büyük değer veren Efendimiz, dövdüğü
kadınla belki de aynı akşam bir yatakta bulunacak bir kimsenin, hayatını ve yastığını kendisiyle paylaşan
karısını dövmesindeki manasızlığı, son derece tutarlı, mantıklı ve çarpıcı bir üslûpla gözler önüne
sermektedir.
Yuva nasıl bozulur?
Birbirinin mahremiyetine girmiş, birbirine gönül vermiş, dert ve mihnetlere birlikte göğüs germiş karıkocanın
karşılıklı anlayış havasına girmesi, birbirini hoş görmesi icab eder. Bir insanın dövmesi, dış âlemin
gürültülerinden kaçarak huzur ve sükûnetine sığındığı saadet yuvasını kendi eliyle bo-
(2) İbn-i Mâce, Nikâh, 51.
(3) Müslim, Radâ’, 61.
zup dağıtması demek olur ki, bunun manasızlığı ortadadır. Ahlâk dışı bir hareket yaptıklarında aşın
gidilmemek şartıyla ve yola getirmek maksadıyla dövülmelerine Allah Teâlâ’nın izin verdiğini bilmekteyiz.
(4) Bu itibarla son derece nazik ve hassas olan bu mevzuda hem kadınların, hem de erkeklerin dikkatli
bulunması gerekmektedir. Yine asr-ı saadetten alacağımız bir misalle bu çapraşık mevzua açıklık getirmeye
çalışalım:
İyâs İbni Abdullah (r.a.)’ın rivayet ettiğine göre Rasûlullâh Efendimiz: «Kadınları dövmeyiniz,»
buyurmuştu. Hz. Ömer, Ra-sûl-i Muhterem’e gelerek: «Kadınlar kocalarına karşı isyankâr olmaya başladı,»
deyince, Efendimiz de dövülmelerine izin vermişti. Bunun üzerine kocalarından şikâyet eden birçok kadın
Zevcat-ı tahirat’a yâni Peygamberimizin hanımlarına dert yanmaya başladı.
Bu hali gören Rasûlullâh (s.a.) :
«Kocalarını Muhammed ailesine şikâyet eden kadınların sayısı çoğalmaya başladı. Kanlarını döven erkekler,
hayırlı kimseler değildir.» (5) buyurdu.
Görüldüğü üzere, Efendimizden büyük
(4) Nisa sûresi, 34.
(5) Ebu Dâvud, Nikâh, 42; İbn-i Mâce, Nikâh, 51; Dârimî, Nikâh, 34.
himaye gören hanımlar, kocalarına karşı cür’etkâr davranmaya başlayınca, âyet-i kerîmeye bakarak Rasûli
Kibriya (r.a.) kadınların dövülmesine izin vermişti. Bu defa da erkekler dövme konusunda aşın gitmişlerdi.
Hz. Peygamber, bu hareketi de tasvip etmemişti; zira huysuzluk yaptıkları zaman kadınları dövmek mubah
ise de, onların yaptıklarına sabr edip katlanmak ve dövmemek daha iyi idi.
İlâç gibi
Bu hâdise de bize göstermektedir ki, ister erkek, ister kadın, insanoğlu ifrat ve tefrit arasındaki orta yolu
kolay kolay bulamamaktadır. Arkalarında Hz. Peygamberin bulunduğunu bilen sahabiyye hanımların
erkeklerine kafa tutmaya başlaması ile, dövme iznini koparan bazı sahabîlerin fırsatı ganimet bilip ölçüyü
kaçırmaları hâdisesi son derece ibretlidir. Efendimizin bu konudaki buyrukları, karı-kocanın iyi geçinmesinin
esas olduğunu, her birinin vazifesini dikkatle yapması gerektiğini, kadını dövmenin yiğitlik ve erkeklik
alâmeti olmayıp buna gerektiğinde tıpkı bir ilâç gibi başvurabileceğini ifade etmektedir.
Halife böyle olursa
Mizacının sertliğini bildiğimiz ve Ra-sûl-i Ekrem’den kadınları dövme iznini bizzat aldığını gördüğümüz Hz.
Ömer’in bu konuda nasıl davrandığını büyük âlim Ze-hebî’den dinleyelim :
Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamanında bir adam, davranışlarını beğenmediği karısını şikâyet etmek üzere
Hâlife’nin evine gelir. Kapının önüne oturur ve Hz. Ömer’in çıkmasını bekler. Derken içerden bir gürültü
kopar- Hazretti Ömer’in hanımı, Koca Hâli-fe’ye bağırıp çağırmakta ve fakat Hz. Ömer ağzını açıp da
karısına tek kelime söylememektedir. Bu hali gören kapıdaki zavallı boynunu bükerek:
— Bütün şiddetine ve sertliğine rağmen, üstelik de Mü’minlerin Emîri iken Ömer’in hâli böyle olursa,
benim hâlim nice olur? diyerek kalkıp giderken Hz. Ömer dışarı çıkar. Adamın arkasından:
— Hayır ola, derdin neydi? diye sesle nir. Adam da der ki:
— Ey mü’minlerin emîri! Karımın kötü huylarını ve bana karşı haddini aşıp ileri gittiğini sana şikâyet etmek
üzere gelmiştim. Senin karının da sana karşı olmadık sözler söylediğim duyunca vazgeçip geri döndüm ve
kendi kendime dedim ki: Mü’-
minlerin Emiri karısıyla böyle olunca, benim derdime nasıl deva bulacak?
Bu sözleri dinleyen Hz. Ömer, adama şunlar ısöyledi:
— Kardeşim, karımın benim üzerimdeki hakları sebebiyle ona tahammül etmeye çalışıyorum. Zira o
benim hem aşçım, hem fırıncım, hem çamaşırcım, hem de çocuklarımın süt annesidir. Halbuki o bütün
bunları yapmak zorunda da değildir. Üstelik gönlümün harama meyi etmesine engel olanda odur. Bu
sebeple onun yaptıklarına katlanıyorum, deyince Adam:
— Ya Emîre’l-Mü’minîn! Benim karım da aynen öyle, dedi.
Hz. Ömer şunları söyledi:
— Haydi kardeşim, karına katlanmaya bak! Hayat dediğin göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. (6)
Köle
Bahsimizin başında yer alan hadis-i şe-rifdeki, «Karınızı tıpkı bir köleyi döver gibi dövmeyiniz.» ifadesine
bakarak islâm’ın köleyi dövmeye, onu ezmeye izin verdiği manâsı çıkarılmamalıdır. Köleyi efendisinin
kardeşi sayan dinimiz, onun ezilmesine na-
(6) Zehebî, el-Kebâir, 179.
sıl göz yumar? (7)
Bu ifadeyle Rasûl-i Ekrem. Efendimiz, kadının hür olduğunu, ona köle muamelesi yapılmayacağını
söylemektedir.
Kulağım ağır işitiyor
Daha sonra bir muşaret kaidesine temas eden Rasûlullâh (s.a.), yellenme gibi tabiî bir hadiseyi alay
mevzuu yapmamak, yellenen kimseyi de utandırıp mahcup etmemek gerektiğini hatırlatıyor.
Evliyaullah, Nebiyy-i Muhterem Efendimizi en iyi anlayan ve onun buyruklarını en iyi tatbik eden büyük
insanlardır. Onlardan biri de Hâtem-i Esam Hazretleridir. «Esam» sağır mânâsına gelir. Hâtem’in bu lâkabı
almasına sebep olan hâdise, hadis-i şerifi daha iyi anlamamıza yardım edecektir:
Bir kadın Hâtem’e müşkilini sormak üzere gelmişti. İnsan hali bu ya, kadıncağız elinde olmadan
yelleniverdi. Bu hadise zavallıyı perişan etti. Yer yarılsa da keşke yerin dibine geçseydi. Hâtem-i Esam
Hazretleri, kadını utandırmamak için bu sesi duymamış görünerek:
(7) islâm’ın kölelere ne gibi imkânlar tanıdığını, onları hürriyetlerine nasıl kavuşturduğunu etraflıca
görebilmek için; «Örneklerle İslâm Ahlâkı» adlı kitabımızı 133-143. sayfaları okunabilir.
— Biraz yüksek sesle konuş, duyamıyorum.Kulağım ağır işitiyor, deyince sanki dünyalar kadının oldu.
Hâtem’in gerçekten ağır işittiğini zannederek son derece sevindi.
Hâtem, kadının haysiyetini korumak için daha sonraları da sağır taklidi yapmaya devam etti ve bu yüzden
«Esam» diye şöhret buldu.
Selma’yı dövme
Kitabımızı bitirirken, yukarıdaki olaylara benzeyen ve Peygamber Efendimizi gül-‘ düren bir olayı anlatmak
istiyorum.
Efendimizin hizmetkârlarından Selmâ adlı bir hanım var. Şu kadarını söyleyelim ki, bu Selmâ Rasûl-i
Ekrem’in oğlu İbrahim’in ve kızı Fâtıma Anamızın doğumlarında ebelik yapmıştır. Elleriyle dünyaya getirdiği
Hz. Fâtıma’yı, dünyaya veda edip gittiğinde yıkayan hanım yine bu Selmâ’dır.
Birgün Selmâ Peygamber Efendimizin huzuruna girerek kocası Ebû Râfi’i beni dövüyor, diye şikâyet etti.
Peygamber Efendimiz hemen Ebû Râfiî çağırttı ve ona:
— Hayrola Ebû Râfiî’? Selmâ ile aranız da ne var? Niçin onu dövdün? diye sordu. Ebû Râfi’ de:
— Beni üzüp düşürüyor, yâ Rasûlullâh! dedi.
Bu defa Rasûl-i muhterem Selmâ’ya döndü:
— Ne yaptın da onu” üzdün, Selmâ? diye sordu. Selmâ da şunları söyledi:
— Ben onu üzecek birşey yapmadım, yâ Rasûlallâh. Namaz kılarken yellendi. Ben de ona: Ebû Râfi’,
abdestli iken bir adamdan yel çıkarsa, abdest alması gerektiğini Rasûlullâh müslümanlara emretti, dedim.
Bunun üzerine, gelip beni dövdü.
Bu sözleri duyan Peygamber Efendimiz gülmeye başladı. Bir taraftan gülüyor, bir taraftan da Ebû Râfi’e
şöyle diyordu:
— Ebû Râfi’, o sana kötü birşey söyle memiş ki, doğru olanı söylemiş. Bir daha Selmâ’yı dövme. (8)
Güçsüz, müdafaasız bir insanı dövmek, birinin istemiyerek yaptığı bir kusuru veya kusur sayılmaması
gereken bir hadiseyi alay mevzuu yaparak mânevi şahsiyetini rencide etmek doğru olmayan davranışlardır.
Efendimizin bu mevzulardaki tavsiyelerinin büyüklerimiz tarafından hayata nasıl uygulandığını görmüş
bulunuyoruz. Cenab-ı Mevlâ’dan bizlere de bu misâllerdekine benzer anlayış ve fazilet lûtfenmesini niyaz
edelim.
(8) Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 272; Üsdü’1-ga-be, VII, 147-148.
—————————————————————-

PEYGAMBERİMİZİN EVLENENLERE 100 VASİYETİ

1 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor: Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:

EVLENMENİN FAZİLETİ

-“Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir. Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. Kimin maddi imkânı varsa hemen evlensin. Kim maddi imkân bulamazsa, oruç tutsun.1

EN EFDAL KADIN

2- Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) ın azadlısı Sevban radıyallâhü anh anlatıyor:
“Gümüş ve altın biriktirme ile ilgili ayeti celile olan (Tevbe, 34) nazil olduğu zaman halk:
-“Öyleyse hangi malı biriktirmeliyiz?” diye birbirlerine sordular. Hazreti Ömer:
-“Bunu. ben sorup size haber vereyim!” dedi ve hemen devesine atlayıp gitti. Ben de peşinden gittim. Hazreti Ömer:
1 Buhâri
-“Ey Allah’ın Resulü, hangi maldan edinelim?” diye sordu. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) da:
-“Her biriniz, şükreden bir kalb, zikreden bir dil, âhiret işinize yardımcı olacak mü’mine bir kadın edinsin” buyurdular.”2

SALIHA HANIM

3 – Ebû Ümâme radıyallâhü anh’ın rivayetine göre: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuşlardır:
-“Mü’min, Allah’a takvadan sonra en çok saliha bir eşden hayır görür. Böylesi bir kadına emretse, o itaat eder. Ona baksa neşelenir, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi namusu ve hem de adamın malı hususunda hayırhah ve dürüst oluri.”3

DİNDARLA EVLENMELI

4 – Abdullah İbnu Amr radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Güzellikleri sebebiyle kadınlarla evlenmeyin. Çünkü güzellik lerinin onları (kibir ve gurur sebebiyle) azaltacağından korkulur. Onlarla mal ve mülkleri sebebiyle de evlenmeyin. Zira mal ve mülkün onları azdıracağından korkulur. Fakat onlarla diyaneti esas alarak evlenin. Yemin olsun, burnu kesik, kulağı delik siyah dindar bir köle (dindar olmayan hür kadınlardan) efdaldir.”4
2 Müslim
3 Müslim
4 Tirmizi

BAKİRELERLE EVLENİN

5 – Üveym İbnu Saide radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Bakire kızlarla evlenin. Çünkü onların ağızlan daha tatlı, rahimleri daha doğurgandır, aza da razı olurlar.”5

EMANET

6 – Ebû Sa’id (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah’ın en çok ehemmiyet vereceği emânet, kadın-koca arasındaki emânettir. Kadınla koca birbiriyle içli dışlı olduktan sonra, kadının sırlarını erkeğin neşretmesi, o gün en büyük ihanettir.”6

EVLENECEĞİ KADINA BAKMAK

7 – Muhammed İbnu Mesleme radıyallâhü anh anlatıyor:
-“Ben bir kadınla evlenmek istedim ve kadını gizlice görmeye çalıştım. Sonunda onu kendi hurma bahçesinde gördüm.”
Kendisine:
-“Sen Resûlüllahın ashabından olduğun halde bunu yaptın mı?” diye ayıpladılar. O da şöyle cevapladı:
-“Ben Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın;
5 Buhari
6 Müslim, Ebû Dâvûd
“Allah bir kimsenin kalbine bir kadınla evlenme arzusu attığı zaman, ona bakmasında bir beis yoktur!” dediğini işittim.”
Mugire İbnu Şu ‘be (r. a.) anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a gelip evlenmek istediğim bir kızdan bahsettim. Bana:
-“Git onu bir gör! Görmen muhabbet ve Cinsiyetinizin devamı için daha uygundur” dedi. Ben de Ensardan bir kadının yanına geldim, onu anne ve babasından istedim ve Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselamdın sözünü onlara haber verdim. Onlar sanki bundan hoşlanmadılar. Hıdr denen hususi hücresinde bulunan kız bunu işitmişti:
-“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), sana bakmanı emretmişse, bak! Aksi taktirde Allah aşkına bana bakma!” dedi. Sanki kız da bu bakma işini büyütmüştü.
Mugire sözüne devamla dedi ki: “Ben kıza baktım ve onunla evlendim.”
Mugire kızla aralarındaki uyumu da zikretti.”7

İZİN

8 Hazreti Ebû Hüreyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Dul kadın kendisiyle istişare edilmeden, bakire de izni sorulmadan nikâhlanamaz” buyurmuşlardır. Ashabı sordu:
-“Ey Allah’ın Resulü! Onun izni nasıl olur?” -“Sükut etmesiyle!” buyurdular.8

KIZIN GÖNLÜ OLMADAN EVLENDİRİLMEZ

9 – İbnu Bureyde, babası Büreyde’den naklediyor:
“Genç bir kız, Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a gelerek:
7 Tirmizî. Nesâî
8 Buhârî, Müslim
-“Babam, durumunu iyi etmek için beni kardeşinin oğluyla evlendirdi” diye şikâyette bulundu.
Bureyde devamla der ki: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) (bu nikâhın kabul veya reddinde) yetkiyi kıza bıraktı. Kız da:
-“Ben babamın yaptığı işi kabul ettim, fakat bununla babaların böyle yapmaya haklarının olmadığının kadınlarca bilinmesini istedim” dedi.9

MEHIRSIZ DEĞIŞ TOKUŞ (SİĞAR) NiKAH

10 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) şiğâr nikâhını yasakladı. Bu, kişinin kızını veya kızkardeşini, karşılığında kızını veya kız kardeşini almak üzere bir erkeğe vermesi, aralarında mehir ödemeyi kaldırmalarıdır.”1
MEHİR
11 – Ebû Saidi’l-Hudri radıyallâhü anh anlatıyor:
-“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ’yı, elli dirhem değerinde ev eşyası mukabilinde nikahladı.”

AİLEYE SARFEDİLEN PARA

12 – Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor:
“Allah yolunda harcadığın para, bir köle azâd.için verilen para ve Ehl-ü İyâline sarfettiğin paralar yok mu? İşte bunların ecir bakımından en büyüğü ailene sarfettiğin paradır.”11
Nesâi, İbnu Mâce 10 Buhârî. Müslim

NİKAHDA GÜFTE

13 – İbnu Abbas radıyallâhü anhüma anlatıyor:
“Hazreti Aişe Ensardan, bir yakını kızcağızı evlendirmişti. Resûlüllah gelince:
-“Genç kızı (kocasına) gönderdiniz mi?” diye sordu. Evdekiler:
– “Evet!” deyince,
-“Kızla birlikte bir de ilahici gönderdiniz mi?” dedi.
-“Hayır göndermedik” cevabını alınca, Resûlüllah (aleyhissalâ- tu vesselam):
-“Ensar, aralarında gazel okuma adeti mevcut olan bir cemaattir. Keşke onlara: “Size geldik size geldik, size selam bize selam” diye (içinde günah olmayan sözler bulunan güzel) güfteler-ilahiler söyleyecek birini gönderseydiniz” buyurdular.
Mücâhid merhum anlatıyor:
“Ben İbnu Ömer radıyallâhü anhüma ile beraberdim. Derken bir davul sesi işitti. Derhal iki parmağını iki kulağına soktu ve oradan (hızla) uzaklaştı. Bunu üç kere yaptı. Sonra:
-“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) da böyle yapmıştı” dedi.

ÖLEN ÇOCUK

14- Ebû Hureyre radıyallâhü anhdan: Peygamberimiz buyurdu:
“iki çocuğu ölen kimse. Cehennem ateşinden bir duvar perde ile siperlenmiş olur.”

LÜKSE HAYIR

15 – Hazreti Enes radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resülullah aleyhissalâtü vesselam, Ensar’dan bir zâtın kapısının
1 Müslim
üstüne yaptırdığı bir kubbe gördü. -“Bu nedir?” diye sordu. -“Bu falancanın inşa ettirdiği bir kubbedir!” dediler. Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam:
-“Böyle sarfedilen her mal. Kıyamet günü sahibine bir vebaldir!” buyurdular. Bu söz Ensarî’ye ulaşmıştı. Kubbeyi hemen yıktı. Sonra, Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) oradan tekrar geçti, fakat kubbeyi göremedi, akibetini sordu.
-“Sizin söylediğiniz kendisine ulaşınca yıktı” denildi. Bunun üzerine Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam:
-“Allah ona rahmet kılsın, Allah ona rahmet kılsın!” diye dua buyurdular.

CİMA ESNASINDA TESETTÜR

16 – Utbe İbnu Abdi’s-Sülemi radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Biriniz hanımına temas edeceği vakit örtünsün, eşekler gibi çırılçıplak soyunmasın.”

DÜBÜRDEN TEMAS HARAMDIR

17 – Hazreti Ebû Hüreyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Allah, hanımına dübüründen temas eden kimseye rahmet nazarıyla bakmayacaktır.”
Huzeyme İbnu Sabit radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: “Allah, hakkı beyanda haya talep etmez.” Bunu üç kere tekrarladı, sonra şöyle devam etti: “Kadınlara dübürlerinden temas etmeyin.”12
12 Buhârî

DIŞA AKITMA (AZIL)

18 – Hazreti Ömer radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) hür kadının izni olmadan ona azil yapmayı (dışa akıtmayı) yasakladı.”

ÇOCUĞUN FERYADI

19 – Ebu Hüreyre radıyallâhü anh anlatıyor: Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
“Kıyamet Günü (küçük) çocuğa, “cennet’e gir” denir. Çocuk pür-gazap Cennet kapısı önünde durur ve “ancak anne ve babamla Cennet’e girerim” der ve direnir. O zaman, “Anne ve babasını da beraber Cennet’e koyun” denir.13

MUT’A NİKAHI HARAMDIR

(Bir Miktar Para Karşılığı Bir Kadınla Belli Bir Müddet Karı-Koca Hayatı Yaşamak)
20 – İbnu Mes’ud radıyallâhü anh anlatıyor:
-“Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam Evtas gazvesi yılında mutaya ruhsat verdi, sonra da onu yasakladı.”14
İbnu Abbas radıyallâhü anhümâ anlatıyor:
-“islâm’ın evvelinde muta vardı. Kişi, hakkında bilgisi olmayan (tanımadığı) bir beldeye gelince, oradan yerli bir kadınla, orada kalacağını
13 Nesei
14 Buhârî, Müslim
tahmin ettiği müddet nikâh yapardı. Kadın, böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hal:
-“Onlar namuslarını korurlar. Ancak “hanımlarına” ve “cariyelerine” karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar” (Mü’minûn 6) mealindeki ayet nazil oluncaya kadar devam etti. (Bu ayet gelince muta haram ilân edildi.)
İbnu Abbâs radıyallâhü anhümâ der ki:
-“Bu ikisi dışındaki bütün tereler (cinsi tatmin yolları) haramdır.”15
Muhammed İbnu’l-Hanefiyye anlatıyor: “Hazreti Ali, İbnu Abbas radıyallâhü anhüm’e dedi ki: -“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam Hayber gazvesi günü. kadınlarla mut’ayı, ehlî eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.”16
İbnu Ömer radıyallâhü anhümâ anlatıyor:
-“Ömer İbnu’l-Hattab halife olunca halka hitap etti ve dedi ki: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam muta nikâhını bize üç kere helal kılmıştı, sonra onu haram kıldı. Vallahi, muta nikâhı yapan evli bir kimseyi duyarsam onu taşla recmederim. (Bekâr ise 100 sopa vurulur ) Böyle birisi, recm olmaktan kendini kurtarabilmek için bana, Resûlüllah’ın, onu haram kıldıktan sonra tekrar helal kıldığına dair dört şahid getirmelidir.”

DENKLİK

21 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Nutfeleriniz (tohumlarınız) için kadının hayırlısını tercih edin. Kendinize denk olanlarla evlenin, denklerinizin kızını isteyin.”
Nikah bir nevi cariyeliktir. Kişi, kızını kime teslim ettiğine bakmalıdır. Beyhaki
15 Tirmizi
16 Buhârî, Müslim
“Kızını fâsık kimseye veren, onunla ilgisini kesmiş (ve onu ateşe atmış) tır.” – İbni Hıbban an Enes r.a.-

ADALET

22- Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, hanımı Safiyye Bintu Huyey radıyallâhü anhâ’ya bir sebeple kızmışlardı. Safiye bana:
-“Ey Âişe! “Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ı benden razı edecek bir çaren var mı? Böyle bir çare bulursan ben Resûlullah’ın bana uğrama sırası olan bugünü sana vereceğim!” dedi.
Ben de:
-“Evet var!” dedim. Zaferanla boyalı olan başörtümü aldım, (nefis) kokusunu neşretmesi için üzerine su serptim. Sonra (bunu üzerime alarak) gidip Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın yanına oturdum. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Ey Âişe! Benden uzak dur, bugün senin günün değil!” buyurdular. Ben de:
-“Bu Allah’ın lütfudur, dilediğine verir” dedim ve Safiyye ile aramızda olup biteni anlattım. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam), Safiyye’den razı oldu.”

ARACI

23 – Ebû Rühm radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“En hayırlı şefaatlerden biri, evlenecek iki kişinin arasında yardımcı olmaktır.”

SÜSLENMEK

24 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:”(Bir gün) Üsâme (r. Anh) kapının eşiğine takılıp düştü ve yüzü kanadı. Resûlullah (a.s):
– “Ondan şu ezayı temizleyiver!” buyurdular. Ben ise tiksindim. Bunun üzerine Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), onun kanını emip yüzünden atmaya başladı. Sonra da:
-“Eğer Üsâme bir kız olsaydı onu süsleyip, (güzel) giydirecek ve (evlenmeye) cazip kılacaktım” buyurarak evlenecek kızların süslenerek evlenmeye hazırlanmaları icab ettiğine işaret buyurdular.

İYİ MUAMELE

25- İbnu Abbas radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızda. Ben aileme en iyi olanınızım.”
Abdullah İbnu Amr (Ibnül-As) radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
– “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en iyi davrananlardır.”

EŞ İLE YARIŞ

26 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) benimle koşu yarışı yaptı. Yarışı ben kazandım. Bir sene sonra ise yarışı ben kaybettim. “17

KISKANÇLIK

27- Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) Safiyye Bintu Huyey radıyallâhü anhâ ile evlenmiş olarak Medine-i Münevvere’ye geldiği zaman, Ensar kadınları yanıma gelip ondan (ve güzelliğinden bana) haber verdiler. Kendimi tanınmayacak bir hale getirip, üzerime örtü alıp (onu görmek üzere) ben de gittim. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) açık olan gözüme
17 Buhârî
bakıp beni tanıdı. Bunun üzerine ben hemen hızla geri döndüm. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) da peşimden gelerek bana yetişti ve beni kucakladı.
Sonra:
– “Safiyye’yi nasıl buldun?” diye sordu. Ben de:
“Bırak (beni)! Yahudi kadınlarından bir yahudi kadındır!” dedim. Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Zeyneb (Bintu Cahş) odama izinsiz olarak öfkeyle girinceye kadar kumalarımın bana kızdıklarını bilmiyordum. Zeyneb odama girdikten sonra:
-“Ey Allah’ın Resulü! Ebû Bekrin kızının, kollarını sana sarması sana yeterli mi?” diye çıkıştı, sonra da bana yöneldi. Ben de ondan yüzümü çevirdim. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) dayanamayıp:
~ “Onu durdur ve kendini müdafaa et!” dedi. Bunun üzerine Zeyneb’e yöneldim, gereken cevabı verdim. Öyle ki bana cevap veremez hale geldi ve sonunda ağzının tükrüğünün kuruduğunu farkettim. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın (memnun olarak) yüzünün güldüğünü gördüm.”

OYUNCAK

28 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Ben Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselamdın yanında iken bebeklerimle çıkardım. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) da benim kız arkadaşlarımı bana gönderirdi. Arkadaşlarımla beraber çıkardık.”

SALiH EVLAT

29 – Ebu Hureyre radyallahu anh anlatıyor:
Ademoğlunun (ölümü ile) her anneli kesilir, ancak üç şeyden (kesilmez):.. bunlardan biri de Kendisi için dua eden salih oğlundan …”18
18 Müslim

SON ÜÇ TAVSİYE

30 – Hazreti Ümmü Seleme radıyallâhü anhâ anlatıyor: Resûl-i Ekrem’in, dili pelteklediği ve sesi kısıldığı halde yaptığı son üç tavsiyesi şu üç şeydir:
“Namaz, namaz (namaza devam edin). Eliniz altında bulunanlara güçlerinden fazla iş teklif etmeyin. Kadınlarınızın hakkında Allah’tan korkun; onlar sizin elinizde (bir nevi) hürriyetleri kaybetmişlerdir. Onları. Allah ile muahede ederek aldınız ve Allah adı ile onları kendinize helal ettiniz. (Allahtan korkun, onlara iyi muamele de bulunun)” buyurmuştur. -İbni Mace-

HOŞLANILMAYAN KISKANÇLIK

31 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Kıskançlığın bazısını Allah sever, bazısını da sevmez. Allah’ın sevdiği kıskançlık, kötülük olduğunda kuvvetli zan beslendiği zaman duyulan kıskançlıktır. Allah’ın hoşlanmadığı kıskançlık da zayıf bir ihtimal karşısında duyulan kıskançlıktır.”

YERSİZ ŞÜPHE

32 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor:
“Çölde yaşayan bedevilerden biri Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a geldi ve:
-“Ey Allah’ın Resulü! Karım, benim yatağımda siyah bir çocuk doğurdu. Biz, asla aramızda siyah bulunmayan bir aileyiz, dedi. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam);
-“Senin develerin var mı?” diye sordu. Adam;
-“Evet, var!” deyince:
-“Renkleri nedir?” diye sordu. Adam;
-“Kızıl!” diye cevap verdi. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam)
– “Aralarında siyah da var mı?” dedi. Adam;
-“Hayır!” deyince:
-“Peki boz deve var mı?” diye sordu. Adam;
-“Evet var!” deyince:
-“Pekiyi bu nereden oldu?” diye sordu. Adam;
-“Belki bir damara çekmiştir!” deyince:
-“Senin o oğlun da bir damara çekmiş olabilir!” buyurdular.

KOCASINI ÜZEN KADIN

33 – Ebû Umame radıyallahü anh anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a bir kadın geldi, yanında iki de çocuğu vardı. Kadın bunlardan birini sırtına almış, diğerini de yürütüyordu. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) onu görünce (takdirlerini) şöyle ifade buyurdular:
-“Onlar hamile olur, çocuk doğurur, emzirir, yavrularına karşı son derece şefkatli ve merhametlidirler. Eğer kocalarına karşı küfran-ı ni’mette nankörlükte bulunmasalar, namaz kılanları hemen Cennet’e girerdi.”

TALAKTA ŞAKA YOK

34 – Ebû Musa radıyallahü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Bir kısım insanlara ne oluyor da Allah’ın hududuyla oynarlar. Onlardan biri çıkıp: “(Ey kadın) seni boşadım, sana dönüş yaptım, seni boşadım” der durur.

KADININ BOŞANMA TALEBİ MEKRUHTUR

35 – İbnu Abbas radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Mazur bir sebep yokken kocasından boşanma talep eden kadın cennetin kokusunu bile bulamaz. Halbuki cennetin kokusu kırk yıllık yürüme mesafesinden duyulur.”

ŞİDDETLİ NEFRETTE AYRILIK

36 – Amr İbnu Şu’ayb babasından ve dedesinden (radıyallâhü anhüma) anlatıyor:
“Habibe Bintu Sehl, Sabit İbnu Kays İbni Şemmas radıyallâhü anhüma’nın nikâh altında idi. Sabit ise kısa boylu çirkin bir adamdı. Habibe, Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a gelerek:
-“Ey Allah’ın Resulü! Vallahi, Allah’tan korkmasam, kocam yanıma girince suratına tüküreceğim” der. Resûlüllah (aleyhissa-lâtü vesselam):
-“Mehir olarak aldığın bahçeyi geri verir misin?” dedi. Kadın: – “Evet!” dedi.
Kadın bahçeyi Sabite iade etti. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) da onları ayırdı.”

AİLEYE INFAK VE GEÇİM SIKINTISI

37- İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
” Kişinin ailesine infak ettiği, sadakadır. Kişi ailesinin ağzına koyduğu
lokmadan muhakkak sevab alır.”19
“Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffaret olmak için) Allah-u Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile ibtilâ eder.” – Ahmed-

EVLENMEYEN

38 – İbnu Ebi Necih rahimehullah anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Kadını olmayan erkek miskindir, miskindir!” buyurmuşlardır. Yanındakiler:
-“Çokça malı olsa da mı?” dediler.
-“Evet çokça malı olsa da!” buyurdular. Sözlerine devamla:
-“Kocası olmayan kadın da miskinedir miskinedir!” buyurdular. Yanındakiler:
-“Çokça malı olsa da mı?” dediler. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam): -“Evet kadının çok malı olsa da!” buyurdular.20

DÖRT HASLET

39 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Kadın dört hasleti için nikahlanır: Malı, haseb ve nesebi, güzelliği ve dini için. Sen dindarı seç de huzur bul.”21

EVLENMENİN DUASI

40 – Amr İbnu Şu’ayb baba ve dedesinden anlatıyor:
19 Müslim,
20 Rezin
21 Buhârî, Müslim
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Biriniz bir kadınla evlenir veya bir köle satın alırsa şöyle dua etsin:
“Allahım. ben bunun hayırlı olmasını ve hayırlı bir yaratılış üzere olmasını diliyorum. Onun şerrinden ve şerli bir tabiat üzere olmasından sana sığınıyorum. Eğer bir deve satın alırsa, eliyle hörgücünün üstünden tutup aynı şeyi söylesin.”22

EVLENENİ TEBRİK

41 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, evlenen bir kimseyi şöyle tebrik ederdi:
-“Allah sana mübarek kılsın, üzerine bereket indirsin, ikinizin arasını hayırda birleştirsin.”23
Hasan-ı Basrî (r.a) anlatıyor:
“Akil İbnu Ebi Tâlib radıyallâhü anh, Beni Cüşem’den bir kadınla evlenmişti. Onu: “Kaynaşma ve oğullar” dileyerek tebrik ettiler. Fakat o: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın kullandığı tabirlerle dua edin:
-“Allah size (evliliği) mübarek etsin ve size bereket versin” deyin!” dedi.24

NİKAHTA HAYIRLI KADIN

42 – Ebû Hureyre radıyallâhü anhtan: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
22 Ebû Dâvûd
23 Ebû Dâvûd Tirmizî
24
“Kadınlarınızın hayırlısı, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, emrettiği vakit itaat eden, ayrıldığı vakit malını ve iffetini koruyandır.” “25

YAKIŞIRKEN DUA

43 – İbnu Abbâs radıyallâhü anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Sizden kim hanımına temas etmekisteyince: “Allah’ın adıyla!
Allahım, bizi şeytandan uzak tut ve şeytanı da bize vereceğin nasipten
uzak tut!” dese, sonra da Allah bu temastan onlara bir evlad nasip etse, şeytan ona ebediyen zarar vermez.”26

CAHILEYE DEVRi NİKAHLARI

44 – Urve rahimehullah anlatıyor:
“Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ bana anlattı ki:
Cahiliye devrinde dört çeşit nikâh mevcuttu: Bunlardan biri, bugün (dinimizin meşru kıldığı ve) herkesçe tatbik edilen nikâhtır: Kişi. kişiden kızını veya velisi bulunduğu kızı ister, mehrini verir, sonra onunla evlenir.
Diğer bir nikâh çeşidi söyle idi: Kişi, hanımı hayızdan temizlenince: “Falancaya git, ondan hamilelik talep et” der ve hanımını ona gönderirdi. -Kadının o yabancı erkekten hâmile kaldığı anlaşılıncaya kadar, kocası ondan uzak durur, temasta bulunmazdı. O adamdan hamileliği açıklık kazanınca, zevcesi dilerse onunla zevciyât muamelelerine başlardı. Bu nikâh çeşidine asaletli bir evlat elde etmek için başvurulurdu, İşte bu nikâha nikâhu’l-istibza denirdi.
Diğer bir nikâh çeşidi şöyleydi: On kişiden az bir grup toplanır, bir kadının yanına girerler ve hepsi de ona temasta bulunurdu. Kadın hâmile kalıp doğum yaparsa, doğumdan birkaç gün sonra, kadın onlara haber salar, hepsini çağırırdı. Hiçbiri bu davete icabet etmekten kaçamaz,
25 Nesai
26 Buhârî, Müslim, Tirmizî
kadının yanına gelirdi. Kadın onlara: “Hadisenizi hatırlamış olmalısınız, işte şimdi doğum yaptım. Ey falan, çocuk senindir” der, çocuğu bunlardan dilediğine nisbet ederdi. Adamın buna itiraz etmeye hakkı yoktu.
Diğer dördüncü nikâh çeşidi şöyleydi: Çok sayıda insan toplanıp bir kadının yanına girerlerdi. Kadın gelenlerden hiçbirine itiraz edemezdi. Bu kadınlar fahişe idi. Kapılarının üzerine bayraklar dikerlerdi. Bu kadınlarla temas arzu eden herkes bunların yanına girebilirdi. Bunlardan biri hamile kaldığı takdirde, çocuğunu doğurduğu zaman, o adamlar kadının yanında toplanırlar ve kâifler çağırırlardı. Kâifler bu çocuğun, onlardan hangisine ait olduğunu söylerse nesebini ona dâhil ederlerdi. Çocuk da ona nisbet edilir, onun çocuğu diye çağrılırdı. O kimse bunu reddedemezdi.
Muhammed aleyhissalâtü vesselam hak ile gönderilince, bütün cahiliye nikâhlarını yasakladı, sadece insanların bugün tatbik etmekte olduğu nikâhı bıraktı.”27

ANNELERİNE SORMAK

45 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: -“Kızları hakkında kadınlarla istişare edin!”28

FİTNE VE FESAT

46 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Dini ve ahlâkı sizi memnun eden birisi kız talep ederse onu evlendirin. Böyle yapmazsanız, yerzüzünde fitne ve geniş bir fesad çıkar.”29
27 Buharı. Ebû Dâvûd
28 Ebû Dâvûd
29 Tirmizî

ZİNA EHLİ

47 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-” 100 sopa vurulmak cezası ile cezalandırılmış zâni kimse ancak kendisi gibi biriyle evlenebilir.”30

EBEDÎ HARAMLIK

48 – İbnu Abbas radıyallâhü anhümâ’dan nakledildiğine göre:
“Nesebten yedi, sıhriyetten de yedi kişi haram edilmiştir” demiş ve şu ayeti okumuştur. Mealen:
“Size şu kadınları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızları, sizi emzirmiş olan süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, aranızdan zifaf geçmiş olan kadınlarınızdan doğan üvey kızlarınız. Eğer zifaf geçmemişse onların kızlarını nikâhlamakta size günah yoktur. Öz oğullarınızın “hanımlarını nikahlamanız ve iki kızkardeşi birden nikâhınız altına almanız da size haram kılındı…” (Nisa 23)31

RADA’ (SÜT EMME)

49 – Hazreti Ali radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Aziz ve Celil olan Allah, nesebten haram ettiğini sütten de haram
etti.”32
Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
30 Ebû Dâvûd
31 Buhâri, Nikah 24
32 Tirmizî
“Ebû’l-Ku’ays’ın kardeşi Eflah, örtünmeyi emreden ayet indikten sonra yanıma girmek için izin istedi. Ben:
“Allah’a yemin olsun, Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’dan izin istemedikçe ben ona girme izni vermeyeceğim! Çünkü onun kardeşi Ebû’l-Ku’ays beni emziren kimse değildir, beni Ebû’l-Ku’ays’ın hanımı emzirdi!” dedim. Derken yanıma Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) girdiler.
-“Ey Allah’ın Resulü, dedim. Ebû’l-Ku’ays’ın kardeşi Eflah yanıma girmek için izin istedi. Ben sizden sormadıkça izin vermekten imtina ettim!” dedim. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Amcana izin vermekten seni alıkoyan sebep ne?” buyurdular. Ben:
-“Ey Allah’ın Resulü! dedim. Beni emziren erkek değil. Beni onun hanımı emzirdi” dedim. Resûlüllah yine:
-“Sen onun girmesine izin ver. Zira o senin amcandır, Allah iyiliğini versin” buyurdular.
(Urve devamla der ki:) işte bu sebeple Hazreti Ayşe radıyallâhü anhâ:
-“Neseb sebebiyle haram kıldıklarınızı emme sebebiyle de haram kılın!” derdi.”33

AZI DA ÇOĞU DA

50 – Katâde anlatıyor:
ibrahim Nehâ’î’ye yazarak emme (radâ) hakkında sordum. Bana: “Şureyh bize Hazreti Ali ve İbnu Mes’ud radıyallâhü anhümâ’nın, -“Emmenin azı da çoğu da haramı sabit kılar” dediklerini yazdı.”34

ÖFKE

51 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), bana:
-“Ben senin bana kızdığın ve benden razı olduğun zamanları biliyorum” buyurdular. Ben:
33 Buhâri, Müslim
34 Nesâî
-“Bunu nereden anlıyorsunuz?” diye sordum.
-“Benden razı oldun mu bana: “Hayır Muhammed’in Rabbine yemin Bolsun! ” diyorsun. Bana öfkeli olunca: “Hayır! ibrahim’in Rabbine yemin olsun!” diyorsun” dedi. Ben:
“Doğru, ey Allah’ın Resulü, ben sadece senin adını terkederim?” dedim.”35

ÜÇ TALAKTAN SONRA

52 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Bir adam hanımını üç talakla boşadı. Kadınla bir başka adam evlendi, ancak bu adam da kadını temasdan önce boşadı. Kadın tekrar önceki kocasına dönmek istemişti. Resûlullah aleyhisalâtu vesselâm’a bu hususta soruldu:
-“Hayır! ikincisi kadının balcığından tatmadıkça önceki tadamaz!” buyurdular.36

ADALET

53 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Kimin iki hanımı olur ve aralarında adaletli davranmazsa Kıyamet günü (vücudunun) yarısı düşük olarak gelir.”
Diğer bir rivayette “Bir tarafı felçli olarak gelir” denmiştir.37

KALBEN BÎR TARAFA MEYİL

54- İbnu Ömer r.a rivayet ediyor:
35 Buhârî, Nikah 108
36 Buhârî, Müslim
37 Ebû Dâvûd Tirmizî
-“Kocanın hanımı üzerindeki haklarından bazıları şunlardır: Koca, hanımını cinsî münâsebete çağırdığı zaman, deve üzerinde de olsa davete »icabet etmek. Müsâadesi olmadan, evinden bir şey vermemek. Şayet izinsiz bir şey verecek olursa, sevabı kocasına günahı kendisine olur. Müsâadesi olmadan oruç tutmamak. Şayet kocası müsâade etmeden nafile oruç tutacak olursa, açlığı ve susuzluğu yanına kalır; orucu kabul olmaz. Kocasının müsâadesini almadan evden çıkacak olursa, eve dönünceye veya tövbe edinceye kadar melekler ona lanet ederler.””38

İZİN İSTEDİ

55 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam hastalandığı zaman kadınlarını çağırdı, yanında toplandık.
-“Ben sizleri teker teker dolaşacak durumda değilim. Uygun görürseniz Âişe’nin yanında kalmama müsaade edin, orada kalayım” buyurdular. Kadınlarda kendisine izin verdiler.”39

ANLAŞMA

56- Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ:
“Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz
çevirmesinden korkarsa, bazı fedâkârlıklarla sulh olup aralarını
düzeltmelerinde onlar için bir günah yoktur. Sulh ise daha hayırlıdır..” (Nisa 128) Ayeti hakkında dedi ki:
“Bu âyet, şöyle bir kadın hakkında inmiştir:
“Bir erkeğin nikâhı altındadır, ancak erkek onunla beraberliği fazla istememektedir, onu boşayıp bir başkasıyla evlenmeyi arzulamaktadır. Ona kadın:
38 Beyheki
39 Ebû Dâvûd
“Beni boşama, yanında tut, dilersen bir başkasıyla da evlen. Sen bana infak ve gece ayırma hususunda serbestsin” der. İşte ayette geçen şu meal »bu mânayadır:
“Bazı fedakârlıklarla sulh olup aralarını düzeltmelerinde onlar için bir günah yoktur. Sulh ise hayırlıdır.”40

ŞARTLI EVLİLİK

57- Hazreti Ömer radıyallâhü anh demiştir ki: “Bir adam bir kadınla eşlenir, nikâh sırasında kadını kendi memleketinden dışarı çıkarmama şartını kabul ederse, bilahare kadın razı olmadıkça, onu dışarı çıkaramaz.”4

KADIN KADINA

58 – İbnu Mes’ud radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Kadın kadına bir örtünün altında yakın olmamalıdır, onu tutup kocasına vasfeder de adam görmüş gibi olur.”42

ÇEHİZ

59 – Ata İbnu Yesâr rahimehullah anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam Hazreti Fâtıma radıyallâhü anhâ’ya çehiz olarak kadife bir örtü, bir su kabı ve içerisi izhirle doldurulmuş bir minder verdi.”43
Hazreti Ali radıyallâhü anh anlatıyor:
40 Buhâri, Müslim
41 Tirmîzî
42 Ebû Dâvûd Buharı
43 Nesâî
-“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın kızı (Fâtıma gerdek gecesi)
bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.”

YETİM BÜYÜTEN ANNE

60 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
“Allah-û Teâlâ benden önce Cennet’e girmeyi bütün insanlara haram etmiştir. Fakat sağımda beni geçmeye çalışan bir kadın gördüm ve “beni geçmek isteyen bu kadın kimdir?” dedim. Denildi ki; Yâ Muhammed, bu genç yaşında kocası ölen güzel bir kadındır ki; yanındaki yetim çocukları (bütün sıkıntılara katlanarak namus ve iffetiyle) onların başını bekledi ve onları büyüttü, işte mükâfat olarak Allah-û Teâlâ ona bu mertebeyi verdi

EN SEVİMSİZ ŞEY

61 – Muharrib İbnu Disar, İbnu Ömer radıyallâhü anhüma’dan naklen anlatıyor: “Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
– “Allah’ın, helal kıldıkları arasında en sevmediği şey boşanmadır. Diğer bir rivayet: “Allah’ın en sevmediği helal, talaktır.”45

YASAKLANAN BOŞAMA

62 – Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
44 Haraiti. ihya
45
“Kadın beş vakit namazını kılar. Ramazan orucunu tutar, kendisini yabancıdan korur ve kocasına itaat ederse, Rabb’ının Cennetine girer.”

ŞAKASI YOK

63 – Yine Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Üç şey vardır ki, onların ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir: Nikâh, talak, köle azad.”46

ŞEYTANIN TASALLUTU

64 – Hazreti Câbir radıyallâhü anh anlatıyor: •”Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Şurası muhakkak ki kadın, şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Biriniz yabancı bir kadında hoşuna giden bir husus görürse, hemen kendi hanımına gelsin; zira bu, nefsinde uyananı giderir.”47

DÜNÜR ÜSTÜNE DÜNÜRLÜK

65 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor:
“Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam, kişiyi, kardeşi bir kızı isteme sırasında o kıza talip olmaktan nehyetti.
-“Ne zaman isteyen vazgeçer veya kendine izin verirse o takdirde tâlib olabilir” buyurdu.48
46 Ebû Dâvûd Tirmizî
47 Müslim, Ebû Dâvûd
48 Buhârî, Müslim

EVİNİ GÖRSÜN

66 – Hazreti Câbir radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissâlâtü vesselam buyurdular ki:
“Biriniz bir kadının talibi olunca, onun kendini evlenmeye davet eden yerini görmeye muktedirse, onu hemen yapsın.”49

ORTA YOL

67 – Hazreti Âişe (radıyaliâhü anhâ) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdu:
-“Bil ki, ben. hem uyurum, hem namaz kılarım; oruç da tutarım. kadınlarla evlenirim de. Ey Osman, Allah’tan kork, zira ehlinin senin üzerinde hakkı var, müsafirin senin üzerinde hakkı var, nefsinin senin üzerinde hakkı var. Öyle ise bâzan oruç tut, bâzan ye. Namaz da kıl, uykunu da al.”50

MEHRİN EN FAZLASI

68 – Ebû’l-Acfâ es-Sülemi anlatıyor:
“Birgün, Hazreti Ömer radıyallâhü anh, cuma hutbesi verdi ve hutbede şöyle söyledi:
-“Sakın, kadınların mehirlerini artırmayın. Zira bu, eğer dünya için bir şeref, âhiret için de bir takva olsaydı buna en çok Resûlullah lâyık idi. Halbuki O, kadınlarından veya kızlarından hiç birine oniki ukiyyeden fazla mehir takdir etmemiştir.”51
-1 Ukiyye yaklaşık1283 gr.
49 Ebû Dâvûd
50 Ebû Dâvûd
51 Ebû Dâvûd, Tirmizî
Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ’ya:
-“Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın hanımlarına verdiği mehir ne idi?” diye sorulmuştu şu cevabı verdi:
-“Oniki ukiyye ve bir neşş idi. Neşş nedir biliyor musunuz? Yarım ukiyyedir. Bunun tamamı beşyüz dirhem eder.”52 1 dirhem 3.4gr.
Hazreti Enes radıyallâhü anh anlatıyor:
“Abdurrahman İbnu Avf radıyailâhü anh Medine’ye gelince Resûlullah aleyhissalâtü vesselam onu Sa’d İbnu Rebi el-Ensâri ile kardeş yaptı, el-Ensari (zengin birisiydi ve) iki hanımı vardı. Abdurrahman’a malını ve ehlini yan yarıya paylaşmayı teklif etti. Abdurrahman:
-“Allah malını ve ehlini sana mübarek kılsın. Bana pazarı göster yeter!” dedi. Pazara geldiler. O gün keş ve yağ alıp satmaktan bir miktar kazanç elde etti. Bir müddet sonra. Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, onunla karşılaşınca, üzerinde sürünme maddesinin izlerini gürdü ve:
-“Hayırdır! Neler oldu Ey Abdurrahman?” diye sordu.
-“Ensârî bir kadınla evlendim!” dedi. Resûlullah:
-“İyi de kadına mehir olarak ne verdin?” buyurdu. Abdurrahman:
“Bir nevat (yakalaşık 17 gram) altın!” deyince. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Bir de ziyafet ver, bir tek koyunla da olsa!” diye, ferman etti.”53

KIZ ÇOCUĞU

69 – İbnu Abbas radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
“Her kimin iki kız çocuğu olur ve yanında bulundukları müddetçe onlara hüsn-ü muamelede bulunursa, mutlaka onlar, o adamı cennete götürür.” Ibn
52 Müslim, Ebû Dâvûd
53 Buhârî
DEYYUS
70 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki: “Üç kişi vardır, Kıyamet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının hukukuna riayet etmeyen kimse, erkekleşen kadın, ve deyyus kimse.”54
(Deyyus, kadınını yabancı erkeklerden kıskanmayan kimse) ÜÇ ŞEY
71- Ebû Berze el-Eslemi radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Sizin hakkınızda en ziyade korktuğum şey, zenginlik hırsı ile mideleriniz ve ferçlerinizin şehvetleri, bir de fitnelerin şaşırtmalarıdır.”55

ZİNA VE ÎMAN

72 – Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
“Karısının kötü huyuna tahammül eden erkeğe. Allah-û Teâlâ ibtilaya sabreden Eyüp Aleyhisselâm’a yerdiği mükafat gibi, mükâfat verir.
54 Nesâî, Zekat 69
55 Müsned
Kocasının kötü huyuna tahammül eden kadına da, Firavn’ın nikahında bulunan Âsiye’ye verdiği mükâfatı verir.””56

ZÎNA

73- Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Kişi zina edince iman ondan çıkar ve başının üstünde bir bulut gibi asılı durur. Zinadan çıkınca iman adama geri döner.”57
İmam Mâlik rahimehullah a ulaştığına göre:
“Ümmü Seleme radıyallâhü anhâ, Efendimiz’den sormuştur:
-“Ey Allah’ın Resulü! Aramızda salihler mevcut iken bizler helak mi olacağız? ” Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Evet. buyurmuşlardır, pislik (zina) artarsa!”58

ÖNCE TEŞVİK

74- Hazreti Enes radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
Sizden biriniz (münâsebette bulunacağı zaman) ailesine, hayvan gibi çullanmasın.
Aralarında (teşvik ve tahrik edici) vasıta olsun” buyurdu. -Bu vasıta nedir, Ya Resûlallah?” diye sorulunca, Resûli Ekrem: -“Öpmek ve şehveti tahrik edecek sözlerdir” buyurmuştur. devs. Deylemi
56 ihya
57 Ebû Dâvûd
58 Muvatta

KIZ MI ERKEK Mİ?

75- Hazreti Sevbân radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselama yahudilerden bir âlim geldi.
-“Ben sana bir peygamber veya bir veya iki kişiden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir şey sormak için geldim” dedi.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Söylediğim takdirde sana faydası olacak mı?” buyurdular.
-“Kulaklarımla dinlerim” dedi.
-“Sor!” buyurdular.
-“Sana çocuktan soracağım” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Erkeğin suyu beyazdır. Kadının suyu ise sarıdır, ikisi birleşir ve erkeğin menisi kadının menisine üstün gelirse Allah’ın izniyle çocuk erkek olur. Kadının menisi erkeğin menisine üstün gelirse çocuk Allah’ın izniyle kız olur” buyurdular. Yahudi:
-“Vallahi doğru söyledin! Sen gerçekten hak peygambersin” dedi ve ayrıldı. Resûlullah aleyhissalâtü vesselam:
-“Bu adam bana soracağını sordu. Ben bunlardan birşey bilmiyordum. Tâ ki Allah onları bana bildirdi” buyurdular.59
76 – Beyheki rivayet ediyor:
“Bir zaman gelecek, kişinin helaki, karısının anne-babasının ve çocuklarının elinde olacaktır. Bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri kendisinden isterler. Adam bu sebeple tehlikeli işlere girerek dîni gider ve kendisi de helak olur.”
59 Müslim
77 – Hazreti Cerir radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’a ani bakıştan sordum.
Bana:
-“Nazarını hemen çevir!” buyurdu.60
Hazreti Büreyde radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, (nikâhınız altında olmayan kadınlara bakmayı yasaklayan ayeti kerime inince, gözümüz birden kayarsa ne yaparız diyen) Hazreti Ali radıyallâhü anh’a buyurdular ki:
— Ya Ali, ennazratül ûlâ lek, vessânî aleyk
“Ey Ali, ilk bakış lehinedir, ama ikinci bakış aleyhinedir. (Bakışına bakış ekleme)”61

KADINLAŞAN ERKEK VEYA ERKEKLEŞEN KADIN (MUHANNIS)

78 – İbnu Abbâs radıyallâhü anhümâ anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam erkeklerden kadınlaşanları, kadınlardan da erkekleşenleri lanet etti ve:
-“Onları evlerinizden çıkarın!” buyurdu.62

YOLDA YÜRÜRKEN

79 – Ebû Üseyd radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, mescidden çıkıyordu. Yolda kadınlarla erkeklerin karışmış vaziyette olduklarını görünce, kadınlara:
-“Sizler geride kalın. Yolun ortasından gitmeyin, kenarlarından gidin!” buyurdu. Bundan sonra, kadınlar nerdeyse duvara değecek şekilde
60 Müslim, Tirmizî
61 Tirmizî, Ebû Dâvûd
62 Buhârî. Ebû Dâvûd
yürürdü. Bazan bu değmeler sebebiyle, elbisesinin duvara takıldığı olurdu.”63
İbnu Ömer radıyallâhü anhüm anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam, erkeğin iki kadın arasında yürümesini yasakladı.”64

DIŞARI ÇIKMAK

80 – İbnu Mes’ud radıyallâhü anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki: -“Kadın avrettir, dışarı çıktı mı şeytan onu görür olur.”65

İNSANLARIN KÖTÜ ZANNINA SEBEP OLMA

81- Hazreti Enes radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtü vesselam kadınlarından biriyle beraber idi. Yanından bir adam geçti. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) adamı çağırarak:
-“Bu benim hanımımdır!” dedi. Adam:
-“Ey Allah’ın Resulü! Ben herkesten şüphe etsem de sizden şüphe etmem!” deyince, Resûlullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Şeytan insana, kanın girdiği gibi girer” buyurdular.66

YALNIZ KALMAK

82 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor:
“Hazreti Ömer radıyallâhü anh, el-Cabiye’de bize hitaben:
63 Ebû Dâvûd
64 Ebû Dâvûd
65 Tirmizî
66 Müslim
“Ey insanlar, dedi. Ben, (şu hutbeyi okumak üzere) aranızda kalkıyorum, tıpkı, Resülullah aleyhissalâtü vesselâm’ın da bizim aramızda kalktığı gibi. (O kalkıp) şöyle demişti:
—”Size Ashabımı, sonra da onların peşinden gelecekleri (sonra da bunların peşinden gelecekleri) tavsiye ediyorum.
Daha sonra yalan, öylesine yayılacak ki. kişi, kendisinden yemin taleb edilmediği halde yemin edecek, şahidliği istenmediği halde şehadette bulunacak.
Haberiniz olsun, bir erkek (nikâhsız olarak) bir kadınla baş başa kaldı mı onların üçüncüsü mutlaka şeytandır.
Size cemaati tavsiye ederim. Tefrikadan (ayrılıkçılıktan) sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden ise uzak durur.
Kim cennetin ortasını dilerse, cemaatten ayrılmasın. Kimi yaptığı hayır sevindirir ve kötülüğü de üzerse, işte o, mü’mindir.”67

200 YILINDAN SONRA

83 – Ebu Ya’la rivayet ediyor:
“ikinci (Hicri) asırdan sonra insanların en hayırlısı, gaailesi az ve çoluk çocuğu olmayan kimsedir.””68

ÖRTÜNMEK

84 – Ümmü Seleme radıyallâhü anhâ anlatıyor:
“Ben Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın yanında idim. Yanında Meymune Binti Haris radıyallâhü anhâ da vardı. (Bu esnada) İbnu Ümmi Mektum bize doğru geliyordu. -Bu vak’a, örtünmekle emredilmemizden sonra idi- ve yanımıza girdi. Resûlullah aleyhissalâtü vesselam bize:
67 Müslim
68 ihya
-“Ona karşı örtünün!” diye emretti. Biz:
-“Ey Allah’ın resulü! O, âmâ ve bizi görmeyen (ve varlığımızı tanımayan) bir kimse değil mi?” dedik. Bunun üzerine:
-“Siz de mi körlersiniz, siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu.69

İYİ DAVRANIN

85 – Ebû Hüreyre (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Kadınlara iyi davranın, zira kadın bir eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Eyeği kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara iyi davranın .”70
Amr lbnu ‘l-Ahvas (radıyallâhü anh) anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: “Kadınlara iyi davranın. Çünkü onlar sizin yanınızda esirler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. istemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızda.”71

KADININ HAKLARI

86 – Hakim İbnu Mu’âviye, babası Muaviye (radıyallâhü anh)’den
69Ebû Dâvûd 70Buharı, Nikah 79
71Tirmizî, Tefsir
anlatıyor:
-“Ey Allah’ın Resulü! dedim, bizden her biri üzerinde, hanımının hakkı nedir?”
-“Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, çirkin görmemen, evin içi hariç onu terk etmemen.”72

CENNETE GİRER

87 – Ümmü Seleme (radıyallâhü anhâ) anlatıyor:
“Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.”73

MELEKLER GADAP EDER

88 – Ebû Hüreyre (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
-“Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin-ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan razı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.”
Bir başka rivayette: “Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler” denmiştir.74

HAYIRLI KADIN

89 – Ebû Hüreyre (radıyallâhü anh) anlatıyor:
-“Ey Allah’ın Resulü dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?”
72 Ebû Dâvûd, Nikah 42 73Tirmizî, Rada 10
74Buhârî. Nikah 85
-“Kadınlarınızın hayırlısı, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, emrettiği vakit itaat eden. ayrıldığı vakit malını ve iffetini koruyandır” diye cevap verdi.”75

KOCAYI ŞİKÂYET VE NETİCESİ

90 – Ebû Said (radıyallâhü anh) anlatıyor:
“Safvân İbnu Muattal (radıyallâhü anh)’ın hanımı, yanında Safvân da bulunduğu bir anda Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a gelerek:
-“Ey Allah’ın Resulü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!” dedi. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), hanımının bu söyledikleri hakkında Safvân’a sordu. Safvân:
-“Ey Allah’ın Resulü! “Namaz kıldığım zaman dövüyor” sözüne gelince, o bir rekatte uzun iki sûre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım” dedi. Resûlüllah kadına:
-“insanlara tek surenin okunması yeterlidir” buyurdu, Safvân devam etti:
“Oruç tuttuğum zaman bozduruyor” sözüne gelince, Hanımım oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum.” dedi. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
“Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!” buyurdular. Safvân devamla:
“Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir aileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz” diye açıklama yaptı. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
“Ey Safvân. uyanınca namazını kıl!” buyurdular.76
7SNesâi. Nikah 14
76 Ebû Dâvûd. Savm 74

EV IŞI GÖRMENİN FAZİLETİ ve HAZRETİ FATIMA

91 – Ebû’l – Verd İbnu Sümâme anlatıyor: “Hazreti Ali (radıyallâhü anh) İbnu Ağyed’e dedi ki:
“Sana kendimden ve Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) ‘ın kızı Fâtıma (radıyallâhü anhâ)’dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi-bahsedeyim mi?”
-“Evet, bahsedin!” dedim. Bunun üzerine:
-“Fâtıma radıyallâhü anhâ değirmen çevirirdi: elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah’a bir kısım köleler getirilmişti.. Fâtıma ‘ya:
-“Babana kadar gidip bir köle istesen!” dedim. Gitti. Aleyhisselâtu vesselâm’ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resûlüllah Fâtıma’ya gelerek:
-“Kızım ihtiyacın ne idi?” diye sordu. Fâtıma sükût edip cevap vermedi. Ben araya girip:
-“Ben anlatayım Ey Allah’ın Resulü!” dedim ve açıkladım: “Fatma’nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Resûlüllah:
-“Ey Fâtıma, Allah’tan kork, Allah’a olan farzlarını eda et, ailenin işlerini yap. Yatağına girince otuzüç kere sübhanallah, otuzüç kere elhamdülillah, otuzüç kere Allahuekber de. Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır..” buyurdular. Fâtıma (radıyallâhü anhâ):
-“Allah’dan ve Allah’ın Resulünden razıyım” dedi. Resûlüllah ona hizmetçi vermedi.”77
77 Buhârî, Fedail-ul Ashab 9

HÜRMET

92- Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki:
“Eğer bir kimsenin bir başkasına secde etmesini emretseydim, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim ve eğer bir erkek karısına kırmızı bir dağdan siyah bir dağa ve siyah bir dağdan kırmızı bir dağa taş taşımayı emretseydi, uygun olan, kadının bu emri yerine getirmesidir.”78
Abdullah İbni Ebi Evfa radıyallâhü anh anlatıyor:
“Hazreti Muaz Şam’dan dönünce Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a secde etmişti. Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) hayretle :
-“Ey Muaz! Bu da ne?” dedi. O açıkladı:
-“Şam’a gitmiştim, onların reislerine ve patriklerine secde ettiklerine rastladım, içimden, aynı şeyi size yapmak arzusu geçti.” Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam), bunun üzerine:
-“Bunu yapmayın! Zira, şayet ben, bir kimseye, Allah’tan başkasına secde etmeyi emretseydim, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. Muhammed’in nefsi elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, bir kadın, kocasının hakkını eda etmedikçe Rabbinin hakkını da eda edemez. Kadın (deve sırtındaki) semere binmiş iken kocası nefsini talep edecek olsa, kadın bu isteğe mani olamaz.”

RESÜLÜLLAHIN EV HALI

93 – Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor:
-“Peygamberimizin ev halkının, bazan bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.”
Ebû Seleme der ki: “Ben Âişe radıyallâhü anhâ’dan sordum:
-“Öyleyse bu esnada ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi:
-“İki siyah… Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularımız vardı. Onlar
78
Buhârî
sadakatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi.
Süleyman İbnu Surad radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlüllah aleyhissalâtü vesselam bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin üç gece kaldık.
Hazreti Ebû Hureyre radıyallâhü anh anlatıyor:
“Resûlüllah aleyhissalâtü vesselama bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca:
-“Elhamdülillah, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.

ÇOCUK KİMDE

94 – Amr İbnu Şuayb babası vasıtasıyla dedesinden (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselâm)’a bir kadın gelerek:
-“Bu çocuğa karnım yuva, göğsüm içecek, kucağım da kundak olmuş iken. babası beni boşadı ve onu da benden koparıp almak istiyor!” diye şikâyet etti. Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselam):
-“Sen evlenmedikçe, çocuğa sen layıksın!” cevabını verdi.”79
Ebû Hureyre (radıyallâhü anh) anlatıyor.
“Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselam) bir oğlan çocuğunu, baba veya annesini seçmede muhayyer bıraktı. Çocuk annesini seçti ve onun elinden tuttu. Annesi de çocuğu alıp götürdü.”80

EN HAYIRLI

. 95 – Hazreti Ebû Hureyre (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlakça en güzel olanıdır.
79Ebû Dâvûd 80 Tirmizî
En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.” 81

HANIMI YALNIZ BIRAKMA

96- İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdular: “Bir erkek, yanında mahremi bulunmayan (yabancı) bir kadınla yalnız kalmasın!” Bunun üzerine bir adam kalkarak:
-“Ey Allah’ın Resulü, kadınım hacc için yola çıktı, ben ise savaşa yazıldım!” dedi. Resülullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Öyleyse git hanımına yetiş, onunla hacc yap!” diye emretti.”82

ŞEYTANSIZ İNSAN OLMAZ

97 – Hazreti Âişe radıyallâhu anhâ anlatıyor:
“Resülullah aleyhissalâtü vesselam bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve:
-“Kıskandın mı yoksa?” dedi. Ben de:
-“Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?” dedim. Resülullah (aleyhissalâtü vesselam):
-“Sana yine şeytanın gelmiş olmalı” dedi. Ben: -“Benimle şeytan mı var?” dedim. -“Şeytanı olmayan kimse yoktur” dedi. -“Seninle de var mı?” dedim.
-“Evet, Ancak ona karşı Allah bana yardım etti de müslüman oldu. buyurdu.83
81 Tirmizî. Ebû Dâvûd
82 Buhâri, Müslim
83
Müslim.Münafikun 70

EBU ZER HADÎSİ

98 – Hazreti Âişe (radıyallâhü anhâ) anlatıyor:
“Onbir kadın oturup, kocalarının ahvalini haber vermede ve hiçbir şeyi gizlemiyecekleri hususunda birbirlerine kesin söz verip anlaştılar:
Birincisi :
-“Benim kocam (yalçın) bir dağın başındaki zayıf bir devenin eti gibidir. Kolay değil ki çıkılsın. semiz değil ki götürülsün ” dedi. (Yani kocasının sert mizaçlı, huysuz, gururlu oluşuna, ailenin kendisinden istifade etmediğine işaret etti.)
ikincisi:
-“Ben kocamın haberini faş etmek istemem, çünkü korkarım. Eğer zikretmeye başlarsam büyük-küçük herşeyini söyleyip bırakmamam gerekir” dedi.. (Bu sözüyle kocasının çok kötü olduğuna işaret etti).
Üçüncüsü :
-“Benim kocam uzun boyludur, konuşursam, boşanırım, konuşmazsam muallakta bırakılırım ” dedi. (Bu da kocasının akılca kıt olduğunu belirtmek istedi).
Dördüncüsü:
-“Kocam Tihâme gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuktur. Ne korkulur, ne usanılır” dedi.
Beşincisi:
-“Kocam içeri girince pars, dışarı çıkınca arslan gididir. Bana bıraktığı (ev işlerinden hesap) sormaz” dedi.
Altıncısı:
-“Kocam, yedi mi çokyer, içti mi sömürür, yattı mı sarınır. Benim kederimi anlamak için (elbiseme) elini sokmaz.”
Yedincisi:
“Kocam tohumsuzdur. Her dert onundur. Başımı yarar, vücudumu yaralar, herşeyi toplar, (her eline geçeni, vurur)” dedi.
Sekizincisi:
-“Onun (vücuduna) dokunmak tavşana dokunmak gibi (yumuşak)tır. Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar” dedi.
Dokuzuncusu:
-“Kocamın direği yüksektir (evi rahattır), kılıcının kını uzundur (boylu posludur), ocağının külü çoktur, evi meclise yakın (misafirperver) bir adamdır” dedi.
Onuncusu:
-“Kocam zengindir, hem de ne zengin! Artık akıl ve hayalinizden geçen her hayrın sahibidir. Onun çok devesi vardır. Develerin, çökecek yerleri çok, yaylakları azdır. Çalgı sesini (ziyafeti) duydular mı kesileceklerini anlarlar.
Onbirincisi:
-“Kocam Ebû Zerr’dir. Amma ne Ebû Zerr’dir! Anlatayım: Kulaklarımı zinetlerle doldurdu, bazularımı yağla tombullaştırdı. Beni hoşnut kıldı, kendimi bahtiyar ve yüce bildim. O beni Şıkk denen bir dağ kenarında bir miktar davarla geçinen bir ailenin kızı olarak buldu. Beni atları kişneyen, develeri bögüren, ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan müreffeh ve mesud bir cemiyete getirdi. Ben onun yanında söz sahibiyim, hiç azarlanmam. (Akşam) yatar sabaha kadar uyurum. Doya doya süt içerim. Ebû Zerrin annesi de var: Ümmü Ebû Zerr. Ama o ne annedir! Onun zahire anbarları büyük, hararları iri, evi geniştir. Ebû Zerr ‘in oğlu da var. Ama ne nezaketli gençtir o. Onun yattığı yer, kılıcı çekilmiş kın gibidir. Onu dört aylık bir kuzunun tek budu doyurur, (az yer). Ebû Zerr’in bir de kızı var. Ama o ne terbiyelidir. Babasına itaatkârdır. Anasına da itaatkârdır. Vücudu elbisesini doldurur. Endamıyla (kuma ve akranlarını) çatlatır.
Ebû Zerr’in bir de cariyesi var. O ne sadakatli, ne iyi câriyedir. Aile sırrımızı kimseye söylemez, evimizin azığını asla ifsad ve israf etmez, evimizde çer çöp bırakmaz, temiz tutar. Namusludur, eve kir getirmez.
Bir gün Ebû Zerr evden çıktı. Her tarafta süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakta idi. Yolda, bir kadına rastladı. Kadının, beraberinde, pars gibi çevik iki çocuğu vardı, koltuğunun altından kadının memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını -sevmiş olacak ki) beni bıraktı, onunla evlendi. Ondan sonra ben de şeref sahibi bir adamla evlendim. O da güzel ata binerdi. Hattâ mızrağını alır ve akşam üzeri deve ve sığır nevinden birçok hayvan sürer, bana getirirdi. Getirdiği her çeşit hayvandan bana bir çift verirdi. Ve bana:
-“Ey Ümmü Zerr! Ye, iç ve akrabalarına ihsanda bulun! ” derdi. Ümmü Zerr der ki: “Buna rağmen, ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, Ebû Zerr’in en küçük kabını dolduramaz.”
Bu hadisi rivayet eden Hazreti Âişe (r.a.) der ki: “Resûlüllah
(aleyhissalâtü vesselam)
-“Ey Âişe, buyurdular, ben sana Ebû Zerr’in Ümmü Zerr’e nisbeti gibiyim. (Şu farkla ki ben seni boşamadım. Biz beraber yaşayacağız).”84

BUĞZ ETME!

99 – Hazreti Cabir (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam buyurdular ki:
-“Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına bugzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”85
NOKSANLIK
100 – İbnu Ömer radıyallâhü anhüma anlatıyor: “Resûlüllah (aleyhissalâtü vesselam):
-“(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!” demişti, içlerinden dirayetli bir kadın:
-“Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?” diye sordu.
-“Aklınızın noksanlığı, şahidlikte. iki kadının şehadetinin bir erkek şehadetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır” cevabını verdi.”86

84
Buhârî, Nikah 82
85
Müslim, Rada 61
86 Ebu Davut, Sünnet 16

SADAKA RASULÜLLAHİ SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM

http://home.arcor.de/islam_kadin/download.html
———————————————-

İslam Ailesi Prof.Dr. Hayreddin KARAMAN

İnsan için cemiyet, cemiyet için de aile ne kadar önemli ise, Hak Din’in en son ve en kâmil tebliğcisi ve uygulayıcısı Fahr-i Kâinat (s.a.s.) Efendimiz de aileye o kadar önem ve değer vermiştir. Çünkü O’nun tebliğ ve tatbik ettiği dinin Vâzı’ı ile kâinatın Yaratıcısı birdir; Vahid, Ehad, Hakîm ve Alîm olan Allah’ın iki eseri (din ve insan) arasında çelişkinin bulunmaması, birinin diğerine elbise ile vücut gibi uyması tabiîdir.

Kur?ân’ın ve Hz. Peygamber’in, yani İslâm’ın aileye verdiği yer ve önem, şu tedbirler ve talimat tablosunda açıkça görülmektedir:

1. Allah Teâlâ’nın insanlığa örnek olarak sunduğu Sevgili Resûlü (s.a.s.) bizzat evlenmiş, aile kurmuş; baba, dede, eş, kayınpeder, enişte gibi aileye bağlı sıfatlarla örnek davranışlar ortaya koymuştur. İlk evliliğini yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş yaş büyük ve dul olan bir hanımla (Hatice annemizle) yapmış, elli yaşına varıncaya kadar bütün gençliğini bu tek hanımıyla yaşamış, çevresinde yaygın bir âdet olmasına rağmen ikinci bir eş edinmemiştir. Neslini devam ettiren çocuklarının da annesi olan sevgili eşi vefat ettikten sonra yaşlı, genç birden fazla hanımla evlenmiş ve geride kalan on üç yılını bu hanımlarına manevi zenginlik ve mutluluk bahşederek geçirmiştir. O’nun gençliğini yaşlı, dul ve tek hanımla geçirmesi evlilikte cinselliğin önüne geçen amaçların bulunduğunu ve gerektiren ciddî bir sebep bulunmadıkça ailenin tek hanımla kurulacağını göstermektedir. Daha sonraki eşlerini edinmesinde her birine ait siyasî, içtimaî, ahlâkî, dinî ve tarihî sebepler ve hikmetler vardır. Ayrıca ümmetinde, çeşitli zaman ve zeminlerde birden fazla hanımla evlenme bir sosyal vakıa olacağından bunlara, Allah’a kulluk çerçevesinde bir aile hayatı yaşamanın eşi bulunmaz örneği verilmiştir.

2. Peygamberimiz, evlenmeyi teşvik etmiş, Allah’a daha fazla ve daha iyi kulluk edebilmek için evlenmeyi, aile hayatını terk etmek isteyenleri bundan vazgeçirmiştir. Sahabeden üç kişi Resûlüllah’ın eşlerinden birine, O’nun günlük ibadet hayatını sormuşlar, durumu öğrenince kendi ibadetlerini az bulmuşlar ve o andan itibaren kendilerini ibadete vermeyi kararlaştırarak; birisi gece sabahlara kadar namaz kılmaya, ikincisi her gün oruç tutmaya, üçüncüsü de aile hayatı ile ilgisini kesmeye azmetmişlerdi. Hz. Peygamber, bunların yaptıklarını öğrenince yanlarına geldi ve şöyle buyurdu: “Yemin ederim ki, ben hepinizden daha fazla Allah’tan korkar ve O’nun koyduğu sınırlara riayet ederim, fakat (aynı zamanda) nafile oruç tuttuğum da olur, tutmadığım da; gece namaz da kılarım, uyku da uyurum; kadınlarla da evlenir aile hayatı yaşarım; imdi kim benim yolumdan ayrılırsa benden değildir.” (Buhari, “Nikâh”, l)

O (s.a.s.), gençlere hitaben şöyle buyuruyor: “İmkân bulanlarınız evlensin; çünkü gözü ve iffeti en iyi koruyan evliliktir…” (Buhari, “Nikâh”, 2-3.)

Resûlüllah’ın talimatından çıkan sonuca göre imkânı müsait ve evlilik hukukuna riayet edebilecek olan kimselerin evlenmeleri gereklidir.

3. İslâm evlenmeyi kolaylaştırmış, şekil şartlarını ve maddî külfeti asgariye indirmiştir. Şahitler huzurunda yapılmak veya akitten sonra uygun bir şekilde ilân edilmek şartıyla tarafların veya vekillerinin, yahut da velilerinin bir araya gelerek irade beyanında bulunmaları (“seninle evlendim”, “seni eş olarak kabul ediyorum” gibi örf ve adete uygun kesin kabul ifade eden bir ifadede bulunmaları) evliliğin oluşması için yeterlidir. Erkeğin kadına vereceği veya borçlanacağı mal (mehir) duruma göre sembolik düzeyde olabilmektedir. Akit esnasında mehrin zikredilmemiş olması akdin sıhhatine mani değildir. Ama bu durumda yine mehr-i misil verilmesi gerekir.

4. Evlenmek, aile kurmak isteyip de maddî, manevî engeller yüzünden bunu gerçekleştiremeyenlere yardım edilmesi, evlenmelerinin sağlanması istenmiştir. Peygamberimizin ve eşlerinin büyütüp yetiştirerek, cariye ise azad ederek, engeli varsa yardımcı olarak evlendirdiği birçok erkek ve kadın olmuştur.

5. Ailede eşlerin amaca uygun olarak seçilmesi çok önemlidir. İnsanların eş seçiminde kullandıkları ölçüler farklıdır ve çoğu kez geçici hevesler ve zevklerin etkisi söz konusudur. Bu sebeple Resûlüllah (s.a.s.) Efendimiz ümmetini eş seçimi konusunda uyarmış ve sağlam ölçüler getirmiştir. Bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Kadın, dört özelliğinden dolayı seçilir: Malı, soyu sopu, güzelliği ve dindarlığı; evlilikten hayır görmen için eşin dindarını seç!” (Buhari, “Nikâh”, 15)

6. İstikrarlı, huzurlu, verimli bir aile hayatı için gerekli bulunan hukuki ve ahlâkî düzenlemeler yapılmış, aile hayatının değişime açık yönleri örf, âdet ve gelişmelere bırakılmıştır. Kitap ve Sünnet’ten hareketle ortaya konmuş bulunan İslâm Aile Hukuku (Münâkehât, Mufâraqât) ciltlere sığmayacak zenginliktedir. Ailede roller, yardımlaşma, nafakanın kemmiyet ve keyfiyeti, sosyal ilişkiler gibi konularda değişime açık bulunan hüküm ve uygulamalar örf ve âdete bırakılmış, bunların ma’rufa (Müslümanların iyi, güzel, uygun bulmalarına) göre yürütülmesi istenmiştir. (Nisa Sûresi, 4/19)

7. Peygamberimiz (s.a.s.), kurulmuş ailenin fertleri arasında çıkan anlaşmazlık ve problemlerle ilgilenmiş, bütün imkânları aileyi sürdürme ve huzuru sağlama yönünde kullanmıştır. Ümmetini de bozulan aile ilişkilerini düzeltmeye teşvik etmiş, bu maksatla gerektiğinde yalan söylemeyi bile caiz görmüştür. (Tirmizi, “Birr”, 26). Yine aynı yüce aileye, mü?minlerin sevgilisi Ehl-i Beyt’e ait bir başka örnek Hz. Ali’nin, eşi Fatıma üzerine -ikinci bir eşle- evlenme teşebbüsünde ortaya çıkmıştır. Bunun Hz. Fatıma’yı üzeceğini, günaha sokabileceğini (fitne), ailenin huzur ve mutluluğunu gölgeleyeceğini düşünen Hz. Peygamber (s.a.s.), yangını ilk kıvılcımında önlemek üzere derhal harekete geçmiş, “Ali, eşi Fatıma’yı boşamadıkça üzerine o kadını alamaz.” demiş, sevgili damadı da eşini ve kayınpederini üzmemek, aile mutluluğuna gölge düşürmemek için bu teşebbüsünden vazgeçmiştir. (Buhari, “Nikâh”, l09; Ebu-Davud, “Nikâh”, l3; Bkz. Avnu’l- Ma’bud, c.6, s.76-81)

8. Çocukların eğitim ve istikballerinden birinci derecede aile sorumlu tutulmuştur. Allah Teâlâ’nın, “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim Suresi, 66/6) buyruğunun nasıl yerine getirileceğini ümmetine öğretmek üzere Sevgili Peygamberimiz, hem kendi ailesinde uygulama örnekleri vermiş, hem de değeri zamanları aşan sözler söylemiştir:

“Hepiniz çobansınız ve her biriniz, sürüsünden mesuldür. Yönetici çobandır. Aile reisi erkek, ailesinin çobanıdır. Kadın, evin ve çocuğun çobanıdır… Hasılı hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz.” (Buhari, “Nikâh”, 90)

9. Yakından uzağa bütün aile fertlerinin aile bağlarına, bu bağın gerektirdiği hukuk ve edebe riayet etmeleri emredilmiştir. Bu emir, muhtaç olan akrabanın geçimini sağlama (nafaka) gibi konularda bağlayıcı bir kanun hükmündedir.

10. Ailenin bir okul, bir ibadethane, sıcak ve aydınlık bir yuva, bir sığınak, sosyal bir rabıta birimi ve bir keyfiyetli nüfus üretim kaynağı olabilmesi için diğer aile fertlerinden önce karı-koca arasında karşılıklı sevgi, saygı ve şefkatin bulunması gerekir. Bu sebeple birbirini sevmeyen, birbiri ile geçinemeyen, birbirinin haklarına riayet etmeyen çifti bir arada tutmanın mânâsı yoktur. Bu gerçekten hareket eden İslâm, başka çare kalmadığında boşanmaya izin vermiş, bunun da aile sırlarını dışarıya açmadan, İslâm kardeşliğine ve geçmiş hukuka zarar vermeden yapılmasını istemiş, bu maksatla aile meclisi ve hakemlik kurumuna yer vermiştir. (Nisa Suresi, 4/35)

Allah Resûlü’nün boşanmaya, aile bağına son vermeye bakışını şu cümlesi beliğ bir şekilde ifade etmektedir: “Allah’ın en sevmediği helâl, boşamaktır.” (Ebu-Davud, “Talâk”, 3).

Ve Kur?ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “…Kadınlara iyi davranın. Onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa bilin ki, bir şey sizin hoşunuza gitmediği hâlde Allah sizin hakkınızda onu çok hayırlı kılmış olabilir.” (Nisa Suresi, 4/19)

Gizli Nikâh

Şahitsiz ve ilânsız, yalnızca iki tarafın (erkekle kadının) karşılıklı rızaları ve irade beyanları (seninle evlendim, evleniyorum demeleri) ile yapılan evlenme akdinin sahih ve geçerli olmadığı, böyle bir evlenme ile birleşenlerin zina etmiş olacakları konusunda içtihad birliği vardır.

İki büyük fıkıh mezhebinden Şâfiîlere göre, ergenlik çağına gelmiş olsa bile kız kendi irade beyanı ile evlenemez, onu evlendirecek olan kimse velîsidir. Hanefîlere göre ergenlik çağına gelmiş olan kız nikahta taraf olabilir, onun rıza ve irade beyanı ile evlenme akdi yapılabilir.

Bütün mezheplere göre nikahın (evlenme akdinin) ilân edilmesi; yani gizlenmemesi, çevreye duyurulması sünnettir. İmam Mâlik’e göre yalnızca şahitlerin bildiği ve tarafların isteği üzerine onların da gizledikleri nikah fâsiddir, selahiyetli makamca bozulur ve taraflar ayırılır.

Evlenmenin din, ahlâk, hukuk, aile ve cemiyetle ilgili yönleri, etkileri, sonuçları vardır. Evlenme akdi, yalnızca cinsel ilişkiyi caiz kılmaz, bunun yanında taraflara birçok haklar ve ödevler de yükler. Mü’minlerin eşleri dışında kalan ana baba, büyükler, kardeşler ve diğer hısımlara karşı da hukuk ve ahlâk alanına giren ödevleri vardır. Ana babaya haber vermeden, onların rızasını almadan evlenen gençler ana babayı derinden üzmüş ve kırmış olmaktadırlar.

Bu kırgınlıklar bazen hayat boyu sürmekte, aile ilişkileri temelden sarsılmaktadır. Bu konu kendisine sorulan hocalar, dar açıdan (yalnızca evlenme akdinin unsurları yönünden) bakarak caiz derken, işe bir de evlilik hukuku, aile ilişkileri ve ahlâk açısından bakmalı, kendi kızları ve oğulları haber vermeden biriyle evlense bunun kendilerini nasıl etkileyeceğini düşünmelidirler.

Anaya babaya haber vermeden, onlardan izin almadan, şahitlere gizlemelerini tembih ederek, nüfusa da kaydettirmeden evlenme akdi yapanların evlilikleri, yalnızca cinsel ilişkiyi zina olmaktan çıkarsa bile -ki, yukarıda açıklandığı üzere bunu da kabul etmeyen ictihadlar vardır- evlenme hukuku, ana baba hakları ve ahlâk bakımından birçok sakınca taşımakta ve günaha sebep olmaktadır. Önemlice sakıncalarından biri de, kızın ayrılmak istemesine, hattâ fiilen eşini terk etmesine rağmen erkeğin onu boşamaya yaklaşmaması, bu durumda -araya hakemler girerek boşamayı sağlayıncaya kadar- kızın bir başkasıyla evlenmesinin imkânsız hâle gelmesidir.

Bizim tavsiyemiz, evlenmeyi zorlaştıran gelenekleri aşarak kolay ve ucuz evlenme yollarının açılması, erkeklerin ve kızların evlenme yaşlarının öne alınması (25, 30 yaşlarına kadar bekletilmemesi), meselenin ciddîyetinin farkında olup, konuya sadece geçici arzularını tatmin adına yaklaşmamaları, hissî değil aklî davranmaları, öğrenci iken evlenen çifte geçim yardımı yapan hayır kurumlarının oluşturulması ve bu kolaylıklar hasıl olunca da, ana babaya haber vererek, onların rızalarını alarak evlenmenin gerçekleştirilmesidir.

Ana babalara düşen vazife de, gelin ve damat seçiminde önceliği çocuklarına vermeleri, ortada önemli bir engel bulunmadıkça talepleri geri çevirmemeleridir. Gizli evlenmelerin başlıca sebepleri arasında evlenmeyi zorlaştıran ve -yukarıda açıklanan- Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine de aykırı olan zorluklar, ekonomik sıkıntılar, ana babaların anlayış göstermemeleri gibi hususların bulunduğu unutulmamalıdır. Ayrıca evlenmeye imkânı olmayanlara Peygamberimiz oruç tutmayı tavsiye etmiştir. (Buhari, “Nikâh”, 2; Müslim, “Nikâh”, 1.)

Resmî Nikâh ve Dinî Nikâh

İslâm’da nikâh (evlenme akdi), fıkıh konularının tasnifi içinde ibadetlere değil, dünya hayatını düzenleyen hükümler (muâmelât) bölümüne girer. Bir satım, bir kira akdi, dinle ilişkisi bakımından ne ise bir nikâh akdi de odur. Bu sebeple, nikâh akdini bir başkası değil, iki taraf yapar; akit, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla bir erkeğin, şahitler huzurunda, karşılıklı rızaları ve irade beyanları ile kurulur/oluşur. İmamın veya belediye memurunun nikâh kıyması akdin kurulması ve sahih olmasının şartı değildir; bunların yaptığı, akit işlemini yönetmekten ibarettir.

Resmî nikâh, ayrıca kayıt altına alındığı için evlilik hukukunu koruması, güvence altına alması bakımından dinin amacına daha da uygundur. İçinde yaşadığımız şartlarda yalnızca -meşhur olmuş yanlışlıkla- dinî denilen nikâh ile yetinmek, dinin önem verdiği evlilik hukukunu korumak için yeterli olmadığından bununla kalmamak, mutlaka akdi resmîleştirmek gerekir (Bu konuda geniş bilgi için Mukayeseli İslâm Hukuku isimli eserimize bakılabilir).

Çok Eşlilik

Birden fazla kadınla evlenmeyi caiz kılan âyetin meâli şöyledir: “Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın; haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın… ile yetinin; bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisa Sûresi, 4/3)

İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesinin ve yaratılış amacını gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a)Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli “insanî ilişkiler”, b)Âdil ve mâkul bir “insan-servet ilişkisi”. Nisa Sûresi’nin ikinci âyetinden altıncı âyetin sonuna kadar -sûrenin birinci âyetinde önemle tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına riayetin tabii sonuçları olarak- geniş ailede yetimlerin haklarından söz edilmiş, velisi ile yetim arasındaki şahsî ve malî tasarruf ilişkisi kaidelere bağlanmıştır.

Aradaki iki âyette evlilik ve mehir konularına temas edilmiştir; ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve tavsiyelerde bulunma iradesinden doğduğu için dolaylı olmuştur. Yani meşhur teaddüd-i zevcât (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu olmamış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak ve bu münasebetle zikredilmiştir. Yedinci âyetten itibaren de servet dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer verilmiştir.

İnsanoğlu, bugüne kadar savaşa, tabiî felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını, diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabiî felâketler ve ölümler, arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır. Babalarını kaybeden çocuklar (yetimler) şahısları ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve temsilciye muhtaç olabilirler, işte bu koruyucu ve temsilciler “veliler”dir. Velinin vazifesi, yetimi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini koruyup kollamaktır; yetimi himayesi altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah’ın (s.a.s.), “Cennet’te kendisiyle beraber olacakları” müjdesi vardır (Buhârî, “Talâk”, 25, “Edeb”, 24; Müslim, “Zühd”, 42).

Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gasbetmeye, onu kendine ait kötü mal ile değiştirmeye kalkışan veli, vazife ve salâhiyetini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır. Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirmenin bir başka şekli de helâli bırakıp haramı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemektir, haramdan yararlanmaktır.

Yetimler, çoğu kez velileri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ile şartlar konusunda da velilerin isteği belirleyici olmaktadır. Yetim bir başkası ile evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu velisidir. Kızın daha yakın erkek akrabası bulunmadığında velilik sırası, aralarında evlenme caiz olan amca oğullarına kadar gelebilmektedir. Bu durumda eğer yetimi bizzat veli almak, nikâhlamak isterse onun koruyucusu yok demektir, şartları belirlemek de -aynı zamanda evlenme akdinin diğer tarafı olan- veliye kalmaktadır. Bu durumda hakkın kötüye kullanılması, yetimlerin hukukunun zayi olması ihtimali artacağından Allah Teâlâ velilere, adaletten sapma riski karşısında, himayeleri altında bulunan ve kendileriyle evlenmeleri câiz olacak kadar da uzak akrabaları olan yetim kızlarla evlenmek yerine başka kadınlarla evlenmelerini tavsiye etmekte, “ikişer, üçer, dörder” demek suretiyle de, dünyada evlenilecek kadınların tükenmediğine, velâyeti altındaki yetim kızlar dışında birçok kadının bulunabileceğine işaret buyurmaktadır. Hz. Âişe’nin “yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız…” meâlindeki âyetin geliş sebebi olarak zikrettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir vâkıa olduğunu göstermektedir; buna göre veliler ya mallarına göz koydukları için istemedikleri/sevmedikleri hâlde himayeleri altındaki yetimlerle evleniyorlardı, yahut da isteyerek evleniyor, fakat mehirlerini ve çeyizlerini emsaline göre eksik belirliyorlardı. (Buhârî, “Tefsîr”, 4/1)

Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme imkânı ve âdeti, İslâm’ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. İslâm öncesi çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran’da, Eski Yunan ve Roma toplumlarında, Yahudilerde ve Araplarda, ya nikâhlamak yahut da evde veya evin dışında bir yerde dost tutmak suretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyorlar veya evliliğe benzer ilişkiler yaşıyorlardı. Bu çağlarda birden fazla kadınla evlenmenin birden fazla sebebi mevcuttu. İslâm’ın geldiği bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevîlerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem düşmana karşı korunmanın, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesi idi. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güçlüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayıca eşitlik dengesinin erkek aleyhine bozulması gösterilebilir.

Şu hâlde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını (teaddüd-i zevcâtı, poligamiyi) İslâm getirmemiş, mevcut uygulamayı belli şartlara ve hukuka bağlayarak devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmelerini tavsiye etmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete riayet edememe tehlikesinin bulunduğunu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğunu dile getirmiştir. b) 129. âyette ise, birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap etmiş, birden fazla kadın arasında adalete tam riayetin mümkün olmadığını (hissi adaleti yerine getiremeyebilir ama, hukukta adil olması gerekir) bir kere daha hatırlattıktan sonra, hiç olmazsa adaletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmamasını istemiştir.

İslâm, (itikad, ibadet, ahlâk, dünya görüşü, Âhiret hedefi, içtimaî ve iktisadî kaideleri ve ukûbâtıyla bir bütün olarak) temelden ve topyekûn değiştirmeye açık değildir, onda değişmez esaslar ve kurallar vardır. Ancak, hukuk sahasına giren hangi kural olursa olsun uygulandığında tabiî olmayan bir olumsuz sonuç doğuyorsa, uygulamayı durdurma imkânı mevcuttur. Bu cümleden olarak, tarihî ve içtimaî şartlara bağlı bir cevazdan (izinden, serbest bırakmadan) ibaret olan çok kadınlı evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde, Müslümanların veya salâhiyetli temsilcilerinin kararı ile engellenebilir; bu tasarruf, beşer eliyle kanunu (şeriatı) değiştirmek mânasına gelmez; bu, tıpkı şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; tarihî şartlar avdet edinceye veya ihtiyaç hâsıl oluncaya kadar uygulama durdurulur.

Ortada önemli bir gerekçe (ihtiyaç, zaruret) bulunmadıkça sırf zevk için ikinci bir kadınla evlenen erkekler, herkesin tek kadınla evlenip yaşadığı bir ortamda bunun, birinci eşi ile onun çevresini ve aileyi nasıl etkilediğini de hesaba katmak durumundadırlar. “Her şeyden önce bir din kardeşimiz olan birinci eşlerimizi, ondan olan çocuklarımızı ve hısımlarımızı, sırf zevkimizi tatmin etmek için bu kadar üzmeye, yıkmaya, hasta etmeye, din ve imanlarını tehlikeye atmaya hakkımız var mı?” diye düşünmek mecburiyetindedirler. Nitekim -yukarıda zikredildiği gibi- Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Ali’nin, Fatıma üzerine ikinci bir eşle evlenmesine izin vermemiş, bu evliliğin Fatıma ve aile üzerinde muhtemel kötü etkisini gerekçe olarak ileri sürmüştür

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=176&yumit=bolum2
——————————————————————————

Aile mutluluğu için kurallar

DOÇ. DR. ABDÜLAZİZ HATİP
Herkesin ailesi onun küçük bir dünyasıdır. Bu dünya cennetten bir köşe haline getirilebileceği gibi -Allah korusun- manevi bir zindana da dönüştürülebilir. Bir ömür boyu zindan hayatı yaşamamak, bundan da önemlisi ahiret hayatımızı da cehenneme çevirmemek için aile saadetimize yönelik olarak elimizden geleni yapmak durumundayız. Aile mutluluğu için taraflara düşen görevlerin neler olduğu, aile bireylerinin bu konulardaki rol ve katkıları iyice bilinmeli ve uygulanmalıdır.
Tecrübeler sonucu oluşmuş, engin medeniyetimizin imbiğinden geçmiş, bilgin ve psikologlarımızın aile mutluluğu için tespit ettikleri bazı prensipleri birlikte hatırlayalım:

* ŞİDDETTEN KAÇININ

Şiddet, ailenin ruhu olan sevgi ve saygıyı temelden sarsar. Peygamberimiz hayatı boyunca hiçbir hizmetçiyi bile dövmemiş, hiçbir hanımına tokat atmamıştır. Bunu on yıllık eşi Hz. Aişe söylemektedir (İbn Mâce, Nikah 55). O, hanımlara nezaketle muamele etmeyi her vesileyle tavsiye etmiştir. Kadınlar hakkında emri şudur: “Yediğinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Kusurlarını yüzlerine vurarak ayıplamayın, Onları dövmeyin. Cezalandırmak düşüncesiyle evde tek başına bırakıp ihmal etmeyin.” (Ebû Dâvud, Nikâh 42),

Ev işlerinde de kadına yardım etmek Hz. Peygamber’in yoludur. Bir mü’min, bilhassa ağır işlerde hanımına yardımcı olmalıdır. Özellikle çocukların bakım ve terbiyesini yalnız eşine bırakmayıp sık sık onlarla meşgul olmalıdır. Yorgun argın da olsa, küçük gibi görünen tuz ve su gibi sofradaki bir eksiği hanımından istemeyip kendisinin kalkıp alması güzel bir jesttir.

Kısa ayrılıklar, ailevî ilişkileri güçlendirebilir. Uzun ayrılıklar ise aile için yıkım olabilir. Sebepsiz yere uzun süre evden uzak kalmak asla doğru değildir. Zorunlu hallerde ise, mutlaka evini aramalı, merakta bırakmamalıdır. Peygamberimiz, “Biriniz yolculuğa çıktığı zaman, işini bitirir bitirmez evine; ailesinin yanına dönmeye baksın. Fazla oyalanmasın” (Müslim, İmâre 179) buyurur.

* ONA SEVDİĞİNİZİ SÖYLEYİN

Eşler, sevgilerini her vesileyle birbirlerine ifade etmelidirler.

Üzüntü ve strese teslim olmamaya çalış; hayata sürekli ümitle bak ve güler yüzlü ol.

Küçük ve büyük her kusurda incitici ve kırıcı tenkitten titizlikle sakın.

Tartışmayı çıktığı noktada tutmaya çalış; geçmişte kalmış diğer bir konuyu da içine alacak şekilde genişletme. Tartışmayı kontrolünde tut. İnisiyatifin elinden kaçmasına fırsat verme.

Yersiz ve mesnetsiz kıskançlık, kuşku ve şüpheler yıkıcıdır. Realiteye bak, zan ve kuruntulara göre hareket etme. Öyleyse eşin kıskanç ve gayretkeş olmamalı, eşine kötü zandan sakınmalı ve iç yüzünü öğrenmeye yönelik aşırı bir tecessüs göstermemelidir. Tersi bir tutum, hayatı çekilmez hale getirir. Peygamberimiz, “Allah’ın gazap ettiği kıskançlığın, erkeğin ortada şüphe uyandıracak bir durum yokken hanımına karşı duyduğu kıskançlık olduğunu” belirtmiştir (İhya, II, 52). Bu, Yüce Allah’ın “Zannın çoğundan sakının. Çünkü bazı zanlar günahtır.” (Kur’an, 49/12) buyruğuna girer.

* KIRGINLIKLAR TATLIYA BAĞLANMALI

Mutlu bir beraberlik için taraflar birbirinin psikolojisini, yapı ve karakterini iyi tanımalıdır. Ancak bu şekilde yıkıcı aşırılıklardan uzak kalınabilir.

Hiçbir anlaşmazlığın uzun süreli olmasına fırsat vermemeli. En kısa zamanda tatlıya bağlamalıdır.

İster eski nişanlısı, ister önceki eşi olsun geçmiş deneyim ve hatıralardan söz etmek doğru olmaz.

Aşırı idealist olmamalı, doğal yaşamalı ve karşı taraftan mucizeler beklememeli.

* KARŞILIKLI GÜVEN ÖNEMLİ

Eşine, güven telkin et. Ona güvendiğini göster.

Mutlu olabilmen için, iyi bir eşle evlenmiş olman yetmez; senin de münasip bir eş olman gerekir.

Temizlik imanın yarısı ve kalıcı bir sevginin temel şartıdır.

Hayat arkadaşınla mutlu bir yaşam için, kişiliğinin ayrılmaz parçası saydığın bazı şeylerden ödün vermen, esnek olman gerekebilir.

Kendin için istediğin güzel şeyleri hayat arkadaşın için de iste, kendini düşündüğün kadar onu da düşün.

Almak kadar vermeyi de bil. Sürekli verdiğinden daha fazla­sını almaya, ya da vermeden almaya çalışma; bencil, egoist olma.

* HERKES İDEAL EŞ İSTER

Her erkek, hanımının her konuda en iyisini yapmaya çalışan; güneş gibi sevgi ve şefkatiyle kendisini ısıtan ideal bir eş olmasını is­ter. Her hanım da, kocasının tam güvenilir güçlü bir kişilik sahibi, her türlü ihtiyaçlarını temin edecek bir kimse olmasını arzu eder. Taraflar, bu ideal standardı yakalama gayreti içinde olmalıdır.

Hayatta eksik olmayan her sıkıntı ve olumsuzlukta hemen eşini suçlama; konuya insafla bak.

Yalnız bugünü yaşa, geçmişte yaşanmış üzüntüleri ve henüz gelmeyen yarınki kaygıları bugüne taşıma.

Nikah akdinin kutsal bir bağ ve Allah’a verilmiş bir söz olduğunu bil. Bu konuda ileride pişman olacağın bir adımı atmadan önce çok iyi düşün.

Aile hayatı için aşk ve sevgi önemli ve zorunlu olmakla birlikte, ailenin sadece bunun üzerinde duracağını sanma. Başka niteliklerin de bulunması gerektiğini bil.

* AİLENE ÖRNEK OLMAYA ÇALIŞ

Hayat arkadaşına karşı örnek davranışlar sergile; iyi kişiliğini sadece dilinle değil, davranışlarınla da ortaya koy.

Olur olmaz, komşu ve akrabalarının aranıza girmesine fırsat verme; mümkün mertebe aile içi problemleri kendi aranızda halletmeye çalışın.

Hayat arkadaşında hata olarak gördüğün bazı şeyleri düzeltmede aceleci olma; değişmesi için zamana ihtiyaç duyan kusurlar olabilir. Ufak tefek hataları büyütme.

Evliliğin yükümlülük ve sorumluluklarını gönül hoşluğuyla kabul et ve tam bir özgüvenle üstlen.

Anlaşmazlık ve tartışma sebeplerinden mümkün mertebe sakın.

Eşinle müşterek işler yapmaya vakit ayır ki, ileride sizin için mutlu hatıralar kalsın ve sizi birbirinize daha çok yaklaştırsın.

Eşine, son derece serbestçe kendini ifade etme ve yeteneklerini geliştirme fırsatı tanı. Hiçbir yönünü alay konusu yapma.

* SIKINTILARINI YANSITMA

Mali haklara saygı göster ve bunu asla ihmal etme.

Mümkün oldukça, dış problem ve üzüntülerine eşini ortak etme, kendin üstesinden gelmeye çalış. Fakat sevinçlerinde onu unutma.

İstişare, aile hayatında önemli bir prensiptir. Eşlerden her biri aile hayatında kendisini ortak görmeli ve bir kenara itilip ihmal edilmediğini hissetmelidir. Bazı konular müşterek bir karar vermeyi gerektirir. Özellikle erkek, her iki tarafı da ilgilendiren meselelerde ve gerekli gördüğü diğer hususlarda eşinin de fikrini almalı, onunla istişare etmelidir. Böyle yapmak peygamber yoludur. Peygamberimiz, Rıdvan Biatı’nda hakkında vahiy gelmeyen çok önemli bir meselede hanımı Ümmü Seleme ile istişare yapmış ve onun fikrini uygun bularak uygulamıştır.

* DİNİ SAMİMİ OLARAK YAŞAYIN

Erkek, cami ve cemaate devam ederken, ilmî toplantı ve sohbetlere gidip gelirken öğrendiklerini ailesiyle paylaşmalıdır. Aynısı kadın için de geçerlidir. Yüce Allah, “Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennemden koruyun” (66/6) buyururken, öncelikle bilgilendirme yöntemini kastetmiştir. Kişi, çoluk çocuğunu sağlam bir inançla donatmaya, onları her türlü zararlı bilgi ve telkinlerden korumaya çalışmalıdır. Bunu da tatlılıkla ye damara dokundurmadan yapmalıdır. Söylediği her şeyi mutlaka kabul ettirme yoluna gitmemeli, bazı şeyleri zamana bırakabilmelidir. Çoğunda da yaşayarak örnek olmalıdır. Hanımının bilgisine de saygı duymalı, dinleme nezaketini göstermelidir. Erkek, hanımına lüzumlu bilgiler öğretmez, öğrenme ortamını hazırlamaz veya gidip öğrenmesine izin vermezse günahkâr olur. Kadının bilgisizlikten dolayı yapacağı yanlışlıkların sorumluluğuna ortak olur. Dolayısıyla, faydalı ve nezih ortamlardaki ilim meclislerine gitmesine engel olmamalı, hatta teşvik etmelidir.

* PROBLEM DEĞİL “ÇÖZMEK” ÖNEMLİ

Aile mutluluğun, evde hiçbir problemle karşılaşmamana değil, problemlerin üstesinden gelebilmene, onları çıktığı noktayla sınırlı tutmana, eşinle olan ilişkilerini olumsuz etkilemesine fırsat vermemene bağlıdır.

Problemden kaçmak, hele hele evi terk etmek çözüm değil. İyisi mi, sakin kafayla düşünüp problemin çözümüne hemen başlamak.

Bir tartışma esnasında eşinin güzel yönlerini ve iyiliklerini de hatırlamaya çalış; beğenmediğin yönlerinin, tüm iyiliklerini örtmesine fırsat verme.

Kılıç yarası geçer, dil yarası geçmez. Ailevî tartışmalarda, yaralayıcı sözler sarf etmekten sakın, yoksa küçük bir mesele yüzünden onun sevgi ve ilgisini tümden kaybedebilirsin.

“Onurum”, “gururum” türü kelimeler, şeytanın sıkça tuzak olarak kullandığı sözlerdir. Bir tartışma esnasında şeytan bunları bahane ederek taraflara hatasını güzel gösterir ve barışma kapısını kapatmaya çalışır.

* TARTIŞMANIN DA BİR ÂDÂBI VAR

Çocukları veya yakın akrabaları yanında bile olsa eşiyle tartışmaya girmemeli, çözecekleri bir mesele varsa baş başa kaldıklarında çözmeye çalışmalı. Eşini kendine en yakın dost ve arkadaş kabul edip, onun varsa bazı hata ve noksanlıklarını en uygun ve inandırıcı bir metotla düzeltmeli. Ciddi bir anlaşmazlığa düşüp bunu kendi başlarına halledemedikleri zaman, Allah’ın şu tavsiyesini uygulamalıdırlar: “Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, o vakit kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak eder” (Nisa, 35) buyurur.

Özellikle çocukların yanında eşinle tartışmaktan veya sesini yükseltmekten sakınmalısın. Çünkü çocuklar, öncelikle ebeveynlerini örnek alarak ve taklit ederek öğrenirler. Bu tür problemler ve çözüm yolu çocuğun zihninde yer edecek ve ileride üzerinde olumsuz etkisini gösterecektir.

Hanım, eşinin, bağlanılmaya lâyık ideal bir kişilik olduğunu, kendisiyle iftihar ettiğini ona hissettirmelidir.

Hediyeleşin ki sevginiz artsın ve bu, mutlu ve sevinçli her vesileyle sizin âdetiniz olsun.

Akıllı hanım, gerek kendinin gerekse çocuklarının ihtiyaç ve isteklerini sunmak ve eşinde düzeltmesini istediği bir davranışı düzelttirmek için en uygun vakti kollar.

* EVDE BİR KÖŞEYE ÇEKİLME

Evde bir köşeye çekilip tek başına oturmayı âdet haline getirme, mümkün mertebe eşinle ilgilen.

Çalışan bir kadın, birinci sorumluluk alanının evi olduğunu unutmamalı. Evinin işleriyle işyerinin işlerini birbirinden ayrı tutmasını bilmeli.

Eşinin akrabaları ziyarete geldiklerinde hoşnutsuzluk göstermemeli. Aksine, onları güzel bir şekilde karşılayıp ağırlamada örnek bir tutum sergilemeli.

Özellikle kaynanana hürmet et, ona ailenin geleneklerine göre en güzel şekilde hitap et. Onunla tartışmaya girme. İleride gelininin sana nasıl davranmasını istiyorsan öyle davran.

Hz. Peygamber, komşu hakkı üzerinde çok durmuştur. Komşuya iyilik etmek, sevinç ve tasalarına ortak olmak, yardımı esirgeme­mek dinimizin emridir.

* SIRLARINI ORTAYA DÖKME

Ahiret işlerinde de eşler birbirine yardımcı olmalı. Dünya kadar ahireti de arzulamalı ve önem vermeli.

Savurganlık aile mutluluğunu bozar. Allah’ın nimetini yok eder. Allah savurganları sevmez. Tutumlu ol ki, yokluk çekmeyesin.

İyi niyet ve hayırhahlık bahanesiyle de olsa, arkadaşlarının senin özel hayatına karışmasına izin verme.

Evinin sırlarını ne bir dostuna, ne de bir yakınına anlat.

* FEDAKÂRLIKTAN KAÇINMA

Sürekli görüş ayrılığı, zamanla gönül ayrılığını da doğurur. Bazen, ikna olmasan da eşinin görüşüne katıl. Yeter ki, yapılan iş Allah’a isyan sayılan bir şey olmasın.

Evde eşinin ihtiyaç duyduğu sükuneti sağlamak için çocukları zihin geliştirici oyuncaklarla oyalayabilirsin.

Çocuklar Allah’ın büyük nimetidir. Onları ihmal ederek, iyi terbiye etmeyerek veya başka herhangi bir işi daha önemli sayarak bu nimeti azap vesilesine çevirme.

Çocuk bakımı ve terbiyesiyle ilgili sağlıklı bilgiler edinmeli ki, her aşamada onlara nasıl davranılacağı bilinsin. Böylece ruhen ve bedenen sağlıklı yetişsinler.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4402
————————————————–

AİLEDE İLETİŞİM, Kemal GÖKCAN/EDİTÖR

Giriş:

Aile toplumun en küçük ve en temel birimidir. Aileyi toplumsal bir sistem,toplumsal bir birim , toplumsal bir birlik,grup,insan topluluğu olarak tanımlayan sosyologlar olduğu gibi,toplumsal bir kurum olarak tanımlayanlar da vardır.

İletişim,tüm canlılar ve insanlar arasında yüzyıllardan beri süre gelen temel bir olgudur. İletişim hem bireysel,hem kurumsal düzeyde toplumsal yaşamın temel ve vazgeçilmez bir özelliğidir. Bireyin gelişiminde ve eğitiminde önemli bir işlevi olan aile,iletişim bakımdan da çok önemlidir. Çocukların iyi bir gelişme gösterebilmeleri anne-baba ile çocuklar arasında etkili bir iletişimin kurulmasına bağlıdır..

Ancak aile,ülkeden ülkeye,kültürden kültüre farklılıklar gösterdiği gibi,aynı ülke içinde de kentten kırsal kesime,ekonomik duruma ve yörelere göre de farklılıklar gösterir. Bu nedenle ailenin kesin ve evrensel tanımını yapmak,sosyolojik,coğrafik ve ekonomik farklılıklar göz önüne alındığında pek olası görülmemektedir.(1)

Bütün toplumlarda hemen her birey,bir aile grubunun içinde doğar ve orada yetişir. Her toplumda değişik örgütleniş biçimleri gösterse de bir aile sistemi vardır. Ailenin bilinene en basit tanımı,bir birine kan bağı ile bağlı bireylerin oluşturdukları bir grup olarak yapıla bilir. (2)

Birsen Gökçe’nin tanımı ise şöyledir; “Aile,anne-baba-çocuklar ve tarafların kan akrabalarından meydana gelmiş ekonomik ve toplumsal bir birliktir.” (3)

Ozankaya’nın tanımı, “Aile ,içinde insan türünün belli bir biçimde üretildiği topluma hazırlanma sürecinin belli bir ölçüde ilk ve etkili biçimde gerçekleştiği,cinsel ilişkilerinin belli biçimde düzenlendiği,eşler ve anne-babalarla çocuklar ve diğer yakınlar arasında belli bir ölçüde içten,sıcak,güven verici ilişkilerin kurulduğu,yine içinde bulunulan toplumsal düzene göre ekonomik etkinliklerin az ya da çok bir ölçüde yer aldığı bir toplumsal kurumdur.” Şeklindedir. (4 )

Görüldüğü gibi ailenin tek ve evrensel tanımını yapmak güçtür. Yalnız kesin olarak bilen bir şey vardır ki,aile toplumda ki en eski ve en temel kurumlardan biridir. Ailenin temel bir toplumsal kurum olarak görülmesinin iki temel nedeni vardır. Birinci neden,insan türünü üretmesi ve devam ettirmesi,ikinci neden ise ailenin başka kurumların da kaynağı olmasıdır. Çağımızda başka kurumlar tarafında üstlenilen bazı hizmetler önce aile içinde gelişmektedir. Bu hizmetler; ekonomik etkinlik,eğitim,eğlence,dinleme,toplumsal denetim vb.’dir. Ailenin toplumsal kurum halinde oluşması,kendi kendine yeterli bir örgüt olmak dan çıkıp,yavaş yavaş genişleyen toplum içinde özel görevleri olan bir birim haline gelmesi ile oluşmuştur (5 )

Aile ile ilgili başka bir kavramda akrabalık ilişkileridir. “Akrabalık, bireylerin sosyal ilişkilerinin gerçekleştiği evlilik,kan bağı veya soy-sop ilişkilerine dayalı bir sistemdir.” (6)

Aile her iki yönlü birimdir ve bir yönü ile erkek ve akrabaları,diğer yönü ile kız ve akrabaları içerir . akrabalığı ilk temelleri biyolojik bağlardan kaynaklanır. Evlilik sonucu kadın ve erkek arasında oluşan ilişki ise toplumsal içeriklidir. Bu nedenle akrabalığı doğmasında kan bağı ve toplumsal anlaşma bağı gibi etkenin belirleyici olduğu görülmektedir.

Aile Türleri; baba egemenliğine dayalı “babaerkil”,anne egemenliğine dayalı “anneerkil” ve anne –babanın eşit egemenliğine dayalı “eşitsel aile” aile olarak 3 tip aile görülmektedir. Günümüz toplumlarında aile kurumunun sınıflandırılabilmek için; “geleneksel aile” ve “çekirdek aile” tipleri ayrımı yapılmaktadır. Geleneksel aile tipi için; bu alanda ,geniş aile,eski aile,köy ailesi ve geleneksel aile terimleri de kullanılmaktadır. Çekirdek aile için ise şehir ailesi,küçük aile,dar aile,modern demokratik aile ve çağdaş aile terimleri kullanılmaktadır.

Aile,insan yaşamında en önemli ve ilk toplumsallaşma kurumudur. Toplumsallaşma,bireysel ve toplumsal öğelerin karşılıklı etkinleşmesini içerir. ( 7 )Toplumsallaşma olgusu her şeyden önce bir toplum içinde oluşmaktadır. Birey o toplumun bir üyesi olarak toplumda ki rollerini üstlenmekte ve topluma eğemem olan kuralları benimsemektedir. Birincil toplumsallaşma etmeni olan aile,tüm değişmelere karşın bu özelliğini korumaktadır. Çünkü birey toplum içinde aile ortamında doğar ve büyür. Bireyin ilk deneyimlerinin kazandığı ilk tutum ve davranışlarının belirlendiği ortam ailedir. ( 8 ) Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı takılan davranış,ilk yaşantıların örülmesinde büyük önem taşır. Bu dönemde çocuk toplumun bir bireyi olacağını öğrenirken aynı zamanda en küçük ayrıntısına kadar kopya edeceği bir modele de gereksinim doğar. Kişiliğin oluşumu için gerekli olan özdeşleştirme aile içinde ki üyeler ile gerçekleşir. Çocuk toplumda alacağı rollere de bu dönemde de hazırlanır. (9 )

Ailede kadının geleneksel olarak cinsiyet temeline dayalı iki rolü vardır. Bunlar anne ve eş rolleridir. Baba ise üretim ve koruma ile görevli,dış çevrede ki sosyal ve fiziksel sorunları çözen kişidir. Bu nedenle aile içindeki ekonomik güçü temsil eden erkek belirleyici,kadın ise düzenleyici bir roldedir.

Günümüzde kadınlar ev kadını,iş kadını,anne ve eş olarak aile içindeki rollerini sürdürürken,erkekler ağırlıklı olarak iş erkeği rollerini sürdürmektedirler.

Aile – İçi İletişim ; İletişim,tüm canlılar özellikle de insanlar arasında yüzyıllardan beri süre gelen temel bir olgudur. İnsanlar zaman içinde daha etkili iletişim araçları ,yöntemleri becerileri geliştirmektedirler. Bireyin gelişinde ve eğitiminde bir çok görevi ve işlevi olan aile,iletişim bakımından da çok önemli bir kurumdur. Çünkü çocukların iyi bir gelişme gösterebilmeleri için anne-baba çocuklar arasında etkili bir iletişim kurulması gerekmektedir. Etkili bir iletişim, aile üyelerinin karşılıklı olarak bir birlerini düşüncelerini ve duygularını anlamalarını sağlar,işbirliği,yardımlaşma ve paylaşma davranışlarına yol acar,çocukların gelişmesi için uygun bir ortam oluşmasına neden olur. İyi bir iletişimin gerçekleştiği aile ortamında çocuklar daha özerk ve bağımsız bir kişilik geliştirirler. Düşünme,düşünce ve duygularını açıklama özgürlüğü ve alışkanlığı kazanırlar. Buna karşılık etkili bir iletişimin oluşturulamadığı,iletişim engellerin yer aldığı bir ortamda çocukların gelişim engellenir. Çocuklar özgürce düşünemeyen , düşünce ve duygularını açıkça dile getiremeyen bağımlı bir birey olurlar. İleride çeşitli sorunlarla karşılaşırlar. Bu nedenle aile bireyleri arasında,özellikle anne-baba ile çocuklar arasında etkili bir iletişimin kurulması çok önemlidir. ( 10 )

İletişim,aile sisteminin işleyişinde ve işbirliği,karar verme gibi işlevler için gereklidir. Aileler ile yapılan çalışmalarda da iyi iletişimin bulunduğu ailelerde,aile ilişkilerinden sağlanan doyumu daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır. İyi bir iletişim ailede kişilerin birbirlerine daha iyi tanımalarına,kaynakların kullanımda beraberin sağlanmasına,davranışlarda koordinasyona amaçların belirlenmesine,kişilerin kendilerine ve diğer kişilere saygı duymalarına olanak sağlamaktadır. İletişimin aile empati,uyuşum ve saygı aktarımda çok önemli bir yeri vardır. Aile içinde sevgi,mutluluk,neşe,kızgınlık,üzüntü,korku vb gibi duyguların aktarılması ancak üyeler arası etkileşim ile olur. Karşısında ki ile empati kurma,onu anlama veya onu anlayamama gibi aile işlevlerinin sağlıklı veya sağlıksız olmasında çok önemli yeri olan davranışların temelinde,iletişim vardır. ( 11 )

Ailede Eşler Arası İletişim ; Ailenin temeli karı-koca arasındaki ilişkidir. Sağlıklı bir ilişki,iki kişinin bilinçli olarak,düşünüp taşınıp,sorumluluk içinde aldığı karara dayanır. Sağlıklı ilişki içine giren bireyler,diğerini değerli ve onurlu görür,onu olduğu gibi kabul eder bu kişiler kendi sınırlarının farkındadırlar,sürekli etkileşim ve dayanışma olmaktan çekinmezler,olgun insanlardır. Evliliğin yaşaması için,kendi gereksinimleri ile “Yuvanın” gereksinimleri arasında bir denge kur ararlar bu disiplin sayesinde eşler uzun vadeli mutlulukları,kısa vadeli geçici doyumlara yeğlerler kendi davranış,düşünce ve duygularından kendilerini sorumlu tutarlar. Doğru bildiklerini söylemekte ısrar ederler ve gerçekçi olmaya özen gösterirler manevi yaşama zenginleştirmeyi,kendi bencil sınırları içine kapanıp kalmamaya özen gösteririler . İki olgun insan anne- baba olmaya karar verdiği zaman,davranışlarıyla olgun insan modelini çocuklarına gösteririler. Bu kişilerin kendilerine ve diğerlerine saygıları vardır. Çocuk yetiştirmeyi dünyanın en sorumlu görevi kabul ederler. Böyle anne-babanın kurduğu aile içinde yetişen çocukların gereksinimleri doğal olarak karşılanır. Çocuklar bu güven ve sevgi ortamı içinde kendi benliklerini bulabilmek için değişik deneyimlere girebilme cesareti gösterirler. Bu aileler de çocuklar,anne-babanın kendi gereksinimlerini gidermek aracı olarak kullanılmazlar . Sağlıksız ailelerde ki mutsuz anne ve mutsuz baba ise kişisel becerileri ve girişimleri kendi gereksinimlerini karşılayamadıkları için,gereksinimlerini karşılamada çocuklarını araç olarak kullanırlar çocukların kendi gereksinimleri ve kişisel gelişimsel potansiyelleri böyle anne-babalar için önemli değildir. Bu tür ailelerde çocuklar gelişemezler ve kendi kişiliklerini bulamazlar. ( 12 )

Ailede Anne-Baba ve Çocuklar arası iletişim: Anne-Babanın ve aile içindeki diğer bireylerin çocukla olan iletişimi ve etkileşimi çocuğun aile içindeki yerini belirler.Aile çocuğun ilk sosyal deneyimini edindiği yerdir.Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı takınılan tavır,bu ilk yaşantıların örülmesinde büyük önem taşır.Sosyal uyum üzerindeki çalışmalar,ailenin çocuk üzerindeki ilk etkilerinin son derece önemli olduğunu kanıtlamıştır.Evlerinde yakın bir ilgiye,demokrasinin birleştiğini gören çocuklar,en etkin,özgür ve arkadaşlarıyla ilişkilerinde en başarılı çocuklar olmaktadırlar.Buna karşı daha sert bir denetim altında tutulan yada eğitim yöntemleri değişken olan ailelerde büyüyen çocuklar ise karşı çıkma ve saldırganlık gibi yollarla kendilerini kabul ettirmek istemekte ve kendi iç dünyalarını açıklamakta zorluk çekmektedirler.

Dengeli,duygusal ve toplumsal etkileşimin güçlü olduğu aile ortamında,yeterli güven,sevi ve sevecenlik içinde büyüyen çocuklar,gelişimleri için gerekli deneyimleri elde edebilirler.Hor gören cezalandıran ya da hem sevip hem de soğuk davranan anne ve babaların çocukları bağımlı bir kişilik yapısına sahip olmaktadırlar.Çocuğun aile üyeleri ile olan ilişkileri,diğer bireylere,nesnelere ve tüm yaşama karşı aldığı tavırlar,benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur.Aile aynı zamanda çocuğa,aile ve toplumun bir üyesi olduğu bilincini aşılar ve uyum biçimlerinin temellerini atar.Anne-Baba-Çocuk ilişkisi,temelde anne ve babanın tutumuna bağlıdır.

Çocuklar arasında uyum bozukluğuna yol açan birçok olaya,yeterli ve uygun olmayan ilk anne-baba-çocuk ilişkilerinin neden olduğu saptanmıştır.Anne ve babanın kendi çocukluk yıllarındaki deneyimi şimdiki tutumlarında etkili olabilir.Çocukluk yılarında kendi anne babasıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan,yeterli sevgi göremeyen bir baba ya da aşırı baskı altında büyümüş bir annenin tutumları bu kötü deneyimler nedeni ile olumsuz olabilir büyüme aşamalarında başarılı olan çocuklar,iyi aile ilişkileri içinde yetişmiş bireylerdir.Aile içinde gerçekleşen başarılı ilişkiler,mutlu,arkadaşça,bunalımdan uzak ve yapıcı bireylerin oluşumunu sağlar.Anne ve babanın sevgi ve ilgisinden yoksun olarak büyüyen çocuklar,büyük bir sevgi açlığı gösterirler,bu açlıkta bir takım davranış ve uyum bozukluklarına neden olabilir.

Çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olan ergenlik dönemin de gencin,sorunlarını kolaylıkla çözebilmesi ve zorluğa uğramadan aşabilmesi,geçmişteki olumlu aile ilişkilerine bağlıdır.Çocukluk döneminde sevgi ve güven duygusuyla yetiştirilen çocuk,mutlu bir ergen adayıdır.Daha o dönemde anne ve babasıyla başarılı bir iletişim kurabilen çocuk,zorlu ergenlik döneminde de aynı arkadaşça ilişkilerini sürdürerek,kişisel sorunlarını kolaylıkla çözebilir. (13)

Ailede İletişim Sorunları,Nedenleri ve Çözüm Önerileri: Aile-içi iletişim çok önemli olduğu halde yeterince üzerinde durulmayan bir konudur.Yaygın olarak görülen iletişim biçimi “gereksinme iletişimi” denilen durumdur.Bu iletişim durumunda,iletişimi belirleyen etmenler günlük gelişen geresinimmelerdir.İletişim kodları da buna uygun sözcük formatlarıdır.Yemekte ne olduğu,çocukların okuldaki durumları,günlük olayların kısa notları,telefon faturaları ya da beklenmeyen olaylar kısa konuşmalarla aktarılırken,birlikte olunan zamanın çoğunu TV izlemek,TV program yorumları,gündemdeki konuların kısa değerlendirilmeleri ev içi iletişim mesajları olmaktadır.

Daha derinlerde yer alan beklenenler,düş kırıklıkları,geleceğe ilişkin duygular,insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz iletiler günlük iletişim içinde kendine yer bulmamakta,bu nedenle de mesajlar örtülmekte,duygular sessizce geçiştirilmektedir.Aile-içi iletişiminin düşük yoğunluğu,sıklığı,azlığı giderek insan arası ilişkileri de zayıflatmaktadır.Aile içinde yabancılaşma görülmekte,etkin iletişim aile dışındaki gruplar arasına kaymaktadır.Baba iş yerindeki arkadaş grubuyla,anne kadınlar arasındaki gruplarla,çocuklar da arkadaş gruplarıyla etkin iletişim kurmayı yeğlemekte,duygu ve düşüncelerin paylaşımın da ev dışına taşımaktadır. Ev içinde zayıflayan iletişime karşın buna karşın ev dışında canlanan ilişkiler,insanlar arasında ki yapancılaşmayı artırmaktadır. Bu durum da değişen insan davranışlarını fark etmeyi engellemektedir.

Bu durumun yarattığı doyumsuzluk,evde ki bütün bireylerin davranışlarına yansıyarak ev içi gruplaşmalarına yol açmaktadır. Anne-oğul,baba-kız ya da çocuklar arası koalisyonla anne – babaya karşı cepheleşme eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Bu durum iletişimi büsbütün bozmakta sosyal rolleri sertleştirmektedir. Bütün bunların çözümü,ev içinde eşitlikçi,sosyal rolleri arkadaşça yumuşatan ,aile disiplini kimseyi yaralanmadan kurup yürüten,anlayışlı,şevketli,ilkeli bir aile yapısını kurup sürdürebilmektedir. Eşler arasında ki anlayış ve davranış bütünlüğü iletişimi güçlendirerek çocukların sosyal rollerin benimsemelerine yol acar. Böylece aile – içi iletişimde aile dışındaki iletişimde doğru bir temele oturmuş olur.

Dipnotlar

(1) Genel İletişim”(2003).Ankara Pegem A.Yayıncılık 260 (11 ):10 S.217

(2) Özkalp,Enver.Sosyolojiye Giriş.Eskişehir: Anadolu Üniversitesi ESBAV Yayın No: 87,1987.

(3) Gökçe,Birsen.a.g.e

(4) Ozankaya,Özer. Toplumbilime Giriş.Ankara: A.Ü. S.B.F Yayın No: 431,1979.

(5) Lundberg.George A.,Clarence C.Schrag,Otto N.larsen.Sosyoloji Cilt:II.Çeviren Özer Ozankaya,Ankara:Ayyıldız matbaası,1970.

(6) Özkalp,Enver.a.g.e.1990

(7) Kağıtcıbaşı, Çiğdem. “Türkiye’de Ailenin Sürekliliği ve Değişimi”.Türkiye’de Ailenin Değişimi Toplum Bilimsel İncelemeler. Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayınları Editör: Türköz Erder,1984.

(8) Aziz,Aysel.Toplumsallaşma ve Kitlesel İletişim. Ankara: A.Ü .BYYO Yayın No: 2,1982.

(9) Yavuzer,Haluk. “ Çocuğun Toplumsal ve Duygusal Gelişimlerinde Ailenin Rolü” Aile Çocuk 1982-1983 Seminer Konferansları. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları 1983.

(10) Dönmezer,İbrahim. Ailede İletişim ve Etkileşim. İstanbul : Sistem Yayıncılık ,1999.

(11) Bulut,Işın Ruh Hastalığının Aile İşlevlerine Etkisi. Ankara : T.C. Başbakanlık Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı Yayınları Genel Yayın No: 74,1993.

(12) Çüceloğlu,Doğan. a.g.e.

(13) Yavuzer,Haluk.Çocuk Psikolojisi. İstanbul:Remzi Kitapevi 19.Basın,2000
http://www.sosyalhizmetuzmani.org/ailedeiletisimler.htm
——————————————————————

Evlilikte Duygusal Zeka ‘nın Önemi

Psikolog Esin AŞKIN

gönderen: neptün

Toplumumuzda kişileri çoğu kez “duygusal” ve “mantıklı” gibi iki gruba ayırma eğilimi gösteririz. Üstelik “mantıklı” sınıfına soktuğumuz kişilerden övgüyle bahsederken, diğer gruptakilerden eleştiri ile söz etme tutumu daha yaygındır. Oysa ki, her alınan kararın altında duygular yatar. İnsan kendisine yapılan bir harekete, söylenen bir söze, gördüğü bir manzaraya bir tepki/cevap vermeden önce “duygularına” başvurur. Duygularından almış olduğu mesajla düşüncelerine yön belirler ve bunu eyleme döker. Bu gerçeği kıstas olarak aldığımızda bu ayrımın çok da geçerli olmadığını görürüz. Toplumda görülen bu sınıflamanın tabi ki toplumda geleneksel bir geçmişi vardır. Şöyle ki; kız ve erkek çocuklarına duygularıyla baş etme konusunda çok farklı dersler verilir. Aileler -öfke duygusu hariç- diğer duygular hakkında kızlarıyla oğullarından daha fazla tartışırlar. Yani kız çocuklarına ” duygular ” hakkında erkek çocuklarına oranla daha fazla bilgi verilir. Aileler, okul öncesi çocuklarına anlatmak için masallar uydurduklarında bile, kızlarıyla konuşurken daha çok duygu yüklü sözcükler kullanırlar.

“Erkekler ağlamaz” diye büyütülen erkek çocukları ile “kızlar her yerde konuşmaz, gülmez” diye yetiştirilen kız çocukları ileri yaşlarda problem yaşamaya başlıyor. Her şeyden önce kendi duygularına yabancılık ile başlayan karşı cinsle ilişkilerinde problem yaşamaya kadar gidiyor bu sorunlar. Yetişkin bir birey olup evlendiklerinde de birbirlerinin duygularını ifade ediş tarzını anlamlandıramama ile evlilik problemleri yaşamaları da çok şaşırtıcı olmasa gerek.

Kısacası, duygusal öğrenmedeki bu farklılıklar çok farklı becerilerin oluşmasına yol açar. Kızlar “sözlü-sözsüz duygusal işaretleri okumakta, hislerini ifade etmekte ve iletebilmekte ” ustalaşırken, erkekler “suçluluk, korku, incinebilirlik ve acıyla ilgili duygularını en aza indirgemekte” beceri sahibi olurlar.

Nedir duygusal zeka ?

* Kişinin kendi duygularını bilip, tanıması ve karşısındaki kişilere ifade edebilme becerisi

* Kendi duygularını yönetebilme becerisi

* Karşı tarafın duygularının farkında olabilme, anlayabilme becerisi

* Kendi kendini güdüleme becerisi

* İlişkilerini kontrol edebilme becerisini kapsar.

Evlilikte duygusal zekanın yeri ve önemi

İlişkileriyle ilgili “hoşnutluk düzey”lerini ölçmek amaçla 264 çift üzerinde yapılan çalışmaya göre aslında kadınlar için en önemli öğeler arasında “iyi iletişim” hissin gereksinimi ortaya çıkmış. Evli kadınlar üzerinde yürütülen bir diğer araştırmaya göre ise; kadınlar için yakınlık, bir şeyler, özellikle de ilişkinin kendisi hakkında konuşabilmek demektir, ifadesi çıkmış ancak bunun kadınlarca çok da iyi yürümediği sonucuna varılmış. Dr. Huston’nın bulgularına göre; flört döneminde erkekler müstakbel eşleriyle, onların yakınlık isteklerine uyan sohbetlere vakit ayırmaya daha istekli ancak evlendikten sonra, zaman ilerledikçe erkekler -özellikle daha geleneksel çiftlerde- eşleriyle bu şekilde konuşmaya daha az zaman ayırır ve yakınlık hislerini bir şeyler konuşmak yerin, bahçeyle uğraşmak, tatile gitmek gibi birlikte yapılan aktivitelerle tolere etmeye yöneldikleri sonucu bulunmuştur.

Kocaların bu artan sessizliği, kısmen evliliklerinin durumu hakkında biraz fazla iyimserliklerinden kaynaklanıyor da olabilir.(?). Kadınlar ise sorunlara daha duyarlı olarak geçmişten getirdiği tecrübeyle yaklaşır. Erkeklerin bu toz pembe bakış açısına, duygusal yüzleşmelerden hazzetmeyişlerini de eklersek, kadınların neden kocalarının neden tartışmaktan kaçınmaya çalıştıklarını bu kadar sık dile getirdiklerini daha iyi anlayabiliriz herhalde.

Aslında bir evliliği kurtaran ya da yıkan, sorunlarının çok/az olması, çiftlerin ne kadar sıklıkta seviştiği, ne kadar borç veya tasarrufla yaşayabildiği değil, daha çok, ilişkilerinin geleceği açısından daha önemli olan hassas noktaların çift tarafından nasıl tartışıldığı yani çiftlerin davranış biçimleridir. Duygusal zeka, işte bu süreçte devreye girerse tükenmiş olarak gördüğünüz ilişkiniz yeniden canlanabilir. Duygusal zeka ile bir çok soruna, karşı tarafın gözünden bakabilir ve “haksızlık bu” diye algıladığınız her şeyi rahatlıkla derinlemesine görebilirsiniz.

Renkli umutlarla kurulan iki başrol oyuncusunun oynadığı, ismi “evlilik” olan bu oyunun ilerleyen zamanlarda karşılıklı iki taraflar arası oynanan bir maç niteliği kazanıp “oyundan galip çıkma telaşına” girmek istemiyorsanız tavsiyelerimize kulak verin:

En önemli adım “empati” kurabilme becerisini kazanabilmedir. (empati: bir kişinin diğer kişinin yerine bir an için geçerek, onun gibi düşünüp algılayabilme ve hissedebilme yetisidir) Örneğin eşinin canını sıkan bir olayı diğer taraf saçma ve gereksiz olarak algılayabilir. Eğer bu kişi duygusal zekasını sorunu anlamlandırabilmek için işin içine sokarsa, söz konusu olan durumun hiç de saçmalık olmadığı farkındalığını geliştirebilir.

Dolup taşmadan önce bir panzehir olarak kendi kendine konuşma

Savunmacı olmayan dinleme ve konuşma

Sakinleşebilmek (Her güçlü duygunun kökeninde harekete geçirici bir dürtü vardır. Bu dürtülerin yönetimi duygusal zekanın temel taşlarındandır.

İlişkiye zaman ayırmalısınız

Uzlaşmaya varmayı, başkasının isteklerine saygı göstermeyi bilmelisiniz.

İletişim çok önemlidir. Sadece mutluluklarınızı değil, endişe, korku ve tereddütlerinizi de anlatmalısınız

http://www.ruhsagligi.org/altmenu.asp?detay=1&AnaId=1174&AltID=a341491&def_dil_id=198&m_o=
———————————————————————–

Evlilik etkileniyor
2 Mart 2001 Zaman Gazetesi Gülten Sarı ile yapılan röportaj

Yaşanan sosyo-ekonomik, teknolojik gelişmeler her alanı olduğu gibi evliliği de etkiliyor ve evliliği farklı bir kalıp içine sokuyor.
Değişimden, olumlu–olumsuz payını alan kurumlardan biri de evlilik. Gelişmelere paralel olarak evlilik de biçim değiştiriyor. Evlilik için yeterli ve uygun görülen şartların içeriği de farklılaşıyor.

Psikiyatri uzmanı Doç. Dr. Erol Göka, kadın–erkek ilişkilerinde yeni bir biçim denendiğini belirtiyor. Göka, yaşanan değişime rağmen insanların çift yaşama avantajlarından vazgeçemeyeceğine dikkat çekiyor.

Evlilik ihtiyacı neden azalıyor?

Doç. Dr. Erol Göka, gen, üreme teknolojisinin gelişmesinin bir sonucu olarak kişilerin yalnız başlarına, evliliğin getirdiği birçok şeye sahip olabileceğini, bunun da evliliğe olan gereksinimi azalttığını belirtiyor. Söz konusu teknolojiler sayesinde, kadın ve erkeğin tek başlarına çocuk sahibi olabilme imkanı olduğunu ifade eden Göka, cinsel tercihlerin değişmesinin, yalnız yaşama oranlarında görülen artışın, bilgi teknolojisinin gelişmesiyle ortaya çıkan internetin de insanları bireyselleştirdiğini, bunun da evlilik gereksinimini azalttığını kaydediyor.

Şartlar, tek yaşamaya karşı

Bazı olumsuz gelişmelerin evlilik anlayışında ve yaşam biçiminde farklılığa yol açtığını; fakat her şeye rağmen, kadın ve erkeğin, çift yaşama avantajlarından vazgeçemeyeceğini belirten Göka şunları söylüyor: “Tek yaşayan, boşanmış insanlarda ruhsal bozukluklar daha fazla görülüyor ve anne babadan ayrı yaşayan çocuklarda önemli sorunlar ortaya çıkıyor. Tespitim insanların çift yaşamayı sürdürecekleridir. Devletlerin, tek yaşayan bireylere oranla aile halinde yaşayan toplumu daha kolay yöneteceği bir gerçektir. Atomize bireylerden oluşan toplumu yönetmek daha zordur.

Evlenme yaşının yükselmesindeki en önemli sebebin, tüm yaşam ve gelişim evrelerinde meydana gelen uzamayla bağıntılı olduğunu belirten Göka, ölüm yaşının, yaşlanmanın, çocukluk ve gençlik yaşının arttığını belirtiyor. Göka, çarpıcı bir örnek de veriyor: “Bir yerde Hanefi mezhebinin kurucusu İmam–ı Azam’a soruyorlar; ‘Dedelik yaşı kaç diye?’ o da ’24 diyor’ diyor. Oysa şimdi insanlar geç olgunlaşıyor. 24 yaş şimdi neredeyse çocukluk yaşı sayılıyor. UNECSO da 22 olan gençlik yaşını 28′ e çıkarmaya hazırlanıyor. Çocukluk ve gençlik yaşı uzuyor. Bu da insanın belli bir kişiliğe, mesleğe sahip olma yaşını uzatıyor, yaşantısını tam anlamıyla oturtması 30 yaşına tekabül ediyor. O yaşa kadar da insanlar ailerinin yanında ve onların maddi desteğiyle geçimini sağlıyor. Bu durumda olan bir insanın evlenmesi de pek mümkün olmuyor. Sonuç olarak, evlilik yaşı da uzuyor.

Batı’nın evliliğe bakış açısı farklı

Son on yılda insanlarda evliliğe bakış açısında çok büyük farklılaşma yaşandığını kaydeden Göka, küreselleşmeyle birlikte Amerika ve İngiltere’de ilk beş yılda boşanma oranının yüzde 50’yi geçtiğini, boşanmanın Batılılaşmayla birlikte paralel gittiğini; fakat evliliğin bitmediğini, boşanan çiftlerin bir süre sonra yeniden evlendiğini kaydediyor. Yalnız yaşama oranlarının arttığını, cinsel tercih değişikliklerinin sık görüldüğünü ifade eden Göka, bu nedenle söz konusu toplumların hızlı boşanan–evlenen toplumlar olarak görüldüğünü dile getiriyor. Türkiye’nin bu açıdan hâlâ geleneksel değerleri koruduğunu; ama eğilimin Batı toplumlarına benzer yönde gelişme gösterdiğini belirten Göka, on yıl öncesinde göre farklılaşmanın daha fazla olduğunu, insanların evliliğe bakış açılarında çok büyük değişiklikler yaşandığını, bunun insanın dünyayı, kendini, dini algılamadaki değişikliklere bağlı olduğunu aktarıyor. (Gülten Sarı)

http://www.erolgoka.com/makale/roportaj/05.htm
———————————————————-

EVLİLİKTE BAŞARI NASIL SAĞLANIR? Ömer Baldık

Sağlıklı bir evliliğin anahtarı, olumluluk ve olumsuzluklar arasında

sağlanan dengedir. Ailede çatışmaların yaşanmaması değil, nasıl çözüme kavuşturulduğu önemlidir.

AİLE kurumunun yapısı gereği, insanlar evlilikte çatışmalardan sakınabilir de, çıldıracak kadar dengesizleşebilir de. İkincisinin olmaması için, evliliğe pozitif yaklaşım şarttır.

Günümüzde evlilikten endişe etmek gayet normal sayılabilir. Çünkü evliliklerin bir kısmı boşanmayla sonuçlanıyor. Ama asıl rahatsız edici olan nokta, kimsenin evliliklerin neden bu kadar kırılgan olduğunu tam olarak anlayamamasıdır.

Bazı uzmanlar, hatta aile terapistleri bile, kavga ve atışmanın ailede bir problem işareti olduğunu belirtiyorlar. Ancak bu her zaman böyle olmayabilir. Bazı durumlarda çatışma ve çatışmayı bitirme becerisi, aileyi bir arada tutan bir özellik de arz edebilir.

Araştırma verilerine göre, evliliği bitiren en önemli neden, çiftlerin çatışmaları çözme yeteneğine sahip olmamalarıdır. Çatışma yaşanmayan bir ilişki yoktur; fakat birçok aile, mutluluğun ancak çatışma olmazsa yakalanabilecek bir duygu olduğunu düşünmektedir.

Bazı çiftlere sorulduğunda olumlu olduğunu düşünerek, “Biz hiç kavga etmeyiz” cevabı alınır. Bu, gerçekleri pek yansıtmamaktadır. İnsanlar bir ilişkiye girdiklerinde farklılıklarını uyumlaştırarak olgunlaşırlar. Bu uyumlaşma, ister istemez çatışmalar ve hatta bazen kavgalarla beraber gider. Önemli olan, bunların olmaması değil, çatışmaları çözme yeteneğine kavuşulmasıdır. Zaten, insanları daha sevgi dolu ve olgun yapan unsur, evlilikteki bu inişli çıkışlı süreçlerden edindikleri tecrübedir.

Ancak, her aile çatışmalarını aynı şekilde çözmez. Sağlıklı ailelerin problem çözme tarzlarını üç başlıkta toplayabiliriz:

1. Uzlaşma: Bir problem çıktığında çiftler, çok kere birbirleriyle uzlaşırlar ve müşterek memnuniyeti sağlamak için problem üzerinde çalışırlar.

2. Tartışma: Sıklıkla çatışmalar yaşanır ve bu çatışmalar üzerinde ateşli tartışmalar yapılır.

3. Çatışmadan sakınma: Çiftler farklılıklarıyla yüzleşmekten kaçınırlar ve farklı olduklarına karar verirler.

Eskiden sadece birinci tarz sağlıklı, diğerleri sağlıksız görülürdü. Ama yeni yaklaşımlar, her üç tarzın da eşit oranda sağlıklı olabileceğini öngörmektedir. Çünkü her bir tarz da, kendi dışımızdaki bir insanla samimi bir ilişki kurmak için uygulanabilecek sağlıklı bir yoldur ve olumludur. Bununla birlikte, çokça tartışan çiftlerin bazı çatışmaları görmezden gelmeyi öğrenmeleri, çatışmadan sakınan çiftlerin de aralarında uyum aramayı öğrenmeleri gerekir.

Her evliliğin duygusal ekolojisinde anahtar dinamik, olumluluk ve olumsuzluk arasındaki dengedir. Sağlıklı evliliklerde bu dengeyi bulan bir tür ayarlayıcı olduğundan söz edilebilir. Meselâ, eşler birbirlerine karşı saygısızlaştıkları zaman, birçok olumlu jest, mimik ve davranışı devreye sokarak ortaya çıkan olumsuzluğu gidermeyi başarırlar.

Mutlu aileleri, sorunlu ailelerden ayıran özellik; işte bu dengedir. Bu ailelerde eşler birbirlerine karşı olumsuz duygu ve davranışlar kadar, olumlu duygu ve davranışlarda da bulunurlar. Sözgelimi, tartışan aileler, tartışmalarını daha fazla sevgi duygusuyla dengelerler. Kuşkusuz bu denge hâli, %50-50 şeklinde anlaşılmamalıdır. İdeal bir ailede, olumlu duygu ve davranışlar ile olumsuzlar arasındaki oran, 1/5’tir. İdeal çiftlerde dokunma, gülümseme, iltifat etme gibi olumlu davranışlar, çatışmalara göre 5 kat fazladır. Bu tarz evliliklerin uzun süreli olma ihtimali çok yüksektir. Buna karşılık, bu oranın altında kalan dengeler, evlilikte olması gerekenden fazla olumsuzluk yaşandığını gösterir. Eğer gerekli düzeltmeler yapılamazsa, zaman bu tür aileler için evliliği daha iyi bir noktaya taşımaz. Boşanmayla biten evliliklerde, olumlu davranışlar ile olumsuz davranışlar arasında ortaya çıkan dengesizlik, zaman içinde artmış ve olumsuz davranışlar katlanılamaz hâle gelmiştir.

TEHLİKE SİNYALLERİ

Eğer sorunlu bir evliliğin ortasındaysanız, sorunları çözmek için bir çıkış yolu bulmanız oldukça zordur. Ama aslında mutsuz evlilikler aşağı yukarı birbirlerine benzerler. Mutsuz evliliklerin, bir girdabın daireleri gibi üzücü sona doğru ilerleyen bir biçimi vardır.

Bir evliliğin şansını artıran etken, çiftlerin hangi duyguların ve reaksiyonların tartışmaya yol açtığının farkında olmalarıdır. Evliliği sarsan noktaların farkında olan çiftler, mutluluğa giden yolu çok daha kolay bulabilirler.

Evliliklerin dengesini bozan etkenleri, genel olarak dört madde altında toplayabiliriz. Bu etkenler eşler arasındaki iletişimi sabote eder, ev içindeki gerilim ve olumsuz havayı artırır. Sonuçta, eşler birbirlerinin ilişkiyi düzeltme çabalarına sağır olurlar.

1. Eleştiri:

Genelde kötüye giden evliliklerde, eşler önce birbirlerinin davranışlarından şikâyet eder, sonra da eleştirmeye başlarlar. Ancak şikâyet ile eleştiri birbirinden farklıdır. Eleştiri, belirli bir davranıştan ziyade, belli bir suçlamayla karşımızdaki insanın kişiliğine yapılan bir saldırıdır. Meselâ “Sürekli kendini düşünüyorsun” cümlesi, belli bir davranışı değil, bütün bir kişiliği yargılamak ve suçlamak anlamına gelir.

2. Hakaret:

Hakareti eleştiriden ayıran nokta, eşlerin birbirlerini aşağılama niyeti ve psikolojik olarak karşısındakinin kötü hissetmesini sağlama arzusudur. Sözler ve vücut dili aracılığıyla, eşler birbirlerinin kalplerini kıracak hakaretler yağdırırlar. Sonuçta, her iki taraf da birbirine yönelik çok olumsuz düşünceler içine girer.

Böylesi şeyler yaşandığında, eşler en başta birbirlerini nasıl sevdiklerini hatırlamaz hâle gelirler. Sonuç olarak, birbirlerine iltifat etmez, memnuniyet ifadelerinde bulunmazlar.

3. Sürekli savunma yapma:

Saygısızlık bir kere eve girdiği zaman, ilişki kötüden daha kötü olur. Suçlamalar arttıkça, savunmalar da artar. Bu, sorunları daha da ağırlaştırır. Eşlerin her ikisi de, kendisini “masum kurban” gibi görür. Tam da bu yüzden, sorunları çözmek üzere ikisi de sorumluluk almazlar. Sürekli kendilerinin masum olduğunu anlatmaya çalışıp dururlar. Savunmacı yaklaşımı kırmanın birinci yolu eşin her sözünü bir saldırı olarak görmekten vazgeçmek, bu sözlerin güçlü bir şekilde ifade edilmiş bir bilgi olduğunu görmektir.

4. Duvar örme:

Eşlerden biri, diğeri tarafından suçlama ve eleştirilerle bitirildiği ve ezildiği zaman, savunma için bile olsa cevap vermemeyi tercih edebilir. Bu evlilikler, iletişimin son derece azalması sonucu çökme sürecine girer.

Duvar örme, çiftin birbirini anlamaya çalışmak yerine, suçladıkları iletişim türlerinde oluşur. Duvar ören eş, kendisini bir taş gibi hareketsiz hâle getirerek sanki orada değilmiş gibi davranır. Normal şartlarda dinleyen biri konuşmacıya bakar ve konuşmalara cevap verir. Ama duvar ören eş, bunları yapmaz ve bir taş sessizliğine bürünür. Duvar ören eş, yaptığı eylemin ne kadar güçlü bir eylem olduğunun farkında değilmiş gibi görünür. Ama aslında, bu eylem çok güçlüdür. Bu durumda, evliliğin boşanmayla sonuçlanmaması için eşlerin evliliklerini yeniden tanımlamaları şarttır.
————————–

Evliliği iyi bir noktaya taşımak için:

• Eğer boğulduğunuzu hissediyorsanız, sakinleşmek için ciddi bir çaba gösterin. Bu çaba, sizi savunmacı ya da duvar ören bir eş olmaktan uzaklaştırır ve stres oluşturan düşünceleri yok eder.

• Araştırmalar kalp atış hızının artmasıyla tartışmaların şiddetlenmesi arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Tartışmalarınızın şiddetlenmemesi için sakinleşmenin yollarını öğrenin. Nefes egzersizlerinden faydalanın. Böylece verimsiz ve önemsiz tartışmaları daha başından önlemiş olur, önemli tartışmalara da fırsat tanımış olursunuz.

• Ayrıca savunma yapmadan dinleme ve konuşma, birtakım yıkıcı alışkanlıkların önünü alır. Eğer savunmacı bir dinleyici olmamayı başarırsanız, olumsuz düşüncelerin eşinizin ve kendinizin zihninde birikmesine engel olursunuz. Dolayısıyla, eşinize karşı duvar örmenize de gerek kalmaz. Unutmayın ki, siz savunmacı olmadığınızda, eşiniz de savunmacı bir dille konuşma ihtiyacı hissetmeyecektir.

• Eşinizin sizi anlamasına izin verin. Bunun bir ilişkiyi olumlu tutmanın en iyi yolu olduğunu unutmayın. Ayrıca eleştirinin, hakaretin ve savunmacı dilin panzehiri de budur. Eşinizin bakış açısına saldırmak veya onu görmezden gelmek yerine, problemi onun bakış açısından görmeyi deneyin ve onun bakış açısının da haklı tarafları olduğunu söyleyin.

• Bu teknikleri başarılı bir şekilde kullandığınızda, kendinizi bunları öğrenmiş sayabilirsiniz. Ama unutmayın; bu teknikler sürekli tekrar edilmeli ve otomatik hâle getirilmelidir. Savunmacı bir dil kullanmadığınız ve eşinizi onayladığınız her diyalogda yeni bir şey tecrübe etmiş olursunuz. O yüzden yorgun olsanız da, canınız istemese de bunları uygulamaya devam edin. Beceriniz ne kadar artarsa, ihtiyaç duyduğunuzda o beceri o kadar yanınızda olur.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1351
———————————————————-

AİLE OKULU NASIL KURULUR VE ÇALIŞIR

Eğer uzaydan gelen bir araştırma ekibi içinde yer alsaydınız, dünya üzerindeki hayatı raporunuzda nasıl anlatırdınız?

Ayrıntılar elbette kişiden kişiye değişir; ama, şuna yakın bir cümle, böyle bir raporun içinde mutlaka yer alırdı:

“Bu gezegenin ahalisi, hergün saatlerce koltuklarında mıhlanmış, gözleri bir noktaya dikilmiş şekilde, sessiz ve hareketsiz oturumlar yapıyorlar.”

Bu gözlemi yorumlarken, gördüklerinizi, belki de dinsel bir törene benzetebilir; bu gezegen halkının, aralarındaki bütün ayrılıklara rağmen ortak bir dinlerinin bulunduğunu, üstelik bu dinlerine çok düşkün olduklarını ve hergün saatlerini ibadete ayırdıklarını söyleyebilirdiniz. Dünya üzerinde sizin gördüklerinizi—yahut bugün hepimizin görmekte olduğunu—gören hiç kimse de sizin gözleminizi veya yorumunuzu yalanlamazdı.

İstatistikler, ortalama Türk insanı olarak, hergün dört saatimizi bu şekilde, televizyon karşısında geçirdiğimizi bildiriyor. Bu rakamın yıllık yekûnunu aldığınızda 1500 saat kadar bir rakam ediyor ki, bu da, bir öğrencinin öğretim yılı boyunca okulda geçirdiği saatlerin iki mislini buluyor. Özetleyelim:
Herbirimiz, her sene iki öğretim yılını televizyon başında harcıyoruz!
Bu, haberin kötü olanı. Aynı noktadan yola çıkarak, kendimize bir iyi haber de çıkarabiliriz:

Demek ki, herbirimizin hayatında, ciddî bir eğitim için ayırabileceğimiz, günlük dört saat kadar bir vaktimiz var.

Belki bu kadarı zor gelebilir; ama biz bu miktarın yarısını, hattâ dörtte birini bile değerlendirecek olsak, çok geçmeden, hayatımızda büyük değişikliklerin gerçekleşmekte olduğunu görmeye başlarız.

İsterseniz, günlük bir saatlik düzenli bir eğitimle, bir yıl içinde nerelere ulaşabileceğiniz konusunda kaba bir hesap yapabilirsiniz: Bu, hemen hemen bir lisan öğrenimi demek olur. Veya bir sanat dalında ciddî bir beceri kazanmak için yeterli olabilir. Veya onlarca kitap demek olur.
“Veya”ları, gönlünüzce uzatabilirsiniz.

En iyisi, bu zaman dilimini, aile içi eğitime ayırmaktır. Böylece, bütün aileyi bir araya getirecek, onlara ortak deneyimler ve yıllar sonra bütün hazla anılacak anılar kazandıracak bir zemin vücuda getirilmiş olur.

Aile Okulu, böyle bir ihtiyaçtan yola çıkarak düzenlenen bir eğitim programı olarak geliştirildi. Bu program, Kur’ân’ın kavramlarını, günümüz iletişim araçlarının ve eğitim sistemlerinin dayatma ve çarpıtmalarından uzak bir şekilde, bir müfredat ve disiplin içinde, gözlem ve anlatım yeteneklerine de gelişme fırsatı verecek etkinliklerle, yaşayarak öğrenmeyi amaçlıyor.

Aile Okulu nasıl işliyor?

Aile Okulunun faaliyetleri, üç grupta toplanıyor: (1) okuma, (2) anlatım ve tartışma, (3) etkinlikler.

Okumalar nasıl ve ne zaman yapılmalı?
Okumalar, toplu halde ve sesli olarak yapılmalıdır. Sesli okumanın önemi üzerinde ne kadar dursak, bunu abartmış olmayız. Okuma çağında olsun veya olmasın, bütün aile bireyleri bu şekildeki okumalardan yararlanacaklardır. Okuma sırasında bütün ailenin dikkati ve hayalgücü bir noktada odaklaşmış olacaktır. Ayrıca, insanların en tatlı ve silinmez çocukluk anıları arasında bu toplu okumaların önemli bir yer işgal edeceğinde de şüphe yoktur.

Kimler okumalı, nasıl okumalı?
Okuma çağındaki bütün bireyler, okumalarda aktif rol almalıdır. Bu iş sırayla yapılabilir. Okuyacak kimsenin daha önceden dersine çalışması yerinde olur. Kitaplardaki metinler, vurgu ve fasılalarda ipuçları verecek ve sesli okumaya yardımcı olacak şekilde düzenlenmiştir. Tane tane okumaya, yerinde ve yeteri kadar fasılalar vermeye, vurguları yerinde ve abartmaksızın yapmaya özen gösterin. Yapmacıktan ve sözlere çok fazla duygu yüklemekten kaçının.

Okumalar ne kadar sürmeli?
Her okuma seansında, bir bölümden fazlasını okumayın. Gerekirse, aynı bölümü tekrar okuyabilirsiniz. Ancak, konu ne kadar rahat anlaşılırsa anlaşılsın, bir defada bir bölümden ilerisine gitmeyin; okunan kısım üzerinde yoğunlaşın. Çünkü Aile Okulu kitaplarının bölümleri, uzun soluklu bir eğitimi aşamalar halinde gerçekleştirmek üzere planlanmıştır. Bu da, bölümlerin zamana yayılmasını ve her bölümün içeriğinin sindirilmesi ve hayata yansıtılması için zaman ayrılmasını gerektirmektedir.

Okumalar ne zaman ve ne kadar sıklıkla yapılmalı?
İdeal olan, her akşam, bütün aile bireylerinin bulunduğu bir saatte, düzenli olarak bu okumaları yapmaktır. Az da olsa bu konuya ayrılacak olan vakit, çok geçmeden, etkisini bütün aile bireyleri üzerinde gösterecektir. Tartışmalarıyla birlikte, ortalama olarak günlük bir saatlik bir süre hedef olarak alınabilir. Pek çok aile için bu imkân dahilindedir (televizyonu kapatmak şartıyla). Ancak buna imkân bulunamıyorsa, periyod değişebilir. Bu defa hafta sonları gibi daha elverişli zamanlarda telâfi yoluna gidilmelidir. Her ne olursa olsun, hayatî önem taşıyan şey, okumaların sürekli ve düzenli olmasıdır. Bir hedef belirleyin, bir plan yapın ve buna hiç ödünsüz şekilde sadık kalın.

Anlatım ve tartışmalar nasıl yürütülmeli?
Anlatım, Aile Okulunun vazgeçilmez bir ilkesidir. Özellikle çocuklar, yaşları ne olursa olsun, okunan bahsi kendi anladıkları şekilde ve sıcağı sıcağına anlatmalıdırlar. Ancak bir hususu hemen vurgulayalım: Bu anlatımların doğrusu veya yanlışı yoktur. Herkes, okunan dersi kendi açısından, kendi ifadeleriyle yorumlar. Önemli olan, çocuğun kendi ifadesini kullanması, kendi yorumunu yapması, kendi bakış açısından konuyu değerlendirmesidir. Onun için, anlatıma hiçbir şekilde müdahale etmeyin. Yalnız, sohbet bütünüyle dağılma istidadı taşıyorsa, herkes için standart bir süre koyabilirsiniz.

Tartışmalarda nasıl bir üslûp izlenmeli?
Tartışmalardan güdülen amaç, bütün bireylerin, işlenen konuya kendi zihinsel ve duygusal yetenekleriyle birlikte katılmalarını sağlamaktır. İleri sürülen fikirler birbirini tamamlamalı, birbirine değer vermeli, hep birlikte bir zenginlik ortaya çıkarmalıdır. Güzel bir fikir takdir edilmeli, bütün ailenin bu fikre değer verdiği, fikir sahibine hissettirilmelidir. Farklı düşünceler ortaya konacağı zaman, hiçbir şekilde dışlayıcı bir tutum takınılmamalı, “Senin düşüncen yanlış; doğru olanı bu” şeklinde bir üslûp asla izlenmemelidir. Bunun yerine, “Senin bakış açından bakınca ben de öyle görüyorum. Ama bir de şöyle bir açıdan bakmayı denesek…” gibi, düşünceye değer veren bir üslûp benimsenmelidir. Böylelikle, bir yandan fikirlerin saygınlığı korunmuş, diğer yandan da aile içinde fikir özgürlüğü en yüksek düzeyde sağlanmış olur. Böyle bir eğitimin insana kazandıracağı olgunluk üzerinde ne kadar dursak abartmış olmayız.

Günlük tutmada nasıl bir yol izlenmeli?
Bu konuda net olarak söylenecek söz, “Günlük tutulmalı” sözünden ibarettir, o kadar. Ama günlük mutlaka tutulmalıdır. Bunun da doğru veya yanlış yolu yoktur. Aile Okulunda amaçlanan şey, anlatımla beraber yazım yeteneğinin geliştirilmesi, düşünce ve duyguların serbestçe ortaya dökülmesidir. Günlüklerin kişiye özel olarak kalması, bu serbestliğe yardımcı olur. Ancak bireyler kendi yazdıklarının, hiç değilse bir kısmını başkalarıyla paylaşmak isteyebilirler ve istemelidirler. Onun için, zaman zaman, toplu okumaların gündemine, aile bireylerinin kendi kalemlerinin ürünü olan yazılar da gelmeli ve bunlar takdir ve teşvik görmelidir.

Etkinliklerin yeri, önemi ve süresi ne olmalı?
Etkinlikler, Aile Okulunda izlenen eğitim yönteminin, en az okumalar kadar önem taşıyan, ayrılmaz bir parçasıdır. Aile Okulu, herşeyden önce, kişiyle Yaratıcısı arasında var olan özel bağ üzerinde durmaktadır. Bu bağ, kişinin yaratıldığı andan itibaren kurulmuş olan ve her an iletişime açık bulunan bir hattır. Ancak bu hattan gelen mesajları, günümüzde parazitlerin çokluğu yüzünden almakta ve algılamakta güçlük çekiyoruz. Bu parazitleri ayıklamak için, gerçek dünyayla yüz yüze gelmeye ihtiyacımız vardır. Gerçek dünya ise, binalarımızın, bürolarımızın duvarları dışında, tabiatın kucağında, gökkubbenin altında, Yer ve Gökler Rabbinin en güzel sanat eserleriyle yüz yüze geleceğimiz yerlerdir. Kent hayatına ne kadar mahkûm olursak olalım, hemen hergün uzanabileceğimiz park, koruluk, deniz kenarı gibi, bizi Allah’ın eserleriyle karşı karşıya getirecek mekânlara yürüyüş ve geziler yapmak için gerekli zamanı hepimiz bulabiliriz. Bu yürüyüş ve gezileri günlük ve haftalık şekilde, düzenli bir şekilde gerçekleştirmeli ve hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Bunun yanı sıra, hafta tatilleri, yıllık izinler, geziler gibi her türlü fırsatı, İlâhî sanat galerileriyle bir buluşma haline dönüştürebiliriz. İnsan, bu göz kamaştırıcı kâinatın bir parçası olduğunu ne kadar sık bir şekilde hatırlarsa, bu dünya üzerindeki kısır çekişmelerin ve kitleleri peşinden sürükleyen önemsiz kaygıların pençesinden yakasını o kadar kolaylıkla kurtarabilir.

Aile Okulu, sadece aile içinde mi uygulanmalı?
Birinci derecede aile amaç alınmakla beraber, Aile Okulu, daha başka topluluklar içinde de aynı etkinlikle uygulanabilir. Hangi yaşta olursa olsun, arkadaş grupları bu arada sayılabilir. Hattâ bir grup içinde yer alma imkânı bulunmayan bireyler de, ciddî ve disiplinli bir şekilde bu kitaplar üzerinde çalıştıkları takdirde, Aile Okulundan yararlanabileceklerdir.

http://www.morotesi.com/aok/aok_nasil_kurulur.htm
————————————————————-

KUR’AN’DA EŞLER ARASI İLİŞKİ HAKKINDA ÖNEMLİ BİR KAVRAM: “SÜKÛN”

-Eşler Arasında Cinsel ve Duygusal Eğilim-

Abdurrahman KASAPOĞLU*

ÖZET
Kur’an, bireyin mutluluğunu ve aile kurumunun devamlılığını sağlamak
için çeşitli yönlendirmelerde bulunur. Kur’an’ın bu tür yönlendirmelerinden
birisi, insanın cinsel yaşamıyla ilgilidir. Kur’an,
sadece cinsel doyuma dayalı bir yaşantıyı eksik bulur. Cinsel eğilimin
sevgi, şefkat gibi duygularla desteklenmesini ister.
Anahtar Kelimeler: Evlilik, cinsellik, sevgi, şefkat.
ABSTRACT
SEXUAL AND EMOTIONAL AFFINITY BETWEEN COUPLES
Quran gives several directions to provide individual’ happiness and
continuity of family. One of these directions of Quran is about
sexual life. Life leaning just on sexual satisfaction is said to be
deficient. Quran assetrs and recommends to support marriage life
by love and compassion.
Key Words: marriage, sexuality, love, compassion.
Giriş
İnsanlar arasındaki ilişki ve bağların en özeli, karı-koca arasındaki
cinsel doyum ve buna eşlik eden sevgi, şefkat gibi duygulardır.
Karı-koca arasındaki cinsel yaşamın sağlıklı temeller üzerine kurulması
büyük önem taşır. Sağlıklı bir cinsel yaşamın ön şartı ise, karıkoca
arasındaki cinsel doyuma, sevgi ve şefkat gibi duyguların eşlik
etmesidir. Karı-koca arasındaki cinsel çekim duygusal aktivitelerle
tamamlanmalıdır. Salt cinsel (fizyolojik) çekim üzerine kurulu ilişkiler
uzun süreli ve sağlam olamazlar. Oysa, sevgi ve şefkat gibi duygular,
cinsel doyumun asgariye indiği yalılık çağında bile karı-koca arasındaki
bağların sürmesini sağlar.
İnsanlar arasındaki ilişkileri sağlam temellere oturtmayı amaçlayan
Kur’an, karı-koca arasındaki cinsel ilişkinin sağlıklı bir şekilde
sürdürülebilmesinin yollarını da gösterir. Cinsel doyumun insanın
fizyolojik ve ruh sağlığındaki önemli yerini vurgulayan Kur’an, cinsel
* Yrd.Doç.Dr., İnönü Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
akasapoglu@inonu.edu.tr
Abdurrahman KASAPOĞLU
74
doyumun, sevgi ve şefkat gibi duygulardan bağımsız tamamlanamayacağına
işaret eder.
Bu bağlamda Kur’an, “sükûn” kavramını kullanarak karı koca
arasındaki cinsel ve duygusal ilişkiyi dile getirir. Sükûn kavramının
Arapça’da kullanıldığı anlam alanını gözden geçirdiğimizde, cinsel
eğilimin neden bu kavramla anlatılmak istendiği konusunda fikir edinebiliriz.
“es-Sükûn”, Arapça’da harflerin sıfatlarını belirtmek için kullanılan
bir ifadedir. Arapça’da bir harf ya harekeli ya da sakin olur.
Varlıkların bir sıfatı olarak sükûn, hareketliliğe zıt bir var oluş durumudur.
Bir şeyin hareketliliğinin son bulup sabit, durağan hale
gelmesine “es-sükûn” denilir. Sakinleşen, sessizleşen, yatışan her
şey hakkında “sekene” fiili kullanılır. Konuşanın susması, yağmurun
kesilmesi, öfkenin dinmesi hadiselerinde olduğu gibi. Bir mekânın
ikamet yeri edinilmesi de “sekene” fiiliyle anlatılır. Şiddetli korkunun
neden olduğu sıkıntı, tedirginlik, huzursuzluk anında Allah’ın kullarının
kalbine yerleştirdiği iç huzuru, gönül rahatlığı, ağır başlılık, sakinlik
“es-sekîne”1 diye isimlendirilir. Yorgunluğun ardından dinlenmek,
istirahat etmek de “es-sükûn” lâfzıyla ifade edilir.2
Kur’an’da, insanın tek başınalığının, bir bütünün iki parçası halinde
(kadın-erkek) yaratılmış olmanın verdiği bir araya gelme eğilimi,
cinsel güdünün neden olduğu doyum arayışı ve gerilim eşler (karıkoca)
arasında giderildiğinde bu durum “sükûn” kavramıyla yani bir
tür durulma, sakinleşme, doyuma ulaşma, rahatlama, gerilimden
kurtulma olarak dile getirilir.
Yüce Allah, eşler arasındaki cinsel ve duygusal eğilimi, bu eğilimin
bir sonucu olarak çocuk sahibi olma ve nesli devam ettirme arzusunun
karşılanmasını, kendisi ile insanlar arasında kurulabilecek
iletişimin bir vesilesi, aracı olarak takdir eder. (A’râf, 7/189) İnsanın
nankörlükten uzak, şükran ve minnet duygularıyla Kendisi’ne yönelebileceğini
ve işin doğrusunun da bu olduğunu açıklar. Kul sadece
Allah’a muhtaç olduğunda, başka başvurulacak kapı kalmadığında,
âyette anlatıldığı gibi, “sadece çocuk sağlıklı bir şekilde dünyaya gelinceye
kadar değil”, her koşulda Allah’ın, kendisine verdiği nimetle-
1 Kur’an’da sekîne kavramının geçtiği âyetler: Bakara, 2/248; Tevbe, 9/25-26, 40;
Fetih, 48/4, 18, 26.
2 Ebu’l-Fadl Cemâluddîn Muhammed İbn Mükrem İbn Manzûr, Lîsânu’l-Arab,
Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1997, XIII/211-213; Mecdüddîn Muhammed İbn Yakûb el-
Fîrûzâbâdî, Besâiru Zevi’t-Temyîz, el-Mektebetü’l-İlmiyye, Beyrut, tsz., III/237-
239; Muhammed Ali İbn Ali İbn Muhammed et-Tahânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-
Funûn, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, II/419-421; Ahmed İbn Yûsuf es-
Semîn el-Halebî, Umdetü’l-Huffâz fî Tefsîri Eşrefi’l-Elfâz, Âlemü’l-Kütüb, Beyrut,
1993, II/238-239; Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn İbn Muhammed er-Râgıb el-İsfehânî, el-
Müfredât Fî Garîbi’l-Kur’ân, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, tsz., s. 236-237.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
75
rin değerini bilmeli, şükran ve minnet duyguları aracılığıyla O’nunla
iletişim kurmaya devam etmeli; Allah’a muhtaç olmadığı anlarda
O’nu unutmak, O’nun yerine başka varlıkları koymak gibi tercihlerde
bulunmamalıdır.
Bu gerçeklik, eşler arasındaki cinsel ve duygusal eğilimin anlatıldığı
iki âyette “li teskune ileyhâ” deyimiyle dile getirilir. Bu âyetlerden
birinde “li teskune ileyhâ” ifadesi, ağırlıklı olarak cinsel açıdan
birlikteliği ve bu birlikteliğin sağladığı ruhsal durumu ön plana çıkarırken;
diğerinde ise aynı ifade “mevvedet” ve “rahmet” kavramlarının
kazandırdığı açılımla, eşler arasındaki sevgi ve şefkati ön plana çıkarır.
Araştırmamızda bu iki âyeti sırasıyla değerlendireceğiz. Fakat bu
değerlendirmeye geçmeden önce, psikolojinin cinsel güdü ve ona eşlik
eden duygulara getirdiği açılımlara yer vereceğiz.
I. Psikolojide Cinsel ve Duygusal Eğilim
Kur’an’ın sükûn kavramıyla dile getirdiği cinsel eğilim ve bu eğilime
eşlik eden duygular, psikolojinin konuları arasında yer alır. Bu
yüzden, önce psikolojinin cinsellik hakkındaki temel yaklaşımlarına
kısaca yer vereceğiz. Ardından cinsel eğilime eşlik eden ve etmesi gereken
sevgi duygusuna, cinselliğin sevgi ve şefkat gibi duygularla
desteklenmesi gerektiğine ilişkin açıklamalara yer vereceğiz.
A. Cinsel Doyum
Ömürlerinin önemli bir bölümünde insanlar şu ya da bu şekilde
cinsel duyguların etkisi altına girerler. Cinsel davranışları esas olarak,
biyolojik faktörlerle (organizmanın yapısından kaynaklanan faktörlerle),
dış çevrenin hazırladığı faktörler (öğrenme prosseleri) başlatır
ve yönlendirir. Bir çok araştırmacı, cinsel davranışların biyolojik
faktörler, -meselâ hormonlar- vasıtasıyla idare edildiğini ileri sürer.
Cinsellik dürtüsünün, kandaki hormonlara bağlı olması, bu dürtülerin
fizyolojik dürtüler olarak düşünülmesine yol açmıştır. Organizmada,
bir cinsel güdülenmeyi etkili şekilde ortaya çıkaracak olan
cinsel ihtiyacın belirebilmesi için erkekte, androjen hormonunun etkili
maddesi olan testosteronun, dişi de ise estrin hormonunun etkili
maddesi olan estrojenin bulunması gerekir. Erkeğin testislerinin salgıladığı
androjenler, cinsel yönden erkeğin faal olmasını sağlarken;
dişinin erkeği kabule hazır hale gelmesini sağlayan estrojenler de dişinin
yumurtalıklarından salgılanır. Cinsel salgılar, karşı cinsin cinsel
davranışları algılandığında insanı cinsel yönden uyarır, coşkulandırır
ve cinsel organı işlevini yapabilecek duruma getirir.3
3 Herbert Sorenson, Eğitim Psikolojisi, Çev. Gültekin Yazgan, M.E.B., İstanbul,
1968, s. 92; Clıfford T. Morgan, Psikolojiye Giriş, Çev. Hüsnü Arıcı ve Diğerleri,
HÜPB Yayınları, Ankara, 1995, s. 201; Lütfi Öztabağ, Psikolojide İlk Adım, İnkılâp
ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1983, s. 39; İbrahim Ethem Başaran, Eğitim PsikoloAbdurrahman
KASAPOĞLU
76
İnsanda seksüel fonksiyonların icrası, geniş ölçüde sosyal ve
rûhî faktörler tarafından şartlandırılmakta ve yönetilmektedir. Seksüel
davranış kompleksi içerisine şartlanma ve öğrenme de girmektedir.
İnsan, cinselliğin davranışsal yönünü yaşadığı kültür ortamında
öğrenir. Ergenlikten önce ve sonra yaşanan sosyal ve cinsel izlenimler,
tecrübeler cinsel potansiyelin gelişmesinde önemli rol oynar.
Cinsel davranışların kaynağı konusunda bazı araştırmacılar, dış etkenlere
ve öğrenme proseslerine önem verirler. Muhakkak ki, hem
biyolojik faktörlerin hem de dış çevreden kaynaklanan faktörlerin
cinsel davranışlar üzerinde uyarıcı, yönlendirici etkisi vardır. Araştırmalar,
insanın cinsel yaşantısı üzerinde biyolojik ve çevresel bir
çok faktörün, bazen birbirinden ayırt edilmesi imkansız denecek bir
karmaşıklıkta etkili olduğunu göstermiştir.4
Cinsellik; açlık, susuzluk gibi son derece güçlü bir motivdir,
ama bu ikisinden farklı bir özelliğe sahiptir. Açlık ve susuzluk gibi
temel olarak değerlendirilen itkilerden farklı olarak cinsel itki, organizmanın
hayatını sürdürebilmesi, insanın hayatta kalabilmesi için
zorunlu değildir. Fakat türün devamında esas olan bir motivdir. Cinsel
güdünün doyurulmaması, insana –diğer güdüler kadar- rahatsızlık
vermez. Bununla birlikte, özellikle erinlik yıllarından başlayarak,
insanın yaşamında önemli rol oynar. Beslenme –yeme ve su içmedokudaki
eksiklikleri giderir, kaybolan enerjiyi yeniden yerine koyar.
Cinsel davranış ise, yeniden enerji kazandırmaz, var olan enerjiyi
kullanır.5
Cinsel gerilim ve doyuma varma isteği insanı cinsel davranışta
bulunma yönünde dürter. İnsan kimi zaman kendisinin cinsel bir
gerilim içerisinde olduğunu hisseder ve cinsel açıdan boşalma isteği
duyar. Bedensel oluşumlar insanda, onu boşalmaya zorlayan cinsel
gerilimler yaratır. Bu gerilimin etkisiyle insan, duyu organlarının,
bedeninin, özellikle de cinsel organlarının uyarılmasını sağlar ve cinsel
eylemi gerçekleştirir. Cinsel eylemle birlikte içindeki gerilim doruk
jisi, Gül Yayınevi, Ankara, 1996, s. 146; İ. Alev Arık, Motivasyon ve Heyecana Giriş,
Çantay Kitabevi, İstanbul, 1996, s. 185.
4 Refia Uğurel-Şemin, Gençlik Psikolojisi, İÜEF Yayınları, İstanbul, 1984, s. 38;
Ayhan Songar, Temel Psikiyatri, Minnetoğlu Yayınları, İstanbul, 1981, s. 105; Başaran,
a.g.e., s. 146; Arık, a.g.e., s. 185-186.
5 Rıta L. Atkınson ve Diğerleri, Psikolojiye Giriş, Çev. Kemal Atakay ve Diğerleri,
Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1995, I/413-414; Sibel Arkonaç, Psikoloji, Alfa Basım
Yayım, İstanbul, 1993, s. 241; Selçuk Budak, Psikoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat
Yayınları, Ankara, 2000, s. 169; Cavit Binbaşıoğlu, Gelişim Psikolojisi,
Binbaşıoğlu Yayınları, Ankara, 1990, s. 215-216.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
77
noktasına ulaşır ve bir boşalma yaşar. Cinsel gerilimden kurtulup,
cinsel doyuma ulaşmak insana haz verir.6
Cinsel gerilim ve doyuma varma isteğinin etkisiyle gerçekleşen
cinsel davranışın ne olduğuna gelince; cinsel davranış, birbirine değer
veren, birbirlerini seçen dişiyle erkeğin yakınlaşma istekleridir.
Bu davranış her iki cinse de haz veren dokunma, okşama, sarılma ve
öpüşmelerle gelişir. Çiftleşme denilen fiziksel olayla devam eder.7
Cinsel davranışa yönelişin önemli faktörlerinden birisi fizyolojik
gerilimi gidermektir. Dişi olsun erkek olsun sağlığı yerinde ergin bir
insan cinsel eylemde bulunmaya gereksinim duyar. Böyle bir boşalma
gerçekleşmezse fizyolojik gerilim birikme gösterir ve vucutta boşalma
isteği artar. Doyuma erişen cinsel eylemler, kişide bir ferahlama
meydana getirir.
Cinsel güdü ayrıca sosyal açıdan bir kişiyi diğer bir kişiye yönelten
bir eğilimdir. Çift oluşturabilecek nitelikte iki insan arasında
duygusal bağlar gelişmeye başladığında, birlikte gerçekleştirdikleri
cinsel eylemler sayesinde bu bağlar güçlendirilmiş olur. Aile kurulduktan
sonra, eşler arasındaki bağların güçlendirilmesinde ve bu
duygusal bağın sürdürülmesinde cinsel eylemlerin etkisi
yadsınamaz. Cinsel güdü, ailenin oluşmasını ve biçimlenmesini etkileyen
belirgin faktörlerden birisidir. Yine, döl vermeye yönelmiş olması,
cinsel davranışın en belli başlı fonksiyonu olarak karşımıza
çıkar. Bu yönüyle cinsel güdü, biyolojik bakımdan türün devamını
sağlayan bir ilgi olarak kabul edilir.
B. Cinsel Eğilime Eşlik Eden Duygular
Sevgiyi iki birey arasında özel bir psikolojik süreç olarak gören
psikolog ve düşünürler vardır. Sevgi, hoşlanmanın ötesinde bağlanma,
önem verme, mahremiyet gibi kendine özgü bazı özellikleri içerir.
Özel bir ilişki olan sevgide, seven kimse, en az kendisininki kadar
sevdiğinin mutluluğunu, onun huzur ve güvende olmasını arzu eder,
bunun için uğraş verir. Seven kimseler birbirlerini benzer olarak algılarlar,
birbirlerine karşı bağlılık duygusu taşırlar, hatta birlikte yaşamayı
düşünürler.8
Eşler arasındaki sevgi ise özel bir yakınlığı ifade eden ve derinliğe
sahip olan bir sevgidir. Evlilik ilişkilerinde sevgi eşlerden birinin
6 Wılhelm Reıch, Gençliğin Cinsel Eğitimi, Çev. M. Kalaycıoğlu, Düşünen Adam
Yayınları, İstanbul, 1993, s. 29; Helmut Kentler, Anneler ve Babalar Cinsel Eğitimi
Öğreniyorlar, Çev. Gülderen Pamir, AFA Yayınları, İstanbul, 1988, s. 8-9.
7 Desmond Morris, Çıplak Maymun, Çev. Nuran Yavuz, İnkılâp Kitabevi, İstanbul,
1985, s. 52-53; Tuncel Altınköprü, Genç Kız Psikolojisi ve Cinselliği, Hayat Yayınları,
İstanbul, 1999, s. 108.
8 Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, s. 539-541.
Abdurrahman KASAPOĞLU
78
diğerine bedensel cazibenin, yakınlık isteğinin, çocuk sahibi olma
arzusunun dürtmesiyle içten, gönüllü bir şekilde teslimiyet göstermesidir.
İnsan aşkındaki mucize, basit bir doğal eğilimden, en ince
duygu binalarının kurulmasıdır. Tek başına, yetersiz, bencil, kararsız
iki sonlu varlık, sihirli bir işlem sayesinde kaynaşmaların en içten ve
haz verici olanıyla birbirine bağlanmış olurlar. Kişisel yakınlıklar alanında
gerçekleşen bu mucize, psikanaliz açısından ilk duygusal
etkilenmelerimizin yansımasıdır. Tüm benliği kaplayıp etkisi altına
alan bu durum, en dolaysız haliyle biricik olma duygusudur. Mutlu
bir aşk ilişkisinde birbirini seven bir kadın ve erkek tam bir tanım
halinde bulunur yani her an, her biri kim olduğunun, ne olduğunun
ve nasıl olduğunun bilincindedir; her biri ötekinin en üst düzeyde
ısrarıdır. İki sevgiliden her biri diğerinin ötekinin her şeyidir. Bu ikili
ilişkinin başarıya ulaşabilmesi için, taraflardan her birinin kendisinden
daha çok karşısındakini düşünmesi gerekir. Bu durum, sevgi ve
evlilik binasının üzerinde başarıyla yükselebileceği biricik temeldir.
Sevgi, böylesine belirli bir kişiye yönelerek kişiselleştiği zaman evlilik
ilişkilerinde mutluluk olasılığı artacaktır.9
Görülüyor ki, kadın ile erkek arasında güçlü bir beraberlik duygusuna
dönüşen ilişkiler, eşler arasında doğan derin ve köklü şefkat
hissi, fiziksel çekicilik evliliğin oldukça önemli bir ön koşuludur. Evlilik,
her iki taraftan da olağanüstü bir duygudaşlık, karşısındakiyle
özdeşleşme bakımından büyük bir yetenek ister.
Sevgi cinsellikle güçlü bir bağ meydana getirir. Bu durum eşler
arasında uyum ve dengenin oluşmasını, sürmesini sağlar. Eşlerden
her biri diğerini sevgi duygularıyla çekecek cinsellik güdüsüne sahiptir.
Erkekle dişi arasında ilginin ortaya çıkmasında cinsel heyecanlar
önemli rol oynar. Taraflar arasındaki ilgi, cinsel duygularla değişikliğe
uğrar, cinsel sevginin heyecan ve ideal haline gelmesine yol açar.10
9 Bkz., Alfred Adler, Yaşamın Anlam ve Amacı, Çev. Kamuran Şipal, Say Yayınları,
İstanbul, , s. 245-248; Alfred Arler, Psikolojik Aktivite, Çev. Belkıs Çorakçı, Say
Yayınları, İstanbul, 1993, s. 239; Alfred Adler, Yaşama Sanatı, Çev. Kâmuran
Şipal, Say Yayınları, İstanbul, 1996, s. 161; D. W. Baruch, Hyman Miller, Evlilikte
Cinsellik, Çev. Çev. Belli değil, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2001, s. 12; Ester Vilar,
Çokeşlilik, Çev. Sevgi Tamgüç, Özne Yayınları, İstanbul, 1999, s. 65; Kenneth
Walker, Fizyoloji Açısından Cinsiyet, Varlık Yayınları, İstanbul, 1973, s. 51; Adam
Philips, Flört Üzerine, Çev. Özden Arıkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997, s.
66; Andre Maurois, Yaşama Sanatı, Çev. Kevser Nazlı Özburun, Kaknüs Yayınları,
İstanbul, 1997, s. 47; Dennis Prager, Mutluluk Ciddi Bir Sorundur, Çev. Orhan
Tuncay, Alkım Basım Yayım, İstanbul, 1998, s. 83; Mürüvvet Bilen, Sağlıklı İnsan
İlişkileri, Armoni, Ankara, tsz., s. 149.
10 M. Osman Necati, Kur’an ve Psikoloji, Çev. Hayati Aydın, Fecr Yayınevi, Ankara,
1998, s. 71; Muhammed Osman Necati, Hadis ve Psikoloji, Çev. Mustafa Işık, Fecr
Yayınevi, Ankara, 2000, s. 95-96; H. Şükrü Selçikoğlu, Eğitim Psikolojisi, Üçgen
Yayınları, Ankara, 1962, I/217.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
79
Kadın ve erkek cinsel yaşamda sevgi konusunda kesinlikle uyum
içerisinde olmalıdırlar. Karşılıklı sevgi üzerine kurulmuş, kendisini
eşlerin birliğinde gösteren cinsel yaşam her bakımdan haklı ve
meşru görülebilir. Yani cinselliği sevgiyle kaynaştırmak gerekir. İnsan
aşk olmadan cinsel dürtülerini tam anlamıyla doyuma
erdiremez. Fiziksel ve psikolojik bir bütünlük içerisinde cinsel birliktelik
sağlayamayan eşler, içgüdülerini yeterince doygunluğa eriştiremezler,
karşılıklı sevginin verebileceği coşkuyu yaşayamazlar. Orgazm,
tek başına, gevşemenin son noktası olamaz. Tam tersine ruhsal
ve bedensel boşalmanın her çeşidinde doyum yakalanabilir. Sevgi,
cinsellikten alınan hazzı artırabileceği gibi, sevgi olmadan doğması
olanaksız bir mutluluk duygusu yaratabilir. İşin içerisine sevgi
girdiğinde, cinsellikteki duygu derinliği ve alınan zevk fazlalaşır. Sevilen
birisiyle yaşanan cinsel birliktelik, sevilmeyen birisiyle olandan
çok daha tatmin edicidir.11
Cinsel sevgi, birbiriyle ilişkili olan kimselerin kişiliklerini geliştiren
sağlıklı bir cinselliği öngörür. Cinselliğin ürettiği coşku ve heyecanları,
haz ve doyumları içeren aşk, hem onları besler, hem de onlarla
beslenir, güç bulur.
Aşk, salt cinselliğe bağlanamayacağı gibi, cinselliğin de bütünüyle
fiziksel bir zevk olarak algılanması doğru sayılmaz. Aşk, cinsel
eğilimleri içerebileceği gibi, cinsel eğilimler de bünyesinde aşk ve sevgi
gibi duyguları barındırabilir. İnsan benliğinin yapısı ve işleyişi bir
bütünlük arz ettiği için tüm güdü ve eğilimler karmaşık olarak birbirleriyle
ilişkili oldukları ve birbirlerini etkiledikleri ortaklık içerisinde
faaliyet gösterirler.
Cinsellik tek başına bir içgüdü olarak, organizmada doğan, bedene
bağlı biyolojik bir ihtiyaçtır. Açlık ve susuzluk gibi, organizma
içindeki kimyasal değişmelerin şartladığı önemli dürtülerden birisidir.
Amacı bedensel gerilimin ortadan kaldırılması ve boşalmadır.
Cinsel doyuma varıldıktan ve gerilim giderildikten sonra cinsel eş
önemsiz, sıkıcı, hoşlanılmayan bir nesne haline dönüşebilir. Cinsel
eş, bir kimsenin cinsel organlarının tamamlayıcısı, yalnızca cinsel bir
nesne olarak görülebilir. Oysa sevgi nesnesi için aynı şey
söylenemez. Sevginin nesnesi her zaman bir kişilik sahibi olarak belirir.
Sevgi nesnesinin çok değerli tutulan belirli niteliklere sahip olması
gerekir. Sevginin bencil olması düşünülemez. Sevgi her zaman
11 Peter Lauster, Aşk: Bir Olgu Olarak Aşkın Psikolojisi, Çev. Nurettin Yıldıran, Doruk
Yayımcılık, Ankara, 1997, s. 8; Peter Lauster, Sevgi Özgürlüğe Giden Yol,
Çev. Nurettin Yıldıran, Doruk Yayımcılık, Ankara, 1997, s. 96; Bertrand Russel, Evlilik
ve Ahlâk, Çev. Sultan Neval Şimşek, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1998, s. 75;
Anton S. Makarenko, Ailede Okulda Çocuk Eğitimi, Çev. Şule Ünsaldı, Sorun Yayınları,
İstanbul, 1996, s. 44.
Abdurrahman KASAPOĞLU
80
karşısındakinin mutluluğu ve refahı ile ilgilidir; onun yokluğundan
yakınır, onunla birlikte olmak ister, o olmadan kendini yalnız hisseder,
onu esirger. Sevginin gücü etkisi daha fazla ve daha süreklidir.
Salt cinsel istek, doyuma erdiği an sönmeye yüz tutar. Eşler arasındaki
çekimin ve ilginin aynı bağlılık ve güçte devam edebilmesi
için cinsel eğilimin sevgi unsuruyla bütünleşmesi gerekir. Cinsel birleşme
isteği sevgiden doğmamışsa, hiçbir zaman kaba ve soğuk bir
ilişkiden öteye geçemez. Cinsel çekimin etkisiyle bir an için
birleşiliyormuş sanısı uyansa da, sevgisiz birleşme sonucunda ortada
birbirine yabancı iki insanın kaldığı görülür. Sevgiden doğan cinsel
birleşmede, fiziksel açlık duygusundan daha çok şefkat duygusu ön
plana çıkar.12 Duyguların eşlik etmediği cinsel birleşme salt fiziksel
bir aktivite olmaktan öteye geçmez.
II. Kur’an’da Sükûn (Cinsel ve Duygusal Eğilim)
Kur’an’da iki âyette sükûn kavramıyla karı-koca arasındaki cinsel
sevgiye işaret edilmektedir. Bu âyetlerden birinde sükûn kavramının
ardından meveddet ve rahmet gibi duygulara dikkat çekilir.
Cinsel ilişkiye ve genel anlamda karı-koca ilişkisine bu duyguların
hakim olması gerektiği belirtilir. Bu yüzden her iki âyeti ayrı başlıklar
altında incelemeyi uygun bulduk.
A. Cinsel Doyumu Öncelikle Vurgulayan Âyet
Kur’an, “sükûn” kavramıyla karıkoca arasındaki cinsel-duygusal
sevgiye işaret eder. Sükûn kavramıyla cinselliğin duygusallıkla birlikte
anlatıldığı âyetlerden birinde, cinselliğe, cinsel davranışa vurgu
yapılarak konuya açılım kazandırılır. Hatta cinsel davranışın sonuçlarından
birisi olarak türün devamından söz edilir. Sükûn kavramıyla
karı-koca arasındaki çekimin fizyolojik ve duygusal yönü birlikte
anlatılırken, teğaşşâ (cinsel birleşme) fiiliyle cinselliğin fizyolojik yanından
bahsedilir. Burada sükûn kavramının açılımı yapılırken cinsel
doyuma öncelik verilir. Fakat yine de cinsel doyum, diğer duygusal
aktivitelerden soyutlanmaz. Çünkü sükûn cinsel doyum ve duygusal
aktivitenin birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Bu
durum Kur’an’da şöyle dile getirilmiştir:
O’dur ki sizi tek bir nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini
var etti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi,
onu gezdirdi. (Yükü) ağırlaşınca ikisi beraber Rab’leri Allah’a dua
ettiler: “Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden
oluruz!” (dediler).”13
12 Erıch Fromm, Sevme Sanatı, Çev. Yurdanur Salman, Payel Yayınevi, İstanbul,
1995, s. 56-57; Paul Foulquıe, Pedagoji Sözlüğü, Çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar,
İstanbul, 1994, s. 439.
13 A’râf, 7/189.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
81
Yüce Allah, insanı cinsiyet bakımından iki tür olarak yarattı.
Aynı nefisten, aynı kaynaktan, biri diğerinin eşi olan, birbirini tamamlayan
erkek ve kadın türünü var etti. Bu tarz bir yaratılış düzenlemesinin
“illeti”ni, “li teskune ileyhâ” ifadesiyle açıkladı. “Li
teskûne ileyhâ”, eşler birbirine eğilim gösterir, meyleder, birlikte olmaktan
itminan duyarlar demektir. Her bir cins karşı cinsine eğilim
gösterir, böylece birbiriyle samimi, senli benli olurlar. Birliktelik aynı
bütünün parçaları arasında gerçekleştiği zaman sükûn ve sevgi daha
derin olur. Tıpkı insanın kendinden bir parça olan çocuğuna duyduğu
sevgi gibi. Eşlerden biri diğerine ülfet eder (birlik, dostluk, sevgi,
yakınlık, samimiyet gösterir), onunla itminan bulur (doyuma ulaşır,
gönlü yatışır, sakinleşir, rahatlar), heyecanı gider. Eşler arasında sükûnu
sağlayan ilişki ve uyum ortaya çıktığında, taraflardan her biri
diğerini cinsel güdünün etkisiyle harekete geçirir, yönlendirir. Burada
“es-sükûn” lâfzı, eşler arasındaki cinsel eğilimi ifade eder. Kişi
cinsel olgunluğa eriştiğinde içinde bir gerilim meydana gelir. Bu gerilimi
gidermenin yolu karşı cinse yönelmekten geçer. Nitekim âyetteki
“fe lemmâ teğaşşâhâ” ifadesi, sükûn arayışını, cinsel ilişkinin takip
ettiğini belirtir. Buradaki “teğaşşâ” kelimesi, cinsel ilişkiye girmek
anlamına gelir. Eşler birbirlerini bütün içtenlikleriyle sararlar, cinsel
güdülerini aktif hale getirirler. Bu durumda insandan beklenen, Allah’ın
vermiş olduğu bu nimetler karşısında şükretmek, kulluğu ve
Allah’ın ilâhlığa lâyık tek varlık olduğunu itiraf etmektir.14
Âyetten anlaşıldığına göre, insanda cinsel yaşamın köklerini var
eden, cinsel ihtiyacı karşılama imkanı sağlayan, cinsel doyumun
verdiği hazzı tecrübe ettiren, aile kurumu içerisinde cinsel doyumu
sevgi, şefkat gibi duygularla yüceltip anlamlı kılan, cinsel hazzı duygusal
hazlarla tamamlayan Yüce Allah’tır. Kur’an açısından cinsel
sevgi (sükûn) insanın yalnızca dünya hayatındaki gereksinimini karşılayan
bir durum olmayıp Allah-insan ilişkisine vesile olan, aracılık
eden tecrübedir. İnsan, cinsel sevginin dünya hayatında sağladığı
14 Ebu’l-Kâsım Cârullâh, Muhammed İbn Ömer İbn Muhammed ez-Zemahşerî, el-
Keşşâf an Hakâikı Ğavâmizı’t-Tenzîl, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995,
II/179; Muhammed İbn Ali İbn Muhammed eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, el-
Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut, 1995, II/341; İmâduddîn Ebu’l-Fidâ İsmâîl İbn Kesîr,
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut, 1997, II/285; Ebû Abdullâh Muhammed
İbn Ahmed el-Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’lİlmiyye,
Beyrut, 1993, VII/214; Ahmed Mutafâ el-Merâğî, Tefsîru’l-Merâğî, Dâru’l-
Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, III/461; Muhammed İbn Muhammed el-Muhtâr eşŞankîtî,
Azvâu’l-Beyân fî Îzâhi’l-Kur’ân bi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1995,
II/46; Abdurrahmân İbn Nâsır es-Sa’dî, Teysîru’l-Kerîmi’r-Rahmân fî Tefsîri
Kelâmi’l-Mennân, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1996, s. 274; Muhammed
Cemâluddîn el-Kâsimî, Tefsîru’l-Kâsimî, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1994,
III/678; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kir’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul,
tsz., IV/2351-2352; Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni
Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1989, III/430;.
Abdurrahman KASAPOĞLU
82
avantajlarla kendisini sınırlı tutmamalı, kendisine bu avantajları
sağlayan Mutlak güce doğru bir yöneliş gerçekleştirmelidir.
“Li teskune ileyhâ” ifadesi; öncelikle dişi ile erkeğin birbirine eğilim
göstermesini, birlikte doyuma varmalarını, birbiriyle içten, samimi,
senli benli olmalarını, birlikte rahatlayıp heyecanlarını gidermelerini
vurgular. Cinsel olgunluğa sahip erkek ve dişinin yaşayabileceği
cinsel gerilimin karşı cinse yönelerek giderilmesi, bu âyette sözü
edilen “sükûn” olgusunun gerçekleşmesinin en belirgin yansımasıdır.
Nitekim sükûn hali çerçevesinde gerçekleşen “teğaşşâ” eylemi;
cinsel davranışta bulunmak, cinsel güdüyü aktif hale getirmektir.
Cinsel güdünün nasıl insana özgü, doğal bir eğilim olduğunu,
karşı cinsleri birbirine nasıl çektiğini ve onları cinsel davranışa yönelttiğini,
cinsel güdünün doyuma kavuşturulmasının insanın bedeninde
ve ruh dünyasında ne tür bir rahatlama sağladığını psikolojik
veriler aracılığıyla hatırlamak, “li teskune ileyhâ” ve “teğaşşâ” kavramlarını
daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
B. Cinsel Sevgi ve Şefkati Vurgulayan Âyet
Sükûn kavramıyla cinsel doyumun ve duygusal aktivitenin anlatıldığı
A’râf sûresi 189. âyette, cinsel davranışa (teğaşşâ) dikkat çekilmiştir.
Sükûn kavramıyla cinsel doyum ve duygusal aktivitenin
ifade edildiği ikinci âyette ise, karı-koca arasındaki meveddet ve
rahmete (sevgi ve şefkate) vurgu yapılır. Sükûn’un gerçekleşmesinde
bu tür duyguların önemine işaret edilir. Cinsel doyumun tek başına
sükûnu gerçekleştiremeyeceği açıklanır:
“O’nun âyetlerinden biri de, size, kendi nefislerinizden, kendileriyle
sükûn bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet
koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.”
15
Allah, insanın erkek cinsini ve onun eşini insanlık açısından aynı
seviyede, aynı genel ruhsal yapı ve içgüdüsel donanımla yarattı.
Çünkü insan nefsi, kendisine uygun, anlaşma sağlayabileceği, ortak
amaçlarda bir araya gelebileceği bir nefse eğilim gösterir, meyleder.
Meşru koşullarda bir araya gelen ve birliktelik sergileyen eşlerin ruhsal
dinginliği, Kur’an’da ifade edilen “es-süknâ ileyhâ” sözünün ne
manaya geldiğini açıklamaya yeter. Aynı cinsten olan bu iki kutup
arasında yakınlık, samimiyet, huzur ve dinginlik ortaya çıkar. Eğer
farklı cinsler söz konusu olsaydı karşılıklı birbirini itme ve nefret
kendini gösterirdi. Temelde birbirinden farklı iki cins, birbirine
ısınamaz, birinin kalbi diğerine meyletmez, bir arada yaşayamazlar.16
15 Rûm, 30/21.
16 Fahreddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut, 1997,
IX/91; Abdullâh İbn Ahmed en-Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl,
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
83
Kadın ve erkeğin aynı cinsten yaratılmış olması, aralarındaki
çekimin, ülfet ve meylin temelini oluşturur. Âyette geçen “li teskunû
ileyhâ” ifadesi, eşlerin birbirine ısınmasını, eğilim gösterip ülfet etmesini,
birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamalarını anlatır. Arapça’da
“sekene ileyhi” şeklindeki kullanım daha çok kalbî bir eğilimi
dile getirir. Allah’ın, kadınla erkek arasında kurduğu bu bağ; insan
ruhu ve sinirsel yapısı için bir sakinlik, beden ve kalp için bir rahatlama,
hayatın genel gidişatı için bir denge, gönüller için bir yakınlık
ve sevecenlik, her iki cins için bir itminan (iç huzuru, gerilimden
kurtuluş) demektir. Allah’ın, iki cinsi, birbirlerine sevgi, istek ve arzu
duyacak şekilde yaratması, onları birlikte yuva kurmaya motive etmiştir.
Kadın ve erkeğin ruhsal, sinirsel, bedensel yapısı, birinin diğerine
ilgi duymasına, ikisinin bir araya gelmesine, kaynaşmalarına
fazlasıyla elverişli durumdadır.17
Kadın ile erkek cinsleri arasında gerçekleşen “sükûn” olgusunun
bir tür açılımı sayılan “meveddet” kavramına; muhabbet, insanî seviş,
güçlü bir ruhsal bağ, cinsel ilişki, eşler arasındaki çekimin itici
gücü olan ve onları birbirine bağlayan cinsel sevgi gibi anlamlar yüklenmiştir.
Bu kavramın hemen ardından gelen “rahmet” kelimesi ise,
çocuk sahibi olma, şefkat, esirgeyiş, köklü bir yakınlık duygusu manasına
gelir. “Rahmet”; kaynağı, cinsel güdü, ortak maddî çıkarlar
olan bir ruhsal durum değil, kalplerin birleşmesi, kaynaşması, tek
amaç etrafında toplanması demektir. “Meveddet”in daha çok gençlik
çağlarında, “rahmet”in ise, yaşlılık evresinde öne çıkan bir duygulanım
şekli olduğunu söyleyenler vardır. “Meveddet”de, kişinin genellikle
kendini düşündüğü bir sevgi türü ağır basarken, “rahmet”te,
karşı tarafın ihtiyaçlarını önceleyen bir ilgi türü söz konusudur.
“Rahmet”, evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, karı-kocanın birbirine
düşkün ve hoşgörülü olmalarını sağlayan duygusal ilişkiyi dile
getirir. Yaşlılık döneminde cinsel sevginin (meveddet) asgariye düşmesiyle,
iki eş “rahmet” duygusunun devreye girmesiyle birbirine
gençliklerinde olduğundan daha fazla bağlanabilirler. Karı-koca arasındaki
çekim -hayvanların kızışma zamanlarında olduğu gibi- sadece
cinsel kaynaklı olmayıp, insanî bir seviş ve esirgeyiş duygusuna
dayanır. “Meveddet ve rahmet” duyguları sayesinde eşler hayatın zorluklarına
karşı dayanışma gösterirler, en güçlü, kusursuz temel ve
Dâru’n-Nefâis, Beyrut, 1996, III/390; Muhammed Mahmûd Hicâzî, et-Tefsîru’l-
Vâzıh, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1993, III/22.
17 er-Râzî, a.g.e., IX/91; el-Kâdî Nâsiruddîn el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-
Te’vîl, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1988, II/218; Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî,
Tefhîmu’l-Kur’ân, Çev. Muhammed Han Kayani ve Diğerleri, İnsan Yayınları, İstanbul,
1987, IV/261; Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, Elif
Ofset, İstanbul, 1992, II/721; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, Dâru’ş-Şurûk, Kâhire,
1997, V/2763.
Abdurrahman KASAPOĞLU
84
düzenlemelere bağlı olarak aile varlığını devam ettirirler. Yine bu sayede
bireysel ve ailevî dinginlik, iç huzuru, rahatlık ve sakinlik ortamı
sağlanır.18
Bu âyetin anlatmaya çalıştıklarında, Allah’ın vahdâniyyetini,
kudretini, hikmetini düşünenler için kanıtlar mevcuttur. Düşünen,
iyi gözlem yapan, değerlendirmesini bilen, aklını kullanmaktan geri
durmayan kimseler, anlatılan bu delillerde Allah’ın irâde, ilim, rahmet
gibi sıfatlarının yansımasını farkederler. Allah’ın sıfatlarının bilincine
varma, O’nu sevme, O’na inanma ve emirlerine itaat etmeyle
sonuçlanır. Allah’ın, insanı erkek ve kadın halinde yaratıp aralarına
meveddet ve rahmet hissi yerleştirmesinde, insanın ruhsal tabiatını
var edip olgunlaştırmasında O’nun kudretine olduğu gibi, insanlar
hakkındaki inâyet ve esirgemesine de işaret eden deliller mevcuttur.
Sağduyu sahibi bir kimse bu ilâhî düzenlemenin evrende kendiliğinden,
tesadüfen ortaya çıkamayacağını bilir.19
“Li teskune ileyhâ” kavramının açılımının “meveddet” ve “rahmet”
olduğu belirtilen âyette, “sükûn” halinin, salt cinselliğe bağlı
olarak tam manasıyla gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, sevgi ve
şefkat duygularının da bu ilişkiye eşlik etmesi gerektiği belirtilir. Eşler
arasındaki ilişki ve çekim; sadece cinsel güdüye dayanmayıp,
kalplerin birleşmesini kaynaşmasını, derin ve köklü bir şefkat hissinin
doğmasını öngörür. Erkekle dişi arasındaki ilginin ve çekimin
ortaya çıkmasında sevginin cinsellikle güçlü bir bağ oluşturduğu, bu
durumun taraflar arasında uyum ve dengenin ortaya çıkmasını,
sürmesini sağladığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Güdü ve eğilimlerin
yeterince doygunluğa eriştirilebilmesi için cinselliği sevgiyle kaynaştırmak
gerekir. Sevginin eşlik ettiği cinsellikteki duygu derinliği ve
alınan haz her zaman daha fazla olur. İnsan benliği yapı olarak bir
bütünlük arz ettiği için, sevgi cinsel eğilimi içerebileceği gibi, cinsel
eğilimler de bünyesinde sevgi duygusunu barındırabilir.
Sonuç
Konu olarak seçtiğimiz, eşler arasındaki cinsel ve duygusal çekiciliğin
anlatıldığı âyetlerde, öncelikli olarak metafizik amaçlar gözetilmiştir.
İnsan benliğine yerleştirilen eğilimlerin en önemlilerinden
18 er-Râzî, a.g.e., IX/91-92; en-Nesefî, a.g.e, III/390; el-Beyzâvî, a.g.e., II/218; Ebû
Muhammed Abdulhak İbn Gâlib İbn Atıyye el-Endelûsî, el-Muharreru’l-Vecîz fî
Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, IV/333; İzzuddîn
Abdulazîz İbn Abdisselâm ed-Dımeşkî, Tefsîru’l-Kur’ân, Dâru İbn Hazm, Beyrut,
1996, II/524; el-Mevdûdî, a.g.e., IV/261; Vehbe ez-Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr,
Dâru’l-Fikr, Beyrut, 1991, XXI/69; Hicâzî, a.g.e., III/22; Ebû Bekr Câbir el-Cezâirî,
Eyseru’t-Tefâsîr, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, IV/168; Yazır, a.g.e.,
VI/3812.
19 Hicâzî, a.g.e., III/22; el-Cezâirî, a.g.e., IV/168; Yazır, a.g.e., VI/3812; el-Mevdûdî,
a.g.e., IV/261.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 4
85
bazılarına dikkat çekilen bu âyetlerde Allah-insan ilişkisine vurgu
yapılmaktadır. Kendi benliğini oluşturan psikolojik yapıyı düşünen,
değerlendiren, bu konu üzerinde gözlem yapan, aklını kullanan bir
insan Yüce Allah’ın sıfatlarının yansımasını keşfedecek, O’nun sıfatlarının
bilincine varacak ve O’nunla metafizik ilişki kurmaya yönelecektir.
Benliğine kodlanan ruhsal donanımın hazzını ve mutluluğunu
yaşayan insan, kendi başına sahip olmadığı bu nimetleri kendisine
veren Mutlak Sahip ile, başta şükran ve minnettarlık duyguları olmak
üzere duygusal ve sezgisel iletişim içerisine girecektir.
İnsanlar, yaşamları boyunca zaman zaman cinsel güdünün yönlendirmelerinin
ardından giderler. İnsanın yaşadığı cinsel gerilim ve
haz arayışı onu cinsel davranışta bulunmaya sevkeder, ve cinsel
yönden boşalmaya zorlar. Cinsel boşalmanın gerçekleşmesi ve cinsel
eylemin doyumla sonuçlanması, insanda rahatlama ve iç huzuru
meydana getirir. Kur’an’da karı-koca arasındaki ilişkiyi anlatan sükûn
kavramının içerdiği anlamlardan birisi de cinsel birliktelik sonucu
yaşanan sakinleşme ve rahatlamadır. Nitekim sükûn kavramının
Arapça’da hem insanla hem de diğer varlıklarla ilgili kullanıldığı anlamların
ortak noktasını sakinleşme, yatışma, rahatlık, dinlenme gibi
durumlar oluşturur.
Cinsellik sevgiyle iç içe olmalıdır. Cinsel yönelimler bünyesinde
sevgi ve şefkat gibi duyguları barındırırlar. Çünkü sevgi cinsellikten
alınan hazzı ve cinsellikteki duygusal derinliği artırır. Sevginin eşlik
ettiği cinsel birleşmede, şefkat duygusu, cinsel doyumu tamamlar,
hatta onun önüne geçer. Cinsel doyumdan sonra, eşler birbirini sevgi
nesnesi olarak görmeye devam ederler. Kur’an sükûn kavramıyla karı-
koca ilişkisini açıklarken cinselliğe duygusallığın eşlik etmesi gerektiğini
vurgular. Kur’an, sükûn kavramıyla bir yandan karı-koca
arasındaki cinsel çekimi, diğer yandan iki kutup arasındaki yakınlık,
samimiye, sıcaklık, sevecenlik ve kalbî meyli anlatır.
Rûm sûresi 21. âyette sükûn kavramının açılımı olarak sunulan
meveddet kavramı cinsel sevgiyi anlatır. Meveddet kavramı hemen
ardından gelen rahmet kavramıyla tamamlanır. Rahmet kavramı cinsel
eğilimden öte, eşler arasındaki duygusal yakınlaşmayı, karşılıklı
şefkat göstermeyi ve esirgeyişi ifade eder. Cinsel doyumun yaşanmadığı,
yaşlılıkta olduğu gibi cinsel ilginin azaldığı anlarda bu tür duygular
eşler arasındaki bağı sağlıklı ve sürekli kılar.
Nitekim araştırmamızda görüşlerine başvurduğumuz pek çok
düşünür, eşler arasındaki sağlıklı ilişkilerde özel bir yakınlığı ifade
eden, derinliğe sahip olan sevgi duygusunun bulunması gerektiğini
açıklamışlardır. Karı-koca arasında güçlü bir beraberlik duygusuna
dönüşen ilişkilerin, derin ve köklü şefkat hissinin, yapmacıksız bir
şekilde tek yürek olma arzusunun, içten gelen gönüllü bağlılığın uAbdurrahman
KASAPOĞLU
86
yum ve denge oluşturacağını, sürekli bir mutluluk kaynağı olacağını
belirtmişlerdir. Araştırmacılar, cinselliğin sevgi gibi duygularla kaynaştırılması
gerektiğine vurgu yapmışlardır. Görüşlerine yer verdiğimiz
pek çok düşünür ve araştırmacının elde ettikleri sonuçlar,
Kur’an’ın bu konudaki yönlendirme ve önerilerini desteklemektedir.
Cinsel sevgi kadın ve erkeği yuva kurmaya motive eder. Cinsel
çekim ailenin kurulmasında, ailede eşler arasındaki bağların güçlenmesinde
ve süreklilik göstermesinde etkin rol oynar. Fakat karı
koca arasındaki çekim sadece yalın bir cinsel doyum arayışı olmayıp
insanî bir seviş ve esirgeyiş duygusundan kaynaklanır. Bu duygular
sayesinde bireysel ve ailevî huzur, rahatlık, mutluluk gerçekleştirilir.
Kur’an, cinsel sevgiyi aile kurumunun motivi, ailenin huzur ve devamlılığının
garantisi olarak görür. Sükûn kavramıyla Kur’an’ın sözünü
ettiği cinsel sevgi, evlilik ilişkileri içerisinde karı-koca arasında
yaşanan bir ilişkidir. Bir erkekle kadın arasında, sağlıklı ve sürekli
cinsel sevginin yaşanabilmesini mümkün kılan ortam aile kurumudur.
Aile kurumun güvencelerinden biri de cinsel sevgidir.
İnsan ilişkilerinin en özeli olan, eşler arasındaki ilişkinin, insan
doğasına en uygun biçimde nasıl sürdürülebileceğinin ilkelerine ışık
tutan âyetlerde, eşlerin bu konularda eğitimine, bozulmaya yüz tutan
ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesine, düzeltilmesine dair ipuçları
vardır. Eşler arasındaki ilişkilerde insan doğasına uygun bir yol
izlendiğinde mutluluk yoluna girilmiş olur. Eğer bu mutluluk
yakalanamıyorsa, Kur’an’ın da anlatmaya çalıştığı, insan doğasına
uygun ilgi ve iletişimi sağlamanın yolları denenmelidir.

http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt4/sayi4/makale/kasapoglu.pdf
—————————————————————

Yasemin Uçal Abdullah Psikolog

Evlenirken Dikkat!

Toplumun düzeni kendisinin en küçük birimi olan ailedeki huzur ve mutluluğa dayanır. Ailedeki dirlik ve düzen ise eşlerin anlaşmasına bağlıdır. Her ne kadar evlilikteki birlik için temel olan koşullardan biri sevgi ise de tek başına yeterli bir unsur değildir.

Evlilikte eşlerin birbirini gerçekçi olarak değerlendirmeleri önemlidir. Eşlerden her biri kendi ailelerinde yaşadığı olumlu deneyim ve ilişkiyi evliliğe taşımak istediği gibi, kendi ebeveynlerinden gördükleri eksiklik ve aksaklığı eşlerinde görmek istemezler. Meselâ; babası cömert bir bayan kocasından da cömertlik bekler. Oysa babasında gördüğü cimriliği eşinde görmek istemez.

Eğer evlilik gerçeklilik üzere değil de hayal üzerine kurulmuşsa aralarındaki sevgi ve bağlılık zamanla azalır. Örneğin; her gün eşinden tatlı dil ve ihtimam bekleyen eşlerden biri, gelen ilk eleştiride hayal kırıklığı yaşayacaktır.

Evli çiftler konusunda yapılan araştırmalarda ilk bakışta eşlerin kişilik özelliklerinin birbirine pek benzemediğine rastlanır, benzer olmaması zıtlık olduğunu göstermez, eşler arasında bütünleyici özellikler taşınması önemlidir. Meselâ; içe kapanık bir erkek neşeli ve konuşkan bir kızı kendisine eş seçebilir.

Önemli olan eşler arasındaki farklılık değil, beklentilerindeki ortaklıktır. Karşılıklı olarak birbirinin ihtiyacını, duygusunu dikkate alan ve doyuran eşler arasındaki evlilik bağı her zaman güçlenerek artacaktır.

Evlilikler ister görücü usulü, ister tanışarak meydana gelsin asıl olan her evlilik deneme yanılma, uzaklaşma yakınlaşma, çekişme uzlaşma dönemlerinden geçer.

Eşlerin aralarında uyum sağlamaları için şu ana başlıklarda anlaşmaya varmaları önemlidir.

1. Öncelikle eşler kendi ebeveynleri ile ilişkilerini başlangıçta düzene koymalılar. Dünürler arasındaki yaşanabilecek gerginliğin evlerine yansımaması için azamî çaba göstermeliler. Aile büyüklerinden birisi yeni kurulan yuvada yer alacaksa, bu önceden konuşulup, gerçekçi ve ortak bir karara varılmalıdır. Unutulmamalı ki, ebeveynlerle birlikte yaşayan ailelerin, sonradan büyüklerinden ayrılmak zorunda kalmaları, gereksiz ve kırıcı tartışmalara yol açabilmektedir.

2. Eşlerin çocuk sayısı ve çocukların eğitimi konusunda ortak kararlar alınmalı. Bazen eşlerden biri ya da ikisi de henüz karı-koca rolünü benimsemeden anne-baba olmaya karar verdiklerinde malûmdur ki, daha kolay yıpratıcı bir süreç içinde kendilerini bulabilirler. Çocuğu iki eş de candan istemeli ki, doğan çocuk aradaki bağı arttırsın. Ve çocuklarının eğitimi konusunda her zaman ortak karar alıp, ortak emek harcamaları gerekir.

3. Eşler arasındaki cinsel yaşam. Cinsel yaşam veya cinsel uyumu sanıldığı gibi ilk zamanlarda gerçekleşme oranı aslında düşüktür. Cinsel uyumun karşılıklı doyum sağlayıcı düzeye çıkması aylarca sürebilmekte. Toplumumuzda kadınlarımız bu konuda yetersiz ve yanlış bilgiler aldığından dolayı bu konu her zaman utanıp sıkıldığımız bir boyut taşımaktadır. Cinsel yaşam evlilik içindeki ilişkiden çok fazla etkilenmektedir. Yatak odası diğer odaları, diğer odalar yatak odasını etkilemektedir. Eşlerden her ikisi de cinsel uyum ve doyumun nasıl elde edileceği konusunda karşılıklı konuşmalı ve gerekenlerin yapılması konusunda açık ve duyarlı olmalıdır.

Konuşalım, soralım, öğrenelim. Problemleri paylaşarak çözüp rahatlayalım!

http://www.yeniasya.de/bizimaile/?page=article_view&article_id=183
——————————————————————————–

Eşiniz sizin için ne anlam ifade ediyor? Yasemin Uçal Abdullah Psikolog

Hepimiz nice umutlarla evlenerek evlilikten, ilişkimizden, eşimizden fazlasıyla beklentiye gireriz. Hiç düşündünüz mü, eşiniz sizin için ne ifade ediyor? Ya da eşinize yüklediğiniz anlam nedir? Yıllardır edindiğim klinik deneyimimle ifade edebilirim ki, bazılarımız için eşi “her şey”idir.

5 yıl önce 30 yaşlarında bir bayan, eşi tarafından aldatıldığı için terapiye başvurmuştu. “Benim için artık hayatın anlamı yok, her şey bitti, son ipi de kopan kukla gibi ortadayım” demişti. Hatırlıyorum da ne kadar da şaşırmıştım. İçimden eşine “Ne çok anlam yüklemiş” demiştim. Oysa hayatın tüm anlamları Cenab-ı Hakka dairdi. Sonrasında çiftleri daha çok inceler olmuştum, kimler için eşi her şeyiydi diye.
İnsanoğlunun karşısındakine yönelik rolü her zaman bir tanedir. Ancak ötekiler çoğaldığı oranda rollerimiz artar. Örneğin, kocamıza karşı sadece “kadın”, ebeveyne “evlat”, kardeşe “kardeş”, çocuğumuza “ebeveyn” rolümüz vardır.
Tüm roller bir kişiye verildiğinde ilişkilerde kaos ve karmaşa yaşanır. Atfettiğimiz rollerle ötekinden beklentilerimiz o kadar fazlalaşır ki, sürekli hayal kırıklığı yaşarız. Zira öteki de bizim gibi yalnızca bir kişidir, karşısındakiyle sadece bir rolüyle ilişkiye girer. Düşünün eşinize hem koca/karı, hem anne/baba, hem kardeş/arkadaş rolü verirseniz hepsini nasıl yüklenip yerine getirsin?
Ya da hiç düşünüyor muyuz, eşimiz bu kadar çok rolün kendisine yüklenilmesine razı mı?
Acaba hangi ihtiyacımız bizi böyle davranmaya sürüklüyor? Sahi neden onu böylesi zorlu süreci yaşamaya mecbur ediyoruz? Acaba bu kadar çok rolü bir insana vererek kendi işimizi mi kolaylaştırıp tembelliğe sığınıyoruz?

Bir taşla sayısız kuş!

Oysa yaşam sürecimize dahil olan herkes, onlarla yaşadığımız her ilişki, aslında kendimizi tanımaya dair deneyimlerimizdir.
Eşini “her şey”i olarak algılayan çiftlerden biri iradi gücünü ilişkisinden doğan olumsuzluklara katlanmaya sarf ettiğinden, telafi edici mekanizmalarını onarım çabası olarak kullanmayı unutabilir.
Neden ötekinden beklemek yerine, Rabbimizin lütfettiği cüz-i irade ile ilişkimizi nasıl canlı tutabileceğimizin, derin ve samimi birlikteliği nasıl yeniden inşa edebileceğimizin yollarını aramayalım?
Bakışımızı kendimize yönelterek değişmeye, gelişmeye, büyümeye önce kendimizden başlayalım.
Her adım kendi üzerimize katlanarak büyümektir. Ne mutlu büyüyebilme cesareti ve azmini gösterenlere!

http://www.yeniasya.de/bizimaile/?page=article_view&article_id=365
——————————————————————————-

Yasemin Uçal Abdullah Psikolog

Aile İçi İletişim

Aile toplumun en küçük birimi olmakla beraber, toplumu en fazla etkileyen kurumdur. Aile kurumunun temel işlevlerinden biri de, ailedeki herkesin en verimli şekilde gelişimini yerine getirmektir. Gelişimin sağlıklı şekli, her bireyin ihtiyacını mümkün mertebede karşılamaktır.

Aile içi iletişim de, bu ihtiyaçlardan biridir. Her ailede iletişim farklılıklar gösterir. Hepimizin kendi kişisel özelliklerimizden kaynaklanan iletişim biçimi vardır. İletişim biçimi farklı olsa da, önemli olan aile içi bireylerin birbirleriyle iletişim kopuklukları olmamasıdır.

Önce ebeveynin aralarındaki iletişimin sağlıklı olması gerekir. Zira yuvanın huzur ve güvenliği çocuğun gelişimi ve ruhsal sağlığı için gereklidir. Anne–baba ihtiyaçları hakkında birbirleriyle ne kadar samimi, net, açık şekilde iletişim kurarlarsa çocuklar da bu oranda ihtiyaçlarını sağlıklı ifade edebileceklerdir.

Ailenin sorunları gizli–saklı kalmayıp, konuşulabilecek müsait zemin oluşturulup, ortaklaşa çözüm yolları aranıyorsa sağlıklı aile iletişiminden söz edebiliriz.

Yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki; yeni doğmuş bir bebekle ne kadar ilgilenilir, konuşulur, temas kurulursa, bebeğin duygusal gelişimi olumlu artış gösterir. Bebeğin dil gelişimine de iletişim katkıda bulunur.

İletişimin temelinde yer alan dinleme ve anlatma, karşılıklı konuşmanın birbirinden ayrılmaz parçalarıdır. Eşler birbirlerine konuşma fırsatı verirken çocuklarına da böylesi fırsat vererek çocuğun önce kendini “birey” olarak algılamasına ve böylece ihtiyacı olan duygusal aktarımdan dolayı rahatlamasına imkân tanıyacaktır.

Aile içi iletişimde diğer önemli nokta, “empati kurabilmektir”. Empati, kendimizi karşımızdaki kişinin yerine koyabilme hadisesidir. Meselâ çocuk oynarken oyuncağını kırdığında “Üzülecek ne var?” diyeceğimize, o oyuncağın çocuğumuz için ne kadar kıymetli olduğunu anladığımızı belirten cümleler kurmamız gerekir. “Oyuncağını çok sevdiğini ve buna üzüldüğünü anlıyorum” gibi.

Etkin aile iletişimi için gerekli şartlardan biri de, aile faaliyetlerinin plânlanmasına çocukların da katkıda bulunmalarına, fikirlerini söylemelerine izin vermektir. Meselâ; babanın yaz tatilini nerede–nasıl geçirmek istediklerini tüm aileye sorması ve bu doğrultuda kararlar alması, herkese kendini daha iyi hissettirir.

Sağlıklı iletişimin diğer koşulu da ses tonudur. Ses tonumuzu konuya göre ayarlamalıyız ki, sevgimiz hissedilsin, hayır’ımız dikkate alınsın. Aksi takdirde ısrar geliştiren çocuklara sahip olabiliriz. Ses tonundaki vurgu aslında çocuğa ne yapması gerektiğini de bir nebze olarak vurgular.

İletişimde; yargılamadan başlamak, anlamaya çalışmak, sadece duymak değil, etkin dinlemek önemlidir.

a. Dinlerken fiziksel halimize dikkat etmemiz gerekir.
b. İletişimde bulunduğumuz kişinin karşısına oturmak,
c. Çehremizi ona yöneltmek,
d. Dikkatli dinlemek,
e. Arada bir kendisini dinlediğimizi ifade eden mimikler kullanmak,
f. Konuşurken müdahale etmemek,
g. Duygusal cümlelere dikkat etmek ve bunu anladığını gösteren ifadeler kullanmaya çalışmak önemlidir.

Unutmayalım ki; iletişim başkasını olduğu kadar kendimizi de anlama aracıdır. Ne kadar olumlu iletişim varsa, o kadar kendimiz ve ötekiyle barışığız demektir.

http://www.yeniasya.de/bizimaile/?page=article_view&article_id=163
——————————————————————————–

Değerlerin Aşınması ve Eşlerin Boşanması Doç. Dr Halil ÇİÇEK

Toplum yapısını oluşturan fertler çeşitli temayül, kabiliyet, duygu, ilgi ve istekle donanımlı olarak hayat serüvenine başlarlar. Bazen bu karmaşık temayül ve kabiliyetlerin bir kısmı taşkınlık derecesine vararak kontrolden çıkmaktadır. Zaten tarih boyunca meydana gelen sıkıntı, üzüntü, aymazlık, arsızlık, fitne ve tecavüzlerin sebebi bu toplum yapısının bozulmasıdır. Dolayısıyla toplum yapısı mutlaka ciddi bir şekilde ıslah edilmelidir. Kuşkusuz bunu yapacak mekanizmaların başında din gelmektedir. Özellikle öngördüğü itikadî, içtimaî, ahlâkî ve teşri’î (yasama) tüm esas ve normları ile fert ve toplum fıtratına uygun, maddî ve manevî dünyayı birleştirerek tek bir yapı halinde düzenleyen bir din ancak bu içtimaî yapıyı ıslah edebilir. İşte İslâm, nazil olan ilk emirlerinden son emirlerine kadar titiz bir duyarlılıkla fıtratı zorlamadan, insanı okşayarak ve şefkat kollarının arasına alarak onu en güzel ahlâkî değerlerle süslemeye özen göstermiştir. Her bakımdan ümmetinin en güzel örneği (Ahzab, 33/21) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hitaben gelen “Muhakkak sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/4) âyeti bu evrensel hakikati ifade etmektedir.

İslâm, fert ve toplum ahlâkına verdiği önemin yanı sıra, insanlığın tarihin karanlık dehlizlerinde cehalet anaforunda boğulmaya yüz tuttuğu ve hukuksuzluğun ağır balyoz darbeleri altında inlediği bir dönemde, toplumun temelini oluşturan aile kurumu için fıkıh kitaplarında “Kitabü’n-Nikah” adı altında ele alınan mükemmel bir aile hukuku manzumesi getirmiştir. Bu hukuktan asıl maksat, ailenin huzurunu sağlamak, karşılıklı saygı ve sevgi temeline dayalı bir aile yapısını oluşturmak olduğundan, ailenin güvenilir ve sağlam esaslar üzere kurulmasına matuf ciddi düsturlar vazetmiştir.

İslâm, ailenin tesisi konusundaki özel hassasiyetinden ötürü, işe evlilik öncesinden başlar ve eş seçimi sürecine giren adaylar için bir dizi hikmetli tavsiyelerde bulunur. Adaylar bu tavsiyelere uydukları ölçüde yeni hayatın sorumluluk ve yükümlülüklerinin gereğini kolayca yerine getirme şansına sahip olacak, dolayısıyla ilerde mutlu bir hayat geçirme noktasında daha şuurlu hale geleceklerdir. İslâm Aile Hukukunun kimisi âdâp (tavsiye niteliğinde) ve kimisi de şart (olmazsa olmaz emir) kabilinden olan ahkâmına uyulduğu takdirde hayatın yeni kolektif versiyonunun risklerini eşlerin, karşılıklı yardım, anlayış ve sevgi ile omuzlamaları kolaylaşır. İslâm’ın insanlığın önüne koymuş olduğu bu prensipler, ailede muhtemel huzursuzluklara karşı dayanıklılığı, aileyi parçalayıcı sebeplere karşı devamlılığı ve hayat yolculuğunun keskin virajlarında karşılıklı anlayışı temine yöneliktir. İslâm, eşleri evlilik hayatı boyunca bu düsturlara uymaya davet eder ve sorumlu tutar. “Kefaet” (denklik) gibi nikah şartlarından başlayarak, “nafaka” (ailenin geçim masrafı) ve “hadane” (çocuk bakımı)’na varıncaya kadar, aile ile ilgili bu zengin düsturlar manzumesiyle aile içi olay ve gelişmeleri karara bağlayarak, ortaya çıkabilecek sıkıntı ve huzursuzlukları önlemeyi hedef alır. Günümüzde eşler, İslâm’ın düzenlediği bu aile içi hukuk ve âdâbı bilemediklerinden, kimilerinin henüz “balayı” dönemi bile bitmeden aralarında kapanması zor yaralar açılmaktadır.

Aile İçi Münasebetler

İslâm aile hukuku, nesillerin yetişme ortamı olan aileyi, farklı ve ayrıcalıklı bir formda dizayn etmenin müşahhas bir projesidir. Bu projede eşler için karşılıklı sorumluluklar ve yükümlülükler vardır. İslâm’ın aileyi huzur zemininde istikrarlı kılmak için vazettiği en mühim yükümlülük, karşılıklı sevgi ve merhamettir. Kur’an’ın şu hitabı bunun müşahhas bir ifadesi değil midir: “Onun delillerinden biri de, sizin onlarla huzur bulacağınız eşleri kendi cinsinizden yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir: Bunda, kuşkusuz, düşünen insanlar için dersler vardır.” (er-Rum, 30/21)

Merhamet ve sevginin hakim olduğu bir aile ortamında eşler şu vasıflara sahiptir:

1. Sevgi, şefkat ve hoşgörü: Birbirini seven ve birbirine merhamet eden kimseler genellikle birbirlerine karşı müsamahakâr olurlar. Birbirlerinde gördükleri kusurları, karşılaştıkları eksiklikleri, fark ettikleri hata ve suçları müsamaha ile karşılar ve görmezlikten gelirler. Zira insanın, sevdiği ya da ortak olduğu birine karşı, bu sevgi yahut ortaklığın devamı için mutlaka hoşgörülü olması gerekir. Yoksa o birlikteliğin ömrü kısa olur. Özellikle hayat arkadaşları arasında müsamahanın daha derinlikli ve çok boyutlu olması gerekir. Eşler ebedî hayat arkadaşlığını da hesaba katarlarsa bu müsamahanın çok daha fazla ve devamlı olması ayrı önem kazanır.

2. Paylaşma ve tahammül: Merhamet ve sevginin gereği, seven iki tarafın birbirinin üzüntüsüne, sıkıntısına, sefasına, kederine, bolluğuna ve darlığına ortak olmaları gerekir. Zira sevgi ve merhamet hep iyi ve güzel günlerde olmaz; bilakis bunların olumlu etkileri kara günde de ortaya çıkmalıdır. Modern zamanlarda sık karşılaşılan boşanma olaylarının büyük bir sebebi eşlerin birbirine mütehammil olma terbiyesini almamış olmalarıdır. Yani eşler, görsel basının pompaladığı terbiye usulüyle kara günün dostu değil hep güzel günün dostu olunca, karşı taraftan gelen en ufak bir sıkıntıya katlanmazlar ve ailenin dağılma sürecine girmesine sebep olurlar.

3. Fedakârlık: Münasebetlerini sevgi ve merhamet ekseninde oluşturan eşler birbirine karşı elden geldiğince fedakârlık göstermelidirler. Eşlerden her birisi, hayat arkadaşı için bazı haklarından feragat etmesini bilmelidir. Bu haklar maddî-manevî, ahlâkî veya ailevî olabilir. Eşler birbirine karşı böyle fedakâr davrandıkları sürece bir çok sıkıntı ve üzüntüleri bertaraf olur.

İslâm’ın eşler arasında karşılıklılık esasına dayalı olarak emrettiği merhamet ve sevginin en dikkat çekici yönü, onu modern ailelerdeki sevgi ve merhametten ayıran ve ona devamlılık kazandıran ayrıcalıklı özelliği, bu duyguların sevap umudu, azap endişesi ve ebedî hayat inancıyla var olmalarıdır. Eşlerdeki âhiret inancı ve Allah’ı razı etme arzusu gibi hassasiyet ve inanışlar, merhamet ve sevgi duygularını pekiştirdiği gibi, onlara süreklilik kazandırır ve kendilerini bu konuda daha fazla teşvik eder. Böylece ailede huzur, güven ve istikrar pekiştirilmiş olur.

Bugün aileyi dağılma sürecine sokan huzursuzlukların sebeplerinden biri, eşler arasında görülen sevginin daha çok fizikî cazibe, şehvet ve geçici duygulara dayanması, hiçbir manvî boyutunun olmaması ve karşılıklı saygının da yokluğudur. İslâmî duyarlılığın zayıfladığı veya yok olduğu modern ailelerin en büyük sıkıntıları da burada yatmaktadır.

Erkeğin Ailesiyle Geçim ve Münasebetinin Âdâp ve Erkânı

* Erkek, eşine güzel huy ve iyi ahlâk ile muamele edecektir.

* Eşiyle sohbeti yumuşak, konuşması tatlı olacaktır. Halkın hayırlısı, ailesi hayırlı ve faydalı olandır.

* Erkek eve girince ailesine selâm verip, onun hâl ve hatırını soracaktır.

* Erkek, ailesinin sevinç ve neşesine ortak olduğu gibi, üzüntü ve kederine de ortak olmalıdır.

* Erkek, alisesinin gönlünü çeşitli va’dlerle hoş etmelidir. Çünkü kadın, evde yalnız, eşine bağlı, onun gerçek dost ve ortağıdır.

* Erkek, çocukların terbiyesinde ailesine yardımcı olacaktır.

* Erkek, eşinin yeme ve giyme ihtiyaçlarını karşılayacak, ailesinin, çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını temin edecektir.

* Erkek, ailesine ancak dinî kusurlarından dolayı tavır koyabilecek, dünya işlerinden dolayı ona kötü mumalede bulunmayacaktır.

* Karısının kötü huylarını, huysuz hareketlerini gören erkek, “ben, kendimi ıslah eder, kusurlarımı düzeltirsem, eşim de huysuzluklarını bırakır ve düzelir” inancıyla hareket etmelidir.

* Erkek, karısının öfkesi karşısında susmalıdır; ta ki kadın, pişmanlık duyup kocasından özür dilesin.

* Kadın erkeğe karşı iyi hareket eder ve güler sevle, severek ona karşı vazifelerini yerine getirirse, erkek ona dua ve ondan dolayı Allah’a hamd ü senâ etmelidir.

* Erkek eşine öyle davranmalıdır ki, kadın, “Kocam beni herkesten fazla beğeniyor ve seviyor” desin.

* Erkek, eşinin ihanet, tuzak, aldatma ve ciddî dinî kusurlar gibi kusurları dışında kalan hatalarına göz yummasını bilmeli, onun kabahat ve kusurlarını herkesten gizlemelidir.

* Erkek, eğer bilmiyorsa karısına Kur’ân ve dinî bilgileri öğretmelidir.

* Erkek, karısını gereksiz ihtilatlardan ve nâmahremden korumalıdır.

Karşılıklı Haklar

İslâm Aile Hukuku, aile hayatının huzur ve mutlulukla devam etmesi için, eşleri birbirlerine karşı bazı haklardan sorumlu tutmuştur. Taraflar bu hakları dikkate aldıkları müddetçe ailenin huzuru ve istikrarı yerinde olacaktır. Onlarda bu mantaliteyi geliştirip kökleştirecek amillerin en önemlisi, birbirlerine fizikî ihtiyaçlarına cevap veren bir varlık olarak bakmamaları aksine yek diğerini tasada ve kıvançta yardıma koşan ve birer teselli kaynağı olan birer hayat arkadaşı olarak kabullenmeleridir. Sayılan prensiplerin belirleyici olduğu ailelerin böyle bir avantajı vardır. Bu ailede münasebetler, ilgiler, duygular ve haklar asla sadece kaza-i şehvet zemininde oluşmaz ve gelişmez. Tarafları belli yükümlülük altına sokan şu İlâhî yasa, evlilik hayatına ilk adımı attıkları günden sonuna kadar, unutmamaları gereken bir hayat sloganı ve aynı zamanda yeni hayatın parolasıdır: “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.” (Bakara, 2/228)

Gazali (ö.505) “velime” denen düğün yemeğinden başlayarak boşanmaya varıncaya kadar aile hayatı boyunca, özellikle kocanın sorumlu olduğu bu hakları, 12 madde halinde kaleme almıştır. Gazali, “Kadının koca üzerindeki önemli haklarından biri, kocanın onunla güzel ahlâklı olması ve ona şefkatle muamele ederek hoş görmesidir.” der ve konuyu şu hadis-i şerifle taçlandırır. Resul-i Ekrem (s.a.s.) son nefesinde iken sesi kesilinceye kadar dilinden şu sözler dökülüyordu: “Namaz, namaz, namaz. Elinizin altındaki köleleri güç getiremeyecekleri bir şeye zorlamayın. Kadınlar konusunda da Allah’tan korkun; Allah’tan korkun…” (Gazali 1985, 2/43-44) Gazali’nin şu tesbiti de, son derece ilginçtir ve modern zamanlarda erkeklerin bunu zihnen iyi kavramaları gerekir: “Kocanın hanımıyla güzel ahlâklı olması, ona sadece eziyet vermemesi demek değildir. Yanısıra ondan gelen eziyetlere de mütehammil olması, öfkelendiği zaman sabretmesi ve hata ettiği takdirde de katlanmasıdır.” (a.y.)

Erkekleri birinci derecede muhatap alarak ama eşleri karşılıklı sorumlu tutmak suretiyle aile binasının sağlam bir şeklinde devam etmesini sağlayan: “Ve hanımlarınızla (karşılıklı) iyi geçinin” (Nisa, 4/19) İlâhî çağrısını Reşit Rıza (ö.1935) şu şekilde tefsir eder: “Yani ey mü’minler! Kadınlarınızla iyi arkadaşlık kurmak suretiyle ve kendi tabiatlarının alışık olup nefret etmeyeceği, İslâm’ın da yasaklamayacağı ve toplum örfünün ve insan mürüvvetinin de çirkin görmeyeceği iyi bir muamele tarzı ile muamele etmeniz size vaciptir. O halde kadının nafakasını kısmak, sözle, davranışla ona eziyet vermek ve karşılaşınca yüz asmak ve ekşitmek, (Allah’ın emrettiği) güzel muamele tarzına aykırıdır.” (Rıza, 4/456)

Karşılıklı hakların şuurunda olan ve akl-ı selimin gerektirdiği bir anlayış ve hoşgörü ile bu hakları hayata geçiren bir ailede huzursuzluğun sürekli olmaması gerekir. Zira her iki taraf bu huzursuzluğun hem dünyaları için hem de âhiretleri için zararlı olduğunun farkında oldukları andan itibaren onu bir şekilde gidermeye ve bitirmeye çalışacaklardır. Tabiatıyla bu gibi huzursuzluk durumlarında haklının af etmesi, haksız tarafın özür dilemesi, manevi sorumluluğun hissedilmesi gibi değerlerin ani bir refleksle devreye girmeleri beklenir. Böylece mesele büyümeden çözülmüş olur. Günümüzde, daha evvel eşi görülmemiş bir şekilde boşanmaların yüksek bir oranda artış göstermelerinin sebebi, bu değerlerin aşınmasından ileri gelmektedir.
Resul-i Ekrem (s.a.s.)’ın “En hayırlınız ailesi için en hayırlı olanınızdır ve ben sizin içinizde ailesine en hayırlı olanızım.” (Tirmizî rivayeti); “Kadınlara iyi davranmayı birbirinize tavsiye edin. Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır: … Hoşlanmadığınız kimselerin evlerinize girmelerine izin vermemeleri sizin kadınlarınız üzerindeki haklarınızdan biridir. Giydirme ve yedirmede kadınlarınıza iyi davranmanız da, onların sizin üzerinizdeki hakları asındadır” (İbn Mace, “Nikah”, 1851) hadislerine inanan bir kocanın hanımına zulmetmesi veya haşin davranması beklenir mi? Keza Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Her hangi bir kadın kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.” hadisine inanan bir kadının kocasını huzursuz etmesi veya ona ihanette bulunması beklenir mi? Acaba kaydedeceğimiz şu hadis-i şerife inanan bir kadının kocasına karşı tutumunun nasıl olması beklenir? “Mümin, Allah takvasından sonra saliha bir zevceden daha hayırlı bir şeyden istifade edemez: (O saliha kadın ki,) beyi ona yap dediği zaman yapan, beyi ona baktığı zaman onu sevindiren, ona (bir şeyi yapması veya yapmaması için) yemin edince yemininin gereğini yapan ve beyinin yokluğunda hem kendi nefsi hususunda (yani namusunu korumada) hem de malında ona samimi olup hakkını yerine getiren kadındır.” (İbn Mace, “Nikah”, 1857)

O halde günümüz Müslüman ailelerin en büyük problemi, İslâmî değerleri terk etmeleri ve batı hayat tarzından içimize dökülen bir takım levsiyatla malûl bulunmalarıdır.

Kanaatimizce aşağıda sıralayacağımız hususlar, bir ailenin dağılma sürecine girmesini hazırlayan temel faktörlerdir:

1. İslâm ahlâkı, Allah korkusu ve başkalarının hakkını korumayı büyük ölçüde garanti altında alan âhiret inancı gibi duygu ve inançların zayıflaması. (Çaresi, inancı güçlendirmektir.)

2. Kendi ananevî ve kültürel yapımıza yabancı alışkanlıkların, yani seküler etik değerlerin içimi-ze sinmesi. (Çaresi, kendi İslâmî ahlâkımızı iyi öğrenmek ve onunla ahlâklanmaktır.)

3. Aşırı olan/olmayan lüks özentisi. (Çaresi, kanaatkârlık ve dünyaya Âhiret açısından bakmaktır.)

4. TV. kanallarında izlenen film v.b.’nin taklidi, onların tesirinde kalma. (Çaresi, az TV izleme, TV izlemede seçici olmak ve izlediklerimizin birer film, birer kurgu olduğunu unutmamaktır.)

5. Bazı erkeklerin helâl daire ile yetinmeyip gözünü dışarıya dikmesi. (Çaresi, erkeğin Allah korkusuna sarılmasıdır.)

6. Kadınların da bir kısmının aşırı bir şekilde özgür davranmak istemesi ve bunun sonucunda kocasına karşı serkeşlik etmesi. (Çaresi, İslâm’ın kadına yüklediği sorumlulukların iyi öğrenilip yerine getirilmesidir.)

7. Kadınların bir kısmının çalışmak suretiyle aile bütçesine yapmış olduğu katkıdan dolayı bir yandan kocasına karşı minnetsiz olması ve bunun sonucunda çok pervasız davranması, öte yandan da çalışma hayatının ve çevresinin kadının gerek ahlâkı ve gerekse de aile hayatı üzerinde yapmış olduğu olumsuz etkiler, çalışmanın sebep olduğu stres ve huzursuzluk sebebiyle aile içi düzenin ve münasebetlerin olumlu bir şekilde korunamaması, kadının evine ve ailesine gerekli özeni gösterememesi. (Çaresi, erkeğin de ailesine yardımcı olması ve bilhassa kadının iş hayatında, çalışıp çalışmamasında ailevî sorumlulukların yeterince göz önüne alınmasıdır.)

8. Günümüz şehir hayatında, iş yerlerinde, imkânları yerinde olan aileler için sıkça gidilen misafirlik, ziyaret ve pikniklerde İslâmî âdâba uyulmaması, mahremiyet sınırlarının aşılması, gereksiz ihtilât, eşlerin şuur altında ve zamanla da şuur üstüne de çıkan onarılamayan yaralar açmaktadır. (Çaresi, bu tür tehlikelerden mümkün olduğunca sakınmaktır.)

9. İhtiyaç olmadığı halde, sadece hava almak için çarşı-pazar dolaşma, bazı insanların ölçüsüz davranışlarının, giyim-kuşamdaki müstehcenliğin ahlakî yapısı zayıf ailelerde derin yaralar açmakta ve karşılıklı güvenin zamanla yok olup, ailenin dağılmasına sebep olmaktadır. (Çaresi, çarşı-pazar dolaşmaları ihtiyaçla sınırlandırılmak ve mecbur kalınıp çıkıldığında, Kur’an’ın bakışların indirilmesi emrine, ayrıca kulak gibi azaların da korunmasına dikkat etmektir.)

10. Çocuk azlığı, çağdaş evliliklerde boşanmayı kolaylaştıran bir başka sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira örneğin üç çocuklu bir ailede ebeveyn boşanmayı kolay kolay göze almazken tek çocuklu eşler çok daha kolay boşanabilirler. (Çaresi, çocuk sayısını üçten aşağı düşürmemektir.)

11. Eşlerin birbirlerini ihmal etmesi, kendilerini birbirlerine beğendirip sevdirme yerine, daha çok başkaları tarafından kabûl görme kompleksine düşmeleri. (Unutulmamalı ki, hiç kimse kendisini herkese kabûl ettiremez ve herkesin beğenisi farklı olur. Eşler, birbirlerinin karşılıklı beğenisine göre davranmalı, ona göre giyinmeli, davranışlarını ona göre ayarlamalıdırlar.)

Diyelim ki, her iki tarafın mizacı birbiriyle uyuşmadı ve işin mutlaka bitirilmesi gerektiyse, o takdirde de eşler haksızlığa ve zulme meydan vermemek için, önce evliliği kurtarma adına gerekeni yapmalı, iki tarafın aileleri hakem olarak devreye girmeli, eşlerde beğenilmedik yanlar varsa, Allah’ın onlarda hem dünyamız hem âhiretimiz için başka hayırlar var edeceği Kur’anî beyanı nazara alınmalı, ama artık her şeye rağmen evliliğin yürümesi imkânsızsa, şu İlâhî prensibe uyulmalıdır: “Boşama iki defadır. Bundan sonra evlilik ya iyilikle devam eder veya güzel bir şekilde sona erdirilir.” (el-Bakara, 2/229). Yani iki durumda da iyilikten ve güzellikten ayrılmamalıdır. Çünkü ihsan/iyi muamelede bulunma, İslâm’ın evrenselleştirdiği, barışta, savaşta, mü’mine karşı, kafire karşı, insana karşı, hayvana karşı vazgeçmediği ve bütün Müslümanlar için bir hayat düsturu olarak kabul ettiği bir düsturdur.

İslâm Aile Hukukunun geniş bir yelpazede ele aldığı “talâk” (boşanma) konusunun en önemli hususiyetlerinden biri, taraflar için güzel olacak ve hiç birisini mağdur etmeyecek biçimde işi bitirmektir. Çünkü Kur’an’ın emri, ya güzel bir şekilde evliliği devam ettirmek veya güzel bir şekilde ayrılmaktır.

Kaynaklar:

– el-Gazali, Ebu Hamid Muhammed ibn Muhammed, İhyau Ulûmiddin, Çağrı yay., İst. 1985.
– er-Rıza. Muhammed Reşid, Tefsiru’l-Menar, 2. bas., Daru’l-Fikr, tarihsiz.
– Yılmaz, Musa Kâzım, Kur’ân Ailesi, Hilal yay., İst. 1994.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=307&yumit=bolum2
—————————————————————————–

İyi anne baba olmanın ’20’ yolu

YASEMİN YALÇIN AKTOSUN

Olması gereken, kendinden emin, çocuğun davranışlarına göre davranış değiştirmeyen kararlı ebeveyn modelidir.

1- Her şeyden önce iyi anne-baba olmanın yolu ebeveynlerin işbirliği halinde ve istikrarlı davranmalarından geçer.

2- İdeal ebeveynlik için okumaktan ve çeşitli eğitim çalışmaları ile kendinizi geliştirmekten geri durmayın.

3- Hayırlı evlat sahibi olmak istiyorsanız hayırlı ebeveyn olmak için çaba sarf etmeli ve dua etmelisiniz.

4- Ebeveynlik eğitimi evlilik öncesine dayanır.

5- Evlilik öncesi taraflar, birbirlerini değerlendirirlerken, kendilerine emanet edilecek çocukların anne-babaları olacaklarını düşünmelidirler. “Ben bu şahısla evlenmek istiyorum; ama acaba ebeveynliği nasıl olur? Asabiyetini ben kaldırabilirim; ama ya çocuklar…” diye düşünebilmeli ve hassas bir şekilde irdelemelidir. Çünkü evliliğin yegâne amaçlarından biri sağlıklı bir neslin yetişmesine katkı sağlamaktır. Bu nedenlerle muhatabın irdelenebilmesi için bireyin ebeveynliği bilmesi gerekir.

6- Evlenmeyi düşünen bireyler kuracakları aile ve yetiştirecekleri çocuklar için evlilik öncesi çeşitli eğitimlere katılabilir, danışmanlık hizmeti alabilirler. Böylece evlilik öncesinde veya sonrasında karşılaşabilecekleri sorunlara hazırlıklı olabileceklerinden hata yapma ihtimalleri en aza inecektir.

7- Etkili ebeveynliğin sağlanabilmesi için bir diğer şart eşler arası münasebetin pozitif olması gereğidir. Karı-koca arası tartışmaların yoğun olduğu bir ev ortamında çocukların da psikolojileri kendilerine negatif davranılmasa bile negatif bir biçimde etkilenir.

8- Kendisini tanımlayabilen birey zamanla kendisinde mevcut bulunan negatif, bir başka ifade ile değiştirebilecekleri hasletleri değiştirebilir, geliştirilmesi gerekenleri geliştirebilirler.

9- Nasıl bir insan olduğunuzun farkında mısınız? İyi anne-baba olmadan önce iyi bir birey olmalı, negatif özelliklerinizi terbiye etmelisiniz.

10- Nasıl bir evlat sahibi olacağımız bizim elimizde değil. Ama nasıl bir anne-baba olacağımız bizim elimizde. Ve tercih edilen anne-babalar olursak zamanla tercih ettiğimiz gibi çocuklar yetiştirir ve tercih edilen bireylerin oluşmasına vesile oluruz.

11- Kadının, erkeğe oranla bedensel gücü daha zayıftır; ancak kadın duygusal anlamda erkekten daha güçlüdür ve devam eden sıkıntılara karşı daha sabırlıdır.

12- Kadının eve yaydığı enerji evi tesir altına alabilecek güçtedir. Bu nedenle denilebilir ki; annelerin evde pozitif oluşları evin diğer fertlerine yansıyacaktır. Yani annenin psikolojisi ve evde yaydığı enerjinin çocuğun ders çalışma performansına da, beyin stres atma sürecine de yansıyacağı anneler tarafından unutulmamalıdır.

13- Anne-babalık duygularını yaşamak için çocuklarınıza ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bu duyguyu yaşatmaları dışında, evliliğinizi pozitif yansımaları olması veya ev içi hareket ve mutluluğunu sağlamaları açısından çocuklarınıza ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bunun dışında ebeveynlik bireyin olgunlaşma sürecini hızlandırır.

14- Gebelik dönemiyle birlikte çocuk eğitimi aktif bir biçimde başlar. Bu dönemde çocuk sahibi olacak çift, çeşitli kitaplar ve eğitim çalışmaları ile kendilerini geliştirmeli, anne karnındaki bebeği olumlu etkilemesi için çeşitli musiki vb. müzikler dinlettirmeli, anne adayını stresten uzak tutmaya çalışmalıdırlar.

15- Çocuklarınızın ilk pedagogu siz olmalısınız. Bu nedenle çocuğunuzu gözlemlemeli, gözlem yaparken de objektif ve önyargısız olmalısınız. Bir sorunla karşılaştığınızı düşündüğünüzde ise durumu mutlaka bir uzmanla paylaşmalısınız.

16- Sabır olmadan asla!!!.. Ebeveynliğin birinci şartı sabırdır. Çocuğunuzla olumlu ilişkiler mi geliştirmek istiyorsunuz? İşte yapmanız gerekenler:

* Empati kurun. Yani kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak düşünün ve onu anlamaya çalışın.

* Karşılıklı saygıya önem verin.

* Her şeye rağmen sevin.

* Çocuğunuza zaman ayırın.

* Çocuğunuza değer verin ve bunu hissettirin.

17- Bir ebeveyn mütebessim olmalıdır. Aynaya bakın ve söyleyin lüften; çocuğunuza karşı genelde mütebessim misiniz?

18- Etkili bir ebeveynlik için olmazsa olmaz şartlardan biri ise çocuğunuzu her şeye rağmen sevmeniz ve ona saygı duymanızdır. Çocuklarınıza karşı iyi kalpli ve kararlı olun.

19- Önce anlayın sonra davranın. Önce ruhunu ve bilinçaltını çözmeye çalışın sonra çocuklarınıza tepkilerinizi şekillendirin. Lütfen dinleyip anlamadan, çocuklarınızın amaçları ve düşünceleri konusunda fikir sahibi olmadan çocuklarınıza tepki vermeyin.

20- Zayıf yönlerinizi göstermeyin. Duygusallığını veya katı otoriteyi amacına ulaşmada kullanan ebeveyn zayıf ebeveyndir.

Sayı: 178 Bölüm: Anne Baba Okulu

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=85&hn=4594
—————————————–

Anne-Baba Duası Teşekkür Ederim Allah’ım

Minik minik adımlar
Atar iken ben
Bir elimden babam tuttu
Bir elimden annem

Rabbim hep sev onları ayırma rahmetinden
Mahrum etme merhametinden
Rabbim hep sev onları ayırma cennetinden
Cennette de birbirimizden

Şimdi onlar uzakta
Ben uzaktayım
Allah’ım sen her kuluna
Hep en yakınsın

dinle
http://www.turkokullari.net/index.php?option=com_zoom&Itemid=29&page=view&catid=5&key=2&hit=1

indir
http://www.turkokullari.net/images/zoom/diger/minikdualar_anne_baba_duasi.wmv

——————————————–
BABALAR GÜNÜ

Sunuş ve Tarihçe

Babalar Günü… Acaba Anneler Günü’ne karşı bir gün olarak mı ortaya çıktı. Bir çok kişi belki de Babalar Günü’nün de bir tarihçesi olduğunu bilmiyor. Aslında Anneler Günü kadar eski olmasa da Babalar Günü’nün de 91 yıllık bir geçmişi var. Ama bazı tarihçiler, Babalar Günü’nün Antik Roma’da bile kutlamasının yapıldığını belirtiyorlar.

Haziran ayının 3. Pazarı olarak kutlanan Babalar gününün tarihçesi için elimizde iki farklı kaynak var. Bazı araştırmacılar tarih belirtmezken Babalar Günü’nün Batı Virginia’da ortaya çıktığını savunuyor. Bu araştırmacılar Batı Virginia’da yaşayan John Dowdy’nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediğini söylüyor.

Diğer araştırmacılar ise 1910 yılında Washington’daki John Bruce Dodd’un 6. Çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart’a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyorlar.

Küçük yaşta annesini kaybeden Dodd’u ve beş kardeşini, babaları William Jackson Smart büyütmüş. Babasının bir yandan çiftlikte çalışıp öte yandan altı çocuğa bakmasının zorluklarını farkeden Dodd, anneler günü kutlanırken babalar gününün olmayışını büyük bir haksızlık olarak nitelendirmiş. Hemen babasının doğum günü olan 5 Haziran’ın babalar günü ilan edilmesi için çalışmalara başlamış. Ama bu çalışmalar bir sonraki yılın 19 Mayıs’ına kadar sürmüş.

Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910’da Washington’ın Spokane şehrinde kutlanmıştır. Bu tarihten sonra ABD’nin diğer eyaletlerine yayılmıştır. Ancak Babalar Günü resmi olarak 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge’in desteğiyle kutlandı. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazar gününün Babalar günü olarak kutlayacağını açıklayan bir bildiri yayınladı.

Katoliklerin Babalar Günü’ne getirdikleri yorum ise diğer araştırmacılardan çok farklı. Onlar bu kutlamayı dini açıdan ele alıp Peygamberleri Hazreti İsa’nın babası anısına, Mart ayının 19’unu St. Joseph Günü adı altında babalarına armağan ediyorlar. Ülkemizde 80’li yılların sonlarına doğru kabul gören Babalar Günü, bu yıl da Haziran ayının üçüncü pazarına denk gelen 20 Haziran’da kutlanıyor.

Yakınınızda ya da uzaklarda… Babanıza bugün sesinizi duyurun.

Tüm babaların ve baba adayların bu özel günü kutlu olsun…

http://www.netbul.com/superstar/ozeldosyalar/magazin/babalargunu/index.asp
——————————————————————–

BIR BABA, KENDI MUTLULUGUNDAN COK, COCUKLARININ MUTLULUGU ILE MUTLU OLUR.

COCUKLUK CAGINDA BABA KORUMASINDAN DAHA GUCLU BIR IHTIYAC DUSUNEMIYORUM.

BABANIN MIRASINI MI ISTIYORSUN? BILGISINI OGREN. ONUN PARASINI HEMEN HARCAYABILIRSIN.

BABANIN ERDEMLERI COCUKLARININ SERVETIDIR.

BABANIN ROLU, YUZ OGRETMENINKINE BEDELDIR.

INSAN BABASINA BORCLU OLDUGU SAYGIYI, ANCAK BABA OLUNCA DUYAR.

BABA SEVGISINI KORU. O SEVGIYI KESIP ATARSAN, TANRI DA SENIN MUTLULUK ISIGINI SONDURUR.

BIR ADAM YASLANDIGINI ANLAR, CUNKU BABASINA BENZEMEYE BASLAR.

KOKLANACAK GUL ACILACAK GONCA YASANACAK HAYAT VE ALINACAK NEFES OLAN SEVGILI BABAM IKLIMINDEN TASASIZLIK SEVGINDEN CESARET VE GOZLERINDEN ESARET ALDIGIM GUNLERI HEP YASAMAK ISTIYORUM.

ATESIN YAKTIGINDAN, GUNESIN HAREKET ETTIGINDEN, GERCEGIN BIR YALAN OLDUGUNDAN KUSKULAN; FAKAT BENIM SENI SEVDIGIMDEN ASLA KUSKULANMA. BABACIGIM BABALAR GUNUN KUTLU OLSUN.

COK SEVDIGIM CANIM BABACIGIMA KUCAK DOLUSU SEVGILERIMI SUNAR, BABALAR GUNUNU KUTLARIM.

UZERIME SABIR TOHUMU EKIP SEVGIYLE SULADIGIN GULUNUN BILMENI ISTEDIGI BIR SEY VAR SENI COK SEVIYORUM.

EVIMIZIN GUNESI BIR TANESI OLAN CANIM BABAMA KUCAK DOLUSU SEVGI VE SAYGILARIMLA BABACIGIM BIR GUNUMDE DEGIL HER GUNUMDESIN.

SEVGILI BABACIGIM SEN BIZIM GUL KOKULU SEKERDEN TATLI CANIMIZDAN DEGERLI BIRICIK BABAMIZSIN SENI COK SEVIYORUZ.

DUN SANA KIZDIKLARIMI BUGUN BEN YAPIYORUM BABA CUNKU ASLINDA SENIN KUCUK BIR KOPYANIM UMARIM SENIN KADAR SEVGI DOLU OLURUM.

SEVGILI BABACIGIM GURBET UZAK OLSA DA SEVGIN O KADAR YAKIN KI BILMELISIN ELLERINDEN OPERIM SEVGILER.

GELINCIKLERIN EN SADESINE PAPATYALARIN EN GUZEL KOKANINA GULLERIN EN GULER YUZLUSUNE BABALARIN EN SEVGILISINE BABALAR GUNUNUZU BIR KEZ DAHA KUTLUYORUM.

DUNYADAKI CICEKLERIN EN GUZELI GULDUR GULLERIN EN GUZELI ISE SEN GUNUN KUTLU OLSUN BABACIGIM.

TATLI BABACIGIMA SABAH YAGAN CIG KADAR SAF AKSAM GUN BATIMINDA ISE RUZGAR KADAR CILGIN,OKYANUSUN DERINLIKLERINDEKI INCI KADAR GUZELSIN.BABALAR GUNUNU KUTLUYORUM.

MESAFELER NE KADAR UZUN OLURSA OLSUN SEVGISINI HER ZAMAN UZERIMDE HISSETTIGIM DUN DE BUGUN DE YARIN DA HEP YUREGIM KADAR YAKINIMDA OLAN BABACIGIM SENI COK SEVIYORUM.

http://www.supersayfalar.com/babalargunumesajlari.php
—————————————————————–

Affet beni babacığım!..

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu.

Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve ‘Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak’ diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu.

Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı.

Oğlu Can “Baba ben de seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına ‘Baba nereye gidiyoruz ?’ diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar.

Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta.

Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.

Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: “Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim?” diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı.

Barakaya ulaştığında ‘Beni affet baba’ diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu ‘Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet’ diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…

‘Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın!..
————————————————————————————-

Sevgili babacığım, bize gel SENAİ DEMİRCİ

Bunca yıldan sonra sana seslenmekten çekiniyorum; korkuyorum. Sanki kristal bir küre tutuyorum elimde; düşürmekten korkuyorum. Sanki buzdan bir yolu adımlıyorum; kırmaktan korkuyorum. “Ya dinlemezse?” diyorum. N’olur babacığım, bu mektubumu, bu seslenişimi dinlesen? Ne kaybedersin, kulak versen kalbimin hasret dolu çığlığına? Bak işte, lafı eveleyip gevelemeden, dolandırmadan söylüyorum: Seni çok özledim. Bana, dolu dolu, “Kızım!” demeni özledim. Annemi özledim. Sana sarılmayı özledim; çocukluğumda olduğu gibi dizine oturmayı özledim.

İlk ayrılışımızda, seni kaybetmeyi göze aldığım günlerde çok daha gençtim; senin benim dünyamdaki yerini tahmin edemezdim. Beni defterden silmene razı olmakla, bende ne kadar büyük bir boşluk bırakacağını tam olarak hesap edemezdim. İnanmazsın belki, ama küçük sakarlıklarımdan dolayı bana yaptığın serzenişleri bile özledim. Biliyorum, sen de özledin. Hadi söyle; sen de özledin. Özlememiş olabilir misin hiç? Şimdi benim de bir kızım var; velev ki kızım bana benim sana yaptığımı zannettiğin kadar büyük bir hata etmiş olsa, onun sıcacık bakışlarını, yüzüme dolanan buklelerini, göğsüme kıvrılıp uyumasını özlerdim yine de…

Sahiden tümüyle, hiç hatırlamamacasına silmiş olabilir misin beni? Yani hiç doğmamışım gibi, yani seni hiç sevindirmemişim gibi, yani bu dünyada sana hiç dokunmamışım gibi olabilir miyim hayalinde? Yok, yok; sen de kendine söylüyorsundur da, duymazlıktan geliyorsundur. Beni çok özlüyorsundur da, şöyle kimsenin görmediği yerde, kimsenin seni ayıplayamayacağı bir yerde, beni doyasıya kucaklamak istiyorsundur. Hatta orada benim bile olmamamı, hatta kendinin bile olmamasını arzu ediyorsundur. Benden de, kendinden de utanıyorsundur. İçindekileri açığa çıkarınca yağmalanmaktan korkuyorsundur; aşağılanacağım, yok olacağım diye kaygılanıyorsundur. Kendi gururunun parmaklıkları arasında hapsediyorsun kendini. Erkek olmanın, baba olmanın kalesinde, benliğin o sarp kayalarına kurulmuş köşende, kendini anlamanın çok uzağına çatılmış o darağacına kendi ellerinle kendini götürüyorsun da, itiraz edemiyorsun.

Gurur mudur seni bunca acizliğe mahkum eden? Kapı neden kapalı bana? Hem o kapı kapalı kalsın diye konulmadı ki kalbine? Hadi itiraf et artık; bana kapattığın kapı en çok da seni dışarıda bırakıyor. Kendinle yüzleşmene izin vermiyor o taş fırın erkeklik. Kendi kalbinin kıpırtılarına kapatıyorsun kalbini. Kendi fısıltını duymaktan uzaklaştırıyorsun kulaklarını. Artık bu soruyu sormaktan da vazgeçtim. Artık kendim için değil sadece, kendin için de istiyorum o kapının açılmasını. Bütün dualarımda o kapının açılması için yer var. Kalbinin kapılarının, rahmetle, merhametle ihtizaza gelip açılması için…

Biliyor musun; artık bana vurduğun yerler de acımıyor. Hatırlayıp da mahcup oluyorsan, söyleyeyim dedim. Acısı çoktan geçti. Söylediğin acı sözler de kalbimi kanatmıyor artık. Kalbimin kırıkları da iyi kötü şifa buldu. Beni üzen, kalbimi kıran tek şey senin kalbinin kapılarının yüzüme kapanmış olması. Bunun nasıl bir duygu olduğunu biliyor musun? Bildiğini hiç sanmıyorum. Kardeşlerinin büyümelerine tanık olamamak, evin önündeki elma ağacının her bahar pıtrak gibi açan beyaz çiçeklerini görememek; hiç göremeyeceğini bilmek; acı, çok acı. Tam 15 kez çiçek açtı elma ağacımız ama ben onu görmedim. Çiçeklerin açmasını görmemin tek yolu şimdilik, senin hayat çiçeğinin solması gibi görünüyor. Cenazene gelirsem, kimse ayıplamaz ya beni… Sen de sesini çıkarmazsın herhalde; çıkaramazsın. Ama babacığım, neden ya senden ya da elma ağacımızın çiçeklerinden vazgeçeyim? Hem elma ağacımızı hem de seni görmek mümkün değil mi?

Senin boşluğunu kimse dolduramadı, babacığım. Doldurmaya mecâlim de niyetim de yok; en iyisi o boşluğun öylece kalması. Kim bilir, bir gün gelirsin; oturursun diye oraya. Belki de, o boşluk, bana baba gibi geliyor. Senin yokluğunu hissettiğim her an, varlığına dair umudumu artırıyor çünkü.

Geçen gün kardeşim söyledi. Saçların iyice beyazlamış. Oysa, ben seni en son, 15 yıl önceki halinle hatırlıyorum. Hâlâ genç duruyorsun benim hayâlimde. Hem sonra, yaşlanmış olsan da, babalıktan yana bir şey kaybetmiş olmayacaksın. Ama ben kaybedeceğim belki, ak saçlı bir babam olmamış olacak; uzakta, suskun, küskün bir gölge olacaksın en fazla. Çocukluğumu yitirdiğim o menekşe kokulu bahçeler, hesapsız sevinçlerimi bırakıp geldiğim o dolunaylı geceler, senin kokun, senin bakışın, senin kadar yakın ama senin kadar uzak bana. Keşke geçmişi bir silebilsek, diyorum. O çocukluğumun cennet bahçesine bir dönebilsek. Sen, babacığım, yine bana horoz şekerler getirsen bakkaldan, ben sevinçle kucağına atlasam, yanaklarına ıslak öpücükler kondursam. Heyecanla o gün okulda öğrendiklerimi sana anlatsam; sen merakla dinlesen. Yine hasta olsam, sen şefkatle üzerimi örtsen, yanağımı öpsen ve bütün dertlerime şifa olsa öpücüğün. Bir gün, hiç beklemediğim bir gün, yatılı okulun demir kapısında geniş gölgenle belirip, gözlerime, gönlüme sımsıcak bir güneş olsan. Evimin kapısını çalıversen. Sadece dokunsan kapıma… “Ben geldim, kızım!” desen. “Haniymiş benim torunlarım?” diye içeri dalıversen.

Elden ne gelir, gölgenin değdiği yerler çok uzak şimdi. Gölgen, ne zamandır mutluluk güneşimi kapatıyor. Sanki güneş tutulmuş gibi; yokluğun da varlığın da bana gündüzü gece ediyor. Sen kendi babalığını kendi babalığının önüne perde ediyorsun. Kendi kendine gölge oluyorsun. Varsın da yoksun.

Geçen de küçük oğlum sordu: “Anne senin baban yok mu?” Cevabını veremedim. Yakında küçük kızım da soracak: “Anne senin baban yok mu?”

Küçük kızım bana sormadan, kızın olarak ben sana sorayım babacığım. “Benim babam yok mu?”

Senin ve annemin ellerinden öperim. Allah’a emanet olasınız. Hakkınızı helâl ediniz. Unutmayın ki, kalbi sizin için çarpan bir evladınız daha var.

Not: Seni kaybetmeyi göze alışım sana “öf!” bile demememi isteyen Rabbimin hatırınaydı; sensiz yaşadığım yıllarda bile ağzımdan senin için tek bir “öf!” çıkmadığına Rabbim tanıktır. (Yazarının ismi mahfuz)

http://turkuaz.zaman.com.tr/?bl=9&hn=910&sy=20060122
——————————————————————–

Babalık bir sponsorluk mudur? SENAİ DEMİRCİ

Babalığımızı çocuklarımıza para ve imkân yetiştiren ve bunları yapmış olmakla yetinen “sponsor babalar”ın ötesine taşırmalıyız. Çocukları için çalışan babadan, çocukları için var olan babaya doğru gelişmek için yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki…
Bana öyle geliyor ki, babalar olarak çocuklarımızın sponsoru olmakla yetiniyoruz. Sponsorluk da nereden çıktı diyenler için azıcık sözcük bilgisi vereyim. Sponsor: Tanıtım yapmak ya da prestij kazanmak için bir eyleme destek veren. Sponsor, desteklediği eylemin içeriği ile doğrudan ilgilenmez. Sadece maddî katkıda bulunur, destek verdiğini bir çelenkle ya da plaketle ifade eder. Sponsor, gerekli yerlerde ve istenen sıklıkta adının duyurulmasını ister. Sponsor, teknik olarak, desteklediği kişilerin ne yaptığı ile, bu işi yaparken ne hissettiği ile ilgilenmez. Sadece yapılan işe (konser, konferans, maç vs.) ilgi göstereceklerin kendisini tanıtmak için doğru bir kanal olup olmadığı konusunda kaygı taşır. İlkeli bir sponsor gerekli desteği sağladıktan sonra geri çekilir; sponsor olduğu işe karışmaz. Sponsoru ilgilendiren, işin sonucudur; söz konusu işi desteklediğine değip değmediğine sonuca göre karar verir. Sponsor başarılara destek verir; başarısızlıklara sponsor olunmaz. Başarısızlık ihtimali sponsoru hemen desteğinden vazgeçirir. Sponsor sonuç endeksli davranır; başarı olduğu sürece vardır. Sponsordan sponsor olduğu kişiye/şirkete “Başarında da başarısızlığında da yanındayım!”diye bir şey söylemesi beklenmez. Sponsorun beklentisi isminin duyurulması, reklamının yapılması, prestijinin geliştirilmesidir. Dolayısıyla, sponsor bulmak isteyen, sponsorun beklentilerini önceden görmek, ona göre davranmak, projelerinde sponsorun önceliklerini gözetmek zorundadır. Sponsor, desteklediği firmanın/kişinin kendisini ifade etmesine izin veriyor gibi görünse de, öncelikle sponsorun varlığını ifade etmesini bekler.

Şu halde, babalığımızı çocuklarımıza para ve imkân yetiştiren ve bunları yapmış olmakla yetinen “sponsor babalar”ın ötesine taşırmalıyız. Çocukları için çalışan babadan, çocukları için var olan babaya doğru gelişmek için yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki:

Babalığının farkına var: Kendine bir “baba” olarak değer ver. Organik olarak “baba” olmak kolaydır; oldun bile. Ama sempatik olarak “baba” olmak için daha fazla yeteneklere ihtiyacın var. Çocuğunun hayat çizgisine tren raylarını birbirine paralel yürümesi gibi eşlik etmen gerekiyor bundan böyle. Yanlış anlama, ikinizin paralel gitmesi, çocuğunun seni ya da senin çocuğunu kopyalaman anlamına gelmiyor. Önemli olan ikinizin treni yürütmekte “bir” olmanızdır. Tren rayın üzerinden geçer ama raylardan fazlasıdır. Trenin kompartımanlarında hayatlar ve mutluluklar vardır; trenin içinde cevherler taşınır. Çocuğuna hem fiziksel olarak hem duygusal olarak eşlik etmenin amacı, ona onu aşan bir değerin yüklenmesi içindir. Aranızdaki sıkı birliktelik ona ve sana değer kazandırır.

Babalığını tatile çıkarma. Babalık part-time bir iş değildir. Haftanın her günü, günün her saati babalık yapıyorsun; yaptığın diğer işleri ise hakkıyla baba olmak için yapıyorsun. İşini hakkıyla baba olmak üzere yaptığını fark ettiğinde de, işine değer katmaya başlarsın. Burada iki duvar işçisinin işlerine verdiği iki ayrı değeri hatırlaman gerekir. Bir tapınağın inşasında çalışan işçilerden biri sadece duvar ördüğünü, tuğlaları üst üste koyduğunu düşünür; diğeri ise herkesi hayran bırakacak, içinde yüzyıllarca dua edilecek eşsiz bir tapınağa tuğla koyduğunu düşünür. İkisi de aynı işi yaptığı halde, birinci işçi çabuk yorulur, çokça bezginleşir. İkinci işçi ise yaptığı işe yüce bir amaç yükler; bu yüzden hep heyecanlı ve şevklidir. Çocuklarına helalinden rızık kazanmak için akıl almaz zorluklar çeken, yeri geldiğinde itilip kakılan bir babaysan eğer, dünyanın en şerefli ve anlamlı işini yaptığını aklından hiç çıkarma.

Babalığını önemse. Baba olduğun için önemli olduğunu kendine sık sık hatırlat. Yeryüzünde sırf baba olduğun için sevilmek ve güvenilmek, tarif edilmez bir mutluluktur. Bir insan sırf babası olduğun için sana bağlanır, seni şartsız sever, sen onu sevdikçe sevinir, o seni sevdikçe sevinirsin. Baba olmak bir başkasına mutluluk ve huzur vermenin en kolay ve en kısa yoludur. O kadar övülen aşk bile babalık kadar iksirli değil bana göre. Sevgiliyi mutlu etmek daha çok yol kat etmeyi, çok daha çetrefilli yollar bulmayı gerektirir. Üstelik aşkta sevilme garantisi de yoktur. Ama babalık öyle mi? Sevgilin baştan seni sevmeye ayarlıdır. Ona doğru bir adım atsan, o sana bin adım yaklaşmaya hazırdır. Bir hatırla: Bir baba olarak Yakub Aleyhisselâm’ın şefkati, bir âşık olarak Züleyha’nın aşkından daha kapsayıcı ve kucaklayıcıdır. Baba oğlunu hep bekledi; oğlundan ümidini hiç kesmedi; ama sevgili sevdiğine iftira etti, ihanet etti. Babanın gözleri oğlunun kokusuyla açıldı, sevgili ise göz göre göre sevdiğini zindana gönderdi.

Kendin için düşündüğünü çocuğun için de düşün. Rahmetli babam -ve muhtemelen bütün babalar-”Oğlum, evladın değerini çocuğun olunca anlarsın!” derdi. Maksadı, beni ne kadar önemsediğini anlatamayacağını, o anlatabilse bile benim anlayamayacağımı ifade etmekti. Haklı çıktı; baba olunca evladın bir baba için ne kadar önemli olduğunu anladım. Ama bir şeyi daha anladım-bu kadar önemli olan evlat için babanın ne kadar önemli olduğunu da. Benim, oğluma doğar doğmaz gösterdiğim ilgiyi, babamın bana (artık) göster(e)mediğini de fark ettim. Şu halde, çocuğunun “Babacığım, bana vermen gereken değeri, ben baba olunca anlayacağım!” demesini beklemeye başla. Çocuğun baba olduğunda, kendisinin çocuğuna vermek istediği babalığın senin kendisine verdiğin babalıktan çok olduğunu fark edecektir. Bu durumda hep babalık borcu içine batacaksın. Bugünden başlayarak, bu açığı kapatmak için çalışabilirsin. Empatiyi, başkalarının neler hissettiğini anlamak olarak tanımlarlar; doğru ancak eksik bir tanımdır bu. Çünkü başkalarının neler hissettiğini bilmek, başkaları adına güzel eylemlerde bulunmayı da gerektirir. Mademki, kendisi için düşündüğünü kardeşi için düşünmeyi inanmanın şartı sayan bir Peygamberin[asm] ümmetisin, kendin için düşündüğünü çocuğun için de düşün ve ona göre eyleme geç. Babanla hiç uçurtma uçurmamış bir çocuk musun? Çocuğun için uçurtma yapmayı öğren. Çocukluğunda, babanın iş telaşı yüzünden, sürekli oyunlarından geri mi kaldın, babanla doyasıya birlikte olamadın mı? Bunun için içten içe üzüldün mü, ağladın mı, mahzun oldun mu? Şimdi sıra sende! Çocuğunun çocukluğunu yeni baştan inşa etmek şimdi elinde…

http://turkuaz.zaman.com.tr/?bl=9&hn=4500&sy=20060122
———————————————————————

Babalar eve dönün SENAİ DEMİRCİ

Çağımızı “babasızlık çağı” diye tanımlayan uzmanlar var. Çok çalışmak zorunda olan babalar, fiziksel olarak çocuklarına uzak olduğu gibi, iyi kazanan ve vakti çok babalar da çocuklarına duygusal olarak uzak duruyorlar.
Çocuklarımız öksüz ve yetimler… Babaları eve çağırmak adına, en azından kendime söylediğim bazı şeyleri, size de söylemeye niyetlendim. Bakalım, katılacak mısınız?

Çocuğunuzun annesine saygılı olun

Bir babanın çocukları için yapacağı en büyük iyilik annelerine saygı göstermektir. Evlilik, çocukların içinde büyüdüğü, en zayıf zamanlarını geçirdikleri bir kozadır. İnciyi ince ince büyüten sedef gibi; çocukların kalbini büyütür. Birbirlerine saygı duyan anne ve baba, çocuklarına en güzel model olur. Oğlunuz bir kadına nasıl davranılacağını sizden öğrenir; siz karınıza, yani oğlunuzun annesine kötü davranırsanız, gelininize kötülük etmiş olursunuz. Üstelik, gelininize yaptığınız bu dolaylı kötülük, oğlunuza da kötülük olarak yansır, bundan torunlarınız da payını alır. Bakın ne kadar kritik bir noktada bulunuyorsunuz. Karınız size nasıl davranıyorsa, kızınız da damadınıza öyle davranacaktır. Anne ve babanın birbirine saygılı olduğu bir evde, çocuklar varlıklarından daha çok memnun olur, özgüvenleri gelişir, kendi varlıklarını daha anlamlı bulur…

Çocuklarınızla olun!

Kabul; çocuklarınız için çok çalışıyorsunuz; onların geleceği adına koşturuyorsunuz; onları mutluk etmek için yoruluyorsunuz. Çocuklarınız için çok çalışıyor olmanız, onlara iyilik olarak yetmez. Çocuklarınız için çalıştığınız kadar, çocuklarınız için var olmalısınız da. Onların yanında olmak onlar için çalışmaktan da, onlar için kazanmaktan da önemli ve önceliklidir. Onların yanında fiziksel ve duygusal olarak var olmanız, onlar için yaptıklarınızı da anlamlı kılacaktır. Onlar için kazandıklarınızı bir banknot üzerindeki rakamlara benzetebilirsiniz. Siz onlar için mesela bir milyon kazandığınızı düşünebilirsiniz. Ama bunun onların dünyasındaki yansıması ise, banknot üzerindeki rakamla orantılı değildir. Önemli olan banknotunuzun birimidir; bir milyon dolar mı, yoksa TL mi? Onlar için yaptıklarınızın büyüklüğü, siz onların yanında olduğunuz sürece anlamlı olacaktır.

Dinlenme hakkınızı kazanın

Çoğu kez, babalar çocuklarıyla yanlış bir şey yaptıklarında konuşurlar. Bu yüzden, anneler çocuklarına “Baban seninle konuşmak istiyor” deyince, çocuklar isteksiz davranırlar. Çocuklarınızla özellikle güzel şeyler yaptıkları zaman konuşun. Bir dedektif gibi yaptıkları güzel ve olumlu şeyleri, çok küçük de olsa, hatta özellikle küçük olanlarını, sık sık tebrik edin; çocuklarınız iyi yolda olduklarını sizden öğrensinler. Böyle yaparsanız, çocuğunuz büyüdükçe, onunla konuşma hakkı kazanacaksınız. Sadece olumsuz şeylerde sesinizi yükselttiğinizde, çocuğunuz tarafından dinlenme hakkınızı kaybedersiniz.

Disiplin verin ama sevgiyle verin

Bu da çok klasik bir tavsiye gibi gelebilir kulağınıza. Kendi kalbinizde varlığını hissettiğiniz şeydir sevgi; onun orada olduğundan eminsiniz. Size çocuklarınızı sevmeyi öğretecek biri yoktur. Kimsenin hatırına seviyor değilsiniz onları. Ancak sevginin orada, yani kalbinizde olması, çocuklarınızın buna eriştiği anlamına gelmez. Çoğunlukla saklıyor olabiliriz sevgimizi. Hele de bizimki gibi babalara ciddiyet ve otorite rolünün özellikle yüklendiği bir toplumda, çocuklarınıza çoğu kez çatık kaşlı görüntü veriyor olabilirsiniz. Dilerseniz, yarın bir günlük tutun kendinize. Annelerine kıyasla, daha sert ve otoriter bir kimlik sunduğunuzu görmekte gecikmeyeceksiniz. (Beni yanıltmanız en büyük dileğimdir!) Disiplin deyince illâ da aklımıza sertlik ve huşûnet gelir; disiplin sadece sevgiyle de olabilir. Disiplin için gerekli korkuyu, çocuğunuzun sizin sevginizi kaybetme korkusuna dönüştürmeniz gerekir.

Rol modeli olun

Farkında olmayabilirsiniz ama çocuklarınız için önemli bir rol modelisiniz. Babasıyla güzel vakitler geçiren bir kız, erkekler tarafından saygıyı hak ettiğini öğrenir; kendine buna göre eş arar. Oğlunuzun yanında, bazı şeyleri kaybetmek adına da olsa dürüst davranıyorsanız, onca uzun derslere gerek kalmadan ondan dürüst ve sorumlu olmayı beklersiniz. Dünya bir sahnedir ve başrolü ya da en azından yardımcı karakter rolünü babalar oynar.

Öğretmenlik yapın

Babaların (ve belki annelerin de) çoğu, eğitimin okulun ve öğretmenlerin işi olduğunu düşünür. Kaliteli bir okul ve eğitim için çokça parayı gözden çıkardığımız da olur. Çokça paranın anlamı ise çokça mesai yapmaktır. Gelin, iyi bir eğitim için harcadığınız çokça mesaiyi, çocuğunuzla birlikte olmaya ayırın. Bu konuda, değme öğretmenden daha avantajlısınız; çünkü rolünüz başından bellidir. Oğlunuz ve kızınız size çok etkili bir rol vermiştir. Birlikte olduğunuz zamanlarda, onlara doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü yaşayarak öğretin. Örneklerinizi gündelik hayatın içinden çıkarın. Hayatın kendisinin en büyük laboratuvar olduğunu hep hatırınızda tutun.

Ailece birlikte yemek yiyin

Yemek masası ya da sofrası, halihazırda yeryüzünün en etkili iletişim ortamını sunar. (Profesyoneller iş konuşmalarını ve anlaşmalarını yemekli yaparken bu önemli detayı göz önünde tutarlar.) Tatlı bir şeyi paylaşırken, en önemli ihtiyacımız olan beslenmeyi karşılarken, söylediklerimiz de, dinlediklerimiz de güzelleşir. Öğünlerin içinde en önemlisi kahvaltıdır. Birlikte kahvaltı yapmanın, kahvaltıda ne yediğinizden bağımsız olarak, okul ve iş başarısını artırdığı çok sayıda araştırmayla doğrulanmıştır. Kahvaltı, yoğun bir günün öncesinde, öğle yemeği yoğun bir günün tam ortasında, akşam yemeği yoğun bir günün sonunda, sakin ve duru bir ortam sunar. Aile üyelerinin telaşsız birlikteliği için önemli fırsattır yemekler. Çocuklarınız ve eşiniz yemek sırasında size açılmaya daha da yatkındırlar. Siz de onlara açılabilirsiniz. Şimdi hafızanızı bir yoklarsanız, kendi anne ve babanızla ve kardeşlerinizle geçirdiğiniz en güzel zamanlara, ya demli bir çay kokusu ya da tadı damağınızda bir yemek tadı eşlik eder. Sabahları birlikte kahvaltı edin; mümkünse akşam yemeğinde birlikte olun.

Çocuklarınıza okuyun

Televizyonun ve bilgisayarın hükmettiği bir çağda, okuyan bir baba modeli, hele de çocuklarıyla birlikte okuyan bir baba modeli olağanüstü bir güzelliktir. Böylece televizyonun ve bilgisayarın çekim etkisine karşı, sahici ve canlı bir çekim alanı oluşturmuş olursunuz. Çocuklar, bizzat yaparak ve okuyarak, görerek ve işiterek öğrenirler. İyi bir okuyucu olarak, onlara hem tatlı ve çekici bir iletişim ortamı sunarsınız, hem de onları kültürün en önemli bileşeni kitaplara (ve kendinize) dost edersiniz.

Duygularınızı açık edin

Çocuklar, yeni geldikleri dünyada güven ararlar. Ailede ve dünyada, istendiklerini, kabul edildiklerini ve sevildiklerini sürekli yoklarlar. Özellikle babalar çocuklarına güven duyacakları, sevildiklerini hissedecekleri duygular sunmalılar. Sevgi dolu bir dokunuş, sıkı bir kucaklama, onlara kalabalık sözlerden çok daha fazlasını söyler.

Babalık görevi asla bitmez, unutmayın!

Çocuklar büyüyüp kendi yuvalarını kurduktan sonra bile, baba olarak varlığınıza ihtiyaç duyarlar. Maddi olarak herhangi bir katkıda bulunmasanız bile, çok uzaklarda olsanız bile, sadece nefes alıp veriyor olmanız bile, gölgenizin onların yuvasına düşmesi bile onlar için çok şey ifade eder. Çocuklarınız bu gerçeği ifade etmekte zorlanabilirler ya da gecikebilirler. Ama siz, şimdiden, gölgenizin ve nefesinizin bile onlara çok şey söyleyeceği zamanları inşa edin.

http://turkuaz.zaman.com.tr/?bl=9&hn=4424&sy=20060122
——————————————————————–

Oğlan çocukları, erkeklik rolünü babadan öğrenir ŞEMSİNUR ÖZDEMİR

Bebekler çoğunlukla ilk anlamlı konuşma çabasını “ba ba ba” diyerek gösterir. Her ne kadar bilinçle söylememiş olsa da ‘önce baba dedi’ diye heyecanlanır bütün babalar. Bir evlada sahip olma duygusunu anneler gibi bütün vücuduyla ve ruhuyla yaşamıyor olsalar da, erkekler için baba olmak, kendi canından bir parçanın yaratıldığını görmek ve onun bakımını üstlenmek hayata anlam katan güzel bir duygudur.
Anne ve babasıyla birlikte huzurlu bir aile ortamında büyümek, bir çocuk için bütün bir hayatı etkileyen olumlu bir kazanımdır. Ebeveynlerden birinin yokluğunu diğerinin doldurması mümkün değildir, çünkü her ikisinden alınan kişilik özellikleri birbirini tamamlar. Bu yüzden sadece eve ekmek getiren, çocuğunu iyi okullarda okutan, bakımını, beslenmesini sağlayan bir erkek ‘iyi baba’ sayılmıyor. Babaların maddi sorumluluktan önce, çocuklarına iyi bir örnek olarak çocuklarıyla duygusal paylaşımda da bulunmaları gerekiyor. Özellikle oğlan çocuklarının ‘erkek’ rolüne hazırlanmaları için öncelikli görev babalara düşüyor.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ergen-Genç-Erişkin Kliniği Şefi Psikiyatr Doç. Dr. Kemal Sayar, modernleşmeyle beraber ev ve iş arasında oluşan uçurumun, babanın evden kaybolmasına sebep olduğunu belirtiyor. Pek çok çocuk için babanın artık eve onlar uyuduktan sonra gelen bir gölge varlık haline geldiğine dikkat çeken Sayar, babanın anahtar rollerinden birisinin oğlan çocuğunu erkeklik rolüne hazırlamak olduğunu söylüyor. Sayar, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı “erkeklerin dünyasına” hazırlanamayan çocukların kadınlarla ilişki kurmakta çok zorlanacağını belirtiyor: “Bu role hazırlanamayan çocuklar, ya kadınlara yapışacak ya da onlardan çok uzak duracaktır. Endüstri devriminden en fazla yara alan sevgi birimi baba-oğul bağı olmuştur. Endüstrileşme öncesi oğullar babalarını tarlalarla veya ticarette görüyor, erken yaşta onlara katılıyor iken artık babalarını bu biçimde görme şansları kalmamıştır. Pederşâhi toplumumuzda gizli saklı bir maderşahilik hüküm sürüyor, ilişkiler, duygular öne çıkıyor ve oğul babayı duygusuzluğun o gri dünyasından çıkıp gelen bir yabancı olarak değerlendiriyor.”

Babaları ile yeterli bağ kuran çocukların erkek kimliğine kolayca geçebildiğini ifade eden Sayar’a göre, bazı insanlar da erkek kimliğine adım atar; ama babalarının o ilgisizliğini, duygusal ceset olma halini kendi hayatlarına kopya eder. Bazı erkekler kadınların dünyasında kalır ve onların değerlerini benimser, erkeklerin dünyasındaki sevgisizlikten nefret ederek yaşar. Bir oğlun annenin kendisi için ve kendisinin annesi için taşıdığı tehlikeye karşı babaya ihtiyacı vardır. Eğer ana-oğul ilişkisi çok yalıtık kalırsa çok yoğun ve tahripkâr bir hâle bürünebilir.

Çocuklar ezilmemeli

“Babalarımız hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin eder.” diyen Doç. Dr. Sayar, erkek çocukları için hayatın, baba ve annenin çocukluğa attıkları ilmeklerin çözüldüğü bir serüven olduğunu söylüyor. Sözgelimi baba, oğlunun ruhunda öyle kocaman bir yara açmış, onu varlığıyla o kadar sindirmiştir ki oğul bir türlü büyüyemez, yetişkin hayata adım atamaz, ebedî bir ergen olarak kalır. Etrafından hep bir baba azarı yiyebileceği korkusuyla hayatı kıyısından köşesinden yaşar, içinde babayla yaşanmış ve mağlubiyetle bitmiş bir savaşın ukdesi dolaşır. Bu ukde ruhun kıyılarını döven depresyon dalgalarıyla varlığını hatırlatır. Babalar kimi zaman oğullarının hayatına o kadar kuvvetli bir gölge düşürür ki, ayrımlaşmayı ve bağımsızlaşmayı başaramayan oğul; babanın bir uzvu, bir uzantısı olarak, bir gölge olarak yaşamaya devam eder.

Varlığı belli olmayan babalar var

Bazen de baba yoktur. Ya fiziksel olarak orada değildir ya da fiziksel olarak orada olsa bile ruhsal olarak yoktur. Oğul bir baba açlığı içinde dış dünyadan babaya ait bütün simgeleri ruhuna emer. Babasız büyümek çocukların iç dünyalarına bitmek bilmeyen bir gurbet acısı olarak tercüme edilir. Babadan gurbet, bir oğul için gurbetlerin en yakıcısı, en iç paralayıcısıdır. Soğuk ve mesafeli babalar, çocuk ruhunun biricik gıdası olan şefkat ve sevgiyi oğullarından esirger ve onları hayat boyu telâfi etmekte zorlanacakları bir açlığa mahkûm ederler. Güçlü babaların ihmâle uğramış oğulları, geçmişin yaralarını iyileştirmek için babalarının tam aksi politik duruşlar, inanışlar ve yaşayışlara yelken açar, farklı olmayı başarmak ve savaşa devam etmek suretiyle, erkeklik ülkesine girmek isterler.

Oğulların davası erkek olabilmektir; erkeklerin arasına kabul edilebilmek, yetişkin bir erkek olarak ayakta durabileceklerini, babalarına ve hemcinslerine göstermektir. Batılı toplumlarda erkekliğe adım atışın şartı olarak baba evinden ayrılma davranışını eleştiren Sayar’a göre, Batı toplumlarında pek çok genç, bu yüzden anne-baba sevgisini doyasıya yaşayamadan, anne-baba ile ilişkileri tam olarak çözümleyemeden erken bir biçimde hayata atılıyor. Bu durum da ruhsal anlamda ‘bitmemiş bir iş’ olarak kalıyor. Türkiye’de ise tam tersine, anne ve babanın sunduğu güvenlik duygusundan vazgeçmeye yanaşmayan, hayatın sorumluluklarını hep erteleyen, ebedî ergenlerin yaygın olduğu görülüyor.

Babalar çocuklarına hayatın kurallarını, beklentilerini, kaçınılmazlıklarını öğretir. Bunu zamanın sınırlarını ve gerçekliğini öğreterek, gereken yer ve zamanda iktidarını kullanarak öğretir. Böylece çocuk dünyanın bütünüyle kendisinin o sınırsız zannettiği gücüne tabi olmadığını fark eder. Çocuklarının gelişim evrelerinde ‘orada olan’ babaların onlara en büyük iyiliği yaptığını vurgulayan Doç. Dr. Kemal Sayar, bu tarz babaların çocukların hayatındaki etkisini şöyle anlatıyor: “Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve eğitimsel başarı gösteriyor.

Babalar çocukları, hayal kırıklıklarına tahammül ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yanda ‘yok baba’ların çocukları, daha fazla madde kötüye kullanımı, depresyon, intihar ve daha düşük okul başarısı gösterebiliyor.”

Babasız büyüyen çocuklarda suça eğilim artıyor

Yapılan araştırmalar Amerika’da suçun en belirgin sebeplerinden birinin babasız büyüme olduğunu gösteriyor. Şiddete dayalı suçlar, çocuk suçluluğu, madde kullanımı ile baba yokluğu arasında direkt bir bağlantı olduğunu belirten Kemal Sayar, bununla birlikte, sorumluluk sahibi bir babanın varlığının bu sosyal hastalıkların yerine geçebilen caydırıcı bir işlevi olduğuna dikkat çekiyor. Araştırma sonuçları “sıcak ve sevecen” baba rolü çocukların olumlu bir şahsiyet oluşturmasına yardımcı oluyor. Ayrıca, çocuklarda cinsiyet rollerinin gelişimini de olumlu etkiliyor. Örneğin, erkek çocukları bir erkek olarak büyürken babalarından erkeklerin ilgileri, faaliyetleri ve sosyal davranışlarını öğrenebiliyor.

Ebeveynin yokluğu ya da çocuğun ebeveynle (genellikle de babayla) sık iletişim kuramaması ise çocuk üzerinde bazı olumsuz sonuçlara neden olmaktadır. Araştırmalar, çocukların büyük çoğunluğunun babalarını çok fazla özlediklerini göstermektedir. Küçük çocuklar, babaları boşandığında, babası sanki ölmüş gibi derin bir üzüntü duyabilmektedir. Babanın yokluğu ya da devamlı uzaklık hali ise bu büyük üzüntünün uzamasına neden olmaktadır. Babanın yokluğu hem kız hem de erkek çocukların sosyal davranışlarını olumsuz yönde etkiler. Araştırma sonuçları, baba yokluğu yaşayan çocukların davranış problemleri göstermesinin daha olası olduğunu ve okulda, özellikle matematik ve fen derslerinde pek başarılı olamadıklarını göstermektedir.

Boşanma çocukları olumsuz etkiliyor

Amerika’da yapılmış olan bir araştırmada, ebeveynleri boşanmış olan 144 çocuk ve ergen hastada, yaygın olarak şu üç problemin görüldüğü belirlenmiş: Katılımcıların yüzde 63’ü endişe, üzüntü, fobiler, depresyon gibi psikolojik problemler yaşıyor. Yüzde 56’sı becerilerde ve performansta azalma içinde. Yüzde 43’ünde ise ebeveynlere karşı öfke duygusu bulunuyor.

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=97&hn=4705
—————————————————

Baba yoksunluğu nelere yol açar? Betül Artış Psikolog

Babanın dünyasında çocuk sahibi olma, erkekliğini tamamlamadır, güçlü olmadır, neslinin devamıdır. Geçmişin, babasıyla ilişkilerinin çocuğuyla tekrarlanmasıdır bir nevi… Çocuğun küçücük dünyasında ise babası güçtür, otoritedir, özgüvendir.

Sevgi dolu, ilgili bir baba, erkek çocuğunun hayattaki başarısını, kız çocuğunun ise kişisel uyumunu etkiler. Kızınızın mutlu bir evlilik gerçekleştirmesini, sağlıklı ilişkiler kurmasını istiyorsanız evdeki ilişkilerinizde ona bunu verebilmelisiniz. Oğlunuzun cinsiyet özelliklerini benimsemesi, erkek gibi davranabilmesi için de babasıyla sıkı ilişkiler kurması yüzde yüz gereklidir. Erkek çocuklar babalarından, erkeklerin ilgilerini, faaliyetlerini ve sosyal davranış şekillerini öğrenirler. Anne ile ilişkileri çok güçlü, fakat hayatında baba figürü olmayan erkek çocuklarda cinsel sapmalar, iradesizlik, toplumla bozuk ilişki kurma, kimliğini oluşturamama daha sık görülmektedir. Kız olsun, erkek olsun her iki cinste de, kendine güven ve sosyal ortamda kendini rahatça ifade edebilme gücü, baba ile kurulan güzel bir ilişkide yatar. Babasız büyüyen çocuklarda özellikle maddi yoksunluklar da varsa suç işleme oranı, uyuşturucu ve madde bağımlılığı da artmaktadır. Çocuk, babasının varlığında yokluk yaşıyorsa bu babanın suçudur. Çocukla arkadaşmışçasına güzel bir ilişki kurmak gereklidir.
Baba yoksunluğunun çocuk üzerinde olumsuz etkilere neden olacağı görünen bir gerçektir. Çocuklar baba ölümünde, boşanmalarda, hatta işten geç gelmelerinde babalarını çok fazla özler ve ararlar. Küçük çocuklarda boşanma ölüm etkisi oluşturabilir ve çocuğu yasa sürükleyebilir. Cennet annelerin ayakları altındadır, ama baba da cennetin orta kapısıdır. Baba yokluğunda davranış problemleri daha sık ortaya çıkmakta, matematik ve fen gibi problem çözmeyi gerektiren derslerde başarı oranı düşmektedir. Özellikle matematik dersi hayattaki problemleri çözmekle de ilintilidir. Akademik başarının düşmesi ya da davranış problemlerinin ortaya çıkmasını istemiyorsak çocuğun babasıyla olan ilişkisinin kopmamasına özen göstermemiz iyi olacaktır.

Eşinizden boşandıysanız bile çocuğunuzdan ömür boyu boşanmanız ya da onu göz ardı etmeniz doğru olmayacaktır. Erkek çocuğun hayatında babanın olmayışı cinsel kimlik sapmalarına neden olabilir. Çocuğunuzda böyle problemlerin oluşmasını istemiyorsanız onun örnek alınabilecek yakın bir erkek akrabayla özdeşleşmesini sağlamalısınız. Çocuğu yaşına göre sosyal faaliyetlere sokarak ya da erkek kahramanların olduğu romanlar okutarak, filmler izleterek de yardımcı olabilirsiniz.

Baba ölünce çocuğun hayatında fırtınalar kopar. Güvendiği, zor durumlarda destek aldığı, gücün sembolü, adeta evinin kalesi olan babasının artık hayatında olmayışı çocuğu derinden sarsıcı bir durumdur. Çocuk bocalar ve şoka uğrar. Özellikle babasının ölümünü sakinlikle karşılayabilecek çocuk yoktur. Baba gidince çocuk kanatsız bir kuş gibi kalır, çaresizdir. Bu dönemde onun duygularına tercüman olacak kişi annesidir. Çocuğun duygularını, yasını yaşamasına onu konuşturarak yardımcı olunabilir. Bazı çocuklar bunu kabullenmek istemezler. Sanki umursamıyormuş gibi davranabilirler. Yalnız kaldıklarında ağlarlar, babalarının öldüğünü sınıf arkadaşlarıyla dahi paylaşmak istemezler. Kendilerine acınacağından korkarlar. Zamanla, sabırla ve sevgiyle bu durumu aşarlar, ama yetimliğin acısını ömür boyu içlerinde taşırlar. Baba yokluğu aslında öyle sarsıcı bir durumdur ki, kaç yaşında olursa olsun tüm evlatları derinden etkiler. Altmış yaşındayken bile…

http://www.yeniasya.de/bizimaile/?page=article_view&article_id=366
——————————————————————————–

NOT: ANA BABA OKULUNU MUTLAKA ZİYARET ETMELİ DERSLERDEN YARARLANMALISINIZ

http://ailem.zaman.com.tr/?bl=85&hn=3964

AYRICA BURDAN AİLE DERGİLERİNİ İNDİREBİLİRSİNİZ

http://ailem.zaman.com.tr/?sd=a-arsivi
————————————-

Risale-i Nur´da Mutlu Evlilik (gön: bir aciz kul)

Gelişim basamak basamaktır. Her basamağın kendine ait rolleri vardır. Hepimiz rollerimizi yaşama şekliyle ve bu rollerin benliğimize kazandırdığı deneyimlerle ruhsal tekâmül ve kendi bütünümüze ulaşmayı amaçlarız.

Evlilik, birden fazla rolün kazanıldığı kurumdur. Ailenin gelini, evinin kadını, çocuklarının annesi gibi rolleri hep bu kutsal çatı altında kazanırız. Kurulduğu günden bu yana psikoloji biliminin neredeyse temel sorunu olan arzu ve yasak çatışmasının en meşru çözüm alanı yine evliliktir.

Bediüzzaman Hazretlerinin belirttiği gibi “tenasülün devamı için, hikmet-i İlâhîye, o fıtrî hizmete bir ücret olarak fıtrî bir meyil ve şevk vermiş.” Kişi bu fıtrî meyil ve şevki evlenerek helâl dairede keyfe kâfi derecede yaşayabilmekte. Böylelikle Efendimizin ( a.s.m.) belirttiği gibi eşler birbirinin örtüsü olmakta.

Bu hâliyle evlilik günaha giden yolda önemli bir barikat, güvenlik şeridi rolünü üstlenmektedir.

Ayrıca Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için, saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem, bahtiyardır o kadın ki kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi için de saadet-i uhreviyesini kazanır.”

Dikkat edersek Üstadımız çatışmasız bir evliliğin nasıl olacağını, özellikle eşlerden mütedeyyin olanının taklit edilmesini bahtiyarlık addetmekte.

“Bedbahttır o adam ki sefahate girmiş zevcesine ittiba eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki zevcinin fıskına bakar, o­nu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevç ve zevceye ki birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantezilerine birbirini teşvik eder.”

Burada dikkat edilmesi gereken ikinci husus, eşlerin zaman zaman ilişkilerine dışardan bakıp, evliliklerinde hangi örneği resmettiklerine dikkat etmeleridir.

Yine Risale-i Nur’da eşler arasındaki muhabbetin dahi Hakka ait olduğu vurgulanır.

“Hem, refika-i hayatını, rahmet-i İlâhîyenin munis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-i suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-i sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemali ise, ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve hüsn-i sîret, ahir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa, hüsn-i suretin zevaliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda, bîçare, hakkını kaybeder.” (Sözler, 32. Söz, Bediüzzaman Said Nursî)

Eşler arası muhabbet Kur’ân’ın emrettiği tarzda olursa faydaları nelerdir o­nu da Risale-i Nur’dan bakalım;

“Refika-i hayatına meşru dairesinde, yani, lâtif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-i sîretine binaen samimî muhabbet ile refika-i hayatını da naşizelikten, sair günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyesi ise, Rahîm-i mutlak, o refika-i hayatı hurilerden daha güzel bir surette ve daha ziynetli bir tarzda, daha cazibedar bir şekilde, o­na dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizâne nakletmek ve eski hatıratı birbirine tahattur ettirecek enis, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhip ve mahbup olarak verileceğini vaat etmiştir. Elbette vaat ettiği şeyi kat’î verecektir.” (Sözler, 32. Söz, Bediüzzaman Said Nursî)

Cenab-ı Hak Risale-i Nur’daki manevî reçeteleri evlilik hayatımızda uygulama iştiyakını hepimize nasip etsin.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:38 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: