gençlik problemi

Günümüz Gençliğinin Temel Problemleri ve Dİnimizin Ortaya Koyduğu Çözüm Yolları…

Yrd. Doç. Durmuş TATLILIOĞLU

Giriş

Günümüz gençliğinin temel problemleri demek, bir bakıma içtimaî problemlerin tamamı demektir. Her türlü sosyal problemin çözümünde ilk temel noktadan başlanır. O da, gençlerin durumunu, problemlerini tespit etmek ve çözüm yolları göstermekten geçer. Toplumun varlığında sağlam bir gelişme ancak, gençliğin her türlü problemleri çözüldüğü zaman gerçekleşir. Bu sebeple, bir toplumun gününü ve bilhassa geleceğini yok etmenin en kestirme ve tesirli yolu, gençliği dejenere etmektir.

Sosyolojide şöyle bir kural vardır. İçtimaî bir hâdisenin sebebi, yine başka bir içtimai hâdisedir. Günümüz gençliğinin problemlerinin sebebi içinde yaşadığı toplumdur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de, çocuklarımıza karşı görevlerimizi şöyle vurgulamaktadır: “Çocuklarınıza güzel davranıp iyilikte ve ikramda bulununuz, onları en güzel şekilde terbiye ediniz.” (İbn Mace, “Edeb”, 2/368)

Toplumdaki büyükler gençlere karşı vazifelerini yapıyor mu? Aile çocuğuna karşı vazifelerini yerine getiriyor mu? Öğretmen ve okul fonksiyonu istendiği ölçüde icra ediyor mu? Gencin içinde yaşadığı çevre, onun maddi ve manevi yönden yetişmesine uygun mu? Devlet, gençlerine ne kadar sahip çıkıyor? Gençliği yetiştirmede benimsenen ölçüler ve eğitim düsturları, onların yetişebilmesi için hangi seviyede? Bütün bu sorular, bir ülkenin bugününü ve yarınını tayinde en önemli sorulardır.

Gençlik

Milli Eğitim Bakanlığı gençliği şöyle tarif etmektedir: Gençlik, büluğa erme neticesinde, biyolojik ve psikolojik bakımdan çocukluğun sonu ile, toplum hayatında sorumluluk alma dönemi olan 12-24 arasında kalan yaş gurubudur (DPT Raporu, 1983, 13) Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın tarifine göre “Genç, 15 ile 25 yaşları arasında, öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu bulunmayan kişidir.” (Yörükoğlu 1986, 3)

Gençlik, bilhassa günümüz toplumlarında veya modern dünyada kendine bakış açısı itibariyle, çocukluk ile erişkinliği bağlayan bir köprüdür. Genç için çocukluk dönemi geride kalmıştır, fakat genç henüz yetişkin toplumda belli bir noktaya ulaşmış değildir. Bu yüzden gençlik çağı bir belirsizlik ve arayışlar devresidir. Bu çağ, hayat için bir yön ve hedefin arandığı, meslek ve ailevi rollerin üstlenilmesi için gerekli kişilik özelliklerinin kazanıldığı, ferdin daha müstakil ve problemli bir kimse olarak hareket etmeye başladığı bir hazırlanma dönemidir.

Gençliğin Problemleri

Bilimsel çalışmaların sonuçları itibariyle gençlik dönemin en başta gelen psikolojik özelliklerinden bazıları şunlardır: Kişilik bunalımı, isyankârlık, hayatta gaye edinme, sorumluluk duygusunun gelişmesi, hayattan tatmin arama, macera ve hareket isteği. (Doğan 1985, 170)

Gençlik çağı, bağımsızlık ve topluma karışma çağıdır. Genç evden kopar, çevreye yönelir. Yaşıtlarıyla kaynaşma imkânı bulacağı faaliyetlere yönelir. Hepsinin benzer çabalar içinde olması, buna karşılık mizaç ve o ana kadarki yetişme farklılıkları, gençlerde gruplaşmalara yol açar. (Komisyon 1986, 9) Bazı gençlerde tedirginlik, kuruntulu olma, zor beğenme, çabuk tepki gösterme, kararsızlık, bencillik, savurganlık ve dağınıklığın artması, süse ve giyime düşkünlük, dilin değişmesi, müzik zevkinin başkalaşması vb. olarak ortaya çıkan davranış değiştirme görülmektedir. (Çetin, 170)

Gencin, kim olduğunu, neye inanıp değer verdiğini, hayattan ne elde etmeyi beklediğini değerlendirmesi konusunda da bir kimlik kazanma problemi vardır. Gençler, mücerret düşünme özellik ve kabiliyetlerini kullanarak, ana-baba ve yakın çevrenin davranışlarını ve beklentilerini yeniden değerlendirmeye başlarlar.

Gençlik döneminde kişilik gelişiminin en belirgin görüntüleri, fikrî, zihnî, hissî sahalarda ve gencin fizyolojik ve içtimaî münasebetlerinde ortaya çıkmaktadır. Genç bu geçiş döneminde hayallerin, tutkuların, idealizmin ve akran gruplarının, değerler sisteminin etkisi de söz konusudur Genç, zgürlük ve özgür davranma arayışı içindedir. Topluma kendini ispatlamak durumundadır. Yeniliğe ve ileriye doğru yaptığı atılım ve girişimlerin engellenmemesini bekler ve bunun için mücadele eder. (Şener 1977, 35)

Gençler için bir diğer problem sahası, meslek ve eş seçimidir. Aşırı hayalcilik, refah hastalığı, özenti, kimlik bunalımı ve kendini tanımama, idealsizlik ve lâkaytlık, bencillik, ahlâki ve manevi değerlerin azalması, uyuşturucular, fanatizm ve kötü alışkanlıkların kazanılması, zararlı yayınlar ve terör odaklarının varlığı, ailenin bozulması ve güvensizlik, işsizlik ve gelecek kaygısı, başkaları ile ilişki kuramama… gibi durumlar, günümüz gençliğinin temel problemleri olarak görülmektedir.

Ülkemizde son yıllarda içtimaî ve kültürel değişmeler yaşandı. Değişen toplum düzeni içinde farklı rol beklentileri ve bu değişime paralel biçimde değişime zorlanan gençler ruhî bir gerilim ortamında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Yaşı gereği değer yargıları hızla değişen genç, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin de hızla değişmesi karşısında bunalıp bocalamakta, ya hiçbir değere inanmayan, idealden yoksun, günübirlik uğraşlar ve maddi zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaşan bir tip haline gelmekte, ya da aşırı ideolojik bağnazlığa düşmektedir.

Gençleri Etkileyen Faktörler

Aile, arkadaş grubu, okul ve eğitim, çevre ve kitle iletişim araçları, gençleri etkiyen faktörlerden bazılarıdır.

Aile, çocuğa ilk bilgilerin verildiği yerdir. Ailenin sağlam olması gerekir. Sağlam aileden sağlam nesiller, sağlam nesillerden sağlam milletler, sağlam milletlerden sağlam devletler meydana gelir. Avrupa’da gençliğin en büyük problemi ailenin zayıf oluşudur. Aile çocuklarına sevgi göstermelidir ki, sonra çocuklar da onlara saygı göstersin. Sevgisiz yetişen çocuklar problemli olmaktadır.

Ailenin dini bilgisi bakımından önemi büyüktür. Çocuk ilk dini bilgileri, dua ve ibadet şekillerini aile ocağında öğrenir. Genç aile ocağından birini kendine örnek seçer ve onu taklit eder. Aile fertleri çocuğa doğru bilgi vermeli ve onu topluma kazandırmak için camiye alıştırmalıdır.

Çocukların gençlik çağındaki aşırılıkları, isyanları, kendi başına birey olmaya çalışırken çevrelerine verdikleri zararları en aza indirmenin ve problemleri çözmenin yolu, ailede sevgi ve güven ortamını temin etmekten geçer. Böyle bir ortam da küçük yaştan itibaren aile fertleri arasında kurulan iletişime ve çocuklarına verilen eğitime bağlı olarak gelişir. Çocuklarını doğru ve sağlam bir inanca sahip olarak güzel bir ahlâkla yetiştirebilmek için ailelerin en baştan itibaren çocuklarıyla doğru bir iletişlim kurmaları gerekmektedir

Ailenin çocuklarına karşı sorumlulukları şunlardır: Doğduğunda manâsı güzel bir isim koymak, ekonomik güçleri oranında besleyip büyütmek, onlara iyi bir terbiye vermek, kendilerine bu konuda örnek olmak, dinî bilgileri öğretmek, hayatlarını kazanacakları yolları göstermek, telkinle ve örnek olmakla onları ibadete alıştırmak ve evlendirmektir.

Arkadaş grubu, yaklaşık olarak aynı yaştaki kişilerden oluşur. Gençler, arkadaşlarıyla birlikte olmayı tercih ederler. Arkadaşlar, tutum ve davranışları ile birbirlerini etkilerler. “Üzüm üzüme baka baka kararır” atasözünde olduğu gibi, insan arkadaşlarından etkilenir. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözü ile de, iyi arkadaş seçilmesinin önemi vurgulanmıştır.

Okul ve eğitim: Gençler okulda hem kendilerini eğitmekle görevli yaşlılarla etkileşir, hem de kendi yaşında veya daha küçük kişilerle etkileşim içinde olur. Okul ferde eğitim verir ve onu topluma hazırlar. Gençler model aldıkları kişileri okulda seçerler. Meslekler de bu dönemde seçilmeye başlar.

Eğitim, kişinin davranışlarında onun yaşantısı yoluyla ve bir maksada bağlı olarak istenilen değişmeyi meydana getirme sürecidir. Eğitim, eğitmek ve yetiştirmek anlamına gelir. İbn-i Sina, eğitimi, taş üzerine nakışlar yapmaya, Gazali ise, yabani ısırgan otlarını ayıklayan bir bahçıvanın faaliyetine benzetmektedir.

Günümüz gençliğinin problemlerine dinimizin ortaya koyduğu çözüm yolları içinde en önemlilerinden biri de eğitimdir. Dinimiz İslâm, ilme, eğitim ve öğretime büyük önem vermiştir. İlim öğrenmede kadın erkek ayrımı gözetmemiştir. Eğitimde fırsat eşitliği önemlidir. Peygamberimiz (s.a.s.), insanlara hem maddi hem de manevi ilimlerin verilmesini tavsiye etmiştir. Sadece dini ilimler taassuba, sadece pozitif ilimler şüpheye götürür. Eğitimde kafa ve kalp bütünlüğü sağlanmalıdır. Kafasında çağının en son bilgileri olmalı, kalbinde de imanı bulunmalıdır.

Gazali’ye göre terbiye bir ilim işidir. Terbiyenin nihaî gayesi olan iyi insan yetiştirme işi, ilim sayesinde gerçekleşebilir. Ancak teori alanındaki bir ilim, pratiğe uygulanmadığı sürece bir değer ve manâ ifade etmez. Gazali, İslâm’ın ahlâk ve eğitim konusundaki beraberlik prensibini de benimsemektedir. O, Ey Oğul isimli pedagojik bilgilere yer verdiği eserinde şunları söyler: “Ey oğul, oğluna ve kızına küçükken ahlâk öğret. Ancak küçük iken öğretmelisin, büyüdüğü zaman zor olur. Ailenin ve çocuklarının suçlarını gördüğün zaman bağışla.” (Gazalî 1986, 16) Gazalî, görüldüğü gibi, çocukken terbiyenin önemine ve hoşgörüye dikkatleri çekmektedir.

Dinimize göre eğitimin gayesi, mükemmel insan yetiştirme ve faziletli toplum oluşturmaktır. Hz. Ali (r.a.), “çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz” sözleri ile, ileriye dönük eğitimin verilmesini tavsiye etmiştir. Milletimizin dinî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, toplumunu seven ve daima yükseltmeye çalışan yurttaşlar yetiştirmek gerekir

Kitle haberleşme araçları basın, radyo, televizyon, sinema, bilgisayar, internet gibi araçlardır. Günümüzde gençler üzerinde bunların çok büyük etkisi vardır. Kitap, dergi, gazete gibi araçlar, bilgi aktarmakla kalmaz, aynı zamanda yön verirler.

Gençlik Problemleri ve Dinimizin Ortaya Koyduğu Çözüm Yolları

Bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre toplumda en çok görülen, günümüz gençliğinin temel problemleri ve dinimiz İslâm’ın ortaya koyduğu çözüm yollarından bazıları şunlardır:

Alkol ve Uyuşturucu Kullanmak

İslâm hukukunda ahkâmın üzerine oturduğu esaslar veya gözettiği hedefler, dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Dinimizin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar veren alışkanlıkların başında alkol ve uyuşturucu gelmektedir. Alkollü içkiler hem ferdî hem de içtimaî bir problemdir. Bunları kullanan fertlerin yanında ve çevresinde bulunanlar olumsuz etkilenir.

Kur’ân-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşalar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durursanız kurtuluşa erersiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” (Maide/5, 90-91) buyururken, Peygamberimiz de (s.a.s.), alkolle ilgili olarak, sarhoşluk veren her maddenin, ayrıca çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram ve içkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu beyan buyurmuştur. (İbn Mace, “Edeb”, 2:1119)

Alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı olan kişiler aklını sağlıklı kullanamaz, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeder. İnsanın psikolojini bozar, onu kavgacı yapar ve kendine, canına ve malana zarar verir hale getirir. Bilhassa alkolikler, aileleri için muzır hale gelirler. İçki, ailelerin parçalanmasına da yol açar. İnsanı geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye uygun hale getirir. Dolayısıyla gençler, alkol ve uyuşturucudan katiyen uzak durmalı, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmelidir. Her hususta olduğu gibi bu hususta da helâl dairesi geniştir, harama girmeye gerek yoktur.

Zina ve Fuhuş

Günümüz gençliğin problemlerinden biri de ahlâkî erozyondur. Nesli ve aile yapısını bozan en önemli faktörlerden biri fuhuştur. Fuhuş, ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara sebep olmakta ve çeşitli hastalıkları oluşturmaktadır. Gençliği dejenere etmek isteyenlerin, en fazla başvurdukları ve bu maksatla tesir edebildikleri veya ellerinde tuttukları kitle iletişim araçlarını kullandıkları vasıta da fuhuştur.

İslâm fıkhının maksatlarından biri de nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.), bir taraftan güzel ahlâkı ile insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan ve çıkabilecek problemleri önlemek içim gayret sarf etmiştir. Bunun için gençlere sahip çıkmış ve belirli bir yaşta gençleri evlendirmiştir. Gençlere nefislerini korumak için ya evlenmelerini yoksa oruç tutmalarını tavsiye buyurmuştur. Dolayısıyla gençleri zina ve fuhuş bataklığından korumanın yolu evlenmelerini sağlamak, bu mümkün oluncaya kadar da onları oruca teşvik etmek, ayrıca zina ve fuhşa götürücü yerlerden, yayınlardan uzak tutmaktır.

Haksız Kazanç ve Hırsızlık

İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, dinimizin önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlâk ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm’ın değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşru yollardan gelir elde etmenin esas olduğu düsturunun da ihlâlidir.

Kur’ân-ı Kerim’de “Aranızda birbirinizin mallarını hırsızlık, kumar ve gasp gibi haksız yollarla yemeyin…” (Bakara, 2/188) buyurulur. Kul hakkını Allah bile affetmez. Başkasının hakkını yemek ve çalışmadan helâl olmayan yollardan kazanç sağlamak dinimizce haram kılınmıştır. Alın teri ile helâl yollardan rızk kazanmak ve bunu da Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmak en güzel bir davranıştır. Geçlerimiz bu yönde de eğitilmeli, kendilerine kolay kazanma yolları gösterilmemeli ve her türlü kumardan alıkonmalıdır. Çalışmanın önemi anlatılmalı ve çalışmaya, alın teriyle kazanmaya, zorluklara alışmaya, hattâ zorluklara talip olmaya özendirilmelidirler.

Kimlik ve İman

Gençliğimizin belli ölçülerde bir kimlik bunalımı yaşadığı söylenebilir. Baskı idareleri, gençliği nefsanî istekleri doğrultusunda yaşayan bir kitle olarak görüp gösterme, bu istekleri her ne şekilde olursa olsun tatmini özgürlük olarak takdim etme, onları yüksek ideallerden uzaklaştırma, bu bunalımın en önde gelen sebepleri arasındadır. Ayrıca, bizzat ülkemizin bir kültür ve medeniyet bunalımı içinde olması, kendi değerleriyle çatışması ve kendisine, bizzat yapısına, tarihine ve karakterine uygun bir kimlik seçememesi, bu bunalımı derinleştirmektedir.

Genç, ayrıca hususi yaklaşım ister: ne baskı ne başı boş bırakma, ne sürekli eleştirme ne sürekli övme olmadan, daima dengeyi gözeten bir yakaşım. Yapılan bilimsel araştırmalar, ferdin ahlâkî ve sevgi, şefkat gibi değerlerle mücehhez, mutlu, başkaları ile ilişki kurabilme kabiliyetine ve belirli bir özerklik duygusuna sahip bir benlik inşa etmesinin, öncelikle din ve dinî değerlerle mümkün olabildiğini göstermektedir. Bu araştırmalarda her türlü dinî ibadet ve yaşantının, insanın ferdî ve içtimaî hayatı üzerinde anlamlı etkisinin olduğu görülmektedir. İnanç ve ibadetlerle kişinin kendisini iyi, stresten uzak ve sağlıklı hissetmesi arasında pozitif ilişkiler tesit edilmiştir (Hayta 1993, 45).

Gençlerin sağlam bir imana sahip olmaları gerekir. İman, insanı insan eder, dünyada sultan eder. Dünya ve âhiret saadeti yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Gençler! Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzları yaparak süsleyiniz ve günahlardan çekinerek korununuz. Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır. “Ölümden önce hayatın, yaşlılıktan önce gençliğin, çok işten önce boş zamanın değerini biliniz” (Fethulbarî, 14/9).

Gençlik muhakkak gidecek. Eğer o, Allah’ın buyurduğu istikamette geçirilirse, hem dünya hem âhiret adına büyük bir fidelik olma fonksiyonu görecektir. O bakımdan, gençlik, dinimize uygun, iffet ve namuslu olarak geçmeli ve böylece ebedi bir gençlik kazandırmalıdır. Beş on senelik bir gençliği gayr-i meşru bir şekilde geçirenler, bu dünyada çok sıkıntılar ve üzüntüler çekecek, kabirde ve âhirette de elbette cezalarını çekeceklerdir.

Gençlik damarı, akıldan çok hisleri dinler. His ve istekler ise kördür. Geleceği görmez. Hazır birazcık lezzeti, ilerideki bir çok lezzete tercih eder. Böylece toplumuna, ailesine, vatanına zararlı bir kişi olur. Gençler ailesinin ve büyüklerinin tecrübelerinden yararlanmalı, onların sözlerini dinlemelidir. Hakiki mutluluk ve huzur yalnız imandadır ve iman hakikatleri içerisinde bulunur. Gençliğini Allah’ın emirleri doğrultusunda geçirenler, hem ailelerine hem de içinde yaşadıkları topluma faydalı birer kişi olurlar.

İbadet

İbadet, din ve dini hayatın en önemli bir boyutunu teşkil eder. İbadetlerin kişinin ruh sağlığına da önemli katkıları vardır. Gençlik döneminde dini yaşantı ve ibadetler, kişiye kendini anlamayı, olumlu ve olumsuz yönlerini tanıyıp kabullenmeyi öğretir. Pek çok psikolojik problemin çözümü ibadetle mümkündür.

Meselâ, namazda ruhun, kalbin ve aklın rahatı vardır. Namaz kılmak vücuda ağır bir yük getirmez. Günlük namazlarını kılan insanın yaptığı bütün diğer güzel işler, bilhassa Allah hatırlanarak yapılırsa ibadet sayılır. Böylece insan, bütün hayatını ibadetle geçirmiş olur. İbadet, Allah’a karşı kulluk ve şükür borcudur. Allah’a kul olan insan, diğer bütün kulluklardan kurtulur ve gerçek özgürlüğü bulur.

Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o sağlıklı olursa insan da sağlıklı olur”.buyurmuştur. “O et parçası nedir ya Rasûlellah?” diye sorulunca, “o kalbdir” buyurmuşlardır. (Buhari, “İman”, 39; Müslim, “Müsâkat”, 107) Kalbler de, ancak Allah’ı anmakla sağlıklı olur, oturaklaşır ve huzura erer.

Sonuç ve Değerlendirme

Gençlik problemleri, çok yönlü ve her bir yönü oldukça derin ve kapsamlı bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bunların çözümü, oldukça uzun ve yoğun çalışmaları gerekli kılmaktadır. Günümüz geçliğinin problemi çok, saymakla bitmez, ama çare, her halükârda sağlam bir eğitimden, bilhassa iyi bir din-ahlâk eğitiminden geçmektedir. Bu verilebildiği takdirde, en azından problemlerin çözümü adına sağlam bir temel kurulmuş olacak ve tali derecede kalan problemler ise, bu temel üzerinde çözülebilecektir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrahim şu şekilde dua ederek çocuk istemiştir. “Ey Rabbimiz! Bizi Sana ibadet edenlerden kıl! Çocuklarımızdan sana itaat eden bir ümmet çıkar…” (Bakara, 2/128) Temiz bir nesil için Allah’a dua etmek gerekir. Aileler çocuklarına güzel örnek olmalı ve çocuklarına tavsiye edecekleri şeyleri kendileri yaşamalıdır.

Günümüzde gençlerimizin birtakım problemlere düşmemeleri için şunlara dikkat etmeliyiz;

– Gençlere sağlam bir aile terbiyesi verilmeli ve kendilerine anlayışla yaklaşılmalı.

– Ailede ve okulda doğru bilgiler verilmeli ve bilgiler çatışmamalı.

– Maddi ve manevi yönden dengeli bireyler olarak yetiştirilmeli.

– Gençlere sorumluluk şuuru verilmeli ve onlara örnek olunmalı.

– Gençler sosyalleşerek, insanlarla iyi münasebet içinde bulunabilmeli.

– Gençler kötü arkadaş grubundan uzak durmalı ve iyi arkadaş edinmeli.

– Boş zamanlarını kitap okuyarak ve faydalı işler yaparak geçirmeli.

– Kötü alışkanlıklardan ve onların edinileceği yerlerden uzak durmalı.

– Alkol ve uyuşturucu kullananlardan ve satanlardan uzak durmalı.

– Gidecekleri yerler konusunda ailesine ve büyüklerine danışmalı.

– Gençlerin, hür ama ilmî, sistematik ve belli değerler çerçevesinde düşünme gücüne, dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı ve çevre şuuru yerleşmiş fertler olmaları sağlanmalıdır.
Kaynaklar:

– Doğan, H. Z.,”Üniversite Gençliğinin Sorunları”, Uluslararası Terörizm ve Gençlik Sempozyumu Bildirileri 24-26 Nisan 1985, Cumhuriyet Üniver Sivas.
– DPT, Gençlik ve Spor, V. Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas komisyonu Raporu, yayın no: 104, Ankara, 1983.
– Gazali, Ey Oğul, İstanbul, 1986.
– Hayta, Akif, Psiko-Soyal Uyum ve Dini Pratikler, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1993.
– Komisyon, 12-24 Yaş Gençlerin Sosyo-Ekonomik Sorunları, Milli Eğitim yayını, Ankara, 1986.
– Özoğlu, Süleyman Çetin “Gençlerin Kişilik Gelişimine Nasıl Yardımcı Olabiliriz”, Gençliğin Eğitim Sorunları, TED yayını, Ankara.
– Şener, Sami, Türkiye ve Gençlik, Suffe yayını, İstanbul, 1997.
– Tuğcu, Hüseyin, Alevi Bektaşi Kültüründe Şiirlerle Hz. Muhammed.
– Yörükoğlu, Atalay, Gençlik Çağı, Türkiye İş Bankası, Kültür yayını, Ankara, 1986.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=311&yumit=bolum2
—————————————————————

fgülen

Gençliğin problemleri denilince, bir sınıf halk, öteden beri söylenegelen faydasız laflardan bir düzine nasihat anlatılacağı mülâhazasıyla, alâka duymaz ve bakar geçer. Bir kısım kimseler ise, “acaba yeni bir şey var mı?” düşüncesiyle takibe koyulur.

Bunlardan birincilerine göre; günümüzün azgın gençliği, ne “nushun” ne de “köteğin” fayda vermediği garip mahluklardır. Onlardan bahis açmak zâid ve malumu ilam kabilindendir. Bu, alabildiğine azgınlaşan ve alabildiğine mütecaviz gürûha karşı bir şey yapılacaksa; o, mutlaka zecrî tedbir olmalıdır. Yani, “bunların diline kilit, kalbine kement ve düşüncelerine de zincir vurulmalıdır. Mahkemeler, hapishaneler, sürgünler, mahrumiyetler ve ara-sıra da bazı tâvizler en elverişli tedbirlerdir.” kasaplık ve tahmisçilikten gelmiş kâzî’nin hükümlerini andıran, bu türlü tedbir ve çarelerin sığlığı ve tutarsızlığı meydandadır. Bu yollarla muvakkat uslanmalar, ölüm iyiliği gibi şeyler ve terkisinde bin-belâ, bin dâhiye getiren sükût ve sükûnetler temin edilebilir; fakat, asla istikrar ve itminan elde edilemez.

İkinciler ise, alabildiğine yılgın ve alabildiğine tedirginlik içindedirler; ama, ümitsiz değildirler. Yerinde “nushun” yerinde de “köteğin” faydasına inanırlar. Ne var ki, “medenîlere galebenin ikna ile” olacağı düşüncesi, onlarda daima ağır basmaktadır. Bunlar gençliğin ıslahıyla alâkalı herşeyi merakla takip eder; her yazıyı okur ve her mütalaaya saygı duyarlar. Birincilerin, herşeyi dıştan beklemelerine her hadise karşısında kalenderliklerine, vurdumduymazlıklarına mukabil, ikinciler, iş yapma istidadında, atılgan ve dertlidirler.

Bir de bunların dışında olan kalabalıklar vardır ki, sarkaç gibi hep dış muharriklerle hareket etmekte ve harici baskılarla med ve cezire geçmektedirler. Hangi cephe daha önce bir efkâr-ı âmme “oluşturursa” bunlar o tarafa meyleder ve onun içinde erirler.

İçtimâî manzara, dünden bugüne hep böyle olmuştur. Değişiklik tamamen sûrî ve kemmî (=yüzeysel ve nicel) boyutlar içinde cereyan etmiştir.

Örf ve geleneklerimizin sarsıldığı, millî ruh ve değerlerimizin temelden ırgalandığı o ilk günlerde de durum, şimdikinden farksızdı. Ya, olup-biten şeylere karşı böyle bigâne kalınıyor veya -arz edildiği gibi- muvakkat uslandırıcı müsekkinlerde (sakinleştirici) teselli aranıyordu. Ama o gün bunu görüp bilecek, teşhis koyup tedaviye gidecek gerçek düşünür ve muzdariplerden mahrum bulunuyorduk. Pierre Loti “Nâşâd Kızlar”ıyla bizdeki sarsıntı ve çöküntüye ilk parmak bastığı; Türk Evi’nin, Türk kadının künde künde üstüne devrildiğini ifade ettiği günlerde biz, üzerine toz kondurmayacak şekilde, batı ahlak ve anlayışıyla yanıp tutuşuyorduk. Bu devri anlatan Hüseyin Rahmi gibi hikâyeciler, neslimizi tramvayda şamatacı, iç-mahallelerde yaygaracı ve saraylarda gülünç; Halit Ziya gibi şâirler ise, Avrupa bebekleri kılığında tuhaf mahluklar olarak tahayyül ediyorlardı. Ne gariptir ki, o yıkılış döneminde dahî, dost, düşman bizdeki kadın ve topyekün adap ve muaşeretimizi güzellik numûnesi olarak tanıyor ve alkışlıyorlardı. Heyhat! Müptela olduğumuz şahsiyet zaafı eriyip giderken; hiçbir bakış bizim için bir şey ifade etmiyordu. Ne Batı dünyâsının alıcı bakışı, ne de başka bir alemin hayranlık dolu nazarları…

Biz, o gün için gönlümüzü kaptırdığımız alafrangalaşma ile, öylesine mest ve mahmur idik ki, bin musibet dahî aklımızı başımıza getiremezdi. Ve, öyle de oldu. Bir-baştan bir-başa bütün yuvalarımızı saran (kendinden uzaklaşma) hastalığı, asil milletimizi her türlü dinî, millî, harsî ve irsî hassalarından mahrum; renksiz ve (kendi olma)’nın dışında her kılığa girmeye müsait; frenklerin “levanten” dedikleri halitaya benzer hale getirmişti.

O zaman bütün bu şeyler, bir arzu, bir heves ve bir ihtiras şevkiyle oluyordu. Eğer, hastalığın ilk zuhur ettiği o günlerde, neslimize ve yuvalarımıza, garp-kadınlarının taklitçisi olarak son saflarda bulunmaktansa, kendi dünyalarında birinci sırada bulunmayı telkin edebilseydik, yuvalarımız bugünkünden daha yüksek ve aynı zamanda Batı kuklası olmadan kurtularak, kendi sihir ve efsununu korumuş olurdu.

Romalı Kayser, bir seyahatinde, yanından geçtiği yüzde yüz bir Romalı köy için; “Roma’da ikinci olmaktansa bu köyde birinci olmayı tercih ederim” demişti. Keşke bu düşünceyi kendi insanımıza ser-meşk olarak kabul ettirebilseydik… Belki de o zaman düşünceden davranışa, muaşeretten kisve ve yaşayışa kadar, her şeyimizde çok farklı olurduk. kendimiz gibi düşünür, kendimiz gibi yaşar; kendimiz gibi zevk ederdik. Halbuki (Baş ülke) insanı olan bizler, bu sırrı sezemedik. Düşman dünyaların bin bir akrobatlıkla sahnelendirdiği herşeyi, kerâmet sayarak (ceffe-l kalem) kabul ettik. Batının gülendâm kametlerine, priyantinli tuvaletlerine aldanarak eciş bücüş yollardan ecinniler barınağı batakhanelere daldık. Ah! Bu ne körlük, ne sağırlık ve ne kalpsizlikti…

Daha sonra ise sihirli ve efsunlu şatolarda ardı-arkası kesilmeyen asimilasyonlarla yurt da yuva da bir harâbeye döndü. Şairin “Müsafirim vatanın bir harâbe-zârında” sözü, “devlet-i ebet-müddet” yüksek idealinin yerine oturdu. Bugün, hemen hemen hepimiz, bu mısraı mırıldanırken, vatanın bir harâbe-zâre döndüğünü düşünmekteyiz. Ama bu harâbe-zârı bir mâmûreye çevirmek için, kaç gönül-eri ve kaç muzdarip gösterebilirsiniz? Hiç…

İşte asıl düşündüren husus da budur. Evet, ne tepeden tırnağa mâzi kesilerek eskileri düşünüp inlemek, ne de mazinin doruk çizgilerinde hayâllerini yaşayarak kendini avutmak, bu onulmaz derdin devâsı değildir. Geçmişe ait üzüntü ve neşelerimiz, dirilişimize ait müjdelerle geldiği nispette sevimli ve yararlıdır. yoksa, ümit kırıcı, zararlı ve menfurdur.

Gençliğin problemleri bütün bir milleti ilgilendiren hayati ve ana meselelerdendir. Onun içindir ki, böyle bir mevzuya karşı, hemen herkes az-çok alâka duymakta; bir şeyler yapmayı düşünmekte veya en azından bir şeyler yapılmasını beklemektedir. Hele hele gençleri bütün azgınlığıyla gördükten sonra…

Ne var ki, mücerret alâka duymanın ve faaliyetsiz düşüncenin bir fayda getirmeyeceği de muhakkaktır. Emeksiz ve aksiyonsuz düşünce ve ızdırab, bir fazilet ifadesi olsa bile, katiyen çare değildir. Bu itibarladır ki, her düşünce bir emeği, her plan bir aksiyonu netice verdiği nispette kıymet ifade eder; yoksa her düşünce bir ızdırab, her plân bir aldatmacadır.

Dünden bugüne gençlik, defaatle ele alındı; gazete, mecmua ve hatta kitaplara mevzu oldu. Ancak bu ele almalar büyük bir kısmı itibariyle, suçlamalardan, şikayetlerden, teessüf ve telehhüflerden ibaret kalıyordu. Kimse, niçin böyle olduğuna temas etmiyor ve bu dev-meselenin halli üzerinde durmuyordu. Duranların da çokları, duymamazlıktan geliyor ve hatta duyulmasını istemiyordu.

Oysa ki, O’nun hakikatçı bir gözle ele alınması ve nelerin, ne zaman, nasıl verilmesi, üzerinde durulması gereken ve asla ihmale tahammülü olmayan meselelerdendi. Heyhat ki, bu ciddî mesele, kıymeti ölçüsünde-ademe (yokluğa) mahkum edilmek istenen bir kısım mühim zevâtın gayretleri müstesna-asla ele alınmadı ve üzerinde durulmadı.

Yeni dönemin getirdiği ve hatırlattığı şeylerle biz, bu hayati mevzuun -arz edilen ölçüler içinde- tahlile tâbî tutulacağı ümidini beslemekteyiz. Geleceğin Türkiyesini kurmak isteyenler, herşeyi kanına ve canına emanet ettikleri gençliğin meselelerine karşı, lâkayt kalamazlar. Büyük ve müreffeh, yepyeni bir dünyânın kuruluşunda, millet ve devlet bütün müesseseleriyle, bu çok nazik noktaya eğilme mecburiyetindedirler.

Aile, mektep, sokak ve bütün kollarıyla neşriyat bu mevzu etrafında omuz omuza verdiği zaman, müspet ve sağlam neticelerin elde edilmesi muhakkak gibidir. Bunlardan bir veya ikisinin devre dışı kaldığı zamanlarda ise, gençlik, çeşitli zıtlıklar ve farklılıkların meydana getireceği atmosfer içinde, çekişmeye terkedilmiş demektir.

Mektep ve aile yan yana değilse; neşriyat, mektep ve aileye omuz vermiyorsa, sokak bunlarla aynı çizgiyi paylaşmıyorsa, hizmet, sadece icrâ edildiği müessesede mevzii olarak kalacaktır. Böyle bir (lokalizasyon)’un fayda getirmeyeceği de meydandadır. [Sızıntı, Nisan 1981, Sayı 27]
Gençliğin problemleri bütün bir milleti ilgilendiren hayati ve ana meselelerdendir. Onun içindir ki, böyle bir mevzuya karşı, hemen herkes az-çok alâka duymakta; bir şeyler yapmayı düşünmekte veya en azından bir şeyler yapılmasını beklemektedir. Hele hele gençleri bütün azgınlığıyla gördükten sonra…

Ne var ki, mücerret alâka duymanın ve faaliyetsiz düşüncenin bir fayda getirmeyeceği de muhakkaktır. Emeksiz ve aksiyonsuz düşünce ve ızdırab, bir fazilet ifadesi olsa bile, katiyen çare değildir. Bu itibarladır ki, her düşünce bir emeği, her plan bir aksiyonu netice verdiği nispette kıymet ifade eder; yoksa her düşünce bir ızdırab, her plân bir aldatmacadır.

Dünden bugüne gençlik, defaatle ele alındı; gazete, mecmua ve hatta kitaplara mevzu oldu. Ancak bu ele almalar büyük bir kısmı itibariyle, suçlamalardan, şikayetlerden, teessüf ve telehhüflerden ibaret kalıyordu. Kimse, niçin böyle olduğuna temas etmiyor ve bu dev-meselenin halli üzerinde durmuyordu. Duranların da çokları, duymamazlıktan geliyor ve hatta duyulmasını istemiyordu.

Oysa ki, O’nun hakikatçı bir gözle ele alınması ve nelerin, ne zaman, nasıl verilmesi, üzerinde durulması gereken ve asla ihmale tahammülü olmayan meselelerdendi. Heyhat ki, bu ciddî mesele, kıymeti ölçüsünde-ademe (yokluğa) mahkum edilmek istenen bir kısım mühim zevâtın gayretleri müstesna-asla ele alınmadı ve üzerinde durulmadı.

Yeni dönemin getirdiği ve hatırlattığı şeylerle biz, bu hayati mevzuun -arz edilen ölçüler içinde- tahlile tâbî tutulacağı ümidini beslemekteyiz. Geleceğin Türkiyesini kurmak isteyenler, herşeyi kanına ve canına emanet ettikleri gençliğin meselelerine karşı, lâkayt kalamazlar. Büyük ve müreffeh, yepyeni bir dünyânın kuruluşunda, millet ve devlet bütün müesseseleriyle, bu çok nazik noktaya eğilme mecburiyetindedirler.

Aile, mektep, sokak ve bütün kollarıyla neşriyat bu mevzu etrafında omuz omuza verdiği zaman, müspet ve sağlam neticelerin elde edilmesi muhakkak gibidir. Bunlardan bir veya ikisinin devre dışı kaldığı zamanlarda ise, gençlik, çeşitli zıtlıklar ve farklılıkların meydana getireceği atmosfer içinde, çekişmeye terkedilmiş demektir.

Mektep ve aile yan yana değilse; neşriyat, mektep ve aileye omuz vermiyorsa, sokak bunlarla aynı çizgiyi paylaşmıyorsa, hizmet, sadece icrâ edildiği müessesede mevzii olarak kalacaktır. Böyle bir (lokalizasyon)’un fayda getirmeyeceği de meydandadır.

Mektebin çok mükemmel, ailenin yeterli, sokağın temiz ve bütün neşriyatın, maşerî vicdan ve devlet kontrolüyle, millî ahlâk ve millî terbiye çizgisinde işlemesi şarttır. Ve ancak, böyle bir vasatı (ortam) hazırladıktan sonradır ki, gençlikten salâh ve hayır ümit edilebilir. Aksine, bu müesseseler, kendilerinden bekleneni tam ve mükemmel şekilde yerine getirmedikleri takdirde, kimseden bir şey beklemeye hakkımız olmadığı gibi, ihmal ve terkedilmişlikten ötürü, çılgınlaşan neslin halinden şikayet etmeye de kimsenin hakkı yoktur.

Aile, mektep ve bütün toplum, ne zaman onu, yüceltici duygularla donatır ve içtimaî erozyonlara karşı ruhunu beslediği kalbine mukavemet kazandırır; işte o zaman onunla hisaplaşabilir, yoksa, haksızlık ve insafsızlık etmiş olur.

Şimdi düşünün bir kere, sokakları dolduran bin bir akrobatlık karşısında, yuva çocuğa ne vermiş ve ne kadar sahip çıkabilmiştir? Bir şeyler verdiğini kabul etsek bile, her köşe başında onu bekleyen bu kadar yol kesiciye ve vıcık vıcık bu kadar mefsedete (fesatçı) karşı, verilenlerle kendinden beklenilenler arasında bir uygunluk iddia edilebilir mi?

Mektep, içtimaî ve tarihî vazifesi zaviyesinden, kendinden bekleneni yerine getirmiş midir? Yetiştirmekle mükellef olduğu nesli, yüce istidatlarıyla, yükseltici duygularıyla, ona derinlik kazandıran melekeleriyle ve beşerî meyilleriyle ele alarak insanlığa ve fazilete giden yolu gösterebilmiş midir?.

Matbuat, onun ahlak ve yüce duygularını inkişaf ettirme istikametinde, kendine düşen kılavuzluk vazifesini yerine getirmiş midir? İffet telkin edip, erotik düşünce fücûra [85] giden yolları tıkamış mıdır? TRT, kaf-dağı azameti ve gür sesiyle ona gerekli çağrı ve uyarıda bulunmuş mudur? Ve bütün mesuller, en özlü çarelerle ve varlığa erdirici en ruhlu mesajlarla bu örfâneye iştirak etmişler midir?

Bütün bunların hesabını görmeden, gençlik hakkında hüküm vermek ve hele sadece onu mahkûm etmek haknâşinaslık ve insafsızlık olur. Bugün bütün bir nesil, kendini yüceltecek ve insânî melekelerini geliştirecek imkânlardan mahrum, yapayalnız ve boşluktadır. Onu yüceltme ve faziletli kılma istikametindeki gayretler ise, gayet cılız alabildiğine seviyesiz ve tamamen oyalayıcı ve deneme mâhiyetindedir. Başka hiçbir sebep olmasa, bu iki husus, bütün bir neslin bodurlaşması için yeter ve artar. Kaldı ki, yığın yığın yabancı ve zararlı fikirlerin kol gezdiği; topyekün cemiyetin, azgınlaşmayı bağrında besleyen bir kilizman haline geldiği; sapık ve çarpık ideolojilerin, (dev) birer anafor gibi, semtlerine uğrayan gençleri öğütüp erittikleri; bir vasatta, değil ahlak ve faziletli olmak, nesillerin, insanlığıyla kalacağı ve onu koruyacağı bile oldukça zordur. Olsa olsa böyle bir atmosferde yetişenler, sabahleyin şaşkın, öğlene doğru deli ve azgın, akşamüstü ise, “izm”lerden herhangi birine aborde olmuş bir zavallı olabilir. Ama hiçbir zaman ve katiyen ahlâken mazbut ve faziletli olamaz.

Sonra bir de kalkar, hamiyet, gayret ve anlayış isteyen bu ciddî mevzuyu, bağırsak gurultularında, mide geğirmelerinde görürsek, mesele bütün bütün karışır ve içinden çıkılmaz hale gelir. Ve nitekim de bugün öyle olmuştur. Gençliği baştan çıkaranların bayrağı, dişler, bağırsaklar ve mide halitasından [86] ibaret olduğu gibi, değişik bir perspektifle kurtarıcılarının gayreti de tamamen aynı istikamette cereyan etmiştir. Bu suretle de o, her iki devrede de aldatılmış, oyalanmış ve terke uğramıştır.

Ah, keşke! O’nu bilmeyenler, O’na hiç müdahale etmeselerdi. Belki o zaman ıslahı biraz daha kolay olurdu. Halbuki o, yaralarını tedavi yolunda yanlış mualecelerle tıpkı neşter yemiş bir kanserin azması gibi, iyiden iyiye azdı ve canavarlaştı. O kadar ki, şimdi herkes, bu (dev)’in çıkaracağı herç-ü merci düşündükçe uykuları kaçmakta ve iliklerine kadar geleceğin endişesiyle tirtir titremektedir. Bu noktada korkanlara hak vermemek de elden gelmez. Zira bütün bir nesil harpten çıkmış gibi, tepeden tırnağa yara ve bere içindedir. Böyle bir neslin insânî duygularını baskı altına alan ve kalbi ruhî yaralar, onu iflah eder veya etmez, ayrı mesele; tedâviye tabî tutulmazsa milleti iflah etmeyeceği muhakkaktır.

Binaenaleyh, güç dahi olsa, bu yara mutlaka ve tez-elden iyileştirilmelidir. Bu da, toplumun her (kesimi)’nin kendine düşen vazifeyi yerine getirmesiyle, içtimâî atmosferin pisliklerden arındırılmasına bağlıdır. Yuva, edebi, terbiyesi, inceliğiyle yavruya numûne olmalı ve onda, ahlak ve fazilete götüren duyguları uyarmalıdır.

Mektep, kendisine bir tomurcuk halinde teslim edilen çocuklarda, ruh yüceliğini, ahlâk anlayışını ve edep hissini geliştirmelidir ki, bu istikamette eskilerin daha küçük yaştaki talebelere meşk [87] ettirdikleri şu sözler, çok manidardır:

“Edep ya Hu!”

“Edebtir kişinin daim libası, edepsiz kişi üryana benzer” [88]

“Edep bir tâc imiş nûr-u Huda’dan; giy ol tâcı emin ol her belâdan” [89]

“Edep-ehli, ilimden hâlî olmaz; edepsiz ilim okuyan âlim olmaz” [90]

“Cihanda ne varsa hepsi edepmiş.”

Bu vadide söylenmiş daha bir sürü pırlanta gibi söz vardır ki; atalarımız arasında, edep ve insanî ahlâka verilen ehemmiyeti göstermektedir. Kitap, mecmua, gazete ve bütün neşriyat, okuyucularında ulvî duyguların inkişafına ve insânî melekelerin gelişmesine hizmet etmelidir. Ahlâk ve fazileti örseleyen, gençliği âsî ve serkeş yapan bilumum beşinci kol faaliyetlerine karşı, duyarlı, tetikte ve mücadeleye hazır bulunmalıdır.

85. Fucûr: Günah, haktan sapmak, isyan, edepsizlik.
86. Halita: Karma, Karışık olan.
87. Meşk: Yazı numûnesi. Öğretici yazı. Bir şeyi uzatmak. Uzun uzun yazmak.
88. Kişinin elbisesi daima edeptir. (Kişinin daimî elbisesi edeptir). Edepsiz kişi çıplağa benzer.
89. Edep Allah’ın nurundan bir tâç imiş; o tacı giy, her belâdan emîn ol.
90. Edep sahibi kimseler, ilimden boş olmaz; Edepsiz okuyan âlim olmaz.

http://www.muslimway.org/tr/Gencligin_Proble/a.79009.html
———————————————————

İSLAM VE GENÇLİK (ilkadım dergisi)

Prof. Dr. Mehmet Soysaldı;

Özellikle son yıllarda pozitivist anlayış, insanı inançlardan ve ahiret bilincinden uzaklaştırmıştır. Günümüzde birçok değer yargısı değişmiş ve ahlâkî bir erozyon hızla devam etmektedir. Dünyevîleşen insanın elinden tutulup Rabbiyle buluşturulması ve tekrar ona ahiret bilincinin verilmesi gerekmektedir. Her türlü kötülüğün temelinde inançsızlık vardır. Özellikle ahiret bilincinden uzaklaşan insanlar, daha kolay kötülük yapabilmekte ve günah işlemektedirler.

Dünyevîleşme gün geçtikçe artmakta, insan zevk peşinde koşmaya başlamakta ve sadece tatmin arayışına girmektedir. Dünyevîleşen günümüz insanı, nefsini tatmin için her türlü yola başvurmaktadır. Zevk ve sefa toplum sağlığını tehdit eder bir boyuta ulaşmıştır. Zevk kültürü, insanlar arası ilişkileri bir mücadele zemininde ele almaktadır.

Bugünün gençliğine baktığımızda azgın bir hırs ve büyük bir tutku içerisinde dünyaya yönelmektedirler. Özellikle zengin aile çocukları satanizm ve ateizm gibi sapık yollarla tatmin arayışına girmektedirler. Bugünün genç nesillerinde ideal yoktur. Çünkü popüler kültür gençlerin idealsiz yetişmelerine neden olmaktadır.

İslam dini gençliğe ve gençlerin yetişmesine çok büyük önem vermiştir. Çünkü gençler, bir milletin geleceğinin teminatıdır. Bugünün gençleri yarının büyükleri demektir. Gençlerini iyi yetiştiren milletlerin geleceği daima aydınlık olmuştur.

Nitekim köhne Bizans’ı yıkan, çağ açıp çağ kapayan Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde 21 yaşında bir genç değil miydi? Bu örnek, gençlerini iyi yetiştiren bir milletin geleceğinin daima aydınlık olacağını bize göstermektedir.

Gençlerin imanlı yetiştirilmesi İslam’ın geleceği açısından da çok önemlidir. Günümüz gençliği büyük bir inanç boşluğu içindedir. Bilindiği gibi insan beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Bedenin nasıl hayatiyetini devam ettirebilmesi için yemeye, içmeye ve dinlenmeye ihtiyacı varsa, insan ruhunun da bir gıdaya ihtiyacı vardır. İşte o gıda da dindir. İman ve ibadetle insan ruhu tatmin edilmezse, o zaman bir boşluk oluşur ve insan o boşluğu daha farklı yönlerden doldurmaya çalışır. Nitekim sağlıklı bir din eğitimi verilmeyen günümüz gençleri manevî bir boşluk içine düşmekte ve ruhlarındaki o boşluğu satanizm ve ateizm gibi sapık akımlarla gidermeye çalışmaktadırlar.

Sağlıklı bir din eğitimi almış; Yaratan’ını, kitabını ve peygamberini tanıyan iman ve ibadet neşvesiyle büyüyen gençler ise, kesinlikle sapık akımlara kapılmazlar. Sigara, içki, kumar ve uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklardan uzak dururlar. Allah’ın kesinlik olarak yasakladığı zina, hırsızlık, yalan, hile, aldatma ve iftira gibi dinin haram kıldığı bütün kötü davranışlardan uzak dururlar.

Gençlik dönemi, insanın kanının kaynadığı hareketli bir dönemdir. Bu dönemde kişiye, hisleri/duyguları hâkim olduğu için pek iyi düşünmeden çabucak karar verir. Bu nedenle gençlerin kolaylıkla yanlış yapma ve hataya düşme ihtimali vardır. Gençler, yaş çubuk gibidirler, telkinlere açıktırlar. Bu dönemde onlara istenilen şekil verilebilir. Gençlerin ihmal edilmesi, telafisi zor yaralar açar. O halde gençlerimizi iman ve ibadet neşvesiyle yetiştirmeliyiz. Çünkü iman ve ibadet neşvesiyle yetişen gençler, gençlik dönemlerini sıkıntısız ve problemsiz geçirirler.

Peygamber Efendimiz kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenebilecek olan yedi sınıf insanı sayarken âdil yöneticilerden sonra ikinci sırada Allah’a ibadet ederek yetişen gençleri zikretmiştir. (Buharî, Ezan, 36; Hudud, 19; Tirmizi, Zühd, 53; Nesâî, Kudat, 2)

Demek ki gençlik dönemini sıkıntısız ve problemsiz geçirebilmek için çocukluk döneminde gerekli dinî eğitimin verilmesi ve gençlere ibadet alışkanlığının kazandırılması gerekmektedir. Bu sebeple olmalı ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Çocuklarınıza, onlar yedi yaşına geldiklerinde namaz kılmayı emredin.” (Ebu Davud, Salat, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187.) buyurmuştur.

Çocuklara yedi yaşlarında iken namazı emretmekten maksat, namazı ve diğer ibadetleri öğretmek ve onları gençlik dönemlerine hazırlamaktır. Çocuklarımızın genç yaşlarda satanizm ve ateizm gibi birçok sapık akıma kapılmamalarını istiyorsak, onlara daha küçük yaşlardan itibaren dinlerini öğrenmeleri için gereken din eğitimini en güzel bir biçimde vermeliyiz. Aksi takdirde dînî eğitimden yoksun olarak yetişen gençler, manevî buhran içine düşmekte ve ruhlarında oluşan o boşluğu, günümüzde birçok gencin yaptığı gibi sapık akımlara kapılarak doldurmaya çalışırlar.

Eğer gençler, yeterli dinî bilgileri almamış ve dinî duyarlılık kazanmamış iseler, ahlâkî konularda da problemleri olur. Zina, fuhuş, hırsızlık, kapkaç, anarşi ve terör gibi toplumun düzenini alt üst eden yanlış hareketler içinde kolayca yer alabilirler. Fakat namaz kılan ve oruç tutan, dinî ibadetlerini özenle yerine getiren gençler; yalan, gıybet, iftira, hile, aldatma, içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş ve hırsızlık gibi haramlardan, kötü söz ve benzeri davranışlardan uzak dururlar. Nitekim Yüce Allah;

“Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alı koyar. Allah’ı anmak elbette ibadetlerin en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45) buyurmaktadır.

Namaz, Allah’ı anmak için kılınır. Zira Yüce Allah,

“Beni anmak için namaz kılınız.” (Taha 20/14),

“Allah’ı anmaya koşunuz.” (Cuma 62/9) buyurmaktadır. Demek ki namaz kılmaktan maksat Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah’ı düşünerek namaz kılmak, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, ahlâkını düzeltir ve kötülüklerden uzaklaştırır. (Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, VI, 516)

İslam dini evlilik dışı ilişkileri kesinlikle yasaklamış ve haram kılmıştır. Zina etmek şöyle dursun, insanı zinaya götürecek söz ve davranışlardan bile uzak durulması istenmekte ve şöyle buyurulmaktadır:

“Zinaya yaklaşmayın, çünkü zina son derece çirkin bir iş ve çok kötü bir yoldur.” (İsra 17/32)

Özellikle gençlerin, cinsel arzularını zaptedebilmeleri kolay bir şey değildir. Ancak Allah’ı ve Peygamberini seven, dînî duyarlılığı bulunan gençler, Allah’ın bu yasağına uyarlar.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de gençleri zina ve fuhuştan korumak ve kurtarmak için onlara şu tavsiyede bulunmaktadır:

“Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü harama karşı korur, namusunu, iffetini muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruç tutsun, çünkü oruç şehveti kırar.” (Buharî, Nikah, 2; Müslim, Nikah, 5; İbn Mace, Nikah, 1)

Maalesef günümüzde gençler; bir kısım film, gazete, dergi, televizyon ve benzeri iletişim vasıtalarıyla ahlâkî ve manevî değerleri zedeleyici şekilde yönlendirilmektedirler. Mesela medyada sıkça gündeme getirilen ve âdeta özendirilen evlilik yerine, birlikte yaşama, birden fazla kişi ile birlikte olma, gece kulüpleri, aileden kopan gençlerin serüvenleri, giyim tarzları, çıplak pozlar, erotik ve müstehcen içerikli filimler ve teşhircilik gençlerin ahlâkî ve manevî değerleri üzerinde olumsuz etki yapmakta ve gençler bu alanlara yönlendirilmektedir. Bu etki ve yönlendirmeler ile ailelerinden kaçan, eşinden ayrılan, çocuklarını terk eden, fuhuş ve uyuşturucu bataklığına düşen genç kızların varlığı bilinen ve görülen bir vakıa haline gelmiştir. Medyanın bu telkin ve yönlendirmeleriyle ahlâkî değerler aşınmakta, haramlar helal gibi telakki edilmektedir. (Karagöz, İsmail, Aile ve Gençlik, s.139-140) O halde yetkililerin, gençlerimizi bu türlü yanlış yönlendirmelerden kurtarmak için zaman kaybetmeden bir an önce gereken tedbirleri almaları gerekir.

Netice olarak diyebiliriz ki, insan hayatında gençlik çok önemli bir dönemdir. Çünkü insan, hayatını çoğunlukla bu dönemde öğrendiği bilgiler vasıtasıyla şekillendirir. İşte bu yüzden gençlik, çok kritik ve önemli bir dönemdir. Bu dönemin ihmal edilmesi ve iyi değerlendirilmemesi daha sonraki dönemlerin sıkıntılı geçmesine sebep olabilir. Gençler, bir milletin geleceğini şekillendirmektedirler. Geleceğinin aydınlık olmasını isteyen milletler, gençlerini iyi yetiştirmek zorundadır. Dolayısıyla bizlere her konuda en güzel örnek olan Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin tavsiyelerine kulak vererek gençlerimizi iyi bir din eğitimi vererek yetiştirmeliyiz.

*Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
http://www.ilkadimdergisi.com/204/islam_ve_genclik_mehmet_soysaldi.htm
————————————————————————————-

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

Özetle Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayatının bütün dönemlerinde bizler için en güzel örnek ve model olmuştur. O’nun gençliğindeki davranış ve muamelelerinde, bir gencin nasıl olması gerektiği konusunda çok önemli mesajlar vardır. Şu var ki, günümüz müslümanlarına düşen görev, O’nu sadece sözle anlatmak yerine, fiili olarak onun getirdiği mesajları temsil etmek olmalıdır.

(Not: Değerli ve hamiyetperver bir ilim aşığı olan muhterem Zeki Soyak Hocaefendi aramızdan bir yıldız gibi sessizce kayıp öbür âleme intikal etmiştir. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve talebelerine de sabr-ı cemil niyaz ederim.)

*Dicle Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi.
http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm
———————————————————————————–

Gençlik, Uyuşturucu ve Şiddet (Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu)

Dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini 15 – 25 yaşlarında gençler meydana getiriyor. Toplam iki milyar gencin dörtte üçü ise az gelişmiş ülkelerde yaşıyor. Toplumların en dinç insan gücü ve en verimli kaynağı olan gençlerin çok boyutlu ve karmaşık sorunları vardır. Ancak başta gelen problemleri eğitimsizlik ve işsizliktir. Gelişmiş ülkelerde eğitim meselesi büyük bir oranda çözülmüş, ancak işsizlik problem olmaya devam eder. Gençlerin cemiyet hayatının dışında tutulması gelecek toplumların problemlerini kat kat arttıracaktır. Cemiyet hayatına katılımı sağlanmayan gençlik boşa akan bir kaynak gibi kuruyacak, gelişme duracak, barış gerçekleşemeyecektir.

Gençler, ana babalar için sevinç ve mutluluk kaynağı olabildikleri gibi, üzüntü ve sıkıntı sebebi de olabilirler. Kimi gençler büyüdükçe problemleri de artar. Çocukluğun önemsenmeyen uyumsuzlukları gençlik çağında birden alevlenip ağır bunalımlara dönebilir. “Gençlik Problemleri” çoğunlukla bu çağın bocalamalarından ileri gelir ve genellikle geçicidir. Kimi zaman da ağır ve kalıcı ruhsal hastalıkların habercisidirler. Gençlerle anlaşmak ve geçinmek kolay değildir. Gençler, kendileri bocaladıkları gibi ana babaları da bocalatırlar, ilişkileri gerginleşip kopma noktasına gelebilir. Bu sebeple gençlik çağı ana babalar için de sınav dönemidir.

Ülkemizde 12 yaşından küçüklerin ceza sorumluluğu yoktur. Ceza yasaları küçüklerin doğru ile yanlışı, suçla suç olmayanı ayırt edemediğini kabul eder. On altı yaşına gelmiş bir genç ise işlediği suçlardan dolayı her türlü cezayı çeker, ölüm cezası bile verilebilir. Aslında yasaların erişkinlik sınırı olarak belirlediği 18 yaşından sonra da bir genç tam bağımsız bir erişkin konumuna yükselemez. Çalışacağı iş, yaşayacağı ülke ve seçeceği eş konusunda ana babasının onayını almak zorundadır.

Gençlik deyince kiminin aklına kötü alışkanlıklar gelir ki, yanlış değildir. Sigara, içki ve uyuşturucularla ilk tanışma gençlikte başlar ve sürer gider. Kimine göre de gençlik denince akla haylazlık, serserilik, kavgacılık, şiddet ve terör gelir. Bu da belli ölçüde doğru bir gözlemdir. Gençlik çağı sağlıklı ve ölüm oranı düşük bir çağdır; başlıca ölüm sebeplerinden biri araba kazaları, diğeri de intiharlardır. Gençlik çağının bunalımlı bir çağ olduğunu söyleyen ruh hekimlerine hak vermek gerekir.

Özellikle gelişmiş ülkelerde gençler arasında serbest cinsel ilişkiler hızla yayılmakta ve daha küçük yaşlara inmektedir. Bunun sonucu ortaya istenmeyen gebelikler, evlilik dışı doğumlar, cinsel hastalıklar, artan düşükler, ya da zoraki evlilikler çıkıyor. Sigara ve alkol tüketimi gençler arasında hızla artıyor. İşsiz gençler arasında toplu suçlar, çeteleşme ya da topluma sırt çevirmiş hippi, punk, ağır metalciler gibi sorumsuz topluluklar ortaya çıkıyor.

Ülkemiz gençliği bu bakımdan problemsiz bir gençlik olarak nitelenebilir. Çünkü varlıklı toplumların gençlerine özgü hastalıklara daha tutulmadı. ülkemizde gençler arasındaki uyuşturucu kullanımı büyük boyutlara varmamıştır. Gençlik suçluluğu da nüfusumuza ve genel suçluluk oranına göre düşük sayılır. Bildiğimiz kadarı ile intihar oranı yüksek değildir ve araba kazalarından ölüm de şimdilik büyük boyutlara ulaşmamıştır, ancak ürkütücü bir artış söz konusudur. Gençler arasında yayılma eğilimi gösteren cinsel özgürlük akımı sorumsuz cinsel ilişkileri arttırsa bile evlilik dışı doğumlardaki artış dikkat çekici değildir.

Eğitimsizlik ve işsizlik varoldukça gençliğin topluma katılımı imkansızlaşır. Eğitilmiş, sağlıklı bir gençlik olmadan gelişme başarılamaz. Dışlanan ya da toplumun değer vermediği gençlik olmadan gelişme başarılamaz. Dışlanan, ya da toplumun değer vermediği gençlik ise geleceğin güvencesi olamaz. Gelişme, gençlik kesiminin katılımı olmadan gerçekleşemez. Gençlik; yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, kendini kanıtlama ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemdir. Gençler tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. kendilerini iç reaksiyonlarına kaptırır, tutkuların kölesi olurlar. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar. Onura ve başarıya paradan çok değer verirler, çünkü paraya ihtiyaçları olmamıştır. Eli açık ve iyilikseverdirler, çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar, çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaçları ve hayalleri vardır; çünkü daha yaşamın sillesini yememişler, şartların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.

Gençler yanılgılarında bile inatçıdırlar. Sevgide de, nefrette de aşırıya kaçarlar. Her şeyi bildiklerini sanır, onun için yanlışlarında sonuna dek direnirler.

Alkol ve madde kullanımıyla saldırgan davranışlar ve şiddet eylemleri arasında birbirini tırmandıran bir ilişki vardır. Bir başka deyişle alkol ve madde kullanımı saldırgan davranışlara ve şiddet eylemlerine yol açar; saldırgan davranışlar ve şiddet eylemleri alkol ve madde kullanımını arttırır. Alkol ve madde kullananlarda ve bağımlısı olanlarda şiddet eylemlerinin asıl sebebi, bağımlıların ruhsal durum ve içinde bulundukları toplumsal ortamdır. Bu bağımlıların ruhsal durumu ve içinde bulundukları toplumsal ortam alkol ve madde alt kültürünü oluşturur. bu alt kültürün kendine özgü amaçları, beklentileri, değer yargıları, ilkeleri, kuralları, duyguları, düşünceleri ve dünya görüşü vardır. Madde bağımlılığı; kullanılan madde, bu maddeyi kullananın kişilik yapısı ve içinde bulunduğu alt kültürlerden meydana gelen bir davranış biçimidir.

Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu
İ. Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
İç Hastalıkları Uzmanı (Psikiyatri)

http://www.ailem.com/templates/library/2869.asp?id=7835
——————————————————–

GENÇLERİMİZ (diyanet dergisi)

Gençlik dönemi, insan hayatının en önemli dönemidir. Bu dönem insan hayatının gelecekte alacağı durumu büyük ölçüde
etkileyen ve biçimlendiren kararların alındığı, insan kişiliğinin büyük ölçüde tamamlandığı bir dönemdir.
İnsan geçimini sağlayacağı mesleğini, hayatını paylaşacağı eşini bu dönemde seçer. Önemli ölçüde değer yargılarına, dünya
görüşüne, zihniyet yapısına bu dönemde kavuşur. Onun içindir ki gençlik dönemi insanın sosyal kişiliğine kavuştuğu olgunlaştığı,
kişiliğini bulduğu, kimlik sahibi olduğu bir çağdır.
Gençlik, çocukluk ile yetişkinlik arasında bir geçiş dönemidir. Bu dönemin kendine has bazı problemleri vardır. Bu problemlerin
gündeme gelmesi, gencin gelişimini, kişiliğini ve kimliğini kazanabilmesi açısından kaçınılmazdır. Ancak bu problemlerin
yoğunluğu, çözüme ulaşmaksızın sürüp gitmesi, gencin bu problemler karşısında yaşadığı çaresizlik, umutsuzluk gibi durumlar, budönemin sağlıksız yaşanmasına sebep olmaktadır.
Genç kuşağı, sağlıksız olan toplumların yetişkin olan kuşağı, hatta geleceği de sağlıksız olacaktır. Bu yaş grubundaki gençlerin problemlerine çare bulmak, herşeyden önce bu döneme özgü problemlerin bilinmesinden geçmektedir.
Bu dönemle ilgili problemleri şu ana başlıklar altında toplamak mümkündür.
Gençlerin Toplum Hayatıyla İlgili
Problemleri:
1- Gencin Yakın Çevresiyle İlgili P.roblemler:
– Aile içindeki iletişim eksikliğinden kaynaklanan problemler.
– Aile içindeki karşılıklı güven ve güvensizlik gibi problemler.
– Ailenin gencin yetişmesindeki olumsuz tutumları (aşırı koruyucu ya da tutarsız yaklaşımları gibi).
– Ebeveynin gençlik dönemi ve bu döneminin problemleri ile ilgili bilgi eksikliği, bu döneme bakış açısı ve yaklaşım biçimlerinden
doğan problemler.
– Nesiller arası farklılıklardan doğan problemler ( değişen toplumsal ve kişisel değer yargıları, uyulması gereken kurallar ile ilgili çatışmalar vb.).
-Ailenin gençle ilgili eğitim, arkadaş ve yakın çevre ilişkileri, boş zamanlarını değerlendirme, davranış biçimleri, eş seçimi, okul ve
meslek seçimi gibi konulardaki yaklaşımlardan doğan çatışmalar.
-Ailenin diğer fertleri arasındaki çatışmalarla ilgili problemler.
– Parçalanmış aileler ile ilgili problemler.
– Ailenin ekonomik, sosyal ve sağlık şartları ile ilgili problemler.
2- Gençlerin Eğitimi ve Meslek Hayatı İle İlgili Problemler:
– Gencin okul seçimi ile ilgili kararsızlıkları, beklentileri, hatalı seçim ve yönlendirmeler, sınav sonuçlarına göre yapılan zoraki
yerleştirmelerin getirdiği problemler.
– İmtihanlardaki başarısızlıklar, hayal kırıklıkları ve bunların getirdiği aile içi ve çevre problemleri.
– Eğitim içi problemler (öğretmen-öğrenci ilişkileri, eğitim düzeyleri arasındaki farklılıklar vb.).
– Eğitim düzeyini etkileyen ekonomik ve toplumsal şartlar (burs, yurt, beslenme, kitap temini).
– Eğitim sürecinde gençlere yönelik sosyal faaliyetlerin yetersizliği.
– İşbulma zorlukları, meslekle ilgili zoraki seçimler.
3- Gençlerin Sosyal Çevresi İle İlgili Problemler:
a- Toplumsal hayat ve kalkınmaya katılım eksikliğinden doğan problemler:
– Gencin gelecekte üstleneceği aile ve toplum hayatıyla ilgili sorumluluklar almaya hazırlayıcı faaliyetlerin yetersizliği.
– Zoraki eğitim ve zoraki meslek seçimi sebebiyle, arzu edilmeyen bir alanda gencin kendini geliştirmesi ve bunun sonucunda
yetenek ve becerilerini en üst düzeyde kullanamaması, ülke kalkınmasına katılımının engellenmesi.
– İstihdam politikasında darboğazların gencin geleceğe dönük amaç ve beklentilerini etkilemesi ve bunun sonucunda verimlilğin
düşmesiyle gençte hayal kırıklığına yol açması.
b- Toplumun gence, gencin topluma bakış açısından kaynaklanan (güvensizlik) problemler.
4- Gencin Ruhsal Hayatı İle İlgili Problemler:
– Gençteki zihinsel, bedensel ve ruhsal gelişim kusurları ve hastalıklardan doğan problemler.
– Gencin arkadaş grupları, okul ve meslek gruplarıyla ilişkilerinden doğan problemler.
– Gencin cinsel konularda edindiği bilgilerin eksikliği yada yanlışlığından ve karşı cinsle olan ilişkilerinden doğan problemler.
– Baskı ve zorlamalardan doğan problemler (Ana- baba tutumları, ekonomik baskılar, okul, iş hayatı, meslek hayatı ile ilgili bazı
zorlamalar vb.).
– Ergenlik döneminin kendine özgü niteliklerinden doğan problemler (iç çatışmalar, ekonomi sorunları, olumsuz duygusal
tepkiler, bedensel değişim vb.).
– Gençlerde zararlı alışkanlıklar problemi (Alkol, uyuşturucu, sigara, kumar vb.).
5- Gencin Bedensel, Zihinsel ve Ruhsal Gelişmesinde Beslenme İle İlgili Problemler:
-Yetersiz, dengesiz ve düzensiz beslenmeden doğan sağlık problemleri.
– Beslenme konusunda bilgi eksikliği ve ekonomik güçlükler.
– Çocukluk döneminde başlayan beslenme ile ilgili hatalı alışkanlıklar.
– Özenti ve hatalı yönlendirmeler.
– İşyeri ve eğitim kurumlarının gencin beslenmesindeki yetersiz, düzensiz ve bilgisiz tutumları.
Günümüzde aile yapısı bütün ülkelerde olduğu gibi, bizim ülkemizde de nüfus artışı, ekonomik modellerin değişmesi, büyük
şehirleşme alanlarının ortaya çıkışı ile önemli şekilde değişikliklere uğramıştır. Birlikte yaşayan aile tipleri terkedilmiş, yerine
“Modern aile” ana-baba ve çocukların teşkil ettiği çekirdek aile tipi meydana gelmiştir.

Bu yeni aile düzeninde toplum kültürü de değişikliğe uğramıştır. Parçalanmış aile bireyleri gittikleri yeni yerleşim yerlerinde yeni
kültürlerle karşılaşmışlar, kendi kültürlerinden taviz vermeye başlamışlar ve geleneksel değer yargılarından uzaklaşarak oranın
kültürünü kabullenmişlerdir. Bu kültür değişikliğinin özellikle gençler ve çocuklar tarafından benimsenmesi, anne-baba ile
çocukları arasında bir uçurum meydana getirmiştir.
Bugünün gençlerinin kiminle arkadaşlık yaptığı bilinmemektedir. Bazen gençlerin kendilerini felâkete götürecek kadar olumsuz
kimselerle arkadaşlıklar kurdukları görülmektedir.
Gençler ve yetişkinler ile yaşlılar, herbirisi ayrı âdetleri, gelenekleri, zevkleri, beslenme tarzları ve inançları olan kitleler haline
dönüşmüştür. Gençler içki, esrar, sigara ve benzeri maddeleri kullanmaktan haz duymaya başlamışlar, millî folklor, millî müzik ve
millî eğlenceler, yerlerini çeşitli ülkelerin eğlence ve modellerine bırakmıştır.
Gerek dinî otoritenin, gerek aile içi otoritenin zayıflaması, gençlerde saldırganlık meydana getirmiştir. Otorite kaybının gençler
üzerindeki ilk belirtisi, karşı çıkıcılık ve saldırganlık olarak kendini göstermektedir. Günümüzde görülen kişisel ve kitle
saldırganlığı, grup eylemleri, asosyal davranışlar, homoseksualite gibi davranış bozukluklarının hepsi otorite kaybından
kaynaklanmaktadır.
Ülkemizin nüfusu diğer ülkelere oranla genç nüfustan oluşmaktadır. Ancak gençlerin özel olarak korunmaya ve yetiştirilmeğe
muhtaç oldukları gerçeği, çalışma ve toplum hayatındaki güncelliğini korumaktadır. Çalışan gençlerin çalışma hayatı içerisinde karşı karşıya kaldıkları bazı temel problemler, bu kişilerin çalıştıkları yerlerin de problemleridir. Problemlerin çözümünü aramak, toplumumuzun temel iktisadî ve sosyal problemlerini ele almakla eşdeğer tutulmalıdır.
Tüm devletlerin hayatında gençlik, her zaman önemli bir güç olmuştur. Bugünün dünyasında ülke kalkınmasının itici gücü ve
potansiyelide gençlerdir.
Atatürk gençlerin toplum içindeki önemine her fırsatta temas etmiş, geleceğin teminatının Türk gençliğinde olduğunu
vurgulamıştır.
Bir toplumun gelecekteki huzur ve saadeti, gençlerin iyi yetiştirilmesine bağlıdır. Gençlerin iyi yetiştirilmesi için de başta aile
olmak üzere, topluma, onu teşkil eden bütün kesimlere ve devlete büyük görevler düşmektedir.
Gençler, içinde yaşadıkları toplumun durumunu gösteren bir ayna gibidir. Onlarda görülen bir takım olumsuz davranışlar,
toplumun durumunu ve onda mevcut olan rahatsızlıkları da aksettirmektedir.
Kaynaklar:

– Gençliğin Sağlığı ve Zararlı Alışkanlıklardan Korunması, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı I. Gençlik Şurası Ön Çalışma
Raporu.
– Gençliğin Ruhî ve Manevî Problemleri Tartışmalı İlmî Top. Dizisi, İslâmi İlimler, Araştırma Vakfı Yayınları.
– ToplumunTemelini Sarsan Belli Başlı Problemler, Lütfi Doğan, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/mayis1999/gundem1.htm
———————————————————————

Dinlerin özü olarak kabul edilen emir ve yasaklar, İslâm Dini’nde şu beş şeyin korunmasına yöneliktir:
1- Dini Koruma
2- Canı Koruma
3- Aklı Koruma
4- Nesli Koruma
5- Malı Koruma
Dünyada insan hayatı bu beş şey üzerine kurulmuştur. Hayatın kıvamı bunlara bağlıdır. Şerefli bir hayat ancak bunlar sayesinde
mümkün olur. Dolayısıyla bunları korumak bizzat insana saygı demektir. (1)
Esasen “beş zarûri” (Zaruriyât-ı Hamse) adı verilen bu hususların en iyi şekilde korunması, en uygun şartlar ve ortam içinde
gelişip gayelerine ulaşmalarının temin edilmesi, ilâhî dinlerin, akl-ı selime dayanan felsefî sistemlerin, ictimâî ve sosyal doktrinlerin
ortak hedefidir. Bu hedeflere ulaşmanın lüzumu konusunda birleşen muhtelif inanç ve düşünce sistemleri, bu maksatlara varmada tutulacak yolları tayin ve alınacak tedbirleri tesbit hususunda birbirinden ayrılmışlardır.
İnsanı insan yapan en önemli özelliklerin başında onun aklı ve fikri gelir. İnsan, hem dünya, hem âhiret saâdetini bu vasıtayla
kazanır. Onun için dinimiz, insan hayatı gibi aklı ve fikri korumak için bir takım tedbirler almıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
1- İslâm önce bâtıl inanışlara, hurafelere, insan zihnini körelten ve zekâyı söndüren müneccimlik ve kehânet gibi temelsiz şeylere,
cehâlete; taassuba karşı çıkmış, bu tür şeylerden aklı ve fikri korumuştur.
2- İslâm, aklı ve fikri devamlı veya geçici olarak faaliyetten alıkoyan, işlemez veya görevini yapamaz hale getiren, muhakeme
kabiliyetini körelten, zekâyı söndüren ve zihni uyuşturan her çeşit uyuşturucuyu yasaklamıştır. Morfin, afyon, kokain, eroin,
esrar… haram kılınmıştır.
3- Yine İslâm, sarhoşluk veren bütün maddeleri ve alkollu içkileri (müskirâtı) yasaklamıştır. (2) Bu tür içkileri yasaklama işi
aşama aşama gerçekleştirilmiştir. Önce içkinin bazı faydaları bulunduğundan, ama zararının daha çok olduğundan bahsedilmiştir.
(3) Sonra Müslümanların sarhoşken namaz kılmamalarını istemiştir. (4) Daha sonra içki, şu âyetle kesin olarak yasaklanmıştır:
” Ey inananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan
şüphesiz, içki ve kumar yüzünden, aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?” (5)
Bu suretle iptilâ ve alışkanlık konusu olan hususlarda tedriciliğe riâyet edilmesi gerektiği hususuna dikkat çekilmiştir. Yasaklama
veya emretmek işinin başarılı ve etkili olması için mutlaka ma’kul bir hazırlık ve alıştırma safhasına ihtiyaç vardır.
Hadislerde içki bütün kötülüklerin anası (kaynağı) (Ümmü’l- habâis), her çeşit şerrin anahtarı ve bütün günâhların toplandığı şey olarak nitelendirilmiştir. (6) Sarhoşluk veren herşeyin içki olduğu ve bütün içkilerin haram olduğu belirtilmiştir. (7) Çoğu
sarhoşluk veren bir şeyin azınında haram olduğu açıklanmıştır. (8)
Uyuşturucu kullanmak sadece aklı ve fikri işlemez hale getirmekle kalmaz, insanın sinir sistemini, aklî dengesini ve beden sağlığını da bozar. Kendisinde doğuştan varolan tabiî hasletleri ve güzellikleri yok eder. Uyuşturucu bağımlıları Allah’ın en büyük lütfu olan irâdelerini kullanamaz, kendilerine sahip olamaz, kâr ve zararını ayırdedemezler. Bu duruma düşen kimseler artık günâhkâr olmaktan çok, insanlık haysiyetini yitirmiş rûhen ve aklen hasta kimselerdir. (9)
Alkollü içkiler de, yalnız akla değil, mala, cana, nesle ve dine zararlıdır. İçki kullananlar malını boşuna zâyi eder, alkol bedene
zarar verir ve onu çeşitli hastalıklara yakalanmaya müsâit hale getirir, sinir sistemini ve hazım cihazını tahrib eder. Alkolik anne ve babadan doğan çocuklar da bunun zararını görürler. Şu halde uyuşturucu maddeler ve alkollü içkiler, hem dini, hem canı, hem
malı, hem aklı ve hem de nesli korumak maksadıyla haram kılınmıştır.
Aklı ve fikri işlemez hale getiren, düşünme kabiliyetini dumûra uğratan, uyuşturucu maddeler ve alkol, gençlerimizin sağlıklı bir
şekilde eğitimlerini sürdürebilmelerinde önemli bir engeldir.
Alkol ve uyuşturcu bugün toplumları içten içe kemiren felâketlerin başında gelmektedir. Son yıllarda başta A.B.D. olmak üzere birçok Avrupa ülkesini içten içe çökertmeye başlayan alkol ve uyuşturcu, İslâm ülkelerini, özellikle Türkiye’mizi de ciddî anlamda tehdît etmeye başladı. Günümüzde uyuşturucu maddeler okul önlerinde satılır hale geldi.
Yapılan bir araştırmaya göre; Türkiye’de alkol kullananların sayısı onüç milyona ulaştığı ve dünya alkol tüketiminde,
Türkiye’nin 3. sırada yer aldığı ve uyuşturucu kullananların % 73 ünü de 20 yaşın altındaki gençlerin oluşturduğu
bilidirilmektedir. Yine bu araştırmaya göre, trafik kazalarının % 60’ı, cinayetlerin % 85’i, tecavüz olaylarının % 50’si,
boşanma olaylarının % 80’i alkol kullanımından kaynaklanmaktadır. Alkol kullananların çocuklarında zekâ gerilikleri ve kalp hastalıkları daha fazlaca görülmektedir. (10)
Ayrıca ülkemizde meydan gelen trafik kazalarında her yıl ortalama olarak beş bin vatandaşımız hayatını kaybetmekte, kırk bin vatandaşımız da yaralanmakta veya sakat kalmaktadır. Trafik kazalarına yol açan sebepler incelendiğinde, alkol almış sürücüler ile yayaların karıştığı trafik kazalarının küçümsenemeyecek sayılara ulaştığı görülmektedir.
Trafik suçları ve kazalarının çok çeşitli sebepleri arasında sürücülerin alkollü araç kullanmasının önemli bir yer tuttuğu ve
ülkemizde alkollü araç kullanma eğiliminin arttığını, yaralanma veya ölümle sonuçlanan trafik kazalarında ise alkolün etkisinin,
alınan tedbirlere rağmen % 20 ilâ % 70 arasında değiştiğini göstermektedir. (11) Bu kazalarda meydana gelen milyarlarca liralık kaybı da gözönünde tutulacak olursa alkol ve uyuşturucunun sosyal hayat bakımından da ne kadar zararlı olduğu açıkça görülmektedir.

Bugün alkol ve uyuşturucu özellikle gençleri ciddî bir şekilde tehdit etmekte, bütün devletler bu tür maddelerin, üretimini,
alınmasını, satılmasını ve kullanılmasını sıkı bir denetime tâbi tutmakta, uluslararası uyuşturucu ticâreti yapan şebekelere ve
kaçakçılara âdeta savaş ilân etmektedirler. Bugün devletimizce de desteklenen ve en eski kuruluşlardan biri olan Yeşilay
Cemiyeti’nin gayesi de uyuşturucu maddeler ve alkollü içkilerle mücâdele etmektedir.
Ülkemizde alkol ve uyuşturucu kullanımının artması ve bu zehirli maddeleri kullananların gün geçtikçe çoğalması, özellikle bu
belânın son zamanlarda ilim ve irfan yuvaları olan okullarımıza kadar sirâyet etmesi, hepimizi ciddî olarak düşündürmelidir.
Devlet ve toplum olarak bu tehlikeyi görmezlikten gelemeyiz. Bunun için gerekli tedbirler mutlaka alınmalı ve uyuşturucu
maddeler ile mücâdeleye devam edilmelidir. Bu konuda toplumun en gencinden en yaşlısına, en sâde vatandaşından en üst makamdaki kişiye kadar herkesin rol alacağı bir plân ve program dahilinde görev üstlenilmelidir. Resmî ve gayr-i resmî kurum ve kuruluşlar “uyuşturucu maddeler ile mücâdele plân ve programı” yaparak bir an önce koordineli bir şekilde uygulamaya
koymalıdır.
Yalnız polisiye tedbirlerin yeterli olmadığı hususunda hemen hemen herkes görüş birliği içerisindedir. Kahraman Türk polisinin uyuşturucu maddelerle mücâdelede zaman zaman ödüller alacak kadar başarılı olduğunu da burada kaydetmek gerekir.
Uzmanların belirttiğine göre, alkol ve uyuşturucu madde talebinin yapısını açıklayan ekolojik örnek; fert, çevre ve uyuşturucu
madde gibi üç unsurdan meydana gelmektedir. Tecrübeler, bu üç unsurun birbiriyle olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemenin,
uyuşturucu kullanım ve bağımlılığını önemli ölçüde yok edebileceği istikametindedir.
A- Fert:
Alkol ve uyuşturucu madde kulanımının tehlikeleri hakkında bilgi verilmemiş, ruh sağlığı iyi olmayan, hayat tarzından memnunluk
duymayan, zayıf kişiliğe sahip, kötü ve alışkanlık oluşturacak maddelerin kolayca temin edileceği çevrede yaşayan bir kişi, bu
şartlar ortadan kaldırılmadıkça, alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı olma tehlkesiyle karşı karşıyadır. Aksine gerekli bilgiler
verilmiş, sağlıklı kişilik sahibi, uyuşturucu madde temininin kolay olmadığı ve uyumlu bir çevrede yaşayan fert için tehlike oranı
da gayet düşüktür. (12)
Ferdin eğitiminden söz açılmışken, din eğitiminden bahsetmemek mümkün değildir. Sağlıklı bir din eğitimi, iyilikleri ve sosyal
adâlet ve dayanışmayı desteklediği gibi, her türlü kötülüklerin, fuhuş, içki uyuşturucu ve kumar alışkanlıklarının azalmasına da
yardımcı olur. Bu alanda bütün insanlar, özellikle yetişmekte olan gençler dinin moral desteğine muhtaçtırlar. (13)
Alkol ve uyuşturucu maddelerin terkinde hiç şüphesiz inancın kesin rolü vardır. Böyle çok insanlar sefih bir hayat sürerken
dönüş yapmışlar, tövbekâr olmuşlar, eski kötü yaşantılarını terketmişlerdir. Daha sonra da tam dindârâne bir hayat yaşamaya başlayıp, kendilerini kurtardıkları gibi, ailesini, çoluk çocuğunu ve komşularını da kendi zararlarından kurtarmışlardır.

B- Çevre:
Bir bilim adamımız, çocukların ve gençlerin alkol ve uyuşturucuya başlamalarında ki en önemli etkenin çevre olduğunu belirterek aile ve arkadaş çevresi ile birlikte aynı zamanda kitle iletişim vasıtalarının da alkol kullanımında son derece önemli bir rol oynadığını söylemektedir. Sözkonusu bilim adamının konuyla ilgili görüşleri şöyledir: “Televizyonlardaki bir çok dizide bir araya gelen insanlar, birbirlerine içecek bir şey ikram edecekleri zaman, “İçki içer misiniz?” diye sorulmaktadır. Özellikle yılbaşı eğlenceleri ve başarı kutlamaları şampanya patlatılarak, içki içilerek izleyicilere sunulmakta, çocuklar ve gençler, üzüntüde de, sevinçte de hep içki içen film kahramanları izlemektedir. Bazı kanallardaki yerli dizilerde, alkol kullanımı çok yaygın ve çok normal bir uyguluma olarak izleyiciye sunulmaktadır. Oğul, babasıyla rakı kadehi tokuşturmakta, gelin, kayınpederi ve kayınvâlidesine içki ikram edebilmektedir. Böylece içki, alkol herkesle her yerde rahatça içilebilecek bir meşrûbat şeklinde, dolaylı olarak zihinlere yerleştirilmektedir. Bu şekilde verilen mesajlar daha etkili olabilmekte ve alkol hayatın çeşitli anlarında başvurulacak bir unsur olarak, çocuğun ve gencin zihnine yer etmekte, daha sonra kendisi de rahatlıkla alkole başvurabilmektedir. En azından böyle bir düşünce şuur altına yerleşmiş olacaktır. Zamanla da uygun bir ortamda genci
denemeye kadar götürecektir.
Ayrıca, içki içmeye yönelik her çeşit reklâm gençleri teşvik etmekte, gazete, televizyon ve dergideki reklâmlarla birlikte,
sokaktaki bira afişleri çocukları ve gençleri kesinlikle etkilemektedir.
Düğün gününün, yılbaşının ya da herhangi bir başarının içki içilerek kutlanmasının gençlerin içkiyle tanışmasında ve içkinin onların hayatına girmesinde önemli rolü vardır. Son yıllarda okullarda yıl sonlarında öğrencilerin içki içmelerine müsâde edilmesi, son derece yalnış bir durumdur. Gençler burada birbirlerinden etkilenerek içki içebilir ve bu da alkolün ilk basamağını oluşturabilmektedir. Okul idârecileri, veliler ve basın organları buna kesinlikle müsâde etmemelidir.
İnsanlarda fıtrî olarak merak ve özenme duygusu vardır. Ancak bu duygular, gençlerde daha ağır basmaktadır. Gençler veya
gençlik dönemine girmekte olan çocuklar, kendileri için zararlı olan nesneler ve fiiller hususunda yeterli derecede aydınlatılamaz
ve bilinçlendirilemezlerse, diğer insanların yapıp ettikleri şeyler kötü de olsa bu merak ve özenme duygusunun dürtüsü ile olan
şeye tevessül etmeleri kaçınılmazdır. Alkol bağımlısı olan gençlerin çoğu işte bu noktada ihmal edilmeleriyle, istikballerini yitirip, felâkete doğru sürüklenebilmektedir. Gençler alkolve uyuşturucu alışkınlığına genel olarak aile içerisinde büyüklerine ve
kendilerinden önce bu işe müptelâ olan arkadaşlarına özenerek başlamaktadırlar.”
Gençleri alkolizme götüren yolun önemli bir başlangıç noktasını bira teşkil etmektedir. Bira aynen diğer içkiler gibi alkol
bağımlılığına sebep olmaktadır. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümüne alkolizm sebebi ve muracaat eden veya klinikte
yatırılan 70 alkolik hastada bira yönünden şu incelemeler yapılmıştır:
1- Bira genellikle alkolizme başlangıç teşkil etmektedir. 70 hastanın çoğu içkiye bira ile başladıklarını belirtmişlerdir.
2- Bu alkoliklerin % 20 si bira müptelâsıdır. % 80 i ise bira ile içkiye başlamış, daha sonra bira kifâyet etmediğinden, daha
yüksek konsantrasyonlu içkilere meyletmişlerdir.
3- Bira müptelâlarının, diğer içki müptelâlarından rûhî özellikler ve yan tesirler bakımından açık bir farkları yoktur. (15)

C- Uyuşturucu Maddeler:
Uyuşturucu madde talebini azaltmaya yönelik plân ve programlar yapılmalıdır. Bunu için, gelişmekte olan talebin kaynakları
aranmalı, üretim ve pazarlama gücünün kırılması sağlanmalıdır. Diğer taraftan uyuşturcu probleminin meydana gelmesinden
toplumu korumak ya da rastalantıları azaltmak gerekir.
Bazı ülkelerde genelde ilâç kullanımında olan yumuşak tavır, o ülkenin uyuşturucu bağımlılığı problemlerinin büyüklüğü ile
paralellik arzetmektedir. Bir başka deyişle, ilaçların günlük hayat meselelerinin çözümü için kullanılması yönünde gelişen
toleranslı görüş, maddelerin satış ve dağıtımları üzerindeki yetersiz kontrol ve hekimlerin reçete yazmadaki gevşek davranışları, uyuşturucu madde ullanım ve bağımlılığının artmasında önemli rol oynamaktadır.

Alınabilecek Tedbirler:
Alkol ve uyuşturucu ile mücâdelede, mevcut kanunlar işletilmeli, gerekiyorsa yeni kanunlar yürürlüğe konmalıdır. Alkol ve
uyuşturucu ciddî bir gelir kaynağı olmasına rağmen, bu gelir, genç nesilleri kurtarma uğruna fedâ edilmelidir.
Eğitim kurumlarında konu ile ilgili dersler konulmalı, özellikle televizyonlar, terör olaylarında can verenler gibi, alkol ve
uyuşturucu tuzağında ölümle pençeleşenleri de sık sık ekrana getirmelidirler. Ekranlarda gösterilen kutlama törenleri ve her türlü reklamlar, alkole teşvik niteliği taşımamalı, toplumu uyuşturucu ve alkolizme götüren yollar tıkanmalıdır.
Yeni nesiller inanç boşluğundan kurtarılmalı, onlara büyük idealler, büyük hedefler gösterilmelidir. Anne ve babalar, çocuklarının kimlerle arkadaşlık yaptığını takip etmeli, çocuklarının bu zehirli tuzaklara düşmemesi için ellerinden gelen tedbirleri almalıdır.

Kaynaklar

1) Prof. Dr. Muhammed Ebû Zehra; Fıkıh Usulû, Çev. Dr. Abdulkadir ŞENER, A. Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları, Ankara
1973, S: 358
2) Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ; İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, T. D. V. Yayınları, Ankara 1989, S:5, 144,146
3) Bkz. Bakara; 2 / 219
4) Bkz. Nisâ; 4/43
5) Mâide; 5/90,91
6) Bkz. Aclûnî; Keşfu’l-Hafâ, C:1, S: 382
7) Bkz. Müslim; Eşribe, 7
8) Bkz. Tirmizî; Eşribe,3
9) ULUDAĞ; a.g.e., S: 144,145
10) Psikiyatri Uzmanı Dr. İsmail GÖKŞEN; “Alkol, Uyuşturucu ve Terör” konulu konferans (Zaman, 13.1.1996)
11) Sürücü ve Alkol; Emn. Gen. Md. lüğü Trafik Daire Bşk. lığı Yayını 1994,S:3
12) Doç. Dr. Yaşar Salih ÖZDEN; “Uyuşturucu Maddeler İle Mücadele Nasıl Yapılmalıdır” Başlıklı Makale (Zaman,
19.11.1995)
13) Doç. Dr. Halis AYHAN; Din Eğitimi ve Öğretimi, D. İ. B. Yayınları Ankara 1985, S: 68
14) Prof. Dr. Hüseyin PEKER; 19 Mayıs Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, “TV Filmleri ve Alkol” (Zaman,
24.1.1995)
15) Prof. Dr. Alparslan ÖZYAZICI; Alkollü İçkiler, Sigara ve Diğerleri, D. İ. B. Yayınları, Ankara 1997, S: 36,37

http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/mayis1999/gundem7.htm
———————————————————

Hz. Peygamber ve Gençlik

Doç. Dr. Bünyamin ERUL

A.Ü.İlahiyat Fakültesi Öğr. Üyesi

Gençlik, tanımı ve önemi

Gençlik kelimesi “Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki dönem, genç olma durumu”1 diye tanımlanmakta ve insanın ergenlik çağı ile orta yaş arasını kapsamaktadır. Bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık şeklindeki dönemlere ayrılan insan hayatının baharını ifade eder. Fıkıhta sorumluluk, ergenlik ile başladığından, genç, çocukluktan kurtulan, yetişkin ve sorumlu bir “adam” demektir. Ergenliğe girme yaşı, kişiden kişiye, bölgeden bölgeye değişmekteyse de, yaklaşık olarak 12-15 yaşlarda başlar. Gençliğin sona erişi ve orta yaş ile ilgili de 25, 30 hatta 40 gibi farklı rakamlar verilmektedir. Buna göre –
kesin olmamakla birlikte- gençlik devresini 15-30 yaş arası dönem diye sınırlandırabiliriz.

Gençlik, bireyin hem bedenen, hem de ruhen yetiştiği, geliştiği en önemli dönemidir. Ergenlikle birlikte birey, sadece fizyolojik olarak değil, bilgi, kültür, eğitim ve öğretim bakımından da gelişim ve oluşum devresine girmektedir. Yaşadığı biyolojik değişimin etkileri, psikolojik ve sosyolojik alanlarda da görülür. Dinçlik, zindelik, çeviklik, aktiflik, canlılık, heyecanlılık, delikanlılık, yiğitlik, mertlik, duygusallık, hızlılık, acelecilik, acemilik, tecrübesizlik bu dönemin en belirgin özelliklerindendir. Genellikle insanlar, tahsillerini, mesleki tecrübelerini, geleceklerini bu dönemde elde ettikleri gibi, kimliklerini, kişiliklerini ve karakterlerini de bu devrede kazanırlar. Bu bakımdan gençlik, hem bireyin, hem de toplumların ümitleri ve gelecekleridir, yarınlarının teminatıdır.

Gençlik dönemini önemli kılan diğer bir faktör de, çocukluktan kurtulan bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişime paralel olarak yaşadığı çeşitli sorunlardır. Aileden sosyal hayata geçişte yaşanan uyum problemleri, masum çocukluktan sıyrılıp ergenliğe girildiğinde başlayan duygusal ve cinsel problemler,
çevreden olumlu ya da olumsuz etkilenişler, kazanılan iyi ya da kötü alışkanlıklar, her an patlamaya hazır bir enerji birikimi, eğitim imkanları ve ekonomik sıkıntılar, aslında hem fertlerin, hem de neticesi itibarıyla toplumların kaderini belirlemektedir. Dolayısıyla hayatın en sorunlu devresi olan gençlikte, gençlere verilebilecek ideal bir eğitim ve rehberlik, onları en iyiye, güzele ve hayra kanalize etme, birey, aile ve toplum açısından hayati önem taşımaktadır. Bunun ihmali ya da, gencin yanlışa veya yalnızlığa terki, hem bireyin, hem de toplumların yitirilmesi demektir ki, acı ve acıklı örneklerini dindarından-dinsizine hemen her
birey ve toplumda görmekteyiz.

İşte bu yıl, Hz. Peygamber’in Kutlu Doğumu programlarında “Aile ve Gençlik” konusu ele alınmıştır. Dolayısıyla sizlere yapacağımız konuşmamızda, bu önemli konuyu O’nun öğretileri açısından ele almaya çalışacağız.

a. Kur’an’da Gençler

Yüce Kitabımız Kur’an’a baktığımızda, tarihin değişik safhalarında önemli roller üstlenen bazı gençlerden ve peygamberlerden söz edildiğini görmekteyiz. Allah Teala, onları örnek göstermekte ve onlar üzerinden bizlere bazı dersler vermektedir. Onlardan bazılarına burada işaret etmemiz yerinde olacaktır:

1. Hz. Adem’in Oğulları: Hz. Adem’in iki oğlu birer kurban sunmuşlar ve Allah sadece müttaki olanınkini kabul etmişti. Kurbanı kabul edilmeyince nefsine yenik düşen oğul, kardeşini öldürmeye kalkışmış, ancak müttaki olan kardeş, ona karşı elini dahi uzatmamıştı. Neticede onu öldürmüş ve cesedi nasıl gömeceğini de
bir kargadan öğrenmişti.2
———————————
1 Büyük Larousse, IX. 4490, Milliyet Yay. İstanbul.
2 5. Maide 27-31.
———————————–
Hz. Adem’in oğullarından birincisi, olumlu, sorumlu, Allah’a ve başkalarına saygılı, takvalı bir genç iken; ikincisi hırslı, kıskanç, nefsine esir olan, kan dökmekten dahi çekinmeyen olumsuz bir tiplemeyi gözler önüne sermektedir.

2. Hz. İbrahim: Genç bir peygamber olarak Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ülkesinde putlara ve putperestliğe karşı verdiği mücadele, putları kırması, yakalanarak mancılıkla ateşe atılması ve Allah tarafından kurtarılması tafsilatıyla anlatılmakta ve Hz. İbrahim ve beraberindekiler “güzel bir örnek” olarak
sunulmaktadır.3

3. Hz. Yakub’un Oğulları: Babalarının Yusuf’a gösterdiği ilgi ve sevgiyi kıskanan onbir üvey kardeşin, genç Yusuf’u öldürmek istemeleri, onu çıkamayacağı bir kuyuya atmaları, sonra bir kervan tarafından bulunan Yusuf’un köle olarak satılması, Mısır Azizi’nin malikhanesinde yetişmesi, Aziz’in eşi tarafından taciz edildiği halde kendisini koruyabilmesi, zina etmektense hapis yatmayı tercih etmesi, neticede hakikatin ortaya çıkmasından sonra Mısır’da Maliye Bakanlığı’na getirildiği ve kendisinden kurtulmak isteyen kardeşlerini
affetmesi ve onlara yardım etmesi “kıssaların en güzeli” diye anılan Yusuf Suresi’nde nefis bir şekilde anlatılır.
Burada Hz. Yusuf, masum ve mazlum oluşu, iffet ve sabrı, kadirşinaslığı, hizmet ve başarıyı, hoşgörü ve affı temsil ederken; onbir kardeşler hırs ve kıskançlığı, zulüm ve cehaleti, komplo ve ihaneti temsil etmektedir.

4. Hz. Musa: Firavun’un emri gereği bütün erkek çocukların öldürülmesine rağmen, onun sarayında yetişen Hz. Musa’nın, kardeşi Harun’la birlikte Firavun’la ve İsrail Oğulları’yla olan mücadelesinden, taraftarlarından birinin dövüştüğü düşmanına karşı yardım istemesi üzerine attığı yumrukla düşmanın ölümüne sebep olduğundan, daha sonra davarlarını sulayan Hz. Şuayb’ın iki kızına yaptığı yardım sayesinde, -kızların babalarından talebi üzerine- yedi yıl onların yanında çalıştığından ve buna mukabil onlardan biriyle evlendiğinden, genç uşağıyla yaptığı esrarengiz bir yolculuğundan söz edilir.4

5. Hz. Meryem, İsa ve Havariler: Genç Meryem’in beşeri bir ilişki olmaksızın, mucizevi bir şekilde nasıl anne olduğu ve oğlu İsa’yı doğurduğu, suçlamalara karşı kendisini nasıl savunduğu, Hz. İsa’nın İsrail Oğulları’nı çeşitli mucizelerle dine davet ettiği, kendisine sadece Havarilerin inanıp yardımcı oldukları, İsrail Oğulları’nın ise buna karşı çıktıkları, O’nu çarmıha germek istedikleri ve neticede Allah’ın O’nu kendine yükselttiği anlatılır.5

6. Lokman ve Oğlu: Bilge bir şahsiyet olan Lokman’ın genç oğluna yaptığı tavsiyeler, aslında onun şahsında bütün gençliğe yapılmıştır. Allah’a şirk koşmaması, ana-babaya iyi davranması, evladını şirke zorlamaları halinde buna itaat etmemekle birlikte onlarla güzel geçinmesi, Allah’a yönelenlerin yoluna girmesi, Allah’ın herşeyden haberdar olduğu ve bunları karşısına çıkaracağı, namazı kılması, iyiyi emredip kötülükten vazgeçirmesi, başa gelenlere sabretmesi, insanları küçük görüp yüz çevirmemesi, yeryüzünde böbürlenerek yürümemesi, yürüyüşünde bile tabii olması ve sesini kısması onun tavsiyeleri arasındadır.6

7. Ashab-ı Kehf: Tefsirlerdeki bilgilere göre inananlara yaptığı zulmüyle meşhur olan Roma İmparatoru Dekanus zamanında inançlarını koruyabilmek için bir mağaraya gizlenen bu gençler, Allah’ın yardımıyla orada uzun yıllar uyutulduktan sonra Roma İmparatorluğunda Hristiyanlığın yayıldığı I. Theodosius zamanında uyanmışlardır.7 Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Allah onların hidayetlerini artırdı ve gönüllerini sağlamlaştırdı. Allah, sözünün hak olduğunu ve
—————————————–
3 26. Şuara 69-83; 37. Saffat 83-113; 14. İbrahim 35-73; 60. Mumtahine 4-6.
4 2. Bakara 49-74; 20. Taha 9-101; 28. Kasas 3-43; 18. Kehf 60-64.
5 19. Meryem 16-34; 3. Al-i İmran 42-59.
6 31. Lokman 13-19.
7 Bkz: Konularına Göre Kur’an, Ömer Özsoy, İlhami Güler, s. 831, Ankara-1996.
——————————————
kıyametin kopacağından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağlamıştı.8

b. Bir genç Olarak Hz. Peygamber

Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda, O’nun çocukluğundan beri her türlü kötülüklerden uzak duran, Mekke halkı tarafından sevilen, kendisine güvenilen edebli ve erdemli bir şahsiyet olduğunu görürüz. Abdurrazzak (ö. 211/826) ve İbn Hişam’ın (ö. 213-8/828-833) naklettikleri gibi, “Allah Hz. Muhammed’in yükselişini ve risaletini istediği için, O’nu cahiliyye pisliklerinden alıkoyuyor ve Rasulullah (s)’ın gençlik yılları böyle geçiyordu. O kadar ki, toplum içinde O, mürüvvet, ahlak, neseb, komşuluk, ağırbaşlılık, doğru
sözlülük, güvenilirlik bakımından en üstün, kirleten fuhuş ve kötü ahlaktan insanların en uzak ve münezzehi, gözde bir adam oldu. Öyle ki, Allah bu güzellikleri O’nun şahsında topladığı için, kendi toplumu içinde O’nun yegane ismi ‘Emîn=Güvenilir’ idi.”9

Nitekim müslümanlara eziyetiyle bilinen Nadr b. el-Haris bile, bir defasında Kureyş’e şöyle diyordu: “Muhammed, genç iken aranızda en hoşnud olduğunuz, en doğru sözlü, en fazla güvenilir biri idi… Olgunlaşıp da, getirdiği (bu dini)yle gelince siz O’na sihirbaz dediniz. Hayır vallahi O sihirbaz değildir…”10

1. Ficar Harbine ve Hılfu’l-Fudûl’a İştiraki

Hz. Peygamber yirmi yaşındayken amcalarıyla beraber Kureyş saflarında Ficar Harbi’ne katılmıştır. O’nun, bu savaşta amcalarını düşman oklarına karşı koruma dışında, komuta, idare, kahramanca çarpışma vb. aktif bir görev icra etmediği söylenmektedir.11

Bu tek çarpışmanın dışında, Hz. Peygamber, nübüvvetten önceki dönemde, başka herhangi bir savaşa veya kavgaya katılmadı. Bu husus, Hz. Muhammed’in cahiliyye döneminde kavga ve kısır çekişmelerden uzak durduğunu ortaya koyuyordu.12

Aynı yıl, amcalarından Zübeyr’in girişimleri sonucu, Mekke’nin ileri gelenlerinin katılımı ile yapılan Hılfu’l-Fudûl denilen bir antlaşmaya iştirak etti. Anlaşmayı imzalayanlar, mazlum ve hakkı yenen kişiyi destekleme kararı aldılar ve hakkının geri alınması için ellerinden geleni yapacaklarına dair and içtiler. İster Mekke’li olsun, ister dışarıdan gelen diğer insanlardan olsun, kimseye zulüm yapılmasına izin vermeyeceklerini kararlaştırdılar.13

Abdurrahman b. Avf, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Henüz delikanlı iken, amcalarımla beraber, iyi insanların yapmış olduğu anlaşmada hazır bulundum. Bana kızıl develer dahi verilse, bu antlaşmayı bozmak istemezdim.”14

Hz. Peygamber’in bu toplantıya hangi sıfatla çağırıldığı hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir. Ancak O’nun, sadece bu genç yaşta böyle bir toplantıya katılmış olması bile, hem ahlakını, dürüstlüğünü ve hakşinaslığını, hem de Mekke toplumundaki saygınlığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Nitekim O,
peygamberliğinden sonra da, böyle bir anlaşmaya katıldığı için gurur duymakta, böyle bir toplantıya İslam döneminde dahi davet edilse, mutlaka icabet edeceğini ifade etmektedir.15

2. Ticaret Hayatı
———————————————-
8 18. Kehf 9-22.
9 Abdurrazzak, Musannef, V. 318, no: 9718; İbn Hişam, Sire, I. 183-4.
10 İbn Hişam, Sire, I. 299.
11 Bkz: İbn Sa’d, Tabakat, I. 128; İbn Hişam, a.g.e., I. 184-6 (O, Hz. Peygamber’in bu savaşta 14-15
yaşlarİnda olduðunu söyler); M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I. 55-6.
12 Bkz: Mevdudi, Hz. Peygamber’in Hayatİ, II. 260.
13 Bkz: İbn Sa’d, a.g.e., I. 128-9; İbn Hişam, a.g.e., I. 133-4; M. Hamidullah, a.g.e., I. 56-9.
14 Ahmed, Musned, I. 190.
15 İbn Hişam, a.g.e., I. 134.
———————————————-
Gençlik yıllarından beri tâcir olan amcası Ebu Talib’e ticarî hayatında yardımcı olduğunu tahmin ettiğimiz Hz. Peygamber, amcasının yaşlandığı bu yıllarda, kendisi de bazı ticari girişimlerde bulunmuştur. Kaynaklarımızdan O’nun Sâib b. Abdullah adında bir Mekkeli ile ticari ortaklık yaptıklarını öğrenmekteyiz.
Nitekim Sâib, Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber’in huzuruna getirildiğinde, O’nun çok iyi bir ortak olduğunu, aralarında herhangi bir problem ve husumet yaşanmadığını itiraf etmiştir.16
Bir başka ticari faaliyeti ise, Mekke’nin en zengin tacirlerinden dul bir hanım olan Hatice hesabına onun kervanlarına katılmasıdır. Bazı rivayetler, Hz. Peygamber’i, Hatice’ye Ebu Talib’in tavsiye ettiğini, onun da bunu seve seve kabul ettiğini ifade ederken, bazıları da O’na bizzat Hatice’nin teklif götürdüğünü haber vermektedir. Aynı rivayetler, O’nun yaptığı bu seferlerinde, Hatice’ye oldukça iyi âr getirdiğini, onun da Hz. Muhammed’e iki misli ücret ödediğini anlatmaktadır.17

Ayrıca, çeşitli kaynaklarımızda, O’nun bu dönemde ticaret amacıyla Hecer, uşakkar,18 Safâ,19 Cüreş20 gibi yerlere ve Tihâme’deki Hubâşe Panayırına21 gittiği rivayet edilmiştir.22

3. Hatîce ile Evliliği

Şüphesiz Hatice’nin, O’nu eş olarak da tercih etmesinde, ticaret hayatında ahlaklı, dürüst, güvenilir ve namuslu birisi olmasının rolü çok büyüktür. Hz. Hatice’nin daha önce işittiği O’nun bu ahlakî yönünü, ticari hayatında da fazlasıyla tecrübe etmiş olması, hayatlarını birleştirip evlenmelerini sağlamıştır.
Nitekim Cebrail ile ilk karşılaşmasının ardından yaşadığı korku ve endişeler sonucu,23 başından geçen bu ilk tecrübenin verdiği telaş ve heyecanla yorganına bürünen Hz Peygamber vefakâr eşine kendisine birşeyler olmasından korktuğunu söyleyince, Hz. Hatice onu “Hayır, Allah seni asla utandırmaz! Çünkü sen akraba
ilişkilerini sürdürür, güçsüzü yüklenir, yoksulun ihtiyacını karşılar, misafiri ağırlar ve mazlum hak sahibine yardım eder, doğru söylersin!” diyerek tesellî etmekteydi. 24 O’nu en yakından tanıyan eşi Hz. Hatice’nin saydığı bu nitelikler, Hz. Peygamber’in gençliğinden beri ne denli erdemli bir şahsiyet olduğunun da
ifadesidir. Onların birbirlerini gayet iyi tanıyarak ve de kendi istekleriyle kurdukları bu mutlu yuva, Hatice’nin vefatına kadar yirmi beş yıl sürecek ve onlara ikisi erkek, altı çocuk vermiştir.

Gerek ticarî hayatı, gerekse evlilik hayatı, Hz. Peygamber’in Mekke toplumundaki ağırlığını ve saygınlığını daha da artırmış oldu. İnsanları değerlendirirken en önemli kriterleri, mal-mülk olan Mekke zenginleri O’nu bu
yönüyle de tanır hale geldiler. Ayrıca bu maddi refah, Hz. Peygamber’in dürüstlük, güvenilirlik gibi vasıflarının yanısıra, kerem ve ihsan, cömertlik, muhtaçlara yardım, fakir-fukarayı himaye, düşkünlere bakıp merhamet etme gibi meziyetlerinin de ortaya çıkmasına imkan verdi. Yine O, rızık temini için uğraştığı, geçim derdiyle yaşadığı sıkıntılı bir hayattan kurtulup, huzurlu bir aile hayatına kavuşunca, ilerleyen yıllarda düşüncelerini manevî alanlarda yoğunlaştırmasına, bir arayış ve tefekkür gayreti içerisine girmesine de imkan hazırlamış oldu
———————————————————.
16 Ahmed, Musned, III. 425; Ebu Davud, Edeb 20, no: 4836, V, 170-1; İbn Mace, Ticarât 63, no: 2287,
II. 768.
17 Bkz: İbn Sa’d, Tabakat, I. 129-131; İbn Hişam, Sire., I. 187-9.
18 Ahmed, Musned, IV. 206.
19 Ahmed, Musned, III. 432.
20 Hâkim, Mustedrek, III. 182.
21 Abdurrazzak, Musannef, V. 320. no: 9718.
22 Bu konuda geniş bilgi için bkz: Erul Bünyamin, Hz. Peygamber’in Risalet Öncesi Hayatına Farklı
Bir Yaklaşım, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) –Özel Sayı-, s. 45-55; Yüksel
Ahmet Turan, Bir Tacir Olarak hz. Peygamber, a.g. dergi, s. 137-142.
23 Bkz: 73 Müzzemmil 1-2; 74 Müddessir 1-2; 68 Kalem 1-2; İbn Sa’d, I. 194-5; Taberî, Tarih, II. 302
24 Buhârî, Bed’u’l-Vahy 3, I. 3; Muslim, İman 252, I. 139-142.
—————————————————
4. Kâbe Onarımı ve Hakemliği

Hz. Peygamber’in gençliği ile ilgili anlatılan hususlardan birisi de, Kabe’nin yeniden inşası esnasında, amcası Abbas ile birlikte Kabe’ye taş taşımasıdır.25 Kureyş’liler Kabe’yi yeniden inşa ettiklerinde, Hacerulesved’i yerine kimin yerleştireceği konusunda çıkan problemi en güzel bir şekilde çözmesi, onların da bu çözümden oldukça hoşnud olması, Hz. Peygamber’in, İslam öncesi kişiliğini gösteren bir hadisedir. Taşı yerine koyma şerefini, her kabilenin istemiş olması, onları birbirine düşürmüş, durum birkaç gün sürüncemede kalmış, neredeyse biribirleriyle savaşacak hale gelmişlerdi. Sonunda ortaklaşa aldıkları bir kararda, ertesi günü kapıdan ilk önce girecek kimseyi hakem yapıp, vereceği karara saygı duyacaklarını söylemişlerdi. Allah’ın bir takdiri olmalı ki, ertesi günü ilk girenin Hz. Peygamber olduğunu görenler, “Bu emindir, razı olduk, bu Muhammed’dir” diyerek sevinçlerini izhar ettiler. Durum kendisine anlatılınca O, bir örtü isteyip, taşı onun üzerine koyduktan sonra, her kabileden bir kişiye örtüden tutturup kaldırttıktan sonra, taşı kendi elleriyle yerine yerleştirmiştir.26

Bu olayda Kureyş’lilerin, henüz görür görmez O’nun güvenilirliğini ve hem kendisinden, hem de vereceği hükümden razı olacaklarını dile getirmeleri, otuzbeş yaşındaki Hz. Peygamber’in Kureyş nezdinde bıraktığı tutarlı, güvenilir bir şahsiyet intibaının en büyük göstergesidir. O bu hakemliğiyle, sırf kabile taassubu
yüzünden, çıkmasına ramak kalan çatışmaları, muhtemel cinayetleri önlemekle kalmamış, pratik zekasıyla da herkesi hoşnud etmeyi başarmıştır.

Hatta İbn Sa’d’ın bildirdiğine göre, cahiliyye döneminde bundan başka çeşitli anlaşmazlıklarda da Peygamber (s)’in hakemliğine başvurulmaktaydı.27 Bütün bunlar, O’nun bi’set öncesinde, oldukça güvenilir, fevkalade zeki, saygın bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.

5. Dinî Hayatı

Merhum M. Hamidullah, Hz. Peygamber’in bu Kabe onarımında yaptığı hakemliği ve Hacerulesved’i yerleştirmesini, O’ndaki dînî şuurun uyanışına bir sebep olarak görmektedir.28 Maddî durumu fevkalade iyileşen Hz. Peygamber’in bu yıllardan itibaren maneviyata yöneldiği anlaşılmaktadır. O dönemde Mekke’de hakim olan putperestliğin yanısıra, Hristiyanlık ve Yahudiliğe mensup az sayıda insanın bulunduğu da bir gerçektir. Bununla birlikte,

Hz. Peygamber’den önce, Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Huveyris, Zeyd b. Amr ve Kuss b. Sâide gibi bazıları da, putlardan uzak, tek tanrı inancına sahip hanîf kimselerdi.29 Ve bu insanlar tevarüs ettikleri kadarıyla Hz. İbrahim’in dinini yaşamaya çalışıyorlardı. Hz. Peygamber’in Kuss, Zeyd ve Varaka’ya yetiştiğini, Ubeydullah’ın ise, müslüman olup, Habeşistan’a hicret ettikten sonra Hristiyanlaştığını bilmekteyiz.30 Şu halde Derveze’nin dediği gibi, “Nebî (s)’yi bi’setinden önce, babalarının inançlarından uzaklaşan ve kendilerini ne Yahudiliğe ve ne de Hristiyanlığa kaptıran; hakikatı Allah’a tevhid içerisinde her türlü şaibe ve te’vilden uzak bir şekilde Haniflik olan Hz. İbrahim’in dini üzere kulluk etmekte gören bu birkaç
muvahhidden saymakla ileri gidilmiş olunmaz.”31

c. Hz. Peygamber ve Gençlik

Hz. Peygamber’in hayatını ve sahabeyi düşündüğümüzde, her nedense hep olgun ve yaşlı insanlar canlanır zihnimizde. Kırk yaşında risalet görevine başlayan
———————————————
25 Ahmed, Musned, III. 295, 310, 333, 380; Buhârî, Hac 42, II. 155-6; Menâkİbu’l-Ensâr 25, IV. 233-4;
Muslim, Hayz 76-8, I. 267-8.
26 Ahmed, Musned, III. 425; İbn Sa’d, Tabakat, I. 145-6; Abdurrazzak, Musannef, V. 318, no: 9718;
İbn Hişam, Sire., I. 197.
27 İbn Sa’d, Tabakat, I. 157.
28 M. Hamidullah, İslam Peygamberi, I. 73-9.
29 Bkz: İbn Hişam, a.g.e., I. 222-231.
30 Geniş bilgi için bkz: Çağatay Neşet, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, s. 158-166.
31 Derveze İzzet, Asru’n-Nebî, s. 426.
———————————————
Hz. Peygamber’in etrafındaki ilk müslümanlara baktığımızda, onlardan çoğunun gençler olduğunu görürüz.
Hz. Peygamber İslam’ı tebliğ ederken, toplumun yeniliğe açık, idealist ve enerjik kesimini oluşturan gençlerden büyük ölçüde destek almıştır. Nitekim ilk müslümanlardan birkaç kişi 50 yaş civarında, birkaç kişi 35 yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise 30 yaşın altında bulunuyordu.

Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Abdullah b. Ömer e Ubeyde b. el-Cerrah 13, Ukbe b. Amir 14, Cabir b. Abdullah ve Zeyd b. Harise 15, Abdullah b. Mes’ud, Habbab b. Eret ve Zubeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Sa’d b. Ebi Vakkas ve Esma bint Ebi Bekr 17, Muaz b. Cebel ve Mus’ab b. Umeyr 18, Ebu Musa el-Eş’ari 19, Cafer b. Ebi Talip 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebu Ubeyde, Ebu Hureyre ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarında idiler.32

Hz. Peygamber’in yanında bulunan, O’nunla birlikte savaşanlar da gençlerdi.33 Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber gençlere ayrı bir önem atfetmiştir. Semure b. Cundeb’in naklettiğine göre, Hz. Peygamber ashabına,
müşriklerin gençlerini öldürmemeleri talimatını vermişti. Abdullah, babası Ahmed b. Hanbel’e bunun tefsirini sorunca cevaben o: “Yaşlı neredeyse İslam’a girmez! Genç ise İslam’a yaşlıdan daha yakındır.” diyor.34

Enes b. Malik’in anlattığına göre, Ensar’dan 70 genç vardı, kendilerine “Kurrâ” denilirdi. Akşamları Medine’nin çeşitli bölgelerine dağılırlar, ders halkaları oluştururlar (feyetedâresûne), oralardaki halka namaz kıldırırlar, sabah olunca da Hz. Peygamber’in mescidine gelirlerdi. Hz. Peygamber (İslam’a davet için) onları
Bi’r-i Maûne’ye göndermişti. Ancak onlar tuzağa düşürüldü ve hepsi de şehid oldular. Bunun üzerine Hz. Peygamber tam 15 gün Sabah namazlarında kunut okuyup beddua etti.35 O’nun bütün gayret ve hedefi, inançlı, dindar, ahlaklı ve iffetli bir gençlik oluşturabilmek idi.

Peygamberimiz, Allah’ın (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı o günde yedi sınıf insanın Allah’ın gölgesinde gölgeleneceğini haber vermiştir. Bu hadiste ilk olarak “adaletli yönetici”, ikinci sırada da “Rabbine ibadetle yetişen genç” zikredilmektedir.36

Başka rivayetlerde ise “Allah, gençliğini Allah’a itaatle geçiren genci sever”; “Allah tevbe eden genci sever” buyurulmaktadır.37

“Kıyamet günü Adem oğlu şu beş şeyden sorgulanmadıkça Rabbinin huzurunda (sorgudan) kurtulamayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından,
bildiğiyle ne denli amel ettiğinden.”38

“Yaşından dolayı bir ihtiyara ikramda bulunan genç için, Allah Teala ona ikramda edecek kimseler hazırlar.”39

“Ey gençler topluluğu! Evlenmeye gücü yetenler derhal evlensin! Zira bu, gözü haramda korur, ırzı muhafaza eder. Gücü yetmeyenler ise oruç tutsun! Çünkü onun için o şehevi arzuyu gidericidir.”40

Bir gün gencin biri Rasulullah’a gelerek O’ndan zina etmek için izin istedi. Hz. Peygamber ona, sırasıyla annesi, kızkardeşi, halası ve teyzesi için böyle bir şey yapılmasını isteyip istemediğini sordu. Genç herbiri için “hayır” cevabını verdi. Hz.
——————————————————-
32 Sarıçam İbrahim, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s. 304-5, Ankara-2001; Karagöz İsmail, Aile
ve Gençlik, s. 118-119, Ankara-2005.
33 A.g.e, V. 390.
34 Ahmed b. Hanbel, Musned, V. 13.
35 Ahmed b. Hanbel, Musned, III. 235.
36 Buhari, Ezan 36, I. 161.
37 Rivayetlerin kaynağı ve kritiği için bkz: Acluni, Keşfu’l-Hafa, I. 286, no: 748.
38 Tirmizi, Kıyame 1, no: 2418, IV. 612.
39 Tirmizi, Birr 75, no: 2022, IV. 372.
40 Buhari, Nikah 3, III. 117.
——————————————————–
Peygamber de “İnsanlar da böyle birşeyi istemez!” buyurdu, Sonra elini onun göğsüne koyarak “Allahım! Onun günahını affet! Kalbini tertemiz et! Irzını sağlamlaştır!” diye dua etti. 41

İşte Kur’anî öğretilerin yanısıra, Hz. Peygamber’in bu sıcak ve samimi ilgisi, nebevî eğitim ve öğretimi sayesinde genç sahabîler, canlarını, mallarını, ailelerini, varlarını-yoklarını Allah yolunda feda edecek kıvama gelmişlerdi. Müslüman olur olmaz birçoklarının başta ailesi olmak üzere, Mekkelilerden gördükleri baskılar, eza ve cefalar, korkunç işkenceler, açlık ve abluka yılları asla yıldırmamıştır onları! Allah Rasulünden aldıkları inanç ve ahlakın gereği olarak onlar, değil Mekke’den ayrılmayı, zamanı geldiğinde dünyadan ayrılmayı da göze almışlardı.

d. Genç Sahabiler

1. Cafer b. Ebi Talip (ö. 8)

Hz. Cafer, peygamberimizin amcası Ebu Talib’in oğlu, Hz. Ali’nin abisidir. Mekkelilerin baskıları sonucu Habeşistan’a hicret ettiklerinde Cafer b. Ebû Talib’in Necaşî’ye hitaben söylediği şu sözler, bir genç olarak onun bilgi ve özgüvenini ortaya koymaktadır:
“Ey Kral! Biz putlara tapan, ölü eti yiyen, her türlü fuhşiyatı yapan, akraba ilişkilerini koparan, komşuya kötü davranan cahilî bir toplum idik. Bizden güçlü olan, zayıf olanı yerdi. İşte Allah bize içimizden nesebini, doğruluğunu, güvenilirliğini ve iffetini bildiğimiz bir Rasûl gönderinceye kadar bu haldeydik. Oysa gönderilen bu Rasûl, bizi, Allah’ı birlemeye, O’na kulluk etmeye, O’ndan gayrı babalarımızın taptığı taş ve putları terk etmeye çağırdı. Bize doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, akrabalarla ilişkileri devam ettirmeyi, iyi komşuluğu, haramlardan ve kan dökmekten el çekmeyi emretti ve bizi fuhşiyattan, yalan sözle şahitlikten, yetim malı yemekten, iffetli hanımlara iftira etmekten yasakladı. Bize yalnızca bir Allah’a kulluk etmemizi ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmamayı emretti, namazı, zekatı ve orucu emretti.

Daha başka İslam emirlerinden saydıktan sonra devamla “biz de onu derhal tasdik ettik, ona inandık ve Allah’tan getirdiğine uyduk. Yalnızca Allah’a kulluk ettik ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmadık. Onun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını da helal kıldık…”42

Gerçekten de Hz. Cafer’in çok veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber, asırlardır süregelen bir cahiliyye toplumunu, 23 yıllık risaleti süresince asr-ı saâdet toplumuna çevirmeyi başarmıştır. Allah’ın hidayeti ve Hz. Peygamberin tezkiyesi neticesinde cahiliyye döneminin zorba ve müşrik insanlarının, çok kısa sürede gerçekleşen bu toplumsal değişimle, nasıl örnek bir nesil olduklarına tarih şahittir. İşte bu sebeple olmalıdır ki, bazı usulcülerimiz, “Rasûlullah (s)’ın nübüvvetini isbat için hiçbir mucize olmasa dahi, sadece onun ashabı bile (bunun isbatına) yeter” demişlerdir.43 Yani, O’nun tezkiyesiyle oluşan bu yeni ve medenî toplumun, bir Ashab-

ı Kiram toplumunun vücuda gelmesi

âdetâ mûcizevî bir değişimdir ve yalnızca böyle bir neslin oluşumu bile onun Peygamberliğini isbat eder.

2. Üsame b. Zeyd (ö. 54)

Üsame, peygamberimizin evlatlığı ve azadlısı olan Zeyd b. Harise’nin oğludur. “Hıbbu Rasulillah” yani Allah Rasulünün mahbubu, ahbabı, sevdiği bir gençtir.

Hz. Peygamber, vefatından kısa bir süre önce, Üsame’yi, aralarında Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in bulunduğu Mûte’ye gönderilen sahabe ordusunun komutanlığına atamıştı. Bunun üzerine bazıları, bu atamadan dolayı Hz.
————————————————————–
41 Ahmed b. Hanbel, Musned, V. 257.
42 İbn Hişâm, I. 336 ; Ahmed, I. 203.
43 Karafî, Şihabuddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris, el-Furûk, Beyrut-t.y., Âlemu’l-Kütüb, (I-IV), IV.170.
——————————————————————
Peygamber’i eleştirmeye, endişe ve hoşnudsuzluklarını dile getirmeye başladılar. Onların eleştirilerini işiten Hz. Peygamber onlara bir hutbe îrad ederek, bazı kimselerin, Üsame’nin (ö. 54) atanmasını eleştirdiklerini, onların daha önce de (H. 8 yılında yine Mûte seferinde tayin edilen komutanlardan biri olan ve şehid düşen44) babası Zeyd’i (ö. 8) dile doladıklarını, oysa kendisinin ikisini de çok sevdiğini ve bu iş için onları liyakatlı bulduğunu, ona hayırlısını tavsiye etmelerini ve emrini uygulamalarını istemişti.45

Şüphesiz Hz. Peygamber genç bir mevâli olan Üsame’yi ileri gelen yüzlerce sahabenin üzerine komutan tayin ederken İslam’ın öngördüğü yönetim anlayışında sınıf ve yaş farkının değil, ehliyet ve liyakatın asıl olduğunu fiilî olarak göstermek istemişti. Elbette Üsame’nin ordusu içinde, kendisinden daha tecrübeli büyük sahâbîler de vardı. Ancak Hz. Peygamberin özellikle bir mevaliyi komutanlığa ataması, hem yönetimde sınıf ve kabile faktörünün hiçbir öneminin olmadığının müslüman kafalara yerleştirilmesi bakımından, hem de hangi kesimden olursa olsun gençlere imkanlar tanınması, onların yetiştirilmesi bakımlarından oldukça mühimdir. Bu tayinden dolayı ortaya atılan eleştiri sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz.46 Ancak iyimser bir tahmin yürütecek
olursak, bunlardan bir kısmı tamamen Hz. Peygamberin vahy dışı ictihadî bir tasarrufu olan bu atamaya, sırf genç ve tecrübesi az olan47 bir komutanla girecekleri savaşta muhtemelen bazı olumsuz sonuçlara düçar olma endişesiyle ta’netmiş olabilirler.

Eleştirilerin bir kısmı ise henüz -Hz. Peygamber de tayin etse azadlı bir kölenin oğlunun, çocuk denecek yaşta genç bir mevalinin emri altına girmeyi içlerine sindirememiş İslam’a yeni girenlerden veya bedevilerden, ya da sahip oldukları mizaçlarıyla, cahiliyye kültür ve taassubunun etkisinden hâlâ kurtulamamış, İslamî öğretileri tam özümseyememiş bazı kimselerden gelmiş olabilir. Zaten bu kesimlere mesaj vermek isteyen Hz. Peygamber ise, onların ortaya attığı söylentilere aldırış etmemiş, emrini uygulamıştır. Buna mukabil başta, Medine’de kalmasına ihtiyaç duyduğu Ömer için komutanı Üsame’den izin isteme nezaketi gösteren Halife Hz.

Ebû Bekir olmak üzere, gerek Hz. Peygamberin atamasında ve gerekse vefatından sonra halifenin onaylayıp
göndermesinde Üsame’ye itaat eden pekçok sahâbî, hem İslam’ın, hem de kendilerinin ne denli erdemli olduklarını burada bir kez daha isbatlamışlardır.

3. Mus’ab b. Umeyr (ö. 3)

Mekke’nin en zengin ve asil ailesine mensup olan Mus’ab, refah ve bolluk içinde yetişmiş, kılık kıyafetiyle, nezaketiyle ve fiziki yapısı ile herkesin beğenisini kazanmış, son derece zeki, akıllı, aynı zamanda güzel ve açık konuşmasıyla da herkesin gıpta ettiği bir gençti. Mus’ab’ın erişemediği herhangi bir dünya nimeti yoktu. Ancak manevi bir boşluk ruhi bir bunalım içerisindeydi. Neticede Erkam’ın evinde bulunan Rasul-i Ekrem’in yanına geldi ve müslüman oldu. Fakat ailesi onu bu yeni dinden vazgeçirmek için her çareye başvurmuştu. Ama Mus’ab, ailesini de, servetini de, Mekke’yi de terkedip Habeşistan’a hicret etti. I. Akabe bey’atında Medineliler, kendilerine İslamiyet’i öğretecek bir öğretmen isteyince, Rasulullah derhal onu bu göreve tayin etti. Medine’de birçok kişi İslam’a onun eliyle girdi, birçoğu İslam’ı ondan öğrendi. Medine’nin muallimi Mus’ab, Uhud Savaşı’nda şehid düştüğünde, üzerindeki şal ile başını örttüklerinde ayakları, ayakları örtüldüğündeyse başı açık
————————————————–
44 Bkz: İbnu’l-Esir, Usdu’l-Ğâbe, II. 283.
45 Mamer, (Abdurrazzâk, XI. 234-5, no: 20413); İbn Ebî Şeybe, VII. 415, no: 36980; Şeybânî, Muvatta,
s. 333; İbn Sa’d, IV. 66-7; II. 249-250; Said b. Mansur, II. 368, no: 2890; Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 17,
IV. 213; Muslim, Fedail 63-4, II. 1884; Taberî, Tarih, III. 226.
46 İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII. 759’da eleştirenlerden sadece Ayyaş b. Ebî Rabia el-Mahzûmî’nin
ismini vermektedir. Hakkİnda bilgi için bkz: İbnu’l-Esir, Usdu’l-Ğâbe, IV. 320-1, no: 4139.
47 Hz. Peygamber, Üsame’yi daha önce de, Cuhayne’nin bir kolu olan Huraka kabilesine göndermişti.
Bkz: Buhârî, Meğazi 45, V. 88; İbn Sa’d, II. 119.
————————————————–
kalmaktaydı. Nihayet peygamberimizin emriyle şal ile başı örtülmüş, ayaklarına da izhır otu konulmuştu.48

4. Erkam b. Ebi’l-Erkam (ö. 55)

İslam’a ilk giren gençlerden biri olan Erkam’ın Safa Tepesi’nin yanındaki evi, Hz. Peygamber ve diğer müslümanlar için adeta bir karargah olmuştu. Hz. Peygamber’e sadakatle bağlanarak evini O’nun emrine verdi. Rasul-i Ekrem, İslam tarihinde “Dâru’l-Erkâm” diye anılacak olan bu evi tebliğ faaliyeti için çok elverişli bularak merkez haline getirdi. Allah Rasulü, ilk zamanlar insanları İslam’a gizlice bu evde davet eder, onlara ibadetleri burada öğretirdi. Müslümanlar, müşriklerin şerrinden korunmak için de bu evde gizlenirlerdi.49
Henüz 17-18 yaşındaki bir gencin, Kabe’nin hemen yanıbaşındaki evini İslam davetine açabilmesi, onun ne denli cesur ve fedakar bir genç olduğunu da göstermektedir.

5. Muaz b. Cebel (ö. 18)

M. 605 yılında Medine’de doğan Muaz aslen Hazrec Kabilesi’ndendir. II. Akabe bey’atında müslüman oldu ve Hz. Peygamber’in yakın ilgisine mazhar oldu. Mekke’nin fethinden sonra Rasulullah onu Mekke’de kendi yerine vekil tayin etti. H. 9. senesinde Tebuk Seferi’nden döndükten sonra da onu Yemen’e vali olarak atadı. Henüz 27 yaşında olan genç valiye, nasıl hükmedeceğine ve insanları nasıl davet edeceğine dair gerekli tavsiyelerde bulundu. Bu, Muaz’ın Hz. Peygamber ile son görüşmeleriydi.

6. Esma bint Ebî Bekr (ö. 73)

İlk müslüman olan genç bayanlardan birisi de Hz. Aişe’nin ablası Esma’dır. Onun adı ilk defa, Hz. Peygamber’in hicret hazırlıklarını sürdürdüğü sırada oynadığı rol dolayısıyla ön plana çıkmıştır. Hicret esnasında Hz. Peygamber ve Ebu Bekr’in üç gün saklandıkları Sevr Mağarasına geceleri yemek taşıyan Esma,
kuşağını ikiye bölerek azık torbasının ağzını bağlamış ve bunun üzerine Allah Rasulü: “Allah bu kuşağın karşılığında cennette sana iki kuşak versin” diye iltifat etmiş, bundan dolayı da “Zâtu’n-Nitâkeyn” (İki kuşaklı) diye anılmıştır. O günlerde Ebu Cehil’in de aralarında bulunduğu bir grup gelerek Esma’ya babasının nerede olduğunu sormuş, “Bilmiyorum!” demesi üzerine Ebu Cehl ona bir tokat vurmuş, bu sebeple de küpeleri yere düşmüştür.50

6. Hz. Aişe (ö. 58)

Gençliğinin ilk sekiz yılını Hz. Peygamber’e eş olarak geçiren Hz. Aişe, dinî ilimleri bizzat Rasul-i Ekrem’den öğrenmişti. İslam’ın öğreticisi olan Hz. Peygamber ile aynı evi paylaştığı ve evi de Mescid’in bitişiğinde olduğu için, O’nun öğretilerinden gece gündüz yararlanmakta, O’nun ders ve sohbetlerini dinlemekte, kavrayamadığı veya merak ettiği yahut bilmediği her bir meseleyi de
hemen O’na sorup öğrenmekteydi. Yine Rasul-i Ekrem de, Hz. Aişe’nin herhangi bir hatasını gördüğü zaman derhal onu uyarmaktaydı.51

Hz. Peygamber’den aldığı feyz sayesinde İslam esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Sünneti nakledip şerhetmekle kalmadı aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî tenkit zihniyetini ortaya koydu. Kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler ifa etti. Rivayet ettiği toplam 2210 hadisle, en çok hadis rivayet eden yedi sahabînin dördüncüsüydü. Kendisinden hadis nakledenlerin sayısı 200’den fazlaydı. Talebelerinden en az dörtte biri bayanlardan
——————————————————-
48 Bkz: Buhârî, Meğazi 17, 26, V. 30-31, 39.
49 Bkz: Önkal Ahmet, Erkam b. Ebü’l-Erkam, DİA, XI. 305.
50 Bkz: Yardım Ali, Esmâ bint Ebü Bekr, DİA, XI. 402-404.
51 Bkz: Süleyman en-Nedvî, Hz. Aişe, (Asr-ı Saâdet içerisinde), ter. Ömer Rıza Doğrul, İstanbul-1978,
III. 278-285’te bu sorular ile uyarılardandan birçoğunu nakletmiştir.
———————————————————
oluşmaktaydı.52 İslamî ilim zihniyetinin pek çok mümessili arasında en müstesnâ yeri, en büyük İslam âlim kadını olan Hz. Aişe işgal etmektedir. Hz. Aişe, sadece hadis nakilcisi değil, aynı zamanda müfessirdir, fakih ve hatibdir. Devrinin Arab tarihi, Ensâb, Şiir ve Tıb sahalarında derin bilgi sahibidir. Rivayet ettiği hadislerin şuuruna ermiş bulunduğu gibi, kendisine ulaşan rivayetleri de, yüksek islami kültürüne göre değerlendirmekte ve râvîleri kim olursa olsun, bunlardan yanlış veya eksik bulduklarını düzeltme vazifesini hakkıyla yerine
getirmektedir.”53

Hz. Peygamber’in sevgili eşi Hz. Aişe, zekası, engin deneyimi ile, her taraftan gelen kadın erkek hemen herkesin, kendisine danıştığı, meseleleri için bilgisine başvurduğu, irşad ve tavsiyelerine kulak verdiği, hatta ailevî problemleri çözdürmek ve ondan dua almak üzere sık sık ziyaret edilen, kendisine hürmet edilen bilge bir anneydi. Kapısı, geçmiş yıllarda karşı saflarda yer almış hasımlara dahi açıktı. Onun evi, ilim, irfan, irşad ve danışma merkezi gibi her gün girip çıkanlarla dolup taşmaktaydı. Bu mütevazi ev, kadın erkek, büyük küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği, varsa soru sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı oldu. Onun bu faaliyetleri sayesinde Medîne, ilim merkezi olmaya devam etti. Orada onun yıllarca süren eğitim ve öğretim faaliyetleri sonunda, İslam ilimlerinin temellerinin atılması ve ilmî hareketin gelişmesi yanında, hadis ve fıkıh sahalarında Medine ekolü teşekkül etti. Gerek Medîne’de ve gerekse her yıl hac için gittiği Mekke’de kendisine sorulan şifâhî sorulara cevap verdiği gibi, muhtelif şehir ve bölgelerden mektupla sorulan soruları da cevapsız bırakmadı.54

1914-1917 yılları arasında Hz. Aişe hakkında ilk defa müstakil ve oldukça doyurucu bir kitap yazan, Hint’li alimlerimizden merhum Nedvî’nin dediği gibi, “Tarihin bütün sayfalarını karıştıracak olursak Hz. Aişe’den başka bütün dinî, ahlakî, siyasî ve medenî meziyetleri şahsında toplamış ve bütün bunların icaplarını yerine getirmiş, ilmî ve amelî bir rehber olmuş bir kadın göremeyiz.”55

7. Berire (ö. 60-64)

İbn Abbas’ın anlattığına göre, Hz. Âişe, cariyesi Berîre’yi âzâd edince, o köle olan kocası Muğis’ten ayrılmayı tercih etti. Eşini çok seven Muğis ayrılmaması için Medine sokaklarında ağlaya ağlaya onun peşinden dolaşıyordu. Nihâyet Muğis, Hz. Peygambere gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü ne olur benim için aracı oluver” demesi üzerine Hz. Peygamber “Ey Berire! Allah’tan kork, o senin hem kocan, hem de çocuğunun babası, ne var ona geri dönsen?” diyerek onu kocasına karşı teşvik etmeye başlamıştı. Bunları dinleyen Berire: “Ey Allah’ın Rasûlü! Emir mi buyuruyorsun? diye sormuş, Hz. Peygamber ise “Ben yalnızca aracılık yapıyorum” cevabını verince o, “Benim ona ihtiyacım yok!” demişti.56 Berire’nin Hz. Peygamberin talebinin, diğer bir ifâde ile ricâsının emir olup olmadığını sorması, onun, Hz. Peygamberin emrine imtisâlin gerekliliğini (bağlayıcılığını) bildiğini gösterir. O, “emir mi buyuruyorsun?” diye sorduğunda, şâyet Hz. Peygamber “evet” deseydi, o nun aracılığını mutlaka kabûl edecekti.57 Rasûlullah’ın ricâsına rağmen, bunun ondan gelen ve uyması gereken bağlayıcı bir emir olmadığını, ayrılmasının şer’î bir hakkı olduğunu,
—————————————————
52 Kendisinden hadis rivayet eden talebelerinin geniş bir listesi için bkz: Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-
Nubelâ, II. 136-9.
53 Hatiboğlu Mehmed, Hazret-i Aişe’nin Hadis Tenkitçiliği, A.Ü.İ.F.D., XIX. 59-61, 72, yıl: 1973.
54 Hz. Aişe’ye mektupla soru sorulmasına misal olarak bkz: Mâlik, 20. Hac 51, I. 340-1; Ahmed,
Musned, VI. 87; Buhârî, el-Edebu’l-Mufred, s. 371, no: 1121, tertib: Kemal Yusuf el-Hût, Beyrut-
1985, II. baskı.
55 Nedvî, a.g.e., III. 425.
56 Abdurrazzâk, VII. 250 no: 13010; Buhârî, Talâk 16, VI. 171-2; Ebû Dâvûd, Talâk 19, no: 2231, II.
670-1; Dârimî, Talâk 15, s. 566; Ahmed, I. 215, 361,VI. 180.
57 Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX. 325.
———————————————
Hz. Peygamberin burada herhangi birisi gibi yalnızca bir aracı konumunda olduğunu öğrenen Berire, kararından vazgeçmemiş ve ondan ayrılmayı yeğlemiştir. Hz. Peygamber onun bu kararlılığını görünce amcası Abbas’a “Ey Abbâs! Muğis’in Berire’ye olan şu sevgisiyle, Berire’nin ona olan bu buğzuna şaşırmıyor musun?”58 diyerek hayretini ifade etmişse de, “Hz. Peygamber’in aracılığını kabul etmemesinden dolayı Berire’yi, ne Rasûlûllah ve ne de Müslümanlar ayıplamışlardır.”59

Hz. Peygamber’in, her türlü soruya ve hak arayışına açık olduğunu çok iyi bilen sahabe, kendi haklarını rahatlıkla arayabiliyorlar, ihtiyaç duydukları her konuda gelip soru sorabiliyorlardı. Nitekim Hz. Aişe’nin naklettiği bir rivayete göre, genç bir kız Rasulullah (s)’a gelerek “Ey Allah’ın Rasulü! Babam, aralarındaki yakınlığı pekiştirmek için beni kardeşinin oğluna nikahladı (ne dersin?)” diye sordu. Hz. Peygamber, bu hususuta kararı kıza bıraktı. Bunun üzerine kız “(Ey Allah’ın Rasulü! Aslında) ben babamın yaptığını onayladım. Fakat ben sadece hanımların evlenecekleri kimseler konusunda babalarının (mutlak bir) yetkisi olmadığını bilmelerini istedim” dedi.60

e. Müslüman Genç Nasıl Olmalı?

1. İnanç
2. Bilinç
3. İbadet
4. İlim
5. Eğitim/Edeb
6. Ahlak
7. İffet
8. Sadakat
9. Emanet
10. Hakkaniyet
11. Basiret
12. Şahsiyet
13. Hizmet
14. Mes’uliyyet
15. Medeniyet
16. Kültür
17. Fedakarlık
——————————————————–
58 Buhârî, Ebû Dâvûd, Dârimi, aynı yerler.
59 Bkz: Ibn Âşûr, Makâsıd, s. 30; Ibnu’l-Kayyim, Zâd, V. 175.
60 Ahmed b. Hanbel, Musned, VI. 136.

çalışmayı PDF indir
http://diyanet.org.uk/yazilar/kd2005berul.pdf

http://66.249.93.104/search?q=cache:WKIKbN1VQ3wJ:diyanet.org.uk/yazilar/kd2005berul.pdf+islam+gen%C3%A7lik+problemleri&hl=tr&ct=clnk&cd=20
—————————————

GENÇLİK ÇAĞI RUH SAĞLIĞI VE RUHSAL SORUNLAR

Yazar: Prof. Dr. Atalay YÖRÜKOĞLU

Gençliğin Tanımı ve Toplumdaki Yeri

Gençlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme, gençlik çağını sonunda bedensel, cinsel ve ruhsal olgunlukla biter. BM Örgütünün tanımına göre genç, 15-25 yaşları arasında, öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu bulunmayan kişidir. Gerçekten gençlik hem toplumsal, hem biyolojik, hem de ruhsal bir kavramdır.

Türk toplumu gerçek anlamda genç bir toplumdur. Nüfusumuzun % 60’ını 25 yaşın altındaki çocuk ve gençler oluşturmaktadır. 50 milyonluk hiç bir Batı ülkesinde nüfus içindeki gençlik kesimi bu kadar büyük değildir.

Ülkemiz gençliği sorunsuz bir gençlik sayılabilir. Çünkü varlıklı toplumların gençlerine özgü hastalıklarına daha tutulmadı. Ülkemizde gençler arasındaki uyuşturucu kullanımı o kadar değildir. Gençlik suçluluğu da nüfusumuza ve genel suçluluk oranına göre düşüktür.

Gençlik yalnız olumsuzlukların toplandığı bir çağ değildir. Gençlik tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, kendini kanıtlama ve kendi kimliğini ortaya koyma çabalarının yaşandığı dönemdir. ARİSTO 2300yıl önce gençliğin özelliklerini çok çarpıcı anlatmıştır. Şöyle ki; tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. Kendilerini içtepilerine kaptırırlar; tutkularının kölesi olurlar. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar. Onura, başarıya, paradan çok değer verirler. Çünkü paraya gereksinimleri olmamıştır. Eli açık ve iyilikseverdirler. Çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar. Çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaç ve hayalleri vardır; çünkü daha yaşamın sillesini yememişlerdir. Koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.

Gençler yanılınca, çok yanılırlar. Sevgide de, nefrette de aşırıya kaçarlar. Her şeyi bildiklerini sanır ve onun için yanlışlarında sonuna kadar direnirler.

Gençlikte Arkadaşlık

Gençlik çağı evden kopma ve topluma açılma çağıdır. Ergenliğe giren bir gence evi dar gelmeye başlar. Ana-babanın öğütlerinden ve karışmalarından usanan genç, kendini dışarı atar. Çünkü soluk alabildiği, özgür davranabildiği yer, dışarı ortamıdır. Evle bağları gevşeyen genç kendini dışarıda bulur. Kendi gibi bağımsızlık arayan, aynı kaygıları yaşayan, benzer bocalamayı yaşayan yaşıtlarına takılır. Evinde anlaşılmadığını, değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını sanan genç için arkadaş kümesi bir kurtuluş, bir sığınaktır.

Gencin sıkı arkadaşlık kurmadan topluma açılması düşünülemez. Bu bakımdan arkadaşlık ilişkileri toplumsal ilişkilere öncülük eder. Arkadaşlarca aranmak, beğenilmek ve benimsenmek, benlik saygısının önemli bir koşuludur. Genç bu ilişkilere girerek zekasıyla, spor ve sanat yetenekleriyle kendini kanıtlar.

Arkadaşlık kurabilmek ve sürdürebilmek başlı başına bir başarı, ruh sağlığının bir ölçüsüdür. Ailesine bağımlı, güvensiz ve sıkılgan bir çocuk okulda başarılı olabilir ama, arkadaşlık kurmada çok yetersiz olabilir. Gençlik çağında, gençlerin ruh hekimlerine başvurma nedenlerinin başında arkadaşsızlık yakınması gelir.

Gençlikte Benlik

Ben, benlik, kişilik çoğunlukla eş anlamlı olarak kullanılan kavramlardır. Kişiyi kişi yapan, başkalarından ayıran duygu, tutum ve davranışların tümünün örgütlenmiş bütünlüğünü anlatır. Her insanın ulaşmak istediği bir benlik vardır. Kişi özlediği, kendine yakıştırdığı bu ideal benlik kavramını geliştirmeye çabalar. İdeal bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman ideal ben, bir düş, bir özlem olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa, kişi mutsuz olur. İdeal benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi bunalıma düşer, kavramını geliştirmeye çabalar. İdeal bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman ideal ben, bir düş, bir özlem olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa kişi mutsuz olur. İdeal benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi bunalıma düşer. Kendi kendinden beklentisi çok yüksek olan kişi, genellikle bilinçdışı dürtülerin ve tutkuların buyruğundan çıkmayan kişidir.

Gençlikte Kimlik Karmaşası

Kimlik karmaşasına giren gençler, kendilerine belli bir yön veremeyen bir yerde kök salamayan gençlerdir. ERİKSON (1968) kimlik karmaşasını yaşayan genci şöyle tanımlar:

İnsanlara yaklaşma ve sıkı ilişkiler kurmada başarısızlık gösterir ve bunun sonucu yalnızlık çeker. Uygun olmayan rastgele kişilerle arkadaşlık eder. Çalışamama, kendini bir işe verememe, dikkatini toplama güçlüğü belirgindir. Yarışmadan kaçar ve yeteneklerine uymayan işlerde kendini tüketir. Ailenin ve toplumun onaylamadığı rollere girer. Ters ya da olumsuz kimliğe bürünür.

Kimlik karmaşasında kurtulmak için gençler değişik yollara başvururlar. Dış ülkelere göçüp yerleşerek, uyruk değiştirerek, din değiştirerek kendilerine yeni bir kimlik bulmaya çalışırlar.

Toplum içinde bir yer edinemeyen, kök salamayan ve geleceğinden de umudu kesilen genç, topluma sırt çevirebilir. Çocukluğundaki kötü örneklere dönüş yapar. ‘Madem ben sizi istediğiniz gibi olamıyorum, öyleyse istemediğiniz gibi olacağım’ der. Sınıfını, uyruğunu, dinini, ülkesini, yetiştiği ortamın tüm değer yargılarını yadsıyabilir.

Kimi genç de, topluma sırt çevirmek yerine topluma meydan okuyarak olumsuz kimliğini kanıtlamaya çalışabilir. Şiddet eylemcileri, teröristler bunlara örnek gösterilebilir. Bunlar içinde en çarpıcı örnek, hiç şüphesiz ki MEHMET ALİ AĞCA’dır. Zemzem kuyusuna işeyerek üne kavuşan insan gibi, o da değer verilen insanları öldürerek ünlü kişiler arasına girmiştir.

Aile Tiplerine Göre Çocuğa Verilen Önem

ÇOK SEVEN-KOLLAYAN, GEVŞEK DİSİPLİNLİ AİLE

Çocuğa büyük sevgiyle bağlanmışlar, tam benimsemişler. Çok sıcak verici ancak çok koruyucu ve kollayıcıdırlar. Tüm yaşamları çocuğa göre düzenlenmiştir. Yalnız çocuk için yaşıyor gibidirler; bir dediğini iki etmezler.

SIKI DİSİPLİNLİ, SEVECEN AİLE

Bu aileler de çocuklarına karşı sevecen, ilgili ve düşkündürler. Çocuğun tüm maddesel ve ruhsal gereksinimlerini karşılarlar. Çocuğun sağlığı ve öğrenimi için hiçbir özveriden kaçınmazlar.

BASKICI-İTİCİ SEVGİSİZ AİLE

Gence bu ailelerde küçükten beri yeterli sevgi ve sevecenlik gösterilmemiştir. Aile ortamı gergin, ilişkiler düşmancadır. Bol eleştiri, azar, aşağılama ve dayak vardır.

SEVGİSİ YETERSİZ, DİSİPLİNLİ GEVŞEK AİLE

Bu aileler çocuğa karşı ilgisiz, ruhsal gereksinimlerine karşı duyarsızdırlar. Çocuk ayak altında dolaşmadıkça, ağlamadıkça ya da bir muzırlık yapmadıkça ilgilenmezler.

PARÇALANMIŞ AİLEDE GENÇ

Ölüm veya ayrılık nedeniyle bölünmüş ailelerde büyüyen çocukların gençlik çağında çok değişik uyum sorunları ortaya çıkabilir. Çocukluğu babasız geçmiş bir genç erkek, genellikle bir genç kızdan daha çok sorunlarla karşılaşır.

SEVEN, BENİMSEYEN, DEMOKRATİK AİLE

Çağdaş bir ailedir. Ana-baba arasında saygı vardır. Sorunlar buyruklarla değil, konuşarak çözümlenir. Evde gerginlik yerine, ılımlı bir hava vardır.

GELENEKSEL, ATAERKİL AİLE

Geleneksel Türk ailesinde babanın tartışılmaz, salt otoritesi vardır. Evde ilk ve son sözü söyleyen babadır. Babayla çocuk arasında korkuyla karışık saygılı bir uzaklık vardır.

Ruhsal Hastalık Kavramı

Ruhsal hastalık, insanın duygu, düşünce ve davranışlarında olağan dışı sapmaların aykırılıkların bulunmasıdır diye tanımlanabilir.

Ruhsa hastalık belirtileri rahatsız edici, acı verici, kişiyi ve çevresini mutsuz eden türden belirtilerdir. Kişinin uyumunu bozar, ilişkilerini sarsar, çalışmasını etkiler.

Nevrozlar

BUNALTI NEVROZU

Bunaltı sürekli olabildiği gibi, yoğun biçimde nöbet nöbet de gelebilir. Bunaltı nöbeti geçiren bir kimse belirsiz bir korku içindedir. İçi daralır, sık sık solur, soğuk soğuk terler döker, göğüs sıkışır, boğazında lokma kalmış gibi bir tıkanma duyar, çarpıntısı vardır.

Çocuklukta yaşanan bunaltının en önemli nedenlerinden biri ana-babadan ayrılma, ana-babayı yitirme durumlarıdır.

FOBİK NEVROZ

Saçma, abartılmış ve gerçeğe uymayan korkulara fobi adı verilir. Korku, benliğin sağlıklı bir tepkisidir. Kişiyi tehlikelere karşı uyarır ve önlem almasını, korunma yolları aramasını sağlar. Fobik kişi, benliği tehlikeye sokmayan durum ve nesneler karşısında korkuya ve paniğe kapılır. Köpekten korkan bir kimse bir yavru köpek yanından geçse bile, dizinin bağı çözülebilir. dokunmak ya da kucağına almak ise paniğe kapılabilir.

HİSTERİK NEVROZ

Hasta, hiçbir organik bozukluğu olmadığı halde birden bacaklarının tutmadığından, ellerini kollarını oynatamadığından yakınır. Sanki birden felç olmuş gibidir. Ancak sinirlerde ve kaslarda bir bozukluk yoktur. Gündüz kolunu-bacağını oynatamayan hasta, uykudayken serbestçe oynatır.

OBSESİF-KOMPULSİF NEVROZ

Kişi, düşüncesinin saçma olduğunu bilir. Ama bunaltı çekmekten kendini alıkoyamaz. Aklından kovmaya çalışır ama başaramaz. Örneğin, bir anne yeni doğan çocuğu ile ilgili olarak aklından geçen ‘Ya çocuğumu boğarsam. Ya elimdeki bıçağı çocuğuma saplarsam’ gibi düşünceden çok büyük sıkıntı duyar.

DEPRESİF NEVROZ

Depresyon genel bir çöküntü durumudur. Depresyona giren bir kişi yaşama sevincini yitirir. Sürekli üzgün. kederli, isteksiz ve yorgundur. Günlük işler ona büyük bir yük gibi gelir. Yaptığı işten tat almaz. Gülmeyi unutmuş gibidir. Canı konuşmak istemez.

Psikozlar

ŞİZOFRENİ

Şizofreni, genç yaşlarda başlayan düşünce, duygu ve davranışlardaki ağır bozukluklarla birlikte giden, kişinin ruhsal dengesini ve uyumunu bozan bir psikozdur. Genellikle ergenlik çağı ile 45 yaş arasında ortaya çıkar. En yaygın psikoz türüdür. Hastaneye başvuranların % 20’sini oluşturur.

MANİK-DEPRESİF PSİKOZ

Hasta, depresyona girdiği zaman, tam bir çöküntü içinde görünür. Yemez-içmez, uyumaz; insanlardan kaçar. Bezgin, üzgün ve elemlidir. Çalışma gücünü yitirmiştir. Hasta, suçluluk duygusu çeker. Öyle ki hasta ikinci Dünya Savaşı’nın kendi yüzünden çıktığını söyleyecek kadar gerçekten kopabilir.

Ruhsal Tedavi

Ruhsal tedavi (Psikoterapi) ruhsal bozuklukları konuşma yoluyla düzeltmeyi ve iyileştirmeyi amaçlayan tedavi biçimidir. En yoğun tedavi biçimi Psikanaliz’dir. Bu tedavide hasta divana uzanarak değil, hekimle yüzyüze konuşarak tedavi edilir.

Hastanın beklentileriyle hekimin amaçları çelişiyor, tedavi süreci verimli olmaz. İyi bir arkadaşla dertleşme, sorunlarını paylaşma ve dayanışma bir ölçüde ruhsal tedavidir. Hekimin hastasını tanımasından daha önemlisi hastanın kendi kendini tanımasıdır. Hastanın yardım almaya istekli ve işbirliğine yatkın olması, ruhsal tedavide ön koşuldur. Hekimlikte hastanın isteğine karşın tedavi uygulanamaz.

Gençlerle ruhsal tedavi sürdürülürken, ana-babalarla düzenli ya da belli aralıklarla görüşmeler yapmak gerekir. Genç, ana-babası arasında kalırsa, tedavinin etkisi olmaz. Örneğin tutucu bir aileden gelen bir genci, daha bağımsız davranmaya yöneltmek, gençle ana-babanın daha çok çatışmasına yol açar. Böyle bir durumda tedavi son bulur.

http://www.yuksekhedef.com/kozet/index.html
——————————————————

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm
————————————————————————–

GENÇLİK ÇAĞI RUH SAĞLIĞI VE RUHSAL SORUNLAR

Yazar: Prof. Dr. Atalay YÖRÜKOĞLU

Gençliğin Tanımı ve Toplumdaki Yeri

Gençlik, çocuklukla erişkinlik arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve yaşama hazırlık dönemidir. Ergenlikle başlayan hızlı büyüme, gençlik çağını sonunda bedensel, cinsel ve ruhsal olgunlukla biter. BM Örgütünün tanımına göre genç, 15-25 yaşları arasında, öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu bulunmayan kişidir. Gerçekten gençlik hem toplumsal, hem biyolojik, hem de ruhsal bir kavramdır.

Türk toplumu gerçek anlamda genç bir toplumdur. Nüfusumuzun % 60’ını 25 yaşın altındaki çocuk ve gençler oluşturmaktadır. 50 milyonluk hiç bir Batı ülkesinde nüfus içindeki gençlik kesimi bu kadar büyük değildir.

Ülkemiz gençliği sorunsuz bir gençlik sayılabilir. Çünkü varlıklı toplumların gençlerine özgü hastalıklarına daha tutulmadı. Ülkemizde gençler arasındaki uyuşturucu kullanımı o kadar değildir. Gençlik suçluluğu da nüfusumuza ve genel suçluluk oranına göre düşüktür.

Gençlik yalnız olumsuzlukların toplandığı bir çağ değildir. Gençlik tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, kendini kanıtlama ve kendi kimliğini ortaya koyma çabalarının yaşandığı dönemdir. ARİSTO 2300yıl önce gençliğin özelliklerini çok çarpıcı anlatmıştır. Şöyle ki; tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. Kendilerini içtepilerine kaptırırlar; tutkularının kölesi olurlar. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar. Onura, başarıya, paradan çok değer verirler. Çünkü paraya gereksinimleri olmamıştır. Eli açık ve iyilikseverdirler. Çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar. Çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaç ve hayalleri vardır; çünkü daha yaşamın sillesini yememişlerdir. Koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.

Gençler yanılınca, çok yanılırlar. Sevgide de, nefrette de aşırıya kaçarlar. Her şeyi bildiklerini sanır ve onun için yanlışlarında sonuna kadar direnirler.

Gençlikte Arkadaşlık

Gençlik çağı evden kopma ve topluma açılma çağıdır. Ergenliğe giren bir gence evi dar gelmeye başlar. Ana-babanın öğütlerinden ve karışmalarından usanan genç, kendini dışarı atar. Çünkü soluk alabildiği, özgür davranabildiği yer, dışarı ortamıdır. Evle bağları gevşeyen genç kendini dışarıda bulur. Kendi gibi bağımsızlık arayan, aynı kaygıları yaşayan, benzer bocalamayı yaşayan yaşıtlarına takılır. Evinde anlaşılmadığını, değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını sanan genç için arkadaş kümesi bir kurtuluş, bir sığınaktır.

Gencin sıkı arkadaşlık kurmadan topluma açılması düşünülemez. Bu bakımdan arkadaşlık ilişkileri toplumsal ilişkilere öncülük eder. Arkadaşlarca aranmak, beğenilmek ve benimsenmek, benlik saygısının önemli bir koşuludur. Genç bu ilişkilere girerek zekasıyla, spor ve sanat yetenekleriyle kendini kanıtlar.

Arkadaşlık kurabilmek ve sürdürebilmek başlı başına bir başarı, ruh sağlığının bir ölçüsüdür. Ailesine bağımlı, güvensiz ve sıkılgan bir çocuk okulda başarılı olabilir ama, arkadaşlık kurmada çok yetersiz olabilir. Gençlik çağında, gençlerin ruh hekimlerine başvurma nedenlerinin başında arkadaşsızlık yakınması gelir.

Gençlikte Benlik

Ben, benlik, kişilik çoğunlukla eş anlamlı olarak kullanılan kavramlardır. Kişiyi kişi yapan, başkalarından ayıran duygu, tutum ve davranışların tümünün örgütlenmiş bütünlüğünü anlatır. Her insanın ulaşmak istediği bir benlik vardır. Kişi özlediği, kendine yakıştırdığı bu ideal benlik kavramını geliştirmeye çabalar. İdeal bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman ideal ben, bir düş, bir özlem olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa, kişi mutsuz olur. İdeal benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi bunalıma düşer, kavramını geliştirmeye çabalar. İdeal bene yaklaştıkça mutlu olur. Kimi zaman ideal ben, bir düş, bir özlem olarak kalır. İdeal benliğe ulaşamazsa kişi mutsuz olur. İdeal benliğin gerçek dışı olduğu durumlarda kişi bunalıma düşer. Kendi kendinden beklentisi çok yüksek olan kişi, genellikle bilinçdışı dürtülerin ve tutkuların buyruğundan çıkmayan kişidir.

Gençlikte Kimlik Karmaşası

Kimlik karmaşasına giren gençler, kendilerine belli bir yön veremeyen bir yerde kök salamayan gençlerdir. ERİKSON (1968) kimlik karmaşasını yaşayan genci şöyle tanımlar:

İnsanlara yaklaşma ve sıkı ilişkiler kurmada başarısızlık gösterir ve bunun sonucu yalnızlık çeker. Uygun olmayan rastgele kişilerle arkadaşlık eder. Çalışamama, kendini bir işe verememe, dikkatini toplama güçlüğü belirgindir. Yarışmadan kaçar ve yeteneklerine uymayan işlerde kendini tüketir. Ailenin ve toplumun onaylamadığı rollere girer. Ters ya da olumsuz kimliğe bürünür.

Kimlik karmaşasında kurtulmak için gençler değişik yollara başvururlar. Dış ülkelere göçüp yerleşerek, uyruk değiştirerek, din değiştirerek kendilerine yeni bir kimlik bulmaya çalışırlar.

Toplum içinde bir yer edinemeyen, kök salamayan ve geleceğinden de umudu kesilen genç, topluma sırt çevirebilir. Çocukluğundaki kötü örneklere dönüş yapar. ‘Madem ben sizi istediğiniz gibi olamıyorum, öyleyse istemediğiniz gibi olacağım’ der. Sınıfını, uyruğunu, dinini, ülkesini, yetiştiği ortamın tüm değer yargılarını yadsıyabilir.

Kimi genç de, topluma sırt çevirmek yerine topluma meydan okuyarak olumsuz kimliğini kanıtlamaya çalışabilir. Şiddet eylemcileri, teröristler bunlara örnek gösterilebilir. Bunlar içinde en çarpıcı örnek, hiç şüphesiz ki MEHMET ALİ AĞCA’dır. Zemzem kuyusuna işeyerek üne kavuşan insan gibi, o da değer verilen insanları öldürerek ünlü kişiler arasına girmiştir.

Aile Tiplerine Göre Çocuğa Verilen Önem

ÇOK SEVEN-KOLLAYAN, GEVŞEK DİSİPLİNLİ AİLE

Çocuğa büyük sevgiyle bağlanmışlar, tam benimsemişler. Çok sıcak verici ancak çok koruyucu ve kollayıcıdırlar. Tüm yaşamları çocuğa göre düzenlenmiştir. Yalnız çocuk için yaşıyor gibidirler; bir dediğini iki etmezler.

SIKI DİSİPLİNLİ, SEVECEN AİLE

Bu aileler de çocuklarına karşı sevecen, ilgili ve düşkündürler. Çocuğun tüm maddesel ve ruhsal gereksinimlerini karşılarlar. Çocuğun sağlığı ve öğrenimi için hiçbir özveriden kaçınmazlar.

BASKICI-İTİCİ SEVGİSİZ AİLE

Gence bu ailelerde küçükten beri yeterli sevgi ve sevecenlik gösterilmemiştir. Aile ortamı gergin, ilişkiler düşmancadır. Bol eleştiri, azar, aşağılama ve dayak vardır.

SEVGİSİ YETERSİZ, DİSİPLİNLİ GEVŞEK AİLE

Bu aileler çocuğa karşı ilgisiz, ruhsal gereksinimlerine karşı duyarsızdırlar. Çocuk ayak altında dolaşmadıkça, ağlamadıkça ya da bir muzırlık yapmadıkça ilgilenmezler.

PARÇALANMIŞ AİLEDE GENÇ

Ölüm veya ayrılık nedeniyle bölünmüş ailelerde büyüyen çocukların gençlik çağında çok değişik uyum sorunları ortaya çıkabilir. Çocukluğu babasız geçmiş bir genç erkek, genellikle bir genç kızdan daha çok sorunlarla karşılaşır.

SEVEN, BENİMSEYEN, DEMOKRATİK AİLE

Çağdaş bir ailedir. Ana-baba arasında saygı vardır. Sorunlar buyruklarla değil, konuşarak çözümlenir. Evde gerginlik yerine, ılımlı bir hava vardır.

GELENEKSEL, ATAERKİL AİLE

Geleneksel Türk ailesinde babanın tartışılmaz, salt otoritesi vardır. Evde ilk ve son sözü söyleyen babadır. Babayla çocuk arasında korkuyla karışık saygılı bir uzaklık vardır.

Ruhsal Hastalık Kavramı

Ruhsal hastalık, insanın duygu, düşünce ve davranışlarında olağan dışı sapmaların aykırılıkların bulunmasıdır diye tanımlanabilir.

Ruhsa hastalık belirtileri rahatsız edici, acı verici, kişiyi ve çevresini mutsuz eden türden belirtilerdir. Kişinin uyumunu bozar, ilişkilerini sarsar, çalışmasını etkiler.

Nevrozlar

BUNALTI NEVROZU

Bunaltı sürekli olabildiği gibi, yoğun biçimde nöbet nöbet de gelebilir. Bunaltı nöbeti geçiren bir kimse belirsiz bir korku içindedir. İçi daralır, sık sık solur, soğuk soğuk terler döker, göğüs sıkışır, boğazında lokma kalmış gibi bir tıkanma duyar, çarpıntısı vardır.

Çocuklukta yaşanan bunaltının en önemli nedenlerinden biri ana-babadan ayrılma, ana-babayı yitirme durumlarıdır.

FOBİK NEVROZ

Saçma, abartılmış ve gerçeğe uymayan korkulara fobi adı verilir. Korku, benliğin sağlıklı bir tepkisidir. Kişiyi tehlikelere karşı uyarır ve önlem almasını, korunma yolları aramasını sağlar. Fobik kişi, benliği tehlikeye sokmayan durum ve nesneler karşısında korkuya ve paniğe kapılır. Köpekten korkan bir kimse bir yavru köpek yanından geçse bile, dizinin bağı çözülebilir. dokunmak ya da kucağına almak ise paniğe kapılabilir.

HİSTERİK NEVROZ

Hasta, hiçbir organik bozukluğu olmadığı halde birden bacaklarının tutmadığından, ellerini kollarını oynatamadığından yakınır. Sanki birden felç olmuş gibidir. Ancak sinirlerde ve kaslarda bir bozukluk yoktur. Gündüz kolunu-bacağını oynatamayan hasta, uykudayken serbestçe oynatır.

OBSESİF-KOMPULSİF NEVROZ

Kişi, düşüncesinin saçma olduğunu bilir. Ama bunaltı çekmekten kendini alıkoyamaz. Aklından kovmaya çalışır ama başaramaz. Örneğin, bir anne yeni doğan çocuğu ile ilgili olarak aklından geçen ‘Ya çocuğumu boğarsam. Ya elimdeki bıçağı çocuğuma saplarsam’ gibi düşünceden çok büyük sıkıntı duyar.

DEPRESİF NEVROZ

Depresyon genel bir çöküntü durumudur. Depresyona giren bir kişi yaşama sevincini yitirir. Sürekli üzgün. kederli, isteksiz ve yorgundur. Günlük işler ona büyük bir yük gibi gelir. Yaptığı işten tat almaz. Gülmeyi unutmuş gibidir. Canı konuşmak istemez.

Psikozlar

ŞİZOFRENİ

Şizofreni, genç yaşlarda başlayan düşünce, duygu ve davranışlardaki ağır bozukluklarla birlikte giden, kişinin ruhsal dengesini ve uyumunu bozan bir psikozdur. Genellikle ergenlik çağı ile 45 yaş arasında ortaya çıkar. En yaygın psikoz türüdür. Hastaneye başvuranların % 20’sini oluşturur.

MANİK-DEPRESİF PSİKOZ

Hasta, depresyona girdiği zaman, tam bir çöküntü içinde görünür. Yemez-içmez, uyumaz; insanlardan kaçar. Bezgin, üzgün ve elemlidir. Çalışma gücünü yitirmiştir. Hasta, suçluluk duygusu çeker. Öyle ki hasta ikinci Dünya Savaşı’nın kendi yüzünden çıktığını söyleyecek kadar gerçekten kopabilir.

Ruhsal Tedavi

Ruhsal tedavi (Psikoterapi) ruhsal bozuklukları konuşma yoluyla düzeltmeyi ve iyileştirmeyi amaçlayan tedavi biçimidir. En yoğun tedavi biçimi Psikanaliz’dir. Bu tedavide hasta divana uzanarak değil, hekimle yüzyüze konuşarak tedavi edilir.

Hastanın beklentileriyle hekimin amaçları çelişiyor, tedavi süreci verimli olmaz. İyi bir arkadaşla dertleşme, sorunlarını paylaşma ve dayanışma bir ölçüde ruhsal tedavidir. Hekimin hastasını tanımasından daha önemlisi hastanın kendi kendini tanımasıdır. Hastanın yardım almaya istekli ve işbirliğine yatkın olması, ruhsal tedavide ön koşuldur. Hekimlikte hastanın isteğine karşın tedavi uygulanamaz.

Gençlerle ruhsal tedavi sürdürülürken, ana-babalarla düzenli ya da belli aralıklarla görüşmeler yapmak gerekir. Genç, ana-babası arasında kalırsa, tedavinin etkisi olmaz. Örneğin tutucu bir aileden gelen bir genci, daha bağımsız davranmaya yöneltmek, gençle ana-babanın daha çok çatışmasına yol açar. Böyle bir durumda tedavi son bulur.

http://www.yuksekhedef.com/kozet/index.html
——————————————————

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm
————————————————————————–

İNSAN PROBLEMLERİNE KUR’ÂNÎ ÇÖZÜMLER

Yrd. Doç. Dr. Muhittin Akgül 1

Yeryüzünün en mükemmel varlığı olarak yaratılan insan, pek çok şeye de muhtaç bir yapıya sahiptir. O, kendisine verilen ve aynı zamanda büyük bir kıymeti hâiz olan aklıyla her zaman ve her şeyi bilme keyfiyetinden uzaktır. Öteden beri aklın her şeyi çözüp-çözemeyeceği konusu tartışılmışsa da, umûmi kanâat onun, her zaman için doğruyu bulamayacağı merkezinde olmuştur. Onun bu özelliğinden dolayıdır ki, Yüce Yaratıcı, insanlığın başlangıcından itibaren farklı dönemlerde peygamberler ve peygamberlerin uygulayacakları prensipleri ihtiva eden kitaplar göndermiş, böylelikle insanlar, dünya ve ukbâ saâdetini en mükemmel şekilde elde etme imkânına kavuşmuşlardır.

Bir mamulü en iyi bilen onu yapandır. İnsanı yaratan ve ona insanlık vasıflarını veren Yaratıcının, en ince noktasına kadar onun ihtiyaçlarını da bilmesi gâyet normaldir ve doğal olan da böyle olmasıdır. İnsanın sonsuz ihtiyaçları, ebede kadar giden istekleri, çözümsüz gibi gözüken problemleri vardır. İnsanın iki cihan saâdetinin yol göstericiliğini yapan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Saâdet ve mutluluğun anahtarı ondadır. O, her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve şaşkınlıklara götüren problemlerimizi çözüme kavuşturup halletmeseydi, bütün bu bilinmezler karşısında şaşıracak ve ne yapacağımızı bilemez hale gelecektik. Kur’ân öyle bir ışık kaynağıdır ki, kendisine gönül verip arkasında gidenlerin ruhlarında hürriyet düşüncesi, adâlet anlayışı, kardeşlik ruhu ve başkaları için yaşama arzusunu uyandırmış, etten-kemikten varlıklara melekleşme yolunu öğretmiş, onlara her iki dünyada mutluluğa götürecek yolları göstermiş ve kapılar açmıştır. Kur’ân, insana dünyada yükselmenin bütün yollarını göstermiş ve böylece onun, insan-ı kâmil olma çizgisini yakalamasını istemiştir.

Kur’ân, insana insanca yaşamayı öğretir. Bu dünyada yaşarken, insanın kendisiyle, ailesiyle, içinde bulunduğu toplumla iyi münasebetler içinde bulunmasını, böylelikle huzurlu bir yaşam geçirmesini ve öldükten sonraki hayatını da unutmamasını tembih eder. Dolayısıyla her insanın önüne çıkması muhtemel, gündelik hayatta başlarına gelen problemleri en iyi bir şekilde çözmek için anahtarlar önerir. Önemli olan Kur’ân’ın bu anahtarlarını kullanıp, içindeki hazineleri insanlığa sunmaktır. Başlangıçtan günümüze Kur’ân’la meşgul olan herkes bu anlamda insanların meselelerine cevaplar aramış ve çözüm yolları bulmaya çalışmıştır. Ancak Kur’ân, evrensel bir kitap olduğu için, her dönemdeki insanın ihtiyacına göre yeniden ele alınmalı, incelenmeli ve tefsir edilmelidir. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamış, en önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış ve en güzelini insanlara sunmuştur. Kısacası düşünen, anlayan, ve kavrayabilen için Kur’ân’da her şey vardır dersek mübâlağa etmiş olmayız. Meselâ inançla ilgili hususlar, insanın aslâ vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatları genişçe ele alınmıştır. 2 Ayrıca ibâdete yalnızca Allah’ın lâyık olduğu vurgulanmış, 3 meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma emredilmiştir, 4 öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir. 5 Namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerle ilgili esaslar belirtilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl-haram olan şeyler belirtilmiş, 6 alış-verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş, 7 yetimler ve onların vâsileriyle ilgili hükümler belirtilmiş, 8 evlilik, mehir, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Bazı suçlara uygulanacak olan cezâlar açıklanmış, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezâsı, 9 hatâen öldürmedeki cezâ, 10 yol kesenlere verilecek cezâ, 11 hırsızlık cezâsı, 12 zina cezası, 13 iffetli kadınlara zina isnadı cezası 14 gibi müeyyideler konulmuştur. İnsanların arası bozulduğunda takip edecekleri yol belirtilmiş, 15 âilevî problemlerle ilgili çözüm yolları sunulmuş, 16 müslümanların gayr-ı müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki münasebetler, 17 savaş esnasındaki münasebetler, 18 devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma, 19 düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama, 20 müste’men(mülteci)in durumu, 21 savaş esirlerine uygulanacak muâmele, 22 antlaşma hükümleri 23 gibi şeyler üzerinde durulmuştur.

Ayrıca akrabalara nasıl davranılacağı, 24 kötülüğün iyilikle savılacağı, 25 affetmenin güzel bir haslet olduğu, 26 doğruluğa teşvik, 27 emânete saygılı olma, 28 adâlete teşvik, 29 mütevâzi olup, kibir ve çalımdan kaçınma, 30 alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı, 31 sû-i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma, 32 başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli olan prensipler, 33 kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet, 34 misafirlikle ilgili kurallar 35 gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. İşlenen bütün konular, insanların yaşamlarında şu veya bu ölçüde mutlaka önlerine çıkacak meseleler özelliğine sahiptir. Dolayısıyla insanların, ihtiyaç duyacakları çözümler noktasında Kur’ân’dan müstağnî kalmaları mümkün değildir.

İşte bu bildiride son asrın büyük âlimlerinden Bedîüzzaman Said Nursî’nin Kur’ân-ı Kerîm’den insanların problemlerine getirmiş olduğu çözümler üzerinde durmaya gayret edeceğiz. Ancak hemen şunu belirtelim ki, bu sınırlı bildiride bu çözümlerin hepsini saymak imkânsızdır. Zira eserlerinde ele aldığı konuların hepsini Kur’ân’ın herhangi bir âyetiyle telif etmek mümkündür. Yani o, bütün problemlere çözümler getirirken en geniş anlamda Kur’ân’dan istifade etmiş ve gerçekleri bu doğrultuda ortaya koymuştur. Onun bu konudaki şu veciz sözü de bunun bir göstergesidir: “Elde Kur’ân gibi bir mûcize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâit görünür. Elde Kur’ân gibi bir bürhân-ı hakîkat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?” 36 Biz de bu bildiride Saîd Nursî’nin insanların bazı sosyal problemleriyle ilgili olarak ele alıp sunduğu çözümleri inceleyeceğiz. Evvelâ, insanların hayatlarında mutlaka karşılaştıkları gıybet ve hased meselesini ele alıp, daha sonra, toplumsal hayatın katmanlarını teşkil eden çocukların, gençlerin ve ihtiyarların problemlerine getirdiği çözümler üzerinde duracağız.

1. GIYBET

Bir kişinin ayıp ve kusurunu o yokken arkasından söylemek 37 şeklinde tarif edilen gıybet, ferdi ve cemiyeti zehirleyen bir zehir ve ruh hastalığıdır. İnsan, yüce bir varlıktır. Allah’ın yeryüzünde değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı bir konumdadır. İnsanın bizzat kendisi değerli olduğu gibi, şânı, şerefi ve haysiyeti de değerli ve üstündür. Hangi şekilde olursa olsun, onun tahkir edilmesi, ayıplanması, kusurlarının veya duyulmasını istemediği fiillerinin sağa sola taşınması da yasaklanmıştır. Böyle bir davranış içine girilmemesi için bunu yapanlar Yüce Yaratıcı tarafından “veyl” (yazıklar olsun!) ifadesiyle kınanmıştır:

“Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline!” 38

Başkalarını ayıplamamak, onların aleyhinde konuşmamak ve böylece insanların kendisinden emin olduğu bir konumda bulunmak o kadar değerli bir makam sayılmıştır ki, Hz. Peygamber, insanların Müslümanca en fazîletli olanının, insanların elinden ve dilinden emniyette bulunduğu kimse olduğunu, 39 iki çene ve iki apış arası konusunda söz verip sözünü yerine getirene cennette kefil olacağını 40 bildirmiştir. Evet Müslümanın nazarında elle yapılan tecâvüz ile gıybet, bühtan, tahkîr, tezyif gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Zira birisi onun maddi yönünü zedelemekte ise, diğeri de mânevî yönünü yıpratmaktadır. Hz. Peygamber Mi’rac’a çıktığında orada bir kavmin yanından geçerken, onların demirden tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini yırtıp kanattıklarını görünce, Cibril’e bunun sebebini sormuş, o da bunların, insanları çekiştiren ve onların gizliliklerini ortaya çıkaran kimseler olduğunu söylemiştir. 41

Önemine binaendir ki, Kur’ân ve sünnette gıybet üzerinde böylesine önemle durulmuş, çirkinlikleri belirtilmiş ve inananların bu kötülükten uzak durmaları istenmiştir. Bediüzzaman Said Nursî, insanlardaki bu kötü sıfatın çirkinliğini Kur’ân’ın bu konuyla ilgili şu âyetini delil getirerek açıklamıştır:

“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.” 42

“Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” 43 âyetinde zemmi (gıybeti), altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki:

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. İşte birincisi hemze ile der: (Âyâ) sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

İkincisi: “yuhibbu = hoşlanır” lafzı ile der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

Üçüncüsü: “Ehadüküm = sizden biri” kelimesiyle der: Cemaâtten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Dördüncüsü: “En ye’küle lahmen = etini yemekten” kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalama işini yapıyorsunuz?

Beşincisi: “Ehîhi = kardeşinin” kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı: “Meyten = ölü” kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor? Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak! Nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe gıybeti zemmetmekle i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder. 44

Nursî gıybeti, kinci, hasetçi ve inatçı kimselerin en çok kullandıkları alçak bir silah olarak kabul eder ve izzet-i nefis sahibi olan birisinin bu pis silaha tenezzül etmemesi gerektiğini belirtir. 45 Bediüzzaman Saîd Nursî, gıybet ile siyaset ve politika arasında ilginç bir ilişki kurmuş, büyük ölçüde kendi dönemindeki siyasetin gıybet üzerine oturtulduğunu ifade etmiştir. O bununla ilgili olarak şöyle demektedir: İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi: “..Hiçbir kimse başkasının günahını taşımaz..” 46 âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ûl olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik taraftarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, taraftarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’misile mecbur ediliyor. Bu ise içtimâi hayatı tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. 47

Günümüz insanlarının pek çoğu gıybet olarak yaptıkları davranışlarını gıybet saymama gibi büyük bir hataya düşmektedirler. Bu kişiler, hakkında konuştukları insanların, bizzat yaptıkları davranışlarını dile getirdiklerini, dolayısıyla bunun da bir gıybet olmadığını iddia etmektedirler. Halbuki İslâma göre asıl gıybet de zaten budur. Şayet başkalarının yapmadıkları, yaptı şeklinde gösteriliyorsa, bunun adı gıybet değil iftiradır. Ebû Hureyre’nin rivâyetine göre, Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:

“Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” Onlar: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dediler. Bunun üzerine:

“Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” açıklamasını yaptı. Orada bulunan bir adam:

“Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)” dedi. Hz. Peygamber:

“Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada bulundun demektir.” 48 buyurdular.

Gıybetin ölçüsünü de: “Gıybet edilen adam hâzır olsa ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.” 49 şeklinde belirten Said Nursî, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, gıybetin de sâlih amelleri tükettiğini, 50 bunun için gıybetten uzak durulması gerektiğini, şayet istemeyerek de olsa gıybeti yapanın veya onu dinleyenin “Allah’ım! Bizi ve gıybet ettiklerimizi bağışla!” deyip, ayrıca gıybet ettiği kişiyle karşılaştığında da hakkını helâl ettirmesi gerektiğini belirtir ki 51 bu ölçüleri göz önüne alan birisinin kolay kolay gıybet denilen bu kötü davranışa girişmesi mümkün değildir.

2. HASED

Hased, bir insanın başkasında bulunan nimet ve faziletin alınıp kendisine verilmesini temenni etmesi, 52 yahut başkasında bulunan herhangi bir üstünlüğün, meziyetin veya nimetin yok olmasını yahut da onda olmayıp sadece kendisinde bulunmasını arzu etmesidir. Aslında herkesin fıtratında belli oranda hased duygusu vardır. Aynı zamanda bu duygu tam yerinde ve ölçülü bir şekilde kullanıldığı zaman, insanların ilerlemesinde büyük bir rol oynar ki buna da gıpta denir. Gıptada, başkasının elinde bulunan bir üstünlüğün ondan gitmesini temenni yoktur; aksine aynı nimetin başkasında bulunduğu gibi kendisinde de bulunmasını istemek vardır.

Hasedde aslolan mânâ bir nimetin, bir faziletin, bir olgunluğun sahibinden yok olmasını arzu etmek, kendisine geçmesini, gerek istesin ve gerekse istemesin, başkasında bulunmasını mutlaka çekememektir. Öyle ki: “Onunki onda dursun da sana da verelim” deseler memnun olmaz, keşke onunki mutlaka gitse de kendisine hiçbir şey verilmese bile hoşlanır. Özellikle hased olunan nimet, hasedçi tarafından gasbolunmak mümkün olmayan şahsî faziletler ve kendine özgü olgunluklar kabilinden olursa, hased eden o zaman bütün bütün fazilet düşmanı kesilir ve onu kendine döndüremediğinden dolayı hased ettiği kişiyi haksız yere mutlaka yok etmekle tesellî bulmak ister. 53 Toplumdaki kavgalara sebebiyet veren şey, büyük ölçüde insanlardaki bu menfî tutumun varlığıdır. Kur’ân, hasedin kötülüğüne

“Hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden ağaran sabahın Rabb’ine sığınırım.” 54 ifadesiyle dikkat çekmiştir.

Said Nursî, dine ve âhirete ait işlerde rekâbetin, hasedin ve kıskançlığın olmaması gerektiği üzerinde durur; kıskançlığın ve hasedin sebebinin, bir tek şeye çok eller uzanmasından, bir makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden dolayı, insanların rekâbet, münâkaşa, müsâbaka sebebiyle gıptaya ve sonra kıskançlığa düştüklerini belirtir. Ayrıca dünyada bir şeye çok kimselerin tâlip olup, buna karşılık dünyanın dar ve geçici olması sebebiyle insanların hadsiz arzularını tatmin edemediği için rekabete düştüklerini ifade eder. 55

İnsanlar arasında hasetten dolayı meydana gelen düşmanlıkların giderilmesine karşı Kur’ân’ın, zekâtı emredip fâizi yasaklamasıyla çözüm getirdiğini belirtir ve bunu şöyle açıklar:

Evet ictimâi hayatta zenginler ve fakirler, müvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O müvâzenenin esası ise: Havas (zengin) tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında (fakir) hürmet ve itaattir. “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!” düşüncesi, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. “Sen çalış, ben yiyeyim!” düşüncesi ise âvamı kine, hasede, mübârezeye sevkedip insanlığın rahatını birkaç asırdır kapıp götürdüğü gibi; şu asırda sa’y, sermaye ile mübareze neticesi herkesce malûm olan Avrupa hâdisat-ı azîmesi meydana geldi. İşte medeniyet, bütün hayır kurumları, ahlâkî mektepleri, polis ve kânun gücüyle, beşerin o iki tabakasını barıştıramadığı gibi, beşer hayatının iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’ân, birinci kelimeyi esasından “zekâtın farziyetiyle” ortadan kaldırır, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını “fâizin yasaklanmasıyla” yok edip tedavi eder. Evet, Kur’ân âyetleri âlem kapısında durup fâize yasaktır der. “Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder. “Girmeyiniz” emreder. 56

Said Nursî başka bir yerde de bu meseleyi şu şekilde ele alır: Arkadaş! Bütün bir toplumun hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı âvamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekât ve muavenettir. Halbuki zekâtın farz kılınmasına ve fâizin yasaklanmasına riâyet etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahim kalmaz. Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor. Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazû ve şefkate sebep iken, kibir ve gurura sebep oluyor. Fakir tabakadaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti gerektirirken, esaret ve sefaleti doğuruyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şâhitler mevcuttur. 57

Said Nursî, hasedi enâniyetin bir tezâhürü olarak görür ve bundan şiddetle kaçınılmasını belirtir:

Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti, kıskançlıktır. Nasıl ki bir insanın bir eli, bir elini kıskanmaz, gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de: Bu heyetimizin şahs-ı manevîsinde her biriniz bir duygu, bir âza hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekâbet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir. 58

Hasedin çaresi olarak da Nursî, Kur’ân’ın dünyaya bakışını göz önüne alarak çözüm getirir:

Hased eden hased ettiği şeylerin akîbetini düşünsün. Tâ anlasın ki; rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet, mertebe ve servet fânidir, geçicidir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahî haset yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder. 59 Görüldüğü üzere Said Nursî, gerek hasedin sebebini, gerek korunma çarelerini ve gerekse kötülüğünü Kur’ân’ın değişik âyetlerini ele alarak inceler ve çözümler getirir.

3. ÇOCUKLAR

Bir ağacın, nesil ve nevini devam ettirmesinde, çekirdek ve tohumu ne ise, insan nesli ve nevinin devamında da çocuk aynı şeydir. Çocuklarını ihmal eden milletler inkıraza, onları yabancı ellere ve yabancı kültürlere terkedenler de özlerini kaybetmeye mahkûmdurlar. Her otuz kırk senede bir, milletin en aktif ve en verimli kesimini teşkil edecek nesiller, bugünkü çocuklardır. Çocukları küçük ve değersiz görenler, millet hayatında, nasıl mühim bir unsuru hafife aldıklarını düşünüp ürpermelidirler. 60 Çocuklar, hassas bir yapıya sahip olduklarından ve hadiselerin iç yüzünü detaylı bir şekilde kavrayamadıklarından dolayı, etraflarında cereyan eden hadiselerden son derece müteessir olurlar. Gördükleri bir ölüm hadisesi, anne-babalarını veya bir yakınlarını kaybetmeleri, ansızın en yakın arkadaşlarının gözleri önünde toprağa gömülmesi gibi olaylar, çocukların ruhlarında onulmaz yaralar açar, rûhi deprasyonlara sebep olur ve bunalıma sürüklenmelerine yol açar. Yüce Yaratıcı, çocukları bu kötü duruma düşmekten korumak için öncelikle âhiret ve cennet fikrini vurgular ve böylece ölümün bir hiçlik ve yokluk olmadığını, ayrı bir dünyada ölenlerle yeniden buluşulacağını belirtir. İşte Bediüzzaman Said Nursî bu durumu şu cümleleriyle ifade eder:

Nev-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler ve gayet zaîf ve nazik vücudlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümid bulup mesrurane yaşayabilirler. Meselâ Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.” Yoksa her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukavemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber ruh, kalb, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı. 61 Çocuklar, âhiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidadlarını taşıyabilirler. Yoksa elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşarlar. Çünkü her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçareye âlet-i azab ve işkence edeceği zamanda, âhiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der: “Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyfeder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat rahmet-i İlahiyeye gitti, yine beni Cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir. 62

4. GENÇLER

Milletlerin ilerleyip gerilemesi, geleceklerinin sağlam, güvenirli veya çürük olması, sahip oldukları gençleri yetiştirmelerine ve terbiye etmelerine bağlıdır. Çünkü toplumun en dinamik ve önü alınamaz unsuru gençlerdir. Yerli yerinde ilgilenilmediği, bazı sorumlulukların anlatılmadığı, yeterli bir din duygusunun verilmediği gençler, toplumda adeta patlamaya hazır bir bomba konumundadırlar. Said Nursî gençlerin bu yönüne şöyle dikkatleri çekmektedir:

İnsanların ictimâi hayatlarının vesîlesi olan gençler, delikanlılar, son derece şiddetli olan hissiyatlarını, aşırı olan nefis ve hevâlarını, tecâvüzlerden, zulümlerden, tahribattan durduran ve toplumsal hayatın güzel bir şekilde devamını temin eden; yalnız Cehennem fikridir. Yoksa Cehennem endişesi olmazsa “El-hükmü lil-galib” (Karar çoğunluğa göre verilir.) kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı Cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti, gâyet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi. 63

Bediüzzaman, gençlerin karşılaştıkları önemli problemlerden olan kötülüklere uyma, heveslerin arkasında koşma, zayıf ve kimsesizleri ezme gibi hususlarda onlara, insanların mutlaka dünyada yaptıklarından sorumlu tutulacaklarını, 64 dünyanın geçici olup 65 gençliklerinin kesinlikle bir gün gideceğini, 66 eğer meşrû dairede kalmazlarsa, o gençliğin yokolup başlarına hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getireceğini, şâyet İslâmî bir terbiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet, namusluluk ve itâatta sarfederlerse, o gençliğin mânen bâki kalacağını ve ebedî bir gençlik kazanmalarına sebep olacağını belirterek onların kötülüklere karşı dikkatli olmalarını tavsiye etmiştir. 67

Bediüzzaman, gençlerle ilgili tavsiyelerinin bir yerinde de şunları söylemektedir:

Gençlik, hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi, gündüz akşama ve geceye değişmesi kesinliğinde, gençlik dahî ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayırlı ve güzel işlere -istikamet dairesinde- sarfetse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağını bütün semavî fermanlar müjde veriyorlar. Eğer kötü yolda sarf etse, nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir öldürme, milyonlar dakika hapis cezasını çektirir. Öyle de gayr-ı meşrû dairedeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’uliyetinden, kabir azabından ve zevâlinden gelen teessüflerden, günâhlardan ve dünyevî cezâlardandan başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyade elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdik eder. Meselâ, haram bir sevgide, kıskançlık, ayrılık ve karşılık görmeme elemi gibi çok ârızalar ile o cüz’î lezzet, zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin (bu duygularını) kötüye kullanmasıyla gelen hastalıkla hastahanelere, taşkınlıklarıyla hapishanelere, kalp ve ruhun gıdasızlığından ve vazifesizliğinden meydana gelen sıkıntılarla meyhanelere, sefâhethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden, hapishanelerden, meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette çoğunluk itibariyle, gençlerin gençliğinin kötü yolda kullanılmasından, taşkınlıklarından ve gayr-ı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar, ağlamalar ve esefler işiteceksin. Eğer istikamet dairesinde gitse, gençlik gâyet şirin ve güzel bir İlâhi nimet, tatlı ve kuvvetli bir hayır vesîlesi olarak âhirette gâyet parlak ve bâki bir gençlik netice vereceğini, başta Kur’ân olarak çok kesin âyetleriyle bütün semavî kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar. Madem hakikat budur ve madem helâl dairesi keyfe kâfidir ve madem haram dairesindeki bir saat lezzet, bazen bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette gençlik nimetine bir şükür olarak, o tatlı nimeti iffette, istikamette sarfetmek lâzım ve elzemdir. 68

Hâsılı, gençlerin problemleri karşısında en mükemmel çözümler elde edilebilecek bir müessese vardır ki, o da din veya diğer bir ifadeyle dinin kaynağını teşkil eden Kur’ân-ı Kerîm’dir. Dinsiz bir gençliğin huzurlu olması ve yaşadığı yere huzur vermesi imkansızdır. Bu konuda yapılan ilmî araştırmalar da bunu göstermektedir:

Dr. Henry Link, “Dine Dönüş” kitabında, ABD’de Psikoloji Araştırma Dairesi Şefi olarak 15.321 kadın ve erkek üzerinde yaptığı incelemede ve 73.226 psikoloji testinin tatbik neticesini şöyle değerlendiriyor:

“Bir dine inanan ve mabedlere devam eden kimselerde şahsiyet ve karakter, dine karşı lâkayd olan ve mabede gitmeyenlerden daha sağlam ve üstündür.”

Yine Psikiyatristlerin meşhurlarından biri olan Dr. Carl Jung, “Modern Man in Search of Soul” isimli kitabında şunları yazmaktadır: “Son otuz sene içinde dünyanın her tarafından hastalar bana müracaat ettiler. Yüzlercesini tedavi ettim. Otuzbeş yaşını geçmiş olanlarının hasta olmalarının asıl sebebi, dini inançlarını kaybetmeleri idi. Bunlar hayata din açısından bakmıyorlar, dindar arkadaşları gibi davranmıyorlardı. Dîni inançlarına yeniden kavuşmadan da tamamen iyileşmiyorlardı.”

Yine ABD’de her sene100 doktor intihar ediyor. Dünya Sağlık Teşkilatı ve Birleşmiş Milletler neşriyatına göre Japonya’da 1955 de 22.477 intihar vak’ası var. 1978 istatistiğine göre İsveç’te 20 bin intihar var. Halbuki refah seviyesi düşük olmasına rağmen onlara göre muhafazakâr olan Mısır’da intihar nisbeti 10 milyonda beştir. Japonya’da ise 10 binde beştir.

Görüldüğü üzere maddî problemlerini halletmiş ülkelerin bu durumları mutlu olmaları için yeterli olamamaktadır. Dinden uzaklaşarak kurtlaşmış ağaç hükmüne gelip yıkılmağa hazırlanan medeniyetin işte durumu: ABD’de mühim suçlarda artış 1960-1970 arasında % 144 artmıştır. Her 1000 kişi başına ağır suçlu sayısı İsveç’te 78,5; Danimarka’da 64,5; ABD’de 41,2; Fransa’da 34,6 dır. 69 Açıkça görülmektedir ki, madde her şeyi halletmiyor, inancın zayıf olduğu, dinin etkin olmadığı topluluklarda suç oranlarında önemli bir artış oluyor. İnançsızlıktan dolayı insanlar, kendilerini rahatlatıcı olarak uyuşturucuya kaptırıyorlar, onunla tatmin olmak, huzura kavuşmak, saadeti bulmak istiyorlar ve belki de akıllarını kurcalayan birtakım sorulardan geçici bir süre de olsa uzaklaşmış bulunuyorlar.

Halbuki kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur. Gönüller huzura erer, içsel acılar, sancılar şifa bulur, sükûna kavuşur, yatışır. Çünkü her şeyin başlangıcı ve sonu Allah’a bağlıdır. Bütünüyle sebepler zinciri Allah’tan başlar ve yine dönüp dolaşır O’nda son bulur. Allah deyince düşünceler hareket hedefinin son noktasına erişmiş, mantıklar durmuş, bütün duygular, bütün korkular ve ümitler son durağına dayanmış bulunur. Gönüller O’nun dışında hangi dünya nimetine meylederse etsin, hangi isteğe ulaşırsa ulaşsın, onların hepsinin daha iyisi ve daha üstünü, daha ötesi bulunduğundan, hiçbirinde karar kılamaz. Hiçbiri rûhun özlemini gideremez, heyecanını doyum noktasına ulaştıramaz. Haz ve lezzette daha yükseğine ulaşmak ister. Fakat kalp İlâhî marifetten, Allah’ı zikirden zevk almaya başlayınca, bütün maksatların ve bütün işlerin Allah’a yönelmiş olduğunu anlar; artık O’ndan yüksek bir makam ve merciye, O’nun dışında bir maksuda geçmek mümkün olmaz. Bundan dolayıdır ki marifetullaha yükselemeyen ve Allah’ı hatırlamayan kâfir ve gâfil kalpler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalp huzuru, gönül huzuru tadamaz. Huzur bulamaz, çırpınır da çırpınır durur. 70

“..Evet iyi bilin ki kalpler Allah’ın zikri ile yatışır.” 71 hakîkati de bunu göstermektedir.

Bediüzzaman Saîd Nursî, Kur’ân’ın, gençlerin mükemmel bir şekilde eğitilmesi, problemlerine çözümler getirmesi ve onları huzursuzluklardan kurtarması hususundaki özelliğine dikkatleri çekiyor ve bu hususu, o günlerde diğer devletlerde yapılan bir araştırmayla şöyle anlatıyor:

Kur’ân-ı Hakîm yeşil ipekliler arasında lâyık olduğu yüksek mevkiye konuyormuş. Mûcidler, feylesoflar, psikologlar, sosyologlar, pedagoglar Kur’ân-ı Kerim’i esas alarak yazılmış olan eserleri okuyorlar; o şahsiyetler bu mukaddes kitaptan aldıkları malûmat ile eserler yazarak dünya çapında şöhret kazanıyorlar. İnsanlığa ve milletlerine hizmet ediyorlarmış. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da en büyük ilim adamlarından müteşekkil bir heyet meydana getirmişler; gençlerin kurtuluşunu sağlayacak halaskâr bir kitabı senelerce aramışlar; nihayet gençliği en yüksek ahlâk ile ahlâklandırmak ve dünyada açık fikirli, müstakim ilim adamı yapmak için Kur’ân-ı Kerim’i okutmanın yegâne çare olduğu neticesine varmışlar. 72

5. İHTİYARLAR

Hz. Peygamberin ifadesiyle herkes bu dünyada bir ağacın gölgesinde oturup dinlendikten sonra kalkıp asıl vatanına giden bir yolcu gibidir. 73 Ruhlar âlemi, dünya, dünyada çocukluk, gençlik, ihtiyarlık ve derken ansızın ölümle yüz yüze gelme… Demek ki bu yolculukta ihtiyarlık, herkesin uğrayacağı bir durak hükmündedir. Vücudun organlarının yavaş yavaş işlevlerini yitirdiği, insanın zarûri ihtiyaçlarını dahî karşılamaktan âciz olduğu, çoğu zaman dünyada en çok üzerine titrediği evlatları tarafından huzur evlerine(!) terkedildiği ve ölümün soğuk nefeslerini her zaman ensesinde hissettiği çok hassas bir dönem olan ihtiyarlık devresi, pek çok problemle karşı karşıyadır. İslâm, insanların bu hassas dönemlerinde karşılaşacakları zorluklar karşısında farklı şekillerde çözüm yolları sunmuştur. Saîd Nursî, bunu şöyle ifade etmektedir:

İnsan nevinin -bir yönüyle- yarısı olan ihtiyarlar, yalnız âhiret hayatıyla yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilir, çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine, güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler, çocuk hükmüne geçen çabucak etkilenen ruhlarında ve mizaçlarında, ölüm ve yok olmaktan gelen elîm ve dehşetli ümitsizliğe karşı, ancak bâki hayat ümidiyle mukabele edebilirler. 74 Kur’ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders; âhirete imandır; o iman da bu derece kuvvetlidir ve öyle bir rica ve bir teselli vardır ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli ona denk gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdülillahi alâ kemal-il iman” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz. 75

Said Nursî, “İhtiyarların ölüm ve kabir karşısındaki korkularını yok edecek ne tiyatro, ne sinema ve ne de başka şeylerdir, bu korkuyu giderecek tek şey kabrin ebedî bir yokluk olmadığını anlatmaktır” demektedir: İhtiyarlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellisi, Hülâgu ve Cengiz gibi zalimlerin gaddarane sergüzeştlerini dinlemesinde midir? Ve âhireti unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, mânen sukut, zahiren terakki denilen şimdiki nevi hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakikî teselli, tiyatroda mıdır? Bu bîçare ihtiyarlar hamiyetten hürmet isterlerken, manevî bıçakla o bîçareleri kesmek hükmünde ve “i’dam-ı ebedîye sevkediliyorsunuz” fikrini vermek ve rahmet kapısı tasavvur ettikleri kabir kapısını ejderha ağzına çevirmek, “Sen oraya gideceksin” diye manevî kulağına üflemek; hamiyet-i milliye ise, böyle hamiyetten yüz bin defa el’iyazü billah!.. 76

İhtiyarların önemli sıkıntılarından birisi de, himayelerinde bulundukları kimseler tarafından bir yük olarak telâkki edilmeleri ve bunun onlara ihsas ettirilmesidir. Böyle bir ihsas karşısında ihtiyar, ister istemez bunalacak ve başkalarına sıkıntı verdiği için ıstırap duyacaktır. Saîd Nursî, Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetiyle bu meseleye çözüm getirmiş ve ihtiyarların hamisi durumunda olan kimseleri bununla uyararak, böyle bir tutum içerisinde olmamaları gerektiğini belirtmiştir:

Ey geçim derdine düşen insan! Bil ki senin evindeki bereket direği, rahmet vesilesi ve musibet önleyicisi, evindeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: “Maişetim dardır, idare edemiyorum.” Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin geçim sıkıntın daha fazla olacaktı. Evet kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahman, Rahîm, Latif ve Kerim olan Hâlık-ı Zülcelali Vel’ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızklarını gâyet latif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık, şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızklarını dahî, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tama’kâr ve cimri insanlara yükletmez. “Şüphesiz rızık veren, mutlaka kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” 77

“Canlılardan niceleri vardır ki, kendi rızklarını taşımaktan âcizdirler. Onları da, sizi de rızıklandıran Allah’tır.” 78 âyetlerinin ifade ettikleri gerçeği, bütün hayat sahibi canlı türleri hal dilleriyle ile bağırıp, o gerçeği haykırıyorlar. 79

İhtiyarların insanlara kazandırmış oldukları bu bereketten daha önemli olan bir şey daha vardır ki, o da Cenâb-ı Hakk’ın onlar yüzünden insanların başlarına gelecek olan belaları göndermemesidir. Saîd Nursî bu konuya da deyinmiş ve şu şekilde ifade etmiştir:

Misafir geldiği vakit berekete sebep oluyor; öyle ise mahlukatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan âcizler, ihtiyarlar ve ihtiyarların içinde şefkat, hizmet ve muhabbete en fazla lâyık ve müstehak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakikî dost ve en sadık sevgili olan peder ve vâlide, ihtiyarlık halinde bir evde bulunsa, ne derece bereket vesilesi ve rahmet vasıtası ve “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti.” 80sırrıyla, ne derece musîbeti önleme sebeb olduklarını kıyas et. 81

Nursî, ihtiyarlara bakmanın büyük bir sevap olmasının yanında, özellikle de anne-babaya hizmet etmenin ve onların duâlarını almanın dünya ve âhiret sevabına sebep olduğunu belirtmekte 82 ve aynı zaman da anne-babaya bakmanın Kur’ân’ın bir emri olduğunu söylemektedir:

“Rabb’in kesinlikle emretti ki, ancak kendisine ibâdet edin, anne ve babaya iyilik edin. Anne ve babadan biri veya her ikisi yanında yaşlanır ve düşkünleşirse, bezginliğini hissettirir bir şekilde, onlara “öf” bile deme, azarlama, onlara güzel ve tatlı sözler söyle.” 83 âyetiyle, gayet mu’cizevî bir surette ihtiyar peder ve vâlideye karşı hürmete ve şefkate evlâtları dâvet ediyor. 84

Kur’ân’a inanan bir kimsenin, yukarıda anlatılanlar doğrultusunda yaşlı kimselere ve özellikle de anne-babasına karşı bir kusurda bulunması imkansızdır. Aynı şekilde ihtiyar bir adamın da ihtiyarlığından dolayı üzülüp, ümitsizliğe kapılması ve kendisini bunalıma atması mümkün değildir.

NETİCE

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, bu kısa bildiri ve süre içerisinde, Bediüzzaman Saîd Nursî’nin Kur’ân ışığında insanların problemlerine getirmiş olduğu bütün çözüm yollarını ele alıp incelemek imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, biz de bu bildiride, pek çok kimsenin en önemli problemi olan, çeşitli kargaşaların, anlaşmazlıkların ve sıkıntıların meydana geldiği gıybet ve hased meselesiyle, yine cemiyetin çok önemli bir kesimini oluşturan çocuklar, gençler ve ihtiyarların belli başlı problemleri ve bunların Nursî’nin yorumlarıyla Kur’ân perspektifinden getirmiş olduğu çözümleri üzerinde durduk. Görüldüğü üzere Saîd Nursî, evrensel mesajlarla bütün zaman ve mekanlara gönderilmiş olan Kur’ân-ı Kerîm ışığında, günümüzün problemlerini tespit etmiş ve buna karşı önemli çözüm yolları ortaya koymuştur. Maddeciliğin ağırlığını açık bir şekilde hissettirdiği günümüz toplumunda, insanların bahsedilen meselelerini maddeyle ve onun oluşturduğu bir ahlâk anlayışıyla halletmeye çalışmaları herkesin malumudur. Bu gerçeği çok iyi bir şekilde idrak eden Nursî, daha çok manevî yönden meseleleri ele almış, maddî yaptırımlardan ziyade vicdânî ve manevî yaptırımlar üzerinde durmuştur. Sorumlulara düşen 20. asrın bu büyük âliminin, Kur’ân ışığında tespit ettiği bu gerçekleri bütün bir vatan sathına yayarak insanların istifadesine sunmaktır.

1 1963 yılında Erzurum’un Çat ilçesinde doğdu. İlk ve orta tahsilini bu ilçede tamamladı. 1983 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesini bitirdi. 1988 yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1997 yılında doktorasını verdi. Halen Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi olarak görevine devam etmektedir.
2 Bkz: Bakara 2/255; En’âm 6 /102; Enbiyâ 21/22; Tâhâ 20/14; Şûrâ 42/11; Mü’minûn 23/91; Haşr 59/22-24; Mülk 67/1-2; İhlâs 112/1-4.
3 A’râf 7/191-195; Nahl 16/17; Hacc 22/73-74; Ahkâf 46/4-6.
4 Bakara 2/136; Nisâ 4/136…
5 Teğâbun 64/7; Vâkıa 56/47-50; Enbiyâ 21/104; Kıyâme 75/3-4; Sebe’ 34/7; Kâf 50/3,15; Secde 32/10; Rûm 30/27; Yâsin 36/78-79.
6 Bakara 2/275,188; Âl-i İmrân 3/130; Nisâ 4/10; En’âm 6/152.
7 Bakara 2/282..
8 Mâide 5/106; Nisâ 4/6.
9 Bakara 2/178.
10 Nisâ 4/92.
11 Mâide 5/33.
12 Mâide 5/38.
13 Nûr 24/2.
14 Nûr 24/4.
15 Hucurât 49/9-10.
16 Nisâ 4/34-35.
17 Nisâ /90; Enfâl /61.
18 Bakara 2/190.
19 Enfâl 8/60.
20 Nisâ 4/104; Enfâl 8/15-16.
21 Tevbe 9/6.
22 Muhammed 47/4.
23 Tevbe 9/4; Nahl 16/91; Enfâl 8/58.
24 Nisâ 4/36; Kasas 28/77.
25 Fussilet 41/34.
26 Âl-i İmrân 3/133-134; Mâide 5/13; Şûra 42/40.
27 Tevbe 9/119.
28 Nisâ 4/58,107; Enfâl 8/27;Mü’minûn 23/1-11.
29 Nahl 16/90.
30 Furkân 25/63-75; İsrâ 17/37; Lokman /3118-19.
31 Hucurât 49/11.
32 Hucurât 49/12.
33 Nûr 24/27-29, 58-59.
34 Nûr 24/31; Ahzâb 33/32,33,59.
35 Ahzâb 33/53.
36 Nursî, Sözler, s. 365.
37 Cürcânî, Ali b. Muhammed, et-Ta’rîfât, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1988, s. 163.
38 Hümeze 104/1-2.
39 Buhârî, İman 4.
40 Buhârî, Rikâk 23.
41 Ebû Dâvûd, Edeb 35; Ahmed b. Hanbel, 3/224.
42 Hucurât 49/12.
43 Rum Sûresi, 30:50.
44 Nursî, Bedîzzaman Saîd, Sözler, 381.
45 Nursî, Mektûbât, 276.
46 En’âm 6/164; İsrâ 17/15; Fâtır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38.
47 Nursî, Emirdağ Lâhikası, 2/172.
48 Müslim, Birr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 40; Tirmizî, Birr 23.
49 Nursî, Mektûbât, 276.
50 Nursî, a.g.e, 277.
51 Nursî, a.g.e, 277.
52 Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Ya’kûb, el-Kâmûsu’l-Muhît, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut1993, s. 353.
53 Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İst. ts, 10/172-173.
54 Felak 113/5.
55 Nursî, Lemalar, 156.
56 Nursî, Sözler, 409.
57 Nursî, İşârâtu’l-İ’câz, 45.
58 Nursî, Mektûbât, 426.
59 Nursî, a.g.e, 266.
60 Şahin, M. Abdulfettah, Kriterler, Çağlayan A.Ş, İzmir1991, 2/58-59.
61 Nursî, Sözler, 96.
62 Nursî, Âsây-ı Mûsâ, 42.
63 Nursî, Sözler, 97.
64 Nisâ 4/123; Zelzele 99/7-8…
65 Bakara 2/212; Âl-i İmrân 3/185; Yûnus 10/24; Ra’d 13/26; Kehf 18/45; Hadîd 57/20;
66 Bakara 2/243; Âl-i İmrân 3/145,154; Nisâ 4/78; Kâf 50/19.
67 Nursî, Sözler, 145.
68 Nursî, Âsây-ı Mûsâ, 22.
69 Saffet Senih, İbadetin Getirdikleri, Nil Yayınları, İzmir 1995, s. 21-22.
70 Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, Azim Dağıtım, İst. ts. 5/145-146.
71 Ra’d 13/28.
72 Nursî, Gençlik Rehberi, 245.
73 Tirmizî, Zühd 44; İbn Mâce, Zühd 3.
74 Nursî, Sözler, 96; Âsây-ı Mûsâ, 215.
75 Nursî, Sözler, 119.
76 Nursî, Mektûbât, 421.
77 Zâriyât 51/58.
78 Ankebût 29/60.
79 Nursî, Mektûbât, 260.
80 Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10/227; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 3/345; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/163.
81 Nursî, Mektûbât, 261.
82 Nursî, Lem’alar, 219.
83 İsrâ 17/23.
84 Nursî, a.g.e, 236.

http://www.risaleinur.com.tr/
——————————-

GENÇLİK GÜNAHLARINA DIŞ ÇÖZÜMLER

Afakî (Dış Âleme Ait) Meseleler – Dışta başvurulması gereken çareler

1) Cemaat Halinde Yaşamak, Hayatî Bir Zarurettir

Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mesele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu meseleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn – Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her meselesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.

a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha zarûrîdir:

Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.

Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hıristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır.

Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.

Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.

Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.

Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait meseleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.

Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti meseleleri arasındadır.

b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.

İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.

c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:

Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.

İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah’a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.

Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.

d) Cemaat, paratoner gibidir:

Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir.

2) Yalnız Kalmayıp, Mutlaka İyi Arkadaşlar Edinmek Lâzımdır

Allah, insanı içtimâî bir varlık olarak yaratmıştır. Yalnız yaşayan bir insan, hem dört yandan hücum eden dalâlet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz, hem de dualarının kabul olması gibi avantajlardan mahrum kalabilir. Bunun da ötesinde, şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir… Bu îtibarla, Aleyhissalâtü ve’s-selâm, “Yalnız yaşayan şeytandır” buyururlar. Evet, yalnız yaşayan insan, er geç şeytanın tuzağına düşebilir, şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine av olabilir. Şeytanın zihne ve hayâle attığı her kötü düşünce, yalnızlık ve can sıkıntısı toprağında boy atıp gelişecek bir çekirdek gibidir. Fikir, gönül ve ruhu-nu kötülük ve günah çekirdeklerinin doldurduğu yalnız bir insanda, bu çekirdeklerin er-geç iç tazyik ve zorlamalarla dal-budak halinde dışarı taşarak, günah meyvelerini vermemesi imkânsız denecek derecede zordur. Her insan, zaman zaman kendini zorlayan bu kabil düşünce ve hayâllerin kendisini nasıl kıstırdığını ve bu kötü düşüncelerin kökünün, daha çekirdek halindeyken kurutulmasının lazım geldiğini, kim bilir kaç defa hissetmiş ve nedametle kıvranmıştır..! Evet, hizmetteki kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız, zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarınca işgal edilmemesi ve daha başlangıçta bunların temizlenmesi adına bizim son derece faydalı yardımcılarımızdır.

İnsan konuşurken, dinlerken ya da bakarken, zihin ve hayal faaliyetleri bu duygulara bağlı olarak şekillenir ve renklenir. Siz bu üç faaliyetin üçünü birden yaparken, sözgelimi arkadaşınızla konuşur, ona sorular sorar veya sorularına cevap verir, yani hem konuşur, hem dinler, hem de düşünürken, hayal aleminizde seyahatlar tertip edemezsiniz. Zira zihin faaliyetleriniz ve dikkatiniz, konuşmanızda, dinlemenizde ve düşünmenizde odaklaşmış ve bir nevi hapsolmuştur. Bunun tersine, arkadaşlarından kopmuş bir insan, serbest kalmış zihniyle, hele bir de yorganı başına çekince, istediği veya şeytanın kendini sürüklediği hayal âlemlerine dalar gider; öyle zaman da olur ki, encamı ürpertici bu hayâlî seyahattan yara almadan geriye dönemez…

Evet, insan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık yılanca, çıyanca düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişininse, -ihtimal hesaplarına göre- günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdeta imkansızdır. Bu hakikata parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.

Çok defa ve çok yerde kendi kalbimiz, kendi gücümüz bizi canlı ve diri tutmaya yetmeyebilir. Bakışlarımız buğulanıp, sinelerimizi sis ve duman sarabilir; kalbimiz katılaşıp, aşk u heyecanımız, günlük işler ve bu çok renkli hayat içinde kaybolmaya, erimeğe yüz tutabilir ve meydana gelebilecek bir kabz hali sonucu -Allah korusun- sefahate düşebiliriz. Ama, en az üç kişilik bir cemaatimiz olsa, o zaman diğer iki şevkli ve canlı arkadaşımızdan hiç olmazsa birinin bast haline misafir olur, onun rahmet oluğundan beslenir, onun esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşk u şevk teneffüs edebiliriz.

a) İyi arkadaş insanı Cennet’e götürür:

Burada yeri gelmişken şu mühim hususu da belirtmeliyiz : Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Gül, güller arasında yeşerir.” “İyi arkadaş, insanı Cennet’e, kötü arkadaş da Cehennem’e götürür.” “İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz.” Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka birşeyler kapar.

b) İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır:

Ebed yolunda ebed soluyan, sîmaları hakikat gamzeden, irâdelerinde Allah’ın irâdesi nümayân öyle dostlar, ahbaplar, arkadaşlar vardır ki, yanlarına gittiğiniz, atmosferlerine girdiğiniz zaman, Nebî ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanır, aşkla, şevkle dolarsınız. Onların iksir-misâl söz ve davranışları, içinizde yosun gibi yeşermeye başlamış kötü duygu ve düşünceleri bir hamlede siliverir. İyi arkadaş, nasihatlarıyla sizin yüreğinizi hoplatacak, içinize aşk, heyecan salacak, düşüncenize aydınlık getirecek ışıktan bir dosttur. Münevver ve münevvir dostlar, has ahbablar, evet bize lazım olan, işte bunlardır.

Pek çok mıknatısın bulunduğu bir zemine madenî bir parça atsanız, hangi mıknatısın manyetik gücü fazla ise, onu kendine çeker ve bünyesine yapıştırır.. meteorlar, çekim kuvveti ve hayyiz gücü ağır basan tarafa yönelirler.

O halde, evlâdlarınızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını mı arzu ediyorsunuz? Öyleyse, onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara emanet etmeniz gerekir. Böylece onlar, kendi seviyelerinde, emsallerinin muhitinde, içinde bulundukları potanın şeklini alacaktır. Diyelim ki, bir ortaokul talebesini üniversite sıralarına oturttunuz ve onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz, bu yanlış yaklaşımla ne ona bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz! Aynen bunun gibi, bir genci kolundan tutup, kendinden çok ileri yaşta insanların bulunduğu camilere götürseniz, hattâ keşif ve kerametiyle insanın içinden geçenleri okuyan evliyâullahtan birine teslim etseniz, yine de o delikanlıyı orada tutamaz, kalbini ve kafasını tatmin edemezsiniz. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, yer değiştirme ruh haleti içinde esneyerek camiye gelenlerin ve ilmî meselelerden habersizlerin dini” diyecektir, bu durumda da ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır. Bu itibarla, bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği ve kabil-i tatbîk olduğu da kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın.. İşte, böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi de, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet’e yol açan arkadaşlar topluluğu içinde mümkün olabilecektir. Karşı yakada ise, hiç de tasvir etmeği düşünmediğimiz bir nesil var; içki alışkanlıkları, kumar özentileri, fuhşa ait düşünce ve davranışlarıyla boşlukta, doymamış, serazat bir nesil… Evlâdlarını sevdiklerini ve onlara merhamet ettiklerini söyleyen anne-babalar, evlâdlarına karşı gerçekten merhametli iseler, onları ışık suvarilerine teslim edeceklerdir…

Nasihat edenleri dinlemek de, ülfetimizin dağılması, kalbimizin yumuşaması ve şeytanın vesveselerine, günahların zorlamalarına karşı koyabilmemiz için de koruyucu ve besleyici çarelerdendir. İnsan, aklı, mantığı ve muhakemesiyle husûsiyet arzeden bir varlık olduğu gibi, coşan gönlü, ürperen vicdanı, yaşaran gözleriyle de bir kalp, bir ruh ve bir duygular yumağıdır. Bu itibarla da o, iç âleminde derinleşmeye, ruh dünyâsında zenginleşmeye, tefekkür hayatında genişlemeye muhtaçtır. Evet o, yer yer içinde oluşan aysberglerin eritilmesine muhtaç olduğu gibi, mânevî gıdasızlığını izale edecek, mânevî süt akıtan çeşmelere de şiddetli bir iştiyak duyar. Kur’ân, Efendimize defaatle “Anlat” der ve O iki Cihan Güneşi de, “Din nasihattır” buyurur.. evet bir yanda, çatlama noktasına kadar ‘anlatma’ tâlim edilirken, diğer yanda da yine hadîsin ifâdesiyle “ya öğreten, ya öğrenen, ya da dinleyen ol; dördüncüsü olma!” tavsiyesinde bulunularak, iki uç âdeta bir noktada birleştirilmekte ve dikkat nazarları, yerinde anlatmaya, yerinde de dinlemeye çekilmektedir. Hele, Efendimizin bizzat, Kur’ân’ı talim ettiği Ashab’ına, “Okuyun da dinleyeyim!” demesi ne kadar mânidârdır!..

O halde insanın, yüreğini coşturup yumuşatacak, içindeki kararmış his ve duyguların kirini, pasını izale edecek, onun ebedî âlemlere şevkini kamçılayacak, bu arada dinî, ilmî dakik meselelerle fikir dünyâsını aydınlatacak vâiz ve nasıhleri dinlemesi de, yine onun için ekmek kadar, hava kadar mühim bir ihtiyaçtır. Bu sebeple insan, “bunu biliyorum, bir daha neden dinleyeyim ki!” dememeli; nasıl yemek, içmek devamlı tekerrür ediyor ve bıkmak şöyle dursun, bunlara daima ihtiyaç duyuluyor, öyle de, kalp ve ruhun gıdası sayılan, ayrıca şeytan ve günahların şerrinden de koruyucu rol oynayan nasihat ve sohbetleri dinlemek de, onun için belki bin kat daha lüzumlu bir ihtiyaçtır. Halk arasında, va’z ve sohbetlere devam eden bir çok kişinin içkiyi, kumarı bıraktığını, pek çok fenalıkları terkettiğini, hayırlara koşar olduğunu duyar ve dinlersiniz. Anlatan bir aşk ve heyecan insanı olmasa, gözü yaşlı ve ihlaslı anlatmasa da, yine tesir edebilir; çünkü te’sir ettirecek Allah’tır. Bence, günümüzde mahrum bulunduğumuz hususlardan biri de işte budur. Seleflerimiz va’z ederken, cami ihtizaza gelir, gönüller aşk ve heyecanla dolar; çoğu kez va’z tamamlanamazdı. Bir kere, dinleyen içi yıkanmış olarak döner giderdi. Ama, yine de ümitsiz değiliz; her bitişin ardından bir doğuş başlatan Allah’ın, aşkla coşan, gözü yaşlı, bağrı yanık o gönül erlerini bir kere daha göndereceğine inancımız tamdır.

c) Nasihatçı ve ikazcı arkadaş edinilmelidir:

Nasihatçı ve ikazcı bir arkadaş edinmenin ehemmiyetini de burada ifade etmeliyiz. Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerle alâkalı olarak üstümüzde âdeta kayyumluk ve bekçilik yapacak iyi bir arkadaşı ikazcı tayin edip, ona ruhsat ve yetki vermek de çok önemlidir. Evet, böyle bir arkadaş olmalıdır ki, bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, yerinde sertçe kulağımızı çeksin ve başımızı salladığımız zaman da elimizden tutup, bizi sâhil-i selâmete çıkarsın.. biz de, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşâhede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kucağına koşalım ve “Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır; birşeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da, aydınlık iklimlere ulaştır” demeliyiz. Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye edici ilaç ve şifa arkadaşımıza aynen öyle koşmalıyız.

3) Gözlerimizi Çarşı ve Sokaklarda Haram Manzaralardan Sakınmalıyız

Çarşıya ve sokağa her çıkışımızda gözlerimize bir takım haramların girmesi muhtemeldir. Gözlerimizi kapasak, yürümemiz mümkün olmayacak; açsak, o zaman da arzu edilmeyen sahneler, ruh dünyâmızda bulantı hâsıl edip, bizi günahlara sokacaktır.

Haram karşısında gözünü yuman insan, hiç bir zaman maddî-manevî bir kayba uğramaz.. Ve, bu hassasiyeti gösteren insandan kimseye herhangi bir fenalık gelmez. Verimli, dürüst, samimî çalışan ve gerçekten hizmet veren böyle bir insan, hiç bir zaman şeytanca yaşayışın kurbanı da olmaz. Öte yandan, kendini bu aç bakışlara arzeden karşı cinsin, bundan maddî-mânevî kazandığı hiç bir şey yoktur. Kazanmak şöyle dursun, kendisi, muhatapları, toplumu ve memleketi adına neleri kaybedip, neleri kaybettirdiğine hastaneler, hapishaneler, mahkeme koridorları ve gazete sütunları en büyük şahitlerdir. Unutmayalım ki, en verimli meyveleri, zararlı ışınlardan ve şerârelerden korunan yeryüzü tarlaları verir; buna karşılık, yakıcı bakışlara ve öldürücü ışınlara korumasız maruz kalıp, neticede delik deşik olan derbeder gönüllerden ve felç olmuş iradelerden ne beklenir ki!

a) Çarşı ve pazarda gözlerimize haramların girmesi daima muhtemeldir:

“Öyle bir zaman gelecek ki, imanı muhafaza etmek, elde kor tutmak gibi olacak” diyor Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz; evet, “kor; atsan iman gider, tutsan elin yanar.”

Ve, yine buyuruyor: “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” Kalbe saplandı mı, ya da göz hunisiyle kalbe indi mi bakışı bulandırır, başı döndürür. Ve, sonra Rabbü’l-Alemin’e tercüman oluyor: “Kim onu Benim korkumdan dolayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

Şeytanın bu zehirli oklarına karşı tavrını ortaya koyan ve her işte olduğu gibi, bu hususta da yine yakınlarından başlayan Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bakınız ne yapıyor?

Hacc’da, bir merkubun üzerinde Arafat’tan inerken, sağdan-soldan geçen kadınlara gözü ilişmesin diye, terkisine aldığı amcası Hz. Abbas’ın oğlu Fazl’ın başını bir sağa bir de sola çeviriyor. Hâdiseye dikkat edelim: Bir defa hâdise, böyle bir duygunun âdeta imkânsız olduğu Hacc’da meydana geliyor. İkinci olarak, Mü’minlerin Annesi Aişe validemizin ifâdesiyle, kadınların erkeklerden ayrı ve yüzlerini dahi göstermeden geçip gittikleri bir dönemde Efendimiz, kendisi hakkında böyle bir şeyin asla düşünülemeyeceği yiğit amcazadesi Fazl’ın başını hem de kendi terkisindeyken sağa sola çeviriyor. Ve bu hadise, Asr-ı Saadet’in o daima okşayıcı, nazarları, kalpleri yumuşatıcı, burcu burcu vahy ve Cibril nefesi kokan ve daha dünyâda iken Ahiret’i ruhlara duyurup yaşatan hava ve ikliminde cereyan ediyor! Rica ederim, bugün bile bir mescide girdiğimizde veya bir cemaatin huzuruna vardığımızda, istesek de fena hisler düşünemezken, böyle bir şeyin hiç de mümkün olmadığı bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin, serseri bir ok gelip kalbini delmesin, içine fısk u fücur nüvesi serpilmesin diye, Fazl’ın yüzünün bir o yana, bir de bu yana çevrilmesini nasıl değerlendireceğiz?..

Bu hâdisenin ifâde ettiği mana şudur: Orman hiç yanmasın diye meseleyi kökten ele alıp, ormanda bir kibrit çöpüne dahi müsaade etmeme; ortada hiç savaş ihtimali yokken dahi, binlerce askerin bulunduğu karargâh içinde yine nöbeti aksatmama ve bir saniye olsun gözü yummama.. Evet, haramlara, fuhşa, tecâvüzlere, cinayetlere ve daha nelere nelere götürücü sebeplerin bütününü ortadan kaldırma.. belki bir gün yılan, çıyan sızar diye tüm delikleri kapama.. ve bir bakış, bir gülüş, bir dokunuşla nice hayatların sönüp gitmesinin, nice yuvaların yıkılmasının önüne aşılmaz setler çekme.. yani, fenalıklara iten sebepleri ortadan kaldırma ve günahları tâ baştan önleme; işte Allah’ın çizdiği yol!

Yine Efendimiz, yedi yaşında Müslüman olup, kendi havasıyla büyüyen amcası oğlu ve nesl-i pâkini devam ettirecek damadı Hz. Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyururlar. Yani, irâde dışı ilişen birinci bakışta günah yok ise de, ikinci ve diğer bakışlarda irâde devrede olduğu için, nefsin rolü vardır ve bu bakış, kişiyi alıp götürebilecek bir zincirin ilk halkası olduğundan haramdır. Efendimiz, harama götüren yolu, ta baştan bu şekilde önlemekte ve günahlara geçit vermemektedir.

b) Canımız her sıkıldıkta sokağa çıkmamalıdır:

Canı sıkılan sokağa mı çıkmalı? Ne kadar çarpık bir anlayış! Şeytanın rahatlıkla içeriye sızıp çalışabileceği bir gedik… Can sıkıntısını sokakta geçireceğini sanan insan, yağmurdan kaçarken doluya tutulan gibi olur.

Can sıkıntısı, kalbin tatminsizliğinden, Allah ve Rasûlü ile münasebet kurulamayışından, ibâdetlere bağlı olamamaktan, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten, hizmet etmemekten kaynaklanır. Böyleleri için şeytanın nüfuz edeceği menfez ve gedikler hazır demektir. Şeytandan yanmış insanın, yeniden şeytanın oklarının yağdığı mevzilerde dolaşması, deniz suyu içmekten içi yanmış birinin susuzluğunu gidermek için tekrar denize koşmasına benzer.

Meselenin bir de şu yönü var: Can sıkıntısı, Allah’ın ‘Kâbız’ ismiyle kalbi sıkması olarak da anlaşılabilir. Dolayısıyla da o, bir ibtilâ ve imtihandır. Böyle bir imtihan neticesinde kulun sebat ve sadakat derecesi ortaya çıkar. Yani kul, canı sıkıldığı, kalbi daraldığı zamanlarda da ibâdetleri yapacak mı diye Allah kendisini dener. Şurası da iyi bilinmelidir ki, bu hâlet içinde edâ edilen namaz, arkadaşların iştiyak atmosferinde, cemaat içinde şevk ve neş’e ile kılınan namazdan çok daha sevaplıdır; çünkü o anda insan âdeta muharebe hattındadır. Sonra, güneşin bulutlar arkasına saklanması gibi, bu hal de geçicidir; Allah bu defa ‘Bâsıt’ ismiyle onun kalbini genişletir, kendisine şevk verir. Mağrem nispetinde mağnem, yani meşakkat ve zorluk nispetinde mükâfat ve sevap peylenmiş olur.

c) Çarşı ve pazara çıkarken bazı hususlara dikkat edilmelidir.

İnsanın alıştığı günahlardan uzaklaşması da, uyuşturucu tiryakisinin hapını bulamayınca bunalımlara girmesi misali şiddetli ruhî sıkıntılara sebeb olur ve kendisi için günah atmosferi hazır olunca da, hemen içine düşüverir. Dolayısıyla, ister günahkârlar için, ister yılandan akrepten kaçar gibi günahtan kaçanlar için olsun, çarşı-pazara çıkışta dikkat edilecek bazı hususlar vardır ki, onlara da şöyle bir göz atmamız yerinde olur zannederim:

1) Çarşı ve pazara lüzumsuz yere çıkmamalı, işleri toptan görmeye çalışmalıdır. Günahların seylap halinde aktığı yerlerden herhangi bir iş, ya da imana hizmet adına herhangi bir vazife bahis mevzûu olmadığı sürece uzak kalmak lâzımdır.

2) Yolun hakkını vermeği düşünmelidir. Sahabe-i Kiram efendilerimiz, çok defa hak ve hakikatı anlatmak için dışarıya ve çarşı-pazara çıkarlardı. Hz. Ebû Bekir de, Hz. Ömer de, Hz. Ebû Zer de (ra) bunu yapardı. Böyle bir gaye ile çıkanlar, sokağın ve yolun hakkını vererek günahlara girmekten korunmuş olurlar. Efendimiz (sav), Ashabını yol kıyılarına ve sokaklara oturmaktan men ederdi. “Oturmamızda maslahat ve faydalar var ya Rasûlallah” dediklerinde de, “Öyleyse, yolun hakkını verin” , yani, yolun taş ve dikenlerini temizleyin, gelip geçenlerin selâmlarını alın, selâm verin ve emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l münker’de bulunup hakikatı anlatın buyururlardı. İşte, bu halis niyet mevcut olduğu sürece seyyiat ve günahlar hasenata dönüşebilir.

3) Dışarıya müteyakkız ve mücehhez olarak çıkmalıdır. İnsan mayınlı tarlada nasıl yürüyor, can düşmanlarının bulunduğu bir bölgede nasıl mücehhez ve müsellah dolaşıyorsa, öyle de, günahların kol gezdiği çarşı-pazarda da mücehhez ve müsellah bulunmalıdır. Yoksa, hissiyatıyla başbaşa, hazırlıksız, silahsız, bomboş bir halde ve şeytanın zehirli oklarına karşı mânevî kalkan ve mânevî kurşunlarını hazırlamadan çıkarsa, o zaman ruhunu kötülükler, günah manzaraları ve her türlü süfliyat sarabilir. Hele bu durum bir kaç kere tekrarlanırsa, artık o, duyguları ölmüş, günahlara, kötülüklere karşı kayıtsızlaşmış ve haramlara bigâne bir halde çarşı-pazar dolaşır ki, şeytanın istediği de budur…

4) Dışarıya çıkmadan önce gerilime geçmelidir. Çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreğimizi hoplatacak, heyecanımızı coşturacak, gözlerimizi yaşartacak ve hislerimizi harekete geçirecek bir şeyler okuyup, birşeyler seyredip, birşeyler dinlemeli ve öyle çıkmalıyız.. evet, ancak böyle bir gerilimle çarşı-pazara çıkmalıdır ki, günahlara karşı bir sütre meydana getirilmiş olsun.

5) Dışarda iyi arkadaşlarla birlikte olunmalıdır. Sokağa çıkarken, orada bizi bekleyen bir sürü düşmanın mevcut olduğu düşünülerek, bu düşmanlara karşı bir-iki muhafızla, yani arkadaşla çıkmalıdır. Çarşıya pazara çıkarken, ruh dünyâmızı ayakta tutan mutlaka bir-iki arkadaşın yanımızda bulunması şarttır. İnsanın iç murakabesi çok defa kendisini frenlemeye, korumaya kâfi gelmeyebilir. İmanımız tam manasıyla berrak ve çok safiyane olmalıdır ki, her an Allah’ın murakabesinde bulunduğumuzu duyup hissedelim. Bu da her zaman mümkün olmayabilir.. evet, bazen öyle zayıf anlarımız olabilir ki, kendimize hâkim olamayız ve nazarımız harama kayabilir, ruhumuzda bir yara meydana gelebilir, fena düşünceler kafamıza tohumlar gibi saçılmış ve günahlar ruhumuzda mayalanmış olabilir. Ama yanımızda bir-iki arkadaş olduğunda, güzel şeyler konuşur ve güzel şeylerin müzakeresini yapabiliriz. Hem, arkadaşların gözleriyle kendimizi kontrol altında tutar ve nazarlarımıza, kulaklarımıza dikkat edebiliriz. Bazen, o esnada Cenâb-ı Hakk’ın bizi kontrol ettiğini düşünemeyebiliriz ama, arkadaşımıza karşı ayıp olmasın diye kendimize çeki-düzen verme gereği duyarız. Belki riya olur, sun’îlik olur ama, olsun; zira bu, fenalıklardan, günahlara girmekten daha iyidir.. hem de, riya müspet âmellerde -mesâla namazda- amelin ruhunu ifsat etse de, menfî amellerde böyle bir zarar sözkonusu değildir. Meselâ insan, sırf riya için zina etmese, zina etmemiş olur; görmesinler diye hırsızlık yapmıyorsa, yapmamış olur. Göz zinası, kulak zinası, el ve ayak zinası, düşünce zinası, evet, ne olursa olsun insanın hayâline fıskı, günahı çekebilecek her şey, her fena düşünce gösteriş için dahi olsa terk edildiğinde, o günah, elini ve pençesini ruhlarımıza salmadığı sürece selâmette sayılırız. Evet, güzel bir söz ya da güzel bir nasihat dinleme, güzel bir yazı okuma, güzel bir şey seyretme veya güzel bir manzarayı mütalâa etmekle ma’rifete, haşyete, mehâbete uyanmak gibi güzelliklerle dolmuş olarak evden çıkacak, buğu buğu bu tesirlerin altında işimizin başına, mektebimize, vazifemize, hizmetimize gidecek ve bunların tesirini devamlı ruhlarımızda hissedecek ve böylece şeytandan, günahlardan korunmuş olacağız.

6) İrâde dışı bulaşan şeyler temizlenmelidir. Bu kadar gayretimize rağmen üzerimize yine de sağdan soldan irâdemiz haricinde gelip bulaşan, kalp ve ruhumuzu yaralayan çamurlar ve lekeler olabilir. Bu türlü durumlarda ise hemen ibadetlerin vesayası altına girip Cenâb-ı Hakk’a yönelmek icabeder. Bir gün beyninden vurulmuş gibi huzûr-u Risaletpenahî’ye bir sahabi gelir, kendini yere atar ve: “Mahvoldum ya Rasûlellah, caddeden geçen bir kadına baktım ve dokundum” diye inler. Derken o esnada âyet nazil olur: “Günün iki yanında namaz kılın; şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri giderir”. (Hûd, 11/114)Evet namazlar, Allah indinde günahları silip süpüren şeylerdir. Hadîste, namazların namaz aralarında işlenen küçük günahlara keffaret olduğu ifâde edilir. Rabbimize karşı yaptığımız kulluklar, namazlar, niyazlar, elimizde olmadan ve irâdemizi aşarak gelip bize çarpan günahlara keffaret olacaktır. Ayrıca, harama her göz kapama, insana bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır.

7) Günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenâb-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlâhî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.

Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadîsin ifâdesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir vaziyet kesbetmiş sayılır.

İkinci olarak, kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama, Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “keşke şu günahımı gören olmasaydı; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı!” dedirtir.

Günahta ısrar ve onu küçük görme de, insanı küfre itebilir. İnsan, günahlara alışmış ve onlardan kopamıyorsa, bazen böylelerini o levsiyattan kurtarayım derken daha kötü durumlara itmiş oluruz. Meselâ, “içki içme!” dediğimiz birisi, “bir kadeh haram olmaz; hem, bu kadarını da katı buluyorum” diyecek ve küfre ait benzeri sözlerle o günahın kurbanı olacaktır. Keza namaz kılmıyorsa, “gel, kıl” ısrarları karşısında, gelmeme ısrarında bulunacak ve sonunda da “gelmiyorum” deyiverecektir.

Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tevbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Yoksa, kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tevbe, istiğfar ve samimî bir nedamet ile terkedildiği zaman ise, inşaallah affa mazhar olacaktır. Dağlar cesametinde de olsa, -şirk hariç- Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. Elverir ki, O’nun af, merhamet ve ğufran kapısına varılsın.

4) İnsan Meşguliyetsiz Kalmamalıdır

Meşguliyetsiz insan, fıska açık yaşar, dolayısıyla da şeytana fırsat vermiş olur. Bu sebeple, boş durmamalı ve bizi daima gerilim, coşkunluk, tazelik içinde tutup, günahlardan da koruyacağı için hep hizmete koşmalı, ‘emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l- münker’le irşad faaliyetinde bulunmalıyız.

Şeytan, daha ziyade âtıl insanlara, atâlet ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. O, hiç bir iş yapmayan, vaktini sinek avlamak, avare avare dolaşmakla geçiren ve saatlerce dumanlı yerlerde boş lâf eden insanlara musallat olur. Ve yine o din, iman, vatan ve millete hizmet adına hiçbir şey yapmayan, din ve iman hizmetlerine karşı kapalı yaşayan, yer yer dolup boşalmasını bilmeyen fertlerle uğraşır ve onları baştan çıkarır. Zira böyleleri, şeytanın arayıp da bulamadığı birer avdır.

Madem şeytan daha çok miskinlik, tembellik ve meşguliyetsizliğimizden istifâde ediyor; hizmet adına dolup boşalmaktan hoşlanmıyor ve boş durduğumuz sürece içimize uygun olmayan düşünceler, kuruntular atıyor, başka şeylerle meşgul olmayan hayâlimizi kendi namına meşgul ediyor ve günahları düşündürüp günah işlemeye zorluyor, öyleyse biz de, daima meşguliyetle, aksiyonla, faaliyet ve hizmetle ve irşad yolunda terlemekle şeytanın parmak sokabileceği yerleri doldurmalıyız ki, o da bizde umduğunu bulamasın. İşleyen demir pas tutmaz; sürekli hareket eden, durmadan hak ve hakikatı duyurma adına koşan bir insanın aynı zamanda hem bedeninde, hem de ruhunda bir zindelik, bir neş’e olacak ve hadîsin ifadesi üzere, ‘emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’ yaptığından, vahyin bereketi içinde ilhamlar halinde hissedilecektir. Rızkı bereketlenecek, aile yuvası da Cennet köşelerinden bir köşe olacaktır. Yine hadisin işaretiyle, bu vazife ve hizmetler kesildiği zaman vahyin bereketi de kesilecek, vahyin bereketinden mahrum olanlar da, felç olmuş gibi karanlıklar ve sıkıntılar içinde boğulup gideceklerdir.

5) Allah’ın (cc) Dinine Yardım Edene Allah (cc) da Yardım Eder

Kendini Rabb’ine ve O’nun Habibi’ne hizmete, hakk’a ve hakikata tercüman olmaya ve irşad faaliyetlerine adamış, evet, bu şekilde Cenâb-ı Hakk’la aramızdaki mukavelenin bize ait yanını ifa etmiş genç, ihtiyar, kadın, erkek, talebe, hoca her meslek erbabından her yaş ve baştaki insanlara karşı Allah da, mukavelenin diğer yanı adına şöyle buyuracaktır: “İn tensuru’llahe yensurküm.” (Muhammed, 47/7) Yani, eğer siz Allah’ın Dini’ne yardım eder, Din’e tercüman olup, gönüllere duyurma yolunda ahdinize sâdık olursanız, Allah da size yardım eder. Siz iman ve Kur’ân’a sahip çıkıp, onların ayaklar altında pâyimal olmaması için çalışırsanız, Allah da sizi şeytan ve nefsinizin ayakları altında bırakmaz ve pâyimal etmez. Karşılıklıdır bu; yaparsan O da yapar; koşarsan O da koşar… Hem de nasıl? Hadîsin beyanıyla, Kendi’ne bir karış yaklaşana O, bir adım yaklaşır; yürüyerek gidene koşarak gelir; yani, bir elini uzatana iki elini uzatır.

Biz vefa gösterip, Allah’ın Dini’ne omuz verdiğimiz sürece, Allah’ı her zaman bize karşı vefalı bulacağız ve O, bizi şeytanın vesveseleri ve nefsimizin arzularıyla başbaşa bırakmayacaktır. Evet, bizi yâd ellerde bozulmaya, sönmeye, çürümeye ve ölmeye terketmeyecek ve “kulum” diyecektir. Şu şeker-şerbet söze bakın: “Evfû biahdî ûfi biahdiküm- Siz bana karşı sözünüzde vefâlı olun; Ben de size sözümde vefalı olayım”. (Bakara, 2/40) Siz, Allah’ın Dini’ne yardım ettikten sonra, O’nun, şeytanı size musallat edip, sizi batırması olacak şey mi? Siz aşkla, şevkle gerilip, gönüllerde Allah’ın duyulması ve kalplerin O’nunla oturaklaşması istikametinde ölesiye koştururken, terleyip yorulurken, zanneder misiniz ki, Rabbiniz, çarşı-pazarda bilerek veya bilmeyerek işlediğiniz günahları yüzünüze vuracak, sizi bataklıkta, şeytanın elinde bırakacak ve hasenâtınızı da bire bir yazacak! Hayır hayır; siz kandan irinden deryalar geçiyor gibi O’nun yolunda koşarken, her an bir günah çamurunun size bulaşması karşısında ruhunuzun birkaç defa sarsıldığı, kalp ve duygularınızın örselendiği bu günah iklimi ve günah atmosferinde O sizi nefsanî isteklerinizle başbaşa bırakmayacak, yardım elini ve yakin bürhanını mutlaka gönderecektir. Esasen herbirerlerimiz, şahsî hayatımızda irâdemizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz, ısrarla “günaha gireceğim” demediğimiz sürece, Rabbimizin böylesi nimet ve inayetlerine pek çok def’a şahit olmuşuzdur. Tam bir uçurumun kenarına geldiğimiz ve muhakkak bir günahla karşı karşıya kaldığımız anda, adeta gökten iki elin uzanıp bizi düşmekten kurtardığını müşahede etmişizdir. Meselâ, yalnızlıktan patlayacak hale gelip tam sokağa çıkayım dediğiniz anda güzeller güzeli bir arkadaşınız çıkagelmiş ve sizi bir erâcifin içine girmekten kurtarmıştır. Hattâ, bazen hiç farkında olmadan, bazılarımızın dudağında bir dua, bir âyet veya bir nur belirivermiştir; belirivermiştir de, şeytanın oklarına hedef olmaktan ve nefsânî isteklerin kurbanı haline gelmekten kurtulmuşuzdur. Evet, Allah’ın yardım ve korumasına en büyük davetçi, mukaveleye sadakat içinde O’nun Dini’ne omuz vermektir.

‘Mağrem’ nisbetinde ‘mağnem’ ve riziko nisbetinde mükâfat vardır. İnsan, ne kadar sıkıntı ve meşakkate maruz kalırsa, kavuşacağı nimetler de o nisbette çaplı ve inşirah verici olur. Sınır boyunda, düşman tehlikesi karşısında, kar ve soğukta imanlı Mehmetçiğin tuttuğu bir saatlik nöbet, kendisine senelerce yerine getirilemiyecek kadar çok nafile ibâdet sevabı kazandırır. Elbette, aynı zaman dilimini koğuşta sıcacık yatağında geçiren, o sevabı kazanamayacaktır. Öte yandan, sınır boyundakinin alacağı sevap, elbette cephede, avcı hattında düşmanla yaka paça olan muharibin alacağı sevap kadar olmayacaktır. Aynen bunun gibi, Din’e hizmet etme, irşad vazifesinde bulunma, Peygamberlerin birinci vazifesi olup, -hadîsin beyanıyla- en çok belâ ve musibete maruz kalanlar da onlardır. Hamza’yı büyük yapan ve göklerde ‘Allah’ın Arslanı’ diye yazdıran, onun fütursuzluğu, pervasızlığı, ölümü gülerek karşılaması, ukbâ planlı yaşaması ve hayatı istihkârıydı. İnsan, çektiği ve katlandığı meşakkate göre evsaf ve ayar kazanır. Nefsanî arzu ve istekler, insanı en çok sıkıştırdığı, şeytanın sağdan, soldan ona öldürücü oklar yağdırdığı dönemlerde o, dinî hassasiyetini koruyorsa bir başka amûdî (dikey) yükselir. Din’e sahip çıkıp Peygamber varisi olarak irşad yapmanın, taşıdığı rizikolara karşılık, o nispette de avantajları vardır. Bu avantajlar daha dünyada iken kısmen hissedilse de, asıl ihtişam ve hakikatıyla ötede zuhur ve inkişaf edecek, Cennet ve Cemalullah meyvelerini verecektir.

inancın gölgesinde
—————–

GENÇLİK GÜNAHLARINA İÇ ÇARELER

Ülfet ve Metafizik Gerilim-Ruhta, vicdan ve zihinde şevk ve canlılık

Ülfet, insanın bir şeye karşı alışkanlık peyda etmesi, sağında, solunda, önünde ve arkasında gördüğü çok orijinal ve hârika şeylere karşı lakayt ve alâkasız kalması demektir. Bir mesele ilk duyulduğunda canlıdır ve alâka uyarıcıdır; fakat bir müddet geçtikten sonra, kafamızda sadece donuk hatları ve kalıplarıyla bir hikâye olarak kalıverir.. Kalıverir de ruhumuzdaki ilk mevcelenmeler, heyecan dalgaları, kalp yumuşamaları ve hattâ göz yaşarmaları artık birer hayâl olur ve çok ciddî meseleler sadece birer formül olarak îfâ edilmeye başlanır. Rûha bir kuruluk, bir hamlık ve kabukta dolaşma hâkim olur; öyle ki artık kalpler, kaskatı hale gelir ve insan da vurdumduymaz olur.

Metafizik gerilim, iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevk potansiyeli, mânevî duygularımızın daima aktif halde bulunması, bizi dîne ve ibâdetlere sevk edip koşturacak bir güç kaynağıdır. Kalp merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla şahlanmış, canlanmış bir ruh halinin kesintisiz oluşu demektir. Ne var ki, zamanla bu canlılık da ülfet ve ünsiyet tozu- toprağıyla perdelenebilir; korlar küllenip, duygu ve lâtifeler sönebilir. Ve neticede de tamamen sönme, pörsüme, hattâ kokuşma devresine girilebilir.

Ülfet ve ünsiyetle metafizik gerilimin kaybolması, aslında fıtrat ve yaratılışımızın gereğidir. Nasıl vesvesenin gelmesi elimizde değilse, aynı şekilde, çok defa ülfete karşı koymak da elimizden gelmez. Hususiyle imanda mertebe kat’edememiş, kalbî ve rûhî hayatını gerçekleştirememiş kimseler için bu fıtrat kanununu aşmak, oldukça zor ve hattâ imkânsızdır.. Bir defasında Hanzala, Hz. Ebu Bekir ile Efendimiz’e gelir ve “Hanzala münafık oldu ya Rasûlullah” der ve “Senin yanında hissettiklerimi dışarda hissedemiyor ve her an yanındaki gibi gerilim içinde kalamıyorum” şeklinde açıklamada bulunur. “Bir öyle, bir böyle” der Efendimiz (sav) ve ilâve eder: “Eğer zamanın her parçasında benim yanımda olduğunuz gibi olsaydınız, melekler sizinle musafaha ederlerdi.” Her kemalin bir zevali vardır ve kâinatta hiçbir şey kararında değildir.

Dînî hizmetler, ülfete karşı önemli bir sütredir. İnsan hizmetle, sürekli meşgûliyetin yanı sıra beklenmedik İlâhî te’yîdata da mazhar olur ve hep canlı kalır. Böylece, aslında devamı olmayan gelip geçici sarsıntıyı ve ölmüşlüğü aşarak, yeni bir dirilişe muvaffak olabilir. Yoksa, bu manâda bir gayreti olmayan kim olursa olsun, kalbinin katılaşması, gözlerinin kuruması ve ülfet ve ünsiyetle iç geriliminin ve canlılığının kaybolması dolayısıyla da şeytanın vesvese ve hilelerine kapılıp, günahlarla sol taraftan vurulması her an muhtemel ve mukadderdir.
————————–

Ledünnî (İç Âleme Ait) Meseleler

1) Benlikten Vazgeçilmelidir

Her şeyden önce, insanın bir tahliye (fena şeylerden arınma) yapması gereklidir. Meyve veya güller için hazırlanan bir tarlanın, önce taş ve çakıldan, diken ve yabani otlardan temizlenmesi gerekir ki, işleyip sürmeye, ekip biçmeye müsait hale gelsin. Kalpte yaralar, kafada şüphe ve tereddütler, elde, dilde, gözde ve hayâlde günâhlar varken ibâdetlerle kanatlanmak, zikir ve fikir ile süslenmek çok zordur. Hakk’a doğru kanatlanma, fena duygu ve tutkulardan arındıktan sonra gelir. Aksine,“Doldum, erdim, bildim” iddiaları nefsin mırıltıları ve hele hele “Ben şuradayım, buradayım, kurtuldum, kurtardım” gibi söz ve düşünceler, şeytanın ağında ölüm hırıltıları olsa gerektir. Esasen ‘Ben’ düşüncesi, o tarladan ilk plânda kaldırılıp atılması gereken en zararlı bir diken ve çakıl taşıdır.. İnsanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gereken bir şey varsa, o da benliktir. Benlikten vazgeçmiyenin, öbür âlemlerden gelen “Benim” sözünü duyması mümkün değildir!

2) İrâdenin Kavgası Verilmelidir

Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gâyesi vardır. Göz, Cenâb-ı Hakk’ın istediği istikâmette bakmak, el, o istikamette tutmak, ayak, yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. Diğer duyguları da gâyelerine uygun sıralayıp, onların yaratılış gâyelerini anlatmak da mümkündür. İrâde için de durum, bundan daha farklı değildir. Onun da bir yaratılış gâyesi vardır.. Evet irâde, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata mâletsin ve yaşanır hale getirsin diye yaratılmıştır. O bu vazifeyi ifâ ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, irâdenin karşısına pek çok mania ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır. Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, irâdenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irâde felç ise, işte o zaman şeytan, rolünü rahatlıkla oynayacağı mükemmel bir sahne bulmuş demektir. Midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?

3) Nefse Düşkünlükten Vazgeçilmelidir

Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ağırlıklar gibidir. Ruh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Tersi yönde, nefis beslendikçe ruh küçülür, sıkışır, ağırlaşır.. Bunun neticesinde de kalp, duygu ve lâtifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sav)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur. O halde “Siz” diyor, “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Evet onu açlık, susuzluk ve isteklerinden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına her estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gâyet normaldir. Binaenaleyh, irâdenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse ait beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana açık kapı olacaktır. Şeytan gibi nefisten de insana dostluk gelmez. Nefsin fenalıklara götürücü büyük bir hasım ve kendisine karşı “en büyük cihad”ın yapılması gereken bir düşman olduğunun bilinmesi, ondan ve şeytandan kurtulma, dolayısıyla da Allah’a (cc) yaklaşma istikametinde atılmış ilk adımlardandır. Efendimiz Aleyhissalâtü ves-selâm’ın, “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” ; bir muharebeden dönerken de, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurması ve yine Kur’ân’da Yusuf Aleyhisselâm’ın dilinden, “Muhakkak nefis kötülükleri emreder” sözünün nakledilmesi, ondan korkmamız ve karşısında daima teyakkuzda bulunmamız hususunda bizim için önemli derslerdir.

4) Ma’rifetullah’a Ulaşmak Lâzımdır

Ma’rifetullah’ta derinleştikçe, Rabbimizi çok iyi tanıyıp, içimizde onu bulma ve tanıma huzuruna erdikçe, şeytan ve nefsin va’dedeceği bütün yalancı zevkleri ve lezzetleri aşmış ve onların üstüne çıkmış olacağız. Allah’ın marifetiyle tatmin olup huzura ermiş bir kalbe teklif edilen bütün yabancı tatlar ve zevkler, çok sönük ve çok silik gelir. Haddizatında, kendi içinde aydınlığa ermiş bir insanın, nefis adına şeytanın teklif edeceği şeylerden lezzet alması zaten düşünülemez. Kendi içinde ma’rifete erememiş kimselerin durumu ise, güneşten mahrum kalıp da, mum ışığı ve ateş böcekleriyle teselli olmaya çalışan kimsenin durumu gibidir. Ma’rifete ulaşmış, dolayısıyla da ışığını bulmuş bir insan, şeytan ve nefsin kendisine takdim edeceği vâhî ve fânî şeylere aldanmayacak ve kapılmayacaktır. Marifeti kazanmanın yolu da, burada madde madde sıraladığımız hususları yerine getirmekten geçer.

5) Kalp ve Ruhta Operasyon Yapılmalıdır

Her insan, hergün biraz daha tefekkür ve düşüncede buudlaşarak, önümüze serilen kâinat kitabından tıpkı bir arı gibi marifet hüzmeleri toplayıp, Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği nebîler ve velîlerin açtığı geniş yolu takip etmelidir. Bu yol sayesinde o, ruha hayatiyet kazandıracak ve atılan her adım, ona yeni bir güç kaynağı olacaktır. Evet, vicdanımızın elinden düşmeyen Kitap ve Sünnet neşteri, bütün mânevî yaralarımızı kesip atarken, asırlara göre değişen tedâvî usûlleriyle mürşid ve mücedditlerin eserleri, bu eserlerdeki ölümsüz hakikatler de, mânevî yaralarımızı en kısa zamanda iyileştireceğinden şüphe duyulmayan birer ilâç, birer merhem gibi daima elimizin altında bulunmalı; tarif edilen ölçü ve prensipler dahilinde öncelik sırası çok iyi ayarlanarak, bu eserler ısrarla mütalâa edilmelidir. İşte, kalp ve ruhta hergün yenilenmesi zarurî bu operasyondan sonradır ki, şeytanın hile ve desiselerine karşı dayanıklılık kazanmış oluruz. Aksi halde, okumayan, düşünmeyen ve kendini yenilemeyen insanların akıbetine uğrar, sararır, solar ve savrulur gideriz.

6) Dâima, Tefekkürle Kalp ve Kafayı Beslemek Lâzımdır

Tefekkür hususunda Kur’ân’da pek çok âyet bulabilirsiniz. Meselâ, bunlardan birinde ayakta, oturarak ve yanları üzerinde Allah’ı zikredenler ve yerlerle göklerin yaratılışını tekrar tekrar mütalâa edip didikleyenler takdirle ele alınır. (Al-i İmrân, 3/199) Efendimiz, bazen gece teheccüd vakti bu âyeti okuyup ağlar ve şöyle derdi: “Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun.” Bir saat tefekkürün bir sene nâfile ibâdet hükmüne geçtiğini ifâde eden hadîs-i şerifler bile vardır.

Malûmatı olmayan insanın tefekkür etmesine imkân yoktur; tefekkür edebilmek için bazı şeyleri bilmek lâzımdır. İnsan, sahip olduğu bilgi ölçüsünde yeni terkiplere varır; bu terkipleri, yeni yeni hüküm ve komprimeler için mukaddime olarak kullanır.. derken, onun tefekkür dünyasında devamlılık ve çok buudluluk husûle gelir.

Malûmattan mahrum, âmice ve cahilce tefekkürler, öze inemez; üst katmanlarda, kabukta kalır ve aynı zamanda ülfet ve ünsiyet meydana getirir. Derinlere dalıp, kıymetli cevherler çıkarma imkânı vermeyeceği için de, hayâlî meselelere inhimaka sürükler ve zamanla ortada tefekkür adına bir şey kalmaz. Bu türden cahilane tefekkürün, marifet adına kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Hemen şu noktayı da belirtelim ki, tefekküre götürücü malûmat sözüyle, kâinat kitabını tetkik eden, Kur’ân’la kâinat arasındaki münasebet ve illiyeti gösteren eserleri, bu arada günümüzde müspet ilimlere ait ansiklopedik malûmatı kastediyoruz. Nice şair ve yazarlar vardır ki, yazdıklarını okuduğunuzda kendinizi İrem bağlarının ortasında zanneder ve onlardan ağaçların, kuşların, çiçeklerin, baharların destanlarını dinlersiniz ama, kalbî hayatınız adına bu kadar söz arasından bir çiçek yaprağına dahi sahip olamazsınız. Zira hep san’atla, tabiatla meşgul olmuşlar, olmuşlar ama bir türlü ileriye gidememiş, San’atkâr adına mesafe kat’edememiş ve dolapla dönüyor gibi dâire çizip durmuşlardır. Bu tür malûmatların da, tefekkür adına hiç bir yararı yoktur. Öyleyse, istikamet üzere tefekkür veya tefekkürde istikamet, ancak vahyin ışığı altında eşyâ ve hadiseleri hallaç etmekle mümkün olacaktır.

7) Hayâlde de İstikamet Kazanmak Lâzımdır

Hayâl, tasavvur ve hakikatin berisinde bir iç ufûle, ruhun ilerilere ve daha ilerilere uzanmış kolu-kanadı ve hakikat ışıklarını kendine göre şekillendiren bir mana menşûrudur. O, dışın içte görüntülenmesi ve geçmişin aynalarında geleceğin tüllenmesidir. Hayal, mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına tâbi olmayan bir zihin faaliyetidir. bazen o, beş duyumuzun tesiri altında eşyâ ve hâdiseleri şekillendirmekle, kendine ait eşyanın tabiatına bütün bütün ters olmayan motifler de ortaya kor…

Evet, gözümüze çarpan herhangi bir görüntü, muhayyilemizde bir kısım resimler ve suretler meydana getirir. Kulağımıza gelen seslerde bir kısım sahneler, temessüller ve tablolar tebellür eder. Dilimizle tattıklarımız, hattâ vücudumuzda tesirli olan bir kısım faktörler, sözgelimi idrar yapma zorluğu veya bağırsak sancısı, kendilerine has hayâllere sebep olurlar. Arkadaşımızın anlatmakta olduğu bir hâdise, bize yaşadığımız başka bir hâdiseyi, yahut ona benzer bir vak’ayı hatırlatır da, o hayâlin peşine takılır gideriz. Alnı secdeli bir sima gördüğümüzde, hayalimize Sahabe-i Kiram’a ait manalar ve tablolar akseder; eder de kendi kendimize bir kısım düşüncelere dalarız.. ve zihnimizi, milletimiz adına yapacağımız vazifeler ve hizmetler dolduruverir.

Hayâli, hayır istikametinde kullanmak gerekir. Meselâ, namaz kılarken, duâ ederken, Beytullah’ın etrafındaki halkaları temaşa eder veya o halkalar içinde bulunurken, amudî bir hatla, yerin altından tâ Sidre-i Münteha’ya kadar namaz kılınıp duâ edildiğini, tavaf yapılıp ruhânîlerle aynı çizgiye ulaşıldığını hayâl ederiz. Aynı şekilde, tek başımıza namaz kılarken bile kendimizi milyonlarca Müslüman’ın içinde görür ve ellerimizi açıp “Amin” derken, milyonlarca ağzın aynı anda “Amin” dediğini tahayyül ederiz. Böyle bir ruh ve şuur sayesinde, tek başımıza olmamıza rağmen, bu tahayyül bize öyle bir güç ve inşirah verir ki, milyonların ağzıyla söyler, milyonların diliyle duâ eder, milyonların zihniyle hıfzeder ve onların tasavvurlarıyla tasavvur ederiz. İşte, böyle büyük bir cemaat içinde ve çok geniş dairedeki kulluğumuz öylesine derinleşip külliyet kesbeder ki, tıpkı aynalar odasında birin bin olması misali, bizim ibadetlerimizin birleri de binlere ulaşır; ulaşır ve bize cemaat halinde kullukta bulunmanın sonsuz hazlarını duyurur. İşte mü’minin hayâli budur ve bu, sevap kazandıran hayâldir.

Hayâl, şer ve günah istikametinde de kullanılabilir. Bir cemaat içinde bulunmayıp, tek başına yaşayan insan, kendini fıska ve günaha sevkedecek hayâllerin kurbanı olabilir.. ve bir bakışta, bir duyuşta ne hayâllerle derinleşiriz de, böyle günahların hayâli, ilerde onlara pratiğin zeminini de hazırlayabilir. Yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, şeytanın hayâle attığı her sahnecik, her bir karecik, hayâl kamerasında bir film halini alır; fuhuş zakkumlarına sebebiyet verir; hele bir de nefsin eline geçti mi, fiilî duruma dönüşmesi çok kolaylaşır. Bu sebeple insan, gerçekte fasık olmasa bile, hayâli böyle günâh düşünceleriyle işgal edildiğinden hayâliyle fâsık olur. Öyleyse, hayalimize gelen bu kabil bir düşünce, suret ve fikri birer yılan, birer akrep bilip, arzettiğimiz çarelerle bu haşeratın ağına düşmemeye, düşmüşsek kurtulmaya çalışmalıyız.

Neyin atmosferinde, neyin tesirinde ve neyin manyetik sahası içindeysek, hayâlimizde canlanacak resim ve suretler de, daha ziyade o türden olurlar. Diyelim ki, üç gün aç kaldık; bu durumda, hayâlen sarraf dükkanlarına veya füzelere binip uzay yolculuğuna mı gidersiniz; yoksa, bir testi su, bir somun ekmek, bir tabak yemek mi hayâl edersiniz? Ameliyat masasına yatırılmış, kesilip biçilmeyi bekliyorsunuz; bu arada size tepsi tepsi baklavalardan söz ediyorlar; şimdi bu durumda neyi hayâl edersiniz? Sinemadasınız veya televizyonun önüne oturmuş, nefsin hoşuna giden ve sizi şehvete çağıran müstehcen manzaraları seyrediyorsunuz; o anda Kâbe’nin etrafındaki halkaları hayâlinize aksettirmeniz mümkün olur mu? Öyleyse, Allah’a ait manaları hayâl etmek isteyenler, bu manaların kaynaştığı Allah evlerinin manyetik sahasına girmelidirler.

Bir insan kaç ayarda ise, hayâlleri de o ayarda olur. İnsanın kucaklaştığı veya kucaklaşacağı hayâlleri, onun Allah’ı ve Rasûlüllah’ı tanıma ve öldükten sonra dirilmeye inanma derecesine ve dünyâya değer verip vermemesine göre farklılıklar arzedecektir. kalp dünyâsının derinliği, tasavvur ve tefekkür âleminin buudları, genişliği, his ve duygulardaki zenginlik, kişinin hayâl dünyâsına kendilerine ait renkler katacaktır. Yine hayaller ilme, irfana, kültür seviyesi ve ideallere göre grafikler çizecektir.

Günlük iktisadî dalgalanmaları takiple bu dalgalanmaların te’sirinde kalan bir insan, önünüze hayal hanesini doldurmuş bulunan iktisad dünyasının çizgilerini getirecektir. Gününü gün etme felsefesini düstur edinen şehvet meftunu bir insanın dili, hayâllerinin en belirgin tercümanıdır. Buna karşılık, himmeti milleti olan, neslinin dertleriyle dertlenen ve milletine hizmeti hayatının gâyesi bilen bir dertli sima ile müşerref olduğunuz zaman ise, aydınlık iklimlerin hayâl hüzmelerinden mesajlar alırsınız. Ayarı yüksek hayâller, insanı hiç bir zaman hayâl kırıklığına uğratmaz.

Hayâl deyince, boş kuruntular ve manasız düşünceler de akla gelebilir. Ancak, mü’minin hayâlleri, aynen söz ve işleri gibi “Sıbğatullah” denilen Allah boyası ile boyandığından, hep istikamet üzeredir. Onun hayallerinin süs ve zineti Rasûlüllah’ın sünnetidir. Ve, bu hayalleri bezeyen de, bütünüyle İslâmî prensiplerdir.

İnsan, isterse düşünce ve hayâl dünyasını kontrol altında bulundurabilir. Elbette şuur ve irâdeye bağlı bir durumdur bu. İnsan, nasıl vesveseleri kesip atabiliyorsa, aynı şekilde, elinde olmadan daldığı düşünce ve hayâllerine de bir son verebilir. Ancak bu da, yine onun iradesini ortaya koymasına, idrak, şuur ve duygularıyla kendini ispata ve lâtifelerini geliştirerek, beden ve cismini aşmasına bağlıdır. Kur’ân, öyle ki, sonsuzluk mefhumlarına kadar, uzak geçmiş ile uzak gelecek adına önümüze bir tefekkür, düşünce ve hayâlen seyr u seyahat kapısı açmakta ve Ahiret’e, Cennet’e, Cehennem’e ait tablolar göstermektedir. Efendimiz de, nurlu beyanlarıyla bunu ta’lim etmektedir. Öte yandan, böyle hassas bir mevzûda neyin nasıl düşünülmesi lâzım geldiğine dâir belli sınırlar da tayin edilmiştir. Meselâ, tefekkür deyip, Allah’ın Zâtı hakkında, ruhun özü ve mahiyetiyle alâkalı ve ebedî âlemlere ait gaybî hâdiselerde eşyayla temasa geçtiğimiz gibi temasla çeşitli tahminler yürütemez ve şahsî yorumlarda bulunamayız. Ancak, aklın cevelangâhı olan dairede, yol gösterici kâmil mürşidlerin ve ışık saçan müstesna eserlerin yardımıyla düşünce fonksiyonlarımızı ayarlayarak, hayali en verimli hale getirebiliriz. Diyelim ki, ciddî bir his galeyanı içinde oturmuş, namazı bekliyorsunuz.. bu arada, hayâl dünyânızda üç hakikat beliriyor. Namazda meşgul etmemeleri için hâfızaya kaydedeyim deyip, iki tanesini “İnşâ-Allah” kodu ile kodluyorsunuz. Namazdan sonra “Bismillâh” ile aynı hakikatleri geri istediğinizde, “İnşâ-Allah” ile hâfızaya kaydettiğiniz iki tanesini alabiliyor, üçüncüyü alamıyorsunuz. Hâfızaya kaydedilecek hayâlleri İnşâ-Allah’la kaydetmek elbette çok mühimdir. Ancak hayâlleri o konuda münasip hale getirmek, daha da mühimdir.

8) Ölümü Çok Hatırlamak Lâzımdır

Kâinatın Efendisi Aleyhissalâtü ve’s-selâm’ın lâl ü güher beyanları içinde, lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretmek gerekir. Bundan maâda, yine Efendimiz bizzat kabirleri ziyaret etmiş ve ziyaret tavsiyesinde bulunmuşlardır. İnsan, ölümün hakikatına inandığı gibi, onu his, duygu ve aklına nakşederek, hayâl ve düşünce dünyasına da hakim kılar ve kıyamete kadar sürecek olan kabir hayatına da kendini ikna ederse, bu takdirde dünyaya ve ukbaya bakışı ve davranışları farklılaşır ve değişik olur. Onun içindir ki, söz Sultanı, “Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” buyurmuşlardır.

Ölüm düşüncesi, insanın mânevî damarlarında meydana gelebilecek ülfet ve vesveseyle birlikte, şeytanın süslü gösterdiği günah virüsünün ve benzeri mikropların en azından tesirlerini ve zararlarını giderecek bir antikor gibidir. “Madem öleceğim ve öldükten sonra da hesaba çekileceğim; öyleyse, şu fani dünyânın elemli lezzetlerine kapılıp, günah işlemenin ne manası var!” düşüncesi içinde ölüm, bir yönüyle güçlü bir vazgeçirici, bir yönüyle de coşturucu bir tesire sahiptir. Fakat, eğer mânevî damarlarımız, antikorların hiç fayda temin etmeyeceği ölçüde günahlarla, dünyânın haram lezzetleri olan mikroplarla dolmuş ve artık vücudun her yanında bir hücre anarşisi meydana gelmiş ve ölüm antikorlarının bile te’sir edemeyeceği bir duvar teşekkül etmişse, o zaman ne ölüm, ne de ölüp gidenler ruhta hiç bir şey uyandırmayacak ve yakınlarımızın birer birer göçüp gidişi, bizde sadece bir kaç günlük geçici bir elem hasıl edecektir. Sonra da, “Canım, ölenle ölünülmez ki! Hepimizin yeri de orası; Allah iman, Kur’ân nasip etsin!” şeklindeki klişeleşmiş teselli ve temennilerle bütün göz ve gönüller yeniden gaflete gömülüp gidecektir.

Niçin hatırlanmaz ölüm? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı, keyfi bozduğu, insanı nefsanî isteklerden vazgeçmeye, bir kısım bedenî haz ve alışkanlıklardan kopmaya zorladığı, peşin lezzetlere rağmen ruha öteler hesabına zâhidlik aşıladığı, dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü, toz-pembe dünyâları kararttığı içindir ki, ölüm hatırlanmak istenmez.

a) Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, ölümü unutturur:

Ölüm neden te’sir etmez? Tevehhüm-ü ebediyetten.. hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktan ve yaşamak için yaşamaktan.. çocuk oyuncakları mesabesindeki peşin ücretlerle avunmaktan.. kalp ve fikrin geçmiş ve geleceğe dönük gözlerini kapamaktan…

Bir insan düşünün; her tarafı altı cihetten de komple endam aynalarıyla kaplı bir odaya giriyor. Bulunduğu istikamette geriye dönüp bakıyor; gerilere doğru upuzun uzayıp giden iç içe bir aynalar koridoru, yani yaşanmış koca bir ömür.. evet, şu kadar yaşamıştım, şu kadar görmüş-geçirmiştim duygularıyla kanatlı hâtıraların atlas iklimlerinde dolaşma… Bir de ileriye dönüp bakıyor; aynı şekilde o kadar da ileriye doğru uzayıp giden bir ömür. “Yaşım ne ki, daha gencim! Emsallerime göre fena da sayılmam! Malım mülküm var; gelirim yerinde; eşim, dostum ve çevrem.. makamım.. mesleğim…” Esasen, küçücük bir odada, dört duvar arasında sıkışıp kalmış bulunmasına rağmen, kendini dev aynalar arasında, renkli bir hayatın içinde görüyor ve yüzü soğuk olduğundan ölüme soğuk bakıyor; onu görüyor, ona uzak duruyor. Bunun da ötesinde, ölüm düşüncesini günlük düşünceleri arasında boğmak ve öldürmek için nice çılgınlıklar yapıyor; akla hayâle gelmeyen yiyecek, giyecek çeşitlerinde teselli arıyor; içki âlemlerine, müzik çılgınlığına, moda ve model dünyalarına, uyuşturucu alemlerine sığınıyor.. Bizim Müslümanca hayatımızda edîbâne, nezihâne ve dünyâ ve ukba adına çok faydaları tekeffül eden iki bayramımız vardır: Ramazan ve Kurban Bayramları. Şimdi bir bunlara, bir de meselâ Almanların bir yıl içinde kutlamaya çalıştıkları -biz bayramlarımızı ‘tes’îd’ ederiz- eğlence günlerine bakınız! İki hafta, hattâ bir ay geçer, bilmem ne yortusu; bir ay sonra bir faşing, arkasından bir başkası, arkasından bir diğeri… Bu insanların her birini tek tek psikolojik bir tahlil ve tetkikten geçirecek olsanız görürsünüz ki, hepsi birer eğlence insanı ve sanırsınız ki, son derece neşeliler.. gülmek ve gülüşmek için yaratılmışlar… Oysa ki bu ve benzeri hâdiseler, ölümü öldürme düşüncesi ve onu unutmaya çalışma gayretinden başka bir şey değildir. Evet, Müslüman’ın da kendi çizgileri içinde ve meşrû dairede dünyâ adına bir sevinç ve neş’e hayatı vardır; ne var ki, onun neş’e dünyasında bile ölüm ve ölüm ötesine ait ürpertici, fakat aynı zamanda imrendirici esintiler, manalar ve buğular bulunur. Sonra, Müslüman’ın iç dünyâsı ve ruhî saadeti, dünyalık eğlencelere ihtiyaç bile hissettirmez.

b) Ebedi saadet saraylarının kapısı ölümle açılır:

Ölümün alnından öperiz biz: “Sen ne mübârek arkadaş ve refakatçisin” deriz ölüme. Varsın, başkaları sana dikenli nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin. Bırak, bazıları sana “kara yüz” yakıştırmasında bulunsun, sen, bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran ötelerden iki ışık kanatsın. Bakma sana “soğuk yüz” dediklerine; sen bizim için, müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana “çukur” derler, “dehliz” derler; fakat biz, “ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun” deriz. “Ayıran” da derler sana; fakat sen, haddizatında, ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın. Başta, sîmalarına meleklerin hayran olduğu nebîlere, sonra Sahâbeye, salihlere, hısım ve akrabaya bizi ulaştıransın. Cemalullah’a yaklaştıransın!… Evet, ayıransın da, fakat, elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyâ talimgâhından, hayatların en hası hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin! Sen, bizi Gönderen’e dönme anında, cismimizi nura garkedecek bir ebed şerbetisin! Ve sen, bir son değil, sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemal’e açtığın gözlere çekilen bir sürmesin.. Ve yine sen, dertli bir neslin dert yüklü Tercümanı’na, “Eyvah, bugün yine ölmemişim” dedirtensin. İşte ölümün iki yanı: Önce ‘terhib’ düşüncesiyle ölüm, sonra da ‘terğib’ düşüncesiyle ölüm…

Ölüm düşüncesi, arzettiğimiz gibi hem caydırıcı, hem de teşvik edici yönleriyle bir yandan seyyiatımız, mes’uliyet hissimiz ve Rabbimiz’e karşı yaptıklarımızdan hesap verme endişesiyle bizi iki büklüm ederken, bir yandan da ümit-reca münasebeti içinde kalbimizi hoplatıp bizi canlandırmakta, şahlandırmakta ve kalbimizle beraber duygularımız ve düşüncelerimizle beraber davranışlarımız üzerinde müspet tesir icra etmektedir. ‘Rabıta-ı Mevt’ denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesiyle, kabirleri ziyaret ve hastalarla sakatlardan ibret almakla -İnşaallah- ülfetten kurtulmuş, iç gerilimimizi ve canlılığımızı muhafaza etmiş ve şeytan ve günahların zararından korunmuş olacağız.

9) Kalbin İncelmesi, Yumuşaması da Çok Önemlidir

kalp ve hissiyatın incelmesi, yumuşaması, madde kesafetinden sıyrılıp, ruhun düşünce ve hayâl mesafelerinin ötesinde seyr ü sefer yapması, kalp ve gönül insanları için çok önemlidir. Evet, her meselede olduğu gibi bu mevzûda da Efendimizin nurlu beyanlarının rehberliğinde, nasıl şu dünyâda dünyâ ayaklarıyla yürüyor ve dünyâ gözleriyle görüyorsak, aynı şekilde, âhiret menzillerinde de daha bu dünyâdayken yürüme, gezinme ve o hayatı yaşamaya çalışarak iç tecrübeler edinme oldukça önemlidir. Şu kadar ki, böyle bir ameliye için de istikamete ulaşmış bir tefekkür, dolayısıyla da bir ma’rifet ve malûmat gereklidir.

Ölmüşüm!.. Başımda ehlim, ıyalim, yakınlarım ve dostlarım toplanmış ağlıyorlar. “Ah, siz değil, ben ağlayacak durumdayım şimdi… Ah, keşke, keşke dünyâda ağlayıp da, şimdi burada gülebilseydim!..”

Teneşire upuzun uzatmışlar, gassal başımda cesedimi yıkıyor, kirlerimi temizliyor; istediği tarafa evirip çeviriyor beni… “Ah keşke ben, ben de, can bedende iken kirlerimi yıkasa idim, tevbeyle, istiğfarla arınsam ve günah işlemeseydim! Allah Rasûlü’nün mübarek elleri arasında evrilse, çevrilse, yoğrulsa ve buraya müsait şekli alsaydım!…”

Bak, kara ve karanlık bildiğim kabrin karanlığına terketmeden, son bir defa daha aklık görsün der gibi beni beyaz kefene sarıyorlar. “Ah, keşke kabrimi aydınlatacak olan Allah’ın boyası ile boyansaydım; abdest ile parlayıp, namaz ile nurlanıp ve Allah yolunda hizmet ile aklansaydım!…”

Eyvah, dört parça tahtadan yapılmış kuru tabuta da koydular. “Aah, aah, yumuşak döşeklerde ve koltuklarda ayaklarımı uzatmış, hayatın tadını çıkarırken neden düşünmedim bir gün böyle kuru bir tahtaya uzatılacağımı, neden? Babama da aynı şeyi yapmışlardı halbuki!..”

İşte beni musallaya yatırdılar ve namazımı kıldılar… Aldılar sırtlarına ve.. evet, işte kabre koydular. Hani, hani nerde benim eşim, nerde evlâdım, nerde dostlarım? Ne oldu size? Neden arkanızı dönüp ayrılıyor ve beni bu daracık yerde tek başıma bırakıyorsunuz? Malım, mülküm, servetim! Nerde bütün bunlar? Dünyâda iken böyle miydik ya? O da ne? Cesedim, bir an olsun benden ayrılmayan bedenim, güzel gözlerim, kulaklarım, ellerim, ayaklarım… Siz de mi beni terkedip gidiyorsunuz? Ah keşke, keşke beni kabir kapısında terkedecek olan şeylere gönül bağlamasaydım; burada faydası dokunacak ameller işleseydim!”

Münkir-Nekir gelip, sorular soracak; Berzâh hayatında Cennet ya da Cehennem seyredilecek; haşir neşir olacak ve insanlar hesap yerine sevk olunacaklar. Herkes başının çâresine bakacak; kişi kardeşinden, anasından babasından, arkadaşından, evlâdından kaçacak; herkes kendini kurtarma sevdasına düşüp, kapı kapı şefaatçılar arayacak. İşte eller eli Nebiler Nebîsi’nin eli orada bir kısım ellere dokunuyor, nurlu sîmaları tanıyor “Yüzleri, kolları abdestle, alınları secdeyle nurlanmışları uzaktan da görsem tanırım ve bendendirler der ve alırım” diyerek topluyor. Ah, keşke ben de adres bıraksaydım, kendisiyle tanışıklık kursaydım ve ben de Havzı’nın başına konanlardan olsaydım… İşte, defterler uçuşuyor, mîzan kurulmuş hesaplar görülüyor; sırlar ortaya dökülmüş, diller yerine eller ve ayaklar konuşuyor… gibi tefekkürlerle kalp ve ruhta bir incelik hasıl etmelidir.

10) Gecenin Siyah Zülüfleri Arasında Göz Yaşları ve Teheccüd

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık, ciğeri dağlanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. O, dünyâda gönülde dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksir olacaktır. Onun içindir ki Allah Rasûlü (sav), bu mevzûda şöyle buyurur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri göz yaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”

Yine bir başka hadîslerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla göz yaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem‘i görmez” buyurur ve devam eder: “Biri, Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, memleketin içine düşebileceği tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi plânda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Dışarda dışı, içerde içi gözetleyen gözler. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsavîdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer bu işi tebcil ve takdir ederek,: “Onlar, Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar”(İsrâ, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Bu, bir nevi, “Düşünün ve bir sürü kazandığınız şeyler karşısında yürekleriniz hoplasın.! Ölüm ve sonrasında başınıza gelecekleri ve hesap yerindeki durumunuzu tefekkür edin de, az gülün çok ağlayın” demektir. Bu yönü ile göz yaşı, Cennet kevserlerine müsavî tutulur.. ve Efendimiz, “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden sana sığınırım Allah’ım” diye yalvarır. Kalpleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda göz yaşı görülmez.

a) İçten kaynamadan, sun’î zorlamalarla ağlamamalıdır:

Meselenin bir diğer yönü daha var. Aleyhissalâtu ves’selâm Efendimiz, “Her istediği zaman ağlayan bir insan riyakârdır” buyururlar. İçten kaynamadan, hiç bir iç zorlama olmadan, kalp sıkışmadan durup dururken ya da sun’î zorlamalarla göz yaşı akıtmaya çalışan insandan da endişe edilir. Zira ağlamak, kalp heyecanı ve duyguların baskısı altında bulunma neticesinde bir boşalmadır. bazen olur ki, kalp fevkâlâde sadakat içindedir; din’in emirlerini yerine getirme, dince yasaklardan kaçınma mevzuunda kararlı ve dimdiktir.. dönüş nedir bilmez, fakat gözünden de damla yaş gelmez. Ama, onun sözünü ettiğimiz şekildeki sadakatı çok mühimdir. O, adeta bir girdap, bir fevvare gibidir.. ve o kat’iyyen boş değildir.. Bunların her ikisi de makbuldür; şu kadar ki, sâdık, âşıktan ileridir. Yanlış anlaşılmasın; bu, hiç bir zaman sâdıkın gözünden yaş gelmez demek değildir. Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer de sâdıktılar; bir kalbi kırığın yanına oturduklarında, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlarlardı. Namazda iken hıçkırıklarının arka saflardan duyulduğu herkesin malûmudur. Bu itibarla, nasıl içte haşyet ve ürperti duyulmayıp gözden yaş gelmemesi, her zaman kalbin kasvet bağladığına hamledilemezse, aynı şekilde, bazen de göz yaşlarının ceyhun olması, mutlaka kalbin haşyet, rikkat ve saygısına verilemez. Evet, bazen insan kendini kontrol edemez, hislerine mağlûp olur ve ağlar; eğer bu insanın iç murakabesi ve sadakatı yoksa, bu onun için tehlikelidir. Ağlama, insanın önünü alamayacağı şekilde iç tazyiklerle bir boşalma şeklinde ve meşru çizgide olursa makbuldür, matlubdur, Hakk indindeki değeriyle de dünyalara bedeldir.

İmam Gâzâlî İhya’sında der ki: “Ağlayan da pişman, ağlamayan da.” İnsan ağlamıyorsa, bir gün pişman olacaktır; çünkü kendisini ağlatacak çok badireler var önünde. Öte yandan, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarına değil, başka şeylere ağlarlar; belli hislerin tesirinde dökerler gözyaşlarını. Demek oluyor ki, gözyaşının da meşrû istikamette olanı makbuldür.

Sâdık olmayan ve meşrû gözyaşları da bulunmayan kalbi kasvet bağlamış ve içinde günahlara karşı ürperti kalmamış bir insan, şeytana boy hedefi olmuş, vurup avlanmasına müsait hale gelmiş demektir. Çünkü böyle bir insan, günahlardan irkilmez, dolayısiyle de bir daha o günaha girmemek üzere vicdanında onun ağırlık ve ızdırabını taşımaz. Katı kalpli insana ne terğib (teşvik), ne de terhib (korkutma) tesir eder.. her yerde rahatlıkla gezer, günah tehlikelerinden hiç korkmaz ve gafleti kendisine daima -mayınlı tarlalarda da bulunsa- emniyette olduğunu fısıldar.

b) Teheccüd: Karanlık gecelerin aydınlatıcı feneridir:

Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanlar, berzah hayatlarını da aydınlatmış sayılırlar. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, ötelerin zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır. Kur’ân’da birkaç yerde teheccüde işaret edilmiştir. (İsrâ, 17/79;Secde, 32/16; İnsan, 76/26) İki rek’at kılınabileceği gibi, sekiz rek’at da kılınabilir. Buhari ve Müslim’in rivayetine göre, İbn Ömer, rüyâsında iki dehşetli kimsenin gelip, kollarından tutarak kendisini derin, alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da: “Korkma, senin için endişe yok” dediklerini Efendimize anlatır. Allah Resûlü, “İbn Ömer ne güzel insandır; keşke, teheccüd namazını da kılsa” şeklinde tabir ve tevcihde bulunurlar.. Allah, böylece rüyâsında İbn-i Ömer’e Cehennem’e ait bir berzah levhasını göstermiş ve bir eksiğini hatırlatıp, Efendimizin tavsiyeleriyle o eksiğin kapatılmasını sağlamıştır.

Ülfetin dağılmasında, kalplerin yumuşamasında ve şeytanların, günahların tesirlerinden korunmada, Allah korkusu, Allah haşyeti ve muhabbetinden gecenin zülüfleri üzerine bırakılan bir kaç damla gözyaşı ve herkesin uyuduğu saatlerde uyumayan gözlerle eda edilen zikirler, tesbihler, kılınan namazlar ve mütalâa edilen derslerin kalplere ne kazandırdığı, ancak tatbikatla ve tadıp bilmekle anlaşılır. Geceleri aydın olan insanların, gündüzleri hiç aydın olmaz mı?

11) Evlenmeli, Mümkün Değilse Oruç Tutulmalıdır

Efendimiz, “Ey gençler topluluğu, evleniniz, gücünüz yetmezse oruç tutunuz; zira oruç günahlara karşı kalkandır” buyurur. Bir genci nefsanî istekleri gerçekten tazyik etmeğe başlamışsa, onun vakit geçirmeden evlenmesi tavsiye edilir. Yok, böyle bir tehlike altında değil de, nebîler ve büyük zatlar gibi ismet ve iffet içinde bulunuyor ve yapacağı vazifeleri de varsa, bir yönüyle atmosferi de kendisini muhafaza ediyorsa, onun bekâr kalması düşünülse bile, hususiyle günümüzde şeytana âlet olmamak için izdivaca teşvik edilmeli ve bu koruyucu kalkan ve zırh içine alınmalıdır. Aksi takdirde, bir başka kalkan olarak oruç kullanılmalıdır.

12) Ashâb-ı Kiram’ın Hayatı Yaşanıp Yaşatılmalıdır

kalp ve düşüncemizin istikamet ve canlılığı için Peygamber Efendimizin hayatı-ı seniyyelerine, Sahabe-i Kiram, Tâbiîn-i izam ve sırasıyla asırlara ışık tutan salih kimselerin hayatlarına ait tabloların müşahadeye sunulması, okunması, dinlenmesi, mütalâa edilmesi ve hayatımıza bunlarla renk ve şevk katılması bir başka çaredir. O büyük nümunelere kendini ve hayatını mukayese edebilen bir insan, “Onlar öyleydi, ya biz nasılız?” deyip, kendisini muhasebeye çekecek ve böylece önden çekici, arkadan da itici bir güce sahip olacaktır.

Yalnızca kutlama manasına ‘anmak’ veya haz duymak için değil, gerçekten onlar gibi olma düşüncesi ve iştiyaki içinde, heyecan dolu bir sîne ile geçmişe ait kıssaları okumak ve dinlemek ve neticede kendi hayatımızı onların hayatına göre ayarlamak, üzerinde titizlikle durulması gerekli bir husustur. Halkın karşısına çıkar ve anlatır, mefahirimiz ve tarihimizle iftihar ifâde eden nutuklar çeker, “Biz yıldırımlar gibi çakan asil ve necip bir milletin, değişik dünyaların bağrına kıvılcımlar gibi yağan torunlarıyız” deriz de, biri çıkıp bize, “Onlar öyleydi, ya siz nasılsınız; nerdesiniz, ne yapıyorsunuz?” derse ne cevap vereceğiz.! Önemli olan, bu sorunun cevabını verebilmektir.

Her insanda yaratılıştan gelen bir taklit ve benzeme arzusu vardır. Her baba, evlâdını dikkatlice gözleyip takip etse, anne-babaya benzemeğe çalıştıklarını görecektir. Evet, yedi yaşındaki bir çocuğun, babası gibi elinde tesbih çevirmeğe çalıştığını ve saçını taramasına kadar herşeyinde babasına benzemeğe gayret ettiğini görürüz. Daha ileri yaşlarda, kiminin sporcuları, kiminin de film artistlerini taklide çalıştığını müşahede ederiz. Hattâ, evinizde bulunan çocuklarla azıcık konuşulsa, evinizde nelerin bahis mevzûu olduğu hemen anlaşılıverir. Burada bir müşahedemi nakletmek isterim:

Babanın arkadaşı oğluna soruyor: “En çok anneni mi seviyorsun, yoksa babanı mı?” Çocuğun cevabı belki babasını bile şaşırtacak mahiyettedir: “Ben en çok Allah’ı ve Rasûlü’nü seviyorum amca!” Bir müşahedem daha: Yedi yaşında bir ilk okul çocuğu, Almanya’da Alman arkadaşlarıyla havuza giriyor. Çocuk hayâsından suya iç çamaşırıyla girmiştir ve eve ıslak pantolonlarıyla geliyor; dizler de çamurlu. Annenin “Ne bu böyle?” sorusuna çocuğun cevabı enteresan: “Anne, ikindi namazını çimende kıldım”.

Evet, daima canlı, şevkli kalmanın bir yolu, bir çaresi de Sahabe gibi yaşamak ve yaşatmaktır. Kur’ân, Efendimizi nasıl bize örnek gösteriyorsa, Efendimiz de Ashabını “Yıldızlar gibidir” diyerek, bize hidayet ışıkları olarak takdim etmiştir.

13) Nifak ve “Günaha Girdim” Endişesi Taşınmalıdır

Bazen de, şeytanın kurcalaması, vesvese, kalp katılığı ve ülfet olmadan da, “Acaba münafık mıyım, günaha girer miyim?” korku ve endişesi taşımak iyidir. Hz. Ömer, İbn Mesud, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Aişe, hattâ bazı tabakat yazarlarının tesbitine göre yirmi kadar sahabî, kendilerinde nifak alâmeti var diye endişe ederlerdi. Hadd-i zatında, vesvese bunların semt-i nasuhiyetlerine sokulmamıştır; fakat onlar, çok derin bir iman şuuru ve mes’uliyet hissine sahip bulunduklarından kendilerini böyle görmekteydiler. Bu, başka mü’minlerde de olabilir: “Çarşıya çıktım; yanımdan manyetik alanına girdiğim bir kadın geçti, yaralandım; kalbim ve duygularım söndü, ne olacak halim?” diyen bir insan, bence tedbirli bir insandır. Bu anlayıştaki bir insan, ayağını attığı ve bastığı yeri mayınlı tarla gibi görmektedir.. ve bu, nefs-i levvâme sınırı ve sırrıdır.Yani, nefs-i emmârenin dizginlerini eline almış, almış ama, yine de yer yer hatalar yapıyor, ne var ki, yaptığı hatalardan da rahatsızlık ve tedirginlik duyuyor. Günahlara giriyor, fakat ardından da dönüp nefsine “sen zaten beni batıran, şunu şunu yaptıran değil misin? Nedir senden çektiğim?” diye, kınamada bulunuyor. Esasen bu, insanın nefsiyle boğuşmasının bir tezahürüdür. Eğer dişini sıkar dayanırsa, nefsi kendinden elini eteğini çeker ve ‘râdıye, mardıyye’ mertebelerine ulaşır, ‘mutmainne’ye tırmanır ve ‘safiye’yi görüp sezmeye başlar.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:41 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: