islamda çevre

İslam’ın Çevre Bilincine Katkısı Dr. Muhsin TOPRAK

Son yıllarda çevre temizliği, çevreyi korumak, ekolojik dengeye zarar vermemek gibi konulara basın yayın organlarında

çok sık yer verilmekte ve çokça vurgu yapılmaktadır. Toplumda ise vurgulanan bu hususları hayata geçirebilmek için dernek vakıf gibi sosyal

oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu organizasyonlar insanların dikkatlerini konuya yoğunlaştırmak, insanımızda bir çevre bilinci oluşturmak

için çeşitli faaliyetler yapmaktadırlar.

Hayatta insanı motive eden ve yapması gereken işleri onun için kolaylaştıran pek çok dinamik vardır. İnsanı motive eden en önemli unsurlardan

biri de dindir. Bu faaliyetleri yaparken dini motivasyondan yararlanmak insanların işlerini kolaylaştıracaktır. Buna bağlı olarak dinî

kaynakların mezkur konu hakkında söylediklerini ortaya koymak, insanımızın bu hususlarda daha duyarlı davranmasına yardımcı olacaktır. Biz de

bu yazıda dini kaynakların bu hususlarda neler söylediğini ve nasıl bir yönlendirme yaptığını ortaya koymaya çalışacağız.

Evrendeki varlıklar birbiriyle bağlantılı hiyerarşik bir düzen meydana getirmektedir. En küçük ve en az karmaşık birimler kendilerinden daha

büyük ve kompleks üst sistemlerle etkileşim içinde çalışırlar. Her düzeydeki birim kendi içinde dinamik bir bütündür ama üstündeki veya

altındaki birimlerle bağlantısı olmaksızın varlığı düşünülmez. (Musa Tosun, “Psikolojik Açıdan Çevre ve İnsan”, İnsan ve Çevre, İstanbul

1992, s.56-57) İnsan da tabii varlığı itibariyle bu sistemin bir parçasıdır, ancak psikolojik varlığı ve kurduğu sosyal oluşumlarla diğer

varlıklardan farklı bir yapıya ve şuur düzeyine erişir. Tabii ilişkisinin ötesinde diğer varlıklarla bilinçli bir ilişkiye girer.

Kısacası bizler kurulu bir dünyaya doğmakta, fakat sosyal hayatın ürettiği bir bilinçle doğal çevremizle ilişki içine girmekteyiz.

Çocukluktan itibaren gerek ailemiz ve gerekse yakın sosyal çevremizden aldığımız düşünce ve davranış tarzıyla tabii çevremize yaklaşırız.

Dolayısıyla sosyal çevremizin görmediği veya görmezden geldiği pek çok şeyi biz de görmeyiz. Çevremizde farkına varmamız ve korumamız gereken

bir çok şey olmasına karşın, çoğunlukla bunların farkında bile olmayız. Çünkü bunları ya biz kurmamışızdır, ya da her gün göre göre alı

şkanlık kazanmışızdır. Her an teneffüs ettiğimiz havanın, ışık ve ısısına muhtaç olduğumuz güneşin, havamıza oksijen üreten ve bize

psikolojik bir haz veren yeşilin, içimizi açan berrak mavi gökyüzünün, zümrüt yeşili rengiyle insanları kendine çeken denizin varlığını ancak

bunlar olmadığı zaman, ya da kullanılamaz hale geldiğinde fark ederiz. Fark ederiz de insan için ne büyük bir değer olduklarını o zaman

anlarız.

Bu tabii düzen, Yüce Allah tarafından yaratılmış ve bize bahşedilmiştir. (Bkz. Kur’an, 14/32; 16/12, 14; 22/65; 29/61; 31/20; 35/13; 39/5;

45/13) Bu, Allah’ın insana verdiği değerin bariz bir göstergesidir. Kur’an-ı Kerim yeryüzü ve gökyüzündeki canlı cansız bütün varlıkların

belli bir ölçü ve dengeye göre yaratıldığından beyan ederken (Hicr 15/16-20; Kamer 54/49), insanın tabiattan faydalanma esnasında bu ölçü ve

dengeyi bozmaması gerektiğine de dikkat çekmektedir (Rahman 55/7-12). Ölçülü ve dengeli biçimde tabiatla ilişki içine girmek, insan türünün

mümkün olan en uzun sürede tabiattan faydalanması sonucunu doğuracaktır. Başlangıcından itibaren kıyamete kadar insanlık tabiatta olanı

kullanacak, ondan faydalanacak ve hayatı için gerekli olan şeyleri elbette ki ondan çıkaracaktır. Ancak tabiattaki maddelerden bir kısmı

hemen kullanıma uygun olup, pek çok madde ise ham halde bulunur. Ham halde bulunanlar ise üretim mekanizmalarından geçirilerek kullanıma

uygun duruma getirilir. Bu yüzden insan, ihtiyacı olan pek çok şeyi üretmek zorundadır. Ama üretme, aynı zamanda tabiatta olanı tüketmek

demektir. Bu yüzden tüketirken olduğu kadar üretirken de dikkatli olmak gerekmektedir.

Tabiatta olanı tüketirken dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus vardır ki o da ekolojik denge dediğimiz tabiatın düzenine (ekosistem)

zarar vermemektir. Fakat ne yazık ki insanoğlu çoğu zaman bundan gaflet içindedir. Yapıp ettiği icraatlarda doğal çevreye onulmaz zararlar

vermekte, akıl almaz tahribatlar yapmaktadır. Şu iyice bilinmelidir ki, çevreye zarar vermekle insanoğlu aslında bindiği dalı kesmektedir.

Doğanın sorumsuzca tahrip edilmesi, çevrenin umursamaz bir tavırla kirletilmesi, tabiattaki sınırlı şeylerin hor kullanılması, tam bir

mirasyedi tutumudur. Kendi kazanmadığını çarçur eden mirasyedi nasıl ki bir süre sonra eli boş ve perişan bir durumda kalırsa, çevreyi düş

üncesizce tahrip edip kirletenler de kendi yaptıklarının cezası olarak yaşanmaz bir dünyanın içinde kendilerini bulacaklardır. Kur’an-ı Kerim

de insanlara isabet eden bir kısım musibetlerin kendi yaptıklarının bir sonucu (Şuarâ, 42/30), hatta “İnsanların kendi elleriyle yapıp

ettiklerinin bir sonucu olarak yeryüzünde bozulma başladı. Belki dönerler diye Allah (c.c.) yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara

tattıracaktır” (Rum 30/41) ayetiyle yaptıklarının bir cezası olduğunu vurgulamaktadır.

İşte hava ve suların kirliliği, dünyanın yeşilsiz bırakılarak çölleştirilmesi, ozon tabakasının incelip delinme tehlikesiyle karşı karşıya

kalması bunlardan bazılarıdır. Fakat bu sonuçlar, insanlar için bir sürpriz değildir. Kendi yaptıklarının doğal bir sonucudur. Nitekim

insanlık, sanayi ve teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiği 19. Yüzyıldan bu güne geldiğinde bu sonuçlarla karşılaşmıştır. Meşhur Rus

düşünürü Tolstoy’un, insanlığın teknolojik alanda ilerlemeyi gerçekleştirirken ahlak alanında acımasızca yaptığı tahribatı tasvir ederken

söylediği şu sözler gerçeği ne kadar açıkça yansıtmaktadır: “Tarihin hiç bir döneminde 19. yüzyıldaki kadar maddi başarıya ulaşılamadı.

Fakat, Tarihin hiç bir döneminde giderek canavarlaşan şimdiki Batı dünyası kadar ahlâksız, insanın hayvani duygularına hiç bir kısıtlamanın

getirilmediği bir hayat da yaşanmadı. 19. yüzyılda ulaşılan maddi ilerleme gerçekten muazzam, fakat bu ilerleme Neron’un zamanında bile şahit

olunmayacak şekilde ahlâkın en temel şartlarını ihmal etme pahasına satın alındı ve halen de satın alınıyor.” (Tolstoy, Din Nedir?, çev.

Murat Çiftkaya, İstanbul 1995, s. 33)

Toprağımızı çoraklaştıran, nehirlerimizi, göllerimizi kurutan, denizlerimizi balıkların bile yaşayamayacağı bir kirliliğe büründüren sanayi

atıklarının, şehirler kurma adına ormanları talan etmenin, medeniyet adına üretilen fakat havaya zarar veren unsurların tedbiri alınmadığı

takdirde karşımıza çıkacak olan manzara bundan başkası değildir. Bir Kızılderili kabile reisinin söylediği gibi biz bu dünyayı atalarımızdan

bir miras değil, çocuklarımızdan ödünç aldık. Bizler bu sorumsuz tavırlarımızla dünyamızı kendi adımıza zararlı hale getirdiğimiz gibi

çocuklarımız için de yaşanmaz bir dünya bırakmak üzereyiz.

İnsanlığın önünde bir ışık olan Yüce dinimiz İslam’ın, dinî alan kabul edilen sadece inanç ve ibadet konularında bizlere bir takım görevler

yükleyip de hayatın diğer alanlarını boş bıraktığı düşünülmemelidir. İslam insan hayatının her yönüyle ilgili emirler, tavsiyeler ve uyarılar

yapmaktadır. Dolayısıyla üzerinde durduğumuz bu konuyla ilgili bir takım emir, tavsiye ve uyarılarda da bulunmaktadır. Bunları şu şekilde

sıralayabiliriz.

İlk olarak İslam Müslümanlara bütün varlıklara saygı duymayı, onların hayat hakkına ilişmemeyi öğretmektedir. Çünkü her Müslüman, “Yedi kat

gök, yeryüzü ve bunlarda bulunan varlıklar Allah’ı tesbih ederler. Onu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” (İsrâ 17/44) inancını taşır.

Buradan hareketle Müslümanların çevreyi sorumsuzca tahrip etmeyeceğini/edemeyeceğini, tabiatı bilinçsizce kullanmayacağını/kullanamayacağını

söyleyebiliriz. Bu husus, çevre bilincinin oluşması açısından önemli bir noktadır. Bu bilinci alan bir kimsenin çevreyle ilişkisi de ona göre

ölçülü olacaktır. En azından çevresindeki varlıkları kendisinin dost ve yardımcıları görecektir. Onlardan faydalanırken dengeyi bozmamaya

dikkat edecektir. Kur’an-ı Kerim’in israfı haram, savurganlığı şeytanın kardeşliği sayan beyanları (A’raf 7/31; İsra 17/26-27, 29-30; Taha

20/81) ile Peygamber Efendimizin (s.a.s.) akarsu dahi olsa abdest alırken israf edilmemesi gerektiğine dair uyarıları da (İbn Mace, İkame,

193) Müslümanlarda çevre şuuru oluşturmada önemli bir temel olacaktır.

İkinci olarak Müslüman bir insan kendisinin Allah’ın isimlerine mahzar olduğuna, bu isimlerin kendisinde tecelli ettiğine inanır. Allah’ın

isimlerinden birisi Kuddus ismidir. Kuddus, mukaddes, temiz, pak olan demektir. Bu ismin bir tecellisi olarak Yüce Rabbimiz yeryüzünde

sürekli olarak meydana gelen tabii kirlenmeleri kurmuş olduğu ekolojik sistemle sürekli olarak temizlemektedir. Her mevsim ölen binlerce

hayvan leşleri, kurumuş bitki artıkları istihaleye (kimyevi bir değişime) tabi tutulmakta ve temizlenmektedir. Ayrıca rüzgârlar vasıtasıyla

yeryüzü adeta süpürülmekte ve yağmurlarla yıkamaktadır. (Bu hususu Bediuzzaman nefis bir üslupla 30. Lem’a’nın Birinci Nüktesinde

anlatmaktadır.) Bu noktada Müslüman Kuddus isminin bir yansıması olarak kendisini ve çevresini temiz tutması gerektiği inancıyla hareket eder

ve üzerine düşeni yapar. Ayrıca Müslüman’ın Allah’ın ahlakıyla ahlâklanması gerektiğini öğütleyen bir kutlu söz/birkelam-ı kibar vardır. Bu

konu bağlamında düşünülecek olursa, çevre bilincine sahip olma ve çevre kirliliğinin önüne geçmenin de Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma olarak

değerlendirilmesi gerekir.

Üçüncü olarak Kur’an-ı Kerim Allah’ın yeryüzünü imar görevini insana yüklediğini beyan eder. Bir ayette “Sizi yeryüzünde yaratıp, orayı imar

etmenizi dileyen Allah’tır” (Hud 11/61) buyurulmaktadır. Ayette geçen “isti’mar” kelimesine tefsirciler tarafından iki anlam yüklenmiştir.

Bunlardan birincisi, “Allah sizi, yeryüzünü imar ediciler yaptı”, (İbn Kesir, Tefsir, 2/450) ikincisi de, “Allah yeryüzünü sizin imar

etmenizi istedi” (İbn’l-Cevzi, Zadü’l-Mesir, Beyrut 1984, 4/133) şeklindedir. Birinci tefsir şekli tekvînî emri; yani Allah’ın insanı dünyayı

imar edecek şekilde yarattığını ifade ederken, ikincisi teklîfî emri; yani Allah’ın insandan dünyayı imar etmesini istediğini beyan eder.

İslam uleması yukarıda zikrettiğimiz ayete dayanarak, meskenlerin yapılması, su kanallarının açılması, ağaçlandırma çalışmaları gibi imar

işlerinin topluma farz olduğunu söylemişlerdir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Beyrut 1992, 6/175) İnsan tabii veya dini bir görev olarak

elbette ki yeryüzünü imar edecektir. Ama bunu, tabiatı tahrip etmeden yapmalıdır. Müslüman ahlakı bunu gerektirir.

Dördüncü olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda Müslümanlara örnek olmuştur. Allah’ın bu emrini çok iyi bilen Peygamber Efendimiz

(s.a.s.) Medine’de imar faaliyetlerine katılarak yaşadıkları şehrin mamur hale gelmesi için çalışmıştır. Ayrıca Mekke’nin yanında Medine ve

Taif bölgelerini de harem alanı ilan ederek oralarda ağaç kesmeyi ve avlanmayı yasaklamıştır. Adiy b. Zeyd (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in

Medine’nin her cihetinden 2 beridlik (yaklaşık 30 km.) bir alanı (yaklaşık 1000 kilometrekare) koruluk (hıma/harem) bölgesi ilan ettiğini ve

ağaçların kesilmesini, dallarının kırılmasını yasakladığını rivayet etmektedir. (Ebu Davud, Menasik, 96) Bundan başka Hz. Peygamber (s.a.s.),

Zû-Kard gazvesinden dönerken Medine yakınlarındaki Benî Harise otlağı olan Zuraybü’t-tavil denilen yerde konakladıklarında onlar buranın,

hayvanlarının otlağı, hanımlarının çıktığı yer olarak nitelemişler, Efendimiz (s.a.s.) de “Kim buradan bir ağaç keserse mutlaka onun yerine

bir ağaç diksin” buyurmuştur. (Belazurî, Fütuhu’l-Buldan, Beyrut 1987, 17; İbrahim Canan, İslam ve Çevre Sağlığı, İstanbul 1987, s59-60) Taif

halkı Müslüman olmak üzere Medine’ye bir heyet gönderdiklerinde, Hz. Peygamber’in hazırlattığı anlaşma metnine Taif bölgesi vadilerinin de

koruma altına alındığı ve orada bitki örtüsünü tahrip etmenin, hayvan avlamanın yasaklandığı, bu yasağa uymayanların cezalandırılacağı bir

madde olarak konulmuştur. (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 2003, 1/500; Muhammed Hamidullah, el-Vesaik, Beyrut 1969, s.

236-238, 240; Ali Rıza Temel, “İslam’a Göre İnsan Çevre İlişkisi”, İnsan ve Çevre, s.77) Hz. Ömer’in (r.a.) hilafeti döneminde Sa’d b. Ebi

Vakkas (r.a.) bu emirnameyi esas tutarak yasağa uymayan birini cezalandırmıştır. (Ebu Davud, Menasik, 96) Yine Hz. Peygamber (s.a.s.)

gölgesinde yolcuların, hayvanların gölgelendiği çöl bitkisi sidr ağacını kesmeyi yasaklamış ve kesene beddua etmiş, lanetlemiştir. (Ebu

Davud, Edeb, 159.)

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadıkları şehrin temiz tutulması yönünde emir ve tavsiyelerde bulunmuş, bitki ve hayvanların

korunmasına özen göstermiştir. Bu noktada Peygamber Efendimizin Mescid’in temizlenip güzel koku ile kokulanmasına, (Tirmizi, Cum’a, 64)

avluların temiz tutulmasına, (Tirmizi, Edeb, 41) durgun sulara idrar yapılmamasına, (Buhari, Vudu’, 68; Müslim, Taharet, 94–96; Ebu Davud,

Taharet, 36) içme sularının yakın çevresine çöp dökülmemesine (Servet Armağan, “İslam Çevre Hukukunun Genel Esasları”, İslam ve Çevre, s.

250) dair emirleri ile susuzluktan ağzı kurumuş, dili sarkmış bir köpeğe kuyudan ayakkabısıyla su çıkarıp susuzluğunu gideren adamın

cennetlik olduğuna, (Buhari, Bed’ü’l-halk, 17, Edeb, 27) kedisini eve hapsedip açlıktan öldüren yaşlı kadının da cehennemlik olduğuna

(Buhari, Ezan, 90) dair haberleri de hatırlanmalıdır.

Bu örnekler göstermektedir ki Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) her konuda olduğu gibi çevreyi koruma, temiz tutma hususunda da ümmetine hep örnek

oluyordu. Ayrıca Efendimiz’in (s.a.s.) ağaç dikmeye teşvik eden; “Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı var ve onu dikmeye vakit

bulabilirseniz onu dikin”, (Buhari, Edebu’l-müfred, Kahire 1379, s.168) “Kim bir ağaç dikerse onun için ağaçtan hasıl olan ürün kadar Allah

sevap yazar”, (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/415) “Her kim boş, kuru ve çorak bir araziyi ihya ederse bu amelinden dolayı Allah tarafından

mükâfatlandırılır. Herhangi bir canlı ondan faydalandıkça orayı ihya edene sadaka yazılır”, (Münavi, Feyzu’l-kadir, 6/39) “Müslümanlardan bir

kimse bir ağaç dikerse o ağaçtan yenen mahsul mutlaka onun için sadakadır. Yine o ağaçtan çalınan meyve de onun için sadakadır. Vahşi

hayvanların yediği de sadakadır. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği mahsul de onu dikene ait bir sadakadır ”

(Müslim, Müsakat, 7-10, 12; Buhari, Edeb, 27; Hars, 1.) hadis-i şerifleri bu duyarlılığın ve çevre bilinci oluşturmaya teşvikin tam bir

göstergesidir.

Sahabe-i Kiram’ın önderleri de bu şuura sahiptiler. Mesela Hz. Ebu Bekr’in (r.a.) Üsame (r.a.) ordusuna hitap ederken söylediği “Hurma

ağaçlarını sökmeyin, yakmayın; diğer meyve ağaçlarını telef etmeyin; koyun, sığır ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin …”

(İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut 1987, 2/200) sözleri ile Hz. Ömer’in (r.a.) Ebu Musa el-Eş’arî’yi (r.a.) Basra’ya vali olarak

gönderirken görevleri arasında sokakların temizliğini de sayması (Darimî, Sünen, Mukaddime 46) ve Hz. Osman’ın (r.a.) geç bir vakitte ağaç

dikerken yanına gelen ve “Ey Müminlerin emiri! Bu vakitte mi dikim yapıyorsunuz?” diye soran birisine, “Bana uğradığında beni böyle hayırlı

bir iş yaparken bulman, bozgunculardan biri gibi bulmandan daha iyidir” (Aliyyulmuttaki el-Hindî, a.g.e., 3/909) şeklinde verdiği cevap bu

bilincin sahabede ne kadar yerleşmiş olduğunu gösteriyor.

Bu ruh atalarımıza da ilham kaynağı olmuştur. Onlar bulundukları yerleri, kurdukları şehirleri en mamur hale getirmenin, insan için

yaşanabilir mekânlar kılmanın çabasını gütmüşlerdi. İşte Fatih’in İstanbul’un fethinden sonra Taşlık mevkiinde satın alıp vakfettiği 136 adet

dükkân için yazdırdığı vakfiyede çevre temizliği için Müslümanların o tarihlerde bile ne kadar önem verdiklerini açıkça göstermektedir: “Bu

gayr-i menkulatımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerindeki bir kap içerisinde

kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu

dökeler ki yevmiye 20 akçe alsunlar. Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde

İstanbula çıkalar bilâ istisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, ya da mümkün ise şifayab olalar.

Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darulacezeye kaldırılarak orada salah bulalar. Maazallah herhangi bir gıda maddesi

buhranı vaki olabilür. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehl-i erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyyenin yumurtada

veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar…”. (İbrahim Özdemir, Münir Yükselmiş,

İslam ve Çevre Sorunları, Ankara 1995, s.126-127)

Yine Kanuni’nin Edirne subaşısına yazdığı bir emirnamede Edirne sokaklarının temiz tutulması yönünde ortaya koyduğu; ev ve dükkânların

çevrelerinin temiz tutulması, hamam ve han gibi umuma ait yerlerin temizliğine dikkat edilmesi, çevreyi kirleten esnafın artık maddeleri

şehir dışındaki boş yerlere taşıması, evlerde çamaşır, bulaşık yıkandığında sabunlu suların sokaklara akıtılmaması, at-arabacıların sokaklara

pisleyen atlarının pisliklerini kendilerinin temizlemesi gibi emirleri, (Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri Konuşuyor, İzmir 1991, s.75–76)

ve de İstanbul’da Kırkçeşme sularını Sarıyer ormanlarından uzun bir isale hattı ile İstanbul’a ileten Mimar Sinan’ın boru hattının her iki

tarafından 20’şer arşınlık (toplam 40 arşın) bir mesafe içinde bina, mandıra ve ahır yapımını ve gübre yığılmasını bir ferman ile

yasaklattırması (Nevzat Kor, İzzet Öztürk, Mehmet Borat, “Çevre Kirlenmesinin Tarihi Gelişimi”, İnsan ve Çevre, s.150 (K. Çeçen, “Tarih

Boyunca Türkler Tarafından Yapılan Su Tesisleri ve Türk Toplumunda Su Kültürü, İTÜ Vakıf Dergisi, Yıl 1990, S:2, s. 15-26’dan naklen)

yaşadıkları çağ itibariyle onların çevre bilinci ve duyarlılıklarının ne kadar yüksek olduğunun birer göstergesidir. Şimdi ise bizler pis

sokaklı şehirlerde, yeşilden yoksun kasabalarda, dikili bir ağacı bile olmayan köylerde yaşıyor ve devamlı surette tabiatı tahrip ediyoruz.

Bunun sonuncunun kötü olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Tabiatı sevmeyi, çevreyi korumayı ve temiz tutmayı bir bilinç haline getirmenin Müslüman için açıkça söylenmiş bir İslam emri olduğu

ortadadır. O halde dindar Müslümanlar çevreciliğe sahip çıkmalı ve bu bilinci yaygınlaştırmalıdır. Bunun için de yapılması gerekenleri şöyle

sıralayabiliriz:

1- Basın yayın organlarında konunun dinî yönü sık sık gündeme getirilmelidir.

2- Toplumda sözü sohbeti hüccet kabul edilen kanaat önderleri çevrecilik faaliyetlerine yönlendirme yapmalı, hatta bizzat çevrecilik

faaliyetleri düzenlemelidir.

3- Diyanet İşleri Başkanlığı da camilerde konuyla ilgili hutbeler okutmalı, ayrıca Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinde bu meselenin ele

alınmasını sağlamalıdır.

4- Bunun ötesinde dini hassasiyeti olan sivil toplum örgütleri tarafından konferans, panel ve sempozyum gibi ilmi etkinlikler yapılmalıdır.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=394&yumit=bolum2
————————————————————————————-

TABİATI VE ÇEVREYİ KORUMA İSLÂMİ BİR GÖREVDİR

Dr. Durak PUSMAZ

Haseki Eğitim Merkezi Müdürü

Yüce Allah her şeyi yerli yerince yaratmıştır. Kainatta fevkalade bir düzen, ahenk ve denge vardır. İnsana düşen kainattaki
bu eşsiz düzeni, ahengi ve dengeyi korumak, bunları bozacak ve tahrip edecek tutum ve davranışlardan sakınmaktır.
Kainattaki bu eşsiz düzeni Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtir:

“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye, bir düzen
ve plana göre yarattık.”(1).
“Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık. Oraya sağlam dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi belli bir ölçüde bitirdik. Orada
sizin için ve rızıklarını sizin vermedikleriniz için geçim yolları yarattık. Her şeyin hazinesi bizim katımızdadır. Biz onlardan
ancak belli ölçülerde veririz.”(2).
“Allah göğü yükseltti ve ölçüyü ortaya koydu. Ölçüde aşırı gidip dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik
tutmayın.”(3).

Çevreyi kirletip evrenin düzenini ve dengesini bozan insanoğludur. İnsan yaratıkların en şereflisidir, eskilerin ifadesiyle eşref-i

mahlûkâttır. Gökler, yer ve bunlar arasında bulunan her şey insan için yaratılmıştır. Bu husus Kur’an-ı Kerim’de çeşitli âyet-i kerimelerde

şöyle belirtilir:

“Görmüyor musunuz ki Allah göklerde ve yerde bulunan şeyleri size boyun eğdirdi. Üzerinizdeki nimetlerini açık ve gizli
olarak tamamlayıp bol bol verdi.”(4).
“Gemiler, emriyle içinde akıp gitsin, siz de lütfundan nasibinizi arayasınız ve şükredesiniz diye denizleri sizin hizmetinize
veren Allah’tır. O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi tarafından sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz ki bunda
düşünen bir kavim için nice ibretler vardır.”(5).
“Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkaran, buyruğu ile denizde akıp gitmesi
için gemileri emrinize veren, ırmakları hizmetinize hazırlayan Allah’tır. Size devamlı faydası olan güneşi ve ayı hizmetinize
veren, gece ile gündüzü de size hizmet ettiren yine Allah’tır.”(6).
“Sizin için gökten su indiren Allah’tır. O sudan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla sizin için

ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret
vardır.”(7).

Görüldüğü gibi gökler, yeryüzü, denizler, güneş, ay, gece, gündüz, yeryüzünde biten ekinler, zeytin, hurma, üzümler ve her
çeşit meyve ve bitkiler insanlar için yaratılmıştır.
İnsanoğlu, emrine sunulan bu nimetlerden ancak çevreyi koruyarak istifade edebilir, çevreyi kirleterek, tahrip ederek istifade edemez.

Çevre

Çevre geniş kapsamlı bir kelimedir. Çevre denilince ilk akla gelen canlı ve cansız varlıklarıyla insanı kuşatan tabii ortamdır.
İçerisinde yaşadığımız mesken, meskenimizi çevreleyen avlu, bahçe, cadde ve sokaklar, etrafımızda bulunan dağlar,
denizler, ovalar, dünyamızı kuşatan atmosfer… evet bütün bunlar çevre kavramının içerisine girer, çevrenin birer parçasıdır.
Günümüzde bütün dünyada gündemde olup üzerinde çok konuşulan ve insanoğlunu rahatsız eden en önemli sorunlardan biri de çevre kirliliğidir.

Nedir çevre kirliliği? İçerisinde yaşadığımız tabiatın, tabii çevrenin dengesinin çevreden katılan birtakım maddelerle bozulması; hava,

toprak ve suların kirlenmesi, insan ve diğer canlılar için zararlı hale gelmesidir.
Çevre kirliliğinin önlenmesi ve temiz bir çevreye sahip olunması insanlık için, hatta bütün canlılar ve dünyamız için hayati
önem arzetmektedir. Zira insanoğlu çevre ile içiçedir. Çevremizi iyi korumadığımız zaman hayatımızı sıhhat ve afiyet
içerisinde devam ettirmemiz zorlaşır.

Çevreyi insanlar kirletmektedir. Dünyamızdaki ve denizlerdeki kirlenme ve bozulmanın sebebi insanlardır. Buna Kur’an-ı
Kerim’de şöyle işaret edilir: “İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde bozulmalar ortaya
çıktı.”(8).

Güzel bir çevre denilince akla iki şey gelir. Bunlardan biri temizlik, diğeri de yeşilliktir. Yüce dinimiz ikisine de büyük önem
vermektedir.

Temizlik

İslam dininin en bariz vasıflarından biri de temizliğe büyük önem vermesidir. Gerçekten yüce dinimiz İslâmiyet maddi ve
manevi temizliğe büyük önem verir. Öyle ki temizliği imandan kabul eder. Müslümanın her bakımdan içinin ve dışının,
elbisesinin ve etrafının, evinin ve sokağının temiz olmasını ister. İslam dini kadar temizliğe önem veren hiç bir din yoktur.
Kur’an-ı Kerim’de: “Şüphe yok ki Allah tevbe edenleri ve temizliğe dikkat edenleri sever.”(9). buyrulmuştur. Vahyin ilk
yıllarında inen Müddessir sûresinin baş tarafında Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurulur: “Ey örtüsüne bürünen
peygamber! Kalk insanları uyar. Sadece Rabbini yücelt ve elbiseni temiz tut. Azaba götüren kötü şeylerden sakın.”(10).
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’de hadis-i şeriflerinde: “Temizlik imanın yarısıdır.”(11), “Şüphesiz ki Allah temiz
(nazif)’dir ve temizliği sever.”(12), “İslam temizdir. O halde siz de temizleniniz, zira cennete ancak temiz olan girer.”(13)
buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir.

Dinimizde temizlik ibadetten önce gelir. Günde beş vakit kılınan namazın şartlarından biri de gerektiğinde yıkanmak ve
abdest almaktır. İşte bu sebeple fıkıh kitaplarımızla “sünen” denilen hadis kitaplarımızın ilk bölümü taharet/temizlik
konularıyla ilgilidir.

Temizlik, sağlıklı yaşamanın da ilk şartıdır ve her türlü sağlığın garantisidir. Zira sağlık kurallarının başında temizliğe riayet
etmek gelir. Temizliğin olmadığı yerde önce bedeni, sonra da rûhî hastalıklar başgösterir.

Çevre temizliği, insan ve diğer canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için çok önemlidir. Herkes kendi evinin önünü
temizlerse bütün mahalle ve sokaklar temiz olur.
Üzerinde yaşayabileceğimiz başka bir dünya olmadığına göre bize düşen görev elimizden geldiği kadar çevremizi, dünyamızı
daha temiz, daha yaşanabilir bir halde tutmaktır.

Milletimiz temizliğe büyük önem verirdi. Onun için bir atasözümüzde: “Aslan yatağından belli olur.” denilmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen bir Alman Rahibi 1560 yılında yazdığı bir eserde: “Buradaki temizliğe
hayran oldum. Burada herkes günde beş defa yıkanır. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bulunmaz. Ayrıca

ismine “hamam” dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün vücutlarını yıkarlar. Halbuki bizde insanlar

pistir, yıkanmasını bilmezler.” demektedir. Avrupada yıkanmak ancak, asırlar sonra
öğrenilmiştir.

Müslümanlar camilere, evlere ayakkabı ile girmez. Halılar, döşemeler tozsuz, temiz olur. Onun için mikrop ve hastalık bulunmaz. Fransızların

dünyaya övündükleri Versay sarayında bir hamam yoktu.(14)

Yeşil

Dinimiz ağaç dikmeye ve ormanlarımızın korunmasına büyük önem verir. Yeryüzünü süsleyen çeşit çeşit ağaçlar ve ormanlar
yüce Allah’ın insanlara bir nimeti, bir lütfudur. Yüce Rabbimiz göklerde ve yerde olan her şeyi insanların istifade etmesi için
yaratmıştır. Ağaçlar ve ormanlar da bunlardan biridir. Ağaçların ve ormanların insanlara çok yönlü faydaları vardır. Meyveli
ağaçların her mevsim değişik ve leziz meyvelerinden istifade ederiz. Ormanlarımıza gelince onların faydalarından bazılarını
şöyle sıralayabiliriz:

a) Ormanlar hava kirliliğini önlerler, iklimi değiştirirler, havayı temizlerler. Ormanlar dünyamızın oksijen deposudur. Bir ağaç
saatte iki kilo karbondioksit emerek havayı zehirli gazlardan temizler. Aynı zamanda iki kilodan fazla oksijen vererek hayata
hayat katar.
b) Bulunduğu bölgeye yağmurun yağmasını sağlar.
c) Toprağımızın aşınmasını önler, erozyona mani olur.
d) Yağan yağmurları tutarak sel baskınlarını önler, gövdesi ve dallarıyla şiddetli kasırgalara siper olur.
e) Yakıt olarak, kapı, pencere gibi ihtiyaçlarımızı karşılamada, sanayide, gemi yapımında v.s. yararlanılır.
f) Manzarası ile insanı huzur ve sükûna kavuşturur. Gözümüze güzellik, gönlümüze neşe sunar.
Kısaca ağacından, görünüşünden, gölgesinden, temiz havasından istifade ederiz.

Kur’an-ı Kerim’de Ağaç

Kur’an-ı Kerim’de “şecer”, “şecera” kelimeleri 26 yerde, bahçe anlamındaki “cennet-cennât” 147 yerde, aynı
anlamdaki “firdevs” 2 yerde, hurma ve hurmalık anlamındaki “nahi-nahîl” 20 yerde, meyve anlamındaki
“fâkihe-fevâkih” 25 yerde, aynı anlamdaki “semer, semera-semerât” 22 yerde, üzüm anlamındaki “ıneb-a’nâb” 11
yerde, “zeytûn” 4 yerde ve nar anlamındaki “rummân” üç yerde geçmektedir.

Yüce Allah mü’minlerin ahiretteki yurduna Cennet ismini vermiştir. Cennet bol ağaçlık, yeşillik yer demektir. Bahçelerin en güzeli içerisinde

suyu bulunan, şırıl şırıl suyu akan bahçelerdir. Onun için çeşitli âyet-i kerimelerde âhiretteki cennet tasvir edilirken “altlarından

ırmaklar akan cennetler…” ifadesi kullanılır. Demek ki insan böyle yerde mutlu oluyor, huzura
kavuşuyor. Öyle ise dünyamızı da cennet gibi yeşillendirmeliyiz. Yeşile sahip çıkmalıyız, ormanlarımızı korumalıyız.

Peygamber Efendimizin Tavsiyeleri

Peygamber Efendimiz ağaç dikimine ve korunmasına çok önem vermişler, bizzat kendi mübarek elleriyle hurma ağaçları
dikmişler (15) ve ümmetini buna teşvik ederek şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamet koparken sizden birinizin elinde bir hurma dalı bulunur da,

kıyamet kopmadan dikmeye gücü yeterse mutlaka onu diksin, bırakmasın.”(16)
“Herhangi bir Müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de ondan insan, kuş kurt yerse mutlaka onun için bu bir sadaka
olur.”(17).
“Ağaç diken hiç bir kimse yoktur ki Allah o kimseye diktiği ağaçtan çıkan meyve ve diğer faydaları kadar sevap vermesin.”(18).
“Kim bir ağaç diker de büyüyüp meyve verinceye kadar bakımını yaparsa elde edilen her meyvesi Allah katında onun için
sadaka olur.”(19).
Sevgili Peygamberimiz ormanların tahrib edilmesinin, gereksiz ağaç kesilmesinin büyük günah olduğuna işaret ederek: “Kim
yolcuların ve hayvanların gölgelendiği bir ağacı boşuna ve lüzumsuz olarak keserse, Allah onu başaşağı Cehenneme atar.”
buyurmuştur. (20).
Ağaçlarımızı, ormanlarımızı lüzumu halinde kesip yararlanabiliriz, tabii yerlerine yenilerini dikmek şartı ile. Peygamber
Efendimiz bu konuda da bize örnek olmuş, kesilen ağaçların yerine yenilerinin dikilmesini emretmiştir. Şöyle ki, Medine’nin
uzak bir yöresini kesime açmış, fakat ağaç kesmek isteyenlerin, yerine yenisini dikmelerini şart koşmuştur. Belâzûrî
“Fütûhu’l-büldân” isimli eserinde şöyle rivayet eder:
Resûlullah (s.a.v.) Zî-Kard gazvesinden dönerken Zuraybu’ttavil’e geldiğinde Ensardan Benî Hârise’ler ona:
“- Ey Allah’ın Resûlu! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın çıkacakları yerlerdir.” dediler. Onlar
bu sözleriyle el-Gâbe’nin yerini yani ormanlık olacak yeri kasdediyorlardı. Bunun üzerine Allah Resûlu:
“Bir kimse buradan bir ağaç keserse bunun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin.” diye emretti. Bu emir üzerine ağaçlar
dikildi. Bunun bir sonucu olarak burası bir orman haline geldi, el-Gâbe/ormanlık adıyla anıldı.” (21).
Hz. Ömer de ormanların korunmasına çok önem verirdi. Şöyle ki: Ziyad, Osman b.Maz’un’un azatlısıydı. Maz’un
ailesinin Herre’deki toprağı, bu azatlıların idaresinde idi. Ziyad diyor ki: Ömer b.Hattab abasıyla başı örtülü olarak bazen
gün ortasında benim yanıma gelir, yanımda oturur, benimle konuşur, ben ona salatalık ve sebze ikram ederdim. Ömer
günlerden bir gün bana:
“- Yerinden ayrılma, ben seni buraların idaresine memur ettim. Medine etrafındaki ağaçları koparmaya, kesmeye müsade
etme. Her hangi bir kimse ağaçlara dokunursa, o kimsenin ipini, baltasını al.” dedi. Ben:
“- Elbisesini de alayım mı?” dediğimde, Ömer:
“- Elbisesine dokunma.” dedi. (22).
Bütün bu izahlardan anlaşılmaktadır ki çevrenin temiz tutulmasına, yeşilin ve ormanların korunmasına büyük önem
vermektedir. Hatta islam alimleri ekin ve ağaçların susuz ve bakımsız bırakılmasının mekruh olduğunu söylemişlerdir. (23).

Dipnotlar:
1- Kamer Sûresi: 54/49.
2- Hicr Sûresi: 15/19-21.
3- Rahmân Sûresi: 55/7-9.
4- Lokman Sûresi: 31/20.
5- Câsiye Sûresi: 45/12-13.
6- İbrâhim Sûresi: 14/32-33.
7- Nahl Sûresi: 16/10-11.
8- Rûm Sûresi: 30/41.
9- Bakara Sûresi: 2/222.
10- Müddessir Sûresi: 74/1-5.
11- Müslim, Tahare, 1
12- Tirmizî, Edeb, 41.
13- Keşfü’l-hafâ, 1, 288.
14- Türkiye Gazetesi, 1/10/986.
15- bk. Ahmed b.Hanbel, Müsned, V., 354, 440.
16- Ahmed b.Hanbel, Müsned, III, 184, 191.
17- Tecrid-i Sarih Tercemesi, VII, 120.
18- Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 415.
19- Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 374.
20- Ebû Dâvud, Edeb, 158-159.
21- Belâzûri, Fütûhu’l-büldân (Çev., Zâkir Kadri Ugan) İst., 1955, s.15.
22- Belâzûrî, a.g.e., s.12-13.
23- Vehbe Zuheylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (terc. Ekip), X, 77.

http://www.diyanet.gov.tr/diyanet/haz99/gundem3.htm
——————————————————-

İSLAM’DA EKOLOJİK DENGENİN KORUNMASI

Kainat, Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren ve Allah’ın belli bir gaye için yarattığı eserler bütünüdür. Allah hiçbir şey boşuna yaratmamıştır.Tabiatta her varlığın bir görevi ve görevine paralel değeri vardır.Bu sebeple kainatta hiçbir canlı varlık sebepsiz yere öldürülemez, cansız varlıklar da imha edilemezler.

Tabiata önem vererek onu korumalıyız, çünkü;

a) Tabiat Allah’ın tabii ayetidir ve okunması gereken apaçık bir kitaptır.

b) İnsanın hem maddi hem de manevi ihtiyaçlarını görebileceği çok zengin bir hazinedir.

İnna kule şeyin halagnahu bi gader “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.”(Kamer,49) Ayette geçen kader kelimesi, belli sayısal ölçü anlamına geliyor.

“Vessemae rafeaha vevedaal mizan, ella tadğav fi’l mizan…

“Göğü Allah yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın. (Rahman,7-8) Ayette geçen vezn kelimesini ayet bağlamında değerlendirdiğimizde tabii ve ekolojik denge anlamında olduğu ortaya çıkıyor. İki ayeti birlikte mütalaa ettiğimizde, kainatın hem nitelik hem de nicelik bakımından bir dengeye sahip olduğunu ve bu dengenin korunması gerektiğini anlıyoruz.[1]

Zahare’l-fesadü fi’l-berri ve’l-bahri bima kesebet eydinnas (30/41)

“İnsanların kendi elleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.” Tabii dengenin bozulması sebebiyle, deprem, tusunami, sel felaketi, erozyon, verimli arazilerin çölleşmesi, ürünlerde kıtlık ve salgın hastalıklar gibi felaketlerle insanlık yüz yüze geliyor.

1986 yılında Çernobil vakasından sonra etrafa yayılan radyasyonunun kanser vakalarını artırdığı belirtiliyor. Karedeniz kıyılarında 90 lı yıllarda kanser vakalarının artmasında radyasyonun etkili olabileceğinden söz ediliyor.

Ülkemizde yaygın bir yanlış uygulama olan hasat mevsiminden sonra tarlalarda anızların yakılması olayına dikkat çekmek istiyorum. Anız yakma sebebiyle:

a) Böcekler ölüyor, doğal denge bozuluyor,

b) Topraktaki verimli besin kaynakları, minareler tahrip oluyor.

c) Yangın yayılarak, biçilmemiş ekinleri varsa yakındaki ormanı da yakabiliyor.

Çevre; canlı ve cansız varlıkların ahenk içinde yaşamını sürdürdüğü, insanlığın istifadesine açık, ortak kullanım alanıdır.Bu çevrede şu anda bizimle birlikte hayat süren bütün varlıkların hatta bizden sonra gelecek nesillerin hakları vardır. O halde çevreden, tabi ortamın bozulmasına yol açmadan yeteri kadar yararlanmalıyız.

Vela tüfsidü fi’l ard-ı ba’de ıslahiha. (7/56)

Vela tülkü bi eydiküm ilettehlüketi ve ehsinü (2/195)

Allah’ın Yeryüzündeki nimetleri, oyun ve eğlence malzemesi değildir:

Vema halagna’s-semae ve’l-arda vema beynehüma laibin. (21716)

Kur’an’da, dağlardan,nehirlerden, bitkilerden ve diğer canlı varlıklardan bahisle, onların yaratılış hikmetine ve işlevine dikkat çekiliyor ve varlıkların Allah’ı tesbih ettikleri haber veriliyor.

“Yedi kat gök, yer ve onlarda olanlar, Onu tesbih ederler, hamd ile Onu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız.” (İsra,44) Her varlık kendi görevini yerine getirmekle hem Allah’a itaat etmekte hem de Allah’ı zikretmiş olmaktadır. Mutasavvıflar da her varlığı kul olarak görmüş ve onların zikir halinde olduklarını söylemişlerdir:

Şol cennetin ırmakları/ Akar Allah deyu deyu

Çıkmış İslam bülbüller/ Öter Allah deyu deyu

Havası, suyu,yeşilliği ve manzarası ile en güzel yerleri daha çok hafta sonları temiz hava almak ve dinlenmek için piknik yeri olarak seçiyoruz. Bir süre sonra ise o güzelim yerler, hor kullanım sebebiyle kullanılamaz hale geliyor. O halde bu müstesna yerlerin orijinalliğine dokunmadan gözümüz gibi korumalıyız.

Hacılar ihramlı iken yeşili koparamazlar, canlı bir varlığı avlayamaz, öldüremezler. Bu yasağın bir hikmeti de Allah’u alem, Müslümanlara çevre bilinci kazandırmaktır.

Peygamberimiz( s.a.s) Hayber seferinden dönerken Medine’ye yaklaşınca şehri göstererek;

“Ya Rabbi! Hz İbrahim Mekke’yi haram kıldığı gibi ben de Medine’yi haram kıldım. Onun iki kayalık arası harem bölgesidir. Ağaçları kesilmez,hayvanları avlanmaz, otu yolunmaz, ağaçlarının yaprakları koparılmaz.” (Buhari, Cihad,71; Müslimi Hacc, 458) Böylece Allah rasulü bu günkü anlamda Medine’yi bir nevi sit alanı ilan ederek doğal yapısını korumak istemiştir. Peygamberimiz Medine’de iki kattan yüksek evin yapılmasını yasaklamış, yapılanı da yıktırmıştır. Günümüzde büyük şehirlerde inşa edilen neredeyse bir kasaba nüfusunu içinde barındıran çok katlı binalar, insanları doğal ortamdan koparmış, insanın manevi ve psikolojik duygularını olumsuz etkilemiştir.[2] Günümüzde bayanlar, yeşile olan özlemini, evlerinde saksılarda besledikleri çiçeklerle telafi etmeye çalışıyorlar.

20. yy’da Dünyamız iki büyük savaş gördü Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar çok tahrip edildi. Savaşlar dışında da fabrikalardan havaya bırakılan kirli gazlar ve suya bırakılan kimyasal sanayi atıkları ile dünyamız çok zarar gördü ve ilahi emanete ihanet edildi. Doğal atıklar toprağa karışıyor ama naylon türü atıklar yüzyıllar geçse eriyerek toprağa karışmıyor. Dünya tarihi boyunca çevre, en fazla son elli yılda Batının sanayi alanındaki gelişimi sırasında % 60-70 oranında tahrip edildi.

Çevre Temizliği:

Peygamberimiz (s.a.s), temizliği iman ile irtibatlandırıyor:

“En-nezafetü mine’l-iman”, “Et-tuhuru şatru’l-iman” Dinimiz temizliğe çok önem veriyor. Hadesten ve necasetten taharet, namaza başlamadan önce ilk iki temel şart. Temizliğe bu kadar önem veren bir dinin mensuplar olarak yeteri kadar temizliğe önem verdiğimiz söylenemez. Eskisi kadar su sıkıntısı çekilmiyor. Kilometrelerce uzaktan da olsa su getirmek, ileri teknoloji ile yerin derinliklerinden su çıkarmak mümkün. Suya sabuna dokunacaksınız, suya sabuna dokunmadan temizlik olmaz.

Bizler evde tükettiğimiz yiyecek atıklarını eve rast gele atıyor muyuz? Evde oturduğumuz gere af edersiniz burnumuzu siliyor, boğazımızı kazıyıp tükürüyor muyuz? Hayır. Çarşıda caddede bütün insanların içinde nasıl yapıyoruz böyle şeyleri? Cadde ve sokaklar da toplumun evi. Hepimizin ortak evi. Aslan yatağından belli olur, çevre de toplumun yatağıdır. Çevre temizliğine karşı özensizlik, ferdi ve sosyal yönden gelişmemişliğin bir göstergesidir.

1850’Li yıllarda yaşamış bir Kızılderili Kabile Resisi, zamanın ABD başkanına Franklin Piece’ye şöyle diyor:

“Toprak bizim anamızdır.Toprağın başına gelenler, çocuklarının da başına gelir. İnsanlar toprağa tükürürseler, kendi yüzlerine tükürmüş olurlar. Zira biz biliyoruz ki toprak insana ait değil, insan toprağa aittir. Bizim tanrımız aynı tanrıdır. Siz bizim topraklarımıza ait sahip olduğunuz gibi Tanrıya da sahip olacağınızı sanıyorsunuz, ama buna muktedir olamayacaksınız. O bütün insanların tanrısıdır. Bu topraklar Onun için kıymetlidir, bu toprakları yaralama, yaratıcısını hor görmek demektir.”

Çevreye rast gele atılan çöplerde, sıcak havanın da etkisiyle mikro organizmalar oluşmakta, etrafa yayılarak bir takım hastalıklara yol açmaktadır. Çevre, su ve hava kirliliği sebebiyle meydana gelebilecek hastalık hatta ölümlerin vebali kirliliğe sebep olan herkesin omzundadır.

Çevre iki kısma ayrılıyor:

a) Kendi oluşturduğumuz suni çevre,

b) Tabii çevre.

Suni çevreyi, bilgi, bilinç, görgü ve kültürün artması ile daha iyi koruyabiliriz ama tabii çevrenin korunması, akarsular, nehirler, barajlar, denizler, hava ve orman gibi ortamları korumak için devletin bu iş için görevlendirdiği uzman ve yetkili görevlilerin olması gerekir. Hatta evrensel boyutlu çevre kirliliğinin önlenmesi için uluslar arası işbirliği gerekir.

Hz Ömer, yaşlı birine, “Bahçene neden ağaç dikmiyorsun? Diye sorunca, adam, “Ben artık yaşlandım, belki de bu sene ölürüm” deyince Hz Ömer, “Yemin ederim senin ağaç dikmen gerekiyor” diyor ve eline fidan alarak, bu işi birlikte yapacağız, hadi bakalım, diyor.

Padişahın biri yaşlı olduğu halde ağaç dikme işi ile meşgul olan birini görüyor ve diyor ki: “Sen bu ağaçların meyvesini yiyebilecek misin? Yaşlı adam diyor ki: “Efendim, babalarımız dikti meyvesini biz yedik, biz de dikmeliyiz ki meyvesini çocuklarımız torunlarımız yesin.” Bu söz padişahın hoşuna gidiyor ve şuna 100 altın verin diyor, Adam, “Efendim gördünüz mü, herkesin diktiği meyve ağacı yıllar sonra meyve verir benimkisi hemen verdi.” Diyor. Bu söz de padişahın hoşuna gidiyor, şuna 100 altın daha verin diyor. Yaşlı adam, “Efendim gördünüz mü, herkesin ağacı senede bir kez üzün verir, benimkisi iki kez ürün verdi..” diyor. Padişah 100 altın daha vererek, “Hemen buradan uzaklaşalım, bu adama laf yetişmiyor, bu gidişle bizim hazineyi boşaltacak” diyerek oradan uzaklaşıyor.

Allah’ın yararlanmamız için hem nimet hem de emnat olarak verdiği ve atalarımızdan bize miras kalan bu vatanı, çevreyi ve toprakları böyle bir hassasiyetle koruduğumuzda, emanete riayet etmiş ve bizden sonra gelecek nesillerin hakkını da zayi etmemiş oluruz.

“Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” genel bir prensip olarak Müslüman Türkler arasında, özellikle mutasavvıflar arasında yayılmış, bu anlayışla sadece insanlara değil bütün mahlukata sevgi ve şefkat gösterilmiştir.

(Mukadder Arif YÜKSEL, Divriği Merkez Kültür Camii, 9.6.2006-Cuma)

[1] M.Bayraktar;İslam ve Ekoloji,D.İ.B,Ankara,1992,s40

[2] M.Bayraktar,a.g.e s.52

http://divrigimuftulugu.gov.tr/cevre.htm
——————————————

Hz. Peygamberin Çevre Korumaya Yönelik Tedbir Ve Uygulamaları (5134)

İslamın çevre anlayışını belirttikten sonra çevreyi koruma sadedinde Aleyhissalatu vesselamın sünnetinde rastlanan bazı fiili tedbirleri

belirtmemizde fayda var:
1- Yakın Çevre İle İlgili Tedbirler: Yakın çevre deyince, beden, elbise, mesken üçlüsünü anlayabiliriz. Çünkü insan özde ruhtur. Beden onun

ilk çevre ve sargısıdır. Bedenin ilk çevresi de elbisesidir. Kişinin şahsiyeti yakın çevresiyle bütünlüğe kavuşur. Kılınan namazın

makbuliyeti yakın çevrenin temizliğine bağlıdır: beden de, elbise de, tıpkı namaz kılınan mekan gibi maddî ve mânevî bakımlardan temiz

olmalıdır.

Şu halde yakın çevrenin temizliği esastır ve bu imanın gereğidir. Gerçek ve makbul bir imana sahip olanlar böyle bir anlayışı temsil etmek

zorundadırlar. Onun için olacak ki, “temizlik imandandır” hadisi yüce bir hakîkati ifâde eder ve yakın çevrenin temizliği ile hakikati

tezahür eder.

Hz. Peygamber, pis kokuların ve bu meyanda sidik kokusunun olduğu yere meleklerin girmeyeceğini(1) belirterek yakın çevrenin bunlardan

temizliğine ehemmiyet vermiştir: “Sidikten temizlenin, zira kabir azabının umumu sidik yüzündendir”. (2) Necaset sebebiyle(3) mezbele,

mezbaha, hamam…da namaz yasaklanmıştır. (4) Bekletilmiş idrarın bulunduğu eve meleğin girmeyeceğinin, (5) gusledilen yerlere bevl

edilmemesi gerektiğinin(6) beyanı hep yakın çevrenin temizliği ile ilgili tedbirlerdir.

Evin dışa bir uzantısı sayılan avlularda ve çevredeki boş alanlarda çöplerin bekletilmeyip temiz tutulması ile ilgili nebevî irşad gelmiştir:

“Allah pâk ve zarîftir, paklık ve nezâfeti sever. Kerîm ve cömerttir, kerem ve cömertliği sever. Öyleyse avlularınızı ve boş alanlarınızı

temiz tutun, Yahudilere benzemeyin, onlar çöplerini evlerde toplarlar”. (7)

2- Uzak Çevrenin Temizliği: Bu cümleden olarak mesîre (piknik) yerleriyle ilgili talimatı hatırlatabiliriz: Evet birçok hadislerde insanların

herhangi bir maksatla uğrayacağı (dinlenme, tenezzüh, temaşa, yol geçeği) yerlerin kirletilmemesini tembihlemiştir: Bir defasında “Lanete

uğramışlardan olmaktan sakının ! “ buyururlar. Ashab: “ Ey Allahın Resülü ! bunlar da kim ? “ diye sorunca açıklar :
— Halkın gelip geçtiği yolda, gölgelendikleri (kuytu) yerlerde abdest bozanlardır. (8)

Bazı rivayetlerde “meyve ağaçlarının diplerine abdest bozmak yasaklanmıştır. (9) Şarihler, “kirletilmesi yasaklanan yerlerden murat sadece

meyveli ağaçların dipleri değildir. İnsanların tenezzüh maksadıyla oturabileceği bütün gölgelerdir, kaya gölgesi bile olsa.” (10)

demişlerdir. Ayrıca “kirletme”yi sadece abdest bozma olarak anlamamız da hadisin mesajını daraltmak olur. Günümüzde konserve kutuları, pet ve

cam şişeler, yiyecek artıkları ve sair, insanlara şu veya bu şekilde ezâ veren her şey bu yasağa dahildir.

Uzak çevrenin içine kırları, yolları da dahil edebiliriz. Hz. Peygamber yollardan rahatsız edici bir şeyin kaldırılıp atılmasını “imandan bir

şube” olarak tavsif etmiştir. (11) Gelip geçenleri rahatsız eden bir ağaç dalını kesip atması sebebiyle cenneti hak eden bir insanın misalini

veren(12) Hz. Peygamber: “Ümmetimin iyi ve kötü bütün amelleri bana gösterildi. İyi amelleri arasında yoldan atılmış olan ezâyı da gördüm.

Kötü amelleri arasında ise (herkesin gözüne çarpan) yere gömülmemiş tükürük de vardı”. (13) ”Müslümanları yollarında rahatsız edenlere,

onların lânetleri vacip olmuştur”. (14) buyurmuştur.

Keza, kırlarda, yollarda, rastlanan yabani hayvan ve haşerelerin deliklerine bevletme yasağı da(15) uzak çevreyi koruma tedbirleri arasında

burada zikredilebilir. Keza yolculuk sırasında, yol üzerine konaklamayı veya küçük ya da büyük abdest bozmayı yasaklarken sebep olarak:

“Zira, yol, hayvanların geçidi, yılan ve vahşîlerin sığınağıdır” demiştir. (16)

Bu sadedde gelen rivayet çoktur, bir kaçını hatırlatmış olduk. (17)

3- Suların Korunması: Hz. Peygamber, suların korunması ile ilgili tedbirlere de yer vermiş, suyun temizliği hususunda pek çok talimatlarda

bulunmuştur. Sular bahsi fıkıh kitaplarında müstakil bölümler halinde teferruatlı olarak ele alınır. Biz burada meselenin detayına girmeden,

Aleyhissalatu vesselamın bu meseleye olan alâkasını kısaca belirteceğiz:
1- Bir çok rivayette : su mecralarına, (18) nehir kenarlarına(19) büyük abdest bozmayı yasaklamıştır.
2- Hz. Câbirden gelen bir rivayette akar suya küçük abdest bozmak da yasaklanmıştır. (20)
3- Keza durgun suya bevledilmesi de gelen yasaklar arasındadır. Bazı rivayetler ”istifade edilecek” kaydını ihtiva ederken, (21) bazıları bu

kayda yer vermeden “durgun suya” bevli yasaklar. (22)
4- Hz. Peygamber kuyularla da ilgilenmiş, onların pislikten korunması için esaslar getirmiştir: Eskiden kalan kuyulara yarı çapı elli

ziralık, yeni açılanlara ise yirmibeş ziralık harîm mecburiyeti koymuştur(23). Keza, kuyulara, hayvan ağıllarının en az kırk zira mesafede

olmaları emredilmiştir(24).
Bütün bu tedbirler, o devrin kirleticilerine karşı alınmıştır. Elbette, zamanımızın hassasiyeti, günümüzdeki kirleticilere göre olacak, ilmin

sunacağı rakamlar esas alınacaktır.

4- Ağaç Dikmeye Teşvik: Toprağı ve suyu en iyi koruyan âmillerden biri ağaçtır. Bu sebeple, aleyhissalatu vesselam, ağaç dikmeye de çok

ehemmiyet vermiş, teşviklerde bulunmuştur: “Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile, bugün elinizdeki fidanı dikin” (25) emr-i şerîfi bir

başka hadiste gerekçesini bulur: Ağaçtan her kim istifade etse, diken adına bir sadaka hükmüne geçmektedir: “bir müslüman ağaç diker de bunun

meyvesinden insan, ehlî hayvan veya vahşî hayvan veya kuş yiyecek olsa, yenen şey onun için bir sadaka hükmüne geçer. Her kim ne eksiltirse

bu kendisi için (kıyamete kadar(26)) sadaka olur” (27). Ağaçtan istifade onun odunundan, yaprağından, güzelliğinden… veya gölgesinden

olabilir. Bu istifadeyi “Allahın herhangi bir mahluku” (28) (müşteri, hırsız, satıcı veya yolcu sıfatıyla yapar, bazen bir yabanî veya ehlî

hayvan) yapar, fark etmez… Şu halde bunların hepsi ağacı diken kimse adına bir sadaka olmaktadır ve ağaç ayakta kaldığı müddetçe o kimseye

bir sadaka-i câriye hükmüne geçmektedir.

Resulullah, mühim bir borcun tesviyesi için 500 adet hurma dikerek bu sadette ümmetine pek çok feyiz ve bereketlerle dolu fiilî bir sünnet

bırakmıştır(29). Sünnet deyince sadece sakal, bıyık, sarık ve misvak gibi, mahdut şeyleri anlayanların kulakları çınlasın.

5- Orman Tesisi: Bu sadedde Hz. Peygamber orman tesisine de örnek vermiştir. Belazurîde gelen rivayet şöyle: İbnu Cüdübe ve Ebu Mansur derler

ki: Resulullah aleyhissalatü vesselam Zukard Gazvesinden dönerken, Zureybut-Tavîl mevkiine gelince Ensârdan Benî Hâriseler: “Ey Allahın

Resulü ! Burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır, kadınlarımızın (tenezzüh için) çıkacağı yerlerdir” dediler. Bu sözleriyle onlar

el-Gâbenin yerini kastediyorlardı. Bunun üzerine Resulullah aleyhissalatu vesselam:
— Kim buradan bir ağaç kesecek olursa, onun karşılığı olmak üzere bir ağaç diksin! diye emretti. Bu emir üzerine ağaçlar dikildi ve el-Gâbe

(orman) husule geldi”(30).

Görüleceği üzere, eski bir koruluk, Aleyhissalâtu vesselamın ilgi ve alâkasıyla ormanlaştırılıyor ve Resulullah ormandan istifade siyasetini

belirtiyor: “Birini dikmek kaydıyla ormandan ağaç kesmek”.

6- Yeşil Kuşak Tesisi: Hz. Peygamberde bir de “yeşil kuşak” tesisi görmekteyiz. Yani Medinenin etrafını her cihetten 36 km. mesafeye kadar

haram ilan ederek hayvanların avlanmasına, ağaçlarının kesilmesine, otlarının yolunmasına yasak getirmek. Bu konuda pek çok rivayet vardır.

Hz. Enes radıyallahu anhtan gelen rivayete göre, Aleyhissalatu vesselam, Hayberden dönerken, Medîneye yaklaşınca, şehre işaret ederek, “Ya

Rabbi ! Hz. İbrahim Mekkeyi, haram kıldığı gibi, ben de Medîneyi haram kıldım. Onun iki kayalığı arası haramdır, ağaçları kesilemez,

hayvanları avlanamaz, otu yolunamaz, ağaçlarının yaprağı silkilemez…” der(31).

Bu tedbir, zamanımızda ihdas edilen ve yeşil kuşak tabir edilen tatbikatın Hz Peygamber tarafından uygulanmış olan ilk örneğidir. Ancak bu,

tarihte ilk uygulama değildir, ilk uygulamayı, Resulullahın beyanıyla, Hz. İbrahim Mekkenin etrafını “Haram” ilan ederek gerçekleştirmiştir.

Bu yasağın korunması için Hz. Peygamber bazı prensipler de vazetmiştir: Bunu ihlal eden biri yakalanırsa orak, balta, ip nesi varsa müsadere

edilecek, elbisesi soyulacak, ve dayak atılacak(32).

Hz. Ömer, buranın korunması için hususî korumacı tayin etmiştir(33)

Bu yasağın ihlalini vicdan planında halletmek için Resulullah şöyle demiştir: “Medine, Air ve Sevr dağları arasında kalan kısımlarıyla

haramdır. Orada kim bir yasak işlerse veya işleyeni himâye ederse, Allahın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah,

kıyamet gününde, onun ne tevbesini ve ne de fidyesini (ne farzlarını, ne de nafilelerini) kabul eder” (34).

Hz. Peygamber haram bölgeyi, hususî adamlar çıkararak işaretletmiştir(35)
Bu çeşit haram bölge ilanı için talebde bulunan bir kısım kabîlelere de ruhsat vermiştir: Taif, Tay, Benî Cüreyş gibi. (36)

Kaynaklar:
1) Müslìm, Mesacìd 72.
2) Münzìrî, Tergîb 1, 139; Heysemî, Mecmâuz-Zevaìd 1,207.
3) Sìndî, Haşìye Âla Sünen-ì Ìbnì Mace 1, 252.
4) Ìbnu Mace, Mesâcìd 4.
5) Heysemî a.g.e. 1, 104.
6) Ìbnu Mace, Tahâret 12, Ebu Davud, Tahâret 15.
7) Bak. Ìbnu Kayyìm, et-Tıbbun-Nebevî, s. 216.
8) Müslìm, Tahâret 68.
9) Heysemî, a.g.e. 1, 204.
10) Azîmâbadî, Avnul-Mabud 1, 48; Sìndî, Haşìye Ala Ìbn-ì Mâce 1, 138-139.
11) Müslìm, Ìman 58; Buharî, Hìbe 35; Ebu Davud, Edeb 160; Tìrmìzî, Ìman 6.
12) Müslìm, Bìrr 128-130; Ìbnu Mace, Edeb 7.
13) Ìbnu Mace, Edeb 7.
14)Heysemì, a.g.e. 1.
15) Ìbnu Mace, Tahâret 21; Usdül-Gâbe 5, 227.
16) Şâfìî, el-Umm 4, 258-259; Camìus-Sağîr 6, 182.
17) Bazı teferruat ìçìn Çevre Ahlakı nam kìtabımız görülebìlìr. s. 109-124.
18) Ebu Davud, Tahâret 14; Ìbnu Mace, Tahâret 21.
19) Heysemî, a.g.e. 1, 204.
20) A.e. aynı sayfa.
21) Müslìm, Taharet 94, 95, 96; Buharî, Vudu 71.
22) Usdül-Gâbe 1, 422.
23) Hakìm, Müstedrek 4, 97-98.
24) Ìbnu Mace, Rühûn 22; Ahmer, Müsned 2, 494.
25) Buharî, el-Edebül-Müfred s. 168, Heysemî, a.g.e. 4,, 63. Münâvî, Feyzul-Kadîr 3, 30.
26) Müslìm, Musâkât 10, Buharî, Edeb 27.
27) Müslìm, Müsâkât 7, 8.
28) el-Muttakî, Kenzul-Ummâl, 3, 896.
29) Ahmed Ìbnu Hanbel, Müsned 5, 354, 440.
30) Belazurî, a.g.e. 1, 17.
31) Ebu Davud, Menasìk 96. 32) A. e. aynı sayfa.
33) Belazurî, a.g. e. 1, 15.
34) Teferruat ìçìn Çevre Ahlakı kìtabımız görülsün. s. 72-80.
35) Semhudî, a. g. e. 1, 97.
36) Teferruat ìçìn, Çevre Ahlakı kìtabımız görülsün. s. 78-80.

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=5134
—————————————————————–

Çevre

Fıtrat ve tabiat üzerinde ısrarla duran, Yaratan ve yaratılan ile uyumlu bir şekilde yaşamayı tavsiye eden Hz. Peygamber’in çevrecilik ile

ilgili o kadar güzel tavsiyeleri ve tatbikatı vardır ki, hepsi bugün dünyadaki çevrecilerin çevre meselesinin çözümü için getirdikleri

önerilerle benzerlik ve aynîlik arzetmektedir. Hz. Peygamber, doğal çevrenin korunması ve insanın içinde yaşamak zorunda olduğu yakın maddî

ve manevî çevresinin nasıl olması gerektiği konusunda bazı faaliyetlerde bulunmuştur.

Hz. Peygamber insanları ağaç dikmeye ve mevcut ağaçları korumaya sevketmiştir. Onun ağaç dikmeye sevkeden, ağacın çevre ile ilgili ve

ekonomik değerini gösteren pekçok hadisi vardır.[764] Bazı ağaçlara ve özellikle hurma ağacına özel bir ilgisi olduğu bilinmektedir. Hz.

Peygamber, bizzat kendisi ağaçlandırma faaliyetlerinde bulunmuştur. Ormanlar te’sis etmiş, mevcut ormanları korumaya önem vermiştir. Bir

defada beş yüz hurma ağacı dikmiştir. Eski bir orman yeri olan Zurayb mevkiini yeniden ormanlaştırmıştır. Bu bölge bu olaydan sonra, orman

anlamına gelen “el-Ğâbe” adıyla anılır olmuştur. Belirli bölgeleri özel koruma altına almıştır. Bunlar Harîm (veya Haram) ve Himâ, yani

yasak, korunan bölgeler olarak adlandırılmıştır. Buralarda ağaçların kesilmesini, ot yolunmasını, kuş ve diğer hayvanların avlanmasını

yasaklamıştır.

Hz. Peygamber’in her zaman ve her fırsatta ağaç dikmeyi tavsiye eden, ağaç dikmenin dünyevî ve uhrevî mükâfâtını dile getiren sözlerinden

bazıları şunlardır: “Elinizde bir ağaç fidanı varsa kıyamet kopmaya başlasa bile eğer onu dikecek kadar vaktiniz varsa mutlaka dikin”.[765]

“Kim ağaç dikiminde bulunursa, onun için ağaçtan hasıl olan ürün miktarınca Allah sevap yazar”.[766] “Her kim, boş kuru ve çorak bir yeri

ihyâ edecek olursa, bu amelinden dolayı Allah tarafından mükâfatlandırılır. İnsan ve hayvan ondan faydalandıkça orayı ihyâ edene sadaka

yazılır”.[767] “Müslümanlardan bir kimse ağaç dikerse, o ağaçtan yenen ürün mutlaka onun için sadaka olur. Yine o ağaçtan çalınan meyve de o

Müslüman için sadaka olur. Kuşların yediği de sadakadır. Herkesin ondan yiyip eksilttiği ürün de onu diken Müslümanlara ait bir

sadakadır.”[768] Buhârî, Sahîhinde, ekip dikme ile ilgili hadisleri ayrı bir kitâb halinde derlemiştir.[769]

Hz. Peygamber sit alanları da oluşturmuştur. Medine ve Taif sit alanı korunmuş bölgelerden en önemlileridir. Medine şehri merkez olmak üzere

her yönden bugünkü mesafe ölçülerine göre yaklaşık 32 km’lik çevresi koruma altına alınmıştır. Burada ağaçların kesilmesini yasaklamıştır.

[770] Taif’te oturan Sakîf kabilesinden bir heyet hicretin dokuzuncu yılında Medine’ye gelip Müslüman olduğunda, Hz. Peygamber onlara

uymaları gereken hususları içeren bir yazı verdi. Siyâsî, sosyal ve ekonomik meseleleri içeren bu yazının metninde çevre ile ilgili olarak,

onların vadilerinin tümünün koruma altına alındığını, yabani ağaçları kesmenin ve hayvanları öldürmenin yasak olduğunu bildirdi. Hz.

Peygamber Vecc Vâdisine Sa’d b. Ebû Vakkas’ı korucu tayin etti.[771] Tay ve Cüreş kabileleri de kendi arazilerinin koruma altına alınmasını

Hz. Peygamber’den istemişler, o da onların isteklerini kabul etmiştir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, ancak günümüzde farkına varılan ve

ihtiyacına inanılan milli park, sit alanı ve yeşil alan gibi çevrecilik faaliyetlerini kendi döneminde başlatmıştır. Onun bu faaliyetleri

sonucu tabiatın ve yerleşim yerlerinin ekolojik yapıları korunmuştur. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de Hz. Peygamber’in tespit ettiği sit

alanlarını korumak için gayret sarfetmişledir.

Hz. Peygamber tabiatın bir parçası olan bütün hayvanları severdi. Ancak at, deve, koyun, keçi, kedi ve güvercine özel ilgisi ve merakı

vardı.[772] Çeşitli vesilelerle insanların hayvanların hayat hakkına saygı göstermesini açıklamıştır. İşlerinin en yoğun olduğu bir anda bile

hayvanların korunması ve bakımı ile ilgilenmiştir. Mekke’nin fethinde ordusuyla birlikte Mekke’ye doğru ilerlerken yol kenarında yavrularını

emziren ve onları korumak için havlayan bir köpek görür. Askerlerin köpeğe ve yavrularına herhangi bir zarar vermesini önlemek amacıyla önlem

alır. Cuayl b. Sürâka adlı sahâbîye, köpeğin karşısında durmasını emreder.

Huneyn savaşından sonra Ci’râne’de iken, Sürâka b. Mâlik, elindeki emannâme ile kendisine gelir. Havuzlarına kendi develeri için doldurmuş

olduğu sulardan, çevrede otlayan yitik develerin de su içtiğini, bunun için kendisine mükâfat olup olmadığını sorar. Hz. Peygamber, her

susamış canlıya su vermekte ecir bulunduğunu söyler.[773] Birçok hadisinde hayvanlara iyi muamele edilmesini, şefkatli ve merhametli

davranılmasını, eziyet edilmemesini fazla yük yüklenmemesini onların bakımının iyi yapılmasını, aşağılanmamasını ve yaratılışlarına uygun

işlerde kullanılmalarını emretmiştir.

Hayvanların yavrularını bile düşünmüştür. Keçi sağan bir adama, yavru için süt artırmasını söylemiştir. Kuş yuvalarının bozulmasını, yumurta

ve yavruların alınmasını yasaklamıştır.[774] Sırf zevk ve eğlence maksadıyla yapılan avcılığı hoş görmemiştir.

Hz. Peygamber, geniş, çok odalı, yüksek olmayan, geniş avlulu ve bahçeli evlerin yapılmasını tavsiye etmiştir. Meskenlerin iki kattan fazla

olmasına müsade etmemiştir; hatta yüksek inşaatlara müdahele ederek yıktırdığına dair rivayetler vardır. Yolları daraltmayı kınamıştır.

Seferde bile çadırların kurulmasına varıncaya dek düzenli olmayı severdi.[775]
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=746&yid=28&sayfa=15
————————————————

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN ÇEVRE ANLAYIŞI

Doç. Dr. İbrahim Özdemir 1

Giriş

Bu çalışmanın amacı Bediüzzaman Said Nursi’nin çevre anlayışının/felsefesinin temel niteliklerine işaret etmektir. Böylece, bu sempozyumun

konusu olan “Kur’an’ı Anlamada Çağdaş Bir Yaklaşım”a da müşahhas bir örnek verilmiş olacaktır. Zira, Said Nursi’nin çağdaş Müslüman

âlimlerden daha çok, Kur’an’ın kainata bakışı, yani kozmolojik yönü ve bunun anlamı üzerinde durduğu görülmektedir. Fakat öncelikle çevre

anlayışı/felsefesi kavramından ne anlıyoruz? Bunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Felsefe kavramının anlam ve tarihi kadim

geleneklere kadar gitmesine rağmen, çevre felsefesi kavramının yirminci yüzyılın son çeyreğinde kullanılmaya başladığı görülmektedir. Bu

kavramın muhtevası üzerinde bir fikir birliği olmasa da, genelde felsefenin genel tanımının çevreye uygulanması olarak anlaşılabilir. Başka

bir ifadeyle, felsefî bir bakış açısıyla bir yandan çevre sorunlarının ortaya çıkış nedenlerini vurgularken, diğer yandan da çevreyi bir

bütün olarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışma gayretidir. Her ne kadar tarihin her döneminde insanlar kendilerini ve çevreyi anlamaya

çalışmışlarsa da, içinde bulunduğumuz bağlamda, tüm bu eski çabalardan da yararlanarak çevre ve insanın tanımı yeniden inşa edilmeye çalış

ılma çabasıdır çevre felsefesi.

Çevre sorunlarının yoğun olarak yaşanmaya başlamasından sonra bir çok düşünür bu sorunların köken ve nedenleri hakkında felsefi sorular

sormaya başladığı görülmektedir. Bunun bir sonucu olarak da, çevre felsefesi (environmental/eco philosophy) kavramıyla beraber çevre ahlâkı

(environmental ethics) kavramı ortaya çıkmıştır. Çevre felsefesi ile daha çok cevap aranan sorular şunlardır:

Kâinat veya Tabiat nedir?

Kâinatın bir anlamı var mıdır?

Kâinattaki estetik boyutun anlamı nedir?

Kâinatın bir bütün ve düzenli olması ne anlama gelmektedir?

Tabiatın insandan bağımsız kedinden değeri (intrinsic value) var mıdır?

İnsan nedir?

İnsanın kâinattaki yeri nedir?

Gelecek nesillere karşı sorumlu muyuz?

Çağdaş insanın 20. yüzyılda gerçekleştirdiği tüm bilimsel-teknolojik gelişmeler ve ekonomik göstergelerden sonra, kâinatın ve hayatın

anlamını yeniden keşfetmeye ve böylece hayatını yeniden anlamlandırmaya çalışması gerçekten de ilginçtir. Bunun bazı pratik nedenleri olsa

da, en önemli nedenlerinden birisinin insanlığın sadece maddî şeylerle tatmin olmayan ruhunun arayışı olduğu söylenebilir. Bu bağlamda

çevreci düşünürlerden Skolomoski’nin çevre felsefesi tanımı dikkat çekicidir: “çevre felsefesi, insanlık projesinin insanlığın anlamını

kainatla bağlantılı olarak yeniden keşfetmesidir”. 2 Aynı yazar çevre felsefesinin temel niteliklerini ise şöyle sıralamaktadır. Çevre

felsefesi: hayat merkezlidir, insan, tabiat ve hayatın değerine bağımlıdır, manevi olarak canlıdır, kapsamlı ve globaldir, hikmetle

ilgilenir/ilgilidir, çevre duyarlıdır, hayatın kalitesini esas alır,

politik duyarlıdır [yani çevre bakış açısına sahip bir birey kendisi ve içinde yaşadığı çevreyle ilgili olarak alınan her tür politik karara

ilgi duyar ve bu kararların her aşamasında yer almaya çalışır], toplumun iyiliğini esas alır, bireyin sorumluluğunu vurgular, fizik ötesi

aleme hoşgörülüdür, sağlık duyarlıdır. 3

Bu yeniden keşfin temel niteliklerine baktığımızda şöyle bir varsayımın olduğu görülmektedir: 17. yüzyıldan bu yana, Kartezyen dualizmin

öznesi insanın tabiatı yanlış okuma ve anlamlandırmasının bir sonucu olarak, çevre sorunları ortaya çıkmıştır. Yani, bugün sorun olarak

ortaya çıkan şeyler yanlış davranışlarımızın, bu da tabiatı yanlış veya eksik olarak anlamlandırmamızdan kaynaklanmaktadır. Zira insan

toplulukları varoldukları günden bu yana tabiatı ve kendilerini anlamlandırmalarına göre, bir hayat tarzı ve davranış modeli

geliştirmişlerdir. Günümüzdeki çevre sorunlarının felsefi boyutunu ve modern insanın çevreyle olan ilişki biçimini anlamak için bu nokta

önemlidir. 4 Başka bir ifadeyle, insanların sahip oldukları dünya görüşleri (Weltanschauung) ile davranışları arasında doğrudan bir ilişki

vardır. İnsanlar hem kendilerini, hem çevrelerini bu dünya görüşüne göre anlamlandırırlar.

Biz bu çalışma çerçevesinde, çağdaş düşünürlerimizden Bediüzzaman Said Nursî’nin çevreyle (en geniş anlamda) ilgili görüşlerini ortaya

koymaya çalışacak; kısa da olsa bu anlayışın nasıl bir insan-tabiat ilişkisine kaynaklık ettiğine/edebileceğine işaret edeceğiz. Ancak, Said

Nursi’nin çevre anlayışına geçmeden önce bir konunun vurgulanması gerekmektedir. Bu da Nursi’nin telif ettiği 130 parça Nur Risalelerinde

modernitenin genelde dinlere, özelde ise İslâm’a yaptığı meydan okumaların farkında olduğu ve bunlarla bilinçli bir hesaplaşmaya girdiğidir.

Bu aynı zamanda, çevreci düşüncenin modern felsefeye yaptığı eleştiri ile de örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle, Said Nursi’nin hayatı

boyunca, içinde bulunduğumuz çağda hakim olan “din-dışı, madde-mekanist” 5 Batı Medeniyetinin meydan okumalarına cevap vermeye; bu

medeniyetin neden olduğu belli başlı sorunlara eğildiği görülmektedir. Onun hem bir tebliğci müceddit, hem bir eylem adamı oluşunun temelinde

de bu yatmaktadır. 6 Bundan dolayı, çağımıza damgasını vuran bu iki söylemin kısaca belirtilmesi gerekmektedir.

Modernitenin Meydan Okuyuşu

Çağımızda sadece dine değil, tüm aşkın ve metafizik değerlere en büyük meydan okuma/okumalar başlıca iki kaynaktan gelmektedir. Bunlar:

a) Tabiat sözkonusu olduğunda her türlü aşkın değeri inkar eden Maddeci-Mekanist Alem Anlayışı. (Bu anlayıştan doğan tüm benzer felsefe

akımları dahil.)

b) Ahlakiliğin ve moral değerlerin dini ve manevi yönünü yadsıyan ve reddeden varoluşçu anlayış.

Bilindiği gibi, 17. Yüzyıl bilimsel devrimlerinin temelinde Kartezyen dualizm bulunmaktaydı. Daha önceleri bir bütün ve canlı olarak tasavvur

edilen kainat, ilk kez, madde/ruh olarak ikiye ayrılmıştır. Bu yeni ve modern anlayışın en radikal noktası ise, sadece madde/maddi olanın

vurgulanması, ruhî ve manevi olan herşeyin bilgisinin yadsınmasıdır. Önceleri sadece epistemolojik olarak nesnel olanın bilgisinin mümkün

olduğu vurgulanırken, J. Locke’la beraber, nesnel olmayan tüm bilgiler ikincil sayılmış ve muhayyilenin ürünü olarak görülmüştür. 7 Madde dı

şı olan herşey çağdaş pozitivist felsefe tarafından ise anlamsız ve boş spekülasyonlar olarak görülerek, red edilmiştir. Prof. Dr. Teoman

Duralı’nın ifadeleriyle: Yeniçağ bilimi, temeline “herhangi bir zaman diliminde mekanda bulunan, gözlemlenebilir, kütlesi ile boyutları

tesbit edilebilir” diye tarif edilen maddeyi almıştır. 8

İkinci anlayışa gelince, tabiatın tesadüfen var olduğu, aslında tesadüf ve saçmalığın (absürdite) hayatın en temel gerçeği olduğunu ileri

süren çağdaş felsefi anlayışlardır. K Jaspers, Kierkegaard, G. Marcel vb. Tanrıya inanan varoluşçu filozofları biliyoruz. Ancak Ateist

varoluşçulara göre kainatın en temel özelliği saçma olması ve her şeyin tesadüfün, rastlantının ve zorunluluğun bir sonucu olmasıdır. Bunlara

göre, Kainatın var olmasında bir amaç olmadığı gibi, bir anlamı da yoktur. Bu görüşü en çok vurgulayan varoluşçu (existentialist) 9

filozofların başında ise Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gelmektedir. Sartre’ın popüler romanlarından birisinin adı Bulantı idi. Evrenin

anlamsızlığı ve boşluğu, her şeyin saçmalığı karşısında duyulan bir bulantı. 10

Kainatın anlamsızlık ve saçmalığının tüm çalışmalarına yansıdığı ve saçmalığı ahlaki bir ilke haline getiren Camus’ya göre kainattaki en

temel ve açık olan şey, her şeyin saçma oluşuydu. Geriye tek şey kalıyordu: Bu saçmalığa uygun ve onu tamamlayan bir yaşam tarzı. Bütün

geleneksel ve toplumsal değerleri yadsıyan bir saçma ahlakı öneriyordu Camus. Ona göre, dini, geleneksel ve toplumsal tüm değer yargıları ve

normlar geçersizdi. Tüm bunlar, insanın özgürlüğünün önündeki engeller ve tuzaklardı. İnsan var olmak için özgür olmalıydı. Bunun için de

şimdi ve burada ilkesinden hareketle, tüm değerlerden sıyrılmalı, sadece kendisini gerçekleştirmeyi esas almalıydı. 11

Görüldüğü gibi, bu anlayış tüm ahlâki öğretilerin, dini ve toplumsal değerlerin reddini içermektedir. Günümüzde insanın karşı karşıya

bulunduğu sorunları ve krizleri bu fikrî ve felsefî bağlamın dışında anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu anlayışı şiddetle eleştiren

R. Garaudy “Hiçliğin ve saçmalığın sahte peygamberleri, bu kaosu alt etmeyi denemek yerine, onu önlenemez ve sonu gelmezmiş gibi yansıtarak,

gençliğimize hayatın anlamı olmadığını öğretiyorlar. Eğer hayatın anlamı yoksa, her şey meşrudur, cinayet bile. Ve bizler fertler, gruplar ve

milletlerarası bütün hayvanca şiddet gösterilerine teslim edilmişizdir” 12

Çevre sorunları açısından düşünecek olursak: Tabiatta bir düzen, bir ahenk ve ekolojik bir sistem ve dengenin olduğunu kabul etmeyen; en

temel ilke olarak mücadeleyi ve zayıf olanı ele geçirme olarak gören; 13 ayrıca hayattaki en önemli ilke olarak kendi menfaat ve çıkarını

gören, bu uğurda değil çevreyi, insanları bile feda etmeyi meşru ve haklı gören bir anlayış ve varsayımlar yumağının hakim olduğu bir dünya

görüşünü benimseyen birey ve topluluk için çevre sorunları bir anlam ifade eder mi? Bu dünyaya bir kez gelmiş ve öteki âleme de inanmayan;

haklılığın ve gerçekliğin tek ölçütü olarak gücü; hayatın yegane amacı olarak da nefsinin ve arzularının sonsuz isteklerinin ve

ihtiyaçlarının sınırsız bir tarzda yerine getirilmesi olarak gören bir bireyin, çevre sorunlarına ilgi duyması, gelecek nesillerin hukukuyla

ilgilenmesi veya nesli tükenen türleri sorun edinmesi beklenebilir mi? Bu sorular tartışılabilir. Ancak bu soruya çağdaş düşünür ve tarihçi

Arnold Toynbee’nin verdiği cevap olumsuzdur. Toynbee, özellikle batı dünyasında yaygın olan ve ancak tüm çağdaş toplumları da salgın bir

hastalık gibi saran bir olgudan hareket etmektedir: Çağdaş insanın maddî hırs tutkusu ve egoist tutumu… Kendi çıkarı ve zevki için her şeyi

göze alması. Toynbee bunu şöyle ifade ediyor:

Maddi hırsa kapılan insanlar dar görüşlü bir tavırla benden sonra tufan demektedirler. Hırslarını sınırlamayı başaramazlarsa çocuklarını yok

olmaya mahkum edeceklerini bilebilirler. Çocuklarını sevebilirler, yalnız bu sevgi çocuklarının geleceğini güvence altına almak için

varlıklarının bir kısmını feda etmeye yetmeyebilir. Kanımca dinsel bir inanç biçiminde bu hedefe bağlanmadıkça (din kelimesini en geniş

anlamında kullanarak) ileri ülkelerin çağdaş kuşaklarını, kendi pahalarına (ekosistem) için hemen fedakarlık yapmaya yöneltmek mümkün

olmayacaktır.” 14

Tüm bu görüşlerin etkisiyle modern toplum, özellikle 19. Yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk yarısında dinden ve geleneksel manevi değerlerden

uzaklaşmaya ve dini değerleri dışlamaya başlamıştır. Nietzsche’inin “Tanrı öldü” sözü hem bu bağlamı göstermekte, hem de modern insan için

artık Tanrının buyruklarının ve manevî değerlerin bir değerinin olmadığını göstermektedir. Bilindiği gibi Nietzsche’nin çağdaşı Rus düşünür

ve romancısı Dostoevsky ise şöyle diyordu: “Tanrı ölmüşse, artık yoksa her şey mubah, her şeye izin var demektir.” 15

Bilindiği gibi, ünlü düşünür bu noktadan hareketle, Tanrı’nın varlığını vurgulamış ve Tanrı’sız bir hayatın anlamsızlığını; kargaşa ve

anarşiye neden olacağını göstermeye çalışmıştır. Bunun en etkili örneklerinden birisi Suç ve Ceza adlı romanıdır.

Bu nedenle Nursi’ye göre nihilist, absürd ve gücü mutlak referans olarak alan bir dünya görüşünden kurtuluşun ve anlamlı bir hayat için “sığ

ınılacak tek nokta-i istinad ve melce’ yalnız marifet-i Sâni’dir.” 16 Hayatının erken bir döneminde buna şöyle işaret eder:

“Evet herşeyi hikmet ve intizamla gören Sâni-i Hakîm’e itikad etmezse ve alel-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki

kudretin adem-i kifayetini düşünse; tevahhuş ve dehşet ve telaş ve havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfta kaldığından

eşref ve ahsen-i mahluk olan insan, herşeyden daha perişan olduğundan nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatına muhalif oluyor.”

İşte, yukarıda kısaca vurguladığımız bir bağlamda Nur Risalelerini telif eden Said Nursi, bir yandan modernitenin meydan okumalarına cevap

vermeye çalışırken, diğer yandan da kadim kelam anlayışını tecdit ederek, 17 ısrarla kâinat kitabı dediği âlemdeki düzeni, ahengi, ölçüyü,

güzelliği vurgulamış; bundan hareketle de Allah’ın varlığını-bütün esma-ul hüsnası ile beraber- ortaya koymaya çalışmıştır. Bunun bir

benzerini İmam- Gazali’de görmekteyiz. 18 Bu nedenle Said Nursi’nin Esma’ul Hüsna’ya yaptığı vurgu çok önemlidir. Zira tüm bu vurgularda,

bireyin kainata Kur’ani bir bakış açısıyla bakması sağlanırken, diğer yandan da Müslüman bireyin imanı ve inancı adeta yeniden inşa

edilmektedir. 19 Böylece çağdaş materyalist felsefenin, imana iliştiği ve şüphe zerk ettiği aynı yerden hareketle, başta Allah’ın varlığı

olmak üzere, ahiret, haşir, nübüvvet ikna edici bir tarzda ortaya konmaktadır.

Çevre Duyarlı Bir Hayat

Said Nursi’nin çevreyle ilgili görüşlerini araştırırken dikkatimizi ilk çeken noktalardan birisinin, daha çocukluğundan itibaren onun

çevreyle olan yakın ve ilgi çekici ilişkisidir. Nursi’nin daha çocukluğunda başlayan tabiat sevgisinin, onun fikri gelişimiyle beraber

geliştiğini ve daha sonra tüm görüşlerinin temelini oluşturduğu söylenebilir. Dikkatimizi çeken bir nokta, onun daha çocukluğundan itibaren

tabiata ve tabiattaki tüm varlıklara karşı büyük bir ilgi ve merak duyduğudur. 20 Dağları, yaylaları, nehirleri, pınarları, ovaları ve tüm

bunların içinde yaşayan hayvanları hayret ve merakla incelerken, aynı zamanda bunlara karşı büyük bir sevgi ve şefkat beslediği

görülmektedir. İçinde yaşadığı ve yetiştiği toplumsal yapıya baktığımızda, Doğu Anadolu’da hakim olan tasavvufî bir derinliğin onda baskın

olduğunu görmekteyiz. 21 Çocukluk ve gençliğinden başlayarak çok iyi bir tabiat gözlemcisi olduğunu görmek için Nursi’nin hayatıyla ilgili

kitaplara ve yakın talebelerinin onunla ilgili hatıratına bakmak yeterlidir. Tillo’da kapandığı türbe hücresinde Kamus’u ezberlerken,

köylülerin kendisine getirdiği çorbayı “Cumhuriyetçi olarak” tavsif ettiği karıncalarla paylaşmış, kertenkele öldüren bir talebesine ise,

“Onları sen mi yarattın? Diyerek çıkışmıştır. Barla’ya sürgüne gönderilirken, kendisine eşlik eden kır bekçisinin havalanan kekliklere ateş

etmesine engel olmuş, “şimdi yavrulama zamanıdır” demiştir. Hapishanenin ilaçlanmasıyla sineklerin öldürülmesinden son derece müteessir olmuş

ve bunun üzerine “Sinek Risalesi” olarak bilinen küçük bir eser yazmıştır. 22 Yine başta Barla’da kaldığı evin önündeki Çınar ağacı olmak

üzere, kaldığı yerlerdeki varlıklarla adeta bir ünsiyet ve dostluk bağı kurmuştur. Kısaca, kâinatla ve etrafındaki her şeyle iletişim kurmuş

ve çok farklı bir ilişki kurmuş; tüm mahlukatla hikmet, şefkat ve merhamete dayalı bir ilişki şekli geliştirmiştir.

Başka bir ifadeyle, daha sonraları tamamen Kur’ani bir zemine oturttuğu şu temel soruları sormuş ve cevap aramıştır:

“Kâinatın anlamı nedir?

Bu kâinat ve içindekiler nereden gelmekte ve nereye gitmektedir?

Kâinattaki güzellik, düzen, ahenk ve mükemmelliğin kaynağı nedir?

İnsan nedir?

İnsanın görev ve sorumlulukları nelerdir?

Bu ve benzeri, felsefenin ortaya çıktığından bu yana cevaplamaya çalıştığı en temel sorulara/sorunlara Kur’ani bir bağlamda cevaplar aramak,

onun projesinin temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle onun daha ilk dönem eserlerinde cevap aradığı temel soruları anlamak için şu alıntı

önemlidir:

Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin

yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib

ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat-ı hükûmeti, fenn-i hikmeti karş

ılarına çıkardı. 23

Böylece o, Kur’anın oluşturmak istediği dünya görüşünü ve bu dünya görüşünün müşahhaslaştığı bireyi tanımlamaya ve ortaya koymaya çalı

şmaktadır. Bunun için de, kadim geleneklerde olduğu kadar, semavi dinlerin de, vurguladığı canlı bir alem/dünya görüşünü, Kur’ani bir

bağlamda ortaya koymaya çalışmış; böylece insan, kâinat ve Allah ilişkisini Tevhidi bir bağlamda vurguladığı görülmektedir.

Kainatın Metafizik Boyutu

Herşeyden önce, Said Nursi kâinatın metafizik boyutunu ısrarla vurgular ve bu onun dünya görüşünün temelini oluşturur. Bunun özü de, kainat

ve içindeki her şeyin, Allah tarafından yaratıldığıdır. “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin” 24 âyetinde hareketle şu

temellendirmeyi yaptığı görülmektedir:

Herşeyden Cenab-ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var.

Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı; esma-i İlahiyeye istinad eder.

Herbir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmaya istinad eder.

Eşyadaki sıfatlar, san’atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, “Hakîm” ismine ve hakikatlı fenn-i tıp “Şâfî”

ismine ve fenn-i hendese “Mukaddir” ismine ve hâkeza…

Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin

hakikatları, esma-i İlahiyeye istinad eder.

Sonuç olarak bazı Müslüman Mutasavvıfların: “Hakikî hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir” görüşüne

katıldığını ifade eder. 25 Ayrıca Hac suresi 18. Ayetten hareketle şöyle der: “Kur’an-ı Hakîm tasrih ediyor ki: Arştan ferşe, yıldızlardan

sineklere, meleklerden semeklere, seyyarattan zerrelere kadar herşey Cenab-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri,

mazhar oldukları esmalara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir.” 26

Kainatın ve tabiatın varlığını böyle tesbit ettikten sonra, kainat ve içindeki varlıkların tek yaratılış gayesinin, insan merkezci

(antroposentrik) anlayışın öne sürdüğü gibi, 27 insan olmadığını, aksine kâinatın insandan bağımsız amaçları ve gayeleri olduğunu şöyle

belirtir:

Evet her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin [maddeci-mekanist ve pozitivist felsefe

anlayışı] tevehhüm ettikleri gibi, dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin.

Belki her şeyin gayat-ı vücudu ve netaic-i hayatı üç kısımdır:

Birincisi ve en ulvîsi, Sâni’ine bakar ki; o şeye taktığı hârika-i san’at murassaatını, Şahid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında

arzetmektir….. her şey hayatıyla, vücuduyla Sâni’inin mu’cizat-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelal’in nazarına

arzetmek birinci gayesidir.

İkinci kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, zîşuura bakar. Yani herşey, Sâni’-i Zülcelal’in birer mektub-u hakaik-nüma, birer kaside-i

letafetnüma, birer kelime-i hikmet-eda hükmündedir ki; melaike ve cin ve hayvanın ve insanın enzarına arzeder, mütalaaya davet eder. Demek

ona bakan her zîşuura, ibret-nüma bir mütalaagâhtır.

Üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki; telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz’î

neticelerdir. 28

Kâinatın tek amacının insan merkezli olmadığını belirttikten sonra, birinci ve asıl amaçla ilgili şu örneği verir:

Evet şu eşyanın esma-i İlahiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mucize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç

kadar gayesi var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin bir ağaç çiçekleri kadar manaları var ve o hârika-i san’at ve manzume-i rahmet olan

herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden birtek hikmettir ki, vazifesi

biter, manasını ifade eder, vefat eder, midemizde defnedilir. Madem bu fâni eşya, başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler

bırakır ve başka cihette ebedî manalar ifade eder, sermedî tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan

olur, fânide bâkiye yol bulur. 29

Daha sonra, kâinatın ve varlıkların Allah’ın isimlerine nasıl ayinelik ettiğini örneklerle açıklayan Nursi, bu anlayışın doğrudan Kur’ani

olduğunu şöyle belirtir:

….hakaik-i eşyanın esma-i İlahiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmanın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok

cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikr ve tesbih ettiğini anla. “Herşey O’nu tesbih eder ve över” 30in bir manasını bil ve “Şiddeti zuhurundan

gizlenmiş olan Allah’ı her tür noksandan tenzih ederiz” de. Ve âyetlerin âhirlerinde olan “O Alîm ve Kadîrdir” 31 “O Gafûr ve Rahîmdir.” 32

“O Azîz ve Hakîmdir” 33 gibi zikir ve tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.

Eğer bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet’e bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük

çiçekleri olan Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün. 34

Said Nursi, kainata bu şekilde bakmanın Kur’an’ın bir özelliği olduğunu belirttikten sonra, bu Kur’ani bakış açısını çağdaş felsefe anlayış

ından ayıran en belirleyici özelliklerinden birisi olduğunu şöyle belirtir:

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve

ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm

açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilâne ve lâkaydane üstünde geçer 35

Bu bağlamda, Said Nursi’nin tabiat söz konusu olduğunda kullandığı bir kavram, onun tabiat anlayışını anlamak için önemlidir. Bu da, manay-i

harfi ve manay-i ismi kavramlarıdır. Bediüzzaman’a göre, Kur’an’ın tabiat ve kainata yaptığı vurgunun temel amacı da, dolaylıdır. Yani Kur’an

kâinattan kâinat adına bahsetmiyor. Kainatın Yaratıcısı ve Sahibi olan Allah adına bahsediyor. Kâinat Allah tarafından yaratıldığı gibi,

içindeki her şeyde Allah’ın ayetleri ve belgeleridir. Yani O’nu göstermektedir.

Büyük mutasavvıflar tarafından da kullanıldığını gördüğümüz bu kavramların, 36 Said Nursi’nin ilk dönem eserlerinde de yer aldığını

görmekteyiz. Düşünürümüzün Risale-i Nur için bir çekirdek ve fidelik olarak gördüğü ilk eserlerindeki bu kavramı, daha sonraları tekrar,

ancak çok canlı ve etkileyici bir şekilde kullandığını görmekteyiz. Önce ilk dönem eserlerindeki tanımına bakalım. Eski Said döneminde Arapça

olarak telif ettiği ve daha sonra Türkçe’ye tercüme edilen Mesnevi-i Nuriye’ye yazdığı mukaddimede bu konuya şöyle dikkat çeker:

Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret

edilecektir. Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:

Cenab-ı Hakk’ın masivasına [kâinata] mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.

Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir

perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı

zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir. (…) Maddiyata esbap

hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlahiyedir. 37

Yeni Bir Bakış ve Okuma Biçimi: Manay-ı Harfi

Kanımca, Said Nursi’nin çevre felsefesinin anlamanın yollarından birisi onun “manay-ı ismi ve manayı harfi” kavramlaştırmasını anlamaktan

geçmektedir. Bu kavramlaştırmanın altındaki temel mantıki yapı anlaşıldığında tüm Risale-i Nur projesinin üzerine bina edildiği temel de

anlaşılmış olacaktır. 38 Risalelerdeki bu bakış açısının ilk dönem Nur talebelerinin dikkatini hemen çektiği görülmektedir. Risale-i

Nur’ların ilk telif edilmeye başladığı Barla dönemindeki eserlerde sık sık geçen “manay-ı ismi ve manay-ı harfinin” anlamını merak eden ilk

talebelerinden Re’fet Beye verdiği cevap, onun tabiata bakış açısını da ortaya koymaktadır:

“mana-yı ismî ile mana-yı harfînin bahsi ise; ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mes’ele izah edildiği gibi, ilm-i hakikatın Sözler ve

Mektubatlar namındaki risalelerinde temsilâtla kâfi beyanat vardır. Senin gibi zeki ve müdakkik bir zâta karşı, fazla izahat fazla oluyor.

Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan, şişeyi kasden görürsün, içinde Re’fet’e tebaî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad,

mübarek sîmanıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re’fet’i kasden görürsün. “Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne

yücedir!” 39 dersin. Âyine şişesi tebaî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mana-yı ismîdir. Re’fet mana-yı harfî

oluyor. İkinci surette âyine şişesi mana-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mana için bakılır ki akistir. Akis mana-yı

ismîdir. Yani delle alâ ma’nen fî nefsihi “Mânâsı kendi içindedir ve kendine işaret eder” olan tarif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine

ise Della alâ ma’nen fî gayrihi “Tek başına bir mânâsı yoktur; ancak başkasının mânâsını gösterir”olan harfin tarifine mâsadak olur. Kâinat

nazar-ı Kur’anî ile, bütün mevcudatı huruftur, mana-yı harfiyle başkasının manasını ifade ediyorlar. Yani esmasını, sıfâtını bildiriyorlar.

Ruhsuz felsefe ekseriya mana-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. 40

Yine bu bağlamda sorulan diğer bir soruya verilen cevap da konumuz açısından önemlidir. Bu da Nursi’nin, hemen hemen tüm eserlerine,

mektuplarına ve hatta anekdotlara İsra Suresinin 44. ayetiyle başlamasıdır. Cevap ilginç olduğu kadar, Risale-i Nurun metodu ile ilgili

önemli ipuçlarını da vermektedir:

Mektubunuzda, benim her mektubumun başında ve in min şey’in illâ yusebbihu bihamdihi “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu övüp tesbih etmesin.”

yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in hazain-i kudsiyesine, bana açılan en birinci kapı o olduğudur.

En evvel hakaik-i âliye-i Kur’aniyeden, şu âyetin hakikatı bana zahir olmuş ve ekser risalelerde, o hakikat sereyan etmiştir. 41

Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet

eder ve nakkaşını tarif eder.

Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve mü

çtemian Sâni’ini gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkaliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni’ini medh için yazılmış bir kasidedir.

42

Kâinatı bir kâtip gibi görme ve okuma, Yeni Said dönemindeki eserlerinde çok daha canlı ve etkileyici olduğunu ifade etmiştik. Bunun en güzel

örneklerinden bir tanesi, Esma-i Hüsna’dan bahseden 30. Lem’ada bulmaktayız:

İsm-i Hakem’in tecelli-i a’zamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitap yazılmış ve her satırında yüzer

sahife dercedilmiş. ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur.. ve her harfinde yüzer kelime var. ve her noktasında kitabın muhtasar bir

fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle

vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder. Ç

ünkü bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde; kâtibini bir satır kadar ifade ediyor. Evet bu kitab-ı kebirin bir sahifesi,

zemin yüzüdür. (…) Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler; beraber,

birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir

ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal’in medh-ü senasına dair manidar

fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi nakkaşının medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.

(…) Herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde.. ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde.. ve

o tevzin ve tanzim, bir zînet ve san’at içinde.. ve o zînet ve san’at, manidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek,

o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelal’e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan

bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkeza.. buna kıyasen kâinat kitabının bütün

satırları, sahifeleri böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir

harfi ve herbir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki; bütün esbab toplansa, bir noktasının nazirini getiremezler, muaraza

edemezler. Evet bu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın herbir âyet-i tekviniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince mu’cizeler gösterdiklerinden,

43

Görüldüğü gibi, Nursi, kainata “Kur’an-ı Azim-i Kâinat” demekte ve bunu bir çok yerde tekrarlamaktadır. Yine burada çevreci bir bakış aç

ısıyla dikkat çeken nokta, kâinattaki nizam ve mizana yapılan vurgudur. Bu nizam ve mizan bir yandan Allah’ın varlığını gösterirken, diğer

yandan insanların dikkatleri bu nizam ve mizanın korunmasına zimnen de olsa çekilmektedir. Bir yandan “israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta

yoktur. İsraf ise, İsm-i Hakîm’in zıddı olduğu gibi; iktisad, onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır” denilmekte, diğer yandan bundan insanın

ders çıkarması istenerek şöyle denilmektedir:

“Ey iktisadsız israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilaf-ı hakikat hareket ettiğini bil!

‘Yiyin, için, fakat israf etmeyin.’ A’râf Sûresi, 7:31

âyeti; ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!.. 44

Said Nursi’ye göre Kur’an’ın kainattan bahsetmesinin asıl nedeni “istitradîdir”. Yani dolaylıdır. Kur’an kâinattan kâinat olarak değil, Allah

tarafından yaratıldığı ve O’nu gösterdiği için bahsetmektedir “Güya herbir masnu’ birer lisan olup Sâni’in hikmetini tesbih ediyor. Ve her

bir nev’ parmağını kaldırarak şehadet ve işaret ediyor.” (…) Bu açıdan bakınca, “meclis-i âlî-i Kur’anî’ye girmiş olan kâinatın her ferdi

dört vazife ile muvazzaftır.” Bunlardan konumuz açısından dikkat çeken birinci ve dördüncü vazifelerdir:

Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezel’in saltanatını ilân…

Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da

kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i

gaflette dalanlara kar’-ul asâdır. 45

Görüldüğü gibi, burada Kur’an’ın özellikle Mekki surelerinde kâinata yapılan vurguya dikkat çekilmekte ve bunun temel amacının ise insanı

gafletten uyandırmak olduğu belirtilmektedir. 46

Said Nursi’nin erken dönem eserlerindeki bu anlayışın onun daha sonra Risale-i Nur ismini verdiği külliyatının temeli ve nüvesi olduğu

söylenebilir. Diğer önemli bir nokta ise, bu bakış açısının bir yandan Kur’an merkezli olması, yani doğrudan Kur’ani nasslardan hareket

ederek temellendirmesi, diğer yandan da Gazali, İmam Rabbani ve Mevlânâ çizgisine vurgu yapmasıdır. 47

Başka bir ifadeyle, Bediüzzaman Said Nursi’nin erken dönem eserlerinde vurguladığı bazı noktaları, herkese hitap edecek mitik-şiirsel bir

üslupla geliştirdiği söylenebilir. Tüm bunlardaki amaç ise, kâinat ile Allah arasındaki ilişkiyi ortaya koymak, bireyin bu ilişkiden

hareketle Allah’la yoğun bir ilişki kurmasını sağlamaktır. O’na göre:

“herbir zerre kendi başıyla Sânii ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın herbir

makam ve herbir nisbetinde herbir zerre müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza ve her nisbette ayrı ayrı mesalihi intac ettiklerinden Sâni’in

kasd ve hikmetini izhar ve kıraat ettikleri için Sâni’in delaili, zerrattan kat kat ziyadedir.”

Eğer desen: Neden herkes aklıyla görmüyor?

Elcevap: Kemal-i zuhurundan… Evet şiddet-i zuhurdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi. Teemmel sutûra’l-kâinâti fe

innehâ mine’l-melei’l-a’lâ ileyke resâilu. Yani: “Sahife-i âlemin eb’ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisatın

satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i a’lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a’lâ-yı illiyyîn-i tevhide

çıkarsın.” 48

Kâinatın aşkın bir varlıktan (mele-i aladan) gelen mektup(lar) olarak görülmesi, bu mektubun okunuşu ve bundan çıkarılacak sonuç Said

Nursi’nin mesaisinin en önemli kısmını oluşturmaktadır. Bu, aynı zamanda Kur’anın oluşturmak istediği bireyin temel niteliklerini ortaya

koymaktır.

Kâinatın bir mektup/kitap gibi okunmasının en temel sonuçlarından bir tanesi:

“Kalbinde nokta-i istimdad, nokta-i istinad ile vicdan-ı beşer Sâni’i unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan

edemez. İki vazife-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki: Vicdana müracaat olunsa, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi.. kalb gibi

kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni’ dahi; cesed gibi istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü

müteşaibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.”

Diğer bir sonuç ise, “kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezahimlere karşı

yegâne nokta-i istinad marifet-i Sâni’dir…” Görüldüğü gibi, kuvvetli bir iman bilinci benliğin esasını oluşturmakta; bunun yarattığı

psikolojik durum/durumlar bireyin hayatını düzenlemede her tür olumsuzluklara karşı dayanmada motor işlevi görmektedir. 49

Bu duruşun tersi ise, yukarıda vurgulandığı gibi, Said Nursi’nin tüm hayatı boyunca mücadele ettiği bir felsefi duruşu temsil etmektedir. Bu

da, Allah’ı ve her türlü metafizik değeri dışlayan maddeci-mekanist ve nihilist bakış açılarıdır.

Said Nursi “Allahtan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur” 50 ayetinden hareketle esmaul hüsnayla ilgili görü

şlerni serd etmektedir.

Esma’nın bütüncül bir şekilde anlaşılması gerektiğini vurgulayan Nursi, parçacı ve seçmeci bir anlayışın yanlış sonuçlara ulaşmak kadar,

Allah’ın rububiyetinin tam olarak anlaşılmasını da zorlaştıracağını vurgular Ona göre, örneğin, Kadir ve Halik isminin eserini gören biri,

Alim ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir”. Yapılması gereken ve ideal olan

onun nazarı, daima karşısında “Hüve, hüvallah” okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden “Kulhüvallahü Ehad” dinlesin, işitsin. Onun lisanı “Lâ

ilâhe illâ hu, beraber mîzened âlem” desin, ilân etsin. İşte Kur’an-ı Mübin “Allahü lâ ilâhe illa huve, lehü’l-esmâü’l-hüsnâ” fermanıyla,

zikrettiğimiz hakikatlara işaret eder. 51

Eğer o yüksek hakikatları yakından temaşa etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de.

Elbette “Ya Celil, Ya Celil, Ya Aziz, Ya Cebbar” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye

edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Ya Cemil, Ya Cemil, Ya Rahîm, Ya Rahîm” diyecekler. Semayı dinle.

Nasıl “Ya Celil-i Zülcemal” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Ya Cemil-i Zülcelal” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Ya Rahman, Ya

Rezzak” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl “Ya Hannan, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya Kerim, Ya Latif, Ya Atûf, Ya Musavvir, Ya Münevvir, Ya Muhsin,

Ya Müzeyyin” gibi çok esmayı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün esma-i hüsnayı okuyor ve cephesinde yazılı. Sen de

dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinat, azîm bir musika-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamata karışmakla, haşmetli bir letafet

veriyor. 52

Said Nursi’nin vurguladığı önemli bir nokta da, herkesin kainatı bu gözle okuyabileceğidir. Bunun önde gelen şartı ise “dikkattir”. Kur’an’ın

bir çok ayette vurguladığı gibi kâinata dikkatle bakıldığında, herkesin esmanın tecellilerini görebileceği ve okuyabileceğine inanmaktadır.

53

Esma’nın kâinatta değişik şekil, tarz, boyut ve yoğunlukta tecelli etmesinden, çoğulcu bir sonuç çıkarır Said Nursi. Ona göre, Esma’nın

tecellisi farklı farklı ve değişik tarzlarda olduğu gibi, insanların da bunları kendi kabiliyetleri, değişik bakış açıları ve içinde

bulundukları durum itibarıyla farklı farklı algılamaları normal karşılanmalıdır. 54

Tabiatın Anlamı

Şimdi, onun tabiatla ilgili görüşlerine kısaca değinmek gerekir. Aslında, Nursi’nin kâinat kavramını daha çok kullandığı ve tabiat ise daha

özel anlamlarda kullandığı görülmektedir.

Ona göre tabiat:

Daire-i mümkinat içinde kader-i İlahînin yazar bozar bir levhası,

kudret-i İlahiyenin kavanin-i icraatına tebeddül ve tegayyür eden bir defteri,

bir mecmua-i kavanin-i âdât-ı İlahiye ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbaniye. 55

Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir san’at olabilir, Sâni’

olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz. Ahkâmdır, Hâkim olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri’ olamaz. Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık

olamaz. Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz. 56

Bu şekilde tanımlanan tabiata baktığımızda, “zerrattan, seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve

parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni’-i Zülcelal’i” göstermektedir. 57

İnsan-Kâinat ilişkisi

Said Nursi’ye göre, kâinat sadece O’nu göstermekle kalmıyor. Tabiat’ın Onu tanıyan ve tanımayanlarla adeta bir ilişkisi, tabir yerinde ise

nefret ve muhabbetinin söz konusu olduğu vurgulanmaktadır. Nursi, kainatta tüm varlıkların insanların yapıp-etmeleri ve davranış biçimleriyle

alakadar olduğunu ifade etmektedir. Mülk Suresi 8. Ayetten hareketle, kâinat ve içindeki unsurların ehl-i dalalete kızdıklarını ve

öfkelendiğini ifade eder. Bunun nedeni ise, Kur’ani bağlamda mevcudatın her birisi birer yüksek vazife ile vazifeli, adeta birer İlahi memur

derecesinde hem hizmet ve hem de Rabbini tesbih ederken; küfür ve inançsızlık vasıtasıyla bu makamdan düşerek, “camid, cansız, fani, manasız

bir mahluk durumuna inmesidir:” 58

Ehl-i dalaletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anasır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’an-ı

Hakîm mu’cizane ifade ediyor. Yani: Kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semud ve Âd’in inkârından hava

unsurunun hiddetini ve Kavm-i Firavun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre

karşı âhirette “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” (Mülk Sûresi, 67:8) sırrıyla Cehennem’in gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür

ve dalalete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müdhiş bir tarzda ve i’cazkârane ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.

Kâinatın inanmayanlara kızdığını ve onların ölmesine üzülmediğini belirten Duhan Suresi 29. Ayetini yorumlarken, yine kâinat- insan

ilişkisinin bu boyutuna vurgu yapar:

“Gök ve yer onlara ağlamadı.” (Duhan Sûresi, 44:29) âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak ne diyor! Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki:

“Ehl-i dalaletin ölmesiyle insan ile alâkadar olan semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani onların ölmesiyle memnun

oluyorlar.” Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki: “Ehl-i hidayetin ölmesiyle semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar,

firaklarını istemiyorlar” Çünki ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinat’ı bildikleri için,

kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalalet gibi tahkir ve zımnî adavet etmezler. 59

Görüldüğü gibi, Nursi’nin çevre felsefesinde her şey canlı, anlamlı ve birbiriyle ilişkilidir. Kâinatın içindeki canlı-cansız tüm varlıklar

Allah’ı tanıdığı gibi, O’nu tesbih de etmektedir. O’ndan gelen emirleri dinlemekte ve uymaktadır. Bu açıdan Kur’an’daki bazı Peygamber

kıssaları dikkat çekicidir. 60

Evrensel Bir İlke Olarak Temizlik

Konunun bu yönden temellendirilmesinin yanında, çevre temizliğiyle ilgili de bir kaç noktaya dikkat çekilmelidir. Çevreci hareketin bugün

geldiği nokta, çevre sorunlarının metafizik ve felsefi boyutuna gelse de, çevre ve temiz bir dünyada yaşama hakkının bu tartışmalardaki yeri

açıktır. Said Nursi, öncelikle kâinatta hakiki manada pislik, kir, süprüntü, düzensizlik ve ahenksizliğin olmadığını; daha doğrusu evrensel

bir temizlik ilkesinin bulunduğunu vurgular. Peki tüm tabiatta var olan ve insanların onun için şiirler yazdığı ve adete ona aşık olduğu tüm

bu güzelliklerin ve temizliğin temeli nereden gelmektedir?

Zariyat suresinin 48. Ayetini İsm-i Kuddus bağlamında yorumlayan Nursi, kainattaki tabiilik, saflık ve temizlikten hareketle, tüm kainatın

İsm-i Kuddusun cilve-i azamına mazhar olduğunu ifade eder. Ona göre, tabiatta gördüğümüz tüm saf, temiz ve nezih durumlar, kendi kendinden

(manay-ı ismi) olmayıp, evrensel bir ilkeden, yani Kuddus isminin tecellisinden kaynaklanmaktadır (manay-ı harfi).

Bu fabrika-i kâinat ve misafirhane-i Arz o derece pâk, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz

şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kir bulunmaz, zahirî bulunsa da, çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir. Demek bu

fabrikaya bakan zât, çok iyi bakıyor. 61

Bu nedenle İsm-i Kuddüsten gelen temizlik emrini tüm varlıklar dinler ve uyar:

o tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkil-ül lahm [et yiyen] tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurdlar ve

karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar. Belki o kudsî evamir-i tanzifiyeyi, [temizleme emirlerini] bedende

cereyan eden kandaki küreyvat-ı hamra ve beyza dahi dinleyip, bedenin hüceyratında tanzifat

yaptıkları gibi; nefes dahi o kanı tasfiye eder, temizler. Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek ve sinekler, kanatlarını süpürmek

için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak gibi süprüntülere üfler, tanzif eder.

Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp

kemal-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlar gösteriyor. Ve o evamir-i

tanzifiyeyi yıldızlar, unsurlar, madenler, nebatlar dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret-engiz tahavvülât

fırtınaları içinde o zerreler nezafete dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar, çabuk

temizleniyorlar. En temiz ve en nazif ve en parlak ve en pâk vaziyetleri; en güzel, en saf, en latif suretleri almak için, bir dest-i hikmet

tarafından sevkolunuyorlar.

İşte bu tek fiil, yani tek hakikat olan tanzif; İsm-i Kuddüs gibi bir ism-i a’zamdan, kâinatın daire-i a’zamında görünen bir cilve-i a’zamdır

ki, doğrudan doğruya mevcudiyet-i Rabbaniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi esma-i hüsnasıyla beraber, Güneş gibi geniş ve dûrbîn gibi olan

gözlere gösterir. 62

İslâm kültüründe temizliğe verilen önemi anlamanın yolu, böyle bir temellendirmeyle mümkündür. Yani temizlik ve temiz olma arizi ve kişisel

bir şey olmayıp, belki evrensel bir gerçekliktir. Nursi bundan şu sonucu çikarır: “Evet kâinat sarayını tertemiz tutan bu ulvî, umumî tanzif;

elbette İsm-i Kuddüs’ün cilvesi ve muktezasıdır. Evet nasılki bütün mahlukatın tesbihatları İsm-i Kuddüs’e bakar; öyle de bütün nezafetlerini

de, Kuddüs ismi ister. Nezafetin bu kudsî intisabındandır ki “Temizlik îmândandır.” hadîsi, nezafeti imanın nurundan saymış. “Muhakkak ki

Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.” (Bakara Sûresi, 2:222.) âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlahiyenin bir medarı göstermiş.

63

IV Ekolojik ve çevreci bakış açısının en çok üzerinde durduğu diğer önemli bir nokta ise kâinatta çok hassas eko sistemlerin olduğudur.

Dahası, kuantum fiziğinin ve biyolojinin günümüzde geldiği son nokta, tüm kâinatın adeta bir canlı organizma olduğuyla ilgili görüştür.

Bilimdeki bu görüşlerin gelişmesiyle, mekanik âlem anlayışı yerini organik alem anlayışına bırakmıştır. Klasik Fizik ise yerini Yeni Fizik

anlayışına bıraktığı görülmektedir. 64 Zaten çevre felsefesine meşruiyyet kazandıran da bilimdeki bu yeni gelişmeleridir. Kâinatın bir canlı

organizma olarak algılanışı beraberinde insanın da bu organizmanın bir üyesi olduğu fikrini getirmiştir. Böylece Kartezyen felsefenin en

büyük ve temel varsayımlarından birisi olan beden-ruh (mind-body) konusu cazibesini yitirmiştir. Peki, insan-kâinat ilişkisinin mekanik ve

materyalist dünya görüşüne göre devam edemeyeceği malum olduğuna göre, yeni paradigma nasıl olacaktır? Tüm bu konular son yirmi yıl

içerisinde yoğun olarak tartışılmaktadır. Bunun detaylarına girmek, bu çalışmanın hacmini aşmaktadır. Vurgulamak istediğimiz nokta, kâinatın

bir bütün olduğu, çok hassas bir denge ve ölçüye sahip olduğu ve tüm bunların da yine Allah’a dayandığını vurgulayan Nursi’nin görüşlerine

işaret etmektir.

Said Nursi, kâinattaki denge, nizam ve mizana[ölçü] dikkat çekerken, yine Kur’an’dan hareket eder. Hicr suresinin 21. Ayetinden hareketle,

kâinatta gözlemlediğimiz tüm ekolojik sistemlerin; denge, ahenk ve mizanın, başka bir ifadeyle herşeyin herşeyle bağlı ve bir bütün

oluşturmasını Allah’ın Adl ve Kadir isimlerinin tecellisine bağlar.

Cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden

tut, tâ denizlerin vâridat ve masarıfına.. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına.. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve

vefiyatlarına.. tâ güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına.. tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın,

ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ile ve o kadar ince

bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye

dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzuniyetin bir

tezahürüdür, bir tercümanıdır. 65

Buna göre, kâinat “umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl- ü Hakîm’in mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve

idare oluyor.” 66 Görüldüğü gibi, Nursi, kâinattaki bu düzen ve mizanın Adl ve Kadir isimlerinin tecellisi olduğunu ve onlara dayandığını

ifade ederken, diğer yandan da başta Ekoloji ve Biyoloji olmak üzere konuyla ilgili bilim dallarının da kainattaki bu olgunun sonucu olarak

ortaya çıktıklarını vurguluyor. Böylece Şükran Vahide’nin ifade ettiği gibi, Said Nursi’ye göre “İslâmiyet ile ilim arasındaki bu mutabakatın

kaynağı Kur’an-ı Kerimdir. Yine Bediüzzaman göre, Kur’an kitab-ı kâinatın tercümanıdır. Dolayısıyla hayatının tanzimi için ortaya koyduğu

prensipler, kainatta cari olan kanunlar (şeriat-ı fitriyee-i İlahiyye) ile mutabık olduğu ve bir birine uyduğu için, Kur’an insanın gerçek

ilerlemesinin yegane kaynağıdır.” 67

Nursi, bununla da yetinmez. Ona göre insan kainattaki bu evrensel ilkeden ders çıkarmalı; düzenli, amaçlı ve iktisatlı bir hayat yaşamalıdır.

Bu nedenle, kâinattaki denge, ahenk ve mizanı görüp ondan bireysel ve toplumsal hayat için gerekli dersi çıkarmayanları şöyle eleştirir:

Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi

olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun.

Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun? Evet İsm-i Hakîm’in cilve-i

a’zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i

a’zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da

“Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı

ziyana düşürmeyin.” (Rahmân Sûresi, 55:7-9) âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta

mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî

zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor,

güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor. 68

Ona göre, “iktisat ve israfsızlık üzerine hareket eden bir kâinatta, insan savurgan ve ölçüsüz bir hayat yaşayamaz/yaşamamalıdır. Başka bir

ifadeyle, anlamlı ve ölçülü bir hayatın temeli ve kalkış noktası tüm kainatta gözlemlediğimiz ve Allah’ın adl ve kadir isimlerinin cilveleri

olan düzen, intizam ve mizan olmalıdır. Said Nursi’nin kainatta olan esma-i İlahiye’nin tecellilerinin üzerinde bu kadar ısrarla durmasının

nedeni “Allah’ın iki kitabı arasında bir ayrılık olmadığını” göstermektir. Daha sonra bu anlayışın Risale-i Nurun en temel ve ayırtedici

özelliği olduğu yine düşünürümüz tarafından farklı bir bağlamda şöyle belirtilmektedir.

İman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı

Rahîm’in hazır ve nâzır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun

edebine muhalif olduğunu düşünmek 69

Burada dikkat çeken noktalar etrafımızdaki herşeyden hareketle yapılan imani bir tefekkürün Yaratıcının marifetine götürmesi, bu marifetten

de Allah’ın heryerde hazır-nâzır olduğu bilincine (huzur) ulaşma ve bu bilincin tüm eylemlerimiz ve davranışlarımızın için temel belirleyici

olmasıdır. O’na göre varolanlarda gördüğümüz tüm güzel ve olumlu sıfatların kaynağı Allah’tır: “Masnu’da olan feyz-i kemal, Sâni’in

kemalinden iktibas edilmiş bir zıll-i zalilidir. Demek kâinatta ne kadar hüsün ve cemal ve kemal varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek

tabakada evsaf-ı Cemaliye ve Kemaliye ile Sâni’ muttasıftır.” 70

Sonuç olarak, Said Nursi’nin çevre felsefesi Kur’ani bir temele dayanmaktadır. Buna göre kainat Allah tarafından belli bir düzen, denge, ölç

ü, güzellik, estetik yapıda yaratıldığı gibi, bu şekildeki kâinat Yaratıcısının en açık ve kesin delilidir. Kur’an’ın kozmolojik ve metafizik

boyutun vurgulayan Nursi, İslâm’ın boyutunu

Kâinatın yaratılış amacı sadece insan merkezli değildir; kâinat her şeyden önce Yaratıcısını gösteren bir belge, bir kitap olduğundan insanı

aşan bir boyutu vardır.

Kainattaki tüm canlıların bir yaratılış gayesi vardır. İnsan öncelikle bunu anlamada ve buna uygun hareket etmek zorundadır.

Kâinatta israf ve savurganlık olmadığı gibi, insan da hayatında israfa yer vermemelidir.

Sınırsız büyüme ve sınırsız tüketme modelleri Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. İnsan Yaratıcının kâinatta koyduğu ekolojik dengeleri ve sistemleri

dikkate almak zorundadır.

İnsan, bu dünyada yaptıklarının hesabını âhirette verecektir. Buna, kâinattaki canlı ve cansız varlıklara nasıl davrandığı da dahildir.

İnsanın, barış, huzur, refah ve mutluk içinde yaşaması; Yaratıcısını tanımasına, O’na bağlanmasına ve O’nun koyduğu ilkelere uygun hareket

etmesine bağlıdır. Yaratıcıyı inkâr eden ve O’nun tabiatta koyduğu düzeni dikkate almayan insanın sonu mutsuzluktur. Bu dünyada dahi,

cehennemî bir ruh halini yaşamaktır.

Böylece, 18. Yüzyıldan bu yana hâkim olan ve aslında tüm dinlere meydana okuyan mekanik, materyalist ve modern dünya görüşüne meydan okuduğu

görülmektedir. Çevre Felsefesinin, çevreyi yeniden anlamlandırma çabasında, Said Nursi’nin yukarıda özetlemeye çalıştığımız görüşlerinin daha

da bir önem kazandığı görülmektedir. İslâmi bir çevre felsefesi ve çevre ahlakı oluşturmada bu görüşlerin yapacağı katkı büyüktür. Aslında bu

anlayış, Gazali, İmam-ı Rabbani, İbn-i Arabi ve Mevlânâ gibi, İslâm geleneğinin büyük dehalarının anlayışlarına benzemesine rağmen, düş

ünürümüzün de sık sık ifade ettiği gibi Kur’an merkezlidir. Tasavvufun ve içinde bulunduğu ortamdan aldığı mefhumları Kur’ani bir bağlamda

yorumlamış ve yeniden tanımlamıştır.

Kısaca, Said Nursi kâinatın anlamını vurgularken, aynı zamanda insanın anlamını ve bu kâinattaki konumunu da ortaya koymuştur. Bu insanın en

temel görevi ve hayatının amacı, istediği gibi ve hiçbir ahlâki endişe taşımadan yaşaması değil; belki baştan başa hikmetlerle yaratılmış ve

âdeta Kur’anın mücessem bir şekli olan kainat kitabını yine Kur’an’ın ışığında iyi incelemek ve anlamlı bir hayat yaşamaktır. Hayatını, bu

iki kitaptan aldığı ilham ve ilkelerle anlamlandırmaktır. Bu anlamlandırmanın insani boyutunu unutmamaktır. Bunun anlamı, alem ve tüm

canlılarla uyum içinde yaşarken, yaptığı tüm olumsuz davranış ve hareketlerin hesabını vereceğini insanın unutmamasıdır.
——————-
1 1985 yılında Ankara Universitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1988 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü mastır yaptı.

1996 yılında aynı bölümde doktorasını verdi. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çok sayıda

makaleleri vardır. Yayınlanmış eserleri:

Çevre Sorunları ve İslam, 1995. (Münir Yukselmiş’le beraber).

The Ethical Dimension of Human Attitude Towards Nature, 1997

Çevre ve Din, 1997

2 Henryk Skolimowsky, Eco-philosophy-Ideas in Progress, (Boston-London: Marion Boyars, 1981), s.1.

3 Bkz. Skolimowski, a.g.e. , s. 28-52. Çevre Felsefesi kavramı (Environmental philosophy, Ecophilosophy veya environmental philosopher ve

eco- philosopher kavramlarının ilgili literatürde sıkça ve bazen yekdiğerinin yerine kullanıldığının görmekteyiz. Çevre felsefesi kavramının

kendisi, çevre sorunlarını anlama ve onları aşmada felsefe/felsefi bakış açısının büyük rol oynayacağına inanmaktadır. Zira öncelikle

sorunların gerçek nedenlerini anlamak ve daha sonra bunları aşmada ortaya konacak yeni fikir yöntemlerin belirlenmesinde felsefeye büyük

görevler düşmektedir. Bununla beraber, çevre felsefesinin en temel karakteristiğinin, konusunu ve sorularını bütüncül bir bakış açısıyla

anlamaya çalışmak olduğu belirtilmelidir. Ayrıca bkz.: William Blackstone, “The Search for an Environmental Ethics,” Tom Regan (ed.,) Matters

of Life and Death, (Philadelphia: Temple University Press, 1980) içinde, s. 229; Arne Naess, Ecology, Community, and Life Style- Outline of

Ecophilosophy, trans. David Rothenberg, (Cambridge: Cambridge University Press, 1992), s. 36. Rothenberg, D., Does the ecology movement have

a philosophy? Social Policy, Winter, 1992.

4 A.g.e..,s. 1. Ayrıca çevre sorunlarının temelindeki felsefi fikirler için bkz. Dr. İbrahim Özdemir, The Ethical Dimension of Human Attitude

Towards Nature, Çevre Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1997; Neil Evernden, The Natural Alien: Humankind and Environment, (Toronto: University of

Toronto Press, 1985); Lynn White, “The Historical Roots of Our Ecological Crisis”, Man and The Environment, (eds.) Wes Jackson and Kansas

Wesleyan, (Dubuque, Iowa: WM. C. Brown Company Publishers, 1971) içinde; Carolyn Merchant, The Death of Nature: Women, Ecology and the

Scientific Revolution (San Francisco: Harper and Row, 1980)

5 Prof. Dr. Teoman Duralı, Biyoloji Felsefesi, (Ankara: Akçağ, 1992), s. 160.

6 Bkz.: Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, Îlim Anlayışı ve İlimlerin Sınıflandırılması Açısından Risale-i Nurlar’ın Bir Değerlendirmesi”

Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu- 3, (İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996), s. 485-490.

7 Locke’un kuramını ve içerdiği sonuçları en iyi anlayan ve bunu eleştirenlerden birisi hiç şüphesiz çağdaş düşünürlerden A.N. Whitehead’dir.

Bkz.: A. N. Whitehead, Science and the Modern World, (Cambridge: University Press; New York: Macmillan Company, 1926), s. 79-80. Yine bu

kuramın yeni bir yorumu ve eleştirisi için bkz.: David Ray Griffin, God and Religion in the Postmodern World: Essays in Postmodern Theology,

(Albany: SUNY Press, 1989), s.16-17.

8 Duralı, Kartezyen anlayışın yaptığı bu temel zihniyet değişikliğini şöyle ifade eder: “Maddeyi esas alan Yeniçağ fiziği, varlık alemini

özden ikiye bölen Descartes’in “Res Cogitans”-“Res Extansa” aykırılığının “Res Extansa” kesiminde karar kılmış, buna karşılık “Res Cogitans”ı

saf dışı bırakmıştır. Fiziğin bu keskin tavrı, sonuçta, özellikle XVIII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Avrupa’nın düşünce hayatını,

giderek, dünyagörüşünü temelden belirleyip biçimleyecekti. Gaye bildirir, nitel Eskiçağ Fiziğini de kapsayan ilmin yerine; nedensel, nicel,

biçimsel Yeniçağ Fiziğinin özelliklerine uygun tarzda kurulan bilim artık, ölçülüp biçilebilen, niceleştirilip tekrarlanabilen görünürdeki

varolanları kendisine konu kılabilirdi.” Bu anlayışın sonucu ise, “ …alışılmış gözlem ile ölçüm araç ile gereçlerine vurulamayan

maddeötesi, öyleki maddedışı cümle varlıklar, ‘kuruntu’, ‘uydurmaca’ yahut ‘dil cambazlıkları’ diye damgalanır oldular. “Res Cogitans’la

ilgili tekmil dile getirmeler, öne sürmeler, iddialar, en hafif deyimle, ‘spekülatif’ yahut ‘konstruktiv’ diye istiskal ve istisgar

olunmuşlardır.”. a.g.e., s.144.

9 “Absürd” yada “Saçma” kavramı farklı alanlarda sıklıkla kullanılmış olsa da kendisinden söz edildiğinde bize ilk planda varoluşçuluğu

hatırlatır. Zira varoluşçu filozofların her biri, absürd kavramından şu ya da bu biçimde söz etmişlerdir. Hatta kavrama varoluşçuluğu

karakterize eden bir rol bile yüklenmiştir. Paul Foulquire’nin varoluşçuluk tanımı- varoluşçuluk “Saçma felsefesidir”- sözü edilen duruma

güzel bir örnek teşkil eder. Bkz.: Yrd. Doç. Dr. Emel Koç, “ J.P.Sartre ve A. Camus Felsefelerinin Absürd (Saçma) Kavramı Açısından

Değerlendirilmesi”, Felsefe Dünyası, s.27, Yaz, 1998, s. 54.

10 Sartre göre, bu alem Tanrı tarafından yaratılmadığı gibi, kendi kendisinin sebebi de olmayan, herhangi bir varolma prensibi de bulunmayan,

bir varlığı izah etme imkanımız yoktur. Bu sebepsiz varlık Sartre’a göre Saçma’dır. Hiç bir dayanağı olmadan varolduğu için o aynı zamanda

“fazladan”dır. Bkz.: Koç, a.g.e., s. 57. Bunu “Bulantı” romanının kahramanı Roquentin şu sözlerinde görmek mümkündür: “ Benliklerinden

sıkılan, rahatsızlık duyan bir sürü varlıklardık biz… Ne birimizin, ne öbürümüzün orada olmasına hiçbir neden yoktu. Utanan, için

kaygılanan her varlık öbürleri karşısında fazla görüyordu kendini. Fazla. Bu ağaçlar, bu parmaklıklar, bu çakıl taşları arasında kurabildiğim

tek ilişki buydu.” Sartre, Bulantı, çev. S. Tiryakioğlu, (İstanbul: 1983), s.141. Sartre felsefesinin neden olduğu felsefi sorunlar için

bkz.: Kenan Gürsoy, J.P. Sartre Ateizmi’nin Doğurduğu Problemler, (Ankara: 1987).

11 Bkz.: Albert Camus, The Stranger, (New York: Vintage Books, 1996. Camus’un aynı konudaki görüşleri ve absürdite felsefesi için bkz.: The

Myth of Sisyphaus and Other Essays, trans. J. O’Brain, (New York: Vintage Books, 1960), s. 5, 21, 36-38,45; The Rebel. An Essay on Man in

Revolt, trans. A. Bouet, (New York: Vintage Books, 1956), s. 21, 100-103. Ayrıca bkz: Glynn, Patrick, “Beyond the Death of God”, National

Review, c. 48 (May 6 1996), s. 28. Dostoevsky’nin Absürd felsefenin sonuçlarıyla ilgili vurgusu için bkz: The Brothers Karamazov, trns. C.

Garrnett, (New York: The Modern Library, 1942), s. 299-301. Ayrıca yine Camus’un farklı bir değerlendirmesi için: Prof. Dr. İsmail Tunalı “

Kurtarıcı Olarak Çağdaş Felsefe ve Çağdaş Sanat”, Türkiye’de 1. Felsefe Mantık Bilim Tarihi Sempozyumu Bildirileri, yayına Haz: Kenan Gürsoy

– Alparslan Açıkgenç, (Ankara: Ülke Yayın Haber, 1992), s.131.

12 Roger Garaudy, İslâm ve İnsanlığın Geleceği, ter: Cemal Aydın, (İstanbul: Pınar Yayınları, 1990), s. 29. (vurgu eklenmiştir.)

13 Bu bağlamda, hayatı bir mücadele ve özellikle de güçlünün hayatta kalma hakkını vurgulayan Darwin’in teorisi hatırlanmalıdır. Bu teori

sadece, tabiatı ve evrimi bu şekilde temellendirmekle kalmamış, Sosyal Darwinizm ile, güçlü ve kudretli batılı ülkelerin, zayıf ülke ve

milletleri sömürme ve onlara hükmetme anlayışına fikir analığı etmiştir. Bu neden Darwinizm, hem teori hem de sosyal sonuçları gözönüne

alınarak çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Firitjof Capra, Turning Point, s. 44-45. David Pepper, Roots of Modern Environmentalism, s.

100-103.

14 Arnolda Toynbee- Daisaku İkeda.Yaşamı Seçin, Çeviri:Umut Arık, (Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1992), s. 45. (Vurgu eklenmiştir.)

Ayrıca bkz. Dr. İbrahim Özdemir, Çevre ve Din, (Ankara: Çevre Bakanlığı yayınları, 1997), s. 74-75. Japon Düşünür İkeda’da bu konuda benzer

görüşlere sahip olduğu görülmektedir. İkeda daha da ileri giderek : “Çağdaş bilimsel-teknolojik uygarlık insan hırsının dizginlerini hemen

hemen tamamen salıvermiştir- gerçekte kendisi serbest bırakılmış maddî hırsın ürünüdür- ve hepimiz bu olguyu açıklıkla anlayıp yargımızı bu

anlayışa dayandırmadıkça, doğal çevremizin bozulmasını durdurmayı ve insanoğlunun olası yok oluşunu engellemeyi başaramayacağız.” Yaşamı

Seçin, s. 42.

15 Fromm, s. 282. Dostoevsky bir başka eserinde yine “ eğer Tanrı yoksa, o zaman ben Tanrıyım. Eğer Tanrı varsa, her şeyin O’nun

iradesiyledir ve O’nun iradesinden kaçamam. Eğer değilse, o zaman her şey benim irademdir [dilemem/istememdir] ve kendi irademi göstermek

durumundayım.” diyerek Tanrı’nın varlığı ile ahlaki değerler arasındaki ilişkiyi irdeler. Fyodor Dostevsky, The Possessed, trans. C. Garnett,

(New York: E.P. Dutton & Co. Everyman’s Library, c.II, 1931), s. 253 ve devamı. Dostoevsky’nin Absürd felsefenin sonuçlarıyla ilgili vurgusu

için bkz: The Brothers Karamazov, trns. C. Garrnett, (New York: The Modern Library, 1942), s. 299-301.

16 Muhkemat, s. 119-120.

17 Bkz.: Muhsin Abdulhamid, “Bediüzzaman Said Nursî: Modern Asrın Kelam Alimi”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu- 3, (İstanbul: Yeni Asya

Yayınları, 1996), s. 741

18 İmam-ı Gazali İhyasından sonra yazdığı Cevahiru’l- Kur’an adlı kitabında, Kur’an’ın kâinata Allah’ın varlığı ve esma’ul hüsnasının

teccelisi bağlamında yaptığı vurgunun üzerinde durur. Özellikle Mekki surelerde karşılaştığımız bu vurguyu yapan ayetlerin 763 kadar olduğunu

ve Kur’anın kalbi mesabesinde bulunduğu ifade eder. Zira diğer ayetler bazen bireylere ve özel durumlarla ilgili olabilirken, Allah, mebde ve

meadla ilgili ayetler evrensel olup, herkesi ilgilendirmektedir. Bkz.: İmam Gazali, Cevahir-ul Kur’an.; Varlıkların Yaratılış Hikmetleri,ter:

Hasan Aksu-Mürsel Sıradağ, (İstanbul: Dede Korkut yayınları, 1971); İhyau Ulumui’d-din, ter: Ahmed Serdaroğlu, (İstanbul: Berir Yayınevi,

1975)
—————————————————

İSLAM ‘DA ÇEVRE TEMİZLİĞİ, Tavşanlı Müftüsü

Allah insana sayılamayacak kadar nimet vermiştir. Verilen bu nimetlerden birisi de sağlık nimetidir. Sağlığın anahtarı da, ruh ve beden

temizliğidir. Temizlik bu Din’in hakikati ve özüdür. İslam dini temizliğin her çeşidine büyük önem vermiş, evimizi, yakın çevremizi , cadde

ve sokaklarımızı temiz tutmamızı emretmiştir.

İnsanın yaşamını etkileyen her şey onun çevresidir. Yaşadığımız evimiz sokağımız, camilerimiz, okullarımız, içtiğimiz

suyumuz, teneffüs ettiğimiz havamız da çevremizin çok önemli birer parçasıdır. Bunları daima temiz tutmak bizim görevimizdir.

Yaşadığımız çevre; toplumun ortak malıdır. Korunması da fert ve topluma aittir. Sağlıklı yaşamanın temel şartı da; maddi ve manevi

temizliktir. Dinimiz de temizlik dinidir. Peygamberimiz (s.a.v.) “Din temizlik üzerine kurulmuştur.”(1) Diğer hadislerinde:” Allah güzeldir,

güzeli sever. Temizdir, temizi sever. Kerim ve Cömerttir,Kerem ve cömerdi sever.Öyle ise; Evlerinizi, işyerlerinizi ve çevrenizi temiz

tutunuz. Yahudilere benzemeyiniz onlar çöplerini evlerde toplarlar”(2) buyurmuşlardır.

Üzerinde yaşadığımız dünya; havasıyla, suyuyla, ormanlarıyla, yeşil alanlarıyla, karasıyla, deniziyle, içerisinde yaşayan

bütün canlılarıyla insana emanet edilmiştir. Bu emaneti korumak insanın görevidir.

Bizlere emanet edilen dünyamızı kendi ellerimizle kirleterek, hem kendi hayatımızı,hem çocuklarımızın geleceğini tehlikeye

atmayalım.Allah Kur’an-ı

Keriminde:”( Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi (ellerinizle) kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik

edenleri sever.(3) buyurarak sağlığımıza zarar verecek maddi kirlerden korunmamızı emretmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) de: “ Halkın geçeceği

yol üzerine veya gölgeleneceği ağaçların altlarına (Su kenarlarına) pislemeyi lanet ve nefrete sebep iki şey olarak gösteriyor, bunları

yapmaktan sakınmamızı emrediyor.(4)

Yaşadığımız sosyal çevrede ve bulunduğumuz ortamlar da çevremizin temizliğine dikkat edelim, rast gele sağa sola

tükürmeyelim. Sigara izmaritlerini yerlere atmayalım. Her türlü atık maddeyi ve çöpleri çöp bidonlarının dışında sağa sola atmayalım.

Çevremizi cadde ve sokaklarımızı temiz tutalım. Sağlıklı bir dünyanın oluşmasını elbirliği ile sağlayalım. Çocuklarımıza temiz bir dünya

bırakalım.

Maddi alanda temiz, Manevi alanda temiz, fikir ve düşüncelerinde temiz, yaşadığı çevresi temiz bir millet olalım. Milletimizin

sağlığına hizmet eden resmi ve özel kuruluşlara daima yardımcı olalım. İnsanlık görevimizi yerine getirerek, Allah’ın rızasını ve sevgisini

kazanalım.

İlyas GÜMÜŞ Tavşanlı Müftüsü

1-Meşarık.C.Sh.102.

2-Kütüb-i Sitte.C.10.Sh.119.

3-Riyazüs-Salihin.C.3.Sh.282

4-Bakar Sûresi.2 /195.

http://www.tavsanlimuftulugu.gov.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=37&Itemid=1
——————————————————————————————-

Osmanlı’da Çevre Kültürü

Her duyuş ve tavrın arkasında geniş bir inanışlar dünyası vardır. Atılan her adım, söylenen her söz ve ortaya konulan her tavır bir zihin

dünyasının ürünüdür.
İnsana ve metaya bakış tarzı, dünyayı algılayış biçimi ferdin tüm davranışını, hem cinsleriyle olan ilişkilerini ve dünyayı değerlendiriş

biçimini etkiler. Dünyayı ve içindeki canlı ve cansız bütün varlıkları kendisinin istifadesine sunulan birer nimet ve kendisine tevdi edilen

bir emanet anlayışına sahip insan ile bütün dünyayı ve içindeki her şeyi sömürülecek ve mümkün olduğunca tüketilecek bir şey olarak telakki

eden insan kuşkusuz farklı davranış biçimlerini sergileyecektir.
Osmanlı’da çevre kültürünün zihni arkaplanını İslam belirlemektedir. Osmanlı toplumu mozaik bir toplum olmakla birlikte onu belirleyecek en

iyi tanım İslam toplumu kavramıdır. Dolayısıyla İslami verileri dikkate almadan Osmanlı yöneticisinin çevreye ilişkin düzenlemelerini ve

halkın çevreye karşı tutumunu değerlendirmek eksik kalır.
İslam’da çevrenin korunması bazı esaslara müstenittir; israf haramdır, temizlik dinin yarısıdır, zararı def menfaatı celb etmek lazımdır,

amme menfaati korunmalıdır. Bu esaslar bütün İslam toplumlarında bulundukları çevrenin korunmasında etkili olmuştur.
İslam optimum noktayı gözetir. Kur’an bu sebeple denge ve muvazeneden söz eder. Kamer suresi 49. ayette “Biz, her şeyi bir ölçüye göre

yarattık” denilmektedir. Yine Rahman suresinin 7. ve 8. ayetleri “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın”

buyurulmaktadır. İnsanoğlu bir imtihan için dünyaya gönderilmiştir. Buradaki hayatı geçicidir. Hududullah içinde yaşaması istenmektedir.

Hududullah Allah’ın belirlediği ve Kuran’da açıklanan sınırlardır. Hududullah insanın dünyada bir muvazene içinde hayatını sürmesini sağlar.
Dünya bir nimettir. İnsanoğlu bu nimeti korumakla ve israf etmeden bu nimetten faydalanmakla mükelleftir. Çünkü verilen nimette diğer

insanların ve canlıların hakkı vardır. Nimette israf ve nimeti gözetmemek bir nankörlük ve hakka tecavüzdür. Zira Kuran’da İbrahim suresi 32,

33 ve 34 ayetlerde; “(O öyle lütufkâr) Allah’tır ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten suyu indirip onunla rızık olarak size türlü meyveler ç

ıkardı; izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı. Düzenli seyreden

güneşi ve ayı size faydalı kıldı; geceyi ve gündüzü de istifadenize verdi. O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak

olsanız sayamazsınız. …” denilmektedir. Yine Rahman suresi 10. ayetinde “Allah, yeri canlılar için yaratmıştır.” buyurulmuştur. Bir başka

ayette ise (Nahl/ 72), “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi temiz

gıdalarla rızıklandırdı…”.
Kuran temizlik konularında İslam toplumunu daima uyarıyor. Pek çok ayeti kerime manevi temizliğin yanında maddi temizliğe de atıfta

bulunmaktadır. Müddesir suresi ayet 4’de; “Elbiseni tertemiz tut”. Mü’minun suresi 51. ayette; “Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin;

güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim.” Hac suresi 26. ayette;“ Bir zamanlar İbrahim’e Beytullah’ın yerini

hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi

temiz tut.”
Kuran cenneti ağacı, yeşili, suyu bol olarak tarif eder. Vâkı’a suresi ayet 30-31’de Cennet ehlini; “Daimi gölgededirler, çağlayıp duran su

başlarındadırlar” diye anlatır. Benzer anlamları taşıyan pek çok ayet, içinde yaşanılan ve olması gereken çevrenin nasıl olmasına böylece

atıfta bulunur.
Bu zihni arkaplana sahip İslam toplumları daha Hz. Peygamber döneminden itibaren çevrenin korunması hususunda özen göstermişlerdir. Çevrenin

korunmasına ve çevre düzenlemesine ilişkin Hicri birinci asırdan çok sayıda örnek göstermek mümkündür. En basit şekliyle umumun geçeceği

yolların genişliğine ilişkin Hz. Peygamberin bir hadisi şöyledir; “Yol hususunda ihtilaf ederseniz genişliğini yedi zira’ yapın.” . Yine, Hz.

Peygamber yeni kurulan mahallelerdeki sokakların, iyice yüklenmiş iki devenin birbirlerine değmeden rahatlıkla geçebilecek genişlikte

olmasını emrediyordu . Başta insanın kendi bedeninin temizliği olmak üzere, yaşanılan mekanların, çevrenin, suyun temizliği konuları da Hz.

Peygamberin hadislerinde yerini almıştır; “avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutun” . “Allah temizlik olmayan namazı kabul etmez…” .

“Sakın sizden kimse, durgun suya akıtmasın, bilahere onda yıkanır.”
Ağaç ve orman konusunda da Hz. Peygamberin hassasiyeti bilinmektedir. Bizzat kendisi 500 hurma ağacı dikmiştir. Çevrenin korunması, yeşilin

muhafazası konusunda şu hadis Hz. Peygamber’in net tavrını ortaya koymaktadır; “Kim bir sidre ağacını keserse, Allah onun başını cehenneme

uzatır”. Hz. Peygamber Taifliler’le yaptığı anlaşmada çevredeki ağaçların korunmasını, av hayvanlarının avlanmamasını şart koşmuş idi. Hz.

Peygamer’in ağacı ve ormanı koruma yönünde aldığı tedbirler günümüz için önemli mesajları kapsıyor. Medine ovasında yetişmiş ağaçların

kesilmesini yasakladığı gibi, yeni ağaçlık ve orman meydana getirilmesini de emrediyordu. Hz. Peygamber Medine’nin uzak bir bölgesinde orman

bölgesini şartlı kesime açmış, ağaç kesmek isteyene kestiği ağacın yerine yenisini dikme şartını koşmuştur. Yine Medine’de 12 millik sahayı

koruluk ilan etmiş ve ağaç kesimini yasaklamıştır . Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Osmanlı sultanları tebaya “vediatullah” olarak, yani Allah’ın bir emaneti olarak bakıyorlardı. Bu konuda Sultan I. Ahmed’in ifadesi çok aç

ıktır. Sultan I. Ahmet’in meşhur adaletnamesinin başında “re‘aya ve berâya ki vedâyi‘-i Cenâb-ı Kibriyadır” denilmektedir. Bu bakış açısı bir

ilke gibi bütün Osmanlı sultanlarında görülür. Zira 16. yüzyılın kayıtlarında bu ifadelere rastlanıldığı gibi 17, 18 ve 19. yüzyıl

kayıtlarında da görülmektedir. Bu emanet ve sorumluluk anlayışı Osmanlı sultanlarını tebanın her türlü zulüm ve fenalıkdan, haksızlıkdan

korunması ve hakkının teslimi hususunda titiz davranmalarını gerekli kıldığı gibi, halkın “terfih-i ahvalleri” yani refah seviyelerinin

yükselmesi hususunda da özen göstermelerine sebep olmuştur . Halkın terfih-i ahvali yani hayat standartlarının yükselmesi sadece satın alma

gücünün yükselmesi ile değil, bulunan fiziki çevrenin de yaşanabilir bir mekan olmasıyla mümkündür. Bir tarafta insana, metaya ve dünyaya

emanet anlayışı diğer tarafta tebanın terfih-i ahvalleri gibi bir temel prensip fiziki çevrenin kirlenmemesini ve korunmasını gerekli

kılıyordu.
Osmanlı’nın çağdaş dünyaya bıraktığı en önemli bir miras da çağdaşlarının çok ötesinde bir çevre kültürü bırakmış olmasıdır. Osmanlı insanı

ve yöneticisi kendisini tabiata göre şekillendirirken bu günün modern toplumları veya insanı, tabiatı kendisine göre şekillendirmeye çalı

şmaktadır. Osmanlı bahçeleri tabi yetişme ve gelişme seyri içinde bırakılırken, modern bahçelerimizde yetişen bitki ve ağaçlara geometrik

şekiller verilme uğruna müdahale edilmektedir.
Günümüz çevre problemleri sanayi toplumlarının bir armağanıdır. Sanayi devrimini gerçekleştiren kıta avrupası ve İngiltere daha fazla üretim

ve daha fazla kazanma uğruna içinde yaşadıkları fiziki çevreyi heba etmişlerdir. Ne var ki bu konuda ilk çözüm arayanlar da onlar olmuştur.

Türkiye’de çevrenin korunması ve çevrenin kirliliği meseleleri oldukça yenidir. Türkiye batının yaşadığı süreçten aynen geçiyor, mümkün

olduğunca çevreyi daha çok tüketme yarışına gidiyor.
Osmanlı’da çevrenin korunması ve bu kültürün oluşmasına ilişkin daha belirgin örnekler üzerinde durmak istiyoruz. Osmanlı’da çevrenin,

havanın, limanların ve körfezlerin, cadde ve sokakların temizliği konularında pek çok örnek vardır. 1539 tarihli Edirne çöplük subaşısı’na

verilmek üzere düzenlenen yasakname aradan geçen bunca zamana rağmen önemli oranda güncelliğini korumaktadır. Yasaknamenin muhtevasına

bakıldığında, şahısların ev ve dükkanlarını temiz tutmaları, pislik varsa giderilmesi, çöplük subaşısının mahallelerdeki mezbeleyi

kaldırtması, hamamların katı ve sıvı atıklarının uzaklaştırılması, evlerden çamaşır sularının yola dökülmemesi, hayvan laşelerini insanların

yaşadığı mekanlardan derhal uzaklaştırılması, açık mezarlık bırakılmayıp duvar çekilmesi, arabaların özel park yerlerine konulması gibi

hususları kapsadığı görülmektedir.
Ormanların ve koruların korunması yönünde de Osmanlı yönetimi titiz davranmıştır. 1559 tarihli bir divan kararında Sapanca dağlarından ağaç

kesiminin yasaklandığı belirtilmektedir . Özellikle korulardan ağaç kesimine dikkat edilmiş, korular daimi surette gözetim altında

tutulmuştur.
Osmanlı Devleti’nde özellikle 19. yüzyılda bataklıkların kurutulması yönünde pek çok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar bu tür yerlerin hem

zirai üretime açılması gibi iktisadi kaygılar üzerine ve hem de bölgenin havasının düzelmesine ve çevrenin yaşanabilir hale gelmesi yani

çevre kaygısı üzerine yapılıyordu. Mesela 25 temmuz 1886 tarihli belgede Çanakkale’nin havasının bozulmasına sebep olan 60 bin zira bataklığ

ın kurutulmasına ilişkin bilgiler yer almaktadır.
Limanların temiz kalması noktasında da Osmanlı yöneticilerinin çalışma yaptıkları görülüyor. 1559 gibi erken bir tarihde Ağriboz limanına

gelen gemilerin safra dökmelerinin engellenmesi için Ağriboz sancakbeyine hüküm yazılmıştır . Limanların temizlenmesine ve temiz tutulmasına

ilişkin daimi bir gözetim sürmüştür. 1779 tarihli bir hükümde Unkapanı iskelesine mezbele, süprüntü nakl ve ilka olunmayarak eskiden beri

Ayazma iskelesi yakınlarında çöplük tabir olunan yere dökülmesi isteniyordu.
Şehirde oluşan evsel sıvı ve katı atıkların uzaklaştırılması hususu da dikkat çekmektedir. Mahalle sakinlerinin mutlaka katı ve sıvı

atıklarını bir nizam dahilinde atmaları gerekiyordu. Mesela 1593 tarihli kararda çirkapların yani sıvı atıkların evlerden gelişigüzel dışarı

akıtılmaması isteniyordu . 1742 yılında Büyükçekmece’de zimmi iki komşu arasında geçen bir anlaşmazlıkta, çirkap sularını yani sıvı atıkları

gelişigüzel akıtan komşunun diğer komşunun evine zarar verdiği konu edilmektedir. Diğer taraftan şikayet edilen aynı şahsın yaptığı yeni evin

penceresi diğer komşunun mahall-i nisvan olan bahçesine vs mahalline baktığı ifade edilmektedir. Problem “zarar-ı şer’i olduğu gerekçesiyle

mahkemeye intikal etmiştir . İslam Hukukundaki zarar-şeri kavramı ve Osmanlı’daki uygulamaya bakıldığında çevre korumacılığında başvurulacak

hukuki bir ilke olarak anlamı genişletilebilir. Osmanlı’da zarar-ı şer’i ilkesinin işletilmesi özellikle şehirciliğin sağlıklı gelişmesinde

önemli katkısı olmuştur. Mesela Kayseri’nin Germun? köyünde Gireko adlı zimmi bir kişi, kendisi bir başka yerde iken Serkiz adlı komşusu

bunun evi üzerine yeni bir ev inşa ettiği ve kendi evine “zarar-ı şer‘îsi” olduğu gerekçesi ile şikayetçi olmaktadır . Zarar-ı şer‘iden kasıt

eve güneşin gelmesini önleme, penceresini kapatma, evi tehlikeye sokma gibi zararlara ilave olarak, günümüzün modern toplumlarında hiç

gündeme gelmeyen özellikle müslümanların oturduğu semtlerde aile mahremiyetine halel verecek yapılanmalardır. Mesela yeni inşa edilen veya

edilecek bina daha yüksek olup da komşunun avlusu görülerek aile mahremiyetine halel geliyorsa bu zarar-ı şer‘î kapsamına girerek mahkemeye

şikayet hakkı doğmaktadır.
Katı ve sıvı atıkların atılması ile ilgili benzer bir problem 1747 yılında Karamürsel’de geçiyor. Komşunun biri evin atık suyunu hali yere

değil de diğer komşunun evi tarafına döktüğü sebebiyle konu mahkemeye intikal etmiştir.
1760 tarihli bir karar çevre temizliği konusunda önemli ipuçları vermektedir. Eyüp’te bakkal, manav ve diğer çarşı esnafı dükkanları önünü

temizledikleri, toplanan mezbeleyi ise Taşlıburun nam mahalle naklettikleri halde bu tarzı devam ettirmeyerek dükkan önlerini temizlemeyip,

toplanan mezbeleyi sel geldikçe sele attıkları şikayet konusu oluyordu. Vaki şikayet üzerine alınan kararda esnafın dükkanlarının önünü her

gün temizlemeleri, toplanan çöpü de Taşlıburun’a nakletmeleri isteniyordu. Mahalle sakinlerinden atık sularını yola bırakanların da tenbih

edilerek atık suların umumun geçtiği yola bırakılmaması, toplanan çöplerin de başka bir mahalle nakledilmesi isteniyordu. Burada alınan

kararların önemli bir gerekçesi ibadullahın tazyik edilmemesi idi.
1746 yılında Üsküdar’da geçen bir hadise ise Osmanlı toplumunun da çevre temizliği konusunda duyarlı olduğunu gösteriyor. Hadise şudur; Davud

Paşa Cami civarında Bostan sokağında bulunan bazı mahalle sakinleri ile aynı sokakta bulunan sütçü dükkanı sahibi çirkaplarını yani sıvı

atıklarını yola döktükleri, sokağı pisledikleri ve geçenleri rahatsız ettiği şikayet konusu oluyordu . Çünkü umumun geçtiği yollara ve

güzergahlara kesinlikle süprüntü dökülmemesi gerekiyordu . 1763 yılında Kasım Paşa ahalisinin şikayeti üzerine gündeme gelen konu ise, yukarı

mahallelerin katı ve sıvı atıklarının Kasım Paşa’ya inen dereye bırakıldığı bunun ise Kasım Paşa ahalisini, gerek yaz günleri kokusuyla

gerekse yağmur dolayısıyla taşan dereden etrafa mezbelenin taşmasıyla rahatsız ettiği, bundan böyle yukarı mahallelerin katı ve sıvı

atıklarını evleri civarında açılacak kuyulara akıtılması ve buna uymayanların cezalandırılması isteniyordu.
Osmanlı yöneticilerinin üzerinde durdukları önemli konulardan biri de yapıların bir nizam dahilinde inşasıdır. Özellikle İstanbul ile ilgili

bütün Osmanlı dönemlerinde fevkalade düzenlemelerin yapıldığı görülür. 1559 tarihli bir divan kararı sur diplerine ev yapılmamasını

istiyordu. Kararda yapılacak ev ve dükkanların hangi ölçüler içerisinde yapılması gerektiği de açıklanıyordu . Aynı tarihli bir diğer karar

yine sur diplerine ev ve dükkan yapılmaması ve yapılan ev veya dükkanların yıktırılmasını ifade etmektedir . Sur civarına ev ve dükkan vb.

binaların yapımı 16. asırdan itibaren daimi bir şekilde kontrole tabi tutulmuştur. Şehirde yapılacak binaların mutlak surette bir plan

dahilinde yapılması daima gözetilmiştir. 1744 tarihli bir kararda Balat’ta inşa olunacak binanın belirlenen ölçüler içerisinde yapılmasına

ruhsat verildiği, bu ölçülere uymadığı takdirde yıkılacağı belirtilmektedir.
Şehir planlaması noktasında görülen bazı düzenlemeler de dikkati çekmektedir. Mesela 1572 tarihli belgede, Zeyrek camiinin hali arsası

üzerine yapılan bir ev ile alakalı davada çok katlı evlerin camilerden en az 5 zira uzak olması ifade edilmektedir . 1573 tarihinde Mimar

Sinan’a gönderilen bir hükümde Ayasofya camii etrafına usulsüz yapılan evlerin ve binaların yıkılması ve camiin sağ ve sol taraflarının 35’er

arşın boş bırakılması istenmektedir.
Yine Osmanlı İstanbul’unda binaların yapımı ile ilgili hususlar içerisinde yanan evlerin taştan yapılması, caddeler üzerine şahnişin ve

çardak çıkarılmaması gibi şehir nizamına halel gelecek yapılanmalar önlenmiştir. Yine cahil mimarlara iş verilmemesi de alınan bir başka

önemli tedbir olarak gözüküyor . Ev ve dükkanların kargir yapılmasına dair düzenlemelere gidilmiştir . 1719 tarihli ferman ise kesinlikle

ahşap bina yapımını yasaklıyordu. Aynı fermanda sur içi ve dışında Yahudi ve Hristiyanların 2 kattan yüksek bina yapmaları da aynı yasaklama

içerisinde yer alıyordu . 1725 tarihli bir başka fermanda ise Müslüman ahalinin ve gayrımüslim ahalinin yapacakları evlerin yüksekliği

konuları işlenmektedir. Bu düzenlemede gayrimüslimlerin yapacakları evler nihai olarak Müslümanlarınkinden daha alçak olacaktı.
Mahallenin ihtiyacını karşılayacak çeşmeler, sokaklarına kaldırımlar ve lağım yapılıyor, kaldırımların ve sokakların temiz tutulmasına,

bozulan kaldırımların tamirine özen gösteriliyordu . Çevre temizliği ve çevre düzenlemesi hep insanı kaygılar üzerine bina ediliyordu.

Mesela, Yahudilerin yaya kaldırımlarını bozduklarına dair yapılan bir şikayet üzerine verilen kararın gerekçesinde bu bozuk kaldırımlarda

a’mâ ve piri fani insanların gelip geçerken zorluk çektikleri belirtiliyordu.
İstanbul’un önemli meydanlarından olan Atmeydanı ve Bayezit meydanının temizlenmesi de ilgili kişilerin dikkatinden kaçmamıştır. 1585 tarihli

bir hükümde çöplük subaşısından Atmeydanı’nın yılda bir, Bayezit meydanının ayda iki kere temizlenmesi isteniyordu.
Şehre gelen içme suyu konusu da yöneticilerin üzerinde hassasiyetle durdukları konulardan biri idi. Suyun şehre geldiği yol güzergahına iskan

yapılmaması temel bir prensip gibi gözükmektedir. 1567 tarihinde Haslar kadısına yazılan hükümde Kırkçeşme suyu ve diğer suların geçtiği

güzergahlara bağ, bahçe yapılması, ev inşa edilmesi kesinlikle yasaklanıyordu. Aynı karar metninde suyolunun 3 zira üstünde ve 3 zira altında

kalan yerlere bağ dikilmemesi isteniyordu . Bir başka kararda yine benzer hususlara değinilmektedir . 1758 tarihli bir diğer kararda

İstanbul’a su gelen Kırkçeşme kemerleri arkasında Bend-i Kebir bitişiğinden geçen umumi yol üzerine yapılan ev ve fırının yıkılması

isteniyordu. Zira bu yapıların sıvı ve katı atıklarının bende akan nehrin suyunu kirletmesi söz konusu idi.
İstanbul için önemli düzenlemelerden biri de uzun süre devam eden göç yasağıdır. Göç yasağının kuşkusuz iktisadi, sosyal ve siyasi başka

sebebleri de vardır. Ancak göç yasağının İstanbul’un fiziki yapısının bozulmamasında önemli katkısı olduğu söylenebilir. Şüphesiz 500 bin

nüfusa sahip İstanbul ile bu nüfusun üzerindeki İstanbul’un çevre ve temizlik problemleri de farklı olacaktır. Göç yasağına ilişkin Osmanlı

arşivlerinde çok sayıda ferman ve diğer kayıtlar bulunmaktadır.
Osmanlı’da çevre meselesi, tabi dengenin muhafaza edilmesi ve ibadullahın hukukunun korunması gibi temel esaslardan haraketle ele alınmıştır.

Yaşanılabilir bir çevre için tüm Osmanlı asırlarında pek çok tedbir ve düzenlemenin yapıldığına Osmanlı Arşiv kayıtları bize tanıklık

etmektedir. Bu tedbir ve düzenlemelerde insani kaygıların önemli rol oynadığı görülür. Bu sebeple Osmanlı’da çevre-insan ilişkisi günümüz

modern toplumlarında var olan anlayıştan farklı bir düzleme oturmuş, tabi dengenin muhazasına özen gösterilmiştir. Yapılar insan ruhuna ve

tabi çevreye uyum içinde inşa edilmiş, yeşile şekil verilmemiş, tabi seyri içerisinde korunmuştur. Koca Sinan’ın mükemmel ve muhteşem

eserlerine bakıldığında 16. asır gibi erken sayılacak bir dönemde şehrin tabi silüetine halel verilmeyerek sözünü ettiğimiz dengeye fevkalade

dikkat edildiği görülür . Zira tabi dengenin muhafazası ilahi ikazla emredilmiştir;
“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
“Sakın dengeyi bozmayın.”

Doç. Dr. Said Öztürk Osmanlı Araştırmaları Vakfı
http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/25972-osmanlida-cevre-kulturu.html
———————————————————————————

Bütün mahlukatın ve alemlerin Rabbı olan Allaha Hamd, Bütün Peygamberlerine salatu selam olsun.

Yeryüzü yapısı itibarıyla birbiriyle bağlantılı ve tek bir bütün halindedir. Ve onun en önemli unsurlarından biride İnsandır. İnsan

yeryüzünün efendisi ve Allahın yarattığı ona akli ve cismi harikalar verdiği en güzel varlığıdır. Kendisinin dünyadaki ve ahiretteki

saadetini hesap edebilecek kabiliyette olmasından dolayı Allahın yeryüzündeki halifesidir. Yaratıcı insana yeryüzünde tasarruf hakkını vermiş

ve istediği gibi çalışma hürriyetinide sağlamıştır. Ancak Allahın hayır ve şer noktasında diledikleri hariç. Bununla birlikte insanoğlu zayıf

yaratılmış nefsine ve şehvetine yenilmeye kabil olmuştur. Bu da oun Allahın istediklerinden uzaklaşıp kendi koyduğu kanunlarla mutluluğu

aramaya koyulmuştur. Böylece önce kendi nefsine sonrada çevreye zararlı olma noktasına kadar ulaşmıştır. Yüce Allah; “Eğer hak, onların kötü

arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi” Mu’minun – 71 İşte bu sebebten dolayı insanoğlu

ilahi kanunlarla hareket ettiği sürece Tabiat ve onun ilahi kanunları ile uyum içerisinde olacaktır.

1- İslam insanı gerçek kimliği ile tarif etmiştir. Öyleki kendine ve çevresindekilere kötülük etmesin. Allahın insana yüklediği ilk gören

kulluktur. “Ben insanları ve cinleri Ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” Kulluktan kasıt itaat, itaattan kasıt Allahın emirlerine uyup

nehiylerinden kaçmak. Ve yine yüce Allah; “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülülüklere gömende ziyan etmiştir”

Buyurmuştur. İslam, insanoğlundan Allahla olan bağlarını zahirde ve batında güçlü tutmalarını istemiş ve bu konuda insanı imana götürecek

yollarıda açıklamıştır. İman; yani insanın hayatı olumlu yönde düzene koymasıdır. Bununla birlikte islam, insanı İnsanlığa ve tabiata faydalı

olacak her konuda çalışması yönünde teşvik etmiş, bunun yanında çevreye yani tabiata zarar verenlerin günahkar olduklarını açıklayarak

insanın tabiatla olan alakasının daima iyi yönde olmasını sağlamıştır. İşte bu da islamın çevreye verdiği önemi göstermektedir.

2- İlim; eğitimde genel anlamda çevre, eğitimde özel anlamda ana giriştir. Bu nedenle İslam ilim talep etmeyi lüzumlu kılmıştır. Bu da

insanoğlunun tabiatı keşfetmede ve alemi keşfetmede önemli bir mesafe katedmesini sağlayacaktır. Sonuçta tüm bu bilgiler Allaha yaklaşmakta

ve onun azametini anlamakta birer vesile olacaktır. Buna işareten Kuran; “Allahtan ancak alim kulları hakkıyla korkar.” Buyurmaktadır. İlim

talep etmeyi farz kılmış, bunu hiçbir yer zaman ve mekanla sınırlamamıştır. İlim öğrenmeyi belli bir yaşa indirgememiş doğumdan ölüme kadar

ilim öğrenilmesini istemiştir. Hz Muhammet şöyle buyuruyor. “İlim taleb etmek her müslümana farzdır.”

İslam insanı faydalı ilim almaya sevketmiş çevresine ve topluma hayırlar getirmesini istemiştir. İslam insandan Aklıyla hareket etmesini ve

onunla düşünmesini istemiş ve bun konuda Kuranda ki bir çok ayet Şu ifadelerle son bulmuştur. “düşünmez misiniz” “Akıletmez misiniz”

Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim; “hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludır.”

İsra – 36 bütün bunların hepsi tabiatı ve nefsi kontrol etmede öne çıkmaktadır. Öyleki insanoğlunun önünde gerçeklerden öte hurafeler ve

evhamlar hakikat olmasın.

3- İslam aynı anda hem maddi hemde manevi anlamda insan için çözüm getirmektedir. İnsandan Ruh, akıl ve ceset üçleminde çalışmalar yapmasını

istemiş ve bu unsurlar yardımıyla haddi aşmamasını ve kendi varlık ekseninden çıkmama sorumluluğunu üstlemiştir. Hatta Rasullahın sahabesi

ibadette aşırı gitmeyi isteyip ölçüyü aştıklarında İslam bu durumun karşısına çıkmıştır. İnsanın fıtri yapısını belirlemiş ve bu sınırlar

dahiline çıkılmasını yasaklamıştır. Rasulullah s.a.v. ; oruç tutar ve iftar ederdi, bazı geceler ibadet eder bazı geceler uyurdu, Kadınlarla

evlenir sünnetinden yüz çevirenin kendisinden olmadığını söylerdi.

4- Toplumsal düzenin korunmasında, konumu her ne olursa olsun ister iktisatçı ister siyasetçi isterse ilim adamı olsun islam insana bazı

sorumluluklar yüklemiştir. Rasulullah s.a.v. buyuruyor ki; “Hepiniz çobansınız, ve hepiniz sürünüzden mesulsunuz.”

İslam fer ile toplum arası ilişkiyi düzenlemiş ve ferdin toplumdan soyutlanamayacağını onun toplumdan bir parça olduğunu kendisine ve içinde

bulunduğu toplumuna karşı vazifeleri olduğunu hatırlatmıştır. Başkaları tarafından yapılacak her türlü kötülüğe karşıda uyarma vazifesini

vermiştir. Çünkü toplumun çökmesi sonuçta insanlığın çökmesi demektir. Rasulullah s.a.v. bir hadislerinde; “::::::::::::::” ve işte böylece

Dünya toplum düzenlemesi sağlanmış olacaktır.

İslam aynı zamanda fertler arası ilişkiyede değinmiş (ana-baba ile olan ilişki, eşi, çocukları, komşuları ve kendi cinsinden olan herşeyle

ilişki ). Saygı, sevgi ve şefakat kurallarını getirerek ferdin olumlu yönde beşeri yaşama girmesini sağlamıştır. Yüc Allah; “Mü’minler

kardeştir” buyurduğu gibi Rasulüne istinaden “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” Demiştir. Allah Rasulu; “Mü’minlerin Kendi

aralarındaki dayanışması sevgi ve şefkati tıpkı bir ceset gibidir; onda herhangi bir aza hastalansa diğerleri onunla birlikte bu duruma ortak

olur.” Ve yüce Allah; “Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizler tanışmanız için sizi kavimlere ve

kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” Buyurarak fert ve toplum arası ilişkinin

hedeflerini belirlemiştir.

İslam inanca bakmaksızın tüm insanlara saygıyı ön görmüştür. Yüce Allah; “Dinde zorlama yoktur, artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmı

ştır.” Buyurarak İslam akidesini belirlemiş İnsanın malı kanı ve ırzının diğer insanlardan korunması gerktiğin belirtmiştir. Allah Rasulu bir

hadislerinde; “Her mü’minin diğer mü’mine kanı malı ve ırzı haramdır.” Buyurmuştur. İslamın insan toplumunu korumada birçok ilke ve

prensipler koymuştur. Ve onun yok olmaması için bazı tehlikeleride saymıştır: Ahlakın yok olması, değer yargılarının bitmesi, fesadın artması

gibi, bu nedenle bu durumlara düşürmeyecek adaleti eşitliği doğruluğu emin olmayı emretmiştir. Zulümle gaspçılıkla yalan ve dolanla mücadele

etmiş ve buların toplumsal düzeni bozmasını engellemiştir. Yüce Allah; “O’ dönüp gitti mi yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip

edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” Bakara – 205 veya bir başka değişle, İslam mü’minin kalbinde vicdanı var

ederek insanın mükemmel bir hayat yaşamasına zemin hazırlamıştır.

Toplumun aynı zamanda sağlık yönündende korumaya alınması gerekir. Çevre temizliği ve insanın hertürlü pislikten uzak olması. Allah Rasulu

Buyuruyor ki; “ İman altmış şubedir bunun en afdali Şehadet getirmek ( Lailahe İllalah) ve en düşüğü ise yolda eziyet verici bir şeyi

kaldırmaktır.” Yani insanın şu hayatta karşına çıkacağı engelleri kaldırmak.

İslam aynı zamanda suların ve nehirlerin kirletilmesini men etmiş, hatta Rasulullah s.a.v. Akan suya abdest bozulmasını nehyetmiştir.

Bu gibi işaretler bize anlatıyor ki çevrenin ve tabiatın kirletilmesi ve doğallığının bozulması İslam açısından önemli bir tehlike olarak

görülmektedir. Bununla birlikte İslam sağlığa önem vermiş ve ferdin sağlığını tehdit edecek her şeyi haram kılmıştır. İçkiyi ve uyşurucuyu

haram kıldığı gibi haram olan herşeyi de yasaklamıştır. Helal olanı yemeyi temizliğe ve güzelliğe riayet etmeyi istemiştir.

5- İslam saygı ve şefkatı o kadar geniştutmuş ki bunu insan dışı mahluklara kadar taşımıştır. Öyleki tabiat dengesinin bozulmaması için.

Abdurrahman b. Abdullah babasından rivayetle; Rasulullahla birlikte bir seferde idik, bir ara Rasulullah s.a.v. yanımızdan ayrıldı…… bu

arada biz bir yılanla yavrusunu gördük…. Yavrusunu yanımıza aldık…. Yılan geldiğinde yavrusunu aramaya başladı…. Rasulullah s.a.v. bu durumu

gördüğünde şöyle dedi: “Kim buna oğlundan dolayı acı çektiriyor; oğlunu ona verin.”

Ebu bekir r.a, Üsame b. Zeydi ordunun başında Şama gönderdiğinde on şöyle vasiyet etmiştir. “Meyveli ağacı kesmeyin, koyunu ineği ve buzağıyı

yemek haricinde öldürmeyin…..” İşte Ömer b. Hattab, medinede halife iken şöyle der: “Furat nehrinde bir kuzu kaybolsa, yarın Rabbimin onı

benden sormasından korkarım.” İşte budur İslamın ruhunu aksettiren gerçekler, işte budur İslamın çevreye ve tabiata olan saygısı, işte budur

İslamın ruhu ve hakikatı. Fakat daha sonraları çevre ile ilgili herhangi bir bilgi ulaşmamıştır; Çünkü:

– daha sonraki dönemlerde genelde fakirlikten kurtulmak ve iktisadi gücü artırmak için çalışmalar yapılmıştır.

a- İslam çalışanın hakkını korumuş ve ona saygılı olmuştur. Helal yoldan kazanmayı istemiş ve çalışma sahasını genişletmesini önermiştir.

“Erkek veya kadın, Mü’min olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükafatlarını, elbette yapmakta

olduklarının en güzeli ile veririz.” İslm çalışma esnasında dürüst olmayı istemiştir. Hadisi şerifte Rasulullah s.a.v. ; “Çalan (Hırsızlık)

yapan bizden değildir.” Buyurmuşlardır. Çalıştığı işe iki elle sarılmasını istemiştir; Hadisi şeriflerinde Rasulullah s.a.v. ; “Allah çalı

şanın çalışmasında engüzel olanını sever.” Buyurmuştur. Ve yine İslam ahde vefa gösterilmesini istemiş; “Ey İman edenler akitlerinizi yerine

getirin” buyurmuştur.

b- Bununla birlikte İslam toprakla ilgili kaideler koymuş ve ondan yararlanmanın yollarını göstermiştir. Böylece birçok toplumun sorunu olan

bu meseleyide halletmiştir….. O’da çölleşmedir. Rasullah s.a.v. buyurdu ki; “Kimin arazisi varsa onu eksin veya bir kardeşine ekmesi için

versin, eğer yapmaz o arazi ondan alınır.” Müslüman tarlasını veya arazisini ekmekle mükelleftir. Şayet buna yapmaya gücü yetmiyorsa o zaman

o araziyi bir başkasına versin ki başkaları faydalansın. Hz. Aişeden rivayetle; Peygamber efendimiz s.a.v. buyurdularki; “kim ölü bir toprağı

diriltirse o tprak onun hakkıdır.”

c- Ekonomil gelişme ve çalışma koşulları ile ilgili olarak İslam; herşeyden önce helal ve haram noktasından meseleye bakmaktadır. Helal olan

yol insanların faydalandığı yoldur. Fakat haram olan yol ise insanlara çevreye ve tabiata zarar veren çalışmadır. İşte burdan yola çıkarak

İslam helal kazancı vacip kılmıştır. Bu nedenle sanayi alanındak gelişmeler şayet insanlara ve çevreye faydalı olacaksa o zaman müsade etmiş

aksi taktirde zararlı sanayileşmenin karşısında olmuştur. Ve şu hadisi şerif bu konuya olabildiğince açıklık getirmektedir. “zarar verme ve

zarar görme yoktur.”

d- İslam fakirliğe sebeb olacak her türlü çalışamayı yasaklamıştır. Fakirlik bugün dünyanın başındaki en önemli sorunların başında

gelmektedir. Rasulullah s.a.v. ın bu konuyla ilgili şu hadisi ne kadar manidardır; “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”

İslam fakirliğin Akideye ahlaka ve aile yapısına zararlı bir durum olduğunu belirtmiş bu konuda yardımlaşmayı ve dayanışmayı istemiştir. Ve

iyi bir yardımın Allahın rızasını almak olduğunu belirtmiştir. Kuran; “iyilikte ve takvada yarışın, kötülükte ve düşmanlıkta değil.”

Buyurmuştur. İslam cimriliği riyayı eziyeti yasakladığı gibi çalmayı ve stoklamayıda men etmiştir.

d- İsrafçılık ve savurganlık çevreye ve tabiata zarar veren temel etkenlerdendir. Bu nedenle İslam her türlü maddenin israfını yasaklamıştır.

Kur’an-ı Kerimde; “Harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler, ikisi arasında ortak bir yol tutarlar.” “İsraf etmeyin çünkü Allah İsraf

edenleri sevmez.” “zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördör.”

Rasulullah s.a.v. Abdest almakta olan sad’e ; Bu israf nedir ya sa’d dediğinde, Sa’d Abdest alırkende israf olur mu ya Rasulullah s.a.v.

deyince; Evet, akan bir nehrin kenarında olsan dahi. Buyurmuşlardır. Bu durumda şayet Allaha ibadet için alınan bir abdestte dahi israf hesap

edilirken nasıl olurda savurganlık israf olmasın.

e- ziraatın ana maddelerden yapılması ve bu konuya İslam gereken ehemmiyeti vermiştir. Enesten rivayetle Rasulullah s.a.v. buyurdular ki;

“bir müslüman bir ağaç diker ve ya bir tarlayı ekerse oradan bir kuş veya bir insan veya bir insan faydalanırsa bu onun için sadakadır.” Ve

yine buyuruyor ki; “Kim ki elinde bir fidan olduğu halde kıyametin kopacağını duysa onu diksin.” Acaba İslamdan daha mükemmel bir din

varmıdır ki çevre terbiyesi ile bu kadar ilgilensin. İşte böylece İslam çevre ile ilgili kanunları koyarak insanın hem çevresiyle ilgili

hemde nefsi ile ilgili olarak orantıyı kurmuş ve insanın çevreyle, yerle ve gökle olan bağlantısında bir bütünlük sağlamış olmaktadır.

İşte tüm bunlar müslümanın tabiatın ve çevrenin kıymetini anlamasını sağlamaktadır. Onun yok olmasına ve bitip tükenmesine mani olması içim.

Öyleki yeryüzünde sağlıklı bir çevre olsun. Rabbim ne güzel söylemiştir; “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
http://www.kuftaro.org/Turkey/international/enviroment.htm

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:45 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: