aşk flört cinsellik

AŞK, CİNSELLİK, MÜSTEHCENLİK, MASTURBASYON, FLÖRT DOSYASI

Dın, aşkı da, âşık olanları da sevıyor

Geçen yıl Sevgililer Günü öncesinde bir arkadaş toplantısında söylenenleri hâlâ unutmadım. Aksiyon’da yazıyor olmam nedeniyle muhatap hasbelkader ben olsam da söylenenler, toplumun önemli bir bölümünü zan altında bırakıyordu.

O mecliste bulunanlardan biri diyordu ki; “Önümüzdeki hafta biz Sevgililer Günü’nü kutlayacağız. Sizinse böyle bir kaygınız yok. Çünkü İslam, Sevgililer Günü’nü reddettiği gibi insanların birbirlerini sevmelerine, âşık olmalarına da sıcak bakmıyor. Hatta evlenecek insanların dahi birbirlerini nikahtan önce görmelerini yasaklamış. Dolayısıyla böyle bir günün inançlarının emrettiği gibi yaşamaya çalışanlar için hiçbir anlamı yok”. Ben dilimin döndüğü kadar (bu konuda o zaman için pek döndüğünü söyleyemem) bir şeyler söylemeye çalıştım. Tasavvuf dedim, Allah aşkından sözettim. Ama doğrusu söylediklerim beni dahi tatmin etmedi. Sonrasında merak ettim ve araştırdım. Konunun uzmanlarıyla görüştüm, ilgili ayetleri ve hadisleri inceledim. Gördüm ki, o arkadaşım yanılıyor. İslam ne sevgiye karşı çıkıyor, ne de sevgiliye. Tasavvufta olduğu gibi sadece Allah aşkının değil, karşı cinsler arasındaki aşkın da kutsallığı vurgulanıyor. Hatta âşık olup da iffet ve namuslarını koruyanlar için İslam’daki en yüksek mertebe vaad ediliyor. Keşfu’l Hafâ’da yer alan bir Hadis—i Şerif’te deniyor ki; “Kim âşık olur da iffetini korur, halini gizler ve bu yüzden ölürse şehid olarak vefat eder”. İslam’da şehitlikten daha yüksek bir mertebe olmadığı dikkate alınırsa İslam’ın aşka ve âşıklara bakışının nasıl olduğu ortaya çıkıyor.

Aşk yok, muhabbet var

Kur’an—ı Kerim’de aşk sözcüğü yer almıyor. Sevgiyle ilgili ayetlerde daha çok hub, meveddet ve muhabbet kelimeleri kullanılıyor. Ancak kelime olarak olmasa bile anlam olarak Kur’an—ı Kerim’de aşk pek çok yerde geçiyor; “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler” (Bakara, 2/165). İslam alimleri de aşkı aşırı sevgi olarak tanımlamışlar. Zeliha’nın Hz. Yusuf’a duyduğu sevgi de (Yusuf Suresi, 12/30) aşkın tanımına uyuyor. Kur’an—ı Kerim’de bu sureye Ahsenül—Kasas (Hikayelerin en güzeli) denilmiş. Hz. Yusuf ile Züleyha’nın aşk macerası daha sonraki şairler için de esin kaynağı olmuş ve bu hikaye çerçevesinde mesneviler kaleme alınmış.

Muhabbet ise; “Maddi veya manevi haz veren bir şeye duyulan meyil, bir nesneye ya da şahsa ilgi göstermeye iten duygu” olarak tanımlanmış. Ancak kimi alimler buna da karşı çıkmış ve muhabbetin insani bir duygu olarak tanımının yapılmasının imkansız olduğunu söylemişler. İşte tanımlanamayan muhabbetin ileri boyutuna aşk denmiş. İkisi arasında nasıl bir sınır olduğu ise belirlenememiş. Zaten bu yüzden de İslam tarihinde aşk yerine muhabbet, muhabbet yerine de aşk terimleri kullanılmış.

Kur’an’daki bir çok ayette, Peygamber Efendimizin “Habibullah (Allah’ın sevgilisi) olarak anılması da İslam’ın aşka verdiği önemi göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek. Sûfilere göre Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre âlem aşktan yaratıldığı için her zerrede aşkın izini görmek mümkün.

Aşkla ilgili İslam tarihinde söylenmiş o kadar çok söz var ki, bunların hepsini yazmaya kalksak biz yazmaktan, siz de okumaktan bıkarsınız. Zaten bizim de İslam’ın aşk terminolojisinin tarihsel gelişimini izlemek gibi bir düşüncemiz yok. Kesin olan bir şey var: İslam ne aşka, ne de âşıklara kapıyı kapatmış. Aksine yaratıcısının aşk üzerine kurdum dediği tabiatta aşkın yaşatılmasını istemiş. Başlangıçta İslam alimleri aşk sözcüğünü kullanmaktan çekinse bile, İslam’ın ikinci yüzyılından itibaren aşk gerek kelime, gerekse anlam olarak İslamî terminolojideki yerini almış. Aşkın çeşitleri üzerine kafa yorulmuş. Aşkı kimileri iki alt başlıkta, kimileri ise beş alt başlıkta incelemiş. Aşk konusunda yazılan tasavvufi eserlerin en genişi olan Ahbarü’l Aşıkîn kitabının yazarı Ruzbihan—ı Bakli, aşkı; behimi (hayvani), tabii, ruhani, akli ve ilahi olarak beşe ayırmış.

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslam Ansiklopedisi’nin aşk ile ilgili maddesinde Bakli’nin beşe ayırdığı aşk ile ilgili şunları yazmış: Behimi aşk ayyaş, günahkar ve aşağılık kimselerin tanıdıkları nefs—i emmarenin eseri olup aslında heva ve hevesten ibaret olan aşktır; şehveti ve nefsi arzuları tatmin etmeyi hedef alır. Makul ve meşru çerçevede olmayan behimi aşk kötü ve günahtır. Tabii aşk, unsurlardaki letafetten hasıl olan maddi ve cismani bir aşk olup aklın ve ilmin hakimiyetinde olmazsa kötüdür. Ruhani aşk seçkinlerde bulunan maddi ve manevi güzelliklere karşı duyulan aşktır. Böyle bir aşka tutulan kimse kendisini şehvetten korursa bu aşk onu arifler derecesine ulaştırabilir. Akli aşk ise melekût aleminde tecelli eden güzellikleri temaşadan hasıl olur. İlahi aşka buradan geçilir. İlahi aşk aşkların en yücesidir.

Bakli, aşkı beşe ayırmış olmasına rağmen İslami literatürde hakim olan düşünce aşkın iki çeşidi olduğu yönünde. Bunlardan birincisi ilahi aşk, ikincisi ise beşeri aşk. Yaygın görüşe göre aslolan ilahi aşktır. Beşeri aşk ise daha çok bir araçtır. Tasavvufçular, beşeri aşkı ilahi aşka götüren bir vasıta olarak görürler. Aşk üzerine yaratılan bu dünyada amaç yaratanı sevmektir. Yaratanın âşık olduğuna âşık olmaktır. Yine tasavvufta Peygamberimizin Allah’a âşık olduğu gibi, Allah’ın da resulüne aşık olduğu düşüncesi yaygın olduğu için, insanların beşeri aşklar yerine ilahi aşka yönelmeleri tavsiye edilmiş.

Mutasavvıfların aşka bu kadar önem vermelerinin nedeni akılla Allah’a ulaşmanın mümkün olamayacağını savunmalarıydı. Onlara göre Allah’a varmak ancak aşkla mümkün olabilirdi. Mevlânâ da aklın dünyevi işlerdeki fonksiyonunun öbür dünya ile ilgili durumlarda yeterli olmadığını söylemiş. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlilerinden Prof. Dr. Mustafa Kara’ya göre insani aşk güzel ama asli hedef değil; “Hedef, bu temeller üzerinde yükselecek abide ile birlikte ballar balını aramaktır. Hedef, bu insani aşkın sağladığı gönül devleti ile kalb dünyamızın imkanlarını genişletmek ve geliştirmektir. Hedef, tam kapasite ile çalışan bir gönülle gönüller sultanına doğru kanatlanıp uçmaktır. Esas yiğitlik, insani aşkı ilahi aşka dönüştürebilmektir.”

İnsanlar birbirine âşık olabilir

Prof. Dr. Kara esas yiğitliğin insani aşkı ilahi âşka dönüştürmek olduğunu söylerken, önemli bir gerçeğe daha dikkat çekiyor. Evet insani aşk vardır ve önemlidir. Yine Kara’nın söyledikleri yıllardır devam eden bir tartışmadan ipuçları veriyor. İslam alimleri beşeri aşk ile ilahi aşk arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği hususunda hiç bir zaman tam bir mutabakat içinde olmamışlar. Ağırlıklı görüş beşeri aşkın bir araç olduğu yönünde iken, önemli sayıda din bilgini de bütün beşeri aşkların ilahi aşka gitmesi gerekmediğini, beşeri aşkın da başlı başına bir olgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemişler. Prof. Dr. Süleyman Uludağ da beşeri aşkın sadece bir araç olmadığını düşünenlerden; “Pek çok aşk hikayesi vardır ki, ilahi aşka ulaşmadan noktalanmıştır. Tabii ki beşeri aşktan ilahi aşka geçişlerin yaşandığı aşklar da olmuştur. Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’unda anlatılan aşk böyledir. Mutasavvıflara göre aslolan ilahi aşktır. Ama ilahi aşka yabancı olanların beşeri aşkı yaşamaları, aşkı yaşamamalarından daha iyidir. Zira beşeri aşkı yaşayanlar ilahi aşk alanında daha kolay mesafe kaydederler. Onun için mürit olmak maksadıyla dergaha gelen tâlibe şeyhin ilk sorusu; ‘Hiç âşık oldun mu’ olur. Talibin cevabı hayır olursa bu defa şeyh ona der ki; “Var, git âşık ol da öyle gel’.” Muhiddin—i Arabi ise aşkı tabii, ruhi ve ilahi olarak üçe ayırmış ve şöyle demiştir; “Mecazi aşk, hakiki aşka giden yolda bir deneyiş, belki bir duraktır. Hakiki aşka erişmek için mecazi aşk şart değildir. Ama olursa da kötü karşılanmaz.”

Âşıktır, hoşgörü ister

Kur’an—ı Kerim’de beşeri aşka tamamiyle insani ve doğal bir olay olarak bakılmış, dini ve ahlaki kuralların ihlal edilmediği aşk kötülenmemiş, aksine tutkun ve sevdalı oldukları halde iffet ve namuslarını koruma başarısını gösterenler takdir edilip örnek kişiler olarak gösterilmiş. Beşeri aşka tamamen insani ölçülerle yaklaşıldığı için de âşık olmak, sevdalanmak, birine vurulmak insanın iradesi dışında gelişen bir duygu olarak kabul edilmiş. Bu yüzden âşıklara mecnun ya da divane denilmiş. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Ebu Davut’un naklettiği bir hadisinde “Senin bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır eder” diyerek, aşıkın içinde bulunduğu ruh halini anlatmış. Yine Kur’an—ı Kerim’de yer alan bir ayette (Âl—i İmran 14); “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir” denilerek kadınlara ilgi duymanın, onları sevmenin hiçbir sakıncası olmadığı anlatılmış. Bir başka hadiste (Nesai— İşretünnisa) “Kadınlardan sonra Allah resulüne en sevgili olan şey atlardır” buyrulmuş. Yine Nesai İşretünnisa’da yer alan bir hadise göre Peygamber Efendimiz, “Dünyada bana kadın ve güzel koku sevdirildi. Asıl gözümün aydınlığı ise namazdır” diyerek, karşı cinse olan duygunun, ne kadar insani olduğunu göstermiş.

Beşeri aşka karşı çıkanların dahi reddedemedikleri şey, hiçbir yerde bu aşkın yasak olduğuna dair bir hükmün bulunmaması. Ancak tabii ki kastettiğimiz aşk meşru zemin içinde yaşanacak. Cinsellikten arındırılmış, tamamen hissi duygularla yaşanan aşktan sözediyoruz. Birincisi Bakli’nin dediği gibi hayvani aşka giriyor ki, bu kesinlikle yasak. Cinsellikten arındırılmış bir aşka ise din şehitlik mertebesini dahi açık bırakıyor.

Aşkın edebiyatı

Aşkı keşfeden ve tartışan sadece İslam alimleri olmamış. Şairler ve yazarlar da aşk üzerine şiirler, denemeler yazmışlar. İslam edebiyatına baktığımız zaman, özellikle şiirin neredeyse tamamen aşk teması üzerine kurulmuş olduğunu görüyoruz. İslam edebiyatında aşkın zirveye çıkışı ise divan edebiyatı ile olmuş. Prof. Dr. İskender Pala divan edebiyatının baştan sona aşkın beyanıyla dolu olduğunu ve aşk konusunda söylenmemiş bir söz bırakılmadığını söylerken klasik edebiyatımızın aşka verdiği önemi anlatıyor. Pala’ya göre divan edebiyatında her türlü aşk vardı. Tabii aşktan ilahi aşka, mecazi aşktan ruhani aşka, platonik aşktan bedensel aşka bütün aşklar anlatılmış. Her aşk kendi şairini çıkarmış.

Platonik aşk Fuzuli ile zirveye çıkmış. Fuzuli’ye göre vuslata erişmeyen aşk en güzel aşktı. O, aşkında istiğna sahibiydi ve sevgiliye yük olmak istemezdi. Bu nedenle de sevgiliden ne iyilik, ne iltifat beklerdi. Almadan vermek, kazanmadan kaybetmek taraftarıydı. Kaleme aldığı Leyla ile Mecnun mesnevisinde de ilahi aşka giden yolu göstermiş. Fuzuli’nin şu itirafı Divan şairlerinin platonik aşk konusundaki genel düşüncesini göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek; “İlim tahsil ederek yüksek mevki elde etmek, ancak olmayan bir hayal imiş. Âlemde her ne varsa aşk imiş; ilim, sadece kuru laftan ibaretmiş.

Tasavvufi aşkın temsilcisi ise Şeyh Galib. Şeyh Galib, tasavvufi aşka dair başlıbaşına bir şaheser olan eseri, Hüsn—ü Aşk’ı yazmış. İlk bakışta beşeri bir aşkın hikayesi olarak kabul edilebilecek bir mahiyet gösteren bu mesnevi, aslında Hüsün ve Aşk’ın sufiyane güzellik terakkilerini anlatan tasavvufi bir aşk hikayesi olarak karşımıza çıkıyor.

Ve beşeri aşk. Divan edebiyatında beşeri aşkı en çok Nedim konu etmiş. Nedim Fuzuli’nin aksine beşeri aşkın üzüntü ve elemleri yerine neşe ve sürurunu terennüm etmiş. Hicran, üzüntü ve elem, Fuzuli’nin hislerini ulvileştirerek beşeri aşkın üzerine çıkarırken; aşkın zevkini ve neşesini bizzat tatmak ve yaşamak isteyen Nedim, beşeri zevkler peşinde koşan bir âşık olmuştur. Nedim’in şiirlerinde ayrılık, hasret çekmek yoktur. O sevgiliden ayrı kalmayı asla istemez, sevgisiz kalmaya tahammül edemezdi.

Aşkı keşfetmedik, zaten vardı

İslam aşkı yasaklamamış derken, Amerika’yı yeniden keşetmedik. Zaten varolan bir gerçeği, yeniden hatırlatmak babında kaleme almaya çalıştığımız ve herkesin uzman olduğu bu konuda elbetteki pek çok hata yapmışızdır. Başta dediğim gibi hasbelkader eleştirilerin muhatabı ben olmuştum ve yine hasbelkader, İslamdaki insani aşkı yazmak bana düştü. İşin özü şu. Evet 14 Şubat Sevgililer Günü’nü başta söylediğim eleştiriye muhatap olanlar kutlamadı. Tüketim toplumunun daha çok para kazanmak adına popüler yaptığı günlere sıkıştırılan sevginin, sevgilinin onlara göre bir anlamı yok. Aslolan gerçek sevgi. Gerçek aşk. Zamana sığdırılan, sembolleştirilen değil, hayatın içinde olan ve günlük yaşantımızın değil, bütün ömrümüzün besin kaynağı olan aşk. Hem ilahi aşk, hem de beşeri aşk. İkisi de makbul. Yeter ki, aşk olsun…

NOKTA. Diyorlar ki, İslam nire, aşk nire.

İKİ NOKTA. Cevap İslam alimlerinden geliyor; “İslam’da ilahi aşk da vardır beşeri aşk da. Amaç ilahi aşka ulaşmaktır. Ancak bütün beşeri aşkların da ilahi aşkla neticelenmesi gerekmiyor.”

ÜÇ NOKTA… Ben de diyorum ki, “Aşk İslamın içinde.”

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=14747
———————————————————-

CİNSEL EĞİTİM NASIL OLMALI, İbrahim Erbıyık

KADIN VE ERKEK… “Her birinin kendisine has cinsel özellikleri vardır. Ergenlik çağı ile birlikte zirveye çıkan cinsel ihtiyaçlar, cinsel problemler, evlilik ve aile, evlilikte cinsel hayatın tatminkâr olması için uyulması gereken kurallar, hamilelik ve doğum, çocuğun bedensel ve ruhsal sağlığı, müstehcenlik ve muzır neşriyat, toplumda kadın erkek ilişkileri…”

Bütün bunlar insan cinsî hayatının ana başlıklarıdır.

Cinsel konuların akıl almaz istismarlara konu yapıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

Bir tarafta cinsel hayat ayıplarla örtülü bir tabu olarak görülüyor… Öbür yanda, bütün mahremiyet sınırlarına meydan okuyan bir teşhircilik furyası yürütülüyor… Bu tezat tablosundan ortaya çıkan sonuç: cinsel hayatta tam bir anarşi hüküm sürüyor. O halde, dinî kaynaklara ve çağdaş ilimlere dayanarak yapılacak bir cinsel eğitim ihtiyacı ihmale gelmeyecek kadar âcil olmaktadır.

Cinsî konuların insan hayatındaki yeri nedir? Cinsel hayat hakkında bilmemiz gerekenler nelerdir? Medyanın olumsuz bombardımanından nasıl kurtulacağız? Doğru olan nedir? Neler yanlıştır? Sevap, ayıp, günah kavramları en doğru şekilde nasıl anlaşılacaktır?..

Cinsellik hayatımızın bir parçasıdır. Yüce Kitabımızda da şöyle buyrulmuyor mu? İnsanlar iki ayrı cins olarak, “erkek ve dişiden” yaratılmıştır. Bir çok ayette eşler arasındaki münasebetlerin biyolojik ve psikolojik boyutlarına işaret edilmiştir.

Yaradılışımıza yerleştirilen çok önemli bazı temel ihtiyaçlar vardır: Beslenme, barınma,uyku ve cinsellik gibi…

”Şehvet” olarak adlandırılan cinsî arzu (libido, cinsel haz) kadınla erkek arasında yaratılan birbirine yakın ve beraber olma ihtiyacının biyolojik temellerinden biridir.

Rum suresinin 21. ayetini dinleyelim: “Yine O’nun delillerindendir ki, size kendi cinsinizden, kendilerine meyil ve ülfet edeceğiniz eşler yarattı. Aranızda merhamet ve sevgi koydu. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için, ibret alınacak çok deliller vardır.”

Bediüzzaman, İşârât-ül İ’caz adlı eserinde, nefis bir duygusal yorum yapıyor:

“İnsanoğlunun en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut olmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezzetlerde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte hayrete düşen veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki, kısm-ı sani ile tabir edilen kadın kalbidir.”

Her bir hücrenin mikrokozmik seviyede, elektronlarına kadar, en ince bir plan dahilinde her türlü ihtiyacını mükemmelen karşılayan Vücut Sarayının Sahibi insanoğlunun bütün ihtiyaçlarını da belli nizamlara bağlı kılarak karşılamıştır. Dinimizin bize kazandırdığı iki temel ölçü olan helâl ve haram kıstaslarına göre kurulan bu nizam, insanın her bakımdan huzurlu olmasının şartlarını sunmaktadır.

Madem insanlarda cinsî ihtiyaçlar, arzular yaratılmıştır. Kadın erkeğe, erkek de kadına eğilimli kılınmıştır. O halde aile hayatı ortamında bu duyguların meşru bir şekilde karşılanması, sağlıklı ve vazgeçilmez bir husustur.

Dinimizde evliliğe büyük önem verilmiş, cinsel hayatı düzenleyen emir ve yasakların büyük çoğunluğu da bu temel ölçüye göre belirlenmiştir.

Zinanın, homoseksüelliğin, evlilik içinde cinsel hayattan çekilmenin, kısırlaşmanın, şehvetle bakmanın vs… yasaklanması, cinsî duyguların meşru yoldan, evlilik hayatı içerisinde tatminine dönük prensiplerden bazılarıdır.

Helâl ölçülerdeki cinsel yakınlaşma ibadet sınırları içerisinde değerlendiriliyor. Zira cinsel ihtiyaçlar kulluk bilinci içerisinde, emredilen prensipler doğrultusunda karşılanması huzur ve mutluluğun en önemli şartlarından biridir.

Cinsel hayattaki sapmaların insanları ne gibi tehlikelere maruz bırakabileceğine sanırım AIDS iyi bir örnektir.

Cinsel eğitim şart mı? İslam’ın emir ve yasaklarını öğrenmek, büluğ çağından itibaren aklı başında olan her Müslüman’a farz ve şart değil midir? Elbetteki bir kısım ibadetlerin sıhhati, bu bilgilerin bilinip yaşanmasına bağlıdır. Gusül abdestinin hangi hallerde zorunlu olduğunu kavramadan ibadet hayatı sağlık kazanabilir mi? Öyleyse cinsel bilgiler de doğru kaynaklardan öğrenilmelidir.

Çocuklar cinsel farklılıklarını daha iki, üç yaşından itibaren sezmeye başlarlar. Bildiğimiz anlamdaki cinsel “bilinç” ise ancak büluğ çağı ile birlikte yerleşmeye başlar.

Aslında cinsel terbiye ve eğitim doğumla başlamalıdır. Kılık kıyafetten davranışlara, oyun ve oyuncaklara kadar pekçok hususta kız ve erkek çocukları farklı yetiştirilmelidir. Hz. Hasan’ın doğumunda sarıldığı sarı giysiyi Efendimiz beyaz bir giyecekle değiştirmiş, renk ayrımının önemine dikkat çekmiştir.

Cinsel terbiye çocukların büyüyüp gelişmesine göre yoğunlaşan bir seyir takip eder. Kızların anneleri, erkeklerin babalarınca eğitilmeye başlamaları en uygun olanıdır.

Eğitimin amacı çocuğun cinsine has davranışları normal ve sağlıklı şekliyle kazanmasıdır. Çocuktaki normal gelişme seyri dikkatle izlenmeli, sorularına kaçamaklar, ve yanlış sapkın yorumlar yerine, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Azarlamak, baştan savmak zarar vericidir.

İbadetle ilgili cinsel bilgilerin verilmesinde geç kalınmamalıdır. Namaz ve orucun gerekleri öğretilirken bu bilgiler verilebilir. 6-7 yaş civarı uygundur. 7 yaşında, en geç 10 yaşında çocukların yatakları, odaları ayrılmalıdır.

En hassas dönem büluğ çağı: Bedenlerdeki farklılaşma ve duygu dünyalarındaki değişmeler, ana, babaların onlarla ciddi bir şekilde konuşmalarını, yol göstermelerini gerektirir. Artık çocukluktan çıktıkları, yetişkin birer genç kız veya delikanlı oldukları, bedensel ve ruhsal gelişmelerin onlara yüklediği sorumlulukların gereği anlatılmalıdır. Karşı cinsle ilişkilerin düzenlenmesi, cinsel hayatlarında nelere, nasıl dikkat edip, yasaklardan kaçmaları benimsetilmelidir. İnce ayrıntılara girmek yersizdir. Ancak evlilik hayatına ait meşru bilgilerin sapık, yanlış, kulaktan dolma, art niyetle piyasaya sürülmüş tehlikeli, zararlı “cinsel eğitim” yayınlarıyla karşılanmasının önüne geçilmelidir.

Hadislerde belirtilen, meşru ölçüler içindeki cinsel hayat, Allah’a kulluğun bir yoludur. Sünnete uygun yaşayanın her konuda olduğu gibi cinsel konularda da başı ağrımaz.

Aile ortamında ananın kızına, babanın oğluna samimi bir havada doğru bilgileri sunması niçin ayıp olsun ki?.. Allah hakkı öğrenmede haya etmemizi emretmiyor ki..

Dengeli ve istikametli bir cinsel hayat huzurun, mutluluğun yollarından biridir.

Utanma duygusundan arındırılmış bir hayat anlayışının her fırsatta yaygınlaştırılmaya çalışıldığı, cinsî enerjiyi çizgi dışına kaydırma gayretlerinin olumsuz atmosferinde, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak için geç kalmış sayılmayız. Böylece dünyayı cennete çevirecek huzur ve saadetli aile ortamı yüzümüzde güller açtırır.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=191
———————————————————

Cinselliğin eğitimi nasıl olmalı?

|Ayşe Böhürler – Aksiyon – Sayı: 27 – 10.06.1995

Okullarda cinsel eğitime yer verilmesi, neredeyse topluma dayatılan konulardan biri haline geldi.
Konu bazı basın-yayın organlarında sıkça tartışılırken, görüşlerine başvurulan uzmanlarca anne-babalar ve gençler ‘0kullarda cinsel eğitim zorunlu olmalı’ fikrinde birleşiyorlar. Yada sadece bu görüşe sahip olanlara medyada yer verilerek sanki toplumun tümünün ittifak ettiği bir noktaymış gibi sunuluyor.

Tartışmalar, Milli Eğitim Bakanlİğı’nın genelgesinde yer alan bekaret kontrolü maddesiyle başladı. Alibeyköy Endüstri Meslek Lisesi’ndeki olayla devam etti. Bu okulda Mavi Haliç Lions Kulübü’nün düzenlediği sağlık taramasında “AİDS”le mücadele için hayırsever kişilerin öğrencilere prezervatif dağıtması tartışmalara yol açtı.
Bunun doğal olduğunu savunanlar yanında, böyle bir şeyin yanlış sonuçlara neden olabileceğini söyleyenler de oldu. Öğrencilerin bir bölümü bunu çok doğal
karşıladı. Tempo dergisinin yaptığı bir araştırmada yalnızca bir öğrenci, bu olaydan sonra erkeklerin kızlara daha çok sataştıklarını ifade etti. Velilerin tepkisi üzerine Eyüp Nizam-ı Alem Ocakları savcılığa suç duyurusunda bulunarak okul müdürü ve konferansı veren kişiler aleyhinde dava açtı.
Mavi Haliç Lions Kulübü’nün ifadesine göre; Türkiye’de 13 bin Lions, köylerde çeşitli kuruluşlarda ve okullarda bu tür çalışmalar yapıyor.

CINSELLIK AHLAKSıZlıK MI?
Geçtiğimiz haftalarda da Yeni Yüzyıl gazetesinde IMV Sosyal Araştırmalar Merkezi tarafından yapılan ‘Türkiye’nin Cinsellik Raporu’ yayınlandı. Raporda yer alan sonuçlara göre, Türk toplumunun yarıya yakın bir bölümü (ki bu oran yüzde 44’ü buluyor), toplumumuzdaki cinsellikle ilgili gelişmeleri olumsuz buluyor ve ahlaksızlık boyutlarına vardığını düşünüyor. Her 5 kişiden biri cinsellik alanında özgürleşmeyi doğru bir gelişme olarak değerlendiriyor. Açık filmlerin sansür edilmesini ise toplumun üçte ikiye varan çoğunluğu istiyor. Rapor’a göre anne-babalar ve gençlerin birleştikleri tek nokta; okullarda cinsel eğitime yer verilmesi gerektiği.
Okullarda cinsel eğitim konusu tartışılırken Türk toplumu için bu konuda öngörülen sakıncaları gazeteci Gülay Göktürk ‘pire için yorgan yakmak’ olarak değerlendiriyor. ‘Cinsel eğitimin ne kadar gerekli olduğu’ tartışılırken ‘cinsel eğitimin ne olması gerektiği’ ise konuşulmuyor bile. Konunun uzmanı olarak sunulan kişilerin Batı’daki literatürlerden, çalışmalardan, değerlendirmelerden haberleri ise hiç yok. Cinsel özgürlüğü savunup sözde tabulara karşı çıkanlar, Batı toplumunun geçirdiği ahlaki çöküntüyü göz ardıederek, başlarını kuma sokmayı tercih ediyorlar, devekuşu misali..
Okullarda cinsel eğitim, Batı ülkelerinde yıllardır uygulanıyor. Buna rağmen bu eğitimin nasıl olması gerektiği konusundaki tartışmalar hala sürüyor. Bu tartışmaların bizde yapılanlardan tek farkı; tartışan kişilerin konunun gerçek uzmanları olması. Cinsel eğitim uzmanı olarak tanımlanmak; psikoloji, jinekoloji, pedagoji konularını birlikte değerlendirebilmeyi, aynı zamanda bunlardan birinde uzman olmayı gerektiriyor. Hazırlanan programlar bu üç verinin ışığında düzenleniyor. Değerlendirmeler ise ahlak kuralları, toplum bilimi, ekonomi gibi pek çok alan gözönünde bulundurularak yapılıyor.
Dünyada cinsel eğitim programlarına okullarında yer veren ilk ülke, dağılan Sovyetler Birliği olmuş. Okullarda 19lTdeki komünist ihtilaliyle başlanan uygulamadan 1948’de vazgeçilmiş. Bunun nedeni, Sovyet Eğitim Bülteni’nde şöyle açıklanıyor: ‘Halk programda tanımlanan özgürlüğü yanlış anlamış ve düzensizce ardısıra eş edinerek cinsel yaşamın yürütülebileceği hükmüne varmıştır. Böyle uygulamalar düzenli ilişkilerde insanı layık olmadığı bir gevşekliğe götürmekte, kişilik sürtüşmeleri ile yetim çocuklar meydana getiren aile dağılışına ve mutsuzluğa neden olmaktadır.’ Bültende ayrıca, bu programdan ahlaki çöküşe neden olduğu gerekçesiyle vazgeçildiği görüşüne yer veriliyor.
İsveç ve Danimarka da bu konuda başı çeken ülkelerden. Parlemento kararı ile her türlü cinsel özgürlüğün serbest olması bu ülkelerde cinsel sapıklıkları, cinsel sömürüyü azaltmak bir yana, daha da artırmış. 1955’den itibaren okullarda uygulamaya konulan İsveç’te, program hedeflenen noktalara ulaşamamış. İsveçli uzmanlar, yıllardır yürürlükte olan programa rağmen İsveç’te evlilik dışı doğumlar ve zührevi hastalıklarda artış olduğunu söylüyorlar. Bu uygulama İsveçliler’e mutlu aileler kurma sonucunu getirememiş. Fiziksel özürlülere ait okulda yürütülen bir araştırma, varılan noktayı göstermesi bakımından hayli ilginç: “Özürlülere ait bir yatılı okulda her yıl iki veya üç gebelik olayı meydana geliyordu. Bir cinsel bilgi kursunun açılmasına karar verildi. Kurs büyük ilgi gördü. Kurstan sonraki yıl üç değil, on kız hamile kaldı. Çocuklar açık fikirli yaklaşımlardan, büyükler herşeye izin veriyor izlenimi ediniyorlardı. ”

CiNSEL EĞiTlM NEDIR?
Cinsel eğitim programlarının uygulandığı ü1kelerde amaçlara ulaşılamamış. Bozulan toplumsal değerler, aile içi ilişkileri yıpratarak mutlu ailelerin yerini, isteklerini tatmin peşinde koşan bireylere bırakmış. Toplumda cinsellikle ilgili çoğul ilişki alışkanlığı yaygınIaşarak, aile yapısı ve kavramını bozan sonuçlara neden olmuş. Değerlerin hiçe sayılıp ikinci bir eşe saygı duyulmaksızın girişilen ilişkiler, fuhşu artıran bir tablo ortaya koymuş. Fuhuşun sektör haline gelerek gitgide büyümesi, bu bataklığa düşen kadınların sayısındaki artış, konunun sömürüye açık olduğunun bir başka göstergesi.
Kim ne derse desin, cinselilk sadece bireyi değil tüm toplumu ilgilendiriyor. Bu nedenle ‘temeli namus olmalıdır’ diyen Batılı uzmanların görüşlerine katılmamak mümkün değiL. Bu ülkelerinde yıllardır yaşanan deneyimler sonucu cinsel eğitim için şu ilkeler tesbit edilmiş:
*Cinsel eğitimde vurgu, sorumluluk üstüne olmalı, .
*Basitce cinsel duyguların tatmini şeklinde olmamalı,
*Namus kavramının önemi üzerinde durulmalı,
*Kendimiz ve diğer kişileri düşünme bilinci verilmeli,
*Özgürlük ile özgürlüğün kötüye kullanılması arasındaki fark anlatılmalı,
*Kendini kontrol edebilme ve sabır öğretilmeli. .

Psikiyatrist Doktor Musa Tosun:
Problemin kaynağı yanlış eğitim
İnsan hayatındaki önemine rağmen cinselliğin ağızda sakız gibi uluorta konuşulması yanlış.
Medya ticari amaçlarla insanları bu konuya çekiyor. İnsanlara cinsel eğitim gerekmez. Ancak problemleri olan insanlar için bu zorunludur. Problemlerin çoğunluğu eğitimsizlikten değil, yanlış eğitimden kaynaklanıyor. Yanlış eğitim vermezsek yani insanların cinsel davranışını bozmazsak, insanların biyolojik, psikolojik programı zaten insanı normal cinsel davranışa yönlendirir. Biyolojik, anatomik ve fizyolojik bilgiler çocuklara verilmeli ancak cinselliğin bu olmadığı anlatılmalı.
Verilecek yalan yanlış bilgiler çocukların normalitesini bozar. Çocuklarda bir cinsel uyanıklık dönemi vardır. Bunun ardından gelen latent dönemi buluğa kadar devam eder. Bu programı bozmamak lazım. Özellikle buluğdan önce çocuklar daki latent döneminde, başka ilgilere yönelmiş ruhsal yapıyı cinsel yöne çekmek, normal gelişimi engeller. Kimlik krizi asla bir hastalık değildir. Her insanın geçtiği bir dönemdir. O dönemde çocuklara doğru bilgileri vermek gerekir. Cinsellik hakkındaki düşüncelerini (estore etmek, yanlışlara bulaşmışsa doğruyu anlatmak o zaman anlamlıdır.
Bunlara dikkat etmeden konuşan insanların, salt bilimsel endişelerle konuştuğunu sanmıyorum. İdeolojik amaçları var. Bunun için de insanları korkutuyorlar ‘eğitim olmazsa şöyle olur böyle olur’ diye. Buluğ çağından sonra çocuğun ilgisini saptırmamaya dikkat ederek, patolojik cinsel davranışları cazip şekilde duyurmamaya çalışarak, onlara ilmihal bilgileriyle birlikte biyolojik bilgilerin anlatılmasmdan yanayım. Ama cinsel fonksiyon bozukluğu olan varsa onun şahsına özel cinsel eğitim uygulanabilir.

Dr. Gülsen Ataseven
Eğitim ailede başlamalıdır
Son yıllarda devamlı gündemde tutulmak istenen cin. sellik konusunda dikkatimi çe”en taraf; uzmanlar ve eğitimcilerden çok, belli görüşe sahip çevrelerin devamlı ahkam kesmesidir. Yalnızca seksolojik bilgilere indirgenmiş bir eğitimin, kız ve erkek çocuklarımıza okul
larda birlikte verilmesi gerektiğini, çağdaş dünyada bu şekilde uygulandığını empoze etmek istemektedirler.
60’lı yıllarda bütün değer yargılarının alt üst olduğu “Cinsel Devrim” hareketinden günümüze kadar Batılı ülkeler cinselliğin ve öğretirnin her çeşidini denediler ve yeterli tecrübe birikimine sahip oldular. Son yıllarda eğitimci, psikolog, sosyolog, doktorlar kanalı ile ve yayın organlarının desteği ile aldıkları korkunç sonuçları, çıkardıkları dersleri anlatıyor, “h ata” ettiklerini haykırıyorlar. Ne yazık ki gerek kendi ülkeleri gerekse “takliıçi “lerine seslerini duyuramıyorlar.
Cinsel hastalıklarla yakın ilgisi dolayısıyla biz jinekologlara kitaplar, dergilerle ulaşıyor, yardım talep ediyorlar. Bu ilmİyazıla:rı anafikir olarak toparlarsak özeti şu:
I) Cinsel eğitim okullardan önce anne-babanın bu konuda eğitilmesi ile başlamalıdır. Aile içinde her iki cinsin karşılıklı sevgi saygı ortamı içindeki sadakati, dürüstlüğü çocuklar üzerinde ilk temel cinsel eğitimdir.
2) Konu ile ilgili diyalog anne kız, baba oğul arasında olmalıdır.
3) Cinsel eğitim yalnız (seksi) konu alan bir eğitim değildir. Her iki cinse mensup çocukların yaradılışıarına uygun bir biçimde yetiştirilmesi, eğitilmesidir. Üreme organları ve mahrem konular,bu eğitimde ufak bir bölümdür. Ana gaye; iı kız ve erkek çocukları geleceği mutlu anne ve babalar olarak hazırlamaktır.
4) Çocuklara aile içinde verilecek güzel i örnek, okuldaki eğitimle pekiştirilmelidir.
5) Genelolarak insanlararası ilişkide aranan evrensel ahlaki değerler (dürüstlük, namus, sabır, en az kendisi kadar karşısındakini düşünme, özellikle sorumluluk duygusu) gözardı edilerek verilen cinsel eğitim, bugünkü felaketin esas sebebidir.
Batılı toplumların deneme-yanılma metodu ile bulduklarını bizlerİslam ahlakı sayesinde yüzyıllardır yaşıyoruz. Bu nimeti idrak etmeli, hurafeler, yanlış gelenek ve göreneklerden arınmış bir bilgi ile konuya eğilmeliyiz.
Bu şartlardaki bir cinsel eğitimin hem aile, hem okullarda (Kız ve erkek çocuklara ayrı olmak şartı ile) verilmesi son derece lüzumludur.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20692
———————————————-

Cinselliği internet değil aile öğretmeli

Www.aile.org.tr

Çocuğun doğduğu andan itibaren bir birey ve kişi olduğunu belirten Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Uzmanı Dr. Ayten Erdoğan, çocuklara cinsellikle ilgili ilk bilgilerin aileleri tarafından verilmesi gerektiğini söylüyor.

Erdoğan, “Karşı cins gibi olmaya yönelmenin genetik bir şey mi olduğu, yoksa başka faktörlerle mi geliştiği hep tartışılıyor. Ama bu yönelimin gelişmesinde tabii ki ailenin tutum ve davranışlarının da etkisi oluyor.” diyor.

Beden ve ruh sağlığı sağlam nesillerin yetişmesinde en büyük görev şüphesiz ki ailelere düşüyor. Peki, çocukların sağlam bir kişilik yapısına kavuşmasında aileler yeterince bilgili mi? Buna “evet” demek çok zor. En büyük hatalar hangi konularda yapılıyor? Bu soruyu Memorial Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayten Erdoğan’a yönelttik. İçeriği tamamen uzman doktorlarca hazırlanan ve ailelerle internet üzerinden aktif iletişim kurulan http://www.aile.org.tr adlı web portalını yöneten Erdoğan, sorumluluk ve güven duygusunun kazanılmasından, cinsel kimliğe kadar merak edilen pek çok konuya açıklık getirdi.

-Çocuk, anne baba için ne zamandan itibaren bir birey ya da kişidir?

Çocuk, doğduğu andan itibaren bir birey ve kişidir. Yapısı ve huyu zaten genetik olarak belirlenmiştir. Çevre ve yetiştirilme faktörlerinin etkisiyle gelişip değişerek büyür. Ergenlik çağının bitimine kadar bütün sorumluluğunu üstlenecek ve kendi kararlarını verecek olgunluğa erişmez. 16-25 yaşları arası olan ergenlik çağı, ülkeden ülkeye, aileden aileye değişir. Türkiye gibi anne-çocuk ilişkisinin çok bağımlı olduğu ülkelerde uzun sürebilir. Hatta 30’a bile çıkabilir. Çocuk, ergenlik çağının bitiminden itibaren tamamen kendi kendine karar verebilir.

-Çocuğun kişilik yapısının gelişmesinde anne babalar özellikle hangi yaş dönemlerinde daha dikkatli olmalı?

İlk önemli yaş dönemi iki yaşın sonu. İlk bağımsızlaşma ve bireyleşme dönemi. Anneden, babadan ayrı yürüyerek, kendi kendine yiyerek, uzaklaşıp istediğini keşfederek bağımsızlaşıyor çocuk. Ondan sonraki dönüm noktası, gerçeği değerlendirme yetisinin geliştiği yaş olan okula başlama yılıdır. Ondan öncesi çocuklarda gerçek ile hayal arasındaki çizgiler bulanıktır. Gerçek nedir, ne değildir, hayal hangisidir, doğru nedir, taklit nedir, bunlar 6 yaşlarında oluşur. Sonraki önemli dönem ergenlik.

-Cinsel bilgilenmede, kimlik kazanılmasında ve sapmalara karşı önlem almada aileye neler düşüyor?

Cinsellik, doğumdan ölüme kadar olan bir özellik. Ergenlik öncesindeki cinsellik çok farklı. Ergenliğin başlamasıyla gerçek erişkin cinselliğine bir adım atılıyor. Hormonların da etkisiyle büyük bir merak oluşuyor. Aileler ilkin, çocukların meraklarını gidermek için sağlıklı yerlerden bilgi almalarını sağlamalılar. Bu bilgiler verilmezse, çocuklar bunu bir yerlerden buluyor. En sağlıksızı internet sitelerine girip öğrenmeleri. Veya en çok bilgi öğrenilen kaynak arkadaşlar. Kulaktan dolma bilgiler. Halbuki cinsellikle ilgili ilk bilgilerin, aile tarafından verilmiş olması gerekiyor. Denemeyeceği düşünülse bile risklere karşı çocuğun uyarılması da şart. Ama bir yanlışa da düşülmemeli. İlerideki aile hayatında onu normal görebilmesi için çocuk, cinsellik ayıp, konuşulmaz, çirkin ve zararlı bir olgudur hissine de kapılmamalı.

-Çocuğa sağlıklı bir cinsel kimlik kazandırılmasının yolu nerelerden geçiyor?

Cinsel kimliğin oluşmasındaki faktörler bütün dünyada tartışılıyor. Karşı cins gibi olmaya yönelmenin doğuştan genetik bir şey mi olduğu, yoksa başka faktörlerle mi geliştiği hep tartışılıyor. Ama bu yönelimin gelişmesinde tabii ki ailenin tutum ve davranışlarının da etkisi oluyor. Örneğin hiç erkek çocuğu olmayan bir aile kız çocuğunu erkek çocuk gibi giydirebiliyor. Erkek gibi davrandığında seviniyor, ona erkek oyuncakları alıyor. Karşı cins gibi olmasını farkında olmadan destekliyor. Veya erkek çocuğun başına örtü bağlıyor. Normalde insanlar biseksüel doğar. Yani her iki tarafa da içgüdüsel eğilimi vardır. Normalde kendi cinsiyle uyumlu tarafı gelişir, diğer taraflar bastırılır. Ergenlik döneminde çocuğun cinsel kimliği normal gelişse de, geçici bir süre, meraktan kendi cinsine ilgi ortaya çıkabilir. Merak, bazen ilişki boyutlarına da gidebilir.

-Anormal cinsel kimlik gelişimi ya da cinsel sapmalar küçük yaşlarda belirti verir mi? Ailelerin bunları belirlemesi ve önlem alması mümkün mü?

Normalde toplum normlarına ve çocuğun yapısına göre erkek ve kız çocuklarının giyim ve benzeri konularda tercihleri farklıdır. Erkek, top ve arabayla; kız ise bebekle oynar. Bazen birbirlerinin oyuncağını merak etmeleri normaldir. Ama, bir erkek çocuğu sürekli kız oyuncaklarıyla oynuyor; annesinin süs eşyalarıyla ilgileniyor ve konuşması da bir kız gibi şekilleniyorsa ya da kız için tersi bir durum varsa dikkatli olunmalı. Allah’tan ana sınıfları var. Bu durumdaki çocukları öğretmenleri aileleri uyararak bize gönderiyor. Aileler hiç fark etmemiş olabiliyor çoğu zaman. Çok kısa bir süre önce ana sınıfından geldi bir çocuk. Hep ‘Sihirli Annem’ dizisini seyrediyormuş. Annesinin topuklu terliklerini giyiyormuş. Aslında aileler zamanında fark etseler muhtemelen önlemini alacaklar.

-Fark edilen bu durum tamamen engellenebiliyor mu?

Büyük bir çoğunluğunda yardımcı olunabiliyor. Yalnız ne kadar erken tespit edilirse yardım imkanı artıyor. Geç kalındıkça eğilim oturabiliyor. İlkokuldan önce tespit, tedbiri kolaylaştırıyor.

-Sağlam bir kişilik yapısının temelindeki diğer bir konu da güven duygusu…

Güven duygusu çocukta bütün hayat boyunca etkilidir. Çok küçük yaşlarda temeli atılır ve hayatı boyunca etkili olur. Güven duygusu anne ve babanın tutarlılığı ile çocukta özellikle 0-2 yaş arasında oluşur. Çocuklarda özgüven hem ailede, hem okulda desteklenmeli.

-Okul öncesi, okul çağı ve ergenlikteki arkadaş ilişkileri…

Doğumdan itibaren çocuğun yaşıtlarıyla ilişkisi her zaman desteklenmeli. Bu, çocuk için son derece geliştirici ve faydalı. Ergenlik döneminden önce pek sorun çıkmıyor. Asıl sorun ergenlik döneminde başlıyor. Bu dönemde ‘aman başına bir şey gelmesin düşüncesiyle’ çocuğun eve kapatılarak arkadaşlarıyla görüştürülmediğini gözlemliyoruz. Bu yanlış bir tutum. Mümkün olduğunca çocuğun arkadaşlarıyla diyaloğu artırılmalı. Ergenlikte çocuk için yaşıtları çok önemlidir. Ona neredeyse ekmek su kadar ihtiyacı vardır. Aileler bu konuda çocuklarına yardımcı olmalı. Ama bu arkadaşlarının kimler olduğunu ve onlarla neler yaptıklarını merak etmeme ya da bilmeme anlamına gelmiyor tabii ki. Bu öylesine ince ve hassas bir terazi ki, hem bilmek hem de çocuğun özeline dokunmamak gerekiyor.

-Çocuğa sevgi gösterilmesinde bir ölçü var mıdır?

Bir kere şunu belirtmeliyiz ki, çocuğun her istediğini yapmak sevgi göstermek değildir. Ancak davranış ve disiplin ayarlanarak, yüz ifadesiyle, mimiklerle ve tutarlı hareketlerle ona ne kadar çok sevildiğini göstermenin hiçbir sakıncası yok. Aksine faydası var.

-İnanç ve değerler noktasındaki temel ne zaman atılıyor?

Aile değerlerinin içselleştirilmesi doğuşta başlıyor. Her ailenin kendi değerleri var. Bunlar toplumdan topluma, aileden aileye çok değiştiği için şu doğrudur, bu doğrudur şeklinde bir şey yok. Her aile doğru bulduğunu çocuğuna doğumdan itibaren öğretir. Aile değerleri doğuştan itibaren işlenir. Okul çağında okulun doğruları, kuralları devreye girer. En çok alımı ise okul devresinde yapar çocuk.

-Ödül ve ceza da çok tartışılıyor.

Ceza konusunda iki yanlışı çok görüyoruz. Biri, çocuğa ceza vermek doğru değildir. Diğeri, çok şiddetli cezalar verilmelidir. Çocuklarına hiç ceza vermemiş birçok anne baba var. Bu bir uç. Diğer bir uç da cezayı vurarak gösterenler. Çocuk olmaz deneni yaptığında vuruyorlar. Onun yerine bir ceza yöntemi tercih edilmeli. Çocuk gelişiminde cezalar tabii ki kullanılmalı. Ama aynı zamanda iyi davranışları pekiştirmek için ödüller de… Dayak kesinlikle olmaması gereken bir ceza yöntemi.

-Çocuğa istediğinin o an ya da belki de hiç olamayacağını kabul ettirmek için neler yapılmalı?

Anne babanın en önemli görevlerinden biri çocuğa kendini durdurabilmeyi, isteklerini ertelemeyi veya olmamasını kabul etmeyi öğretmeleri. Çocuklarının her istediğini yapanları da görüyoruz. Bu da çok yanlış bir tutum. Çocukta düşünce yapısı yaşla birlikte gelişiyor. Neyin iyi, doğru ya da istenir, istenmez olduğunu; o isteğin sonuçlarının neler olabileceğini düşünecek kapasitede değiller. Aile uygun bulmadığı istek konusunda sınırını koymalı. Olmaz dediğinin arkasında durmalı. Israr etse de ağlasa da uygun bulunmayan isteği yerine getirilmeyen çocuk onu bir daha söylemez. Hele çocuğun ağlayarak istediği kesinlikle yapılmamalı. Çünkü böylece kötü bir davranış pekiştiriliyor. Bir şey istendiğinde yapılmazsa, ağlanacak. Çocuk bunu kullanmayı öğreniyor.

-Ödüllendirmede ölçü ne? ‘Şunu yaparsan bunu alacağım.’ yaklaşımı doğru mu?

Ödül çok farklı. İyi bir davranışın pekişmesi ve devamı için olmalı. Şunu yaparsan şu şeklinde değil. Sade bir öpücük veya sevgi ile bakış da ödüldür. Ya da sarılmak.

– Www.aile.org.tr portalını hangi amaçla kurdunuz?

Üniversite mezunu beş anne ile birlikte kurduk. Türkiye’de internet kullanımı özellikle çalışan anneler arasında artıyor. Ve çalışan anneler yoğunluktan dolayı okuyacak vakit bulamayabiliyor. Çocuklarına uzak olduklarından onları da merak ediyorlar. Onların özellikle evlerinde internet ortamı varsa oradan bilgiler aradıklarını gördük. Benim ailemde de hamile kalanlar, çocuk yetiştirirken hep internetten faydalandı. Ama Türkiye’deki konuya dair portalların çoğu oradan buradan konulmuş bilgilerle doluydu. Uzmanın hazırladığı, ardında uzman olan portal yoktu. Bizim portalın içeriği doktorlar tarafından hazırlanıyor. Yazılar da onların denetiminden geçiyor. Portalımızı 20 kadar doktor bizzat destekliyor. Sorulara cevap veriyor.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20371
——————————————————————–

HEDONİZMİN GÜDÜMÜNDE CİNSEL ÖZGÜRLÜK

PROF. DR. NEVZAT TARHAN

“İç bâde, sev güzel var ise akl ü şuurun

Dünya var imiş yok imiş ne umurun”

Nefsin egemenliğini ifade eden yukarıdaki sözün bugünkü karşılığı hedonizm’dir. Zevkçilik akımı da denilebilir.

Tarihte ilk defa Yunan filozofu Epikür haz peşinde koşmayı insanın amacı olarak tanımlamıştır. Günümüzde ise bu düşüncenin bilimsel kaynağı Freud olmuştur. İnsanın varoluş amacını zevklerini tatmin olarak tarif eden Freud, bunun bastırılması sonucu ruhsal rahatsızlıkların ortaya çıktığını savunmuştur.

BİR HEDONİST PORTRESİ

Birincisi, “Her arzunu tatmin et, her zevki tat ” ilkesini benimserler. Bunu engelleyen şeyler onların düşmanıdır.

İkincisi, “En kutsal değer senin çıkarındır” diye düşünürler. Bir hedonistin kendi çıkarı için feda edemeyeceği değer yoktur.

Üçüncü özellikleri, çalışmayı sevmemeleridir. Kazanmak için ter dökmek, onlara göre, ahmaklıktır. İş ve çalışma, zamandan ve keyiften alıp götüren şeylerdir. Bunun için, tembellik ve zor şeylerden kaçma, bu kişilerin özelliklerindendir.

Dördüncü özellikleri ise, en ziyade nefret ettikleri şeylerin kurallar, yasaklar ve sınırlar olmasıdır. Din ve ahlâk kelimeleri kendilerini en fazla rahatsız eden kelimelerdir. Ölüm gerçeği de onları çok rahatsız eder. Ölümü düşünmemek için en büyük silahları ise alkol ve keyif verici maddelerdir.

Beşincisi, aileyi cinsellik boyutuna indirgerler. Kadın yasak zevklerin aracıdır. Aile için sorumluluklar, çocuk sahibi olmak bir hedonistin rahatını kaçırır. Bunun için ya boşanmayı çok yaşarlar veyahut evlenmekten kaçınırlar.

Altıncı özellikleri ise, son derece ‘ben-merkezci’ olmalarıdır. Şahsî menfaatlerini çok iyi kollarlar. Narsisttirler; sadece kendilerini severler. Kendilerini özel ve önemli görürler. Alçak gönüllülüğü ahmaklık olarak kabul ederler. Övgü ile beslenirler; eleştiriye çok duyarlıdırlar ve eleştirilmekten hoşlanmazlar.

NEDEN ZEVKÇİLİK?

Çağımızın insanı zevk peşinde koşmayı idealize etti. Bu, bilim adına yapıldı. Budizmden tutunuz semavî dinlere kadar bütün öğretilerin günah saydığı eylemlere kucak, bu eylemleri günah sayan öğretilere ise savaş açıldı. Bunun bilimsel tezi, Freud’un ‘insan ruhunun amacının zevklerini tatmin etmek olduğu, edemediği zaman da ruhsal hastalıkların çıkacağı’ öğretisi oldu. Böylece ahlâk kelimesinin güncelliği ortadan kalkıyordu. Bu düşüncenin eğitimciler arasında benimsenmesi ahlâkın güncelliğini kaldırdı. 1960’larda Amerika’da din-karşıtı, nikah-karşıtı akımların ortaya çıkmasının bilimsel dayanağı oluştu.

Bu süreç içerisinde, insanın varoluş amacının arzularının tatmini olduğu tezi gelişti ve yaygınlaştı. Arzuların en zirvesi olan cinsellik tatmin edilmeliydi. Bunun yaşam felsefesindeki yeri de cinsel özgürlüktü.

Peki, cinsel özgürlüğün sınırsızca yaşanması mümkün mü?

SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK MÜMKÜN MÜ?

İnsanın en önemli zevklerinden biri yemek içmektir. Yeme içmede sınırsızlık ise şişmanlık hastalığını ortaya çıkardı. Şişman insanda kanser dahil bir çok hastalığın aşırı derecede arttığı bugün bilimsel olarak doğrulanmaktadır. Hatta Amerika’da bazı sigorta şirketleri, çok hasta olmaları gerekçesiyle, şişman kimseleri sigorta etmiyorlar.

İşte yeme zevkine sınır konulması nasıl doğru ise, cinsel eylemlere de sınır konulmalıdır.

Sınırsız cinsellik cinsel doyum eşiğini yükseltiyor. Tıpkı her gün pasta yiyen bir insanın bir süre sonra, tatlı olarak pastayı yeterli görmemesi ve ondan lezzet alamaz hale gelmesi gibi.

Cinsel beklenti düzeyi yükselen insan, kadını yasak zevklerin aracı olarak görür. Eşi yaşlandığında cinsel obje olarak arayışlara girer. Para ve imkanlar müsaitse, kırk-elli yaş civarında, aile bağları zayıflar. Aile sadakatine uymayan eylemler ortaya çıkar. Aile parçalanmaya başlar, faturayı çocuklar öder.

1955’de ABD’de boşanma oranı yüzde 10 idi. 1995’te yüzde 52’ye çıktı. Bu sonuçta, cinsel özgürlük adına gelişmiş bulunan din-karşıtı, nikah-karşıtı akımların büyük rolü vardır. Ve bugün, boşanma oranındaki bu feci yükselişin yol açtığı her türden sorun karşısında, ABD Hollywood’da aileyi ve mutlu yuvayı özendiren filmler yapılmasını teşvik etmektedir.

CİNSEL ÖZGÜRLÜK VE DEPRESYON

Cinsel beklenti düzeyi yüksek olan insan bu beklentisine ulaşamadığı zaman ümitsizlik, karamsarlık veya öfke ve saldırganlık duygularına yönelir.

Cinselliğin en uzun süresi sekiz dakikadır. Sekiz dakika sonra insan bedensel olarak hazzı kaybeder. Ama yaşam felsefesince cinselliği en büyük zevk olarak algılayan insan yine tatmin olamaz. Aykırı cinsel eylemlere yönelir.

Lezzetin doğasında devam etme beklentisi vardır. Lezzetin devam etmemesi kişinin kendisini kötü hissetmesine neden olur. Hedonist genç arzusunu tatmin edemiyorsa neden yaşasın ki?

Cinsellikten de zevk alamayan insan, yaşam sebebini kaybettiği duygularına kapılırsa, depresyona gidecektir. Bugün İngiltere de intiharla ölüm trafik kazaları sonucu ölümden daha fazladır. Bu olgunun sabıkalı nedenlerinden biri cinsel özgürlüktür.

Yirmi yaşında üniversite öğrencisi bir genç uyuşturucu kullanımı, cinsel sınırsızlık içerisindeydi. Kendisine “Bu yaşam tarzı ile topluma, ailesine ve kendi geleceğine zarar veriyorsun. Bu durumun gerekçesi nedir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Dünyaya bir defa geliyorum. Canımın istediğini yapmayacaksam neden yaşayayım?”

Böylesi bir yaklaşım ilk anda insanlara cazip ve doğru gözükmekle birlikte, yaşamaktan zevk almayı tek amaç edinen insan bir müddet sonra bu zevklerini devam ettirememenin sıkıntısını yaşıyor. “Devam etmeyen şeyde lezzet yoktur” gerçeği onun neşesini kaçırıyor. Yakalamaya çalıştıkça lezzetler elinden kaçıyor. Daha fazla zevk içinuyuşturucuya ve pornoya yöneliyor. Müstehcen yayınlar sözde doyum araçlarının başında geliyor. Bu yayınlarla kişiler uyarılıyor, ama tatmin olmuyor.

Ancak yaşam felsefesini değiştirip özgürlüklerine sınır koymayı ve ertelemeyi başarırsa rahatlıyor. Aksi takdirde amaçsız bir birey ortaya çıkıyor ve depresif olması doğal sonuç oluyor.

İLAHÎ MESAJ

Yüce bir ideali bulunmayan, hayatı sadece dünya hayatı olarak düşünen insan neden özgürlüklerine sınır koysun ki? Özgürlüklerine sınır koymak onun için anlamsızdır. Ancak yaşamında yaşadığı lezzetleri terazinin bir kefesine, elemleri bir kefesine koyduğu zaman elem ağır basıyorsa ‘yaşamak anlamsız’ demeye başlıyor.

Eğer bir insan lezzeti cinsellikten ibaret görmeyip, ilgisini ilâhî mesaja, insanı hayvanlardan ayıran yüce değerlere, bu değerlere sahip olmanın sağladığı lezzetlere yöneltebilirse, depresyona karşı güçlü oluyor.

Ancak insanı bu değerlere ulaştıran şey, şehvet kokan edebiyat, porno yayınlar, gürültülü müzik, kasık patlatan komediler vs. değildir.

Gerçek zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç, hayattaki mutluluk, sağlam inanç, doğru ahlâk, gerçek bilim dairesindedir.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=112
———————————————————–

Sonsuzluk Yolculuğu’nda CiNSELLiK, M. BOZDAĞ

okuyunca çok etkilendigim ve
yazarin isabetli görüslerini taktir ettigim bir yazi…

Rabbi-Tealanin zinayi yasaklamasinin binbir hikmetini ortaya koyuyor…
acizane genç kardeslerime ve ailere tavsiyem kagida yazdirin ve tekrar tekrar okuyun ve okutturun…selametle… {Mirza}

Sonsuzluk Yolculuğu’nda cinsellik

Dr. Bozdağ, ‘ilköğretim çağına inen cinsellik nedeniyle zevk rezervleri erken tüketilen gençliğin geleceğinde tatminsizlik dönemi açıldığına’ dikkat çekerek cinselliği anlattı:

Gelecek bilim, parapsikoloji, hipnoz, kader, din, hafıza gelişimi, ruhsal sağlık, öğrenme ve iletişim becerileri, bilgisayar, internet, siyaset bilimi ile ilgilenen herkes mutlaka bir şekilde Dr. Muhammed Bozdağ isimini duymuştur. Düzinelerce baskı yapan kitaplarından, TRT ekranlarına dek pek çok alanda onu görmek mümkün.

Bozdağ son olarak, Sonsuzluk yolculuğu ile seslendi okurlarına. İlk baskısı 100.00 adet gerçekleştirilen kitabın üçüncü bölümünü oluşturan Dünya Durağı’nın oldukça güncel olan ve çok sık tartışılan bir gerçeği irdeliyor. Söz konusu bölümü Haber7 olarak yazardan sizler için rica ettik. Ve işte söz hemen her ortamda karşımıza çıkan ve farklı boyutlara varan tartışmalara Bozdağ’ın gözüyle farklı bir bakış:

EVLİLİK VE CİNSELLİK

Hz. Âdem ve Havva dünyaya insan neslinin sorumluluğunu alarak geldiler. Eğer evlilik geleneğini disiplin içerisinde başlatmasalardı, insan nesli kesilip giderdi.

Küreselleşme, Batı toplumlarını saran tehlikeli bir vebayı dünyaya yayıyor. Son yıllarda evliliklerin çoğu boşanmayla bitiyor. Cinselliğin ilköğretim çağına indirilmesi yüzünden zevk rezervleri erken tüketilen gençliğin geleceğinde tatminsizlik dönemi açılıyor.

Estetik bedenler ekranlarda sergilenerek, dikkatler cesetlere odaklanıyor. Cinsellikler ucuzca harcanmasın diye bedenler iğrenç mi yaratılmalıydı? Sorumsuzluğun bedeli, bilinçlerde güzelliğin cesetle sınırlanması; İtalyan araştırmacı Caldarelli’nin deyimiyle “kimsenin aradığını bulamaması ve herkesin mutsuzluğu” oluyor.[1]

Hayata tutunmak üzere yola çıkan güzel gençler, daha ilk adımlarında çelmeleniyorlar. Güller açamadan budanıp soluyor. Cinsel haz, eşlerin aile fedakarlığına katlanmalarına, dayanışmalarına ve çocuklarını yetiştirmelerine teşvik eden bir ilâhî ihsandır. Bu zevkin nereden geldiğini, beyine nasıl yerleştiğini düşünmeyenler, cinselliklerine sorumsuzca saplanıyorlar. Hem zevkleri köreliyor; hem de hayatları mahvoluyor.

Hayatımda tanıklık ettiğim ilk cinayetin sebebi cinsellikti. Liseden bir arkadaşımız sarkıntılığının bedelini canıyla ödedi. İstatistiklere göre, dünyada işlenen cinayetlerin üçte ikisi cinsel nedenlerden kaynaklanıyor. Cinselliklerini kontrol etmeyenler, cinayetle değilse, hastalıklarla ölüyorlar. Dünya Sağlık Örgütüne göre her yıl 333 milyon kişi cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanıyor.[2] AIDS hastalığı gelecek yıllarda bazı ülkelerin gençliğini yok edecek, soykırımlar yapacak.

CİNSELLİĞİN AZDIRILMASI YARARLI MI?

Cinselliğin azdırılması, amaçlananın aksine, zevksizlik ve tatminsizliktir. Amerika’daki internet trafiğinin % 80’i cinsellik malzemelerine harcanıyor. Bu bir dakikalık kirli zevk, hayatın en büyük değeri gibi sunuluyor. İşte sonuç… ABD gençliğinin ilk büyük hayali, vücutlarına yapacakları estetik ameliyatlarmış.[3] Bir ankete göre, İngiliz kadınların % 70’i mankenlerle kıyasladıkları vücutlarından nefret ediyorlarmış.

Hiçbir yasaları ve yasakları yokmuş gibi görünen hayvanlar bile, cinsel hazinelerini rasgele ve disiplinsiz kullanmazlar. Melekler bu insana neden secde ettiler? “Allah’ın adaleti, bir gülün dikene secde etmesini hoş görür mü?”[4] Dünyadaki hiçbir zevk doymak için verilmemiştir; cennete varıncaya kadar insan asla tatmin olamaz. Evlilik ne kadar sevindiriciyse, cinselliğin evlilik (veya nikah) dışına taşırılması o kadar bunaltıcıdır.

Avrupa’nın izinde kısa süreli sorumsuz birliktelikleri özendiren toplumlar ağır bedeller ödeyecekler. Toplumumuzda evlilik çok zorlaştırıldı; eviniz, arabanız, altınlarınız olacak. Evliliği ulaşılamaz hale getiren sistemde, evlilik dışı ilişkiler cennetle özdeşleştiriliyor. Adaletsizce ve acımasızca…

Ankara’daki bir mahkeme kapısında, dünya tatlısı genç bir bayan, yakışıklı bir gençle didişip duruyordu. Birbirlerinin işkencesinden bir an önce kurtulmak üzere, boşanma davalarında sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı.

Düşündüm, o denli genç ve güzel bir kadın, o kadar yakışıklı ve rütbeli bir gençle nasıl kanlı bıçaklı oldu? Birbirlerinin güzelliğinde buluşup günlerini cennete dönüştürmeleri gerekmez miydi? Daha bir yıl önce soluk soluğa kuşandıkları aşklarıyla birbirlerine koşan insanlar onlar değil miydi? Ne kusur ettiler de Allah o cennetten yadigar sevgiyi kalplerinden buruşturup attı? Ne yaptılar da, bu iki güzel, şimdi birbirlerinden nefret ediyorlar?

İnsanlar çürümeye aday bedenlere değil; ezelî kudrete bağlanan ruhlara aşık olurlar. Cisimsel cinsellik bir dakika sonra iğrendirici; ruhsal cinsellik ise sonsuza dek huzur vericidir. Şu vücutlarını her gün biraz daha açanların asıl söyledikleri, “Cesedimi sev, etimden hoşlan!” haykırışlarıdır. Acımadan kalplerimize çamur saçıyorlar, ruhsal ışıkları içimizden uzaklaştırıyorlar.

Ruh hep o ceset çamuruna şekil ve anlam veren gizli tasarımcıyı arayacaktır. Cesedin başlangıcı iki damla su, sonu çürük toprak ve kemiktir. O elbiseyi giyen hayran kalınası okyanus güzeli ruh nerede?

AŞKA DÜŞEN GENÇLERİN SORUNLARI

Aşka düşen bazı gençlerden yardım mesajları alıyorum. Lisede, üniversitede, tuzağa zamansız yakalanıyorlar. Evliliğe hazır değiller; ama, tutuluyorlar ve kalplerine söz dinletemiyorlar. Karşı cinse eğilim insan doğasında vardır; hele çağımızda çok körüklenmiştir. Mutluluk bu eğilimin zamanında ve meş­ru yollarla karşılanmasında yatar; yoksa aksi, toplumlar için hep felâket olmuştur.

Üniversitemizin servis otosundan inmiş, bekar evimize yürüyordum. Zihnim derin tefekkürlere dalmış; içime tutunan yalnızlık virüsünden ve paylaşma arzusundan nasıl kurtulabileceği­mi düşünüyordum.

Etkileyici bir kadın sesinin Anadolu ezgileriyle yoğrularak caddede yankılandığını fark ettim. Sanatçının sesinin süslediği şarkıyla sürüklenirken, sanki ruhuma hançerler saplanıyordu. Kangrenli yaralarım doğranıyordu; zayıf damarımdan yakalanmıştım; acıma tuz biber ekilmişti.

“Günlerdir yalnızlığıma üzülüyorum, artık kurtulayım.” Duasıyla patladım ve yanımdaki duvara kapanarak sarsıntımı geçirmeye çalıştım. Utan be koca adam. Ne yalnızı, ne kimsesizi… İşte doğa, işte muhteşem canlılar dünyası… İşte ideallerin, işte çalışmak ve işte huzurunda bulunduğun Rabbin… O dirençsiz halimde, “Ey merhametli Hâkim, lütfen bana ve bu gençlere acı, bize nefsimizden bir kurtuluş bağışla!” dedim. Sakinleştim ve kalbimdeki sohbeti dinledim:

SEVDİĞİNİZ RUH MU, BEDEN Mİ?

“Delikanlı, dur hele… Sen hamuru çamurdan yoğrulan o kandan irinden cesedi istemiyorsun. Sen, Yaratıcının o vücut hamuruna sunduğu suretin arkasındaki ruha aşıksın. Dinle ki Mevlânâ, ‘Seni toprakla karışmış bir yudumcuk güzellik şarabı böyle deli divane ediyor; artık onun safı ne yapmaz?’[5] diyor. Senin Yaratıcın, topraktan cesede nurdan şekiller giydirdi. Toprak cisim yurduna dönünce, suret de hayal evrenine gidecek.

“Yemek istediğin meyvesini izinsiz çalıp Yaratıcını karşına alma. O çok cömerttir; sabırla iste de, zamanı gelince sana ne helal bağışlarda bulunacağını gör. Bütün kadınlara ilâhî güzel­likten bir zerre serpen Yaratıcın, tüm güzellikleri tek bir kadında hücre hücre dokuyup sana sunabilecek kudrettedir. Dünyanın güzelliklerinden binler kat fazlasını bedenlerinde barındıran huriler seni bekliyor. Gelecekteki sonsuz temiz ve iffetli güzelliklere, kirlettiğin bir gençlikle kavuşamazsın. Madem Allah’tan başkasını da sevmeye muhtaçsın, seni bekleyen can tatlısı cennetlerini sev. Bunca yıl direnen, biraz daha sabredebilir.”

Sustum… Aradığım ihtişam, yüzümü kapadığım duvarın hemen arkasındaydı ve hayalim ötelere dokunur gibiydi. Başımı kaldırıp mutluluktan gülümseyerek yoluma devam ederken, kasetçiden yayılan o şarkıyı duymuyordum.

Önermeye çalıştığım, bu kıyamet asrında “Ruhunu çıkar at, kolunu bacağını kes.” demek gibi zor gelebilir. Ama, gençliğimiz, “ilâhî ölçülere göre yasak olan” bir ilişkiyle lekelenirse, sa­dık bir eş bulma şansımız azalacaktır.

Sonrasındaysa, bayanlar cennetin hurilerinden güzel sultanları olma şansını; erkekler de huri güzelliğindeki kadınla sonsuza dek mutlu kalma fırsatını yitirme tehlikesindedirler. Allah temizleri kirlilere mahkum etmez. İçten ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir tövbeyi başaranlar hariç.

Sonsuzluk yolcusu, sadece şimdi tadacağı ota saplanan kurbanlık koyuna benzemez. Uyanık insan zehirli balı yemez; yemin arkasındaki oltayı görür; bugünkü tercihinin gelecekteki sonuçlarını düşünür. Gelecekteki eşine yakıştırmadığını, bugün kendisi için de çirkin görür. Yanlış bir iş yapar da, içten bir tövbeyi başaramazsa, kaderin ona acılı bir evlilikle bedel ödeteceğini unutmaz.

EVLİLİĞİ ÖLDÜREN MANEVİ HASTALIKLAR

Dolayısıyla, gözlerimizi tahrikçi görüntü­lerden, zihnimizi benzeri hayallerden arındırmalı; duaya ve tövbeye sarılmalı; aile onurunu inciten TV yapımlarından sakınmalıyız. Yaratıcıya yakınlığımız, ideallerimiz uğrundaki çalışkanlığımız, cinsel ihtiyaçlarımızı gölgeleyip unutturacaktır. Evlenme imkanımız varsa da, bekletmemeli, o sığınağa çabucak girmeliyiz.

Evliliği öldüren manevî hastalıklardan arınmalıyız: Allah’ın evlilik lütfuna şükretmemek, parayı tanrılaştırmak, vücudun görünümünü kalbin içtenliğinden üstün tutmak, keyfe/eğlenceye düşkünlük, zorluğu eşit paylaşmak yerine ihmal ve tembellik, küçümseme, takdir etmeme, saygısızlık, bilgisizlik, çocukların eğitimlerine duyarsızlık, birbirinin sırrını ve onurunu korumamak, TV’ye saplantı, iletimsizlik, birbirlerinin ilgilerine duyarsızlık, sarhoşluk, kumar, ahlâksızlık gibi manevî hastalıkların olduğu evlerde evlilikler yaşamaz. Evlilikler ancak erdemle, fedakarlıkla ve paylaşmayla beslenebilir.

Eşiyle geçinemeyen, toplumla geçinemez; ailesini yönetemeyen kimseyi yönetemez. İnsanın iyiliği sokaktaki şirinliğinden değil, evindeki erdemliliğinden anlaşılır. Eşiyle geçinemeyen kendisinde sorun aramalıdır. Tek taraflı kusurdan kaynaklanan boşanma, parmakla sayılacak kadar azdır. Eğer gerektiği gibi iyiyseniz, eninde sonunda eşinizi kazanırsınız. Kazanamazsanız da, Allah sizi karanlık kalpli ve ısrarlı nankörden kurtarır; size canınızı ısıtacak başka bir evlilik bağışlar.

Bir türlü hayırlı bir evlilik nasip olmayanlar, telaşlanmasınlar. İki günlük dünyanın zevklerine değil, sonsuzluğa talibiz. İnsanlık derdine düşenin cinsellik derdi kalmaz. Bunaltıcı bir evliliktense, bekarlığa razı olmak pekala çok onurlucadır.

[1] Radikal, “Sayısal fesat” (27.10.2000).
[2] Hürriyet, (31.10.2004).
[3] Milliyet, “ABD… Genç kızlar arasında göğüs büyütme ameliyatı moda” (15.06.2004).
[4] Mevlânâ, Mesnevî, c. 2, s. 256.
[5] Mevlânâ, Mesnevî, c. 5, s. 34, 35.

kaynak:
Muhammed Bozdağ Nesil Yayınları, İstanbul 2005, 250 sayfa.

http://www.acizane.com/include.php?path=content/articles.php&contentid=7163&catid=91&type=1

——————————————————————————–

PROF. DR.HAYRETTİN KARAMAN

Soru:
Mastürbasyon gusül gerektirir mi?

Cevap:
Kadın ve erkek rüyada boşalsalar (ihtilam olsalar) gusül gerekiyor, uyanık iken boşalınca da gerekir.

Soru:
Ergenlik çağındaki her genç gerçekten mastürbasyon yapar mı? Bu duyguyu yaşayan ve mastürbasyon yapan bu çağdaki bir gence nasıl yaklaşmalıyız ve onunla bu anlamda nasıl iletişim kurmalıyız?

Cevap:
Bunu bilmek mümkün değil, ama yapmayanı da vardır şüphesiz. Yapan gençlere aşırı gitmemeleri, kendilerini başka şeylerle meşgul etmeleri, tahrik eden durumlardan uzak durmaları -uygun bir şekilde- telkin edilebilir. İşi fazla abartıp onlarda ruhsal travmalara sebep olmamak gerekir.

Soru:
Dinde masturbasyonun yeri nedir? Fiziksel anlamda zararları var mıdır? Cinsel ihtiyaçlar için evlilik gibi kurum var, ama ya bekarsanız bu ihtiyaç nasıl giderilecek? Eğer böyle bir şey dinde yasaksa Allah’ın insan fıtratına yerleştirdiği bu ihtiyaç nasıl giderilecek?

Cevap:
Cinsel zevk büyük bir nimettir. Zina yoluyla olmamak şartıyla tadılması gerekir. Bekarlar eğer cinsel baskı altında kalır ve bunu da başka bir yoldan (oruç, sanatlarla ilgilenme, çeşitli hobiler…) gideremezse ihtiyaç kadar mastürbasyon yapabilir. Tıp uzmanlarına göre çok sık olmazsa sağlığa zararı olmazmış. Helaller Haramlar isimli kitabımda, bu konu ile ilgili olarak fıkıhçıların değerlendirmelerini şöyle özetlemiştim:
“Eli ile temas ederek boşalma âdeti bilhassa yeni yetişen gençler arasında yaygındır. İmam Mâlik; “onlar eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar; doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırları aşmak isteyenler; doğrusu bunlar aşırı gidenlerdir” âyetine dayanarak, bu fiilin sınırı aşmaya dahil ve haram olduğunu ileri sürmüştür.
Ahmed b. Hanbel ve İbn Hazm’a göre “meni, vücudun dışarı atmaya muhtaç olduğu birşeydir; onu eliyle atan, kan aldıran gibidir ve caizdir.” Ancak Hanbelî fukahâsı bunu “zinâya düşme tehlikesi ve evlenme imkânından mahrum bulunma” şartlarına bağlamışlardır.
Mezkur fiil İmam Şâfiî’nin son içtihadına göre haramdır. Hanefîlere göre tahrimen mekruhtur; ancak “yapmadığı takdirde zinâya düşeceğinden korkan bir gencin affedileceği umulur.” denilmiştir. Alışkanlık yaptığı ve sıhhati bozduğu takdirde yasak fiiller arasında gireceği şüphesizdir.

http://search.freefind.com/find.html?oq=istimna&id=16569563&pageid=r&lang=tr&_charset_=utf-8&bcd=%C3%B7&scs=1&query=masturbasyon&mode=ALL
—————————————————————————

PROF. DR. FARUK BEŞER

Günah Aşk

[ Ahlak-Tasavvuf ] 19.03.2005 tarihinde selin sordu. 8220 defa okundu

Günah Aşk: Selamun aleyküm, hocam. Biz üniversite 1. sınıf öğrencisi iki genciz. Ailemizden aldığımız dini eğitim ve daha sonraları kendi çabalarımız ile haram dairenin dışında durmaya ve dini vecibelerimizi yerini getirmeye çalışıyorduk. Ta ki, aşk denen şeytani duyguya kapılana kadar. İlk başlarda her şey çok güzeldi fakat daha sonraları vicdanımız bastırmaya başladı. Çevremizden ve dostlarımızdan da tepki almaya başladık onlara evlilik için böyle bir yola başladığımızı söylüyorduk ve bir arkadaşımızın sözüyle sarsıldık: “Haram yolla helale ulaşılmaz”. Evlenmeyi gerçekten istiyoruz ama şu anki durumumuzla imkansız. Allah’ın (c.c.) sevgisini ve birbirimizi de kaybetmeden doğru bir çözüm bulmak istiyoruz. Bize yardım ederseniz çok seviniriz. Allah şimdiden razı olsun. Allah’a emanet olun.

Benim sizin yazdıklarınızdan anladığım o ki, siz aşkı masum ve meşru sınırda bırakmamış, harama bulaşmışsınız. Bunun elbette aşkı lekelemek olduğunda şüphe yoktur. Yazdıklarınızla ilgili olarak size şunları söyleyebilirim:

1.Aşk şeytanî bir duygu değil, Allah’ın (cc) yarattığı bir cazibe kanunudur. Her eksik olan varlık, parçasını arar ve fıtrî/doğal bir duygu ile ona doğru çekilir ve onu çeker. Eğer aşk doğal ve meşru çizgisinden çıkarılmaz, son ve nihai hedef olarak görülmezse, aşıklar bir araya geldikleri halde, hala bir eksiklik duyarlar ve bu defa da Allah’a doğru çekilirler. Yani aşk, Allah sevgisine dönüşür. Böylece insan mükemmelliğe doğru ilerler ve karşımıza insan-ı kâmil çıkar.

2.Allah’ın (cc) koyduğu sınırları iyi niyet bahaneleri bozmamalı ve bu sınırlar hiçbir surette aşılmamalıdır. Çok dikkat çekidir ki, Allah (cc) Kurân-ı Kerim’de başka haramlardan sözederken: “Bunlar Allah’ın sınırlarınıdır, bunları ileri geçmeyin”, buyururken, cinsellikle ilgili haramları saydığında ise: “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın” der. Yani cinsellik öyle kaygan bir zemindir ki, orada kaymadan, sabit durabileceğine hiç kimse güvenemez. Bu sebeple Hz. Yusuf (as) bile: “Ben nefsimden emin olamam, çünkü nefis sürekli kötülükleri emreder” demişti. M. Sabri Efendi’nin: “Cinsellik konusu öyle bir konudur ki, orada kişi hiçbir zaman elde ettiğiyle yetinip, burada kalalım demez, sürekli daha ilerisine doğru giderler” anlamında güzel bir sözünü hatırlıyorum. Arkadaşınız da doğru söylemiş: Helale haram yollarla gidilmez.

3.Öyleyse, hiçbir mümin, masum olduğunu sandığı duygulara kapılarak, kuracağı ailenin temeline çürük tuğlalar koymamalıdır. Bu konudaki her bir haram, her bir dokunma, yasak olan her bir bakış ve her bir çirkin söz meşru, mesut ve bahtiyar ailenin temelindeki çürük bir tuğladır, onun cennete çevrilmesine engel bir çomaktır. Bundan Allah’a (cc) sığınmak ve iradesini bu yönde kullanmak gerekir. Hz. Yusuf’un (as) söylediklerinden anlıyoruz ki, kişinin tek başına ve sadece kendi iradesiyle bundan kurtulması bile çok zordur, hatta imkansızdır. Bu sebeple iradesini kullanacak ve Allah’ın kendisini korumasını da O’ndan ayrıca isteyecektir. Böyle olursa Allah’ın da onu koruyacağına biz şahsen şahidiz.

4.Eğer somut günahlar işlemişseniz, çok köklü ve kararlı bir tövbe ile bunların silinmesi ve temeli yeniden ve sağlam kurmanız da elbette mümkündür. Eğer tövbenizde sadık kalabilirseniz, günahınız da kalmaz, ancak, açıktır ki, hiç günah işlememenin sevabını çoktan kaçırmış olursunuz. Çünkü bu konuda gösterilecek sabır öyle büyük bir ibadettir ki, kesinlikle bin yıl nafile oruç tutmaktan, namaz kılmaktan ve teheccüde kalkmaktan daha sevaptır. Bunu başaranla başaramayan elbette bir olmayacaktır.

5.Son olarak size şunu söyleyebilirim: Eğer birbirinizi seviyor ve evlenmek istiyorsanız bunu alenileştirin ve resmen evlenin. Bu konuda geçim sıkıntısından korkmayın. Resmi nikahınızı yapmadan da dinî nikâh yapmayın. Yok eğer evlenmenize engeller varsa ve bu mümkün olmayacaksa, hiç olmazsa haram işlemeye devam etmeyin. Dünyada insan mı kalmadı deyip, başka çareler arayın. Karadeniz’de güzel bir söz vardır: “istedum emicemun kızini, vermedi. Ben da kızdum da almadum”. Siz de öyle yapın.

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=1626

Masturbasyon

[ Fıkıh ] 10.10.2004 tarihinde inci sordu. 1819 defa okundu

masturbasyon yapmak günahmıdır? Bunun porno filimlere bakılarak yapılması olur mu/

İstimna/mastürbasyon normal hallerde ve sadece zevk almak için yapılırsa, hoş değildir ve çok büyük bir haram olmasa da, bir ölçüde günahtır. Ancak evli olmayanların ya da eşinden uzak bir memlekette bulunanların, bazan haramdan korunabilmeleri ve kendilerini teskin edebilmeleri için bu yola başvurmaları, iki kötüden hafifini tercih etme babından olarak caiz görülmüştür.

Hatta zinaya düşme ihtimalinin bulunduğu bir durumda, kendisini engellemek için istimna gerekli dahi olabilir. Ancak bunun porno filimlere bakılarak yapılması, kendini teskin etmek için olmaz, ancak zevklenmek için yapılır. Dolayısıyla elbette helal olmaz ve bu da istimnadan daha ağır bir günah olur. Derecesini ise Allah bilir.

Mastürbasyon ve Oruç

[ Fıkıh ] 29.10.2004 tarihinde menekşe sordu. 1727 defa okundu

Mastürbasyon ve Oruç: Merhaba muhterem hocam, birkaç gün önce bu soruyu sormuştum ama acaba eksik adres mi verdim bilmiyorum, yanıtlanmadı. Merak ediyorum, rica etsem acil olarak cevaplar mısınız?oruçlu iken mastürbasyon orucu nasıl etkiler? Allah razı olsun…

Mastürbasyonla ilgili olarak başka bir sorunun cevabında geniş bilgi verdim. Oruçlu iken mastürbasyon/istimna yapılır ve boşalma/orgazm olursa oruç bozulur, sevabı gider, oruca karşı saygısızlık edildiği için büyük bir günah işlenmiş olur, ancak keffaret gerekmez, sadece kaza etmek gerekir. Ayrıca bu günahından ötürü Allahtan bağışlanma dilemek, yani tövbe etmek de gerekir

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=257

Karı kocanın birbirine çıplak görünmesi

Karı kocanın birbirlerini çıplak olarak görmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü karı kocanın, bakma açısından birbirlerine mahrem olan yerleri yoktur. Ancak bir edep olarak avret yerlerine bakılmaması güzeldir. Aişe annemiz, Hz. Peygamber (sa) için: “Ne o benden bir şey gördü ne de ben ondan bir şey gördüm” derken bunu kasteder. Öyleyse böyle olmak, en azından onun sünnetine uymak demektir. Ayrıca bir odanın içinde olsa bile, insanın çıplak durması mekruhtur, hatta bazen haramdır. Bu konuda Efendimiz (sa): “Çıplak durmaktan sakının, çünkü sizinle beraber, cinsel ilişki anı ve tuvalet ihtiyacını görme anı hariç, sizden hiç ayrılmayanlar (melekler) vardır” buyurmuştur. Yani onlar sizin çıplaklığınızdan utanır ve sıkılırlar.

Oral seks

Oral ilişkinin olabileceği ya da olamayacağı konusunda Kurân-ı Kerim’de ve sünnette açık bir delil yoktur. Buradan hareketle bazı fıkıhçılar ve tefsirciler; madem ki karı kocanın her yerleri birbirlerine helaldir ve madem ki, eşyada aslolan mubah/helal olmaklıktır, çünkü her şey insan için yaratılmıştır, öyleyse karı kocanın oral ilişkileri de helal olmalıdır, diye bir sonuç çıkarmışlardır. Bunu çeşitli tefsir ve fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür. Bunun yanlış olduğunu söyleyecek değiliz, ancak bunun hem dinen hem tıbben bir takım çekincelerinini olduğunu da bilmeliyiz. Öncelikle böyle bir davranış müruete, yani onurlu ve kişilikli olmaya aykırı bir davranıştır, tiksindiricidir. İkinci olarak, cinsel organlardan sürekli olarak bir takım maddeler çıkmaktadır ve bunlar pis olan akıntılardır. Böyle bir durumda kişi, Hz. Peygamber’in (sa): “Ağızlarınızı tertemiz yapın çünkü onlar Kuran yoludur” diye nitelendirdiği ağzına pis maddeler almış olacaktır. Üçüncü olarak, İslam’ın insan sağlığına ne kadar değer verdiğini herkes bilmektedir. Oysa bu yolla insan bir sürü mikrobu ağzına almış ve kendisini tehlikeye atmış olacaktır. Bir süre önce yayınlanan bir haber şöyleydi:

“Oral seks kansere yol açıyor

Oral seks zan altında. Fransız bilim adamları oral seks ile ağız kanseri arasında bağlantı buldu. Ağızdaki tümörleri inceleyen Fransızlar, oral seks sırasında bulaşan ve kansere neden olduğu bilinen bir virüsün kalıntılarına rastladı. Ancak oral seksin kanser riski, alkol ve sigara içimindeki kadar yüksek değil. Araştırma çeşitli kıtalardan 3 bin 500e yakın kişi üzerinde yapıldı. Dünyada her yıl 10 bin kişi ağız kanseri oluyor.” http://www.e-kolay.net 12.03.2005

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=257
—————————————————————-
AHMED ŞAHİN

Soru : Müstehcen görüntülere bakmanın hükmü nedir?

Cevap : Geçmişte sokaklar bozulmamış, toplum hayatında kötülükler kol gezer hale gelmemişti.

O yüzden o günkü insanlardaki dindarlık âhiretini kurtarmaktan başka bir mânâya gelmiyordu. İnsanlar sadece âhiretini kurtarmak için dindarlaşıyor, mazbut olma gereği duyuyorlardı. Ya bugün? Bugün de öyle mi? Evet bugün öyle değil, insanlar âhiretlerini kurtarma niyetinden önce dünyalarını da kurtarmak için dindarlaşıyorlar, dindarlıktan faydalanıp toplumda kol gezen kötülüklerden kendilerini, çoluk çocuklarını korumaya çalışıyorlar.

İsterseniz bakın cemiyet hayatına. Her geçen gün bir yenisi çıkan kötülüklerden, bağımlılık ve sefaletten kendilerini en çok koruyanlar dindar olanlardır. Dinine bağlı kalanlardır.

Çünkü dinin insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklar hakkında yasaklayıcı hükümleri vardır. Bu hükümlere uyan dindarlar sadece âhiretlerini kurtarmakla kalmıyor, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan menfi alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar.

İsra Sûresi’ndeki 32. âyetin ikazına bakın lütfen:

– Zinaya yaklaşmayın!..

– “Zina yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor.

Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.

Onun için zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyor.

Hatta bu bakma konusunda bir diğer âyetin ikazı, ayrı bir önem arz ediyor. İsterseniz bir de o âyetin ikazına bakalım:

– İnanmış erkek ve kadınlar gözlerini harama bakmaktan kapasınlar!. (Nur 29–30; Hülâsatülbeyan)

– Gözleri kapamak mümkün mü?

– Hayır. Ya niçin kapasınlar diyor?

Öylesine gözlerini harama bakmaktan, müstehcene nazar etmekten korusunlar ki, sanki gözleri kapalıymış da hiç görmemiş gibi hayallerini tertemiz tutsunlar, zihinlerini kirlenmekten korusunlar.

Zaten İmam–ı Şibli bu âyeti tefsir ederken:

– Sadece kafa gözlerini kapamakla kalmasınlar, kalb gözlerini de kapalı tutsunlar, haramları hayallerine almasınlar, diyor; hayali dahi korumak istiyor.

Gözle bakış konusunda neden bu kadar ısrarlı ikaz ediliyor insanlar?

Çünkü bütün günahlar, ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir.

Öğrenciyse dersine çalışamaz, işçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelir.

Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır.

Soru : — Elle kendi kendini tatmin etmenin durumu nedir?

Cevap :

— Kendini tahrik ederek lezzet almak için yaparsa haramdır, günahtır. Ancak mâruz kaldığı tahrikten dolayı zinaya düşmemek için yaparsa büyük günaha girmemek için küçüğüyle iktifa etmek mahiyetini alır, belki de az zararla kurtulur.
Merakılfelâh’ın gusül bahsinde bu yolda hüküm vardır.

Ruhî dengeyi bozup, sıhhî durumu sarsan bu ibtilâdan korunmak için müstehcen resim, film ve sohbetlerden uzak kalıp, imanî ve İslâmî mevzularla çok meşgul olmak gerekir. Ayrıca uzun müddet tek başına kalmak da bu hislerin tahrikine sebep olabilir. Peygamberimiz, “tekin ikincisi şeytandır” sözüyle bu yolda ikazda bulunmuştur.

Soru : — Bir kadın, yabancı bir erkeğin elini tutup sıkabilir mi? Değişik bir ifadeyle, bir erkek yabancı bir kadınla tokalaşabilir mi?

Cevap : — Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır. Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık bahismevzu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz, yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın Cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur. Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeble, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yâni hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebeb olur. Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması ânında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık bahismevzu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebeb olabilir, bu kadının kızı bu kimseye haram hale gelebilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Soru : — Memleketimizde nisanli gençler bazan yalnizca bir araya geliyor, birlikte gezip tozuyorlar. Bazilari nisanlilarin böyle yalnizca bir arada gezip tozmalarinin câiz olmayacagini söylüyor, bazilari da, nisanlisidir, mahzur olmaz, diyorlar. Ne dersiniz?

Cevap : — Nisan, nikâh degildir. Nikâh olmadigi içindir ki, nisanli gençler birbirlerinin yabancisi ve namahremidirler. Herhangi bir yabanci ne ise bunlar da birbirleri için aynidirlar. Bu bakimdan, nisanli gençler, yanlarinda üçüncü kimse bulunmadan yapayalniz basbasa kalamaz, iki ikiye çarsida gezip tozamazlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadinin yabanci bir erkekle iki ikiye basbasa kalmalarini yasaklamis, bunlarin üçüncülerinin seytan olacagini haber vermislerdir.

Kaldiki, nisan hiçbir zaman taraflari baglayan anlasma degeri de tasimaz. Bu esnada bir anlasmazlik çikabilir, birbirlerinin meçhul taraflarina sahit olup vaz geçebilirler. Böyle bir ayrilmada taraflar yapayalniz kalmislarsa mahzur daha da çogalir, ihlâl ettikleri mahremiyet yüzünden bilhassa kiz tarafinin itibari asagi düsebilir.

Böyle bir ayrilmada, alinip verilen hediye ve nisan esyalari aynen iâde edilir, edilmeyenler de kiymetleri itibariyla paraya çevrilir, para olarak ödeme yoluna gidilerek helâllasilir.

Bu mevzuda âile büyükleri titiz olmali, büyük bir pismanliga sebeb olacak hatanin dogabilecegi ihtimalini uzak görmemelidirler.

Soru : Dinimiz Flörte izin verir mi?

Cevap : Edirne’den yazan okuyucum baharın geldiği, kırların, gezinti yerlerine dönüşmeye başlamak üzere olduğu şu günlerde flörtten söz eder misiniz, flörtün dinimizdeki yeri ve hükmü nedir? gibi oldukça yorum götüren bir konuyu sormuş. Mutlaka açıklama beklediğini de ilave etmiş.

Efendim, flört Müslümanlarların lügatında yeri olan bir kelime olmadığı gibi, ifade ettiği mânâ da Müslümanlarda hayat bulan bir olay değildir. Flörte kimler ne mânâ yüklerse yüklesin. İslâm böylesine hissi bir konuda erkekle kadına sınırlar çizer ve Efendimizin meşhur ikazı iki tarafı da kesin ölçülerle korumaya alır, muhafaza eder.

Nedir Efendimizin kesin ve çok makul olan ikazı?

– Yabancı bir kadınla bir erkek iki ikiye, baş başa kalırlarsa üçüncüleri şeytandır!

Evet, biribirine yabancı iki karşı cinsin tenha bir yerde baş başa kalışları; hislerinin isyanına, yaratılışta var olan duyguların ayaklanmasına vesile teşkil eder. Cinsi hislerin ayaklanması ve isyanından sonraki safhaları ise kimse kestiremez. Nerede başlar, nerelere kadar gider. Zaten toplum hayatındaki pişmanlıkların, hatta cinayetlerin ve kötülüklerin büyük çoğunluğunun bu ikaza kulak asmayıştan, aradaki sınırı aşıp taşmaktan kaynaklandığı da yaşanan günlük olaylarla sabittir.

Bunun istisnası yok mu, her kadın, her erkek böyle mi?

Elbette öyle bir iddiamız olmaz. Elbette her kaidenin istisnası olur. Lakin istisnalar hep müstesna kalır, umumi hükmü değiştirmez. Bildiğim gerçek odur ki kadın kendisini şaibe altına sokacak laubaliliklerden uzak kalmalı, kolay elde edilen, kolayca da terk edilen eğlence metaı haline gelmemelidir.

Bilindiği üzere kolay elde edilen şeyin kıymeti pek bilinmez, kolayca da terk edilmesinde mahzur düşünülmez. Değerli şeyler ise hep zor elde edilir, böylece de kolayca terk edilmezler. Kadın değerlerin en yücesi, itibarını korunması lazım gelenlerin de en önde gelenidir. Kadının bir gün falanın yanında, öteki günü de filanın kolunda olması, bir başka gün ise kimin yanında olacağının bilinmez hale düşmesi, onu hayatı boyunca itibarsızlığa mahkum eder. Bir değerli hayatı böylesine değersiz ve itibarsız hale düşüren şeye ise siz ister flört deyin, isterse başka bir şey; ne savunulur ne de sonucu basite alınacak bir doğallık olarak görülebilir.

Yine bir kudsi beyandan öğrenmekteyiz ki sonu evliliğe varmayan gayrımeşru yakınlaşmalardan taraflar öylesine pişmanlık duyacak ki ahirette:

– Keşke ateş parçası tutsaydım da böyle sonuçlar verecek başlangıçlar yapmasaydım diye feryat edeceklerdir.

Ama bunun faydası olmayacaktır. Çünkü ok yaydan çıkmış, kurşun hedefi vurmuş; tamiri mümkün olmayan tahribat vaki olmuştur. Onun içindir ki dindar ailelerde kadın, kuracağı yuvada mutlu ve huzurlu olmak için geride şaibeli bir geçmiş bırakmamaya çok dikkat eder, vardığı yerde başına kakılacak bir sürü yanlışların sahibi olmama konusunda büyük titizlik gösterir. Bu dikkat ve titizliğinden dolayı da ömür boyu sevinç duyar, itibar sahibi olmanın mutluluğunu yaşar.

Kadını tertemiz mutlu bir ailenin kurucusu değil de, günlük zevklerin malzemesi haline getiren erkekler, yahut da kendilerini bu duruma düşürmüş kadınlar elbette konuyu bizim gibi yorumlamayacak, hallerine uygun düşen hayatın savunucusu olacaklardır. Böylelerine bizim ne söyleyecek sözümüz, ne de verecek cevabımız olur.

Kendi düşen ağlamazdan başka.

Soru : Gizli dini nikah yaptırmak doğru olur mu?

Cevap : Zaman zaman kapıldığı öfkelerle pişman olacağı şeyler yapan bir adam Efendimize gelerek sormuştu:

– Beni Cennete götürecek bir iş haber ver ki onu yapayım da Cennete gideyim!

Efendimizin cevabı çok kısa ve net oldu.:

– Öfkeni yen, öfkene uyma, sana yeter!

Evet, öfke basite alınacak bir hal değildir. Nitekim öfkesini yenemeyen adam, tetiğe basar; bir insanı gözünü kırpmadan öldürüverir. Bundan sonrası ise ömür boyu pişmanlıktır…

Öfkenin bu türlü sonucundan dolayıdır ki Efendimiz sık sık ikazlarda bulunur:

– Öfkene uyma, öfkeni yen, öfkeni yut, öfkeye götüren tahrikten uzak dur, şayet cennete götürecek bir amel sahibi olmak istiyorsan!. diyerek çevresine uyarılarda bulunmuştur.

Sonucu mutlaka pişmanlık olan öfke konusunda bilinmesi gereken en mühim nokta, öfkenin tek çeşit olmamasıdır.

Bazıları öfkeyi sadece sinirsel bir şiddetten ibaret zannederler.

Halbuki öfkenin bir de cinsel tahrik sonucu duyulanı vardır ki, bu türlü cinsel öfke, tetiği çekip de gözünü kırpmadan adam öldürten sinirsel öfkeden daha korkunç sonuçludur.

Hatta cinsel öfkenin sinirsel öfkeden çok daha korkunç sonuçlar vereceğinden dolayıdır ki Efendimiz bu öfkeye sebep olacak tahrikçi görüntü ve çevrelerden uzak durmayı, mahremiyet sınırlarını aşmamayı, taşmamayı tenbih buyurmuş, bu konudaki ikazlarından birinde de şöyle çarpıcı bir uyarıda bulunmuştur:

– Cinsel duyguları ayaklanan insan, aklının ya tümünü ya da üçte ikisini yitirmiş insan gibidir. Yani her türlü riski göze alacak hale gelir, cinsel duyguları kabarıp isyana yönelen insan..

Evet tek ve tenha yerlerde iki yabancının göz göze, yüz yüze gelmesi, cinsel öfkenin yavaş yavaş kabarmasına zemin teşkil etmesi demektir. Önce masumca sohbetler, sonra el tutuşup tokalaşmalar, derken bir zaman gelir ki cinsel öfkenin kabarmış dalgaları tarafları sürükleyip götürmeye başlar. Olmayacak şeyleri olur hale getirmeye bile yönelirler. Tıpkı telefondaki kızcağızın çare arayışları gibi.

Bir kızcağız telefonun öbür ucundan soruyordu:

– Okuldaki arkadaşımla gizli dini nikah yapmak istiyoruz, ne dersiniz?.

Tepkili cevabım sert oldu herhalde.

– Ben, dedim, intiharın her türlüsüne karşıyım. Hayatının baharında bir genç kızın ailesinden habersiz gizli nikahla hayatını baştan riske sokması, büyük ihtimalle bir intihar gibidir. Erkek için aynı derecede olmasa da kız için sonuç bundan başkası değildir.

– Çaresi yok mu bunun? diye üsteledi kızcağız.

– Var, dedim. Hem de çok kolay.

Heyecanlandı:

– Lütfen onu söyleyin hemen.

– Resmi nikahla evlenmek. Böylece kendini ve aileni büyük bir yıkıma uğramaktan kurtarmak.

– Ama şu anda buna imkan yoktur. Ne ailem buna razı olur, ne de bizim okul ve yaş durumumuz buna müsaittir.

– Demek hem yaş, hem okul, hem de aile durumu müsait olmadığı halde, siz yine de gizlice dini nikahla evlenmeye cesaret edebiliyorsunuz. Bu acelenin sebebi ne ola ki?

– Uzun zamandır birlikte arkadaşlık etmekteyiz. Birbirimize çok alıştık. Önümüzdeki bu manileri düşünemez hale geldik sanki. Dini nikah yaptırmayı göze alıyoruz artık.

Evet cinsel öfkeye girecek kadar mahremiyet sınırlarını aşıp da yabancıyla yüz yüze göz göze yaşamaktan kaçınmamak, işte böyle sonucu düşünemez hale getirir tarafları. Ömür boyu pişmanlık duyacakları hatayı göze aldırır. Sadece kendilerini değil ailelerini de perişan hale sokarlar.

Kaldı ki, Şafiiye göre, velinin izni olmadan dini nikah yapılamaz.

Hanefi’de de, taraflar denk değilse velinin itiraz edip ayırma hakkı vardır

Bunlardan başka resmi nikahtan önce dini nikah yapmak da kanunen yasaktır artık.

Ama bütün bu engelleri cinsel öfkeye kapılanlar düşünemezler ki!..

http://www.ahmetsahin.org/detay.asp?id=40
http://www.ahmetsahin.org/?ok=Y#
——————————————————-

CEVAPLAR.ORG

İSTİMNA(MASTURBASYON)
Bu yazı : 2628 defa okunmuştur.

Eski ifadesiyle istimna yeni ifadesiyle ise masturbasyon meselesi çok sorulan bir soru. Bu meseleyi kaynaklarına inerek, fazla da detaya varmadan inceleyelim.

Evvela hemen şunu söyleyelim ki, mezhep imamlarımız, istimna için ittifak halinde “haramdır” hükmünü vermişlerdir. Bu hususta, Hanbelîler’in el-Muğnî’sine, Malikîler’in Müdevvene-i Kübrâ’sına, Hanefîler’in ise Hidâye ve Fethu’l-Kadîr’ine bakılabilir. Yusuf el-Kardavî, İmam Ahmed İbn Hanbel’e dayanarak istimnâ için câizdir dese de, İmam İbn Hanbel’den bize gelen böyle bir nakil yoktur.
Sayılan bu büyük imamlar, “Eşlerin dışında herhangi bir cinsel tatmin yolu arayanları haddi aşan kimseler” olarak niteleyen ayete (Mü’minun, 23/5-7) ve “Sizden evlenme çağına gelip de buna güç yetirenler evlensin, evlenmeye imkan bulamayanlar ise oruç tutsun” (Buhari, Nikah, 2) hadisine dayanarak bu fiili haram saymışlardır. Hadiste açıkça görülmektedir ki çare olarak oruç tavsiye edilmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hak başka bir ayette evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmektedir (Nûr, 24/33). Kaldı ki günümüzde tıp da hem psikolojik hem de bedensel açıdan masturbasyonun insana değişik zararlar verdiğini söylemektedir.
Kaynaklara bakıldığında dört büyük mezhep imamının istimnayı haram saymalarına mukabil bazı alimlerin, cinsel duyguları çok baskın gelen, zinaya sapma endişesi olan ve hatta bu konuda sağlığı bozulacak seviyede olan bekarların ve uzun süre değişik nedenlerden dolayı eşiyle ilişkide bulunamayan evlilerin istimna yapmalarına kerhen cevaz verdiklerini görüyoruz. (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, II, 399; IV, 27; Kâdıhân, el-Feteva, I, 46; İbn Hazm, el-Muhalla, XI, 392-393; İbn Teymiye, el-Feteva’l-Kübra, I, 73) Ancak burada hemen şunu ifade edelim ki bu âlimler, bunun bir alışkanlık haline gelmesi ve zevk için yapılması durumunda haram olduğunda ittifak etmişlerdir. Ayrıca bu şartlarda cevaz kapısını aralayan bu alimler, diğer alimlere nazaran çok azınlıkta kalmaktadır. Yani yukarıda da ifade edildiği gibi cumhura göre bu fiili yapmak haramdır.

Evet günümüz gençliği hakikaten cinsel manada çok ciddi imtihan içindedir. Çünkü yazılı medyadan görsel medyaya, oradan internete ve sokaklara kadar her yerde insanın şehevi duygularını tahrik edici sahneler yer almaktadır. İşte bu da günümüz neslinin imtihanıdır. Tabiki bunun ecri de çok büyük olacaktır. Bu sebeple genç bir mümin, kesinlikle bu tür bir yola başvurmamalı, evlenme yollarını sonuna kadar zorlamalıdır. Şayet bu mümkün olmuyorsa kendini bu tür şehevi duyguları kamçılayıcı tablolardan uzak tutmalı, bunları zihnine misafir etmemelidir. Burada şu denebilir: “Bunları söylemek kolay tabi.. gel de sabret..” Ama şunu unutmayalım ki, Efendimiz, ahir zamanda imanı ve imanın gerektirdiği hayatı yaşamayı elde tutulan bir kora benzetiyor. Bu, meselenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ancak buna sabreden günümüz insanını, büyüklerimiz âmudî (dikey) velayete ulaşacağını söylemektedir. Evet, Rabbim hepimize, özellikle gençlerimize sabır versin ve onları muhafaza eylesin…

MASTURBASYON\’DAN SAKINMA
Bu yazı : 1627 defa okunmuştur.

Soru:Benim 13-14 yaşından beri istimna alışkanlığım var. Hiç ihtilam olmadım. Şu an 21 yaşındayım üniversite okuyorum. Yine bazen yapıyorum. Ne yapmam lazım, nasıl kurtulabilirim. Haram olduğunu öğrendim bu günahtan nasıl
kurtulabilirim. (eğer müstehcen görüntüden uzak kalırsam yapmıyorum) (not
haftada1-2 sefer yapıyorum eğer müstehcen görüntüyle karşılasırsam)
Ben nisalarla konuşamıyorum konuşurken hayadan yüzüm kızarıyor.
ne olur bana bir yol gösterin bu istimna(masturbasyon konusunda…) ALLAH(c.c) sizlerden razı olsun bana da lütfen dua edin bir din kardeşiniz
olarak.iyi günler

Cevap:Yapmış olduğunuz bu fiil malesef gençliğimizin ortak hastalığı ve günahı.. şimdi ne yapmanız gerektiğine gelelim..

1. Öncelikle bu günahtan dolayı Allah’a yana yakıla tevbe etmeniz gerekir..

2. Bir gece teheccüde kalkıp ellerinizi açın ve Cenab-ı Hakk’la tabiri caizse bir
manevi mukavele imzalayın. Ya Rabbi bu günahımdan vazgeçiyorum. Eğer bir daha yaparsam şöyle şöyle.. yapacağım diye mukaveleye çok ağır, üstesinden kolay kolay kalkamayağınız bir madde koyun… Mesela 30 gün oruç tutmak gibi..

3. Sizin de ifade ettiğiniz gibi müstehcen manzaralardan alabildiğine
kaçınmalısınız. Sizi tahrik edebilecek ortamlardan uzak durmalısınız. Mesela bir
örnek vereyim. Bir yere gittiniz ve orada bir gazete veya dergi var. Daha önceki
tecrübelerinizden çok iyi biliyorsunuz ki o gazete veya dergide müstehcen resimler var. Hemen o anda karar verip o gazeteye veya dergiye bakmayacaksınız. Yalnız başınıza dışarı çıkmayacaksınız. Çıkmak zorunda kaldığınızda yanınıza bir wolkman alıp yolda manevi duygularınızı coşturucu bir kaset dinleyebilirsiniz.

4. Bu kötü fiil sağlık açısından da çok zararlı. Doktorlar erkeklerdeki kısırlığın
bu denli artmasını bu fiile bağlıyorlar. Sizin de bahsettiğinize göre yıllardır bu
işi yapıyorsunuz. Zaten Cenab-ı Hak insanı rahatlatmak için vücuda öyle bir sistem koymuş.. bekar bir erkek belli aralıklarla ihtimal olur ve vücuttaki o ağırlığı
dışarı atar.. o yüzden ileride baba olamama durumunu düşünerek bu fiilden derhal
vazgeçebilirsiniz..

Maddeleri biraz daha çoğaltmak mümkün.. ancak zannediyorum şimdilik bu kadar yeterli.. bunları uygulayın eğer bir netice alamazsanız tekrar bize mail atarsınız.. alışkanlıkları bırakmak çok zordur, ancak birazcık irademizi kullanırsak üstesinden gelemeyeceğimiz iş de yoktur..

ORUÇLU İKEN MASTURBASYON
Bu yazı : 4134 defa okunmuştur.

Oruclu iken el ile istimna eden bir kisinin orucu hakkindaki hukum nedir? kaza veya kefaret gerekir mi?

Oruçlu iken istimna yapan kişinin orucu bozulur. Ancak keffaret değil, kaza gerekir

http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&arama=1
————————————————————————-

İstimna-masturbasyon

“Istimnâ” Arapça’da, “istihâ bi’l-yed” ve “hadhada” olarak da bilinen masturbasyon, genellikle fıtrata, yani genel olarak insanın yaratılışına, özel olarak da organlarının yaratılış gaye ve görevlerine ters görülmüş ve Islâm bir “fıtrat” dini olduğu, bu da fıtrata uymadığı için zaruret (zorunluluk hali) olmadıkça haram, ya da en, azından mekruh görülmüştür. Fıtratı daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çivi, tahtaları birbirine tutturmak için yapılmıştır. Öyleyse onunla şiş kebabı yapılmaya kalkılırsa insanın eli yanar, kebap da iyi olmaz. Bu, işin fıtrat tarafıdır. Diğer yönden bir âyet-i kerîmede, irzlarını koruyanlar övüldükten sonra: “…eşleri ve câriyeleri müstesna. Onlarla olacak ilişkiden dolayı kınanmazlar. Işte bunun ötesine geçenler, haddi aşanlardır…” (K.K. el-Mü’minûn 23/5-7) buyurulur. Çoğu müfessirler, “bunun ötesine geçenler”e, eliyle istimna yâpanlar da girer, öyleyse onlar da haddi aşmış (haram işlemiş) olur, demişlerdir. (Örnek olarak bk. Kurtubî XII/105-106; Ibn Kesîr V/458; AIûsî XVNI/10-11) Ancak Alûsî, Cumhura (çoğunluğa) göre istimna âdet haline getirilmişse (cinsel sapma halini almışsa) bu âyetin kapsamına gireceğini, aksi halde girmeyeceğini söyler. (Alûsî, agk.)

Bir hadîste: “elini nikâhlayan met’undur” (Mahlüf, Fetâvâ I/117: (Ancak mûracaat edebildiğim sahîh hadîs kitaplarında bu hadisi bulamadım. Bu hadisî AIûsî, “meşâyihin rivayeti” diye nakleder. bk. 16\11) Saîd b. Cübeyr’in rivayet ettiği bir hadiste: “Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir” Atâ’nin bir rivayetinde: “Elleri hamile olarak hasredilecek bir kavim duydum. Bunların elleriyle istimna yapanlar olduğunu sanıyorum” demiştir.

Ayrıca Allah (c.c.), evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş (K.K. en-Nûr 24/33) böyle bir yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasûlüllah Efendimiz de: “Gençler! Imkân bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun çünkü orucûn bunu sağlayacak bir kamçısı vardır.” (Buharî, savm 10, nikah 2,3; Müslim, nikâh 1,3) buyurmuş ve bekârlara çare olarak orucu göstermiştir. Eğer istimna mübah olsaydı, çare olârak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay bir yoldur, denmiştir. (Mahlûf, age I/117)

Ancak gerek sözkonusu âyetlerin istimnayı açıkça zikretmedikleri, gerekse bu konudaki hadislerin bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine karşılık, istimnayı mahzursuz gören âlimler de vardır. Meselâ Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için câiz olduğunu söylemiştir. (AIûsî XVNI/10: Burada AIûsî, Ahmed b. Hanbel’i o bu görüşünü, Cumhurun haram olduğu kanaatini verdikten sonra verir. Ama mahlûf HanbeIî fıkıh kitaplarında buna rastlayamadığını söyler, bk. Fet8v8 I/118: ibnü’I-Hümâm da “haramdır, çünkü genellikle şehvet için yapılır, ancak umarım ki, cezası yoktur” der. bk. AIûsî agk.) Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak; kişi bekârsa, ya da hanımından uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendini teskin için yaparsa günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa günâhkardır, denmiştir. (ibn Âbidîn N/160: Mezühib-i erba’a’da: “Bazı Hanefi ve Hanbelîlerin, zinaya düşme korkusuyla caiz görmeleri zayıf bir görüştür” denir. bk. V/152; Mâlikiler de cevazı için iki şartı öngörürler: 1. Zinaya düşme korkusu, 2. Evlenmeye güç yetirememe. bk. Kardüvî, el-Helâl ve’I-harâm 165) Imam-i Şâfî önceki görüşünde (kadîm) câiz olduğunu söylerken, sonraki görüşünde (cedîd) haram olduğu kanaatına varmıştır. (Bu konuda geniş bilgi için bk. Zuhaylît VI/25) Mesele Rasûlullah’ın amcaoğlu Ibn Abbas’a sorulduğunda: “Zina yapmaktansa bu iyidir” (Sa’rânî, Kesf) cevabını vermiştir. Bütün bunlara göre; istimna genellikle hoş görülmemiş, fıtrata (normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zararlara düsme endişesi olduğu yerde; “iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir”, “zaruretler haram şeyleri mubah kılar” kurallarınca yapılması câiz görülmüş, hattâ zina endişesi kesin ise, vacip bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halûkârda câizdir, helâldir.

İslam Fıkıh Ansiklopedisi
——————————————————

El İle Doyum – Masturbasyon – İstimna
Masturbasyon, el ile tatmin denen bu olay, kişinin cinsel organı ile oynamak suretiyle doyuma gitmesidir. Bu adet genellikle 13-15 yaşlarındaki erkek ve kızlarda görülür. Değişik sebeplerle bu yaşın üzerindekilerde daha az görüldüğü ileri sürülmektedir.

Cinsel organın el veye ne olursa olsun, herhangi bir cisme sürtünmesi veya göğüslerinde yahut göğüs uçlarında ve diğer cinsel bölgelerde sıkıştırma ve benzeri baskılarla yapılan bir uygulamadır. Maksat orgazm olmaktır.

İslam alimlerinin bazıları evlilik dışı her türlü cinsel doyumu haram saymışlardır. Delil olarak da şu ayetleri göstermişlerdir:
“Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (Müminun Suresi : 5-7)

“Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.” (Mearic Suresi 30-31)

İslam alimlerinin çoğunluğu, buradaki aşırı gitmeden, evlilik dışında başka bir kadınla birleşmeyi anlamışlar ve elle doyumu bu birinci derece haramlar arasında saymamışlardır.

Allah Resulu şöyle buyurur:
“Cinsel organıyla oynayan bir millete Allah azab etmiştir.”
“Elini nikahlayan mel’undur”
“Elle boşalan lanetlidir”

Bu hadis-i şerif kesin bir hükümle, masturbasyon olayını yasaklamaktadır. Ancak İslam alimlerinden bazıları bu hadisin, sahih hadis kitaplarına girecek kadar sağlam senetli olmadığı için, helal-haram bağlamında delil olamayacağını savunurlar. Bazı Hanefi ve Hanbeli alimleri eşi olmayan birinin, alışkanlık haline getirmemek şartıyla bu sıkıntısını giderebileceği görüşündedirler. Ancak bu sadece bir zaruret kapısıdır. Zina tehklikesine düşmemek ve çok fazla zihni meşgul etmemek içindir. Asıl olarak helal değildir. Bunu hiçbir İslam alimi savunmamıştır. İki tercih arasında kalan bir müslüman zararı daha az olanı tercih etmelidir. Bu bir fıkıh kuralıdır. Eğer bir müslüman, zina yapabilecek kadar kontrolünü kaybetmişse, daha hafif olan bu yolu tercih eder ve zina tehlikesinden kendisini kurtarır.

İbni Abidin bu konuda şu tesbitleri yapar: Keyfi olarak şehvetini gidermek için el ile menisini getirmek haramdır. Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini teskin için bunu yaptığında günahkar olmayacağı umulur.”

Ebu Leys, ” Böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek şehvetini teskin etmesi vacip olur.”

Fethu’l-Kadir, “Şehveti galebe çalar da, onu teskin için yaparsa cezalanmaması umulur”

Mi’racu’d Diraye, “Ahmed b.Hanbel’e ve Şafii’nin eski görüşüne göre, bu konuda bir ruhsat vardır. Fakat yeni görüşünde haramdır. Erkeğin, menisini karısının el ile indirmesi caizdir”

Çok az fıkıh aleminin kadınlar konusunda bu konuya değindiği genellikle erkeklerle ilgili bu konunun ele alındığı, bu konuya değinenlerden Mücahid şöyle demiştir: “Bundan önce geçmiş olanlar genç erkeklerin istimnadan uzak kalmalarını emrederdi.. bu konuda kadının durumu ile erkeğin durumu arasında fark yoktur”.

Bazı bilginler ve doktorlar bu gibi doyum yolunun pekçok hastalıklara sağlık noktasından sebep olduğunu söylemektedirler. Bedensel ve akli dengesizlik, göz zafiyeti, omuzlar arasında bükülme, kilo düşmesi, cinsel acizlik, büyümenin durması ve benzeri rahatsızlıklar olarakda örnekler verilmektedir.

Sonuçta, Masturbasyon’un İslami hükmü konusunda mezhepler arasında bazı farklılıklar vardır. Hanefi, Şafii ve Maliki mezhebine göre masturbasyon haramdır. Hanbeli mezhebine göre ise, zina korkusu olduğu zaman mübah olur, değilse haramdır. Bu şartlar gözönünde bulundurulacak olursa, elle boşalmanın hükmünü herkes vicdanında daha iyi verebilir. ancak insan fıtratı bunu hoş karşılamaz: yaptıktan sonra pişmanlık duygusu gelen bir fiilin kesin olarak helalliğine hiçbir müslüman inanmaz ve bu yolu çözüm olarak göremez. Haramlar bellidir. Helaller bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. En güzeli bunlardan uzak durmaktır. Niteki tıp otoriteleride aşırı alışkanlık haline getirilen masturbasyonun ruhi ve fizyolojik zararlarını ortaya koymaktadır.

Bir Demet

Kaynaklar:
1) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
2) Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, İbrahim CEMEL
3) Şamil İslam Ansiklopedisi

http://www.hasbahca.net/modules.php?name=islam_kadin_CinselHayat
———————————————–

El İle Doyum – Masturbasyon – İstimna

Masturbasyon, el ile tatmin denen bu olay, kişinin cinsel organı ile oynamak suretiyle doyuma gitmesidir. Bu adet genellikle 13-15 yaşlarındaki erkek ve kızlarda görülür. Değişik sebeplerle bu yaşın üzerindekilerde daha az görüldüğü ileri sürülmektedir.

Cinsel organın el veye ne olursa olsun, herhangi bir cisme sürtünmesi veya göğüslerinde yahut göğüs uçlarında ve diğer cinsel bölgelerde sıkıştırma ve benzeri baskılarla yapılan bir uygulamadır. Maksat orgazm olmaktır.

Hristiyanlık da Masturbasyon * 4

VII. yy’da Canterbury’li Thedoros erkek ve kadının mastürbasyonu gibi ahlak suçları işleyenlere muamele konusunda bir tövbe yayınladı. XIII. yy.’da Thomas Aquinas cinsel sapkınlıklar arasında mastürbasyonu da sayıyor, bu eylemi mantığa aykırı buluyordu. Üremeye katkı sağlamıyordu. Bu yüzden ensest, zina ve tecavüzden daha yanlıştı.

Erkek mastürbasyonunun dehşeti bugün hala Roma Katolik Kilisesi’nin cinsel ahlak kılavuzlarında yer almaktadır ve “ciddi bir rahatsızlık” olarak nitelendirilmektedir. Bunun sebebi, kısmen değerli meninin “yanlış kullanımı” ve “ziyan olmasıdır”. bununla beraber kadın mastürbasyonu göz ardı edilmiş veya önemsenmemiştir.

Denildiğine göre mastürbasyon, “Kutsal Kitap’ın bu günahı açıkça, ismiyle kınadığı kanıtlanmasa bile”, 1054 tarihli bir karardan bu yana “ciddi bir şekilde hastalıklı bir eylem” olarak görülmüştü. Gayri meşru sayılıyordu, çünkü “bütünüyle gerçek sevgi bağlamında karşılıklı kendini vermenin ve insanın ürmesinin anlamından” yoksundu.

XVI. yy.’a kadar erkek menisi “neredeyse insan” olarak görülüyordu. Mastürbasyon, gece kirlenmesiyle meninin harcanmasından korkuluyordu.

İslam da Masturbasyon

İslam alimlerinin bazıları evlilik dışı her türlü cinsel doyumu haram saymışlardır. Delil olarak da şu ayetleri göstermişlerdir:
“Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (Müminun Suresi : 5-7)

“Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.” (Mearic Suresi 30-31)

İslam alimlerinin çoğunluğu, buradaki aşırı gitmeden, evlilik dışında başka bir kadınla birleşmeyi anlamışlar ve elle doyumu bu birinci derece haramlar arasında saymamışlardır.

Allah Resulu şöyle buyurur:
“Cinsel organıyla oynayan bir millete Allah azab etmiştir.”
“Elini nikahlayan mel’undur”
“Elle boşalan lanetlidir”

Bu hadis-i şerif kesin bir hükümle, masturbasyon olayını yasaklamaktadır. Ancak İslam alimlerinden bazıları bu hadisin, sahih hadis kitaplarına girecek kadar sağlam senetli olmadığı için, helal-haram bağlamında delil olamayacağını savunurlar. Bazı Hanefi ve Hanbeli alimleri eşi olmayan birinin, alışkanlık haline getirmemek şartıyla bu sıkıntısını giderebileceği görüşündedirler. Ancak bu sadece bir zaruret kapısıdır. Zina tehklikesine düşmemek ve çok fazla zihni meşgul etmemek içindir. Asıl olarak helal değildir. Bunu hiçbir İslam alimi savunmamıştır. İki tercih arasında kalan bir müslüman zararı daha az olanı tercih etmelidir. Bu bir fıkıh kuralıdır. Eğer bir müslüman, zina yapabilecek kadar kontrolünü kaybetmişse, daha hafif olan bu yolu tercih eder ve zina tehlikesinden kendisini kurtarır.

Bu konudaki görüşler:

Keyfi olarak şehvetini gidermek için el ile menisini getirmek haramdır. Ancak şehveti kendisine galebe çalıp da karısı veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini teskin için bunu yaptığında günahkar olmayacağı umulur.(İbni Abidin)
Böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile meni getirerek şehvetini teskin etmesi vacip olur. (Ebu Leys)

Şehveti galebe çalar da, onu teskin için yaparsa cezalanmaması umulur. (Fethu’l-Kadir)
Şafi ve Maliki mezhebine göre zevcenin elinde mastürbasyon etmesinde bir sakınca yoktur. (Mürşit 4, İlmihal)

Çok az fıkıh aleminin kadınlar konusunda bu konuya değindiği genellikle erkeklerle ilgili bu konunun ele alındığı, bu konuya değinenlerden Mücahid şöyle demiştir: “Bundan önce geçmiş olanlar genç erkeklerin istimnadan uzak kalmalarını emrederdi.. bu konuda kadının durumu ile erkeğin durumu arasında fark yoktur”.

Masturbasyon’un İslami hükmü konusunda mezhepler arasında bazı farklılıklar vardır.

Hanefi, Şafii ve Maliki mezhebine göre masturbasyon haramdır.

Hanbeli mezhebine göre ise, zina korkusu olduğu zaman mübah olur, değilse haramdır.

Bu şartlar gözönünde bulundurulacak olursa, elle boşalmanın hükmünü herkes vicdanında daha iyi verebilir. ancak insan fıtratı bunu hoş karşılamaz: yaptıktan sonra pişmanlık duygusu gelen bir fiilin kesin olarak helalliğine hiçbir müslüman inanmaz ve bu yolu çözüm olarak göremez. Haramlar bellidir. Helaller bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır. En güzeli bunlardan uzak durmaktır. Niteki tıp otoriteleride aşırı alışkanlık haline getirilen masturbasyonun ruhi ve fizyolojik zararlarını ortaya koymaktadır.

Hafta’da bir defayı aşan istimnanın yol açtığı zararlar hakkında doktorlar şunları söylemektedir: * 6

Bez ve sinirler üzerinde bitkinlik meydana getirir. Çalışan unsurlar iltihaba uğrar ve yavaş yavaş mahvolur.
Alışkanlık kazanıldıktan sonra terk edilmesi zordur. Bu yüzden bu kimseler evlenemezler. Evlenmiş olsalar bile bu fena alış kanlığa devam ederek devam ederek boş yere sinirleri yorarlar.
Tenasüli Nervasteni (Sinir Yorgunluğu) oluşur.
Tenasüli nervasteni genel nervasteni ile karışır:
Hafıza ciddi şekilde zayıflar
Vücut ne bedeni ne de fikri görev yapamaz hale gelir.
Şiddetli başağrıları, uykusuzluk,çarpıntı, iştahsızlık vücudu edeta yıkar, kuvvetten düşürür, zayıflatır.
Biriz Biz

Kaynaklar:
1) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN
2) Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, İbrahim CEMEL
3) Şamil İslam Ansiklopedisi
4) Dünya Dinlerinde Cinsel ahlak, Geoffrey Parrinder, Say Yayınları, 2003
5) Mürşit 4,
6) Evlilik ve Aile Hayatı, A. Aydın

http://tesetturgiyim.atspace.org/konu81.htm

——————————————————————————–

MASTURBASYON… SEBEPLERİ, ZARARLARI, KURTULUŞ ÇARELERİ

El ile boşalma, aslında bekarlık döneminde bile zarurî görülemeyecek bir işlemdir. Çünkü Yüce Allah, insanda atılmayan veya atılamayan fazla birikimleri giderecek bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde, bu düzen (rüyalanmak) devreye girmekte, insanı rahatlatmakta ve zarar görmekten kurtarmaktadır. Diğer meşru yol ise evliliktir.
Mastürbasyon Haram mıdır?
1- Kocasının karısı eliyle veya kadının kocasının yardımıyla boşalması helaldir.(İhya Terc. Ali Aslan, 3/420. İbn-i Abidin, 4/27.)
2- Kadın veya erkek kişinin kendi eliyle boşalması ise müctehidlerimizin değerlendirmelerine göre şöyle açıklanabilir.
a- Mutlak haramdır,
b- Mubahdır,
c- Vacibtir.
Mutlak Haramdır Diyenler: Şafiî mezhebi müctehitleri mastürbasyonun mutlak haram olduğu görüşündedirler.
Mubahtır Diyenler; Kişinin eşi yoksa, evlenmeye de maddî gücü müsaid değilse zinaya düşmemek veya vücudundaki -rüyalanma yoluyla da atılamayan- zararlı birikimi gidermek için mastürbasyon yapması mubahtır.
Hanefî ve Hanbelî mezhebi müctehitleri bu görüştedir.
Vacibtir Diyenler: Eğer mastürbasyon yapmaksızın zinadan korunulamayacağına kanaat hasıl olursa, bu durumda yapılması vacib olur. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercihi İslamî bir kuraldır.
Bu durumda böyle yapan bir denklem kurmuş sayılır; kendisine ne sevap, ne de günah vardır; ne mükafat görür, ne de azaba uğratılır.
Esasen mastürbasyon, büyük günahlardan sayılmaz. Bir mukayese yapacak olursak mesela; yabancı kadınların bakılması haram olan yerlerine bakmak mastürbasyondan daha günah, yabancı kadınla kucaklaşıp öpüşmek ona bakmaktan daha çok günah, zina etmek ise onlardan çok büyük günahtır… Şu var ki, mastürbasyon küçük günahlardan sayılsa bile, özürsüz olarak sık sık tekrarlanıp devam ettiği takdirde -zararları büyüdüğü gibi günahları da büyüyerek gitgide büyük günahlara dahil olabilir. Zira küçük günahlar da ısrarla tekrarlanırsa, büyük günaha dönüşür. Yeri gelmişken, günde beş vakit namaz kılmanın, küçük günahların affına sebep olduğunu da hatırlatalım…
Oruçlu iken, oruçlu olduğunu bile bile mastürbasyon yapan kimse, inzal olup meni gelirse orucu bozulur; sadece gününe gün kazası gerekir. Bu durumda kefaret gerekmeyeceği gibi, mastürbasyon halinde inzal vaki olmamış yani şehvetle meni akmamışsa -“mezi”denilen ince sızıntı gelse bile- bununla oruç bozulmaz, gusül de gerekmez. Bunu alışkanlık haline getirmemişse fetva böyle ise de takva açısından bunları yapmamak daha uygundur.
Kadınların masturbasyonunun hükmü erkeklerin masturbasyonunun hükmü gibidir.
Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere mastürbasyon mutlak haram olarak görülemeyeceği gibi, şartsız helal olarak da görülemez.
Mastürbasyon Sebepleri ve Zararları:
Erkeklerin hemen hemen hepsine yakın bir kısmı, kadınların da yarısı kadarı gençlik devrelerinde az çok bu işe başvururlar. Bu da en çok 14-20 yaşları arasında cereyan eder. Bir kısmı sadece cinsi baskının hafifletilmesi için arasıra seyrek olarak yapar. Bazısı da bir zevk vasıtası yaparak alışkanlık halinde, her fırsatta sık sık mastürbasyonu tekrarlar.

Mastürbasyon Sebeplerini Şöyle Özetleyebiliriz:

1- Normal cinsi münasebetten uzak kalmak,
2- Mastürbasyonu alışılmış bir zevk vasıtası haline getirmek ,
3- Cinsi münasebetten çeşitli sebeplerden dolayı nefret etmek,
4- Cinsi münasebetten yeteri kadar zevk alamamak, (evliler için),
5- Cinsi isteğin fazla artması,
6- Mastürbasyonu teşvik eden, şahısların tesirinde kalmak,
7- Açık-saçık manzaralar, şehveti tahrik edici söz ve yazılar,
8- Cinsel organlarında temizlik noksanlığıyla meydana gelen kaşınmalar,
9- Cinsi arzuların çocuklarda erken uyanması,
10- Bazı çocukların küçük yaşta merak ve görmesiyle cinsel organıyla oynamayı alışkanlık yapmaları… vs.
Zararlı Yönüne Gelince:
Seksolog ve hekimlerin bu konudaki görüşleri çeşitlidir. Bu görüşleri üç maddede toplayabiliriz:
1) Mastürbasyonun zararsız olduğunu savunanlar,
2) Zararlı olduğunu söyleyenler,
3) Çok zararlı olduğunu iddia edenler,
Bunların içinde, çoğunluğun kabul ettiği ve hakikate en uygun olanı ikinci görüştür. Şüphesiz ki, fazla mastürbasyonun ruhi, bedeni, cinsi, manevi…birçok zararları mevcuttur. Fakat, mastürbasyonun tamamen zararsız olduğunu ileri sürmek gerçeğe pek uzak olduğu gibi, onu son derece tehlikeli göstererek, gençleri korku ve karamsarlığa düşürmek de yersizdir. Mütehassısların bazıları, bir-iki haftada bir yapılan mastürbasyonun vücuda pek zararlı olmadığı görüşündedir. Şu kadar ki, bu durumdaki mastürbasyonun da uzun zaman devam etmesinin, zararlı olacağını bilmelidir. Hemen hemen bütün fikirler, aşırı mastürbasyonun gençleri tahrip edici bir illet olduğu noktasında toplanmaktadır.
Gerçekten gençlerin büyük derdi olan mastürbasyon, geniş açıdan ele alındığı zaman, bunun birçok yönleriyle zararlı bir illet olduğu görülür.
Acaba Mastürbasyon Kaç Günde Bir Yapılırsa Zararlıdır?
Buna verilecek cevap şudur: “…Bu, her insana göre değişir. Nasıl ki normal cinsi münasebetlerin sayısı da her insan için değişiktir. Bir kaide tespit etmek lazım gelirse şöyle söyleyebiliriz: Kendinizi çok bunalmış hissetmedikçe mastürbasyon yapmayınız. Sırf mastürbasyonun zevkini tatmak için, kendi kendinizi suni olarak tahrik eder ve iradenizi tam bir gevşekliğe uğrattıktan sonra masturbasyon yapmaya kalkışırsanız, işte o zaman ifrat yolunu tutmuşsunuz demektir”
Mastürbasyon ne kadar çok veya az yapılırsa, zarar nispeti de ona göre çok veya az olur. Yani “çoğu çok zarar, azı az zarar” demek uygun olur.
Halbuki ihtilam (uyku ve rüyada meni boşanması), dolan kabın taşması gibi fazla olan meninin kendiliğinden boşalmasıdır. Cinsel temastan uzak olanlar için, bu bir ihtiyaçtır ve bir mahzuru da yoktur. Mastürbasyon ise, zoraki bir boşalma olduğundan, ihtilamdan çok farklı ve zararlı bir özelliği vardır.
İlk gençlik devrelerinde ara-sıra yapılan mastürbasyonlar, psikolojik yönüyle normal sayılabilir. Fakat olgunluk çağında, alışkanlık halinde sık sık buna başvurmak, bir nev’i cinsi sapıklık konusuna girer.
Mastürbasyondan korunma çareleri de vardır. Bundan korunmanın en iyi çaresi, şehvet hislerini kontrol altına almaktır. Bunun için de ilmi, ameli, ailevi, manevi.. cihetten çeşitli önleme imkanları bulunabilir. Bununla beraber bu alışkanlığın tamamen, birden bırakılması pek kolay değildir, lakin, yavaş yavaş vazgeçilmesi daha kolay ve mümkündür. Şunu da önemle belirtelim ki, mastürbasyon ne kadar çok yapılırsa, bu arzu inadına körüklenir. Mastürbasyonun çok kötü bir özelliği de budur.
Yaygın olduğu yerler ise: Yatılı okullar, kışlalar, hastaneler, hapishaneler, iş kampları, gemi tayfalarında… bekar kalmış, boşanmış vb. kimseler arasındadır. Bu tatmin şekli, genellikle gençler arasında yaygın olmakla beraber, gençlik çağını arkada bırakmış birçok kimseler de bu illete bağımlıdır. Bir de, gençlerden yalnız ve avare kimseler için, bu illet pusuda hazırdır! Kadın-erkek karışıklığının mevcut olduğu, çeşitli genç kitleler arasında ve daha ziyade sıcak mevsimlerde mastürbasyon nisbeti daha çok yaygındır.
Bir hadiste: “Elini nikahlayan mel’undur” buyurulmuştur. Saîd b. Cübeyr’in rivayet ettiği bir hadiste: “Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir”, Ata’nın bir rivayetinde: “Elleri hamile olarak haşredilecek bir kavim duydum” bunların elleriyle mastürbasyon yapanlar olduğunu sanıyorum” demiştir.
Ayrıca Allah (c.c.), evlenme imkanı bulamayanların, imkan buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş böyle bir yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasulüllah Ef’endimiz de: “Gençler! İmkan bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun, çünkü orucun bunu sağlayacak bir kamçısı vardır” buyurmuş ve bekarlara çare olarak orucu göstermiştir. Eğer mastürbasyon mubah olsaydı, çare olarak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay bir yoldur, denmiştir.
Ancak bu konudaki hadislerin bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine karşılık, mastürbasyonu mahzursuz gören alimler de vardır.
Mesela Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için caiz olduğunu söylemiştir.
Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak; kişi bekarsa, ya da hanımdan uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendisini teskin için yaparsa bunda günah olmayacağı umulur. Ama zevlenmek ve şehvetlenmek için yaparsa günahkardır, denmiştir.
İmam-ı Şafiî önceki görüşünde caiz olduğunu söylerken, sonraki görüşünde haram olduğu kanaatına varmıştır.
Mesele Resulüllah’ın amcaoğlu İbn Abbas’a sorulduğunda:
“Zina yapmaktansa bu iyidir” cevabını vermiştir. Bütün bunlara göre; mastürbasyon genellikle hoş görülmemiş, fıtrata (normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zaarlara düşme endişesi olduğu yerde; “iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir”, “zaruretler haram şeyleri mubah kılar” kurallarınca yapılması caiz görülmüş, hatta zina endişesi kesin ise, vacip bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla haramdır. Hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halukarda caizdir, helaldir. (Dr. Faruk Beşer: Hanımlara Özel Fetvalar, Cilt 1, Seha Neşriyat)
Bu kötü adet, daha çok ergenlik çağına yeni girenlerle gençler arasında oldukça yaygındır. Baş sebebi ise, kadınların yarı çıplak kırıtarak, süs yerlerini teşhir ederek, erkeklerin iştihasını çekecek kıyafet ve davranışlar göstererek sokaklarda dolaşmalarıdır.
Kadınların bu tahrik edici halleri hemen birçok eğlence ve mesire yerlerinde göze çarpmaktadır. Aynı şekilde kadınları tahrik eden unsurlar da toplumda çokça yaygındır.
Sözünü ettiğimiz tahrik sebebi umumi yerlerde cereyan edenidir. Bir de temsillerde, filmlerde gösterilenler var ki, bunlar daha tehlikeli ve daha acıdır.
Bir de gençlerin devamlı okudukları fotoromanlar, cinsel kıssalar vardır ki, bunlar gençlerin nefsi ve aklı, aynı zamanda ahlakı üzerinde, fiziksel ve ruhsal yapılarında kötü te’sirler meydana getirmektedir.
İşte bu kabil şeyler, kız olsun, erkek olsun gençleri yavaş yavaş zinaya, hayasızlığa, bozguna ve rezil bir hayata itmeğe yetiyor. Başka bir şey düşünmeye gerek bırakmıyor.
Ergenlik çağındaki bir genç, kendisini kötü yollardan alıkoyacak ilahi kontrol inancı taşımıyorsa, işlediği günahlarda Allah’tan korkmuyorsa, ileride bir hesap vereceğini düşünmüyorsa, çok sürmez şu iki durum arasında kalır ki bunun bir üçüncüsü yoktur.
a) Ya cinsel duygu ve isteğini haram yollardan karşılar bununla kendini tatmin etmeye çalışır.
b) Ya da şehvetinin hiddetini hafifletmek için mastürbasyon yapar.
Aşırı mastürbasyonun temel sebebi, hormon bozukluğu da olabilir. Tedavi için ilgili hekime müracaat etmelidir.

AŞIRI MASTÜRBASYONUN ZARARLARI

1) Psikolojik Yönden:

1- Aşırı mastürbasyon düşkünlerinde üzüntü, dalgınlık ve aşağılık duygusu meydana gelir. Her mastürbasyondan sonra umumiyetle bir pişmanlık ve ruh sıkıntısı kendini gösterir. Yapılan bu işin de olgunluktan uzak bir durum arz ettiği hatıra geldikçe bu işi yapanlar, bir aşağılık ve suçluluk duygusuna kapılarak, moral kırıklığına uğrarlar.
2- Mastürbasyon alışkanlığı, bir kısım sinir bozukluklarına yol açar. Fazla sinirlenmeler, el ve kol titremesi, baş dönmesi, uykusuzluk, kalça ve bacaklarda dermansızlık, yorgunluk hasıl olur.
3- Mastürbasyon alışkanlığı, insanı aşk ve sevgiden mahrum eder. Sevgi, insan için bir ihtiyaç olduğu gibi, eşler arasındaki cinsi münasebetlerin başarılı ve neşeli olması da, her ikisinde müşterek sevgi ve anlaşmanın varlığına bağlıdır. Evlilikteki saadet temelleri, sevgi bağları üzerinde kurulur. Evlenen çiftçilerin, sadece bedenlerinin birleşmesi evlilik saadetini meydana getiremez; bedenle birlikte her iki ruhun aşk ve sevgiyle birleşip kaynaşmaları lazımdır. Masturbasyona çok düşkün olanlar ise, ruhun derinliklerinden fışkıran bu sevgi pınarından, gereken hisseyi alamazlar. Mastürbasyon, sevgi cevherini köreltmektedir.
4- Fazla mastürbasyon, hafıza zayıflığı, dikkatsizlik ve unutkanlık yapar. Buna düşkün kimselerin, bir şeyi ezberlemeleri güçleşir. Ezberlediklerim de çabuk unuturlar. Bir konuyu okurken, bütün dikkatlerini toplayamazlar. Dikkat dağınıklığı meydana gelir. Okuduklarını da kolay anlayamazlar. Bunun için, fazla masturbasyona düşkün olan talebeler derslerinde zorluk çekerler. Henüz buluğa ermemiş çocuklarda, mastürbasyon ile meni gelmediğinden, diğer zararlara pek hedef olmazlarsa da, aşırı mastürbasyon bu çocuklarda, beyin ve sinir sarsıntısı yapar, zihni gelişmeye mani olur.
5- Mastürbasyonla meşgul olanların, şehvet hayalleri ve şehevi düşünceleri artar. Masturbasyoncu genç, gece yatağına girdiği zaman, körü körüne bir sürü şehvet hayalleriyle zihnini meşgul eder. Aklı fikri bu duygularla meşguldür. Bu suretle hem masturbasyona daha fazla müptela olur, hem de iyi şeyler düşünmeye fırsat bulamaz.
2- Aşırı Mastürbasyonun Bedensel, Cinsel ve Sosyal Zararları:
Erkekler, genellikle bu işi elle görürler. Seyrek olarak yastık ve yatağa sürtme şeklinde de yaparlar. Batıda pornografinin serbestlik kazanması sonucu seks shoplarda değişik aletler satışa sunulmuştur. Dünyadaki porno pazarı 59 milyar S’dır. İnsanı maddi yönden sömürmeye yönelik bu tür gereçler, bunları kullanan erkeklerde ruhsal çöküntülere neden olmaktadırlar. Tıbbi seksoloji açısından bu tür alışkanlıklardan kaçınılması önerilmektedir.
Mastürbasyon, insanı ölçüsüzlüğe sevk keder. Aslında masturbasyon insanı tatmin etmez; doygunluk ve rahatlık meydana getirmez. İnsanın cinsi zevk ve hislerini tatmin edilmemiş bırakarak, daha fazla tahrik eder, azdırır. Bundan dolayıdır ki masturbasyona devam edenlerin, bu arzuları gittikçe şiddetlenerek bu işi fazla ileri götürürler. Bu da zararı arttırır. Haddinden fazla cinsi münasebetler de zararlıdır; fakat mastürbasyonun fazlası çok daha zararlıdır.
Fazla mastürbasyonlar, çeşitli hastalıklara ve rahatsızlıklara sebep olabilir. Mastürbasyon, doğrudan doğruya hastalık yapıcı değil ise de, dolayısıyla buna sebep olur. Çünkü ölçüsüz mastürbasyonlarla, vücut kuvvetten düşerek bünyedeki kan tabii kudretini kaybettiğinden, bazı rahatsızlık ve hastalıklara yol açar.
Mastürbasyon müptelaları, cinsel münasebetten gereken zevki alamazlar. Bu işi mutlak alışkanlık haline getiren kimseler, cinsi münasebetlere -aile hayatında- önem vermezler. Bundan pek zevklenmezler. Bu hal, mastürbasyon düşkünü kadın ve erkeklerin her iki cinsinde görülebilir. İkisi de kendilerini tatsız zevk (!) alışkanlığına kaptırdığından, eşleriyle yaptıkları münasebetten tatmin olamazlar. Böyle kimseler için, mastürbasyon daha cazip görünür. Cinsi münasebetten sonra ayrıca masturbasyona el atmaktan çekinmezler.
Mastürbasyon, asla cinsi temas zevkine -onda birine dahi- ulaşamaz; fakat gençler için adatıcı bir illet kesilir. Mastürbasyon ile cinsel ilişki zevki arasında, gübrelik ve gülistan misali fark vardır. Kadın ve erkeği yaratan büyük San’atkar, onları öyle bir san’at ve ustalıkla yoğurmuş ki onların cinsel birleşme esnasındaki zevk alışverişi, başka hiçbir yapmacık usullerle elde edilemez…
Mastürbasyon neticesinde vücut yorulur, ruh sıkılır. Halbuki başarılı bir cinsel münasebette vücut dinlenir, ruh ferahlanır. Çünkü olgun bir cimada, karşılıklı olarak sevgi, heyecan ve hararetle, bir takım kimyevi elektrik alış-verişi vardır. Mastürbasyonda ise bunların hiçbiri olmadığı gibi, kıymetli kimyevi maddeler zorla kapı dışarı edilmektedir. Bunun neticesinde, insanda ferahlıktan uzak bir çöküntü ve yorgunluk oluşmaktadır.
Mastürbasyon alışkanlığı, bel gevşekliğine (erken boşalmaya ve idrar yolları da dahil olmak üzere diğer rahatsızlıklara) yol açar. Evlilik hayatında, erkeklerin şikayetlerinden en çok görüleni de bel gevşekliğidir. Yani erken inzal; cinsi münasebete başlar başlamaz, meninin hemen boşalmasıdır. Erkeğin böyle çabucak münasebeti bitirmesi, bilhassa kadını doyumsuz bırakır. Bu hallerin devamı ise, eşler arası huzursuzluğa yol açar. Bel gevşekliğinin çeşitli sebepleri olabilir ama, mastürbasyon da başta gelen sebenlerdendir. Bu ıztıraptan kurtulmanın bir çaresi de, mastürbasyonu terk etmektir.
Aşırı mastürbasyon alışkanlığı, kadınlarda cinsel soğukluğa da sebep olur. Cinsel soğukluk: Kadının cinsi münasebetten zevk duymaması, hissen soğuk ve isteksiz olmasıdır. Bu his soğukiuğunun çeşitli sebeplerinden biri de, alışkanlık haline getirilen aşırı mastürbasyondur.
İşin garip tarafı, bu tip bazı kimseler, evlendikten sonra da bu illeti devam ettirirler. Çok mühim bir evlilik vazifesi olan cinsel münasebet faaliyetlerinde, eşleriyle pek ilgilenmezler. Neticede eşler birbirlerinden uzaklaşırlar. “Cinsel isteklerini’ kendi kendine dindirmekten zevk alanlar, tenha yerleri sever, hep yalnız kalmak ister, fırsat buldukça bu kötü oyunu oynar.
Vajinaya bir takım cisimler sokarak mastürbasyon yapan kızların, “kızlık” nişanı olan bekaretlerine bir zarar gelebilir. Bu durumda bazı cisimlerin içeride kalarak, ameliyatı lüzum etmiş muhtelif vak’alarına, tıp tarihinde çok rastlanmıştır.
Mastürbasyon tiryakilerinden bazı gençler, bu fena işe başkalarını da alıştırırlar. Sadece kendi yaptıklarıyla kalmayıp, cemiyetin birçok çocukları ve gençleri arasında, bu kötü illetin yayılmasına sebep olurlar.
Bir diğer zararı da, çiftlerin birbirinden nefret etmesi, cinsel duygu duymamasıdır. Çünkü masturbasyoncu kişi, başka bir yoldan şehvetini tatmin ederek doygun kalmaktadır. Bunun manası, eşlerin birbirinden beklediğini bulamaması ve ümitlerinin kırılmasıdır. Sonunda eşler birbirinden uzaklaşır ve başka tatmin yolları ararlar. Gayri meşru yollara giderler.
Uzman ilim adamlarının mastürbasyon konusunda araştırma neticesi ortaya koydukları gerçek şudur: Aşırı masturbasyona devam edenler, çok tehlikeli akla yönelik hastalıklara maruz kalır. Bunları şöyle sıralıyabiliriz:
Zühul ve nisyan (unutma, geçiştirme), irade zayıflığı, hafızada gerileme, yalnızlığa heves, çabuk unutma, korku ve gevşeme, üzüntü ve sıkıntı, birtakım suçları işlemeyi tasarlama, intihar.
Buna benzer birtakım düşünceyi alt-üst eden, iradeyi iyice zayıflatıp şaşkınlaştıran, kişiliğin zedelenmesi gibi arazlar, illetler.
İslam hukukunun aşırı mastürbasyonun doğuracağı kötülükleri nazara alarak koyduğu hükümlere gelince, aşağıdaki deliller bunu yansıtmaktadır:
a) Allah (c.c.) buyuruyor:
“Onlar ki namus ve iffetlerini (haramdan ve şüpheden) korurlar. Ancak eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı (cinsel arzu duyarlar da) bu yüzden kınanmazlar. Artık kimler bu meşru sınırı geçerse, işte onlar haddi aşanlardır.” (Kur’an-ı Kerim, Mü’minun: 6-7)
Bu ayetin genel mana ve hükmüne giren şudur: “Artık kim bu meşru sınırı aşar veya geçerse, işte onlar haddi aşanlardır.”
O halde evlilik yolundan başka bir yolda şehveti boşaltmak, zina, livata, el ile mastürbasyon gibi, ölçüsüzlük ve aşırılık haddi aşmak demektir.

http://www.sadakat.net/aile/cy4.htm
———————————————

Masturbasyondan Kurtulma Çareleri

A) Ergenlik Çağına Girince Evlenmek:
Rüsvay edici bu adetten kurtulmanın en kestirme yolu budur. Aynı zamanda bu en tabii bir yol ve çaredir.
B) Nafile Oruç Tutmak:
Ortada ergenlik çağına girince evlenmeye engel birtakım sebepler sözkonusu olduğunda, İslam, evlenme imkanı bulamayanlara nafile oruç tutmalarını tavsiye eder. Çünkü oruç, şehvetin galeyanını durdurur, isteği azaltır, cinsel duygunun hiddetini kırar; aynı zamanda kendinin ilahi murakabe (kontrol) altında bulunduğunu hem ilham, hem takviye eder. Allah’tan saygı ile korkmayı hatırlatır. Böylesine güzel irşad Resülüllah (a.s.) Efendimizin hadislerinde yer almıştır:
“Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye güç getirip imkan bulabiliyorsa evlensin; çünkü evlenmek gözü haramdan sakınmaya, yummaya daha uygun, namus ve iffeti korumaya daha elverişlidir. Kim de evlenmeye güç getiremiyor, imkan bulamıyorsa, kendisine oruç tutmak gerekir; çünkü oruç, şehveti kesicidir.”
C) Cinsel Duyguyu Tahrik Eden Yayınlardan ve Sokaklardan Kaçınmak, Uzaklaşmak:
İçinde yaşadığımız toplum ve çağda bir sürü bozuk, kirli ve gayr-i ahlaki basın ve yayınlarla gençliğin ruhu dejenere edilmektedir. Hiç şüphe yok ki, genç kimse, bu fitne saçan rezilliklerin peşine takılınca, derin bir bataklığa saplanıp kendini,kaybetmekte, yolunu şaşırmaktadır. Ahlakı değişmekte, doğru yolundan sapmakta, acemi ya da yabani hayvan gibi ne yaptığını, nereye daldığını bilmez hale gelmektedir.
Artık bu durumda terbiyecilere, eğitimcilere düşen görev, öğüt ve sıkı bir iş ve çalışma devresine girmek, uyarı ve sakındırıcı yollara başvurmaktır. Bu yalnız terbiyecilere vacib değil, aynı zamanda terbiye etme hakkını yüklenen, bu sorumluluğu duyan herkese vacibtir. Sık sık gençlerin kulağına: “Yarıçıplak kadınlara, kırıtarak gezen kadınlara, etini teşhir’ edenlere bakmak; fotoromanlar okumak, şehveti tahrik edip iç duyguları harekete geçiren cinsel konulu kitapları okumak, yine insanı şehvet alemine götüren, duyguları bu doğrultuya çekip kamçılayan çalgıları, nağmeleri dinlemek, kafayı ciddi konulardan alıp havai şeyler peşine takmayı sonuçlandırır, diye fısıldamaları gerekmektedir.
Çünkü bu tür yayınlar ahlakı bozmakta, anlayışı zayıflatmakta, hafızayı kısırlaştırmakta, cinsel duyguları harekete geçirmekte ve kişiliği kaybettirmektedir.
D) Boş Vakitleri Yararlı Şeylerle Doldurup Değerlendirmek:
Terbiyeciler ve eğitimciler, çocuk boş kalıp bir işle meşgul olmadığı zaman kötü-yıkıcı düşüncelere, gerçekleşmesi zor hayallere dalar; cinsel konular üzerinde kafa yorup düşler kurar. Bu durumda eğer ergenlik çağına girmişse, ister istemez şehveti harekete geçer. İşte bu sırada başka tatmin olacak bir şey bulamayınca, masturbasyona tevessül edecek, bu kötü adeti devam ettirmeye yönelecektir. Çünkü ancak böylece şehvetin azgınlığını teskin edebilir.
O halde bu gibi hayal ve düşüncelere dalmasını önlemek için ne yapmak, nasıl bir çare bulmak lazımdır?
Çare Şu Olabilir:
Önce ergen olan çocuğa vaktini nasıl değerlendirebileceğini öğretmemiz, boş vakitlerini ne ile doldurup yararlı duruma getirmesi gerektiğini anlatmamız gerekmektedir.
Vakti değerlendiren, boş zamanları yararlı şeylerle dolduran kitap, dergi, broşür ve benzeri birçok yayınlar vardır. Ayrıca bedeni güçlendiren, adaleleri kuvvetlendiren, insana sağlık kazandıran birtakım ölçülü spor hareketleri yapmalarını, ancak güvenilir, terbiyeli arkadaşlarla bu işi sürdürmeleri telkin edilir. Çok yararlı kitapları okumaya alışmaları ise bilgi ve kültürlerini artırıp genişletir. Bununla birlikte bazı el işleri, el sanatlarını öğrenmeleri, ahlakı güzelleştiren dini ders ve sohbetlere katılmalarını sağlamayı da ihmal etmemek gerekir.
Bunlardan başka düşünceleri berraklaştırıp gıdalandıracak, ruhu arındıracak, bedeni kuvvetlendirecek, ahlakı yüceltecek şeylerle çocukların boş vakitlerini değerlendirmeye özen gösterilmelidir. Bunun için zihnin daima yüksek meselelerle meşgul edilmesi, aklın, kalbin ve duyguların olumlu ve faydalı çalışmalarda yoğunlaştırılması, yaratılış gayesinin daima hatırda tutulması, hayatın ve ölümün manasının devamlı olarak düşünülmesi, bütün vakit ve enerjinin sürekli ve başka şeylere yer bırakmayan yoğunluktaki faaliyetlere yönlendirilmesi, güzel hobi ve alışkanlıkların kazandırılması faydalıdır.
E) İyi Huylu, Güzel Ahlaklı, Uyumlu Arkadaş Seçmek:
Terbiyecilerin, eğitimcilerin önemle üzerinde duracakları bir husus da, ergenlik çağına girmiş bir çocuğa iyi ahlaklı, uyumlu arkadaşlar arayıp bulmak, seçip beğenmektir. Çocuk unuttuğu zaman ona hatırlatırlar, saptığı zaman ona doğru yolu gösterirler; düzenli olmaya çalıştığında ona yardımcı olurlar; başına bir dert, bir sıkıntı geldiğinde onu teselli edip iradesini güçlendirmeye çalışırlar.
Denilebilir ki, sözünü ettiğin vasıfta arkadaş çok azdır, özellikle günümüzde bunlar parmakla gösterilecek kadar mahduddur. Öyle ama, hemen her mahallede ve yerde bu azları bulmak mümkündür, hepsi de simalarından tanınırlar, alınlarında secde eseri bulunuyordur; yüksek ahlaklarıyla diğer çocuklardan ayrılmakta ve ayırd edilmekteler. O halde bir gencin bu gibi arkadaş ve dostları bulup onlarla arkadaşlık kurması ne güzel olur! Böylece hayatın fitne ve fesadına karşı ona yardımda bulunurlar, sır vermeye layık güvenilir bir topluluk oluştururlar.
Hiç şüphe yok ki, kişi yakın dostunun dini üzeredir; yakın arkadaş, kendi ölçüsündeki arkadaşına çoğu şeylerde uyar. Kuşlar ancak kendi şeklindeki kuşların kafilesinde yer alır. Resulüllah (a.s.) Efendimiz ne doğru buyurmuştur:
“Kişi yakın dostunun dini üzeredir. O halde sizden her biriniz kimi yakın dost ediniyorsa ona dikkatle baksın.” (Tirmizi)
Bilinen bir gerçektir ki, ahlaksız, günahkar, asi ve müfsid kimseyle arkadaşlık eden kimseyi onlar eninde sonunda sapıklığa çekip götürürler, onu ancak derin çukurlara, bataklıklara iterler, onunla ancak kişisel çıkarlarından dolayı dostluk kurarlar, arkadaşlık ederler, ancak dünyevi yararlardan dolayı ona yaklaşırlar.
O halde gençlerimiz, böylesine adi ve kötü arkadaş ve dostlardan sakınsınlar, şerli kişileri arkadaş edinmesinler. Salih bir dost, mümin bir cemaat bulmak ne saadet! Böylesine bir arkadaşlık ve dostluk her iki alemde mutluluğa ve ahirette kurtulmaya vesiledir. Allah (c.c.) kendi muhkem kitabında ne kadar doğru buyurmuştur:
“O gün yakın dostlar birbirine düşmandır. Ancak takva üzere olanlar (Allah’tan korkup kötü kişilerden sakınan, iyileri dost edinenler) müstesna.” (Kur’an-ı Kerim, Zuhruf: 67.)
F- İlmi ve Ameli Yönden Korunma Çareleri:
1- Şehvet hislerini kamçılayıcı başı bozuk eserler değil, ciddi ve faydalı eserler okunmalıdır. İnsan hangi konuda eser okursa, düşünce ve duyguları az-çok onun te’sirinde kalır. Mesela; kahramanlık eserleri okuyan, bunlara biraz devam ederse, kahramanlık hisleriyle yoğrulur. Ahlaki eserler okuyan, ahlak kaidelerine uyma arzusu gösterir. Aşk romanları okuyan, aşık olma hissini duyar.
2- Dar pantolon veya dar şort giymemelidir. Cinsel organlarını sıkıştıracak kadar dar olan elbiseler, şehvet hislerini dürter. Bu da genci masturbasyona davet eder. Zaten dar elbiseler insanı hiç rahat bırakmaz, sıkıntı verir. Sağlığını düşünenler, daracık elbiselere özenmemelidir.
3- Kasık tüyleri iki-üç haftada veya ayda bir kere olsun temizlenmelidir. Bunların uzaması neticesinde kaşıntılar meydana gelir.
4- Yatarken, bacaklar mümkün olduğu kadar açık tutulmalıdır. Zira cinsel organı sıkıştırılmazsa, şehvet hissi daha kolay kontrole alınabilir.
5- Yatarken, ihtiyaç duyulunca hemen gidip su dökmelidir. İdrar sıkıntısı olduğu zaman, bunun yanı sıra şehvet hisleri de kabarır. Bu durumda gencin mastürbasyon arzusu uyanabilir. O halde hemen kalkıp su dökmek, yerinde bir tedbirdir.
6- Şehvet hissi kabarıp mastürbasyon akla geldiği zaman, bu arzunun yatıştırılması için iyi bir çare de, cinsel organ bölgesinin soğuk suyla iyice yıkanmasıdır.
Yıkanmak için banyoluğa giren gençler, çok defa burada -şartlar müsait olduğundan- mastürbasyon tehlikesiyle karşılaşırlar. Burada bundan korunmak için en güzel çare, hemen ilk anda belden aşağısını soğuk suyla yıkamak, hatta mümkünse bütün vücuduna soğuk su dökünmektir. Bundan sonra banyo muamelesine geçilmelidir. Önceden asla tenasül organı ellenmemelidir. Nefsine hakim olanlar için bunlar mes’ele değilse de, hislerine mağlup olanların bu hususlara dikkat etmesi gerekmektedir.
Bazen şehvet hislerini tahrik edici, herhangi bir durum karşısında fazla duygulanan gençleri, az sonra kasık bölgelerinde -kanın fazla toplanmasından olacak ki- bir ağrı başlar. Bazen bu ağrı artarak yürümeyi dahi güçleştirebilir. Böyle bir durumda boşalma olursa bu ağrı geçer, fakat bu da gerekmez. Kasık bölgeleri soğuk suyla iyice yıkanırsa veya banyo yapılırsa, birkaç saat içinde bu durum kendiliğinden geçer.
7- Bir işle meşgul olmalı, başıboş ve avare kalmamalıdır. Masturbasyona en çok müptela olanlar, umumiyetle başıboş kalanlar, meşguliyeti az olanlardır.
8- Sportif faaliyetlerde bulunmalıdır. Her genç, bünyesine uygun en az bir sporu mutlaka yapmalıdır. Maçları izlemek spor yapmak değildir.
9- Bekarlık sırasında fındık, fıstık, çikolata, muz vs. gibi şehvet arttırıcı gıdalara düşkünlük gösterilmemesi iyi olur.
10- Şehvet verici sohbetlerden uzak kalmalıdır. Aksilik ya… gençlerin ekseriyeti şehvet edebiyatını merak eder. Böyle olunca da edep yerleri onları rahat bırakmaz! Her şeye rağmen, şehvet azdıran bahislerden uzak kalmak gerek.
11- Masturbasyona başka türlü son veremeyen bekarlar, yaşları ve halleri müsaitse evlenmelidirler. Fakat… evlendikten sonra da bu illeti mutlaka bırakmalıdır. Evlilik esastır ama, icaplarını yerine getirmek de şarttır.
G) Ailevi Yönden:
1- Bekarlık hayatında masturbasyona devam etmiş kimseler, evlilik hayatlarında cinsel münasebetlere gereken önemi vermeli, mastürbasyonu kesinlikle terk etmelidir. Bazı kimselerin evlilik hayatlarında dahi mastürbasyon ile meşgul olarak, eşlerinin cinsel ihtiyaçlarına ehemmiyet vermedikleri bilinen bir gerçektir. Kadın olsun erkek olsun, artık evlendikten sonra da bu illetin devam ettirilmesi, tamamen anormal ve aile saadeti için tehlikelidir.
2- Mastürbasyon devresinden sonra evlenmiş kimseler, kavuştukları gül bahçeleri dururken, gübrelikte nefes harcamanın budalalık olduğunu iyice idrak etmelidirler.
3- Buluğ çağındaki çocuklara, koruyucu öğütler verilmelidir. Masturbasyona yakalanma devresi, ekseriya buluğ çağında başladığından, bu çağda onlara faydalı öğütler vermek, onları cinsel konularda hepten cahil bırakmamak lazımdır. Ne var ki, bu konular çok naziktir. Bu mevzularda öğretilen bilgiler, çocukların cinsel iştahlarını kamçılayıcı mahiyette değil, onları her türlü kötü ve zararlı cinsel faaliyetlerden uzaklaştırıcı ciddiyette olmalıdır. (Bunun da temeli, İslam terbiyesine dayanır.)
4- Çocukları başıboş salıvermemeli, buluştukları arkadaşlarına dikkat etmelidir. Zira mastürbasyon ve diğer kötü alışkanlıklar, ekseriyetle çevredeki yaramaz çocuklar tarafından diğerlerine bulaştırılmaktadır.
5- Hastane ve hapishane gibi kapalı yerlerde mecburen gün dolduranlar, mastürbasyonun, dertlerine dert katmaktan başka bir faydası olmadığını idrak etmelidirler. Mastürbasyonun, insan üzerinde bir üzüntü ve can sıkıntısı bıraktığı bilinmektedir. O halde aslen biraz üzgün olanların, üzüntü ve ezginliklerini, mastürbasyon ile daha da artırmaktan sakınmaları gerekmektedir.
6- Gerçeklere bağlı kalarak, çocuklara, gençlere mastürbasyonun zararları ve korunma çareleri öğretilmelidir. Gençleri fazla korkutmamak ve ümitsizliğe düşürmemek şartıyla, ilmi ve terbiyevi mahiyette, mastürbasyon hakkında mühim gerçeklerin öğretilmesi gerekmektedir. Bu mühim vazife de daha ziyade hekimlere ve eğitimcilere düşmektedir.
H) Dînî-manevi Çareler:
1- Zaruret olmadıkça mastürbasyon yapmanın, günah ve ilahi cezaya müstahak olduğu idrak edilmelidir.
2- Körü körüne mastürbasyon yapıp günaha girerek manevi değerini aşağı düşürmektense, biraz sabredip nefsin bu arzusunu yenmekle manevi cepheyi sağlamlaştırmak, insan için bir üstünlüktür.
3- Oruç tutmanın şehvet hislerini yatıştırmak için önemli te’siri olduğundan, bazen oruç tutarak mastürbasyondan korunmak mümkündür. Böylece hem oruç sevabı, hem de mastürbasyondan uzaklaşma sevabı kazanılmış olur.
4- Mastürbasyon edepsizliğinde bulunurken, bu halin Allah ve melekler tarafından görüldüğünü unutmamalı; mecbur kalmadıkça, bu vaziyette onlara görünmekten utanç duymalıdır!..
Mastürbasyonu önlemenin -evlilik münasebetleri haricinde-kat’i bir çaresi mevcut değildir. Ancak bu mes’elede, gerçeklere vakıf olmak ve korunma çarelerine riayet etmek, gençlerin bu yoldaki arzularını frenleyebilir. Bunun için en başta, nefse ve cinsi hislere hakimiyet şarttır.
Sonuç olarak: Mastürbasyon, devam edildikçe insanı kendine çeken, bırakıldıkça belası eksilen zararlı bir illettir. Hiç masturbasyona bulaşmamak, yegane ve ideal tavsiyedir. Zaruret halinde istemeyerek yapılan mastürbasyonlar da, birkaç hafta arasında oluşan ihtilam (rüyada boşalma) ları önleyecek dereceye varmamalıdır. Zira bekarlıktaki cinsi ihtiyacın normal ve sıhhatli giderme yolu, arasıra vuku bulan tabii ihtilamlardır.
l) Tıbbi Öğütleri, Koruyucu Hekimliği Alıp Öğrenmek:
Tabiblerin ısrarla üzerinde durduğu hususlardan biri de, iç dürtünün te’sirini hafifletmek, şehvetin serkeşliğini frenlemek için şu tavsiyelere uyulmasıdır:
1- Yaz mevsiminde soğuk su ile banyo yapmayı artırmak. Diğer mevsimlerde tenasül aletinin üzerine sık sık soğuk su dökmek.
2- Sportif hareketleri çoğaltmak, beden eğitimine önem verip üzerinde ısrarla durmak.
3- Şehveti tahrik edici mahiyette olan baharat ve benzeri şeylerden kaçınmak.
4- Sinirleri uyaran çay, kahve benzeri meşrubatı terketmek, ya da azaltmak.
5- Et ve yumurta yemeği azaltmak.
6- Sırt üstü, yüzü koyun uyumamak, sünnet sayılan sağ yan üzeri kıbleye yönelik olarak uyumak.
İ) Son Olarak Da Şanı Yüce Allah (c.c.) Korkusu Şuurunu Uyandırmak:
Herkesçe kabul edilen bir gerçek var ki, genç kişi vicdaninin derinliğinde, Allah’ın her an kendisini denetleyip gördüğünü, gizli açık her halini bildiğini, hain gözleri ve kalblerin gizli tuttuklarını da bildiğini düşünür ve bunun şuurunu taşırsa, çok sürmez kendi kendini denetlemeye başlar; bir işi, bir hizmeti noksan mı yaptı, aşırı mı giti? Sapıttı mı, kaydı mı? Üzerinde O yüce kudretin kendisini denetlediğine inanır, kusur ve günah işlediyse veya aşırı gittiyse Allah’ın bu yüzden kendisini hesaba çekeceği, sapıttığında veya kayıp yanlış bir iş yaptığında kendisini cezalandıracağı inancı hakim olursa, şüphe yok ki, bu genç kendini helak edici yollardan ve fiillerden çirkin işlerden alıkor; her türlü kötülükten ve terbiyesizlikten sakınır.
Bilindiği gibi, ilim ve zikir meclislerine hazır olmak, farz ve nafile namazlara devam etmek; geceleri insanlar uyurken kalkıp teheccüd namazı kılmak; sünnet ve mendup oruçlara devam göstermek; Ashab-ı Kiram ile Selef-i Salihin’in hal tercümelerini, hizmetlerini, ahlak ve faziletlerini dinlemek; ahlaklı faziletli kişileri arkadaş edinmek; mü’min bir cemaatle irtibat halinde olmak; ölümü ve ötesini hatırlamak, bütün bunlar mü’minde Allah (c.c.) korkusunu, O’na karşı saygı ve sevgi duygusunu kuvvetlendirir. Allah’ın yegane denetleyici olduğunu idrak ettirir ve böylece Allah’ın azameti karşısında şuurlanmasını sağlar.
O halde mü’min gence layık olan şudur ki: Ruhunda Allah’ın denetlemede bulunduğu inancını kuvvetlendirip sözü edilen yolda yürümek, Allah (c.c.) korkusunu O’na olan sevgi ve saygı havası içinde kalbin derinliğine indirmektir. Ta ki, bir sürü oyalayıcı, aldatıcı şeyler onu kendi yörüngesinden koparıp başka bir yörüngeye sokmasın. Dünya hayatının zineti onu fitnelere düşürmesin, sakıncalı ve haram olan nesnelere dalmasın. Böylece Allah’ın şu buyruğunu iki gözünün üstüne koyarak yolunu aydınlatsın:
“Artık kim dünya hayatını seçerek tercih etmişse, elbette Cehennem onun varacağı yerdir. Kim de Rabbının (yüce) makamından korkmuş da nefsini havai şeylerden alıkoymuşsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.” (Kur’an-ı Kerim, Naziât: 37-40.)

http://www.sadakat.net/aile/cy5.htm

————————————————————————————-

DİNİMİZE GÖRE CİNSEL YAŞAM BİLGİLERİNİ İÇEREN SİTELER:

http://kutul_kulub.sitemynet.com/Cinsel/cinsel.htm

http://sumeyyediyari.com/Cinsel/cinsel.htm

http://www.sadakat.net/aile/

http://www.hasbahca.net/modules.php?name=islam_kadin_CinselHayat

http://tesetturgiyim.atspace.org/kadci.htm

——————————————————————————–

CİNSELLİKTEN GELEN GÜNAHLARDAN UZAK KALMANIN, GÜZEL TEMİZ BİR HAYAT YAŞAMANIN VE SONSUZ CENNET HAYATINA ULAŞMANIN TEMEL YOLLARI VE YÖNTEMLERİ (drmavi inancın gölgesinden)

A-SUBJEKTİF ÇARELER
——————————–

1) Benlikten Vazgeçilmelidir

Her şeyden önce, insanın bir tahliye (fena şeylerden arınma) yapması gereklidir. Meyve veya güller için hazırlanan bir tarlanın, önce taş ve çakıldan, diken ve yabani otlardan temizlenmesi gerekir ki, işleyip sürmeye, ekip biçmeye müsait hale gelsin. Kalpte yaralar, kafada şüphe ve tereddütler, elde, dilde, gözde ve hayâlde günâhlar varken ibâdetlerle kanatlanmak, zikir ve fikir ile süslenmek çok zordur. Hakk’a doğru kanatlanma, fena duygu ve tutkulardan arındıktan sonra gelir. Aksine,“Doldum, erdim, bildim” iddiaları nefsin mırıltıları ve hele hele “Ben şuradayım, buradayım, kurtuldum, kurtardım” gibi söz ve düşünceler, şeytanın ağında ölüm hırıltıları olsa gerektir. Esasen ‘Ben’ düşüncesi, o tarladan ilk plânda kaldırılıp atılması gereken en zararlı bir diken ve çakıl taşıdır.. İnsanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gereken bir şey varsa, o da benliktir. Benlikten vazgeçmiyenin, öbür âlemlerden gelen “Benim” sözünü duyması mümkün değildir!

2) İrâdenin Kavgası Verilmelidir

Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gâyesi vardır. Göz, Cenâb-ı Hakk’ın istediği istikâmette bakmak, el, o istikamette tutmak, ayak, yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. Diğer duyguları da gâyelerine uygun sıralayıp, onların yaratılış gâyelerini anlatmak da mümkündür. İrâde için de durum, bundan daha farklı değildir. Onun da bir yaratılış gâyesi vardır.. Evet irâde, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata mâletsin ve yaşanır hale getirsin diye yaratılmıştır. O bu vazifeyi ifâ ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, irâdenin karşısına pek çok mania ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır. Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, irâdenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irâde felç ise, işte o zaman şeytan, rolünü rahatlıkla oynayacağı mükemmel bir sahne bulmuş demektir. Midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?

3) Nefse Düşkünlükten Vazgeçilmelidir

Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ağırlıklar gibidir. Ruh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Tersi yönde, nefis beslendikçe ruh küçülür, sıkışır, ağırlaşır.. Bunun neticesinde de kalp, duygu ve lâtifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sav)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur. O halde “Siz” diyor, “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Evet onu açlık, susuzluk ve isteklerinden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına her estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gâyet normaldir. Binaenaleyh, irâdenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse ait beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana açık kapı olacaktır. Şeytan gibi nefisten de insana dostluk gelmez. Nefsin fenalıklara götürücü büyük bir hasım ve kendisine karşı “en büyük cihad”ın yapılması gereken bir düşman olduğunun bilinmesi, ondan ve şeytandan kurtulma, dolayısıyla da Allah’a (cc) yaklaşma istikametinde atılmış ilk adımlardandır. Efendimiz Aleyhissalâtü ves-selâm’ın, “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” ; bir muharebeden dönerken de, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurması ve yine Kur’ân’da Yusuf Aleyhisselâm’ın dilinden, “Muhakkak nefis kötülükleri emreder” sözünün nakledilmesi, ondan korkmamız ve karşısında daima teyakkuzda bulunmamız hususunda bizim için önemli derslerdir.

4) Ma’rifetullah’a Ulaşmak Lâzımdır

Ma’rifetullah’ta derinleştikçe, Rabbimizi çok iyi tanıyıp, içimizde onu bulma ve tanıma huzuruna erdikçe, şeytan ve nefsin va’dedeceği bütün yalancı zevkleri ve lezzetleri aşmış ve onların üstüne çıkmış olacağız. Allah’ın marifetiyle tatmin olup huzura ermiş bir kalbe teklif edilen bütün yabancı tatlar ve zevkler, çok sönük ve çok silik gelir. Haddizatında, kendi içinde aydınlığa ermiş bir insanın, nefis adına şeytanın teklif edeceği şeylerden lezzet alması zaten düşünülemez. Kendi içinde ma’rifete erememiş kimselerin durumu ise, güneşten mahrum kalıp da, mum ışığı ve ateş böcekleriyle teselli olmaya çalışan kimsenin durumu gibidir. Ma’rifete ulaşmış, dolayısıyla da ışığını bulmuş bir insan, şeytan ve nefsin kendisine takdim edeceği vâhî ve fânî şeylere aldanmayacak ve kapılmayacaktır. Marifeti kazanmanın yolu da, burada madde madde sıraladığımız hususları yerine getirmekten geçer.

5) Kalp ve Ruhta Operasyon Yapılmalıdır

Her insan, hergün biraz daha tefekkür ve düşüncede buudlaşarak, önümüze serilen kâinat kitabından tıpkı bir arı gibi marifet hüzmeleri toplayıp, Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği nebîler ve velîlerin açtığı geniş yolu takip etmelidir. Bu yol sayesinde o, ruha hayatiyet kazandıracak ve atılan her adım, ona yeni bir güç kaynağı olacaktır. Evet, vicdanımızın elinden düşmeyen Kitap ve Sünnet neşteri, bütün mânevî yaralarımızı kesip atarken, asırlara göre değişen tedâvî usûlleriyle mürşid ve mücedditlerin eserleri, bu eserlerdeki ölümsüz hakikatler de, mânevî yaralarımızı en kısa zamanda iyileştireceğinden şüphe duyulmayan birer ilâç, birer merhem gibi daima elimizin altında bulunmalı; tarif edilen ölçü ve prensipler dahilinde öncelik sırası çok iyi ayarlanarak, bu eserler ısrarla mütalâa edilmelidir. İşte, kalp ve ruhta hergün yenilenmesi zarurî bu operasyondan sonradır ki, şeytanın hile ve desiselerine karşı dayanıklılık kazanmış oluruz. Aksi halde, okumayan, düşünmeyen ve kendini yenilemeyen insanların akıbetine uğrar, sararır, solar ve savrulur gideriz.

6) Dâima, Tefekkürle Kalp ve Kafayı Beslemek Lâzımdır

Tefekkür hususunda Kur’ân’da pek çok âyet bulabilirsiniz. Meselâ, bunlardan birinde ayakta, oturarak ve yanları üzerinde Allah’ı zikredenler ve yerlerle göklerin yaratılışını tekrar tekrar mütalâa edip didikleyenler takdirle ele alınır. (Al-i İmrân, 3/199) Efendimiz, bazen gece teheccüd vakti bu âyeti okuyup ağlar ve şöyle derdi: “Bu âyeti okuyup da tefekkür etmeyene yazıklar olsun.” Bir saat tefekkürün bir sene nâfile ibâdet hükmüne geçtiğini ifâde eden hadîs-i şerifler bile vardır.

Malûmatı olmayan insanın tefekkür etmesine imkân yoktur; tefekkür edebilmek için bazı şeyleri bilmek lâzımdır. İnsan, sahip olduğu bilgi ölçüsünde yeni terkiplere varır; bu terkipleri, yeni yeni hüküm ve komprimeler için mukaddime olarak kullanır.. derken, onun tefekkür dünyasında devamlılık ve çok buudluluk husûle gelir.

Malûmattan mahrum, âmice ve cahilce tefekkürler, öze inemez; üst katmanlarda, kabukta kalır ve aynı zamanda ülfet ve ünsiyet meydana getirir. Derinlere dalıp, kıymetli cevherler çıkarma imkânı vermeyeceği için de, hayâlî meselelere inhimaka sürükler ve zamanla ortada tefekkür adına bir şey kalmaz. Bu türden cahilane tefekkürün, marifet adına kazandıracağı hiçbir şey yoktur.

Hemen şu noktayı da belirtelim ki, tefekküre götürücü malûmat sözüyle, kâinat kitabını tetkik eden, Kur’ân’la kâinat arasındaki münasebet ve illiyeti gösteren eserleri, bu arada günümüzde müspet ilimlere ait ansiklopedik malûmatı kastediyoruz. Nice şair ve yazarlar vardır ki, yazdıklarını okuduğunuzda kendinizi İrem bağlarının ortasında zanneder ve onlardan ağaçların, kuşların, çiçeklerin, baharların destanlarını dinlersiniz ama, kalbî hayatınız adına bu kadar söz arasından bir çiçek yaprağına dahi sahip olamazsınız. Zira hep san’atla, tabiatla meşgul olmuşlar, olmuşlar ama bir türlü ileriye gidememiş, San’atkâr adına mesafe kat’edememiş ve dolapla dönüyor gibi dâire çizip durmuşlardır. Bu tür malûmatların da, tefekkür adına hiç bir yararı yoktur. Öyleyse, istikamet üzere tefekkür veya tefekkürde istikamet, ancak vahyin ışığı altında eşyâ ve hadiseleri hallaç etmekle mümkün olacaktır. 7) Hayâlde de İstikamet Kazanmak Lâzımdır

Hayâl, tasavvur ve hakikatin berisinde bir iç ufûle, ruhun ilerilere ve daha ilerilere uzanmış kolu-kanadı ve hakikat ışıklarını kendine göre şekillendiren bir mana menşûrudur. O, dışın içte görüntülenmesi ve geçmişin aynalarında geleceğin tüllenmesidir. Hayal, mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına tâbi olmayan bir zihin faaliyetidir. bazen o, beş duyumuzun tesiri altında eşyâ ve hâdiseleri şekillendirmekle, kendine ait eşyanın tabiatına bütün bütün ters olmayan motifler de ortaya kor…

Evet, gözümüze çarpan herhangi bir görüntü, muhayyilemizde bir kısım resimler ve suretler meydana getirir. Kulağımıza gelen seslerde bir kısım sahneler, temessüller ve tablolar tebellür eder. Dilimizle tattıklarımız, hattâ vücudumuzda tesirli olan bir kısım faktörler, sözgelimi idrar yapma zorluğu veya bağırsak sancısı, kendilerine has hayâllere sebep olurlar. Arkadaşımızın anlatmakta olduğu bir hâdise, bize yaşadığımız başka bir hâdiseyi, yahut ona benzer bir vak’ayı hatırlatır da, o hayâlin peşine takılır gideriz. Alnı secdeli bir sima gördüğümüzde, hayalimize Sahabe-i Kiram’a ait manalar ve tablolar akseder; eder de kendi kendimize bir kısım düşüncelere dalarız.. ve zihnimizi, milletimiz adına yapacağımız vazifeler ve hizmetler dolduruverir.

Hayâli, hayır istikametinde kullanmak gerekir. Meselâ, namaz kılarken, duâ ederken, Beytullah’ın etrafındaki halkaları temaşa eder veya o halkalar içinde bulunurken, amudî bir hatla, yerin altından tâ Sidre-i Münteha’ya kadar namaz kılınıp duâ edildiğini, tavaf yapılıp ruhânîlerle aynı çizgiye ulaşıldığını hayâl ederiz. Aynı şekilde, tek başımıza namaz kılarken bile kendimizi milyonlarca Müslüman’ın içinde görür ve ellerimizi açıp “Amin” derken, milyonlarca ağzın aynı anda “Amin” dediğini tahayyül ederiz. Böyle bir ruh ve şuur sayesinde, tek başımıza olmamıza rağmen, bu tahayyül bize öyle bir güç ve inşirah verir ki, milyonların ağzıyla söyler, milyonların diliyle duâ eder, milyonların zihniyle hıfzeder ve onların tasavvurlarıyla tasavvur ederiz. İşte, böyle büyük bir cemaat içinde ve çok geniş dairedeki kulluğumuz öylesine derinleşip külliyet kesbeder ki, tıpkı aynalar odasında birin bin olması misali, bizim ibadetlerimizin birleri de binlere ulaşır; ulaşır ve bize cemaat halinde kullukta bulunmanın sonsuz hazlarını duyurur. İşte mü’minin hayâli budur ve bu, sevap kazandıran hayâldir.

Hayâl, şer ve günah istikametinde de kullanılabilir. Bir cemaat içinde bulunmayıp, tek başına yaşayan insan, kendini fıska ve günaha sevkedecek hayâllerin kurbanı olabilir.. ve bir bakışta, bir duyuşta ne hayâllerle derinleşiriz de, böyle günahların hayâli, ilerde onlara pratiğin zeminini de hazırlayabilir. Yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, şeytanın hayâle attığı her sahnecik, her bir karecik, hayâl kamerasında bir film halini alır; fuhuş zakkumlarına sebebiyet verir; hele bir de nefsin eline geçti mi, fiilî duruma dönüşmesi çok kolaylaşır. Bu sebeple insan, gerçekte fasık olmasa bile, hayâli böyle günâh düşünceleriyle işgal edildiğinden hayâliyle fâsık olur. Öyleyse, hayalimize gelen bu kabil bir düşünce, suret ve fikri birer yılan, birer akrep bilip, arzettiğimiz çarelerle bu haşeratın ağına düşmemeye, düşmüşsek kurtulmaya çalışmalıyız.

Neyin atmosferinde, neyin tesirinde ve neyin manyetik sahası içindeysek, hayâlimizde canlanacak resim ve suretler de, daha ziyade o türden olurlar. Diyelim ki, üç gün aç kaldık; bu durumda, hayâlen sarraf dükkanlarına veya füzelere binip uzay yolculuğuna mı gidersiniz; yoksa, bir testi su, bir somun ekmek, bir tabak yemek mi hayâl edersiniz? Ameliyat masasına yatırılmış, kesilip biçilmeyi bekliyorsunuz; bu arada size tepsi tepsi baklavalardan söz ediyorlar; şimdi bu durumda neyi hayâl edersiniz? Sinemadasınız veya televizyonun önüne oturmuş, nefsin hoşuna giden ve sizi şehvete çağıran müstehcen manzaraları seyrediyorsunuz; o anda Kâbe’nin etrafındaki halkaları hayâlinize aksettirmeniz mümkün olur mu? Öyleyse, Allah’a ait manaları hayâl etmek isteyenler, bu manaların kaynaştığı Allah evlerinin manyetik sahasına girmelidirler.

Bir insan kaç ayarda ise, hayâlleri de o ayarda olur. İnsanın kucaklaştığı veya kucaklaşacağı hayâlleri, onun Allah’ı ve Rasûlüllah’ı tanıma ve öldükten sonra dirilmeye inanma derecesine ve dünyâya değer verip vermemesine göre farklılıklar arzedecektir. kalp dünyâsının derinliği, tasavvur ve tefekkür âleminin buudları, genişliği, his ve duygulardaki zenginlik, kişinin hayâl dünyâsına kendilerine ait renkler katacaktır. Yine hayaller ilme, irfana, kültür seviyesi ve ideallere göre grafikler çizecektir.

Günlük iktisadî dalgalanmaları takiple bu dalgalanmaların te’sirinde kalan bir insan, önünüze hayal hanesini doldurmuş bulunan iktisad dünyasının çizgilerini getirecektir. Gününü gün etme felsefesini düstur edinen şehvet meftunu bir insanın dili, hayâllerinin en belirgin tercümanıdır. Buna karşılık, himmeti milleti olan, neslinin dertleriyle dertlenen ve milletine hizmeti hayatının gâyesi bilen bir dertli sima ile müşerref olduğunuz zaman ise, aydınlık iklimlerin hayâl hüzmelerinden mesajlar alırsınız. Ayarı yüksek hayâller, insanı hiç bir zaman hayâl kırıklığına uğratmaz.

Hayâl deyince, boş kuruntular ve manasız düşünceler de akla gelebilir. Ancak, mü’minin hayâlleri, aynen söz ve işleri gibi “Sıbğatullah” denilen Allah boyası ile boyandığından, hep istikamet üzeredir. Onun hayallerinin süs ve zineti Rasûlüllah’ın sünnetidir. Ve, bu hayalleri bezeyen de, bütünüyle İslâmî prensiplerdir.

İnsan, isterse düşünce ve hayâl dünyasını kontrol altında bulundurabilir. Elbette şuur ve irâdeye bağlı bir durumdur bu. İnsan, nasıl vesveseleri kesip atabiliyorsa, aynı şekilde, elinde olmadan daldığı düşünce ve hayâllerine de bir son verebilir. Ancak bu da, yine onun iradesini ortaya koymasına, idrak, şuur ve duygularıyla kendini ispata ve lâtifelerini geliştirerek, beden ve cismini aşmasına bağlıdır. Kur’ân, öyle ki, sonsuzluk mefhumlarına kadar, uzak geçmiş ile uzak gelecek adına önümüze bir tefekkür, düşünce ve hayâlen seyr u seyahat kapısı açmakta ve Ahiret’e, Cennet’e, Cehennem’e ait tablolar göstermektedir. Efendimiz de, nurlu beyanlarıyla bunu ta’lim etmektedir. Öte yandan, böyle hassas bir mevzûda neyin nasıl düşünülmesi lâzım geldiğine dâir belli sınırlar da tayin edilmiştir. Meselâ, tefekkür deyip, Allah’ın Zâtı hakkında, ruhun özü ve mahiyetiyle alâkalı ve ebedî âlemlere ait gaybî hâdiselerde eşyayla temasa geçtiğimiz gibi temasla çeşitli tahminler yürütemez ve şahsî yorumlarda bulunamayız. Ancak, aklın cevelangâhı olan dairede, yol gösterici kâmil mürşidlerin ve ışık saçan müstesna eserlerin yardımıyla düşünce fonksiyonlarımızı ayarlayarak, hayali en verimli hale getirebiliriz. Diyelim ki, ciddî bir his galeyanı içinde oturmuş, namazı bekliyorsunuz.. bu arada, hayâl dünyânızda üç hakikat beliriyor. Namazda meşgul etmemeleri için hâfızaya kaydedeyim deyip, iki tanesini “İnşâ-Allah” kodu ile kodluyorsunuz. Namazdan sonra “Bismillâh” ile aynı hakikatleri geri istediğinizde, “İnşâ-Allah” ile hâfızaya kaydettiğiniz iki tanesini alabiliyor, üçüncüyü alamıyorsunuz. Hâfızaya kaydedilecek hayâlleri İnşâ-Allah’la kaydetmek elbette çok mühimdir. Ancak hayâlleri o konuda münasip hale getirmek, daha da mühimdir. 8) Ölümü Çok Hatırlamak Lâzımdır

Kâinatın Efendisi Aleyhissalâtü ve’s-selâm’ın lâl ü güher beyanları içinde, lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretmek gerekir. Bundan maâda, yine Efendimiz bizzat kabirleri ziyaret etmiş ve ziyaret tavsiyesinde bulunmuşlardır. İnsan, ölümün hakikatına inandığı gibi, onu his, duygu ve aklına nakşederek, hayâl ve düşünce dünyasına da hakim kılar ve kıyamete kadar sürecek olan kabir hayatına da kendini ikna ederse, bu takdirde dünyaya ve ukbaya bakışı ve davranışları farklılaşır ve değişik olur. Onun içindir ki, söz Sultanı, “Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” buyurmuşlardır.

Ölüm düşüncesi, insanın mânevî damarlarında meydana gelebilecek ülfet ve vesveseyle birlikte, şeytanın süslü gösterdiği günah virüsünün ve benzeri mikropların en azından tesirlerini ve zararlarını giderecek bir antikor gibidir. “Madem öleceğim ve öldükten sonra da hesaba çekileceğim; öyleyse, şu fani dünyânın elemli lezzetlerine kapılıp, günah işlemenin ne manası var!” düşüncesi içinde ölüm, bir yönüyle güçlü bir vazgeçirici, bir yönüyle de coşturucu bir tesire sahiptir. Fakat, eğer mânevî damarlarımız, antikorların hiç fayda temin etmeyeceği ölçüde günahlarla, dünyânın haram lezzetleri olan mikroplarla dolmuş ve artık vücudun her yanında bir hücre anarşisi meydana gelmiş ve ölüm antikorlarının bile te’sir edemeyeceği bir duvar teşekkül etmişse, o zaman ne ölüm, ne de ölüp gidenler ruhta hiç bir şey uyandırmayacak ve yakınlarımızın birer birer göçüp gidişi, bizde sadece bir kaç günlük geçici bir elem hasıl edecektir. Sonra da, “Canım, ölenle ölünülmez ki! Hepimizin yeri de orası; Allah iman, Kur’ân nasip etsin!” şeklindeki klişeleşmiş teselli ve temennilerle bütün göz ve gönüller yeniden gaflete gömülüp gidecektir.

Niçin hatırlanmaz ölüm? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı, keyfi bozduğu, insanı nefsanî isteklerden vazgeçmeye, bir kısım bedenî haz ve alışkanlıklardan kopmaya zorladığı, peşin lezzetlere rağmen ruha öteler hesabına zâhidlik aşıladığı, dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü, toz-pembe dünyâları kararttığı içindir ki, ölüm hatırlanmak istenmez.

a) Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak, ölümü unutturur:

Ölüm neden te’sir etmez? Tevehhüm-ü ebediyetten.. hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktan ve yaşamak için yaşamaktan.. çocuk oyuncakları mesabesindeki peşin ücretlerle avunmaktan.. kalp ve fikrin geçmiş ve geleceğe dönük gözlerini kapamaktan…

Bir insan düşünün; her tarafı altı cihetten de komple endam aynalarıyla kaplı bir odaya giriyor. Bulunduğu istikamette geriye dönüp bakıyor; gerilere doğru upuzun uzayıp giden iç içe bir aynalar koridoru, yani yaşanmış koca bir ömür.. evet, şu kadar yaşamıştım, şu kadar görmüş-geçirmiştim duygularıyla kanatlı hâtıraların atlas iklimlerinde dolaşma… Bir de ileriye dönüp bakıyor; aynı şekilde o kadar da ileriye doğru uzayıp giden bir ömür. “Yaşım ne ki, daha gencim! Emsallerime göre fena da sayılmam! Malım mülküm var; gelirim yerinde; eşim, dostum ve çevrem.. makamım.. mesleğim…” Esasen, küçücük bir odada, dört duvar arasında sıkışıp kalmış bulunmasına rağmen, kendini dev aynalar arasında, renkli bir hayatın içinde görüyor ve yüzü soğuk olduğundan ölüme soğuk bakıyor; onu görüyor, ona uzak duruyor. Bunun da ötesinde, ölüm düşüncesini günlük düşünceleri arasında boğmak ve öldürmek için nice çılgınlıklar yapıyor; akla hayâle gelmeyen yiyecek, giyecek çeşitlerinde teselli arıyor; içki âlemlerine, müzik çılgınlığına, moda ve model dünyalarına, uyuşturucu alemlerine sığınıyor.. Bizim Müslümanca hayatımızda edîbâne, nezihâne ve dünyâ ve ukba adına çok faydaları tekeffül eden iki bayramımız vardır: Ramazan ve Kurban Bayramları. Şimdi bir bunlara, bir de meselâ Almanların bir yıl içinde kutlamaya çalıştıkları -biz bayramlarımızı ‘tes’îd’ ederiz- eğlence günlerine bakınız! İki hafta, hattâ bir ay geçer, bilmem ne yortusu; bir ay sonra bir faşing, arkasından bir başkası, arkasından bir diğeri… Bu insanların her birini tek tek psikolojik bir tahlil ve tetkikten geçirecek olsanız görürsünüz ki, hepsi birer eğlence insanı ve sanırsınız ki, son derece neşeliler.. gülmek ve gülüşmek için yaratılmışlar… Oysa ki bu ve benzeri hâdiseler, ölümü öldürme düşüncesi ve onu unutmaya çalışma gayretinden başka bir şey değildir. Evet, Müslüman’ın da kendi çizgileri içinde ve meşrû dairede dünyâ adına bir sevinç ve neş’e hayatı vardır; ne var ki, onun neş’e dünyasında bile ölüm ve ölüm ötesine ait ürpertici, fakat aynı zamanda imrendirici esintiler, manalar ve buğular bulunur. Sonra, Müslüman’ın iç dünyâsı ve ruhî saadeti, dünyalık eğlencelere ihtiyaç bile hissettirmez.

b) Ebedi saadet saraylarının kapısı ölümle açılır:

Ölümün alnından öperiz biz: “Sen ne mübârek arkadaş ve refakatçisin” deriz ölüme. Varsın, başkaları sana dikenli nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin. Bırak, bazıları sana “kara yüz” yakıştırmasında bulunsun, sen, bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran ötelerden iki ışık kanatsın. Bakma sana “soğuk yüz” dediklerine; sen bizim için, müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana “çukur” derler, “dehliz” derler; fakat biz, “ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun” deriz. “Ayıran” da derler sana; fakat sen, haddizatında, ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârâna kavuşturansın. Başta, sîmalarına meleklerin hayran olduğu nebîlere, sonra Sahâbeye, salihlere, hısım ve akrabaya bizi ulaştıransın. Cemalullah’a yaklaştıransın!… Evet, ayıransın da, fakat, elemli, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyâ talimgâhından, hayatların en hası hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin! Sen, bizi Gönderen’e dönme anında, cismimizi nura garkedecek bir ebed şerbetisin! Ve sen, bir son değil, sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemal’e açtığın gözlere çekilen bir sürmesin.. Ve yine sen, dertli bir neslin dert yüklü Tercümanı’na, “Eyvah, bugün yine ölmemişim” dedirtensin. İşte ölümün iki yanı: Önce ‘terhib’ düşüncesiyle ölüm, sonra da ‘terğib’ düşüncesiyle ölüm…

Ölüm düşüncesi, arzettiğimiz gibi hem caydırıcı, hem de teşvik edici yönleriyle bir yandan seyyiatımız, mes’uliyet hissimiz ve Rabbimiz’e karşı yaptıklarımızdan hesap verme endişesiyle bizi iki büklüm ederken, bir yandan da ümit-reca münasebeti içinde kalbimizi hoplatıp bizi canlandırmakta, şahlandırmakta ve kalbimizle beraber duygularımız ve düşüncelerimizle beraber davranışlarımız üzerinde müspet tesir icra etmektedir. ‘Rabıta-ı Mevt’ denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesiyle, kabirleri ziyaret ve hastalarla sakatlardan ibret almakla -İnşaallah- ülfetten kurtulmuş, iç gerilimimizi ve canlılığımızı muhafaza etmiş ve şeytan ve günahların zararından korunmuş olacağız.

9) Kalbin İncelmesi, Yumuşaması da Çok Önemlidir

kalp ve hissiyatın incelmesi, yumuşaması, madde kesafetinden sıyrılıp, ruhun düşünce ve hayâl mesafelerinin ötesinde seyr ü sefer yapması, kalp ve gönül insanları için çok önemlidir. Evet, her meselede olduğu gibi bu mevzûda da Efendimizin nurlu beyanlarının rehberliğinde, nasıl şu dünyâda dünyâ ayaklarıyla yürüyor ve dünyâ gözleriyle görüyorsak, aynı şekilde, âhiret menzillerinde de daha bu dünyâdayken yürüme, gezinme ve o hayatı yaşamaya çalışarak iç tecrübeler edinme oldukça önemlidir. Şu kadar ki, böyle bir ameliye için de istikamete ulaşmış bir tefekkür, dolayısıyla da bir ma’rifet ve malûmat gereklidir.

Ölmüşüm!.. Başımda ehlim, ıyalim, yakınlarım ve dostlarım toplanmış ağlıyorlar. “Ah, siz değil, ben ağlayacak durumdayım şimdi… Ah, keşke, keşke dünyâda ağlayıp da, şimdi burada gülebilseydim!..”

Teneşire upuzun uzatmışlar, gassal başımda cesedimi yıkıyor, kirlerimi temizliyor; istediği tarafa evirip çeviriyor beni… “Ah keşke ben, ben de, can bedende iken kirlerimi yıkasa idim, tevbeyle, istiğfarla arınsam ve günah işlemeseydim! Allah Rasûlü’nün mübarek elleri arasında evrilse, çevrilse, yoğrulsa ve buraya müsait şekli alsaydım!…”

Bak, kara ve karanlık bildiğim kabrin karanlığına terketmeden, son bir defa daha aklık görsün der gibi beni beyaz kefene sarıyorlar. “Ah, keşke kabrimi aydınlatacak olan Allah’ın boyası ile boyansaydım; abdest ile parlayıp, namaz ile nurlanıp ve Allah yolunda hizmet ile aklansaydım!…”

Eyvah, dört parça tahtadan yapılmış kuru tabuta da koydular. “Aah, aah, yumuşak döşeklerde ve koltuklarda ayaklarımı uzatmış, hayatın tadını çıkarırken neden düşünmedim bir gün böyle kuru bir tahtaya uzatılacağımı, neden? Babama da aynı şeyi yapmışlardı halbuki!..”

İşte beni musallaya yatırdılar ve namazımı kıldılar… Aldılar sırtlarına ve.. evet, işte kabre koydular. Hani, hani nerde benim eşim, nerde evlâdım, nerde dostlarım? Ne oldu size? Neden arkanızı dönüp ayrılıyor ve beni bu daracık yerde tek başıma bırakıyorsunuz? Malım, mülküm, servetim! Nerde bütün bunlar? Dünyâda iken böyle miydik ya? O da ne? Cesedim, bir an olsun benden ayrılmayan bedenim, güzel gözlerim, kulaklarım, ellerim, ayaklarım… Siz de mi beni terkedip gidiyorsunuz? Ah keşke, keşke beni kabir kapısında terkedecek olan şeylere gönül bağlamasaydım; burada faydası dokunacak ameller işleseydim!”

Münkir-Nekir gelip, sorular soracak; Berzâh hayatında Cennet ya da Cehennem seyredilecek; haşir neşir olacak ve insanlar hesap yerine sevk olunacaklar. Herkes başının çâresine bakacak; kişi kardeşinden, anasından babasından, arkadaşından, evlâdından kaçacak; herkes kendini kurtarma sevdasına düşüp, kapı kapı şefaatçılar arayacak. İşte eller eli Nebiler Nebîsi’nin eli orada bir kısım ellere dokunuyor, nurlu sîmaları tanıyor “Yüzleri, kolları abdestle, alınları secdeyle nurlanmışları uzaktan da görsem tanırım ve bendendirler der ve alırım” diyerek topluyor. Ah, keşke ben de adres bıraksaydım, kendisiyle tanışıklık kursaydım ve ben de Havzı’nın başına konanlardan olsaydım… İşte, defterler uçuşuyor, mîzan kurulmuş hesaplar görülüyor; sırlar ortaya dökülmüş, diller yerine eller ve ayaklar konuşuyor… gibi tefekkürlerle kalp ve ruhta bir incelik hasıl etmelidir. 10) Gecenin Siyah Zülüfleri Arasında Göz Yaşları ve Teheccüd

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık, ciğeri dağlanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. O, dünyâda gönülde dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksir olacaktır. Onun içindir ki Allah Rasûlü (sav), bu mevzûda şöyle buyurur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri göz yaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”

Yine bir başka hadîslerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla göz yaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem‘i görmez” buyurur ve devam eder: “Biri, Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, memleketin içine düşebileceği tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi plânda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Dışarda dışı, içerde içi gözetleyen gözler. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsavîdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer bu işi tebcil ve takdir ederek,: “Onlar, Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar”(İsrâ, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Bu, bir nevi, “Düşünün ve bir sürü kazandığınız şeyler karşısında yürekleriniz hoplasın.! Ölüm ve sonrasında başınıza gelecekleri ve hesap yerindeki durumunuzu tefekkür edin de, az gülün çok ağlayın” demektir. Bu yönü ile göz yaşı, Cennet kevserlerine müsavî tutulur.. ve Efendimiz, “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden sana sığınırım Allah’ım” diye yalvarır. Kalpleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda göz yaşı görülmez.

a) İçten kaynamadan, sun’î zorlamalarla ağlamamalıdır:

Meselenin bir diğer yönü daha var. Aleyhissalâtu ves’selâm Efendimiz, “Her istediği zaman ağlayan bir insan riyakârdır” buyururlar. İçten kaynamadan, hiç bir iç zorlama olmadan, kalp sıkışmadan durup dururken ya da sun’î zorlamalarla göz yaşı akıtmaya çalışan insandan da endişe edilir. Zira ağlamak, kalp heyecanı ve duyguların baskısı altında bulunma neticesinde bir boşalmadır. bazen olur ki, kalp fevkâlâde sadakat içindedir; din’in emirlerini yerine getirme, dince yasaklardan kaçınma mevzuunda kararlı ve dimdiktir.. dönüş nedir bilmez, fakat gözünden de damla yaş gelmez. Ama, onun sözünü ettiğimiz şekildeki sadakatı çok mühimdir. O, adeta bir girdap, bir fevvare gibidir.. ve o kat’iyyen boş değildir.. Bunların her ikisi de makbuldür; şu kadar ki, sâdık, âşıktan ileridir. Yanlış anlaşılmasın; bu, hiç bir zaman sâdıkın gözünden yaş gelmez demek değildir. Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer de sâdıktılar; bir kalbi kırığın yanına oturduklarında, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlarlardı. Namazda iken hıçkırıklarının arka saflardan duyulduğu herkesin malûmudur. Bu itibarla, nasıl içte haşyet ve ürperti duyulmayıp gözden yaş gelmemesi, her zaman kalbin kasvet bağladığına hamledilemezse, aynı şekilde, bazen de göz yaşlarının ceyhun olması, mutlaka kalbin haşyet, rikkat ve saygısına verilemez. Evet, bazen insan kendini kontrol edemez, hislerine mağlûp olur ve ağlar; eğer bu insanın iç murakabesi ve sadakatı yoksa, bu onun için tehlikelidir. Ağlama, insanın önünü alamayacağı şekilde iç tazyiklerle bir boşalma şeklinde ve meşru çizgide olursa makbuldür, matlubdur, Hakk indindeki değeriyle de dünyalara bedeldir.

İmam Gâzâlî İhya’sında der ki: “Ağlayan da pişman, ağlamayan da.” İnsan ağlamıyorsa, bir gün pişman olacaktır; çünkü kendisini ağlatacak çok badireler var önünde. Öte yandan, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarına değil, başka şeylere ağlarlar; belli hislerin tesirinde dökerler gözyaşlarını. Demek oluyor ki, gözyaşının da meşrû istikamette olanı makbuldür.

Sâdık olmayan ve meşrû gözyaşları da bulunmayan kalbi kasvet bağlamış ve içinde günahlara karşı ürperti kalmamış bir insan, şeytana boy hedefi olmuş, vurup avlanmasına müsait hale gelmiş demektir. Çünkü böyle bir insan, günahlardan irkilmez, dolayısiyle de bir daha o günaha girmemek üzere vicdanında onun ağırlık ve ızdırabını taşımaz. Katı kalpli insana ne terğib (teşvik), ne de terhib (korkutma) tesir eder.. her yerde rahatlıkla gezer, günah tehlikelerinden hiç korkmaz ve gafleti kendisine daima -mayınlı tarlalarda da bulunsa- emniyette olduğunu fısıldar.

b) Teheccüd: Karanlık gecelerin aydınlatıcı feneridir:

Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanlar, berzah hayatlarını da aydınlatmış sayılırlar. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, ötelerin zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır. Kur’ân’da birkaç yerde teheccüde işaret edilmiştir. (İsrâ, 17/79;Secde, 32/16; İnsan, 76/26) İki rek’at kılınabileceği gibi, sekiz rek’at da kılınabilir. Buhari ve Müslim’in rivayetine göre, İbn Ömer, rüyâsında iki dehşetli kimsenin gelip, kollarından tutarak kendisini derin, alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da: “Korkma, senin için endişe yok” dediklerini Efendimize anlatır. Allah Resûlü, “İbn Ömer ne güzel insandır; keşke, teheccüd namazını da kılsa” şeklinde tabir ve tevcihde bulunurlar.. Allah, böylece rüyâsında İbn-i Ömer’e Cehennem’e ait bir berzah levhasını göstermiş ve bir eksiğini hatırlatıp, Efendimizin tavsiyeleriyle o eksiğin kapatılmasını sağlamıştır.

Ülfetin dağılmasında, kalplerin yumuşamasında ve şeytanların, günahların tesirlerinden korunmada, Allah korkusu, Allah haşyeti ve muhabbetinden gecenin zülüfleri üzerine bırakılan bir kaç damla gözyaşı ve herkesin uyuduğu saatlerde uyumayan gözlerle eda edilen zikirler, tesbihler, kılınan namazlar ve mütalâa edilen derslerin kalplere ne kazandırdığı, ancak tatbikatla ve tadıp bilmekle anlaşılır. Geceleri aydın olan insanların, gündüzleri hiç aydın olmaz mı?

11) Evlenmeli, Mümkün Değilse Oruç Tutulmalıdır

Efendimiz, “Ey gençler topluluğu, evleniniz, gücünüz yetmezse oruç tutunuz; zira oruç günahlara karşı kalkandır” buyurur. Bir genci nefsanî istekleri gerçekten tazyik etmeğe başlamışsa, onun vakit geçirmeden evlenmesi tavsiye edilir. Yok, böyle bir tehlike altında değil de, nebîler ve büyük zatlar gibi ismet ve iffet içinde bulunuyor ve yapacağı vazifeleri de varsa, bir yönüyle atmosferi de kendisini muhafaza ediyorsa, onun bekâr kalması düşünülse bile, hususiyle günümüzde şeytana âlet olmamak için izdivaca teşvik edilmeli ve bu koruyucu kalkan ve zırh içine alınmalıdır. Aksi takdirde, bir başka kalkan olarak oruç kullanılmalıdır.

12) Ashâb-ı Kiram’ın Hayatı Yaşanıp Yaşatılmalıdır

kalp ve düşüncemizin istikamet ve canlılığı için Peygamber Efendimizin hayatı-ı seniyyelerine, Sahabe-i Kiram, Tâbiîn-i izam ve sırasıyla asırlara ışık tutan salih kimselerin hayatlarına ait tabloların müşahadeye sunulması, okunması, dinlenmesi, mütalâa edilmesi ve hayatımıza bunlarla renk ve şevk katılması bir başka çaredir. O büyük nümunelere kendini ve hayatını mukayese edebilen bir insan, “Onlar öyleydi, ya biz nasılız?” deyip, kendisini muhasebeye çekecek ve böylece önden çekici, arkadan da itici bir güce sahip olacaktır.

Yalnızca kutlama manasına ‘anmak’ veya haz duymak için değil, gerçekten onlar gibi olma düşüncesi ve iştiyaki içinde, heyecan dolu bir sîne ile geçmişe ait kıssaları okumak ve dinlemek ve neticede kendi hayatımızı onların hayatına göre ayarlamak, üzerinde titizlikle durulması gerekli bir husustur. Halkın karşısına çıkar ve anlatır, mefahirimiz ve tarihimizle iftihar ifâde eden nutuklar çeker, “Biz yıldırımlar gibi çakan asil ve necip bir milletin, değişik dünyaların bağrına kıvılcımlar gibi yağan torunlarıyız” deriz de, biri çıkıp bize, “Onlar öyleydi, ya siz nasılsınız; nerdesiniz, ne yapıyorsunuz?” derse ne cevap vereceğiz.! Önemli olan, bu sorunun cevabını verebilmektir.

Her insanda yaratılıştan gelen bir taklit ve benzeme arzusu vardır. Her baba, evlâdını dikkatlice gözleyip takip etse, anne-babaya benzemeğe çalıştıklarını görecektir. Evet, yedi yaşındaki bir çocuğun, babası gibi elinde tesbih çevirmeğe çalıştığını ve saçını taramasına kadar herşeyinde babasına benzemeğe gayret ettiğini görürüz. Daha ileri yaşlarda, kiminin sporcuları, kiminin de film artistlerini taklide çalıştığını müşahede ederiz. Hattâ, evinizde bulunan çocuklarla azıcık konuşulsa, evinizde nelerin bahis mevzûu olduğu hemen anlaşılıverir. Burada bir müşahedemi nakletmek isterim:

Babanın arkadaşı oğluna soruyor: “En çok anneni mi seviyorsun, yoksa babanı mı?” Çocuğun cevabı belki babasını bile şaşırtacak mahiyettedir: “Ben en çok Allah’ı ve Rasûlü’nü seviyorum amca!” Bir müşahedem daha: Yedi yaşında bir ilk okul çocuğu, Almanya’da Alman arkadaşlarıyla havuza giriyor. Çocuk hayâsından suya iç çamaşırıyla girmiştir ve eve ıslak pantolonlarıyla geliyor; dizler de çamurlu. Annenin “Ne bu böyle?” sorusuna çocuğun cevabı enteresan: “Anne, ikindi namazını çimende kıldım”.

Evet, daima canlı, şevkli kalmanın bir yolu, bir çaresi de Sahabe gibi yaşamak ve yaşatmaktır. Kur’ân, Efendimizi nasıl bize örnek gösteriyorsa, Efendimiz de Ashabını “Yıldızlar gibidir” diyerek, bize hidayet ışıkları olarak takdim etmiştir.

13) Nifak ve “Günaha Girdim” Endişesi Taşınmalıdır

Bazen de, şeytanın kurcalaması, vesvese, kalp katılığı ve ülfet olmadan da, “Acaba münafık mıyım, günaha girer miyim?” korku ve endişesi taşımak iyidir. Hz. Ömer, İbn Mesud, Abdullah İbn Ömer ve Hz. Aişe, hattâ bazı tabakat yazarlarının tesbitine göre yirmi kadar sahabî, kendilerinde nifak alâmeti var diye endişe ederlerdi. Hadd-i zatında, vesvese bunların semt-i nasuhiyetlerine sokulmamıştır; fakat onlar, çok derin bir iman şuuru ve mes’uliyet hissine sahip bulunduklarından kendilerini böyle görmekteydiler. Bu, başka mü’minlerde de olabilir: “Çarşıya çıktım; yanımdan manyetik alanına girdiğim bir kadın geçti, yaralandım; kalbim ve duygularım söndü, ne olacak halim?” diyen bir insan, bence tedbirli bir insandır. Bu anlayıştaki bir insan, ayağını attığı ve bastığı yeri mayınlı tarla gibi görmektedir.. ve bu, nefs-i levvâme sınırı ve sırrıdır.Yani, nefs-i emmârenin dizginlerini eline almış, almış ama, yine de yer yer hatalar yapıyor, ne var ki, yaptığı hatalardan da rahatsızlık ve tedirginlik duyuyor. Günahlara giriyor, fakat ardından da dönüp nefsine “sen zaten beni batıran, şunu şunu yaptıran değil misin? Nedir senden çektiğim?” diye, kınamada bulunuyor. Esasen bu, insanın nefsiyle boğuşmasının bir tezahürüdür. Eğer dişini sıkar dayanırsa, nefsi kendinden elini eteğini çeker ve ‘râdıye, mardıyye’ mertebelerine ulaşır, ‘mutmainne’ye tırmanır ve ‘safiye’yi görüp sezmeye başlar.

B-OBJEKTİF ÇARELER:
——————————-

1) Cemaat Halinde Yaşamak, Hayatî Bir Zarurettir

Allah, insanı toplum içinde yaşayacak bir varlık olarak yaratmış ve onu hem cinslerinin arasına salmıştır. İnsan, maddî ve mânevî yönleriyle ancak toplum ve cemaat içinde yaşayabilir. Onun içindir ki, Hz. Âdem’den bu yana hep cemaat öne çıkmış, fert arka plânda kalmıştır. Şu kadar ki, bazı devreler ve zaman dilimlerinde bu mesele, diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyet kesbetmiş ve âdetâ bir zaruret halini almıştır. Kaldı ki, büyük çoğunluğu itibariyle hayvanlar bile toplu halde yaşarlar; öyle ise en mükerrem varlık olan insan, hayatının her safhasında toplu halde yaşamak mecbûriyetindedir. İslâm, bu meseleyi daha bir pekiştirir ve öne alır. Öyle ki, mü’min tek başına namaz kılarken bile, ‘İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn – Ancak Sâna ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım bekleriz” der; “ederim, beklerim” demez. Bir mü’min, günlük şahsî işlerinden ibadetlerine kadar her meselesinde Kur’ân ve Sünnetle cemaat içine itilir, kendisine cemaat olmanın avantajları gösterilir ve hayatının büyük bir bölümü cemaatle irtibatlandırılır.

a) Cemaatleşme, bugün her zamankinden daha zarûrîdir:

Bugün küre-i arz, bütün milletleri ve devletleriyle tek bir ülke görünümü almıştır. Ulaşım ve haberleşme, çeşitli vasıtalarla çok kısa zamanda temin edilir olmuş, milletlerin birbiriyle yakın münasebetlerde bulunması sayesinde teknolojik, iktisadî, siyasî ve silah üstünlüğü bakımından dünya birbiriyle yarışır hale gelmiştir. Bu yarış, her milleti kendi bünyesinde cemaatleşmeye götürmüş, hattâ asrın getirdiklerinin zarurî bir neticesi olarak topyekün insanlık, kendini bu yarış ruh ve şuuru içinde bulmuştur.

Dünyâ çapında ideolojiler, 18’inci asırdan bu asra genç fidanlar gibi sarkmış ve orijinal bulunarak, Hıristiyanlığa da bir reaksiyon olarak kendilerine sahip çıkılmış, o fidanları gövdeleştirmek isteyenler, dünyânın hemen her yerinde topluluklar meydana getirmek ve kitleleşmek için var güçleriyle ve bütün imkânlarıyla mücâdele vermişler ve cihan harplerinde yenik düşenler, önde görünenlere yetişme, hatta geçme hırs ve azmiyle ayrı bir cemaatleşme yoluna girmişlerdir. Asırların dev çınarı Osmanlı Devleti’ne karşı devam edegelen Haçlı seferleri, esasen yine birlik içinde toplum oluşturmanın örneklerini teşkil etmekteydi. Bugün, aynı topluluklar çok değişik nam ve ünvanlarla kendilerini hissettirmekte ve paktlar, pazarlar, bloklar şeklinde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunun ötesinde, kendi bünyelerinde tabiî seyirlerini tamamlayan ya da tamamlamış görünen milletler, görünen ve görünmeyen kollarıyla başka milletlerin içine sızmaya ve oralarda kendi türkülerini söyleyecek cemaatler teşkil etmeye başlamışlardır.

Memleketimiz, memerr-i efkârdır, yani Doğu ve Batı kültürlerinin uğrak yeridir. O, asırlar boyu ipek yoluyla Doğu-Batı ticaretinin uğrak yeri olduğu gibi, bütün fikirlerin de uğrayıp geçtiği veya yerleşip kaldığı bir ülke olmuştur. Sanki her geçen, her uğrayan bu verimli toprağa bir kaç tohum atıp, öyle gitmiştir.

Şimdi siz söyleyin: Tarih boyunca sağlı-sollu, önlü-arkalı bunca toslamalar, vurup geçmeler.. tarihî, millî ve dînî kaynaklı düşüncelerle toplu atan hasım yürekler ve bütün bunların hâsıl ettiği korkunç dalga ve esintiler karşısında eğer bir ve beraber olmasaydık, bu günlere gelip ulaşmamız mümkün olur muydu? Bu soruyu çevirip şöyle de sorabiliriz: Sayısız dişlerin ve dişlilerin (tek dişi kalmışlar birleşince, cemaatler halinde çok dişliler olur) peş peşe amansız saldırıları karşısında mukavemet edebilmemiz, millî bütünlüğümüzü koruyabilmemiz, hayatiyetimizi hem de başkalarına hayat nefhederek sürdürebilmemiz için cemaatleşmeye, evet, sağlam ve sarsılmaz bir cemaat teşkil etmeye ihtiyacımız var mıdır, yok mudur? Dünyâ üzerimize cemaatler halinde ve mekanize birliklerle gelirken, onların karşısına fertler halinde ve tüfeklerle nasıl çıkabiliriz? Gerçek şu ki, toplu atan yürekleri top da sindiremez Topumuzun, tüfeğimizin olmadığı yerde, hiç olmazsa yüreklerimiz, vahdetle gürül gürül olmalıdır.

Farklı kültürlerden farklı cemaatler ortaya çıkar. Önceki devirlerde farklı doktrinler, değişik fikrî cereyanlar ve kültürler gelişip boy atmadığı ve insanların çoğuna tek tip kültür hâkim olduğu için, tek bir kişinin arkasından -hak veya bâtıl adına- büyük topluluklar sürüklenip gidebiliyordu. Belli bir kültür ve anlayış içinde yetişen insanlar, daha saf olup, daha kolay yönlendirilebiliyor ve bugünkü anlayışla, kitle ruh haletinden, yani toplum psikolojisinden istifâde etmek çok daha rahat ve kolay oluyordu. Bu sebeple bir Hasan Sabbah, bir Bedrettin yığınları harekete geçirebiliyor ve onları apaçık bâtılların duyguları, düşünceleri kanlı delileri haline getirebiliyorlardı.

Bugün ise, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz gibi, herkes ayrı ayrı kültürlerden istifâde edebilmekte ve çok farklı dünyâ görüşleri insanlar arasında çok çabuk yayılmaktadır. Evet, her seviye ve anlayışta, her inanç ve düşüncede dünyânın öbür ucunda yazılan herhangi bir eser, çok kısa zamanda beri ucunda alıcı, okuyucu bulmakta ve te’sir icra etmektedir. Bu, şu demektir : Böyle farklı kültürlerin içiçe yaşadığı bir devirde insanlar birbirlerinden kopuktur; toplum hayatı yerine ferdî hayat hâkimdir. “Ben de okuyorum; dünyâyı senin kadar ben de biliyorum” gibi, bilmekten, ilme vukuftan, kültürlü olmaktan doğan “Ben de” anlayışıyla herkes âdeta arslandır. Bu insanlar, dünyaya ait meseleleri öğrenip, dünyâyı tanımada sanki müsavi gibidirler. Denk olanlar ise birbirini iter. Böyle bir vasatta her fert, kendi bilgisi, kendi iktidarı, kendi kabiliyeti ve kendi kapasitesinin kendisine kâfî geldiği inancıyla, “Orman bana ait” deyip, tek başına dolaşmak istemekte, kimsenin vesaya ve koruması altına girmeyi düşünmemekte, hattâ bunu lüzumsuz saymaktadır.

Önce şurası iyi bilinmelidir ki, bir ferd, dalâlet adına tahripkâr cemaatler karşısında tek başına mukavemet edemez. Bir insan, ‘gavs’ bile olsa, şahsi dehâsıyla, kültür ve ilim dünyâsıyla, hattâ keşif ve kerametleriyle asrımızın dalâletleri ve günah tufanları karşısında tek başına yaşayamaz; yaşasa da, sürüden ayrı kaldığı için her zaman kurtlara yem olabilir. Ayrıca, cemaat içinde bulunmanın getireceği feyizlerden, sağlayacağı avantaj ve lütuflardan da mahrum kalır. Ayakları cemaat zeminine basmayan insan, ayaklar altında bir yaprak ve bir tüy gibidir; bu yandan üflesen öte yana, öte yandan üflesen bu yana savruluverir. Bu yüzdendir ki, Gavs-i A’zamlar, İmam-ı Rabbânîler, Muhyiddin İbn Arabîler bile bu asırda yaşasalardı, herhangi bir cemaatin bir uzvu olmak isteyeceklerdi. Sahâbe devrinin o en kuvvetli, en iktidarlı ve meleklere parmak ısırtacak insanları bile cemaatleşme ve birlik teşkil etme lüzumunu duymuşlardı. Bu sebeple, hasımlarımızın içtimaî kanal ve kollarla geçeceğimiz yollarda kurdukları sayısız tuzaklara ve onların cemaatçe hücumlarına, ayrıca, mânevî hasımlarımız olan şeytana, nefse ve günah tufanlarına karşı yem olmaktan, boğulmaktan bizi koruyacak en mühim sığınak, cemaatleşmedir. Evet, bu fikre davet, günümüzün en hayâti meseleleri arasındadır.

b) Cemaatte her zaman kuvvet vardır.

İki fert ayrı ayrı olduklarında ‘1’i aşamazken, yan yana gelince ‘11’ olur. Üç ayrı ‘1’ yanyana geldiğinde ‘111’e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam bazında ifâde etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakın ve düşüncelerin ittifakını ekleyin. Ayrıca gaye ve ideâl birliği ve cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyâlarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve sîmalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğiniz, arkadaşların şefkat, merhamet ve nurdan tebessümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaştığınızı düşündüğünüzde, şeytanın aldatmalarına ve günahların yakıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğunuzu daha iyi anlayacaksınız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalbiniz ve irâdenizin fer ve kuvveti de artacaktır. Bu sayede, zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olacaksınız.

c) Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbûliyet vardır:

Hadîsin beyanıyla, Allah’ın rahmeti cemaatle beraberdir. Cemaat üzerinde dolaşan bir bulut, âdeta altına girene rahmet yağdırır. Bir kişinin duası, sadece bir ferdin duası olup, taşıdığı rahmet damlaları da o kadardır. Halbuki, tam olarak ittihad etmiş, ağız gönül birliği içindeki bir cemaatin duasının karşılığı, tek tek her ferde inen miktarın kat kat üstündedir ve sağanak sağanaktır. Eğer rahmete açık semereli bir ağaç olmak istiyorsanız, orman içinde bir ağaç olmaya bakınız; tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez.. kuruyup gidebilirsiniz; ama ormana mutlaka rahmet inecek ve siz de o rahmetten bol bol yararlanacaksınız. Yine diyelim ki, siz bir sivilsiniz, silahınız yok; kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar.. Oysa, askerde tek başınıza bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdî kabiliyet ve cesaretinizin yanısıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hattâ bir orduyu bile esir edebilirsiniz.

İster hayır adına, isterse şer adına olsun, her hal û kârda cemaatin işgücü ve te’siri her türlü tasavvurun üstünde olduğu gibi, böyle bir şahs-ı manevinin Allah’a teveccüh edip yalvarması da, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini ihtizaza getirmesi ve İlâhî imdada vesile olması bakımından çok önemlidir. Hattâ o kadar ki, ehl-i dalâlet bile bir cemaat halinde duâ etse, bazı ahvalde sizin tek başınıza yaptığınız duaları geri çevirebilir. O halde, dalâlet cemaatlerine karşı mukabele ve mukavemet edebilmek için, mü’minlerin de cemaatleşmeye, cemaat halinde müdafaaya ve cemaat ruhuyla duâya ihtiyaçları vardır.

Cemaat içinde bulunmanın bir büyük faydası da şudur: Kişinin masiyetleri, günahları, dualarının kabul semasına yükselmesine engel olabilir; cemaatin dualarının kabul olacağı ise, kat’i gibidir. Bir kudsî hadisde Allah (cc) şöyle buyurur: “Hümü’l kavmü lâ yeşkâ bihim celîsühüm- Onlar öyle bir cemaattir ki, onlarla bir arada bulunan bedbaht olmaz.” Evet, gül bahçesinde bulunan, hiç olmazsa o bahçenin kokusundan istifâde eder.

d) Cemaat, paratoner gibidir:

Cemaat, İlâhî rahmeti câzibesi ve duasıyla davet edip sînelere ulaştırmada vasıta olduğu gibi, belâ ve musibetlerin def’ine de önemli bir vesiledir. Semâ, kendine açılan semâvî sîmalıların elleri ve gönülleriyle çok alâkadardır. Evet, cemaat halinde dua ve yakarış, Rahmete açılan avuçlara semâvî tebessümleri celbederken, aynı zamanda yere uzanan âfet ve musibetlerin de def’ine sebeptir. Paratonerden uzak kalanlara, şeytanın şimşekten okları her an isabet edebilir. Bazen de ondan iki gün uzak kalan dört gün, dört gün uzak kalan sekiz gün uzaklaşmış gibi, kendini boşluk ve kasvet içinde bulabilir. Bu, tıpkı ışığın kaynağından uzaklaştıkça, karanlığın ziyadeleşmesi gibidir. 2) Yalnız Kalmayıp, Mutlaka İyi Arkadaşlar Edinmek Lâzımdır

Allah, insanı içtimâî bir varlık olarak yaratmıştır. Yalnız yaşayan bir insan, hem dört yandan hücum eden dalâlet rüzgarları karşısında kuvvetsiz, desteksiz, hem de dualarının kabul olması gibi avantajlardan mahrum kalabilir. Bunun da ötesinde, şeytanın zehirli okları karşısında boy hedefi haline gelebilir… Bu îtibarla, Aleyhissalâtü ve’s-selâm, “Yalnız yaşayan şeytandır” buyururlar. Evet, yalnız yaşayan insan, er geç şeytanın tuzağına düşebilir, şeytana paçayı kaptırabilir ve onun kızıl pençesine av olabilir. Şeytanın zihne ve hayâle attığı her kötü düşünce, yalnızlık ve can sıkıntısı toprağında boy atıp gelişecek bir çekirdek gibidir. Fikir, gönül ve ruhu-nu kötülük ve günah çekirdeklerinin doldurduğu yalnız bir insanda, bu çekirdeklerin er-geç iç tazyik ve zorlamalarla dal-budak halinde dışarı taşarak, günah meyvelerini vermemesi imkânsız denecek derecede zordur. Her insan, zaman zaman kendini zorlayan bu kabil düşünce ve hayâllerin kendisini nasıl kıstırdığını ve bu kötü düşüncelerin kökünün, daha çekirdek halindeyken kurutulmasının lazım geldiğini, kim bilir kaç defa hissetmiş ve nedametle kıvranmıştır..! Evet, hizmetteki kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız, zihin, kalp ve ruhumuzun şeytana ait kötülük tohumlarınca işgal edilmemesi ve daha başlangıçta bunların temizlenmesi adına bizim son derece faydalı yardımcılarımızdır.

İnsan konuşurken, dinlerken ya da bakarken, zihin ve hayal faaliyetleri bu duygulara bağlı olarak şekillenir ve renklenir. Siz bu üç faaliyetin üçünü birden yaparken, sözgelimi arkadaşınızla konuşur, ona sorular sorar veya sorularına cevap verir, yani hem konuşur, hem dinler, hem de düşünürken, hayal aleminizde seyahatlar tertip edemezsiniz. Zira zihin faaliyetleriniz ve dikkatiniz, konuşmanızda, dinlemenizde ve düşünmenizde odaklaşmış ve bir nevi hapsolmuştur. Bunun tersine, arkadaşlarından kopmuş bir insan, serbest kalmış zihniyle, hele bir de yorganı başına çekince, istediği veya şeytanın kendini sürüklediği hayal âlemlerine dalar gider; öyle zaman da olur ki, encamı ürpertici bu hayâlî seyahattan yara almadan geriye dönemez…

Evet, insan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık yılanca, çıyanca düşüncelerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzûu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişininse, -ihtimal hesaplarına göre- günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdeta imkansızdır. Bu hakikata parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olurlar. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, iş yerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytânî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın varlığı ortadadır.

Çok defa ve çok yerde kendi kalbimiz, kendi gücümüz bizi canlı ve diri tutmaya yetmeyebilir. Bakışlarımız buğulanıp, sinelerimizi sis ve duman sarabilir; kalbimiz katılaşıp, aşk u heyecanımız, günlük işler ve bu çok renkli hayat içinde kaybolmaya, erimeğe yüz tutabilir ve meydana gelebilecek bir kabz hali sonucu -Allah korusun- sefahate düşebiliriz. Ama, en az üç kişilik bir cemaatimiz olsa, o zaman diğer iki şevkli ve canlı arkadaşımızdan hiç olmazsa birinin bast haline misafir olur, onun rahmet oluğundan beslenir, onun esintileriyle serinler ve o hava ve atmosfer içinde aşk u şevk teneffüs edebiliriz.

a) İyi arkadaş insanı Cennet’e götürür:

Burada yeri gelmişken şu mühim hususu da belirtmeliyiz : Evet, arkadaş ama, her arkadaş değil; iyi arkadaş seçeceğiz. Eskilerin eskimeyen şu sözleri ne güzeldir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Gül, güller arasında yeşerir.” “İyi arkadaş, insanı Cennet’e, kötü arkadaş da Cehennem’e götürür.” “İyi arkadaş, misk satan gibidir, hiç olmazsa kokusundan istifâde edilir; kötü arkadaş ise, körükçüye benzer ki, hiçbir yanından rahatsız olmasanız bile, en azından kokusundan rahatsız olursunuz.” Evet, her insan, arkadaşlarından iyi-kötü mutlaka birşeyler kapar.

b) İyi arkadaşlar içinde olunmalıdır:

Ebed yolunda ebed soluyan, sîmaları hakikat gamzeden, irâdelerinde Allah’ın irâdesi nümayân öyle dostlar, ahbaplar, arkadaşlar vardır ki, yanlarına gittiğiniz, atmosferlerine girdiğiniz zaman, Nebî ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanır, aşkla, şevkle dolarsınız. Onların iksir-misâl söz ve davranışları, içinizde yosun gibi yeşermeye başlamış kötü duygu ve düşünceleri bir hamlede siliverir. İyi arkadaş, nasihatlarıyla sizin yüreğinizi hoplatacak, içinize aşk, heyecan salacak, düşüncenize aydınlık getirecek ışıktan bir dosttur. Münevver ve münevvir dostlar, has ahbablar, evet bize lazım olan, işte bunlardır.

Pek çok mıknatısın bulunduğu bir zemine madenî bir parça atsanız, hangi mıknatısın manyetik gücü fazla ise, onu kendine çeker ve bünyesine yapıştırır.. meteorlar, çekim kuvveti ve hayyiz gücü ağır basan tarafa yönelirler.

O halde, evlâdlarınızın kalpleri imanlı, kafaları aydın, anne-babalarına itaatkâr, vatan ve milletlerine hizmetkâr, dürüst, faziletli, fedâkâr olmalarını mı arzu ediyorsunuz? Öyleyse, onları balmumu gibi eritip, istediğiniz şekli alabilecek temiz arkadaşlara emanet etmeniz gerekir. Böylece onlar, kendi seviyelerinde, emsallerinin muhitinde, içinde bulundukları potanın şeklini alacaktır. Diyelim ki, bir ortaokul talebesini üniversite sıralarına oturttunuz ve onun için binbir emek, binbir masrafta bulundunuz, bu yanlış yaklaşımla ne ona bir şey verebilir, ne de kendiniz bir şey elde edebilirsiniz! Aynen bunun gibi, bir genci kolundan tutup, kendinden çok ileri yaşta insanların bulunduğu camilere götürseniz, hattâ keşif ve kerametiyle insanın içinden geçenleri okuyan evliyâullahtan birine teslim etseniz, yine de o delikanlıyı orada tutamaz, kalbini ve kafasını tatmin edemezsiniz. Her şeyden evvel o, kendisi gibi inanan ve davranan gençlerin bulunup bulunmadığına bakacaktır. Emsalini göremediğinde ise, nazarları daima sevimli bulmadığı sîmalara takılacak ve tatmin olmayacaktır. “Müslümanlık iyi, güzel ama, sadece ihtiyarların, yer değiştirme ruh haleti içinde esneyerek camiye gelenlerin ve ilmî meselelerden habersizlerin dini” diyecektir, bu durumda da ona tesir etmeniz imkânsız olacaktır. Bu itibarla, bir gence iman adına birşeyler verilmek istenirken, onun akıl ve mantık seviyesiyle ilim ve düşünce derecesini hesaba katmanın yanısıra, İslâm’ın yaşanabilirliği ve kabil-i tatbîk olduğu da kendisine gösterilmelidir ki, yaşama arzusunu duysun ve “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar kılıyor, ben niye kılmayayım, onlar koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım” desin, düşünsün ve yapsın.. İşte, böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi de, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet’e yol açan arkadaşlar topluluğu içinde mümkün olabilecektir. Karşı yakada ise, hiç de tasvir etmeği düşünmediğimiz bir nesil var; içki alışkanlıkları, kumar özentileri, fuhşa ait düşünce ve davranışlarıyla boşlukta, doymamış, serazat bir nesil… Evlâdlarını sevdiklerini ve onlara merhamet ettiklerini söyleyen anne-babalar, evlâdlarına karşı gerçekten merhametli iseler, onları ışık suvarilerine teslim edeceklerdir…

Nasihat edenleri dinlemek de, ülfetimizin dağılması, kalbimizin yumuşaması ve şeytanın vesveselerine, günahların zorlamalarına karşı koyabilmemiz için de koruyucu ve besleyici çarelerdendir. İnsan, aklı, mantığı ve muhakemesiyle husûsiyet arzeden bir varlık olduğu gibi, coşan gönlü, ürperen vicdanı, yaşaran gözleriyle de bir kalp, bir ruh ve bir duygular yumağıdır. Bu itibarla da o, iç âleminde derinleşmeye, ruh dünyâsında zenginleşmeye, tefekkür hayatında genişlemeye muhtaçtır. Evet o, yer yer içinde oluşan aysberglerin eritilmesine muhtaç olduğu gibi, mânevî gıdasızlığını izale edecek, mânevî süt akıtan çeşmelere de şiddetli bir iştiyak duyar. Kur’ân, Efendimize defaatle “Anlat” der ve O iki Cihan Güneşi de, “Din nasihattır” buyurur.. evet bir yanda, çatlama noktasına kadar ‘anlatma’ tâlim edilirken, diğer yanda da yine hadîsin ifâdesiyle “ya öğreten, ya öğrenen, ya da dinleyen ol; dördüncüsü olma!” tavsiyesinde bulunularak, iki uç âdeta bir noktada birleştirilmekte ve dikkat nazarları, yerinde anlatmaya, yerinde de dinlemeye çekilmektedir. Hele, Efendimizin bizzat, Kur’ân’ı talim ettiği Ashab’ına, “Okuyun da dinleyeyim!” demesi ne kadar mânidârdır!..

O halde insanın, yüreğini coşturup yumuşatacak, içindeki kararmış his ve duyguların kirini, pasını izale edecek, onun ebedî âlemlere şevkini kamçılayacak, bu arada dinî, ilmî dakik meselelerle fikir dünyâsını aydınlatacak vâiz ve nasıhleri dinlemesi de, yine onun için ekmek kadar, hava kadar mühim bir ihtiyaçtır. Bu sebeple insan, “bunu biliyorum, bir daha neden dinleyeyim ki!” dememeli; nasıl yemek, içmek devamlı tekerrür ediyor ve bıkmak şöyle dursun, bunlara daima ihtiyaç duyuluyor, öyle de, kalp ve ruhun gıdası sayılan, ayrıca şeytan ve günahların şerrinden de koruyucu rol oynayan nasihat ve sohbetleri dinlemek de, onun için belki bin kat daha lüzumlu bir ihtiyaçtır. Halk arasında, va’z ve sohbetlere devam eden bir çok kişinin içkiyi, kumarı bıraktığını, pek çok fenalıkları terkettiğini, hayırlara koşar olduğunu duyar ve dinlersiniz. Anlatan bir aşk ve heyecan insanı olmasa, gözü yaşlı ve ihlaslı anlatmasa da, yine tesir edebilir; çünkü te’sir ettirecek Allah’tır. Bence, günümüzde mahrum bulunduğumuz hususlardan biri de işte budur. Seleflerimiz va’z ederken, cami ihtizaza gelir, gönüller aşk ve heyecanla dolar; çoğu kez va’z tamamlanamazdı. Bir kere, dinleyen içi yıkanmış olarak döner giderdi. Ama, yine de ümitsiz değiliz; her bitişin ardından bir doğuş başlatan Allah’ın, aşkla coşan, gözü yaşlı, bağrı yanık o gönül erlerini bir kere daha göndereceğine inancımız tamdır.

c) Nasihatçı ve ikazcı arkadaş edinilmelidir:

Nasihatçı ve ikazcı bir arkadaş edinmenin ehemmiyetini de burada ifade etmeliyiz. Şimdiye kadar ele aldığımız bahislerle alâkalı olarak üstümüzde âdeta kayyumluk ve bekçilik yapacak iyi bir arkadaşı ikazcı tayin edip, ona ruhsat ve yetki vermek de çok önemlidir. Evet, böyle bir arkadaş olmalıdır ki, bizde bir gevşeklik, ülfet, günaha biraz meyil gördüğü, az bir kayma müşahede ettiği zaman hemen ikazda bulunsun, yerinde sertçe kulağımızı çeksin ve başımızı salladığımız zaman da elimizden tutup, bizi sâhil-i selâmete çıkarsın.. biz de, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşâhede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kucağına koşalım ve “Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır; birşeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da, aydınlık iklimlere ulaştır” demeliyiz. Ailemizle alâkalı bir mesele ortaya çıktığında, ya da ticaretimizde bir sarsıntı olduğunda, nasıl hemen heyecan içinde erbabına koşarız; midemiz veya böbreğimiz sancılandığında nasıl hemen soluğu doktorda alırız; ebedî hayatımızı tehdit eden günah mikroplarına ve şeytanın vesvese ve aldatmalarına karşı da, kuvve-i mâneviyemizi takviye edici ilaç ve şifa arkadaşımıza aynen öyle koşmalıyız. 3) Gözlerimizi Çarşı ve Sokaklarda Haram Manzaralardan Sakınmalıyız

Çarşıya ve sokağa her çıkışımızda gözlerimize bir takım haramların girmesi muhtemeldir. Gözlerimizi kapasak, yürümemiz mümkün olmayacak; açsak, o zaman da arzu edilmeyen sahneler, ruh dünyâmızda bulantı hâsıl edip, bizi günahlara sokacaktır.

Haram karşısında gözünü yuman insan, hiç bir zaman maddî-manevî bir kayba uğramaz.. Ve, bu hassasiyeti gösteren insandan kimseye herhangi bir fenalık gelmez. Verimli, dürüst, samimî çalışan ve gerçekten hizmet veren böyle bir insan, hiç bir zaman şeytanca yaşayışın kurbanı da olmaz. Öte yandan, kendini bu aç bakışlara arzeden karşı cinsin, bundan maddî-mânevî kazandığı hiç bir şey yoktur. Kazanmak şöyle dursun, kendisi, muhatapları, toplumu ve memleketi adına neleri kaybedip, neleri kaybettirdiğine hastaneler, hapishaneler, mahkeme koridorları ve gazete sütunları en büyük şahitlerdir. Unutmayalım ki, en verimli meyveleri, zararlı ışınlardan ve şerârelerden korunan yeryüzü tarlaları verir; buna karşılık, yakıcı bakışlara ve öldürücü ışınlara korumasız maruz kalıp, neticede delik deşik olan derbeder gönüllerden ve felç olmuş iradelerden ne beklenir ki!

a) Çarşı ve pazarda gözlerimize haramların girmesi daima muhtemeldir:

“Öyle bir zaman gelecek ki, imanı muhafaza etmek, elde kor tutmak gibi olacak” diyor Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz; evet, “kor; atsan iman gider, tutsan elin yanar.”

Ve, yine buyuruyor: “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” Kalbe saplandı mı, ya da göz hunisiyle kalbe indi mi bakışı bulandırır, başı döndürür. Ve, sonra Rabbü’l-Alemin’e tercüman oluyor: “Kim onu Benim korkumdan dolayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

Şeytanın bu zehirli oklarına karşı tavrını ortaya koyan ve her işte olduğu gibi, bu hususta da yine yakınlarından başlayan Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bakınız ne yapıyor?

Hacc’da, bir merkubun üzerinde Arafat’tan inerken, sağdan-soldan geçen kadınlara gözü ilişmesin diye, terkisine aldığı amcası Hz. Abbas’ın oğlu Fazl’ın başını bir sağa bir de sola çeviriyor. Hâdiseye dikkat edelim: Bir defa hâdise, böyle bir duygunun âdeta imkânsız olduğu Hacc’da meydana geliyor. İkinci olarak, Mü’minlerin Annesi Aişe validemizin ifâdesiyle, kadınların erkeklerden ayrı ve yüzlerini dahi göstermeden geçip gittikleri bir dönemde Efendimiz, kendisi hakkında böyle bir şeyin asla düşünülemeyeceği yiğit amcazadesi Fazl’ın başını hem de kendi terkisindeyken sağa sola çeviriyor. Ve bu hadise, Asr-ı Saadet’in o daima okşayıcı, nazarları, kalpleri yumuşatıcı, burcu burcu vahy ve Cibril nefesi kokan ve daha dünyâda iken Ahiret’i ruhlara duyurup yaşatan hava ve ikliminde cereyan ediyor! Rica ederim, bugün bile bir mescide girdiğimizde veya bir cemaatin huzuruna vardığımızda, istesek de fena hisler düşünemezken, böyle bir şeyin hiç de mümkün olmadığı bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin, serseri bir ok gelip kalbini delmesin, içine fısk u fücur nüvesi serpilmesin diye, Fazl’ın yüzünün bir o yana, bir de bu yana çevrilmesini nasıl değerlendireceğiz?..

Bu hâdisenin ifâde ettiği mana şudur: Orman hiç yanmasın diye meseleyi kökten ele alıp, ormanda bir kibrit çöpüne dahi müsaade etmeme; ortada hiç savaş ihtimali yokken dahi, binlerce askerin bulunduğu karargâh içinde yine nöbeti aksatmama ve bir saniye olsun gözü yummama.. Evet, haramlara, fuhşa, tecâvüzlere, cinayetlere ve daha nelere nelere götürücü sebeplerin bütününü ortadan kaldırma.. belki bir gün yılan, çıyan sızar diye tüm delikleri kapama.. ve bir bakış, bir gülüş, bir dokunuşla nice hayatların sönüp gitmesinin, nice yuvaların yıkılmasının önüne aşılmaz setler çekme.. yani, fenalıklara iten sebepleri ortadan kaldırma ve günahları tâ baştan önleme; işte Allah’ın çizdiği yol!

Yine Efendimiz, yedi yaşında Müslüman olup, kendi havasıyla büyüyen amcası oğlu ve nesl-i pâkini devam ettirecek damadı Hz. Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyururlar. Yani, irâde dışı ilişen birinci bakışta günah yok ise de, ikinci ve diğer bakışlarda irâde devrede olduğu için, nefsin rolü vardır ve bu bakış, kişiyi alıp götürebilecek bir zincirin ilk halkası olduğundan haramdır. Efendimiz, harama götüren yolu, ta baştan bu şekilde önlemekte ve günahlara geçit vermemektedir.

b) Canımız her sıkıldıkta sokağa çıkmamalıdır:

Canı sıkılan sokağa mı çıkmalı? Ne kadar çarpık bir anlayış! Şeytanın rahatlıkla içeriye sızıp çalışabileceği bir gedik… Can sıkıntısını sokakta geçireceğini sanan insan, yağmurdan kaçarken doluya tutulan gibi olur.

Can sıkıntısı, kalbin tatminsizliğinden, Allah ve Rasûlü ile münasebet kurulamayışından, ibâdetlere bağlı olamamaktan, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten, hizmet etmemekten kaynaklanır. Böyleleri için şeytanın nüfuz edeceği menfez ve gedikler hazır demektir. Şeytandan yanmış insanın, yeniden şeytanın oklarının yağdığı mevzilerde dolaşması, deniz suyu içmekten içi yanmış birinin susuzluğunu gidermek için tekrar denize koşmasına benzer.

Meselenin bir de şu yönü var: Can sıkıntısı, Allah’ın ‘Kâbız’ ismiyle kalbi sıkması olarak da anlaşılabilir. Dolayısıyla da o, bir ibtilâ ve imtihandır. Böyle bir imtihan neticesinde kulun sebat ve sadakat derecesi ortaya çıkar. Yani kul, canı sıkıldığı, kalbi daraldığı zamanlarda da ibâdetleri yapacak mı diye Allah kendisini dener. Şurası da iyi bilinmelidir ki, bu hâlet içinde edâ edilen namaz, arkadaşların iştiyak atmosferinde, cemaat içinde şevk ve neş’e ile kılınan namazdan çok daha sevaplıdır; çünkü o anda insan âdeta muharebe hattındadır. Sonra, güneşin bulutlar arkasına saklanması gibi, bu hal de geçicidir; Allah bu defa ‘Bâsıt’ ismiyle onun kalbini genişletir, kendisine şevk verir. Mağrem nispetinde mağnem, yani meşakkat ve zorluk nispetinde mükâfat ve sevap peylenmiş olur.

c) Çarşı ve pazara çıkarken bazı hususlara dikkat edilmelidir.

İnsanın alıştığı günahlardan uzaklaşması da, uyuşturucu tiryakisinin hapını bulamayınca bunalımlara girmesi misali şiddetli ruhî sıkıntılara sebeb olur ve kendisi için günah atmosferi hazır olunca da, hemen içine düşüverir. Dolayısıyla, ister günahkârlar için, ister yılandan akrepten kaçar gibi günahtan kaçanlar için olsun, çarşı-pazara çıkışta dikkat edilecek bazı hususlar vardır ki, onlara da şöyle bir göz atmamız yerinde olur zannederim:

1) Çarşı ve pazara lüzumsuz yere çıkmamalı, işleri toptan görmeye çalışmalıdır. Günahların seylap halinde aktığı yerlerden herhangi bir iş, ya da imana hizmet adına herhangi bir vazife bahis mevzûu olmadığı sürece uzak kalmak lâzımdır.

2) Yolun hakkını vermeği düşünmelidir. Sahabe-i Kiram efendilerimiz, çok defa hak ve hakikatı anlatmak için dışarıya ve çarşı-pazara çıkarlardı. Hz. Ebû Bekir de, Hz. Ömer de, Hz. Ebû Zer de (ra) bunu yapardı. Böyle bir gaye ile çıkanlar, sokağın ve yolun hakkını vererek günahlara girmekten korunmuş olurlar. Efendimiz (sav), Ashabını yol kıyılarına ve sokaklara oturmaktan men ederdi. “Oturmamızda maslahat ve faydalar var ya Rasûlallah” dediklerinde de, “Öyleyse, yolun hakkını verin” , yani, yolun taş ve dikenlerini temizleyin, gelip geçenlerin selâmlarını alın, selâm verin ve emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l münker’de bulunup hakikatı anlatın buyururlardı. İşte, bu halis niyet mevcut olduğu sürece seyyiat ve günahlar hasenata dönüşebilir.

3) Dışarıya müteyakkız ve mücehhez olarak çıkmalıdır. İnsan mayınlı tarlada nasıl yürüyor, can düşmanlarının bulunduğu bir bölgede nasıl mücehhez ve müsellah dolaşıyorsa, öyle de, günahların kol gezdiği çarşı-pazarda da mücehhez ve müsellah bulunmalıdır. Yoksa, hissiyatıyla başbaşa, hazırlıksız, silahsız, bomboş bir halde ve şeytanın zehirli oklarına karşı mânevî kalkan ve mânevî kurşunlarını hazırlamadan çıkarsa, o zaman ruhunu kötülükler, günah manzaraları ve her türlü süfliyat sarabilir. Hele bu durum bir kaç kere tekrarlanırsa, artık o, duyguları ölmüş, günahlara, kötülüklere karşı kayıtsızlaşmış ve haramlara bigâne bir halde çarşı-pazar dolaşır ki, şeytanın istediği de budur…

4) Dışarıya çıkmadan önce gerilime geçmelidir. Çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreğimizi hoplatacak, heyecanımızı coşturacak, gözlerimizi yaşartacak ve hislerimizi harekete geçirecek bir şeyler okuyup, birşeyler seyredip, birşeyler dinlemeli ve öyle çıkmalıyız.. evet, ancak böyle bir gerilimle çarşı-pazara çıkmalıdır ki, günahlara karşı bir sütre meydana getirilmiş olsun.

5) Dışarda iyi arkadaşlarla birlikte olunmalıdır. Sokağa çıkarken, orada bizi bekleyen bir sürü düşmanın mevcut olduğu düşünülerek, bu düşmanlara karşı bir-iki muhafızla, yani arkadaşla çıkmalıdır. Çarşıya pazara çıkarken, ruh dünyâmızı ayakta tutan mutlaka bir-iki arkadaşın yanımızda bulunması şarttır. İnsanın iç murakabesi çok defa kendisini frenlemeye, korumaya kâfi gelmeyebilir. İmanımız tam manasıyla berrak ve çok safiyane olmalıdır ki, her an Allah’ın murakabesinde bulunduğumuzu duyup hissedelim. Bu da her zaman mümkün olmayabilir.. evet, bazen öyle zayıf anlarımız olabilir ki, kendimize hâkim olamayız ve nazarımız harama kayabilir, ruhumuzda bir yara meydana gelebilir, fena düşünceler kafamıza tohumlar gibi saçılmış ve günahlar ruhumuzda mayalanmış olabilir. Ama yanımızda bir-iki arkadaş olduğunda, güzel şeyler konuşur ve güzel şeylerin müzakeresini yapabiliriz. Hem, arkadaşların gözleriyle kendimizi kontrol altında tutar ve nazarlarımıza, kulaklarımıza dikkat edebiliriz. Bazen, o esnada Cenâb-ı Hakk’ın bizi kontrol ettiğini düşünemeyebiliriz ama, arkadaşımıza karşı ayıp olmasın diye kendimize çeki-düzen verme gereği duyarız. Belki riya olur, sun’îlik olur ama, olsun; zira bu, fenalıklardan, günahlara girmekten daha iyidir.. hem de, riya müspet âmellerde -mesâla namazda- amelin ruhunu ifsat etse de, menfî amellerde böyle bir zarar sözkonusu değildir. Meselâ insan, sırf riya için zina etmese, zina etmemiş olur; görmesinler diye hırsızlık yapmıyorsa, yapmamış olur. Göz zinası, kulak zinası, el ve ayak zinası, düşünce zinası, evet, ne olursa olsun insanın hayâline fıskı, günahı çekebilecek her şey, her fena düşünce gösteriş için dahi olsa terk edildiğinde, o günah, elini ve pençesini ruhlarımıza salmadığı sürece selâmette sayılırız. Evet, güzel bir söz ya da güzel bir nasihat dinleme, güzel bir yazı okuma, güzel bir şey seyretme veya güzel bir manzarayı mütalâa etmekle ma’rifete, haşyete, mehâbete uyanmak gibi güzelliklerle dolmuş olarak evden çıkacak, buğu buğu bu tesirlerin altında işimizin başına, mektebimize, vazifemize, hizmetimize gidecek ve bunların tesirini devamlı ruhlarımızda hissedecek ve böylece şeytandan, günahlardan korunmuş olacağız.

6) İrâde dışı bulaşan şeyler temizlenmelidir. Bu kadar gayretimize rağmen üzerimize yine de sağdan soldan irâdemiz haricinde gelip bulaşan, kalp ve ruhumuzu yaralayan çamurlar ve lekeler olabilir. Bu türlü durumlarda ise hemen ibadetlerin vesayası altına girip Cenâb-ı Hakk’a yönelmek icabeder. Bir gün beyninden vurulmuş gibi huzûr-u Risaletpenahî’ye bir sahabi gelir, kendini yere atar ve: “Mahvoldum ya Rasûlellah, caddeden geçen bir kadına baktım ve dokundum” diye inler. Derken o esnada âyet nazil olur: “Günün iki yanında namaz kılın; şüphesiz ki, iyilikler kötülükleri giderir”. (Hûd, 11/114)Evet namazlar, Allah indinde günahları silip süpüren şeylerdir. Hadîste, namazların namaz aralarında işlenen küçük günahlara keffaret olduğu ifâde edilir. Rabbimize karşı yaptığımız kulluklar, namazlar, niyazlar, elimizde olmadan ve irâdemizi aşarak gelip bize çarpan günahlara keffaret olacaktır. Ayrıca, harama her göz kapama, insana bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır.

7) Günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmelidir. Her günahta küfre giden bir yol vardır. Her şeyden önce günah, kulun Cenâb-ı Hakk’ın inayet atmosferinden dışarı çıkması ve İlâhî teminatı reddetmesi demektir. Ayrıca kul, günah işlemekle şeytana tam hedef olmuş sayılır; günahlar arttıkça da Allah’ın himaye ve koruması azalır.

Günah, bir pas, bir leke ve bir kirdir; öyle ki, hadîsin ifâdesiyle, üst üste biriken lekeler, derhal tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, kalbî hayatımızla Rabbimizin bize bakışı arasına girip, O’ndan gelen tecellileri keser, rahmet esintilerini perdeler ve bizi inayetten mahrum bırakır. Himayesiz kalan bir kalp ise, neticede şeytanın küfürle vurabileceği bir vaziyet kesbetmiş sayılır.

İkinci olarak, kendini mahcup edecek bir günah işleyen insan, kimsenin bu günahı görmesini istemez. Ama, Allah’ın ve meleklerin onun yaptıklarını gördüklerinin de farkındadır. Onun hep bu zayıf anını kollayan şeytan, bu esnada ona, “keşke şu günahımı gören olmasaydı; ya da keşke şu şey, günah olmasaydı!” dedirtir.

Günahta ısrar ve onu küçük görme de, insanı küfre itebilir. İnsan, günahlara alışmış ve onlardan kopamıyorsa, bazen böylelerini o levsiyattan kurtarayım derken daha kötü durumlara itmiş oluruz. Meselâ, “içki içme!” dediğimiz birisi, “bir kadeh haram olmaz; hem, bu kadarını da katı buluyorum” diyecek ve küfre ait benzeri sözlerle o günahın kurbanı olacaktır. Keza namaz kılmıyorsa, “gel, kıl” ısrarları karşısında, gelmeme ısrarında bulunacak ve sonunda da “gelmiyorum” deyiverecektir.

Esasen günah, ısrar edildiği, zararsız bilindiği, tevbe ve istiğfar ile de temizlenmediği zaman günah olur. Yoksa, kendisinde ısrar edilmediği, zararı bilinip korkulduğu, tevbe, istiğfar ve samimî bir nedamet ile terkedildiği zaman ise, inşaallah affa mazhar olacaktır. Dağlar cesametinde de olsa, -şirk hariç- Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur. Elverir ki, O’nun af, merhamet ve ğufran kapısına varılsın. 4) İnsan Meşguliyetsiz Kalmamalıdır

Meşguliyetsiz insan, fıska açık yaşar, dolayısıyla da şeytana fırsat vermiş olur. Bu sebeple, boş durmamalı ve bizi daima gerilim, coşkunluk, tazelik içinde tutup, günahlardan da koruyacağı için hep hizmete koşmalı, ‘emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l- münker’le irşad faaliyetinde bulunmalıyız.

Şeytan, daha ziyade âtıl insanlara, atâlet ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. O, hiç bir iş yapmayan, vaktini sinek avlamak, avare avare dolaşmakla geçiren ve saatlerce dumanlı yerlerde boş lâf eden insanlara musallat olur. Ve yine o din, iman, vatan ve millete hizmet adına hiçbir şey yapmayan, din ve iman hizmetlerine karşı kapalı yaşayan, yer yer dolup boşalmasını bilmeyen fertlerle uğraşır ve onları baştan çıkarır. Zira böyleleri, şeytanın arayıp da bulamadığı birer avdır.

Madem şeytan daha çok miskinlik, tembellik ve meşguliyetsizliğimizden istifâde ediyor; hizmet adına dolup boşalmaktan hoşlanmıyor ve boş durduğumuz sürece içimize uygun olmayan düşünceler, kuruntular atıyor, başka şeylerle meşgul olmayan hayâlimizi kendi namına meşgul ediyor ve günahları düşündürüp günah işlemeye zorluyor, öyleyse biz de, daima meşguliyetle, aksiyonla, faaliyet ve hizmetle ve irşad yolunda terlemekle şeytanın parmak sokabileceği yerleri doldurmalıyız ki, o da bizde umduğunu bulamasın. İşleyen demir pas tutmaz; sürekli hareket eden, durmadan hak ve hakikatı duyurma adına koşan bir insanın aynı zamanda hem bedeninde, hem de ruhunda bir zindelik, bir neş’e olacak ve hadîsin ifadesi üzere, ‘emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’ yaptığından, vahyin bereketi içinde ilhamlar halinde hissedilecektir. Rızkı bereketlenecek, aile yuvası da Cennet köşelerinden bir köşe olacaktır. Yine hadisin işaretiyle, bu vazife ve hizmetler kesildiği zaman vahyin bereketi de kesilecek, vahyin bereketinden mahrum olanlar da, felç olmuş gibi karanlıklar ve sıkıntılar içinde boğulup gideceklerdir.

5) Allah’ın (cc) Dinine Yardım Edene Allah (cc) da Yardım Eder

Kendini Rabb’ine ve O’nun Habibi’ne hizmete, hakk’a ve hakikata tercüman olmaya ve irşad faaliyetlerine adamış, evet, bu şekilde Cenâb-ı Hakk’la aramızdaki mukavelenin bize ait yanını ifa etmiş genç, ihtiyar, kadın, erkek, talebe, hoca her meslek erbabından her yaş ve baştaki insanlara karşı Allah da, mukavelenin diğer yanı adına şöyle buyuracaktır: “İn tensuru’llahe yensurküm.” (Muhammed, 47/7) Yani, eğer siz Allah’ın Dini’ne yardım eder, Din’e tercüman olup, gönüllere duyurma yolunda ahdinize sâdık olursanız, Allah da size yardım eder. Siz iman ve Kur’ân’a sahip çıkıp, onların ayaklar altında pâyimal olmaması için çalışırsanız, Allah da sizi şeytan ve nefsinizin ayakları altında bırakmaz ve pâyimal etmez. Karşılıklıdır bu; yaparsan O da yapar; koşarsan O da koşar… Hem de nasıl? Hadîsin beyanıyla, Kendi’ne bir karış yaklaşana O, bir adım yaklaşır; yürüyerek gidene koşarak gelir; yani, bir elini uzatana iki elini uzatır.

Biz vefa gösterip, Allah’ın Dini’ne omuz verdiğimiz sürece, Allah’ı her zaman bize karşı vefalı bulacağız ve O, bizi şeytanın vesveseleri ve nefsimizin arzularıyla başbaşa bırakmayacaktır. Evet, bizi yâd ellerde bozulmaya, sönmeye, çürümeye ve ölmeye terketmeyecek ve “kulum” diyecektir. Şu şeker-şerbet söze bakın: “Evfû biahdî ûfi biahdiküm- Siz bana karşı sözünüzde vefâlı olun; Ben de size sözümde vefalı olayım”. (Bakara, 2/40) Siz, Allah’ın Dini’ne yardım ettikten sonra, O’nun, şeytanı size musallat edip, sizi batırması olacak şey mi? Siz aşkla, şevkle gerilip, gönüllerde Allah’ın duyulması ve kalplerin O’nunla oturaklaşması istikametinde ölesiye koştururken, terleyip yorulurken, zanneder misiniz ki, Rabbiniz, çarşı-pazarda bilerek veya bilmeyerek işlediğiniz günahları yüzünüze vuracak, sizi bataklıkta, şeytanın elinde bırakacak ve hasenâtınızı da bire bir yazacak! Hayır hayır; siz kandan irinden deryalar geçiyor gibi O’nun yolunda koşarken, her an bir günah çamurunun size bulaşması karşısında ruhunuzun birkaç defa sarsıldığı, kalp ve duygularınızın örselendiği bu günah iklimi ve günah atmosferinde O sizi nefsanî isteklerinizle başbaşa bırakmayacak, yardım elini ve yakin bürhanını mutlaka gönderecektir. Esasen herbirerlerimiz, şahsî hayatımızda irâdemizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz, ısrarla “günaha gireceğim” demediğimiz sürece, Rabbimizin böylesi nimet ve inayetlerine pek çok def’a şahit olmuşuzdur. Tam bir uçurumun kenarına geldiğimiz ve muhakkak bir günahla karşı karşıya kaldığımız anda, adeta gökten iki elin uzanıp bizi düşmekten kurtardığını müşahede etmişizdir. Meselâ, yalnızlıktan patlayacak hale gelip tam sokağa çıkayım dediğiniz anda güzeller güzeli bir arkadaşınız çıkagelmiş ve sizi bir erâcifin içine girmekten kurtarmıştır. Hattâ, bazen hiç farkında olmadan, bazılarımızın dudağında bir dua, bir âyet veya bir nur belirivermiştir; belirivermiştir de, şeytanın oklarına hedef olmaktan ve nefsânî isteklerin kurbanı haline gelmekten kurtulmuşuzdur. Evet, Allah’ın yardım ve korumasına en büyük davetçi, mukaveleye sadakat içinde O’nun Dini’ne omuz vermektir.

‘Mağrem’ nisbetinde ‘mağnem’ ve riziko nisbetinde mükâfat vardır. İnsan, ne kadar sıkıntı ve meşakkate maruz kalırsa, kavuşacağı nimetler de o nisbette çaplı ve inşirah verici olur. Sınır boyunda, düşman tehlikesi karşısında, kar ve soğukta imanlı Mehmetçiğin tuttuğu bir saatlik nöbet, kendisine senelerce yerine getirilemiyecek kadar çok nafile ibâdet sevabı kazandırır. Elbette, aynı zaman dilimini koğuşta sıcacık yatağında geçiren, o sevabı kazanamayacaktır. Öte yandan, sınır boyundakinin alacağı sevap, elbette cephede, avcı hattında düşmanla yaka paça olan muharibin alacağı sevap kadar olmayacaktır. Aynen bunun gibi, Din’e hizmet etme, irşad vazifesinde bulunma, Peygamberlerin birinci vazifesi olup, -hadîsin beyanıyla- en çok belâ ve musibete maruz kalanlar da onlardır. Hamza’yı büyük yapan ve göklerde ‘Allah’ın Arslanı’ diye yazdıran, onun fütursuzluğu, pervasızlığı, ölümü gülerek karşılaması, ukbâ planlı yaşaması ve hayatı istihkârıydı. İnsan, çektiği ve katlandığı meşakkate göre evsaf ve ayar kazanır. Nefsanî arzu ve istekler, insanı en çok sıkıştırdığı, şeytanın sağdan, soldan ona öldürücü oklar yağdırdığı dönemlerde o, dinî hassasiyetini koruyorsa bir başka amûdî (dikey) yükselir. Din’e sahip çıkıp Peygamber varisi olarak irşad yapmanın, taşıdığı rizikolara karşılık, o nispette de avantajları vardır. Bu avantajlar daha dünyada iken kısmen hissedilse de, asıl ihtişam ve hakikatıyla ötede zuhur ve inkişaf edecek, Cennet ve Cemalullah meyvelerini verecektir.

(drmavi İnancın Gölgesinden)

——————————————————————————–

NOT: Şu adreste bulunan dosya üzerinde bir görüşme: http://kurannuru.hercai.net/viewtopic.php?t=817

S.a. Hocam,

Ben de son verdiginiz dosyayi inceliyordum..

Ancak yine acizane bir iki sözüm var..Edep cercevesinde yazdiklarimi mazur görün..Sizce de yazilanlar fazla Teorik degil mi?

Yani bilemiyorum..Genelde konular “erkek” endeksli ele alinir ama
nedense “kadin” etrafinda döner, dallanir budaklanir..
Cinsellik daha önce de demistim Tabu maalesef..Ama kadin-erkek
iliskilerinde es ve aile hayati haric Dost olma cizgisinde SINIRlari
dengelemek hayli zor..

Hep aklima takilir..Belki siz cevaplarini biliyorsunuzdur..
Kadinlar tanidim..Esleri ile sirf Allah rizasi icin birlikte olan
icinden gelmedigi halde..Burada magdur kimdir acaba..Esinin bedeni
kadar yüregini kazanmaktan aciz kalmis erkekler mi yoksa yüregini
sakli tutan ama buna ragmen itaat anlayisindaki kadinlar mi?

Takva sinirinda esinden bile kendini saklayan kadin ve
erkekler..Evdekini ihmal edip sohbeti ve muhabbeti -ki dikkatinizi
cekerim zahiri güzellik degil kastim..arayan ve arayislarini
dindiremeyen kadinlar..erkekler..

Acaba Züleyha-Yusuf kisasi süregiden bu imtihan cesidinin bir
uyarisi mi?

Kitaplarda madde madde yazar kadinlarin ve erkeklerin yapmasi ve
yapmamasi gerekenler..Peki biliyorsak neden reel de aile sorunlari
dinmiyor..Dindar kesimlerde bile..

Sohbeti ve muhabbeti bulanlarinsa belli bir zaman sonra ellerinde
tutamayasi ya da arayis dönemindeki heyecan yitip gittikten sonra
iliskiyi tahammül sinirina dayandirmalari..

Sonra bir de cinsellik icermeden kastedilen Ask var..Nereye kadar?
Inandirici degil ki bu..Nasip olan varsa da azdir bence..Ask da bir
cesit put olmuyor mu o zaman..Disaridan saygi duyarlar belki ama
kimse Platonik askin cinselligi reddeden tarafi olmaya cesaret
edemez..

Eliflerin sacinin bir teline siirler yazilir, türküler
söylenir ama kavusur da o bir tel sac yemekten ciksa acaba ne olur
:-))))))) degil mi?

Bir de ayni evde ve ayni ortamda yasamadan insan insani taniyamaz..Bu ask denen göreceli belki ama evlilik denen iliski de
ask yeterli bir olgu degil bana kalirsa..

Yine cenem dustu kusura bakmayin ama Teorilere dayanamiyorum
artik..Zira bu ve benzeri yiginla soru var kafamda..Ve ben hala
askiyla, sevgisiyle, güveniyle ..”Iste örnek aile ve hayat
arkadasligi” diyebilecegim bir cifte rastlayamadim henüz..

Nedense sonu hep hüsran ve hüzün..Bu tahammül uclarina getirecek kadar ne derdi var kadinla erkegin birbirinden demekten alamiyorum
kendimi..Ve ben bu labirentten ne okursam okuyayim Teorik kalmasi
hasebiyle cikamiyorum..Siz ne dersiniz?
———————————————-

drmavi:
a.s.

öncelikle Rabbime hamd ile başlayarak size teşekkür edeceğim tabi…
tek siz varsınız yazan, gönlüyle ve zihniyle yazan… Muhatabını alıp götüren sürükleyen, düşünmeye ve dert etmeye yönlendiren. Deyiminizle kibrit çakan!…

İkincisi, öyle arzu ederdim ki…. bu tarz yorumlarınızı o konuların altına eklemenizi…. okuyanlara yeni ufuklyar açmanızı… ilk gün oldu eklendi baktım bugün 36 kişi okumuş bile…

Yeni bir çalışma başlatıyoruz genç üniversiteli grupla izmirin ünlü zenginler kulübü gibi olan bir üniversitesinde… Evim üniversiteye çok yakın… Her hafta orda okuyan 10-30 kişilik grupla bir araya gelme çalışması başlıyor bu hafta… o gruptan gelen ciddi bir soruydu bu… Rahat cinsellik yaşıyor büyük kitle… arada 20 kadar güzel dünyalara yakın olanlar bile kaymaya meyilli, korunmaya muhtaç kuluçkalar gibi ve özellikle bu konuda yazı istiyoruz hocam dediler… bendeniz de önceki aşk-cinsellik konusuna ek böyle bir dosya hazırladım…

Üçüncüsü teorik pratik konusu… evet en büyük derdimiz bu zaten… bol bol laf yapıyoruz, kelimeler döktürüyoruz, sanki inci avcısıyız… Ve aile konusunda millet zanneder ki bunları yazan edenlerin kimbilir ne harika mutlu bir aile yaşamları var… Kimse inanmaz.. bu tarz önerenlerin aile hayatları müstesnalar hariç, kesinlikle tavsiye alanların düşündüğü anlamda iyi değildir…

Ama harika bir örnek vurmuştur bendenizi yıllar öncesinde 20 li yaşlarda… 50 ye merdiven dayarken hala o anlayıştayım ve azrail gelmeden bırakma niyetinde değilim şahsen… o da şu:

Hak dostu çevresinden müridlerinin bir bir ayrıldığını farkeder. sorar ne oldu neden ayrılıyor bunlar teker teker? Der ki yanında kalan vefalı biri: Sizin o alemin kitabında şaki yazıldığınızı görmüşler!.. Ama gözleri açılmış demek ki o mürşidin yanında görebilmişler!.. Sonra der ki mürşid: Abe evladım! Ben onu 40 senedir orda görüyorum… Ama nereye gideyim? Kimin kapısına varıp döveyim.. Yok ki gidecek başka kapı…

Böyle yaralı bereli de olsa bu savaşta bir tekerleği kırık bir kağnı gibi ağır aksak yaralı bereli de olsa yürümeye devam… Teorik bilgilerle yazmaya devam… fırsat buldukça pratiğini yapmaya yaptırmaya çalışarak böyle mutsuz mutsuz bir aile veya bir toplum içinde de olsa yine devam…

Rüzgar bulut toplayacak kaçış yok, bulut yağmur dökecek çare yok, yağmur çamur olacak çıkış yok…. Çamurlara batacağız kurtuluşumuz yok… kanun bu!…

Bir bilseniz bendenizi dostum!… Tepeden tırnağa nasıl çamurlar içindeyim… Görseniz bir, bir kömürcü zannedersiniz…

Ama sırtıma bir çuval vurmuşlar taşı bunu demişler… tamam demişiz bu rehi sevdaya düşmüş yola vurmuşuz… Meğer çuvalların içine inciler ilmaslar mücevherler doldurmuşlar… ışık depolamışlar… bunları çamurlara bata çıka kömürlere bulana bulana taşıyacağız muhtaçlara ulaştıracağız çaresiz…

Temel amaç Hakka hizmet olduktan sonra… aile içi sıkıntılar zannederim olumsuz etkisi asgariye inecektir.

Ve evlenmeden önce gençlerimizi izdivaç ve aile yönetimi konusunda bilinçlendirirsek, hiç olmazsa onlar için bizlerin gördüğü yaşadığı olumsuzluklardan uzak kalmaları söz konusu olabilir…

Kadın ve erkek kendi ailelerinden ve yetiştikleri kültürden getirdikleriyle bir kısım çatışmalar yaşayabilir bu doğaldır bir yerde… Şayet ortak mukaddes bir hedefleri yoksa bunlar kalplerini de beyinlerini de rahatsız edici etki yapabilir. Kendilerini ve kültürlerini aşan hakka hizmet prensiplerini önde tutarlarsa her aile sıkıntısını asgariye indirebilir.

Yoksa ne kadar dini ve bilimsel eğitim alırsa alsın kanaatımca, hak bir cemaat veya grup içinde ciddi fedakarane gençliğimize hizmet misyonu haline getirmemişse evini… o aile ümit vadetmez ve problemlerini çözmede çok zorlanırlar görüşündeyim.

Aile ilişkileri erkek kadın arası duygular zamanın paletleri altında orjinalliğini kaybetmeye mahkum… hep yaşanıyor bunlar… İnsan orjinallik müptelasıdır… Bu her konuda geçerli bence… Zihni faaliyetlerde de beşeri zaafiyetlerde de… İnsanın bütün bu boşluklarını dolduracak güçlü bir vakum oluşturacak çekici çevresi, soluk soluğa koşturacağı kader ve dava arkadaşları yoksa… bu orjinallik arayışlarını meşru olmayan zeminlerde arar hale gelecektir… dediğiniz gibi dindar kesimler dahil…

Genel farklı konular serdettiğiniz için sanırım benim yazdıklarım da böyle oldu biraz…

bir tek cümle bir tek başlık ile bir tek konu üzerine derinlemesine yoğunlaşsak sanırım… farklı dallara dağılmayız diye yazmak geldi birden aklıma şu an..

Ve lütfen hanfendi… yazılarınızı siteye eklerseniz veya ne bileyim geçen gönderdiğiniz gibi bendenizin eklemesi üzere gönderirseniz… inanın öyle ümid ediyorum ki bu yazılar teoride kalmayacaktır…

Pratik çok önemli, hayati hatta… Ayet dediğinizi niye yapmıyorsunuz demiyor mu zaten… Ama hiç bir pratik de öncesinde bir teori görmeden hayata mal olmuyor biliyorsunuz…

Birden öyle sizin gibi açıldım sanırım… Hani Hz. Adem… Rabbimiz işte yarattım bu oldu bitti derdi, ama ayete göre yaratmadan önce bile ilmi planda Cenabı Hak böyle bir varlık yaratacağının ön bilgisini meleklere verdi… Hatta muhtemelen şeytan da içlerinde olduğundan o da vakıf oldu ve içine ilk itiraz zakkum tomurcuğu orda açılmaya başladı… Bir gelsin o kim üstün göreceğiz demeyi kurmaya başladı… ve sonra malum pratik uygulama…

Gençlerimiz maalesef ne pratiğe ne de teoriye açıklar…günahtan yana ise her şeye açıklar…

Bu sebeple teorik görülse de cümlelerinize çok ihtiyaç olduğunu lütfen unutmayınız…

Burda yazdıklarınızı detaylandırarak yazar gönderirseniz… İçine zaten yüreğinizde dolu olan ihlas mayasını da eklerseniz… Rabim bir cümle ile nicelerini hidayet ettirebilir…

Gayret ve himmet bizden… Rahmet ve hidayet ondan…

Himmetlerinizi yazılarınızı bekliyoruz efendim…

Allaha emanet olunuz dua buyurunuz.. Allah sizden razı olsun…

——————————————————————————–

NOT: marijuanna-esrar bağımlılığını aşmış, cinsel takıntısını denetim altına almış bir üniversitelimiz ile görüşme

hocam iyi akşamlar

drmavi: bizim o ……misiniz?

hocammmmmm

drmavi:
nerelerdesiniz yani?

hocam hocam hocam
nasilsinizzzz hocam
ben isteyim su anda

drmavi:
teşekkür ederim iyiyim sen iyi misin?..Dükkanda mı

iyiyim şükür sağolun hocam
ewt yedek parca isi yapıyorduk yaa
pc var burda ön-muhasebe yle ugraşıyom

drmavi:
sağlıığın nasıl görüşmelere geliyor musun? epeydir görüşemedik

hocam sağlığım hayet ii
2. kezden sonra gelmedim
sizin cd nizdekileri okumaktan daha iyisi yok psikolojiye

drmavi:
hımm buna sevindim… hem iyi olmana hem cd yi beğenmene… yeni gelişmeler var sitede… RAP çi genç bir delikanlı için başlık attım müzik grubumuzu toplasak siz de gelseniz harika olur…

drmavi:
http://kurannuru.hercai.net/

ooo hemen bi kontrol ediim

drmavi:
tm

hocam
Kuran’da namusunu koruyan kadının ödüllendirilecegi yazıyo
“ancak eşleriyle ve akdi olanlarla bulundukları ilişki mustesna.Onlar bu yuzden kınanmazlar da”
die bişi geciyo
burdaki akit ne acaba ?

drmavi:
ayet numarasını verebilir misin… bu sanırım cariye iken nikaha geçen ikinci eşler olabilir

hocam okudugum yerden aklımda kalanı
yalnız akit sözcügü kafama takılmıstı

drmavi:
evet bu nikah sözleşmesi olabilir büyük ihtimalle…

hm hocam benim bi sorum olucak izninizle

drmavi:
est.. seni özlemişim ya 100 soru sormalısın

bir kızarkadasim oldu internetten üniv. okuyor
korkuyorum da buyuk 1 gunah islemekten
isin icinden cıkamadım

drmavi:
hımm anlıyorum…… evlenmek gibi ciddi bir planınız var mı yani

o da zor gorunuyo hocam
buraya gelirse 10 gun falan kalicak zaten
evlilik icin zaten hazır degiliz ikimiz de

drmavi:
alilelerin haberi yok sanırım

yok hocam

drmavi:
anladım… ben seni tertemiz… yüzü kulakları kızaran utangaç ama son derece akıllı zeki, sevecen ama en önemlisi dürüst ve ruhu temiz olarak tanıdım…. ve öyle olduğunu bu sorunla da gösterdin… Senin bu endişen var ya Allah katında nasıl değerli bir değeri var bilemezsin….

saol hocam

drmavi:
çoğu gencin böyle bir endişesi bir tarafa…
böyle fırsatlar kollarlar bilirsin
zevklerini tatmin için
geleceklerini düşünmezler… o nice masum kızların da geleceklerini düşünmezler
..bizin forumda görürsün…
istanbullu genç bir kız vardı
lise sondaydı
ve bir zina etmişti
tam 7 ay mesajlaştık ve yangınlar içinde yandı kız günah acısıyla tövbelerle

bi de erkekler kandiriyo hocam
orası moralini bozuyo insanın

drmavi:
tam üzerine bastın
o güzel kızımızı da kandırmışlar maalesef… şimdi başka birisiyle evlenmek üzere ama hala yanıyor içi

drmavi:
…. bir gün
Peygamberimize bir genç geldi 18 yaşylarında.anlatabilir miyim olayı izin verirsen… en çok okunanlar lisitesinde bizim forumda…

elbette hocam

drmavi:
bu genç Peygamberimize gelip ya rasulallah izin verirsen zina edebilir miyim yani isteklerim fazla ruhsat var mı der.
Çevresindekiler ciddi tepki göstermek üzere iken Allah Rasulü bırakın onu der bana yaklaş der gence gelir ve oturur
ve Peygamb.erimiz orada terbiyeciliğini gösterir bize…
Önce aklını mantığını doyurur:
– Sen bu yapmayı planladığın işin kendi annene yapılmasını ister misin… Hayır der.. ablana? Hayır der.. teyze hala… kimi sorduysa genç hayır der…
Peygamberimiz
unutma ki senin yapmayı düşündüğün o kişi birinin ya anası ya bacısı ya halası ….. der
ve sonra gence dua eder… o genç de en hayalı bir genç olur…
benim kardeşime tavsiyem şudur:
arkadaşlık, ciddi içten sevgi saf temiz yerinde mücevher olarak kalsın derim…

dogru diyosunuz hocam

drmavi:
ve inan
bir saatlik zevk çabuk geçer gider
ama vicdanda bıraktığı sızı hayat boyu etkisini gösterir..
öbür tarafa kalması da ayrı tabi
senin vicdanın hassas
ben seni böyle tanıdım
bunu sorman da bunu gösteriyor
…bence kardeşimin evleneceği kızdan başkasına yönelmesini düşünemiyorum doğrusu ..
bak sana cennet şelalesi çıktı kısmetine

hocam cok saolun
işallah

drmavi:
kardeşim bi sitede alt kısımda çok sayıda kitap download edilebilen bölüm koydum… yüzlerce kitap var farklı konularda… sen meraklısın… adresi saklarsan sevinirim ihtiyacın olan kitabı indiriverirsin… o bizin cd deki gibi kitaplar
http://forumkurdu.com/kurannuru.html

tmm hocam cok tesekkurler
ekledim sık kullanılanlara

drmavi:
tm

hocam 1 de belki kafanıza takılmıstır
marijuana epey zamandır icmiorum
ancak net bi sınır da koymadım
ve daha once sormus muydum bilmiyorum musaitseniz
bu konuyla ilgili bisi da anlatıcam

drmavi:
tabi buyur ama içmediğine çok sevindim… sana başkalarından farklı bir hayat yakışacak inanıyorum buna

hocam
hani maddenin kotuye kullanılmasıdır ya problem
oncelikle ben yorumumu yapiim
o maddeyi kotuye kullanmadan içen insana zaten rastlamadım

drmavi:
güzel söz

bana inanılmaz faydaları oldu hocam
işin kafamı karıştıran yanı da orası zaten
yani içmiş oldugum icin “Allah’a şükürler olsun” dedim
cunki yaklasık 2-2.5 yıl icinde tam anti-social ken uyandırdı beni
hocam sosyal-fobi den ötürü sanırım
nereye gitsem aklım karma karısık
sesler ugultu gibi,hersey tam bi kaos
insanların yanında zaten işkenceden öte bisi yok
hal boyleyken
ben artık tamamen topluma karsıt dusunceler icine girmiştim
tamamen nefret edioyordum

drmavi:
evet

Nietzsche vari dusunuodum Tanrı hakkında da…
o noktada beni feci uyandırdı hocam
ve tamamen alkol&madde bagımlısıydım
onla tanıstıgımda dogrusu ilk 6 ay boyunca asla alkol&diger maddeleri asla kullanmadım ve onları ilk etapta
bagımlılık seviyesinden kurtuldum…
ve hocam gercegi hic algılamamıs oldugumu fark ettim
yani oncesinde her olayi diger insanlarin gozunden gormeye zorlayan his vardı içimde

drmavi:
evet

bu nedenle hic1seyi oldugu gibi algılayamıyordum
ancak diger insanlar icin zevk werme noktasındayken beni bu durumdan kurtardıgı
ve o zorlanma hisleri olmadan dusunebilmemi sagladıgı icin hakkaten karsılasmıs oldugum icin şükrolsun Allah’a
cunki hocam artık sadeece nefret&ateizm wardı

drmavi:
binlerce şükür

hayatı artık o aklımdaki karmasa&kaos olarak kabullenip
düşmanca ilerle yoluna sapmıstım
aslında dogru kullanılırsa ne derece faydalı oldugunu gorenlerden oldum sanırım
ve fayda olarak da yabtıgı bundan ote degildir
asiri takintili 1 insanin bile tum takıntılarını 1dk icinde silip atar ve
o insan artık o zorlanma hissiyle degil kendi islettigi aklıyla kararını verebilir
ilk fark ettigim zaten Tanrı’yı ve Aşk ı reddetmenin avuntu olduguydu
sonra psikolojik rahatsızlıklarımı fark ettim hocam
ve muteakiben sizlere basvurduk

drmavi:
anlıyorum arif çok güzel özetliyorsun

ve en sonunda icerek onu icmenin dogru olmadıgını da gordum hocam
cunki tedavi amaclı bi yere kadar
ancak zevk amaclı kullanmak hic dogru diil diye dusunuyorum
cunki zaten cevremde gorduklerim hep esir olup gitmiş oluo
ben bakiorum şükür en azından takıntısız düşünüp dogru yolu gorebilmişim
ama kalbindeki mührü çözmek icin bu ilacın dahi yetersiz oldugu kişiler war
Allah yardımcıları olsun
hani şaşıyorum kullanmalarına ragmen bile nasıl da hala akıllarını işletmemek icin direniyolar !

drmavi:
ama sanıyorum vicdanının bir köşesi hep canlıydı
bak bu cümleyi sen ta yukarda yazmaya başlarken yazmıştım sona bıraktım

))))))))

drmavi:
bu de benim seni özetlememdir

evet hocam sanırım öyleydi
yani hepimiz icin hayat zor
ne olursa olsun hayatı kötüleyip suçlamak yanlış
oraya gelirken sanırım dikkatsiz ligimin de esiri oldum biraz

drmavi:
keşke her gencimiz senin kadar böyle duyarlı, içini okuyabilen, ne yaptığının bilincinde olan ve gerçek tedavi ve topluma yönelik kullanımla gerçekleri yakalayabilse..

saolun hocam
ve bazen dikkatsizliğimden de cok yakınıyorum hocam

drmavi:
hangi konuda kardeşim

derli toplu olmak yok
giyimime hic dikkat etmiyorum;yani hic onem wermiorum-ne bulursam giyiyorum
aslında karsımdakine dikkat etmedigim icin de oluyo bu belki ama
sonra ben de mahcup hissediorum hic kendime dikkat etmedigim icin
1 traş olucam mutlaka 2-3 yerimi kesiorum
basladigim isleri cok yarida bırakiorum
yani aslında anti-depresan lar minimum 6 aylıktır
2 ilaca basladim en cok kullandigimi 3 ay kullanıp bırakmısım

drmavi:
bu ilaçlar konusu tartışılıyor… bir yerde inanç ve düşünce gücü devreye girmeli… sen bunu iyi başardın sanıyorum… hem inancı yakalamışsın seni görmeyeli maşallah hem de zaten var olan etkili kontrollü düşünceni geliştirmişsin… sorabilir miyim? Allah hakkında inanç hakkında cd yararlı oldu mu veya başka kaynaklar… inançlarını özetler misin? Seni diğer üniversiteli arkadaşlarıma örnek

drmavi:
göstereçeğim inşallah

hmm…hocam o tam aradıgım CD idi
hocam ben sunu düşünüyorum
hani uykudan uyanmama o bitki yardımcı olmustu demistim
aslında ilk isyan ettigimde isyanım büyük şehir hayatına olmustu
sadece kosusturma war
stress,hep bi yerlere yetismek
gürültü-zorluklar vs
para deseniz tek sultan
ben ilk uyandigimda hani dedim benim kulubem-kucuk evim ve arazim ekip bictigim ?
niye dedim ibadet&aile&iş yok sadece
hersey karman corman

drmavi:
ne güzel dile getiriyorsun

insanlarin birbirinin gozune bakabildigi bi toplum olması gerekmez mi ?
daha kucuk bi yasantı ?
aynı dine mensup insanlar
hani gunumuzdeki gibi
alt katta televoleci
ust katta koyden gelmis ayak uydurmaya calisan
hayatı onunki sanan ve ona uyum saglamaya calısan

drmavi:
yani bir hayat yaşam toplum hayata bakış bu kadar irdelenir… ya kardeşim benim forumumuzun asistanı yok… nerelerdeydin allah aşkına!…
daha önce hatırlar mısın demiştim
çok insan senden yararlanacak çevreni aydınlatacaksın diye
işte beni aydınlatmakla başaladın bismillah

saolun hocam
estagfrullah hocamm

drmavi:
ama o kadar çok şu an tanıştığımız genç var ki liseli üniversiteli ve mezun…
siteye yansıtıyorum hep
görüşmeleri böyle mesajlaşmaları fırsatın olursa bakarsın…. nasip olursa ve sen izin verirsen ismini vermeden bu konuşmayı yazışmayı da gençlerin istifadesine sunmak isterim… ama izin verirsen bir iki sorum olacak uygun mu?

tabii hocam
elbette yayınlayabilirsiniz

drmavi:
hay Allah razı olsun… sorum şu… beni tanıdın sağol abi gibi değer verdin… ne yapmak istediğimi gördün ve forumlarda da görüyorsun… görüştüğümüz yeni gençler var ve bazı noktalarda desteğe ciddi ihtiyacım oluyor… malum yaşça ilerdeyiz gençlerden ve hoca sıfatıyla konuşunca belli çizgide kalıyor bunlar… senin gibi yetenekli ne konuştuğunu bilen olayları süzgeçten geçirerek konuşan ve
önemlisi çok güzel yazan örnek arkadaşlar… benim on dille anlattığımı bir dille anlatıverirler ve örnek olurlar…
konulara uygun yazılar eklemeni veya bana göndermeni rica ediyorum..
hatta özel bir başlık köşe açalım
ismi ne olsun
sana uyan bir isim verir misin?

hocam cok tesekkur ederim
ve ismi…hmm hic bisey gelmedi aklıma
gönlünüzden ne geciyorsa koyabilirsiniz hocam ismini

drmavi:
üniversiteliler köşesi açamadım çoktandır istiyorum…

hmm olabilir

drmavi:
yani belirli bir konuda olabilir… forumdan hatırlarsan bizim özel cümlelerimiz vardı… onlar üzerine bir yorum da olabilir… ve önemlisi… işte esas ricam şu….

buyrun hocam

drmavi:
yukarda özetlediğin madde kullanma ile ilgili gençlere deneyimlerini ve yorumlarını. alışmak üzere olanları uyaracak şekilde bir yazı hazırlarsan var ya

drmavi:
müstesna olur var mısın kardeşim?

ben zaten en iyi bu konuda yardımcı olabilirim sanırım hocam

drmavi:
hay allah senden razı olsun allah ne muradın varsa versin gibi aziz ol

peki hocam defalarca düşündüğüm peki hocam
yalan soylemek isime gelmez ancak
marijuana konusunda “faydasını gördüm ancak kötüye kullanmadan içen tanımıyorum”
sözü falan yanlış anlaşılır mı ?

ALlah sizden razı olsun hocam,bu kadar insanı aydınlatıyorsunuz
onlara huzur yolunu göstertiyorsunuz !

drmavi:
içinden geldiğince tam hissettiklerini düşüncelerini olduğu gibi .. bence sen gerekli gördüğün gibi yaz ki gerçek anlatım olsun… tabi bu tarz sözlerini kendince biçimlendirebilirsin ben nasıl gönderirsen yayına koyacağım inşallah sen benim baş yazarımsın

drmavi:
valla senin küheylan da çıktı bak ne şanslısın bugün ya

haklısınız hocam

drmavi:
arif internetten küçük animasyonlar denk gelirse bana yollar mısın

hmm ne gibi seyler hocam mesela ?

drmavi:
yukarda çağlayanla koşan atı gördün mü

drmavi:
hareketli küçük her resim olabilir

evet hocam

drmavi:
üniversiteliler köşesine bir resim arıyorum da hareketli bulamadım bendeki arşivde şöyle etkileyici güzel bir logo
harika arif mükemmel ben atlara bayılırım ya

ewet hocam vallahi aklımdan siz gectiniz indirirken o siteden
drmavi:
bu iki resimden koşan atları koyalım mı üniversitelilerin balığına

tabii olur hocam
hocam bu da var

drmavi:
aa o el güzelmiş bak

evet hocam

drmavi:
o na gider hani kültür takılan gençlerimiz için di mi

drmavi:
toplu at mı bu el mi ne dersin

secim sizin olsun hocam

drmavi:
el kol da harika atlar da hangisi hangisi bir fikir ver arif ya

hocam atlar olsun siz cok seviyorsunuz atları

drmavi:
tamaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaam
hemen ayarlıyorum…

hadi hayırlısı olsun hocam

drmavi:
teşekkür ediyorum… artık arkadaşlarına sen çevremdeki gençlere de ben duyurayım gelsin üniversiteliler bakalım.. Rabbim seni gönderdi durdun durdun bir geldin pir geldin yani… Allah senden razı olsun kardeşim..

Amin hocam Allah sizden de razı olsun !
arayıp arayıp bulamadıgım halbuki hep yakınımda olan huzura sizin sayenizde adım adım ilerliyorum

drmavi:
est… kömür taşırdım… bir elmas geldi elime… irfan sahibi bir genç elmastı bu…

http://kurannuru.hercai.net/

bir bakar mısın hoş olmuş mu arif?

hocammm 1 de bugun guzel bi sey sordunuz
Rap ci bi kardesimizle ilgili
hocam benim de uzuuun zamandir boyle aklımda olan muzikler oluyo
ancak tam olarak zuhur etmio iste bi sekilde
soz veya muzik oarak dokebilmis oldugum yok
hocam sizin sureleri siir halinde yazmıssınız mesela

bunun yanında yine insanlara dogruyu anlatacagımız sozleri
ii ritmlerle bulusturduk mu
cok gusel eserler elde edebiliriz die dusunuyorum

drmavi:
inanmıyornum….
gökten elmas dolu yağıyor rabbim hamd olsun
özellikle forumda çok sayıda motive edici cümleler inançlar duygu ve düşünceler var bunları şarkı söze olarak yazıp bestelesek harika olur

vallahi harika olur hocam

soz isini heralde aramizda en iyi siz uretebilirsiniz die düşünüyorum

drmavi:
ben de yazarım… sen de yaz… başkaları da…bu köşeye ekleriz… gelenlerinkini de …beğenileni bestelerler yani……

daha önce demiş oldugunuz gibi mutlaka her birimiz sizi tetikleriz,aklınızda olusmasına vesile olabilirz ama
en ii kıvamda cıkarabilicek en ii şiirsel elekten gecirebilicek siz olursunuz die düşünüyorum
ve en son olarak düzeltmeler
müzikle uyumuna gore de yapılabilir zaten

drmavi:
anladım editör abiniz olabilirm… memnuniyele… kardeşim terkar bir bakar mısın eller de harika durdu .. daha egzotik ve beyin tırmalayıcı ne dersin?

drmavi:
http://kurannuru.hercai.net/

hemen bakiim hocam sitedeyim zaten 1 yenileyim hemen

ooo bu sekil de cok guzel olmus

drmavi:
bunlardan sadece biri kalsa mı? psikolojik sorunları olan insanların depresif ve içinden çıkılmaz hallerini güzel anlatıyor… insan bir türlü kendini çizemiyor sanki harika bir imaj buldun .. atların yeri ayrı olmalı bence…. ne dersin

tamam derim hocam

drmavi:
okey… küçük el kalıyor tamam di mi

hocam buyuk olanı daha net gibi ?

drmavi:
hımm öyle olsun haklısın öbürü soluk çıkmış
tamamdır bile

hocam bu arada bana 10dk yemek molası icin musaade

drmavi:
tamam karnını iyice doyur benim beynimi gönülümü doyurdun allah da senin kalbini beynini hayatını güzelliklerle doyursun inşallah

amin hocam siz sağolun var olun !
ayrıca cok guzel durmus hocam bu el resmi de

drmavi:
el verdiğin için çalışmalara elin nurlarla dolsun

amin hocam basta siz ve sizin gibi insanlara dogruyu gostermek icin caba sarf eden hepmizin inşallah

drmavi:
amin

hocam burdan sonrası yazıyı hazırlamamı bakıyo sanırım
en ii sekilde hazırlamaya calısıcam
bu arada

drmavi:
evet düşün arkanda binlerce genç vatan evladını diyeyim aklıma o geldi birden
hocam bilgisayar oyunları bağımlılığıyla ilgili soliebiliceiniz bisi var mı
arastırdınız mı bu konuda herhangi bi sey dusunuyo musunuz

drmavi:
valla ilk kez.. bunun bağımıllık olarak nitelendirildiğini senden duyuyorum… bu konuda psikologlar ne diyor biliyor musun veya sözü geçti mi sizin görüşmenizde?

yo hocam ne diolar ?
ben yanlıs soylemis olabilirim

drmavi:
hayır ben de bilmiyorum aslında böyle bir kavrama rastlamadım… aslında doğru yani… oyun bağımlılığı gibi bir şey araştıralım bunu da istersen
yani aslinda bende nerdeyse bagimlilik boyutunda
hem de kendimi bildim bileli

drmavi:
ne gibi olumsuzlarını yaşadığını söylersen sanırım bir kapı aralanabilir tanımlama yapılabilir
olumsuzluklarını

hmm aslında olumsuzluk ne diyebilirim bilmiyorum hocam ama
dedigim gibi küçüklükten beri fazla düşkünümdür

drmavi:
yani senin hayatını sağlık ve başka yönlerden olumsuz etkilemiyor, ailenin çevrenin hayatını değil mi?
yani problem fazlaca zaman ayırıyorum o hobime

drmavi:
o zaman bu rahatsızlık anlamında bir bağımlılıktan çok dediğim gibi hobi hatta yerine göre uzmanlık alanı bile olabilir sanırım… temel görevleri aksatmadıktan sonra bu kulvarı, suistimal edenlere karşı güzel yararlı bir şekilde kullanılmasını sağlayan bir lider bile olabilirsin..

evet hocam
aslında su var hani oyunların bilgisayarda olması diger masaustunde oynanan veya aile icinde de oynanabilen kagit ya da okey gibi taş oyunlarında farklı degil
yine internette bulusuyoruz arkadaslarla 5-5 birer takım cıkarıyoruz ve maksat eglenip stres atmak olsun
sadece bilgisayarın 3D grafik kalitesi altında oyunlar oynamış oluyoruz diğer oyunlarla karsılaştırdığımızda

drmavi:
aslında bunun zihin geliştirici yanı bile olabilir… araştırmak gerekir uzmanlar ne diyorlar bu konuda… bu konuyu da listemize alalım mı bilgisayar oyunları bağımlılık mıdır…
——————————————

NOT: Bir başka görüşme

ii geceler hocam 🙂

drmavi
iyii geceler elmas çocuk!

saolun hocam iyisiniz inşallah ?

drmavi
iyi hamdolsun bugün çok özsel bi rgün bereketli bir gün sen geldin
o rapçi arkadaş yeni yazı yolladı ekledim

hocam Rap-Takkeli Rap olur mu az bisey inceledim o kısımda mı acaba ?

drmavi
evet

tmm hocam inceliycem yaın !
hocam bu arada konuyu actim ben kizarkadasima 🙂
şimdi soyledim henuz bi tepki wermis diil 🙂

drmavi
aslında bu tarz yüce duygular sunmuşsan, her insan memnun olur… beni kullanmak istemiyor değer veriyor der bence

hocam daha once de soyledim ben ozellikle evlenirken bunun ne derece onem tasiycagini ama o onemsemedigini soyluyo, sanirim yasinin da etkisi var 26 yasinda olgun bi insan

hocam peki biz dini nikah kiymis olsak Allah razı gelir mi ?

drmavi
bu gibi yolların ikinize ve de tabi aile çevrenize huzur getireceğini söyleyemem.. hani derler ya her şey reconuna uygun olmalı… bence gençken sabır, duygulara hakim olma en değerli şey… geçici arzularla elmas değerini düşürmez benim kardeşim diyorum… ciddi ise zaten zamanında olur derim

evet hocam dogru diyosunuz

bunca yil sabretmisken…:

drmavi
evet bu da sana güç verebilir… bu güzel geleneği sürdürebilirsin sanırım

o halde hocam iliskide taraflar birbirini cok seviyosa da; nikah yoksa zina olmus oluyo dogru mu ?

drmavi
evet kesinlikle sevgi yetmiyor maalesef çünkü herkes severek yapıyor malum… geçici lezzetler kalıcı acılar bırakabilir… bunu meşrulaştırmak için nikaha sığıınmak aslında kıza da zararlıdır… evlenme olmayınca yazık olur onlara…

hazine sizin bu bilgileriniz hocam hazine !!! psikoloji ilmi…Din ilmi… vallahi CD lerinize hep “Hazine” adında klasore kopyaladım bilgisayarlarımda

drmavi
ne güzel!..elmastan elmasçı anlarmış!…

hocammmm Allah rahatlık versin !!!!

drmavi
iyi geceler diliyorum… sorunlarını her zaman görüşelim tamam

Allah razı olsun hocam cok saolun 🙂

——————————————————————————–

AŞK

Ben kendimin kölesi

“Nereye gitsek kendimizi de götürüyoruz”. Bu sözün Heidegger’in “Her insan kendi ölümünü ölür” sözü kadar saçma olduğunun farkındayım; saçma ama varoluşumuzun ağırlığını hissettiren… Bu ağırlığı hissedebilmek için sözü kanırtmaktan başka çare kalmıyor. Hep kendimizle baş başayız; zamana ve mekana yayılmış bir halde, varolmaya mecburuz. Varlık karşısında edilgen olmaya, ona boyun eğmeye mahkumuz. O yüzden Levinas, “varolmak lütuf değil, ağırlıktır”; Sartre, “varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir” demiştir. O yüzden karanlıkta yalnız kalan çocuk, varolmaktan korkar; onun korkusu karanlıkta beliren korkunç yaratıklardan, fantastik imgelerden, ölmekten değil, bizzat varolmanın kendisindendir; uçsuz bucaksız ve biteviye akıp duran varlık karşında hissettiği çaresizlik duygusundandır. Varoluşun ölümle nihayet bulması bile insanı kapsayan durmak bilmeyen varoluştan daha az korkutucudur. Bizim trajedimiz, bir gün fanilik yazgımıza bağlı olarak hiç olup gideceğimizin değil, varlığın içinde tutsak olmanın; yabancı bir gücün benimiz üzerindeki iktidarının değil, benimizin kendisine bağlanmasının trajedisidir.

Varoluşumuz, terk edemeyeceğimiz, ebediyen bağlı olacağımız bir doluluktur; benimizin bir ayağı her zaman kendi varoluşumuzdadır. Kendi benimize çakılıyız; başkalarından önce kendimizin kölesiyiz; benimizin ilk sahibi, kendimiziz; bilincimizin kendi tutsaklığını keşfettiği ilk bağ, kimlik bağıdır; ne yaparsak yapalım kendimize döner geliriz; bu, bizim trajedimizdir. Bu trajediyi anlayabildiğimizde, hep kendimize geri dönme kaderimizi yenme hayalini gerçekleştirmenin aslında kendimiz olma, kendi kimliğimizi edinme mücadelesinden daha temelde yer aldığını görürüz.

“Ben sana mecburum bilemezsin”, sen bana mecbursun bilemezsin

Bu trajediden, varoluşun ağırlığından bir nebze olsun kurtulmak, ancak başkasının varlığı içinde erimekle olanaklıdır. “Dünya içinde varlık”ımız, bir çevrede yaşamanın ve kendisi için varlık yanımızın yanı sıra “başkasıyla varlık” olmamızı da zorunlu kılar.

Başkasının varlığı ve onun bana bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna gelirim; bir başkasına ait olur ve kendimin olmaktan bir an için sıyrılabilirim. Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir (levinas). Bu yüzden başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir (Hegel).

Başkasının varoluşsal bunaltıyı hafifletici mucizevi niteliğinin yanı sıra, kendisinin varlığı da apayrı bir sorunun kaynağıdır. Çünkü benim için gerçek olan onun için de gerçektir; ben de onun varoluşsal bunaltısını hafifletebilmesinin bir aracıyım. İnsan, yağmurdan kaçarken doluya, kendi varoluşundan kaçarken “öteki”nin egemenliğine yakalanır. Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre). Başkası bana baktığında, üzerimde tartışmasız bir üstünlük sağlar; başkası kaygısı, beni sanki bir sarsıntının etkisi altındaymışım gibi bana rağmen ele geçirir. Öteki, varlığıma engel olarak benim tam anlamıyla var olmamı imkansızlaştırır. Ben, ötekinin sorumluluğunu almaya zorlanmış, bu konuda bir istek duymamama rağmen ahlaki bir zorunluluk tarafından kuşatılmış birisiyim. Bu yüzden insan, hep anlatıldığı gibi kalbi sevgiye susamış, barışsever bir varlık değildir; insanın özünde hiç de o ne olduğu belirsiz sevgi yoktur; sevgi, insana kurtulamayacağı bir sorumluluk olarak dayatılmıştır. Bu yüzden benimle o arasındaki zorunluluğun diyalektiği, kişiler arası alan, hem sevginin hem şiddetin yuvalandığı yerdir. Bu yüzden Sartre, sadist şiddetten duygusal aşkın yumuşaklığına kadar tüm arzu biçimlerini, öznenin “öteki”nden kurtulmak için ortaya koymuş olduğu savaş hileleri olarak tanımlar. Benim kendimi göremeyeceğim biçimde beni görerek (Bakhtin) bana sahip olan “öteki”yle ilişki “ben bilinci”min temelinde bulunur. İşte bu nedenle hayat, benle öteki arasındaki mücadeledir. İşte bu nedenle, “Ben”den kurtulmak ve “ben”i tekrar kazanmak için sürdürülen bu mücadelede gerçek bir “ben-sen ilişkisi”nin kurulabilmesinin tek yolunun Tanrı’yla ilişki olabileceğine işaret eder Buber. Bu mücadele, Heidegger’in, Hegel’in, Bakhtin’in ve Levinas’ın, Sartre’ın ve Buber’in iliklerine kadar hissettikleri, felsefelerine ana tematik yaptıkları şeydir. Onlar sayesinde artık dünya yüzünde “birey” diye bir tek başına bir varlığın olmadığını, soyut bireyin içinde özsel olarak sevgiyi ve şiddeti taşımadığını biliyoruz. Biz, sevgi ve şiddetin geçiş nesneleriyiz. Onlar sayesinde ayrıca şunları da biliyoruz:

İnsanın hayat mücadelesi, doğayla değil “öteki”yledir; yalnızca “öteki”yle değil fakat aynı zamanda “öteki” sayesindedir. “Öteki”, anatomiden duyarlık, biyolojiden edebiyat çıkartır; onunla “surat”-“yüz”e, “cilt”-“ten”e, “dokunma”- “okşama”ya dönüşür. Başkasının yüzü beni benliğimden başka tarafa yönelterek yükümü hafifletir. Okşama, arzulanan varlığın bakışı altında yaşamaktan kurtulmak için onu kendi tenine hapsetme girişimidir (Finkieltkraut).

Başkalarının bizim için önemini anlamak için aslında fazlasıyla kanıt da gerekmiyor. Ama tüm bu düşünürlere baktığımızda, onların başkalarının bizim için önemini oldukça iyi ele aldıklarını fakat “Nasıl oluyor da bazı başkaları bizim için ‘vazgeçilmez öteki’ haline gelebiliyor?” sorusuna doğru düzgün bir cevap veremediklerini görüyoruz. “Vazgeçilmez öteki”, tutkumuza yapışandır; yeri doldurulmaz dost, yeri doldurulmaz düşman ve aşık olduğumuz kimsedir; bırakamadığımız alışkanlıklarımız, fanatiği olduğumuz her şeydir.

İnsan varoluşunun (“Dasein”ının) kapsayıcı bir analiz projesini bize sunan Heidegger de “vazgeçilmez öteki” sorununu aydınlatmadan yaşamını yitirdi. Belki bu “nasıl oluyor da” diye başlayan sorunun cevabını “neden”lerle ilgilenen felsefeden beklemek, haksızlık.

Zaten bugün bu soruya cevap verebilmek, “vazgeçilmez öteki” sorununu ele alabilmek için elimizde “kendilik psikolojisi” ve “nesne ilişkileri teorisi” gibi değerli teoriler var; bu teorilerin “kendilik-nesnesi”, “birincil nesne” gibi kavramları sayesinde bazı ilişkilerin bizim için nasıl olup da olmazsa olmaz nitelik taşıdıklarını belli ölçülerde açıklama şansına sahibiz.

Ama biz bugün burada “vazgeçilmez öteki” sorununun bileşenlerinden birisi olan “aşk” konusunda konuşurken bu şansımızı kullanmayacağız ya da şansımızı sona saklayacağız. Çünkü psikopatoloji teorileri, haklı olarak bize ilişkilerin ve duyguların ontolojisi hakkında bir fikir vermiyorlar; “Dürtü, gerilimi azaltmaya değil nesne aramaya yöneliktir; insan, ilişki arar” (Fairbairn) gibi felsefi tezlere dayanıyorlar. Oysa biz işe tam da oradan; Heidegger’in yarım bıraktığı yerden başlamak, “ilişki”yi esas alan çağdaş psikopatoloji teorilerinin yaslandıkları felsefi temeli biraz daha sağlamlaştırmak ve bu temel üzerine çağdaş psikopatoloji terorilerini yerleştirmek istiyoruz. Yani “aşk”ı nesne ilişkileri içinde aramadan önce varlığımızda, varolma mücadelemizde aramaktan yanayız; o yüzden baştan beri felsefi söylemin girdaplarında bir yol bulmaya gayret ediyoruz.

Irmakta yüzen yapraklar

Birbirimize neden mecbur olduğumuz konusunda, varoluşumuzun “başkalarıyla varlık” olan yanı üzerinde biraz durmuştuk; şimdi bu mecburiyetin tikel ve özel yanına gelmek, “aşk”tan söz etmek istiyoruz. Bunun için Heidegger’in duygudurum (mood) hakkında söylediklerinden yaptığımız bazı çıkarımlara ihtiyacımız var.

Dünya içinde varlığımız hep bir mod’a sahiptir. Bu mod, hem daima, kendiliğinden bir tarzda, bizim toplumsal dünyamız tarafından etkilenir hem de daima bir “duygudurum” (mood) içindedir. Bir duygudurum içinde olmak, verili bir zamanda hep duygulanımsal özel bir konum veya zihin durumuna sahip olmaktır. Her zaman “Nasılsınız?” veya “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” sorularına vereceğimiz bir cevabımız vardır. Duygudurumumuz sayesinde, tıpkı bir çalgının bir müzik parçası için akord edilmesi gibi, kendimizi yaşam dünyamıza akord eder, ayarlarız; daha doğrusu akord edilir, ayarlanırız. Üstelik bir duygudurumun yerini yalnızca bir başkası alabilir; duygudurumun yerine bilişsel bir içgörüyü koymamız mümkün değildir; her zaman bizi dünyaya ayarlayan bir duygudurum içindeyizdir. Bu duygudurumsal ayarlanma sayesinde bir “yük” olarak taşıdığımız varoluşumuzun ağırlığından kurtulmak isteriz; “iyi duygudurum”, “elasyon” varoluşun yükünü hafifletirken, “kötü duygudurum”, “disfori” bu yükü ağırlaştırır. Bu nedenle ayarlanmamızı olabildiğince “iyi duygudurum”la yapmaya, hayatı güzel bir müzik parçası dinler gibi yaşamaya çalışırız. Ne ki bu o kadar kolay değildir; kimi zaman bizzat çalgının yapısal olumsuzlukları (genetik ve biyolojik sorunlar) nedeniyle kimi zaman da kah bizim akord yapma yeteneksizliğimiz (iletişim ve başa çıkma becerileri) ya da ortamın uygunsuzluğu (tarihsel ve kültürel gelenek) yüzünden akord iyi yapılamaz ya da yapılsa bile ortaya çıkan beste iyi olmadığından hiçbir işe yaramaz.

İşte artık evrensel bir insani fenomen olduğuna inanılan “aşk”, varlığın ağırlığı altında ezilmeden varolabilmemiz için, başkalarına olan mecburiyetimizin tek bir kişi üzerinden, üstelik belli ölçülerde iyilik vadeden bir duygudurumla sürdürülebilme fırsatıdır; hayatı iyi bir beste dinler gibi yaşamak için sunulan bir olanaktır. Aşk, bu haliyle yalnızca bir duygudurum değil, duygudurumsal bir iyilik vaadiyle giden başkalarıyla olan varlığımızın bir sürdürülme biçimidir; bir durumdur. İnsan topluluğunda bir azınlık oluşturan, “sevme” ve “ilişki” yeteneğinden yoksun olan, kendilerine zamklanmış narsisistikler ve şizoidler dışında, hemen herkes bu olanaktan yararlanmak ister; aşık olur. Bunu beceremediğimizde yaşanılacak varoluşsal vakumdan kurtulmak için genellikle kendimize bir başka “vazgeçilmez öteki” yaratacak bir haz politikası izleriz.

Aşk nesnesinin seçimini belirleyen özellikler ve koşullar konusunda, bize çağdaş psikopatoloji teorileri, özellikle bebeklikte birincil bakım verenlerle kurulan ilişkinin niteliğinden yola çıkarak çok şey söyler. Bizim bunlara bir itirazımız yoktur; ancak aşk nesnesinin seçimi konusunda varoluşsal bakışın ilave söyleyecekleri vardır. Buna göre aşk nesnesini seçerken varoluşsal konumlanışlar arasında paralellik (benzerlerin aşkı) ya da angajman imkanı (zıdların aşkı) ilkelerine göre hareket ederiz. Yine varoluşsal bakış, psikopatoloji teorilerine ek olarak, aşkın bir gün başımıza gelen bir kaza veya başımıza konan bir talih kuşu olmadığını söyler: Biz, potansiyel olarak hep aşkı arar, uygun nesne bulduğumuzda varlığımızı hemen aşkın üzerine oturturuz. Aşka hep hazırız; aşk bize gelmez, biz ona gideriz.

Çoğumuz aşkı yaşarız; bu doğru ama nasıl?

Bu sorunun cevabının ilk kısmı, “Aşkı öncelikle yaşadığımız çağın genel duygudurum akışının belirlediği koşullara göre yaşarız” şeklinde olmalıdır. Çünkü duygudurumlarımız, yaşadığımız çağın ana duygudurumuna uygun olarak biçimlenir. Örneğin Heidegger’e göre Grekler’de şaşkınlık ve saygıyla karışık korku; Kartezyen çağda kesinlik ve içinde yaşadığımız “Dünya Tablosu Çağı” ya da teknoloji çağında dehşet ve can sıkıntısı ana duygudurumlardır. Biz diğer tüm yaşantılarımız gibi aşk yaşantılarımızı da bu ana duygudurum ırmağında giderken icra etmek zorundayız. (Çağımızda aşkın aldığı biçimler için “Bir terör olarak aşk” -Virgül, Temmuz-Ağustos 1998, sayı 10- yazımıza bakınız)

Aşkı nasıl yaşarız sorusuna verilecek cevabın ikinci kısmı, iki bölümdür. Birinci bölüm, evrenseldir: Aşkı yaşayan herkes, bu yaşantı sırasında evrensel aşk fenomenolojisinin özelliklerini gösterir. İkinci bölüm ise aşkı yaşayanın psikolojik gelişiminin düzeyine, kişilik örüntülerine, savunma düzeneklerine göre değişir. Buna göre aşk yaşantılarının çok büyük bir kısmı, aşkın duygudurumsal iyilik vaadine rağmen patolojik dolayısıyla çoğu zaman vadedilen iyilikten uzak, çok az bir aşk yaşantısı ise, vadedilen iyilikle uyumlu, sağlıklıdır.

Şimdi sırasıyla bunları ele alalım:

Aşkın fenomenolojisi

Birçok insanın yaşadığı aşkın fenomenolojisini, bize ancak Proust ve Stendhal gibi iyi edebiyatçılar anlatabilirler. Aşkın evrensel fenomenolojisinin en tipik özelliği, aşkla sanat yapıtı arasındaki sıkı bağa ve aşığın olanca yaratıcılığına rağmen, aşığın kendisini her zaman değersiz bir sanatçı, başarısı engellenmiş bir ressam, niteliksizliğe yenik düşmüş bir şair gibi görmesidir. Bir türlü sevilen kimsenin tam, doyurucu bir anlatımı sağlanamaz; bu yüzden aşk söze dökülemez, aşk anlatılmaz yaşanır denir. Bu durumu Proust, sevilen kişiye bakarken takınılan araştırıcı, kaygılı ve titiz tavra bağlamaktadır. Gözümüz, kulağımız, tüm duyularımız ondadır; onun ertesi güne randevu verip vermeyeceğini, umutlarımızı ortadan kaldırıp kaldırmayacağını merakla bekler dururuz. Aşık kişi için anlamak seyretmekten önce gelir; sevgilinin sözleri her zaman görüntüsünden daha önemlidir; yüzün görsel çekiciliği yargılardan sonra gelir. Tüm duyularımız ve hayal gücümüz aynı anda harekete geçtiğinden dikkatimiz ürkekleşmiştir. Ondan bize kalan, her zaman iyi çıkmamış fotoğraflardır. “Her nereye baksam biraz sana benziyor” ya da “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” deriz demesine ama sevdiğimiz kimsenin yüzünü bir türlü tam olarak betimleyemeyiz. Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yandan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat, aşığın bakışını bulanıklaştırdığından ondan kalan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden “Yanımdayken bile hasretimdin” denilir. Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).

Aşık, betimleyemeyen olduğu kadar niye sevdiğini de bir türlü bilmeyendir. Bir gün Pascal gibi sevgilisini kişiliğinden dolayı değil, hasletlerinden dolayı sevdiğini düşünür; bir başka gün Hegel gibi sevgisinin nedenini sevilen kişinin hasletlerinin çok ötesinde arar, onu “o” olduğu için seviyordur, yarın bir keder gelse tüm güzelliklerini, tüm özelliklerini alıp götürse onu yine sevecektir. Oysa ne kişilik, ne haslettir aşkta belirleyici olan; önemli olan tek şey onun bizden daha farklı olması, bize eşit olmamasıdır. Bir insanın özelliklerini, güzel, çirkin, kaygılı sakin, histerik, takıntılı olup olmamasını ancak aşık değilsek saptayabiliriz. Aşk, tüm bunları siler, herkesin sevgilide gördüğünü aşık görmez; herkes için sıradan biri olan sevgili onun için herkesten farklıdır; önemli olan gerçekten bir fark olup olmaması değil, bizatihi “fark”tır. Sevgililer beraberdirler ama henüz değil. (Blanchot) Aşkta yalnızca “fark” görüldüğü için aşkın gözü kördür. Göremeyen aşık öngörüsünü de yitirmiştir, saçmalamaktadır. Psikozdadır kısacası ama sıradan psikozdan farklı olarak gerçeği değerlendirme yetisini yitirme nedeni, ilişki kopukluğu değil, karşılaşmadır; “öteki”nin unutulmasına değil, benliği işgal etmiş olmasına bağlıdır (Finkielkraut).

Aragon’un “Mutlu aşk yoktur” dizesi, aşk fenomenolojisinin bir başka yanına ayna tutar. Sevileni kendinden ve diğer insanlardan ötede görmek, doğal bir biçimde acıyı da beraberinde getirir. Arzunu ancak büyük acılar çekerken gerçekleştirirsin; görünürdeki acının altında gizli bir tad vardır. Fakat aşk ıstırabı, sinsi bir mutlu olma yöntemi değildir. Aşk yaşantısı, basit bir tatmin modeline göre açıklanamaz. Aşığın arzusu, doyurulabilecek bir açlık değildir; aşık, ne tamamen hoşnut edilmiş, ne de tatminsiz kalmıştır. Onun ıstırabı, sevgiliyi okşarken bile, onun elinin altından civa gibi kayıp gitmesindendir; ulaşamadığı mükemmelin farklılığındandır. Aşk, özgürlük isteğiyle “öteki”ne tutsaklık arasında kalakalmaktır. “Öteki”nin egemenliği, aşığın hem umutsuzluğu hem de en değerli hazinesidir.

Aşk erotiktir ama erotizmle cinsellik bir ve aynı şey değildir. Bir ihtiyaç olarak cinsellik ve cinsel ilişki, insan yaşamında arızi bir yer tutar. Çoğu zaman yanlışlıkla diğer hazlardan birisi gibi ele alınsa da “Şehvet, diğer hazlardan farklıdır, çünkü yemek içmek gibi tek başına yapıldığında zevk veren bir haz değildir.” (Levinas) Eros, bizi “öteki”ne götüren bir yoldur. Eros, yine sanıldığı gibi bedenlerin buluşup kaynaşmasına, aradaki kopukluğun giderilmesine fırsat hazırlayan geçici bir oyun değildir; baş döndürücü bir uçurumun ortaya çıktığı ve keşfedildiği andır. Foucault, insanın sevişirken bile yalnız olduğunu söylerken haklıdır ama insanın mutlak yalnızlığı asıl sevişirken ortaya çıkar deseydi daha da haklı olurdu. Aşıkla sevişirken onun tüm bedeni yüzü haline gelir; ulaşılamayan, betimlenemeyen yüzü. Sevişmek, tenlerin temasını ve birbirine sarılmasını engelleyen tüm engeller ortadan kalktığında bile sanki “öteki” kendini tamamen vermiyormuş gibi en yakın olanı aramaktır. İki insan arasındaki erotik yaşantı, bizim kaynaşma, ikinin mükemmel uyum içinde bir olması arzumuza rağmen, aramızdaki mesafeyi kaldırmaz tam tersine doğrular. Aşk ve sevişme, insan olma kaderimizin bize en berrak yansımalarıdır; sevişen aşıklar da gerçek kader yoldaşları.

Aşkın saptayabildiğimiz evrensel, her aşk yaşantısında şöyle ya da böyle ortaya çıkan yanları bunlardır. Çoğumuz böyle bir aşkı yaşarız ama kendimize göre, kendiliğimize göre. Bu kendimize görelik, artık aşk yaşantısının “nasıl”ını inceleyebilmemize, çağdaş psikopatoloji teorilerini işletebilmemize fırsat verir. Oradan baktığımızda aşkın evrensel fenomenolojisinin kendi tarihimizdeki biçimlenişlerini görürüz.

Aşk, bizim yapıtımızdır

Gördüğümüz, ya aşkın ortaya çıkışına kaynaklık eden iyilik vaadiyle uyumlu, sağlıklı ya da bu vaadden uzak, patolojik yaşantılardır. Şimdi ayrıntısına girmeden sağlıklı ve patolojik aşk yaşantıları arasındaki sınırda dolaşalım.

Sağlıklı aşk yaşantısı, aşkın evrensel fenomenolojisinin hayatı olduğu gibi karşılayan, kaderiyle boğuşmayan, olgun bir kendilikteki icrasıdır. Olgun kendilik, olgun savunma düzenekleri içinde yaşar aşkı. Hayat mücadelesinin, kendisiyle sevgili arasındaki diyalektik oynaşmanın, bir ömürlük oyunun farkındadır; aşkı ve sevgiliyi kendisine sunulan varolma fırsatından dolayı yüceltmeyi (sublimation); kendisini yeterince onlara adamayı (alturism) bilir. Aşkı ve sevgiliyi üstün tutar ama mutlaklaştırmaz; iyilik vaadine uygun biçimde eğlenmeye, kendisini ve sevgilisini eylemeye (humor) çalışır. Kendi sınırlarının farkındadır; isteklerinin radikal bir savunucusudur ama durulması gereken yerde durur, diretmez (supression). İlişkinin gerçekliği içinde sağlıklı iletişimin yollarını arar; “öteki”nin haklarını ihlal etmemek için gerekli özeni gösterir; eros ve agape’yi birbirinin karşısına dikmez; sevişmeyle sevgilinin yüzünü tüm bedenine yaymaya çalışır; kıskanmanın hakkını verir ama sevgiliyi özgür bırakmakta da tereddüt etmez; hiçbir zaman asla sahip olamayacağını bildiğinden karşılığı zorlamaz, manüpülasyondan medet ummaz.

Bu özellikleri gösteremeyen aşk yaşantıları patolojiktir. Patolojik aşk yaşantılarının en temel özelliği, karşılıksızlık duygusudur. İster gerçek ister hayali bir ilişki içinde yaşansın patolojik aşık, kendi sevgisine asla istediği gibi bir karşılık alamadığı inancındadır. O en çok sevendir, en çok acı çekendir; sevgiliyse acımasız bir zalim. O yüzden bir başka çalışmamızda, patolojik aşk yaşantılarını “karşılıksız aşk sendromu” spektrumu içinde örnekleriyle sunmayı denemiştik. Karşılıksız aşk sendromundaki belirtiler, kullanılan savunma düzeneklerine ve kendiliğin gelişim düzeyine göre bir hiyerarşi gösterirler. Bunların klinik yardım arayacak düzeyde olan “obsesif aşk”, “borderline erotomani”, “sanrısal erotomani” gibi görece ağır türlerini ayırd etmek kolaydır. Ama çoğu zaman bir kişilik bozukluğu eşliğinde giden ve toplum yaşamında çok yaygın olarak giden, sıradan patolojik aşk örüntülerini saptamak genellikle zordur ve hatta yaygınlıklarından ötürü çoğu zaman bunlar olağan aşk yaşantıları olarak benimsenir. Onları tanımak için bazı ipuçları vardır:

Patolojik aşk yaşantılarında özgecilik ve yüceltme, inanılmaz boyutlardadır; adeta aşığın kendiliği silinmiştir ama dikkatli bakıldığında bu mazoşistik kıvranmanın altında ciddi bir manüpülasyon çabası görülür. Sevgili, ne yapıp edip ona istediğini (hep “birazcık sevgi” diye tanımlanır) vermelidir. Dolayısıyla ortada işleyen özgecilik ve yüceltme değil, karşısındakini hiçe sayan, ona kendi dilediği biçimi vermeye çalışan yansıtmalı özdeşim düzeneğidir.

Patolojik aşk yaşantısında, esas olan yaşantı değil gösteridir; hayat mücadelesi olduğu gibi kabullenilemediğinden hep başkasından yardım dilenir. Sevgiliye yönelik yansıtmalı özdeşim, kitlelere yönelik olarak da sürdürülür; “ne çok seven ve acı çeken bir insan olduğu” kitlelere cazgırca bir feryatla haykırılır. Aşkın kendine özgü ıstırabını kendi içinde onurlu bir biçimde yaşamak için gerekli cesaret gösterilemez; yeri geldiğinde Goethe gibi “Seni seviyorsam sana ne bundan” denilemez.

Patolojik aşkta, erotik yaşantı ya yoksanarak platonik ütopyaya sığınılır ya da yansıtmalı özdeşime kurban edilir yani beden yalnızca “öteki”ni ayartmak, onun sevgisini kazanmak için kullanılır. Patolojik aşkta sevişmenin varoluşsal coşkusu ve kaynaşamamanın doğal hayal kırıklığı yaşanamaz.

Dr.Erol GOKA

Kaynak: http://www.erolgoka.com
——————————————————————————–

AŞK

Ben kendimin kölesi

“Nereye gitsek kendimizi de götürüyoruz”. Bu sözün Heidegger’in “Her insan kendi ölümünü ölür” sözü kadar saçma olduğunun farkındayım; saçma ama varoluşumuzun ağırlığını hissettiren… Bu ağırlığı hissedebilmek için sözü kanırtmaktan başka çare kalmıyor. Hep kendimizle baş başayız; zamana ve mekana yayılmış bir halde, varolmaya mecburuz. Varlık karşısında edilgen olmaya, ona boyun eğmeye mahkumuz. O yüzden Levinas, “varolmak lütuf değil, ağırlıktır”; Sartre, “varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir” demiştir. O yüzden karanlıkta yalnız kalan çocuk, varolmaktan korkar; onun korkusu karanlıkta beliren korkunç yaratıklardan, fantastik imgelerden, ölmekten değil, bizzat varolmanın kendisindendir; uçsuz bucaksız ve biteviye akıp duran varlık karşında hissettiği çaresizlik duygusundandır. Varoluşun ölümle nihayet bulması bile insanı kapsayan durmak bilmeyen varoluştan daha az korkutucudur. Bizim trajedimiz, bir gün fanilik yazgımıza bağlı olarak hiç olup gideceğimizin değil, varlığın içinde tutsak olmanın; yabancı bir gücün benimiz üzerindeki iktidarının değil, benimizin kendisine bağlanmasının trajedisidir.

Varoluşumuz, terk edemeyeceğimiz, ebediyen bağlı olacağımız bir doluluktur; benimizin bir ayağı her zaman kendi varoluşumuzdadır. Kendi benimize çakılıyız; başkalarından önce kendimizin kölesiyiz; benimizin ilk sahibi, kendimiziz; bilincimizin kendi tutsaklığını keşfettiği ilk bağ, kimlik bağıdır; ne yaparsak yapalım kendimize döner geliriz; bu, bizim trajedimizdir. Bu trajediyi anlayabildiğimizde, hep kendimize geri dönme kaderimizi yenme hayalini gerçekleştirmenin aslında kendimiz olma, kendi kimliğimizi edinme mücadelesinden daha temelde yer aldığını görürüz.

“Ben sana mecburum bilemezsin”, sen bana mecbursun bilemezsin

Bu trajediden, varoluşun ağırlığından bir nebze olsun kurtulmak, ancak başkasının varlığı içinde erimekle olanaklıdır. “Dünya içinde varlık”ımız, bir çevrede yaşamanın ve kendisi için varlık yanımızın yanı sıra “başkasıyla varlık” olmamızı da zorunlu kılar.

Başkasının varlığı ve onun bana bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna gelirim; bir başkasına ait olur ve kendimin olmaktan bir an için sıyrılabilirim. Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir (levinas). Bu yüzden başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir (Hegel).

Başkasının varoluşsal bunaltıyı hafifletici mucizevi niteliğinin yanı sıra, kendisinin varlığı da apayrı bir sorunun kaynağıdır. Çünkü benim için gerçek olan onun için de gerçektir; ben de onun varoluşsal bunaltısını hafifletebilmesinin bir aracıyım. İnsan, yağmurdan kaçarken doluya, kendi varoluşundan kaçarken “öteki”nin egemenliğine yakalanır. Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre). Başkası bana baktığında, üzerimde tartışmasız bir üstünlük sağlar; başkası kaygısı, beni sanki bir sarsıntının etkisi altındaymışım gibi bana rağmen ele geçirir. Öteki, varlığıma engel olarak benim tam anlamıyla var olmamı imkansızlaştırır. Ben, ötekinin sorumluluğunu almaya zorlanmış, bu konuda bir istek duymamama rağmen ahlaki bir zorunluluk tarafından kuşatılmış birisiyim. Bu yüzden insan, hep anlatıldığı gibi kalbi sevgiye susamış, barışsever bir varlık değildir; insanın özünde hiç de o ne olduğu belirsiz sevgi yoktur; sevgi, insana kurtulamayacağı bir sorumluluk olarak dayatılmıştır. Bu yüzden benimle o arasındaki zorunluluğun diyalektiği, kişiler arası alan, hem sevginin hem şiddetin yuvalandığı yerdir. Bu yüzden Sartre, sadist şiddetten duygusal aşkın yumuşaklığına kadar tüm arzu biçimlerini, öznenin “öteki”nden kurtulmak için ortaya koymuş olduğu savaş hileleri olarak tanımlar. Benim kendimi göremeyeceğim biçimde beni görerek (Bakhtin) bana sahip olan “öteki”yle ilişki “ben bilinci”min temelinde bulunur. İşte bu nedenle hayat, benle öteki arasındaki mücadeledir. İşte bu nedenle, “Ben”den kurtulmak ve “ben”i tekrar kazanmak için sürdürülen bu mücadelede gerçek bir “ben-sen ilişkisi”nin kurulabilmesinin tek yolunun Tanrı’yla ilişki olabileceğine işaret eder Buber. Bu mücadele, Heidegger’in, Hegel’in, Bakhtin’in ve Levinas’ın, Sartre’ın ve Buber’in iliklerine kadar hissettikleri, felsefelerine ana tematik yaptıkları şeydir. Onlar sayesinde artık dünya yüzünde “birey” diye bir tek başına bir varlığın olmadığını, soyut bireyin içinde özsel olarak sevgiyi ve şiddeti taşımadığını biliyoruz. Biz, sevgi ve şiddetin geçiş nesneleriyiz. Onlar sayesinde ayrıca şunları da biliyoruz:

İnsanın hayat mücadelesi, doğayla değil “öteki”yledir; yalnızca “öteki”yle değil fakat aynı zamanda “öteki” sayesindedir. “Öteki”, anatomiden duyarlık, biyolojiden edebiyat çıkartır; onunla “surat”-“yüz”e, “cilt”-“ten”e, “dokunma”- “okşama”ya dönüşür. Başkasının yüzü beni benliğimden başka tarafa yönelterek yükümü hafifletir. Okşama, arzulanan varlığın bakışı altında yaşamaktan kurtulmak için onu kendi tenine hapsetme girişimidir (Finkieltkraut).

Başkalarının bizim için önemini anlamak için aslında fazlasıyla kanıt da gerekmiyor. Ama tüm bu düşünürlere baktığımızda, onların başkalarının bizim için önemini oldukça iyi ele aldıklarını fakat “Nasıl oluyor da bazı başkaları bizim için ‘vazgeçilmez öteki’ haline gelebiliyor?” sorusuna doğru düzgün bir cevap veremediklerini görüyoruz. “Vazgeçilmez öteki”, tutkumuza yapışandır; yeri doldurulmaz dost, yeri doldurulmaz düşman ve aşık olduğumuz kimsedir; bırakamadığımız alışkanlıklarımız, fanatiği olduğumuz her şeydir.

İnsan varoluşunun (“Dasein”ının) kapsayıcı bir analiz projesini bize sunan Heidegger de “vazgeçilmez öteki” sorununu aydınlatmadan yaşamını yitirdi. Belki bu “nasıl oluyor da” diye başlayan sorunun cevabını “neden”lerle ilgilenen felsefeden beklemek, haksızlık.

Zaten bugün bu soruya cevap verebilmek, “vazgeçilmez öteki” sorununu ele alabilmek için elimizde “kendilik psikolojisi” ve “nesne ilişkileri teorisi” gibi değerli teoriler var; bu teorilerin “kendilik-nesnesi”, “birincil nesne” gibi kavramları sayesinde bazı ilişkilerin bizim için nasıl olup da olmazsa olmaz nitelik taşıdıklarını belli ölçülerde açıklama şansına sahibiz.

Ama biz bugün burada “vazgeçilmez öteki” sorununun bileşenlerinden birisi olan “aşk” konusunda konuşurken bu şansımızı kullanmayacağız ya da şansımızı sona saklayacağız. Çünkü psikopatoloji teorileri, haklı olarak bize ilişkilerin ve duyguların ontolojisi hakkında bir fikir vermiyorlar; “Dürtü, gerilimi azaltmaya değil nesne aramaya yöneliktir; insan, ilişki arar” (Fairbairn) gibi felsefi tezlere dayanıyorlar. Oysa biz işe tam da oradan; Heidegger’in yarım bıraktığı yerden başlamak, “ilişki”yi esas alan çağdaş psikopatoloji teorilerinin yaslandıkları felsefi temeli biraz daha sağlamlaştırmak ve bu temel üzerine çağdaş psikopatoloji terorilerini yerleştirmek istiyoruz. Yani “aşk”ı nesne ilişkileri içinde aramadan önce varlığımızda, varolma mücadelemizde aramaktan yanayız; o yüzden baştan beri felsefi söylemin girdaplarında bir yol bulmaya gayret ediyoruz.

Irmakta yüzen yapraklar

Birbirimize neden mecbur olduğumuz konusunda, varoluşumuzun “başkalarıyla varlık” olan yanı üzerinde biraz durmuştuk; şimdi bu mecburiyetin tikel ve özel yanına gelmek, “aşk”tan söz etmek istiyoruz. Bunun için Heidegger’in duygudurum (mood) hakkında söylediklerinden yaptığımız bazı çıkarımlara ihtiyacımız var.

Dünya içinde varlığımız hep bir mod’a sahiptir. Bu mod, hem daima, kendiliğinden bir tarzda, bizim toplumsal dünyamız tarafından etkilenir hem de daima bir “duygudurum” (mood) içindedir. Bir duygudurum içinde olmak, verili bir zamanda hep duygulanımsal özel bir konum veya zihin durumuna sahip olmaktır. Her zaman “Nasılsınız?” veya “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” sorularına vereceğimiz bir cevabımız vardır. Duygudurumumuz sayesinde, tıpkı bir çalgının bir müzik parçası için akord edilmesi gibi, kendimizi yaşam dünyamıza akord eder, ayarlarız; daha doğrusu akord edilir, ayarlanırız. Üstelik bir duygudurumun yerini yalnızca bir başkası alabilir; duygudurumun yerine bilişsel bir içgörüyü koymamız mümkün değildir; her zaman bizi dünyaya ayarlayan bir duygudurum içindeyizdir. Bu duygudurumsal ayarlanma sayesinde bir “yük” olarak taşıdığımız varoluşumuzun ağırlığından kurtulmak isteriz; “iyi duygudurum”, “elasyon” varoluşun yükünü hafifletirken, “kötü duygudurum”, “disfori” bu yükü ağırlaştırır. Bu nedenle ayarlanmamızı olabildiğince “iyi duygudurum”la yapmaya, hayatı güzel bir müzik parçası dinler gibi yaşamaya çalışırız. Ne ki bu o kadar kolay değildir; kimi zaman bizzat çalgının yapısal olumsuzlukları (genetik ve biyolojik sorunlar) nedeniyle kimi zaman da kah bizim akord yapma yeteneksizliğimiz (iletişim ve başa çıkma becerileri) ya da ortamın uygunsuzluğu (tarihsel ve kültürel gelenek) yüzünden akord iyi yapılamaz ya da yapılsa bile ortaya çıkan beste iyi olmadığından hiçbir işe yaramaz.

İşte artık evrensel bir insani fenomen olduğuna inanılan “aşk”, varlığın ağırlığı altında ezilmeden varolabilmemiz için, başkalarına olan mecburiyetimizin tek bir kişi üzerinden, üstelik belli ölçülerde iyilik vadeden bir duygudurumla sürdürülebilme fırsatıdır; hayatı iyi bir beste dinler gibi yaşamak için sunulan bir olanaktır. Aşk, bu haliyle yalnızca bir duygudurum değil, duygudurumsal bir iyilik vaadiyle giden başkalarıyla olan varlığımızın bir sürdürülme biçimidir; bir durumdur. İnsan topluluğunda bir azınlık oluşturan, “sevme” ve “ilişki” yeteneğinden yoksun olan, kendilerine zamklanmış narsisistikler ve şizoidler dışında, hemen herkes bu olanaktan yararlanmak ister; aşık olur. Bunu beceremediğimizde yaşanılacak varoluşsal vakumdan kurtulmak için genellikle kendimize bir başka “vazgeçilmez öteki” yaratacak bir haz politikası izleriz.

Aşk nesnesinin seçimini belirleyen özellikler ve koşullar konusunda, bize çağdaş psikopatoloji teorileri, özellikle bebeklikte birincil bakım verenlerle kurulan ilişkinin niteliğinden yola çıkarak çok şey söyler. Bizim bunlara bir itirazımız yoktur; ancak aşk nesnesinin seçimi konusunda varoluşsal bakışın ilave söyleyecekleri vardır. Buna göre aşk nesnesini seçerken varoluşsal konumlanışlar arasında paralellik (benzerlerin aşkı) ya da angajman imkanı (zıdların aşkı) ilkelerine göre hareket ederiz. Yine varoluşsal bakış, psikopatoloji teorilerine ek olarak, aşkın bir gün başımıza gelen bir kaza veya başımıza konan bir talih kuşu olmadığını söyler: Biz, potansiyel olarak hep aşkı arar, uygun nesne bulduğumuzda varlığımızı hemen aşkın üzerine oturturuz. Aşka hep hazırız; aşk bize gelmez, biz ona gideriz.

Çoğumuz aşkı yaşarız; bu doğru ama nasıl?

Bu sorunun cevabının ilk kısmı, “Aşkı öncelikle yaşadığımız çağın genel duygudurum akışının belirlediği koşullara göre yaşarız” şeklinde olmalıdır. Çünkü duygudurumlarımız, yaşadığımız çağın ana duygudurumuna uygun olarak biçimlenir. Örneğin Heidegger’e göre Grekler’de şaşkınlık ve saygıyla karışık korku; Kartezyen çağda kesinlik ve içinde yaşadığımız “Dünya Tablosu Çağı” ya da teknoloji çağında dehşet ve can sıkıntısı ana duygudurumlardır. Biz diğer tüm yaşantılarımız gibi aşk yaşantılarımızı da bu ana duygudurum ırmağında giderken icra etmek zorundayız. (Çağımızda aşkın aldığı biçimler için “Bir terör olarak aşk” -Virgül, Temmuz-Ağustos 1998, sayı 10- yazımıza bakınız)

Aşkı nasıl yaşarız sorusuna verilecek cevabın ikinci kısmı, iki bölümdür. Birinci bölüm, evrenseldir: Aşkı yaşayan herkes, bu yaşantı sırasında evrensel aşk fenomenolojisinin özelliklerini gösterir. İkinci bölüm ise aşkı yaşayanın psikolojik gelişiminin düzeyine, kişilik örüntülerine, savunma düzeneklerine göre değişir. Buna göre aşk yaşantılarının çok büyük bir kısmı, aşkın duygudurumsal iyilik vaadine rağmen patolojik dolayısıyla çoğu zaman vadedilen iyilikten uzak, çok az bir aşk yaşantısı ise, vadedilen iyilikle uyumlu, sağlıklıdır.

Şimdi sırasıyla bunları ele alalım:

Aşkın fenomenolojisi

Birçok insanın yaşadığı aşkın fenomenolojisini, bize ancak Proust ve Stendhal gibi iyi edebiyatçılar anlatabilirler. Aşkın evrensel fenomenolojisinin en tipik özelliği, aşkla sanat yapıtı arasındaki sıkı bağa ve aşığın olanca yaratıcılığına rağmen, aşığın kendisini her zaman değersiz bir sanatçı, başarısı engellenmiş bir ressam, niteliksizliğe yenik düşmüş bir şair gibi görmesidir. Bir türlü sevilen kimsenin tam, doyurucu bir anlatımı sağlanamaz; bu yüzden aşk söze dökülemez, aşk anlatılmaz yaşanır denir. Bu durumu Proust, sevilen kişiye bakarken takınılan araştırıcı, kaygılı ve titiz tavra bağlamaktadır. Gözümüz, kulağımız, tüm duyularımız ondadır; onun ertesi güne randevu verip vermeyeceğini, umutlarımızı ortadan kaldırıp kaldırmayacağını merakla bekler dururuz. Aşık kişi için anlamak seyretmekten önce gelir; sevgilinin sözleri her zaman görüntüsünden daha önemlidir; yüzün görsel çekiciliği yargılardan sonra gelir. Tüm duyularımız ve hayal gücümüz aynı anda harekete geçtiğinden dikkatimiz ürkekleşmiştir. Ondan bize kalan, her zaman iyi çıkmamış fotoğraflardır. “Her nereye baksam biraz sana benziyor” ya da “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” deriz demesine ama sevdiğimiz kimsenin yüzünü bir türlü tam olarak betimleyemeyiz. Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yandan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat, aşığın bakışını bulanıklaştırdığından ondan kalan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden “Yanımdayken bile hasretimdin” denilir. Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).

Aşık, betimleyemeyen olduğu kadar niye sevdiğini de bir türlü bilmeyendir. Bir gün Pascal gibi sevgilisini kişiliğinden dolayı değil, hasletlerinden dolayı sevdiğini düşünür; bir başka gün Hegel gibi sevgisinin nedenini sevilen kişinin hasletlerinin çok ötesinde arar, onu “o” olduğu için seviyordur, yarın bir keder gelse tüm güzelliklerini, tüm özelliklerini alıp götürse onu yine sevecektir. Oysa ne kişilik, ne haslettir aşkta belirleyici olan; önemli olan tek şey onun bizden daha farklı olması, bize eşit olmamasıdır. Bir insanın özelliklerini, güzel, çirkin, kaygılı sakin, histerik, takıntılı olup olmamasını ancak aşık değilsek saptayabiliriz. Aşk, tüm bunları siler, herkesin sevgilide gördüğünü aşık görmez; herkes için sıradan biri olan sevgili onun için herkesten farklıdır; önemli olan gerçekten bir fark olup olmaması değil, bizatihi “fark”tır. Sevgililer beraberdirler ama henüz değil. (Blanchot) Aşkta yalnızca “fark” görüldüğü için aşkın gözü kördür. Göremeyen aşık öngörüsünü de yitirmiştir, saçmalamaktadır. Psikozdadır kısacası ama sıradan psikozdan farklı olarak gerçeği değerlendirme yetisini yitirme nedeni, ilişki kopukluğu değil, karşılaşmadır; “öteki”nin unutulmasına değil, benliği işgal etmiş olmasına bağlıdır (Finkielkraut).

Aragon’un “Mutlu aşk yoktur” dizesi, aşk fenomenolojisinin bir başka yanına ayna tutar. Sevileni kendinden ve diğer insanlardan ötede görmek, doğal bir biçimde acıyı da beraberinde getirir. Arzunu ancak büyük acılar çekerken gerçekleştirirsin; görünürdeki acının altında gizli bir tad vardır. Fakat aşk ıstırabı, sinsi bir mutlu olma yöntemi değildir. Aşk yaşantısı, basit bir tatmin modeline göre açıklanamaz. Aşığın arzusu, doyurulabilecek bir açlık değildir; aşık, ne tamamen hoşnut edilmiş, ne de tatminsiz kalmıştır. Onun ıstırabı, sevgiliyi okşarken bile, onun elinin altından civa gibi kayıp gitmesindendir; ulaşamadığı mükemmelin farklılığındandır. Aşk, özgürlük isteğiyle “öteki”ne tutsaklık arasında kalakalmaktır. “Öteki”nin egemenliği, aşığın hem umutsuzluğu hem de en değerli hazinesidir.

Aşk erotiktir ama erotizmle cinsellik bir ve aynı şey değildir. Bir ihtiyaç olarak cinsellik ve cinsel ilişki, insan yaşamında arızi bir yer tutar. Çoğu zaman yanlışlıkla diğer hazlardan birisi gibi ele alınsa da “Şehvet, diğer hazlardan farklıdır, çünkü yemek içmek gibi tek başına yapıldığında zevk veren bir haz değildir.” (Levinas) Eros, bizi “öteki”ne götüren bir yoldur. Eros, yine sanıldığı gibi bedenlerin buluşup kaynaşmasına, aradaki kopukluğun giderilmesine fırsat hazırlayan geçici bir oyun değildir; baş döndürücü bir uçurumun ortaya çıktığı ve keşfedildiği andır. Foucault, insanın sevişirken bile yalnız olduğunu söylerken haklıdır ama insanın mutlak yalnızlığı asıl sevişirken ortaya çıkar deseydi daha da haklı olurdu. Aşıkla sevişirken onun tüm bedeni yüzü haline gelir; ulaşılamayan, betimlenemeyen yüzü. Sevişmek, tenlerin temasını ve birbirine sarılmasını engelleyen tüm engeller ortadan kalktığında bile sanki “öteki” kendini tamamen vermiyormuş gibi en yakın olanı aramaktır. İki insan arasındaki erotik yaşantı, bizim kaynaşma, ikinin mükemmel uyum içinde bir olması arzumuza rağmen, aramızdaki mesafeyi kaldırmaz tam tersine doğrular. Aşk ve sevişme, insan olma kaderimizin bize en berrak yansımalarıdır; sevişen aşıklar da gerçek kader yoldaşları.

Aşkın saptayabildiğimiz evrensel, her aşk yaşantısında şöyle ya da böyle ortaya çıkan yanları bunlardır. Çoğumuz böyle bir aşkı yaşarız ama kendimize göre, kendiliğimize göre. Bu kendimize görelik, artık aşk yaşantısının “nasıl”ını inceleyebilmemize, çağdaş psikopatoloji teorilerini işletebilmemize fırsat verir. Oradan baktığımızda aşkın evrensel fenomenolojisinin kendi tarihimizdeki biçimlenişlerini görürüz.

Aşk, bizim yapıtımızdır

Gördüğümüz, ya aşkın ortaya çıkışına kaynaklık eden iyilik vaadiyle uyumlu, sağlıklı ya da bu vaadden uzak, patolojik yaşantılardır. Şimdi ayrıntısına girmeden sağlıklı ve patolojik aşk yaşantıları arasındaki sınırda dolaşalım.

Sağlıklı aşk yaşantısı, aşkın evrensel fenomenolojisinin hayatı olduğu gibi karşılayan, kaderiyle boğuşmayan, olgun bir kendilikteki icrasıdır. Olgun kendilik, olgun savunma düzenekleri içinde yaşar aşkı. Hayat mücadelesinin, kendisiyle sevgili arasındaki diyalektik oynaşmanın, bir ömürlük oyunun farkındadır; aşkı ve sevgiliyi kendisine sunulan varolma fırsatından dolayı yüceltmeyi (sublimation); kendisini yeterince onlara adamayı (alturism) bilir. Aşkı ve sevgiliyi üstün tutar ama mutlaklaştırmaz; iyilik vaadine uygun biçimde eğlenmeye, kendisini ve sevgilisini eylemeye (humor) çalışır. Kendi sınırlarının farkındadır; isteklerinin radikal bir savunucusudur ama durulması gereken yerde durur, diretmez (supression). İlişkinin gerçekliği içinde sağlıklı iletişimin yollarını arar; “öteki”nin haklarını ihlal etmemek için gerekli özeni gösterir; eros ve agape’yi birbirinin karşısına dikmez; sevişmeyle sevgilinin yüzünü tüm bedenine yaymaya çalışır; kıskanmanın hakkını verir ama sevgiliyi özgür bırakmakta da tereddüt etmez; hiçbir zaman asla sahip olamayacağını bildiğinden karşılığı zorlamaz, manüpülasyondan medet ummaz.

Bu özellikleri gösteremeyen aşk yaşantıları patolojiktir. Patolojik aşk yaşantılarının en temel özelliği, karşılıksızlık duygusudur. İster gerçek ister hayali bir ilişki içinde yaşansın patolojik aşık, kendi sevgisine asla istediği gibi bir karşılık alamadığı inancındadır. O en çok sevendir, en çok acı çekendir; sevgiliyse acımasız bir zalim. O yüzden bir başka çalışmamızda, patolojik aşk yaşantılarını “karşılıksız aşk sendromu” spektrumu içinde örnekleriyle sunmayı denemiştik. Karşılıksız aşk sendromundaki belirtiler, kullanılan savunma düzeneklerine ve kendiliğin gelişim düzeyine göre bir hiyerarşi gösterirler. Bunların klinik yardım arayacak düzeyde olan “obsesif aşk”, “borderline erotomani”, “sanrısal erotomani” gibi görece ağır türlerini ayırd etmek kolaydır. Ama çoğu zaman bir kişilik bozukluğu eşliğinde giden ve toplum yaşamında çok yaygın olarak giden, sıradan patolojik aşk örüntülerini saptamak genellikle zordur ve hatta yaygınlıklarından ötürü çoğu zaman bunlar olağan aşk yaşantıları olarak benimsenir. Onları tanımak için bazı ipuçları vardır:

Patolojik aşk yaşantılarında özgecilik ve yüceltme, inanılmaz boyutlardadır; adeta aşığın kendiliği silinmiştir ama dikkatli bakıldığında bu mazoşistik kıvranmanın altında ciddi bir manüpülasyon çabası görülür. Sevgili, ne yapıp edip ona istediğini (hep “birazcık sevgi” diye tanımlanır) vermelidir. Dolayısıyla ortada işleyen özgecilik ve yüceltme değil, karşısındakini hiçe sayan, ona kendi dilediği biçimi vermeye çalışan yansıtmalı özdeşim düzeneğidir.

Patolojik aşk yaşantısında, esas olan yaşantı değil gösteridir; hayat mücadelesi olduğu gibi kabullenilemediğinden hep başkasından yardım dilenir. Sevgiliye yönelik yansıtmalı özdeşim, kitlelere yönelik olarak da sürdürülür; “ne çok seven ve acı çeken bir insan olduğu” kitlelere cazgırca bir feryatla haykırılır. Aşkın kendine özgü ıstırabını kendi içinde onurlu bir biçimde yaşamak için gerekli cesaret gösterilemez; yeri geldiğinde Goethe gibi “Seni seviyorsam sana ne bundan” denilemez.

Patolojik aşkta, erotik yaşantı ya yoksanarak platonik ütopyaya sığınılır ya da yansıtmalı özdeşime kurban edilir yani beden yalnızca “öteki”ni ayartmak, onun sevgisini kazanmak için kullanılır. Patolojik aşkta sevişmenin varoluşsal coşkusu ve kaynaşamamanın doğal hayal kırıklığı yaşanamaz.

Dr.Erol GOKA

Kaynak: http://www.erolgoka.com
——————————–

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm

——————————————————————————–

KUR’AN’DA AŞK VE SEVGİYE BAKIŞ (drmavi)

Hayatın, hayat kadar vazgeçilemez iki ana dinamiği ve sütunu: Erkek ve Kadın… Aşk, ikisini el ele gönül gönüle hayat ve aşk verene uçuracak, sonsuz hayata kavuşturacak saf billur kanat… Hakiki Aşk, güneş ışığı gibi orijinal ve asıl kaynağı Rahman’da saklı… Mecazi aşk, cam ışığı gibi temelsiz, emelsiz ve ebede yasaklı…

“Hubb”(sevme) kelimesi Kur’an’da 9 yerde geçmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak sevgi-aşk konusunu şu şekilde tasnif edebi liriz:

Allah Sevgisi-Aşkı:

“İnsanlardan bazısı Allah’tan başka şeyleri O’na denk tutar da onları Allah sever gibi sever!

İman edenlerin Allah’a olan sevgi-aşkları ise onlarınkinden çok daha şiddetlidir-fazladır” (2/165).

Sevgi-aşk çeşitleri:

Kadın sevgisi, evlat sevgisi, mal-mülk-para sevgisi:

“İnsanlara şu şehevânî duygular tezyin edildi: kadın sevgisi, evlat sevgisi, yığınla altın gümüş sevgisi, at sevgisi, hayvan sevgi si, ekin sevgisi. Aslında bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Güzel sonuç ise Allah katında olandır!” (3/14).

Beşerî sevgi-aşk:

“Şehirdeki bazı kadınlar dedi ki: Azizin karısı (Züleyha) delikanlının nefsini arzulamış, onun sevgisi kalbini yakıp kavurmuş Gö rüyoruz ki kadın sapıtmış-çıldırmış!” (12/30).

Hayır sevgisi-aşkı:

“Düşküne, yetime ve esire sevgi dolu yürekleriyle, severek (veya nefisleri adına malı sevdikleri halde) yedirirler” (76/8)

“Gerçek iyilik, mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere vermek tir” (2/177).

Mal sevgisi-aşkı:

“Malı, yığmacasına aşırı seviyorsunuz!” (89/20) “Hayır sevgisine (mala) aşırı derecede-şiddetle düşkündür! (100/8).

Dünyalık sevgisinin hedefi:

“Ben hayır (mal-dünyalık) sevgisini Rabbimi anmak için istiyorum!” (38/32).

“Ehabbe” (Sever) fiilinde ve türevlerinde de şu anlamları buluyoruz

Allah’ın sevdikleri:

Tövbe edenler, temizlenenler: (9/108; 2/222), Muhsinler: (2/195; 3/134,148; 5/13), Muttakiler: (3/76; 9/4,7), Sabredenler: (3/146), Tevekkül edenler: (3/159), Adaletle hükmedenler: (5/42; 49/9; 60/8), Allah yolunda savaşanlar: (61/4), İmanlı, salih amel yapan, muttaki, muhsin (61/4).

Allah’ın sevmedikleri:

Kafirler: (3/32; 30/45), Küfürde ve günahta ısrar edenler: (2/276), Zalimler: (3/57,140; 42/40), Fesat: (2/205), Fesatçı: (5/64; 28/77), Kibirlenen (16/23), Haddi aşanlar: (5/87; 7/55), Aşırı gidenler: (2/190), Şımaranlar (28/76), Kendini beğenen, böbürlenen, övünen: (4/36; 28/76; 31/18; 57/23), Hain ve nankör: (4/107; 8/58; 22/38), Çok günahkar: (4/107), İsraf eden: (6/141, 7/31).

Allah’ın ve Rasulünün sevgisi ile onların yolunda mücadele etmek, bütün aileden, mal ve ticaretten, evlerden daha üstün gö rülmeli ve önde olmalı (9/24)

Allah’ı sevmenin ölçüsü, Peygamberimize uymak; Peygambere uymanın sonucu Allah’ın sevmesi ve bağışlaması: (3/31).

Allah’ın affı sevilir, buna ulaşmanın yolu: cömertlikten asla vazgeçmemek: (24/22).

Allah’ın imanı sevdirmesi ve yardımı: onunla kalbi süslemesi, küfrü, fıskı ve isyanı çirkin göstermesi: (49/7), Allah’tan başka gelip geçici olan hiç bir şey sevilmez: (6/76), Hapis, günahtan daha sevgili: 12/33), Allah, müminlerin sevdiği yardımı, zafer ve başarıyı gösterir (3/152, 61/13), İmana erenler temizlenmeyi severler: (9/108).

Allah ile insanın birbirini sevmesi: (5/54).

İnsanın insanları sevmesi: Ensar muhacirini sever (59/9); mümin, sevmeyenleri de sever: (3/119), Evlat sevgisi (12/8), insan, sevdiklerinden infak ederek insana olan sevgisini gösterir: (3/92), insanın insanı kurtarmasında sevgi yetmez, Allah’ın hidayeti gerekir: (28/56).

İnsanın imana karşı küfrü (9/23), hidayete karşı körlüğü sevmesi ve tercih etmesi: (41/17).

İnsanların dünyayı sevmesi, dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri: (14/3,16/107,75/20,76/27).

İnsanların günah işleri sevmesi: Fuhşiyatın yayılmasını sevenler: (24/19), Gıybet sevmek, ölü eti sevmek gibi: (49/12), yapmadıklarıyla övül meyi sevmek: (3/188).

İnsanların hayır işlerini sevmemesi: Nasihat verenlerin sevilmemesi: (7/79).

Yahudi ve Hristiyanların: Biz Allah’ın oğullarıyız ve sevgilileriyiz demesi: (5/18).

“Mahabbet” kavramı, Hz.Musa ile ilgili olarak sadece bir ayette geçer: “Benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (20/39).

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, insan sevgisini dört ana konuya yoğunlaştırabilmektedir: Allah’a, kendine, insanlara ve dünyalık diğer varlıklara.

Bu yönelişler, aynı zamanda hem olumlu hem de olumsuz olarak gerçekleşebilmekte ve ifrat tefrit yönleri olabilmektedir Sözge limi Allah sevgi sinin, İsrail oğullarında görüldüğü gibi, sadece kendi milletlerine tahsis edilmesi yanlış olduğu gibi, malın, kadının, dün yanın bir ilah gibi sevilmesi de bir o derece yanlış olmaktadır. Mal sevgisinin yaratılışta bulunması kabul edilebilir bir durumdur. Ne var ki bunun, cimrilik yapılarak insanların hayrına kullanıl maması kadar, israf edilmesi de doğru görülmemektedir. Allah’ı seviyorum diyen insanın, Peygamberini örnek alarak bir Müslümanlık yaşamaması uygun düşmemektedir.

Burada dikkat çeken ön önemli husus: İnsanın, eş, evlat ve mal sevgisi başta olmak üzere, bütün sevgilerinin çıkış noktası ola rak Allah sevgisini görmesi, sevdiklerini O’nun muhabbeti namına sevmesi konusudur. Bu temel atıldıktan ve hedefe Allah rızası konul duktan sonra, bütün sevgiler ve aşklar kötüye kullanılmaktan ve insana zarar verecek şekle dönüşmekten uzak kalmış olacaktır.

Kur’an’da beşerî aşk konusu, sadece Züleyha’nın aşırı ilgisi ve yönelişi şeklinde ele alındığı gözleniyor. Fakat bu konunun başlı başına, kıssaların en güzeli diye tanımlanan (12/3) bir sûrede ele alınması ve uzunca sayılabilecek bir bölümde, Züleyha’nın ve kadınların duygularının dile getirilmesi, konunun insan hayatındaki yerine parmak basması açısından ilgi çekicidir.

Kadının aşk duygusuna kapılması, sevgisini kontrol altına alamaması onu başka duyguları yaşama arzusu içine atmış, ölçü süzce davranışlar sergilemesine sebep olmuştur. Bunun sonucu olarak hem kendi onuru kırılmış, arzuladığı şeye ulaşamadığı gibi, in sanların gözündeki yüksek mertebe-den düşmüş, hem de iftira atarak, insanlık dışı bir davranışla masum bir insanın yıllarca hapiste kal masına sebep olmuştur.

Adı konmamış aşkların, patlamaya hazır bir bomba olduğu gerçeği dikkatimizi çekmektedir. Allah’a bağlantısı olmayan bu tür kalp fırtınaları, insanı bir tarafa savurabilir, nefis arzularına kaynaklık yapabilir ve insanı her türlü kötülüğün içine atabilir.

Masumiyet içindeki aşk ise, geçmişinde bir kökle Yaratıcıya bağlanır, gelecekte kurulması düşünülen aile gövdesiyle irtibatlan dırılır ve bu aşk, mutluluk meyvesi evlatlarla taçlandırılır.
———————————————

CİNSELLİKTE DENGE (drmavi)

Cinsel tatmin fıtrî bir ihtiyaç mıdır hastalık mıdır?

Konuya başlamadan önce okuyucuya samimi bir uyarıda bulunmak isteriz. Konuyla ilgili yorumlar ve değerlendirmeler kişilere göre farklı algılanabilir, tenkit de edilebilir. Belli bir anlayışı ve kişileri hedef almış değiliz. İnançlı-inançsız, ibadetli-ibadetsiz, erkek-ka dın, genç-yaşlı, evli-bekar herkes, kendi anlayışına uygun olanları alır, gerisini bırakır. Bırakılanları bir başkası, kalanları da bir başkası alır.

Konuyu kişiselleştirmemek gerekir. Falan kişi böyle yapıyor filan kişi böyle düşünüyor veya söylüyor demeden, Kur’an’dan aldı ğımız manalar doğrultusunda meseleyi iyi niyetle beraberce irdelemeliyiz ve öncelikle kendimizi muhatap alıp nefsimizi gözden geçirme liyiz.

Cinsel tatmin bir taraftan doğal bir gereksinim olarak görülebilir, diğer taraftan da psikolojik bir hastalık haline dönüşebilir. Bu nu işlemek istiyoruz.

Öncelikle bir ayette şehevat kavramının Kur’an’da, cinsellikle beraber, mal ve evlat, altın para gibi değerler olarak geniş bir yel pazede ele alındığını belirtmeliyiz (3/14). Cennetliklerin iştah duyacakları et meyva gibi yiyecekler de aynı kök (şehvet) kelimeyle ifade edilir (52/22,56/21,77/42).

Ayetler derinlemesine tetkik edilirse, insanın mala evlada dünyalıklara olan aşırı düşkünlüğü konusunda ciddi uyarıldığı görü lür. Ateş gücüne sahip olmak bir avantaj gibi görülse de riski de o oranda fazladır. Şeytan bu gücünü kötüye kullanmıştır. Firavun ve Ka run de saltanat ve servet güçlerini yanlış değerlendirdiler. Erkek evlada düşkünlük de müşrikleri bir taraftan evlat katili yapmış diğer ta raftan zulme aracı kılmıştır.

Cinsellik konusunda insanoğlunun nasıl yoldan çıkabileceğine en çarpıcı örnek de Lut Peygamberin kavmidir. Onlar cinselliği, bir Peygamberin yüzüne çekinmeden söyleyebilecek ve niyetlerini ifade edebilecek kadar, aleni bir hastalık haline getirmişlerdi. Onlara da sorulsaydı, “Bu, bizim için su ve hava gibi hayatta asla vazgeçilmez bir ihtiyaçtır!” diyeceklerdi.

Cinsellik konusunun fıtrî bir hal olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç elbisesi giydirilmiş zafiyet, hatta (Lut kavmindeki gibi) bir hastalık haline getirilme sine en çarpıcı iki örnek de ikiz kız kardeşini isteyen Kabil ve Yusuf Peygambere gözü kararmış gibi çılgınca yönelen Züleyha hikayeleridir.

Bilinçaltı, fıtrî biyolojik yapının hayat için doğal ve yeterli gördüğünü, vazgeçilmez zaruri bir ihtiyaç haline getirmede mahir bir usta gibidir. Bu konuda o programlama merkezi, bilgisayar programcısı, son derece profesyonel bir mühendis gibi çalışır. Sıradışı her talep, sıra dışı bilinçaltı çalışmasının bir ürünü olarak görülebilir.

Çünkü bilinçaltı akıl ve bilinçten, kalp ve vicdandan bağımsız olarak, hatta onların rağmına çalışır ve ruhu doğrudan etkiler. Akıl bilgiyle kalp inançla güçlendirilmemişse, insan, ibadetlerle ve hayır yollarında hizmetlerle salih eylemleri fıtrat alışkanlığı haline ge tirmemişse, ruh en etkili çekim merkezi olan bilinçaltı kaynağından beslenmek zorunda kalacak, onun yörüngesine girecektir.

Dışardan empoze edilen her program da bilinçaltının ana malzemesini oluşturduğundan, iddia edildiğinin tersine cinsiyetten ve cinsel arzulardan tamamen soyutlanmış yalın halde doğan çocuk ruhu, harici etkilerle belki de normal dışı cinsiyet meyillerine yönele cek, erken uyanmalara ve alış-kanlıklar kazanmaya başlayabilecektir.

Yaşayanlar, yaşayanları tanıyanlar, uzmanlara kulak verenler bilecektir ki, temelde 12, hatta 6 yaşlarına kadar çocuklar, bilinç altı programları çerçevesinde, kısıtlama olmadan her konuda yörüngeleşmekte, edinilen alışkanlıkları bazen yaşlılık dönemlerine kadar taşıyabilmektedirler…

Sözgelimi Kabil, kalbiyle hareket etseydi Allah, Peygamber ve baba emri ağırlığını vicdanında hisseder, kardeşini istemezdi. Aynı şekilde akıl, mantık ve muhakeme gücünü ciddi çalıştırsaydı aynı sonuca ulaşabilirdi. Fakat bilinçaltı bombardumanına açık nefis hesabına işletilmiş zayıf bir muhakeme ve duygusallıkla konu, vazgeçilemez hatta ölümüne dönülmez hale getirilmiş olmaktadır. Nite kim Kabil ilk nefis tetikçisi olarak katil olmuştur.

Aynı değerlendirmeler Züleyha için de geçerlidir. Devlet yönetiminde bir bürokrat eşi olmasına rağmen, eşine ihanetinin ve sta tüsünü gözünü kırpmadan feda edebilecek hale gelmesinin sebebi, tutkusunun kalbini kavuracak hale gelmesi, akıl ve muhakemesi ni tatil etmesi ve nefsinin isteklerini vazgeçilemez bir ihtiyaç haline getirmesidir.

Ruh aslında eşten bağımsızdır. Eş, bizzat ruh varlığı ve hayatı için zaruri bir varlık sayılmaz. Teorik olarak erkek olsun kadın olsun, biri diğeri olmadan da var olabilir ve yaşayabilir. Hz.Adem kadınsız var olan, Hz.Meryem erkeksiz yaşayan, Hz.İsa ise hem erkek siz var olan hem de kadınsız yaşayan tek örnektir. Bir beşer olarak bunun zarurî olmadığı gösterilmiş olmaktadır.

Cinsellik neslin çoğalması için ise bir ihtiyaç hatta zorunluluktur. Allah’ın yaratılışa koyduğu bu ilahî kanunda değişme olmaz. Adem, Meryem ve İsa örnekleri birer mucizedir. Aynen gerçekleştirme imkanı yoktur. Fakat Allah’ın koyduğu fıtrat kanunlarından yarar lanarak, olmaz görülebilen pek çok olay da gerçekleştirilebilir.

Günümüzde, erkek olmadan kadının hamile kalmasından bahsediliyor. Muhtemelen ileriki asırlarda cinsiyeti olmayan, yani er keğe de, kadına da ihtiyaç duymadan var olan ve yaşayan bir kısım gen ürünleri elde edilebilecektir. Bebeğin gelişimi sadece anne rah minde olabilir, bebeğin erkek ve kız olması tercihe bağlı olamaz gibi geçmiş yıllara ait düşünceler bugün değişmekte, kopyalama konu su uygulanmaktadır. Allah’ın koyduğu gen kanunlarından yararlanılarak da farklı ürünler elde edilebilecektir. Ne var ki, üzümü yaratan Allah, üzümle şarap yapıp sarhoş olmayı yasaklamıştır. Genlerin ve ilgili gen kanunlarının yaratılmış olması, aslında onlara dilediğince müdahale etme hakkının verilmiş olduğunu göstermez.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğal tıldığından söz eder(4/1,7/189; 49/13). Buradan anlaşılıyor ki tek insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşu mu talî amaçtır. Cinsel arzu ise arızî, hatta tâlînin tâlîsi bir amaçtır.

Bir amaçtan söz edilecekse bu, beden ötesinde, ruh dünyasının eşte ve eşle huzur bulmasıdır (30/21). Bedensel tatmin huzu ru ile ruh tatmini huzuru arasındaki farkı ise her vicdan sahibi ayırt edebilir…Bilinçaltının bedensel zevkler deposu haline getirilmesine izin verilmemelidir. Beden huzuru bedende kalıp güdükleştirilmemelidir, ruh huzuru derecesine çıkarılmalıdır.

Ayette kadınların tarla olarak (2/223) tasvir edilmesi de iyi anlaşılmalıdır. Ekim ürün içindir. Mecazi olarak tenasül vurgulanmış olmaktadır. Yani neslin çoğalması bir esastır, bir hedeftir. Vesileler ise daima hedefe göre bir değer ve anlam kazanırlar. Beden ve fonksiyonları Ruh dünyasına yönelmede bir vesile olarak görülmelidir. Tıpkı dünyanın ahiret için bir tarla olarak görülmesi gibi!.. Cinsiyetin oluşumuyla çoğalan nesillerin, renk renk, kabile kabile, diller ve milletler olarak farklı hale getirilmesi de, birbirleriyle tanışmaları ve sosyal bir yaşam kurmaları adına olmasının vurgulanması ve değer kazanmanın cinsiyetle bir ilgisinin olduğunun belirtil memesi de (48/13) bu durumu desteklemektedir.

Cinsel bir parmak bal tadı, soyun devamını sağlamaya teşvik içindir. Bu duygu insana, nefsini bireysel keyfi hareketlerden uzaklaştırıp, erkek ve kadının bu çekici gücü kullanarak birbirlerine yakınlaşmasını, hayvani bağlılıkta kalmayıp insani bağlılığa dönüş mesini ve işbirliği içinde aile kurarak sosyal kişilik aşamasına ulaşmasını hedefleyerek verilmiştir.

Buraya kadar yapılan açıklama bizi cinsel zevkin ihtiyaç olmadığı, hakikatte arızî olan nesil üretme amacına yönelik, tabiri caiz se, arizînin arizîsi bir duygu olduğu sonucuna ulaştırmış olmaktadır. Bu tıpkı, yaşamak için midenin arızî olması, midenin dolması için di lin dolaylı bir vasıta olarak karşımıza çıkması ve dildeki lezzetin de aynı şekilde dil duyusunun kullanılması için arızî bir duygu olması gi bidir…

Şu ayet de, cinsel tatmin duygusunu ertelemenin mümkün olduğu konusunda önemli ip ucu vermektedir: “Evlenme imkanı bu lamayanlar, Allah’ın fazlıyla varlık sahibi oluncaya kadar iffetlerini korusunlar!” (24/33).

Dil nasıl lezzetlere düşkün hale getiriliyorsa, cinsellik duygusu da ruh için vazgeçilemez bir duygu ve hastalık derecesinde bir ihtiyaç haline getirilebilir.

Salt zevk bir ihtiyaç mıdır?

“Cinsellik ihtiyaçtır” diyen kimse, “Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır”, yani “Cinsel zevk alma bir ihtiyaçtır” demiş olmaktadır.

Yemek bir hayat ihtiyacı sayılsa bile yeme zevki bir nefis rüşvetidir.

Ballı börekler pişirilir, kaymaklı tatlılar yenir, kuzular çevrilir

Dil kapıcısına bolca verilir.

Sonra hepsi gübreye çevrilir

Amaç yaşamayı ve vücud sağlığını sağlamaksa, iktisad terazisi görmüş pek çok alternatif nimetle bu sağlanabilmektedir.

Cinsellik de yaşam için bir gereklilik olabilir, cinsel lezzet de peşin verilmiş teşvik edici bir avans!..

Ancak bunun vazgeçilmez cinsel zevk haline getirilmesi ise aslında bir nefis rüşvetinden başka bir şey değildir.

Zaman düzenleyicisi sadece namazdır. Kadın endeksli proğramlar değil!..

Savaş gibi en yüksek hayat riski taşıyan ortamda bile nöbetleşe birer rekat namaz kılınması, harp taktiklerinin adeta namaz vakitleriyle belirlenmesi, namaz endeksli yaşam konusunda yeterince ip ucu sayılmalıdır.

Hatta kültürümüzde, zifaf gecesinin yatsı namazının kılınması sonrasına planlanması da bir tesadüf değildir.

Namazı, 24 saatinin vazgeçilmezi, olmazsa olmazı haline getiren insan, gününü programlamada önceliğini seçmiş demektir. Böyle yaşayan bir insanın, cinsel hayatı otomatik programlamaya uymak zorunda kalacaktır.

O insanda cinsel istekler, bir nefis hastalığı ve zaafı olarak kendini kabul ettiremeyecek, ibadetler arasındaki arızî ve sönük du rumuna rağmen, diğer ibadetler gibi ibadet olarak değerlendirilme hakkını da kazanmış olacaktır.

Evli ya da bekar, bir sebeple cinsel duyguları tetikleyecek bir görüntüyle karşılaşan bir insan; gözlerini kapayarak, bir kıvılcı mın alev almasını önlemekle görevlidir. Ve bu durumu ona bir vacip sevabı kazandıracaktır. Bunu başaracak irade gücüne sahip olma yan, zaafı olan, gözleri nefsine esir olan ve ona bakakalan ve bunun sonucunda nefsi uyanan bir insan için cinsel arzu bir ihtiyaç mı ol maktadır?

İrade dışı göze çarpan ilk görüş için mazeret olabilir. Kaçınmak mümkün olmayabilir. İkincisinde ve devamında ise irade devre de olduğundan, ortaya çıkabilecek her cinsel tutum, kesinlikle bir ihtiyaç olarak adlandırılamaz.

Bir ihtiyaçtan söz edilecekse, ehveni şer olarak o insanın zaafına kurban gidip, günahın daha büyüğünde yanmaması için, çö züm üretmek, alternatif sunmak olacaktır. O da “Kardeşim! evinde eşin var, onda olan eşinde var, sen git eşine var, ihtiyacın buysa işte onda var!” demek olacaktır.

Ancak genç bir bekara bu tavsiyeyi yapma imkanı yoktur. Ona geçici dört öneri sunulabilir. Sabır, oruç, koruyucu iffetli arkadaş ortamı ve hayırlı hizmetlerde sürekli aksiyon halinde olma…Ayette belirtildiği gibi evleninceye kadar iffetlerin korunması Allah’ı hoşnud edecektir.

Allah’ın hiç sevmediği, tıka basa dolu mideye sahip nefsin, zevke yönelmesinden başka hiç bir şey beklenemez. Açlık ise tıpkı at dizgini gibidir. Nefse binilir ve açlıkla yönlendirilir. Bu da ten zevkinden ruh zevkine doğru koşu anlamına gelir.

Sabah öğlen akşam, mükellef sofralarda yemek yiyen, aralarda da atıştırmayı ihmal etmeyenler ve böylece hormonlarını besle yenler; Ramazan dışında oruçla tanışmayanlar, her gün enerjilerini atacak şekilde hizmet koşuşturmaları içine giremeyen, beden dünya ları için zaman bulamayacak hale gelemeyenler, “Cinsel tatmin doğal bir ihtiyaçtır!” demesinler lütfen!..

Onlar cinselliği kendilerine ihtiyaç haline getirenler, bir “Cinsellik zaafı” oluşturanlardır.

Nefis adına zaaf ise bir psikolojik rahatsızlıktır.

Çünkü nefis, bu alanda zevk alabilecek bir zaman boşluğu bulabilmiş demektir.

Çünkü nefis, cinsel zevkleri bir ihtiyaç gibi görecek zaman boşlukları bırakmış demektir.

Çünkü nefis, cinsel hazlar kadar lezzet alabileceği başka ilgi alanları ortaya koyamamış demektir.

Şahsî füyûzat hislerinden bile fedakarlık yapmanın işlendiği, vicdan ve kalp kültürümüzün arifi durumda olan ve bedensel tadla rından vazgeçemeyen bir insana, izninizle psikolojik “Ten ve beden hastası” deme durumundayız. Büyüklerimizin “Lezzetin kulu!” deyi mini de hatırlatmalıyız.

Tek eşine bile ulaşmakta, ulaşma yolunda zamana bulmakta zorlanan örnek insanlar vardı. Arkalarına kadınlarına ya da önleri ne başka kadınlara bakıp sevda aramıyorlardı; ufuk mefkûreler, ufukta milletler onların sevdalılarıydı…

Günümüzde de gördükleri millet hizmetlerinden dolayı evlerine belli bir müddet gelemeyen, geldiklerinde evlerini yerinde bula mayan, zaman kahramanı, saf, Safvetli, nezih ve veli insanlar vardır. Evlerinde yiyeceksiz kalan evladü ıyal baba evine göçmüş, gelen alnı valalı yiğit evini taşınmış bulmuştu. Ama rüyalara giren Nebiler Nebisi de anında komşu olmuştu. Uyarılmışlar, evler yine buluşmuş tu…

“Cinsel tatmin bir ihtiyaçtır!” diyen ve bunu cinsel zevksiz olmaz duruşuyla savunan inanmış insan psikolojik hastadır.

Çünkü nefsi, helal dairesinde ama israfsız ve belli ulvî bir amaç doğrultusunda zevklendirmek, bir psikolojik rahatsızlık değildir. Hatta psikolojik tedavidir bile. Psikolojik rahatsızlık olarak nitelendirilen husus, meşru görüntüde bile olsa, fani zevki vazgeçilmez hale getirmektir…

Zevki ihtiyaç olarak görmek, bilinçaltına ihtiyaçlar listesinin başına yazmak, kendimizi buna proğramlamak demektir.

Beden lezzetini vazgeçilmez yapmak, akıl ve kalbi, yönelmesi gereken ulvî duygu, düşünce ve eylemlerden koparmak demek tir.

Bir de buna dini literatürden bir sıfat ekleyerek masumiyet kılıfı geçirilir: “Fıtrî bir ihtiyaçtır” denir. Dindarlık(!) damarı iyice kabar mış kimileri de konuya kudsîlik kazandırırlar: “Efendim! İzdivaç, dinî bir tavsiye hatta kimilerine vacip bir durumdur, evlilik ise cinsel tat minsiz olmaz!”…

Bu tarz düşünenlere tereddütsüz sorulabilir: “İlk eşiniz bu işe ne diyor?”

Peki erkek kendisi için düşündüğü ve sözüm ona “İhtiyaç!” diye tanımladığı cinsel tatmin ve ikinci eş hakkını ilk eşine tanıya bilecek midir?

Hayır!..Aklının ucundan bile geçirmeyecektir, “Sözü bile edilmez!” diyecektir. Peki o insan değil midir? Erkek gibi onun da cin sel duyguları yok mudur? “İhtiyaç!” kavramını onun için kullanmamıza engel olan nedir?..Erkek için ihtiyaç olan şey onun için neden ihti yaç sayılmamaktadır?..

Üstelik kadının, adet günleri, hamilelik ve loğusalık dönemi, emzirmesi, çocuğuna yoğunlaşması, menopoz dönemi gibi zaman dilimleriyle hayatının önemli bir kısmı, erkeğe oranla cinsel aktivitelerden yoksun geçmektedir. Bir ihtiyaçtan söz edilecekse belki de ka dının, erkekten daha çok bu ihtiyaç hakkına sahip olması gerekirdi.

“Çünkü!..” denecektir; “Kur’an kadına değil erkeğe ikinci eş hakkını tanımaktadır. Hem erkek kadına oranla bu konularda da ha aktif ve duyarlı bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fazla eş hakkı kadına değil erkeğe verilmiştir!”.

Bu durumda “Hak!” kavramı, nasıl oluyor da cinsel tatmin yolunda bir ihtiyaç olarak yorumlanabiliyor?

Erkeğe yönelik bu avantajın, neslin korunması adına olduğu söylenebilir. Erkeğin fizyolojik yapısı ve kudreti itibariyle “Hamîlik” misyonu yüklendiği şeklinde açıklama yapılabilir. Kadının nahîf yapısıyla korunmaya daha çok meyyal olduğu yorumu bile yapılabilir. Bir savaş sonrası az erkek topluluğu karşısında çok kadının, farklı suiistimallere hedef olmaması için geçici bir tedbir hikmeti taşıdığı ifa de edilebilir. Çocuğu olmuyor diye bir kadını kapıya bırakmanın doğru olmadığı şeklinde ayrı bir izah tarzı da getirilebilir.

Bu durumda “Hak” kavramı gider “Vazife” ve “Mürüvvet” kavramları gelir. Özellikle de “Adalet” mefhumu ısrarla “Ben burada yım!” der.

Fakat bunlar hiç bir şekilde, ikinci eşi (hatta tek eşi bile) cinsel tatmin aracı bir ihtiyaç objesi olarak değerlendirme anlamına gel mez.

“Öyle görmüyoruz ki!” diyenlere, “Cinsel birliktelikte bulunmamak şartıyla ikinci evliliğe razı olur muydun?” sorusu sorulabilir.

Peygamberimizin, eşlerinden ayrı kalan bazı tabiattaki kişilere, ruhsat olarak verdiği söylenen nikah akdi konusunu, hem bir se ferberlik ortamın da hem de, cariyelik müessesesinin işlerlik kazandığı kendi tarihî şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

Diğer bir sunî savunma mekanizması şudur: Sokaklarda onla bunla, üçüyle beşiyle birden kırıştıranları hiç görmüyorsunuz?

Aleyküm enfüseküm!..Önce merkezden, içten, kendimizden, kendi insanımızdan, kendi evimizin önünden başlamalı değil mi yiz?..

Ve bu tarz savunmaları nefsin mırıltıları olarak değerlendirmek zorundayız. Kişiler kendi nefis dünyalarına tercüman olmakta, kendileri için uygun olanı seslendirmektedirler. İnsanın fikri neyse zikri de odur derler.

Çay kahve ve sigara içmenin ihtiyaç olup olmadığını tartışmaya açsak, tiryakiler ne düşünür acaba!

Bu takdirde, lüks giyeceklere, pahalı kaliteli yiyeceklere alışan bir insan için bu zevk ve lezzet türleri de birer ihtiyaç sayılmalı dır. Yerken asıl ihtiyaç olan şey, bedenin, yaşamak için gıdasını almasıdır. Bu dile lezzet veren baklava ile de olabilir, tarhana veya mer cimek çorbasıyla da olabilir.

Cinsel tatmin yolunda, fanteziler, fantezi denebilecek masraflar yapmak, üretmek ihtiyaç mıdır, nefsin, zevklerin lüks ve israf dalgalarının arasında boğulması mı?..

Bir de şu düşünülebilir. Yemek ihtiyaçtır. Yiyecek bir şey bulunamadığında, açlıktan ölme tehlikesi baş gösterdiğinde, yani za ruretlerin mahzurlu şeyleri zaruret miktarı mubah kılması hali ortaya çıktığında, insan ölmeyecek kadar sözgelimi domuz eti yiyebilir.

Ömrünüzde, açlıktan susuzluktan ölen insan duymuşsunuzdur. Peki cinsel tatminsizlikten öleni hiç duydunuz mu?..

Olsa olsa cinsel tatmin yolunda koşan insanlar içinde ölüme mahkum olanları duymuşsunuzdur; AİDS gibi…Tabi kanla bebek lere bile bulaşması söz konusu olabilmektedir.

Pekala, insanın eşi adet günlerindeyken kocasının, zaruret doğdu deyip başka kadına gitmesi tecviz edilebilir mi?

Ya da cinsel ilişki yaşamadığı için biyolojik olarak bir insanın hayatı tehlikeye girer mi?..Ölümle yüz yüze kalır mı? Yoksa psiko lojik bir ihtiyaçtan mı söz ediyoruz. Bu durumda hastalık kavramı yine gündeme gelecektir…

Cinsel tatminin, yeme içme gibi bir ihtiyaç olmadığının, cinsel tatmin olmadan da yaşanabileceğinin bir diğer göstergesi de, bu lûğ çağına gelinceye kadar çocukların durumuyla, belli yaştan sonra bu aktivitelerden uzak geçen yaşlılık dönemleridir. Bir de ekstrem bir örnek olsa da hadımlar!..

Şayet cinselliği açlık gibi düşünen ve ölümle yüz yüze kalacağını iddia eden insan varsa üç tavsiyemiz olabilir: Birincisi: “En ya kın psikiyatriste müracaat ediniz!” İkincisi: “Rabbinizle aranızdaki münasebeti ciddi olarak gözden geçiriniz”!.. Üçüncüsü: Diyecek sözü müz yoktur!”.

Cinsel tatmin zevki, iyi düşünülecek olursa bedensel ağırlıklı bir olgudur. İnsan bedende yoğunlaştığı oranda bu duygu konu sunda tutkusu ve ihtiyaç hatta hastalık derecesinde arzusu coşacaktır. Ruha yapılan yolculuklarında yoğunlaştıkça, beden dünyasın dan uzaklaşan ve nurâniyet kazanan insan, nurânî bir melek gibi cinsel duygulara uzak kalmış olacaktır. Cinsel duygular, bedensel leşme ve nuranîleşme olaylarıyla orantılı olarak güçlenir veya ihtiyaç olmaktan çıkabilir.

Dünya hizmet yeridir lezzet yeri değildir. Dünyasında hizmete hiç yer vermeyen, lezzetlerle donatan insan aslında geleceğini riske atmaktadır.

Cinsel lezzet başlı başına bir ürün değildir. Bu avans lezzet, gerçek evlat lezzetine vesile olabildiği oranda gerçek işlevine uy gun anlam kazanır. Ne var ki evlat olmadan da evlilikle meşrû kılınan bu duygu, hiç olmazsa insana iki şey kazandırmalıdır: Birisi, ha ramlara karşı eşlere koruyucu kal-kan misyonu üstlenmesi, diğeri de nezahet çerçevesinde gerçekleşen birleşmeyle eşler arası sevgi ve muhabbetin artmasına vesile olmasıdır.

Buraya kadar, inanan insanların bu konudaki durumlarını irdelemeye çalıştığımız fark edilmiş olmalıdır. İnanç ve ibadetle hiç bir ilişkisi olmayan insanlar için de bir şeyler ifade edebilir zannederiz. Özellikle küçük yaşlarda ciddi travmalar yaşayan ve bir şekilde ta cizlere maruz kalan (ensest dahil) ve bazı cinsel alışkanlıklar edinip bundan vazgeçemeyen insanlar, hem psikiyatrist yardımı almalılar hem de, ehil mürşitlerden ve iffetli arkadaş çevresinden yardım almaya, ciddi bir kalp ve düşünce operasyonu geçirerek, nefislerine ha kim olmaya çalışmalıdır. Allah’a ciddi yönelen insan, ruhuna huzur, aklına güç, kalbine manevi heyecan geldiğini hisseder ve nefsine hakim olmayı öğrenebilir.

Hangi günah ne kadar büyük ve çok olursa olsun, Allah’ın Rahmet ve Mağfireti yanında denizde köpük gibidir, ümit kesmek as la doğru değildir (4/48,116;39/53). Bu konuda ısrarcılık da çok önemlidir. Günahlarda ısrar etmeme affedilmelerini sağlar, af dilemede is rar ise insanı kolay temizler.

“Onlar, bollukta darlıkta Allah’a için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…Kötülük (fuhşiyat) yaptıklarında nefisle rine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlar günahlarına istiğfar ederler. Günahları Allah’tan başka kim affedebilir. Ve onlar günahlarında bile bi le ısrar etmezler” (3/134-135).

Cinsel açlığa karşı açlık aşkı ve namaz aşkı!

Cinsel tatmin arzusunu kendisi için bir ihtiyaç ve hastalık haline dönüştürmüş, özellikle bunu meşrû olmayan yollarla elde etme ye alışmış insanlar kuşkusuz psikiyatrist tedavi alabilirler. Aslında işleyeceğimiz iki konunun da, psikolojik etkilerinin olabileceğinden bahsedilebilir.

Genel anlamda her aşka ve özellikle cinsel konulardaki tutkulara karşı önereceğimiz iki yöntemden birincisi açlıktır. Açlığa aşık olmaktır İkinci-si de namazdır. Namaza aşık olmaktır.

Açlık göreceli bir kavram!..Ruh açlığı, cinsel açlık, gözü aç, yoksul-aç insan gibi farklı bağlamlarda kullandığımız olur. Biz hind fakirlerinde ya da ruhbanlıkta olduğu gibi veya ideolojik anlamda bir açlıktan, yoksulluk edebiyatından söz edecek değiliz. Soyut olarak açlık kavramının ruhla olan ilişkisinden ve özellikle de, nefisle olan göbek bağından bahsetmek istiyoruz.

Nefsin cinsel arzularını dindirmede en etkili antibiyotik gibi, çok kısa zamanda bütün bedensel duygularda etkisini ve zamanla hakimiyetini gösterecek sırlı bir güce sahiptir açlık. Bir de bu, ibadet adına oruç şeklinde icra edilirse, otomatik fren görevini yerine geti recektir. Açlık, nefsin, ateş yerine açlıkla terbiye edilmesi sonucu, “Benim Rabbimsin!” diye itiraf etme zorunda kalacağı güçlü bir pehli van gibidir. Nefsi ancak açlık ciddi olarak dize getire bilir. Çünkü insan, bir açlıkla bir de secde ile iki büklüm hatta dört büklüm hale gele bilir!..

Mal ve evlat, yeme içme ve özellikle de cinsellik adına ruhumuzu saran dünyalıklar ve gaflet karşısında, az nefsinden yanmış olanlar, açlık olgusunu yabana atmamalıdır. Açlığın kendi dünyalarında ne gibi değişime yol açabileceğini ciddi olarak irdelemelidirler.

Meditasyon eğitiminde ruhî ve zihnî güç, bedenden ve ilgili olduğu zevklerden uzaklaştırılmaya çalışılır. Bizim tefekkür dünya mız hiç bir düşünce disiplininde olmadığı kadar derin, etkili, renkli ve çok boyutludur.

Biz ibadet neşvesi içindeki “Açlık zevkini”, nefsi, özellikle cinsel yöndeki zevklerin yerini alabilecek bir alternatif olarak değerlen dirilmesini önerebiliriz.

Birinci adım:

Bütün şehevât zevki yerine açlık zevki…(Ayette geçen şehevat kavramı, nefsin arzuladığı her şeyi kapsamaktadır.3/14)

Cinsel zevkler yerine özellikle açlık zevki!..

İkinci adım:

Bütün şehevat ve cinsel zevkler yerine namaz zevki!..

Açlık ve namaz zevkleri, insan ruhunu sararsa diğer zevk çeşitleri mekan bulma imkanı bulamayacaktır. Tersi de doğrudur: Şehevat zevklerini alışkanlık haline getirmiş, zaafiyetlerini ihtiyaç olarak kabullenmiş insanlar, açlığa da namaza da dayanamazlar!..

İnsan bir de ibadet niyetiyle aç dolaşıyorsa, iç dünyasında farkında olmadan bir programın işlediğini, hissedişlerinde bir farklı laşmanın başladığını hayretle fark edecektir. Aç mide boş görünse de ruh için açılan bir manevra alanı gibidir. Ruhun derinlerden gelen sevinci, açlığa bir lezzet kazandıracaktır, buna kesinlikle inanabilirsiniz. Bunu deneyebilir, bir gün dolu mideyle bir gün de aç mideyle ak şam ederek, iç dünyanızdaki ve çevrenizle ilişkilerinizdeki farklılığı gözlemleyebilirsiniz.

Biyolojik olarak açlık, etkisini, ilk planda midede, diğer deyişle; bel üstü ile bel altı arasında doğrudan hissettirir. İçimizin kıyıldı ğını hissederiz. Zihnimiz o bölgeye yoğunlaşır. Bu aynı zamanda, geçici olarak şehvet ve maneviyatla ilgili duygularından soyutlanmış halimiz olarak tezahür eder. Yani açlıktan midesi guruldayan, bedeni halsiz düşecek hale gelmiş olan bir insana, zevk ve eğlence ya da ibadet ve manevi dersler adına yapacağınız teklifler, bir tas çorba bir dilim ekmek kadar cazip gelmeyecek, en azından öncelik hakkını elde edemeyecektir. Bu yüzden Peygamberimiz, iftar vakti orucun hemen açılmasını istemiş ve sofranın hazır bulunduğu bir açlık duru munda, vakit uygunsa, namazdan önce yemek yenmesini tavsiye etmiştir.

Bu durumu şu şekilde de ifade edebiliriz: İnsan ne kadar zevk ve eğlenceye ya da manevi tecrübelere alışmış olursa olsun ne tice itibariyle, an gelecek midesinin şiddetli ve hayatî açlık isteğine mağlup düşecektir.

Gün boyu oruçla açlıklarına kıvam kazandıran insanların, iftar öncesi koşuşturmaları ve bir mide seferberliğine girişmeleri na sıl izah edilebilir? Sınıflarda ders görenlerin, eğitimdeki askerlerin, fabrikalarda dairelerde bürolarda çalışanların, mahkumların vb. du rumda olanların, akşam iftarı değil, öğlen paydosunda, savaş alarmıyla silah başı yapan asker gibi tabak başı yapmaları, midemizin, ha yatımızın baş rol oyuncusu olduğunu göstermiş olmuyor mu?

Açlığın, insanı böylesine cezbeden müthiş bir çekim ve etki gücü bulunmaktadır. İşte bu açlık cazibesi, ön plana çıktığı ve bünyemizde hakimiyet kurduğu her zaman diliminde, nefsimize cazib gelen pek çok zevk türünün fonksiyonlarını da durdurmakta, yeme isteği bütün isteklerin önüne geçip liste başı olmaktadır.

Başlığımıza ters düşecek bir tanımlama yapmak zorundayız: Yeme aşkı bütün aşkları geride bırakmaktadır. Bu durumda Açlık değil tokluk, aşka dönüşmüş oluyor. Oysa biz açlığı bir aşk olarak takdim etmeyi düşünmekteydik!..Konuyu nasıl aydınlığa kavuşturabili riz?

Beşerî aşkın güzel ve tatlı yanları olduğu gibi çirkin ve bela yönleri de yok değildir. Bazen haz bazen azab verir. Kimine gülis tan kimine de hâristan gelir. Vuslatıyla da hasretiyle de ciğer dağlar; aşık her halükarda ağlar!..

Midesi aç olan da, ruhu aç olan da aslında ağlar!..Mide doyar insan zevklere dalarsa ruh aslında işte o zaman ağlar!..

Açlık aşkı da, ayrılık ve hasret acısı çektirir fakat günah adına insanın ruhunu, hüsrana götürebilecek bütün aşklardan bir uzak laşmadır bu!..

İnsan açlıktan yanar sonra karnı doyar sonra da günah aşk ballarına banarsa, beden vuslatla zevklenirken kalbin acılarla kıv ranmasıdır bu!

Açlık aşkı bir ışıkcıkdır fakat insanı bir taraftan nefsin bütün olumsuz arzularından soyutlar diğer taraftan da insan ruhunun nur lar aleminde aydınlanmasına, Allah aşkıyla itminana ermesine sebep olur.

Açlık aşkı, fani cinsel açlıkları ve zâil aşkları bastırır. Bakî aşklara ulaştırır…

Açlık aşkı, oburluğu durdurur, alışkanlıkları susturur. Manevi duyguları coşturur, insanı meleklerle at başı koşturur.

Öyleyse açlık aşkının oluşmasında şu iki sebep ve amaç çok önemlidir: Nefsi azdıracak bütün aşkları önlemek ve aşmak, Rahman’a ulaştıracak bütün aşkların önünü açmak!..

Açlık insanı öfkeli yapar düşüncesi bu tezimiz açısından yanlış olarak değerlendirilebilir. Açlık sonucu öfkelenenler, aslında açlığı bir dost, bir lezzet olarak hiç düşünmemiş, genellikle açlık deneyiminden uzak yaşamış olan insanlardır denebilir.

Hayatımızdaki başarısızlıkları, başarı yolunda bir deneyim, ileri hamle için bir gerilim olarak görme konusu aklı başında her in san tarafından savunulur. Açlığa da bu bakış açısıyla bakmakta bir engel yoktur.

Açlık aşkı hem ok hem de yay gibi fonksiyon yapar. İnsan açlık sayesinde nefsiyle yay gibi gerilir, fakat kalbiyle ok gibi hedefe kitlenir!..

Açlık aslında acı verir. Fakat acı vermesi, nefse ağır geldiği içinidir. Nefsin alışageldiği yeme içme, eğlenme ve cinsel haz hissetme alışkanlıklarını önlediği ya da performansı düşürdüğü içindir. Her yeme içme nefse enerji yükler ve onu hareket geçirerek o enerjiyi yakma, boşaltma ve harcama isteğini vazgeçilmez bir ihtiyaç haline getirir. Nefsin ihtiyaç olarak gördüğü şey ise, oburca yiyen ama farkında olmadan çatlayan balıklar gibi, haz dalgaları arasında boğulmaktan, nefis hastalıkları içinde çırpınmaktan başka bir şey değildir. Bu yönüyle açlık gerçek bir dalgakıran gibidir.

Açlığın, insanın, kötülüklere yatkın bütün beden bölgelerindeki kaslarının işlemesini yavaşlatması, ten iştahını kesmesi yönüyle bile başlı başına büyük bir kazanç ve avantaj sayılabilir. Bu kadarı bile açlığa aşık olma adına yeterli bir gerekçe olarak görülebilir.

Açlık çok sadıktır, son derece vefalıdır ve samimidir de!..Çünkü insana sadece kendisini düşündürür. Başkalarından uzaklaş tırır. İnsan doğrudan kendini obje yapar. Çok aç olduğumuz bir anda, spora, eğlenceye veya herhangi bir uğraşa davet edildiğimizde, hemen açlığımızı öne süreriz. Davet edildiğimiz şeyi erteler, kendimizi ön plana çıkarırız. Çağırana değil, kendimize koşarız. Elimizde kaşık, tabak başında kendimizle baş başa kalırız.

Bu durumda açlık bizim sigortamız olarak görülebilir. Bizi bizde tutuyor, başkalarının uygun olmayan davetlerine karşı isteksiz yapıyor, koruyucu bir kalkan ve zırh oluşturuyor. Beden mukassî oluyor, iki dört büklüm kapanıyor, manevî gardını alıyor. Dıştan soyut lanıp içe yolculuğa açılıyor. Aç mide bedeni güçsüz gibi gösterse de tersine, manevi enerji yüklenmiş oluyor. Zahirî ve geçici güçsüzlü ğü olsa da, bu, günahlara karşı oluyor!..

Tok insan asıl, arzular girdabında av olmaya açık hale gelebiliyor. “Oh!” dedirtiyor, “Şimdi keyif zamanı!” hevesiyle arayışlara giriyor; açlıktan gelebilecek bir lezzet kapısını kapatıp pek çok lezzetlere yelken açmaya hazırlanıyor!..Bir açlıktan zevk almıyor bin ze hirli lezzetten zevk almaya açık hale geliyor. Sahici gerçek has lezzete sırtını dönüp, yalancı sanal sahte lezzetlere yüzünü çeviriyor.

Öncelikle açlığı sevmeye çalışmak, onunla çok yakın dost olmak gerekir. Zihin derinliklerinde açlık zevkiyle buluşmak, zaman la da açlıktan zevk alır hale gelmek, bu zevki başka zevklerin yerine ikame etmek gerekir.

Motive edici kitaplar genellikle, içe dönük konuşmalarda, stres meydana getiren, olumsuz düşünce ve mesajlardan uzak kalın ması, içtenlikle olumlu cümlelerle bilinçaltımıza mesaj gönderilmesi tavsiye edilir. Uzmanlar yerinde bir tutumla, dengeli beslenme ve gerekli gıdanın alınması tavsiyesin de bulunurlar. İnsana yararlı her güzel sözün arkasında durulmalı kuşkusuz.

Ve nefsimizin de üzerimizde hakkı olduğunu, beden emanetine gerekli ihtimamı göstermemiz gerektiğini de unutmamalıyız. Peygamberimiz, her günü oruçla her geceyi sırf ibadetle geçirmek isteyen ve eşiyle de ilgilenmeyen genç bir Sahabeyi, çağırarak ko nuşmuş, gecenin belli vaktinde ibadet, Davut orucu ve eşinin ve nefsinin de hakkını vermesi konusunda onu ikna etmiştir. Üstelik, dün ya çapında yapılacak çalımlı hayırlı hizmetlerin en çaplı şekilde mükemmel yerine getirilmesi için, sağlıklı ve güçlü bir bedene, her in sandan daha fazla ihtiyacımız olduğunu da göz ardı etmemeliyiz.

En azından şöyle düşünebilmeliyiz: “Ya Rabbi Süleyman Peygamberin mal konusunda dediği gibi (38/32) bedenimi, yeterince yemeyi ve eşimi seviyorum, ama bunu, senin için yapıyorum!”..

Biz konumuz itibariyle, zihninizde “Açlık diyalogları” gerçekleştirmenizi, zihniniz kanalıyla midenizle söyleşmenizi önerebiliriz. Onun tatlı gurultular halinde sunduğu melodi ziyafeti çağrısını, hemen iştah kabartıcı yemelere bir davet olarak algılama yerine, bir an durup üzerinde düşünmenizi ve bu hoş nağmeleri ruhunuza dinletmenizi salık veririz.

Mide çığlıkları bir açlık acısı şikayeti midir yoksa, rahat bir nefes aldığı için mırıldandığı mutluluk besteleri mı? Şayet sadece nefis ve nefis tentenesi ten adına insiyakî olarak yorum yapacaksanız, durmayınız çanak çömlek başına!..Mide üstünde dil, lezzetleri almaya zaten müptela ve müheyyâ! Mide altı da en pahalı ve lezzetli olanları bile o halde atmaya hazır!..Mekanik bir sistem ve rutin iş lemler!…Sıradanlaşmış eylemler ve fabrikasyon ürünler!..

Bu sebeple başkaları varsın “Açlıktan bayılıyorum, açlığa dayanamıyorum!” diye söylensin dursun!..Siz ise “Ben gerçekten aç lığa bayılıyorum! Onu çok seviyorum, ona aşığım!” deyin durun!..

Tokluk insana çok şey kaybettirebilir, ama kontrollü ve amaçlı açlık çok şey kazandırabilir…Kaybettirdiği bir kaç kilo ise mevzu bahis olan, insanlar, fizikî görünüm adına, günümüzde kilolar verebilmek için ne fedakarlıklara katlanıyorlar, hayatî riskleri bile göze alı yorlar.

İnsanlar genellikle tokluğu sevdikleri için açlığı sevmeyi düşünmezler, bunu denemezler de!..Çünkü çoğunlukla tok olmak için yeme içme savaşı içinde hayat geçirilir. Açlığı sevme fırsatı bile bulamazlar. Ne var ki Rahmetiyle Rabbimiz bu yolu Ramazan orucuyla bize açmış, Peygamberimiz, nafile oruçlarla buna teşvikçi olmuştur. Oruç açlığı gerçekten, tokluk dönemlerimizde yaşayamadığımız de rûnî-içsel duyguları bize yaşatır. Açlık coşkusu hüzünlü simalarda desen desen tüllenir. Ramazanlarda küçük büyük, genç yaşlı insan larda gözlenen tatlı telaş, açlığa olan sevginin, aşkın bir göstergesi sayılabilir.

Açlığı sevme Ruh ürünlerini sevme demektir!..Yer çekimi dolu mide fasit dairesini kırma demektir. Dolu mide ağırlık yapar, sarkar, yer çekimine yardım eder, yere yakın zevklere, dünyaya, beden hayatına bağlı ve bağımlı kı lar. Ruh fabrikasını âtıl bırakır, yükselmesine, yüksek ve yüce ürünler vermesine mani olur.

Açlığı sevmede Meleği sevme, ona aşık olma vardır. Melek sadece Rahmanı zikreder, onu bilir; çünkü O’na yükselmesine ma ni olacak beden-sel ağırlıkları yoktur; yeme içmesi cinselliği yoktur. Ama açlıktan lezzet alma duygusu da yoktur. Bir duygusu vardır aç lık sevenlerin ağızlarında oluşan açlık kokusuna aşıktırlar. Onlara gül kokusu gibi gelir, aç mide, gül ağız arar dururlar.

Açlığın kokusu meleği kendine aşık ediyor ve koşturuyorsa, insan açlığa neden aşık olmasın ve meleğe koşar gibi açlığa koş masın!..

Namaz aşkı:

Açlık sever gibi, güzel koku sever gibi, eş sever gibi namazı sevmek ve namaza aşık olmak!..

Eş aşkı, gül kokulu hoş açlık aşkı ve secde aşkı!..

Meleğin çok sevdiği kokuyu Peygamberimiz de çok severdi. Güzel koku aşkının, namaz aşkının ve eş aşkının beraber ele alın dığı mübarek sözünde bu inceliği fark etmek mümkündür.

Açlığın kendisini gerçek hüviyetiyle hissettirdiği ilk ibadet şüphesiz oruç, sonra da namazdır. Namazla insan, bütün açlıklara karşı bir perde çeker. İster biyolojik açlık olsun, isterse cinsel açlık, mal mülk para, makam ve şöhret gibi nefsin hoşuna giden diğer aç lıklar olsun, namazla her gün beş kez bu açlıklar, manevi terapilerle tedavi edilmiş olurlar.

Namaz aşkın, muhabbetin ve arzuların yüzlerini, geçici ve elemli dünyadan, ebedi ve gerçek lezzetlerin bulunduğu alemlere çevirir.

İnsan kendisini şöyle ölçebilir. Cinsel konular söz konusu olunca içimde neler hissediyorum? Tavrım duruşum ne oluyor? Kar nım aç olduğun neler hissediyorum, yemekler önüme konunca davranışım ne oluyor. Bir de namaz deyince ne hissediyorum, nasıl dav ranıyorum.

İnsanın cinselliğe ve yemeğe içmeye karşı hissettiği arzu, yöneliş, dayanılmaza tutku, namaza karşı hissedilmeye başlanmış sa, insanın aşamayacağı hiç bir olumsuz duygu, düşünce ve dünya adına engel yok demektir. Çünkü her şeyden önce nefis engelini aş maya başlamıştır.

Açlık aşkı, başta cinsellik olmak üzere nefis açlıklarından ve arzularından insanı soyutlarken, namaz aşkı da insanın bütün ma nevi açlıklarını doyurmakta, onu ruhu bütün, psikolojisi arızasız bir insan haline getirmektedir.
—————————————————————-

KUR’AN’DA ERKEK-KADIN ARASINDAKİ BAZI İLETİŞİM VE İLİŞKİ PRENSİPLERİ (drmavi)

1-Erkek ve kadında, birbirinde ruhî huzur bulma duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez bir amaç olmalıdır.

Ayet, eş varlığındaki ana gerekçenin huzur bulma olduğunu vurgular(7/189).

Bu bedenî hiç bir tatmin vasıtasıyla elde edilemeyecek kadar önemli ve değerli bir durumdur. Eşler kendilerini birer psikolog olarak görmelidir.

Kur’an eşlere adeta bu misyonu tavsiye etmektedir. Evlenmede denklik çok önemli bir konudur. Fakat bu genellikle servet, fizi ki yapı, soy, kültür gibi konular çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kuşkusuz bu konular da önemlidir. Ne var ki bu konularda denk görü len nice çiftler de evlilik konusunda ciddi problemler yaşayabilmektedir.

Tarafların, birbirlerini kendilerinin vazgeçilmez huzur kaynağı olarak görmeleri ve maddi zevklerin ihtiyaç haline getirilmesi yeri ne, karşılıklı ruhsal ihtiyaçlarını giderdiklerini düşünmeleri konusunda denklik sağlanması durumunda, söz konusu konulardaki uyum suzlukların bile giderilebileceği imkanı doğmuş olacaktır.

Bir ailedeki mutluluğun temel kriteri bu olabilir. Yani Eşler veya çocuklar, işten veya okuldan evlerine gelmek için heyecan du yuyor, içlerinde bir coşku hissediyorlarsa, evlerine mutluluklarına yürüyorlar demektir. Birey, psikolojisi bozulduğu, huzuru kaçtığı için evinden başka mekanlara kaçma-ya, uzaklaşmaya çalışılıyorsa, eşler birbirlerinin huzur kaynağı olamamış, o evde mutluluk rüzgarları esmiyor demektir.

Hiç kimse, bir fabrika kurarken, zarar etsin de iflas edeyim veya kötü ürün elde edeyim diye kurmaz. Aile bundan az önemli de ğildir. Aile bireyleri, evlerini, huzur üreten bir mutluluk merkezi olarak düşünmeli, huzur gönüllüsü gibi çalışmalı ve bu hedeften asla vaz geçmemelidir.

Eşler, iman ve nikah tazeleme yapar gibi, doğum ve evlilik yıldönümü kutlar gibi, ama her gün en az bir kere mümkünse beş kere, bu ahdü peymanlarını, manevi sözleşmelerini yenilemelidirler. Evlerinde namaza kılanlar, bu konuda büyük avantaja sahiptirler. Çünkü bu dileklerini dua ubudiyeti bereketi içinde, incelmiş duygularıyla ve topluca tekrarlayarak yaparlar. Bu, grup terapisi yapar gibi bilinçaltlarını ve ruhlarını doğrudan etkiler. Dil yoluyla dilden dökülen huzur dilekleri, bir şekilde o mekanı hatta eşyaları bile etkiler ve insan üç beş ev eşyası içinde bile huzur alanı oluşturmuş olur.

İnsanın mahiyetinde, başkasına huzur verme, huzur vererek mutlu olma gibi fıtrî bir duygu vardır. Kur’an bunu “îsâr” olarak ad landırır(59/9).

Bu duygu ego ile, cimrilikle, kin ve düşmanlıkla köreltilmemişse; babalarda ailesine karşı, annelerde çocuklarına karşı, genel de insanlara karşı somut biçimde gözlenir de…Esas îsâr kahramanları Mekke’den hicret eden Muhacirlere kucak açan, sahip oldukları nın yarısını paylaşma teklifi yapan Ensar’dır. Aile yuvasında bu duygunun alabildiğine yaşatılması, çok güzel duyguların yerleşmesine ve olumsuz tutum ve davranışların azalmasına kesin çözüm getirebilir. Aslında bu duygunun, sevgi ve saygının, huzur ve mutluluğun oluşmasında en etkili birinci duygu olduğu bile söylenebilir.

Zira bu duygu güçlü çekimiyle, insanda fedakarlık yapana karşı ciddi minnet duyma ve bağlanma gibi farklı güçlü bir duyguyu harekete geçirir, aynı zamanda fedakarlıkla karşılık vermeyi netice verir. Bu duygu annelerde daha yoğun görüldüğünden, aile huzurun da payları büyük olur.

Ruhlarda mehtap ve güneş doğduktan ömür boyu sürecek huzur iklimi oluştuktan sonra, o hane cennetten bir köşe olur.

2-Kadın ve erkekte, birbirine karşı sevgi ve merhamet duygu ve düşüncesi, vazgeçilmez birer araç olmalıdır.

Ayet, eşler arasında ruh uyumunun, kaynaşma ve huzur sağlamanın esas gerekçe olduğuna, sevgi ve şefkat duygusunun bu nu sağlamada, korumada, arttırmada ve devam ettirmede güçlü birer tetikleyici duygu olduğuna ya da ruhlara huzurun hakim olduğu yerde bu iki etkili duygunun kalıcı olarak doğabileceğine işaret ediyor gibidir(30/21).

Sevgi ve merhamet duygusal bir tepki olarak kalabilir. Bedensel yön de etkili olabilir. Sözgelimi, insan bir güzele ilk görüşte gönlünün aktığını aşık olduğunu, zamanla da sevdiğini söyler. Bir özürlüyü ya da fakiri gören insanın içi merhamet duygusuyla acıyabi lir. Ve bu iki duygu insanı bazı davranışlara yönlendirir. Fakat bu geçici bir duygu dalgalanması med-cezir olayı gibi gelip geçici olabilir ya da zamanla ilk günkü etkisini kaybedebilir.

Her iki ayette de geçen “Sükûn” kavramında ise ruha mal olan, ruha işleyen, en zor şartlarda bile etkisini hissettiren, bütün benliği saran ve kalıcı olan son derece güçlü bir duygu-huzur bulma söz konusudur ki hem maddi hem de manevi ihtiyaçların sağlanma sındaki devamlılığı gösterir.

“Sekîne”, ruhun derinliklerine kadar işleyen bütün duyguları etkisi altına alan, bütün korku ve endişeleri gideren iç huzuru de mektir ki, savaş gibi, insanı son derece tedirgin edici bir ortamda bu duygunun müminlerin kalbine verildiğinden bahsedilir (9/26,48/4).

“Mesken” kavramı, Kur’an’da aynı zamanda erkek ve kadın cennetliklerin temiz mekanları olarak zikredilir(9/72). Ve, evlerimiz huzur bulup dinlendiğimiz gecelerin(10/67) en koruyucu mekanlarıdır.

Aile, aslında topyekün bir hayatla mücadele etmenin minyatür plandaki organizasyonudur. Bunun büyük çapta olanı hükümet etmek, devleti idare etmektir. Ve milletlerin en çok ihtiyaçları olan ve bekledikleri şey maddi manevi huzur içinde yaşamaktır. Bu sebeple ayetlerde sıkça ele alınan; azgınlık, zulüm, fitne, fesat ve bozgunculuk toplum huzurunu bozduğu için şiddetle reddedil miş ve cezalar biçilmiştir.

Aile ve devlet hayatında maddi manevi huzur ve düzen temel amaç edinildiğinde, bu huzura ulaşmada iki besleyici ana duygu olan sevgi ve merhamet duygularının da etkisiyle, insanların iç ve dış bütün ihtiyaçlarının karşılanmış olacağı gibi, huzuru bozucu her davranış da barınamayacaktır.

Sevgi ve aşk kavramları insanların günlük hayatlarında, özellikle şarkı sözlerinde ve şiirlerde en çok sözü edilen kavramların başında gelir.

Çoğu tanımlamalar ve hissetmeler aslında, mecazî aşk ve sevgi üzerine yapılmaktadır ve ışığın tanımlanması anlamına gel mektedir. Sevgi ışık gibidir, insanın kalbini aydınlatır bir enerji oluşturur, fakat asıl olan ışığın kaynağına ulaşmaktır ve o ışığı yararlı şekilde kullanması bilmektir. Bilinçsizce yaklaşılan kimi ateşler ve ışıklar insana zarar da verebilir.

Beşerî her sevgi hakiki aşk ve sevgi olan Allah sevgisi adına ve belli amaçlarla yaşanırsa, iki dünyada insana mutluluk sağlaya bilir. Yoksa sevgi ışığının her an şeytanî ve nefsanî ateşe dönüşmesi ve insana zarar vermesi muhtemeldir.

İki ayette bu inceliği yakalamak mümkündür. Kalpler Allah ile tatmin olur, huzur bulur (13/28). Eşler birbiri için huzur kaynağına dönüşmelidir. Sevgi merhamet gibi duygular bu huzuru paylaşma adına işletilmelidir. Bu sebeple evlenmek üzere birbirlerine razı olan taraflar, yek diğerine benim “Huzur arkadaşım!” nazarıyla bakmalı, kendini sevgisinin de desteğiyle, eşiyle huzur bulacağı konusunda ik na etmelidir

Yukarda ele aldığımız cinsellik konusu da burda gerçek yerini bulmuş olmaktadır. Huzur üreten bir nesil yetiştirme hedefine hizmet etmesi açısından cinsellik, eşler arası sevgi ve merhametin, dolayısıyla huzurun yerleşmesi ve beslenmesine hizmet eder durumda olmalıdır.

3-Cinsel arzu, yüksek amaç için verilmiş peşin-avans ücret olarak görülmeli, tutkuya dönüştürülmemelidir.

Kur’an, insanların bir tek ana nefis varlığından geldiğini ifade eder. Adem’in topraktan bir protein macunu olarak şekillenmesin den ve bu ana yapının bölünmesiyle Havva’nın yaratılmasından sonra da erkek ve kadınların bu ikisinden üretilip kabileler olarak çoğal tıldığından söz eder (4/1,7/189;16/72;49/13).

Ayet: “Size kendinizden eşler yaratmış böylece çoğalmanızı sağlamıştır”(42/11).

Burdan anlaşılıyor ki model insanın oluşumu aslî amaç, insanların çoğalması için cinsiyetin oluşumu ve cinsel arzu ise arizî amaçtır. Fakat vekil de olsa bazen insan asil makamda iş görebilir. Ve elmas aslı olan kömürü geride bırakabilir. Sadef atılır, oluşturdu ğu inci değerli kalır.

Aynı şekilde bu asla kadının anlamsız, değersiz ve yetersiz olduğu anlamına gelmez. Hiç Allah’ın, kendi yarattığı erkek ve ka dın arasında, haksızlık ve zulüm yaptığından söz edilebilir mi?..Aksine Cenabı Hak erkek olmadan da kadının, evren çapında değerli bir misyon sahibi olabileceğini Meryem, Hacer ve Asiye olaylarında göstermiştir. Kadın bir yönüyle erkekler üstü bir varlıktır. Erkek ol madan erkek doğuran ve bütün kadınlardan üstün tutulan (3/42) tek ana, Meryem Ana’dır…

Üç kadın üç dinin kurucusu konumundadır.

Museviliğin oluşumunda Musa’yı yetiştiren Firavun’un karısı Asiye baş kahraman durumundadır.

Kocası olmadan İsa’ya hamile kalan ve yeryüzünü etkileyecek Hıristiyanlığın doğuşuna beşiklik yapan Hz.Meryem’dir.

Hz.İbrahim’in oğlu İsmail ile beraber getirip çöle bıraktığı Hacer anamız, İslam’ın ve Hz.Muhammed’in (S.A.V.) doğuşuna Mek ke’yi hazırlayan ve bir medeniyete öncülük eden tek kadın örnektir.

Kadını esas anlamsız ve değersiz kılan bilinçsiz erkek olmuştur. Kabil bir tutku kurbanıdır. Bu tutkusuyla kadını, ruha huzur ve ren ve sevgi üre ten konumundan indirmiş kendi bozuk ruh haline alet etmeye çalışmış, sonucunda da kardeş katili olmuştur. Benzer tutum karşı cinsen de gelmiştir. Züleyha Yusuf’u benzer obje durumunda görmüş, ulaşamayınca da zindanla cezalandırmıştır.

Anlaşılıyor ki cinsel arzu yüksek hedefler için bir vasıta olmaktan çıkarılıp amaç durumuna getirilince, ruhsal yapıda olduğu ka dar aile ve toplum yapısında da dengesizlikler ve bozulmalar ortaya çıkmaktadır.

Eşler, nasıl helal yiyeceklerden lezzet alıyor; başta besmele çekerek, sonda hamd ederek ve yerken tefekkürle nimetin anlam ve değerini düşünüyorlarsa, cinsel konuya da benzer yaklaşım sergileyerek, bu konuya anlam ve bereket kazandırabilir, niyetleriyle her lezzet halini ibadet haline çevirebilirler. Şehit olmak için çırpınan bir insan, şehit olamasa bile niyetiyle elde edeceği sevaplar vardır. İyi lik ve infak için niyetlenen insan da niyetiyle sevaplar kazanabilir. Birlikteliği güzel nesil elde etme adına gerçekleştirenler de niyetleriyle sürekli iyilik sevabı kazanabilir.

4-Erkek ve kadın birbirlerini cinsel obje olarak görmemeli, ruh güzelliği ve nezahet ön planda olmalıdır.

Sevgi aşk ve merhamet, evi huzur yuvasına dönüştürecek ve cennet köşesi bu evde sevgi ve merhamet duygularıyla yoğrul muş evlatlar yetiştirilecektir.

Kadın, Allah’ın “Rahîm” isminden özel bir tecelli olarak isim almış, çocuk yetiştireceği o yuva, “Ana Rahmi” olarak vasıflandırıl mıştır. Allah’ın ismiyle mühürlenen bu bölge yasak bölgedir ve bu kapının, meşru şekilde, kadının eşinden başka hiç bir şekilde açılma sına izin verilmemelidir. Rahim’in emaneti olan rahim, vefa içinde iyi korunmalı, emanete ihanet edilmemeli, ancak evlilikle huzur yuvası na dönüştürülmelidir.

Bu mührü kıran, erken ilişkiye izin veren batı kültürü günümüzde bugün, sokakları dolduran anne babası belirsiz genç enerjik yığınlarla uğraşmak zorunda kalmış adeta bireysel zevk özgürlüğü uğruna başlarına bela sarmışlardır ve bu sadece bir başlangıç ol maktadır. Dini, malı, canı, nefsi korumanın yanında nesli koruma Dinimizin temel beş ana prensiplerinden biridir.

Ana rahmi Allah’ın -deyim yerindeyse- “Sanat Tuvali” gibidir. Alak süresinde belirtildiği gibi, rahim duvarında bir hücre olarak yapışan embriyo aylarca, aşama aşama gelişme gösterecek, bir ressamın usta fırçasından çıkan resimlerden öte, canıyla kanıyla mü kemmel bir varlık olan insanın yaratılmasına sahne olacaktır. Allah güzel isimleriyle sadece annede tecelli etmektedir. Bu yönüyle anne melekten üstündür. “Melek anneciğim!” deyimi bu durumda yetersiz bir anlatım olmaktadır. Çünkü melekler, anne olamazlar.

Eşinin ve çocuğunun yüzüne vuranlar, vurma riski taşıyanlar şunu düşünmelidirler: İnsan Allah’ın sıfat ve isimlerini yansıtan ay nadır. Yüz aynası bunu yoğun şekilde yansıtır. Allah, Kudret sıfatının tezahürü olarak erkeğin bileğine belli iyi amaçlar için güç vermiş tir. İnsanın yüzüne de Basar isminin tecellisi olarak göz vermiştir. Elini yumruğunu kaldırıp eşinin veya çocuğunun yüzüne vuran insan, Allah’a en büyük saygısızlığı yapmış, O’nu it-ham etmiş olmaktadır. Allah’ın verdiği kudret özelliğini, yine onun verdiğin basar özelliğini yok etmede kullanmaktadır.

Hanımların adet günleri dışındaki günlerinde, rahim duvarında protein istiflenir depolanır, gelecek misafire hazırlık yapılır. Şa yet aşılanma olmazsa adet günlerinde bu hazırlıklar sökülüp atılır. Bu rahatsızlık (2/222) günlerinde erkeğin eşine yaklaşmasına, diz ka pağı göbek arası ten temasına izin verilmemiştir. Bu aslında ciddi psikolojik bir konudur. O haline rağmen eşini rahatsız eden insan şu mesajı vermiş olmaktadır: “Senin rahatsızlık durumun beni ilgilendirmiyor, benim cinsel zaafım ve arzularım beni ilgilendiriyor ve sen be nim için sadece bir cinsel objesin!”…

Öte yandan, ruh fıtrî olarak yüce duygulardan; asaletten, zerafetten, nezahetten, nezaketten, estetikten hoşlanır. Çünkü Allah’ın insanda tecellî eden bütün sıfat ve isimleri nezihtir, mukaddestir, latîftir…Bu, kadın ruhunda, Rahim isminin ana rahminde tecelli etmesi gibi, daha bir başka yoğunlaşmıştır. Bu itibarla, erkek, kadınca davranışlar sergilemeden kadın ruhuna uygun bir tavır gösterme lidir. Yani cinsel davranışları ruhsal bütünlük içinde uygulamalıdırlar. Bedensel eylemlere ruhanî boyutlar kazandırmalıdırlar. Konuyu ten boyutlarından, ruhanî estetik nezih boyutlara taşımalıdırlar.

Kur’an ön hazırlıktan söz eder(2/223) Bunun ilk yolu besmeledir, duadır, meşrû temas çeşitliliğidir.

Sonra avret yerlerinin göz temasından uzak tutulmasıdır.

Aynı zamanda mahremce fısıldanan özel kavramlar yüce değerleri zedelememeli ve estetik güzellikten yoksun olmamalıdır.

Ayet, nefis arzusuna uyarak bir kısım çirkin sözlerin açıkça söylenmesini Allah’ın sevmediğini belirtmektedir(4/148).

Eşler, kendilerine helal olan eşleriyle gerçekleştirdikleri münezzeh birlikteliği, nezih kelimelerle süslemeli ve nezaheti bozucu davranış ve sözlerin bilinçaltına yerleşeceğini unutmamalıdır. Ve bu olumsuz nefsanî bilinçaltı mesajlarının, zamanla iki tarafın ruhunu da rahatsız edeceği ve olumsuz başka pencerelerin oluşumuna hatta nezahetsiz taleplerin çimlenmesine yol açabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıdırlar.

Cennette kimse yoktu, Adem Havva yasağı delme girişimiyle elbisesiz kaldıklarını fark edince hemen avret yerlerini örttüler. Eşler arası bu gizemliliğin ruha kazandıracağı huzurlu mutluluğu fark edemeyen kimi insanlar, hadislerin belirttiği gibi, açıkta ve pervaz sızca uygulanan münasebetleri tercih ederler. Ruh estetiğini de kaybederler. Bu tutumun kazandıracağı psikolojik ruhanî hazları da! (Ayette erkeğin kadın için kadının da erkek için bir elbise olarak nitelendirilmesi ilginçtir,2/187).

Rahîm ismiyle mühürlenen ve mahremlenen ana rahmi bölgesi, saygı ve merhamete en layık en saygın bir bölgedir. Ve bu sa dece kişiye özel kalmalıdır. Sağlık ve doğum gibi sebepler zorunlu hayatî gerekçeler dışında, eş tarafından bile ihlal edilmemelidir. Bu bölge sanki sahibine münhasır koruyucu bir sınır bölgesi gibidir. Nefse ait pek çok olumsuz duygu ve düşünceleri zaptetmektedir. İhlali durumunda, bunların hücumu söz konusu ola-bilir.

Kendi eşini cinsel obje olarak değil, estetik bir ruh güzeli olarak gören ve avret yerine bakamayan insan, öncelikle kendi eşinin gözünde büyüyecek, saygı ve sevgi kazanacaktır. Eş kendine, fizik ötesi ruh yapısına değer verildiğinin, ruhen sevildiğinin bilincine va racaktır. Bu arada özel bir güven de oluşacaktır.

Bu tutum aynı zamanda başkalarına yönelme isteğini de ortadan kaldırmış olacaktır. Bu, oruca benzer. İnsan evindeki helal ye meğe ve helal eşine bile elini uzatamamaktadır. Haram olan yiyeceğe haram olan ilişkiye nasıl el uzatabilir!..Kendi eşine hoyratça bak mayan ve yaklaşmayan bir insan başka bedenlere nasıl bakar, nasıl yaklaşır!..Bunun tersi sonuç da şudur: Başkalarının, canlı can sız, mahrem bölgelerine bakan ruhlarda, eşlerine karşı ruhanî lezzet azalması, hatta bedensel isteksizlik doğabilir…Bu da haram yolla ra kapı aralayabilir.

Bu anlamda daha başlangıçta, eşe karşı gözlere este-tik oruç tutturmak yararlı olur. (Araştırılırsa, insanın kendi avret yerlerine bile, zorunlu olmadıkça, bakmasının bir kısım psikolojik yan etkilerinin olduğu görülebilir; unutkanlık yapma, övünme, komplekse kapıl ma, bazı duyguları tetikleme, vakarı ve ruhî estetiği kaybetme gibi…Psikoloji uzmanlarının araştırması gereken bir konudur…). Bu tavsi ye yadırganabilir. Ancak, uygulayan yadırgamaz. Yadırgama ise uygulamadan olmaz!..

5-Kadın ve erkek, güzel geçimi sağlamak için birbirlerinde hoşa giden davranışlara yoğunlaşmalıdır.

Ayet: “Eşlerinizle iyi geçinin!..Hoşa gitmeyen bir durumları varsa, onda bile Allah’ın bir kısım hayırlar lutfedebileceğini düşü nün!”(4/19).

Bu ayet, ailede sevginin ve huzur ortamının oluşması adına, eşler için son derece önemli bir bakış açısı kazandırmaktadır.

Kur’an çok ayette aslında daima güzel duygu, düşünce söz ve davranış biçimlerinin benimsenmesi, kötü olanlarından uzak du rulması konusunda sürekli uyarı yapmaktadır. Bu ayet bu anlamda genel bir çerçeve çizmekte ve ser-levha yapılması gereken bir ilke vermektedir.

Benzer konuya Peygamberimiz de işaret etmekde, “Eşlerinizde hoşunuza gitmeyen haller varsa, hoşunuza gidecek halleri de vardır” demek süretiyle bakışımıza yön vermektedir.

Psikolojik bur tutum şeklidir ki insan, kendi kusurunun söylenmesi karşısında savunmaya geçer ve misliyle mukabele eder; ya ni o da sizin bir kusurunuzu ifade eder. Böyle kusurlar çatışması içinde olumlu güzel yönlerimiz de boğulur gider, görülmez olur. Bazen bir kusur pek çok güzel duygu ve davranışın perdelenmesine sebebiyet verebilir.

Özellikle gözü kör ettiği söylenen aşk uğruna seven, sevdiğinin bir gamzesi uğruna pek çok hatasını görmezden geliverir. Ele aldığımız yönleri ile, ebedî hayata yönelik dünyadaki Huzur Arkadaşlığı hatırına insan, eşinin pek çok kusurunu örtebilir…

Kur’an Nisa süresinin ilk sayfalarında aile ilişkilerine oldukça geniş ve anlamlı yer vermiştir. Buna göre ahlaksızlık dışında, eşler arasında örtülemeyecek hiç bir kusur yok gibidir.

Şu ayet umarız eşlere ve aile bireylerine geniş bir perspektif kazandırır: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan si ze düşman olanlar da vardır. Onlara karşı tedbirli olun. Fakat eğer affeder, bağışlayıp hoş davranır ve kusurlarını örterseniz bilin ki Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir” (64/14). Ayet iyi halleri olan aile fertlerinden bahsetmiyor, düşmanca davranış sergileyenler den ve onlara karşı takınılması gereken davranış biçiminden bahsediyor ve tavsiyesini üç ayrı olumlu davranış ifade eden kelimeyle güçlendiriyor.

6-Erkek ve kadın birbirlerinin farklı yönlerini olduğu gibi kabul etmeli ve ona uygun davranmalıdır.

Ayet: “Allah’ın birinizi diğerinden üstün kıldığı yönlerini (kıskançlık, hırs ve düşmanlıkla) isteyip durmayın. Erkeklerin kendileri ne göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır kadınların da kendilerine göre kazanıp sahip oldukları yönleri vardır. Allah’ın fazlından is teyin…”(4/32)

Bu ayet de eşler ve aile bireyleri arasında denge ve uyumun sağlanması adına çok önemli bir prensibe işaret etmektedir.

Biyolojik farklılık tartışmasız kabul edilecek bir farklılıktır. Önemli olan psikolojik farklılıkların iyi irdelenmesi, ruh yapısının, kişi lik ve karakterlerin iyi okunması ve bu yapıya uygun davranılmasıdır. İçe dönük, dışa dönük, optimist, melankolik gibi kişilik yapılarının fark edilmesi, bir kaç güzel söz veya dokunuş ya da bir ikram ve hediye ile gönül alınmasının gerekliliği gibi konular vitrinleri dolduran pek çok eserde işlenmektedir. Burada önemli olan eşlerin, ilk maddede işaret ettiğimiz “Huzur arkadaşı” anlayışına kendini ikna etmesi, ruhuna kabul ettirmesidir. Bu sevgi ve merhamet anlayışı ile hareket etmek isteyen insan, zaten güzel davranış biçimlerini okuyarak, dinleyerek, görerek hatta düşünerek belirleyebilecektir…

Eşlerin, duygusal yapıları, kültürleri, anlayışları, sosyal statüleri farklı olabilir. Eşler birbirlerine karşı bir tutum ve davranış sergi lerken, sadece kendilerini değil, eşlerini de ölçüye koymaları, terazinin birer kefesinde tarttıktan sonra hayata geçirmelidirler. Kur’an’dan verdiğimiz örneklerde iki Peygamberin de hanımlara karşı bu tarz yaklaşım sergilediklerini görebiliriz.

Karşımızdaki insanın baskın yönlerine uygun olarak sergilediğimiz her davranış aslında, onun da bize uyumlu olarak davran ması için bir yatırım sayılacak bize geri dönecektir. Bu duygusal planda bir empati olarak tanımlanabilir. Hadiste belirtildiği gibi, insan kendisi için istediğini başkası için de istemelidir. Başkası için bunu isteyebilmesi için kendisini onun yerine koymalıdır. Dinimiz bunun pratiğini cemaatle saf bağlatarak yanındakiyle omuz omuza getirerek yapmakta, oruçla aç bırakarak açın halini anlamamızı sağlamaktadır. Savaş bittikten sonra, ölmek üzere olan üç-dört insanın, kendilerini birbirlerinin yerine koyarak, suya o daha çok ihtiyaç duymakta dır deyip, son yudumlarından feragat edip birbirlerine havale ettikleri bilinen bir olaydır.

Özellikle erkek, eşine bakarken dördüncü maddede ele almaya çalıştığımız yönleri göz önünde bulundurmalıdır. Eşini Allah’ın isimlerinin farklı tecelli mekanı olarak değerlendiren ve onu bir Şefkat kahramanı olarak değerlendirip, evlatlarını karnında taşıyıp bak ması yönleriyle takdir eden erkek eşini evinin huzur kaynağı olarak görüyor ve buna büyük katkı sağlıyor demektir.

——————————————————————————–

Özellikle erkek, eşine bakarken dördüncü maddede ele almaya çalıştığımız yönleri göz önünde bulundurmalıdır. Eşini Allah’ın isimlerinin farklı tecelli mekanı olarak değerlendiren ve onu bir Şefkat kahramanı olarak değerlendirip, evlatlarını karnında taşıyıp bak ması yönleriyle takdir eden erkek eşini evinin huzur kaynağı olarak görüyor ve buna büyük katkı sağlıyor demektir.

Kadın sadece bu Sanat Tuvali olması, evlat taşıyıp dünyaya getiren ve yetiştiren bir Şefkat Kahramanı olarak görülmesi, eşiy le birlikte hayatın her sıkıntısını paylaşması, evinini ve aile fertlerinin ar ve namusunu korumadaki hassasiyeti ve toplum yapısını oluş turmadaki hatta medeniyetler kurmadaki etkinliği yönleriyle ne kadar değer verilse azdır.

Bu ifadeler aynı zamanda erkeğin, eşini böyle görüp değerlendirmesi adına bir tavsiye niteliğindedir.

Kur’an’ın yaklaşımına bakılırsa yukarda belirttiğimiz yönleriyle eş bilincine sahip olan erkek, bu anlayışla hareket ederek, aile sinde huzur ortamını sağlamada, yerleştirip korumada ve geliştirmede son derece etkili bir sorumlulukla karşı karşıyadır..

Ciddi araştırılması gereken bir konu, aile içinde erkeğin mi yoksa kadının mı, olumlu ya da olumsuz alışkanlıklar kazandırılma sında etkili olduğudur. Sevap ya da günah bir eyleme, eşler beraberce yönelecekse; bunda erkeğin teklif ve ağırlığını koyması ve özen dirmesi mi yoksa kadının teklif ve ağırlığını koyması ve özendirmesi mi etkin olmaktadır. Cinsel yaklaşımların hangi taraftan daha çok başlatıldığı da söz konusu edilebilir. Bu husus psikolojik ve sosyolojik olarak, istatistikî verilerle somutlaştırılarak ve güncelleştirilerek, akademik olarak ortaya konmalıdır. Öyle zannediyoruz ki eşler bile bu konuyu kendi aralarında tartışıp belli sonuçlara ulaşabilirler…

Bir ayette Allah’ın, erkeği, evde huzuru ikame etme yolunda eşiyle iletişim kurmada ve yönlendirmede baş sorumlu olarak gör düğü anlaşılmak tadır (4/34).

Bu ayeti farklı yorumlayanlar, erkeğe, kadın üzerinde bir ayrıcalık, üstünlük ve dilediği gibi terbiye etme adına müdahalede bu lunma selahiyetinin verildiği yolunda yorumlarda bulunabilirler.

Oysa şu husus gözden kaçmaktadır: Burada huzur sağlamada, aktif misyon yükleme adına ilk muhatap olduğu için erkeğe bu yönde bir uyarı yapılmaktadır.

Kadına böyle bir sorumluluk yükleme adına uyarı yapma ihtiyacı prensip olarak olmayabilir. Çünkü kadın nahîf, duygusal, veri ci, sevgi ve şefkat dolu kalbiyle, adeta bir hamur ve macun gibi, şekil almaya elverişli , zaten huzurlu bir aile ortamı istemeye meyilli ve hazır durumdadır. Bir kadına, “Evladını sev!” deme tavsiyesi ne kadar yersizdir!..”Sıcak ve güvenli bir aile ortamında huzur içinde ço cuklarını yetiştirmek ister misin? “sorusu ne kadar abestir!

“Eşinle uyumlu ol, güç ve kuvvetiyle işlerde çalışmasına, iyi yolda harcamasına saygı duy, namusunu ve malını koru!” şeklindeki telkinler de bir o kadar yersiz olacaktır!…Bu, yine aynı ayetin ifadesiyle , kadın için zaten bir “Saliha” lık ve uyumluluk anlamına gelmektedir ki bu, Saliha kadının, eşinin kurmaya çalıştığı aile huzurunu bozucu bir başkaldırıdan uzak olduğu anlamına gelmektedir.

Fakat bir erkeğe aynı soruların sorulması ve tavsiyelerin yapılmasının gerekli olup olmadığı konusunda en azından düşünme miz gerekecektir. Günümüz ailelerinin, erkek evlada bakışı, ya da erkeğin kendine ve kadına bakışı, farklı kültürel bölgeler ve anlayışlar da hesaba katılarak irdelenirse, diyebiliriz ki bu gibi uyarıların erkeğe yapılması şart olmaktadır. Kocalık ve babalık görevlerini yapma yan, başka ilişkiler peşinde koşan erkekler için maalesef bu gibi soruları yöneltmek istemiyoruz!…

Erkek çocuklarımızı yetiştirirken, delikanlılık çağlarında, evlenme yaşına geldiklerinde hatta yuva kurduklarında yeterli evlilik bi linci verildiği ve eşler arası iletişim becerisi kazandırıldığı pek söylenemez. Sözgelimi burada sıralamaya çalıştığımız maddelerin, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde bir felsefesi yapılarak, özlü fikirler olarak kaç evli gencimize kazandırmışız; bir evlilik bakış açısı oluş turmuşuz, zihnî rüşt yapısı sağlamışızdır. Öncelikle kendimiz bu konuda yeterince donanıma sahip miyiz?..

Ekonomik şartların ön planda tutulduğu ya da fiziksel ve beşerî duyguların yoğun baskısıyla yapılan evlilikler, zamanın acıma sız paletleri altında maalesef ezilme, ilk günlerdeki orijinalliğini ve gücünü kaybetme riski taşımaktadır.

Evlilik müessesesi bir hükümet kurmaktan, toplum oluşturmaktan ve devlet yönetmekten az önemli olmasa gerektir. Yönetim hangi çapta olursa olsun bir beyin, beceri ve bilgi meselesidir. Kalp aydınlığı da buna ışık tutup yön göstermek için gereklidir.

7-Kadın ve erkek birbirlerini örten bir elbise-örtü gibi olduklarını düşünmeli ve daima sulh yolunu seçmelidir.

Ayet: “Oruç gecesi eşlerinize yaklaşmanız size helal kılındı. Kadınlar sizin için bir elbise siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için, sizi affetti, yaklaşmaya izin verdi. Eşlerinize (mübaşeretle) yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazdı ğı şeyi isteyin!” (2/187).

Ayet: “Geçimsizlik halinde eşler arasında sulh daha hayırlıdır. Nefislerde kıskançlık hazır durumdadır. İyi davranır Allah’dan korkarsanız, Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (4/128)

Yazır’a göre ilk ayette bir açık istiare vardır ve eşlerin elbise gibi birbirlerine yakın olmalarını, sarılmalarını ifade eder. İkinci ola rak da, birbirlerinin ayıplarını örtmelerini, namuslarını muhafaza etmelerini ve günahlardan korunmalarını anlatır (age.,2/14).

Bu ayet, yaratılışta bulunan cinsellik duygusunun, insanı zorlamasını anlatması açısından çarpıcı bir anlatım göstermektedir.

Konunun normal seyri şöyle olmalıydı: Oruç tutan bir insan, gün boyu helal yiyeceklerden olduğu gibi helali olan eşinden de uzak kalmıştır. Ruh açlık çektiğinden, bedenî duygularda bir uzaklaşma, arınma, durulma hatta iştahsızlık hasıl olmalıdır. Buna karşı ruhta derinleşme, kalpte incelik kazanma, yüce duygularla meşbu olma görülmelidir. Beden dairesinden çıkıp ruh ve kalbin hayat dere celerine tırmanan bir insanın, böyle gün boyu yaşadığı bir tecrübeden sonra, beden zevkini düşünmemesi gerekirdi. Böyle bir duygu dönüşümü hayıfla karşılanmalı, ayıplanmalı hatta azarlanmalıydı..Mukarrabinden sayılan yüce insanların akıllarından geçen dünyalık karşısında şefkat tokatlarından bahsedildiği yerde, oruç sonrası cinselliğin düşünülmesi cezalandırılmalıydı belki de…

Fakat ayet öncelikle bütün müminleri kapsayan objektif bir yaklaşım gösteriyor. Her insanın durumuna tercüman oluyor.

Öte yandan, insanın yapısındaki nefis isteklerinin doğallığına, kaçınılmazlığına dikkat çekiyor. Hatta nefsin bu yöndeki baskısı na karşı güven olmadığına, insanın ciddi zorlanabileceğine parmak basıyor. Bu, insan nefsini okuma ve bir duygu durum raporu verme olarak değerlendirilebilir.

Ardından da ayet, bu yaklaşma izninin, bir gerekçe bir de amaç doğrultusunda verilmiş olduğu mesajını iletiyor.

Gerekçe, ilk maddelerde işaret ettiğimiz gibi, eşlerin birbirinde sükûna ermeleri, huzur bulmaları, aralarında sevgi ve merhame tin ve güzel bir iletişimin oluşması ve de günah, kusur ve olumsuz davranışlara karşı kalkan olmaları şeklinde yorumlayabileceğimiz, birbirine örtü olma benzetmesiyle belirtilmiş oluyor. Genel, doğrudan ve en basit ifade şekliyle eşler, günah sayılan her türlü cinsel dav ranışlara karşı, kendilerini birbirleriyle “Cinsel Sigorta” ve teminat altına almış olmaktadır.

Soyut lezzet için eşlerin bir araya gelmesini Kur’an ve Sünnet ayıplamaz, teşvik de hissedilebilir. Ne var ki yukarda temas etti ğimiz gibi Kur’anî incelik içinde, ön hazırlıklara dikkat çeker ve nezahetli davranışlar sergilenmesi gereğini hissettirir. Ayrıca, adetlerin ibadet olması ve niyetin amele an lam kazandırması gerçeğinden hareketle, bu beşerî eyleme de, bir gerekçe bir de amaç yükleme mantığını ruhlarımıza hissettirmektedir.

Amaç olarak da ayetin devamında, bu yaklaşma sonucu Allah’ın yazdığı şeyin istenmesi tavsiye edilmektedir.

Allah’ın, istememizi istediği yazdığı şey ne olabilir? Yazır’ın dediği gibi bu, nesil isteme midir? Kaderin bizim ve neslimiz hakkın da yazdıkların da hayır istemek midir? Yoksa nefsin hissesini istemesi midir? Nefsin, hakkı ve payı gibi görülen ve avans olarak verilen takdir edilmiş peşin lezzet ücreti midir? Ya da Allah’tan, kendisi için yazdığını belirttiği “Rahmet!”i istemek midir?(6/12,54), Kalplerimize iman yazmasını istemek midir? (58/22).

Bu isteme, eşlerin birbirlerine karşı duydukları sevgi ve rahmetle oluşan huzur arkadaşlıklarının bozulmaması, aynı örtü altın da mutluluk içinde ki durumlarının, dünya hayatında hep devam etmesinin; aynı zamanda, ebedî huzur evleri olacak cennette de de vam etmesinin yazılmasını istemeleri şeklinde de anlaşılabilir.

Hangi yazma ve isteme olursa olsun sonuçta, duygu yoğunluğu içindeki insan psikolojisinin, bu tarz iç niyet gerekçe ve amaç belirlemesinin zor olduğu ilişki durumlarında bile, eşlerin Allah ile bağlantılarının koparılmaması yolunda vazgeçilmez bir tavsiye ile kar şı karşıya bulunmaktayız.

Peygamber Efendimizin, ilk vahyi alıp heyecan içinde gelerek, sevgili eşleri Hatice Annemize sokulması “Beni örtün!” demesi konumuza ayrı bir güzellik ve anlam katmaktadır.

Ayet, aynı elbise ve örtüyü paylaşma adına eşlere, hayatın her zorluğuna el birliği yaparak karşı koyma, mücadele etme, birbi rine destek olma ve aralarında çıkabilecek problemleri çözümlemede ortak noktada buluşma dersini de veriyor gibidir.

Sulh, iki tarafın mağlubiyet ve mahkumiyet hissi yaşamadan, memnun kalacakları ortak bir çizgide buluşmasının adıdır. Ayet özellikle kıskançlık gibi -ki kin ve düşmanlığın ana kaynağıdır- duygularla bu dengenin bozulmaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Aksi takdirde bu sulh değil, kazanan kaybeden, galip- mağlup savaşına dönüşecek, bunun sonucu da, huzurun sevgi ve merhametin kaybol ması anlamına gelen geçimsizlik baş gösterecek-tir. Kur’an, geçimsizlik durumunda, taraflara hakem tayin etmelerini önermekte, çö züm arayışına teşvik etmektedir (4/35).
——————————————————————————–

Kur’an’da erkek-kadın iletişimi-ilişkisi (drmavi)

Hz.MUSA VE Hz.ŞUAYB’IN KIZLARI

Kur’an’da farklı dersler verecek şekilde ele alınan bu iki kıssayı, mümkünse önce bir tefsirden, olmazsa mealden okunmasını tavsiye ederiz.

Hz.Musa, gençlik çağına geldiğinde saraydan çıkmıştı. İsrail oğullarından birisiyle Firavunun askerinin kavga ettiğini görmüş ve yardıma koşmuştu. Maksadını aşan bir yumrukla o kişiyi öldürünce, Firavunun askerlerinden kaçmak zorunda kalmış, Mısır’dan çı kıp Medyen’e Hz.Şuayb’ın yanına gelmişti (28/14 -22).

Medyen’e gelen Hz.Musa suyun başına gitti. İnsanlar hayvanlarını suluyorlardı. Bu arada gözü arka planda iki kadına takıldı. Bunlar, suyun başı erkeklerle dolu ve kalabalık olduğu için yaklaşamıyorlar, hayvanlarını zaptetmeye çalışıyorlardı. Hz.Musa, dertleri nin ne olduğunu sordu. Kadınlar hayvanlarını sulayabilmek için, çobanların çekilmesini beklediklerini, bu iş için babalarının da yaşlı olduğunu söylediler (28/23).

Hz.Musa, Firavunun sarayında eşi Asiye tarafından büyütülmüş, onun elinden saray terbiyesi almıştı. Bu doğal olarak insanlar la, bu arada saraydaki bayanlarla iletişim kurmayı öğrenmiş olduğunu gösterir. Tedirgin ve çekingen tavırlarıyla fark ettiği iki kadına ilk tepkisi, sorunlarını öğrenme isteği şeklinde olmuştu. Güven veren bir ses tonu ve beden dili kullanmış olacak ki, kızlar, daha önceden tanıdıkları anlaşılan çobanların yanına gitmedikleri halde, ilk kez gördükleri, yabancı bir erkekle konuşmuşlar, problemlerinin ne olduğu nu söylemişlerdir.

İki kadın öncelikle, Peygamber terbiyesi almış, hayatın meşakkatini üstlenmiş, geçimleri için koyunlarla ilgilenen fakat hayalı iki genç kızdır. Erkeklerin bulunduğu suyun başına sokulmamakta, sanki fitne unsuru olmak istememektedirler. Hz.Musa da Mısır’da muh temelen böyle çekingen davranan kadın görmemiş olacak ki, dikkatini çekmiş dertlerini sormuştu. Kadınlar ilk görüşte Peygamber kızı olmanın verdiği ferasetle, Hz.Musa’nın görünüşünden güven okumuş, iyi bir izlenim edinmiş olacaklar ki, çobanlar sebebiyle suya gide mediklerini söylemişler, babalarının yaşlı olduğunu belirtmekle de adeta, bizim bir yardımcıya ihtiyacımız var imasında bulunmuşlardı.

Musa bunun üzerine onların hayvanlarını suladı, sonra da bir gölgeye çekilerek, “Rabbim göndereceğin hayırlı bir yardıma muhtacım” diye dua etti. O sırada da yardım ettiği iki kadından birisi utana utana yürüyerek yanına geldi ve “Babam, hayvanlarımızı su lamanın ücretini ödemek için seni çağırıyor” dedi. Musa başından geçeni Şuayb’a anlatınca, “Korkma, o zalim kavimden kurtuldun” de di (28/24-25).

Burda Hz.Musa’nın insaniyet namına iyi niyetle yardım ettiği kadınlardan hemen uzaklaşıp oturduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda kadınların da babalarına gidip, hem ahlaki yönüyle hem nezaketiyle hem de işbilirliğiyle dikkatlerini çeken Musa’yı babalarına anlatıp onun dikkatini çektikleri anlaşılıyor. Ayette kadının haya ile utanarak geldiğine dikkat çekilmektedir. Aynı zamanda o ailenin hak bilir, ka dirşinas, emeğe saygılı, iyilik sever bir aile olduğu, Musa’nın da derdini paylaştıkları göze çarpıyor.

Kadınlardan biri, “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü o ücretle istihdam edilebilecek en hayırlı kişi, güçlü ve güvenilir olan kişi dir”. Sonra Şuayb da 8 veya 10 yıl çalışmasını istemiş, kızlarından birini vermek isteğini dile getirerek, kendisinin de iyi insan olduğunu belirtmiştir (28/26-27)

Dikkat edilirse iletişim baştan beri tamamen güven, dürüstlük ve iyilik üzerinde yoğunlaşmaktadır. Özellikle kadının Hz.Musa hakkındaki, güvenilir ve güçlü olanların en hayırlısı şeklindeki tanımlaması konumuzun nirengi noktasını oluşturmaktadır. Bu iki özellik kalp-kafa dengesini, ruh-beden birlikteliğini ve iç- dış bütünlüğünü hatırlatmaktadır Ardından da Hz.Şuayb’ın onu damat olarak görmek istemesi oluşan bu güvenin onaylanması demektir. Aile, güven ve iyilik üzerine kurulmuş bir ailedir ve böyle yeni ve güçlü bir çınar aile nin çekirdeği atılmış olmaktadır.

Bu kıssadan yola çıkarak, erkek kadın iletişiminde şu temel özelliklerin bulunması gerektiği fikrine ulaşabiliriz:

1-Güven, samimiyet ve iyi niyet

2-Nezaket, centilmenlik, uygun davranışlar sergilemek

2-Yardım etmek, iyilik yapmayı planlamak

3-Güçlü ve becerikli olmaktır ki günümüzde bu, bilgi, beceri, meslek, kariyer ve ekonomik güç olarak yorumlanabilir.

4-Güven duygusunu, yardım etme niyetini ve sahip olduğu bilgi ve becerisini mutlaka göstermek ve kanıtlamak

5-Fedakarlık yapmak. Hz.Musa, her insanın kolay kolay kabullenemeyeceği 8-10 yıllık bir hizmet süresini gönülden kabullen miştir. Hiç bir damat adayı, herhalde kız istemeye gidince, “10 yıl işlerimde bana hizmet et kızımı vereyim” teklifini kabul etmez…

6-Konunun aileyle paylaşılması. Hz.Şuayb’ın kızları gelip Musa hakkında babalarına bilgi vermiş, fikirlerini söyleyip çalışmasını teklif etmesini istemişlerdir.

Bu özellikler, iletişimlerde ve evlilik hayatında denge, ölçü ve sonucunda mutluluk için, uygulanması yararlı olacak prensipler dendir.

Bu olayda, saraydan çıkmış eğitimli bir gencin, istemeden bir ölüm olayına karışmasından ve zalim Firavun askerlerinden kaça rak yabancı bir ortama gelmesinden sonra, genç iki kızla (ki Kur’an kadın demekle, Peygamber terbiyesiyle kazandıkları olgun hanımlık tavırlarını vurgulamaktadır) ger- çekleşen seviyeli, güzel amaçlı iletişiminden ve örnek davranışlardan söz edilmektedir. Hz.Musa Şuayb Peygamberin kızlarından biriyle evlenmiştir.

Birbiriyle tanışma, çıkma ve flört denilen ilişki biçiminde şayet taraflar arasında bu temel insanî, zarurî ve ahlakî iletişim nitelik leri sağlanamamışsa, hissedilmiyorsa ve somut olarak gözlemlenemiyorsa, bu tür ilişkiler ciddi anlamda gözden geçirilmeli, duygu seli ne kapılıp bilinçsizce hareket edil memeli, doğacak olumsuzluklar göz önünde bulundurulmalıdır.

————————-
Hz.YUSUF ve ZÜLEYHA

Yusuf Peygamberin kıssası, bir tefsirden, hiç olmazsa mealden okunursa daha yararlı olur (Yusuf süresi).

23.ayette, özlü olarak olay ele alınıyor

Kadının hissettikleri muhtemelen tamamen cinsellik ürünü değildi, Mısır kadınlarının ifadesiyle (12/30) aşk ateşiyle yanıp tutuşmuştu. Arzusu kalbine kadar işlemiş, vazgeçilmez bir tutkuya dönüşmüştü.

Kadın aynı zamanda son derece zeki ve bir devlet adamı gibi anında tedbirler üreten bir yeteneğe sahiptir. Yusuf’a hamle ya parak gömleğini arkadan yırttığında karşısına çıkanları etkilemek istemesi ve Yusuf’a ceza olarak hapsi önermesi, kadınların ellerine bı çak tutuşturması gibi olaylar bunu gösterir.

Kadının şiddetli duygu patlamaları yaşadığını ve gönül yangınının artık önlenemez hale geldiğini, her şeyi göze alarak Yusuf”u odasına kapatmaya karar vermesinden kolaylıkla anlayabiliriz.

Kadının Yusuf”un nefsinden ciddi talebi vardır, ondan da kendinde bulunan arzunun uyanmasını istemektedir.

Olay kadının evinde, hatta odasında gerçekleşmektedir,Yusuf o evin kölesi durumundadır. Köleler istenilen her yer ve zaman da bulunmak ve her isteneni harfiyyen yapmak zorundadırlar.

Kadının kocası da iktidarsız olabilir veya çocukları yoktu. Çünkü Yusuf’u ilk getirdiğinde evlat ediniriz demişti(12/21).

Kadının böyle bir talepte bulunmasının temel sebeplerinden birisi kuşkusuz Yusuf’un cazibesidir. Kadın kendi elinde büyüt tü ğü delikanlıdaki fiziksel gelişmenin ve güzelleşmenin farkındadır. Bu yeterliliğin, kadının arzusunu gerçekleştirmeye yetecek durumda olduğu inancına varmış olacak ki, belki de ilk kez böyle bir hamle yapmaya karar vermiştir. Yusuf’un davet karşısındaki ciddi tepkisi, ne yin ne olduğunu bilecek yaşta ve fiziki anlayış durumunda olduğunu gösterir.

Zeki bir kadın olan züleyha, olgunlaşmamış bir nefisten nefsani talepte bulunması uygun düşmez. Nefsi uyanmamış bir çocuk karşısında bunca zahmetlere girmesi, saldırması ardından da suçluluk duygusuyla kendini savunması ve suçu ona atmaya çalışması da olaya el koyan kapıdaki iki kişinin gömlek olayına girmeleri de anlaşılır olmaz.

Mısırlı kadınlar da aynı cazibeye kapılmış ve onu birden görünce akılları başlarından gitmiş ve yaşadıkları şok şaşkınlık içine, ellerindeki bıçaklarla meyve yerine ellerini kesmişler ve “Bu insan olamaz ancak kerim bir melektir!” demişlerdi. Burada da cinsel bir duygudan ziyade, kalbin akması ve meyletmesi konusu işlenmektedir.

Kadınlar Yusuf’u ilk kez gördüklerine göre, Zeliha Yusuf’u ciddi bir şekilde kıskanıyor, sahipleniyor, sadece kendine özgü kal masını istiyor ve kimseye göstermiyordu.

Yusuf’un, kadının zaman içinde kendisine gösterdiği ilginin ve yakınlığın farkına varmaması da düşünülemez. Yusuf’un, neler hissettiğini bilmemiz mümkün görülmese de, kadının belki de tek taraflı olduğu söylenebilecek duygularına karşılık vermediğini ve ver meyi de düşünmediğini, Züleyha odasında yapılan teklif ve sonrasında hasımca tavır sergilenmesi ve Kur’an’da görüldüğü kadarıyla Yusuf’un uzun yıllar zindanda kaderiyle başbaşa bırakılması gibi ipuçlarından anlamak olasıdır.

Bunlardan öyle anlaşılıyor ki, Yusuf’a karşı duyulan duygular, kalbî sevgi duygularından tamamen soyutlanmış, sadece cinsel arzulardan oluşan duygular değildi. Kadınların, Yusuf’un sadece yüzünü görmekle kendilerinden geçmesi, Yusuf’u sürekli gören Züleyha’nın duygularını anlamada bir ölçü olabilir. Yusuf’un simasında yansıyan cemalî vasıf, Züleyha’nın adeta aklını başından almış, kalbine işlemiş, varlığının vazgeçilmez bir parçası hali- ne gelmişti ki, onsuz olamayacağı noktasına ulaşmış ve onu elde etmenin baş ka bir yolu olmadığından, olayı odasına taşımıştı…

Züleyha odasında olay şöyle gerçekleşiyor:

Kapılar kitleniyor. “Kapıların kitlenmesi” kadındaki azim ve kararlılığı, tutkusunu gerçekleştirmedeki gözü dönmüşlüğü anlattığı gibi, tedbir adına da planlamadaki hassasiyetini göstermektedir. Bu, kadının, statüsü adına ve evli bir kadın olması durumuyla yaptığı işin, hiç de olumlu bir davranış olmadığının farkında olduğunun, bunca riske rağmen yine de nefsinin arzusunu frenleyemediğinin bir göstergesidir.

Kapıların kitlenmesi aynı zamanda Yusuf’un o güne kadar, duygusal ve davranış olarak Züleyha’ya hiç bir şekilde karşılık ver mediğinin, kadının arzularına ortak olmadığının açık bir kanıtı sayılmalıdır. Muhtemelen kadın, o güne kadar duygularını değişik davra nışlarla belli etmişti; etmişti ki sonunda son hamlesini, her şeyi göze alarak yapma sınırına gelmiş, kölesini duygu ve arzularının kölesi olarak kullanmaya karar vermişti…

Kadınlık avantajları kullanılıyor. Ayetin ifadesinde şuh bir davet edası da ciddi bir ültimatom da sezilmektedir: “Hey! Hadi gelse ne!..” gibi bir şey!..Batılı tasvir adına olmadan, hayalî olarak bu sözde gittikçe hırçınlaşan farklı tonlar da sezilebilmektedir. “Ne olur gel artık!” yakarışı tırmanışı sonucu “Gel diyorum sana!” emir ve tehdidi kendini göstermektedir.

Bir ayet, hassas ve son derece dikkat çekici bir anlatımla, kalbin ve nefsin etkilenmesi konusunda gözün etki gücüne dikkat çe kerken(33/53), bir başka ayet de, kadın sesinin insanın kalbini alt üst edebileceğine işaret etmektedir(332/32).

Ayette odanın dekorasyonu ve kadının kıyafeti konusunda bir ip ucu görülmüyor. Fakat, ses konusundaki ipucu bu konuda düşünmeye gerek bırakmayacak kadar konuyu örtülü şekilde nazara vermiş olmaktadır. Bu konuda da kadının hazırlıklı olduğu söyle nebilir…

Kur’an, yukarda bir nebze temas ettiğimiz gibi, cinsellik konularında nezih, kısa, örtülü ve dolaylı bir dil kullanır. Sadece bir ayette Adem ile Havva’nın yasak meyveden yedikten sonra avret yerlerinin göründüğünden ve cennet yaprağıyla örtmeye çalıştıkların dan söz eder(20/121).

Kurgulanan senaryonun gerçek olmaması için hiç bir engel görünmemektedir, doğal şartlar tamamıyla Züleyha’nın lehinedir…

Bu, Züleyha’nın son ama en kapsamlı ve etkili manevrası ve silahıdır. Hiç denemediği şeyi ilk kez deneyecek, duygu ve arzula rını açıkça belli ederek nihaî teklifini yapacaktır.

Züleyha’nın belli bir şekilde, kendine güvendiği ve amacına ulaşacağından büyük çapta emin olduğu izlenimini ediniyoruz. Bu, Yusuf’un kölelik bilinciyle hareket edip arzusunu yerine getireceği konusundaki anlayışından kaynaklanmış olabilir. Ciddi anlamda yaptı ğı onca hazırlık da bu konuda kadına güven vermiş olabilir. Öte yandan her şeyi göze alarak, yaptığı teklifin reddedilmesi karşısında duyduğu büyük hayal kırıklığı ve duygularının karşılık bulamamasının verdiği psikolojik baskının etkisiyle, hırs ve öfkeyle hareket edip, ne pahasına olursa olsun elde etme amacıyla gömleğini çekip yırtma sı, sonrasında da hapse yollama adına Yusuf’a karşı takındığı acı masız tavır da bu konuda bir belirti sayılabilir.

Kadın önce kadınlığını kullanmış, amacına ulaşamayınca da statüsünü kullanarak cezalandırma ve onurunu kurtarma yoluna gitmiştir.

Burda Hz.Yusuf’un bir insan olarak değerlendirilmesi de çok önemlidir.

22.ayette Yusufun ergenlik çağına girince ilim ve hikmet verildiği belirtiliyor. Bu, Henüz Peygamber olmadığı anlamına da gelir. Züleyha’nın Yusuf”u sıkıştırması olayı, bundan sonra meydana gelmiştir.

“Bürhan” Yusuf’a verilen bu ilim ve hikmete işaret olabilir. Ya da vicdan eğitimli zeka gücü ve sorumluluk şuuru diye de tanımla nabilir. Burhan kavramı bu hikayedeki can alıcı anahtar kavramdır. Çünkü Yusuf’un davranış biçimine yüklenecek anlama ve yoruma kaynaklık etmektedir.

Kur’an’ın, seçilen bir Peygamberin, delikanlılık çağında başından geçen hassas bir deneyimini dile getirmekte, fakat iki-üç keli meyle adeta bütün hayatına denk hatta üstün sayılabilecek son derece önemli bir durumunu dillendirmektedir. Yusuf’un bütün hayatı içinden bir sahne, “O da meylet-ti” şeklinde nazara verilmektedir. Bu olay ve bu olayda bu anlık tutumu, geçmişinde onca ibretli olaylar yaşayan, gelecekte de aynı şekilde uzun süre ha pis kalacak, ama aklanacak ve Peygamberlik ve hükümdarlık yapacak olan Hz.Yusuf’un hayatının, mihenk ve dönüm noktası gibidir.

Bir insanın, özellikle toplumun önünde misyon sahibi tanınmış birinin, geçmiş ve gelecek hayatındaki bütün başarılara ve er demli davranışlara gölge düşürebilecek bir iki kelimeyle ifade edilebilecek küçük bir davranışı, psikolojik bir bakışla o insana o gözle bakmayı sağlayabilir. Cinselliğe ya da paraya zaaflarını önleyemeyen kimi toplum ileri gelenlerinin başarıları ve kariyerleri, basit bir söz veya davranışlarıyla bir anda sönüverir. Aklanmış olsalar da bu tür insanların isimleri her anıldığında, hayatlarının dönüm noktası duru munda olan o kelimeleri ve olayları da beraberinde hatırlanmaktan kurtulamazlar.

Ancak bir iftira söz konusu olursa, bu konu kamu vicdanını ikna edecek tarzda, sözgelimi gizli çekim görüntüleriyle ve iftiracıla rın itiraflarıyla tescillenirse, itimat edilen ve sevilen seçkin kimseler tarafından o kişi sahiplenilirse, mazlum durumda olanın yıldızı daha da parlayabilir.

Hz.Yusuf, “Maâzallah!” reaksiyonuyla hatırlanmaktadır. O’nun durumu en mutemed kaynak olan Kur’an’la açıklanmakta, tebrie edilmektedir.

Benzer olaylara Kur’an’da rastlanır. Hz.İsa’nın, “Beni ve annemi tanrı edinin demedim!” demesi gibi (5/116). İfk olayında Hz. Aişe’nin temiz olduğunun ayetle ilan edilmesi gibi (24/11-16).

Züleyha, davetini hem çekici görüntüsüyle hem cezibeli sesiyle hem de beden diliyle göstermiş olmakta ve Yusuf’a doğru hare kete geçmiş bulunmaktadır.

Buraya kadar kadın her konuda aktif olarak görünmektedir. Deyim yerindeyse Yusuf, beden diliyle köle duruşunda gelişmeleri takip etmektedir. Fakat bu safça, ne olduğunun farkında olmadan, düşünce köleliği duruşu içinde izleniyor değildir. Çünkü Yusuf kendi sinden nefis hamlesi beklenecek rüşt çağına geldiğinde, ilim ve hikmet sahibi bir insan haline de gelmiştir.

Nefis arzularının ve hastalıklarının üstesinden gelebilecek en güçlü iki silah; kalpteki Allah saygısı, zihindeki bilgi ve düşünce gücü olmaktadır.

Yusuf muhtemelen, ateşin kendisini yakacağını hissettiği anda bu köle duruşunu bozmuş, kendine meyleden Züleyha’ya mey letmişti.

Fakat iki meylin hem başlangıcı hem cereyan şekli hem de sonucu birbirinden farklı gerçekleşmiştir.

Kadın, nefis arzularının etkisiyle, ruh ve bedenini günah ilişki ile doyurma amacıyla hamlesini yaparken, Yusuf Ruhundaki inancın, beynindeki ilmin etkisiyle, kadına karşı kendini korumak, hücumunu geri çevirmek için ona meyletmiş olmaktadır.

Kadının meyletme niyetinin nefis arzuları olduğu konusunda, hazırlık aşamasından ve sonrasındaki sert tavırlarından rahatlık la okunmaktadır.

Yusuf’un meyletme niyetinin nefis arzusu olduğuna dair hiç bir emare görünmemektedir.

Bu meyil pekala bir savunma eylemi de olabilir.

Hatta kadına, kadının meylini kırma ve farklı bir meyil kazandırma adına bir meyil girişiminde bulunmasından da söz edilebilir. Çünkü bir taraf tan “Allah’a sığınırım” diyerek kalbini konuşturmuş, vicdan muhasebesi uyarısı yapmış, diğer taraftan da, kadının kocası nı, evli bir kadın olduğunu ve kendi minnet duygularını hatırlatarak, bu kötü eylem sonucu oluşacak vefasızlık, ihanet ve cezalandırılma gibi kötü akıbeti nazara vererek, maddi manevi gerçeklere dikkat çekmiştir. Böylece kadının içinde bulunduğu duygusal ve psikolojik sarhoşluktan uyanması için, belki de tutup ırgalama ve “Kendine gel!” deme adına kadına yönelmiş, hamle yapmış olmaktadır.

Kısacası söz konusu iki meyli anlam ve amaç yönleriyle birbirinden ayırmalıyız: Züleyha, nefis arzularının yönlendirdiği kalbi ve aklıyla Yusuf’a aksiyoner bir durumda meyletmişken, Yusuf İnançlı kalbinin ve ilim ve hikmet boyutlu aklının, nefsini yönlendirmesi sonucu reaksiyoner bir durumda züleyhaya doğru yönelmiştir diye düşünebiliriz.

Şayet Hz.Yusuf”u bir beşer olması sebebiyle, diğer Peygamberlerde de örnekleri görülen ve adına “Zelle-sürçme” adı verilen bir durum açısın bakılacak ve değerlendirilmesi yapılacaksa, konuya şöyle yaklaşmak isteriz.

Allah’ın külli iradesi karşısında insanın cüzi iradesine bir tercih payı ayrılması gibi, beşeriyetin muktezası bir nötr duruş, bulu nuş ve duraklamadan söz edilse bile, “Bürhan” ve “İhlas” kavramlarıyla, bu anlık beşeri boşluğun anında doldurulduğunu okuyabilir ve söyleyebiliriz.Yusuf da bir beşerdir, diğer insanlar gibi cinsel gücü vardır ve bizzat kendisi nefsin kötülük emreden yönüne dikkat çek mektedir.(12/53).

Muhtemelen Yusuf, böyle bir teklifle ilk kez karşılaşmış bir şaşkınlık geçirmişti.

Müfessirlerin bir kısmı, Yusuf’un nefsani bir meyil göstermiş olabileceğini vurgularken, bir kısmı sadece aklından geçirmiş olabi leceği üzerinde dururlar bazı müfessirler de bir Peygamberin böyle bir meyil göstermekten de masum olduklarını savunmuşlardır.

Bu meyli, akıl ve vicdandan bağımsız bir nefsin, fıtrî-yapısal bir yönelişi olarak yorumlayabiliriz. Bu “Ateş yakar”, gerçeği gibi bir oluşumdur. Aç olan bir insanın yiyeceklere, çölde kalmış olanın suya doğru doğal yönelişi gibi…

Bu meyli, son derece profesyonelce hazırlanmış bir nefsani tuzak karşısında, Züleyha’nın hem görüntü olarak hem de sesle sağladığı etkileyici bir durumda ve teklif karşısında; Yusuf’un hayat deneyimi olarak yaşanmış ve bilinçaltında depolanmış benzeri gö rüntü ve bilgiler bulunmadığından, hayal aynasında görüntülenen ve tasavvurda oluşan sembolik-timsalî cinsel bir imajdan ibaret olarak da yorumlayabiliriz. Bu durumda bilinçaltı, bağım-sız ve bağlantısız, hatta sınır çizilmemiş nefis hesabına, teklif karşısında oluşan bu belli belirsiz imaja, “Bu da nedir?” diyerek yöneldi.

Durum anlaşılınca da, anında durdu ve öteye geçmedi. Yalın nefisten doğal bir tepki ile gelen bu meyil hissi, bloke edildi, bilin ci aşamadı, bir çeşit bastırıldı.

Bu imajı yorumlamak ve vicdan yelpazesinde nereye koyabileceğini belirlemek için, görünüşte kadına doğru denebilecek bir yönelmeyle; aslın da zihne yansıyan imaja yöneldi, kavradı, geri çevirdi ve tepkisini koyarak, karşı taraftın irade dışı tetiklediği meyil his sine meylederek onu yok etti!..

Bu, güçlü bir patlama duyduğumuzda, gökyüzünde ciddi bir parlama gördüğümüzde refleks olarak başımızı sesin geldiği tara fa çevirmek gibi bir şeydir. Deprem şokunda da insan bilinçsizce ne tarafa yöneleceği ve ne yapacağı konusunda kısa bir şok yaşar, sonra bilinçli davranırız.

Peygamberimiz, ilk vahy ile karşılaştığında yaşamıştı. Ayetlerde bunun ipuçlarını görüyoruz. Unutmama heyecanıyla ayetleri tekrarlamaya çalışmış, dilini oynatmış, ayet de unutmayacaksın acele etme! anlamında uyarmıştı (75/16-17).

Nuh Peygamber de inanıp kendine katılmamış olan oğlunun dalgalar arasındaki halini görünce anlık bir meyil ve tepkiyle, Allah’tan bağışlanmasını istemiş, uyarılınca da istiğfarda bulunmuştu.

Olay zihinde çözümlendikten vicdanda belirlendikten sonra Yusuf, kararlı ve vicdan destekli bilinçli sorumluluk içindeki “Bur hanî” tepkisini hem duygusal olarak hem da zihinsel olarak orta ya koymuş olmaktadır. Yani kadının güçlü meyil çekim gücünü alt edebi lecek, alternatif olarak güçlü bir meyil ve itme gücü oluşturmuştur.

İnsan psikolojik olarak, kendisine bir şey soran bir erkekle, bir kadına karşı farklı tepkiler verir, yaklaşım gösterir. Bu, elde olma dan yapılan bir refleks gibidir. Erkeğin mimikleri yönlendiren yüz kasları, kadın sesi, yüzü ve genel görüntüsü karşısında bir farklı çalı şır. Bir erkekle konuşan erkekler ile bir kadınla konuşan erkekler iyi gözlemlenirse, jest ve mimiklerdeki farklılık beden dili olarak kolay ca okunabilir. Kadına yönelen insanların meyil güçleri daima güçlü refleks gösterir. Bu, karşı cinsteki meyil gücünün yoğunluğuna göre değişkenlik gösterebilir. Erkeklerin bu meyilleri ve beden dilleri doğal olarak, kadının kimliğine ve tavırlarına bağlı olarak da farklılık lar gösterir ve farklı anlamlar ifade eder.

Konuyu şeytanla irtibatlandırmak da mümkündür. Ayette şeytanın peygamberlere bile yaklaşmak istediği belirtilir(6/112). Hz. Ademe ve Havva ya yaklaşması konusu üzerinde genişçe durmuştuk. Ayrıca Yusuf olayıyla ilgili olarak şeytan iki ayette geçer, birinde, hapisten çıkma isteğini iki arkadaşına bildirmiş fakat şeytan onlara unutturmuştu (12/42), diğerinde ise Hz.Yusuf, “Şeytan benimle kar deşlerimin arasını bozdu” der (12/100). Böyle has-sas bir konumda şeytanın müdahale etmek istememesi herhalde düşünülemez.

Bürhan, kesin delil, hüccet, işaret demektir ki afaki olduğu kadar enfüsi yöne de olur. Yani Yusuf’u gördüğü bürhan içte ve dış ta gerçekleşen etkili bir delil olmuştur. Hz.Yusuf, Züleyhanın bütün etki gücüne karşı, vicdanında ve aklında bu fiilin çirkinliğini hem se bep hem de sonuç itibariyle görmüş değerlendirmiştir. “Rabbim” kelimesinde hem Rabbimden korkarım hem de efendime ihanet ede mem diyerek iki ucu birleştirerek tepkisini dile getirmiştir.

Bu olayda son derece önemli mesajlar saklıdır. İlim, hikmet ve Peygamberlik verilen bir insanın bile zorlanabileceği, erkek-ka dın ilişkilerinde, zorlanmayacak insan yok demektir. Diğer taraftan da, şartlar bir cinsin ne kadar aleyhine olursa olsun, nefis meyillerinin önüne geçmek her zaman için mümkün olabilmektedir.

Bu ayetlerde öyle anlaşılıyor ki, Yusuf ve Züleyha’nın şahsında, erkek ve kadının birbirlerine, karşılıklı meyletme duygusuna sahip oldukları konusunda vurgu yapılmakta, inanç ve zihin gücü yani bürhanla ve buna güç katan ihlasla bu meyil gücünün denetim altına alınabileceği dersi verilmektedir.

Buna göre ayetten şu da anlaşılabilir: Kadın meylettiği zaman, erkeğin meyletmeme şansı az olur, bu ihtimal kiminde minimu ma iner, kimisinde sıfırlanır. kimisi de bir çekim gücüne kapılır ve bilincini yitirmiş ve hipnoz olmuş gibi, mehlikâların ardından aşıklar gi bi sürüklenir gider…

Ayetler Hz.Eyyüb’ün Sabır kahramanı olarak ilan edilmesi gibi, Hz.Yusuf’un İffet kahramanı olarak tanımamıza vesile olurken aynı zamanda, Kadın ve erkeğin birbirine meyledebilecek hassas yapıda olduklarına, nefislerdeki çekim gücünün etkisine dikkat çek mektedir. Buna karşı Bürhan gücünü kullanmanın bu tür kötülüklere, nefis-ruh hastalıklarına karşı koruyucu olduğuna işaret etmekte dir.

Burhan gücü ise iç ve dış donanımıdır ki hem aklı hem de kalbi kapsar. Bürhan gücü, Vehbî olarak bir Peygambere verildiği gi bi, Kalbin Allah saygısı ve ihlasla nurlanmasıyla, aklın da ilim ve hikmetle aydınlanmasıyla elde edilebilir.

Hz.Musa olayında, tanışma, çıkma, flört gibi olgulardan söz etmiştik.

Hz.Yusuf olayında, duygu seline kapılma durumunda bir kadının (Bu erkek de olabilir) nefsi hesabına düştüğü durumlar gözler önüne serilmektedir. Burada erkek, kadının üstün konumu kendisinin de köle olması nedeniyle madur ve mazlum durumdadır. Fakat ka dın evli olması sebebiyle kınanmış ve çevresinde küçük düşmüştür. Ayrıca Yusuf hapisten çıkarken, suçlu olanın kendisi olduğunu itiraf ederek ikinci kez ezilmiştir. Ayet, deyim yerin-deyse, elle yapılan bir taciz hareketi gibi küçük sayılabilecek bir davranış biçiminin olum suz sonuçlarını göz önüne getirerek, daha ileri aşamadaki eylemlerin, insanın hayatında ne gibi olumsuz ve yıpratıcı izler bırakacağı konusundaki düşünmeyi ve öngörüyü okuyucuya bırakmıştır. Flörtlerin bir kısım riskler taşıdığı çıkarımını da rahatlıkla yapabiliriz.

Flörtlerin masum yüzlerinin olduğu savunulur. Birbirlerini çok iyi tanıma ve evliliği sağlam temeller üzerine atma niyeti gii.. Öncelikle bir araya elen karşı cinslerin yalnız kaldıklarında, içlerinden ne gibi duygu ve düşünceler geçtiğini tespit etmeleri gerekir.

İki insan bir araya geldiğinde yaşadıkları heyecan ve yoğun duygular içindeyken, birbirlerini ne kadar mantık ve ileri görüşlü lük penceresinden ölçüp tartabilirler; düşünülmesi gerekir. Çünkü erkek olsun kadın olsun çoğu insan Züleyha gibi nefis, aşk ve arzu baskısıyla hareket edip, bazı talepleri kolaylıkla gündeme getirebilir Fakat çok az insan, erkek olsun kadın olsun, Yusuf gibi davranıp zevke çağıran istekleri ve davranışları elinin tersiyle itebilir!..

Ne Yusuf gibi davranabileceğimizin bir garantisi vardır ne de Züleyha’nın durumuna düşmeyeceğimizin teminatı vardır!..

Birbirlerini anlamak ve tanımak isteyen ve niyetleri ciddi olan tarafların, duygu-mantık dengesini sağlamada katalizör görevi gö recek erdemli ve bilgili, deneyimli ve evli, üçüncü bir şahsın beraberliğinde görüşmeler yapmaları daha sağlıklı sonuçlar verebilir.

Her bir günah Züleyha teklifi gibi algılanabilir. Ve bunlara karşı bürhanla Yusuflaşarak, kalp ve aklımızla “Maâzalâh!” tepkisini gösterebiliriz…

Hz.Yusuf, iffeti, en zor hatta imkansız şartlar altında Rabbisinin yardımıyla elde etmişti. Günümüzün insanı iffeti, Rabbisinin zimmeti, kendisinin himmeti, Yusuf yüzlü ve Yusuf iffetli dost ve arkadaşlarının hizmetiyle elde edebilir.

————————————–

Hz.SÜLEYMAN VE MELİKE BELKIS

Gelen olayda ise, en üst düzey yönetici konumunda olan iki hükümdarın yine güzel amaçlı iletişiminden ve muhatabın durumunu, psikolojisini hesaba katarak etkileyici davranışların sergilenmesinden bahsedilmektedir. Farklı inançta olan bir kadına ve çevresine tevhid inancının kazandırılması- nın çarpıcı, sıra dışı bir hikayesi sunulmaktadır.

Süleyman Peygambere, babası gibi yeryüzü hükümranlığı, farklı ilim ve mucizeler verilmişti. Neml ve Sebe sürelerinde, kuş ve karınca ile konuşmasından, rüzgarla uçmasından, cinleri çalıştırmasından bahsedilir. Ele alacağımız konuda da istihbarat adına kuşla konuşmasından, eşyayı anında aynen nakletmesinden ve eşsiz mühendislik gerektiren yapılardan söz edilmektedir.

Belkıs , çevresi cennete benzetilen Sebe (Yemen) halkını yöneten, son derece zeki, dirayetli, feraset sahibi, otoriter ama mecli sine danışan, değer veren, sevilen ve her şeyi, özellikle büyükçe değerli tahtı olan bir melikedir. Ne var ki o ve toplumu güneşe secde etmektedir. Ve Peygamber, misyonu gereği, insanlığın aleyhine işleyen bu zulüm durumuna son vermek istemektedir. Satır aralarında iki tarafın da, son derece zekice, seviyeli, saygılı, anlayışlı, samimi, lutufkar, ama bir o kadar da diplomatça ve mesafeli tutum ve davra nışlar sergilediklerini, birbirlerine değer verdiklerini ve olumlu psiko lojik bir hava oluşturmak için gayret gösterdiklerini okuyabiliyoruz. Özellikle olayların akışı Hz.Süleyman’ın kontrolünde gerçekleşmektedir.

Belkıs’ın durumunu, Hüdhüd isimli kuştan öğrenen Hz.Süleyman, yine de durumu teyid ettirmek için, kuştan, yazdığı mektubu Belkıs’a götürmesini ve çekilip olacakları izlemesini ister. Hz.Süleyman, Belkıs’la ilk iletişimini mektupla kurar ve çok özlü iki cümleyle amacını belirtir. Mektubu eline alan Belkıs, bunu çevresine duyurur:

“Bana bir kerîm-değerli bir mektup bırakıldı; Süleymandan… Bismillâhirrahmânirrahîm diye başlıyor ve baş kaldırmayın, Müslü man olarak bana gelin diye yazıyor!”. Belkıs’ın, mektubu okuyunca önyargılı davranmaması, olumsuz bir tepki göstermemesi, yorum yapmadan göndereni hemen belirleyip, besmeleyi vurgulaması, belki de biraz heyecanlanarak, mektuba “kerim” ifadesiyle bir değer yüklemesi, mektubu gönderen kişinin ismini söyle- mesi dikkat çekicidir.

Öncelikle Hz.Süleyman Allah ismiyle çok hayırlı ve etkili bir başlangıç yapmış, imana davetle gerçek amacını ortaya koymuş, kendisine uymalarını en son cümle olarak zikretmiştir ki bu muhatabın psikolojisini olumlu etkilemiştir denebilir. Nitekim Melikede bir hid det belirtisi görülmemektedir.

Aksine Belkıs’ın çevresine soğukkanlı, dirayetli ve zekice yaklaşımları görülür.Çevresindeki ileri gelenleri onore eder; “Size da nışmadan hiç iş yapmadım, bana fikir verin!” der.O da psikolojik olarak çevresiyle etkili bir iletişim kurmaktadır. Ancak ileri gelenler, “Biz güçlü savaşçı kimseleriz son söz senin deyince, Belkıs’dan, harareti düşürücü, ikinci etkili psikolojik yaklaşım örneği gelir: “Hükümdar lar bir ülkeyi ele geçirince perişan ederler, ileri gelenleri de alçaltırlar, bunlar galiba böyle yapacaklar”. Burda savaş yanlılarını yatıştır ma amacı hissedilmekte, savaşın olumsuz sonuçlarına dikkat çekilmektedir.

Ayrıca “Süleyman böyle yapar!” demiyor, genel konuşuyor, adeta onu hedef göstermekten çekiniyor. Ya onun gücünden korku yor, ya zalim olmayan bir yapıya sahip bulunuyor, ya da ilişkilerine daima iletişim kurarak geliştirmeyi istiyor. Bir ihtimal de Hz. Süleyman’a sempati duymuş olabilir.

Ve melike üçüncü ve nokta koyucu hamlesini yapar: “Onlara elçi ve hediyeler göndereyim bakalım sonuç ne olacak!” Dahiya ne çözüm. Kimsenin olumsuz bir düşünce beslemesine imkan vermeden, savaşı reddetmeden ve onaylamadan, önlemiş, aynı zaman da hükümranlığının gereğini yerine getirmiş olmaktadır. İleri görüşlü bir kadın olarak Belkıs, bu tutumunun Süleyman’a yansıyacağını da düşünmüş, öngörmüş olabilir…Ve sanki çevresini, kendisinin ve çevresinin geleceği için, kaçınılmaz belli bir duruma, psikolojik ola rak adım adım hazırlıyor gibidir.

Bu diplomatik atak, aynı zamanda Süleyman’a karşı psikolojik bir yoklama ve tepki ölçme taktiği olarak da görülebilir. Ya hedi yelerle sulhu sağlayacaktır ya da Süleyman’ın gerçek niyetini ve samimiyetini anlayıp tutumunu gözden geçirecektir. Bu, Belkıs’ın Süleyman’a karşı ilk olumlu iletişimi ve dostluk mesajı sayılabilir.

Hz.Süleyman iki tarz tavır sergiler. Birincisi, hediyelerini geri çevirir, Allah’ın verdiği daha hayırlıdır der. İkincisi de tutumunu sertleştirmesidir ki bu aşamada bu, karşı tarafa tam bir psikolojik etki yapacak, tedirginlik ve korku meydana getirecektir: “Karşı koyama yacağınız ordularla gelir, hor ve hakir oradan çıkartılırsınız!”…Bu tarz çıkarılmaktansa kendi rızalarıyla davete icabet etmek en mantıklı yol olacak ve Belkıs çevresiyle yola çıkacaktır.

Bu noktada Hz.Süleyman’ın, deyim yerindeyse, psikolojik harikalar kuşağında cereyan eden sürprizleri bir biri arkasına gele cektir. Her Peygamber tereddütsüz söyleyebiliriz ki birer insan uzmanıdır. Tebliğlerinin gönüllerde ve akıllarda yer etmesi için, evrende cereyan eden, ilahî kelamla anlatılan iletişim prensiplerini en mükemmel şekilde uygulayan örnek önder terbiyecidirler. Her Peygamber kendi döneminde revaçta olan mucizeleri gibi, psikolojik yaklaşımları da benzer noktalarda yoğunlaşmıştır. Musa Asa’sının sihirbazların sihir malzemeleriyle beraber,olumsuz inançlarını, duygu ve düşüncelerini de yutuvermesi gibi…

Belkıs ve hükümranlığı için, yanında taşıdığı büyük, görkemli ve paha biçilmez zinetiyle tahtı her şeyi demekti. Bir de kadınlık meyilleri hesaba katılırsa, Belkıs demek taht demekti!..Zineti ve mücevheri demekti!…Bir de taht, saltanatın bir sembolüydü, onun ele geçirilmesi, hükümranlığın el değiştirmesi anlamına gelecek ve kabulden başka çareleri kalmamış olacaktı… Tekrar hatırlatalım ki, bütün bu tedbirler, o insanın ve çevresinin Allah’a yönelmesi inanması adına yapılmaktaydı…Ayrıca Melike ve ileri gelen çevresi, belli bir yenilmişlik psikolojisi içinde bulunmaktaydı, Peygamber kendisine değil Yaratıcıya inanmak için gelen bu topluluğa, rahatlatma ve mutlu etme adına bir hediye de hazırlamış olacaktır.

Hz.Süleyman, ilk sürpriz olarak, Belkıs gelmeden önce, tahtının anında yanına getirilmesini ve üzerinde değişiklikler yapılması nı ister. (Günümüzdeki ışınlama teorilerine işaret ettiği söylenir). Belkıs gelince, sanki hem ezikliğini hem de yorgunluğunu almak ister cesine, hemen tahta bakmasını ister ve tanıyıp tanımadığını sorar. Belkıs’ın yaklaşımı çok ilginçtir! Sanki konuyu çok ilginç bulmamıştır; alışılmış bir tonda: “Sanki ona benziyor!” der. Ve devam eder: “Bize daha önce bilgi verildi, biz Müslüman olmuştuk! der! Muhtemelen, hükümdar olarak bulunduğu konumu sebebiyle, çevresini aşamamış, inancını açıkça ilan edememiş, duygu ve düşüncelerini açamamış tı!..Fakat özellikle bir kadın için her şeyi anlamına gelen mücevherlerine hiç itibar etmemesi, tevekkül içinde inanmışlığını ön plana çı karması, aslında, açamadığı inancıyla dünya adına çok şeyi aştığını göstermektedir.

Ve bir devlet kadınına, kraliçelere layık billurdan bir köşk takdim edilir.

——————————————————————————–

Ve bir devlet kadınına, kraliçelere layık billurdan bir köşk takdim edilir. İnancının dünyadaki peşin ödülü olarak. Köşkün avlusu genişçe su kaplıydı. Kadın ıslanmasın diye eteğini tuttu, şaştı kaldı, çünkü su ıslatmıyordu. Süleyman Peygamber, eşsiz bir mühendis lik örneği göstermiş, suyun üstünü şeffaf cam zeminle örtmüştü. Yazır’ın belirttiğine göre tefsirciler inanç mutluluğunu izdivaçla taclan dırdıklarını not düşerler(5/146) .

Bu olay, toplumsal statüsü farklı olan herkese, özellikle de bir hanfendiye karşı iletişimde ve evliliklerde temel amacın yüce tu tulması konusunda güzel ders vermektedir. Olayda iki taraf da birbirlerine asla hakaret ve düşmanlık ifade eden söz kullanmamış, tu tum sergilememiştir. Ne çıkar adına bir adım atılmış ne de nefis zevkleri hesabına bir yol da tutulmuştur. Burdan, dengeli iletişimler, yü ce amaçlar ve ölçülü tutumlarla sağlanabilir dersi çıkarılabilir…

Aynı zamanda evlilik öncesi ve evlilik boyunca, eşlerin birbirini hoşnut ve mutlu edecek davranışlar sergilemesi, hediye alma sı, birbirlerinin kişilik yapısını iyi çözerek, ihtiyaç duyulan maddi manevi gereksinimlerin karşılanması konusunda teşvik de sezilmekte dir.

Belkıs’a sunulan hizmetin birinci sınıf bir hizmet olduğu anlaşılıyor. Bu bize, Dinimizin güzelliklerini dünya insanına tanıtma adı na ip uçları veriyor. Başta kaliteli insan yetiştiren eğitim kurumları olmak üzere, hayatın her alanında, güzelliği temsil eden insanların, üst seviyede yaşadıkları dinin güzelliklerini mümkün olabildiğince üst seviyede temsil etmeleri ve bunu, hak vesilelerle en ideal şekilde gösterme durumunda olmalıdır.

Kur’an, Hz.Süleyman’ın sahip olduğu son derece alımlı, özel yetiştirilmiş ve muhtemelen dünyada o gün için benzerleri bulun mayan atlardan bahseder. Peygamber onlarla yakından ve bizzat eğitimleriyle ilgilenir ve onları çok sevdiğini belirtir. Fakat bu sevgisine şu anlamı da yükler: “Ben mal sevgisini kesinlikle Rabbimi anmak için istedim!”(38/31-33). Rabbi anmak, günümüz insanına O’nu sev dirmek, en alımlı hizmetlerle olma durumundadır.

Musa olayında flört durumunun temel niteliklerinden, Yusuf olayında duygular seline kapılma tehlikesinden söz etmiştik.

Süleyman olayında ise evliliğe giden yolda yüce bir amaç ve niyet belirlemenin ve eşlerin birbirlerinin ruhuna ve yaratılışına uy gun davranmanın öneminden bahsedildiğini söyleyebiliriz. Süleyman Peygamberin evlilik konusunda da, Allah’a yönelmeyi ana hedef edindiğinde kuşku yoktur.
——————————————————————————————–

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:35 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: