burç fal

DİNİMİZDE BURÇLARIN YERİ

“Dinimizde burçların yeri var mıdır? Bir takım karakterlerimizin doğum tarihlerimizle ilgisi var mıdır? Risâle-i Nur’da bu konuda bilgi var mıdır? Konu hakkında bilgi verebilir misiniz?”

Sözlükte kale, kule, hisar mânâlarına gelen “burç” kelimesi, astronomi dilinde, güneş sisteminde yer alan on iki takım yıldızının her birisine verilen addan ibârettir. Çoğulu burûctur.

Buruc, aynı zamanda Kur’ân’ın 85. sûresinin de adıdır. Bu sûre, gökyüzünün burçlarına yeminle başladığı için Burûc Sûresi adını almıştır. İfâde ilk âyette geçer. Mânâsı şöyledir: “Yemin olsun burçlarla dolu gökyüzüne.”1

Dînimizde burçların yeri, astronomi ilminin konusunu teşkil edecek derecede vardır. Astronomi ilmi bu konuda derinleşebilir. Araştırmalarını ilerletebilir ve bu yıldızlarla ilgili bir çok bilinmeyeni ortaya çıkarabilir. Teleskop ve sâir uzay inceleme araçlarından istifade edebilir. Bu yollar açıktır. Nitekim, NASA’nın ve sâir uzay merkezlerinin yaptığı iş bundan ibârettir. Netice olarak, konu genel itibarıyla pozitif bilimlerin, özel olarak da astronomi ilminin konusu oldukça İslâmiyet’e ters düşmez.

Fakat konuyla astroloji denilen, gök bilgilerini fal alanına çekerek kullanan fal-bilim (!) de ilgileniyor. Her ne kadar insanoğlu astrolojiye, yani yıldız falıyla ilgilenen bu özel alana bilim süsü vermeye çalışsa da, bunun pozitif bilimlerden uzak, yıldız ve galaksi hareketlerine dayalı olarak yapılan muhtelif kişilik ve karakter yorumlamalarından ibâret bir dal olduğu açıktır. Bu yorum dalı (bilgi dalı veya bilim dalı değil), yıldızların, galaksilerin, takım yıldızlarının veya gezegenlerin hareketleriyle insan kişiliği, insan karakteri ve insan davranışları arasında ilişki kuruyor, insanın doğumunun veya önemli olayların meydana geliş tarihine göre insanları gruplara ayırıyor. İnsanların karakter yapılarını doğum tarihlerine göre çözmeye çalışıyor. Bu yorum dalına eskiler yıldız falcılığı mânâsında “müneccimlik” diyorlardı.

Böyle ispattan, delilden ve burhandan, yani pozitiflikten uzak yorumlamaları İslâmiyet’in onaylamasını “beklemek bile” doğru değildir. Yapılan yorumlar sadece yapanları bağlar. Yorumun yanlışlığının sorumlusu kişinin kendisidir. Nitekim kişinin karakter yapısını doğrudan Allah’a vermek gibi bir Tevhid inancı dururken; bu yapıyı Allah’ın elinden alıp yıldızların bir takım hareketleriyle ilişkilendirilecek biçimde doğum tarihlerine vermek, Tevhid inancıyla da, pozitif gerçeklerle de bağdaşmaz.

Tevhid inancına göre kişiyi karakteriyle birlikte yaratan Allah’tır. Kişinin, sahip olduğu karakteri çerçevesinde terbiye edicisi de Allah’tır. Allah kullarını doğrudan terbiye ettiği gibi, din göndererek kullarının irâdesine kapı açmak sûretiyle de terbiye eder. İnsan davranışlarını sahip oldukları karakterler içinde eğiterek dizginleyen müessese dindir. Neticede kul, karakteri nasıl olursa olsun, terbiye edilmeye hazır bir potansiyel hüviyetindedir.

Oysa yıldız falcılığında doğum tarihine göre kişiye sabitlenen karakter, eğitilir olmaktan uzaktır. Kişiye doğum tarihine göre bir karakter biçeceksiniz ve onu bu biçilmiş karaktere göre yargılayacaksınız, ona buna göre davranacaksınız. Meselâ, eğer müneccim (yıldız falcısı) hesabına göre kişiye çok alıngan olduğu söylenmişse, artık kişiye alıngan nazarıyla bakılacak, artık ona bu yaklaşımla davranılacaktır. Alıngan olmasının sebepleri araştırılmayacak. Kişi eğitime alınmayacak. Alıngan değilse bile, bu ithamla kişinin kendisini alıngan bilmesi gibi bir ucube ortaya çıkacaktır. Oysa alınganlık belirli ölçülerde herkeste vardır. Eğer birisinde fazla miktarda alınganlık varsa da, bu, doğum tarihiyle ilgili bir olay olmadığı gibi, olumlu yaklaşımlarla ve eğitimle kişinin bu yanını düzeltmesi zor değildir. Oysa yıldız falcılığı anlayışında bu çabaya yer yoktur.

Kaldı ki, kişinin karakterini doğum tarihine göre tespit etmenin pozitif bir değeri de yoktur. Konu pozitif bilimle ispatlanmış değildir. Binlerce yıldır insanoğlu boş yere yıldız falcılığıyla uğraşıyor. Konu hâlâ burhana, delile ve ispata muhtaçtır. Konu hâlâ zanna dayalı yorumlamalardan ibârettir.

Risâle-i Nûr Kur’ân’a bağlı olarak ayı, güneşi, yıldızları, gök cisimlerini ve semâvâtı bolca tefekkür sâhâsına çekiyor; ama hiçbir zaman astroloji malzemelerini kullanarak ve burçlara dayanarak gelecekle ilgili veya gaybî yorumlara yer vermiyor. Hiç şüphesiz, bu mânâda burçlarla ilgili yorumlara inanılmasını da onaylamıyor. On Dördüncü Lem’a’da değinilen burçlar, İlm-i Nücumun teşbîhâtı arasında yer alan burçlardan başka bir şey değildir.2

Netice olarak, eskiden “ilm-i nücum” olarak bilinen astronomi, bir ilimdir. Kur’ân’dan destek alır. Fakat, astronomi bilgilerini burçlara dayalı bir takım gaybî haberler üretmekte ve gelecek hesapları yapmakta kullanmanın, yani “astroloji” olarak bilinen falcılığın gerçekliği yoktur. Bu açıdan, Tevhîd inancı da böyle fiillere değer vermiyor.

Dipnotlar:
1- Buruc Sûresi: 1
2- Lem’alar, s. 96

http://www.saidnursi.de/fikih/index.php?goster=ders_detay&katagori=14&k=486
—————————————————————————————————

İslam Ansiklopedisi-Burçlar, Muhiddin BAĞÇECİ

SEMA (GÖK)

Tavan, gök; yukarı, üst; her bir şeyin üst tarafı; yörünge; yukarı taraf; evin revakı ve saçağı; geniş fezada (boşlukta) arzı kuşatan şeyler.

Arabça olan “Semâ” kelimesi müennes ve müzekker olarak kullanılır. Müfred ve çoğul olarak da geçer. Çoğulu “Semavât”tır. Sema; lügatta bulut ve yağmura da denilir. Bu anlamda olan Semâ’nın çoğulu (Esmiye ve sümiyyün) olur.

Cenab-ı Allah yedi semâ (7 kat gök) yaratmıştır. Bunlardan dünya seması (bize en yakın gök) yıldızlarla donatılmıştır: “Gerçekten en yakın göğü bir ziynetle ve yıldızlarla donatıp süsledik” (es-Saffat, 37/6). “O Centauri” ismi verilen dünyaya en yakın yıldızın ışığı bize 4,3 ışık yılında gelir. Işığın saniyedeki hızı üçyüz bin km.dir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre dünyaya en uzak yıldızın ışışı da 15 milyar ışık yılında gelir. Yapılan araştırmalardan alınan neticelere göre, yıldızların bulunduğu dünya semasının çapı muhtemelen 15 milyar ışık yılıdır. Bugün evrenin yaşı yaklaşık 10 milyar yıl olarak hesaplanmaktadır (Prof. Dr. Cengiz Yalçın, Doç. Dr. Nuray Büjet, Modern Fizik ve Atom Fiziği, İstanbul 1981, s. 130).

Güneş sisteminde, yıldız olmayan dokuz gezeğen (seyyâre) vardır. Başka yıldızlar birer küçük ve daha büyük güneştirler. Son yıllarda modern astronomi araştırmalarıyla bazı yıldızların gezeğenlerinin olabileceğine dair bir takım ipuçları tesbit edilmiştir.

Güneş ve sistemine dahil gezeğenlerin yaşının 3 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Eddington’a göre evrenin muhtemel çapı 6 milyar ışık yılıdır (Prof. Dr. F. L. Breuseh. Genel Anorganik Kimya, Çev. Prof. Dr. E. Ulusoy, İstanbul 1976, s. 58-59). Fakat Arş ve Kürsî hariç yedi göğün çapı muhtemelen 70-100 milyar ışık yılına varabilir.

Kur’an-ı Kerim’in izahı ilmi araştırmalardan çıkan sonuca uygundur:

“O (Allah) bunun üzerine iki günde (dönemde) yedi gök var etti. Yakın göğü de ışıklarla (yıldızlarla) donattık ve bozulmaktan koruduk. Birbirleriyle ahenktar yedi göğü yaratan O dur” (el-Mülk, 67/3) göğün üstünde bunları çepeçevre kuşatan “Kürsî” ve Kürsi’yi de “Arş” kuşatmıştır:” Allahın Kürsî’si gökleri ve yeri kuşatmıştır” (el-Bakara, 2/255). Bütün bunların hepsi içindekilerle birlikte Yüce Allah’ın hükmü, idaresi ve tasarrufu altındadır.

Hz. Peygamber (s.a.s)’den gelen bilgilerde belirtildiğine göre, yedi semanın Kürsî içindeki büyüklüğü bir kalkanın içine atılmış yedi dirhem gibidir. Kürsî de Arş’ın içinde bir çölün ortasına atılmış bir demir halka gibidir. Ebu Zer’in rivayet ettiği bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s) bunların büyüklüğünü şöyle bir benzetme ile açıklamıştır:” Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allaha andolsun ki, yedi sema ve yedi arzın Kürsi’nin yanındaki büyüklüğü, ancak dünyanın bir çölünün ortasına atılmış bir halka gibidir. Arş’ın Kürsi ye nisbetle büyüklüğü de bu halkaya nisbetle çölün büyüklüğü gibidir” (İbn Kesir, Tefsîrul-Kurânil-Azim, Beyrut 1385/1966, I, 550).

Yüce Allah Kitab-ı Kerim’inde gökte burçlar yarattığını söyler (el-Hicr 15/16; el Furkan 25/61), “Ve’s-sema-i zatil buruç” burçları olan göğe andolsun ki… diye buyurur. Cenab-ı Allah gökte burçlar yarattığını söylerken “es-Semavat” şeklinde değil de “es-Semâ” şeklinde zikreder. Semâ’nın lâm-ı tarifi ahid içindir. Bildiğiniz en yakın semâda (dünya semasında) demektir. Burç; yüksek köşk, bina ve kale anlamlarına gelir. Semadaki burçlar ise; gökte durumlârı birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler ayetlerde geçen semadaki burçları tefsir ederlerken, bunları, büyük yıldızlar, ya da semânın kapıları diye terceme etmişlerdir. Gökte yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini İdris (a.s)’ın yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehir ve kasabalar ve bunlardaki yüksek binalar nasıl bir alamet ve işaret ise, gökteki yıldızlar içerisinde büyük yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun yanlarında bulunan takım yıldızları (Zodyak takım yıldızları)na “Burçlar Kuşağı” da denir. Burçlar kuşağı 30 derece uzunluğunda 12 bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar Bölgesi denilir. Güneşin ilkbahardan itibaren bir yol boyunca sırasıyla takib ettiği takım yıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza (ikizler), seretan (yengeç), esed (arslan), sünbüle (başak), mizan (terazi), akreb, kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hüt (balık) isimleri verilmiştir.

Orta çağdaki filozofların gökler ve yıldızlar hakkındaki bilgileri Kur’an’a ve bugünkü bilimin verilene ters düşer. Onlar, gökleri ve yıldızları Kevn-ü fesaddan ârî, ezelî ve edebî olarak düşünmüşlerdir. Tabiidir ki onlar bu düşüncelerinde eski Grek felsefesinin etkisi altında kalmışlardı.

Orta çağdaki âlimlere göre; her gezeğenin bir gök katı (felek) vardır. (Gök katlarına felek de denilirdi). Her gök katının bir aklı ve nefsi vardır. Bunlara göre göklerin katları şunlardır: Felekül-Kamer (Ay Feleği), Felekül-Utarid (Merkür Feleği), Zühre Feleği, Şems Feleği, Mirrih (Mars) Feleği, Müşteri (Jüpiter Feleği), Zuhal (Satürn Feleği), Felekü’s-Sevabit (sâbit yıldızlar feleği) ve kendisinde yıldızlar bulunmayan Felekül-A’zâm (Felekül-eflâk veya Semâ’us-Semâvât). O zamanlar da Hıristiyan ve bazı İslâm alimlerince, dünyanın göklerin merkezinde hareketsiz olduğu, gezeğen, yıldızlar ve güneşin de yerin etrafında döndüğü kabul ediliyordu. Bu Batlamyus nazariyesidir.

İslâm dünyasında bazı müfessirler yedi gökle ilgili ayetleri tefsir ederken eski hey’et (astronomi) alimlerinin görüşlerine uyuyorlardı. Meselâ Güneş’in 4. semada olduğu söyleniyordu (Mecmuatün Mine’t-Tefasir içinde Medârik, VI, 366; Beydavî, I, 96).

Modern astronomi ve astrofizik, kâinatta kusursuz bir nizamın, yıldızlar, galaksi ve gezeğenler arasında ince hesaplı, büyük bir bilgiyle işlenmiş fevkalade tanzim, tedbir ve dengelerin bulunduğunu göstermektedir. Semanın içindekiler, en küçük gezegenler ile yıldızlardan en büyük galaksilere kadar bir denge durumu biçiminde birbirlerinin çevrelerinde dönerek yol almakta ve birbirlerinden açılıp genişleyerek boşlukta yolculuklarını sürdürmektedirler. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek “Göğü kuvvet (enerji) ile kurduk ve muhakkak biz onu genişletenleriz” (ez-Zariyât, 51/47) denilerek dile getirilmektedir. Yine Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın gökleri yedi kat olarak yarattığını, bunların mükemmel bir düzen içerisinde yaratıldığını; yaratılışlarında düzensizlik, çatlak ve kusur olmadığını (el-Mülk, 67/3-4); göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük ve hesaplı olduğu, insanların çoğunun bu büyük yaratılışın farkına varamayacakları (el-Müminûn, 23/57) bildirilir. Demek ki yıldızlar ve galaksiler… Yüce Allah’ın azametini ve kudretinin büyüklüğünü ilân etmeleri için yaratılmışlardır. Yine “O, yıldızları, kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için yaratandır” (el-En’âm, 6/97).

Güneşin ve yıldızların uzaya yaydıkları enerjilerinin kaynağı “Füzyon” olaylarıdır. Hidrojen gibi hafif çekirdeklerin birleşerek ve bu esnada kütlelerinden kaybederek büyük bir enerji vermesi olayına “Füzyon” olayı denilir. Mesela 4 hidrojen atomunun birleşmesiyle bir helyum oluşur ve toplam kütlenin binde yedisi enerjiye dönüşerek yok olur. Güneşin atmosferinde son derece bol miktarda (Güneşin yansından fazla) hidrojenin bulunduğu tesbit edilmiştir. Yine bol miktarda helyumun da varlığı anlaşılmıştır. Kainatta çoğunlukla bulunan element de hidrojendir. Öteki elementler hidrojenin birleşip kaynaşmış katlarıdır. Hidrojenden helyumun oluşması için Güneşin ve yıldızların içlerindeki milyonlarca derecelik ısı yeter, (soğuk füzyon mümkün değildir). Güneşin günde yaydığı enerji karşılığındaki kütle kaybı 1016 kg.dır. Yani saniyede 4 milyon tondan fazladır.

Buna göre güneş 1-2 milyar yıl sonra sönüp bitecektir. Güneşte hidrojenlerin birleşmesi sonucu ortaya çıkan helyum çekirdeklerinin de daha ağır çekirdeklere dönüştüğü düşünülür. Demir çekirdeği son üründür.

Dünyamıza düşmüş olan meteorların ve yıldızlardan gelen ışınların analizleri neticesinde bilinir ki, Güneş ve sistemine dahil olan gezeğenlerde, hattâ yıldızlarda dünyada bilinmeyen başka bir element mevcud değildir. Bütün elementler de proton ve nötronların katlarıdır. Son asırlarda âlimler evrenin kütlesinde (bize göre Dünya semasında) 1079 proton ve nötron kütlesinin bulunduğunu tahmin etmektedirler. Semadaki yıldız, galaksi ve gezeğenleri ne kadar proton ve nötrondan (nükleondan) yarattığını Allah Teala bilir. Çünkü O “Herşeyi adediyle saymıştır” (el-Cinn, 72/28).

Yıldızlarda bileşikler, yüksek sıcaklıklara dayanıklı olmadığından bunlar elementlerine ayrılmış olarak bulunurlar. Elementler, son elektron yörüngelerindeki elektron sayılarından daha fazlasını kaybetmişlerdir. Yıldızlarda aşırı iyonlaşma neticesinde çok fazla yer tutan elektron zarflarının ortadan kalkmasıyla iyonlar birbirlerine daha çok yaklaşırlar. Bu suretle hacim birimlerindeki atom sayısı binlerce daha fazlalaşacağından, yoğunluk da çok artar. Sirus yıldızının bir peykinin yoğunluğu, dünyamızdaki en ağır element olan platinin yoğunluğunun 3000 katıdır.

Yıldızlar ışımaları için lüzumlu olan enerjiyi çekirdek birleşmeleri (füzyonu) sonucunda kütlelerinden kaybederek temin ettikleri için, gitgide soğuyacak ve küçüleceklerdir. Nihayet küçülme neticesinde birbirlerinin çekimlerinden kurtularak saçılıp dağılacaklardır. Çünkü uzayda iki cisim birbirlerini birleştiren doğru boyunca, kütleleriyle doğru ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı bir kuvvetle çekerler. Güneş sistemine bağlı gezeğenler ve başka yıldızlar birbirlerini çekmek suretiyle dengede kalıyorlar. Yıldızların sönüp dağılacağı zamanda yani “O gün arz başka bir yere, gökler de başka göklere tebdil olunacaktır” (İbrahim, 14/48). Güneş ve yıldızların sönüp dağılacakları Kur’an-ı Kerim’in başka ayetlerinde de bildirilir: “Gök yarıldığı zaman, yıldızlar dağıldığı zaman…” (el-İnfitar, 82/1-2); “Güneş dürüldüğü zaman ve yıldızlar söndüğü vakit…” (et-Tekvir, 81/1-2); “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman…” (el-Mürselât, 77/8-9; ayrıca bkz. el-Enbiyâ, 21/104; ez-Zümer, 39/67).

Eğer içindekilerle beraber semâlar ezeli olmuş olsaydı, şimdiye kadar gelip geçmiş sonsuz zaman içerisinde yıldızlar ve güneş çoktan sönüp dağılmış olacaklardı. Halâ bugün bunlar mevcud olduklarına göre sonradan yaratılmış olup bir başlangıçları vardır ve günün birinde de küçülüp dağılarak sönüp gideceklerdir. İşte o zaman kıyamet kopacaktır. Her sonradan var olanın bir var edicisi (muhdisi vardır). Bir şey yokken, kendi kendisini yaratamaz. O halde semâ ve alemleri de yaratan kendileri dışında ezelî ve ebedî olan Allah Tealâ’dır.
—————————————————————————————–

BURÇ, BURÇLAR, BURÇ FALI, İslam Ansiklopedisi, Mehmed BULUT

Yüksek köşk, kalenin yuvarlak dört köşe veya çok köşeli sıkıntısı.

Herkesin gözüne çarpacak şekilde açık ve belli olan şey. Güneş sisteminde bulunan oniki takım yıldızdan her birine verilen isim. Bundan dolayı köşke de burç denmiştir. Terim olarak ise, “gökteki bir takım yıldızlara ve yıldız kümelerine burç” denir. Burçlar on iki adettir. Bunların altısı kuzeyde, altısı da güneydedir. Gök bilimciler yıldız kümelerini, her ayda ve mevsimde göründükleri şekillere göre isimlendirmişlerdir. Buna göre burçların isimleri ve tekâbül ettikleri aylar şunlardır:

1) Koç (hamel) burcu, 21 Mart-19 Nisan. 2) Boğa (sevr) burcu, 20 Nisan-20 Mayıs. 3) İkizler (cevzâ) burcu, 21 Mayıs-21 Haziran. 4) Yengeç (seretân) burcu, 22 Haziran-22 Temmuz. 5) Aslan (esed) burcu, 23 Temmuz-22 Ağustos. 6) Başak (sünbüle) burcu, 23 Ağustos-22 Eylül. 7) Terazi (mîzân) burcu 23 Eylül-23 Ekim. 8) Akrep (akrep) burcu, 24 Ekim-21 Kasım. 9) Yay (kavs) burcu, 22 Kasım-21 Aralık. 10) Oğlak (cediy) burcu, 22 Aralık-19 Ocak 11) Kova (delv) burcu 20 Ocak-18 Şubat. 12) Balık (hût) burcu, 19 Şubat-20 Mart.

Yılın her ayında güneş bu burçlardan birine girer. Güneşin Koç burcuna girmesiyle ilkbahar; Yengeç burcuna girmesiyle yaz; Terâzi burcuna girmesiyle sonbahar; Oğlak burcuna girmesiyle kış başlar.

Türk Edebiyatında, hangi mevsimde hangi burcun bulunduğu şu şiirle açıklanmıştır:

“Hamel ü Sevr ile Cevza’da gelir fasl-ı bahar

Seratân ü Esed ü Sünbüle’dir yaz’a medar

Tuttu Güz faslını Mizan ile Akrep dahi Kavs

Cedi vü Delv ile Hut kıldı Zemistanda (kış’ta) karar.”

Burç Falı

Fal, lügatta; “uğurlu saymak” anlamındadır. Terim olarak, “çeşitli usullerle, bilinmeyenden ve gelecekten haber verme ve kişilik okuma sanatı”dır. Burç falı ise, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Gelecek zamanda vukû bulacak olayları haber vererek gayb* sırlarını bildiğini iddia edene falcı denir. Falcılık*, çok eski devirlerden beri bazı insanlar tarafından revaçta olan bir husustur. Özellikle daralan insanlar için gelecekten haber verme işi son derece caziptir. Geleceğin kesif karanlıkları içinde saklanan mukadderatı görmeğe beşer zekâsı yetmediğinden mukadderatın tayini için insanlar böyle bir takım hurâfe ve boş vasıtalardan yardım isteyegelmişlerdir. Yirminci asrın sonlarında özellikle ekonomik yönden gelişmiş milletlerin insanları arasında da kehânete inananlar ve kehâneti sanat edinenler az değildir. (Kâmil Miras, Sahih-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercüme ve Şerhi, Ankara 1974, VI, 543). Bizde de kendini aydın sanan bir takım gazete mensupları her gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında bir takım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiç bir ilmî dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar okuyucuların ruhî dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.

Falcılık İslâm’da kesinlikle yasak edilmiştir. Gayb’dan verdiği haber konusunda kâhini tasdik etmek küfürdür. (Sâdeddîn et-Taftâzânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi (Şerhu’l-Akâid), Terc, Süleyman Uludağ, İstanbul 1980, 353). Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse gider de verdiği haber konusunda kâhini tasdik ederse, Allah’ın Muhammed’e indirdiğini inkâr etmiş olur.” (Tirmizî, Tahâret,102; İbn Mâce, Tahâret, 122; Ahmed İbn Hanbel, II, 408).

Geleceği (gaybı) Allah’tan başka hiç kimse bilemez. “De ki: göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.” (en-Neml, 27/65). “Gaybın anahtarları onun katındadır. Onları ancak O bilir” (el-En’âm, 6/59). Bu ve benzeri ayetler, gaybı Allah’tan başka kimsenin bilmediğine delâlet etmektedir.

İslâm âlimleri, sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan bilerek onlardan bir takım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VII, 5207).

Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için istihâre* yapması meşrûdur sünnettir. Bunun, İslam’da yasak edilen falcılık ve kehânetle hiç bir ilgisi yoktur.
—————————————————————————-

DİNİMİZDE BURÇLARIN YERİ

s.a. hocam dinimizdeki burçların yerini merak ediyorum…böyle bişiy falcılığamı geçer…yani burçlar ortak karakteristik özellikleri belirtiyor..mesela ben yay burcuyum ve o burcun özellikleri gerçekten bende var ama burçların günlük falları onlar faldır tabi ve fal haramdır..sadece burçların varlığı ve yerini öğrenmek istiyorum….birde efendimizin koç burcu olduğu söyleniyor doğrumu? allah razı olsun..selametle inş. Hocam

Ahmet Günay:

Değerli kardeşim;

Son yıllarda burç ve fal tutkuları iyice yaygınlaştı. Gazetelerin fal köşelerine ilaveten internet siteleri de ortaya çıkıncı borsa, hava tahmin raporu takip eder gibi günlük olarak burçlar takip edilmeye başlandı. O gün eline para geçecek mi, geçmeyecek mi, sağlık durumu nasıl olacak, iş ortağı ile kavga edecek mi etmeyecek mi, başına kötü bir şey gelecek mi, gelmeyecek mi gibi konular günlük yapılacak mutat işler haline geldi. Hatta anne karnındaki çocuğun karakterini burçlar yolu ile öğrenme çabasına girildi. Daha enteresanı bazı anne babalar istemediği burçta çocuğu doğmasın diye, bebeğin doğumunu sezeryan ile gününden önce talep etmektedir.
Bütün bu saçmalıklar, cahillikler inanç yönünden ne kadar erozyona, zafiyete uğradığımızı göstermektedir. Kaza ve kadere inanan, gaybı, geleceği sadece Allahın bileceğine iman eden bir Müslüman böyle hurafelerden uzak durur. Burçlara olan ilginin halkımızın bu konulardaki inançlarında büyük boşlukların olduğunu göstermektir. Bu boşluk insanların falcılara, kahinlere bel bağlamasına sebep olmuş.
Bu kadar, ilmi ve teknolojik gelişmelere rağmen bugün de insanların büyük bir bölümü bu illetten, hurafelerden kendini kurtaramamaktadır. Maalesef gazetelerin en çok okunan köşeleri, burç ve fal köşeleri… Sıradan bir mahalle gazetede bile fal köşelerine rastlamaktayız

Bu tür hurafeler sadece bizde değil, Batı’da da çok yaygın. Bilhassa, teknolojinin zirvede olduğu Amerika’da meslek haline gelmiş. Her semtte astrologlar, adım başı falcı dükkanları, büroları açmış.

Burçlarla ilgili olarak yapılan bazı istatistiki bilgiler şöyle:

1- Bir çok ülkedeki araştırma sonucuna göre nüfusun %50’den fazlası burçlara inanıyor.

2- Büyük şehirlerde yaşayanlar kırsal kesimlere nazaran daha fazla burçlara inanıyor ve uğraşıyorlar.

3- Astronomi bilen hiç bir bilim adamı burçlara inanmamaktadır.

4- Kalabalık şehirlerde, sosyal problemler daha fazla olduğundan burçlara inancı daha yaygındır.

5) Kadınlar erkeklere göre daha fazla burçlarla ilgileniyor ve uğraşıyorlar.

6) Daha çok fen bilimi eğitimi görmeyen sanatçılar ve işadamları burçlarla ilgileniyor.

Falcılara ve medyumlara inananların karekteristik özelliklerini de şöyle özetliyorlar: Kalabalık toplumlarda refah içinde yaşasalar bile kendilerine güvenleri sarsılan, sosyal bunalımlara giren, inancını kaybeden insanlar burçlar ve fal ile sorunlarına bir çözüm aramaktadırlar.

Eğer burçlara dayalı fallar doğru olsaydı, bugün öncelikle gökcisimleriyle uğraşan astronomlar birer astrolog olurdu. Çünkü toplumda gökcisimlerini en iyi bilenler ve tanıyanlar astronomlardır. Astrologlara göre Başak burcunda doğanlar iyi idareci olamazken, Kova burcunda doğanların hepsi bilimadamı olmaktadır. Halbuki, Gauquelin isimli bir araştırmacı yaptığı istatistik bir çalışma sonunda, on farklı mesleğe sahip 15560 kişinin burçları ile meslekleri arasında herhangi bir ilişkinin olmadığını göstermiştir.

Yine, Culver isimli araştırmacı 1981’de yaptığı çalışmada 300 kişinin fiziksel özellikleriyle burçları arasında hiç bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur.

Tıp doktorları üzerinde yıldız haritaları ele alınarak ve yaklaşık 100 denek kullanılarak yapılan istatistik bir çalışma sonunda, gökcisimlerinin konumlarıyla insanların davranışları arasında ilişki kurmanın mümkün olmadığı görülmüştür.

Yine benzer olarak, A.Ü.F.F. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’ndeki öğrenci ve öğretim elemanlarından oluşan 112 kişinin horoskopları çıkartılarak, aralarındaki istatistiki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada da, kişilerin burç yüzdelerinin rasgele dağıldığı, anlamlı bir dağılımın olmadığı ortaya çıkmıştır.

Selam ve dua ile…

http://www.ravda.net/rf/include.php?path=forum/showthread.php&threadid=38880&PHPKITSID=dea60b7d9a7e5c09a8c9b158befbb5e2
———————————–

BATIL İNANÇLAR

BURÇLARLA VE DİĞER ŞEKİLLERDE FAL BAKMAK, Mehmet Ali Demirbaş

Falcılık, Bâtıl inanç ve Hurafeler
Sual: Fal günah mıdır? Falcılık ve büyücülük aynı şey midir?

CEVAP
Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur.) [Taberani]
(Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]

Cinci hocanın cinden kurtardığına inanarak, ona ücret vermek caiz değildir. Çalınanları, kaybolanları bilirim diyen ve buna inanan da kâfir olur. “Bana cin haber veriyor, onun için biliyorum” derse, yine kâfir olur. Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı yalnız Allahü teâlâ, bir de onun vahy ve ilham ettikleri bilir. Cin, bu iki yoldan öğrendiğini haber verirse, “Bana falanca evliya bildirdi” derse küfür olmaz. Cinden arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildirmek de caiz değildir. Çünkü cinlerin gördüğü şeyleri doğru anlatıp anlatmadığı bilinemez.

Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür. Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır. Hadis-i şerifte (Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. (Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Siftah olarak alınan parayı çeneye sürmek, güvercine kağıt çektirmek, misafir giden evi 3 gün süpürmemek, salı günü yola çıkmamak, sabunu elden ele vermemek, kötü bir şey söylendiği vakit eliyle bir yere tıklayarak şeytan kulağına kurşun demek, cenazede küreği birinin eline vermeyip yere atmak, lohusa kadının kırkı çıkıncaya kadar, dışarı çıkmaması, yanında birisinin bulunması, hatta yanına bir süpürge olsun koymalı demek, kırkı çıkmamış iki çocuğu birbirinin yanına getirmemek bâtıl inançtır.

Hıdrellezi, Nevruzu, Noeli kutlamak, dert ve dilek için yatırlarda bulunan ağaçlara çaput bağlamak, türbelere mum dikmek, cenazeyi yüksek sesle tekbirle veya marşla götürmek, matem işaretleri taşımak, çelenk götürmek caiz değildir.

Bid’at olmayanlar
Bid’at ehli, aşağıdakileri de hurafe saymışsa da yanlış söyledikleri çeşitli kitaplarda yazılıdır:

Kur’an ve hadiste olmayıp da, icma veya kıyası fukaha ile meydana gelen hükümler bid’at değildir.

İki bayram arasında nikah yapmak caizdir. Peygamber efendimiz, Cuma gününe rastlayan bir bayram günü, namazdan sonra, nikah yapması istenince, (İki bayram arası nikah olmaz) buyurdu. Yani vakit dar, bayramlaştıktan sonra tekrar Cuma namazı için mescide geleceğiz demek istemiştir.

Nazar için kurşun dökmek, nazar boncuğu takmak, tarlaya at kafası takmak bid’at değildir. Bunlara bakılınca, gözlerdeki şua ilk defa oraya gider ve nazar önlenir. (Hindiye)

Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir.
Devir ve iskat bid’at değildir.
Definden sonra, mezarlıkta, cenaze sahiplerine taziyede bulunmak bid’at değildir.

Peygamber efendimizin âdet olarak yaptığı şeyleri yapmamak [mesela entari giymemek] yahut da yapmadığı şeyleri yapmak, [mesela çatal kaşık kullanmak] bid’at değildir.

Ölmüş evliyaya adak yapmak, yani mübarek bir zatı vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak caizdir. Mesela (Hastam iyi olursa, sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine olmak üzere, Allah için, adak olarak bir koyun keseceğim) demek. Burada, Allahü teâlâ için kesilen adağın sevabı Seyyidet Nefise hazretlerine bağışlanıyor, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa veriyor kazayı, belayı gideriyor. Koyunu mezar başında kesmek haramdır. Puta tapanların, put yanında kesmelerine benzememeli. Türbenin avlusu genişse, bir kenarda kesilebilir.

İşleri, Allahü teâlânın yaptığına inanarak, türbelerdeki evliyadan yardım istemek, onların hürmetine dua etmek de bid’at değildir. Hz. Mevlana, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu. Deylemi’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifi de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir.

Fal ve din istismarı
Kabataş parkında çoluk çocuk oturuyorduk. Esmer bir kız, yanımıza yaklaşıp, (Şu gözlüğümü bir takayım, falınıza öyle bakayım. Neyse halın, çıksın falın) dedi. Ben de, başımdan savmak için, (Biz fala mala inanmayız) dedim. Hemen, (İyi ama beyim, “Fala inanma, falsız da kalma” dememişler mi? Sen yine inanma. Falına bakar, karamsarlıktan kurtulursun, rahata kavuşursun) dedi. Falcıyı uygun şekilde uzaklaştırdıktan sonra, Peygamber efendimizin, (Falcının söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur) buyurduğunu oradakilere söyledim. Benim hadis-i şeriften bahsettiğimi gören, cübbeli ve bid’at sakallı bir genç, yanıma yaklaşarak, (Amca, duamı almak istemez misin?) dedi. Onun ne demek istediğini anlayamadım. Elimdeki galetayı ona verip, (Dua edersen et, bana niye soruyorsun?) dedim. Eli ile para işareti yaptı. Sonra anladım ki, (Para ver, sana dua edeyim) demek istiyormuş. Halbuki dini alet etmek doğru değildir. Çünkü Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselama, (Sakın ola ki, neslin dini geçim vasıtası yapmasın, din ile dünya menfaatini talep edenlere yazıklar olsun!) buyurmuştur.

Kabir fareleri
Kabataş’a gelmeden önce de, Beşiktaş’a uğramıştım. Mezarlığın yanından geçerken bir Fatiha okuyayım, dedim. Hemen yanıma bir genç gelip dedi ki:
– Amca hazır hatim var.
– Kaça satıyorsun?
– Amca Kur’an satılır mı, satılsa ona değer biçilir mi?
– İyi ama sana ne vereceğiz?
– Gönlünden ne koparsa…
– Sen hafız mısın?
– Elbette amca.
Cebimden çıkardığım Tebareke cüzünü gösterip sordum:
– Şunu bir okur musun?
– Amca, hafız olan hoca efendidir. Hatmi de o hazırladı. Ben sadece vazifeliyim.
– Hatimlerin parasını hoca efendi ile müşterek mi paylaşıyorsunuz?
– Hayır, ben aldıklarımın hepsini veriyorum. O da duruma göre az çok veriyor.
– Hoca efendi para ile Kur’an okumanın caiz olmadığını bilmiyor mu?
– Bilmez olur mu hiç?
– Biliyor da niye hatim sattırıyor?
– Amca biz hatim satmıyoruz. Hediye ediyoruz. Para veren olursa alıyoruz.
– Delikanlı müftiyüssekaleyn diye birini duydun mu? Sen şu hoca efendinin adını söyler misin?
Genç, söylediğim kelimeyi anlamadı galiba. Müftü müfettişi mi ne zannetti.
– Hoca efendi öldü, sağlığında verdiği hatimleri bağışlıyorum.
– Anlaşıldı. Bak sağlığın yerinde, alnının teri ile kazansan olmaz mı?
– Olur, bundan sonra öyle yaparım, diyerek uzaklaştı.

Dini alet etmek
Malını müşteriye gösterirken, tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Müşteri çekmek için dükkanına dini levhalar asmak da, dini ticarete alet etmek olur.

Gerek şahsi, gerek siyasi menfaat veya nüfuz sağlama işine din istismarı denir ki, bunun dinimizdeki adı riyadır. Koltuk kapmak, alkış toplamak, bir grup insanı peşine takmak, herhangi bir menfaat gibi Allah rızasından başka niyetlerle yapılan her iş riya olur. Riya çok büyük günahtır. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: İyi bil ki, riya haramdır. Peygamber efendimiz, (Ahir zamanda dünya menfaati için dini alet eden, gösteriş yapan, sözleri baldan tatlı kimseler çıkar. Bunlar kuzu postuna bürünmüş birer kurttur) buyurdu. (Tirmizi)

Din alet edilerek elde edilen mala şair lanet ederek der ki:
Lanet ola ol male [makama, şöhrete] ki,
tahsiline anın ya din ola, ya ırz, ya namus ola alet.

Sual: Halk arasında, bir hanım ölünce, saçları göğsünü örtecek uzunlukta olmalıdır diye bir inanış var. Bu doğru mu?

CEVAP
Doğru değildir, aslı yoktur.

Sual: Kulak çınlaması kötüye alamet midir? Çınlayınca okunacak dua var mı?

CEVAP
Kulak çınlaması kötüye alamet değildir. Çok kimsenin kulağı çınlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kulağı çınlayan beni hatırlasın, bana salevat-ı şerife getirsin. Sonra da “Beni hayırla anana Allah rahmet etsin!” desin!) [Müslim]

Sual: Göz seğirmesi kötüye mi alamettir?

CEVAP
Hayır.

Sual: Gözü seğiren, bir şey olacağına inansa, günah mıdır?

CEVAP
Hayır. Tefeül caizdir. [Hayra yormak]

Sual: Gazetelerdeki burç sayfalarını okumanın hükmü nedir?

CEVAP
Caiz değildir.

Sual: İnsan karakterleri burçlara göre midir?

CEVAP
Halk arasında, zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takım yıldıza “burçlar” adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir. Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır. Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak’ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu yüzden de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Sual: Gece tırnak kesilmez diyorlar. Ne zaman kesmeli, tırnak kesmenin dinimizdeki yeri nedir?

CEVAP
Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir. Haftanın her günü kesilebilir. Cuma günü, cuma namazından sonra kesmek daha iyi olur.

Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, beladan emin olur) buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları Cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürr-ül-muhtar)

Hadis-i şerifte, (Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir) buyuruldu. (E.Şeyh)
Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin Cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!) [Deylemi]

Sual: Bir dileğin kabul olması için, Mekke veya Medine’den getirilen bir miktar hamur, bir gece evde kaldıktan sonra, bir bardak un, şeker ve süt katılıyor. 10 gün bu hamurun yanında hacet namazı kılınıyor. Sonra bu hamur dörde bölünüyor. Bir parçası ile tatlı yapıp ev halkı yiyor. Diğer üç parçası komşulara veriliyor. Onlar da aynı şeyleri yaparak dilekte bulunuyor. Böyle bir şeyin dinimizde yeri var mıdır?

CEVAP
Bunların aslı yoktur, uydurma şeylerdir. Dilek için çeşitli dualar vardır. [Duanın önemi ve çeşitli dualar maddesine bakınız.]

Sual: Hocalar Yıldız nameye bakıyor, günah mıdır?

CEVAP
Yıldız name fal kitabıdır, bakmak ve inanmak haramdır büyük günahtır, küfre kadar götürür.

Sual: Yasin okunup düğümleniyor, kırk adet olunca kabre konuyor, böyle yapmak uygun mudur?

CEVAP
Uygun değil, bid’attir.

Sual: Bazı yatırlara para atılıyor. Mahzuru var mıdır?

CEVAP
Kabirlere para atmak, iplik bağlamak gibi şeyler dinimizde yoktur. Bunların hiç bir faydası olmadığı gibi, bid’at olduğu için de zararlıdır.

Sual: Makas gibi kesici aletler elden ele alınmaz deniyor. Alınırsa o iki kişi kavga eder deniyor. Makas hep kapalı durmalı deniyor. Açık durursa kefen biçer deniyor. Bunların aslı var mı?

Aslı yoktur, hurafedir.

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1761

FAL-FALCILIK

İslam Ansiklopedisi, Halid ERBOĞA

Aslında falı da sihir içerisinde anlatmış sayılırız. Çünkü falın aslı da gaipten haber verme ve gelecege ait olayları bilmeyi iddia etme esasına dayanır. Halbuki, insanların ne olacağını bilemeyecekleri, Kur’ân-ı Kerîm tarafından açıkça haber verilir. (Lokman (31 ) 34. ) Ayrıca Peygamberimiz bunun mümkün olamayacağını, bir çok şeyin kendisine de bildirilmediğini söyleyerek anlatır. Kur’ân-ı Kerîm fal bakma eylemlerinin, şeytanın işlerinden bir “pislik” olduğunu söyler.(Mâide (5) 90.)

Fal bakmanın eskiden beri bilinegelen; yazılı ok çekme, yıldız falı, kahve falı, iskambil kâğıdı ile fal… gibi çeşitli yanında, cinlerden yararlanılarak gelecekten haber verme iddiasında olanı da vardır. Bunların hepsi asılsız, hepsi batıl ve hepsi gerçeklerden uzaklaştırıcı yollardır. Çünkü cinler bile gaybı bilemezler. Kaldı ki, cinlerden birşeyler sorduğunu iddia eden insanların yüzde doksan dokuzu yalancıdır. Birini de cinler yanıltırlar. Kahve ve iskambil kâğıdı falının ise, hiç aslı yoktur… Söyleyip tutturdukları sanılan şeylerin hepsi zaten, hemen her insanda bulunan şeylerdir. Onların becerdiği, bu işin sadece edebiyatıdır. Hele bazı gazetelerde verilen burç falları, aklı başında olanları çok düşündürmelidir. Çünkü bu tür fal içeren gazetelerin tamamı, aslında manevî dünyaya inanmayan ve maneviyatla alây eden gazetelerdir. Öyleyse, maneviyatın makulünü kabul etmeyenler nasıl olur da mantıksız ve asılsızını kabul eder ve yazarlar. Hayır, onlarda aslında bu yazdıklarına inanıyor değillerdir: Buna rağmen bunu yazmalarının bir takım sebepleri olmalıdır. bu sebeplerin önemlilerini söyleyelim. Bir önceki maddede anlattığımız gibi, inançsızlık ve ibadetsizlikten ruhları acıkmış olan biçare cahillerin bu duygularını sömürmüşler ve onlara gazete satmak yoluyla kasalarını şişirmek. Daha önemlisi, gelecek adına Saçma sapan şeyler söyleyerek, söyledikleri çıkmadığında inançları sarsmak ve işte bütün manevî inançlar böyle asılsız ve batıldır, fikrini yerleştirmek. Ondan sonra da inancı sarsılmış bu sürü insanları, yine onların cebinden aldıkları paralarla daha değişik silâhlar üreterek, daha büyük çıkarları doğrultusunda yönlendirmek. Görüldüğü gibi asıl din sömürücüleri bu adamlardır. Ve işin ilginç yani, nazarlıkları kullananlar gibi, bu tür fallara inananların da hemen hepsi, inancı ve ibadeti, ya zayıf, ya da hiç olmayan insanlardır. Demek ki din, insanı Saçma inançlardan da koruyor.

Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yollar. Baht, uğur ve talihi anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma işi. Gelecekte olacak şeyleri anlamak maksadıyla yapılan eylemler hakkında kullanılan bir tabir. “Kamûs-u Osmanî’de: “Kısa fikirlilerin ümid ettikleri bir maddeyi çıkarmak maksadiyle; kitap açmak ve kitaba, baklaya bakmak gibi değişik yöntemlerle yapılan teşebbüsü ve bu teşebbüsün gösterdiği netice” olarak tarif edilmiştir.

Kur’an’da, “fal” kelimesi geçmemekle birlikte, Peygamber (s.a.s.)’in bazı hadislerinde, şekil olarak buna benzer fakat mana yönünden bizim anladığımız fal’dan daha değişik bir mana arzeden “fe’l” sözü geçmektedir. Şöyle ki; “adva (hastalığın Allah’ın takdiri olmaksızın bulaşması) yoktur, tıyara (bir şeyi uğursuz sayma) da yoktur. Ben hayırlı “fe’l”i (bir şeyi hayra yorma) severim” (Buhari, Tıb, 43; İbn Mâce, Tıb, 43), hadisinde geçen “fe’l” kelimesinin bildiğimiz falla aynı anlama gelmediği açıktır.

Ebû Hureyre’nin, Peygamberimiz (s.a.s.)’den naklettiği başka bir hadiste; ”Tıyara yoktur, daha hayırlı olan fe’l vardır.” buyurdular. Ebu Hüreyre; “Fe’l nedir ey Allah’ın Resulu? diye sorunca ‘Sizden birinizin işittiği salih sözdür’ dedi” (Buhâri, Tıb, 44).

Hasta olan bir kimsenin; “ya sâlim” ! diye bağıran birinin sesini duyması veya yitiğini arayan birinin; “ya vâcid! ” diye seslenen birinin sesini duyunca, “bununla tefe’ül ediyorum” deyip, hastalıktan kurtulmayı umması ve yitiğini bulacağını ümid etmesidir. Yani bu sesleri hayra yorarak, neticenin bu şekilde olmasını beklemesidir

(İbnu’l-Manzûr, “Lisanü’l-Arab ” XI V.; İmam Ebi Bekir er-Râzı, “Muhtaru’s-Si hah” Fe’l maddesi).

Cahiliye Arapları, bir sefere, bir savaşa, bir ticarete, bir nikâha yahut herhangi bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu zarların (veya okların) birinde, “Rabbim emretti” yahut “yap” diye emir; diğerinde, “Rabbim nehyetti” yahut, “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu, biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an bunu şu ayetle yasaklamıştır: ”Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir,. bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz” (el-Mâide, 5/90).

Câhiliyede, bir de kuş uçurma âdeti vardı ki, bir yere gidecekleri zaman bir kuş uçururlar, sağa giderse teyemmüm (uğurlu sayma), sola giderse teşe’üm ederler (uğursuzluk sayarlar)dı. Peygamberimizin, “tıyara yoktur” hadisi ile bunun da yasaklandığını biliyoruz.

Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan istidlâl ile yapılan bu falcılığın aslı Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, İdris (a.s)’ın, mucizesi iddiasıyla sema’yı oniki burca taksim etmişler ve eflâktan yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezeğenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek of ayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümler yazmışlardı. Onların bu inançları günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır (Elmalılı M.H.Yazır, “Hak Dini Kur’ân Dili”, VII. 5208).

Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermedir. Halbuki, Kur’an-ı Kerîm; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemiyeceğini, peygamberlerle melekler dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir:

“De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur” (en-Neml, 27/65) ve “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum….” (el-En’âm, 6/50), “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım….” (el-A ‘râf, 7/188) âyetleri buna yeterli delildir.

Kendilerine “arrâf” yahut “kâhin” denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamber (s.a.s.) ağır bir dille kınamış hatta kâfirlikle nitelemiştir. “Her kim bir arrafa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz” (Müslim, Selâm, 125) buyurmuştur. Ebû Dâvûd’da geçen bir hadis ise şöyledir: “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur” (Ebû Dâvûd, Tıb, hadis no: 3904).
———————————————————–

YILDIZ VE BURÇ FALI

Yıldız ve burç falı uğraşısı olan astroloji; insanlardaki dini bilgi eksikliği, bilinmeyene ve geleceğe olan derin merakı nedeniyle, basında magazin haberleri olarak güncelliğini korumaktadır. Sayısını günümüzün teknolojisi ile bilmemizin mümkün olamayacağı kadar gök cisimlerinden oluşan gök, her devirde gizemini korumuş, Gildânîler gibi bazı eski toplumlarda da yıldızlara tapma şekline dönüşmüştür.

Yıldız ve burç falı inanışına göre; burçlardan (yıldız kümelerinden) ışın şeklinde çıkan kuvvetler, Yeryüzündeki insanların ve varlıkların tabiatını düzenlemekte, hayır ve şer onlardan kaynaklanmakta, bilinmeyen ve gelecekten haber alma da ancak yıldız falcılığı ile mümkün olmaktadır.

Astrolojiye (yıldız falına) inanılarak ona ümit bağlanmasını, Dünya’daki olayların ve insanların geleceği ile ilgili netice çıkarılmasını, İslâmiyet kesin olarak onaylamaz. Astrolojinin varlığı ile ilgili hiçbir ayet de Kur’ân- Kerîm’de bulunmamaktadır. Evreni ve bütün varlıkları var eden, yöneten ve geleceği de bilen yalnız Yüce Allah’tır, yarattığı hiçbir varlığa da bu görevleri vermemiştir, yıldız falcılığı aldatmacadan başka birşey değildir.

GÖĞÜ BURÇLAR İLE SÜSLEDİK

15/16: Andolsun ki Biz, gökte burçlar (yıldız kümeleri) yaptık. Ve onu, bakıp görenler için süsledik.
71/15-16: Görmediniz mi Allah yedi göğü ahenkli bir bütün olarak nasıl yarattı? Ay’ı bunlar içinde bir ışık yaptı ve Güneş’i de kandil haline getirdi.
16/16 : Ve nice işaretler! Yıldızlarla da onlar (insanlar), yön ve yol doğrulturlar.

Yukardaki ayetlerden de anlaşıldığı gibi Kur’ân-ı Kerîm’de, pozitif bir ilim olan astronomi (gök bilimi) hakkında birçok bilgiler bulunmakta; yıldızlar, yıldız kümeleri (burçlar), Güneş, Ay gibi gök cisimlerinin özellikleri anlatılmakta, astronominin araştırılıp öğrenilmesi teşvik edilmektedir. Astroloji hakkında ise tek bir ayet bile bulunmamaktadır. Yıldız falı, burç falı gibi inanışları, vasıtasız bilgileri, bilinmeyeni ve geleceği konu alan astroloji, İslâmiyet ile bağdaşamaz. Bilinmeyen ve gelecekten haber verme insan tabiatının gök cisimlerinin etkisi ile oluştuğu iddiasında bulunma, Allah’a ortak koşma (şirk) tir.

İNSAN TABİATINI BURÇLAR MI OLUŞTURUR?

Burç; yıldızlar kümesi, topluluğu demektir. Gök yüzünü süsleyen yıldızlar, bir sistem içersinde birbirine yakın toplanarak burçları meydana getirmiştir. Güneş, bizim gök adamız Samanyolu’nu oluşturan yaklaşık 200 milyar yıldızdan biridir. Evrende 200 milyar bulunduğu tahmin edilen gök adaları da milyarlarca burç (yıldız kümeleri) ve yıldızdan teşekkül eder.

Yıldız ve burç falı (astroloji) ile uğraşanların konusu olan ve 12 burçtan meydana gelen Zodyak Takım Yıldızları, 360°lik bir kuşak üzerinde eşit aralıklarla serpiştirilmiştir. Her takım yıldız (burç) 30°lik bir kuşak parçasını doldurur. Burçlara sırasıyla : Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, ve Balık isimleri verilmiştir. Astronomik olarak, ilkbaharın başlangıcını teşkil eden 21 Mart tarihinde Güneş, Koç burcunun başında bulunur. Bu durumda Güneş’in Koç burcuna gireceği söylenir. Bundan bir ay sonra Güneş, Boğa burcuna geçer ve böylece 12 burcu dolaşır.

Batı Ülkelerinde astroloji ile uğraşanların temel görüşlerini, Batlamyus’un düşünceleri teşkil eder. Onlara göre gök cisimleri; Dünya’daki insanların ve diğer varlıkların tabiat ve huylarını düzenlemektedir. Ayrı karakter ve özellikler ile yüklü her bir burçtan ışın şeklinde yayılan güçler, Yeryüzü’nde ki varlıkları etkisi altına alarak, kendi özelliklerini onlara yansıtır. Dünya Güneş ile birlikte akışı esnasında burçlardan çıkan kuvvetler, yeni doğmuş çocukları etkileyerek tabiatlarının oluşmasını sağlar. Artık o insan hayatı boyunca burçtan aldığı bu özellikleri taşır, bu nedenle ayni burçta doğan kimselerin huy ve karakterleri birbirine benzer.

Eski bir topluluk olan Kildânîler’e göre, evreni idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve şer in de onlardan geldiğine inanıyorlardı. Kildânîler’in bir kolu olan Sabiîler’e göre ise, tanrıdan çıktığını kabul ettikleri gök cisimlerin canlı varlıklar olduğunu, tıpkı insanlar gibi nefis ve akıl sahibi bulunduklarını, Tanrının alt alemler (insanlar) üzerindeki yönetimini, bu gök cisimleri (felekler) aracılığı ile yaptığını kabul etmekteydiler. Hint astronomi bilginlerine göre yıldızların asıl niteliğinden değil, özelliklerinden hükümler çıkarmışlardı. Hacminin büyüklüğü ve mekânın yüksekliğinden dolayı Zühal (Satürn) yıldızını saadetin kaynağı saymışlar ve her türlü mutluluğun buradan geldiğini iddia etmişlerdi. ( Bkz. Divantaşİlmihal II. Say: 150 )

EVRENİ YARATAN VE YÖNETEN ALLAH’TIR

2/117 : Gökleri ve yeri güzelliklerle donatarak yaratan Allah’tır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece OL der, o da hemen oluverir.
2/107 : Bilmedin mi ki göklerin hükümranlığı, mülkiyeti ve yönetimi yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir koruyucu, ne de yardımcı vardır.

Yüce Allah; ilâhî kudreti, sonsuz ilmi ile evreni ve varlıkları yaratmış, yaşam öykülerini de ilâhî yasalara bağlayarak, olağanüstü bir düzen ile onları yönetmektedir. Tevbe 9/116: Göklerin ve yerin mülk ve yönetimi Allah’ındır. Yaşatan da, öldüren de O’dur… Yıldızlar, Güneş, Ay ve Yeryüzü’ndeki bütün varlıkların, yaratılışı ve yönetimi yalnız ve yalnız Allah’a aittir. Yaratılmış ve insanlar gibi sonlu olan yıldızların etkileyici, yönlendirici bir güçleri yoktur. Gök cisimlerinden ışın şeklinde gelen kuvvetlerin; insanların tabiatını oluşturacağına, hayır ve şer in onlardan kaynaklandığına inanmak, akıl ve mantık ile bağdaşamaz.

Cenâb-ı Allah, insanları dilediği şekilde yaratarak oluşturmakta, her benliğe doğuştan ve anne babanın genlerinden de kaynaklanan ayrı bir tabiat vermektedir. İnsanın bu özellikleri hayat boyu devam eder ki, bu da o insanın kaderidir. Yıldız falcılarının iddia ettikleri gibi, ayni burçta doğan insanların huy ve tabiatlarının birbirine benzemesi gerekirken, pek çoğunun ayrı ve zıt karakterde oldukları test edilmiştir. İnfitar 82/8: «Seni dileğince oluşturan Allah’ tır.» Ayetten açık olarak anlaşıldığı gibi, insanları yaratan, tabiat ve huylarını düzenleyen Yüce Allah’tır. Yıldızlar dahil hiçbir varlığa yaratma, yönlendirme, etkileme görevi verilmemiştir. Cenâb-ı Allah’tan başkalarının insanları oluşturduğunu düşünmek şirk olur ki, bu da Allah katında çok büyük bir günahtır. İsra 17/22: Allah’ın yanısıra ortak (şirk) oluşturma!…

GELECEĞİ YALNIZ ALLAH BİLİR

26/65 : De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı (bilinmeyeni ve geleceği) bilmez…
6/59 : Gaybın anahtarı onun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olanı da bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez…

Gayb, his ve akıl ile bilinmeyen şey demektir. İnsanın geleceği, nerede öleceği ve kıyamet zamanına mutlak gayb denir ki, bu sır hiçbir yaratılana, Yüce Allah’ın sevgili kulları peygamberlere bile verilmemiştir.

Günümüzde yıldız ve burç falı, magazin habercilerinin üretimi ve desteği ile çok ilgi toplamaktadır. İnsanların dini bilgi eksikliğinden kaynaklanan boşluklar, bilinmeyene karşı büyük ilgi nedeni, olayın hep gündemde kalmasına sebep teşkil etmiştir. Oysa fal baktırarak gelecek hakkında bilgi aldıklarına inananlar, ancak zaman içinde gerçek ile karşılaşmaktadır. Yıldız ve burç falına değer verilerek, ona ümit bağlanılması, güvenilmesi İslâmiyet’e tamamiyle aykırıdır.

DİĞER FALCILIKLAR

5/90 : Ey iman edenler!… Fal okları şeytan işi birer pisliktir, bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.

Falcılık, çeşitli usuller ile bilinmeyenden haber verme, geleceğe ait olayları bilmeyi iddia etme esasına dayanır. Falcılar cinler gibi görünmeyen varlıklarla ilişki kurduklarını, bazı sırlara sahip olduklarını söyleyerek müşterilerini etkilerler. Kur’ân, falcılığa şiddetle karşı çıkmakta : Fal okları şeytan işi birer pisliktir. sözleri ile onları lânetlemektedir. Fal ve falcılığın çok çeşitli türleri vardır. Kahve falı, el içi falı, yıldız falı, iskambil kağıdı ile fal, tuz falı, kurşun dökme, Kur’ân ve kitap falı v.s.

İnsanlarda ki dini bilgi eksikliği, bilinmeyene, geleceğe olan derin merak ve ilgi nedeni ile falcılık mesleği, eski toplumlardan beri devam etmiştir. Onlara inanarak fal baktıranlar, sıkıntılarına sıkıntı kattıkları gibi, sömürülmekten de kurtulamazlar. Görülmeyen duyular ötesi alem ile görülen duyular aleminin mutlak hakimi Yüce Allah’tır. Zümer 39/46 : De ki, ey Allah’ım! Ey gökleri ve yeri ya ratan, ey görülmeyeni ve görüleni bilen… Yaratılan hiçbir varlık geleceği bilemez. Lukman 31/34 : …Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez…

Falcılar, kendilerine de hayrı olmayan zavallı kimselerdir. Eğer onlar bilinmeyeni ve geleceği bilselerdi şans oyunlarından zengin olurlar, onlara inanarak ümit bağlayan insanları da sömürmeye gerek görmezlerdi.

http://www.kurandasevgi.gen.tr/kkadin/index.htm
————————————————————

İNSANLARIN HAYATINDA MEYDANA GELEN OLAYLARDA GEZEGENLERİN VE YILDIZLARIN ETKİLİ OLDUĞUNA İNANMAK

Zeyd ibn Halid El-Cüheni’den şöyle rivâyet edilir:

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizimle Hudeybiye’de sabah namazı kıldı. Yerde gece düşen yağmurun izleri vardı. Namazı bitirip kalkınca insanlara dönüp şöyle dedi:

((هَلْ تَدْرُونَ مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ؟ قَالُوا: اللهُ وَرَسُولُهُ أعْلَمُ، قَالَ: “أصْبَحَ مِنْ عِبَادِي مُؤْمِنٌ بِي وَكَافِرٌ، فَأَمَّا مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللهِ وَرَحْمَتِهِ فَذَلِكَ مُؤْمِنٌ بِي كَافِرٌ بِالْكَوَاكِبِ. وَأمَّا مَنْ قَالَ بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذَلِكَ كَافِرٌ بِي وَمُؤْمِنٌ بِالْكَوَاكِبِ))

“Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz? Dediler ki: Allah ve Resûllü daha iyi bilir. Dedi ki: Kullarımdan bir kısmı mü’min, bir kısmı kâfir olarak sabahladı; Allah’ın fazlı ve rahmeti ile yağmur yağdı diyenler bana iman edip gezegenleri inkâr etmiştir,falan filan gezegenler yağmur indirmiştir diyenler gezegenlere iman edip beni inkâr etmiştir.” 14

Gazete ve dergilerde yer alan fallar ve burçlara inanmak ta şirktir. Şâyet bu vb. şeylere inanmadan sadece teselli bulmak için okunursa Allah’a âsî olunmuş, günah işlenmiştir. Çünkü şirk olan bir şeyle teselli bulmak câiz değildir. Ayrıca okuyucu, zamanla böyle şeyleri okudukça şeytanın vereceği vesvese ile onlara inanmaya başlayıp şirke düşebilir.

http://72.14.221.104/search?q=cache:5kdwpRDOfnEJ:islamvebiz.com/kitaplar/Haramlar.doc+bur%C3%A7lara+inanmak&hl=tr&ct=clnk&cd=53
———————————————————

FAL AÇMAK İNANMAK

Fal Açmak:

Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak, “FAL AÇMAK” adetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır.

Bazı kimseler de: “Fala inanmıyoruz amma eğlence olsun diye açtırıyoruz” diyorlar. Bu düşünce doğru değildir.

İslâm Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcıların söylediklerine inanmak yasaktır.

Bu hususta Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha

erişesiniz” (Maide Sûresi, Ayet: 90).

Konuya ilişkin olarak Allah Elçisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) de şöyle söylemiştir: “Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak SÎHİR ve KEHANET nevindendir”(11)

Bu ilahi emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan bir hükmün şakası helal olamaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak caiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine kanıt olamaz. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilemez.

Eğer falcılar herşeyi önceden bildiklerini iddia ediyorlarsa, sınaması kolay. Gelsinler bir araya toplansınlar; ilim adamlarından da jüri kurulsun ve dünya üzerinde herhangi bir şehir tesbit edilip, bu şehirde yarın neler olacak diye falcılara sorulsun. Bakalım bir gün evvelden o tesbit edilen yerde veya ülkede neler oluyor, tümünü haber verebilecekler mi?

İşte meydan, işte dünya !

Her yeni yıl biterken bazı kâhin ve falcıların sesleri duyulur.

Yeni yılda şu olacak, şu ölecek, şu günde dünya bozulacak vs. gibi.

Çok şükür ki onların dediklerinden hiçbirisinin gerçekleştiği (55 senedir yaşıyorum) duymadım. Çünkü geleceği falcı değil, kâinatın yaratıcısı “Âlemlerin Rabbi” Yüce Allah bilir. Allah’ın bildirmediği bir şeyi kimse bilemez.

İnsan, ancak Allah’ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür. İlmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en gelişmiş varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşeri ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç münasebetleri kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunları isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırlan ve tasarrufu ise Allah’ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah’ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilahi talimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden bir kaç tanesi rastgelse bile, bu onların gaybı bildiklerim ifade etmez. Nitekim bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na sorulan bir soruya, Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığından 27 Ocak 1987 tarih K6214-9/93 sayılı yazıyla aşağıdaki cevap verilmiştir.

“Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur’ân-l Kerim’de (Neml Sûresi, Ayet: 65)

“Göklerde ve yerde gaybı Allah ‘tan başka bilen yoktur” buyrulmuştur. Rasulullah (S.A.S) Efendimiz de: “Kahin ve falcıya (yani gaipten haber veren kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz”, “Ona inanan kişi, bana indirileni (kitap ve vahyi) inkar etmiş olur” buyurmuştur.

Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması caiz değildir.”

İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağların müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne çare ki modern dünyamızın modern toplumlarında hâlâ bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.

Meselâ böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir.

“Dahi 1231 kere YA MUĞNİ deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur”(12).

Ne saçmalık!… Hiç oturduğun yerden'”YA MUĞNİ” çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..

İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kahinlerin uydurdukları yalanlardır.

Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır.

Oysa mensup olduğumuz İSLÂM DİNİ, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Büyük müçtehit İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, “İslâm’ın dostu ilim, düşmanı cehalettir” demiştir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.

Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslâm düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslâm değil, İslâm’ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslâm, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.

İslâm Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yollan İslâm’da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: “Kaderimde ne varsa o çıkar” düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir” (Necm, 39, 40, 41). Bir başka buyrukta da şöyle denilmektedir: “Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızık isteyin..” (Cuma, 10) Mülk Sûresi 15. âyette de şöyle bildirilir. “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Öyleyse yerin sırtlarında dolaşın. Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, sonunda dönüş O’nadır.”

Anlamlarını sunduğumuz bu âyetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S.) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir. Rızık kapısının günün en yüksek noktasından yerin derinliklerine kadar açık olduğunu haber vermiştir. Sevgili Allah Elçisinin hadis kitaplarında konuya ilişkin pek çok buyruğu vardır.

Bu konuda Milli Şairimiz M. Akif ERSOY da bir beyitinde şöyle diyor:

“Bekayı hak tanıyan, say’ı bir vazife bilir,

Çalış, çalış ki beka sa ‘y olursa hak edilir.”

Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde insanın düşünmesi, araştırması tavsiye edilir demiştik. Ancak Kur’ân, prensiplere en genel şekli ile değinir. Ayrıntıları insanın çalışmasına, araştırmasına, idrakine bırakır. Çünkü ilerlemek, yükselmek ve başarıya ulaşmak ancak çalışmayla, bilimle elde edilir. Veren elin alan elden daha hayırlı olduğu bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, “Kim iyi davranışta bulunursa kendisi için yapar, kim kötülük ederse kendisine eder. Allah kullarına zulmetmez” (Fussilet Suresi, âyet, 46). emri mevcuttur. Buna göre iyiyi yapmak, doğruyu bulmak, yararlı yönde çalışmak görevimizdir. Unutmayalım ki ne ekersek onu biçeriz.

Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum. O da çalışırken doğruluktan ayrılmamaktır. Çünkü Yüce Allah Hûd Sûresi 112. âyetinde: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” demektedir. Buna göre hangi iş yerinde olursak olalım ve hangi işte çalışırsak çalışalım, daima iyi niyetle doğru çalışalım. Zira İslâm’da falcılık, üfürükçülük yaparak değil, alınteri dökerek kazanç temini helaldir, insanları kandırarak, inançları sömürerek kazanç temini ise haramdır.

Unutulmamalıdır ki uygar uluslar uzayı parselleme, kâinatı feth etme yolunda yarış yaparlarken bizim, falcının söylediklerinden, kuşun ötmesinden, kahvenin telvesinden ahkâm çıkarmamız abestir.

Bu hem ilme hem de İslama saygısızlıktır. Konuyu Yüce Allah’ın buyruğu ile noktalayalım.

“Peygamber size ne emretti ise onu alın (O’nun dediği ile amel edin). Size neyi yasak etti ise ondan sakının.”

(Haşr Sûresi, Âyet: 7)

(11) Riyazü’s-Salihin, c. 3, Hadis No: 1702.

(12) Batıl İnanışlar, Recep Aktaş, s. 27.

http://www.sevde.de/Hurafeler/Fal_acmak.htm
—————————————————–

Burçlar ve fal hurafesi 13.2.2004 (Mehmed Oruç)

Son yıllarda burç ve fal tutkuları iyice yaygınlaştı. Gazetelerin fal köşelerine ilaveten internet siteleri de ortaya çıkıncı borsa, hava tahmin raporu takip eder gibi günlük olarak burçlar takip edilmeye başlandı. O gün eline para geçecek mi, geçmeyecek mi, sağlık durumu nasıl olacak, iş ortağı ile kavga edecek mi etmeyecek mi, başına kötü bir şey gelecek mi, gelmeyecek mi gibi konular günlük yapılacak mutat işler haline geldi. Hatta anne karnındaki çocuğun karakterini burçlar yolu ile öğrenme çabasına girildi. Daha enteresanı bazı anne babalar istemediği burçta çocuğu doğmasın diye, bebeğin doğumunu sezeryan ile gününden önce talep etmektedir.
Bütün bu saçmalıklar, cahillikler inanç yönünden ne kadar erozyona, zafiyete uğradığımızı göstermektedir. Kaza ve kadere inanan, gaybı, geleceği sadece Allahın bileceğine iman eden bir Müslüman böyle hurafelerden uzak durur. Burçlara olan ilginin halkımızın bu konulardaki inançlarında büyük boşlukların olduğunu göstermektir. Bu boşluk insanların falcılara, kahinlere bel bağlamasına sebep olmuş.
Bu kadar, ilmi ve teknolojik gelişmelere rağmen bugün de insanların büyük bir bölümü bu illetten, hurafelerden kendini kurtaramamaktadır. Maalesef gazetelerin en çok okunan köşeleri, burç ve fal köşeleri… Sıradan bir mahalle gazetede bile fal köşelerine rastlamaktayız

Bu tür hurafeler sadece bizde değil, Batı’da da çok yaygın. Bilhassa, teknolojinin zirvede olduğu Amerika’da meslek haline gelmiş. Her semtte astrologlar, adım başı falcı dükkanları, büroları açmış.

Burçlarla ilgili olarak yapılan bazı istatistiki bilgiler şöyle:

1- Bir çok ülkedeki araştırma sonucuna göre nüfusun %50’den fazlası burçlara inanıyor.

2- Büyük şehirlerde yaşayanlar kırsal kesimlere nazaran daha fazla burçlara inanıyor ve uğraşıyorlar.

3- Astronomi bilen hiç bir bilim adamı burçlara inanmamaktadır.

4- Kalabalık şehirlerde, sosyal problemler daha fazla olduğundan burçlara inancı daha yaygındır.

5) Kadınlar erkeklere göre daha fazla burçlarla ilgileniyor ve uğraşıyorlar.

6) Daha çok fen bilimi eğitimi görmeyen sanatçılar ve işadamları burçlarla ilgileniyor.

Falcılara ve medyumlara inananların karekteristik özelliklerini de şöyle özetliyorlar: Kalabalık toplumlarda refah içinde yaşasalar bile kendilerine güvenleri sarsılan, sosyal bunalımlara giren, inancını kaybeden insanlar burçlar ve fal ile sorunlarına bir çözüm aramaktadırlar.

Eğer burçlara dayalı fallar doğru olsaydı, bugün öncelikle gökcisimleriyle uğraşan astronomlar birer astrolog olurdu. Çünkü toplumda gökcisimlerini en iyi bilenler ve tanıyanlar astronomlardır. Astrologlara göre Başak burcunda doğanlar iyi idareci olamazken, Kova burcunda doğanların hepsi bilimadamı olmaktadır. Halbuki, Gauquelin isimli bir araştırmacı yaptığı istatistik bir çalışma sonunda, on farklı mesleğe sahip 15560 kişinin burçları ile meslekleri arasında herhangi bir ilişkinin olmadığını göstermiştir.

Yine, Culver isimli araştırmacı 1981’de yaptığı çalışmada 300 kişinin fiziksel özellikleriyle burçları arasında hiç bir ilişki olmadığını ortaya koymuştur.

Tıp doktorları üzerinde yıldız haritaları ele alınarak ve yaklaşık 100 denek kullanılarak yapılan istatistik bir çalışma sonunda, gökcisimlerinin konumlarıyla insanların davranışları arasında ilişki kurmanın mümkün olmadığı görülmüştür.

Yine benzer olarak, A.Ü.F.F. Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü’ndeki öğrenci ve öğretim elemanlarından oluşan 112 kişinin horoskopları çıkartılarak, aralarındaki istatistiki ilişkinin araştırıldığı bir çalışmada da, kişilerin burç yüzdelerinin rasgele dağıldığı, anlamlı bir dağılımın olmadığı ortaya çıkmıştır.

http://www.guzelislam.com/dinibilgiler/yn/fal/index.htm#Falcılık%20büyücülük%20nedir
———————————————————————————–

AYETLERDE BURÇLAR (Yazır Tefsiri)
85-BURUC:

Burçlu semâya yemin olsun. Vav, yemin içindir. Semâ-i Zâti’l-büruc; burçlu, yani burçlarla süslenmiş semâ demektir.

BÜRÛC, bilindiği gibi “bürc”ün çoğuludur. Bürc, aslında “görünen şey” demek olup daha sonraları her bakanın gözüne çarpacak şekilde görünen yüksek köşk = kasr-ı âlî mânâsında hakikat olmuştur. Şehir surlarının, kalelerin yüksek yerlerine de aynı şekilde burc denilmiştir.

Bunlara benzetme yoluyla veya “görünme” mânâsıyla gökteki yıldızlara veya büyüklerine veya bazı yıldızların bir araya gelmesinden ortaya çıkan görüntülere de burc denilmiş ve özellikle, bildiğimiz oniki burçta yani Koç, Öküz, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık burçlarında hakikat olmuştur. Onun için astronomi ve yıldız ıstılahında burç deyimi altısı kuzeyde ve altısı güneyde olan bu onikisi için kullanılmış, diğerlerinde ise “suret” tabiri kullanılmıştır. (Furkân Sûresi’nde geçen “Gökte burçlar yaratan ve orada bir kandil ve nurlu bir ay yapan Allah’ın şanı ne yücedir.”(Furkan, 25/61) âyetinin tefsirine bkz.)

Gökte bu oniki burcun bulunduğu sahaya “mıntıkatu’l-büruc” yani burçlar kuşağı (zodyak) ismi verilir. Burada İbnü Cerir gibi birçok âlim, burçları “oniki burç” ile tefsir etmişler, bazıları da “köşkler”, bazıları “ayın menzilleri olan yıldızlar”, bazıları “büyük yıldızlar, bazıları da “göğün kapıları” demişlerdir. Zemahşerî de şöyle der:

Bu, oniki burçtur. Bunlar teşbih (benzetme) üzere göğün köşkleridir. Ayın menzilleri olan yıldızlar da denilmiş. Yıldızların büyükleridir. Ortaya çıkıp göründükleri için bunlara bürûc ismi verildi de denilmiştir. Göğün kapılarıdır da denilmiştir.

Bunun özeti: Burçların birer köşk mânâsıyla tasvirini tercih etmektir. Bu mânâ benzetme yoluyla yıldızların hepsinde düşünülebilirse de yüksek yüksek apaçık oluşumlar görüntüsü veren yıldız toplumlarının kastedilmiş olması daha açıktır. Bu arada oniki burç bir itibari (varsayım) olmakla beraber en çok bu mânânın meşhur olması nedeniyle burçlar deyince hemen onlar akla gelmektedir. Bununla beraber bu zikredilen yorumlardan herbirinde özel bir fayda bulunduğu da açıktır. Hangisine göre düşünülürse düşünülsün, “burçlar sahibi gök” sözü, dünya göğünü en yüksek tabakasıyla ifade etmiş olur.
——————————————

Hicr süresi (H.Yazır)

16- Şüphesiz ki biz gökte burçlar yarattık. BURC: aslında yüksek köşk demektir. Gökte özel bir şekilde toplanmış bir takım yıldızların toptan görünüşlerine de bu mânâ ile burc denilmiştir ki, bu takım yıldızların meşhurları on ikidir. Bulundukları yerlere “mıntakatü’l-bürûc” (burclar mıntıkası) denilir ki güneşin bir yerden diğer bir yere geçme noktalarını sınırlayan Yengeç burcu yörüngesi ile Oğlak burcunun yörüngesi arasındaki kuşaktır. Astronomi bilginlerinin teriminde burçlar denildiği zaman Güneş ve gezegenlerin yörüngeleri sayılan bu on iki burç anlaşılır. birçok tefsirciler de bu on ikiyi söylemişlerdir. Fakat gökteki burçlar, yalnız bu on iki burçtan ibaret değil, sayıları pek çoktur. Çoğu bu on iki burcun içinde ise de Büyükayı kümesi, Küçükayı kümesi gibi kutuplar bölgesinde olanlar da vardır. Ve bu âyette, belirsiz çoğul kipi ile genel olarak buyurulmuş olduğundan dolayı, bunu on iki ile sınırlamak görünüşe aykırıdır. Öyle ise âyetteki güzel zevki tatmak için burc kelimesinin içerdiği mânâlara dikkat etmelidir. Burc denildiği zaman ilk önce yüksek bir köşk mânâsı vardır. İkinci olarak bu köşkün maddesinde yıldızlar vardır Üçüncü olarak yıldız mânâsında ışık anlamı vardır. Bu şekilde buyuruluyor ki: “Baksanıza, biz gökte birçok burclar, yıldızlardan yapılmış, ışıklarla donanmış türlü türlü şekillerde yüksek yüksek köşkler yaptık. Yani tabiata kalsaydı bunlar olamazdı. Gök meydana gelmez, meydana gelseydi bile basit bir uzaklık olmaktan öteye geçemezdi. Yıldızlar ve özellikle bunların değişik şekillerde teşekkülleri olamaz, yıldız tabiatı ile miktarları, uzaklıkları farklı olamazdı, değişik manzaralara ayrılamaz, hepsi aynı şekilde, aynı vaziyette eşit mesafelerde, bir boyda, bir tarzda olur, gök manzaralarında bu güzel burçlar bulunmazdı. Sanat ve kuvvetimizle biz bunları yaptık.”

Ve bakanlar için onu, o göğü süsledik. Yani o çeşitli burçları, nurdan avizeleri, güzel manzaralarıyla gök öyle güzeldir ki, dikkati çekmemesi, bakanların ibret almaması mümkün değildir. Fakat bunun için bakacak, baktığını görecek, gördüğünün ilerisini sezip ibret alacak görüş sahibi olması lazımdır. Görüş sahibi olanlar bu güzel sanata tutulup baksınlar, bu yüceliği bu kudret eserlerini seyretsinler de yaratanın yücelik ve ululuğuna delil getirmekle tevhide yükselsinler diye onu süsledik ve donattık.

17- Ve onu her taşlanmış şeytandan koruduk.

RACÎM: Recimden feîldir ki, fâil mânâsında olur, mef’ûl mânâsına da olur. Recm, lügatta taşlamak demektir. Sonra öldürülmüş mânâsına gelir ki, bu, benzetme yoluyladır. Kâzif (iftiracı) gibi sövmek ve küfretmek ile haysiyete dokunan söz söylemek mânâsına gelir. Çünkü çirkin söz atmaktır. “Seni mutlaka taşlarım” (Meryem, 19/48) gibi yalnız zan ile söyleyivermek mânâsına gelir ki, dilimizde de “atma” denilir.

“Karanlığa taş atar gibi” (Kehf, 18/22) zan ile söylemek terimi de bundandır. Atılan, “kendisi ile atış yapılan” her şeye isim de olur. Çünkü “Ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık..” (Mülk, 67/5) âyetinde mermî mânâsınadır. Nihayet taşlama, kovma ve lanet mânâsına gelir. Çünkü kovulan taşlanır ve Bu mânâlardan her biri ile de tefsir edilmiştir. Şeytan taşlanmıştır, atar, kendi kendine hükümler verir. Bilmediği şeyleri atar, yalan söyler, iftira eder. Yukarda adı geçen alay edenler gibi küfreder ve söver; fırsat bulursa haksız yere öldürür. Taşlanmıştır, ileride açıkça ifade edileceği gibi kovulmuş ve lanetlenmiştir. Burada de “küllün” kapsamlı olması “racîm”in muhtemel bütün mânâlarına, cin ve insan şeytanlarının hiçbiri dışarda kalmamak üzere, hepsini içine almak suretiyle, yani herbirine birer kapsam ifade eder. Ve racîm (taşlanmış) niteliği, diğerlerini dışarda bırakan bir kayıt olmayıp şeytanın açıklayıcı bir niteliği olduğundan bu nitelik, “bütün şeytanlar”dan hiçbirini kapsam dışında bırakmaz, yani her şeytan, her mânâsı ile racîmdir. Racîm (taşlanmış) olmayan hiçbir şeytan yoktur. Özetle , “sûr” ipucu ile bu mânâlardan her birinin yalnız başına ve nöbetleşe anlatılmasının kastedilmiş olduğu anlaşılır. Kur’ân’a ve Hz. Peygambere dil uzatmak isteyen ve insan şeytanlarından olan adı geçen kâfirler, bu recmin asıl konusu olduğundan dolayı, mânâ açısından bu genelleştirme daha açıktır. Bununla birlikte şeytanın kendisinden ayrılmayan genel bir özelliği olan racîm niteliğinin, akla gelen ve bilinen mânâsı mercûm, (taşlanmış) yani kovulmuş ve lanetlenmiş mânâsı, tam açıklayıcı vasıf olduğundan dolayı, diğer mânâlara ihtiyaç da kalmayabilir. Bundan dolayı meâlin özeti şu olur: “Biz göğü bakanlar için süslemekle beraber her taşlanmış şeytandan koruduk. İster cin ve ister insandan hiçbir şeytan göğe çıkamaz, gökteki durumlar hakkında bilgi sahibi olamaz. Yerdeki gibi orada şeytanlık yapamaz. Benzerlerine açık olan o güzel gök, gözleri şeytanlıkta olan gizli açık bütün şeytanlara kapalıdır ve hepsi taşlanmış ve kovulmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, o kâfirler de göğe baksalar bile yükselmeye imkan bulamazlar, yükselemezler. Ve diyelim ki kendilerine gökten bir kapı açılsa da açıktan açığa yükselecek olsalar, gözlerine inanmazlar da gözlerimiz döndü veya büyülendik derler.

18-Ancak kulak hırsızlığı eden müstasnâ, yani gök, korunmuş olup ona yükselemedikleri için melekler âlemini dinleyemez. “Artık o şeytanlar ‘mele-i âlâ’yı (melekler âlemini) dinleyemezler.” (Saffât, 37/8). Gökteki melekleri dinlemekle bilgi alamazlar. Ancak göğe ait inen ilimler ve haberlerden işittikleri bazı şeyleri çalarak şeytanlık yapmak için kulak hırsızlığı edenler vardır. (Saffât, 37/7-10. âyetler ile; Cin, 72/8-9. âyetlerin tefsirine bkz.) Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür. Açık bir alev ardından yetişmektedir.

ŞİHÂB: Lugatte ateş alevi demektir. Parıltılardan dolayı yıldızlara ve süngüye de denilir. Özellikle gökten yıldız kayıyor gibi, görünen aleve denildiği çok olmuştur. Bunun bir alevleme olduğu görünürse de fizikî olarak oluşma şekli henüz ilmi olarak açıklanmış değildir. Bu konuda değişik varsayımlar vardır. Eskiden tabiat ilmi ile uğraşan bilginler, yükselen buharların, yani havanın yüksek tabakalarına yükselmiş olan birtakım gazların tutuşmalarına yorumluyorlardı. Son zamanlarda da şu görüş ortaya çıkmıştır: Kıvılcımlar, uzayda sürüler halinde seyr ve hareket eden bir takım küçük cisimlerdirler. Yer bunların birçok yörüngelerine rast gelir. Ve bunlar yeryüzüne rast geldikleri zaman, atmosferin yüksek kısımları ile teması sonucunda süratlerinin şiddetinden dolayı sürtünme ile meydana gelen ısı ile tutuşurlar. Göktaşları da bunlardan düşer. Alev sütunlarının sürati saniyede kırk ile yetmiş iki kilometre arasında değişir. Gök taşlarının hareketi ne gezegenlerin düz yörüngeleri içinde, ne de onlarla aynı yönde olmayıp bunlar yörüngelerinin cinsine göre daha fazla kuyruklu yıldızlara benzetildiğinden astronomların bazısı bunları parçalanmış kuyruklu yıldızların bir döküntüsü olarak düşünmek istemişlerdir. Şüphe yok ki şihâb (alev sütunu) ve gök taşları konusu şimdiki astronomi ilminin üzerinde kurulduğu çekim kanununa tatbik edilerek henüz açıklanabilmekten uzaktır.

Rastgele söylenen sözlere karışan herhangi bir açıklama da ilmî bir açıklama olamayacağından bunlar göğe ait sırlardan sayılır. Fakat ilâhiyyât ilmine yükselindiği zaman bütün o rastgele meydana gelen olayların birer tasarruf olduğu anlaşılır. Ne olursa olsun şu açıktır ki, alev sütunları atmosferin en yüksek sınırı üzerinden yeryüzüne doğru akan bir tutuşma ve yanma olayıdır. Son teoriye göre de demek oluyor ki bunlar, yukarıdan bir bomba gibi gelip yeryüzünün gök tarafında bulunan hava tabakasına girerek tutuşmaktadırlar ki bu mânâ, Saffât Sûresi’ndeki “Her şeyi delip, geçen alev” (37/10) mânâsına uygun düşer. Ve demek ki bu yanma ve tutuşma, atmosfer havasının göğe doğru en yüksek sınırlarına çıkıp gizlenmiş olan hararetle ilgili kuvvetleri ile bir temas halinde meydana gelmektedir. Bu gizli hararetle ilgili kuvvetler ise biraz sonra âyette açıklanacağı üzere cinlerin, gizli şeytanların yaratılmış oldukları “zehirli ateş” ile ilgilidir. Ve işte Mülk Sûresi’nde (67/5) ve Cin Sûresi’nde (72/8-9) de geleceği üzere Kur’ân’da özellikle şunu haber veriyor ki alev sütunları göğe doğru çıkmak isteyen cin şeytanlarına atılan birtakım göğe ait mermilerdir. Bunlarda nitelik itibarı ile hem yıldızlar, hem taş ve hem ateş mânâsı vardır. Ve şu halde ilâhî hikmet açısından bunların tutuşması, birtakım kuvvetlerin ve kötü ruhların yakılması ve kovulması ile ilgilidir.

Kurtubî tefsirinde der ki: “Şihablar (kıvılcımlar) bunları öldürür mü, öldürmez mi? Bu konuda ihtilâf edilmiştir. İbnü Abbâs (r.a) demiştir ki: Yaralar, yakar, yıkar, öldürmez. Hasan ile beraber bir grup da öldürür demişlerdir. Fakat birinci görüş en doğru görüştür.” Bu alev sütunlarının insan şeytanlarını kovması ise ya bir manevî taşlama yerine mecazi olarak kullanılmıştır veya cin şeytanları içindir. Çünkü kulak hırsızlığını ilk önce gizli şeytanlar yapar ve âyetteki alev sütununun umumî mecaz yolu ile maddî ve manevî şeyleri kapsaması, açıklama tarzına daha uygundur. Ve bu üslubun zevkine ermek için Kur’ân hakkındaki “Ve biz onu koruyacağız” (Hicr, 15/9) âyeti ile, gök hakkındaki âyetleri arasındaki benzerliğe dikkat etmek gerekir. Yani Kur’ân gök gibidir. Allah’ın sanatı ve kudretinin delilleri ile dolu olan gök, nasıl onurlu cisimleri ve yüksek burçları ile bakanlar için süslenmiş ve şeytanlardan korunmuş ve kulak hırsızları oradan bir ateş şulesi ile kovulmuş ise, Kur’ân da öyledir. Yıldızlar ve burçlar gibi âyetler ve sûreler ile güzel nazmı, temiz kalplerin sahipleri için süslenmiştir. Ve o günahkârlardan olduğu gibi, taşlanmış şeytanlardan korunmuştur. Onlar, ona yükselemezler. İman ve iltifat ile almaz ve dinlemezler. Olsa olsa kulak hırsızlığı ederek şeytanlık yapmak isteyenler bulunur ki bunları da parlak bir ateş şulesi kovalamaktadır.

Ve apaçık Kur’ânın bu parlak ateş şuleleri ise o şeytanlara, kâfirlere, suçlulara cehennem ateşi ile, Allah azabını gösteren uyarı âyetleridir. Gök böyledir.
———————————————————-

Furkan süresi (H.Yazır)

61- Burçlar. BURÇ: Aslında yüksek köşk demektir. Gökyüzünde her yıldız topluluğuna, yani özellikle bir arada bulunan yıldız takımlarından herbirine burç veya suret ismi verilmiş ve kelimenin bilinen gerçek mânâsı bu olmuştur. Yeryüzü haritasında şehirler ve şehir haritasında yüksek ve büyük binalar nasılsa, gökyüzü haritasında da burçlar öyle gibidir. Bize gökyüzündeki yıldızların birer topluluk halinde yer aldıklarını gösterir. Aslında bunların gerçek durumlarını buradan ölçüp kararlaştıramayız, fakat en azından görünüşleri ile aydınlanabiliyoruz ve bu şekilde gerçeklikleri ve adetleri tam bilgimiz altında olmadığından dolayı nekre (belirsiz) olarak buyurulmuştur. Yıldızların iyice anlaşılması için, burç taksimatı pek eski zamandan beri görüş olarak benimsenmiş, hatta İdris (a.s)e kadar götürülmüştür. Batlamyus yirmi biri kuzeyde, on beşi güneyde, on ikisi ortada, muaddilü’n-nehar denilen bir ucu “Koç” burcunun başında, öteki ucu “Başak” burcunun sonunda olan bir çizginin etrafında, güneşin bir sene içerisinde döndüğü görülen yörüngesinin bulunduğu noktada olmak üzere toplam kırk sekiz burç saymıştır. Bu kırk sekiz burç, bin yirmi dokuz yıldızdan ibaret olup üç yüz altmış bir tanesi kuzey burçlarında, üç yüz on sekizi güney burçlarında, üç yüz ellisi de, mıntakatü’l-bürûc denilen orta bölgededir. Bu mıntaka-i bürûc üzerindeki on iki burç, bir sene zarfında adeta güneşin birbirini takiben uğradığı evler gibi kabul edilir.

Hamel ü Sevr ile Cevza’da olur fasl-ı bahar

Seretan ü Esed ü Sünbüle’dir yazda karar

Tuttu güz faslını Mizan ile Akreb dahi Kavs,

Cediv ü Delv ve Hût oldu zemistane medar.

“Koç ve Boğa ile İkiz burcunda ilkbahar,

Yengeç ve Aslan ile Başakta’dır yaz günleri.

Terazi ve Akreb ile Yay burcunda sonbahar

Oğlak ve Kova ile Balıkta’dır kış günleri”

Amerika kıtasının bulunmasıyla burçların sayısı yüz on yediye çıkarılmış olmakla beraber, on iki burç yine aynıdır. Bununla beraber, bu on iki burç görünüşe göredir. Fezayı kesmiş gibi kabul edilen altı dairenin ikiye bölünmesi ile elde edilen on iki bölümden biri demektir. Yani birer yıldız topluluğu değil, böyle olduğu kabul edilen birer bölümdür. Burç bu mânâda kabul edilecek olursa, bu on ikiyle sınırlanmış olur. Astronomi kitaplarında burç, bu on iki hakkında kullanılmış, diğerlerine burç denilmeyip suret ismi verilmiştir. Bundan dolayı, müfessirlerin çoğu gezegenlerin yörüngeleri gibi kabul edilen bu oniki burcu söylemişlerdir. Fakat sözlük yönünden âyette bu mânâya delil yoktur. Âyetin açık mânâsı yaratılan burucun var sayılan şeyler değil, güneş ve ay gibi gerçek olmasıdır.

“Orada yarattı” Buradaki zamirinin yine gökyüzüne ait olması ihtimali var ise de buruca ait olması daha yakındır. “Bir kandil.” SİRAC, ışık veren şey, kandil, lamba ki, kasdedilen Güneş’tir. Bazı kırâetlerde ve ‘nin ötresi ile çoğul olarak okunmuştur. Bu kandiller ise güneşten başka büyük yıldızları da içine alır. “Bir de nurlu bir ay yarattı.”

KAMER-İ MÜNÎR: Parlak Ay, aydın aydır. Üç güne kadar hilâl, ondan sonraya Kamer ismi verilir.

MÜNÎR: Nurlu ve nurlandıran, demektir. Görülüyor ki, yüce Rahmân’ın rahmetinin feyiz ve bereketi gösterilirken gökyüzünün burçları ile tasvir edilmiş ve içine bir ışık kaynağı (güneş) ve bir de parlayan ay konulmuştur. Gayet sade görünen ve fakat bütün âlemin manzarasını içinde bulunduran bu parlak ifade de çok derin gerçekler parlamaktadır.

Burçların bize karşı görüntüleri ne kadar nisbî olursa olsun gerçekte gök cisimlerinin takım takım çeşitli şekillerde bir arada topluluklar meydana getirdiklerini gösterir. Ve bu şekilde sınırına ulaşılmaz bir kudretin yaratışındaki büyüklüğü anlatır. Eğer bu gök cisimlerinin maddeleri fezada birbirinden ayrılmayıp da hepsi sadece tabii bir tarzda bırakılmış, hepsi bir hacimde toplanmış olsaydı ne bu cisimler ve burçlar olur, ne de bu feyiz ve bereket bulunurdu. Bu sebepten, bu maddelerin küçük parçaları olan atomları arasındaki uyum ve denge hiç değiştirilmemiş olsaydı, kendi haline bırakılsaydı yine bu yıldızlar ve burçlar bulunmaz ve bu feyiz ve rahmet olmazdı. Sonra bütün maddeler aynı miktarda ayrılmış ve birleştirilmiş, hepsi eşit yoğunluklara ayrılmış olsaydı, böyle çeşitli burçlar meydana gelmez ve bu sirac (güneş) ve ay meydana çıkmazdı. Demek ki, gökyüzündeki burçların o değişik görüntüleri her şeyden önce, yaratılışlar üzerinde hakim olan yüce yaratıcının, yaratıcılığına bir delildir. İkinci olarak yüksek köşkler, kandillerle gökyüzünün tamamında, yüksek ve büyük bir şehrin, bir medeniyetin gönüle taht kuran manzarası ifade edilmiş ve böyle yüksek ve sosyal bir görüntüye yükselmek hissi aşılanmıştır.
——————————————————————–

SABİİLİK-İslam Ansiklopedisi, Ömer Tellioğlu

Kur’ân-ı Kerim’de, yahudi ve hristiyanlarla birlikte zikredilen bir topluluk. “Şüphesiz iman edenler, yahudiler, hristiyanlar ve sabiîler’den Allah’a, ahiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin Rableri katında mükafatları vardır…” (el-Bakara. 2/62; Ayrıca bk. el-Maide, 5/69; el-Hac, 22/17). Âyetlerde, sabiûn, şeklinde çoğul kalıbındadır. Müfredi, “sabiî”dir. Âyetlerde zikredilen sabiîlerin kimler olduğu hakkında müfessirler değişik görüşler ileri sürmüşlerdir: Sabiîler; hristiyanlar, yahudiler ve mecusîler arasında bir topluluk olup hiç bir dine sahip değillerdir; Ehl-i kitap olup Zebur’u okumaktadırlar; Yahudiler ile mecusîler arasında bir topluluktur. Onların dini yoktur; Sabiîlik diğer dinler gibi bir din olup mensupları sadece “Lailahe illallah” derler ve hiç bir şekilde ibadet etmedikleri gibi bir kitapları ve tanıdıkları bir peygamberleri yoktur. Ceziretul-Mevsil bölgesinde yaşarlar; Meleklere tapınan bir topluluk olup, bir kıbleye yönelerek namaz kılarlar ve Zebur’u okurlar; Irak taraflarında yaşayan bir topluluk olup, peygamberlerin tamamına iman ederler, her sene otuz gün oruç tutup, Yemen’e doğru yönelerek günde beş defa namaz kılarlar (Taberî, Camiul-Beyan an Te’vil-i Âyâtil Kur’ân, Mısır 1969, I, 318-320; İbn Kesir, Tefsirul-Kur’ânil-Azim, İstanbul 1984, I, 148-149). Fahruddin er-Razî diğer görüşleri zikrettikten sonra sabiîlerin, yıldızlara tapan bir topluluk olduğu görüşünü doğruya en yakın olarak kabul etmektedir (Tefsir-i Kebir, II, 105).

Arapçada “sabiî” kelimesi, bir dinden çıkıp başka bir dine giren kimse anlamındadır. Bunun için müşrikler, Rasûlüllah (s.a.s)’i sabiî diye isimlendirmişlerdir. Çünkü o, dinlerini reddedip yeni bir dine bağlanmıştı (M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1936, I I,1750). Diğer bir görüşe göre sabiî kelimesi, eski bir dine mensup olan topluluğa verilen isimdir ve Arapça bir kelime olmayıp, aslı “sabî” olan süryanice bir kelimedir. Kelimenin aslının bu olduğu kabul edilirse, müşriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’e sabiî demelerinin sebebi olarak, onların onu “Lailahe illallah” demekle sabiilere benzettikleri sonucu ortaya çıkar (Taberî, Tarih, I, 319; İbn Kesir, a.g.e., I, 149). Seyyid Kutup, Bakara süresinin 62. âyetini tefsir ederken şöyle demektedir: “Sabiîlere gelince onlar, en tercih edilen rivayete göre, bi’setten önce kavimlerinin puta tapmasından hoşlanmayarak, gönüllerine hitap eden ve samimiyetle bağlanabilecekleri bir itikat arayan Araplardır. Bunlar tevhid dinini kabul etmişlerdi ve ilk haniflerin yani İbrahim (a.s)’ın dini üzere ibadet ediyorlardı. Müşrikler, bu kimselere “Atalarının dininden dönenler” anlamında sabiîler adını vermişlerdi. Sonradan müslümanlara sabiî demelerinin sebebi budur” (Fi Zilalil-Kur’ân, Terc. Kurul, İstanbul 1972, I, 156-157).

Bir rivâyete göre ise Sabî, Hanûh olarak isimlendirilen, İdris (a.s)’ın torunu Lamek’in diğer bir adıdır. Ve sabiîler adlarını ondan almaktadırlar (İbnül-Esir, el-Kâmil)i’t-Tarih, Beyrut 1979, I, 62). İbnü’l-Esir, Nuh (a.s)’ın gönderildiği kavmin sabiîlerden bir topluluk olduğunu ve onların putlara tapındıklarını kaydetmektedir. Onların inançlarının temeli ruhanî varlıklara ibadet etmekti. Bu ruhanîler melâikeler olup, onlar aracılığı ile Allah Teâlâ’ya yaklaşıldığına inanmaktaydılar. Onlar, her şeyi Allah Teâlâ’nın yarattığını ve güç, kudret sahibi olduğunu kabul ederlerdi. Onlara göre insan O’nun zatını kavramaktan acizdir. Dolayısıyla O’na yaklaşmak ancak ruhanîlerin aracılığıyla mümkün olabilir. Bu ruhanîlere ulaşmak için ise, onların heykelleri olan yedi gezeğen (ki onlar dünyayı idare ederler)’in aracılığına başvururlar. Onlardan bir grup, bu heykellerin (gezegenlerin) doğup battıklarını; gece gözüküp, gündüz kaybolduklarını gördüler ve her zaman bu heykellerle irtibat kurabilmek için sürekli gözlerinin önünde duracak olan onları temsil eden putların zarurî olduğuna kanaat getirdiler. Bu putlarla heykellere (gezegenlere), onlarla da ruhanîlere ulaşabilecekleri ve ruhanîlerle Allah Teâlâ’ya yakınlık kesbedecek inancı doğdu. Bu ilk putperestliğin ortaya çıkışıdır (İbnül-Esir, a.g.e., I, 67-68).

Zerdüşlükten önce Farslar’ın hristiyanlıktan önce de Rumların tabi olduğu din sabiîlikti (İbnül-Esir, I, 275, 324). Rumların Sabiîler’de olduğu gibi, adlarını yedi gezeğenden alan yedi tane putları vardı (İbnül-Esir, a.g.e., I, 330).

Sabiîliğin esas itibarı ile münzel bir din olması muhtemeldir. Ancak zamanla felsefi ve siyasi etkiler çerçevesinde bozulma ve sapmalara uğramış ve bir gizlilik, bâtınilik özelliği kazanmıştır. Sabiîler, ilk sabiîler ve sonraki sabiîler olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Bu iki ekolün arasında müşterek oldukları noktalar yanında birbirinden ayrıldıkları noktalar da vardır. İlk sabiîlik, Hindistan, Eski Mısır, Suriye ve Keldânîlerin tabi oldukları ekoldü. Eski Yunan ve Rum dinleri de bu inancın bir yansımasından ibarettir. Sonraki sabiîler, İsrail, İran, Yunan ve Roma gibi değişik kültürlerin tesiri altında şekillenen süryanî ve Keldânî sabiîleridir (M. Hamdi Yazır, a.g.e., II, 1751).

İslamî döneme kadar ulaşmış olan Harran sabiîleri, dinler tarihiyle uğraşan İslâm müelliflerinin dikkatini çekmiş ve onların inanışları hakkındaki bilgileri derlemeye çalışmışlardır. Harran sabiîleri, Şit ve İdris (a.s)’a tabi olduklarını iddia etmekteydiler. Onlar, herşeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi olarak Allah’ın varlığını kabul ediyorlardı. İnsanoğlunun O’nun Celal ve Azametine ulaşması mümkün değildir. Bundan dolayı O’na ancak bir takım ruhanî varlıklarla yaklaşılabilir ve ibadet edilebilir. Ruhânîler, temiz ve azîz varlıklardır. Cevher olarak, cismâni maddelerden daha mukaddestirler. Onlar, mekanda hareket ve zaman içinde değişimden münezzehtirler. Bunlara yaklaşmaya çalışılarak, tevekkül edilir. Gördükleri işler açısından ruhânîler, fiilleri varetmede onları bir durumdan başka bir duruma getirmede ve mahlûkatı, kemâlâtın kaynağına ulaştırmada birer vasıtadırlar. Onlar, Allah Teâlâ’dan kuvvet alırlar. Ve suflî varlıklara feyz akıtırlar. Yedi gezeğen bunların heykelleridir. Her ruhanînin özel bir heykeli ve her heykelin bir yörüngesi vardır. Ruhanînin o heykele nisbeti ruhun cesede nisbeti gibidir. Sabiîler, bu ruhanîlere ilâhlar, heykellere de rabler derler. Onlar bu heykellere ibadet için (ki böylece, Rablerin rabbı (Allah) na ulaşabileceklerdi) onların özellik ve hassalarına göre çeşitli ibadet şekilleri tayin ettiler. Ancak, bunlardan bir grup, ruhanîlerin heykelleri olan gezeğenlerin doğup battıklarını ve gündüzleri gözükmediklerini gördüklerinde onlara yakınlaşmanın ve ibadet ederek yaklaşmanın mümkün olabilmesi için gözlerinin önünde sürekli olarak dikili duran ve onları temsil eden putlar edindiler (M. Hamdi Yazır, a.g.e., II, 1753 vd.).

El-Cezire bölgesinde yaşayan sabiîler, yahudi-hristiyan karışımı bir dine sahiptiler ve vaftizci Yahya hristiyanları olarak adlandırılırlar. Kimilerine göre bunlar bir yahudi mezhebine mensupturlar ve Hz. İbrahim’in dinine bağlıdırlar. Bunlara mandeîler denilmekteydi. Kur’ân-ı Kerim’de; yahudilik ve hristiyanlıktan ayrı olarak zikredilen sabiîler el-Cezire’de yahudi-hristiyan karışımı bir dine inanan mandeîler olmalıdır. Çünkü Harran sabiîleri, müşrik ve putperest bir topluluk olarak ilk sabiîlik inancına bağlı kalmayı sürdürmüşlerdir. Bunların müslümanlarca, ehl-i kitap sayılmaları için bu adı almış olabilecekleri de muhtemeldir.

Sabiîlerin bir taraftan müşrik, diğer taraftan da ehl-i kitaba benzer bir görünüm ortaya koymaları, fakihler arasında bunlar hakkında verilecek, hüküm konusunda ihtilaf doğmasına sebep olmuştur. Bazı fakihler onları müşriklerden saymış ve kestiklerinin yenmeyeceği ve kadınlarıyla da evlenilemeyeceği görüşünü benimsemişler; diğer bazılarıysa, onların ehli kitapla aynı muameleye tabi tutulacağını söylemişlerdir. İmamı Azam, hristiyanlıktan doğan sabiîliği ehl-i kitaptan kabul etmiştir ki, bunlar İncil okurlar. İmameyn ise sabiîlerin ehl-i kitap olmadıkları görüşünü benimsemişlerdir. Ancak, yıldızlara tapınan Harran sabiîlerinin ehl-i kitap olmadıkları hakkında fakihler görüş birliği içerisindedirler. Ebu Bekr er-Razi, Ahkâmul Kuran isimli eserinde; “Şu zamandaki sabiîler olarak bilinen topluluk içinde ehl-i kitap yoktur. Aslında ehl-i kitap olarak isimlendirilen zümre, yahudi ve hıristiyanlardır. Bunların dışında ehl-i kitap olan bir topluluk yoktur. Ayette de yahudi ve hıristiyanlardan ayrı olarak zikredildiklerine göre onlarla aynı katogoride değillerdir. Onları ehl-i kitap sayan fakllıler, mecusîlerin ehl-i kitap sayılması nokta-i nazarından hareket etmiş olmalılar (M. Hamdi Yazır, a.g.e., II, 1766-1769).

Sabiîler, önceleri el-Cezire’nin kuzeyinde yayılmış bulunmakta olup, merkezleri eski Harran’daydı. Dini törenlerini süryanice olarak yaparlardı. Abbasilerden Halife Me’mun onları takibata alarak ortadan kaldırmak istedi. Ancak, düşünce sahasındaki üstün özellikleri daha sonra müsamaha görmelerine sebep olmuştur. 872 yılında meşhur bilgin Sabit b. Kurra, dindaşları ile dinin esasları konusunda mücadeleye giriştiği zaman, cemaatten kovuldu ve Harran’dan ayrıldı. Bağdat’a giderek burada sabiîliğin başka bir kolunu kurdu. Abbasî hâlifelerinden el-Kahır onlara müslüman olmaları için baskı yaptı. XI. asırda Bağdat ve Harran’da hâlâ çok sayıda sabiî bulunmaktaydı. XI. asrın ortalarına doğru Harran’da sabiîlik yok olmuştur. Bağdat’ta ise bu asrın sonuna kadar onlara tesadüf olunmakta idi. Sabiîlerden İslâmî dönemde, ilmî sahada şöhret bulmuş pek çok bilgin yetişmiştir (B. Carra de Veux.; İA, Sabiîler mad.).

Ömer TELLİOĞLU
————————————————

SABİİLER: Yıldızlara burçlara tapanlar

Bakara / 62. Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.

Sâbiîn: Yahut “sâbîe” hakkında da çeşitli görüşler vardır. Evvelâ lügat bakımından denilir ki, “filan adam dininden çıktı, filan dine girdi.” demektir. Bu anlamdan dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’e {*} diyorlardı. Çünkü eski dinlerine aykırı yeni bir din ortaya koyuyordu. Ayrıca yıldızlar doğuş yerlerinden çıkıp yükseldikleri zaman denilir. Binaenaleyh gerçek lügat anlamı itibariyle ve karşılık karinesiyle “Sâbiîn” izafî bir anlam taşıdığından, İslâm, Yahudi ve Hıristiyanların dışında kalan diğer dinlerin mensuplarına şâmil olur. Bununla beraber geleneksel bir deyim olarak daha özel ve dar anlamlarda da kullanılmıştır.

1- Katade’nin açıkladığı şekilde bunlar, meleklere tapan bir taifedir.

2- Yıldızlara tapan bir taife oldukları da tefsirlere geçmiştir. Fahruddîn Râzî, akla yakın olan budur, der. Ve bunların başlıca iki görüşleri vardır: Birincisi; derler ki, “Âlemin yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Lakin Allah, yıldızlara saygıyı ve bunların ibadet için kıble yapılmasını emretmiştir.” İkinci iddiaları ise şudur: “Allah Teâlâ, burçları ve yıldızları yaratmıştır. Fakat bu âlemdeki hayır ve şerri, sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları yöneten ve yönlendiren yıldızlardır. Şu halde bu dünyanın, bir anlamda Rabbi onlardır ve insanların onlara saygı ve ta’zim göstermeleri vaciptir. Çünkü onlar da Allah Teâlâ’ya ibadet ederler ve insanlara aracı olurlar.” derler. Bu mezhep, Gildânîlere mensup olanların görüşüdür ki, Hz. İbrahim bunları red ve iptal için peygamber olarak gönderilmiştir . Bunların Hz. Nuh’a ve bazı rivayetlerde Hz. İdris’e nisbet iddiasında bulundukları da söylenir. Günümüzde yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma bunlardan kalmadır. Maide sûresinde bununla ilgili açıklama gelecektir. (Bkz: Maide, 5/69).[

http://www.menba.org/default.asp?i=m_oku&k=3&t=Kur’an%20Tefsiri&m_id=196
———————————————————————–

RİSALE-İ NUR’DA BURÇ YORUMU:

ON DÖRDÜNCÜ LEM’A, BİRİNCİ MAKAM, BİRİNCİ SÜAL

Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,

Sevr ve hût’a dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap, Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında “On İki Asıl” namıyla on iki kaide-i mühimme beyan edilmiştir. O kaideler ehâdis-i Nebeviyeye dair muhtelif tevilâta dair birer mihenktirler ve ehâdise gelen evhâmı def edecek mühim esaslardır. Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesâille iştigalime mâni bazı haller var. Onun için, sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa, bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazı sualler sünuhata tevafuk ettiği için cevap verilir; gücenmeyiniz. Onun için, herbir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi, bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.

Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: “Hocalar diyorlar: Arz öküz ve balık üstünde duruyor. Halbuki arz, muallâkta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık!”

Elcevap: İbni Abbas (r.a.) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş:

Bir rivayette, bir defa ale’s-sevr demiş, diğer defada ale’l-hût demiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevâri hikâyelere bu hadisi tatbik etmişler. Hususan Benî İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sabıkada sevr ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel Üç Esas ve Üç Vecih söylenecek.

BİRİNCİ ESAS: Benî İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Halbuki o eski malûmatlarda yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.

İKİNCİ ESAS: Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim:

“Neden ay böyle oldu?”

Dedi: “Yılan yutmuş.”

Dedim: “Daha görünüyor.”

Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”

Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalâa ettiğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü’l-burûc” tabir ettikleri daire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyun uleması, lâtif bir teşbihle, büyük iki yılan namı olan “tinnîneyn” namını vermişler. İşte, o iki dairenin tekatu’ noktasına, “baş” mânâsına “re’s,” diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyun ıstılahınca “haylûlet-i arz” vuku bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasf olur. Sabık teşbihle, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.

İşte, Sevr ve Hût namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i lâtif-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, adeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar.

ÜÇÜNCÜ ESAS: Nasıl ki Kur’ân’ın müteşabihâtı var; gayet derin meseleleri temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşabihâtı var; gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihatla ifade eder. Meselâ, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi, bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.” Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilân etti.

Senin sualin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.

BİRİNCİSİ: Hamele-i Arş ve Semâvat denilen melâikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr”1 olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta, saltanat-ı rububiyetine nezaret etmek için tayin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:

Arz iki kısımdır: biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, ve’l-ilmü indallah, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût suretinde temessülleri var.HAŞİYE İşte bu münasebete ve o nezarete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlûkatına imâen, lisan-ı mu’cizü’l-beyân-ı Nebevî, el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût demiş, gayet derin ve geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvi olan bir hakikati gayet güzel ve kısa birtek cümleyle ifade etmiş.

İKİNCİ VECİH: Meselâ, nasıl ki denilse, “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında “Ale’s-seyfi ve’l-kalem” denilir. Yani, “Asker kılıcının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad eder.” Öyle de, küre-i arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zira, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de arzı harap eder.

İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mucizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevapla, el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût demiş. Nev-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvânînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş.

ÜÇÜNCÜ VECİH: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine raptedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi mânâsına olarak mizan suretini, bazı öküz mânâsına sevr suretini, bazı balık mânâsına hût suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyleyse, o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde arzın medar-ı senevîsinde, küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde, burûc-u semâviye, arzın medar-ı senevîsinden temessül edecek. Ve o halde küre-i arz her ayda burûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir ayna hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.

İşte bu vecihle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sabıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa ale’s-sevr, bir defa ale’l-hût demiş. Evet, mu’cizü’l-beyan olan lisan-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten, bir defa ale’s-sevr demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcunun misalindeydi. Bir ay sonra yine sorulmuş, ale’l-hût demiş. Çünkü o vakit küre-i arz Hût Burcunun gölgesindeymiş.

İşte, istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine imâen ve semâvî burçlar, güneş itibarıyla muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen burçlar ise küre-i arzın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen, ale’s-sevri ve’l-hût demiştir. Vallahu a’lemu bi’s-savab.

Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve hûta dair acip ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyattır veya temsilâttır veya bazı muhaddislerin tevilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadis zannedilerek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma isnad edilmiş.
———————————————–

Muhakamat, 12.Mkaddime, ikinci mesele

İkinci Mesele
Pûşide olmasın, Sevr ve Hûtun kısas-ı meşhuresi, İslâmiyetin dahil ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen, Mukaddeme-i Saliseye git, göreceksin, hangi kapıdan daire-i İslâmiyete dahil olmuştur.

Amma, İbn-i Abbas’a olan nispetin ittisali ise: Dördüncü Mukaddemenin aynasına bak; o ilhakın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: “Arz, Sevr ve Hût üzerindedir.” Hadis olarak rivayet ediliyor.

Evvelâ: Teslim etmiyoruz ki, hadistir. Zira, İsrailiyatın nişanı vardır.

Saniyen: Hadis olsa da zaaf-ı ittisal için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akideye dahil olmaz. Zira yakîn şarttır.

Salisen: Mütevatir ve kat’iyyü’l-metin olsa da, kat’iyyü’d-delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddemeye müracaatla, On Birinci Mukaddemeyle müşavere et! Göreceksin, nasıl hayalât, zahirperestleri havalandırmış, bu hadisi, mahamil-i sahihadan çevirmişlerdir. İşte vücuh-u sahiha üçtür:

Nasıl Sevr ve Nesir ve İnsan ve diğeriyle müsemmâ olan Hamele-i Arş, melâikedir. Bu Sevr ve Hût dahi, öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş-ı Âzamı melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizam-ı âleme münafidir. Hem de lisan-ı şeriatte işitiliyor: Herbir nev’e mahsus ve o nev’e münasip bir melek-i müekkel vardır. Bu münasebete binaen o melek o nev’in ismiyle müsemmâ, belki âlem-i melâikede onun suretiyle mütemessil oluyor.

Hadis olarak işitiliyor: “Her akşamda güneş Arşa gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor.” Evet, şemse müekkel olan melek; ismi Şems, misali de şemstir. Odur, gider, gelir.

Hem de hükema-i İlâhiyun nezdinde, herbir nevi için hayy ve nâtık ve efrada imdad verici ve müstemiddi bir mahiyet-i mücerrede vardır. Lisan-ı şeriatta “melekü’l-cibal” ve “melekü’l-bihar” ve “melekü’l-emtar” gibi isimlerle tabir edilir. Fakat tesir-i hakikîleri yoktur. Müessir-i Hakikî, yalnız Zat-ı Akdestir.

Esbab-ı zahiriyenin vaz’ındaki hikmet ise: İzhar-ı izzet ve saltanat tabir olunan dest-i kudret, perdesiz daire-i esbaba mün’atıf olan nazara karşı, zahiren umur-u hasiseyle mübaşeret ve mülâbeseti görülmemektedir. Fakat daire-i akide denilen hak ve melekûtiyette herşey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübaşereti izzete münasiptir.

İkinci mahmil: Sevr, imaret ve ziraat-i arzın en büyük vasıtası olan öküzdür. Hût ise, ehl-i sevahilin, belki pek çok nev-i beşerin medar-ı maişeti olan balıktır. Nasıl biri sual ederse, “Devlet ne şey üstündedir?” Cevap verilir: “Kılıçla kalem üstündedir.” Veyahut “Medeniyet neyle kaimdir?” “Mârifet ve san’at ve ticaretle” cevap verilir. Veyahut “Nev-i beşer, ne şey üzerinde beka bulur?” Cevap ise: “İlim ve amel üstünde beka bulur.”

Kezalik, vallahu a’lem, Fahr-i Kâinat buna binaen cevap vermiş. Şöyle sual eden zat, İkinci Mukaddemenin sırrıyla, böyle hakaike zihni istidat kesb etmediğinden vazifesi olmayan birşeyden sual ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevap buyurdu ki: “Yer, sevr üstündedir.” Zira, yerin imareti nev-i beşer iledir. Nev-i beşerden olan ehl-i kurâ’nın menba-ı hayatları, ziraat iledir. Ziraat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevahilin âzam-ı maişetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir maden-i ticaretleri, balığın cevfinde ve hûtun üstündedir. 8 meselesine mâsadaktır. Bu lâtif bir cevaptır. Mizah da olsa haktır. Zira mizah etse de yalnız hak söyler. Faraza, sâil keyfiyet-i hilkatten sual etmişse, fenn-i beyanda olan 9 kaidesinin üslûb-u hakîmanesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa, hasta olan sail, iştiha-i kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.

10 bu hakikate bir beraatü’l-istihlâldir.

Üçüncü mahmil: Sevr ve Hût, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar, eğer çendan farazî ve mevhumedirler. Asıl ecramı nazm ve rapt ile yüklenmiş olan âlemde cârî ve lâfzen ve ıstılahen “câzibe-i umumîye” ile müsemmâ olan âdâtullahın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassul ettiğinden, “Arz burçlar üstündedir” olan tâbir-i hakîmâne caizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedide nokta-i nazarındadır. Zira, hikmet-i atika, burçları semada; hikmet-i cedide ise, medâr-ı arzda farz etmişlerdir. Bu tevil, yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.

Hem de mervîdir: Sual taaddüd etmiş. Bir kere “Hût üstündedir”; demek bir aydan sonra “Sevr üstündedir” denilmiştir. Yani, feza-yı gayr-ı mahdudenin her tarafında münteşir olan mezbur kanunun huyût ve eşi’alarının nokta-i mihrakiyesi olan Hût burcunda temerküz ettiğinden, küre-i arz Delv burcundan koşup Hûttaki tedellî eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı. Veyahut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını burc-u Sevr üstünde yapmış demektir. Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et. Beşinci Mukaddemenin sırrıyla ehl-i hayalin ihtirâ-kerdesi olan kıssa-i acîbe-i meşhurede acaba hikmet-i ezeliyeye isnad-ı abesiyet ve san’at-ı İlâhiyede ispat-ı israf ve burhan-ı Sâni olan nizam-ı bedîi ihlâl etmekten başka neyle tevil olunacaktır? Nefrin, hezârân nefrin, cehlin yüzüne!

(Bu konular, Risale-i Nur’u okuyan anlayan ve açıklayan arkadaşlara sorularak izahat alınmalıdır)
————————————-

Göklerde melekler ve ruhlar

Cizre’den İbrahim Sabuncu:

“1-Üstad Hazretleri semâyı şenlendiren melekler ve rûhâniyât olduğunu buyuruyor. Bu rûhâniyât dediği bizim dünyaya gelmeden intizar salonu denilen yerde bekleyen ruhlarımız mıdır? Yoksa bizim ruhlarımız haricinde, rûhânî diye tesmiye edilen Allah’ın başka mahlûkâtı mıdır?

1- Meleklere îmân, İslâmiyet’in îmân esaslarından ikincisidir. Yerler ve gökler meleklerle doludur. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle; yeryüzünün küçüklüğüyle birlikte hayat ve şuur sahibi mahlûklarla cıvıl cıvıl doldurulmuş âdetâ bir hayvanlar mahşeri hüviyetinde olması, ulvî ve yüksek burçlar sahibi olan gökyüzünün de hayat, şuur ve idrâk sahibi mahlûklarla dolu olduğunu bize gösteriyor.

Üstad Hazretlerine göre, adına ister melâikeler diyelim, ister rûhânîler diyelim; o şuur, idrâk ve hayat sahibi mahlûklar, insanlar ve cinler gibi şu âlem sarayının seyircileri, okuyucuları ve Rubûbiyet saltanatının dellallarıdırlar. Çünkü kâinât denilen bu âlem sarayı had ve hesaba gelmeyen güzellikler, süslemeler ve nakışlarla donatılmıştır. Böyle bir kâinât; mütefekkir, takdir edici ve kadir kıymet bilen varlıklar tarafından sonsuz şekilde tefekkür edilmeye lâyıktır. Öyle ya, güzellik elbette âşık ister. Yemek de aç olana verilir.

İnsanlarla cinler ise bu sonsuz vazifenin, şu görkemli tefekkürün ve bu geniş ibâdetin hakkını verememekte; milyondan ancak birisini yapabilmektedirler. Demek bu sonsuz ve çeşitli vazifelere ve ibâdetlere sonsuz melâike nevileri ve rûhânî sınıfları lâzımdır. Nitekim yıldızlar, gezegenler ve gök taşlarından, tâ yağmur damlalarına kadar tüm varlıklar, çeşit çeşit melâikenin ve rûhânî mahlûkların bineği ve meskenidirler. Onlar bu bineklere Allah’ın izniyle binerler ve şehâdet âlemini seyredip gezerler. Yeşil kuşlar ve Cennet kuşlarından sineklere kadar her bir hayvan, cins cins rûhânî varlıkların tayyâreleridirler. Onlar bunların içinde Allah’ın emri ve izni ile, cismânî âlemleri gezerler, o cesetlerdeki duyguların pencereleriyle cismânî fıtrat mu’cizelerini izlerler ve tefekkür ederler.

Öyleyse anlaşılmalıdır ki, şu yeryüzünün karanlık toprağından ve bulanık suyundan, hiç durmadan letâfetli hayatı ve nûrlu idrak sahibi mahlûkları yaratan Hâlık Teâlâ’nın, elbette rûha ve hayata münâsip göklerdeki şu ışık denizinden ve şu karanlık okyanusundan, çok muhtelif şuur sahibi varlıkları vardır; hem çok yoğun biçimde vardır. Gökler, burçlarına, yıldızlarına ve peyklerine varıncaya kadar şuur sahibi, hayat sahibi ve ruh sahibi mahlûklarla doludur.1

Göklerin ve yerlerin meleklerle dolu olduğunu Peygamber Efendimiz’den (asm) dinleyelim: “Ben sizin görmediklerinizi görüyorum, işitmediklerinizi işitiyorum. Gökyüzü gıcırdadı! Gıcırdamak onun hakkıdır! Çünkü gökyüzünde dört parmaklık bir yer yoktur ki, bir melek alnını koyarak orada secdeye kapanmamış olsun!” 2

Cisimlerin muhtelif cinsleri ve karakterleri gibi, cinlerin, meleklerin ve rûhânî varlıkların da çok farklı cinslerden olduklarını ve çok değişik karakterler sergilediklerini beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, meselâ bir damla yağmura bakan meleğin, güneşte görevli melek cinsinden olmadığını kaydeder. Hazret-i Üstad, ateşten, ışıktan, nurdan, nardan, zulmetten, karanlıktan, havadan, sudan, sesten, kokulardan, esîrden, elektrikten ve sâir latîf ve akıcı maddelerden yaratılmış olan hayat, şuur ve ruh sahibi mahlûkları Kur’ân’ın, “melâike, cin ve rûhânî” olarak adlandırdığını bildirir.3

İnsanın dünyaya gelmezden önce sonsuzluk tarafında zerreler âleminde ruhlar veya zerreler halinde yaratıldığı ve Cenab-ı Hakkın “Elestü birabbiküm?” (Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?) sorusuna muhatap olduğunu ve “Belâ!” (Evet; Rabb’imizsin yâ Rabbi!) diye cevap verdiğini bize Kur’ân söylüyor. 4 Yolculuğuna ruhlar âleminden başlayan insan rûhunun,5 dünya hayatından sonra uğradığı ve mahşer için bir bekleme salonu hükmünde olan berzah âleminde—eğer sâlih ruhlardan ise—Allah’ın izniyle göklerde ve yıldızlarda gezdiği de doğrudur.6

Diğer taraftan Kur’ân’da Hazret-i Cebrâil’in (as) bazen “ruh” 7, bazan “rûhu’l-emîn”8 ve bazan “rûhu’l-kudüs”9 sıfatlarıyla anıldığı da bir gerçektir.
Binâenaleyh, “rûhâniyât” tabirinden yalnız insanların ruhlarını değil; insanlarla birlikte dumansız ateşten, ışıktan, nurdan, karanlıktan, sesten, kokulardan, elektrikten, havadan, esîrden ve bilmediğimiz akıcı ve hoş maddelerden yaratılan ve cismânî olmayan mahlûkları anlıyoruz. Bu kavramın içine insan ruhu girebileceği gibi, muhtelif cinsleriyle melekler ve cinler de girmektedirler.

Dipnot:
1-Sözler, s. 162, 163, 467, 469;
2-Tirmizî, Zühd, 7;
3-Sözler, s. 469;
4-A’râf Sûresi, 7/172 (Tefsîri için bakınız: Sözler, s. 105);
5-Sözler, s. 35;
6-Lem’alar, s. 230;
7-Kadr Sûresi, 97/4;

http://www.fikih.info/
———————

Muhterem Müslümanlar! (Diyanet)

İslam, tevhid dinidir. Tevhid, Allah’ın birliğine, eşi, benzeri, ortağı ve dengi olmadığına inanmaktır. Tevhîd inancı, yalnız Allah’a ibadet edilmesini ve sadece O’ndan yardım istenilmesini gerektirir. İnsanları, korkulan veya sevilen güç ve varlıklara tapmaktan men eder. Asıl yardımın Allah’tan beklenmesi gerektiğini onlara bildirir. Zira, rahmeti her şeyi kuşatan, her şeye gücü yeten, istediğini istediğine veren ve duaları kabul eden O’dur. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de kendisini bize şöyle tanıtmaktadır: “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır, o halde O’na kulluk ediniz. O, her şeye vekildir.”[1]

Aziz Müminler!

Tevhîd akidesinden uzaklaşan bazı insanlar, yanlış yollara sapmışlar, kâhinlerden, medyumlardan ve falcılardan yardım beklemeye başlamışlardır. Ne yazık ki, günümüzün en gelişmiş ve en medenî milletleri arasında bile, hâlâ kâhinlere, medyumlara ve falcılara inananlar bulunmaktadır.

Fal, gelecekten haber vermek, kaybolanı bulmak, kader, kısmet açmak ve talihi anlamak için kahve telvesi, iskambil kağıdı, bakla ve benzeri şeylere bakarak anlam çıkarmaktır. Falcılık da bu mesleği yapmaktır. Bu konuda İslâm’ın hükmü kesindir. Dinimiz falı da falcılığı da yasaklamıştır. Çünkü, gaybı ancak Allah bilir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde “Gayb’ın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları, ancak O bilir”[2], “Göklerin ve yerin gaybı (nı bilmek) Allah’a mahsustur”[3] buyurulmaktadır.

Buna göre, falcıların, medyumların ve kâhinlerin gayb’ı bilmeleri mümkün değildir. Falcılar ne yaparlarsa yapsınlar, neye bakarlarsa baksınlar, yaptıkları iş, söyledikleri söz, hiç bir zaman gerçeği yansıtmaz.

Fal baktıranlar çaresiz, falcılar da hayâlci kimselerdir. Şayet falcıların söyledikleri doğru çıksaydı, bunlar başkalarına avuç açmaz ve üç beş kuruş menfaat temini için, falcılık yapmazlardı. Zaten falcılar, daha çok hayalden hoşlanan zayıf iradeli kimseleri aldatırlar.

Fal açtırmak, cin çağırmak, kurşun döktürmek, kahve telvesinde ikbal aramak, İslâm’ın ve aklın reddettiği fevkalade yanlış şeylerdir.

Değerli Din Kardeşlerim!

Fal ve falcılık, çağımıza kadar ulaşmış olan hurafelerden biridir. Elimizde; çağlara ışık tutan Kur’an gibi mukaddes bir kitabımız varken, onun onay vermediği ve hoş görmediği yanlış işleri yapmak akıl kârı değildir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), muhtelif hadislerinde bizleri, bu gibi işlere teşebbüs etmekten, böyle hayalcilere başvurmaktan ve insanları güven bunalımına düşüren her davranıştan sakındırmıştır.

Devletimiz, falcılık, medyumluk ve kahinlik gibi faaliyetleri, 677 sayılı Kanunla men etmiş ve bu tür faaliyetlerin basın yayın yoluyla icra edilmesini de, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kanunu ile yasaklamıştır.

[1] Enam,6/102.

[2] Enam,6/59.

[3] Nahl,16/ 77.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/default.asp

Hurafeler/Bâtıl İnanışlar

Hurafeler, mantıksal temeli ve gerçek hayatla ilgisi bulunmayan yanlış inanç ve uygulamalardır. Bunlar din dışı alanlarda görülmekle birlikte, dinî konularda daha yaygındırlar; ırk ve din ayrımı olmaksızın çeşitli toplumlar arasında mevcutturlar. Din bazında ele alınacak olursa, tarihte ve günümüzde Yahudiler ve Hristiyanlarda olduğu gibi Müslümanlar arasında da görülmektedirler. Önceki dinlere ait bazı unsurların Müslümanlar arasına taşınması ve bilgisizlik gibi nedenler, ulûhiyet, gayb, uğur – uğursuzluk ve ölülerden yardım beklemek gibi bellibaşlıhurafelerin ortaya çıkmasına ve uygulanmasına yol açmıştır.[978]

Batıl inanışlar ve hurafeler, çağımızın olumsuz anlamda gelişme gösteren değerlerinden biridir. Oysa ilk bakışta, pozitif bilimlerin başdöndürücü bir şekilde ilerleme kaydettiği, sosyal bilimlerin de geliştiği, bilimsel araştırmaların hayatın her alanına nüfuz ettiği günümüzde, hurafelere ilginin azalması gerektiği düşünülebilir. Ne var ki, satanist hareketler, medyumluk ve fal başta olmak üzere çeşitli amaçlarla çaput bağlamak, mum yakmak, kurşun veya mum dökmek, yanlış kurban adamak, çeşitli nesneleri uğursuz saymak gibi sayısız hurafelerin ve halk inançlarının coğrafî sınır ve kültürel seviye farkı bile tanımaksızın zamanımızda ilgi gördüğü ve insanları etkilediği görülmektedir. Hatta bunlardan bir kısmının birer meslek haline geldiği ve bu alanda modern iletişim araçlarının da kullanıldığı müşahede edilmektedir. Bu tür uygulamalara,başta inanç boşluğu ve sağlıklı din anlayışından yoksunluk olmak üzere, bilgisizlik, dinî temel kaynaklarından öğrenmeme, esrarengize ve bilinmeyene karşı duyulan merak, manevî duyguları tatmin arzusu, ekonomik ve sosyal sorunlar gibi çeşitli faktörler sebep olmaktadır. Hurafelere ilginin, inanç zayıflığının ve bilgisizliğin yanısıra ekonomik ve sosyal sıkıntılarla da alakası bulunmaktadır. Ekonomik ve sosyal problemlerini gerçekçi usullerle çözüme kavuşturamayanların, birtakım hayali yollara başvurarak arzu ve emellerine ulaşmaya, ümit kaynağı aramaya çalışmalarıkaçınılmazdır.

Bu noktada, diğer alanlardaki faaliyetlerinde olduğu gibi, Hz. Peygamber’in hurafeler karşısındaki tutumunun da günümüzde değerini ve önemini koruduğu ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber bu açıdan da insanlara örnekliğini göstermiştir. O nedenle biz burada Hz. Peygamber’in hurafeler karşısındaki tutumunu ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bunu yaparken, günümüzde görülen, bilinen ve yaşayan yaygın hurafeleri kaydetmek ve tartışmak amacımız dışındadır. Batıl inançlar vehurafeler üzerinde genel olarak yazılan çok sayıda makale ve kitap bulunmaktadır.[979] Burada bizim için Hz. Peygamber’in hurafelere karşı genel tutumu ve onun bu konudaki davranışlarından çıkarılabilecek ana fikir önemlidir. İslâm’ın doğduğu sıralarda görülen her hurafeyi de değil, Peygamber’in tavrını ve genel bakışını yansıttığını bildiğimiz davranışlarınıortaya koymaya çalışacağız.Hurafelerde bölgesel ve kültürel farklılıklar da bulunabilir. Sözgelimi câhiliye döneminde Araplar arasında yaygın olan bir hurafeye o dönemde dünyanınbaşka bir bölgesinde veya bugün rastlanmaması mümkündür. Bütün bunların tersi durumla da karşılaşılabilir. Yani o dönemde dünyanın başka bir bölgesinde veya günümüzde yaygın olan bir hurafeyeo günkü Arap toplumunda rastlanmayabilir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde, insanın kaderini değiştirme iddiası taşıyan, Allah’tan başka varlıklardan yardım alma gayesi güden, insanları sağlam bilgi kaynaklarından ve sebeplere başvurmaktan alıkoyan her türlü hurafe, batıl inanç ve uygulamalar açık ve kesin bir şekilde reddedilmiş ve yasaklanmıştır. Hz. Peygamber’in hemen tüm faaliyetlerinde hurafelerle mücadele ettiği görülmektedir. Sözgelimi kehâneti ve kâhinlerin eylemlerini kesinlikle hoş görmemiş, çeşitli tekniklerle gelecekten ve bilinmeyenden haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma sanatı olan ve hemen bütün milletlerde bâtıl inanç ya da folklor olarak varlığı görülen falcılığı yasaklamıştır. O sıralarda Araplar arasında falcılık son derece yaygındı. Câhiliye dönemi Arap toplumunda görülen ve kuşların adları, sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarma, kuşların uçuş tarzını inceleyerek yorumlar yapma veya çakıl taşı, nohut, bakla gibi maddelerlefal tutma gibi bütün fal çeşitleri Hz. Peygamber’in yasakladığı hususların kapsamına girmektedir.[980]

Hz. Peygamber su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak remil atıp secili ve kafiyeli sözlerle ve bunların yanısıra, sözgelimi çocukların vücut yapılarına bakarak gelecekleriyle ilgili tahmin yürütmek gibi daha başka usullerle gâibden haber verdiğini iddia eden “arrâf”lara ve”kâhin”lere müracaatı yasaklamıştır. Arrâfa gidip bir şey sormayı yasakladığını açıkça dile getirdiğini görüyoruz.[981] Muaviye b. Hakem es-Sülemî adlı sahâbî, kendisine “Biz birtakım şeyleri câhiliye döneminde yapıyorduk. Kâhine gidiyorduk” deyince “Kâhinlere gitmeyin” buyurmuştur.[982] Adı geçen şahsın “Uğursuzlukta bulunuyorduk” demesi üzerine de, kendilerinin öyle zannettiklerini, ancak buna itibar edilmemesini veniyetlenilen işten geri kalınmamasını söylemiştir. Bir grup insanın kâhinler hakkında bilgi almak amacıyla sordukları soruya “Kâhinler birşey değildir” demiştir.[983] Kâhin veya arrâfa giderek onları tasdik etmekle iman arasında bağlantı kurmuştur. Nitekim “Böyle hareket edenlerin kendisine indirileni inkâr etmiş sayılacaklarını ve namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceğini” bildirmiştir.[984]

Hz. Peygamber, İslâm’da uğursuzluk telakkisinin bulunmadığını, uğursuzluğa inanmanın kişiyi şirke götürebileceğini haber vermiştir. Kuşun ötmesinin ve uçmasının uğursuzluk sayılamayacağını belirterek, ilginç görünen nesne ve olayların iyiye yorulmasını tavsiye etmiştir.[985] Büyü yapmanın ve muska taşımanın tevhid inancını zedeleyeceğini bildirmiştir.[986]

İslâm öncesinde Araplar, başta güneş ve ay olmak üzere birtakım gök cisimlerine ve melek, cin ve şeytan gibi rûhânî varlıklara taparlardı. Bunun yanısıra, bu cisimler hakkında çeşitli batıl inançlara da sahip idiler. Sözgelimi yıldızların yağmur yağdırdığına inanırlardı. Hz. Peygamber ise bunun câhiliye inancı olduğunu söylemiştir.[987] Araplar güneşin melek olduğunu,[988] şeytanların putları mekân edindiklerini kabul ederlerdi.[989] Bir yıldızın kaymasını veya düşmesini, o beldede bir büyüğün doğmasına, yahut ölmesine, veyahut da bir felaketin geleceğine işaret sayarlardı.[990] Hz. Peygamber bu tür inançların bâtıl olduğunu bildirmiştir. Bu konudaki görüşünü açıkladığı bir olay şöyle gelişmiştir: Bir gece vakti Hz. Peygamber sahabîlerle birlikte otururken bir yıldız kayar ve ortalığı aydınlatır. Bunun üzerine câhiliye döneminde böyle bir durumda ne dediklerini yanındakilere sorar. Onlar da “Bu gece büyük bir adam doğdu; büyük bir adam öldü” derdik” cevabını verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Yıldız ne bir kimsenin ölümü için kayar, ne de dünyaya geldiği için” der.[991]

Kırlarda yaşadığına, çeşitli renk ve şekle girerek insanlara göründüğüne,onları yollarından saptırıp helâk ettiğine, kılıçla vurulan ilk darbede öldüğüne, ikinci darbede ise dirildiğine inanılan ve efsânevî bir varlık olan “ğûl”[992] hakkında Hz. Peygamber “Ğûl yoktur”[993] buyurmuş, bu türden hayaletlerin varlığına dair telakkilerin bâtıl olduğunu kesin bir şekilde ifade etmiştir. Bunun yanında, câhiliye inançlarının kalıntısı olarak bir hayâletin görünmesi durumunda besmele çekmek ve ezan okumak gibi Müslümanların maneviyatını güçlendiren uygulamalar da tavsiye edilmiştir. Anılan efsane, çeşitli bölgelerin yanısıra Anadolu’ya cadı, umacı, dev anası ve aynı kökten olmak üzere gulyabani gibi adlarla geçmiştir.[994]

İslâm’ın doğduğu sırada cincilik, düğüm atmak, üflemek, fal okları ve yıldıza bakmak gibi usullerle yaygın bir şekildeputperestlikle birlikte uygulanmaktaydı. İslâm buna şiddetle karşı çıkmıştır.[995] Sihir/büyü yapılmasını Hz. Peygamber büyük günahlar arasında saymış,[996] hatta bir sözünde bunu Allah’a şirk koşmanın hemen ardından zikretmiştir.[997] Sihir yapanın imanının zâyi olacağını bildirmiştir.[998] Bunun yanında büyü yapan için cezalar öngörülmüştür.[999]

Hz. Peygamber’in 9. ve 10. hicrî yıllarda yoğun bir şekilde Medine’ye gelen heyetlerle yaptığı görüşmeler, İslâm’ı tanıtma ve yayma bakımından olduğu kadar, batıl inanışlar ve hurafelerle mücadele açısından da önem arzeder. Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamalarıortadan kaldırmaya çalışmıştır. Bu hususla alâkalı örnekleri ilgili bölümde verdiğimiz için burada tekrar etmek istemiyoruz. Câhiliye döneminde insanların ay ve güneş tutulması gibi tabiat olaylarını uğur veya uğursuzluk olarak yorumladıklarını, önemli bir kişinin veya bir hükümdarın doğum, ya da ölümünün işareti saydıklarını, Hz. Peygamber’in, ay ve güneş tutulması hakkında, eski çağlardan beri kehânete dayalı bu tür yorumların yanlış olduğunu bildirdiğini de biraz evvel kaydetmiştik.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde okumaya, bilgiye, akla, düşünceye, araştırmaya son derece önem verildiği malumdur. Hz. Peygamber hayatında ve faaliyetlerinde batıl inanışlara ve hurafelere göre değil, bilakis ve daima inanç, azim, sebat, sabır, çalışma, sebeplere bağlanma ve danışarak hareket etme gibi esaslara riayet etmiş, faaliyetlerini somut adımlar atarak gerçekleştirmiştir. Batıl inanışların ve hurafelerin inanç boşluğuna, dinî hayatın zayıflamasına, hurafelerin dinî bir görevmiş gibi telakki edilmesine, dolayısıyla dinin tahrifine, hayalciliğe, gerçeklerden, bilimsel davranışlardan ve aklı kullanmaktan uzaklaşmaya, ekonomik ve duygusal açıdan insanların sömürülmesine, bazı insanların haksız kazanç sağlamasına, insanların iyi niyetinin kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilmesine, din istismarına, insanların geleceği ve gaybı öğrenme hususundaki zaaflarının kötüye kullanılmasına, ahlâkî çöküntüye ve ruh sağlığının bozulmasına yol açtığı veya açabileceği gerçektir. Bu tür asılsız şeylere rağbeti önlemek için herşeyden evvel dinin, temel kaynaklarından, ehil kimselerden ve tatmin edici bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekmektedir. Eğitim kurumlarının yanısıra, iletişim araçlarına da bu hususta büyük görevler düşmektedir. Aksi takdirde bu alandaki boşluk, ehil olmayan bilgisiz kişiler tarafından doldurulacak ve hurafeler daha da yaygınlaşacaktır.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/default.asp
—————————————————–

DİNİMİZİN ASLINDA OLMAYAN YANLIŞ İNANIŞ VE HURAFELER, SİHİR, KEHANET VE FALCILIK

Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kim sihir maksadıyla bir düğüm vurur sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim bir şey asarsa, o astığı şeye havale edilir.” (Nesâî, Tahrîm 19)

Sihir

Sihir; sözlükte, sebebi gizli ve ince olan şey demektir. Din örfünde ise, sebebi gizli olan ve gerçek olmadığı kabul edilen şeye denir ki, gözbağcılık ve hilekârlık şeklinde cereyan eder. Türkçemizde ‘büyü ve efsun’ manalarında kullanılan sihir, muskacılık ve cincilik başta olmak üzere kişilerin maddî-manevî araçları kötüye kullanarak bazı gayeleri gerçekleştirme çabasını da içine alır. Bunu sanat edinene de ‘sihirbaz’ adı verilir. Ezherî sihri; “Bir şeyi hakikatinden başka bir şeye çevirmektir.”, Kurtubî de; “Hile ile bir şeyi örtmektir. Çünkü sihirbazlar hile ile bir takım şeyler yaparak sihir yapılan kimseye, bazı şeyleri olduğundan farklı gösterir.” diye tarif etmişlerdir.

Sihirde hakkı batıl, batılı hak; hakikati hayal, hayali hakikat göstermek vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Musa (a.s.) ile yarışmaya kalkan Firavun’un sihirbazlarının yaptıkları sihirler bu aldatmaca çeşidine girer.

Bununla beraber sihir, ruhlar üzerinde hâsıl edilen müspet tesir için de kullanılır. Mesela; Rasûlullâh’ın; “Güzel ifadede sihir vardır.” hadisinde ifade edilen sihir, dinleyenleri ikna edip tesiri altına alan hitabet ve güzel konuşma manasında kullanılmıştır.

Sihrin tarihi çok eskidir, ilkel topluluklara kadar dayanır. Keldânîler’de, Mısır’da, Uzak Doğu’da, Antik Yunan ve Roma’da, Yahudilikte ve cahiliye devrinde sihir vardı.

İslâm toplumlarında, İslâmî bilgisi ve inancı zayıf olan bazı kimseler de Yahudilerden, Suriyelilerden, İranlılardan, Keldânîlerden ve Yunanlılardan etkilenmişlerdir. Tütsü, tılsım, muska, cadılık, fala bakmak gibi inanışlar hep onlardan intikal etmiştir.

Batı Dünyası’nda, bütün milletlerin arşivleri tetkik olununca, sihirle ilgili türlü inançlara rastlanır. Keltler, Tötonlar, İskandinavlar, Finler, Doğu Milletleriyle bu konuda esaslı birçok benzerlikler göstermektedirler.

Sihrin pek çok çeşidi olmakla birlikte Fahrettin Râzî’nin tefsirinde sekiz çeşit sihirden bahsedilir. Bu sekiz çeşit sihrin de özü iki kısımdır. Birincisi; gerçekle ilgisi bulunmayan ve sırf gözbağcılıktan ibaret olan sihir, diğeri ise; az da olsa bir gerçeğin kötüye kullanılmasıyla ortaya konan ve insanlar üzerinde etkileri olan sihirdir.

Dinimiz sihri yasaklamış, sihirbazların kötü ruhlu insanlar olduklarını, dünyada ve âhirette perişan olduklarını ve olacaklarını bildirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de; “Büyücü nereye varırsa varsın iflah olmaz.”(1) buyrulmuştur.

Rasûlullah (s.a.v.) hadîs-i şeriflerinde, sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi şeyden biri olduğunu belirterek, “Bir düğüme üfüren, sihir yapmış olur. Sihir yapan da şirke girer”(2), “Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse kâfir olur.”(3) buyurmuşlardır.

Ehl-i sünnet âlimleri, sihrin varlığının ve tesirinin bulunduğunu belirterek sihri öğretmenin, öğrenmenin ve bir sorunun çözümü için sihirbaza gitmenin haram olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. İmam Nevevî; “Sihir yapmak haramdır, kebâirden (büyük günahlardan) olduğu hususunda icmâ vardır.” demiştir.

Bununla beraber şunu da belirtmek gerekir ki; sihir, küfrü gerektiren söz ve fiillerle yapılırsa büyük günah olmaktan çıkar, sahibini küfre götürür.
Bazı âlimler, küfür olan sihirle, küfür olmayan sihri ayırmışlar; kendisine sihir yapılmış olan bir kimseden sihri kaldırmak ve onu tedavi etmek amacıyla sihir öğrenmeye cevaz vermişlerdir.

Âlim, takva sahibi ve güvenilir bir kimse sihir mağdurlarına yardımcı oluyorsa ondan yararlanmak da mümkün görülmüştür.

Kehanet ve Falcılık

Gelecekte olacak bir olayı önceden haber vermeye kehanet ve bunu yaptığını söyleyen kimseye de kâhin; bazı alet ve vasıtalarla veya bazı yöntemlerle insanların kişilikleri ve gelecekleri hakkında haber verme işine de falcılık denir.

Kur’ân-ı Kerîm’de; “De ki: Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilmezler, ancak Allah bilir…”(4), “…ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı.”(5), “

Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”(6) buyrulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de; “Büyücüye, müneccime, gaipten haber veren kimseye inanan kişi Kur’ân’ı inkar etmiştir.”, “Kim, çalıntı veya yitik bir malın yerini haber veren kimseye (arrâfa) gidip ondan bir şey sorar, söylediğini de tasdik ederse, o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabul olunmaz.”(7), “Kuşları ürkütüp isimlerinden, seslerinden ve hareketlerinden manalar çıkarmak, uğursuzluğa inanmak, kum üzerine çizgiler çizerek geleceğe yönelik hükümler çıkarmak bir çeşit sihir ve kehânettir.”(8), “Yıldızlardan bir bilgi edinen, bir parça sihir elde etmiş olur. Bilgisi arttıkça günahı da artar.”(9) buyurarak kehanet ve falcılığın İslâm’da olmadığını, bunu yapanların yalanla meşgul olduklarını ve haram işlediklerini ortaya koymuştur. Böylelikle kâhinlik ve yıldız, kahve, bakla, iskambil kâğıdı vb. araçlarla yapılan falcılık günah olduğu gibi bunlara inanmak da büyük günahtır.

Okuyarak Tedavi

Hastalıkların maddî olduğu kadar manevî sebepleri de vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Göz değmesi (nazar) gerçektir.”(10) buyurarak, hastalıkların manevî sebeplerinden birisi hatta en önemlisi sayılabilecek nazarın gerçek olduğunu ifade etmiştir. Günümüzde, zihnî ve ruhî hastalıkların maddî sebepleri yanında manevî sebepleri de araştırılıp, hastalar her iki yönüyle tedavi edilmeye çalışılmaktadır.

Okuma suretiyle tedavi Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahabe efendilerimiz tarafından icra edilmiş ve etkili olduğu görülmüştür. Hadis kitaplarımızda bu çeşit tedavilerde Fâtihâ, İhlâs, Felak ve Nâs sûreleriyle özel bazı duaların okunduğu rivayet edilmektedir. Bu sûre ve duaların, nazar değmesi gibi manevî sebeplere dayalı hastalıklara ve bazı durumlarda yılan ve akrep sokması gibi maddî sebepli hastalıklara da okunduğu ve netice alındığı bildirilmektedir.

Okuma ile tedavinin caiz olması için; okunanın âyet, hadis veya manası anlaşılan bir dua olması, şifa verenin yalnız Allah olduğunun bilinmesi, gayr-i meşrû bir maksada hizmet edilmemesi, tıbbî tedavinin önünü kapatmaması gibi şartlar ileri sürülmüştür.

Tedavisi yapılamadığı için çaresizlik içinde çırpınan veya maddî sebeplerle tıbben tedavi imkânı bulamayan insanların bu sıkıntılı durumunu fırsat bilip onlara nazarlık ve muska yazan, tütsü ve sihir yapan ve böylece onların umutlarından maddi çıkar sağlayan kimseler, dinen haram olan bir iş yapmış olurlar.

Rasûlullah (s.a.v.), bir hastanın yanına girdiğinde şöyle derdi: “Gider o sıkıntıyı, ey insanların Rabbi! Ona şifa ver, Sen’sin şifa veren, Sen’in şifandan başka şifa yok, (Sen’in şifan öyle) bir şifa ki dert bırakmaz.”

Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin için; “İkinizi de Allah’ın tam kelimelerine sığındırırım, her şeytandan, kötü kazadan ve kötü gözden.” der ve “Babam İbrâhim de oğulları İsmail ve İshak’ı böyle sığındırırdı.” buyururdu.

Rivayet edildiğine göre sahâbeden Osman b. Ebi’l-Âs es-Sakafî; “Rasûlullah’a vardım, bende ağrı vardı ki beni az daha öldürecekti. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Sağ elini ağrıyan yerin üzerine koy ve yedi kere şöyle de: ‘Allah’ın adıyla, ben bulduğum şeyin şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.’ Ben de yaptım, Allah bana şifa verdi.” demiştir. Bu rivayette görüldüğü üzere Rasûlullah (s.a.v.) ona okumayıp bizzat kendisine okutmuştur.

Rasûlullah’ın üflediği ve sıvazladığı da sabittir. Rasûlullah (s.a.v.) her gece İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okur, ellerine üfler, yüzüne ve vücuduna mesh ederdi.

Şifa veren ancak Allah Teâlâ olduğuna ve O’nun, sünnet-i seniyyeye muvafık olarak yapılan uygulamaları şifaya sebep kıldığına inanan kimselerin bu tür tedaviye yönelmelerinde bir sakınca yoktur. fakat üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun zannettiği gibi dinin bizatihi emrettiği bir şey olmayıp, bir izindir.

Toplumda İslâmî konulardaki temel bilgi ve kültür eksikliğine paralel olarak büyücülük, muskacılık, falcılık, astroloji, kâhinlik ve medyumluk gibi İslâm’ın onaylamadığı birtakım hayalî ve karanlık yöntemlere talep artmaktadır.

Maalesef bu talep, önemli bir pazar oluşturmakta ve bu pazar, bu tür karanlık işlerden çıkar sağlayanların işini kolaylaştırmaktadır. Hâlbuki İslâm Dini; falcılık, kehanet, sihirbazlık, medyumluk ve benzeri faaliyetleri şiddetle yasaklamıştır. Zira faydalı şeylerin celbi ve zararlı şeylerin def’i ancak Allah’tan bilinir, O’ndan istenir. Ondan başkasından istenen her şey batıldır.

Allah Teâlâ bütün Müslümanlara maddî ve manevî yönden sıhhat, afiyet versin! Hasta olanlarımıza da “Şâfî” ismiyle şifalar ihsan etsin! Hiçbir işimizde zâtından başkasına yöneltmesin! Bizleri dinimizin koyduğu hudutları koruyanlardan eylesin! Ölünceye kadar itaat yolundan ayırmasın! Âmin!

Kaynakça

1. Tâhâ, 20/69.
2. Nesâî, Tahrîmü’d-Dem 19.
3. Tirmizî, Tahâre 102; İbn-i Mâce, Tahâre 122.
4. en-Neml, 27/65.
5. el-Mâide, 5/3.
6. el-Mâide, 5/90.
7. Müslim, Selâm 125.
8. Ebû Dâvûd, Tıb 23.
9. Ebû Dâvûd, Tıb 22, 51.
10. Buhârî, Tıb 36.

http://www.rehberdergisi.com/Rehber.asp?DergiDetay=Saife_Gozlem&RehberOzelNo=463
——————————————————————————–

HURAFELER VE İSLAM’IN HURAFELERE BAKIŞI

Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI*

Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sonradan dine sokulan ve dinî inançmış gibi telakkî edilen söz, fiil ve davranışların tümü bid’at ve hurafe kapsamına girmektedir.

Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bid’at, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir “parazit” gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını “hakiki dindarlık”, bunlara karşı çıkmayı ise “dinden uzaklaşma”, “itaatsızlık” ve “inançsızlık” olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.

Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.

Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.

Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.

Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma… gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.

İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.

İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.

Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.

Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam’ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.

Hurafelerin Ortaya Çıkması:

Dinler tarihi incelendiğinde görülüyor ki, insanlar ilâhî dini tebliğ eden peygamberlerden zaman bakımından uzaklaştıkça eski dinlerden kalma bazı inanç, âyin ve âdetleri yeniden canlandırmışlardır. Böylece peygamberlerin tebliğ edip açıkladığı Tevhid (Tek Allah) inancından uzaklaşarak, eski batıl inançlarına yeniden dönmüşlerdir.

Her yeni gelen peygamber, insanları bu yanlış inançlarından uzaklaştırmak için büyük mücadele vermiştir. Fakat batıl inançlarından kopamayan, ilâhî gerçekleri idrak edemeyen bazı kavimler, peygamberlere karşı direnerek, bu yolda çok kan akıtmışlardır. Çünkü insanoğlu en çok inanç ve vicdanî konular üzerinde hassasiyet göstermektedir. İnsan; inancının yanlış, gittiği yolun tehlikeli olduğunu görse bile, çoğu zaman alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçmez. Eğer bir de bazı menfaatlerinin yok olacağı endişesine kapılırsa daha da hassaslaşır. Aklı ve gönlü iyice yatmadıkça kanaatini değiştirmez. Birtakım ihtiraslar onu, daha da tutucu hale getirir ve sertleştirir.

İşte bu nitelikteki insanlar, peygamberlerin tebliğ ettiği ilâhî dinlere, daima karşı çıkmışlardır. Böylece ilâhî dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir. Peygamberlerin izinden giden gerçek din âlimleri yanlış inanç ve hurafelerle mücadeleye devam etmişlerdir. Ancak her devirde ve her toplumda, yanlışa ve batıla sapanlar daima olagelmiştir. Zira bir dinin esas ilkeleri, âyinleri başka bir din içerisine hemen aynıyle geçmese de, “hurafeleri” bir din ehlinden başka bir din ehline, bir hastalık gibi sirayet edebilmektedir. Çünkü insan toplulukları her yerde, bazı kültür ve eğitim farklılıklarına rağmen insan olma nitelikleri bakımından birbirinin aynıdır. Bu itibarla diğer din toplulukları içerisinde olduğu gibi, müslüman toplumlar arasında da hurafelere inananlar mevcuttur. Özellikle çeşitli kavim ve milletlerden insanlar İslam dinine girdikten sonra bu batıl inançlar daha da çoğalmıştır. Her kavim beraberinde “cahiliye” âdetlerinden bir şeyler getirmiştir.

Müslümanlar arasında görülen, fakat İslam’ın esas prensipleriyle bağdaşmayan bazı yanlış ve acaib âdetler, Müslümanlara eski Mısır, Bâbil, Hint, Acem, Fenike, Roma ve Helenler gibi ilkçağ kavimlerinden intikal etmiştir. Bazı batıl inanışlar da Yahudi, Hıristiyan ve Şamanlardan geçmiştir.

Bugün müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği yerler, eski çağlarda hurafelerin çokluğu ile şöhret bulmuştu. Hint, İran, Mısır, Keldanistan, Filistin, Arap yarımadası kısaca Küçük Asya, vaktiyle çeşit çeşit kâhinler yetiştirmiş, acaib ve garip inançlara sahne olmuştu.3

Bu hususta M.Şemsettin Günaltay, “Hurafattan Hakikata” adlı eserinde şunları yazmaktadır:

“Yıldızların vaziyet ve hareketlerinden hükümler çıkarma âdeti, insanlığa Keldânîlerin armağanıdır. Önceleri bir tapınma hissi ile başlayan efsane devri zamanla daha çok yoğunluk kazanmıştır. Halkın başına birer bela olan kâhinler, câhil kitleyi istedikleri gibi kullanmak, zâlim hükümdarları, kendi emirlerine boyun eğdirebilmek için, batıl inançların artmasını bütün şeytanlıklarıyla devam ettirip nüfuzlarını yükseltmişlerdir…”4

Kahinlerin nüfuzu o dereceyi bulmuştu ki, savaş ve barış gibi büyük işlerden, yeme, içme, tıraş olma ve yıkanma gibi basit işlere kadar her şeyi kâhinlerin uygun görmesiyle yerine getiriliyordu. Kahinlerin dedikleri halk tarafından büyük bir hürmet, derin bir inanç ile karşılandığından kısa bir süre sonra gelenek hükmünü alıyordu.5

Keldânîler ortadan kalkalı asırlar geçtiği halde sihirbazların, kâhinlerin ortaya attığı hurafeler, halen insanlığın önemli bir kısmında etkisini göstermektedir. Mesela, türbelerde kandil yakmak âdeti Fenikelilerden intikal etmiş bir adettir. Aslında Fenikeliler (Sur) şehrinin hamisi, servet, ticaret ve denizciliğin ilâhı olan (Melkâres)’in heykeli önünde sürekli kandil yakarlardı.

“Sihir ve reml, bakla dökmek, fala bakmak…” gibi hurafeler de Müslümanlara Mısır ve Âsurlulardan geçmiştir.

Müslümanlar arasına Süryânîlerden de bir çok batıl âdetin girdiği bir gerçektir. Süryaniler, güvercinlere kutsal hayvan nazarıyla bakarlardı. Bu inanç aynen Müslümanlara da geçmiştir. Süryanilerin Ruhanileri, ibadet esnasında, kan ter içinde kalıncaya kadar didinirlerdi.

Mahud “Kaf” dağı hurafesi de İran efsanelerinden geçmiştir. Eski İranlılar (Kaf) isminde kutsal bir dağ ile onun üzerinde “Anka” adında bir kuşun varlığına inanırlardı. Bu kuşa ait efsaneler Osmanlı Edebiyatına bile girmiştir.

İran kahramanı meşhur Rüstem ile Simer arasındaki maceralar, İran Edebiyatının en parlak hayallerinin süslü şekillerle yapılan levhalarına kaynak teşkil etmiştir. Ayrıca öteden beriden mana çıkarmak, bazı nesnelerde uğur ve uğursuzluk olduğuna inanma âdeti de Romalılarla putperest Arapların miraslarındandır. Romalılar kuşların uçuşundan, ötüşünden birtakım hükümler çıkarırlardı. Bu âdet aynıyla Araplarda da görülmektedir.

Bugün uğursuz saydığımız baykuş, Romalılar tarafından aynı şekilde kabul olunurdu. Bir Romalı, baykuşun ötmesini bir felaket başlangıcı olarak telakkî ederdi. Keldânîlerin kâhinlerine karşılık eski Arapların da Arrafları (falcıları) bulunurdu.

Eski Yunanlıların yarı tanrıları, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra adlarını değiştirerek (Ay’a) namını almıştır. Bu geleneğin yerleşmesi zamanla türbeperestlik şeklinde, İslamiyete sokulmuştur.6

İslam’dan önceki ilâhî din olan Hıristiyanlık içerisine de bir sürü batıl inanış sokulmuştur. Mesela, Hıristiyanların kutladığı “paskalya” bayramları bunlardan biridir. Bu bayram, kaynağı itibariyle, eski insanların tabiata taptıkları çağdaki cihanşümul yaz bayramının devamından ibarettir. M.Ö. 3000 yıllarındaki göçebe Yahudi kavmi bu bayrama “Pesah” adını verirdi. Tanrının merhametini celb için davarlarının ilk dölünden kurban keserlerdi. Yahudiler Filistin’e yerleşip ziraat hayatına geçtikten sonra bu kurban törenine hamursuz ekmek* de karışmış oldu. Daha sonraları bu tören Yahudilerin Mısır’dan çıktıklarının şükranı olarak dini bir bayram sıfatını kazandı. Halbuki menşeinde bu tören (kışın ölüp, ilkbaharda dirilen) “Neşvünema” tanrısı şerefine yapılan müşrik bayramı idi.

Hıristiyanlar bu Paganizm (putperestlik) devrinin bayramını “kitaba uydurup” İsa’nın ölüp dirildiği şerefine yapılan muhteşem dinî bayram olarak kabul ettiler.8

Çağdaş kültürün en büyük seviyesine erişen batılı milletlerin halk topluluklarında da eski çağlardaki müşrik inanışlarının kalıntılarını görmekteyiz. Aslında bugünkü milletlerin hiçbiri hurafelerden tam anlamıyla arınamamışlardır. İnandıkları dinin kuralları içerisine daha önceki dinlerden mutlaka birtakım inanışlar, âdetler girmiştir. Çünkü hurafe inanışları bir bulaşıcı hastalık gibi bir din ehlinden başka bir din ehline geçebilmekte ve girdiği yerde de izler bırakmaktadır. Mesela eski şamanist kavimlerin -ağaç kültü- (bazı ağaçları kutsal sayma âdeti) Hıristiyanlara geçerek “Noel Ağacı” olmuştur.

Üzülerek görüyoruz ki bu âdet yılbaşlarında Hıristiyanlardakine benzer şekilde, şimdi de bizim bazı müslüman “evlerine” ve “vitrinlerine” girmiştir. Oysa Hıristiyanlar bu ağaç “Kültü”’nü Hz.İsa’nın doğumu hakkındaki bir efsaneye dayandırarak kitaplarına uydurmuş ve ona dini bir hüviyet kazandırmışlardır.

İslam Dini eski “cahiliye” inanç ve âdetlerini bırakmayı kesinlikle emir buyurmasına rağmen, birçok âdet hala varlığını devam ettirmektedir. Hala, “kutlu” sayılan bazı mahallerdeki ağaçlara, vb. şu, bu niyetle “medet umarak” bez bağlayan, mum yakan, para atan, tuz serpen, bahçesinde, eşiğinde kurban kesen zavallı müslümanlar az değildir!…

Kızının nasibini açtırmak, gelinine büyü yaptırmak, bilmem neredeki “yeraltı hazinelerini” öğrenebilmek için “falcılara”, “üfürükçülere”, “muskacı ve büyücülere” koşuşturanlar, belki tahmin edilenden çok daha fazladır. Yazıktır ki, bunların sonucu olarak meydana gelen huzursuzluklar, avuç dolusu harcanan paralar, inanılmayacak ölçüde verilen hediyeler sihir-büyü neticesi bunalıma düşen gencecik insanlar ve acı felaketler. Bu tür işlerden para kazanan hoca kisveli sahtekarlar ve onlara çanak tutan sinsi simsarlar.

Kanaatimizce bütün bunlar, yüce İslam Dinini iyi bilmemenin, onun gönül doyurucu, ruh okşayıcı aklî ilkelerinden uzak kalmanın belirtileridir. Bilgisizliğin manevî sahadaki yıkımıdır. Bu türlü batıl inançlar Yüce Dinimizin prensipleriyle kesinlikle uyuşmaz, İslam dini bu tür söz ve davranışları yasaklamıştır.

Şimdi burada halkımız arasında oldukça yaygın olan bazı hurafelerden bahsetmek istiyoruz;

1- Çaput Bağlamak:

Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya milletlerinin eski dinleri olan Şamanizm’e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türklerin inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların “İZİ” sahipleri vardır.

Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları “İZİ”ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan “YER-SU” ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu “YER-SU” denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu “İZİ” ler kişiden kurban isterler, kurban sunmayanlara da zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkar oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları tatmin etmek için yeterliydi.9

İşte Türkler, Müslüman olduktan sonra da bu adetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslam’da yoktur.

Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir. Anadolu’da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır.

İslam âlimleri böyle adetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok batıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hala birçok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.

2- Mum Yakmak:

Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma adeti, eski cahiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Arkeologların çoğu, bu adetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani “Ateşe tapınmaktan” kalma bir adet olduğu söylenilmektedir.

Eski çağlarda yalnız “aziz” sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.

“Türbelerde kandil (mum) yakma adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin hamisi ve ilâhı kabul ettikleri Melkares’in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı.”10

Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar’ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini ayinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu adet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaptıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş…11

İslam’da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslam’a göre insan, ancak Allah’a iltica eder ve O’na sığınır; O’nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş…

Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslam esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır. İslam’da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz.

3- Kurşun Dökmek:

Halkımız arasında “göz değmesi, göze gelme” diye adlandırılan bir “nazar” inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.

Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de “tuz çatılmakta”, “un yakılmakta”, “üzerlik otu” yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir. En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:

Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;

“Kem göz çatlasın

Nazar değen patlasın” diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,

“Üzerliksin havasın

Her dertlere devasın

Ak göz, kara göz,

Mavi göz, elâ göz

Hangisi nazar etmişse

Onların nazarını boz” denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:

“Elemtere fiş

Kem gözlere şiş

Üzerlik çatlasın

Nazar eden patlasın”12

Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslam’da fayda ve zarar Allah’ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya itikad etmeyi men etmişlerdir.

Allah Elçisi şöyle buyurmuştur:

“Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah’a ortak koşmak)tır.”13

Ancak bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Çünkü halkımız “nazar var mıdır? varsa İslam’ın nazara bakış açısı nedir?” diye sormaktadır.

Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

“Nazar haktır (gerçektir).”

“Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.”14 Öyleyse “İsabet-i ayn” denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslam’a göre nazardan korunma çaresi nedir?

Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;

“…İnkar edenler Kur’an’ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi”15 buyrulmaktadır.

Elmalılı M.Hamdi Yazır “Hak Dini Kur’an Dili” adlı kitabında bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: “Kafirler, Kur’an’ın yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddî veya manevî bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur… Nasıllığı ne şekilde olursa olsun göz değmesi vardır. Allah korusun göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için göz değmesine karşı bir siper yapar.”16

İslam âlimleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir.

“Büyük velilerden Hasan Basrî Hazretleri, nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetlerini okur ve nazardan etkilenen kimseye de okunmasını tavsiye ederdi.”17

Bu ayetlerle ilgili olarak “Esrar-ı Muhammediye” adlı eserde şöyle denilmiştir:

“Bu ayet-i kerime nazarın def’i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o ayetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o ayetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir.”18

Hz.Aişe’nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz.Peygamber (s.a.v) “Nazardan Allah’a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır.”19 buyurmuştur.

Rasulullah (s.a.v)’in nazar değmesine karşı, “Ayetü’l-Kürsi* ile İhlas ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) surelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği nakledilmiştir.21

İnsan hoşuna giden birşeye bakarken nazarı değmemesi için “Maşallah, Lâ Kuvvete İllâ Billah” demelidir. Hz.Peygamber (s.a.v) bu şekilde söylerdi.

Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri adetlerindendir. (Yani bâtıl adetlerdendir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de câiz değildir.

Hastalanan kimselere Cenab-ı Hak’tan şifa umarak, Kur’an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak câizdir. Ancak halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gâibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak… gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfrükçülük yapmak dinen câiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur.

4- Fal Açmak:

Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak, “fal açmak” adetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır.

Bazı insanlar da: “Fala inanmıyoruz ama eğlence olsun diye açtırıyoruz” diyorlar. Bu düşünce doğru değildir. İslam Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcının söylediklerine inanmak yasaktır.

Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“Ey inananlar! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz.”22

Konuyla ilgili olarak Allah Elçisi Peygamberimiz (s.a.v)’de şöyle söylemiştir:

“Kuşun ötmesini, uçmasını uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak sihir ve kehanet çeşidindendir.”23

Bu ilâhî emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan her davranışın şakası helal olmaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak câiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine delil olamaz. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. İnsan ancak Allah’ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür ve ilmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en mükemmel varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşerî ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunlar isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırları ve tasarrufu ise Allah’ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah’ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilâhî tâlimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden birkaç tanesi rast gelse bile, bu onların gaybı bildiklerini ifade etmez.

Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur”24 buyrulmaktadır. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz de; “Kahin ve falcıya (yani gaibten haber verdiğini iddia eden kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz”,25 “Ona inanan kişi, bana indirileni (kitab ve vahyi) inkar etmiş olur”26 buyurmuştur.

Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması câiz değildir. İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağ müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne kadar garip ki modern dünyamızın modern toplumlarında hala bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.

Mesela böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir: “Dahi 1231kere “Ya Muğnî” deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur.”27

Ne saçmalık!.. Hiç oturduğun yerden “Ya Muğnî” çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..

İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr-u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kâhinlerin uydurdukları yalanlardır. Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır. Oysa mensup olduğumuz İslam Dini, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.

Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslam düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslam değil, İslam’ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslam, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.

İslam Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yolları İslam’da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: “Kaderimde ne varsa o çıkar” düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir”28, “Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah’ın lütfundan rızk isteyin.”29

Bu zikretmiş olduğumuz ayetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir.

5- Kabirlere Kurban Adamak:

Halkımızdan bazıları belki de bilmeyerek bazı kabir ve türbelere kurban adıyorlar. Bu yanlış bir uygulamadır. Öyleyse doğrusu nedir? Adak ne demektir? Şartları nelerdir? Önce ana hatlarıyla bunları açıklayıp daha sonra da yanlışlığın ne şekilde yapıldığını belirtelim.

İslam dinine göre adak (nezir); “Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır.”30 şeklinde tarif edilmiştir. İslam dinine göre adağın yerine getirilmesinin hükmü vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de; “Adaklarını yerine getirsinler”31 buyurmaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)’de; “Kim Allah’a itaat etmeyi adamışsa ona itaat etsin, kim de Allah’a isyan etmeyi adamışsa ona isyan etmesin”32 buyurmuştur.

Adakta en çok dikkat edilmesi gereken husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden farz veya vacip bir ibadetin bulunması gerekir. Şöyle ki bir kimse, “Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim” derse bu adak geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, “falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)” dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.

Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:

1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.

2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela; zengin bir kimse, “şu işim olursa Kurban bayramında bir kurban keseyim” diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.

3. Adanan kurban Allah’a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: “şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim” diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.

4. Adanan kurbanın kesilmesi imkansız olmamalıdır.

5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Mesela; bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.

6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.

7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.

8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah’tan başkası adına kurban kesilmez.33

İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslam’da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak câiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.

Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslam’dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslam dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. Hz. Muhammed Efendimiz, bir hadislerinde; “Kabirler üzerinde kurban kesmek İslamiyette yoktur”34 buyurmuştur. Buna göre İslam dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid’at olup, büyük bir manevî sorumluluğu vardır.

Bir müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah’tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre girer. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili zikrettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.

Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah’a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu câizdir, ancak bir kişi, “kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim” diyemez.

Şu iyi bilinmelidir ki, İslam’da tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü’min, Rabbına karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arzeder. Nitekim beş vakit namazımızın her rekatında Fatiha suresini okurken 5. ayette; “ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” diyoruz. Çünkü İslam esaslarına göre Allah’tan başkasına kulluk etmek, ilâhî takdiri başkasından beklemek câiz değildir.

Allah’ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir (adak); ilâhî iradeyi değiştirmez, ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.

Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlama ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kur’an okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez. Çünkü İslam inancına göre kutsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Allah’tır, başka hiçbir varlığa kutsiyet vermek câiz değildir.35

6- Kabirlerde Dua:

İslam’da dilek ve istekler sadece Allah’a arz edilir. Allah’tan başkasına sığınmak ve O’ndan başkasından mağfiret dilemek doğru değildir. Gerçek böyle olmasına rağmen, halkımızdan bazıları dua şeklini ve adabını adeta değiştirmişlerdir. Duaya bir sürü batıl hareketleri sokmuşlardır.

Bazıları dua ederken sanki kavga ediyormuş gibi bağırıp çağırıyor. Kimisi dua yapmak için türbelere, yatırlara koşuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Bu hareketlerin tamamı yanlış ve batıldır. Dua etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Zira kabirde yatan mevtalar insanların dileklerini yerine getiremezler. Dua eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Çünkü İslam’da Allah’a sığınmak, O’na dua etmek için bir aracıya ihtiyaç yoktur. Kul, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymadan Allah’a iltica edebilir. Bu itibarla; “falan yatıra gittim ona dua ettim, o mübarek zatın himayesiyle duam kabul oldu” demek câiz değildir.

Kabirler, ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insan hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak için ziyaret edilir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde; “Kabirleri ziyaret edin çünkü bu ziyaret sizi dünyada zahidâne yaşatır, size ahireti hatırlatır, sizi gafletten uyandırır”36 buyurmuştur.

Kabir başına varınca, ölülerin ruhuna Kur’an okumak, okunan Kur’an’ın sevabını mevtaların ruhuna “Allah rızası için” armağan etmek câizdir ve sevaptır. Ancak, “duam oraya gitmekle kabul olacak” diye inanmak yanlıştır.

Bugün bazı yerlerde, türbelere, kabirlere gidenler, orayı adeta bir piknik yerine çeviriyor, yiyip içiyorlar ve adaklar adıyorlar. Ayrıca Kur’an ve mevlitler de okunuyor. Dua bittikten sonra, bazı türbelerin bahçelerinde salıncaklar kurulup şarkılar söyleniyor. Zevk-ü sefa yapılıyor. Bütün bu yapılanlar yanlıştır ve İslam emirlerine uygun değildir. Türbe ve kabristanlıklarda yapılan bu adetlere son vermek gerekir.

7- Kuş Ötmesi, Hayvan Uluması:

Halkımız arasında bazı kuşların ötmesi, bazı hayvanların uluması çeşitli şekillerde yorumlanmaktadır. Bunlardan kimisi uğur, kimisi uğursuzluk, kimisi de ölüm işareti olarak kabul edilmektedir. Oysa İslam esaslarına göre bu tür inançların tümü batıl ve hurafedir. Buna rağmen halkımızdan pek çok kişi bunlara inanır.

Halk arasında ölümü önceden haber verdiği sanılan bazı hayvanlarla ilgili batıl inançlar çok yaygındır. Hayvanların insanlarda bulunmayan kimi yetenekleri, sezişleri, biçimsel özellikleri, uğurlu yada uğursuz sayılmaları bu türden inançların oluşmasında ve evrensel çizgiye erişmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Evcil ve yabani hayvanların ötüşleri, ulumaları, kişnemeleri, böğürmeleri, belli hareketleri, uçuş yönleri, alışılmışın dışındaki davranışları, yaklaşan bir ölünün ön belirtileri ve işareti olarak yorumlanmaktadır.

Bu tür hayvanlar içinde köpek, kedi, at, koyun, keçi, inek ve öküz gibi evcil olanları; tilki, kurt, çakal, yarasa, yılan gibi yabani olanları; horoz, tavuk, kaz gibi kümes hayvanları; baykuş, karga ve leylek gibi yabani kuşları sayabiliriz. Bunların içlerinde özellikle köpek ve baykuşla ilgili inanmalar çok yaygındır. Evcil sadık ve sezi yeteneği çok gelişmiş olan köpeğin sadece uluması ile değil uluma biçimi, uluma zamanı ve uluduğu yerin de yaklaşan bir ölümü haber verdiğine inanılmaktadır. Köpeğin bu türden ulumasını önlemek için de köpek kovalanır, taşlanır, önüne ekmek doğranır, “başını ye” denir. Baykuşun sesinin de sesinin ve yüzünün sevimsizliği, yıkıntılarda ve terk edilmiş yerlerde yuva yapması bir ölüm kuşu olarak bilinmesinin temelinde yatan nedenlerdendir. Baykuşun da tıpkı köpek gibi salt ötmesi ile değil, aynı zamanda ötüş biçimi, ötme zamanı, konduğu ve öttüğü yerle de ölüm habercisi olduğu zannedilmektedir.37

Halk arasında yaygın olan kuş ve hayvanlarla ilgili batıl inanışların bazıları şunlardır:

– Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür.

– Gece vakitsiz horoz öterse savaş çıkar.

– Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir.

– Kara karga kimin evinde öterse, o haneden cenaze çıkar.

– Baykuş kimin evinde öterse o haneden cenaze çıkar.

– Baykuş kimin evinde öterse o haneye ya bela gelir ya da ölüm.

– Ala karga kimin evinde öterse o eve müjde gelir.

– Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar.

İslam’a göre herhangi bir nesnede veya canlıda uğur veya uğursuzluk kabul etmek doğru değildir. Nitekim Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Baykuş ötmesinde şer (kötülük) yoktur. Herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur.”38

Hayvanlar herhangi bir zamanda herhangi bir sebeple öter veya ulur. Bunu kötüye yorumlamak inancı zaafa uğratır. İnsanın ölmesi hayvanın ulumasına değil, Allah’ın takdirine bağlıdır. Biz, her canlının vadesi gelince öleceğine inanırız. Ama insan nerede, nasıl, kaç yaşında ve hangi şekilde ölecek onu bilemeyiz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Kimse bizim tayin ettiğimiz vakti geçemez).”39

Allah’ın emri ve takdiri değişmez bir yasa olduğuna göre kimse kuş ötmesinden, köpek ulumasından korkmasın.

8- Günlerin Uğursuzluğu İnancı:

Yanlış inançlardan biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır. Oysa İslam’da günün güne üstünlüğü yoktur. Günler, gün olması bakımından birbirinin aynıdır. İnsan dilediği günde iş yapar, dilediği zaman da seyahate çıkar. Akıllı ve inançlı bir müslüman, “şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz” gibi hurafelere kanmamalıdır. Ama ne yazık ki halkımızdan bazı kimseler bu uydurmalara kanmaktadır.

Haftanın bazı günlerini uğurlu, bazı günlerini uğursuz ve bazı günlerinde de çalışmayı günah saymak, âlimlere göre, Yahudi ve Hıristiyan adetlerinden geçmiştir. Gerçekten de Hıristiyanlar salı gününü uğursuz, pazar günü de çalışmayı günah sayarlar. Yahudiler ise cumartesi günü çalışmazlar.

Halbuki İslam dininde, sadece istirahat ve ibadet saatleri dışında devamlı olarak çalışmak tavsiye edilmiştir. Buna rağmen çalışmaktan en çok kaçar hale de biz gelmişiz. Bir sürü hurafeye kanarak adeta haftanın günlerini çalışmamak için parsellemişiz.

Günlerle ilgili halkımızı etkileyen hurafelerden bazıları şunlardır:

– Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır.

– Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.

– Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur.

– Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.

– Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.

– Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır.

– Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.

– Arefe günü dikiş dikmek günahtır.

– Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.

– Çarşamba gecesi işe başlanırsa, “çarşamba karısını” kızdırır ve o eve kötülüğü dokunur.

Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belaya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem dini hem de milli kalkınmaya ihanettir. Şunu unutmamalıyız ki İslam Peygamberinin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir. İslam Dini tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. :Hatta çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir.

Biz müslümanlar Yüce Kitabımız Kur’an ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)’in emirlerine ve uyarılarına kulağımızı tıkayalı, gerilemeye başlamışız ve dün hükmettiğimize bugün el açar duruma gelmişiz. Bunun vebali dinimizde değil kendimizdedir.

Dünyanın hızlı değişimi karşısında ona ayak uydurabilmek istiyorsak, artık şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz safsatasını bırakalım. Bugünü dünden, yarını bugünden daha ileriye götürmeyi ülkü haline getirelim. Yüce Allah’ın şu buyruğunu da unutmayalım:

“Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez.”40

9- Temizlik ve Sağlığa Karışan Hurafeler:

Bilindiği gibi dinimiz temiz olmayı ve temizliğe uymayı emreder. Peygamber Efendimiz 15 asır evvel; “Ölüm gelmeden evvel, hayatın, hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilin”41 sözüyle konunun önemine çok güzel bir şekilde dikkatleri çekmektedir. Çünkü mal, mülk, mevki, makam, servet, kısaca herşey, sağlık ve afiyet içinde olursak anlam kazanır.

Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın şu deyişi ne kadar ibretlidir!..

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.”42

Gerçekten de insan için en büyük devlet, en büyük saadet sağlık ve afiyettir. Sağlıksız bir insan hiçbir işe yaramaz. Sağlıksız insan ibadetini bile yapamaz. Hiç kuşkusuz sağlığın sürekliliği, temizliğe ziyadesiyle riayet etmeğe bağlıdır. Bu hususta Rasulullah (s.a.v); “temizlik imanın yarısıdır”43 buyurmuştur. Bunun içindir ki, atalarımız uğradıkları ve eğemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak “medreseleri”, sağlık kurumları olarak “daru’ş-şifâları”, inşa etmişlerdir. Anadolu şehirlerinde tarihi belgeler olarak bunlara sık sık rastlanır. Bu arada halkımızdan bazıları (daha çok cahil kimseler) sanki temizliğe riayet suçmuş gibi birtakım hurafelere kanarak şunları uydurmuşlardır:

– Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,

– Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir,

– Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,

– Cuma günü ev süpürmek günahtır,

– Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.

– Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,

– Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir.

– Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.

– Gece değirmen çevrilmez, yoksulluk gelir,

– Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer.

– Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz,

– Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.

– Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.

– Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.

Örneklerini verdiğimiz bu inançların hepsi hurafedir, İslamla ilgisi yoktur. Üstelik her biri zamana, sağlığa ve imana zararlıdır.

10- Kadın ve Hurafe:

Tarih incelendiği zaman görülüyor ki kadın, asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur. 19. yüzyılın ortalarına kadar, gerek Avrupa, gerek Asya’da kadın, hukukundan yoksun bırakılmıştır.

Mesela; Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, İran’da Mezdek, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind’de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Kadın okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.

Eski Yunanlarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye mâlik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.

Eski Roma’da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma’da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.44

Ortaçağda Bizansın en şaşalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans’ta kadının durumu kısaca şöyleydi: Kadın erkeğin malı idi. Erkeğin onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet malı olarak kabul edilirdi. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni ve çocuklara bakmak için lazımdı.45

1788 yılına kadar kadın İngiltere’de de kocasına mutlak itaata mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi. 1888 yılında İngiliz piskoposlarından “Dour”, Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: “Bundan 100 sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze karışması da câiz değildi. Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla değer vermezlerdi.”46

İslamiyetten önce Arap yarımadasında da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden o suçsuz günahsız çocuğu diri diri toprağa gömerdi.47

İslam’a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak verilmemiştir. İslam, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslam’a göre kadın erkeğin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz.Muhammed (s.a.v); “kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur”48 buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.

İslam’da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Nitekim Peygamberimiz; “sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananızdır”49 buyurmaktadır.

İslam göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlak hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir. Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur.

Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir mal gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre “kadının ruhu var mıdır, yok mudur?” diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslam’ın ve sevgili peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslam’ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.

İslam kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hala “saçı uzun, aklı kısa” kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkum bir varlık gibi muamele görmektedir. Toplumumuzda kadın hakkında söylenen bir sürü hurafeler vardır. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler;

– Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.

– Kısa boylu kadın uğursuzdur.

– Hayızlı kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.

– Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.

– Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.

– Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.

– Çocuğu ölen kadın cuma günü iş yapmaz.

– Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.

– Aş veren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.

– Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.

– Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur.

– Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir.

– Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir.

– Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa al basmaz.50

SONUÇ:

Günümüzde, Yüce Dinimiz İslam’ın yasakladığı birçok inanış ve davranış halkımız arasında oldukça yayılmaya başlamıştır. Adeta haramlar helal, helaller haram olmuştur. Bunun hem dinimize hem de halkımıza pek çok zararı vardır.

Hurafelerin yayılmasında çeşitli sebepler bulunmakla beraber, kanaatimizce en başta gelen ana neden, manevî eğitimin yetersizliği, İslam esaslarının iyi bilinmemesidir.

Hiç kuşkusuz gerçeğin bilinmediği ve yeterli önlemlerin alınmadığı bir ortamda sahtenin, yalanın, yanlışın ve safsatanın hakim olduğu sosyal bir gerçektir. Nitekim bu durumu iyi bilen bazı iç ve dış mihraklar, onların güdümündeki çıkarcılar, değişik yöntemlerle üretip geliştirdikleri bir sürü hurafeyi, birçok yanlış adeti halka benimsetmeyi başarmışlardır. İslam’ın mantık ve gönül doyurucu emirlerini, yasaklarını, görmemezlikten gelmişlerdir. Zira bunda pek çok maddi ve manevi menfaatleri bulunmaktadır.

Bu münafık çıkarcılar, İslam dinini iyi bilen, okuyan, araştıran kimselere tesir edememekle birlikte, cahil halkı ve İslam’ı öğrenmekten korkan bazı aydınları ağlarına düşürmektedirler. Kendini münevver kabul edip te şu bu bahaneyle yada herhangi bir dileğinden ötürü falcıya, muskacıya, üfürükçüye veya falan yatıra “yardım” umuduyla koşan okumuşlar, tahmin edilenden çok daha fazladır. Maalesef bazıları da İslam’ı, sadece bu hurafe adetlerden ibaret zannetmektedirler.

Oysa İslam, tüm batıl ve hurafe düşüncelerin karşısındadır. Bu hurafelerin temelinde derin bir cehâlet bulunmaktadır. Hurafelerin devam etmesi; halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, sağlıklı dini bilgiye sahip olmayışından, inanç boşluğu içinde bulunmasından ve halkımıza dinin iyi öğretilemeyişinden kaynaklanmaktadır. Dinimizin inanç esasları, ibadet ve ahlak ilkeleri konusunda yeterli bilgiye sahip olanların, İslam’ı aslına uygun bir şekilde bilenlerin; bid’atçıların tuzağına düşmesi, hurafe ve safsatalara kanması düşünülemez.

Bid’atler ve batıl inançlardan kurtulabilmenin en emin yolu; ihlas ile Kur’an ve Sünnete sarılmaktır. Müslümanlar; dinin emirlerini doğru öğrenip, hayatlarında tatbik ettikçe hem yücelmişler hem de huzur içerisinde yaşamışlardır. İlâhî gerçeklerden kaçtıkça, hurafelere ve bid’atlara saptıkça hem gerilemişler, hem de binbir felakete uğramışlardır. Tarih bütün gerçekleriyle birlikte buna şahittir.

Artık aklımızı başımıza alalım, hurafelerden arınalım. Ve neden böyle, niçin böyle oldu kavgasını bırakıp, daha ileri ve daha gelişmiş bir ülke olmanın yolunda yürüyelim.

KAYNAKLAR:

– Aktaş, Recep, Batıl İnanışlar, İst, 1973.

– Altan, Bayram, Nazar ve Büyü, İst, 1987.

– Bilmen, Ömer Nasûhi, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yay., İst.

– Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b.İsmail, el-Câmiu’s-Sahih, İst, 1981.

– Buhârî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Terc: Kamil Miras, Ahmet Naim, DİB Yay, Ankara.

– Caviş, Abdülaziz, Anglikan Kilisesine Cevap, DİB Yay., Ankara.

– Döndüren, Hamdi, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkan Yay., İst, 1991.

– Ebû Dâvûd, es-Sicistânî, es-Sünen, İstanbul, 1981.

– Elmalılı, M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İst, 1992.

– Erdil, Kemalettin, Yaşayan Hurafeler, Ankara, 1991.

– Günaltay, M.Şemsettin, Hurafattan Hakikata, İst, 1332.

– Hatte, Muhammed Kamil, Muhammed Aleyhisselamın Peygamberliği, Terc: İsmail Ezherli – M.Asım Köksal, DİB Yay., Ankara, 1967.

– İbn Mâce, Ebû Abdillah el-Kazvinî, Sünen, İst, 1981.

– İnan, Abdülkadir, Hurafeler ve Menşeleri, DİB Yay., Ankara, 1962.

– Keskioğlu Osman, A.Himmet Berki, Hz.Muhammed ve Hayatı, Ankara.

– Muhibbî, Divan-ı Muhibbî, Osmaniye Matbası, İst, 1925.

– Müslim b.Haccac el-Kuşeyrî, el-Camiu’s-Sahih, İst, 1981.

– Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b.Şuayb,es-Sünen, İst, 1981.

– er-Râzî, Fahru’d-Din Muhammed b.Ömer, et-Tefsiru’l-Kebîr, (Mefatihu’l-Gayb), Tahran, trs.

– Nevevî, Muhyiddin, Riyazü’s-Salihîn,Terc: Kıvamüddin Burslan-H.Hüsnü Erdem, DİB Yay., Ankara, 1964.

– Suyûtî, Celalü’ddin b.Ebî Bekr, el-Câmiu’s-Sağir, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrut, trs.

– Suyûtî, Celaluddin, Fethu’l-Kebir, Örnek, Sedat Veyis, Türk Halk Bilimi, Ankara, 1977.

– Tanyu, Hikmet, Ankara ve Çevresinde Adak ve Adak Yerleri, Ankara, 1967.

– Tirmizî, Ebû İsa Muhammed b.İsa b.Sevre, es-Sünen, Çağrı Yay., İstanbul, 1981.

– Vehbi Mehmet, Ahkam-ı Kur’aniye, İst, 1947.

– ez-Zühaylî, Vehbe, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Müt: Komisyon, İst, 1994.

http://72.14.221.104/search?q=cache:CD82tQCakP8J:www.firat.edu.tr/perweb/personel/yayinlar/fua_422/422_538.doc+fala+inanmak&hl=tr&ct=clnk&cd=9
——————————————————————————————————————

Bilim adamlarının burçlarla ilgili bildirisi 14.2.2004

Bugün Batı’da hemen hemen her kesimde bizde ise maneviyattan uzak veya maneviyatı zayıf sosyete kesimde çok kimsenin her gün danıştığı bir falcısı, medyumu bulunmaktadır. Bunlar, şöyle bir iş kurmak istiyorum başarılı olabilecek miyim, işlerim iyi gitmiyor ne yapayım, kızım evde kaldı nasıl evlendirebilirim?… gibi soruların muhatapları.
Verdikleri cevaplar da hep gelecekten haber vermekle ilgili. Halbuki dinimizde, gelecekten haber vermek, buna inanmak insanın dinden çıkmasına sebeptir. Dolayısıyla dinini bilen bir kimsenin yapacağı işler değil bunlar. Günümüzün yerli yabancı ilim adamları da böyle şeylerin hurafe olduğunu söylemekteler. Bu tür işlerle uğraşan kimselere ilim adamlarının verdiği ilmi cevaplara yer vermek istiyorum:

Amerika’da “The Humanist” dergisi geçtiğimiz yıllarda astrolojiye karşı önemli bir bildiri yayınlamıştı. Bu, 18’i Nobel ödülü almış 186 bilimadamı tarafından imzalanan bir çağrıdır. Bir emekli astronomi profesörü (B.J. Bok), bir bilimsel makale yazarı (L.E. Jerome) ve bir felsefe profesörü (P. Kurtz) tarafından kaleme alınan bildirinin metni özetle şöyledir:
“Bir çok bilim adamı astrolojinin dünyanın büyük bir kısmında giderek yaygınlaşmasından, kabul görmesinden ciddi endişe duymaktadır. Aşağıda imzası bulunan bizler astrologların özel ya da genel olarak yaptıkları kehanetlerin ve verdikleri öğütlerin kabul görmesi tehlikesine karşı toplumu uyarmak istiyoruz. Astrolojiye inanmak isteyenler, ilkelerinin hiç bir bilimsel temele dayanmadığını bilmelidirler.”
Astrolojiyle ilgili pek çok araştırma hep aynı sonuca varmaktadır: Astrolojinin öne sürdüğü tezlerin hiç birinde ilmi gerçeklik payı yoktur. İddiaların tamamı bir safsatanın ürünüdür.

Astrologların evrenin gerçek fiziksel yapısıyla ilgili ya hiç bilgisi yoktur ya da çok sınırlı ve yanlış bilgiye sahiptirler. Astroloji, altı ay Güneş ve gezegenlerin hiç görülmediği kutup bölgelerinde doğan kişilerin burçları konusunda hiç bir açıklama getirememiştir. Benzer olarak doğum, uzayda veya başka bir gezegende olsaydı falı ne olurdu?

Tıp bilimi, bebek anne karnındayken bile çevreden, dış uyarılardan etkilendiğini ispatlamıştır. Oysa astroloji için sadece ve sadece doğum anı çok önemli olup, doğum öncesi etkiler hiç dikkate alınmamaktadır.
5000 yıldır insanlığın gündeminde olan astroloji, bu yönde insanlığa hiç bir yarar sağlamamıştır; bilimsel düşünceye göre bundan sonra da sağlaması beklenmemektedir. Bu gerçeğin de halka gösterilebilmesi için biz astronomlara bazı görevler düşmektedir. Bunun için yapılabilecek bazı faaliyetler şunlar olabilir :

1- Basın yayın organlarını kullanarak toplumun aydınlatılmaya çalışılması. Ancak bu konuda kullanılabilecek bu türden yayın kaynakları sadece bilimsel yayın organları olmalıdır. Çünkü, zaten medyanın hemen hemen tamamı astrolojiyi kendi çıkarları uğruna kullanmaktadır.

2 – Astronomi bölümlerince periyodik olarak “astronomi günleri” düzenlenerek belli kesimleri eğitmek suretiyle, astrolojinin ne tür bir aldatmaca olduğunun gözler önüne serilmesi.

3 – Astrolojinin anlamsızlığını ve gereksizliğini gözler önüne seren ilmi bir bildiri yayınlaması. Çünkü, bilim adamlarına göre hiç bir gerçeklik payı olmayanbildiri yayınlaması. Çünkü, bilim adamlarına göre hiç bir gerçeklik payı olmayan
astrolojiden çıkar sağlamak, aldatmadan, hatta dolandırıcılıktan başka bir şey değildir.

4 – Kendilerine ve çevrelerine karşı güvenlerini yitiren, sosyal bunalımlara düşen insanların, bu zararlı inançla kendilerini avutup zaman geçirmelerine mani olunmalı, kendilerine astrolog diyen umut tacirlerine alet olmaktan kurtarılmalı.

aşağıdaki linke PDF-16.sh
http://www.guzelislam.com/pdf/MehmetOruc/2004gb.pdf#search=%22genclerin%20dinde%20yeri%22
———————————————-
BİR BİLİM ADAMI GÖZÜYLE ASTROLOJİ

2005’İN İLK SAYISINDA ASTROLOG BARIŞ İLHAN’IN “BİR ASTROLOG GÖZÜYLE 2005” BAŞLIKLI YAZISINA YER VERDİK. ODTÜ’DE DE ÖĞRETİM ÜYELİĞİ YAPAN PROF. MEHMET ÖZEL’İN ASTROLOJİ İLE İLGİLİ BİR
YAZIYA BARAKA’DA YER VERİLMESİNİN ELEŞTİRİSİNİ DE İÇEREN VE ASTROLOJİYE İLİŞKİN YAKLAŞIMINI SERGİLEYEN YAZISINI SİZLERLE PAYLAŞIYORUZ.

Prof. Dr. MEHMET EMİN ÖZEL (FİZİK’70)
Çanakkale Onsekiz Mart Üniv. Fizik Bölümü
(m.e.ozel@comu.edu.tr)

Baraka dergimiz sayfalarında, editörce ciddiye alınarak ve daha da ciddi olarak, ekonomi ve politika bilimi yerine, Türkiye’mizin geleceğine ilişkin astrolojik öngörüler ve tavsiyeler içeren ‘Bir Astrolog Gözüyle 2005’ başlıklı yazıyı okumak beni şaşırttı ve biraz da üzdü. Şaşırmamın nedeni, reyting kaygısı olan bir gazete veya TV’de değil de, ülkemizde bilimin, belki de gelmiş geçmiş en önemli kalesi kurum olan ODTÜ’de yetişmişlerin bu saygın dergisinde, bunun sadece bir fantezi yazı olduğunun, yazı takdiminde veya içinde ve satır aralarında iletilmemesi; ülkemizin geleceği konusunda elbet ilk ve son sözü bilimin söylemesi gerektiğinin unutulması; astroloji adlı sahte-bilim hakkında bilimcilerin de bir diyebileceği olabileceği yolunda bir rezervin veya en ufak bir imanın olmamasıdır. Sayın İlhan’ın sevdiği deyimle ‘kozmozla aramızdaki bağı’ doğru belirlemenin yolunun bilim olduğunu artık herkes öğrenmişken, yüzlerce yıldır terkedilmiş bir ‘patika’nın gerçek yol olduğu iddiasını ciddi ciddi tekrarlamanın doğru olmadığı düşüncesindeyim.

Derginizde çıkan yazıyı biraz dengelemek için, umarım bilimin bu konuya nasıl baktığına dair hazırladığım bu yazımı yayınlar ve en azından bilimsel görüşlere de yer vermiş olursunuz. Böylece, astronomi ve uzay bilimlerinde 30 yıla aşkın süredir, ODTÜ dahil, yurt içinde ve yurt dışında çalışmış(*) olan bu arkadaşınız aracılığı ile, Evren’le aramızdaki ilişkiyi doğru olarak tanımlayan ‘gerçek yol’a, yani bilimsel yöntem ve birikime de kendini kısaca özetleme fırsatı verirsiniz.

Yazımı, anlaşılma kolaylığı açısından, soru-yanıt şeklinde hazırladım:

Yıldızlar, Güneş, Ay ve Gezegenlerin yaşamlarımızı kontrol ettiği iddiası ne kadar geçerlidir?

Astrologlar gökcisimlerinin konumlarının yeryüzündeki olayları veya insanların kaderlerini kontrol ettiği iddiasındadır. Ancak, bu inancı doğrulayacak en ufak bir delil yoktur. Son olarak, ülkemiz basınında da çıkan ve geçmişte kendisinin de bu mesleği uyguladığı bilinen bir astrologça gerçekleştirilen geniş kapsamlı bir araştırmada, tesadüfler ötesinde, yıldız konumlarının herhangi bir olay veya kişi üzerinde etkisi olmadığı tekrar görülmüştür (Şekil 1).

Astrolojinin ortaya çıkışı nasıl olmuştur?

Binlerce yıl önce yaşayan insanlar, asıl nedenini anlayamadıkları çeşitli olayların nedenlerini bir takım üstün güçlere ve tanrılara bağlıyorlardı. Açlık, savaş, hastalıklar, depremler, seller, Ay ve Güneş tutulmaları… Dünyayı aydınlatan ve ısıtan Güneş, gecelerimizin ışığı ve gel-git gibi olayların nedeni Ay yanında, yer değiştirmeyen sabit yıldızlar arasında, Güneş ve Ay’ın gökyüzünde dolaştığı gibi, özgürce, bazan da anlaşılmaz ve karmaşık şekillerde yıldızlar arasında dolaşmakta olan göze görünen gezegenler Merkür, Venüz, Mars, Jupiter ve Satürn ön plana çıktılar. Güneş ve Ay gibi bunların da ilahi güçleri olduğu düşünüldü ve çoğu kez görünüşlerine ve hareketlerine bakılarak bunlara çeşitli güçler atfedildi. Bu 7 hareketli gökcismi, 7 günlük hafta boyunca sırasıyla dünyayı yönetiyorlardı! Haftanın günlerinin bazı dillerde hala yaşayan eski Roma tanrılarından kalma isimleri [Sun-day/Güneş Günü (Pazar); Monday/Moon-day/Ay Günü (Pazartesi); Saturday/Saturn-Day/Satürn Günü (Cumartesi)] bu dönemin yaşayan kanıtlarıdır. Bu tanrıların doğal olaylar kadar kırallar ve hatta tüm insanlararası ilişkileri de yönetiyor olmalı düşüncesi bunların hareketlerini takibe yol açtı. Bu bilgi birikimi zamanla astronomiye ve çağdaş bilime giden yolun da başlangıcı olacaktır.

Astroloji ile astronomi ne zaman birbirinden ayrıldılar?

Birkaç yüz yıl önceye kadar astronomi astrologlara hizmet eden bir bilgi birikimi idi. Astronomlar geçimlerini sağlamak için astroloji ile uğraşıyorlar, eski Babil’den (M.Ö. 2000 yıllarından) beri yapılmakta olan sürekli astronomik gözlemler birikimini Tanrıların çeşitli olaylar ve istekleri hakkında tahminler için kullanıyorlardı. Özellikle 17. yüzyıldan başlayarak Galileo, Kopernik, (Tycho) Brahe, Kepler, Newton gibi bilimci ve gözlemcilerin gökcisimlerinin hareketlerini anlayıp açıklayabilmeleri sonrasında gökyüzünde tanrılara pek yer olmadığı anlaşıldı ve astronomi ile astrolojinin yolları ayrıldı. Gerçek bilimciler gökcisimlerini yöneten yasaların insanlararası ilişkilerle hiçbir ilişkisi olmadığını ortaya çıkardılar. Astrolojik yorumlar birikimi ise kanıtsız iddialar ve inançlar geleneği şeklinde, etkisi gitgide azalarak günümüze dek ulaştı.

Astrolojiye karşı çağdaş ve akılcı yaklaşım nedir?

Günümüzde bu eski efsane ve söylenceler yığınını artık kimse eskisi kadar ciddiye almıyor. Ancak, bilimle astrolojinin yollarının yüzlerce yıl önce ayrılmasına rağmen, bazı kişiler, hâlâ gökcisimlerinin belli konumlarının yaşamlarımızı ve kaderlerimizi denetlediklerine bizi inandırmaya çalışmaktadırlar. Bu tür insanların oranı halkın eğitim düzeyi ile ters orantılı olarak, zamanla azalmaktadır. Ancak, ekonomik sıkıntı ve değişim dönemlerinde, çeşitli halk katmanları arasında, falcılık, tarikatlar, dini görünüşlü batıl inançlar ve diğer irrasyonel ‘öğretiler’, artan eğilimler gösterebilmektedirler. Çağdaş bilimciler ve astronomlar için astrolojiyi yermek ve dışlamak, geçmişte aynı gözlemlerin bilimin gelişmesine olan katkısına, yani geçmiş borçlara bakarak, o kadar ‘hoş’ görünmeyebilir. Ancak bazı hoş öneri ve görüşlerine rağmen, herhangi bir bilimsel kuram ve denetlenebilme temelinden yoksun boş inançlar topluluğu olan astrolojiye herhangi bir güven beslemek de mümkün değildir. Medyanın da daha sorumlu davranarak, bu konularda konusunda temelsiz ve yanıltıcı yayınlarından vaz geçmesi ve en azından bilimsel bakış ve görüşlere daha fazla yer vermesi gerekir. BARAKA gibi ODTÜ topluluğunu temsil eden yayınların ise bu yolda öncülük etmesi beklenir.

Astrolojinin günümüzde yükseliyor görünen yayılmasını ve bir anlamda, ‘direnişini’ nasıl yorumlamalıdır?

Bugün ciddi görünümlü gazete ve dergilerin bile yıldız falı ile ilgili daha fazla sütunlar ayırdığı bir gerçektir. Astrolojinin bu şekilde ısrarlı direnişi, halkımızın ve medyanın modern bilimi anlamada ve takipte zorlandığının işaretidir. Bilimciler, gazeteciler, öğretmenler, mühendis ve temel bilimciler, bu rahatsızlığı aşmada el ele vermek zorundadır.

Astrolojik öngörülerle ilgili temel sorun nedir? Bilimden nerelerde ayrılmaktadır?

Astroloji tekrarlanabilme, denetlenebilme ve objektiflik kriterlerini en temelden ve tamir edilmez şekilde ihlal etmektedir. Astrolojik öngörüleri test etmek için, çeşitli burçlarda doğan kişileri hedef alan ciddi istatistiksel analizler yapılmış, ancak, kehanetlerle kişilerin yaşamları arasında en ufak bir paralellik izine rastlanmamıştır. Diğer taraftan, bilimsel yöntem ve çalışma şeklinin en belirgin özelliği, tekrarlanabilir, sınanabilir ve denetlenebilir olaylara, objektif tanımlara dayanmasıdır. En ufak bir sınama ve denetlemede uğranılacak başarısızlık, bilimsel görünen bir ilkenin terkedilmesi için yeterlidir. Bilimsel birikim, her an tekrar tekrar sınanabilecek ilkelere dayanır. Bu ilkelere dayanmayan kararlar ve öngörüler, her zaman yanlışlıklara ve hatalara kaynaklık edecektir.

Astrolojinin günümüz toplumsal yaşamı içinde ‘olumlu’ sayılabilecek bir fonksiyonu olabilir mi?

Ne yazık ki astrolojiye inananların veya inanmak ihtiyacı duyanların büyük çoğunluğu, astrologlardan, iddia ve tahminlerin doğrulanması talebinde bulunmazlar; tersine, astrolog ve falcıların karışık, dumanlı öngörü ve tavsiyelerine sorgusuz sualsiz inanmayı tercih ederler. Yıldız falına inanç, inananlar için, kolay anlayamadıkları, bu nedenle karar vermede zorlandıkları karmaşık görünümlü dünyadan bir kaçış, ona karşı bir sığınak sağlıyor olabilir… Yani, en iyimser yorumla, falcılar, bir çeşit ‘sosyal hizmet’ yapıyor sayılabilirler. Ancak, onlara dayanarak ve güvenerek yapılacak planlamaların çoğu zaman hüsranla sonuçlandığını ve sonuçlanacağını söylemek zorundayız.

SONUÇ

Kendi tarihimizden, iyi bilinen bir hikaye vardır: Alman İmparatoru Büyük Friederick’in savaşlardaki ve ülke yönetimindeki başarılarını çok iyi yıldız falcılarına sahip olmasına bağlayan ve kendisine güçlü 3 falcı göndermesini isteyen Padişah III. Mustafa’ya, İmparator kendi falcılarının ‘bilimsel düşünce, güçlü maliye ve adaletli yönetim’ olduğunu bildirecektir.

Modern bilimin çözemediği bir çok konu ve olay vardır. Bunların bir bölümüne daha fazla önem ve öncelik verilmesi gerekebilir. Ancak, astroloji bunlardan biri değildir. Çünkü astrolojinin öngörülerinin fiziksel ve gerçek evrende yeri yoktur. Gezegen ve burçların konumlarını takip evresindeki bilimsel görünüm, bunları yeryüzündeki insan ilişkileri cinsinden yorumlama evresine geldiğinde tümüyle spekülatif ve bilimdışı -gerçekliği denetlenemez- söylemlere dönüşür. Bir olay ve inceleme alanı olarak astroloji, sosyolojik ve psikolojik bilimler çerçevesinde ele alınmalıdır. Örneğin, yıldız falcıları ve fala baktıranlar hangi koşullar altında artmaktadır? Fala baktıranlar veya inananlar, büyük çoğunlukla, gerçekleşmeyen öngörülerin neden peşine düşmezler? Ülkede hüküm süren ekonomik ve diğer güçlüklerle astrolojinin yükselişi arasında ne tür ilişkiler vardır? ‘Fala inanma, falsız kalma’ halk deyiminin toplum yaşamındaki işlevi ne olabilir? Bu ve benzeri soruların doğru yanıtlarının toplum yaşamına olumlu katkıları gerçekten olabilecektir.

Sonuç olarak, yıldız falı ve burçlar hakkında sohbet etmek, bir yıl başı partisinde ilgi toplayabilir, neşe kaynağı olabilir; nesnel gerçek dünya ile fala bakanın öznel izlenimleri ve baktıranın hayaller dünyası arasındaki farkı unutmamak koşuluyla!

http://www.odtu-mezun-ist.org.tr/baraka/04_05/yazi4.html
——————————————————————–

Modern insanın ilkel takıntıları Hurafeler, OKTAY MAHŞER

Hurafe, uydurulmuş hikâye ve rivayet demektir. Pratikte ise bu hikâye ve rivayetleri aktarma ve benimseme tutumu olarak da ifade edilebilir. Bunlar genellikle dinin bir parçası veya gereği olarak aktarılageldiği gibi, benimseyenlerce de dindenmiş gibi kabul edilen, gerçekteyse din ile ilgisi olmayan, sonradan katılmış batıl inançlardır.

Hurafelerle iç içeyiz

Günümüzde yaşayan birçok batıl inanç ve hurafeler var. Çoğu insan da hayatında bu inançlara yer veriyor. Neredeyse bu inançlar toplumsal bir hastalık halini almış durumda.

Hayatta en önemli yol göstericilerden biri ilimdir. Buna her ne kadar inansak da hurafe ve batıl inanışlar dün olduğu gibi bugün de cazibe ve etkisini sürdürüyor. İnsanlar görülmeyen ve bilinmeyen şeylere karşı hep merak duymuşlar, onları bilmek ve tanımak istemişlerdir. İşte bu duygu ve düşünce bazı insanları geleceği keşfetme çabalarına itmiştir. Bundan dolayı toplumda her zaman geleceği bildiğini iddia edenler de var olmuştur.

Geçmişte kâhinlik, falcılık, ruhçuluk, büyücülük gibi adlarla faaliyet gösteren bu sektör günümüzde, astroloji ve medyumluk adı altında karşımıza çıkmıştır.

Bugün toplumumuzda yaygın olan belli başlı hurafe ve batıl inançlara kısaca göz atarsak: Tılsımlar, sihir (büyü), çaput bağlama, mum yakma ve kurşun dökme, kabirlerde kurban adama ve falcılığa kadar bir dizi başlık sıralayabiliriz.

Artık tarihin çöp sepetine çoktan atılmış olması gereken birçok temelsiz inanç ve hurafe hâlâ insanlarımız arasında yer bulabiliyor. Taassup ve hurafelere yönelişin bir toplumun gerileyişinde ve çöküşünde çok önemli bir yer tuttuğu biliniyor.

“İslam hurafelerden uzak bir dindir”

İnsanlığın uzayın derinliklerinde yaşanacak yerler aradığı, teknolojiinin çok ileri seviyelere ulaştığı bir ortamda, hâlâ türbe bahçesindeki ağaca çaput bağlamakla hamile kalacağına inananlar oldukça, şu gün işe başlamak uğursuzluktur, şu gün çalışmak günahtır diye, tembelliğe ve cahilliğe pirim verenler bulundukça dini konularda daha hassas olmamız gerektiği bilgisi bir hayli önem kazanıyor.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu bazı açıklamalarında İslam dinini, hurafe ve uydurmalardan uzak, toplumu çalışmaya, birlik ve beraberliğe teşvik eden, tembelliği ve her türlü uyuşukluğu ortadan kaldıran, en önemlisi de aklı esas alan bir din olarak tanıtıyor. İslam’ın çağdaş ve modern bir din olduğunu vurgulamaktan da kaçınmıyor. Toplumda görülen bazı batıl inanışların, hurafe ve uydurmaların İslam ile bir ilgisinin olmadığını sık sık tekrarlıyor.

Evrim Teorisi ve Avrupa’da hurafe

Hurafeleri sadece dinde görmüyoruz. Bilimde, felsefede ve pek çok konuda hurafelerin bir hayli fazla olduğunu görüyoruz. Yıllardır bilim alanında karşımıza çıkan Evrim aldatmacasının en büyük hurafe olduğu artık bilinen bir gerçek.

İnsan yaratılış gereği bir şeye inanmaya ve telkine müsait bir varlık. Belâ, kötülük, felâket, sıkıntı ve hastalık anında sığınılacak bir makam veya başvurulacak bir çare arar.

Avrupa 15. yüzyılda kâğıt, matbaa, barut ve pusulayı kullanarak, coğrafya keşiflerini başlattı. Bu keşifler sonucunda elde ettiği ekonomik gelir, Rönesans ve Reform’u, bunlar da hür düşünceyi ortaya çıkardı. Bir başka deyişle ortaya çıkan sistem Avrupa’da Sanayi İnkılâbı’nın temellerini hazırladı. Bu da günümüz Avrupa’sını üretti.

Ancak Avrupa’da çok uzun yıllar hurafe ile bilim arasında kanlı savaşlar yapıldı. Şimdi bu mücadelelerin bazı örneklerine bir göz atalım.
17. yüzyıl başlarında, dünyanın bir öküzün boynuzlarının üstünde tepsi gibi durduğuna inanan kilise, “dünya yuvarlaktır” dediği için Galileo’ya yapmadığını bırakmamıştı. Galileo 26 Şubat 1616’da, Kopernik’in görüşlerini benimsemeyeceğine ve kimseye öğretmeyeceğine dair halkın önünde söz vererek, engizisyon yargıçlarının buyruğunu yerine getirmişti. Dünyanın döndüğünü söyleyen bütün kitaplar, papanın emriyle yasaklanmıştı.

Bu dönemde, Avrupa’da kuyruklu yıldızların uğursuzluk belirtisi olduğuna inanılıyordu. Dönemin papası, İstanbul’un kaybedileceğini büyük bir kuyruklu yıldızın görünmesine bağlayarak, “bu kuyruklu yıldızla gelmesi muhtemel uğursuzlukların, Hristiyanların üzerinden alınıp, Türklerin üzerine salınması için dua edilmesini” buyurmuştur.

Kilise papazlarınca Yaratıcının öfkesinden kurtulmak için en çok salık verilen yöntem, kiliseye toprak bağışlamaktı.

Daha da çoğaltabileceğimiz bu tür örnekler gösteriyor ki, Avrupa’da karanlık dönemde, hurafe ve batıl inanışlar, toplumu etkisi altına almıştı.
Rönesans ve Reform’la başlayan süreçte, kilise ile akıl ve bilim hep savaşmıştı. Ne zaman bilimsel düşünce bu savaştan galip çıkmaya başlamış, işte Avrupa o dönemde zenginleşmiş ve gelişmişti. Hurafe ve batıl inanışlar toplumsal olaylara yol açmaktan uzaklaşıp, şahsi birer tercih şekline dönüşmüştü. Bütün bunlara rağmen bilimin ve medeniyetin merkezi olduğu iddia ettiği halde Avrupa’da bugün pek çok batıl inanç ve hurafenin yaygın olduğunu görüyoruz. Bunların başında, salı günü, kara kedi, merdiven altında geçme ve 13 sayısının uğursuz sayılması gelir.
Kendi tarihimizden gelenlere de şöyle bir göz atalım: Bugün toplumdaki kapı eşiğine oturma yasağı, yanan közün üzerine su dökme yasağı, Mezopotamya’dan ve Cengiz Han’ın yasalarından bizim kültürümüze geçmiş ve günümüze kadar gelmiş batıl inançlardır.

Dr. Kağan Kocatepe, pek çok hastanın yanlış inançlar yüzünden sağlığını kaybettiğini söylüyor. Kocatepe, özellikle hamilelik ve çocuklara dair yanlış inançlarla ilgili konularda hastalarını çok zor ikna ettiklerini söylüyor: “Elbette bunlardan bazıları gerçekten doğru olabilir, ancak önemli bir çoğunluğu bilimsel olarak kanıtlanmamıştır.”

“Hurafeleri ikiye ayırabiliriz: Akla yatkın gelen şeyler, bir de akla fikre sığmayan hurafeler var. Bunlar gülünç ve boş inançlar olarak kalmaya mahkûmdur.

Meselâ, yedi aylık doğan çocuk yaşar, sekiz aylık doğan yaşamaz diyorlar; nasıl bir mantığı vardır bunun? Ya da ‘Hamile kadın hayvanlara bakarsa bebeği o hayvana benzeyebilirmiş.’ diyen kişiler öyle çok ki. Ama inanın sadece eğitimsizler değil bunları söyleyenler. Eğitimli pek çok hastam hamile kadının saç kestirmemesi gerektiğini düşünüyor. Çünkü kestirirse bebeğin ömrünün kısalacağını söylüyor. Zihinleri bu önerilerin yanlış olduğunu ‘bastıra bastıra söylese de’ gönüllerinin bir köşesi bunlara inanmakta direniyor. Hurafe veya boş inanç dediğimiz etrafımızı saran bu tehlikeli bilgiler özellikle gebelik döneminde derinden etkiliyor ve kafaları karıştırıyor.”

Dr. Kağan Kocatepe, bazı inançların yaşantılardan çıktığını ve gerçeğe yakın olabildiğini de vurguluyor: “Biz bilim insanları hurafeleri ele alırken hemen bir köşeye atmıyoruz. Öncelikle bunun nasıl çıkmış olabileceğini düşünüyor, sonra da gerçeklik payı olup olmadığını değerlendiriyoruz. Elbette bugünün hurafesi yarının bilimsel verisi de olabilir, dünyanın yuvarlak olduğu geçmiş zamanlar için bir hurafeydi ve bu düşünceye o zamanın insanları gülüyorlardı.”

Efsaneler, ruhumuzun yarasını sadece pansuman eder

Psikiyatrist Kemal Sayar ise “Efsaneler ruhlarımızın yaralarını sadece pansuman eder” diyor. Kemal Sayar şöyle devam ediyor:
Modern hurafelere bel bağlayanlar, içten içe, inançlarını ancak dışarıdan gelebilecek bazı onaylarla kabul edilebilir bulan kimselerdir. Bu hurafelerde teknik, imrenilesi bir değer olarak karşımıza çıkmakta ve ancak tekniğe söyletilmek suretiyle ‘hakikat’ onaylanmaktadır. Bizde olmayan ama ‘onlarda olan şey’ onları ‘biz’e galip getiren önemli bir şeydir. Bu tasavvura göre o aygıt, yani teknik, bizim inandıklarımıza teslim olursa onunla hesaplaşmamıza gerek yoktur. Mesele böylece kısa yoldan halledilmiş olur. ‘Beni yenen de benim üstünlüğüme inanıyor’ diyen bu düşünce; medeniyet yarışında geride kalanların günahlarını, tembelliklerini ve kusurlarını temize çıkarmaya yarar. Buradaki ihtiyaç ‘kısa yoldan köşeyi dönme’ ihtiyacıdır.

“Bu efsaneleri birleştiren payda ‘düşmanın en büyük silahı’ tekniğin karşısındaki hipnotize olmuş ruh durumudur. Soru soramayan mazlumlar zalimle özdeşleşirler, bu kadim bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.”
“Efsaneler ruhlarımızın gediklerini kapatmaya yarar. Yaralı taraflarımıza pansuman yapar. Bizi bir süreliğine de olsa güçlü ve kazanan tarafta olduğumuz hissiyle oyalar. Oysa iyileşmek, bir uygarlığın kendi yaralarını tüm acılarına katlanarak cerh etmesiyle mümkün olabilir.”

Manevî eğitim yetersiz

Yüce dinimiz İslâm’ın yasakladığı birçok inanış ve davranış sanki yasak değilmiş gibi kabul edilmeye başlanmıştır. Mesela ağaçlara çaput bağlamak, kabirlerden evlat ve para istemek gibi haramlar helâl, helâller haram olmuştur. Bunun hem dinimize hem de halkımıza pek çok zararı bulunmaktadır.

Hurafelerin yayılmasında çeşitli sebepler bulunmakla beraber, kanaatimizce en başta gelen ana neden, mânevi eğitimin yetersizliği, İslâm esaslarının iyi bilinmemesidir.

Hiç kuşkusuz gerçeğin bilinmediği ve yeterli önlemlerin alınmadığı bir ortamda sahtenin, yalanın, yanlışın ve safsatanın hâkim olduğu sosyal bir gerçektir.

İnanç ve uygulamada ölçü: Kur’ân ve Sünnet

Dini inanç ve uygulamalarımızda bizim için birinci derecede önemli olan, o konuda dayandığımız ölçüdür. Ölçümüz Kur’an ve Sünnet mi, yoksa içtimai alışkanlıklarımız ya da geleneklerimiz mi? Şüphesiz birincisi yani Kur’an ve Sünnet olmalıdır.

İslâm toplumunda, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ciddi bir şekilde Kur’ân ve Sünnet eğitimine ihtiyaç vardır. Eğer bu konuda bilgi eksikliği olursa, dinden olmayan pek çok şey dindenmiş gibi kabul edilir ki, bid’at ve hurafe diye ifade edilen din dışı inanç ve uygulamalar toplumda yaygınlaşmaya başlar. Bu da, zaman içinde, toplumsal zıtlaşmalara kadar varan problemler yığınının ortaya çıkmasına sebep olur.

Yapılması gerekenler

Toplumda görülen hurafelerin etkisinin azaltılması için bizim ortaya koyabileceğimiz çözümler ise şunlar:
* Yapılması gerekenlerin belki de en önemlisi ülkemizin, toplumda yaygın olan hurafeler açısından bir inanç haritasının çıkarılarak, o yönde ciddi ilmî araştırmalar yapılması ve araştırma sonuçlarının topluma çeşitli vasıtalarla intikal ettirilerek, toplumun bir tür eğitime tabi tutulmasıdır.
Bunlar, çeşitli platformlarda, ilmi toplantılarda, konferanslarda gündeme getirilmek suretiyle konunun ciddiyeti topluma ihsas ettirilmelidir.
* İnsanlarımıza güzel dinimiz İslam’ın esasları iyi ve doğru öğretilmelidir.
* Radyo ve televizyonlarda batıl inançların tartışıldığı ve doğru dinin anlatıldığı programlara daha çok yer verilmelidir.
* Diyanet İşleri Başkanlığı’nca konuya ilişkin geniş kapsamlı araştırmalar yaptırılmalı, çıkan sonuçlara göre mevcut tedbirler geliştirilmelidir.
* Camilerde, vaaz ve hutbelerle halk aydınlatılmalıdır.
* Milli Eğitim, Kültür Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Basın Temsilcileri, İlahiyat Fakülteleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliği yaparak konuya ilişkin ilmi eser ve broşürler yayınlamalıdır.
* Fal, büyü, muska, tılsım vb. konular ile ilgili eserler mutlaka yetkili mercilerin tetkikinden geçmeli ve sonra yayınlanmalı.
Not: Bu yazının hazırlanmasında Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları tarafından yayınlanan, Kemalettin Erdil’in “Yaşayan Hurafeler” adlı eserinden istifade edilmiştir.

http://www.moraldergisi.com/yazilar.php?s_id=31&id=4
—————————————————————-

Yaşayan Hurafeler Karşısında Müslümanların Tavrı

Yard. Doç. Dr. Ali ÇELİK / Osmanfazi Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Yapılması gerekenlerin belki de en önemlisi ülkemizin, toplumda yaygın olan hurafeler açısından bir inanç haritasının çıkarılarak, o yönde ciddi ilmî araştırmalar yapılması ve araştırma sonuçlarının topluma çeşitli vasıtalarla intikal ettirilerek, toplumun bir tür eğitime tabi tutulmasıdır. Bunlar, çeşitli platformlarda, ilmi toplantılarda, konferanslarda gündeme getirilmek suretiyle konunun ciddiyeti topluma ihsas ettirilmelidir.

İslâm dininin Allah katında gerçek ve en mükemmel din olduğu,(1) ona mensup olan insanların ise Müslüman olarak isimlendirildiği(2) yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizzat ifade edilen bir gerçektir. İslâm’a inanıp teslim olan, emirlerini hakkıyla yerine getirmeye gücü yettiğince gayret eden Müslümanın da, aynı derecede mükemmel olduğu gerek Kur’an ayetlerinin delaletinden, gerekse Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinden çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Onun içindir ki, İslâm kültüründeki “insan-ı kâmil” kavramı, kemal ve üstünlük namına aklımıza ne geliyorsa hepsini üzerinde barındıran insan olarak, Müslümanı tarif etmektedir. Terminolojik tahlillere girmeden kısaca ifade edersek, Müslüman, Allah ve Rasûlüne inanmış, dünyada yaptıklarının âhirette tek tek hesabını vereceğini idrâk etmiş, bu inanç içinde tutum ve davranışlarını bir disiplin içinde tutmasını başarabilme azmi içinde inanç ve ameli dünyası bütünlük arzeden kimsedir.

Müslüman:

İman eden ve sâlih amel işleyen, Hakkı ve sabrı tavsiye eden kimsedir.(3)
-Allah için seven Allah için buğuz eden kimsedir.(4)
-Bencil değil diğer insanları düşünen (diğergâm olan) insandır.(5)
-Herkese güven telkin eden kimsedir.(6)
-İki yüzlü, çifte sıtandartın değil, “Rabbim Allah’tır deyip dosdoğru olan”(7) kimsedir.
-Kimseye zulmetmeyen ve zulme de rıza göstermeyen insandır.(8)
-İlmi, hikmeti nerede bulursa alan insandır.(9)
Kısaca Müslüman, daima iyiyi doğruyu, güzeli öğrenen; iyiyi, güzeli ve doğruyu söyleyen, her zaman istikamet üzere olmaya çalışan insandır. 0, iyilik, doğruluk ve güzellikler için yaşar ve onları yaşatmaya çalışır. “Bir mü’minin diğer mü’min kardeşini incitmesi caiz değildir”(10) diyen bir Peygamberin ümmeti olabilme becerisine ulaşabilme gayreti içindedir. Yani içi temiz, dışı temiz; inancı, ameli, hurafelerden uzak, dinine bid’at ve hurafe karıştırmamış insan=Müslüman.

Ancak ne var ki, Kur’an ve Sünnet’in önerdiği mü’min olmak için gerekli olan bu vasıflar, her zaman asr-ı saadet tazeliğinde olamamış, zaman içinde İslâm coğrafyasının genişlemesi sonucu, Müslümanların sahip oldukları saf, tertemiz inanç ve amel dünyaları, çeşitli inanç ve uygulama ögeleriyle farklı şekillerde tezahür etmeye başlamıştır. İslâm kültürünün kapsamı genişlemiş, Kur’an ve Sünnet esaslarının yanında, değişik kültür unsurları da İslâm kültürü içinde dinin bir emriymiş gibi algılanmaya başlanmıştır. Bunun tabii sonucu olarak, Müslümanların birbirlerine bakışları bile değişmiş, kavramlar birbirine karışmıştır. Pek çok bid’at ve hurafe, dinin yüce ilkelerini örtmüş, perdelemiştir. Öyle inanç ögeleri ortaya çıkmıştır ki, İslâm’ın temeli olan tevhid inancı zedelenmiş, şirke ve küfre düşme riski son derece artmıştır. En acı olanı ise, bütün bunların çoğu kez samimi duygularla ibadet aşkı ve heyacanı içinde yapılıyor olmasıdır.

Tabii ki bu tarihi süreçtir ve kaçınılmaz bir sonuçtur. Burada mesele; bir suçlu aramak veya bu tür yanlışlıklar içinde olan Müslümanları itham etmek değil, konunun özünü kavramaya çalışmak ve ona göre çözüm aramak olmalıdır. Bu tarihi gerçekler ve İslâm tarihinde zaman zaman ortaya çıkan “ihya hareketleri” beraberce düşünüldüğü zaman bizi şu sonuca götürmektedir:

Allah katında en hakiki ve mükemmel din olan İslamiyeti ve onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’i, Allah Rasulü (s.a.s.), yirmiüç yıllık peygamberlik hayatı süresince tebliğ etmiş, açıklayıp yorumlamış; Kur’an emirlerini bizzat uygulamak suretiyle kendileri kamil bir mü’min olmanın örneğini vermişlerdir. Bu husus, Kur’an’da: “Ey insanlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah’ı çok anan kimseler için Rasûlüllah en güzel örnektir”(11) şeklinde ifade edilmiştir.
Gerek Kur’an-ı Kerim gerekse Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu açıklama ve uygulamaları yani “sünnet” dinin aslını teşkil etmektedir. Müslümanların, her dönemde dinleri hakkında başvurdukları temel ölçü, bu iki asıl kaynak olmuştur, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Yapılan her türlü değerlendirme ve yorumda bu iki kaynağa uygunluk aranmaktadır. Bir inanç ögesinin ve işlenen bir amelin bid’at ya da hurafe olup olmayışını tesbitte de bu ölçü yani Kur’an ve Sünnet’e uygunluk ölçüsü aranır.
Buradan anlıyoruz ki, dini inanç ve uygulamalarımızda bizim için birinci derecede önemli olan, o konuda dayandığımız ölçüdür. Ölçümüz Kur’an ve Sünnet mi, yoksa toplumsal alışkanlıklarımız ya da geleneklerimiz mi? Şüphesiz birincisi yani Kur’an ve Sünnet’tir. Hatta yapageldiğimiz bir takım alışkanlıklarımızı, adet ve geleneklerimizi de bu iki kaynağa göre değerlendiririz. Eğer aykırılık söz konusu ise onu terkederiz. Çünkü bu ölçü, bizim dini bütünlüğümüzü ve istikametimizi sağlayan bir ölçüdür. Bu yüzden iyi bilinmesi gerekir.

Dini inanç ve uygulamalarımızda bizim için birinci derecede önemli olan, o konuda dayandığımız ölçüdür. Ölçümüz Kur’an ve Sünnet mi, yoksa toplumsal alışkanlıklarımız ya da geleneklerimiz mi? Şüphesiz birincisi yani Kur’an ve Sünnet’tir. Hatta yapageldiğimiz bir takım alışkanlıklarımızı, adet ve geleneklerimizi de bu iki kaynağa göre değerlendiririz.

Bir başka ifade ile, İslâm toplumunda, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ciddi bir şekilde Kur’an ve Sünnet eğitimine ihtiyaç vardır. Eğer bu konuda bilgi eksikliği olursa, dinden olmayan pek çok şey dindenmiş gibi kabul edilir ki, bid’at ve hurafe diye ifade edilen dindışı inanç ve uygulamalar toplumda yaygınlaşmaya başlar. Bu da, zaman içinde, sosyolojik bir gerçek olarak toplumsal kutuplaşmalara kadar varan bir problemler yığınının ortaya çıkmasına sebep olur. Sulh, sükun, huzur ve barış anlamlarına gelen “İslâm, bu durumda âdeta problem üreten, topluma huzursuzluk veren bir müessese haline gelmiş olur; halbuki gerçek, hiç de öyle değildir. Bilakis İslâm’ın insanlığa getirmiş olduğu ilahi mesaj, her iki dünyada da huzur ve saadeti önermekte, müntesiplerinin de her zaman bunu istedikleri, Kur’an’da bizzat ifade edilmektedir: “Rabbimiz bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem ateşinden koru.”(12)

Öyleyse toplumda, dini olmadığı halde dindenmiş gibi zannedilerek uygulanan bir takım davranış biçimlerinin görülmesi, toplum fertlerinin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmamaları sebebiyle böyle bir yanlış anlayışa sahip olduklarını göstermektedir . Zira cehalet, kişinin her türlü yanlışa düşmesinde en büyük etkendir. Bunu birkaç örnekle daha somut hale getirmeye çalışalım.

Toplumumuzda sıkça görülen hurafelerin başında muska ve tılsımlar gelmektedir.(13) Bunlar, daha çok psikolojik temeli olan rûhi (manevi) hastalıklardan korunma amacıyla yapıldığı ifade edilen ve muhtelif şekilleri olan masgotlardır. Halk arasında gözlemlendiği şekliyle bunlar boyunlara takılmak, evin, arabanın belli yerlerine asılmak, hayvanların kafasına bağlanmak gibi farklı şekillerde kullanılmaktadır. Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temaim yasaklanmış; Allah’tan değil de bu çeşit eşyadan yardım dilemenin şirk koşmak demek olacağı ifade edilmiştir. Çünkü böyle bir inanç, Tevhid düşüncesini zedelemektedir. Zira fiillerin isnadının Allah’tan başkasına izafe edilmesi, yani muskalardan veya bir takım tılsımlardan medet umulması Allah inancını gölgede bırakmaktadır ki, böyle bir inanç içinde şirk unsurunu taşıyan bir inançtır.(14) Her ne kadar bu yola tevessül eden insanların böyle bir niyeti olmasa da, konunun şirke düşme riski büyük olan bir uygulama olduğunu özellikle belirtmek isteriz. Muska uygulaması, Hz. Peygamber’in hadislerinde belirtildiği şekliyle şartlı olarak izin verilen Rukye (15) ile hiçbir zaman karıştırılmamalıdır.

Yine böyle, yaygın bir inanç da, eşyada uğur ve uğursuzluk bekleme düşüncesidir. Hemen her konuda uğursuzluk düşüncesine konu olmuş pek çok inanç ögesi bulunmaktadır. Söz gelimi, baykuş ve karganın ötmesinde, köpek ulumasında, kara kedide, siyah köpekte, farede, yılanda, tenha ve ıssız yerlerde bulunduklarına inanılan, değişik sûret ve şekillerde görünerek insanları yoldan saptırıp helak olmalarına sebep olan gul ve gulyabani de uğursuzluk vardır. Pazartesi çamaşır yıkamak iyi değildir. Salı uğursuz bir gündür. Gece aynaya bakmak uğursuzluk getirir, cin çarpar. Gece dışarı çöp atılması, çocuk beşiğinin boş sallanması iyi değildir. Elbiseyi çıkarmadan insanın üzerinde bir yerini dikmek uğursuzluk getirir gibi.

Her ne kadar bu tür inanç ve uygulamaların bazılarının pratik açıklamaları olsa dahi, prensip olarak Hz. Peygamber’in hadislerinde “Eşyada uğursuzluk görmek diye bir şeyin olmadığı”(16) bizzat ifade edilmiştir. Ama bugün şöyle bir etrafımıza baktığımızda, hemen her seviyede, ister eğitim görmemiş olsun, isterse eğitim görerek belli bir kültür birikimine sahip olmuş entellektüel pek çok insanın uğur ya da uğursuzluk inancına sahip oldukları görülmektedir.

İslâm toplumunda, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ciddi bir şekilde Kur’an ve Sünnet eğitimine ihtiyaç vardır. Eğer bu konuda bilgi eksikliği olursa, dinden olmayan pek çok şey dindenmiş gibi kabul edilir ki, bid’at ve hurafe diye ifade edilen din dışı inanç ve uygulamalar toplumda yaygınlaşmaya başlar.

Bu tür inançların birer folklorik değer olarak benimsenmesi normal kabul edilip bir kültür unsuru sayılsa bile, konuya inanç açısından bakıldığı zaman, farklı zeminlere kaydığı görülmektedir. Mesela, bir yerde baykuş öttüğü zaman o evden ya bir cenaze çıkacak veya o ev sakinlerinin başına bir felaket gelecek diye inanmak, baykuş denilen o kuşun ötmesini felaket habercisi kabul etmek; o kuş ötmeseydi böyle bir felaket olmayacaktı, şeklinde inanmak, bir anlamda “fiillerin yaratıcısının Allah olduğu”(17) inancını unutarak, meydana gelen fiilin yaratıcısını, Allah’tan başka varlıklarda aramak demek olacaktır ki, bu İslâm Dininin en temel prensibi olan Tevhid inancına aykırı düşmektedir. Uğur veya uğursuzluk düşünceleri, beşeri değerlendirmeler olup, hadiselerin meydana gelmesinin, varlıkların yaratılış özelliklerine veya belli davranış şekillerine bağlamak Tevhid’e zıttır.(18) Çünkü baykuş sesinin felaket haberi olduğu inancın menşeine bakıldığı zaman, bunun anlamı Cahiliyye Araplarında görüldüğü şekliyle, baykuşun, kısas olunmayan bir maktülün ruhunun tecessüm etmiş şekli olarak kabul edilmesi, umumi manası itibariyle “ruhun bir vücuttan diğerine intikali” demek olan “Tenasüh=ruh göçü=reenkarnasyon” inancı ile yakından ilgili olduğu görülmektedir.(19) Bu da İslam Dini’nin reddettiği bir inançtır. Halkımız arasında gerek inanç yönünden gerekse, geleneksel olarak yaşatılmaya çalışılan, onlarda bir takım kutsallık aranan pek çok hurafe -boş inanç- çeşitleri bulunmaktadır. Üzücü olan ise, bu tür hurafelerin birer folklorik değer olarak halka maledilmesi yönünde gayretler sarfedilirken, tarihi kökenlerinin ne olduğu ve İslâm Dini’nin bunları nasıl değerlendirdiği konusunda yeterli bilginin verilmeyişidir. Durum böyle olunca, bu hurafeler, zamanla insanımızın hayatında, terkedilemez bir unsur olarak yer alacaktır ki, bu da insanımızı din ile geleneğin çatıştığı bir ikilem içine itecektir.

Aslolan; dine ait olan bir değer ile, geleneğe ait olan bir değerin birbirinden ayrılması, dinle çatışan, ona ters düşen geleneklerin ise, toplumda din-gelenek çatışması sonucu ortaya çıkabilecek bir takım psikolojik ve rûhi rahatsızlıklara sebep olacağı düşüncesiyle, zaman içinde onların terkedilmesidir. Öyleyse, Müslümanın sahip olması gerektiği Tevhid inancını zedeleyen bu ve benzeri hurafelerden arınması için yapılması gereken şey nedir?

Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temaim yasaklanmış; Allah’tan değil de bu çeşit eşyadan yardım dilemenin şirk koşmak demek olacağı ifade edilmiştir. Çünkü böyle bir inanç, Tevhid düşüncesini zedelemektedir.

Bu konuda yapılacak en önemli şey, toplumun aydınlatılması, doğru bilgilerin onlara birinci el kaynaklardan ulaştırılmasıdır. Bu yapılırken sadece, o inanç öğesinin bir hurafeden ibaret olduğunu belirtmekle yetinilmeyip, bizzat gerek menşeinden, gerekse topluma intikal eden şeklinin tarihi gelişiminden de bahsetmek suretiyle, niçin yanlış olduğu düşüncesi verilmeli, toplum, mantıken o konuda ikna edilmelidir. Sadece “bu şudur, şu değildir!” şeklindeki açıklama ve yorumlar, hurafelerle mücadele konusunda yeterli sonuçların elde edilmesine kafi gelmemektedir. Aynca, toplumun hassas olduğu noktalarda, yapılacak eleştirilerde, bu hassas noktaların dikkate alınması; keskin tavırlarla değil, öğretici, eğitici ve inandırıcı üslup içinde yapılması, alınacak sonucu müsbet yönde etkileyecektir.

Bunun için yapılması gereken bir başka husus, -belki de en önemlisi- ülkemizin, toplumda yaygın olan hurafeler açısından bir inanç haritasının çıkarılarak, o yönde ciddi ilmî araştırmalar yapılması ve araştırma sonuçlarının topluma çeşitli vasıtalarla intikal ettirilerek, toplumun bir tür eğitime tabi tutulmasıdır. Bunlar , çeşitli platformlarda, ilmi toplantılarda, konferanslarda gündeme getirilmek suretiyle konunun ciddiyeti topluma ihsas ettirilmelidir. Konu ciddidir, zira doğru zannedilerek işlenen veya kabul edilen yanlışlıklar üzerine bina edilen farklı davranışlar daha kötü sonuçların doğmasına zemin hazırlamaktadır. Burada özellikle din görevlilerimize büyük görevler düşmektedir. Her hafta okunan hutbe ve yapılan va’z-u nasihatlerde, uygun bir üslup güzelliği içinde halka verilmeye çalışılan dini bilgilerde, bir Sünnet’in ihya edilmesi sağlanmaya çalışılırken, bir bid’atın ve hurafenin de kaldırılması konusuna daha fazla ağırlık verilebilir. Halk, her gün işlemekte olduğu veya işlendiğine şahit olduğu hurafelerin menşei ve dinle olan münasebetinin ne olduğu konusunda ciddi ve ilmi bilgilere sahip olduğu zaman, kısa vadede olmasa da zaman içinde bu tür boş inançlardan arınmış olacaktır.

1- Ali İmran, 19.
2- Hac, 178.
3- Bakara, 82; Asr, 3 (Bu konudaki diğer ayetler için bkz. Mu’cemu’I-Müfehres).
4- Buhârî, İman, 1.
5- Buhârî, İman, 8; Müslim, İman, 69- 70.
6- Tirmizî, İman, 12; Nesâî, İman, 8; İbn Mâce, Fiten, 2; Müsned, 3/205, 215.
7- Müslim, İman, 62; Müsned, 3/413; 4/385.
8- Muvatta, Ahkâm, 31; İbn Mâce, Ahkam, 17.
9- Tirmizi, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15.
10- Müsned, 5/362; Ebû Dâvûd, Edeb, 89; IV/412; Suyûtî, Câmiu’s-Sagîr, ha. 9958.
11- Ahzâb, 21.
12- Bakara, 201.
13- Erdil, KemaIettin., Yaşayan Hurafeler, An kara,1991, s.15 vd.
14- Ebû Davûd, Tıb, 9; IV/201; Hakim, Müstedrek, IV/217.
15- Rukye ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz: Müslim, Selâm, 64; II/ 1727; Nevevî, Minhac (Şerhu Müslim, ilgili hadisin açıklamasında); Yazır, M.Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, IX/ 6396-6399; Çelik, Ali, İslâm’ın Kabul ve Reddettiği Halk İnançları, İstanbul, 1995, s. 264-268.
16- Müslim, Selâm, 102-103; II/1743.
17- Müslim, Selam, 101, II,1742-1743.
18- Çelik, a.g.e., s.132-133.
19- Çelik, a,g,e., aynı yer.

http://www.diyanet.gov.tr/DIYANET/2001aylik/nisan/dinvetoplum.htm
—————————————————————–

İnsanların duygularındaki değişiklikler burçlarla alakalı birşey midir? Mesela, bazen kendisini çok akıllı bazen çok duygulu, bazen de işe yaramaz biri gibi hissediyor. Sadece merakımdan soruyorum.

09-Temmuz-2006 – 13:03:58 Cevabımız Değerli Kardeşimiz;

Meşhur bir Nasreddin Hoca hikayesi vardır. Hoca ve arkadaşları aşırı soğukların hüküm sürdüğü günlerde bir iddiaya tutuşmuşlar. Arkadaşları o soğuklarda kimsenin tüm bir geceyi dışarıda hiçbir ateş veya ısı kaynağı olmadan geçiremeyeceğini söylerken Hoca kendisinin bunu yapabileceğini söylemektedir.

Olur, olmaz derken Hoca bir geceyi dışarıda geçireceğini ve bunun karşılığında ise arkadaşlarından bir ziyafet istediğini, yapamadığı takdirde kendisinin ziyafet vereceğini söyler. Bir zaman sonra Hoca hakikaten soğuk bir geceyi dağ başında yalnız geçirir.

Hocanın sağ salim bu işi bitirdiğini gören arkadaşları, gerçekten hiç ateş yakmadan bunu nasıl yaptığını sorarlar. Hoca da karşı dağda bir kulübede yanan bir mum gördüğünü onu düşünüp içinin ısındığını söyler. Bunun üzerine arkadaşları itiraz eder ve hocanın karşı dağdaki bir mumla ısındığını ve iddiayı kaybettiğini söyleyerek ziyafet isterler. Hoca baskı karşısında mecburen kabul eder.

Ziyafet günü geldiğinde Hocanın evinde toplanan arkadaşları yemeği beklemeye başlarlar fakat hoca sürekli yemeğin pişmekte olduğunu söylediği halde yemek bir türlü gelmez. Sonunda “Şu yemeği bir görelim” deyip kalkıp mutfağa giderler ki, Hoca yemeğin bahçede piştiğini söyleyerek onları ağaca astığı koca bir kazanın yanına götürür. Kazanın metrelerce aşağısında bir mum yanmaktadır. Bunu gören arkadaşları. “Yahu Hoca koca kazan bu soğukta mumla kaynar mı?“ deyince. Hoca “İnsan aynı soğukta karşı dağdaki mumla ısınabiliyorsa kazan da elbet kaynar” diyerek onlara derslerini verir.

Yazımın başında bunu anlatmamın sebebi son zamanlarda popülarite kazanan astroloji konusuna girecek olmam. Aslında güzel düşünülüp güzel sebeplere bağlandığında hiç de kötü bir şey değil astroloji. Ama son zamanlarda bu konunun materyalist felsefeye malzeme yapılıyor olması oldukça üzücüdür. Rabbimizin elbette herşeyi bir sebebe bağlaması gibi, yıldız ve gezegen hareketleri de birşeyler anlatıyor mutlaka bizlere.

Ancak ilk anlattığı gerçek, kainattaki bu muhteşem nizamın bir yaratıcısının mevcudiyeti olmalı. Yani Allah’ın var ve bir olduğunun. Fakat herşey bunu gösterirken, insanlar yıldız ve gezegenlere tapar konuma sürüklenebilmekte, halis niyetlerle işe başlansa bile bir zaman sonra bu şuursuz varlıklara uluhiyet yüklenebilmektedir farkında olmadan.

İnsanın, yaratıldığı ilk günden 21. yüzyılın şu yaşadığımız günlerine kadar sürmüş olan en büyük meşguliyeti kendini tanıma çabası olmuştur. Bazı insanlar doğduğunuz gün ve saate göre sizin hayatınızın kısa bir özetini ve karakter özelliklerinizi verebildiklerini iddia ediyorlar. Böylece de bu “ezelden gelen” merakımız sayesinde epey iyi para kazanıyorlar.

Buna sebep olarak da doğduğumuz anda, esas olarak güneşin bulunduğu burç ve diğer bazı burçların ve gezegenlerin konumlarına göre ilgili yıldızlardan bazı ışınların bizi etkilediğini ve özelliklerimizi şekillendirdiğini söylüyorlar. Oldukça da enteresan yaklaşımları var konuya. Meselâ oğlak burcunda olanların keçi gibi inatçı olduğunu ya da yengeç burcundakilerin aynı bu böceğin yürümesi gibi hafifçe yan yürüdüğünü iddia ediyorlar. Bu dediklerimi hemen her astroloji kitabında görebilirsiniz.

Hadi insanları yıldız konumlarına göre tahlil etmek tamam da bu yıldızların oluşturduğu ve sadece bizim açımızdan bakıldığında bazı hayvan vb. şekillere benzetilen takımyıldızların insanlara da bu benzedikleri hayvanın karakterini vermeleri doğrusu pes dedirtiyor. Eğer yıldızlar bizi ışınlarıyla etkiliyorsa, hepimizde en yakın yıldız olan güneşin verdiği karakteristik özelliklerin bulunması gerekiyor. Çünkü eğer güneş ile dünya arasındaki uzaklığı gözünüz ile şu anda okuduğunuz dergi arasındaki mesafe olarak küçültürsek.

En yakın yıldız (Proxima Centauri ) Newyork’ta olacaktır. 40 cm. ötenizde yanan bir ateş varken birilerinin Newyork’ta yaktığı ateşin sizi etkilediğini söyleyebilir misiniz? Kaldı ki 12 burcu oluşturan yıldızlar bahsedilen yıldızdan çok daha uzaktadır. Örneğin yukarıda değindiğimiz en yakın yıldız olan proxima centauri yaklaşık 4 ışık yılı uzaktayken, Başak takım yıldızının en parlak üyesi Spica (alpha virginis) 281 ışık yılı uzaklıktadır. Yani Newyork örneğinden yaklaşık 70 kat daha uzak.! Bunu aynı ölçeğe koymaya kalksak mesafeler yetmiyor ve yine dünyanın dışına, uzaya çıkmak zorunda kalıyoruz… Bu yine de iyi bir örnek.

Bazı burçları oluşturan yıldızların içinde dünyadan binlerce ışık yılı uzakta olanlar bile var. Mesela Kova takımyıldızının en parlak iki üyesi alfa ve beta aquarius (Sadalmelik ve Sadalsuud) sırasıyla 1359 ve 2174 ışıkyılı uzaklıktalar. Bu durumu az önceki örneğe aktarırsak, Newyork’taki ateşi ayın da ötesine taşımak gerekiyor. Şimdi yazıya niçin Nasreddin Hocanın mum hikayesi ile başladığımı anlatabildim mi? Kaldı ki bu hikayedeki kazan-mum ilişkisi yıldız uzaklıkları ele alındığında çok insaflı kalıyor. Uzaklıklar konusunda bu bilgilerden sonra, şimdi bu konudaki başka yanlışlıklara dikkat çekmek istiyorum.

İnsanların burçları doğum gününde güneşin dünyaya göre bulunduğu veya geçmekte olduğu takımyıldıza göre belirleniyor. Örneğin her yıl Kasım ayının ilk yarısında güneş Akrep takımyıldızında bulunur ve bu günlerde doğanlar akrep burcuna dahil olarak kabul edilirler. Bu kişilerin özelliklerinin bu takımyıldızın etkisinde olduğu kabul edilir. Ancak büyük bir gerçek vardır. Güneşin bir burçta bulunduğu an aslında o burcun dünyaya en uzak olduğu andır. Çünkü söz konusu burcun dünyaya olan ortalama uzaklığına bir güneş dünya mesafesi daha eklenmiş olur.

Tabii eğer bir de gece doğduysanız güneşin o anda bulunduğu burçtan gelen ışınların dünyanın tüm toprak kaya ve magma tabakasını delerek size ulaşması lâzımdır. Çünkü güneşin bulunduğu burç güneşle birlikte batar ve gece dünyanın öteki tarafında kalır.! Neyse bu duruma da yükselen burç kavramıyla bir çare bulunmuş. Fakat burçları oluşturan yıldızlar arasındaki mesafe çoğu zaman bizim onlara olan uzaklıklarımızdan daha fazla. Bunu şöyle de ifade edebiliriz.

İstanbuldan doğuya bakan bir kişi en yakındaki İzmit ile en uzaktaki Kars ilimiz arasında iki boyutlu ölçekte sadece birkaç metre varmış gibi bir izlenime kapılır ancak arada bin kilometreden fazla mesafe vardır. Biz de uzaya baktığımızda derinliği algılayamıyoruz. Yanyana duran iki yıldızı birbirinin kapı komşusu zannediyoruz. Ancak aralarında binlerce ışıkyılı mesafe olabiliyor.

Belki de biz yakın olan yıldıza komşu zannettiğimiz diğerinden çok daha az uzaklıkta yer alıyoruz. Örneğin Akrep takımyıldızında birbirine çok yakın görünen Antares (Alpha Scorpii) ve Sigma scorpii yıldızları arasında en az 1277 ışık yılı mesafe vardır. Ama bunlardan bize yakın olanı Antares dünyaya 276 ışık yılı uzaklıktadır. Aynı takımyıldıza dahil edilen bu iki yıldızın aralarındaki mesafe bizim yakın olanı ile aramızdaki uzaklıktan 4 kat fazladır. Tabi bunu yeni öğreniyoruz. Daha önce bunların uzaklıklarını hesaplama şansımız yoktu. Ama insanlar binlerce yıldır bunları komşu zannediyordu.

Bir büyük yanlışlık ise geçmişteki şahsiyetlerin burçlarının hesaplanmasında yapılmaktadır. Dünyanın 26000 (yirmi altı bin) yılda bir tamamladığı bir spin (dönme) hareketi vardır ki bu yaklaşık her 2300 (iki bin üç yüz) yılda bir burçların bir kademe ileri kaymasına sebep olur. Yani 1 Ocak 2000 tarihinde doğan bir kişi oğlak burcundadır ama 1 Ocak M.Ö. 300 yılında doğmuş olan başka bir kişi kova burcunda olmak durumundadır. Yani Hz. İsa 25 Aralık M.Ö 1. yılında doğduğunda Güneş Kova burcundaydı. Fakat bu günkü gökyüzünde 25 Aralık 2000 tarihi Oğlak burcuna denk gelmektedir. Siz bu günkü duruma göre hesap yaparsanız geçmiştekilerin burçları yanlış çıkar ve bu konudaki çoğu istatistik bilgi birikimi yanlışlarla dolu olur.

Gezegenlere gelince Güneş yörüngesinde bugüne kadar keşfedilmiş 9 gezegenin en büyüğü olan Jüpiteri ele alırsak bu gezegenin dünyaya ortalama uzaklığı Güneşinkinin yaklaşık 5 katıdır. Güneş dünyadan hacim olarak 1 milyon 300 bin kat daha büyükken Jüpiter, sadece 1300 (bin üçyüz) kat büyüktür. Ayıca Güneş bir yıldız özelliği gösterirken Jüpiter dev bir gaz topudur. Güneşle Jüpiter arasındaki bu 1000 (bin) katlık farka bir de mesafeyi eklememiz gerekiyor. Fizikte ışık ve kütleçekim etkileri uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır. Yani Güneşe göre bize 5 kat daha uzak olan Jüpiter boyut farkıyla birlikte eğer bir yıldız dahi olsaydı 25 000 (yirmibeşbin) kat daha az etkili olacaktı üzerimizde. Böylece gezegenlerin en büyüğünün dahi ne kadar önemsiz kaldığı ortaya çıkmış oluyor Güneşin yanında.

Zaten bilimsel olarak kendini ispatlamış olan NASA veya ESA gibi büyük merkezlere bakarsanız ki, buralarda astroloji değil astronomi ilmiyle ilgili binlerce çalışma yürütülüyor; kesinlikle yıldızların veya Güneş sisteminin astrolojik özellikleriyle ilgili birilerini bulamazsınız. Çünkü bahsettiğimiz mesafeler ve özellikler oradaki bilim adamlarınca çok iyi bilindiğinden kimse müspet bilimin üzerinde kavramlarla vakit kaybetmez.

Sonuçta hayatımız üzerinde Rabbimizden başka bir tesir sebebi aramak boşunadır. Gaybı Allah’tan başka bilen olmadığı gibi onun kullarını yaratırken verdiği karakter ve diğer özellikleri de yıldızlardan gelen ışınlara bağlamak da yanlıştır. Dünyada birbirinin eşi iki insan yoktur. Aynı gün, aynı saat, aynı yer ve aynı anneden doğan eş yumurta ikizleri bile çok farklı karakterlere sahip olmaktadır. Kardeşliğin ötesinde bu ikizleri bağlayan genetik yapı da dahil olmak üzere binlerce sebep varken bu ayrılık niye? Eğer karakter ve kaderimize yıldızlar yön verseydi en azından bunun gibi ikizlerin her özelliğinin aynı olması gerekirdi. Ayrıca insana gerçek mânâda karakter ve diğer hissî özelliklerini veren varlık ruhtur. Ruhlarımız ise yıldızlardan önce yaratılmıştır.

Semada gördüğümüz harikulade düzen Yaratıcısını göstermenin yanında bazı olaylara gerçekten işaret ediyor olabilir. Fakat bu bizim maddi manevî özelliklerimizin kaynağı değil ama olsa olsa göstergesidir

Selam ve dua ile…Editör

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=698
—————————————————————

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi II (2002), Sayı: 3 183

BURÇLARIN DİNİ TUTUM VE DAVRANIŞLARLA İLİŞKİSİ

Yrd. Doç. Dr. Halil APAYDIN*

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

1-Araştırmanın Problem ve Amacı

Bilim ve bilim felsefesi tarihine baktığımızda, genellikle katı pozitif anlayışın egemen olduğu görülmektedir. Özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısı ve 20.yüzyılın ilk çeyreğinde bu anlayışın fen ve sosyal bilimlerde hakim anlayış olduğunu ve araştırmaların bu anlayış çerçevesinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Örneğin, Psikoloji biliminin bağımsız bir bilim dalı haline gelmeye başladığı günlerden itibaren uzun yıllar sadece deneysel yöntemleri kullandığını ve bu bilimin gelişiminin ancak bu yöntemle olabileceği görüşünün ağırlığını hissettirdiğini görmekteyiz..

Bilim dünyası yüzyıllardır burçlar ile bireyin düşünce, tutum ve davranışları arasında bir ilişkinin olup olmadığı konusunda değişik yaklaşımlara sahip olmuştur. Kimileri burçları aslı olmayan, yerel uydurmalarla dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelen ve mitosla beslenen, ne olduğu belli olmayan bir nitelikte algılamakta, kimileri ise, burçları gezegenlerin ve diğer galaksilerin hareketi ile doğrudan ilişkili olarak kişilerin fiziki, sosyal ve kişilik özelliklerini şekillendiren temel yapı taşları olarak görmektedir.

Biz bu makalede, bu iki değerlendirme biçiminden birini tercih etmek gibi bir anlayışa sahip olmayacağız. Temel yaklaşımımız, anket yöntemiyle elde ettiğimiz verilerden hareketle burçlarla dini tutum ve davranışlar arasında bir ilişki olup olmadığını tespit etmeye çalışacağız ve yorumu okuyucuya bırakacağız. 1

2-Temel Kavramlar

Her şeyden önce araştırmada geçen temel kavramları tanımlamak gerekmektedir. Bu hem araştırmanın sınırlarının tespit edilmesine, hem de verilerden hareketle ulaşacağımız sonuçların daha anlaşılır olmasına katkı sağlayacaktır.

2.1-Astroloji

Temel kavramlardan bir tanesi Astroloji/yıldızbilim/burç kavramıdır. Bu kavramlardan hangisinin kullanılabileceği ya da kullanılamayacağı diğer disiplinlerle

————
*Yrd. Doç. Dr. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İlahiyat Faktültesi Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi .

1 Anket ile elde ettiğimiz veriler 2000-200l Eğitim-Öğretim yılında yapılan ve “Kişilik Özelliklerinin Dini Tutum ve Davranışlara Etkisi” adlı doktora çalışmamızda veri kaynağı olarak kullandığımız ankete dayanmaktadır. Adı geçen anket, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde okuyan (Eğitim, Fen-Edebiyat, İlahiyat ve Ziraat Fakülteleri) 315 öğrenciye uygulanmıştır. .

184 Yrd.Doç.Dr.Halil Apaydın

beraber gündeme gelmekte ve her kavrama itirazlar yükselmektedir. Yıldızbilimin nesnellik içermesi gerektiği ( Astronomi ile ilişkisinden hareketle) oysa, Astroloji ya da burçlar bilimi denildiğinde daha spekülatif ve soyut durumların ele alındığı, bir anlamda yıldızların hareketlerinin etkilerinin neler olabileceği konusu gündemde olduğu için, bu kavrama da itirazlar yükselmektedir.2 Ancak, gerek bilim olarak kabul edelim, gerekse etmeyelim Astroloji kavramını kullanmak ve söylenenleri onun üzerinde değerlendirmek biraz daha tutarlı gibi gözükebilir.

Terim olarak Astroloji, insanların doğum zamanları ile yıldızlar ve burçlar arasındaki ilişkileri araştıran bir bilimdir.3

Astroloji bir bilim dalı değil de inanç biçimi olarak kabul edilecek olursa, bilim adamına düşen, inanç durumu olarak kabul ettiği durumu reddetmek ya da alaya almak değil, bu inancın uygun malzemeye dayalı olup olmadığını araştırmaktır. Yani bilim, önyargıdan uzak bir yaklaşımla problemine yaklaşmalı ve yine önyargıdan uzak olarak sonuç ya da yorumunu açıklamalıdır.

Astroloji ile ilgili olarak şu durumu da belirtmekte yarar var; Astroloji ile ilşkisi bakımından insanların temelde üçe ayrıldıklarını belirtebiliriz. Birinci grup, onu tamamen falcılığın bir aracı olarak kullanma eğiliminde olanlar. İkincisi, Astroloji’yi bir bilim dalı olarak görüp, gerçekten kişisel gelişim ile gezegenlerin hareketleri arasında bir ilişki olup olmadığını diğer bilimlerin de verilerinden yararlanarak bilimsel şüphecilikle araştırmalarını sürdürenler. Üçüncüsü ise, bu konuda herhangi bir araştırma yapmaksızın katı materyalist bir yaklaşımla onunla ilgili olumsuz bir tutumla reddetme eğiliminde olanlar.

Bilimsel yöntemlerle Astroloji ile ilgilenenlerin bakış açısının öyle olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın geleceğini bilmek, onu değiştirmek Astroloji’nin konusu değildir. Astroloji’nin konusu, gezegenlerin hareketlerinin genel olarak yeryüzünde bir etkisinin olabileceği, bu etkinin bireylerin doğum anındaki gezegenlerin konumuna bağlı olarak bireysel gelişim aşamalarında etkisinin gözlenebileceği ile ilgilenmektir.4

Astroloji’nin temel yapı olarak bazı psikologlarca kişilik tiplemelerini anlamlandırmada (Örneğin, Jung, Heymans, Corman ve Le Senne) veri kaynağı olarak kulanıldığını görmekteyiz. Bunun böyle olmasının temelinde Aristo’nun kişilik tiplemesi ile Hippokrates’in bu tiplemelere karşı kullandığı Toprak, Hava, Su ve Ateş dörtlüsü gezegenlerin temel maddeleri olarak yerini almıştır.5

2 Konu ile ilgili tartışmalar için Bkz. Giovanni Scognamillo Astroloji ve Yıldız Bilim, Karizma Yay, İstanbul 1999, s.11-142

3Evangeline Adams, Yıldızını Söyle Kaderini Öğren, Nebioğlu Yay, İstanbul 1977, s.

4 Bkz.Barış İlhan, Astroloji’de Yetişkinlerin Buluğ Çağı , İlhan Yayınları, İstanbul, s. 19, Stephen Arroyo, Astroloji Psikoloji Dört Element. Çev. Barış İlhan,, İlhan Yay, İstanbul 2000, s.49-60 .

5 Elizabeth Teisseier, Kahinlerin Kahini 21. Yüzyılda Astroloji, Çev.: Nihal Önol, Milliyet Yay.,İstanbul 1994, s.250.

http://www.astrolojidergisi.com/dinbilimleri-akademik-arastirma.htm
——————————————————————-

‘Hurafelerden ne kadar uzaksınız?’

PROF. DR. İSMAİL LÜTFÜ ÇAKAN
Bilindiği gibi “hakikat”in zıddı olan “hurafe”, aslı-esası olmayan, uydurulmuş, saf ve doğru inançlar arasına katılmış, bazı zaman ve mekânların uğuru veya daha çok uğursuzluğu ile ilgili olarak dillerde dolaşan abartılmış hikâyelerden ibarettir. Bâtıl inanışlar da bu asılsız söylentilere inanmak ve gereğine göre hareket etmek demektir.
Her devirde, her toplumda az çok, ama mutlaka görülen hurafe ve bâtıl inanışlar, toplumların ortak derdi olarak daima gündemde kalmış önemli bir konudur. Hurafe ve bâtıl inanışların bu derece insanlığın başına dert olmasında genellikle cahillik, alışkanlık, görenek, propaganda, çıkar hesapları ve kişisel zaaflar etkili olmuştur.

Hanımlar, hurafelere dikkat!

Hurafeler ve bâtıl inanışlar daha çok sağlık, ihtiyaç ve gelecek hakkında önceden bilgi sahibi olmak gibi belli bazı konularda ve bilhassa kadınlar arasında yaygındır. Kabul etmek gerekir ki, kadınlar bâtıl itikatlara hakikat gibi kapılırlar. En okumuşları dahi inanılmayacak şeylere inanırlar. Geçim şartlarının düzeltilmesi, sağlık hizmetlerinin yeterince yerine getirilmesi gibi sosyoekonomik tedbirlerle hurafe ve bâtıl inanışların ortadan kaldırılabileceği görüş ve iddiası, modern ve ileri toplumlarda da hurafe ve bâtıl inanışlara rastlanması gerçeği karşısında büyük ölçüde geçerliliğini kaybetmiştir. Bu durum, hurafe ve bâtıl inanışların ekonomik olmaktan çok, kültürel bir mesele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hurafeler, dinî inancı yıpratır

Tevhid mücadelesi, inançsızlıkla mücadele demek olduğu kadar, asılsız kabuller, yanlış uygulamalar yani hurafe ve bâtıl inanışlarla da mücâdele demektir. Dinimiz ve sevgili Peygamberimiz de aynı şartlar içinde zuhur etmiş ve aynı mücadeleyi en aklî ve mantıkî metotlarla en başarılı şekilde yürütmüştür. Bunun tarihî kanıtı, “cahiliye devri” diye bilinen İslâm öncesi dönemin ko­kuşmuş Ortadoğu toplumlarının, uzun süre dünya milletlerince özlem ve gıpta ile izlenen İslâm medeniyetini gerçekleştirmiş olmalarıdır.

Ne var ki bu kültürel hastalık, değişen toplum şartları içinde yeniden kendini göstermiş, giderek gelişen boyutlarla günümüze kadar gelmiştir. Peygamber Efendimiz’den sonra, O’nun vârisleri olan âlimler hurafe ve bâtıl inanışlara karşı verilen mücadeleyi yürütmüşler, yürütmektedirler.

Eski zaman efsaneleri yeniden etrafımızda

Dinler tarihi araştırmacıları, hurafe ve bâtıl inanışların hemen hepsinin temelinde ecdada bağlılık, ateş, su, orman ve ağacı kutsal kabul etmenin derin izlerinin bulunduğunu bildirmektedirler. Bazı yaratıklarda üstün güç ve nitelikler görerek, onların yakınlığını elde etmek için onlara belli zamanlarda kurbanlar sunmak gibi sapıklıklar, insanlığın, tarih içinde sıkça görülen yanılgısı olmuştur. Kendilerini bu yanlış ve yanılgıdan kurtarmaya çalışan peygamberleri ve inananları “uğursuzluk” sebebi olarak suçlayan milletler bile görülmüştür.

Her kötülüğün başı: Cehalet

Hiç kuşkusuz, hurafelerin temelinde bütün karanlığı ve korkunçluğu ile derin bir cehalet bulunmaktadır. Dinimizin, insan özüne ve gerçeğine en uygun inanç esasları, ibâdet ve ahlâk ilkeleri ve bunlara dayalı en olgun ve medenî uygulamaları konusunda yeterli bilgiye sahip olan, İslâm’ı aslına uygun şekilde tanıyan kişilerin, böylesi olumsuz davranışları sergilemesi düşünülemez. Çünkü bilgi güçtür, aydınlıktır, gerçeği tanımaktır.

En büyük ölçümüz Efendimiz’dir (sas)

Hurafe ve bid’atların terk ve tedavisinde, Hz. Peygamber’in yaşayışı ve tavsiyeleri yani sünnet’i en büyük yardımcımızdır. İslâm tarihi bunun örnekleriyle doludur. Nitekim bizzat Peygamber Efendimiz de bizlere şu tavsiyede bulunmuştur:

“Size iki şey bırakıyorum, bunlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmaz, (hurafe ve yanlışa kapılmazsınız; Allah’ın kitabı ve Nebi’sinin sünneti!”

Hurafeciler kendilerini “dindar” sanar!

Hurafe ve bâtıl inanışlara kapılmış kişilerin büyük bir kısmı, bu durumlarına dindarlık; bunlara karşı çıkılmasına da itikatsızlık, inançsızlık damgasını vururlar. Dindarlık, ancak dinî olanı, dinden olanı, dince kabul ve emredileni, emredildiği şekil ve şartlarda yerine getirmekle mümkündür. Bütün bir milletin bile bir yanlış ve hurafe üzerinde birleşmesi, onun niteliğini değiştiremez, hurafeyi hakikat yapamaz. “Gerçek”in ölçüsü, sadece gerçektir. Gerçek ise, Bakara Sûresi’nin 147. âyetinde belirtildiği gibi, “Allah’tan gelendir”.

Tefe’ül ne demektir?

Fal ve falcılıktan söz ederken özellikle yaşlılardan zaman zaman duyduğumuz “bu bir fâl-i hayr’dır” gibi sözlerde yer alan “fâl-i hayr” ifadesi üzerinde de kısa bir açıklama yapmak uygun olacaktır. İslâmiyet’in hoş gördüğü tek fal benzeri şey, “fâl-i hayr”dır. Fâl-i hayr; duyulan bir güzel kelimeyi uğurlu saymak, onunla tefe’ül etmek, onu hayr’a yormaktır. Eskiler buna “yom tutmak” derdi; tam tersi anlamlısına ise “şom tutmak/şom ağızlılık” da denir.

Böylesi bir ‘hayr’a yorma olayına bizzat sevgili Peygamberimiz’in hayatında rastlamaktayız. Hudeybiye Seferi’nde, Hudeybiye Antlaşması’nın yapılması esnasında Kureyş temsilcisi olarak Süheyl b. Amr’ın geldiğini görünce Peygamber Efendimiz; Süheyl kelimesini “yumuşaklık ve kolaylık” manasıyla tefe’ül ederek, Müslümanlara şöyle buyurdu: “Artık işiniz (bir dereceye kadar) kolaylaştı demektir.”

İşte bu, bizzat Hz. Peygamber’in bir kelime ile tefe’ül etmesi, onu hayra yormasıdır. Bilindiği gibi neticede İslâm devletinin resmen Mekkeli müşrikler tarafından tanınması anlamına gelen Hudeybiye Antlaşması; Hz. Peygamber’le bu Süheyl b. Amr tarafından imzalanmıştır.

Falcılık ve fala baktırmanın hükmü nedir?

Fal ve falcılık; gaybdan haber vermek, gelecek hakkında önceden fikir beyan etmek temeline dayanmaktadır. Tarihin her devrinde, her millette istikbali öğrenme teşebbüslerine, bunun muhtelif şekillerine ve değişik vasıtalarına rastlanmaktadır. “Ezlam” denen fal okları, remiller, İranlıların ve Rumların tavla ve satranç oyunları, günümüzde, yıldız, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya bakma, kitap açma, tarot vs. falcılığın şekil ve malzemelerinden bir kısmıdır. Ayrıca, çağımızda falcılık, gazete vasıtasıyla modern insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar yanında gazetelerin yıl başlarında, senelik fallar yayınlamaları, faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.

Hurafe ve bâtıl inanışlarının hepsine birden savaş açmış bulunan dinimiz, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. “Fal oklarının, şeytanın pis işlerinden olduğunu”, kötülükte şarap içmeye, kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir günah ve suç sayıldığını, kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini Maide Sûresi’nin 90. âyeti çok açık bir şekilde bildirmektedir.

Sözlerin en güzeli Allah’ın Kur’an’ıdır

Hurafe ve bâtıl inanışların en büyük zararı, önce onlara kapılanlara dokunur. Çünkü hurafe ve bâtıl inanışlar kişileri farkına vardırmadan doğru yoldan ayırır. Onlar, iyi bir şey yapıyoruz diye avunurlarken bir de bakarlar ki, gerek inanç olarak gerek amel ve davranış olarak, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden uzaklaşıvermişler. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı; yolların en doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötü ve zararlısı, dinden olmadığı halde sonradan uydurulup dine sokuşturulanlardır. Böyle uydurulmuş her şey bid’attır, hurafedir, her bid’at da sapıklık sebebidir.”

Gayptan kim haber verebilir?

Eskiden beri gayb âlemi, insanoğlunun merakını çekmiştir. Tabii bu merak ve istek; gaipten haber verdiğini söyleyen kahinler, falcılar, medyumlar tarafından istismar edilmiştir.

Dinimize göre gaybı sadece Allah bilir. “De ki; göklerde ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.” (Neml Sûresi, âyet 65).

Allah’ın (cc) emir ve yasaklarını insanlara duyurmak için içlerinden seçtiği peygamberler bile gaybı bilemezler:

“De ki: Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim. Görülmeyeni (gaybı) bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (Araf Sûresi, 188).

Cin Sûresi’nin 26. ve 27. âyetlerinde de Allahü Teâlâ’nın, sadece peygamberleri gayb bilgisine muttali’ kıldığı belirtilmektedir. Hz. Muhammed’den (sas) sonra peygamber gelmeyeceğine göre, ortalıkta gaybdan haber verdiğini söyleyip gezenlerin açık birer sahtekâr oldukları anlaşılmalıdır:

“Gayb habercisine (kâhin, arrâf, falcı…) gidip, onun dediğini doğrulayan kişi, Muhammed’e gönderileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur.” (Tirmizi, Tahare Bölümü, 102)

Ruh çağırma diye bir şey yoktur

Beden kafesinden ayrılan ruhlar berzah âleminde toplanırlar. Orada dünyadakine benzer birtakım faaliyetlerde bulunma, bazı noksanları telafi etme imkânları yoktur! Artık amel safhası bitmiş, hesaplaşma için bekleme dönemi başlamıştır. Çünkü her türlü ibadet ve amel sahnesi dünyadır. Dünyadan ayrılanların mükellefiyetleri de biter. Mükellefiyetle ilgili birtakım çalışma yapma imkanları da ortadan kalkar. Nitekim bu konuya ışık tutan bir hadis-i şerif şu mealdedir:

“İnsan öldüğü zaman ameli kesilir, amel defteri kapanır. Ancak yaptığı üç şeyden ötürü (sadece) sevabı devam eder: Sadaka-i câriye (toplumun faydasına yönelik binalar, çeşmeler, camiler, yollar gibi) faydalı ilmi eser, kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyye, 14).

Efendimiz, kabrin, “ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur” olduğunu ifade etmiştir. (Tirmizî, Kıyâme, 26). Şimdi, cennet lezzeti içindeki bir ruh, dünyadakilerle artık niçin uğraşacaktır? Ya da cehennem sıkıntıları içinde kıvranan bir ruh nasıl bu dünyadakiler çağırınca gidebilecektir?

Eğer ruhların dünyaya dönüp, birtakım faaliyetlere katılma şansları olsaydı, onların çok daha önemli işleri olurdu! Rabb’imiz bir âyet-i kerimede bunu şöyle ifade ediyor:

“Onlar (günahkârlar) orada, ‘Rabb’imiz, bizi çıkar, yaptığımız amelden daha iyisini yapalım.’ diye bağırışırlar.

Cevap ise çok ibretlidir: “Öğüt alacak insanın öğüt alabileceği kadar bir zaman sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın (o azabı). Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Fâtır Sûresi, 37).

Ruh çağırma seanslarına gelen hatta çeşitli taleplerde bulunan bazı varlıklar vardır. Bazı geçmiş olaylara ait uygun bilgiler de verebilmektedirler. Bunun sebebi, gelen varlığın halkın çekindiği için “üç harfliler” olarak tanımladığı “cin”ler taifesine ait olmasıdır. Birilerinin, bu konularda hiçbir bilgisi olmayan sosyete mensuplarını kandırarak cinleri çağırıp “ruh çağırıyoruz” demesi hiçbir şeyi değiştirmez!

Cinlerin de mü’mini, kâfiri var

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde cinlerin varlığı kesin bir şekilde anlatılmaktadır. Hatta, Kur’an’da “Cin Sûresi” adıyla başlı başına bir sûre de bulunmaktadır. İslâm âlimleri cinleri çok çeşitli açılardan incelemişlerdir. Meselâ Kur’an’ımız, cinlerin Hz. Süleyman’ın (as) emrinde çalıştırıldıklarını haber vermektedir. Gaybı bilmedikleri de kesinlikle ifade edilmektedir: “(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Kurdun yemesiyle değnek çürüyüp de ona dayalı duran Süleyman) yıkılınca (onun öldüğü) anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı.” (Sebe’ Sûresi, âyet 14).

Bütün bunlar cinlerin insanlardan farklı bazı bilgilere sahip olabilecekleri, özellikle ruh çağırma seanslarında kendisiyle görüşülmek istenen kişinin geçmiş hayatına dair birtakım bilgileri bilmelerinin onlar için mümkün olduğu anlaşılmaktadır. O halde şunun ya da bunun ruhu olarak seanslara gelenlerin sorulan suallerin bir kısmına doğru cevap vermeleri kendilerinin her söylediklerinin doğru olması için yeter sebep değildir.

Böyle bir aldatma Şeytan’ın taktiklerine de uygun düşmektedir. Başlıca gayesi insanları doğrudan, güzelden ve imandan uzaklaştırmak olan şeytan ve taifesi, ruh çağırma seanslarını elbette en iyi şekilde değerlendirmeye çalışacaktır. Nitekim bütün dünyada ruh çağırmaya merak sarmış kişilerin yayınları incelendiği zaman hepsinde dinlerin mantıksızlığı, geçersizliği, özellikle Allah’ın birliği (tevhîd) inancını zedelemeye yönelik birtakım mesajların varlığı görülecektir.

Onların şerrinden muhafaza olabilmek için Felak ve Nâs sûrelerini her gün okumayı adet haline getirmeliyiz.

Türbelere taş yapıştırmak yanlıştır

Taş yapıştırma işini nesilden nesile taşıyıp, bu yanlışı milletimizin bağrında muhafaza eden maalesef yine hanımlarımızdır. Genellikle türbe yakınında veya içindeki herhangi bir taş veya duvar bu iş için kullanılmaktadır. Taş yapıştırılırken o türbedeki kişi aracılığı ile tutulan niyetin Allah katında makbul olup olmadığı güya test edilmektedir!

Böyle bir saçmalık İslam’ın hiçbir döneminde hoş görülmemiştir. Bazı insanlar, “Peki Hacerülesved’e niçin hürmet ediliyor?” demektedirler. Ya da, bir taş olan “Kâbe’yi niye kıble yapıp ona dönüyoruz?” Buradaki fiilleri biz kendi keyfimizden değil, Rabb’imizin emriyle yerine getiriyoruz. Kâbe’yi önce Hz. Adem’e, sonra Hz. İbrahim’e inşa ettiren Rabb’imizdir. Ona cennetten gönderilen Hacerülesved’i yerleştirten de Rabb’imizdir. Kâbe’nin duvarlarının ya da Hacerülesved’in kendine ait bir kudsiyeti yoktur. Nitekim, Buhâri ve Müslim gibi sahih hadis kaynaklarımızda rivayet edilen şu hadis bunu açıklamaktadır: Hz. Ömer bir haccında Hacerülesved’e yaklaşıp öpmüş ve sonra şöyle demiştir:

“Çok iyi biliyorum ki, sen zararı ve faydası olmayan sade bir taş parçasısın. Eğer Rasulullah’ın seni öptüğünü görmeseydim asla seni öpmezdim!”

Eşyanın aslında uğursuzluk yoktur

Hurafe ve bâtıl inanışların en tipik örnekleri “uğursuzluk”la ilgili olanlardır. Evden çıkınca kedi ya da köpek görmek, köpeğin uluması, baykuş ötmesi, ayın 13’ünün salıya denk gelmesi ya da bizzat 13 sayısı gibi. Bunların hepsi hezeyandır. Tek rehberimiz olan Efendimiz’in mübarek hayatı bize bu konuda da örnek olmalıdır.

Efendimiz, “Uğursuzluk diye bir şey yoktur!” (Buhâri, Tıb, 19) buyurmaktadır.

İki bayram arası nikâh olmaz mı?

Bazı yörelerimizde hâlâ yaşamakta olan bir yanlış anlayış da “iki bayram arasında nikâh kıyılmaz” görüşüdür. Nereden çıktığı bilinemeyen bu asılsız sözün, toplumumuzda giderek etkisini kaybetmesine rağmen, tamamen unutulmamış olması ve zaman zaman ortaya atılması Müslümanlar açısından bir talihsizliktir.

Dinimizde herhangi bir hüküm koyabilmek için bunun ya Kur’an’dan ya Sünnet’ten bir delilinin olması gerekmektedir. Delili olmayan bir konu hakkında söylenecek sözler asılsız ve uydurma olmaktan öte gidemez. Dinî açıdan en küçük bir değer taşımaz. Dikkat edilirse her gün zaten mutlaka “iki bayram arasında”dır.

İkindiden sonra uyuyankişinin rızkı kesilir mi?

İkindiden sonra uyuyanların uyanınca bir sersemlik, bir ağırlık, yorgunluk, bazen baş ağrısı hissettikleri tecrübe ile sabittir. İkindi vakti, kişi eğer yoldan gelmemiş, hasta olmamış ise uyunacak vakit değildir. Dinimize göre gündüz, nafaka temini için çalışma, gece de istirahat zamanıdır. Ama kişi ikindiden sonra yatmasını gerektiren bir vardiya düzeninde çalışıyorsa bunda bir sakınca yoktur. Normal bir hayat süren bir kişinin ya da iş erbabının ikindiden sonra uyumayı alışkanlık haline getirmesi halinde işlerinin kesada gireceği apaçıktır. Çünkü o saatler tahsilat, havale, takip ve ödemeler konusunda mesainin sonuna doğru en hareketli saatlerdir.

Türbeler için değil Allah için adak adanır!

Daha çok kadınlar ve hastaların rağbet ettiği türbeler çevresinde kümelenen hurafelerin başında, türbelere adak adamak, pencere demirlerine ve yakınındaki bir ağaca çaput bağlamak, türbe içinde veya çevresinde mum yakmak gibi yanlış uygulamalar gelmektedir.

Adak (nezir) Allah rızası için, insanın kendi kendini mubah olan bir konuda borçlandırmasıdır. Adak yerine getirilmediği sürece, adayan kişi borçlu kalır. Bir adak Allah’tan başkası adına adanamaz. Adanırsa adak olmaz. Adayan da şirk koşmuş olur.

Kimse yapacağı adaklarla Allah’ın ezelî takdirini değiştiremez. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Nezir (adak) hiçbir şeyi (şerri ve zararı) defetmez!” (Buhârî, Kader, 6). “Eğer Rabb’im dileğimi kabul ederse, ben de bir fakiri sevindireceğim.” demek meşrudur. Bunda “pazarlık” duygusu içinde olmak ayıptır.

Salı günü yola çıkılmaz, Cuma günü iş yapılmaz mı?

Özellikle hanımlar arasında çok yaygın olan iki yanlıştan biri, “Salı günü bir işe başlanmaz, çamaşır yıkanmaz, yola çıkılmaz” anlayışı; ötekisi ise, kadınların cuma günü iş yapmalarının doğru olmadığı inanışıdır. Tabii her iki yanlışın da dinî ve makul bir gerekçesi yoktur. Bâtılın bâtıl olmaktan başka gerekçesi olur mu?

Salı günü ile ilgili söylentilerin asılsızlığı Müslümanlar açısından İstanbul’un 29 Mayıs 1453 Salı günü fethedilmiş olması ile ortaya konmuş bulunmaktadır. Bu günü uğursuz sayanlar Bizanslılar ve Hıristiyanlardır!

Cuma günü, imam hutbe okuyup farzı kıldırıncaya kadar olan süre içinde sadece “erkekler” için işi gücü bırakıp, camide olmak farzdır. Kadınlar için bir sıkıntı yoktur. Temizlik, Müslüman evinin sembolüdür. Cuma mü’minin evinin en temiz olması gerektiği gündür. Çünkü o gün bayramdır. Eskiden hafta tatilimiz cuma günüydü. O gün evin erkeği evde olurdu. Onu rahatsız etmemek ve özel hizmetlerinde bulunabilmek için umumî temizlik ve çamaşır gibi işlerin yapılması uygun bulunmamıştır. Çünkü evin hanımı bir başka gün de evinin temizliğini yapabilir. Beyin istirahat için evde olduğu bir vakitte, evi harman yerine çevirmek hoş görülmemiştir. Uğur ya da uğursuzlukla bir ilgisi yoktur.

Mum yakmak, çaput bağlamak

Türbelere ve kutlu saydıkları ağaç, çalı ve taş yığınlarına çaput bağlamak ve mezarlarda mum yakmak gibi âdetlerin İslam’la bir ilgisi yoktur. Şamanist çağlardan gelen, putperest inanışların bir yansımasıdır. Toplumumuza Hıristiyanlık’tan ya da Mecusilik’ten geçmiştir. Tevhid ehlinin bu tarz işlerle işi olamaz.

Bir kişinin öldüğü, gömüldüğü ya da daha önce oturduğu evin önüne, heykelinin önüne mum yakmanın hiçbir mantıklı izahı yoktur. Çünkü bir Müslüman her namazında, “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz” demektedir.

Bizim namazımız kılınmış mı?

Bazı insanların, “Bizim namazımız kılınmış, abdestimiz alınmıştır, önemli olan kalp temizliği değil mi? O da bizde var. İbâdete ihtiyacımız yok..” gibi sözlerini ya da bazı güya tasavvuf ehlinin, “Biz şeriatı aştık, hakikate ulaştık, ehassü’l-havas olduk, artık dinî mükellefiyetlerimiz kalmadı..” yollu hezeyanlarını duyabilmekteyiz. Allah’ın verdiği ömrü yaşarken İlâhi emir ve yasakların dışında kalmak ya da mükellefiyet sınırını aşmak mümkün değildir. Eğer öyle olsaydı, kâinat O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan İki Cihan Serveri’nin ibadetler düşerdi!

Nazarlık takmak doğru mu?

“Göz değmesi” veya “nazar değmesi” diye bilinen, mikrobik olmayan ve aniden çoğunlukla baş ağrısı şeklinde beliren manevî rahatsızlıkların varlığını hepimiz pek iyi biliriz. “Nazar değdi, nazara geldi, nazara uğradı” gibi cümlelerle hep aynı rahatsızlık anlatılmak istenir. Tıp da bu tür rahatsızlıkları kabullenmekte ve “insan gözünden çıkan şuaların, dikkatle belki biraz da kıskançlıkla bakış esnasında yoğunluk kazanması ve bu yoğun şuaların karşı organizmanın atomlarının çalışma düzenine tesir icra etmesi” şeklinde açıklamaktadır.

Rasulullah Efendimiz, Hz. Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; “Göz değmesi gerçektir (vaki’dir).” buyurmuşlardır. (Buhârî, Tıb, 36)

Nazar değmesine karşı okuma sûretiyle uygulanan tedavinin Hz. Peygamber ve ashabı tarafından yapıldığı ve müspet neticeler alındığı örnekleriyle sabittir. Bu tedavide daha çok Fatiha, İhlas, Felak ve Nâs sûreleri ve Âyetü’l-Kürsi’nin okunduğu da hadislerde yer alan bilgiler arasındadır. Özellikle çocukların elbiselerine mavi boncuklar, nazarlıklar, iğde çekirdekleri, kaplumbağa kabuğu vs. takmak, ceplere sarmısak doldurmak; evlere, binaların girişlerine, arabalara at nalı, at kafası, çeşitli muskalar asmak, kurşun dökmek, tütsü yapmak, arabalara göz resimleri yapıştırmak, acaip heykeller monte etmek ve benzeri şeylerin hepsi, bu bâtıl inanışın zavallı aletleridir.

http://www.zaman.com.tr/?bl=kadinaile&trh=20061003

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:39 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: