ehli beyt

Ehli Beyt dergi sayısı
http://www.marife.org/sayi-12.htm

——————————————
Bazı kimseler, Hulefa-i Raşidin dönemini değerlendirirken birtakım yanlış ifade ve beyanlarda bulunuyorlar. Özellikle Şah-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebî, Veliler Serdarı Hazreti Ali (kerramallahu vechehu) ile alakalı olarak, O’nun siyaset sahasında diğer halefleri gibi muvaffak olamadığını ileri sürerek bunun hikmetini sorup araştırmak istiyorlar. Hemen ifade etmek gerekir ki bu konuyu sorudaki şekliyle kabul etmek doğru değildir. Hazreti Ali Efendimiz’in seleflerine nisbeten, siyasî ve idarî sahada muvaffak ol(a)madığı katiyen söylenemez.

Hazreti Ali’nin hilafet dönemine gelinceye kadar, -ki bu, hicretten sonra kırk sene, Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’dan sonra da yaklaşık otuz seneye yakın bir zamandır- büyük bir zatın ifadesi çerçevesinde; çeşitli kavimler hem farklı karakter, mizaç ve meşrepleriyle, hem de eski saltanat ve debdebeleriyle; bunlara ilave olarak içlerindeki düşünce ve kaprisleriyle İslamiyet’e girmişler veya girmiş gibi görünmüşlerdi. İşte Veliler Serdarı, Irak, İran, Hindu ve Tatar gibi milletlerden, Oğuz ve Çağatay boylarına kadar geniş bir yelpazeden müteşekkil, Babil Kulesi gibi bir İslamî toplum karşısında kendini bulmuştu. Böyle bir toplum içinde vahdeti muhafaza etmenin ne demek olduğunu, ancak günümüzde cereyan eden hadiselere dikkatli bir gözle bakabilenler anlar. Bu konuyu biraz daha aydınlatmak için bu mülahazalar üzerine müsaadenizle şu hususları da eklemek istiyorum:

Günümüzde coğrafi sınırları itibarıyla o günkü İslam Devleti’nden çok daha küçük ülkelerde bile, o mütecânis topluluklar, çok defa bir araya getirilememekte, aralarında bir vahdet temin ve tesis edilememekte, tam bir güven ve emniyet sağlanmamakta ve umumi huzur gerçekleştirilememektedir. Müslümanlığı yeni tanımış, Türkiye’mizden yirmi kat daha büyük bir coğrafyada ve çok muhtelif kavimlerden oluşmuş, buna mukabil muhâbere (iletişim) ve muvâsala (ulaşım) imkanlarının rahat değerlendirilemediği koskocaman bir ülkede ancak Haydar-ı Kerrâr Şâh-ı Merdân gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı… Bu kadar geniş bir daire içinde ülkenin bir başından diğer başına ancak bir senede gidilebiliyordu. Öyle ki memleketin bir tarafında bir isyan zuhur etse, o isyanı bastırmak için, asker ancak bir sene yolculuk yapacak ki, oraya varabilsin. İşte, Hazreti Ali, ifade etmeye çalıştığımız özellikleri olan böyle bir devirde belli ölçüde de olsa vahdeti korumayı bilmişti. O’nun devrinde Medine çevresinde belki bir kısım fitne oluyordu ama bir yandan Cebel-i Tarık’a kadar dayanmış, diğer yandan Aral Gölü’nü geçmiş koskocaman bir İslam devletinin her tarafında bugünden daha fazla sulh, sükûn ve huzur hâkimdi. Millet, Kur’an’ı yaşamaya çalışıyordu ve devrine göre dünyanın en medenî milletleri konumunu hatta onların muallimi olma durumunu muhafaza ediyordu.

Bize düşen onları baş tacı yapmaktır

İşte bütün bu hususlardan ötürü Hazreti Ali’nin seleflerine nispeten siyasî ve idarî sahada muvaffak olamadığını söylemek katiyen doğru olamaz. Ayrıca bu mevzuda, Hazreti Ali’nin kendinden önceki halifelerle idarî sahada mukayesesi de bize düşmez. Rabbim kabul buyursa da bir bende gibi o büyüklerin ayaklarını öperek mahşere gidebilsek, gidip Rabbimize yalvarsak, yalvarsak da onlar da: “Bunlar bizim kapımızın kuluydu” deyiverseler. Evet, biz onların mukayesesini yapamayız. Zira onlar bizim Efendilerimizdir. Bu mevzuda bize düşen onları baş tacı yapmaktır.

Şunu da iyi anlamak gerekir ki, ilk iki Raşid Halife, devleti idare ve siyaset noktasında Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) en has vezirleri idiler. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz bu noktada ve hususi fazilette çok ileridirler. Onların şahsî kemalatına kimsenin yetişmesine imkân ve ihtimal yoktur. Hazreti Ali Efendimize gelince; onun da Ehl-i Beyt-i Resûlullah’ı temsil noktasında onların da önünde ayrı bir pâyesi vardı ve bu pâye Allah’ın Hazreti Ali Efendimiz’e bahşettiği ayrı bir lütfu idi ki, zayıf bir hadiste ifade buyrulduğu üzere, Efendimiz bir gün O’nun hakkında şöyle deyivermişti: “Ya Ali! Her Nebinin nesli kendinden gelmiştir. Benim neslim de senden gelecek. (Yani benim neslimi sen devam ettireceksin.)” Evet, Nebi’ye ait ağacın ser çekmesi, yeşerip dal-budak salıvermesi, Hazreti Ali dediğimiz sürgünden başlayacak ve devam edecektir. Tarihen sabittir ki, Hazreti Ali, her zaman Ehl-i Beyt-i Resûlullah’ı temsil etmiştir ve kıyamete kadar gelecek bütün sâdât (seyyidler ve şerifler) de hep Hazreti Ali’nin neslinden gelmiştir/gelecektir. Şah-ı Geylanî, Hasan Şâzeli ve İmam Rabbani gibi ve bunlardan başka belki asrımızda ve bunlardan sonraki asırlarda daha binlerce evliya ve aktabdan oluşan Efendimiz’in pâk nesli Hazreti Ali’nin neslinden gelmiştir/gelecektir. Kıyamete kadar devam edecek kutlu bir zincirin ilk halkası olan Hazreti Ali’nin ömrü boyunca günlük evradını hiç aksatmadığı söylenir. Ona sormuşlar: “Nehrivan’da da mı?” “Evet, Nehrivan gecesinde bile!” demiş. İşte bu itibarla da Hazreti Ali çok ileridedir ve onunla kimseyi mukayese etmek mümkün değildir.

Binaenaleyh, sahabilerin her birisinin hazinesinde bir şey vardır ve onlar sahip oldukları bu özelliklerle başkalarıyla mukayese edilmeyecek kadar zengin görünmektedirler. Hele Hulefâ-i Râşidin’in bütün Sahabilerden daha zengin olduğu ve sahabînin bir ferdinin de, sair asırlarda yaşamış bütün insanlardan daha zengin oldukları düşünülürse, o büyüklerin bizim her birerlerimizden ve binlercemizden daha zengin oldukları anlaşılacaktır ki, işte o zaman bu türlü mukayeseler yapmaktan kaçınmanın en isabetli yol olduğu gün gibi açığa çıkacaktır. Bu türlü mukayeselerden Rabbimize sığınır ve o zatları bizim hakkımızda şefaatçi yapmasını dileriz.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kursu/a16146.html
———————————————————————

ALİ ÜNAL 05.07.2004 PAZARTESİ

Ehl-i Beyt ve tarihin gerçek dinamiği

İslâm hadis külliyatının Kütüb-ü Sitte denilen en güvenilir altı kitabından dördünde yer alan bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sas), “Benden sonra size iki şey bırakıyorum. Eğer onlara tutunursanız, yolunuzu şaşırmazsınız. Onlar; Allah’ın Kitabı Kur’an ve Ehl-i Beyt’imdir.” buyurmuştur.

Bu hadis-i şerife göre İslâm’ın hiçbir tahrife uğramadan bugüne kadar gelmesinde çok önemli bir yeri olması gereken Ehl-i Beyt’in gördüğü fonksiyon konusunda zihnimi çok yormuşumdur. Çünkü tasavvuf hariç, bilhassa Ehl-i Sünnet içinde Ehl-i Beyt’in Kur’an’a yakın bir payı zahiren görülmemektedir. Ama İslâm’ın, Kur’an’la birlikte ikinci kaynak olan sünnet çizgisinde bugüne kadar varlığını sürdürmesinde onların çok önemli bir payları olması gerekir. İşte bu payı, nihayet Bediüzzaman Hazretleri’nin değerlendirmelerinde buldum.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman, Peygamber Efendimiz’in risaletine Hz. Ali’den daha fazla verasetle öne çıkmış olmalarına mukabil Hz. Ali, Ehl-i Beyt’in babası olmak gibi “tartıya gelmez” bir faziletin sahibi olarak bu “ilk üç halife hazretlerine şeyhülislâmlık yapmıştır. Daha sonra halifeliğin Emevilere geçmesiyle birlikte idarede görülen yozlaşmalara, İslâm’ın süratle yayılmasının getirdiği başka din ve felsefelerle tanışmadan hasıl olan farklı inanç ve düşüncelerin onun saf ve duru bünyesine yol bulması eklenince dini hem bütün aslî düsturlarıyla koruma, hem fert ve toplum hayatında sünnet çizgisinde yaşanmasını sağlama, hem yeni şartlara cevap vermesi için gerekli kaideleri onun aslî düsturlarından istinbat etme, bir yandan da onu yaymayı sürdürme çok önemli bir vazife haline gelmiştir. Tarihte kaba kuvvete dayalı yayılmalar asla kalıcı olmamış, hattâ bu kuvvetin sahibi istilacılar, istilâ ettikleri yerlerde yerleşik medeniyetler varsa o medeniyetin içinde erimişlerdir. İskender ve Moğol imparatorlukları, günümüzde Sovyetler Birliği, bunun açık delilleridir.

Ancak ilim ve maneviyat temelindeki veya desteğindeki hareket ve yayılmalardır ki, kalıcı olmuştur. İslâm, hem ilk yarım asrındaki askerî yayılmasını maddeyi ilim ve manânın hizmetine vermiş er oğlu erlerce gerçekleştirmiş olması hem de bu yayılmanın tarihte emsali görülmeyen bir ilim ve maneviyat iklimine oturmasıyla muhteşem bir medeniyet meydana getirmiş, hâlâ ciddi incelemeye muhtaç ilim ve manâ hareketleriyle de çok daha geniş sahalara, Güney ve Güneydoğu Asya ve Afrika içlerine hiçbir ciddî karşılık koymaya uğramadan yayılmasını sürdürmüştür. İşte, İslâm’ın özbenliğinden çıkan manâ hareketlerine çok büyük ölçüde Ehl-i Beyt rehberlik yaptığı gibi, ilim hareketinde de, hattâ birtakım tabiî ilimlere kadar Ehl-i Beyt’in yeri oldukça mühimdir.

Öte yandan, Emeviler ve Abbasi idareleri, karşılarında, her türlü yolsuzluk ve İslâm’dan sapmaya muhalif olarak birinci derecede Ehl-i Beyt’i görmüş, onların nüfuzundan çekinmiş ve kendilerine çekidüzen verme mecburiyeti hissetmişlerdir. Halifelik döneminde Hz. Ali’nin takip ettiği mutlak adalet temeline oturan idaresi ve siyasetine ek olarak, Hz. Hasan’ın toplumun selâmetini kendi hakkına tercih etmesi, Ehl-i Beyt’in bilhassa Hüseynî kolunun, bir yandan Hz. Hüseyin’in muhteşem şehadetiyle başlayan ve bir müddet devam eden tavizsiz duruşları, bir yandan da bir dönemden itibaren Hasenî kolla birlikte siyasetle aralarına ciddî mesafe koyarak, ilim ve manâ üzerinde yoğunlaşıp, ümmet üzerindeki büyük tesir ve nüfuzlarıyla siyasete dolaylı tesir etmeleri, bu sahada da yol gösterici olmuştur.

Kısaca, tarihin gerçek dinamiği İslâm’ı ilim, manâ ve pratik hayat olarak tam temsil ve bir yandan içte gerçek varlık özümüze ermeye çalışırken, bir yandan da başkalarını da erdirme gayretleridir. Dünyada bunu hakkıyla başarabilen tek bir kişi bile varsa, Allah onu zayi etmez ve dünyaya onun gözüyle bakar, hadiseleri ona göre yönlendirir. Yüzeye çıkan ve tarihin kaydettiği hadiselerin köpük gibi olmasına mukabil, onun temsil ettiği çizgi, tarihin kendisine göre aktığı gerçek çizgi olup, gittiği her yere hayat götürür. Ve bu, Kur’an ve Ehl-i Beyt çizgisidir.

http://www.zaman.com.tr/?hn=66384&bl=yazarlar&trh=20040705
——————————————————————————–
Miniklerden Ehli-i Beyt duası

Miniklerin dilinden Ehl-i Beyt duasına Alevi vatandaşlar da yoğun ilgi gösterdi.
Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, “Duayı beğenmemek mümkün değil. Böyle güzel hizmetler yapıldıkça, insanlar ortak değerlerini doğru şekilde öğrenme imkanına sahip oluyor.” dedi.

Minik Dualar Grubu’nun kurucusu Ertuğrul Erkişi ise Alevi vatandaşların her fırsatta beğenilerini dile getirdiklerini açıkladı. Erkişi, “Alevi kardeşlerimiz arayarak Ehl-i Beyt duası için teşekkür ediyorlar ve albümü çok beğendiklerini söylüyorlar.” diye konuştu.

“Teşekkür Ederim Allah’ım” ile gönülleri fetheden Minik Dualar, çok kısa bir zamanda yakaladığı başarı ile dikkatleri üzerine çekti. 5-13 yaş arasındaki 11 çocuktan oluşan grup yalnızca çocukların değil büyüklerin de beğenisini kazandı. Hasta duası, Uyku Duası, Yağmur Duası, Yemek Duası ve Tesbihat gibi ilahilerden oluşan albüm, müzik kanallarında yayınlanıyor ve hemen herkes tarafından tanınıyor. Albümlerinin satış rakamı birçok starı sollayarak 500 bini geçen grup, geçtiğimiz haftalarda Kral TV tarafından verilen müzik ödüllerinde ‘En İyi Mistik Şarkı’ ödülünü aldı.

Projeyi hazırlayan, duaların beste ve güftelerini yapan Ertuğrul Erkişi, amaçlarının yetişen yeni nesle faydalı olmak olduğunu söylüyor. 1 yılı aşkın bir süre boyunca albümde okunacak ilahiler ve dualarla ilgili çalışmalar yapan Erkişi, sıra çocukları seçmeye gelince eşi Aslıhan Erkişi’den yardım almış. Müzik öğretmenliği yapan Aslıhan Hanım, çocukların belediyenin Türk sanat müziği korosunu çalıştırırken tespit ettiği başarılı öğrencileri gruba çağırmış. Grupta bulunan Yalın ve Tuğçe ise Aslıhan Erkişi’nin yeğenleri. Çocukları çalıştırma görevini de üstlenen Aslıhan Hanım, profesyonellerden çok daha hızlı öğrendiklerini anlatıyor. Albümün ana temasının dua olduğunu ifade eden Ertuğrul Erkişi, “Tesbihat’ın yanında albümde yer alan Yağmur ve Uyku Duası yeterli değildi. Şükür Duası, Ana Baba Duası, Ehl-i Beyt Duası ve Yemek Duası’nı ekledik.” diyor. Erkişi, yeni albüm çalışmalarının devam ettiğini söyledi. Grup üyelerinden 9 yaşındaki Elif Nur Vurucu’nun annesi Fatma Hanım bir Hıristiyan. Bir Türk’le evli olan Fatma Hanım, kızı Elif Nur’un Müslüman dualarını okumasından asla rahatsızlık duymadığını, tam tersine mutlu olduğunu anlatıyor.

Türkiye’nin bir çok yerinde konserler veren grup Kral TV tarafından verilen müzik ödüllerinde ‘En İyi Mistik Şarkı’ ödülünü aldı.

05.06.2006 07:38

http://www.samanyoluhaber.com/tr/Kultur/a.13590.html
———————————————————————

HABERLER 01.10.2005 CUMARTESİ

Alevîlik Sünnîliğin zıddı değil

Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen ‘I. Uluslararası Bektaşi ve Alevi Sempozyumu’na katılan akademisyenler ile Alevi ve Bektaşi toplum temsilcileri, ‘Alevilik’ konusunu akademik boyutta tartışıyor.

Toplumda, Aleviliğin din dışıymış gibi gösterilmesinin yanlışlığına değinen katılımcılar, bu çabaların belli çevrelerin ürünü olduğu üzerinde fikir birliğine vardı. İki gündür devam eden sempozyuma yurtiçinden ve dışından 60 bilimadamı ile sivil toplum temsilcileri katıldı. Aralarında Abdal Musa, Cem, Ehlibeyt, Hacı Bektaş-ı Veli gibi 11 vakfın birlikteliği ile oluşturulan Alevi Vakıfları Federasyonu’nun Başkanı Doğan Bermek, “Hak, Muhammed, Ali diyen insan İslam dışı olamaz.” diyor. ‘Aleviliğin İslam dışı olduğu’ yönündeki açıklamaların iyi niyetli olmadığını kaydeden Bermek, bu açıklamaların rant, marjinallik ve siyasi çıkar arayan grupların işi olduğunu düşünüyor. Bermek, medyanın en aykırı sesleri yakalayıp cemaatin sesiymiş gibi yansıtmasını eleştiriyor: “Medyanın da çok provokatif tavrı var. Marjinal açıklamalarla gündem oluşturarak, kamuoyunu germeye çalışanları bir tek medya dinliyor. Bunlar cemaatin içinden cemevlerinden çıkan sesler değil. Bir süre daha devam ederler, sonra vazgeçerler.”

Aleviliği cehalet, içki ve saz mahvetti

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sönmez Kutlu, Aleviliği ‘öteki’ diye göstermenin yanlışlığına işaret ediyor. Alevilik veya Sünniliğin hiçbir zaman ‘öteki’ olmadığı üzerinde duran Kutlu, şunları söylüyor: “Sünnilik ve Alevilik hiçbir zaman birbirinin zıddı olmadı, bundan sonra da olmaz. İki oluşumun birleştirici unsuru, Allah’ın Kitabı olan Kur’an, Peygamber ve iman esaslarıdır.” İzmir Ehli Beyt İnanç, Eğitim ve Kültür Vakfı kurucusu ve 2. Başkanı Haydar Kaya ise Aleviliği üç şeyin mahvettiğini söylüyor. Bunları cehalet, içki ve saz olarak sıralayan Kaya, “Alevilikte içki yoktur. İçki içen Alevi cemevine de giremez, dedelik de yapamaz.” diyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin içki konusundaki tavrının net olduğunu dile getiren Kaya, içkinin “murdar” olarak tanımlandığına dikkat çekiyor. Kaya, Makalat’tan bir örnek ile içki konusuna açıklık getiriyor: “Hacı Bektaş-ı Veli, içkiyi murdar olarak görür ve şöyle der: ‘Bir damla murdar bir kuyuya düşse, ol kuyunun suyunu toptan çekseler yabana dökseler, ol yabanda bir ot bitse, o otu yiyen koç kurbana layık değildir.”

01.10.2005
Kenan Baş
Isparta

http://www.zaman.com.tr/?hn=215205&bl=haberler&trh=20051001
———————————————————————————

Alevî-Sünnî Meselesi ve Gülen

Türk kamuoyunda alevîler ve alevîlik; sünnîler ile alevîler arasındaki münasebetler, çeşitli yönleriyle tartışılan bir konu olmuştur. Bugün de güncelliğini muhafaza eden bu önemli konu hakkında Fethullah Gülen’in ifade ettiği düşünce ve önerilerine burada yer vermek istiyoruz.

Alevîliğin Anlam ve Mahiyeti

Gülen Alevîliğin “Hz Ali’nin amel, davranış ve düşüncede arkasında olmak ve bunlara ilaveten Hz. Ali’nin diğer sahabeye nispeten üstün olan yanlarını öne çıkararak ona iktida etmek“ şeklinde tarif ederken, Anadolu’daki bir kısım Türk boylarının, Hz. Ali’nin kahramanlığına ve mertliğine “meftun” olmaları ile “neşet ettikleri bölgelerin sosyo-kültürel şartlarının” onlarda Alevîliğe taraftar olma düşüncesini doğurduğunu ve konunun “psiko-sosyolojik yönüyle tahlil edildiğinde bu gerçeğin” ortaya çıkacağını söylemekte ve şu görüşleri ileri sürmektedir:

”Bu insanlar, şanlı mazimizde birer akıncı edasıyla pirleri dedeleri babalarıyla devamlı olarak ordularımızın önünde yol açmışlar ve düşmanla yaka paça olmuşlardır.”

“Kuran ve Sünnet çizgisindeki Hz.Ali ve Ehl-i beyt etrafında haleleşmiş, bu alevîlik anlayışıyla ise hiçbir sünnînin sorunu” olamayacağına işaret eden Gülen, İran’daki Şiiliğin hakiki Alevîlikten farklı olduğuna özellikle dikkat çekmektedir.

Alevî-Sünnî Birliği

Fethullah Gülen Türkiye’de gerçekte bir alevî-Sünnî çatışması bulunmadığını, ancak bazı ideolojik radikal grupların ve bunları yönlendirenlerin, böyle bir çatışmayı tahrik ettiklerine dikkat çekerek şu görüşleri ileri sürmektedir:

“Türk Milleti Sünnisiyle Alevîsiyle birleşmiş bir toplum olması bakımından asırlarca aralarında hiçbir problem olmamıştır denebilir. Son zamanlarda şurada burada birkaç olay meydana gelmiştir ancak bunlar kardeşliğimizi bozamamıştır. Bundan sonra da diliyorum bu işler havada kalacak.

Birileri Alevîlik-Sünnîlik kışkırtmalarıyla varmak istedikleri yere varamayacaklardır. Denebilir ki Türk milleti bir manada bütünüyle alevîdir. Alevîliğin böyle keskince yaşandığı yerlerde bile Türkiye’de samimane Ali sevgisinin yaşandığı kadar yaşanmıyor. Bizim inanmış her ferdimiz Müslümanlığa duyduğu alaka kadar başka halifelere ve bu arada Hz. Ali’ye karşı çok aşırı alaka duymaktadır. Bu açıdan konuyu Hz. Ali’yle irtibatlandırınca bütün Müslümanlar alevîdir.” “Bizim inanmış her ferdimiz Müslümanlığa duyduğu alaka kadar raşit halifelere ve bu arada Hz. Ali’ye karşı çok ciddi bir alaka duymaktadır. Bu açıdan konuyu Hz Ali’yle irtibatlandırınca bir Alevî-Sünnî çatışması mesnetsizdir.

Öyle anlaşılıyor ki birileri bu duygu ve düşünceyi provoke etmek istiyor. Birkaç sene evvel Sivas’ta cereyan eden hadise, Başbağlar’da cereyan eden hadise ve medyada bir kısım şeylerin yanlış algılanmasıyla meydana gelen olayları birileri sürekli olarak kurcalıyor.” “PKK hadisesinden umduklarını bulamayınca şimdilik potansiyel bir tehlike gibi göstererek, Alevîliği-Sünnîliği karşı karşıya getirmek istiyorlar. PKK’yı tezgahlayanlar, bir terör örgütü şeklinde başımıza musibet edenler şimdi de Avrupa’nın değişik yerlerinde çıkardıkları gazete ve mecmualarla, Türkiye’de Alevîleri organize etmeye çalışıyorlar.”

“Ben şahsen Gaziosmanpaşa’da cereyan eden, alevî vatandaşlara karşı yapılmış bu şe’ni tecavüzü nefretle karşılıyorum. Alevîler bizim kardeşlerimiz. Bahsettiğimiz gibi ileri bir alevî gibi ben de Ali muhabbetiyle meşgul bir alevîyim. Kerbela için dünya kadar gözyaşı dökmüşümdür. Diyebilirim ki hiçbir alevî ocağında, cem evinde o kadar gözyaşı dökülmemiştir. Bu açıdan böyle bir olaya nefret duymam tabiatımın gereğidir. Ve milletimin de benimle aynı duyguyu paylaştığını düşünüyorum.”

“Alevilere karşı yapılan bu hareketler büyütülmeye müsait olması bakımından Sünnî-Alevi çatışması haline getirilmek isteniyor. Bu meseleyi aklı başında olan insanlar soğukkanlılıkla karşılayıp bağırlarında boğabilirler. Fakat kitle ruh haleti de göz ardı edilmemeli. Bir takım saf yığınlar bu tür meselelere her zaman taraftar olarak teveccüh edebilirler.”

“Burada yapılacak şey terörle karşı koymamak ve anarşiye karşı anarşiyle hareket etmemektir. Yoksa herkes hakkını almak için silaha sarılır ihkak-ı hak edeceğim derse bütün haklar çiğnenir. Devlet vardır, güvenlik güçleri vardır. Haklarında birilerinin değişik mülahazaları olabilir, fakat onlara güvenmek lazım. Devlete güvenmek lazım. Adliyenin bu işi çözeceğine inanmak lazım. Bu açıdan milletimize geçmiş olsun derken, diğer taraftan da soğukkanlı olmayı yeğliyoruz. Rical-i devlet temkinli hareket etsin, Adli mekanizmamız işlesin.”

“Türkiye bir yönüyle bazıları tenkit etseler bile yarım ayak dahi olsa Avrupa’ya adım attı sayılır. Böyle bir süreç yaşandığı bir dönemde -alevi vatandaşları eziyorsunuz hem de emniyet güçleriyle eziyorsunuz- imajı Avrupa’da değişik parlamentolarda çok farklı algılanacaktır. Birtakım Avrupalı devletlerin bunu Türkiye’nin attığı yarım adımı ileriye götürmemesi için kullanacaklarını tahmin ediyorum.”

Diyanet’te Alevîlerin Temsili ve Cem Evleri

“Bilindiği gibi Diyanet İşleri Atatürk döneminde kuruldu. İsmet Paşa döneminde de hiç ilişilmeden getirildi. Genel müdürlük ölçüsü içerisinde devletin bir müessesesidir bu. Bu birinci yanı, ikinci yanı Mümtaz Soysal Bey’in dediklerine katılıyorum. Diyanette temsil esası yanlıştır. Alevîlik bir mezhepse yani Maliki ,Şafi Hanbeli gibi bir mezhepse Türkiye’de Şafilerin, Hanbelilerin, Malikilerin bir temsilcisi yok. Alevîler eğer “tarikatız” derlerse Kadiriler ve Nakşiler de derler ki “o zaman biz de temsil edilmek istiyoruz, hatta resmi kıyafetiyle bizden biri gelsin oraya otursun” derler. Bence bu da çok tehlikeli bir şey. Diyanetin birleştiriciliğine, uzlaştırıcılığına güvenmek lazım, hepimizin müessesesidir.”

“Alevilerle ilgili olarak eğitim ve kültür faaliyetleriyle uğraşan nazım ve sözümün geçtiği arkadaşlarımıza gidin şunu yapın diye ricalarda bulunurum. Hasankale’den hemşehrim olan bir mimar geldi bana. Narlıdere’de oturuyor. Ona dedim ki orada Alevîlerin bir cemevi teşebbüsü var. Ve orada milletvekilliği ve senatörlük yapmış görüşüp konuştuğum bir arkadaşım var. Mimar arkadaşıma bir arsa bulursanız oraya bir kültür lokali, bir cemevi yapılsa dedim. O arkadaşımızın çoluk çocuğu da yok hayrına yapabilirsen yap dedim. Henüz arsa işini halledememişler, araştırmaya devam edin dedim. Bir yönüyle Türk toplumunun iki kesimi eğer vuruşturulmak isteniyorsa birbirine düşürülmek isteniyorsa en azından bir yanı itibariyle vuruşma düşüncesini kırarsak, ayağımızın altına alırsak, karşı taraf sallayacağı yumruğu boşa sallamış olur, buna meydan vermemiş oluruz. Ben alevî vatandaşlarımızdan çok ciddi civanmertlik gördüğümü söyleyebilirim. Çok azını istisna edebiliriz. İcabında caminin yanında cemevi de yapabiliriz. Kimi okumak kimi düşünmek istiyorsanız söylersiniz. Ben cemevi ve Alevîlerle ilgili düşüncemi sayın Başbakan’a arz ettim. Tabii siyasiler bu tür konulara, halktan gelecek isteklere olumlu bakarlar, siyasiler böyle konulara sıcak bakarlarsa problem olma istidadındaki problem olmaktan çıkabilir. Böyle ümit ediyoruz. Ümitlerimizi dua olarak Allah’a sunuyoruz. Böyle olsun istiyoruz. İnşallah kavga olmaz, kaba kuvvet olmaz, diyalog ve hoşgörü olur.”

Alevî-Sünnî Kardeşliği Adına Teklifler

“Burada Alevîliğin sıhhatli bir şekilde gelecek kuşaklara taşınması adına, vicahî bir kültür üzerine tesis edilmiş olan Alevîliğin esas kaynaklarının ortaya çıkarılması ve kitabî bir kimliğe oturtulmasının zaruri olduğunu özellikle belirtmek istiyorum. Aksi takdirde “falan dededen, filan babadan şöyle duymuştum, böyle görmüştüm” gibi vicahî kültürle zaman zaman cemevleri bile birbirine düşüp, aralarında münazaa yaşayabilirler.

Çünkü bugün ortada kitabî bir mesnet olmadığından dolayı herkes farklı bir Alevî kimliği ortaya koymakta ve bu durum Alevîler arasında bile kargaşaya sebep olmaktadır. Bundan dolayı Alevîliğe mesnet teşkil eden mevcut kaynaklar toplanmalı, Hz. Ali ve on iki imama ait yazılı kaynaklar gün yüzüne çıkarılarak tercümeleri yapılmalı, Alevî vatandaşlarımız, vicahî kültür aldatmacılığına açık olmaktan kurtarılmalı, okuyucunun kitap, broşür vb. şeklinde Alevîliğe kaynak teşkil eden her türlü bilgiye çok rahatlıkla ulaşabileceği okuma salonları, kültür lokalleri ve kütüphaneler açılmalı ve günümüze kadar gelen bu vicahî kültür, bir heyet teşekkül ettirilerek doğrudan doğruya kitabî kültüre dönüştürülmelidir.

Bunun yanı sıra devletin ve diyanetin de desteğiyle, yer yer din görevlilerinin yokluğundan dert yanan alevî vatandaşlarımızın kendi imamlarını yetiştirebilecekleri cemevleri ve İmam-Hatipler açılmalı, buralarda Alevîliğin ana kaynakları ders olarak okutulmalıdır. Buralardan mezun olacak imamlar, cemevlerinde Alevî kardeşlerimizin her türlü dinî vecibelerini yerine getirmesi hususunda istihdam edilmelidir. Ayrıca İlahiyat fakültelerine de Alevî öğretileriyle alakalı dersler konulmalı ve gerek İmam-Hatip, gerekse İlahiyattan mezun olan Alevî gençleri diyanet kadrolarında vazife alabilmelidirler. Onlar da, bizim camilerimizde olduğu gibi Alevî kardeşlerimize cemevlerinde vaz-u nasihatte bulunmalı, onlara Alevîliğin kitabî şeklini öğretmelidirler. Böylece temelde aynı kaynaklardan beslenen bu iki kesim, Alevî ve Sünnî diyerek aradaki küçük farklılıkları kaşıyıp birbirine düşürmek isteyen dahilî ve haricî şer odaklarının menfur emellerine alet olmayacak ve şu cennet vatanımızda birlik ve beraberlik içerisinde yaşayarak, yıllardır özlemini çektiğimiz geleceğin büyük Türkiye’sini tesis edeceklerdir.”

http://tr.fgulen.com/a.page/hukuk.kosesi/fethullah.gulen.gercegi/3.bolum/a2741.html
——————————————————————————————————-

Alevilere Cemevi

– Başbakan Tansu Çiller’le görüşmelerinizde Alevîlere Cemevi yapmaya talip olduğunuz şeklinde bir haber çıktı. Ne oluyor? Nedir bu Cemevleri sorunu?

– Bir yönüyle (Sünnîler ve Alevîler) Türk toplumunun iki kesimi. Eğer bunlar vuruşturmak isteniyorsa, birbirine düşürülmek isteniyorsa, en azından bir yanı itibarıyla vuruşma düşüncesini kırarsak, ayağımızın altına alırsak, karşı taraf sallayacağı yumruğu boşa sallamış olur, buna meydan vermemiş oluruz. Ben, Alevî vatandaşlarımızdan çok ciddî civanmertlik gördüğümü söyleyebilirim. Çok azını istisna edebiliriz. İcabında caminin yanında Cemevi de yapabiliriz. Kimi okumak, kimi düşünmek istiyorsanız söylersiniz.

Diyanet İşleri ve Alevi-Sünni Gerginliği 2

Türkiye’de bir süredir belirgin bir Alevi-Sünni gerginliği gözleniyor. Bunun kaynağı nedir?

-Sık sık yanıma gelen arkadaşlar bilirler. Bu konunun potansiyel çatışma meselesi haline getirileceğinden endişem var. Hatta PKK’dan daha tehlikeli olabilir endişesinde olmuşumdur. Sivas’ta bu meseleyi kim kullandı bilemeyeceğim. Türkiye çok hassas dengeler üzerinde duruyor. Geçende, bir TV kapısında olanlar neydi bilemeyeceğim. Geçende bir yerde birisi bana istihbar ettiği bir şeyi intikal ettirmişti, bunu salahiyetli birisine verdim. Müsaade buyursanız bunları tahsis etmeyeceğim.

Şimdi yeni sorunlar. Mesela cemevleri meselesi gibi.

-Bağışlayın ama, cemevleri zaten vardı, yani yapıyorlardı. Bunu ne farklı yorumlamak doğrudur, ne de yeni çıkmış mesele gibi yorumlamak doğrudur. Bir taraftan Sünni geçinen keşinin yatıştırılması, bunların tansiyonlarının aşağıya çekilmesi şart. Diğer taraftan Alevi vatandaşların ne Cumhuriyet’ten evvel, ne Cumhuriyet’ten sonra katiyen gadre uğratılmadıkları, kendilerine anlatılmalı. Hatta denebilir ki, Cumhuriyet Dönemi’nde tekke ve zaviyelerin kapatılması meselesi söz konusu olunca cemevlerine dokunulmamıştır bu ülkede.

Ya Diyanet İşleri’nde Alevilerin de temsili meselesi?

-Malumları olduğu gibi Diyanet İşleri, Atatürk Dönemi’nde kuruldu. İsmet Paşa Dönemi’nde de hiç ilişilmeden getirildi. Genel Müdürlük ölçüsü içerisinde devletin bir müessesesidir bu. Bu birinci yanı, ikinci yanı Mümtaz Soysal Bey’in dediklerine katılıyorum. Diyanet’te temsil esası yanlıştır. Alevilik bir mezhepse, yani Maliki, Şafi, Hambeli gibi bir mezhepse, Türkiye’de Şafi’lerin, Hambeli’lerin Maliki’lerden bir temsilcisi yor. Aleviler, eğer ”tarikatız” derlerse, Kadiri’ler ve Nakşiler de derler ki, ”o zaman biz de temsil edilmek istiyoruz”, hatta ”resmi kıyafetiyle bizden biri gelsin oraya otursun” derler. Bence bu da çok tehlikeli bir şey. Diyanet’in birleştiriciliğine, uzlaştırıcılığına güvenmek lazım, hepimizin müessesesidir.

Diyanet’e girme nasıl olmalı?

-Diyanet’e girmek için devletin resmi okullarında okumak gerekiyor. Mesela imam hatibi okuyorsun imam oluyorsun, İlahiyat’ı okuyorsan imam, vaiz, müezzin oluyor veya Diyanet’te değişik görevleri geliyorsun. Diyanet herkesin girmesine müsaittir. Ama bir yol koymuşlardır oraya. Siz şu fakülteden mezun olacaksınız, sonra gireceksiniz. Ben bu fakültede okumak istemiyorum, ama bu fakülteler Cumhuriyet’in günümüzde demokrasinin müesseseleridir. Dünyanın her yerinde de böyledir.

Siyasi Liderlere Ziyaretlerin Gerekçesi 3

Efendim size ilk sorum; son günlerde siyasi parti liderleriyle Başbakan’dan başlayarak Türkiye’nin tüm siyasi parti liderleriyle hemen hemen görüşmeler yaptınız. Neden böyle bir açılıma gerek duydunuz. Bu kişiler içinde Başbakan var, Başbakan yardımcısı Hikmet Çetin ve DSP lideri Bülent Ecevit de var. Bu görüşmelere neden ihtiyaç duydunuz ?

-Ben düz bir vatandaşım aslında. Vatandaşlık hakkını kullanmayı hem milli, hem de dinî bir sorumluluk olarak biliyorum. Bir dönemde bunu yapma imkanı yok idiyse bu bana ait değildi. Benim gibi kimseler herhalde sayın başbakana ulaşamıyordu, muhalefet parti başkanına ulaşamıyordu, sayın Bülent Bey’e ulaşamıyordu. Şimdi böyle bir fırsat doğunca ben bunu dini ve milli bir görev bilerek bazı şeyleri anlatma fırsatı mülahaza ettim.

İlk görüşme teklifleri sizden geldi değil mi efendim?

Büyük ölçüde benden geldi. Biz gelelim demelerine mukabil de devlet büyüklerine karşı terbiyemin gereği, “Hayır ben sizin ayağıma gelmenizi istemem. Ben gelip ziyaret ederim” dedim. Aslında bir vatandaş olarak, devleti idare edenlerle görüşebilecek dünya kadar mesele var zannediyordum. Bir vatandaş olarak beni, devlet ricalini alakadar edecek kadar beni alakadar ediyor bir PKK mevzuu. Son zamanlarda biraz da belki şişirilerek, büyütülerek, provoke edilerek meydana getirilmeye çalışılan Sünnî ve Alevi mevzuu beni çok alakadar ediyor. Hem iktidar partisinin başındaki insana, hem iktidar ortağına, hem muhalefet partisinin başındaki insana anlatmada şahsen fayda mülahaza ettim. Arkadaşlarımla görüştüm-konuştum. Beni sevenlerle. Onlar da hüsn ü kabul gösterdiler. Çok centilmen buldum. Halktan bir insanın kendileriyle görüşme talebine “evet” dediler. Daha önce bendeniz de Mesut Bey’le görüştüm. Daha sonra sayın Başbakan’la görüştüm. Mesut Bey’le daha sonra bir kere görüşme oldu. Bülent Bey’le görüştüm. Hikmet Bey’le görüştüm. Daha sonra yine Mesut Bey’le görüştüm. Hepsinden de şahsen memnun çıktım. Bu ülkede yer yer ülkeyi idare etmiş insanları, şimdiye kadar bildiğimiz gibi öyle olmadıklarını gördüm. Hatta uzlaşmaya açık olduklarını gördüm, ben şahsen. Ve hissiyatımı bir vatandaşlık mülahazasıyla ifade etmeye çalıştım.

Bugünlerde yeni bir dönemle beraber artık bir farklı, sanki bilinen anlamdaki bir radikal portresi çizmiyorsunuz. Çok daha yumuşak, hoşgörüyle, toplumun diğer kesimleriyle bağlantı içerisinde görünüyorsunuz. Mesela bazı demeçlerinizde Picasso’yu çok sevdiğinizi söylüyorsunuz. Oysa biz biliriz ki radikal çevrelerde resme karşı bir mesafe konuyor. Bunları -kusura bakmayın- Rahmetli Turgut Özal dönemindeki bir tabirle takıyye mi?

-Ben iyi bir sünni olduğumu zannediyorum. Ama bu Sünniliği de Alevisine ve başkasına kanatlarını şefkatle açan bir Sünnilik şeklinde görüyorum. Rahatlıkla kardeşimiz diyebiliyorum. onların bana tevcih ettiği sualler karşısında bir manada ben de aleviyim. Çünkü çocukluğum talebelik dönemim bir ölçüde tasavvufi çevrelerde geçti. Kerbela türküleri söyleye söyleye ben yetiştim. O açıdan zannediyorum Hz. Ali’ye, ehl i beyte en yakın olanlardan birisiyim. O camiadan dünya kadar insan da gelir gider çok rahatlıkla görüşürüz.

Onların problemleri, müşterek meseleleri beraber çözmeye çalışırım. Bu açıdan aleme karşı açık olma meselesi biraz tabiatım gereği. Takıyye meselesine gelince takıyye meselesi Farslıların icat ettikleri Alevilik içinde bir prensiptir. Türk Aleviliğinde de bu yoktur. Sünni insanda yoktur takıyye meselesi. Hatta başkalarına oyun oynamak, başkalarını aldatmak-haşa- imam Cafer’e isnat ederek takıyye bir esastır derler. O Fars Alevilik ki Şiilik diyebiliriz bir esastır. Bizim Türk Aleviliğinde de bilinmez o mesele. Hele Sünnilerde takıyye mevzubahis hiç değildir. Bana takıyye isnadı, nifak isnadı, küfür isnadı gibi bir şey gelir. Dünden bugüne nasıl inanıyorsam hep Öyle görünmeye çalıştım. Yani 3O sene evvel bir komünistle konuşurken oradaki tavrım, üslubum, hatta onun Allah’ı hakaretinde nasıl sabır göstermiş ve sonra da bir iki lafla kendim edebilmek için fırsat kollamışsam şimdiki halim, şimdiki durumum bundan farklı değildir. O gün 9 sene evvel beni tanıyanlar, şu anda tanıdığı insanla fark görmezler. Bülent Bey’le görüşmede de biraz Picasso mevzubahis edildi. Vakıa Picasso yerinde müşahhas, yerinde mücerret sanata yönelmiş. Biraz içinde yaşadığı dönemin krizden o da müteessir olmuş. Ben onu mücerrede sanata yöneldiğinden dolayı islamî sanat anlayışını da onunla telif edileceği açısından onun hakkı da Birankuş gibi takdirlerim var.

Hatta Bülent Ecevit Bey’le görüşmem de genelde mevzuları herhalde bunlar teşkil etti. Onun zaten öyle bir kitabı var. Kitabı vermişti, okuma fırsatını bulmuştum.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kavramlar/a226.html
——————————————————————–

Caminin Yanına Cemevi Yapalım 4

Sizin Orta Asya’da Latin alfabesinin kabulünde çok önemli bir rolünüz oldu.

F.G.— Gelecekte şu veya bu şekilde en azından bazı hususlarda birlikte hareket etme düşünülüyorsa, birbirimizi daha yakından tanımamız gerektiği düşünülüyorsa, bir alfabe birliği çok önemlidir dedim. Bir de İran’ın, Suudiler’in menfi tesirlerinden uzak kalabilmek için bu ülkelerin birbirleriyle aynı şeyi yazıp, aynı şeyi okumalarının, hatta imkânı varsa belli bir kesimin aynı ağzı, aynı aksanı kullanmasının çok önemli olduğunu söyledim. Onlar da buna sıcak baktılar. Fakat, alfabe değişimi gibi aceleye getirilmemesi gereken bir meselede acele davrandılar. Bazı sesleri ifade edecek harf bulamadılar, yakışıksız harfler yerleştirdiler. Oysa ki, kendi ağızlarına göre bizdeki alfabe alınabilir, bazı sesler için ise yeni harfler ilave edilebilirdi. Alfabe meselesi, hemen çabucak halledilecek bir mesele değildi. Belki ilerde bu konuda yeni reform veya düzeltmelere gidilebilir.

Rusça’da yayımlanmış çok zengin Türk araştırmaları da var. Biz bu kaynaklara çok uzağız henüz. Etimolojiden, Anna Ahmatov’un oğlu ünlü arkeoloğun çalışmalarına kadar çok zengin bir birikim belki bize böylece ulaşır.

F.G.— Bir açıdan, o da bir zenginlik sayılabilir. Slavlığın, Çarlık Rusyası’nın, komünizmin, menfi tesirlerinin yanı sıra, kendilerine bir kısım katkıları da olmuş olabilir. Bunların menfi tesirlerine karşı koymak için yaptıkları bazı şeyler vardır, bu şekilde sağladıkları birikimleri vardır. Bizim ise, ayrı bir dünyada, Batı’ya açık bir dünyada farklı bir değişim karakter ve sürecimiz vardır. Büyük devlet olmanın şiarlarından bir tanesi de zengin kültürlü olmaktır. Türkiye tek başına bu zenginliği karşılamayabilirdi. Fakat Asya’daki kültür birikimi, Türkiye’deki farklılık, bunların karışımı, meczi zannediyorum ayrı bir zenginlik, ayrı bir derinlik olacak bizim için. Bu da kendi kendine mi olacak, insiyaklarla mı o noktaya gideceğiz, bilemiyorum ve kestiremiyorum da, fakat istikbal öyle görünüyor. İmkân olsa da, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkelerde de aynı durum olsa; dış baskılardan kurtulmanın yolu biraz da bundan geçiyor. Bu, Kur’an harflerinin, Kur’an alfabesinin öğrenilmemesi demek değildir. Ama bir milletin millet olarak, ilmi ve teknolojik bakımdan zengin bir dünyada Kiril alfabeleri ile ayakta kalıp, büyümesi çok mümkün görünmüyor.

Orta Asya edebiyatını, kültürünü hiç tanımıyoruz. Oradan kendimize ait öğrenecek çok şey var.

F.G.— Çok az şey biliyoruz, çok az. Mesela, onlarda bizdeki Yunus Emre’ye benzer bir Mahdum Kulu var. Bu zat hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordum. Edebiyattan anlamasam da, okuma merakım var. Ancak 1990’dan sonra bu zatın divanını elde edebildim. Baktım Yunus Emre gibi düşünüyor. Bu zat abideleştirilmiş. Daha nicelerini de bilmiyoruz. Manas Destanı’nı bile yeni yeni duyup öğreniyoruz.

Bizde bunu en yakın temsil eden Alevi kültürü, onlar da bunu kentlerde kaybettiler.

F.G.— Belki bizim de bütün toplum olarak bazı yanlarımız itibariyle rötuşlanmamız lazım. Tasavvufun yaptığı budur. Bizim yontulup, şekillendirilmesi gereken yanlarımız olduğu gibi onların da (Aleviler’in) bazı yanlarının yontulması, şekillendirilmesi lazım. Alevilik üzerinde hususi araştırma yapan tanıdığımız insanlar var. Onların mütalaalarına bakılınca, hakikaten Alevilik ayrı bir zenginlik kaynağı oluşturuyor. Bence o kültür Sünnilik mülahazasıyla kaldırılıp bir kenara atılmamalı, değerlendirilmeli. Belki Aleviler, Alevilik mülahazası ile değişik düşüncelere sığındılar. Bu sığınmanın bedeli de çok pahalı oldu onlar için. Şimdi bütün bunlardan sarf-ı nazar* ederek, biz ve onlar aramızda yeniden bir millet olmanın gerektirdiği birliği, kardeşliği tesis edersek, zannediyorum o kültür akışı, intikali kendi kendine gerçekleşecektir. Yani birbirimizi zenginleştirme imkânı doğacaktır. Birbirimizi bu şekilde tanıma da ayrı bir marifettir.

Birbirimizin iç dünyalarına ve ruhi derinliklerine inmek, yine karşılıklı istifade adına meselenin ayrı bir boyutu. Bu birliktelik ve zenginlik için, onlar da Sünniler’e açılmalı. Halihazırda bu mesele bazı kesimler itibariyle hâlâ istismara açık gibi. Yani, niçin bazı aşırı sol akımları önemli ölçüde onlardan bazı kimseler temsil ediyor? Bizim milletimize ne olmuş ki! Bu millet ve bu ülkenin devletinin bazı eksiği gediği varsa, bu hepimiz için bir derttir. Halk için de bir derttir. El ele verip bu yanlışı düzeltelim. Bu Türkiye’yi kendi kendimize yeterli hale getirelim, akıllıca paylaşalım ve beraberce yaşayalım, istifade edelim. Böyle daha makul, hem milletin kalıcılığına hem de bizim kalıcılığımıza yardımcı olabilecek bir yol varken, böyle çok küçük mülahazalara saplanarak onlarla bir yere varılacağını vehmetmek, eğer birileri tarafından bir şeyler vaat edilerek bir iğfal değilse şayet, bir kandırma değilse, en azından büyük bir saflıktır diyeceğim. Bu millet köklü bir millet, sürekli medeniyetler kurmuş bir millet, her zaman engin kültürü olan bir millet. Batı’nın istifade ettiği kaynak olmuş bir millet

Bu mevzuda da yine başa döneceğim. Belki hoşgörü ve diyalog Türkiye’de değişik kesimler arasında hayati bazı şeyler vaat etmektedir, fakat Aleviler’le aramızdaki suni aysberglerin eritilmesi adına çok daha yararlı olacak gibi.

Aleviler’in sözlü kültür geleneğinin temsilcisi olduğunu söylersek?

F.G.— Bir de fakirin o mevzuda bir teklifi olmuştu. Alevilik vicahi kültüre dayanıyor. Bunun kitabileşmesi, ilmi bir sıfat ve kimlik kazanması için cem evlerine Alevi kaynaklarını koyalım demiştim. Çünkü atadan evlada intikal eden şeyler aynen intikal etmeyebilir. Bunun için, lokalleriniz olsun, eğitim merkezleriniz olsun, okuma salonlarınız olsun… Buralara Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ını koyalım, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin Niyazi Mısri’nin eserlerini koyalım. Yani siz kimleri, hangi şahısları seviyorsanız, onların kitaplarını koyalım ve Alevi kültürü; vicahi, yani ağızdan ağza aktarılan bu kültürü kitabi kültüre çevirelim ki kalıcı olsun. Oturup konuştuğumuz zaman anlaşabileceğimiz bazı koordinatlar olsun. Yoksa öbür türlü zemin çok kaygan olur, kaymalar olur, anlama zorluğu yaşanır.

Benim düşünce ve teklifim bu oldu. Hattâ cem evlerine destek olunmasını, mesela Tunceli’deki tanıdıklarıma tavsiye ettim, yardımcı olun dedim. Ortak okul projesi İzmir Narlıdere’de düşünüldü. Orada eskiden senatörlük de yapmış Dedeler’den birisi ile çok sevişiriz. Onunla, cem evi yapalım, yanına da cami yapalım diye görüştük… Osmanlı hoşgörüsü; kilisenin yanında cami, caminin yanında havra… Bunların hepsi yaşanmıştır ve bunlar çok sevindirici olmuştur. Selim akla, mantığa dayanmayan sertlikleri, huşunetleri kırmada bunlar çok önemlidir.

Alevi-Sünni, Türk-Kürt Ayrımı 5

-Sizin “ben Aleviyim” demenizin irticacı kimliğinizden kaynaklandığı, aslında Alevi-Sünni, Türk-Kürt ayrımı yaptığınızı ima edenler var?

-Türkiye’de asıl Alevî-Sünnî, Müslüman-ateist ayrımı yapanlar, Müslümanları bu türden ayrımcılık yapmakla suçlayan ve böylesi ayırımlardan ikballeri uğruna medet umanlardır. Yıllardır ülkede toplumun her kesimi arasında, herkesi kendi konumunda kabûl etme ve bütün inanç, fikir ve hayat tarzlarına saygı duyma esasları üzerinde diyalog ve hoşgörü çağrısı yapanlarla, toplumdaki ayrılıkları menfaatleri uğruna körükleyenleri halkımız çok iyi biliyor. “Ben Alevîyim” dememe gelince, Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i her Müslüman sever. Bilhassa Anadolu’nun Müslüman halkının Ehl-i Beyt’e karşı sevgisi, her türlü sevginin üstündedir.

Alevîlik, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’i sevmek ve onların yolunu takip etmek ise, “benden daha öte Alevî olamaz” dersem, mübalâğa yapmış ve büyük bir iddiada bulunmuş sayılmam. Ama, Alevîlikle, isimle Alevîlik fakat pratikte başka şeyler kast ediliyorsa, müsaadenizle, önce bu hususun tebarüz ettirilmesi lâzım.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kavramlar/a226p2.html
———————————————————————-

Teşebbüslerim Sağ-Sol ve Alevi-Sünni Kardeşliği İçindir 6

“Yıllarca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir memuru olarak vazife yapmış ve devletine, milletine karşı vatandaşlık görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan bir insan olarak, kaderimin bir parçası bildiğim devletimin ve milletimin kaderini bir ölçüde ellerinde tutan idareciler ve siyasî liderlerle yaptığım görüşmelerin, bazı çevrelerce yadırganmasını, bu çevrelerin taşıdıkları sıfat, bulundukları konum ve ihraz etmiş oldukları seviye ile telifte güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim.

Hakimiyet Milletindir

Herkesin bildiği en basit bir gerçek olarak, cumhuriyet ve demokrasi, ilkokul kitaplarında bile “halkın, seçtiği vekilleri eliyle kendi kendini idare etmesidir” şeklinde tarif edilir. Tamamen sivil karakterde bir sistem olan, halkın yönetime azamî katılımını teşvik eden ve bunu hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir vecizesiyle özetleyen demokraside, gerektiğinde sistemin bile izin verdiği sokağa çıkma, nümayiş yapma ve açıktan tenkitte bulunma gibi herhangi bir yola başvurmayı aklından bile geçirmemiş, hatta bu türden davranışları anarşi sebebi olabilir endişesiyle ihtiyatla karşılamış bir insanım. Bu sebeple, hak olmanın da ötesinde bir vatandaşlık vazifesi olarak, millet fertlerinin siyaset ve devlet büyükleriyle, devlet büyüklerinin ve siyasilerin de her seviyeden ve kesimden halkıyla görüşmesi, herhalde takdir ve teşvik edilmesi gereken bir davranıştır.

Dinsiz Millet Yoktur

Bu çerçevede yaptığım görüşmelerde serrişte edilen nokta emekli bir din görevlisi olmam ise, yıllarca bir memur olarak vazife yaptığım Diyanet İşleri Başkanlığı devletin en temel müesseselerinden biridir ve Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde icra-yı faaliyette bulunmaktadır.

Ayrıca dinin bir milleti millet yapan en hayati unsurlardan biri olduğu, tarihte dinsiz bir milletin yaşamadığı, dine cephe alan komünizmin her türlü baskısının dini ortadan kaldırmak şöyle dursun kendisinin din karşısında yıkılıp gittiği ve bilhassa günümüzde insanlığın topyekün dini bir yönelişin içinde bulunduğu sosyolojik ve tarihî bir vakıadır.

Kaldı ki, benim devlet büyükleriyle yaptığım görüşmelere karşı çıkan bazı çevreler, Yahudi ve Hıristiyan din büyükleriyle yapılan görüşmelere ses çıkarmamakta ve bunu laikliğin getirdiği bir din ve vicdan hürriyeti olarak görmektedirler ki, bu da, vaki görüşmelerime dinî kimliğimden dolayı karşı çıkmadıklarını hatıra getirmektedir.

Ülkemiz, bilhassa son yıllarda ayrılıkçı teröre ve dışardan tezgahlanıp, içerde kullanılmaya müsait bazı talihsizlerce uygulamaya konan laik-antilaik ve Alevi-Sünni parçalama faaliyetlerine sahne olmaktadır.

Vatandaşlar ellerinden geleni yapmalı

Bütün kesimleriyle, halkından idarecisine millet fertlerinin karşı çıktığı bu faaliyetlerin önünü kesmek mevzuunda bütün vatandaşlarımızın ellerinden geleni yapmasının, milli ve tarihi bir vazife olduğunda herkes müttefiktir. Ayrıca, ülkemizde Aleviler ve Sünniler yıllarca birbirlerine yabancı gibi gösterilmeye çalışılmış ve acıdır, Cumhuriyet Halk Partisi de dinsizlikle özdeşleştirilmek istenmiştir.

Hikmet Çetin’le görüşme

Uzun yıllar bir araya gelmelerine imkansız gözüyle bakılan Cumhuriyet Halk Partisi ile, siyasî sağın bir kanadını teşkil eden Doğru Yol Partisi’nin koalisyonunun milli ve siyasi birliği adına çoklarınca tasvip gördüğü bir ortamda, herkesin özlediği milli birliğimiz ve her kesim arasında sıcak bir diyalog ve Sünni-Alevi ve sağ-sol kardeşliği adına yaptığım teşebbüslerin ve bu arada bilhassa Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Hikmet Çetin Beyefendi ile görüşmemin yadırganacak hiçbir yanının olmadığı ortadadır. Şayan-ı şükrandır ki, medyamız büyük ekseriyeti ile kimden gelirse gelsin, bu tür teşebbüslere baştan beri destek olmuş ve hemen hemen bütün devlet ve siyaset büyükleriyle aydınlarımız da takdir ve tasviplerini ifade buyurmuşlardır.

Mantığı Anlamak

Buna karşılık, bu tür teşebbüslere, Alevilik tamamen başka bir din veya inanç sistemiymiş ve Cumhuriyet Halk Partisi de dinsizliğin ve İslâm düşmanlığı şeklinde anlaşılan bir laikliğin temsilcisiymiş gibi karşı çıkmanın mantığını anlamak cidden zordur.

Yanlış olarak ismimle birlikte anılan bazı okullar da ilk günden beri Milli Eğitim Bakanlığımıza bağlı olarak faaliyet gösterdiği ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin koalisyon ortağı bulunduğu son dört yıl dahil haklarında hiçbir soruşturma açılmadığı bir vakıadır. Başarılarıyla ülkemizi dünya çapında temsil eden bu okulların önde gelen öğrencileri Sayın Cumhurbaşkanımızın bile kabullerine mazhar olmuşlardır.”

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kavramlar/a226p3.html

EHL-İ BEYT (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ev halkı. Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri, aile demektir. İslâm fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz. Peygamber (s.a.s)’in hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin tamamını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu anlamda ehl-i beyt; Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ailesi, Ca’fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir. Şia’ya göre ise; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir (Sahih-i Müslim, II . 751-752; .IV, 1873).

Rasûlullah (s.a.s.) ile ehl-i beyt’e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 323).

Ehl-i beyt terimi Kur’ân-ı Kerîm’de Ahzâb sûresindeki şu âyette açıklanmıştır: “Ey Peygamber hanımları, evlerinizde oturun; eski câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın, zekâtı verin;Allah’a ve Peygamber’e itâat edin. Ey Peygamber’in ev halkı, Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister” (el-Ahzâb, 33/33). Rasûlullah (s.a.s)’in eşlerinin, diğer bir deyimle mü’minlerin annelerinin ev halkından olduğu bu âyetten anlaşılmaktadır. Ayette, “Ey ev halkı” ifadesiyle onlar kastedilmektedir. Çünkü âyetin başında “Ey Peygamber’in hanımları” hitâbı vardır (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân terc. İstanbul 1983, IV, 370). Bu terim, bir adamın hanımlarını ve çocuklarını kapsamaktadır. İbn Abbâs, Urve b. Zübeyr ve İkrime bu âyetteki ehlü’l-beyt lâfzından Hz. Peygâmber (s.â.s)’in hânımlarının kastedildiğini söylemişlerdir.

Hz. Ali ve ailesi de ehl-i beyt’tendir.

Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre: Hz. Peygamber (s.a.s), altı ay boyunca Fâtıma’nın kapısının önünden geçtiğinde, sabah namazına giderken, “Ey ehl-i beyt namaz, namaz…” demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü âyetini okumuştur. Ebû Ammâr’ın ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de şudur:

”…Rasûlullah (s.a.s.), beraberinde Ali, Hasan ve Hüseyin olduğu halde geldi. Her birinin elini kendi eli içine almıştı. İçeri girdi ve Hz. Ali ile Fâtıma’yı önüne oturttu; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de kucağına aldı; sonra elbisesini onların üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi okudu: ‘Ey ehl-i beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister… ‘ Sonra devamla, ‘Allah’ım, bunlar benim ehl-i beytimdir. Benim ev halkımın temizlenmeye en fazla hakları vardır’ diye dua etti.” Bu hadis, çeşitli muhaddisler (Ahmed b. Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim…) tarafından birçok râvîden rivâyet edilen sahih bir hadistir. Hâdislerde, Rasûlullah (s.a.s.)’in eşleri Ümmü Seleme veya Hz. Âişe’nin, Hz. Peygâmber’e kendilerinin de ehl-i beyt’ten olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah’ın ona: ”Sen benim için seçilmişsin” buyurduğu nakledilmiştir. Zeyd ibn Erkam, “Rasûlullah (s.a.s.)’in hanımları da ev halkındandır. Ancak onun ehli beyti kendisinden sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca’fer ve Abbâs aileleridir” demiştir. Mevdûdî, Rasûlullah’ın bir örtü altına alarak ehl-i beyt’ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir, Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz. Âişe, Hz. Enes, Hz. Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek; Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla beyân ettiğini, Hz. Peygamber’in buna ilâveten Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, a.g.e. aynı yer).

Ehl-i beyt, kavram olarak ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır. Hatta siâ’nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır. Hem Sünnî hem Şii kaynakları, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis kaydetmektedirler. Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu, Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983, 468). Gâdir-i Hum’da Hz. Peygâmber’in ”Size iki ağır emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça hiçbir zaman sapıtmazsınız…” buyurduğu rivâyet edilmiştir. Nesaî, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm’da söylendiğini yazmaktadır (Ayr. bk. Müslim, Fadâilü’s-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd, Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32; Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek, III, 109; Ahmed b. Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn Kesir, el-Bidâye, IV, 414).

Hadîsin Müslim’deki Zeyd b. Erkam (ö.68/687) rivâyeti şöyledir. “Mekke ile Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah’a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, ‘Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor. Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah’ın kitâbidir; onda mutlak hidâyet ve nur vardır. Bundan dolayı sizler Allah’ın kitâbına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız’ buyurdu. Böylece Allah’ın kitâbına teşvik edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: ‘Diğeri de ehl-i beyt’imdir. Ben, ehl-i beyt’im hakkında sizlere Allah’ı hatırlatıyorum’ (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlâmıştır). (Müslim, Fedâilü’s-Sâhâbe, 36; Ayrıca bk. Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, Terc. M. Sofuoğlu İstanbul 1970, VII, 311-314). Zeyd b. Erkâm, ayrıca Hz. Peygamber’in eşlerinin de ehl-i beyt’ten olduğunu, asıl ehl-i beyt’ten kasdın Peygamber’den sonra sadaka almaları haram olanlar yani Ali, Akîl, Ca’fer ve Abbâs aileleri olduğunu belirtmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir: “Zekât, Muhammed ‘e de Muhammed ‘in akrabalarına da gerekmez; o insanların kiridir” (Müslim, Zekât, 167; Ahmed b. Hanbel, V, 166). “Biz ehl-i beyt ‘iz bize zekât helâl değildir” (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161). Ebû Hureyre’nin Buhârî’deki rivâyetinde de, “Hasan b. Ali-çocukken- zekât hurmalarından bir hurma aldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) atması için ‘kaka kaka’ dedi. Sonra ‘Sen bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ‘ buyurdu” ifadesi vardır (Buhâri, Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b. Hanbel, I, 200).

Müctehidlerin Hz. Peygamber’in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı görüşleri vardır. Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları’dır demektedir. Ebû Yûsuf ile İbn Teymiyye, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yakınlarının yabancılardan zekât almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu savunmuşlardır. Yûsuf el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz. Peygamber soyundan gelenlerin zekât alabileceklerini belirtmektedir. İbn Teymiyye ganimetlerden beşte birinden pay alamayan ehl-i beyt’in darda kalmamaları için zekât almalarının câiz olduğunu söylemiştir. Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek Âlu Muhammed’in, Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu vurgularken; Ebu Hanife, İmam Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik’in de böyle anladıklarını belirtmektedir. Yine o, Alu Muhammed’in zekât alamazken nâfile sadaka alabileceklerinin câiz kabul edilmesinin, minneti daha íazla olan nâfile sadakayı alırken farz olan zekâtı almamanın tutarlı olmadığını söylemektedir. Hz. Peygamber’in yakınlarına zekât yasağı koyarken, yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın örneğini göstermek, kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir. Bu yasağın kıyâmete kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır. Üstelik ganimet ve fey gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları yoksulluğa ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî, Fıkhü’s-Zekât, Beyrut 1969, II, 732-733).

Gâdir hadîsinin Şiî kaynaklardaki anlatımında Hz. Peygamber’in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i Hûm’da önemli bir hususu tebliğ etmek için konaklayarak ashâbına, “Allah bana; ‘Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O ‘nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez’ (el-Maide, 5/67) âyetini indirdi” buyurarak, Cebrâil’in şu emri getirdiğini söylemiştir: “Ali b. Ebû Tâlib benim kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır. Ey insanlar Allah onu size velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz kıldı. Ona muhâlefet eden mel’un, saygı gösteren ise merhamete erecektir. Dinleyiniz ve itâat ediniz. Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan sonra onun soyundan kıyâmete kadar devam edecektir.” Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî şöyle demiştir: “Mâide sûresinin 67. âyeti Hz,. Ali hakkında nâzil olmuştur” (Mecmau’l-Beyân, III, 223; Dairetü’l-Maarifü’l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi, Esbâbu’n-Nüzûl, 115). Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle kaydedilmektedir.

Şiâ tefsirinde, sözkonusu âyette Rasûlullah’ın tebliğ etmesi istenen şey Hz. Ali’nin hilâfetidir. Hasan el-Basrî’nin (ö.110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz. Ali’nin velâyeti konusunda Hz. Peygamber’e delil olmasını istemiş, o da ‘amcasının oğlunu korudu’ diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun üzerine inmiştir… Hz. Peygamber daha sonra “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır” buyurmuştur. İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda değiştirildiğini kaydetmektedir (bk. İbn Teymiyye, Minhacü’s-Sünne, Gâdir-i Hum). Sekaleyn hadisi Ehl-i Sünnet’ten otuz dokuz, Şiâ’dan sekseniki rivâyet yoluyla gelmiştir. Bu kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bunu birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş olmasıdır. Şiâ, bu hadisten ehl-i beyt’in mâsum olduğunu ve Kur’ân’dan ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların yalnız birine değil her ikisine de tutunmak gerektiğini, çünkü Hz. Peygamber’in “iki emanet”ten kasdının bu olduğunu söylemişlerdir. Ehl-i beyt, kıyâmete kadar Kur’ân’ın yanındadır (Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü’l-Fıkhi’l-Mukârin, 167). Sünni alimler ise hadisin lâfzını, “Allah’ın Kitabı ve Râsûlullâh’ın sünneti” şeklinde açıklamaktadırlar (Bk. İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b. Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3; Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II, 473; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, V, 214, İbnü’l-Esir, Üsdü’l-dâbe, 111, 307).

Ehl-i beyt’in Kerbelâ* katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme vermesine rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman varolmuştur. Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö.114) Hz. Peygamber’den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır’ın oğlu İmam Câfer-i Sâdık (ö.148) ehl-i beyt’in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd’in, Hz. Ali’nin torunlarından en-Nefs-üz-Zekiye’nin, İbrahim’in, Abdullah b. el-Hasem’in şahâdetlerini görmüştür. Onun zamanında başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt olduklarını öne süren “Dâî” * ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak, hattâ İmam Câfer’i tanrılaştırarak İslâm’dan sapmışlardır.

İslâm tarihinde ehl-i beyt’in Hz. Ali’den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir dönemde ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir husustur. İlmin kapısı olan Hz. Ali’ye ashâb arasında sevgi ve hürmet besleyenler, hattâ onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar mezhep oluşturmamışlardı. Ebû Zerr, Mikdât b. el-Esved, Câbir b. Abdullah, Ubey b. Kâb, Ebû’l-Tufeyl, Abbas ve çocukları, Ammâr b. Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı bunlar arasındadır. Daha sonrâları Hz. Osman zamanında fitneler başlamış, aşın tarafçılık eğilimleri belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt’e büyük bir zulüm gösterilmesi bütün ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur. Irak’ta gelişen Şiîlik, aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir hareket olmuştur.

Hz. Ali yoluyla gelen ehl-i beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer’den yayılmıştır. Hz. Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz. Hasan halife seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle demiştir: “Ey Irak halkı bizim için Allah’tan korkun. Biz sizin emirleriniz ve misafirleriniziz. Biz ev halkıyız. Çünkü Allahu Teâlâ bizim hakkımızda, “Ey ehlü’l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister” diye bahsetmiştir.”

Şiâ’ya göre mâsum olan ve ehl-i beyt’den gelen on iki İmam şunlardır: Hz. Ali, Hz. Hasan Hz. Hüseyin, Ali Zeyne’l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa el-Kâzım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed el-Mehdi. Ehl-i beyt’in Hz. Ali’den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş, bunların birçoğu şehid edilmiştir.

Hz. Hasan’ın soyundan: Muhammed en-Nefsü’z-Zekiye (145/763), İbrahim, Hüseyin b. Ali (169/785), Muhammed b. Tabat (199/814), Muhammed b. Süleyman (814), Zeyd b. Musa el-Kâzım ve Ali b. Muhammed, İbrahim b. Musa, el-Hasan b. Zeyd (250/864), el-Hüseyin, İsmail b. Yûsuf, Muhammed b. Zeyd, Ahmed b. Muhammed, Hasan b. Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt’in liderliğini yapmış Emevi ve Abbâsilere karşı kıyam etmişlerdir.

Hz. Hüseyin’in soyundan gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b. Musa el-Kazım, Muhammed b. Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b. Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b. Câfer (404) (Mes’ûdî, Murûcü’z-Zeheb) Hz. Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar. Hz. Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz. Hasan soyundan gelenlere Şerif denilmektedir .

Hz. Peygamber’in ehl-i beyt’inin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü’l-Eşrâf denilmiştir. Nakîbü’l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta’zimde bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet).

Şamil İA
—————————————————————–

Ehl-i Beyt’iSevmek Hz.Muhammed(s.a.v)’i Sevmektir.

Doç.Dr.M.Bahaüddin Varol

Müslümanların en çok sevgi beslediği şeylerin ba-şında hiç şüphesiz Hz. Muhammed (s.a.v) gelir. Bunun hem dini hem de fıtrî nedenleri vardır. Kısaca ifade et-mek gerekirse, cahiliyenin karanlığında yüzen insanın kendisine iyilik ve güzelliğin kapılarını açarak hayatı anlamlandıran bir kimseye karşı sevgi besleyip saygı göstermesi fıtrat gereği ve sosyal bir olgudur. Diğer taraftan Hz. Peygamber’e sevgi Kur’an ve Sünnet’e de konu olmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de müslümanların Allah’a karşı sevgi ve itaatleri Hz.Peygamber’e itaate bağlanmıştır. “Rasülüm de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esir-geyicidir.”(1) Görüldüğü gibi Allah’ı sevmek Hz. Peygamber’e itaatle mümkündür. Hz.Peygamber’e ita-at etmek ise ancak onu sevmek ile mümkün olacaktır. Gerçek anlamda itaat, işte bu sevginin samimiyetinde gizlidir. Bunun için insanlar Hz. Peygamber’e itaate çağrılırken aynı zamanda ona sevgiye de çağrılmış-lardır. “De ki, Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kafirleri sev-mez.”(2) “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin, bir-birinizle çekişmeyin.”(3) Yine diğer bir ayet müslü-manlardaki imânın samimiyetini Allah ve Rasül sevgi-sine bağlamakta, onlara karşı sevginin dünya nimet- lerine karşı beslenen sevgiden mutlak olarak çok daha fazla olması gerektiğini vurgulamaktadır.(4)

Hz. Peygamber ise bir mü’minin, imanının tadına varabilmesini, onun kendisine tesirini hissede bil- mesini “Allah ve Rasûlünün sevgisinin her şeyden da-ha fazla”(5) olmasına bağlamıştır. Yine, “Sizden biri-niz beni kendi babasından, çocuklarından ve diğer tüm insanlardan daha çok sevmedikçe tam iman et-miş sayılmaz.”(6)
şeklindeki ifadesi bu sevginin ge-rekliliğini ortaya koymaktadır.

Bu emirlerin ilk muhatabı olan insanlar olarak As-hâb, insan olma şerefine doğru atılan adımları bizzat kendilerinde görmenin verdiği güven ve samimiyetle Hz. Peygamber’e sevginin en doğru şeklini çizerek bunun nasıllığını ve niceliğini asırlar boyunca tüm müslümanlara göstermişlerdir. İslam Tarihi ve Siyer kaynakları Ashâb’ın bu teslimiyet, fedakârlık ve sevgi örnekleriyle doludur. Örnek alınması gereken sevgi, işte bu sevgi ve fedakârlıklar olmalıdır.

Günümüzde ise zaman zaman çeşitli sebeplerle Ehl-i Beyt Sevgisi gündeme getirilir ve bu âdetâ sa-dece bir grubun tekelinde gibi sunulmaya çalışılır. Ehl-i Beyt sevgisinden sıkça bahseden bu ağızlar acaba neden Hz. Muhammed (s.a.v)’in sevgisinden bahsetmezler? Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in şehid edil-mesini propagandanın odağında yer alırken Ra-sülullah’ın muhterem eşlerinin fedakarlık ve sami-miyetleri neden hiç söz konusu edilmez? Hz. Hasan ve Ehl-i Beyt’in diğer fertleri neden bu söylemler ara-sında yer almazlar? İşte bu durum müslümanların zihninde soru işaretlerine neden olmakta, konunun doğrusunun ne olduğu ile ilgili bilgi ihtiyacını doğur-maktadır. Bu nedenle kısaca Ehl-i Beyt’in kim ve ne olduğundan bahsederek, gerçek Ehl-i Beyt sevgisinin nasıl olması gerektiği üzerinde durmamız gerekmek-tedir.

Ehl-i Beyt denildiği zaman her müslümanın zihnin- de oluşan çerçeve “Hz.Peygamber’in yakınları” anla- mıdır. Bu kavrayış, herhangi bir fark gözetmek sizin tüm müslümanların genel anlamda kabul ettiği bir çerçeve ve belki de en doğru tanımlamadır. Ancak ne zaman ki, Ehl-i Beyt nedir? Kimler Ehl-i Beyt’tir? İs-lam’daki yeri neresidir? Günümüzdeki misyonu ne-dir? gibi sorular gündeme geldiğinde, farklı düşünce ve fikirler eşliğinde tartışma ve bölünmeler ortaya çık-maktadır.

Kelime anlamı yönüyle İslam öncesi Arap toplu-munda ilk örneklerini gördüğümüz Ehl-i Beyt tabiri Hz. Peygamber döneminde, gerek Hz. Peygamber’in gerekse diğer insanların aile ve ev halkları için kulla-nılan bir tabir olmuştur. Hz. Peygamber’in irtihaliyle başlayan süreçte ise Ehl-i Beyt tabirinden anlaşılan şey kim ve ne olduğu farklılaşmaya başlamış ve bu farklılaşma Hz. Ali’nin şehid edilmesi, Hz. Hasan’ın halifelikten çekilmesi ve en son olarak da Hz. Hüse-yin’in şehid edilmesiyle çok farklı bir anlam ve yapıya bürünmüştür. Bu görüntüsüyle Hz. Peygamber tara-fından kendi önderliğinde oluşturularak birlik ve be-raberliği sağlanan İslam toplumunda farklı bir îtikâdî ekolün doğmasına neden olmuştur. Yine bu şekliyle yıllar boyunca İslam toplumu içerisinde bir çok fikrî, siyâsî ve dînî oluşumların sahneye çıkarak birbirle-riyle mücadele etmelerine neden olmuştur.

Ehl-i Beyt gerek kişiler noktasında gerekse kavram olarak İslam’da dolayısıyla İslam Tarihi’nde önemli bir yere sahiptir. Hz. Peygamber’in yakın çevresi yani ailesi olan bu kişilerin ilk İslam toplumundaki dînî ve sosyal fonksiyonları tüm müslümanlar tarafından bili-nen bir gerçektir. Bu dönemde müslümanlar Hz. Peygamber’e karşı besledikleri sevgi ve saygının bir benzerini onun yakınları olan Ehl-i Beyt’ine karşı da beslemişlerdir.

Bundan daha önemlisi müslümanlar İslam’ın yeni nazil olan prensiplerini Hz. Peygamber’in öğretim ve uygulamasından öğrendikleri gibi ev ve aile hayatının özel konularının öğreniminde Ehl-i Beyt’ten istifade etmişlerdir. Ehl-i Beyt’in bu fonksiyonu Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra da devam etmiş-tir. Sosyal açıdan ise Ehl-i Beyt ilk dönemlerden itiba-ren İslam toplumu içerisindeki konumunu ve ağırlığını her zaman hissettirmiştir.

Ehl-i Beyt sevgisine geçmeden önce kısa da olsa kavramın tanımlanması hakkında bilgi vermemiz yerinde olacaktır. Kelime anlamı yönüyle Arap dilinde “ev halkı” ve “aile” anlamına gelen bu tabir bu anla-mıyla her dönemde kullanılagelmiştir. Hz. Peygamber döneminde bu anlamıyla kullanılmıştır. Ehl-i Sünnet itikadı içerisinde kavram için farklı tanımlar yapılmış olmasına rağmen genel olarak kabul edilen görüşe göre Ehl-i Beyt; Hz. Peygamber’in muhterem eşleri, çocukları, torunları ve damadı Hz. Ali’dir.(8) Ehl-i Sün-net îtikâdının bu yaklaşımına karşın Şîa, Ehl-i Beyt ko-nusunda kabul ettiği tanımla Ehl-i Beyt’i Hz. Muham-med, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e hasretmiş, Hz. Hüseyin soyundan gelen imamları da kendilerine tâbî olunacak yegane masum günahtan korunmuş önderler olarak takdim etmiştir. Hz. Pey-gamber’in eşlerini, diğer çocuklarını ve Ehl-i Beyt nes-linin diğer fertlerini bu tanımın dışarısında tutan Şîa Ehl-i Beyt’i bu şekliyle îtikâdî sistemin temeline oturt-muş, bu konuda hiçbir itirazı kabul etmeyerek tartış-maya girmemiştir.

Tarihî süreçteki görüntünün ötesinde tüm müslü-manlara şâmil olmak üzere Ehl-i Beyt sevgisi onların gönül dünyalarını besleyen ortak paydaların başında gelmektedir. Hz. Peygamber’in yakınları olan, hayatı boyunca ona hizmet eden, her türlü sıkıntı ve zorluğa göğüs geren, bu noktada diğer müslümanlara örnek olup onlara yol gösteren bir özelliğe sahip olan Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber’in dostları olan Ashâb’dan başla-mak suretiyle günümüze kadar olan süreçte tüm müs-lümanların saf, temiz ve samimi olarak sevgi besleyip saygı gösterdikleri, her zaman için hayırla yâdettikleri kimseler olmuşlardır. İlk örneklerini ve en doğru şek-lini Ashâb’da gördüğümüz Ehl-i Beyt’e sevgi ve saygı-nın temelinde yatan unsur Hz. Peygamber sevgisidir. Hz. Peygamber sevgisinin temelleri ise yukarıda bah-settiğimiz gibi Kur’an ve Sünnettir.

Kur’ân-ı Kerim’de Ehl-i Beyt tabiri üç yerde geçmektedir. Bunların birincisi Hz. İbrahim kıssasında,(9) ikincisi Hz. Musa kıssasında,(10) üçüncüsü de Hz. Peygamber’in hanımlarına yönelik tavsiyeleri ihtiva eden Ahzâb suresindedir.(11) Hz. İbrahim kıssasında geçen ayette Ehl-i Beyt tabiri ile kasdedilen kişi Hz. İbrahim’in hanımıdır. Hz. Musa kıssasında geçen tabir ise Hz. Musa’nın annesine işaret etmektedir. Hz. Peygamber’le ilgisi olması yönüyle farklı görüşlerin üretildiği Ahzâb suresi 33. ayetinde ise hitap, Hz. Peygamber’in hanımlarına yöneliktir. Yani Ehl-i Beyt tabiri ile kasde-dilen kimseler çok açık ve net olarak Hz. Peygamber’in hanımlarıdır. Ancak burada dikkat çekmek istediğimiz husus bu üç ayetin hiç birinin gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak Ehl-i Beyt sevgisine işaret etmediğidir.

Ehl-i Beyt hakkında bir çok hadis rivayetinin bulun-duğu da bilinen bir gerçektir. Buhârî ve Müslim gibi birinci derece sahih hadis kaynaklarına bakıldığı za-man Ehl-i Beyt sevgisi ile ilgili doğrudan bir rivayetin olmadığı görülür. Diğer hadis kaynaklarında bulunan rivayetler ise sened ve metin yönüyle tenkit edilmiş, bir çoğunun uydurma olduğu belirtilmiştir. Ancak hemen belirtelim ki genel anlamda sahih hadis kaynaklarında Ehl-i Beyt’le ilgili rivayetler olduğu gibi kişisel olarak Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatıma ile Hz. Peygamber’in onlara olan sevgisini ve Müslü-manları onları sevmeye teşvik eden rivayetler de var-dır. Sevgi bağlamında nakledilen rivayetlerde sadece Ehl-i Beyt fertleri değil Ashâb’ın diğer fertlerinin de sevilmesine yönelik teşvik ifadelerini görmek müm-kündür.

Hz.Peygamber’in eğitimi altında yetişen Ashâb’ın bu konudaki tutumlarına baktığımız zaman onların Hz. Peygamber’e karşı besledikleri sevgi ve saygıdan dolayı onun yakınları olan Ehl-i Beyt’ine karşı da aynı tavrı sergilediğine şahid oluruz. Mesela, Hz. Ebube-kir’in: “Ey insanlar Hz. Muhammed’e olan hürmeti-nizi onun Ehl-i Beyt’i hususunda da muhafaza ediniz” ifadesi bu gerçeği en açık ve en doğru şekliyle ortaya koymaktadır. Yine onun: “Allah’a yemin olsun ki Ra-sûlüllah’ın akrabaları benim nazarımda kendi akra-balarımdan daha sevimli ve üstündür”(13) şeklindeki ifadesi bir müslümanın Ehl-i Beyt’e nasıl bakması ge-rektiğini belirleyen bir ilke mahiyetindedir. Diğer sa-habîlerden de örneklerini çoğaltabileceğimiz bu rivâ-yetler, Ashâb’ın gerek Hz. Peygamber gerekse ondan sonraki ilk halifeler döneminde Hz. Peygamber’e olduğu gibi Ehl-i Beyt’e karşı da saygı ve sevgi muha-faza edildiğini, diğer insanlar arasında onlara öncelik verildiğini ve onlara yapılan muame- lelerde hassasiyet gösterildiğini ortaya koymaktadır.

Bir kavramın, bir olayın veya bir meselenin dindeki yerini belirlemek için müslümanların bakmak zorun-da olduğu iki şey vardır. Bunlar Kur’an ve Hz. Peygam-ber’in sünnetidir. Bizim için aslolan Ehl-i Beyt’in Kur’an da nasıl tanımlandığı, kimleri kapsadığı ve hadislerde Ehl-i Beyt ile ilgili uygulamaların ne olduğudur. Yine bu iki aslî delilden sonra İslam âlimlerinin tümünün kabul ettiği üçüncü delil Hz. Peygamber’in terbiyesi altında yetişip daha sonra gelen müslümanlara İs-lam’ı ve müslümanların nasıl olması gerektiğinin en güzel örneklerini gösteren Ashâb’ın sözleri ve uygula-malarıdır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse Ehl-i Beyt Hz. Peygamber’in yakınları olduğu için ona hizmetleri ve onun terbiyesi altında bulunmuş olmaları sebebiyle sevilmeli, sayılmalı ve faziletleri kabul edilmelidir. Yani Hz. Muhammed (s.a.v)’e olan sevgimiz nedeniyle Ehl-i Beyt’i sevmeliyiz.

Daha sonra gelen ve günümüze kadar uzanan çizgideki Ehl-i Beyt zürriyetine karşı ise imanı ve ima-nının yaşantısındaki görüntüsü çerçevesinde muame-le etmeli, sevgi ve buğzda aşırı gitmemeli, bir müslü-mana karşı nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket etmeliyiz.

Aynı şekilde Ehl-i Beyt’i kendi siyâsî ve kişisel çıkar-ları için bir kılıf olarak kullananlara karşı da dikkatli olmalı, bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeliyiz.

Amaç İslam’ın makul ve mantıklı çizgisini bu konu-da da görmek ve göstermek, istismara ve istismar-cılara kapıyı kapamaktır

http://www.ribatdergisi.org/metinler.php?Kat_id=385
——————————————————————-

Allahu Teâlâ’yı seven kimse, elbette O’nun sevdiklerini de sever. Önce Allah’ın Habibi Hz. Rasûlullah’ı (s.a.v) sever. Sonra ona ait olan, ondan sayılan, onunla anılan her şeyi sever. Sevmesi de gerekir. Bunların başında Ehl-i Beyt gelir.

EHL-İ BEYT KİMDİR?

Ehl-i Beyt, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır. Mü’minlerin anneleri, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i Beytin şerefli ferdleridir.( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şerefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla devam ettiği için, onların kıyamete kadar gelecek olan evlâtları da Ehl-i Beyt’in birer parçasıdır Onları sevmek her mü’minin vazifesidir. Bu sevgi çok şerefli ve gereklidir. Kalbinde azıcık Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasûlullah’ın sevgisinde yalancıdır.

Aşağıda vereceğimiz ayet ve hadislerde görüleceği üzere, Hz. Rasûlullah’ın kendisine tâbi olan amcaları ve onların çocukları da Ehl-i Beyt’ten sayılmıştır.( Bkz:Ibn Atıyye, el-Muharraru’l-Veciz, IV, 384. (Beyrut, 1993))

Allah Teâlâ, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in ehl-i beytini bizzat Kur’an’da zikretmiş ve onlara şu şekilde iltifatta bulunmuştur:

“Ey Peygamber hanımları! Namazı kılın, zekâtı verin; Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab/33)

Ümmü Seleme validemiz (r. anha) demiştir ki: “Bu âyet-i kerime benim evimde indi. Hz Rasûlullah (s.a.v) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onları Hayber yapımı geniş bir elbisenin altına topladı, kendisi de içine girdi ve:
“İşte bunlar benim ehl-i beytimdir” buyurdu. Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve:

“Allahım! Onlardan kötülükleri gider. Onları tertemiz et!” diye duâ etti. Ben: “Yâ Rasûlellah, ben Ehl-i Beytten değil miyim? dedim.” Hz. Rasûlullah (s.a.v),
“Sen benim ehlimsin. Sen zaten hayır içindesin” buyurdu.( Taberî, Câmiü’l-Beyân, Cüz:XXII, Shf:7; Ibnu Kesir, Tefsir, VI, 412-413.)

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ashâb-ı kirâmı ve ümmetim Ehl-i Beyt’in hukunu iyi koruma konusunda şiddetle uyarmıştır:

Zeyd b. Erkam (r.a) anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke ile Medine arasında Hummen denilen suyun başında bir hutbe verdi. Allah’a hamd, sena ve zikirden sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beşerim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranızdan gitmem yakındır. Sizlere hukuku ağır iki kıymetli emanet bırakıyorum. Birincisi Allah’ın Kitabı’dır. Onda nur ve hidayet vardır. Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılın. Onunla meşgul olun, onu öğrenin, öğretin; hükümlerini anlayın. İkinci emanet Ehl-i beytimdir. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. ” Zeyd b. Erkam’ı dinleyenler arasında bulunan Husayn b. Sebre,

“Ey Zeyd, Rasûlullah’ın (s.a.v) zevceleri de Ehl-i Beytten midir?” diye sordu, Zeyd (r.a),

“Tabi ki Efendimizin hanımları da Ehl-i Beyttendir. Fakat Rasûlullah’ın (s.a.v) haklarının korunmasını istediği Ehl-i Beyt, kendilerine sadakanın haram olduğu kimselerdir” dedi. Husayn,

“Onlar kimdir?” diye sorunca Zeyd b. Erkam (r.a),

“Ali’nin ailesi, Akîl’in ailesi, Cafer ve Abbas’ın âilesidir” dedi. Husayn,

“Bunlara sadaka haram mıdır?” diye sorunca, Zeyd (r.a),

“Evet” dedi. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 36; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkıb, 9.)

Âlimlerin ekseriyetine göre Ehl-i Beyt, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şerefli aileleri, kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ve kıyamete kadar oların sulbünden gelen zürriyetleridir. Yani Hz. Hüseyin’in torunları olan seyitler ve Hz. Hasan’ın torunları olan şerifler Ehl-i Beyt’in günümüzdeki şerefli mensuplarıdır. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in şerefli nesli, kıyamete kadar hiç kesilmeyecektir.

Hz. Hüseyin’in (r.a) oğlu Ali Zeynelâbidîn (rah), babası Hz. Hüseyin’in şehid edilmesinden sonra, Şamlılar tarafından esir edilerek Dımeşk’a getirildi. Onu böyle gören zalim bir Şamlı: “Sizin kökünüzü kazıyan ve fitnenin başını kesen Allah’a hamdolsun!” diye, güya onların fitne başı olduğunu ima etmeye çalıştı. Zeynelâbidîn (rah), adama,

“Sen Kur’an’ı okudun mu?” diye sordu, adam,

“Evet, okudum” dedi. Zeynelâbidîn (rah),

“Sen, Allah Teâlâ’nın, “Resûlüm, onlara de ki: ‘Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum’ (Şûrâ/23)
âyetini okumadın mı?” diye sordu. Adam,

“Bu ayette sevilmesi emredilen yakınlar siz misiniz?” diye sorunca, İmam, “Evet, onlar biziz” dedi.( Taberî, Cüz:XXV, Shf:33 (Beyrut, 1995); Suyûtî, ed-Dürrü’1-Monsûr, VII, 348)

Bir gün İmam Azâm (rah) hocası İmam Cafer es-Sadık hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmişti. Hocası elinde bir asa ile çıkageldi. İmam Azam (rah), “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yaşta değilsiniz” dedi. Cafer es-Sâdık (rah),

“Evet dediğin gibidir, fakat bu elimdeki asa Hz. Rasûlullah’ın asasıdır; onu bereket için yanımda taşıyorum” dedi. İmam Azam (rah), hemen ileri atılıp bastona sarıldı ve, “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, müsaade buyurun, onu öpeyim” dedi. Cafer es-Sâdık (rah) hemen kolunu açtı ve İmam Azam’a göstererek:

“Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz. Peygamber’in hücrelerini taşıyan bir tendir ve şu gördüğün kıllar da onun kılındandır. Onu öpmüyorsun da asayı öpmek istiyorsun!” dedi. Bununla, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in zürriyetinin Hz. Peygamber’in (s.a.v) bir parçası olduklarını hatırlattı (Bkz: Muhammed Besyûnî, es-Seyyidc Fâtımatu’z-Zehrâ, 37. (Beyrut, 1990))

EHL-İ BEYTİ SEVMEK İMANIN ALÂMETİDİR

Allah Teâlâ, müminlere Resûlü’nün sevilmesini farz kıldığı gibi onun parçası olan ve kendisine inanan yakınlarının da sevilmesini, bu şekilde Peygamber’in (s.a.v) sevindirilmesini istiyor. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum.” (Şûrâ/23)

İbn Abbas (r.a) naklediyor: Bu ayet-i kerime indiği zaman, bazıları, “Yâ Resûlellah! Sevmemiz vacip olan bu yakınlarınız kimlerdir?” diye sordular; Efendimiz (s.a.v),
“Ali, Fâtıma ve onların çocukları Hasan ile Hüseyin” buyurdu. (Tabarânî, el-Kebîr, No: 2641; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 168)

Efendimiz (s.a.v), başka bir hadislerinde, onları dost edenleri kendisinin de dost edeceğini, onlara düşmanlık edenlere kendisinin de düşman olacağını beyan buyurmuştur. (Hâkim, Müstedrek, III, 149; Tabarâni, el-Kebîr, No:2619, 2620)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ehl-i Beytin sevgisinin, kendisini sevmekten ileri geldiğini şöyle belirtmiştir:

“Sizi nimetleriyle rızıklandırıp gıdâlandırdığı için Allah’ı seviniz. Beni Allah’ı sevdiğiniz için seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz.” (Tirmizî, Menâkıb, 32; Hâkim, Müstedrek, III, 150.)

Efendimiz’in zevcesi Ümmü Seleme (r. anha) anlatıyor:

Resûlullah (s.a.v) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’le yemek yedi. Yemekten sonra, onları üzerindeki elbise ile sardı ve,

“Allahım! Bunlara düşman olana sen de düşman ol; bunları seveni sen de sev!”
diye duâ etti. (Ebû Ya’lâ, Müsned, No:6951; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 166-167.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’in amcası Abbas (r.a) bir gün üzüntülü bir şekilde, Efendimiz’in huzuruna geldi ve,

“Yâ Resûlellah! Kureyş bizden ne istiyor; birbirleriyle karşılaşınca güler yüz gösteriyorlar, bizimle karşılaşınca yüzleri değişiyor!” diye şikâyet etti. Allah Resûlü (s.a.v) bu hâle çok gazaplandı; yüzü kıpkırmızı oldu. Sonra,
“Allah’a yemin ederim ki, bir kalp sizleri Allah ve Resûlü için sevmedikçe o kalbe iman girmiş olmaz”
buyurdu ve şöyle devam etti:

“Ey insanlar! Kim amcama eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Hiç şüphesiz bir kimsenin amcası babası gibidir.” (Tirmizî, Menâkıb, 28; Ahmed Müsned, I, 207.)

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Hz. Ali’ye hitaben: “Yâ Ali, seni ancak mümin olanlar sever; sana ancak münafıklar buğzeder.”
buyurmuştur.( Müslim, iman, 131; Tirmizî, Menâkıb, 20; Nesâî, iman, 19.)

Allah Resûlü (s.a.v), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) için, “Bunlar benim evlâdımdır; evlâdımın çocuklarıdır. Allahım! Ben onları seviyorum, sen de sev. Allahım, onları sevenleri de sev!”
diye duâ etmiştir. (Tirmizî,Menâkıb, 50; Beğavî, Mesâbihu’s-Sünne, IV, 194. (No: 4829))

Büyük arif Muhyiddin b. Arabî hazretleri (k.s) demiştir ki: “Allah Resûlü (s.a.v), Allah Teâlâ’nın emriyle bizden yakınlarına muhabbet etmemizi istemiştir. (Şûrâ/23) Bundan sonra bir mümin Hz. Peygamberin (s.a.v) bu talebim kabul etmezse, yarın kıyamet gününde ona hangi yüzle bakacak ve onun şefaatini nasıl umacaktır?”

Bir sadık âşık demiştir ki: “Sevgilinin yaptığı her şey sevgilidir. Eğer senin Allah ve Resûlü için muhabbetin sahih ise, Hz Peygamber’in (s.a.v) Ehl-i Beytini de seversin. Herkesin imanı onların muhabbeti ile ölçülür.” (Ibnu Arabî, el-Futûhâtu’1-Mekkiyye, I, 29. Bölüm. (Özetle alındı))

EHLİ BEYT, KIYAMETE KADAR DEVAM EDER; HER MÜ’MlNE ONLARA HÜRMET ETMEK VE HAKLARINI KORUMAK GEREKİR

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Şüphesiz, (âhirete) çağrılıp gitmem yakındır. Size iki büyük ve hukuku ağır emanet bırakıyorum. Birisi, Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı Kur’an. Diğeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir. Allah’ın kitabı Kur’an; semadan yeryüzüne uzatılmış (ilâhî ve nuranî) bir iptir. Lâtif ve Habir olan (her şeyi bilen Rabbim) bana bildirdi ki: Kur’an’la ehl-i beytim (âhirette) Havz-ı Kevser’in başında bana gelene kadar birbirinden ayrılmayacak. Öyleyse, sizler (size emanet ettiğim) bu iki şeyde bana nasıl halef olduğunuza (benden sonra onlara nasıl davrandığınıza) iyi bakınız; onların hakkını korumaya dikkat ediniz!”
(Ahmed, Müsned, 111,17;V,182;Tabarânî, el-Mu’cemu’1-Kebir, V, 154 (No:4922, 4923). Bkz: Tirmizî, Menâkıb, 32 (No:3788. Aynı konuda biraz farklı bir rivayet))

Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) gerçek âşığı Ebû Bekir Sıddîk (r.a) demiştir ki:

“Resûlullah’m Ehl-i Beytini sevip memnun ederek Resûlullah’ın (s.a.v) hatırını gözetin. Vallahi, Resûlullah’ın yakınlarının haklarını korumak, benim için kendi yakınlarımın haklarını korumaktan daha sevimlidir.” (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 12.)

Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Sizin en hayırlınız, benden sonra Ehl-i beytime karşı en hayırlı davranan kimselerdir” (Hâkim. Müstedrek, III, 311; Ebû Ya’lâ, Müsned, No:5924)

“Allah’a yemin ederim ki, bana ve ehl-i beytime buğzeden ve bizi kızdıran kimse, muhakkak cehenneme girer.” (Hâkim, Müstedrek, III, 150; ibnu Hıbbân, el-Ihsân, XV, 435. (No:6978).)

“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran boğulup helâk olur.” (Hâkim, Müstedrek, III, 151; Ahmed, Müsned, III, 157; Tabarânî, el-Kebîr, No:2636-2638.)

“Rabbim bana, Ehl-i Beytim içinde kim Allah’ın birliğini ve benim peygamberliğimi kabul ederse ona azap etmeyeceğini vaadetti.” (Hâkim, Müstedrek, III, 150.)

Şu hâdiseden ibret alalım:

Ashabın hafız ve ileri gelen âlimlerinden Zeyd b. Sâbit’e (r.a) binmesi için bir hayvan getirildi. Abdullah b. Abbas (r.a) hemen üzengisini tutup binmesine yardımcı olmaya çalıştı. Zeyd (r.a), “Ey Resûlullah’ın amcaoğlu, lütfen böyle yapma, üzengiyi bırak!” dedi. İbn Abbas (r.a):

“Biz âlimlerimize ve büyüklerimize karşı böyle davranmakla emrolunduk” dedi. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit (r.a), “Elini bana verir misin?” dedi ve İbn Abbas elini uzatınca onu öptü ve, biz de Hz. Peygamber’in ehl-i beytine karşı böyle davranmakla emrolunduk” dedi. (lbnu Abdilberr, Beyâni’1-tlm, I, 127; Kandehlevî, Hayâtu’s-Sahâbe, II, 440. Son kısmı hâriç bkz: ibnu Hacer, el-lsâbe, No:2888; (Beyrut, 1995); Hâkim, Müstedrek, III, 423.)

Müfessir İbn Kesir (rah) demiştir ki: “Ehl-i Beyte karşı hayır tavsiyede bulunan, onlara karşı iyiliği, hürmet ve ikramı emreden kimseyi yadırgamayız. Çünkü onlar tertemiz bir zürriyetten gelmektedirler. Onlar, övünme, nesep ve itibar yönünden yeryüzündeki en şerefli hanenin evlâtlarıdır. Özellikle Hz. Rasûlullah’ın şerefli sünnetine tâbi olan ve ondan hiç ayrılmayan Ehl-i Beyt, bu hürmet ve hizmete en lâyık kimselerdir. Çünkü Efendimiz (s.a.v) sahih bir hadiste:

“Size iki tane hukuku ağır emanet bırakıyorum. Birisi Allah’ın Kitabı, diğeri de Ehl-i Beytimdir. Kur’an ve Ehl-i Beytim, kıyamette havzın başında bana kavuşana kadar birbirinden ayrılmayacaktır”
buyurmuştur. (Ibnu Kesir, Tefsir, VII, 201. (Riyad, 1997))

Müfessirlerin imamı Fahruddin er-Râzî (rah.) demiştir ki:

“Resûlüm onlara de ki: Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum”
âyet-i kerimesi (Şûrâ/23) Resûlullah’ın (s.a.v) Eh-i Beytini ve Ashabını sevmenin vacip olduğunu göstermektedir. Allah Resûlü (s.a.v) sahih hadislerinde:
“Fatıma benden bir parçadır; onu üzen beni de üzer” (Ibnu Kesir, Tefsir, VII, 201) buyurmuş, Hz. Ali’yi, Hasan ve Hüseyin’i sevdiğini belirtmiştir. Efendimizin sevdiği kimseleri sevmek, bütün ümmete vaciptir. Sonra, her namazın sonunda Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’ne salât ve selâm okunması, bütün ümmete emredilmiştir. Bu büyük bir makamdır; onlardan başka hiç kimseye nasip olmamıştır. Bütün bunlar gösteriyor ki, Hz. Peygamberin Ehl-i Beyti’ni sevmek vaciptir.

Yukarıdaki âyetin içine Efendimize iman ve itaat eden bütün Sahâbe-i Kiram da girmektedir. Onlar da Efendimizin yakınlarıdır. Kısaca, Ehl-i Beyt’i ve Ashâb-ı Kiram’ı sevmek vaciptir.

Bir hadiste: “Eh-i Beytim Nûh’un gemisine benzemektedir. Ona binen kurtulur; binmeyen suda boğulur”
buyrulmuştur. Bir diğer hadiste ise: “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine tâbi olursanız doğru yolu bulursunuz” buyrulmuştur. Şu anda bizler, ilâhî teklif denizinde bulunuyoruz. Bu arada şüphe ve şehvet dalgalan da devamlı bize çarpıp durmaktadır. Denizde giden bir kimsenin iki şeye ihtiyacı vardır. Birisi, kusuru bulunmayan ve içine su geçilmeyecek şekilde sağlam bir gemi.

Diğeri de, yön tayin edecek açık parlak yıldızlar. Bir kimse sağlam bir gemiye biner ve parlak yıldızlarla yönünü belirlerse, hedefine selâmet içinde ulaşır. Bunun gibi, biz ehl-i sünnet cemaatı da, Hz
Peygamberin Ehl-i Beytinin muhabbet gemisine bindik ve gözlerimizi hidayet semasının yıldızlan olan Ashâb-ı Kirama diktik; böylece yol alıyoruz. Bu durumda Allah Teâlâ’dan ümidimiz bizleri dünya ve âhirette selâmete ulaştırmasıdır. (Râzî, Tefsir-i Kebir, XXVII, 143.)

İmam Şafiî (rah.) başka bir sözünde Ehl-i Beyt sevgisinin farz olduğunu şöyle dile getirir:

“Ey Resûlulllah’ın Ehl-i Beyti! Sizi sevmek bize farzdır. Allah indirdiği Kur’an’da böyle emretmiştir. Size salât okumadan namaz kılanın namazının kabul olmaması, sizin için en büyük bir övünç kaynağıdır ve bu size kâfidir.” (Muhammed Afif ez-Za’bî, Divânu’ş-Şâfii, 72)

“Allah ve melekleri devamlı Peygamber’e salât ediyor; ey müminler siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzab/56.)Âyeti nazil olunca, Ashab’tan bazıları, Rasûlullah (s.a.v) Efendimize gelerek:

“Yâ Rasûlellah! Size nasıl selâm vereceğimizi biliyoruz, fakat size, Ehl-i Beytinize nasıl salât okuyalım?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

Şöyle deyin:

“Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) salât et. Peygamberin İbrahim’e ve âline salât ettiğin gibi. Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline (ailesine ve zürriyetine) bereket ihsan et, onları mübarek kıl. Peygamberin İbrâhim’e ve âline bereket verdiğin gibi.” (Buhârî, Ehâdisü’l-Enbiyâ, 10; Müslim, Salat, 65-69.)

Bu ayet ve hadislerden hareketle İmam Şafiî (rah), namazın son oturuşunda Efendimize salât okumayı namazın farzlarından saymıştır. Getirilecek salâtın en kısasının, tercih edilen görüşe göre “Allahümme salli alâ Muhahemmedin ve âlihi” olduğu belirtilmiştir. (Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I, 270 (Beyrut, 1997. Tahriçli Baskı); Zuhaylî, el-Fıkhu’l-Islâmî ve Edilletühû, I, 670.)Yukarıda geçen sözle bu kasdedilmiştir.

Meşhur şair Ferazdak, Ehl-i Beyt’ten Zeynelâbidin’i tanıtırken bir beytinde şöyle söyler: “O öyle bir ailedendir ki, onları sevmek din, onlara buğzetmek küfürdür. Onlara yakınlık kurtuluş ve emniyettir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, III, 139; Ibnu Hacer el-Heytemî, es-Savâiku’l-Muhrika, II, 574)

AHİR ZAMANDA GELECEK VE İSLÂMIN İZZETİNİ ÂLEME GÖSTERECEK OLAN Hz. MEHDÎ DE (a.s) EHL-İ BEYTTEN BİR ZAT OLACAKTIR

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Dünyada kıyametin kopmasına bir gün de kalsa, muhakkak Allah o bir günü Uzatacak ve benim Ehl-i Beytimden birisini ortaya çıkaracaktır. Onun ismi benim ismime, babasının ismi de babamın ismine uyar. Daha önce zulüm ve haksızlıkla dolu olan yeryüzünü adaletle doldurur.”
(Ebû Dâvud, Kitâbu’l- Mehdî, 4; Tirmizî, Fitcn, 52.)

“Mehdî benim sulbümden Fâtıma’nın evlâtlarından gelecek birisidir.” (Ebû Dâvud, Kitâbu’l- Mehdî, 6; Ibnu Mâce, Fiten, 34)

“Mehdî benim Ehl-i beytimdendir; o açık alınlı ve kıvrık burunludur. Daha önce zulüm ve haksızlıkla dolu olan yeryüzünü adaletle ve doğrulukla dolduracak ve yedi sene hüküm sürecektir.” (Ebû Dâvud, Kitâbu’l- Mehdî, 6.)

“Âhir zamanda Ehl-i Beytimden çıkacak ve müminleri toplayacak olan kimseye yardım etmek, davetine uymak her mümine vaciptir. ”
(Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Mehdî, 12; Ali Nasıf, et-Tâc, V, 344)

“Ehl-i Beytim yeryüzündekiler için bir emniyettir. Onlar gidince, yeryüzündekilerin sonu gelir; kıyamet kopar.” (Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318, el-Evsat, IV, 204.)

MANEVÎ NESEB VE İMAN BAĞI İLE RASÛLULLAH (s.a.v) EFENDİMİZE BAĞLI OLAN MUTTAKİLER DE EHL-Î BEYTTEN SAYILMIŞTIR. ONLARI SEVMEK TE VACİPTİR

Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Bütün muttakiler, Muhammed’in âlidir (ehl-i beytidir.)” (Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, III, 89; (No:5624); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X,
269.)”Ehl-i Beytimden bazıları kendilerinin bana insanların en evlâsı (en sevgilisi) olduğunu düşünüyorlar. Hâlbuki durum öyle değildir. Şüphesiz benim içinizdeki dostlarım, muttakilerdir. Onlar (nesep ve yer olarak) kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, değişmez.” (Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, no: 318, Deylemî, Müsncd, I, 287 (No:904))

Rasûlullah (a.s), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, onunla birlikte uğurlamaya çıktı. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Rasûlullah (a.s) ise yerde yaya yürüyordu. Uğurlama yerine geldiklerinde Efendimiz(a.s):

“Yâ Muaz! Belki bu seneden sonra benimle burada karşılaşıp görüşemeyeceksin!”
buyurdu. Rasûlullah (a.s)’ın ayrılığından (ve bu işaret yollu vefat haberinden) dolayı Muaz (r.a) ağladı. Sonra Rasûlullah (a.s) geri dönüp, Medine’ye yönelerek:

“Benim için insanların en evlâsı (en yakını) her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttaki olanlardır.” buyurdu.( Ahmed, Müsned, V, 235; Ali el-Muttakî, Kenz, III, 91.)

Allah Resulüne olan sadakati ve sevgisi İran asıllı Selman-ı Fârisî Hz.lerini Ehl-i Beytin içine katmıştır. Selman (r.a) İslâm’a girişiyle ve Hendek harbindeki ince siyaseti ile bütün ashabın gönlüne girmişti. Muhacirler: “Selman bizdendir.”diye onu kendileri gibi görmüşlerdi. Ensâr ise: “Hayır, aslında Selman bizdendir.” diye ona sahip çıkmak istemişlerdi. Allah Resûlü (s.a.v) bizzat araya girdi ve: “Selman bizdendir; Ehl-i Beytimizdendir”
(Ibnu Sa’d, Tabakât, IV, 83; Muhammed eş-Şâmî; Sübülü’1-Hüdâ, IV, 365.) buyurarak, onu has dairenin içine aldı; kıyamete kadar hayırla anılacak grubun içine kattı.

İman, sevgi ve takva yolunda hizmet ile herkes bu şereften bir derece pay sahibi olabilir. Bu kapı herkese açıktır. “Allah’ın dostları ancak muttakilerdir.” (Enfal/34) âyeti nazil olunca, Hz. Resûlullah (s.a.v): “Benim dostlarım ancak muttakilerdir.” (Hâkim, Müsterdek, II, 328; Ibnu Kesir, Tefsir, IV, 51) buyurarak, işin esâsının iman ve takva olduğunu belirtti.

Bir kimse, hem Allah Resûlünün temiz nesebine, hem de edebine vâris ve sahip olursa, o nur üstünü nur olur. Böyle olduğu için, geçmişte ve günümüzde, takva imamlığını en liyakatli şekilde temsil eden onlar olmuşlardır. Yani, irşad kutubluğu, Ehl-i Beytin şerefli mensubu ariflere nasib olmuştur. Bu, Allah Rasûlü’nün (s.a.v) kıyamete kadar devam eden nübüvvetinin bir tezahürüdür. Velâyet, nübüvvet mucizesinin bir devamıdır ve bu nur en parlak şekilde o nübüvvetin sahibi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’in evlâtlarında zuhur etmiştir ve hâlen de etmektedir.

Allahım! Bizi Ehl-i Beyt sevgisiyle yaşat ve o sevgi içinde hasret. Bizi takva ile şereflendir; rızâ ve cemâlinle sevindir. Âmîn, bi hürmeti Seyyidi ‘1-Mürselîn. Velhamdü lillahi Rabbilâlemin.

http://www.menzil.net/modules.php?name=News&file=article&sid=1331

İKİ HADİS

Fasil:İMAN VE İSLAM HAKKINDA
Konu:Kur`an Ve Hadise Uymaya Dair
Ravi:Yezid İbnu Erkam
Hadis:Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki: “Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah`ın Kitabı`dır. Semadan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim`dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun basında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.”

Fasil:İMAN VE İSLAM HAKKINDA
Konu:Kur`an Ve Hadise Uymaya Dair
Ravi:İmam Malik
Hadis:İmam Malik`e ulaştığına göre, Hz. Peygamber (sav) şunu söylemiştir: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah`ın Kitab`ı ve Resulünün Sünneti.”

KÜTÜBÜ SİTTE ARAMA MOTORU:
http://hadis.ihya.org/?t2=hadis&s=6
——————————————————-

RİSALE-İ NUR’DA ALEVİLİK, Dr. Burhan SABAZ

Peygamber Efendimizin ( s.a.v ) soyundan gelen Âl-i Beyt’i Allah için sevmek, Hanefi mezhebinde vacip, Şâfiî mezhebine göre farzdır. Cenâbı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Resulüm De ki: Ben bu risalet ve irşat hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.” (Şûra Sûresi, 23) Bu Ayet-i Kerime’de geçen “akrabalık sevgisi” tabiri için, Bediüzzaman “Ehl-i Beytimi sevmenizi isterim” manasını vermektedir. ( Lem’alar )

Bir Hadis-i şerif ‘te Peygamber Efendimiz (a.s.m) şöyle buyurmaktadırlar: “Allah’ı size verdiği nimetlerinden dolayı sevin. Beni de Allah için sevin. Âl-i Beyt’imi de benim için sevin.”

Diğer bir hadîs’te ise: “Bir kimse, sahabelerimi, zevcelerimi ve Ehl-i Beyt’imi sever de onların herhangi birine ayıplamada bulunmazsa, onların sevgisiyle bu dünyadan göçerse kıyamet günü benimle beraber olur.” buyurmuşlardır.

Yukarıdaki hadis-i şerifler, Âl-i Beyt’i sevmenin dinimizdeki yerini, en veciz ve en açık bir şekilde ifade etmektedir.

Âl-i beyt’i sevmek, kuru ve ruhsuz bir sevgi olmamalıdır. Her şeyde olduğu gibi Âl-i Beyt’i sevmenin de bir ölçüsünün olması lâzımdır. O sevginin Allah ve resulü (a.s.m) hesabına olduğunun en büyük delili, Kur’ana ve Sünnet-i Seniyye ‘ye sıkı sıkıya sarılmaktır.

Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir: “Âl-i Beyt’ten vazife-i Risaletçe muradı Sünnet-i Seniyye’sidir. Sünnet-i Seniyye’yi terk eden hakikî Âli Beyt’ten olmadığı gibi Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.” ( Lem’alar )

Bu hakikate binâen , ancak Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olan bir Müslüman, Âl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmiş olacaktır.

Bu manayı Peygamberimiz (a.s.m), şu mealdeki hadis-i şerifleriyle aydınlatmaktadırlar: “Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara yapışsanız kurtulursunuz. Birisi Kur’an-ı Kerim, biri Âl-i Beyt’imdir.”

Bu hadiste Kur’ana ve Âl-i Beyt’e yapışmanın birlikte zikredilmesiyle, şöyle bir hakikat dersi verilmeye çalışılmıştır. Allah’ın Kitabı’nı seven ve tabi olan her Müslüman, Âl-i Beyt’i sevecek ve hürmet edecek, Âl-i Beyt’i seven her Müslüman da Allah’ın Kitabıyla amel edecektir. ( Mehmet kırkıncı, Alevilik Nedir?, Zafer Yayınları )

Şayet Al-i beyt sevgisini müstakil olarak, kur’an ve sünnetten ayrı düşünürsek, çok büyük bir sistem hatasına düşmüş oluruz. Çünkü, Başta Peygamberimiz (a.s.m) olmak üzere tüm peygamberlerin ve insanların yaratılışının gayesi ve hikmeti, Allah’a iman etmek ve O’nu tanıyıp ibadet etmektir. O halde Al-i Beyt sevgisini soyut olarak düşünmek, Resulüllah Efendimiz (a.s.m.)’in insanlara sadece Âl-i Beyt’i sevdirmek için gönderilmiş olduğunu kabul etmek demektir. Bu tarz bir anlayış ise, insanların yaratılış gayesini sadece bir tek sevgiye bağlamak olur ki, hem Allah’ı tanıma ve sevmeye hem Allah’a ibadet etmeye hem de diğer iman hakikatlerine gerekli ehemmiyeti verdirmeye mani olmaktadır. Buna delil olarak, Alevilerin Ehl-i beyt sevgisinde çok ileri, ama sair değerlerde çok geri kalmaları gösterilebilir.

Ehl-i Beyt’i seven her mümin, ibadet vazifesini yerine getirmekle beraber, onları kendisine örnek almalı, onlara benzemeye çalışmalı ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Ehl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmek de ancak bu yolla gerçekleşebilir.

Risale-i Nurlarda Ehl-i Beyt sevgisi Ayet, Hadis ve Ehl-i sünnet alimlerinin ifade ettikleri çizgiden başkası değildir. Nurlardaki Alevilik konusu ise, Ehl-i sünnet muhakkiklerinin beyan ettikleri ifade ve görüşlerle birebir örtüşmektedir.

Buna göre, Risale-i Nur’da Şiilerin ve Alevilerin kabul ettikleri bazı meselelerin tashihi yapılmakla beraber, Sünniler ile Alevilerin birbirlerine nasıl bakmaları ve davranmaları gerektiği hususunda güzel ölçüler verilmiştir. Bu Ölçüler:

1- Bediüzzaman Said Nursi, Ehl-i sünnet alimlerinin ifade ettikleri gibi Hz. Ebubekir (r.a ), Hz. Ömer (r.a ) ve Hz. Osman (r.a )’ın halifeliğe daha layık olduğunu kabul etmektedir. Ama Hz. Ali (r.a)’ı Al-i Beytin şahs-ı manevisini temsil etmesi cihetiyle daha üstün ve yetişilmeyecek bir makam sahibi olduğunu da özellikle belirtmektedir.

“Hazret-i Ali’ye (r.a) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet: Âl-i Beytin şahs-ı manevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beytin şahs-ı manevîsi ise, Resul-i Ekrem (a.s.m) bir nevi mahiyetini gösteriyor. İşte birinci nokta itibariyle Hazret-i Ali (r.a) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’i (r.a) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlahiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (r.a) Âl-i Beytin şahs-ı manevisinin mümessili ve Âl-i Beytin şahs-ı manevisi ise, Muhammed (a.s.m)’ın hakikatini temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (r.a) hakkında söylenen fevkalâde methedici hadisler, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyit eden sahih bir hadis var ki; Resul-i Ekrem (a.s.m) ferman etmiş: “Her Nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali’nin (r.a) neslidir.” ( Lem’alar, 23)

2- Bediüzzaman’a göre, Peygamberimiz (a.s.m)’ın Hz. Ali (r.a) hakkında söylediği methedici hadislerin ümmet içerisinde çokça yayılmasının sebebi, Hz. Ali (r.a)’ın diğer büyük sahabelerden büyük olduğu için değil, diğer başka hikmetler içindir.

“Hazret-i Ali’nin (r.a) şahsı hakkında sair halifelerden ziyade methedici hadislerin çoklukla yayılmasının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkit ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet Ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayetleri çok neşrettiler. Diğer üç halife ise, öyle tenkit ve hücuma çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki hadislerin yayılmasına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (r.a) elîm hadiselere ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (r.a) ümitsizlikten ve ümmetini onun hakkında sû’-i zandan kurtarmak için “ben kimin dostu isem Ali’de onun dostudur” gibi mühim hadîslerle Ali’yi (r.a) teselli ve ümmeti irşat etmiştir.” ( Lem’alar, 24)

3- Bediüzzaman, hayatı boyunca toptancılıktan hep kaçınmıştır. O’na göre, yanlış fikir taşıyan bir gurubun tüm fertleri aynı oranda mesul değildir. Bediüzzaman hazretleri, Şiileri ve Alevileri de ikiye ayırmaktadır. Hz. Ali’yi (r.a) “Velilerin Şahı” olarak kabul eden Şia-i velayet ile “Halifelik Hz. Ali’nin hakkı idi ve O’ndan gasp edildi” diyen Şia-i hilafet’in aynı hissi taşımadığını ve aynı mesuliyette olmadığını şu ifadelerle ortaya koymaktadır:

“Hazret-i Ali’ye (r.a) karşı şîa-i velayetin aşırı muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri (makamını büyük göstermeleri), kendilerini şîa-i hilafet derecesinde mesul etmez. Çünkü ehl-i velayet meslek itibariyle, muhabbet ile mürşitlerine bakarlar. Muhabbet ifratı gerektirir. Mahbubunu (sevdiğini) makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin fazlalığından ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, diğer üç halifenin gıybetine ve düşmanlıklarına gitmemek şartıyla ve İslâmi esasların haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler. Şîa-i hilafet ise; siyasetin acımasız çarkına girdikleri için, düşmanlıktan, garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, itizar hakkını kaybediyorlar.” ( Lem’alar, 24)

4- Nurlarda Hz. Ali ( r.a )’ ın asıl şiası ve dostlarının , Ehl-i sünnet olduğu da şu ifadelerle ortaya konmaktadır:

“Hadîsçe Hazret-i Ali’nin (r.a) şîası hakkındaki Peygamberimizin övgüsü , Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin (r.a) şîaları (dost), ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Çünkü , Şiiler Hazret-i Ali’yi (r.a) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde eksik görüyorlar ve kötü ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (r.a) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (r.a) onlara takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş. ” Acaba böyle İslâm kahramanı ve “Allah’ın Aslanı” unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara görünürde muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade korku altında takiyye etmekle haksızlara tabi olmayı kabul etmekle vasıflandırmak, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (r.a) uzaktır. İşte Ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (r.a) eksiltmez, kötü ahlâk ile ittiham etmez. Hazret-i İsa (a.s)’a karşı fazla muhabbet, Hıristiyanlar için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (r.a) hakkında da o tarzdaki aşırı muhabbet, sahih bir hadîste tehlikeli olduğu beyan edilmiş.” ( Lem’alar, 25)

5- Bediüzzaman Said Nursi, Şiilerin Hz. Ali (r.a)’ı aşırı sevmekten dolayı tehlikede olduklarını aşağıdaki hadis-i şerife dayandırmaktadır:
“Hz. Peygamber (a.s.m) İmam-ı Ali’ye (r.a) demiş: Sende Hazret-i İsa (a.s) gibi iki kısım insan helâke gider. Birisi, aşırı muhabbetle; diğeri, aşırı düşmanlıkla. Hıristiyanlar Hazret-i İsa’ya muhabbetlerinden dolayı, meşru çizgi aşmak ile hâşâ “Allah’ın oğlu” dediler. Yahudiler ise, düşmanlıklarından çok sıkıntı verdiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım insanlar, meşru olan muhabbet sınırı aşacak, seni sevmekten helâke gidecektir. “Onların bir lakabı var ki, onlara Rafızi denilir” demiş.

Bir kısım insanlar ise, sana düşmanlıkta çok ileri gidecekler, onlar da Haricilerdir ve Emevîlerin ileri gelen bir kısım taraftarlarıdır ki, onlara Nasibe denilir.” (Mektubat, 107; Müsned, 1:160; Müstedrek, 3:103)

6- Şiiler ve Aleviler, Ehl-i sünneti “Yezidin zulmüne taraftardırlar” diye suçlamalarına karşı, Bediüzzaman şunları söylemektedir:
“Haccac-ı Zâlim , Yezid ve Velid gibi heriflere, İlm-i Kelâmın büyük allâmesi olan Sâdeddin-i Teftezanî “Yezid’e lânet caizdir” demiş; fakat, “Lânet vacibdir” dememiş; hayırdır ve sevabı vardır dememiş.” ( Tarihçe-i Hayat, 502 ) Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat bu gibi zalim insanların yaptıklarına değil taraftar olmak, bazı alimler onlara laneti bile caiz görmüşlerdir. Bu nedenle, Alevilerin bu noktadan da Ehl-i sünneti tenkit etmelerinde hakları yoktur.

7- Bediüzzaman , Şiilerin kabul etmedikleri ve tenkit ettikleri ilk üç halifeye, Hz. Ali (r.a )’ın kendi iradesi ve isteği ile tabi olduğunu ve onları haklı gördüğünü şu tespitlerle ortaya koymaktadır.
“Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnetin mezhebi derler ki: “Hazret-i Ali (r.a), ilk üç halifeyi hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve üstün gördüğü için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.” ( Lem’alar, 26)

8- Said Nursi, bazı Harici ve Vehhabî zihniyetli insanların Hz. Ali ( r.a)’ı tenkit etmelerinden, Ehl-i sünnetin mesul tutulmamaları gerektiğini de aşağıdaki ifadelerle savunmaktadır:

“Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise orta yoldur ki Ehl-i Sünnet Ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet Ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyasi düşünenler ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (r.a) tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Halbuki Ehl-i Sünnetin düsturları ve esas mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmediği gibi aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (r.a) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (r.a) lâyık olduğu sena ile zikrediyorlar. Özellikle çoğunluğu Ehl-i Sünnet Ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, O’nu mürşit ve şah-ı velayet biliyorlar.” ( Lem’alar, 26)

9- Bediüzzaman Said Nursi, Alevilerin kendilerini kurtarmaları için ne yapmaları gerektiği hususunda şunları kaydeder:

“Hazret-i Ali (r.a)’ın yirmi sene hürmet ettiği ve onlara şeyhülislâm mertebesinde onların hükmünü kabul ettiği Ebu Bekir , Ömer, Osman (Radıyallahü Anhüm)e ilişmeseler, Hazret-i Ali (r.a) o üç halifeye hürmet ettiği gibi, onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar yeter.” ( Emirdağ Lahikası I, 80)

10- Risale-i Nur’da, Ehl-i sünnetin ve Alevilerin aynı dinin mensupları, aynı ağacın dalları ve aynı vücudun azaları hükmünde olduklarını ve birbirlerine sıkıntı vermeleri değil, birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini, şu ifadelerle yer verilmiştir.

“Ey Ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan anlaşmazlığı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeden dinsizlik cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek.

Bunu mağlup ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz bir tek İlahı kabul ettiğinizden kardeşliği ve birliği emreden yüzer esaslı kudsi bağlar aranızda varken, ayrılığa sebebiyet veren ehemmiyetsiz meseleleri bırakmak elzemdir.” ( Lem’alar, 27)

http://www.tefekkurdergisi.com/icerik.asp?dergi=6&konu=138

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:36 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: