ene nlp

Ene ile ilgili iki audio dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13967.html
Enaniyetten kurtulmak için ben yerine biz demeli dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13353.html

———————–
ENE (Benlik) fgülen

Ene, insanın benliği demektir. Ona, terbiye ve tezkiye ile nefs-i emmareden levvameye, oradan mülheme, ‎mutmainne, râdıyye, merdıyye ve sâfiyeye kadar terakkiye açık olan “hayvanî nefis” de diyebiliriz. Üstad ‎Bediüzzaman, bu meseleye 30. Söz’de tasavvufçuların yaklaşımına benzeyen bir anlayışla açıklık getirmiş ve bir ‎yönüyle sofilerin düşüncelerini çağa göre daha derli-toplu hâle getirmiştir. ‎
Buradaki ifadelerden de hatırlanacağı üzere benlik kazanma sırları, her şeyden önce insanın kendi mahiyetini ‎idrak ederek, “Benim de bir iradem var.” demesiyle başlar. Çünkü irade, esas olarak benliğin rükünlerinden birisidir. ‎Zaten Üstad “irade”yi, lâtife-i Rabbâniye denilen kalb, şuur ve hisle birlikte “vicdanın dört rüknü”nden biri olarak da ‎zikreder. Bu lâtifeler, kâinatı duyma, hissetme ve onu değişik unsurlarıyla ele alıp hallac ederek yorumlama.. gibi ‎insana değişik düşünceler ilham eder. İrade, insanı muhabbetullah; kalb, mârifetullah; şuur, müşahedetullah; his de ‎cennet ufkuyla buluşturur. Bunlar, aklı aşkın olan sistemin, birer parçası olarak insanın mahiyetine dercedilmişlerdir. ‎Biz, çok defa farkına varmadan, o sistemle hedeflenen gâyelere karşı arzu ve istek duyarız ki o da, içimizde böyle bir ‎sistemin bulunmasına delâlet eder. Descartes da: “Bende nâmütenahi bir düşünme hassası var. Ben, nâmütenahi ‎olmadığıma göre, bana verilen bu hassa, nâmütenahi olan bir Zat’tan gelmektedir.” mülâhazasıyla bu hakikati ifşâ ‎eder.‎

Evet insanın, her şeyden önce kendi benliğinin çerçevesini belirlemesi gerekir. Yani o, “Bende bir irade, duyma, ‎bilme, düşünme, yorumlama, azim, cehd.. gibi hassalar var.” diyerek bunları tespit edip, sonra bir kısım mukayeseler ‎yaparak bunları kendisine ihsan edeni bulabilir. Meselâ insan, yemek yerken, sadece ağzına lokmayı götürüp ‎boğazından midesine gönderene kadar, kendisine verilen iradeyi kullanır. Artık bundan sonra, insanın elinde ‎olmayan ve müdahele imkânı da bulunmayan bir dizi sistem devreye girer. Buradan hareketle insan, “Gücümün ‎yetmediği, kudretimle halledemediğim, benimle alâkalı olduğu hâlde farkına bile varamadığım, tamamen benim ‎iradem dışında cereyan eden birçok hâdise var ki, bütün bunlar, beni çok iyi bilen ve tanıyan birisi tarafından idare ‎ediliyor.” diyerek eşya ve hâdiseleri evirip çeviren sonsuz Kudret Sahibi’ni bulabilir. ‎

Netice itibarıyla bu tefekkür seyahatini tamamlayan insan, Yunus misali benliğini âdeta bir kristal gibi taşa ‎vurarak kırar.. kırar ve benlikten vazgeçmenin meyvelerini devşirmeye başlar. Böylece insan, fenafillaha giden ‎yolda, vuslatın her an biraz daha artan cazibesiyle mest ve sermest olarak adım adım hedefe doğru yaklaşır.‎

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/ruhi.hayat/a1048.html
———————————————————————————-

ENANİYET EGOİZM, M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Mayıs 2005, Cilt 27, Sayı 316

Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık, eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da veren “ene”; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaikı ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşyâ ve esrâr-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz­– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur.

Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hânümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır. O, imanla doğru okunmadığı, mahiyetine acz u fakr esaslarına göre bakılmadığı veya kendini kendine mâlik saydığı, sayıp aynadaki sureti hakikat sandığı durumlarda kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları aratmamış, şehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamış ve kendi kendinin meshûru olmuş, çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü; şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünmeyen/düşünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir. Kendini güçlü hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir nemrut ve Allah, Peygamber tanımayan bir nankördür. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, kapıkulu saydığı kimselerin bile ayaklarına kapanacak kadar zelillerden zelil zavallının tekidir.

Aksine o, Allah’a imanla tenevvür edip acz u fakrını kavradığı, beden ve cismâniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiği, şevk u şükürle şahlanıp Hak rızasına kilitlendiği takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha dönüşür ve öteki yanı itibarıyla bütün fena huyların menşei olmasına mukabil bu derinliği açısından güzel ahlâkın (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline gelir.

Şimdiye kadar pek çok mutasavvıf ve kelâmcı, bazen “ene” unvanıyla, bazen de “nefis” namıyla bu konu üzerinde durmuş ve önemli açıklamalarda bulunmuşlardır. Mevzuun tafsilatını onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad Bediüzzaman’ın bu hususla alâkalı mülâhazalarına temas etmek istiyorum:

O, Kur’ân-ı Kerim’deki emanet hakikatinin(1) pek çok yönlerinden birinin de “ene=ego” olduğunu ifade sadedinde; “ene”nin Âdem (aleyhisselâm) zamanından günümüze kadar insanlık âleminin etrafında dal-budak salmış hem nuranî bir Tûbâ-i Cennet hem de müthiş bir Zakkum-u Cehennem çekirdeği mahiyetinde olduğunu vurgular ve ona bu iki âlemin de kapılarını açacak bir anahtar nazarıyla bakar. Ona göre “ene”nin bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu temsilcilerin teşkil ettikleri cereyanlar da vardır. Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyanı, diğeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır. Din tanımayan ve diyanete baş kaldıran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum ağacı gibi çevrelerine her zaman şirk ve dalâlet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın ufkunu karartmışlardır. Onlardan, aklı biricik esas kabul edenlerin dünyasında dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn… gibi kimseler yetişmiş ve bunlar saf yığınların baştan çıkarılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Kuvvet ve şiddeti öne çıkaranların atmosferinde Nemrut’lar, Şeddad’lar, Firavun’lar boy atıp gelişmiş ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere bağlı götürenlerin çizgisinde insanın süflî hislerini gıcıklayan tanrıçaları, totemleri ve putlarıyla bohemliğe açık ruhların başlarını döndürmüş ve yığınları akla-hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir.

Nübüvvet cereyanına gelince o, “kuvve-i akliye” dalında enbiyâ, mürselîn, evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirmiş; “kuvve-i dâfia” dalında âdil hakimleri, melek gibi melikleri semere vermiş; “kuvve-i câzibe” dalında da suret ve sîret güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarının gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu açıdan, peygamberlik ufku itibarıyla “ene”nin bir kulluk unvanı ve esrâr-ı ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede “ene” kendini bir abd bilir, Yaratan’ın hizmetinde olduğunu düşünür; O’na karşı hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O’nu hoşnut etme arkasından koşar. Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalâa edenler, dolayısıyla da, Hakk’a kul olacaklarına değişik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarından başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, “ene”deki sırrı anlayanlar yürürler Hakk’ın inayet gölgesinde O’nun rıza ufkuna doğru…

“Ene”nin olumsuz yanıyla alâkalı bir derinlik sayılan Frenkçe “egoizm” de dediğimiz “enâniyet”, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini bir kısım şahsî çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülâhazasıyla ele alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır. Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara girer –üzerinde durulabilir– hırsla kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve “onlar” dediği kimseleri karalamak için elinden gelen her mel’aneti irtikâp eder.

Bazı kimselerde, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz görme, hatta kendine “gaye insan” nazarıyla bakma, aptalca hüsnüzan ve teveccühlere takılarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralık diyebileceğimiz fantezilere girme ve “ben” merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf enâniyet anlamında “egosantrizm” sözcüğüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her hâdiseyi kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde ele alır, değerlendirir; sonra da, kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da dayatmaya çalışır. Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki, kendilerinden başkasını görmez/göremez, kendi hülyaları dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yâd etmezler. Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazır bir hâlleri vardır. Hele bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsisler bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve mütemâdi hır-gür çıkarırlar.

Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi gelişmemiştir; onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğine kibirli ve gururludurlar; herkesi hafife alır ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdî bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa –buna “cemaat enâniyeti” de denebilir– daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik fenalıklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle “Ben sizin en yüce rabbinizim.”(2) sözleriyle hırlamış, bir başkası “Ben de ihya eder ve öldürürüm.”(3) deme cür’etinde bulunmuş; bir diğeri ise “Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim.”(4) hezeyanlarıyla gürlemiştir. Günümüzde çokça bulunduğu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi telâffuz etmediği/edemediği “Ben Mehdiyim.”, “Ben Mesihim.”, “Ben kutbum, kutb-u irşadım”, “Ben gavsım”… türünden saçmalıklarda bulunmuş; sürekli ben merkezliliğin karakteristik hırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasını ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan acz u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâlet… gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iğfal etmişlerdir.

Aslında bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep aynı şeylerdir: Şeriat mantığından habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma, şöhretperestlik ve bohemce yaşama arzusu… gel gör ki, bu zelil insanlar, her zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan, hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini kat’iyen kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım müdâhinler varsa –ki her zaman var olmuştur– bunlar öylesine bir büyüklük hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için “mük’ap bencillik” sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en uygun isim “megalomani” olacaktır.

Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çıkar. Sever kendini Allah’ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar.. tapar hevasına putperestlerin tanrıçalarına taptığı seviyede.. yanında Peygamber’den bahsedildiğinde dahi rahatsızlık duyar; “O’nun temsilcisi ve izdüşümüyüm.” gibi hezeyanlarla –kendi inanmasa da– çevresini bir kısım muğlak ve müphem şeylere inandırmaya çalışır. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir. Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin her şeyine gözünü dikerek, meşru ve gayri meşru bütün arzularının yerine getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini yakar-yıkar, şuna-buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve altından kalkılamayacak, is’âf edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur.. gıybetle, iftira ile boşalır.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar; “Ne kendi eyler rahat ne halka verir huzur.” (Anonim) Yıkılıp gitse de cihandan mirasçıları onu kabre kadar götürür.

[1] Ahzâb sûresi, 33/72
[2] Nâziat sûresi, 79/24
[3] Bakara sûresi, 2/258
[4] Kasas sûresi, 28/78

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/a13356.html
————————————————————–

“Ben” Diyen İki Kişi, M. Fethullah Gülen, herkul.org, 17.07.2004

Kur’an’da Allah’tan başka “ben” diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun… O şöyle diyor: “İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî – Bu zenginlik bana ilmimden dolayı verildi.” (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da “Ene rabbükümü’l-a’lâ – (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!” (Naziat, 79/24) der. Kendilerine ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

Efendimiz (sav) “ben” kelimesini sadece Huneyn ganimetlerinin taksiminde bazı ileri-geri şeyler söyleyen Ensar’ın gençlerine cevaben yaptığı konuşmada kullanmıştır. Sadece Ensar’dan olan insanların katıldığı o meşhur konuşmasında “Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş. Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?” Dikkat ederseniz buradaki “ben” kelimelerinde bile nihaî iradeyi Allah’a havale etme ve kendisinin bu işlerde bir aracı olarak kullanıldığını ilan ve i’lâm var.

“Ben, ben!” demek her zaman söylenildiği gibi şeytanın mırmırları ve hırıltılarıdır. İhsan olunan nimetlerde “lâyık olmadığımız halde Allah lütfediyor”, başarılan, işlerde “Allah bizleri güzel ve hayırlı işlerde istihdam ediyor” demek daha selametlidir. Bu hususu çok iyi kavrayan tasavvuf erbabı, yeme, içme, gelme, gitme gibi insanın en tabii hallerinde bile ben kelimesini kullanmamış ve Allah’ı bir ân-i seyyâle dahi olsa unutarak şahsın kendi iradesini öne çıkaran “yedim, içtim, geldim, gittim…” gibi şeyler dememiş, dememeye özen göstermiştir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12689.html
————————————————————————–

Beklentisiz ve Benliksiz Olma

Kendimizi rükün gibi görmemeliyiz. Size teveccüh olabilir; Allah’ın verdiği kabiliyet, istidat ve bu istidatları kullanmanız ölçüsünde iltifatta bulunulabilir. Fakat siz bu teveccüh ve iltifatı asla beklememelisiniz; ayrıca başkalarından da saygı beklememelisiniz. Başkalarının saygı göstermesi onların vazifesidir. Ne var ki, bu saygı ve teveccüh kat’iyen beklenmez. Hele bir insan kendisini rükün görüyor, ben turnikeye önce girdim, ben rükünüm diyor ve beklentiler içinde bulunuyorsa, bu, en hafif ifadesiyle muzaaf, hattâ mük’ab küstahlıktır. Peygamberler için bile en zor şey, kendilerine inanılması gerektiğini tebliğ etmek olmuştur. Efendimiz (sav) gibi, tevazu, mahviyet ve hacâletin en üstün ve zirvedeki temsilcisi olan bir insan, eğer mecbur olmasaydı, “Ben Rasûlüm, bana inanmanız gerekiyor” demezdi. Fakat peygamberler, onlara inanmak imanın gereği olduğu için, Musa Rasûlüllah, İsa Rasûlüllah, Muhammedün Rasûlüllah (sav) demek, imanın ikinci büyük rüknü olduğu için, kendilerine rağmen böyle bir tebliğde bulunmuşlardır. Fakat görüyoruz ki, şeytan bugün germiş yayını, yerleştirmiş okunu, vuracak sineler bekliyor. Ona av olmamak için, kendimizi hergün birkaç defa sıfırlamalı, bir hiç olduğumuzu nefsimize kabûl ettirmeliyiz. Sıfır (0) çok güzeldir, nokta (.) ondan da güzeldir. İşte, biz de kendimizi böyle görmeliyiz. Gerçi yeni 0 da halka gibi, o da boyna takılabilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/f.gulenle.amerikada.bir.ay/a2436.html
—————————————————————————

Enaniyet ve Aidiyet Hisleri, M. Fethullah Gülen, herkul.org, 07.01.2003

Bediüzzaman Hazretleri işlenecek günahlarla insanda var olan bazı latîfelerin söneceğinden veya öleceğinden bahsederek Lem’alarda şöyle der: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.”

Her latîfenin bir gaye-i hilkati vardır. Hilkat gayesine uygun biçimde o latîfenin kullanılmaması elbette onun dumûra uğramasına veya ölmesine neden olacaktır. Burada işin en önemli noktası söz konusu latîfelerin tekrar dirilip dirilmeyeceği veya daha doğru bir tabirle Allah tarafından tekrar diriltilip diriltilmeyeceğidir. Kanaatim o ki, eğer Allah’ın fevkaladeden bir lutfu ve inayeti olmazsa onların tekrar dirilmeyeceği ve diriltilmeyeceğidir. Bu açıdan Bediuzzaman’ın, Lem’alardaki aynı yazının devamında söylediği “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork- bir lokmayla, bir daneyle, bir bakmakla o latîfelerini batırma” nasihatine iyi kulak kesilmek gerek.

Ancak iman başta olmak üzere marifetullah, muhabbetullah, mehafetullah ve zevk-i ruhaniye erip, hakikat yolcusu insanın asıl hedefi olan rıza-yı ilahiye ulaşabilmesi adına verilmiş olan latîfeler eğer küfür ve dalaletle ölüyor ve bir daha dirilmiyorsa, sonradan hidayete eren insanlar hiç bir yere varamazlar. Oysa ki, mühtediler içinde seyr-i sülûkta nice mertebeleri kat’ etmiş insanlardan söz etmek mümkün olduğu gibi, cahiliyye insanlarından mucize denilebilecek bir toplum da çıkmıştır. Demek burada Allah’ın hususi bir iltifatı, fevkalade bir inayeti var.

Bizim hamuru müslümanlıkla yoğrulmuş insanlar olarak, inayete güvenmekle beraber, irademizi esas alarak davranışlarımızı ayarlamamız gerekir. Zira adet-i ilahi günahlara girme durumunda o latîfelerin sönmesini ve ölmesini netice veriyor.

Bu çerçevede iki önemli tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum; çoklarımızın içki, kumar, hırsızlık türü günahlar kategorisi içine girmediği için belki dikkat etmediği ama işin aslına bakılırsa bir çok latîfelerin ölmesine neden olan iki yanlış his ve duygudur bunlar. Aslında ikisini bir başlık altında da toplayabiliriz: enaniyet. Ama biri şahsi enaniyet, ikincisi yaptığı yararlı işlerle başarılı gözüken ve halk nezdinde öyle kabullenilen bir cemaate mensup ve aid olmanın verdiği cemaat enaniyeti.

Birincisi; şahsi enaniyet. Şahsi enaniyet az veya çok, külli veya cüz’i herkeste vardır. Günümüzdeki Kur’an mesleği, Bediuzzaman Hazretlerinin enfes tespitleri içinde acz, fakr, ihtiyaç, şevk, şükr, tefekkür ve şefkat gibi umdeler üzerine müessestir. Bu hasselerin her biri bir bütünün parçaları olmasının yanı sıra, aynı zamanda birbirinin lazımıdır. Dolayısıyla zincirde halka veya halkalar eksik kalacak ve insan kamil mertebeye hiç bir zaman çıkamayacaktır. Şimdi hem bu halka içinde bulunup, hem bu Kur’an mesleğine intisap edip, hem de onun gereklerini bilmeme ve kurallarını uygulamama insanı farkına varmadan daireden uzaklaştırır. Onun için meslek kurallarını bilme ve onlara riayet etme, o meslekte başarılı olmanın yegane yoludur.

Evet, benlikte öyle bir özellik var ki, insanı merkezden, kendisinden uzaklaştırır, “men ittehaze ilâhehû hevâhu (kendi heva ve heveslerini tanrı edinen kimse..Furkan Suresi 25/43, Casiye 45/23)” sırrınca anlatılan derekeye düşürür. Sadece kendini, kendi yaptıklarını beğenen bir seviyeye, daha doğrusu böyle bir seviyesizliğe düşürür insanı. Bazan da başkalarının güzel yaptıkları şeyleri, sırf kendisi yapmadığı için çirkin bulur böyleleri.

İkincisi ise bir cemaate mensup olmanın verdiği bir başka türlü enaniyet. Çok açık ve net bir ifade ile “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”a bedel, “Dünyanın dört bir yanında eğitim-öğretim faaliyetleri ile ülkemizin adını bayraklaştıran, saadet asrı hariç İslam ve belki de insanlık tarihi boyunca eşi-menendi görülmemiş bir hızla faaliyet alanını genişleten, insanlığın geleceği adına asırlardır ihmal edilen ahlaki temelleri atan bir hareketin gönüllü fertleriyiz” şeklinde bir yaklaşım. Halbuki bizleri bu yola hidayet eden de, o yolları lütuf ve ihsan eden de sadece O. M. Akif’in deyişi ile bugün biz neye malik isek hepsi O’nun vergisi ve biz sadece O’na medyûnuz. Üstad Hazretleri ne güzel söyler; “Bilmeyerek bu yolda istihdam ediliyoruz.” Kendisini sorguladığı bir baska yerde; “Hem deme ki ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun. Hem deme ki, halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Aynı hakikatı diğer bir misal içinde şöyle anlatır; “Hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkların, ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar.” Yani senin güneşle irtibatın budur. Güneşe müteveccih olman Ondandır diyor. 26. Sözde de “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma, ‘inne’llâhe leyüeyyidü heze’ddîne bi yed-i racüli’l-fâcir’ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-î hilkat ve netice-i san’at bil, ucb ve riyadan kurtul.” diyor.

Evet, bu zat, haşa! estağfirullah’a yatırım yapmıyor, kendine nasıl bakıyorsa öyle konuşuyor, mazhariyeti söylemiyor, hatta ona memerriyet diyor. Kendini vahdet-i vücutçulardan farklı olarak bir ayna misali tecelligah olarak görüyor. Onlar malum, tüm varlığı cansız akisler olarak kabullenir. Cami gibi bazıları açıktan açığa evham ve hayalat der varlığa. Yani bakış açınıza göre değişiyor eşyanın mahiyeti. Netice itibariyle insanın bu şekilde bakması lazım kendine. Halbuki biz tam aksini yapıyoruz, Cenab-ı Hakk lütfediyor, biz kendimize malederek söylüyoruz. Ve bazan meseleyi, karşı tarafı aldatmak için inşaallah ile, maşaallah ile süslüyor ve besliyoruz. Bunlar da riyanın koruyucu serası, mahfazası, kabuğu oluyor. Bana göre bu Allah adına yapılan gizli bir saygısızlık. Yani “Ben yaptım, ben ettim” deme açık, “Allah’ın izniyle, inşallah, maşaallah” gibi koruyucu seralar içinde konuşma tarzı da gizli saygısızlık. Tabii bunlar gerçekten kalpte yer bulmayıp, sadece dilin ucundan zahiri kurtarmak için söylenen sözlerse.

Bu açıdan Kur’an dairesi içinde bulunan herkes ciddi bir tehlike sath-ı mailinde bulunuyor. Onun için herkesin bir muhasebe ve murakabe ile nefsin oynadığı bu oyundan sıyrılması, bunun icin de başkaları ile konuşurken, kendi kendine düşünürken, yazarken, çizerken hasılı sürekli O’nun kudretini, O’nun inayetini, O’nun riayetini, O’nun hıfzını, O’nun kelaetini, O’nun vekaletini öne çıkarması lazım.

Evet, ferdî enaniyet, cemaat enaniyetine inzimam edince kırılmaz bir hâl alıyor. Aslında herkesin malumu olduğu üzere eserlerde ‘ene(ben)’yi kırmak için ‘nahnu(biz)’ye müracaat etmek tavsiye ediliyor. Ama burada ‘nahnu’ de işe yaramıyor. Onun için ‘nahnu’yü de aşıp ‘Hüve(O)’ye sarılmak gerektiğine inanıyorum. Zira, hepimizin sürekli rehabilitasyona, nasihata; bu ölçüleri zihnimizde canlı tutmaya ihtiyacımız var. Harun Reşid’in defalarca Fuzayl ibni Iyâz’ın dizlerinin dibinde hıçkıra hıçkıra ağladığını biliyoruz biz. Selâhaddîn-i Eyyubi’nin Izz ibni Abdüsselâm’ın dizlerinin dibine kapanıp ağlaması da az değildir. Ya Zembilli’nin yanında hıçkırıklara boğulan koca sultan Yavuz Selim’e ne demeli.

Evet, ‘ve’l-muhlisûne alâ hatarin azîm’ deniliyor hadiste. Yani “..İhlasa erenlere gelince, onlar da büyük tehlike içindedir.” Menkıbe kitaplarında anlatılır, Hazreti Musa Cenab-ı Hakka diyor ki: “Ya Rabbi! Hayret ediyorum, Sana gelmiş, ulaşmış insanlar nasıl oluyor da başka mülahazalara kapılıyorlar.” “Ya Musa” diyor Cenab-ı Hak; “Onlar bana gelip ulaşanlar değil, yoldakiler.” Allah hepimizi muhlisin basamağını da aşıp muhlas olan yani ihlasa erdirilmişler zümresine ilhak eylesin.

Allâhümmec’alnâ min ibâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîn el-veriîne’z-zâhidîn el-mukarrabîne’r-râdîne’l-merdiyyîn es-sâfîne’l-muhibbîne’l-mahbûbîn.

Amin Ya Rabbi!

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12615.html

Bu yazıyı sesli olarak dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13967.html

Enaniyetten kurtulmak için ben yerine biz demeli dinleyiniz
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/badisaba/a13353.html
——————————————————————————

Benlik Bir Ölçü Birimidir, M. Fethullah Gülen, Akademi, 04.06.2004

Soru: Benlik sırlarını kazanma nasıl olur?

Tasavvuf erbabı arasında benlik sırlarını kavrama veya kazanma mevzuu meşhurdur.

İnsanın kendi şahsını ve kendi egosunu hissetmesi önemli bir husustur. Önce kendi benliğini duymak, sonra bir vahid-i kıyasi (birim) olarak onunla zâtî şeinleri, sıfât-ı sübhaniyeyi hudutlarıyla duyup hissetmeye çalışmak; belli ölçüde de olsa bu muhatla O muhiti duyduktan sonra O’nu kıymet-i harbiyesine göre bir yere koyup nâmütenâhiye yönelme, mecazdan hakikate ve hakikatü’l-hakaike ulaşmada bir yoldur. Bazı hakikat ehli bu yolda yürümüş, bazıları da bunu biraz daha farklı olarak ele almışlardır. Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin bu mevzudaki mülahazaları şu çerçevede bir farklılık arz eder, O: “Der tarik-i Nakşibendi lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hesti, terk-i terk – Nakşibendi anlayışıyla hakikate ulaşmak için her şeyi terk etmek lazımdır: Dünyayı, ahireti, kendini ve hatta bütün bu terk ettiği şeyleri dahi terk etmek icab eder.” der.

İbrahim Ethem Hazretleri’nden, bütün ağyar mülahazalarından kalbini arındırmış olmasıyla alakalı şöyle bir hadise naklederler: Onun Belh’te hükümdar olduğu söylenir. Hakikat yoluna süluku sırlı; bir üstada hizmeti de sâdıkâne ve vefalıdır. Hizmetleri esnasında bir gün üstadı onu imtihan etmek için birisini gönderir. O da gider sakalık yapan İbrahim Ethem’in ayaklarını mahmuz gibi şeylerle hırpalar. Ayaklarından kanlar akarken bize göre tavrı, sözleri kâmilânedir: “Dostum, biz onları çoktan Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” der. İmtihanı uygulayan zat üstadına gelir ve ne dediğini ifade eder. Cevabı öğrenen Üstad: “Biz onları çoktan Belh’te bıraktık” diyorsa demek hâlâ Belh’i unutmamış. Belki bunu söylemekle Belh’i de bıraktığını ifade ediyor ama bu, henüz terkin terk edilmediğini gösteriyor. Evet, insan bu seviyeye ulaşmak için sağını solunu ve her şeyini unutacak ve sonuçta da “Bu cismim cümle can oldu.” diyecektir.

Hakk’a vuslatta dört ana esas

Hazreti Nakşibendi anlayışındaki terk de işte böyle bir şey. Ancak “Usulü’d-din” ulemasının “Hakaiku’l-eşyai sâbitetün – Eşyanın varlığı, hakikatleri sâbittir” düsturları ve günümüzde benliğin çok öne çıkması karşısında: “Der tarik-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz – Ben bîçarenin yolunda dört şeyi esas tutmak lazımdır: Mutlak acz ve mutlak fakr içinde bulunma felsefesi, mutlak şükür yani Allah’a her hal ü kârda hamd ü sena ve hiçbir an hizmet adına fütura maruz kalmadan daima şevk içinde bulunma.” diyen zatın yeğlediği yöntem daha umumi ve herkesin uygulayacağı bir yöntem gibi görünmektedir. Sofilerin, evvela insana seyr ü süluk veya çilelerle bir benlik kazandırma, sonra da sırasıyla önce şeyhte, sonra Allah Rasulü (salallâhu aleyhi vesellem)’de, en sonunda da Allah’ta fani olma dedikleri fani olma çizgisini takip etme ki, “fena fişşeyh”, “fena firrasûl”, “fena fillah” ıstılahları buradan gelmektedir. Ayrıca mebdeden müntehaya bu yoldaki yolculuk da “seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr minallah” unvanlarıyla yad edilmektedir ki, bu da, Allah’a doğru gitme, sonra tamamen maiyet ufkunda seyrine devam etme ve sonra da halkın içine dönüp halk içinde Hak’la beraber olma gibi vetire takip eder. Bu makam bazılarına göre, “sâfiye” makamını temsil edenlerin makamıdır. Böyle bir insanda oturma, kalkma, düşünme, konuşma.. yani onun her şeyi tamamen Allah adına olur.

Biz O’nunla güçlüyüz

Günümüzün insanının realite anlayışına daha uygun olan husus, insanın kendini bütün bütün nefy ve inkar etmeyip, onun yerine şu mülahazalar içinde olmasıdır: Benim hiçbir servetim yok, fakirin tekiyim; ama büyük işlere muvaffak oluyorum. Bu benden olmadığına göre Rabbimin servetiyledir. Öyle ise ben bu güçle dünyayı peyleyebilirim. Aynı zamanda ben çok acizim; iktidar dairem elimin ulaştığı yere kadar ya uzanabiliyor ya da uzanamıyor. Bununla beraber yıldızlarla, göklerle uğraşıyorum.. insanlığı içine düştüğü çukurdan çıkarmak istiyorum. Böyle geniş ve çaplı bir gayretim, bir azmim var. Hiç denecek kadar bir kudretle bu işler yapılamaz. Ama ben sonsuz bir kudrete dayanmışım, o öyle sonsuz bir kudret ki, ona dayanan karınca Firavun’un sarayını yerle bir eder; o kudrete dayanan bir sinek Nemrud’u yere seriverir. Nihayet o kudrete dayanarak mikroplar nice cebbarları yerle bir edebilirler…

Binaenaleyh bir insan “O’nun sonsuz kudretine dayandıktan sonra dağları yerinden sökebilirim.” dese mübalağa yapmış olmaz. Bugün, bütün acziyetimize rağmen Rabbimin bizi muvaffak kıldığı hususlara bakınca bunu çok daha iyi anlıyoruz; hatta her gün kim bilir kaç hadise ile O’nu açık ve net görebiliyoruz; evet, Rabbim bizleri güzel işlerde istihdam ediyor, sevk edip yürütüyor ve geçtiğimiz yerlerde bir kısım filizler beliriyor. Şimdi böyle bir noktada insan yanılıp da bunlar bizim sa’yimize terettüp etti derse bir manada aldanmış olur. İmanda ileriye gidip hakiki tevhide ulaşanlar ise, bizi buraya getirip burada bir şeyler yaptıran, -eğer ediyorsa- sa’yimize terettüp eden bu semereleri de yaratan Allah’tır, der ve tevhid soluklar. Biz bu kadar fakirken çok büyük şeylere sahip gibi görünüyoruz.. öyleyse bütün bunlar O’ndandır. Binaenaleyh, her zaman “Lehü’l-hamd velehü’l-mülk” demeliyiz ki, bu da bir şükür ifadesidir. “Bizi böyle kendi iktidar ve kudretiyle coşturup şaha kaldıran Rabbim, bu kadar nimetleri başımızdan yağdırıp bizi şükürlerle kanatlandırdıktan sonra niçin şevk ile hizmet etmeyeceğiz ki!” diye heyecana gelip hizmete koşmak lazımdır. Evet, niçin artık bununla bütün küfür dünyasına meydan okumayalım ki.. çünkü biz bu meydan okumayı kendi kuvvetimizle yapmıyoruz. Bu meydan okuma, kendimiz olma, kendimiz gibi yaşama demektir. Böyle küfre karşı sapasağlam durma Rabbimizin sonsuz gınâsıyladır. Elimizdeki silah ise “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”tır. “Kâinattaki bütün tahavvülâtı yapan, enerjiye muhtaç her şeyi var edip hareket ettiren, evirip çeviren, Allah’ın sonsuz kudret ve kuvvetidir” diyen biri, “Benim ümitsizliğe düşmeme gerek yok; zira yaptıklarımı kendi iktidarımla yapmıyorum. O’nun kudretiyle yapıyorum.” diye düşünür. Kendi iktidarıyla yaptıklarını zannedenler, her şeyi kendi güçlerine bağlayanlar, kendilerinden güçlü biri karşılarına çıktığında ümitsizliğe düşüp şevkleri sönebilir. Ne var ki, bu yolun âdâb ve erkanını öğrenmişlerin ümitsizliğe düşmesi bahis mevzuu değildir. Buradaki incelik işte budur ve “acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak”ı da böyle anlamak icap etmektedir.

Benlik anlayışımız

Evet, bizim benlik sırlarını kazanma anlayışımız, eskilerin anlayışından farklı olduğu gibi, o benlikten vazgeçmenin sırları da daha farklı bir yolla gerçekleşmektedir. Bunu ifade ederken anlayışımız, benim elimin yetiştiği kadar bir iktidar dairem var, şeklindedir. Sonra bunu da nefyediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bize o şuuru, o eli veren ve şu anda da elimizi idare eden yine O’dur. Ama oraya gitmeden diyoruz ki, elimizin yetiştiği daire kadar bir iktidarımız görünüyor. Bu dairenin dışında kalan da belli ki Rabbimizin kudret ve kuvvetiyle oluyor. Rabbimiz vermese hiçbir iş yapamayacağımız gibi, gönülleri temayül ettirmese temayüllerimizden de söz edilemez. Öyle ise bu mevzuda ben küçük bir şey yapıyor, önemsiz bir teşebbüste bulunuyorum. Sonra Rabbim bütün gönüllerde birer meşale yakıyor, tutuşturuyor bizi de coşturuyor, diyoruz. Mebdede kendime bir irade sınırı çiziyorum ki, işte bu, benliğimizi kabulün ifadesidir. Fakat ben bütün bunları kudretim ve irademle yapıyorum ve biliyorum ki, ben bütün bunları ancak Rabbimin sonsuz kudret ve kuvvetiyle yapıyorum. Bunun farkındayım ve benliğimi Cenab-ı Hakk’ın varlığına bir vahid-i kıyasi (ölçü birimi) olarak görüyorum.

Binaenaleyh, evvela kendimize bir daire çiziyoruz ve kendimize ait kabul ettiğimiz şeylerin bile mebde ve menşe olarak O’na bağlı olduğunu görüyoruz. Bizde bize ait hiçbir şey yoktur; şayet var görünüyorsa bunlar da yine O’nun eliyle bize verilen güzelliklerdir, diyoruz. Bunu biliyoruz ve önce muvakkaten bir “ben”den söz ettikten sonra dönüp onu da hakiki sahibine iade ediyoruz.

ÖLÇÜ VEYA YOLDAKİ IŞIKLAR

Bencillik girdabı

İnsana bahşedilen benlik emaneti, en büyük gerçeği tanıyıp bulma yolunda ona verilmiş mukaddes bir armağandır; vazife biter bitmez de taşa çalınıp kırılması gerekli olan bir armağan. Böyle yapılmadığı takdirde o, kabarır, şişer ve sahibini yutacak bir ifrit hâline gelir. Fert, onunla Yüce Yaratıcı’yı, O’nun kudretinin, ilminin, iradesinin sonsuzluğunu; eksiklik ve kusurların O’nun semtine sokulamayacağını idrak edecek, sonra da sînesinde tutuşturduğu mârifet ve muhabbet ateşiyle benliğini eritip bitirecek; sadece Yüce Yaratıcı’nın varlığıyla bakıp görecek, O’nunla düşünüp O’nunla bilecek ve sadece O’nunla soluklanacaktır.

Hep bencil olarak kalıp gitme, Hakk’ı görüp bilememenin, sonsuzluk yolunda mesafe alamamanın ve gözleri bağlı, aynı yerde dönüp durmanın ifadesidir. Devamlı benlik hesabına düşünenler, benlikle oturup kalkanlar ve aradıklarını “ego”nun karanlık atmosferinde arayanlar, yıllarca dere-tepe demeden aşıp gitseler de, bir çuvaldız boyu yol alamazlar.

Yapılan işler, işlerin en ağırı, en yorucusu dahi olsa, benlik hesabına yapıldığı takdirde kat’iyen fazilet vadetmez ve İlâhî Dergâh’ta kabul göremez. Kendini aşamamış, benliğine bıçak çalıp parçalayamamış, basireti bağlı kimselerin ötelere doğru her hamlesi bir avunma ve aldatmaca, her fedakârlığı da bir akılsızlıktır.

Bencillik, şeytanî bir sıfat olduğundan, ona kapılanları, şeytanın âkıbetine uğratacağından şüphe edilmemelidir. Şeytanın mazeret ve müdafaaları bile, güm güm birer benlik melodisidir. Âdem Nebi (aleyhisselam), ufkunun karardığı bir anda, gözyaşlarından yepyeni bulutlar meydana getirerek onunla gönül ateşini, hasret ateşini söndürmeye çalışmasına karşılık; İblis, her kelimesi gurur ve inat, her ifadesi küstahlık sayılan mazeretler sayıp döküyordu…

Benliğin ilimden kaynaklananı, servet ve iktidarla ortaya çıkanı, zekâ ile, cemâl ile şişip büyüyeni ve daha birçok çeşidi vardır… Bu sıfatlardan hiçbiri, insanın zâtî malı olmadığından, bu husustaki her iddia, hakikî Mal Sahibi’nin gazabına bir vesile ve dâvetiye sayılmış ve bu mağrur ruhların helâkiyle neticelenmiştir.

Ferdin şahsî dünyasını tesir altına alan “ego”, bir cemaat benliğiyle de omuz omuza verince, bütün bütün devleşir ve mütecaviz bir ifrit hâline gelir. Artık böyle azgınlaşmış bir ruhun elinde en hayırlı şeyler dahi simsiyah bir bulut kesilir ve etrafa gülle, bomba yağdırmaya başlar. Evet, böylelerinin elinde ilim, bir yalancı ışık; servet, çalım ve cakaya vesile; gönül, bir çıyan yatağı; cemâl, çevreye ekşilik saçan bir gam sayfası; zekâ, başkalarını hafife alan uğursuz bir şaklaban hâlini alır.

Öteden beri maddeci felsefe, benliği; peygamberlik de, hakkı ve mahviyeti temsil etmiştir. Evvelkilerin yolunda şüpheler, tereddütler, aldatmalar, şiddet ve hiddetler; aysberglerin birbiriyle çarpışmaları gibi korkunç müsademelerle dağılıp parçalanmalarına karşılık; ikincilerin yolunda aydınlıklar, gönül inşirahları, birbirinin imdadına koşmalar ve birbirini desteklemeler vardır.

Her fırsatta kendini etrafa anlatma ruh hâleti, o kimsede bir eksiklik ve aşağılık duygusunun ifadesidir. Böyleleri, iyi bir ruh terbiyesiyle varlıklarını gerçek Mal Sahibi’ne feda edecekleri güne kadar da bu durum sürer gider. Bunların her işi bir çalım, her ifadeleri gürül gürül benlik, her mahviyet tavrı ve tevazuları da ya bir riya ya da kendilerini başkalarına anlattırabilme yatırımıdır. Bin nefrîn hak bilmez bencillere!

Bencilin hakikî dostu olmadığı gibi, vicdanî huzuru da yoktur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2004.akademileri/a13599.html
—————————————————————-

RİSALE-İ NUR’DA ENE-EGO-BENLİK KAVRAMI… (drmavi)

Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin mühim bir tılsımını halleden

OTUZUNCU SÖZ

Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

Birinci Maksat

ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene’dir.

Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.
———————
ENE-BENLİK, NURLU BİR AĞAÇ ÇEKİRDEĞİ VEYA ZEHİRLİ BİR ZAKKUM ÇEKİRDEĞİ OLABİLİR…
———————
Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:

Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi,
———————
ENE-BENLİK, GİZLİ SIRLI HAZİNELER GİBİ OLAN ALLAH’IN İSİMLERİNİ AÇAN BİR ANAHTAR OLABİLİR.
———————
kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır.
———————
ENE-BENLİK, KAİNATIN KAPALI SIRLARINI AÇAN, MUAMMALARI ÇÖZEN HAYRET VERİCİ SIRLI BİR ANAHTARI OLABİLİR.
———————
O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu dahi açar.

Şu meseleye dair, Şemme isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:

Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.
———————
İNSANIN ELİNDE, ALEMLERİN BÜTÜN SIRLARINI VE KAPILARINI AÇAN ENE-BENLİK ANAHTARI VARDIR.
……………………..
Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır.

Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.

Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder.
———————-
İNSAN, ELİNDEKİ ENE-BENLİK ANAHTARIYLA KAİNATIN BÜTÜN HAZİNELERİNİ AÇABİLİR.
———————-
Fakat ene, kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
———————–
ENE-BENLİK DE KAİNAT GİBİ SIRLI, ESRARLI VE MUAMMALIDIR.
———————–
ENE’NİN MANASI, MAHİYETİ, YARATILIŞ GAYESİ BİLİNİRSE, HEM KENDİSİNİN HEM DE KAİNATIN SIRLARI ÇÖZÜLÜR.
———————–
Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi bir ene vermiştir-tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsaf-ı Rububiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin.
————————
İNSANA VERİLEN ENE-BENLİK BİR EMANETTİR.
————————
ENE-BENLİK, ALLAH’IN RUBUBİYETİNİN SIFATLARININ VE ŞE’N’LERİNİN (işlerini) HAKİKATLARI ANLAŞILSIN VE GÖRÜLSÜN DİYE VERİLMİŞTİR.
————————-
ENE-BENLİK, ALLAH’IN SAFATLARININ İŞARETÇİLERİ OLAN NUMUNELERE SAHİPTİR KILINMIŞTIR.
————————-
ENE-BENLİK ALLAH’IN SIFATLARININ BENZERLERİNİ KENDİNDE TOPLAMAKTADIR.
————————-
ENE-BENLİK, ALLAH’IN SIFATLARINI VE İCRAATINI TANIMADA BİR VAHİD-İ KIYASİ’DİR, BİR MİHENK VE ÖLÇÜDÜR.
————————-
Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir; ilim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
————————-
ENE-BENLİK DIŞARDA GÖRÜLEN ELLE TUTULAN VE HAKİKİ VARLIĞI OLAN MUŞAHHAS-SOMUT BİR VARLIK DEĞİLDİR. FAKAT ONA HAYALİ BİR VARLIK VERİLEBİLİR BİR MİSYON BELİRLENEBİLİR.
————————-
ENE-BENLİK ALLAH’IN TANINMASINDA VE VARLIĞIN ANLAŞILMASINDA BİR ANAHTAR VE ÖLÇÜDÜR…
—————————————

ZAMAN AKADEMİ 04.10.2005 SALI

Benliğin mahiyeti

İnsan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

Soru: Benliğin mahiyeti nedir?

Latincesi “ego”, Arapçası “ene” olan benlik, -kısaca- iyi ve kötü yanlarıyla mahiyet-i insaniye demektir. Allah (celle celaluhu) insanın mahiyetine hem iyi hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da. O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanilik kazanabileceği gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma da düşebilir. Bu, “İnsanı ahsen-i takvimde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık” (Tîn, 95/4) ayetinde çok açık ve net olarak görülmektedir. Evet en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü -belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan- kötü duygulara da açık bir yanı vardır. O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfiline gidebilir. İnsanın esfel-i sâfiline gitmekten kurtuluşu, -hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere- iman edip salih ameller yapmasından geçer. İnsan, iman ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur.

İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır. Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla mücehhez olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik istikametinde kullanırsa, -Mevlana’nın ifadesiyle- mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye kazanacaktır.. evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kağıt gibidir. Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kağıda, niyet, irade, amel, ihlas, azim, cesaret ve gayret eczasını sürmek suretiyle tahakkuk eder. Böylelikle onun mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o semâvî bir varlık haline gelecektir. Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal bir zaman gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkan-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına elli bin şeytan bile çıksa -Allah’ın izniyle- vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak âhir ömre kadar mücadelenin devamı için, nefs-i emmâre veya a’sâb hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerâreler meydana getirebilir. Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddi-manevi cismaniyetinin mevcudiyeti söz konusudur.

Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk’ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenab-ı Hakk’a, O’nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zat-ı Ulûhiyet’i tam ve kusursuz bilmesi, bilip tanıma imkanına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

Şöyle ki, insan, “Ben, ben”, “Benim iradem”, “Benim kudretim”, “Benim iktidarım”, “Benim hayatım” demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit durumundadır. Buna biz, tasavvufi ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lazımdır. Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve dilemesine bakmak suretiyle kendi ef’al-i ihtiyariye (cüzî irade) aynasından hayat, sem’ u basar, irade, kelam, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilahîyi görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.

Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, “Kulağım var, işitmek bana ait” der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. “İşte gözüm; gören benim” deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira, göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da bir dahli yoktur onun. İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latifelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibariyle bu sıfatların hepsinin Zât-ı Ulûhiyet olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece, daha evvel “benim” deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O’nun mülkü olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde edebiliriz.

Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, -biraz evvel de arz ettiğimiz gibi- bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, “Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, halbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk düşüncesi olmaması lazım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellisidir.” diye düşünür. O bu sözleriyle mütenâhîden nâmütenâhîye intikal ediyor. Hz. Pîr-i Mugân da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya var olmasıyla Cenab-ı Hakk’ın varlığına; kaybolup gitmesiyle de O’nun bekasına delalet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delalet ettiği gibi bütün eşya da varlığa ermesiyle Allah’ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O’nun bekâsına delalet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O’nun var etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler. Evet O’nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki kalacak olan sadece O’dur: “Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fena bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet’tir ki baki kalacak.” (Rahman, 55/26-27) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati dile getirmektedir.

Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah’a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu olmalarıyla, asıl sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz: Mesela, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle “kayyum”luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levâzımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr’in beyanıyla, insan ef’âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi’şârına (yüzde bir) bile sahip değildir. Nasıl sahip olabilir ki? Mesela, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah’tır; buğdayı yaratan Allah’tır; toprakla buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde-i hayatiyeyi var eden de Allah’tır. Dahası onun nemâlanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir rüşeym halinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah’tır. Sıralayıp sonuna kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

Evet bu kadar iş içinde bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren, yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah’tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler. Tükürük bezlerini çalıştıran Allah’tır. Yemek borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah’tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım üsâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin gördürülmesi.. gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan “yedim” derken bütün bunları düşünebilse “yedirildim” demesi daha uygun düşecektir. “Yedim” diyen mümin de esasında bunu mecazi olarak söylemekte ve “yedirildim” ifadesini kastetmektedir.

Görüldüğü gibi insanın ef’âl-i ihtiyarisinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir Zat-ı Ecell-u A’lâ’nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât’ı tanıyacaktır. Binaenaleyh, mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl pırıl Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet’i tanımanın yolu da budur.

Bu arada, marifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenab-ı Hakk’a ait yönleri düşünerek aczimizi, fakrımızı idrak edip Rabb’in nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı, daha da derinleştirerek, meselelerin içinde dört erkâna (acz, fakr, şefkat, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabb’imiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a’lâ-i illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir manayı temsil etme insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah’ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O’nun mübarek adıyla, her şey O’na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de Allah marifeti artmıştır.

Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar meydana gelmiştir. Böyleleri, “Ben ettim”, “Ben yaptım”, “Ben çattım” der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet’e feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet’i tanıyanlar arasında dahi Cenab-ı Hakk’a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, “İnsanın gâyesi, gâyetül-gâyesi, teşebbüh bil-Hâlık’tır” der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri bulandırırlar. Biz onu mülahazaya almak isteyince:

“Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah,

Tebeddülden, tagayyürden, elvan ü eşgâlden

Muhakkak ol müberrâdır, budur selb-i sıfatullah”

der tevhid soluklarız.

http://www.zaman.com.tr/?bl=akademi&alt=haberler&trh=20051004&hn=206834
————————————

ENE PSİKOLOJİSİ, Ömer Baldık

“İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen [çekinsen], âciz mahlûkata zelil bir abd olursun.” Said Nursi

İMAM GAZALÎ, insanın manevî yapısını tarif ederken kalbe en yüksek makam olan padişahlığı, akla ise vezirliği yakıştırır. Ona göre duyguları yöneten gadap ve şehvet kuvveleri daha alt kademede yer alırlar, almalıdırlar.

Onbirinci asrın büyük İslâm düşünürüne göre, kişinin ruhî dengesini bulması için iç âlemini bu hiyerarşiye uygun şekilde düzenlemesi gerekir. Aksi durumda, yani duyguları yöneten kuvveler aklı ayartıp kalbi bertaraf ederek yönetimi ellerine geçirirlerse, o ‘ruh ülkesi’nde dirlik düzenlik kalmaz. ‘Kin’ gibi bir gadap duygusu ya da ‘sahip olma’ gibi şehvetten yana bir duygu, tüm ruh ülkesini baştan başa kuşatır ve akıl dahil her şeyi kendisine amade eder, kendi hesabına çalıştırır.

İşte bu yüzden, ruhun ideal yapısı içinde kendisini yaratan Rabbin vaz ettiği hak ve hakikati duyan, ona abd olma niyeti taşıyan bir kalbin iş başında olması şarttır. Sanki bir motorun dinamosu gibi, ruh böylesi bir kalp ile ancak, yol alır ve yüksek menzillere ulaşır. Tersi durumda, denetimsiz ve başıboş kalmış duygular koca bir ruh âlemine patinaj yaptırıp dururlar.

Öte yandan, bu hâl uzun süre devam etmez. Duygular çok kısa bir sürede kendilerine yeni merkez olarak ‘ene’yi seçer ve onun etrafında öbeklenirler. Amaçları, psikolojide benlik yani kişinin benlik algısı olarak geçen ‘ene’yi yüceltip kalpten boşalan tahta onu oturtmak ve oraya lâyık olduğunu göstermek için sürekli onu yüceltmek ve değerli göstermeye çalışmaktır.

Enenin de duygularla arası iyidir. Onları kendisine yakın bulur, en azından bulmak ister. Ama içlerinde en çok onur ve gururdan hoşlanır. Mutluluğu onlarda bulacağına inancı tamdır.

Ne ki Rabbi ile rabıtasını kesmiş bir ene, koca bir okyanusta olası tüm tehlikelere açık küçük bir sandal gibidir. Okyanusta meydana gelen küçük bir dalgalanma dahi, ona “Neler oluyor battık mı?” sorusunu sordurmaya yeter. Üstelik yanından, sağından solundan irili ufaklı pek çok gemi geçer. Bunlar onun kendisini daha da kötü hissetmesine yol açar.

Enesini yücelten ve duygularını onun istek ve arzularına amade kılan kişi, tuttuğu yolu inatla ve onurla sürdürme çabasına rağmen, hakikatte hangi konumda olduğunun farkındadır. Bu farkında oluş, onu kaygılandırır. Lâyık olmadığı halde baş köşeye kurulmuş enesine ne zaman, nereden bir darbe gelecek diye kaygılı bir bekleyişe girer. Ama önceki hâle geri dönmeyi asla düşünmez. Onu kendisi için bir zillet sayar.

Bu ruhsal durum içinde, ruhî göstergelerin tümü çevreden eneye atfedilen değerleri ölçmeye ayarlıdır. Tüm ruhî alıcıların gözü kulağı, bu noktaya yoğunlaşır. Bu sürece “Biz bir iş yaptık, ama iyi mi yaptık kötü mü yaptık?” türü bir suçluluk ve tereddüt psikolojisi eşlik eder.

Kişi yaşamına sanki her an elinde bir tartı varmış gibi devam eder. Borsada alınıp satılan hisseler gibi enenin değeri sürekli gözetim ve denetim altındadır. Yine borsadaki gibi, enenin değerinin yükselip düşmesi hissedarların teveccühüyle orantılıdır. Ene değerini kendinden değil, hissedarların teveccühü ve takdirinden alır.

Bu süreçte enenin değerini düşürebilecek pek çok tehlike ve tehdit vardır. Yapılması muhtemel bir hata, bunların başında gelir. Kişi bir gaflet anına denk gelip de hata yaptığı takdirde, hissedarların (çevresindekilerin) gözünden düşeceğini düşünür. Ona göre bu bir zayıflık işaretidir. Bir nevi aptallığının tescil edilmesidir. O yüzden, hata yaptıysa bile hemen hatasını örtmelidir.

Kişinin tek derdi, hangi koşulda olursa olsun ‘ene değeri’nin yüksek çıkmasıdır. Her yerde ve her koşulda sınanmayla yüz yüzedir. Yaptığı iş, tuttuğu yol sürekli olarak sınanmaktadır. Her şey, rastgele üzerine değen bir çift göz bile, bir anda ciddi bir tehdide dönüşebilir.

Bu sürekli sınanmadan başarılı çıkması için kişi her şeyden azamî derecede anlaması gerektiğini düşünür. Geniş bir yetenek repertuarına sahip olmalıdır. Herhangi bir konuda başkalarına yenik düşmemelidir. Herhangi bir şeyi bilmediğini kabul etmemelidir. Böylesi durumlar onu yeteneksiz ve aptal biri konumuna düşürür ki, onun için bundan daha kötü bir kâbus yoktur.

Ene, Allah’a abd olmadığı için kendisi gibi yaratılmış insanların teveccühüne abd olur. Onların gözünde büyük görünmek için çırpınır. İşin içine bir de şöhret girerse, çırpınma daha da artar. Şöhreti onun değil, o şöhretinin güdümüne girer. Örümcek ve sinekten daha zayıf düşer.

Bu hâldeki enenin aklî melekeleri de zaafa uğrar. Olayları ya da kişileri belirli bir bütün içinde değil de, tek bir öğeye dayalı olarak değerlendirir. Aynı kişi kendisine pek çok övgüde bulunsa ve sonra bunlara küçük bir eleştiri eklese, onun için “Benim hakkımda iyi düşünmüyor, kuyumu kazmaya çalışıyor” diye düşünür. Düşünme biçimi, dengesiz bir şekilde ‘abartma’ ve ‘aşırı genelleme’ tarzlarına kayar. Aklî olmaktan ziyade, ‘duygu-yoğun’ bir niteliğe bürünür.

Öte yandan, enenin kendi şefliğinde bir orkestra gibi yönetmeyi istediği duygular da isyandadır. Huzur, sükûnet gibi orkestrayı rahatlatacak esas duyguların sesi duyulmaz. Kaygı gereğinden çok ses çıkarır. Hırs, öfke, kıskançlık gibi keskin ve uç duygular, değişik zamanlarda öne çıkıp orkestranın harmonisini baltalar. Duygular bir orkestraya değil, savaş alanına benzer.

Velhasıl, işte ihtilâlci enenin hâli budur. Ne kafada akıl bırakır, ne insanda huzur. ‘İstinad noktası’ olarak kendisinden başkasını tanımaz. Halbuki zatında zayıftır, asla insan gibi bin odalı bir sarayın üzerine bina edilebileceği bir ‘temel’ değildir, olamaz.

Öyleyse sen sen ol; kendin gibi acizlere bir rububiyet verip başına musallat etme. Enâniyetine ve iktidarına güvenme.

Bil ki, Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana her şey düşmandır; kendi duyguların bile.

Sen Ona abd ol; bütün mahlûkatın üstünde bir mevki kazan. En küçük bir şeye ibadet eden zelil bir firavun olacağına; cenneti bile ibadet maksadı görmeyen aziz bir abd ol.

http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1408%5B/color:d1df9ff7fe

“Ene” anahtarını kullanabiliyor muyuz?

Ankara’dan okuyucumuz: “Otuzuncu Söz’de geçen, ‘Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım-ı muğlakının dahî anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkülküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır’ cümlesini açıklar mısınız?”

Otuzuncu Söz’ün Birinci Maksad’ı, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar. Ondan korkup titrediler. Onu insan yüklendi. İnsansa çok zâlim ve çok câhildir”1 âyetinin tefsîri sadedinde “ene”nin bir anahtarı mahiyetindedir.

Ene sözlükte ben ve benlik mânâsındadır. İnsanın ben’ini, rûhî kimliğini, iç âlemini, duygularla sarılmış fizik ötesi varlığını tarif eder.

“Ene”yi emânetin çeşitli yönlerinden bir yönü olarak takdim eden Saîd Nursî Hazretleri, bu yönün Hz. Âdem (as) zamanından beri insanlığın etrafına dal budak salmış nûrânî bir Tûbâ ağacı ile, müthiş bir Zakkum ağacının çekirdeği hükmünde geliştiğini, Peygamberlerin ene’ye kul ve ibadet zîneti takarlarken, şirk dünyâsının da ene’ye rab ve ilâh mânâsı yüklediklerini; bir diğer ifâdeyle peygamberlerin elinde ene’nin Allah’ın kulu, ehl-i şirkin elinde ise–hâşâ—Allah’ın şerîki ve ortağı unvânı kazandığını kaydeder. Peygamber irşâdı hâricinde şirkten başını kaldıramayan ene’nin, hem her defasında bu irşâddan uzak düşmesi, hem de hayalî bir ilâhlık dâvâsına en büyük hakîkatmış gibi sarılması cahilliğinin ve kendine zulmedişinin resmi olsa gerektir ki, Kur’ân bu yönüyle onu “çok zâlim ve çok câhil” îlân etmiştir. Kur’ân “ahsen-i takvîm” sûretinde yaratıldığını beyan ettiği insanın, îmânı ve sâlih ameli olmadığı takdirde, “esfel-i sâfilîn” (aşağıların aşağısı) derekesine düşeceğini de haber vermiştir.2

Peygamberler insanlığın ahsen-i takvîm sûretini, yani yaratıldıkları güzel sûreti korumaları için birer rehber hüviyetindedirler. Kulun ilâhlık dâvâsına sapması aşağıların aşağısında olduğunun göstergesi; kulluk vasfını bürünmesi ise, en güzel makamda (ahsen-i takvîmde) oluşunun alâmetidir. Çünkü insan—hâşâ—ilâh değil; Allah’ın kuludur. Allah’ın kulu olduğunu anladığında kâinât üstünde bir kıymete erişen insan, ilâhlık dâvâ ettiğinde aşağıların aşağısına inmektedir.

Allah nasıl tanınır? Allah bütün sıfatlarıyla mutlak, bütün sıfatlarıyla muhît, yani kâinâtı kuşatmış, bütün sıfatlarıyla hudutsuz ve sonsuz, bütün sıfatlarıyla kayıtsız ve sınırsız! Sınırsız ve nihayeti olmayan bir şeye belli bir şekil verilemez, sûret biçilemez, mutlak ve muhît olduğundan hakkında belirleyici bir hüküm konulamaz, mâhiyetinin ne olduğu da tam olarak anlaşılmaz.

İşte kulluk vasfını bürünmüş ene, kendisine verilen vehmî ölçücüklerle Kâinât Sultan’ının sınırsız ve sonsuz sıfatlarını, isimlerini ve şuûnâtını tanıma imkânı elde eder. Meselâ, eğer ene’de cüz’î bir ilim olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Alîm olduğunu bilemezdi. Eğer ene’de cüz’î bir kudret olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Kadîr olduğunu; ene’de cüz’î bir şefkat olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Rahîm olduğunu; ene’de cüz’î bir hikmet olmasaydı, Kâinât Sultân’ının Hakîm olduğunu… ve hâkezâ bilemezdi.

Allah’ın herşeyi kuşatmış olan, sonsuz, kayıtsız, hudutsuz, şeriksiz, eşsiz ve benzersiz isim ve sıfatlarını tanımak ve kavramak için ene’ye birer anahtar koymak gerekiyordu. Tâ ki ene, bu anahtarlar mârifetiyle birer gizli hazîne olan Allah’ın isimlerini tanıyabilsin ve kâinâtın kapalı sırlarını açabilsin. Ama ene kendisi de bir bilinmeyen, kendisi de hayret verici bir sırdır. Böyle bir anahtar hakîkî olmamalı; hayalî ve farazî bir hattan öteye geçmemelidir. Çünkü ene ilâhlık dâvâ etmemesi için hayalî ve farazî olması gerekir. Allah’ın varlığından haberdar olması için de sanki gerçek bir anahtarmış gibi gizli sırları açması gerekir.

Bu meseleyi On Birinci Söz’de de ele alan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, ene’nin bir birim ölçüsü değeriyle kendisinde bir hayalî mâlikiyet, bir kudret, bir ilim varsaydığını, böylece bir hayalî sınır çizdiğini, sınırsız İlâhî isim ve sıfatları ancak bu hayalî sınırlarla tanıyabildiğini kaydeder. Bu hayalî sınırlarla ene, “Buraya kadar benim; ondan sonrası Allah’ındır” diye hayalî bir taksimat yapar. Kendindeki hayalî ölçücükler ile Allah’ın sınırsız ve gerçek sıfatlarını anlar. Cüz’î ilmiyle Allah’ın sınırsız ilmini; küçük sanatçığıyla Allah’ın mutlak sanatını, hayali mâlikiyetiyle Allah’ın hakîkî mâlikiyetini ve hâkezâ, binler sırlı duygular, sıfatlar ve hislerle ene bir anahtar gibi Yaratıcısının isimlerini, sıfatlarını ve şuûnâtını tanıma imkânı elde eder.

Ene hayır ve hak yoluna bu yönüyle girer. Bu yönüyle yalnız feyze kâbildir. Vereni kabul eder. Kendi îcad edemez. Fâil değildir. Mâhiyeti harfiyedir; yani Allah’ın varlığını bildirir. Rubûbiyeti ve mâlikiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammülü yoktur. Bu sıfatlarıyla ene, ancak ve ancak Allah’ın mutlak, sınırsız ve hudutsuz sıfatlarını bildiren bir ölçücük olur.

Mâhiyetini bu tarzda bilen ene, “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir”3 müjdesine ulaşır. Emâneti hakkıyla edâ eder. Kâinâtın ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü böylece görür ve anlar.

Sonunda hayalî varlığını da elinin tersiyle itmeye ve terk etmeye râzı olan ene, “Mülk Allah’ın, Hamd Allah’ın, Hüküm Allah’ındır; ve ben Allah’a döneceğim” der, hakîkî kulluğa ulaşır ve Allah’ın izniyle, yaratıldığı biçim ve şekle lâyık olarak ahsen-i takvîm makâmına, yani Allah katında makamların en yücesine yükselir.4

Dipnotlar:

1- Ahzâb Sûresi, 33/72.
2- Tîn Sûresi, 95/4-6.
3- Şems Sûresi, 91/9
4- Sözler, S. 496, 118

http://www.fikih.info/
————————-

Risâle-i Nur’da ene ve zerre

Isparta’dan Murad Kurt: “Üstad Hazretlerinin, ene ve zerre bahislerini aynı risâlenin iki bölümünde izah etmiş olmasının hikmeti nedir?” Isparta’dan Mahmut Özdemir: “Ene ne demektir? Bediüzzaman’ın görüşü nedir? Bu zamanda enenin tahribâtından nasıl kurtulunur?”

Risâle-i Nûr’dan Otuzuncu Söz “ene”ye ve “zerre”ye tahsis edilmiştir. Birinci Maksad’da ene’nin mâhiyeti ve gizli bilinmeyenleri, İkinci Maksad’da ise zerre’nin mâhiyeti ve gizli bilinmeyenleri hârika bir biçimde keşfedilmiştir.

Üstad Hazretleri ene’yi, “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zâlim ve çok câhildir.”1 âyetinin tefsîri mâhiyetinde ele alır; zerre’yi de, “İnkâr edenler, ‘Kıyâmet başımıza gelmez.’ diyorlar. Sen de ki: ‘Evet, gaybı bilen Rabb’ime yemin olsun ki, başınıza gelecektir. Ne göklerde ve ne yerde zerre kadar bir şey O’ndan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitapta yazılmıştır.”2 âyetinin tefsîri sadedinde inceler.

Bediüzzaman Hazretlerine göre göklerin, yerlerin ve dağların yüklenmekten çekindiği ve korktuğu emânetin bir ferdi ene’dir, yani benliğin sorumluluk rûhudur. Öyle ki ene (benlik), Hazret-i Âdem’den (as) şimdiye kadar insanlık âleminin etrafına dal budak salan hem nûrânî bir Tûbâ ağacının, hem de dehşetli bir Zakkum ağacının çekirdeği hükmündedir. Birer gizli hazine olan Allah’ın isimlerinin anahtarlarını uhdesinde taşıyan ene, kâinâtın gizli bilinmeyenlerini de açabilecek hüviyette iken; başına buyruk bırakıldığında vahşetin, canavarlığın ve dehşetin resmini çizebilen bir yüz karası olabilmektedir. Yâni insanın mâneviyât ağacı hayırda “ene” üzerinde yükselmekte; şerde de “ene” nedeniyle kurumakta, sönmekte ve dökülmektedir. Yâni insan “ene” ile hem kazanmakta, hem kaybetmektedir: Kendine güvenen kaybetmekte, kendini Allah’a veren kazanmaktadır. Benliği ile gururlanan kaybetmekte, benliğini Allah’a kulluk makamında eriten kazanmaktadır. Kendisine var diyen gerçekte yokluğu, kendisini Allah için yok sayan gerçek varlığı bulmuş olmaktadır.

Üstad Said Nursî’ye göre kâinâtın anahtarı insanın elindedir, yani nefsine takılmıştır. Kâinâtın kapıları görünüşte açık gibi zannedilmekte ise de, hakikatte kapalıdır. Cenâb-ı Hak, insana emânet cihetiyle “ene” nâmında öyle bir anahtar vermiştir ki, insan onunla âlemin bütün kapalı kapılarını açabilmekte, öyle sırlı bir enâniyet vermiştir ki, Allah’ın gizli hazînelerini onunla keşfedebilmektedir. Fakat ene’nin kendisi de müşkül bir bilinmeyendir, dehşetli bir anlaşılmayan denklemdir. Ene’nin hakîkati, mâhiyeti ve yaratılış hikmeti bilinse, kendisi açıldığı gibi, kâinâtın gizli kapıları da açılabilecektir. Bu bahis, ene’yi bize açıp keşfetmektedir.
Zerre ise; kâinâtın maddî plânda en küçük yapı taşıdır, baş döndürücü hareketiyle var oluş sırrını mâhiyetinde barındırmaktadır. Üstad Bediüzzaman’a göre zerrelerin hareketleri, Allah’ın kudret kaleminin kâinât kitabına yaratılış âyetlerini yazarken çıkardığı titreşim ve cızırtıdan başka bir şey değildir. Gayb âleminden olan herşeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamlara kaynaklık edecek ölçüde, Allah’ın emirlerinin imlâsından ve yazılımından gelen hareketler ve heyecânlar, zerreleri sür’atle dönmeye ve titreşime sevk etmektedirler.3

Ene’nin, insanın mânevî varlığının en küçük yapı taşı; zerre’nin de kâinâtın ve insanın maddî varlığının en küçük yapı taşı olduğunu dikkatimizden uzak tutmamalıyız. Ene bir “elif” olarak aynı dersin birinci bölümünde; zerre de bir “nokta” olarak ikinci bölümünde ele alınmış, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleriyle kâinâtın tılsımı ve var oluşun gizli sırları her iki bahiste farklı açılardan keşfedilmiştir.

Dipnot:

1-Ahzâb Sûresi, 33/72;
2-Sebe’ Sûresi, 34/3;
3-Sözler, s. 494-513

http://www.fikih.info/
————————-

Benlik-Nefis-Ruh Münasebeti ve Kamil İnsan, Üzerine Bazı Düşünceler, Dr. Selim AYDIN

Her insan, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı anlamlandırır. Yirmi birinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın içiçe geçmiş bir sistemler ağı kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini; Kuran-ı Kerim’in mesajları doğrultusunda birbirine bağlamamızı ve bu üç hakikatin bütüncül bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgi parçaları, yeterli seviyede, ancak dağınık parçalar halinde üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, “bütüncü-sistemci” düşünebilmeyi öğrenmek, muradımızı ve gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.
Kur’ân perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda, Kur’ân’ın, bu üç hakikatin çekirdeklerini içerdiğini ve “insan, hayat, kâinat” üçlemesinin, kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

İnsanın özünde var olan iyilik (hissî potansiyel), güzellik (fizikî potansiyel) ve doğruluk (zihnî potansiyel); büluğ çağına girildiğinde aktif hale geçen nefis ve güçleri tarafından bencillik maskesiyle gizlenmeye başlar, insanın ruhu ile bedeni arasında bir perde oluşturan nefis güçlendikçe, kötülük yeşerir. Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında; nefis, kötülüğün ve negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden insana hâkim olurken, melekî-insanî özellikler, kalp ve vicdan üzerinden insana yayılır. Akıl ise; iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı ayırt eden bir âlettir. Dolayısıyla akıl; nefse de, kalbe de hizmet edebilir. İnsan nefsinde üç temel his olan; öfke, şehvet ve akıl, “akleden kalbin” kontrolüne verilirse, insanın kötülüğe meyli azalır. Akleden kalbin kontrolündeki nefsin üç gücünden öfke gücü, yiğitliği; şehvet gücü, iffeti; akıl gücü de hikmeti üretir.

Kur’an’da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime cismanî merkezli hayata hâkim olan nefis çeşitleri iken; nefs-i mutmainne, zekiyye, raziyye, safiyye ise, ruhî hayata hâkim nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri nefsi, üçlü motif üzerinde de gruplamışlardır. Bu perspektiften insandaki nefis, nefs-i emmare (arka beynin ve limbik sistemin kumandasında olan nefis); nefs-i levvame (önbeynin devreye girdiği ve arka beyni ve limbik sistemi kontrol edebildiği ve şuurî farkındalığın oluştuğu nefis) ve nefs-i mutmainne (gelişimini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş nefis) şeklinde üçe ayrılır.

İnsan; hayra, iyiliğe ve güzelliğe yatkın yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur’ân penceresinden bakıldığında, kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve çirkinliğin de zahiri olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve güzellikleri temsil edip, kendini Yaratan’a ayinedârlık edebilmesi, nefsini terbiye edebilmesine bağlıdır. Bir başka deyişle, nefisteki şehvanî ve gadabî güçlerin isteklerinin, aklın kontrolünde, meşru çizgide karşılanmasına bağlıdır. Ancak kontrol altına alınmamış nefsin, O’na ayinedârlık etmesi mümkün olmadığından, İslâm’da nefis terbiyesi ve insanın kendini tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mahiyetini oluşturan zihnî (akıl), hissî (his) ve fizikî (mide-beden) kapasitelerin; az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi, İslâm’ın önemli bir terbiye metodudur. Nefsin terbiyesine tefekkür ve okumakla da katkıda bulunarak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman’ın “akleden kalp” ifadesinde buna işaret vardır. Nefsî güçlerin üç faziletinin (iffet, yiğitlik ve hikmet) ortaya çıkışını ve devamını sağlayan adaletin gerçekleşmesi de, akleden kalbin sisteme hâkim olmasına bağlıdır.

Kâmil insan olma nefsin ve benliğin terbiyesiyle mümkündür. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya; istekleri meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefrite düşmemek için, kalbî hayatı; akıl, mantık ve adaletle dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini, ya velâyet yolu ile (az konuşma, az yeme, az uyuma) ya da zikir, fikir ve şükürle veya ikisinin birleşimi olan “akleden kalp -reşha” ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insanın kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa personeli, nefsi ve nefsin arzularını temsil eder, geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu ve onun tahtı olan kalbi temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten sorumludur. Akıl, hem tayfaya hem de kaptana hizmet eden, ihtiyaçları gideren ve hayatın sırlarını çözen bir unsurdur. İslâm’da nefis, terbiye edildikten sonra, benlik hapishanesinden çıkılır. Kâmil insan olmak için kalbin zümrüt tepelerine yolculuk başlar. Ruhî ve kalbî hayat yaşandığında, nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır. Ancak beden merkezli hayat sürdürüldüğünde de çoğu kez, kalp ve ruhun kendini ifade etmesi ve tekâmülü engellenir. İnsan, nefsini ıslah ettiğinde, kalp ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer; kalp ilhama açık hale gelir. Kalpten beslenen akıl da, ilham ve sezgilerden beslenme imkânına kavuşur. İslâm’da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mani olmayacak seviyede arındırılır. Ve kendine özgü varlık mertebelerine doğru yükselir. Nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun ahiret âlemine göç etmesi anlamına gelir. Vicdan, ruhun bir alt bileşeni olarak, insana doğruyu, iyiyi ve güzeli hatırlatır. Ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken, nefsin sözcülüğünü, insî ve cinnî şeytanlar yapar.

Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden, nefs-i levvame derecesine) kendi üzerinde gözlem yapması, kişilik ve benlik hapishanesinin motiflerini keşfetmesi gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde sürdürmeye yatkın olan insanın asıl vazifesi, şuurlu bir hayat sürmek, ülfet-gaflet tuzağına düşmeden şükür ve tefekkür çizgisinde Allah’a ayinedârlık yapmaktır.

Özetlersek, insanın kendini tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında “Kendini bil!” yazılı imiş. “Kendini bilen, Rabbini bilir; kendini unutan, Rabbini de unutur.” sözü de bu açıdan çok anlamlıdır. Kur’ân’da tefekkürün enfüsî ve afakî olmak üzere iki tarzda gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan veya buna girmeyen bir insanın afakî tefekkürde muvaffak olamayacağı üzerinde durur. Enfüsî tefekkür; insanın kendi mahiyetini keşfetmesi, iç gözlem ve iç sorgulama yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları şuurlu bir şekilde kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.

NLP´nin Gerçek Yüzü

Özet

NLP’nin tarihçesi ve esasları tanıtıldıktan sonra, yaygınlaşması hakkında bilgi verilecektir. Bilahare Avrupa’ya taşınması ve orada ne tür tepkiyle karşılandığına değinilecektir. Beşinci bölümün konusu ise, NLP’nin Türkiye’ye idhalidir.

NLP’nin köklerine dair

Bugün aktüel bir şekilde konuşulan NLP’nin tarihçesiyle yaptığımız çalışmalar hadisenin zamanın derinliklerine doğru ilerlediğini müşahede ediyoruz. Freud ve zamanını, toplumun sosyal ve manevi bağlarını parçalayan düşüncelerini ve o­nun Avrupa genelindeki cemaatileşmesini anlamadan, Perls ve Perls’i ilham kaynağı edinen NLP hareketini anlamak mümkün değildir. İnsanı tanıma, insana hakim olma, insanı yönlendirme, insandan istifade etme gibi maksatları esas alan NLP’nin köken olarak meşhur Yahudi asıllı ruh bilimcisi Freud’a dayandığını görüyoruz. Bu meseleyi daha iyi anlamamız için, Freud’dan zamanımıza gelen kalın çizgileri birlikte takip etmemiz gerekir. Freud’u ve Freud’dan zamanımıza bu fikirleri taşıyan materyalist psikiyatristleri tanımadan NLP hakkında konuşmak çölde su aramaya benzer.

Freiberg’te 1856 tarihinde bir yün tüccarının çocuğu olarak dünyaya gelen ve o gündeki Yahudi halkı hareketleri ile birlikte önce Leipzig’e ve daha sonra Viyana’ya taşınan Freud’un asıl ismi Şlomo Freud’dur [19]. Tıp tahsilini bitirdikten sonra önce Viyana hastanesinde çalışır ve daha sonra Paris psikiyatri kliniğinde psikiyatri çalışmalarına devam eder. Psikiyatrist olarak Viyana’ya döner. Doçent ünvanını aldıktan sonra çocuk hastalıkları enstitüsünde çocuk psikolojisi ile ilgilenir. Fransa’da Hippolyite Bernheim’dan manyetizma dersleri aldıktan sonra “şuuraltı” meselesi üzerinde durur. 1900 yıllarında rüya meselesinde kendisine göre teoriler geliştiren Freud’un bütün çalışmalarında semavi din karşıtı unsurlar dikkatimizi çeker. Daha sonra meşhur olacak “psikoanaliz” metodunu da bu günlerde ilan eder. Cinsiyet nazariyesini geliştirirken bütün yollar cinsel tatminsizliğe çıkar [19].

Freud ve ekibinin temel düşüncüleri bir kaç noktada merkezileşir: Evvela otoriteye karşı çıkarlar. Bilhassa semavi dinlerden gelen Allah ve ahirete imanın psikolojik hastalıklara sebep olduğunu ve vicdanın tahakkümünden ruhun mutlaka kurtarılmasının şart olduğuna inanırlar [4]. Vicdan ve vicdanın sürüklediği Allah inancının, toplumsal hayattaki faşizm kadar kişinin hürriyetini selb ettiğinden dolayı mutlaka fert hayatının dışına çıkarılmasının lüzumuna inanırlar [4]. İnancın ve geleneğin, cinsel hürriyeti engellemesiyle tatmin olamayan insan hastadır bunların nazarında. Yani hiçbir sınır tanımaksızın cinsel hürriyete sahip ve tüm inançlardan kurtarılmış bir insanın mutlu olacağına inanırlar.

Bu istikametteki – hamamlarda kadın-erkek beraber çıplak girmeleri gibi – ilk laboratuvar çalışmalarını Sovyet Rusya’da Troçki’nin (bkz. 5. Şua, 14. Mesele) gözetimi altında tatbike koyarlar [1], [2]. Bu çalışmalarında kendisine yardımcı olan ve takipçisi durumunda bulunan bir çok başka Yahudi alimi de dikkatimizi çekiyor. Bilhassa Viyana Rusya arası mekik dokuyan ve Troçki Rusyası’nda Freud’un çalışmalarını cinsel çerçevede enstitülerde sistemleştirmeye çalışan sözde psikiyatristler dikkatimizi daha fazla çekiyor. İlginç olan tarafı psikiyatri ile ilgilenen bu insanların hiçbiri tıp tahsili görmemiş ve temelde insan bilimi ile ilgisi olmayan kişilerdir.

Freud’un çalışmalarını yeni bir ahlâk, yeni bir insan, yeni bir dünya ve daimi bir ihtilalde kullanmaya çalışan bu grubun başında meşhur Leon Troçki ve çevresindeki filozoflar gelir. Semavi ve geleneksel ahlâkı dışlayan insanı maddileştiren ve o­nun ruhunu molekül ve partiküllere indirgemeye çalışan bu grubun amacı dinsizlik ve ahlâksızlıktır. Bunlara göre cemiyet hayatını menfi etkileyen en büyük amil dini ahlâk ve ailedir [1], [2], [3]. Bilhassa ailenin ortadan kaldırılmasına yönelik Troçki’nin nezaretinde Vera Schmidt’in açtığı enstitüde Stalin’in oğlu Wassiliy’nin oluşu çok ilginçtir [1]. En büyük hedefleri tüm hayallerinin önünde engel gördükleri aileyi ortadan kaldırmaktır. Bu noktada Freud gerek Avrupa’da ve gerekse Sovyet Rusya’da ahlâksızlığın teorisyeni olarak çıkar. Cinsel ahlâksızlığı kitap olarak genel ahlâkı tahrip etmeye başladığı bu dönemde baş aktör Freud ve Freud’dan ilham alan meşhur “Cinsel İhtilal” kitabının yazarı Wilhelm Reich’tır [3].

Meşhur Mordehay Marx Levi, yani Karl Marx’ın talebeleri de Freud’un psikoanaliz metoduyla insana yaklaşmışlardır. Psikoloji ve psikoanaliz noktasında 20.yüzyıl dinsizliğin rehberi olan Freud’un fikrini yaymak için tüm Avrupa ülkelerinde enstitüler açtırması ve beş defa üst üste uluslar arası psikoloji konferansı düzenlemesi o­nun bu yoldaki cehdini gösterir. Fert olarak ortaya attığı, dinsizlik ve ahlâksızlık doğuran teorisini kısa zamanda cemaatileştirmesi o­nun bu yolda yalnız olmadığını gösterir [19]. Günümüz psikiyatrist alimlerinin “sapık psikolojik mezhep” diye nitelendirdikleri Freud’u; dinsiz, ahlâksız ve kilise karşıtlarınca hala müdafaa edilmesi toplumun cehaletinden başka bir şey değildir. Veya organize olmuş materyalistlerin karşısındaki dindarların dağınıklıklarıdır.

1938 yılında kanser hastalığına müptela Freud’un İkinci Dünya savaşı arefesinde apar topar Londra’ya giderek, hastalığının şiddetine dayanamaz ve orada intihar eder [19]. Freud’dan insan, ruh, insanın terbiyesi ve cinsel hürriyet meselesinde Freud’dan ilham alanın sayısı pek çoktur. Bunlar arasında Berlin doğumlu Yahudi asıllı Friedrich Salomon Perls (Fritz Perls) konumuz açsından dikkat çekicidir.

Perls “Protestan” bir Freudçu sayılmaktadır.

Psikoanalizde “Ortodoks” kalmamış, tahribat noktasında geliştirmiştir. Temelde Freud’un ürettiğı kavramları ve fikirleri kullanmakla beraber teferruatta ayrılıklar olmuştur. Perls’e göre insan bir organizmadır ve sürekli çevreyle ihtiyaçlarını tatmin için alışverişte bulunmaktadır [4]. Bir insanda bir noktada tatminsizlik olduğunda o tatmin insanın ruhunda tamamlanmamış bir bütünün eksik parçasıdir [4]. O vakit, adeta herşeyi ile o insan tatminini hedeflemektedir ve tatmin başarı ile sağlandığında bunu Perls Gestalt’ın tamamlanması olarak ifade etmektedir [4].

İkinci Dünya Savaşı öncesinde ABD’ye kaçan bir çok Yahudi alimi gibi bu Perls de Yeni Dünya’ya taşınmıştır. Bu çerçevede hadiseyi tüm boyutlarıyla anlayabilmek için Perls’in dava arkadaşları; Erich Fromm, Wilhelm Reich ve Laura Perls gibi şahsiyetleri de bilmek gerekir.

Avrupa’daki projelerini daha geniş bir coğrafyada yeterli imkânlarla yenilik iştahına kapılmış insanlara kabul ettirmeye çalışan Galiçyalı psikiyatristler zaman zaman kilisenin itirazlarıyla karşılaşırlar. Hatta şehevani duyguları tahrik ile hürriyet perdesi altında insanları yoldan çıkaran cinsel ihtilalin mimarı hapishanelerde sürünür ve orada can verir. Hırıstiyanlık ahlâkını ve Avrupa geleneğini temelden sarsan bu ekibin eserleri büyük tüccarlarca yüksek sayıda basılmış ise de Avrupa ve ABD hükümetleri kısmen yakmıştır [20].

Fakat buna rağmen, semavi ve geleneksel ahlâka karşı hayvani bir hürriyet peşinde koşan Perls, heva ve hevesin tatminini Gestalt terapi olarak 1950’lerde ABD’de ortaya koymuştur ve 1968 öğrenci olaylarında öğrencilerin nazarında bir idol konumunu korumuştur [5]. Bilhassa gençleri her türlü otoriteye karşı kışkırtmak için “Gestalt Duası” adını verdiği şiirini 1960’larda neşretmiştir (Perls: “Gestalt Prayer”) [5]:

“Benim yaptığım bana,
Senin yaptığın sana.
Bu dünyaya gelmedim
Ta senin beklentilerine cevap vereyim.
Sen de bu dünyaya gelmedin
Ta bana göre hayat süresin.
Ben benim ve sen sensin
Eğer tesadüfen anlaşırsak ne güzel,
Eğer anlaşamazsak da yapılacak bir şey yok.”

NLP’nin şekillenmesi ve “Yeni Şimal Cereyanı”

NLP’ye gelince Fritz Perls’in Gestalt oturumlarını 1972’den itibaren Richard Bandler incelemiş ve bilahare kendisi de Gestalt terapi gruplarını yönetmiştir [5]. Bandler’in NLP’ye yönelmesi de ilginçtir. Yahudi asıllı psikiyatrist ve yayıncı ve 1970’lerde ABD’de eşcinselliği normal olarak savunan Robert Spitzer oğlu için davul öğretmeni ararken kabiliyetli Bandler ile karşılaşır [5]. Daha sonra Bandler’i o anda ölmüş bulunan Perls’in video filmlerini ve ses bantlarını çözmede yanına yardımcı alır. Bu çalışmalar esnasında NLP’nin bazı temel fikirleri Spitzer tarafından Bandler’e telkin edilir.

Yine çok gariptir ki Bandler’i meşhur bir nevi sihir psikoterapisti sayılan Virginia Satir ile tanıştıran da Robert Spitzer’dir [5]. Zengin olan Spitzer ailesi NLP’nin teşekkülündeki masrafları karşılarken birlikte bazı projeleri gerçekleştirirler. John Grinder ile meşhur sihirbaz Virginia Satir’i modelleştirdikleri kitabı neşreden ikiliden Grinder’in hikâyesi de ilginçtir: ABD CIA’sında Almanya, İtalya ve Yugoslavya ülkelerinde ajan olarak çalışan bu genç dilci meşhur ilim adamı Noam Chomsky’nin transformasyon grameri üzerine çalışır. Bandler ile tanışdıktan sonra tamamen NLP’ye döner [5].

Burada size ilginç gelecek bir anekdot aktarmak istiyoruz. Bandler ile Grinder gecenin geç vakitlerinde Kaliforniya şarabıyla sarhoşlarken bugünlerde Milyonlarca kişi tarafından konuşulan NLP kavramını bulacaklardır [5]. İlginçtir ki şerde muvaffak olmuş bir çok kişiye bu tür fikirler sarhoş hallerinde gelir. NLP, İngilizce Neuro Linguistic Programming kelimelerinin kısaltılmış şeklidir, meali ise lisan-ı hal ve kal ile proğramlama, yani karşısındakine tesir etmektir. O­ndan önce ise yaptıkları daha ziyade bir nevi modern “sihir” (İngilizce magic) olarak nitelendirmişlerdir (Bkz.: The Structure of Magic).

NLP’de, ruhun doğru iletişimle tedavi edilebileceği esas alınır. Sağlıklı iletişimin nasıl olacağını keşfetmek için de NLP’ciler, tedavide ve dolayısıyla iletişimde başarılı kabul ettikleri terapistlerin iletişim tarzlarını araştırmışlar ve buna modelleme demişlerdir. Başta Fritz Perls, Virginia Satir ve meşhur manyetizmacı (yani hipnotizmacı) Milton H. Erickson olmak üzere Gregory Bateson, Moshe Feldenkrais ve Linus Pauling gibi kişilikleri hatta Hindistan’daki yogileri ve Afrika’daki şamanları dahi model ittihaz etmişlerdir. En mühim modellerden biri Erickson ise, terapide manyetizmanın (hipnotizma veya hipnoz) faydalı olduğuna inanmış ve lisandaki üstün kabiliyeti ile insanları transa geçirebilmiştir [10].

İletişimde karşısındakine tesir etmek için aşağıdaki NLP teknikleri esas alınan modellerden süzülmüştür [5], [6]:

Anchoring – demir atmak: Dinleyicide arzu edilen hissiyatı uyandıracak kelimeler sarf etmektir.

Pacing – eşitleme: Hal ve etvar noktasında dinleyicilere uyum sağlamaktır.

Rapport – ses uyumu: Eşitlemeden sonra iletişimin gidişatını belirlemektir.

Hipnotik dil: Dinleyicileri lisan ile transa geçirmektir.

Reframing – tevil: Bir kelimeye başka bir vurgu yapmak, yani başka bir manasını çağrıştırmakla iletişimin gidişatını değiştirmektir.

Özet olarak diyebiliriz ki, NLP Gestalt terapi, hipnoterapi vs.’ye yeni bir şey katmamıştır [5].

Sadece kendilerinie göre ortak noktalarını tespit ve Perls ve Satir gibi kişileri gözetleyip hal ve hareketlerine modelleme adı altında bir mana kazandırmak istemiş ve bu manalara dilbilimden kavramlar uygulamışlardır. Seriü’s-seyr zamanın evladının kulaklarına hoş gelecek kelime oyunları ile eski tası yeni tas gibi satmışlardır.

Sonra sırf terapi için değil, hayatta başarılı olmanın ve kariyer yapmanın yollarını keşfetmek ve adeta başarı reçeteleri sunmak için genel manada başarılı kabul edilen ünlüler modellenmiş ve NLP, geniş kitlelerin ilgisini çekebilecek bir hal almıştır ve dolayısıyla ekonomik gelir elde etme niyetiyle geniş çapta kurumsallaşmayı da beraberinde getirmiştir.

Fakat kanaatimizce NLP’nin kökünden ve uluslar arası boyutta bazı çevrelerce aldığı destekten anlaşılıyor ki NLP Yeni Şimal cereyanı’nın nesh-i insaniyet kolunun mühim bir silahıdır:

Bu silahlar her devirde evvela psikoterapistlerin metodu olarak sunulmuş ve geliştirilmiş ise de bilahare toplumun her tür problemine ve bilhassa eğitimde her sorunu çözer harika bilimsel veriler olarak, yani “hikmet” olarak sunulmuştur. Klasik Şimal cereyanına karşı insanlık müteyakkız hareket etmişken, Yeni Şimal cereyanı hususunda aynı teyakkuzdan bahsetmek mümkün değildir. Bunun baştaki sebebi de Sovyet Rusya’nın dağılması ve Şimal cereyanın suyun buhara inkılabı gibi yıpranmış tabirleri bırakıp yeni kavram ve kılıflarla ortaya çıkması ve teknolojiyi gayet iyi kullanmasıdır. Fakat kılıflar değişse de manalar değişmediğinden manalar üzerinden bu cereyanı tanımak mümkündür.

Bu bölümü Virgina Satir’in “Ben benim” (“I am me”) şiirinden alıntılar ile noktalıyoruz [5]:

“Ben benim.

Aynen benim gibi dünyada başkası yok. […]

Bende olan her şey benimdir: vücudum ve yaptığı her şey, aklım ve fikirleri, gözlerim ve resimleri, hislerim […]

Ben kendime malikim. Öyle ise kendimi idare edebilirim.

Ben benim ve ben iyiyim“

NLP kurumsallaşıyor

Bandler ve Grinder 1970’lerde birçok kitap neşretmekle parlak dönemlerini yaşarken, 1980’lerde talebeleri tarafından da düzenlenen NLP kurslarında patlama olmuş ve Bandler ve Grinder’in kontrolünden çıkmıştır. 1984’te Bandler mahkeme yoluyla bunun önünü kesmeye çalışmışsa da muvaffak olamamış, dolayısıyla birçok NLP tarzları ve kurumları ortaya çıkmıştır. Terapist ve pedagoglardan başka bilhassa ekonomistler müşteriyi etkilemek için NLP teknikleri geliştirmişlerdir.

1993’te Wyatt Woodsmall, Bert Feustel ve Marvin Oka uluslar arası standardlar oturtma ve bu çerçevede NLP eğitmenleri yetiştirme maksadıyla INLPTA’yı (International NLP Trainers Association) kurmuşlardır [10]. Şu an beş kıtada Türkiye dahil değişik ülkelerde temsilcilikleri vardır. Bundan başka, Richard Bandler ve diğerleri birbirinden bağımsız ve kısmen uluslar arası boyutta faaliyetlerini halen sürdürmektedirler.

NLP trainer, yani eğitmen, olmak için NLP practitioner, master practitioner ve trainer eğitimini başarı ile tamamlamış olmak gerekir. Ayrıca, birkaç safha ve gayretlerden sonra NLP master trainer, yani bir nevi kıdemli eğitmen, olmak da mümkündür [10].

Avrupa’da NLP

1980’lerde NLP Avrupa’ya da taşmıştır. Yayılmakla ve kısmen hüsn-ü kabul görmekle beraber özellikle Almanya ve Avusturya’da, evvela ilim adamları ve o­nları takiben kilise bu cereyanın zararlarını konuşmaya başlamış. Tüm Avrupa’ca merdut sayılan batıl bir hareket kabul edilen Scientology’cilerin NLP’cilerin ifadeleri örtüşünce [8] birçok Avrupalı entelektüel NLP zararlarını konuşmaya başladılar. NLP’nin reframing gibi tabirleri Scientology çevrelerince kullanılageldiğinden Almanya’da bazı NLP kuruluşları bu tabirleri kullanmaktan vazgeçmişler, hatta NLP ismini dahi silmişlerdir. 1999’ta Almanya’da dört psikoloji profesörü ortak bir bildiride [21] NLP gibi tekniklerin zararlı olduğunu ve bilim değil, esoterik (gizbilim) olduğunu ifade etmişlerdir. EAP (Avrupa Psikoterapi Cemiyeti) NLP’yi Psikoanaliz gibi metotlara eşdeğer kabul etmişse de, Almanya’daki hastalık sigortaları kabul etmiyor. Avrupa’da, NLP hala tartışma konusudur.

27.07.1994 tarihli Zeit gazetesindeki Jochen Paulus’un makalesinden [7], Bandler ve Grinder’in yalanla hareket ettiklerinin bizzat kendileri itiraf ettikleri, ancak kendilerine göre gerçeğin sadece bir haritasını veya modelini teklif ettikleri ve bununla başarılı bir özaldatma hedefledikleri anlaşılıyor. Erickson’un NLP’nin kurucularına verdiği öğütü de buradan öğrenebilirsiniz [7]:

“Eğer sanki öyle imiş gibi tavır takınmada başarılı olursan, seninle beraber çalışan insanlar değişiyorlarmış gibi hareket edeceklerdir. Ve aslında sadece rol yaptıklarını unutacaklardır… hayatları boyunca. Burada mühim olan senin aldanmamandır.”

08.03.1997 tarihli Stuttgart gazetesindeki Markus Heller’in makalesinde [8] ise, NLP’nin Scientology ile olan kavram benzerliğine dikkat çekilmiştir.

Türkiye’de NLP

Temmuz 1998’te, Cengiz Eren’in Tempo dergisinde yayınlanan ”4 saatte kendinizi değiştirin“ makalesi ile NLP Türkiye’deki etkinliğini hissetirmeye başlamıştır [14]. Eren, 1980’lerden itibaren bizzat Bandler tarafından ders görmüş ve NLP trainerliğine terfi etmiştir. Türkiye’nin ilk NLP enstitüsünü Ocak 1998’de kurmuştur. Hipnotizma / manyetizma usulünü saklamayan Cengiz Eren, M. Kemal’i NLP’de model ittihaz ederek ortaya çıkmıştır. Risale-Nur’u tanıdığı anlaşılan Eren, cemaatlerin ve tarikatlerin insanlara NLP’ye benzer fakat menfi tarzda tesir ettiklerini iddia etmiş ve buna Nur’o Linguistik Proğramlama demiştir. İnsanların NLP ile cemaatlerden kopacaklarını, yani – kendisine göre – kurtulacaklarını öne sürmüştür [15]:

“Zira kişisel gelişim modelleri ile kendi geleceğini kendisi belirlemeye başlayan kişi doğal olarak tarikat kontrolundan da çıkmaya başlamakta ve istediği sonucu bir veya birkaç içerikte elde ettiği takdirde bağlarını bütünüyle kopartabilmektedir.“

Kigem (Kişisel Gelişim Merkezi) kurucusu Mümin Sekman ise Nur’o Linguistik Proğramlama tabirine sahip çıkmıştır [16]. Daha sonraki zamanlarda ABD’deki NLP hareketinin ilk zamanlarında olduğu gibi dini cemaatlerde, sivil toplum örgütlerinde ve hatta bazı kamu kuruluşlarında bu modelin kabul gördüğünü müşahede ediyoruz. Ancak zamanla otoriteyi reddeden, fertlerin arasındaki sosyal bağları koparan ve kişiyi ferdiyet noktasında enaniyetli konuma götüren NLP’den bazı cemaatlerin kaçmaya başladıklarını görüyoruz. Örneğin Sızıntı dergisinin sayfalarında, NLP mevzusuyla evvela müspet ve sonraki zamanlarda menfi olarak karşılaşıyoruz (Bkz. Sızıntı, Ağustos 2002 ve Nisan 2003).

Evvela ferdi; enaniyetini şişirerek bulunduğu sosyal çevreden koparan NLP; „kariyer“, „etkileme“, „liderlik“ ve „tesir etme“ saikalarıyla o­nu boşluğa uçuruyor. Kendisinde olmayan istidatlara sahip, kazanmadığı maddi manevi derecelere vehmen ulaşan insanın çevresiyle yaşayacağı sıkıntıyı az çok tahmin edebilirsiniz. Haddini bilmeyen fertlerden meydana gelen sivil toplum örgütleri ile enaniyetin toplumsal harekete dönüşmesinden ancak anarşi ve kaos peşinde koşanlar istifade edeceklerdir. Dünya çapında parayla kendisiyle irtibatlandırdığı sivil toplum örgütlerinde yoğunca işleyen meşhur Yahudi asıllı Dzjchdzhe Shorash’ın (George Soros) bu örgütlere yaptığı desteklerle zayıf iktidarları değiştirdiğini birlikte müşahede ediyoruz (bkz. Soros’un Bulgaristan’daki açık toplum enstitüsü [11]). Tirana’daki “Activism Festival” adeta senaryoya göre sahnelenen ihtilal hazırlıklarının son örneği.

Ayrıca başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok üniversite ve sivil toplum kurumunda verilen NLP derslerinin kaynağının dışarıdan gelmesi bu istikametteki şüphelere kuvvet veriyor. INLPTA, NLP Değişim gibi kuruluşlar Türkiye’de NLP faaliyetlerinde bulunmakta­dırlar. 17 Nisan 2005’te Woodsmall, Soros’ça finanse edilen KA.DER, Tarih Vakfı gibi STK’lara hizmet veren Marjinal’in organize ettiği 4. Ulusal Eczacılık Kongresi’nde NLP hakkında bilgi vermiştir [17].

NLP’nin bir hedefi de otoriteye karşı ferdi hür kılmaktı. Bu otorite inanç, fert iktidarı, toplum baskısı ve gelenek de olabilir. Mesela AKP’li aileden sorumlu bakan Nimet Çubukçu’nun meclis kürsüsünde itiraf ettiği gibi George Soros Güneydoğu kadınını lider olarak yetiştirmek için 300.000 Dolar’ı kendisine yakın fonlara aktarmıştır (bkz. Hürriyet Gazetesi, 23.08.2005). Yukarıdaki tespit Gestalt terapisi ve NLP’nin toplum içindeki bir uzantısı veya yansıması olarak kabul edilebilir.

Psikoanalistler dinsiz felsefenin yardımı ile metotlarını Rusya’da önce küçük laboratuvarlarda ve daha sonra Troçki’nin gölgesinde eğitim yoluyla tüm cemiyette uygulamaya koymuşlardı. Aynı cereyanın modern takipçisi sayılan NLP’cilerin de bu metotları ABD’de dar çerçevelerde ve laboratuvarlarda kendilerine göre tekâmül ettirdikten sonra, okullarda, medya vasıtasıyla global olarak tüm insanlığa ve bilhassa sivil toplumu oluşturan fert ve cemiyetlerdeki tatbikatı hiç dikkatlerden kaçmıyor. Hatta geleneğin ölümüyle boşalan yerleri din ve insanlığı dışlayarak doldurmaya çalışan bu cereyanın aileyi, sivil toplumu, okulu, kamu iktisadi teşekküllerdeki personeli ve hatta medya mensuplarını kendi istikametinde eğitmek üzere neşriyatta bulunduklarını ortada gezen kitaplardan anlıyoruz. 2000 yıllarındaki Türkiye’de üniversiteye hazırlık kurslarında motivasyon adı altında Oğuz Saygın’ın yardımı ile bir zamanlar NLP’nin havalarda uçuştuğunu hepiniz hatırlarsınız.

Başarmak, öğrenmek, meşhur olmak ve kariyer yapmak isteyen her gencin elinde NLP kitapları geziyordu. Çok ilginçtir ki Türkiye’de hala asıl maksadı anlaşılmadığından gerek özel sektör ve gerekse devletin birimleri yüksek paralar ödeyerek elemanlarını bu kurslara gönderiyorlar. Netice ise malum… Bunlardan Diyanetimizin imam ve müftülerinin dinsizlikten kaynaklanan bu cereyanın kurslarına göndermeleri bir Müslüman için yüzkarasından başka bir şey olmasa gerek.

Avrupa’da NLP’ye karşı çıkan ilk müessesenin kilise olması ve bir çok ilim adamının NLP’nin maksadını deşifre etmesi inşallah bu zındıka cereyanının İslam ülkelerinde de anlaşılmasına sebep olacaktır. Bilhassa Türk üniversitelerinin ilim yolu ile, insanın mahiyetini bozan ve ilim adına insanın kimyasını tahrip eden bu hareketin karakteristik özelliklerini, iğfal noktalarını, sihir ve hipnotik oyunlarını ilmî olarak izah etmeleri ile dünya çapındaki bu belayı defe vesile olurlar. Teessüf ettiğimiz bir nokta da cehaletin girdabından bir türlü kurtulamayan İslam ülkelerindeki halkların bu musibete düçar olmalarıdır.
————

Kaynakça:

[1] http://www.wsws.org/de/1999/jul1999/freu-j07.shtml
[2] Martin A. Miller. Freud and the Bolsheviks. Yale Univ. Press, New Haven, 1998.
[3] Wilhelm Reich. The Sexual Revolution. Welcome Rain Publ., New York, 2000.
[4] http://homepage.ruhr-unibochum.de/Michael.Luetge/perls1.htm
[5] Susanne Klein. Trainingstools. Gabal, Offenbach, 2005.
[6] Susanne Haag. NLP. Eine Einführung. Schirner, Darmstadt, 2002.
[7] http://www.nlp.de/presse/deutschland/zeit-0794.htm
[8] http://www.nlp.de/presse/deutschland/stz-0397.htm
[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Neuro-linguistic_programming
[10] http://www.inlpta.com.tr
[11] http://sapa-sofia.org/1997/leaders.html
[12] http://www.newschool.edu/gf/academics/summer05.htm
[13] http://www.shef.ac.uk/~psysc/group/chap10.html
[14] http://www.erenlp.com
[15] http://www.erenlp.com/haftalikvesizinti.htm
[16] http://www.erenlp.com/kigem.htm
[17] http://www.marjinal.com.tr/2005/eczacilikfuar/sunum/17/wyatt_woodsmall.pdf
[19] http://de.wikipedia.org/wiki/Sigmund_Freud
[20] http://en.wikipedia.org/wiki/Wilhelm_Reich
[21] http://www.nlp.de/presse/deutschland/ph-0999.htm

http://www.saidnursi.de/tr/detay.php?index_id=201

Kişisel gelişim dedikleri

HAYATIN ANLAM TEMELİNİ oluşturan inanç, ahlak, adab-ı muaşeret ve metafizik boyutunu yitiren günümüz modern insanı, yaşadığı sıkıntılı, karmaşık, dengesiz hayatını bir şekilde yeniden düzenlemek ve sisteme sokmak istemektedir. Özellikle son yıllarda ülkemizde de hakkında sıkça konuşulan ve “kişisel gelişim” denilen sistemin nasıl oluştuğunu, nasıl bir gelişim süreci takip edip bu günlere geldiğini, nasıl bir sektöre dönüştüğünü tartışmak gerekmektedir. Anadan doğma muhalif değilim. Körü körüne kabullenip bir anlayışın savunucusu olacak zihinsel yapıya da sahip değilim. İnsana yakışan neyse onu gün yüzüne çıkarmaya çalışmalı diyorum.

Bugünkü konumu itibariyle kişisel gelişim kültürünün sınırlarının tam olarak çizilemeyişi sebebiyle motivasyondan, başarı stratejilerine, özgüvenden liderlik becerilerine, kurumsal stratejilerden ruhsal arınma temrinlerine hatta ve hatta bilgelik ritüellerine kadar çok geniş bir alanı işgal ettiğini söyleyebilirim. Kişisel gelişimin temelinde dört temel disiplinin bulunduğunu belirtmekte fayda var:

1- Felsefe: Özellikle Yunan ve çağdaş Batı Felsefesi. Son yirmi yıldır uzakdoğu ve İslam Düşüncesi’nden de çok yoğun istifade edildiği gözlenmektedir. Türkiye’deki kişisel gelişimle uğraşan, bu alandan ekmek yiyenlerin pek çoğu bu durumdan habersizdir. Kitlelere mutluluk reçeteleri verirken çoğu kere ünlü stoiklerden Epiktetos’un öğretisini anlattıklarını bilmiyorlar. Kişilik çözümlemeleri yaparken Arthur Schopenhaure’dan istifade ettiklerinin farkında değiller. Bu örnekleri fazlasıyla serdetmek mümkün.

2- Sosyoloji: Kurumsal analizler yapılırken, kurum için yapısal öneriler ve reorganizasyon kaideleri aktarılırken çağdaş sosyolojinin imkanlarından faydalanılmaktadır.

3- Piskoloji: Modern psikoloji tüm dallarıyla ve ana paradigmalarıyla kişisel gelişimin omurgasını oluşturmaktadır.Örneğin psikolojinin klasik insan tanımı, davranış tanımı, material tutumu, Freudyen yaklaşımı fazlasıyla hakimdir. Kendine NLP uzmanı diyenlerin pek çoğunun dilinde “bilinçaltı” kavramının ne kadar kullanıldığına bakın. İnançlar, şartlanmalar, bilinçaltı kodlanmalar vs. Halbuki bilinçaltı kavramı ve yaklaşımı fazlasıyla tartışmalıdır. Bizzat Freud’un öğrencileri tarafından bu kavram eleştirilmiş hatta reddedilmiştir.

4- İktisat ve İşletme bilimleri: Vizyon ve misyon oluşturmadan tutun da verimlilik oluşturmaya kadar pek çok noktada iktisat ve işletme bilimlerine müracaat edilmektedir.

Bu alandaki çalışmaların kökü somut anlamda 1900’lü yılların başlarına kadar inmektedir. Örneğin, Türkiye’de kendini kişisel gelişim uzmanı, NLP uzmanı [ki “uzman”lık sıfatı pozitivist modern bilimin ikonlarından biridir, bilimin sunduğu bilgileri tartışmasız kılmak için uydurulmuş bir kılıf, ardına saklanılan bir zırhtır, uzmanlar diye bir ruhban sınıfından bahsedilebilir. Oysa bana göre özellikle insanla ilgili alanlarda uzmanlıktan bahsedilemez, insan ve hayat karşısında daima amatörüz] olarak takdim edenler çoğu, bu işin duayenlerinden ünlü Fransız filozofu Chartier Alain’in, öğrencisi Andrea Moureaus’nın adını bile duymamışlardır. Kişisel gelişimin çıkış noktası, teorik felsefi ve bilimsel bilginin pratikleştirilerek bir uygulanabilir bir yaşam bilgisine indirilmesi, daha işlevsel hale getirilmesidir.

Burada kişisel ve kurumsal gelişimden söz ediyoruz. Bu arada, 1940 ve 1950 yıllarından itibaren Dale Carnegie kişisel gelişim alanına damgasını vurmuştur. Anthony Robbins 1970 ve 1980 lerde etkili bir biçimde adından söz ettirir. Kurumsal gelişimin en büyük gurularından biri de Peter Drucker’dır. Richard Gray ise kadın erkek ilişkilerinin öncü temsilcilerinden biridir. Üretken düşünme ve zeka alanlarında Edward de Bono, Tony Buzan gibi isimler en başta sayılabilir. Türkiye’de 1930’lardan itibaren isimlerini zikrettiğimiz ilk yazarların tercümeleri var. 1980’li yıllar kişisel gelişim kültürünün Türkiye’ye daha canlı, daha hareketli intikal ettiği zamandır.

Ülkemizdeki birinci kuşak kişisel gelişimciler Üstün Dökmen ve Doğan Cüceloğlu ve Baltaş çifti gibi akademisyen kökenli isimlerdir. Dünya ile birlikte ülkemizde de 1990’lar ve sonrasında bu alan müthiş hareketlenmiştir. Akademisyen olmayan, alaylı diyebileceğimiz “uzman”lar, NLP’nin dünya çapında şöhreti ve uzman yetiştirmeye yönelik [bana kalırsa fasulye, maydanoz yetiştirebilirsiniz ama insana dair bir ‘uzman’ asla yetiştiremezsiniz] yaygın eğitimlerinin de etkisi ile çoğalıyor. Günümüzde, neredeyse elini sallasan uzmana çarpıyor. Maalesef belli noktalarda kişisel gelişim standartlarının belirsizliği nedeniyle ayağa ve ranta düşmüş bulunuyor. Milli Gazete, 03.07.2005

http://1111.karakalem.net/?article=1393
———————————————–

NLP MEYDAN MUHAREBELERİ…

Yazan: Esin Gedik

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=2215

Bireysel gelişim pazarının gözdesi NLP”ye olan ilgi bir süre daha sürecek. Ancak taraftarlar ve muhaliflerin ortak tezi, iki haftada yetişen uzmanların yarattığı sakıncanın büyüklüğü.

NLP son yılların yükselen trendi. NLP ile yabancı dil öğrenin, NLP ile zayıflayın, NLP ile başarıyı yakalayın, NLP”nin iş dünyasına katkıları vs… Liste uzayıp gidiyor. Her derde deva olduğu iddia edilen NLP, sihirli bir değnek mi, başarı iksiri mi, iddia edildiği kadar etkili mi yoksa ismi bizde saklı bankanın artık şüphelendiği gibi şarlatanlık mı? Aslında NLP”nin ne olup ne olmadığı konusunda kafa karışıklığı sürüyor.

Bazı psikiyatrist ve psikologlar NLP”yi bir terapi tekniği olarak kabul ederken, bazıları tamamen bilim dışı buluyor. Tıp kökenli olmayan ”NLP uzmanları” ise bu işi bir modelleme olarak nitelendiriyor. Kısaca, NLP konusunda farklı yaklaşımlar, değerlendirmeler söz konusu.

Her ne kadar Batı”nın gündeminden düşmüş olsa bile NLP, Türkiye”de hala canlılığını koruyor. Bu canlılık talebin yüksek olmasından çok, NLP konusu ile ilgili tüm tarafların uzlaşmaz bir çatışma yaşıyor olması. Öyle ki bu çatışma, ”NLP gerçekten de işe yarıyor mu” sorusunun ötesine geçmiş, şarlatanlık mı değil mi noktasına ulaşmış durumda. Bu tartışma oldukça geniş bir alana yayılıyor: NLP uzmanları, psikiyatristler, psikologlar, terapistler, yönetim danışmanları, İK uzmanları, bireysel gelişim uzmanları ve hatta kariyer danışmanları…

Sözkonusu bankanın yaşadığı tecrübeden ve ortalıktaki belirsizliklerin yarattığı tartışmalardan yola çıkarak NLP taraftarları ve anti NLP lobisine danıştık. Oldukça tartışmalı olan bu konunun tozu dumanı arasında, “NLP gerçekten nedir?” sorusuna yanıt aradık. Aşağıda bu konudaki tartışmaları ve görüşleri okuyacaksınız; bizim vardığımız sonuç şu: Talep devam ettiği sürece NLP”ye olan ilgi de sürecek.

Bu işi akademik platforma taşıma çalışmaları belki de ”iki haftada yetişen NLP uzmanları”nı ortadan kaldıracak. Yani en azından yeni bir trend çıkıp ortalığı yeniden kasıp kavurana dek. Hal böyle olunca, NLP”ye biraz daha yakından bakmak, güçlü ve zayıf yönleri, riskleri konusunda donanım sahibi olmak gerekiyor.

Kazazede bankamızın haline düşmemek ve sahte uzmanların elinde oyuncak olmamak için işte NLP etrafından dönen tartışmanın ayrıntıları. Açılımı “Neuro Linguistic Programming” olan NLP, insanları anlamak ve etkilemek için oluşturulan psikolojik yetiler olarak özetleniyor. İlk olarak 1970”li yılların başında psikolojiye ilgi duyan matematikçi Richard Bandler ve dilbilimci John Grinder”in “Herhangi bir uzmanlık becerisine sahip bir kişi ile aynı beceriye sahip olmasına rağmen konusunda daha üstün olan birisi arasındaki farkın nedeni nedir?” sorusu ile temeli atılan NLP, uzun yıllar ABD”de konuşulup tartışıldıktan sonra Avrupa”ya ardından da çevre ülkelere sıçramış.

Taraflar uzlaşamıyor!

ABD”nin ardından diğer kıtalara yayılan ve oldukça popüler olan NLP konusunda iki ayrı kamp bulunuyor: NLP taraftarları ve anti NLP”ciler. Her iki kampında çok sayıda argümanı ve taraftarı bulunuyor. Anti NLP”ciler de kendi arasında ikiye ayrılıyor. Bir bölümü NLP”nin hiçbir bilimsel yönü bulunmadığını, farklı terapi tekniklerini bir araya getirdiğini söylüyor; bir diğer taraf ise NLP”nin aslında bir terapi olduğunu, terapistler tarafından uygulanması gerektiğini belirtiyor.

Bu grup, “NLP, psikoloji dünyası tarafından desteklenmediği için iş dünyasına pazarlandığı” düşüncesinde. Psikiyatrist Alp Karaosmanoğlu, NLP”de var olan tekniklerin farklı davranış okulları tarafından 1950-60”lı yıllarda kullanıldığını söylüyor. Karaosmanoğlu, “NLP varolan tekniklerin birleştirilmesidir. Farklı öğretilerin tekniklerini kullanıyorlar, ancak bu öğretiler sürekli yenileniyor; o nedenle NLP”nin temelini sağlam görmüyorum” diyor.

NLP”nin ”modern din” haline dönüştüğünü de belirten Karaosmanoğlu, “NLP”ciler bu işin özünü bilmedikleri için mutluluk veren bir yol bulduklarını sanarak kendilerine başvuranları mürit haline getiriyorlar. Psikiyatri dünyasında etik kurallar çerçevesinde bu işle ilgilenen çok az, bazı isimler var ancak psikiyatri ve psikolog camiası NLP”ye sıcak bakmıyor” diyor. NLP taraftarları ise bu sistemin içinde terapi yöntemleri ve psikolojik yaklaşımlar barındırmasına karşın, asla tek başına terapi olmadığı düşüncesinde. Sistemi ”modelleme” olarak değerlendiren bu grup, terapi gerektiren kısmın mutlaka tıp kökenliler tarafından icra edilmesi fikrinde buluşuyor.

Batı ilgisini yitirdi

Bir başka grup var ki, deyim yerindeyse, dünya umurlarında değil. NLP ile hayalleri gerçekleştirme, üniversite sınavını kazanma, türban sorununu çözme gibi iddiaları var. Uzun yıllardır bu iş ile uğraşan ve bu işe bilimsel bir kimlik kazandırma çabasında olan NLP”cilerin en büyük düşmanı işte bu kesim. Gün geçtikçe prestijini yitiren ve deyim yerindeyse ”ayağa düşen” NLP, aynı süreci ABD”de de yaşamış. Türkiye”nin en eski NLP uzmanlarından olan Tamer Dövücü ise “ABD”de de bir haftalık kursa katılanlar NLP uzmanı oldu ve NLP prestij kaybetti” diyor.

NLP’CİLER KEPENK İNDİRMEYE BAŞLADI!

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=1838&G=1

Bir süredir New York”ta yaşayan Melih Arat, kişiselbaşarı.com adlı sitenin sorularını cevaplarken NLP hakkında şunları söyledi:

Kişisel Başarı: Kişisel gelişim denince ilk akla gelen kavram NLP oluyor. Sizce NLP kişisel gelişimin neresindedir?

Melih Arat: Nöro Linguistik Programlama-NLP, birçok araçtan bir tanesi. Açıkçası sadece Türkiye’de Kişisel Gelişim dendiğinde NLP akla geliyor. Son bir haftadır ABD’de değişik şehirlerde ona yakın kitapçı gezdim.

Bu kitapçıların kişisel gelişim raflarındaki kitapları inceledim ve sizleri şaşırtacak bir sonucu tespit ettim. Barnes and Noble gibi ABD’nin en büyük kitapçıların Kişisel Gelişim raflarında 2004 yılı Kasım ayı itibariyle bir tane bile NLP kitabı yok!
———————————————————————-

NLP”nin peygamberi olarak tanımlanan Anthony Robbins kitaplarında sık sık “kendimi karıma NLP teknikleri ile şartlandırdım, aşkımız sonsuza kadar sürecek” diyordu ama

ŞOK GELİŞME YAŞANDI, ROBBİNS EŞİNDEN BOŞANDI!!

Robbins kendisini karısına NLP ile nasıl şartlandırdığını Sınırsız Güç adlı kitabında anlatıyor. Oğuz Saygın bu kitabı okumuş ve hayatı değişmişti!

TÜRKÇEDE İLK DEFA VERİLEN BİR HABER. KİGEM.COM ANALİZİYLE …

Robbinsin boşanması ABD’de NLP teknikleri ile alınan sonuçların “kalıcılığını” tartışma konusu yaptı. Daha doğrusu tartışmayı bitirdi. Artık NLPnin işe yaramadığına inananlar çoğunlukta, NLPciler kısık sesle fikirlerini anlatıyorlar.

Aslında NLPnin bu son durumu kigem.com ziyaretcileri için şaşırtıcı değil. Çünkü 6 yıllardır NLP’nin yararlı birkaç tarafı olsa da, temelde bir “abartı” sistemi olduğunu anlattık. Suçun çoğu NLPden çok NLPcilerdeydi ama sonuçta insanlar NLP öğrenmek için NLPcilere gidiyordu.

NLPciler “müşteri çekebilmek” için NLP’nin faydalarını abarttıkça abartıyorlardı. Pipet kola içmeye yarar ama pipet satıcıları onunla savaş uçağı da düşürebileceğinizi iddia ederlerse, biz de onları eleştirir, dürüst olmadıklarını söyleriz.

NLPcileri de bu nedenle eleştirdik ama kendilerini düzeltmek yerine tipik bir taşralı gibi davranıp “niyetimizi” sordular! Taşra politikacıları gibi bizi suçlayarak, “Başka niyetlerle” yaptığımız söylediler. Hatta sitedeki kötü yayınları kaldırmamız karşılığında “reklam” (rüşvet) vermeyi teklif edenler bile oldu!

kigem.com olarak bunu yaptık, tüketicileri uyardık. Çünkü NLpcilerin insanlarda yarattığı hayal kırıklığının enkazında kişisel gelişim itibarının da kalacağını gördük. Türkçede NLP”ciler konusunda insanları ilk ve sistematik şekilde uyaran site kigem.com dur.

Geçen hafta ilk defa Türk medyasında Sabah gazetesi de “iş yaşamı” ekinin manşetinden NLPcileri eleştiren bir yazı yayınladı. Bu haberi “NLP teknikleri” bölümünde “NLP meydan muhabereleri” başlığıyla bulabilirsiniz. Haberin hazırlanmasında kaynak olarak kigem.com kullanılmıştı.

Aslıda Tony Robbins tipik bir NLPciden bekleneni yaşadı! Abartılı cümlelerle insanları etkiledi ama zamanla akıl etkinin yerini aldı, büyü bozuldu, “motivasyoncu” prens bal kabağına dönüştü.

Robbins NLP”ciler içindeki “motivasyoncu” ve “abartanlar” ekolunun lideriydi. onu da anlamak lazım, Lise mezunuydu ve bir şekilde “yırtması” gerekiyordu:)) dikkat çekmek için abarttıkça abarttı, Tıpkı Türk NLP”ci Cengiz Eren”in yaptığı gibi.

NLPciler arasında bizim de saygı duyduğumuz, gerçekten araştırmacı ve insanlara faydalı olmaya çalışan, fikrini abartmadan anlatan, pazarlamacı değil fikir adamı gibi davranabilen, “aklı motivasyonundan yüksek” insanlar da var ama maalesef çok çok çok “az sayıda”.

Robbins”in başına gelenler bu kadarla da sınırlı değil.

Ama biraz Reha Muhtarlık yapıp parça parça anlatacağız:))
Asıl gelişmeyi ileride anlatacağız:))

Şimdi düşünün:

Aşkın ömrü üç yıl ise NLP nin ömrü kaç yıldır?

http://www.kigem.com/content.asp?bodyID=2235
———————————————————

Kişisel Gelişim Tuzakları Dr. Ahmet ERTUĞRUL

NLP (Neurro-Linguistic Programming) beyin dili programlaması‎ anlam‎ında kullanılan ve dünyada çok yayg‎ın olan bir ki‏şisel geli‏şim alan‎ıd‎ır. Ülkemizde son y‎ıllarda kurs, seminer ve sertifika programları‎yla yay‎ılan kiş‏isel geli‏şim faaliyetleri, esasen ِ önemli bir kalite arayışı‎‏‎n‎ın eseridir. Ancak ne yazı‎k ki Türk insanı‎, bir çok konuda olduğu gibi, “NLP” ve “Kişisel Geliş‏im” alanları‎nda da “bilgi mağduriyeti”ne uğramıştır..

NLP (Neuro-Lenguistie Progra‎ming), “Sinir Dili Programlaması” anlam‎ındadı‎r. Richard Bandler ile John Grinder tarafindan psikoterapi ile retorik alanlar‎ının ilkelerinden yararlanarak geliştirilen bu yِöntem, Batı’da genellikle psikoterapi, psikoloji, antropoloji vb. alan uzmanları‎nın kontrolünde geli‏şmi‏ştir.

Birer NLP uzmanı olan‎ Joseph O’Connor ile lan McDermott’un yazdığı “NLP’nin İkeleri” adl‎ı eserde NLP konusunda ş‏u bilgiler verilmektedir : “Nöِro sِözcüğü, zihinle ve düş‏ünsel yaşam‎ımı‎zı‎ nas‎ıl düzenlediğimizle ilgilidir. Linguistik sِözcüğü, dili nas‎ıl kullandığımı‎z ve dilin bizi nası‎l etkilediği hakkı‎ndad‎ır. Programlama ise, tekrarlanan davran‎‏ış dizilerini ve hangi amaçla hareket ettiğimizi açı‎klar. Bu anlamda, NLP bağlantılarla ilgilidir, yani bizi diğer kiş‏ilerle, dünyayla ve mânevî boyutla iliş‏kilendiren düşüncelerimiz, konuşmalarımız ve davranışlarımızla ilgilidir.” (O’Connor, 2001: XIII)

NLP ilkelerine gِöre, insan davran‎‏ışları amaçl‎ıdı‎r. İnsanları‎n bedenleri, zihinleriyle birlikte hareket etmektedir. İnanc‎ın davran‎‏ışlara yans‎ıyan yöِnünün ِönem‎i üzerinde duran NLP uzmanları‎, çoğu doğrudan dinî bilgi ve inançla yorumlanabilecek sorulara da cevaplar aramaktad‎ırlar. Ba‏şarılı‎ ve olumlu telkinler de ihtiva eden NLP kitaplarında bile bilgi kaynaklar‎ını‎n, felsefî veya ş‏ahsî yorumlarla s‎ını‎rlı‎ olduğu görülmektedir.

Endi‏şe, şüphe, korku, başarı, sorun çِözme, tutum ve davran‎‏ışlar gibi pek çok konu, subjektif yaklaşımlarla yorumlanmakta ve denebilir ki, insanların bu konulardaki arzu, talep ve hedefleri bir bakıma istismar edilmektedir. NLP kitaplarının belirlediği temel ilkeler ve ba‏şarı‎ya ula‏şma konusundaki telkinler, bazen dinî nasslarla çeliş‏ebilmektedir. Sadece dinî nasslarla çelişmemekte, insan için de aldatıcı olmakta, âdeta onu kandırmaktadır. “Aklınız, sınırsız bir güç kaynağıdır”; “İçinizde sınırsız bir güç vardır” gibi ifadeleri bunlar içinde sayabiliriz.

Bunun yanında NLP kitaplar‎ında, dinî muhtevadan bahsedilmeden ve dinî bir referans verilmeden “duanın gücü” veya “inancı‎n sağlığa yararları” (Peale, 1998) gibi konularda tavsiyeler yer almaktad‎ır. Buralarda da genellikle herhangi sahih bir inançtan ve bu inanca bağlı duadan söz edilmediği söylemeye herhalde gerek yoktur. Aslı‎nda NLP, Kiş‏isel Gelişim alan‎ını‎n sadece bir bölümünü oluş‏turmaktad‎ır. Ki‏şisel Gelişim, toplant‎ı sanatından, sağlıklı ya‏şamaya, beslenmeden, ders çalışmaya, mutlu olmadan, zaman‎ kullanmaya kadar birçok konuyu kapsamaktad‎ır.

Türkçe’de bu alanda yazı‎lmış olan Ki‏şisel Geli‏şim, Motivasyon, Ruhsal Gelişim, NLP gibi kitapların yerli versiyonlarında yazar, önceden nası‎l baş‏arısı‎z ve yeteneksiz olduğunu ve bu kitaplar sayesinde mutluluğu nası‎l yakaladığını anlatırken, seminerlerine kat‎ılan dinleyicilerin görüş-lerinden de al‎ıntı‎lar yapar. Bu tür eserlerde “Kentucky Fried Chicken efsanesi” ve Sanders’in hikâ- yesi ile, Abraham Lincoln’ün hayat hikâyesi gibi hikayeler ibret nazarlar‎ına sunulur. Kiş‏isel gelişim kitaplarında hemen her uzman, kendine gِöre say‎ısal ve simgesel teoriler oluşturur: 7A kural‎ı, 5D Kural‎ı, 3 İlke Kuralı‎, 8 Yetenek Kural‎ı, Ustalığın 5 Anahtarı vb…
Kaba bir genelleme ile, bu kitapların zararlı, hattâ faydasız olduğunu ve her açıdan bilimsel temellerden mahrum olduklarını iddia edecek değiliz.

Fakat, her bir zararlı veya faydasız şeyde faydalar görmek mümkündür. Önemli olan, herhangi bir şey gibi, bu kitapların hey’et-i umumiyesidir. Ayrıca, bu kitaplarda yaşanmayan süreçlerin aynen aktarılması, bu süreçleri, kendileriyle alâkasız zeminlere aktarma, başka atmosfer ve şartların ortaya çıkardığı problemleri herkes için şahsîleştirme ve “millîleştirme” gibi tavırların doğru olmadığını söylemeliyiz.

Bu kitaplarla ilgili olarak burada üzerinde durulması gereken bir başka husus, bu kitapların okuyucu farklı bir alana çekmesi ve yönlendirmesidir.

“Ki‏şisel Geliş‏im” Üzerinden Uzakdoğu İnançlar‎ı Telkin Ediliyor!…
Bilgi kaynaklan, tamamen şahsî, felsefî veya sübjektif yorumlardan oluş‏an bazı‎ Kişisel Gelişim kitapları‎, yeni bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Ki‏şisel Geli‏şim pazarının bereketini göِren baz‎ı Uzakdoğu köِkenli inanç grupları, bu alan‎ı kendi hesaplar‎ına en iyi bir biçimde kullanmaya çalışmaktadırlar. İsimleri Hintçe, Çince veya daha başka Uzakdoğu kültürlerini çağrıştıran bazı‎ yay‎ınevleri, Taoculuk, Budizm ve Hinduizm gibi inançları‎ hı‎zla bu alanda kullanmaya başlamış bulunuyorlar. Günümüzde, baş‏ta Amerika olmak üzere, pek çok Batı ülkesinde lüks otellerde meditasyon seansları‎ düzenlenmektedir. Egzersizin sadece bedeni değil ruhu da rahatlattığını savunan bazı‎ sözümona uzmanlar, Budizm öğretilerindeki “Sukhasana”, “Siddhasana” ve “Padmasaya” oturuş‏ları‎nı‎ telkin etmektedirler. (Brunel, 2001: 93). Türkçe’ye kontrolsüz bir biçimde tercüme edilen bu tür eserlerde, atasözleri, deyimler ve sloganlar Budist karakterlidir: “Tann’yı‎ bir ı‎sı‎rgan otunda da bulabilirsiniz.” der bir Japon atasِözü; peki bir kedinin gözlerinde de rastlayabilir miyiz?” gibi… (Brunel, 2001:105)

Bazı‎ Ki‏şisel Geli‏şim kitaplar‎ında dağını‎k halde olan veya dikkat çekmeyecek derecede gizlenen Budizm kaynaklı‎ göِrüş‏ler, yeni buluşlar ve okuyucunun ilk defa duyduğu kavramlar olarak ileri sürülmektedir. Sِözgelimi, sağduyuyu, “buddhi” kavram‎ı‎nın açılımı olarak telkin eden bu göِrü‏şler, ıst‎ırabı‎ da “dukka” kelimesinin anlam kapsamı‎yla tanı‎tmaktad‎ırlar. Her iki kavram da Budizm ِöğretisine aittir. “Şimdi’nin Gücü”nden bahseden masum gِörünüş‏lü bir Ki‏şisel Gelişim kitab‎ında bile, “mutluluğu ıstıraba bağlayan” bir Budist telkin dayat‎ılmaktadı‎r. (Tolle, 2001)

Bu konuda dikkat çekmemiz gereken önemli bir nokta da, gerçek insanî huzur ve mutluluğun asıl reçetesini sunan İslâm Tasavvufu’nu Budizm ve Hinduizm gibi mistik akımlarla özdeşleştirilmeye ve dolayısıyla gayr-ı sahih gösterilmeye çalışılırken, aynı Budizm ve Hinduizm kaynaklı tavır ve felsefelerin birer reçete gibi takdimi, bir çelişki olmaktan da öte, altında daha başka maksatlar taşıyor olsa gerektir.

Baz‎ çevreler, Ki‏şisel Geli‏şim ve NLP konuları‎yla paralel bir biçimde ve tabiî bir süreç gِözeterek Dalai Lama’y‎ı “dünyan‎n en büyük ruhsal lideri” olarak tanı‎tmakta ve Budist meditasyonu, “mutluluğun yegâne yolu” olarak telkin etmektedirler. Toplumda bilinçsizce yay‎ılan sِözüm ona bir tak‎ım “Kişisel Gelişim Kitaptarı”, ruh, köِtülük, benlik, sevgi, güzellik, sonsuzluk gibi temel kavramlara, Budist, Maniheist, Brahmanist, Tao Öğretisi, hatta Şamanist bak‎‏ış açılarıyla yaklaşmakta ve dinî bir yeterliliğe sahip olmayan insanımızın zihnini iyice karıştırmaktadır. Aynı çevrelerden pek çoğunun, sıra İslâm tarikatlarına gelince nasıl bir tavır ortaya koyduklarını hatırlamak, belki meselenin bir başka önemli veçhesini açıklamaya yetecektir.

Şimdi de, piyasaya yüzlercesi sürülen bu tür kitaplardan bir kaçını‎n isimlerine bakalım: Ruhun Yasaları‎, Tanrı‎ İle Sohbet, Üç Dakikalı‎k Meditasyon, Sessizliği Dinlemek, Işık Elçileri, Kahuna Şifacılığı, Hipnoz ve Meditasyon, Mutluluk Sanatı (Dalai Lama’nın görüşleri), Sadhana Yaşamın Kavranışı… vd.

Yüzyı‎llar boyunca tasavvuf terbiyesiyle “kendini tanı‎ma” tecrübesi yaş‏amış‎‏ bir toplumun ruhunu besleyen kaynaklarla teması‎ kesilince, baş‏ka bilgi kaynakları‎na yönelmesi, sosyo-psikolojik bir olgudur. Klâsik eserlerindeki mânevî beslenme kaynaklarıyla olan irtibatını‎ koparan insanlarımızdan bazıları, tıpkı dünyadaki emsalleri gibi, bir kısmı itibariyle çaresizlik içerisinde yeni tecrübeler yaşama aray‎‏ışı‎na girmekte, bir kısmı itibariye fantezi aramaktadır. Ne yazı‎ktı‎r ki, Uzakdoğu mistisizmine ait olup, Batı dillerinden Türkçe’ye tercüme edilen kitaplar, Bat‎ı insanı‎n‎ın mistik arayış‎‏lar‎ını‎n bize ithal edilmesi anlamı‎na da gelmektedir.

Uzakdoğu dü‏şünce ve inançları‎nı‎n yayı‎lması‎ maksad‎ıyla kaleme alı‎nan ve Budizm, Hinduizm, Taoizm, Dalai Lama öğretileri ihtiva eden eserlerin genelinde İslâm’a ve diğer semavî dinlere aykırı dü‏şünce ve bâtıl inançlar yer almaktad‎ır. Allah, peygamber, melekler, âhiret, öِlüm vb. inanç unsurlarıyla ilgili ‏şüphe ve tereddütlerle bir kısım insan‎ımı‎zı‎n zihnini bulandıran bu eserler, ne yazı‎k ki denetimsiz bir biçimde yayg‎ın olarak okunmakta ve temel değerler hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan insanlar‎ım‎ızı‎ etkilemektedir. Bazıları da, son zamanlarda benzer maksatlar ve Uzak Doğu mistik akımlarıyla çok noktada kesişen Orta Çağ Hıristiyan Mistisizmine, büyüye, efsanelere dayalı muhtevalarla çevrilen filmler gibi, bu kitapları da, maddeci dayatmalar karşısında sanki manâya yer ve önem veren birer eser gibi algılayabilmektedir. Şimdilik sayıca az da olsa, bir kesim artı‎k büyük otellerin salonları‎nda meditasyon seanslar‎ına katılmakta, bir insanı tanrı derecesine çıkarıp ona secde etmekte ve reenkarnasyon (ruhların değişik cesetlerde dolaşması) gibi sapık inançlara kapılabilmektedir.

Önce, insanlık manevî temellerinden mahrum bırakıldı ve bunun yerine ikame edilmeye çalışılan bilimin ve bilimselliğin, insanın bütün ihtiyaçlarını gidereceği gibi vehimlerle aldatıldı. Bunun bir serap olduğu görülünce, bu defa ona manâ ve manevî-ruhî tatmin adına başka seraplar sunulmakta ve o, bugün dünya insanlığının karşısında tek alternatif olarak duran İslâm’dan ne pahasına olursa olsun uzak tutulmaya çalışılmaktadır.

Söz konusu yayın ve akımların altında şüphesiz bu türden maksat olduğu gibi, Uzak Doğulu bazı merkezlerin, maneviyattan tecridin meydana getirdiği boşluktan faydalanma arzu, plan ve teşebbüsleri de yatmaktadır. Oysa, insanı‎ Yarat‎ıcı’‎dan koparan, onun Yaratıcı’ya mutlak surette muhtaç olduğu gerçeğini yok sayan inanç yahut düşünceler, doğrudan insan fıtratına ters anlayış‎‏lardı‎r. İnsana hak etmediği ve kaldıramayacağı bir yükü yükleyerek, onun her‏ şeyi yapabileceği ve bu gücün onda var olduğu varsay‎ımı‎yla yola çı‎kan dünya göِrüş‏leri, insanı‎ mutlu k‎ılmak yerine, ona daha çok istek ve talep yükü yükleyerek, onun mutsuzluğunu derinleştirecektir. Nasıl bir zaman bilime böyle bir fonksiyon yüklenmiş ve insanlar, bilimin, fennin her problemi çözeceği büyüsüne kapılmışsa, bugün de benzer maksatlı bir büyü karşısında olduğumuz açıktır.

Modern dünyanı‎n mutsuz insan‎ı, kendisini mutlu kı‎lacak kaynakları ararken, çare diye önüne konan her şeyin peşine düşebilmektedir. Eğitim sisteminden kaynaklanan arızalardan ve bilgi kaynaklar‎ından yoksun olman‎ın da verdiği boşluklardan istifade eden bir takı‎m çevreler de, aray‎ış içerisindeki insan‎ım‎ızı‎ yoğun bir yay‎ın ve bilgi bombardı‎manı‎na maruz b‎ırakmaktadır‎‏lar. Dinî inanç ve kabulleri dış‎‏layarak ve insana arad‎ığı her ş‏eyin kendisinde bulunduğu vehmiyle, batıl anlayış ve ritüelleri dayatanlar, “yaln‎ız insan”ı‎n zihnini buland‎ırmayı‎, her geçen gün daha büyük bir iştahla sürdürmektedirler.

Bu hususta bize düş‏en en önemli vazife, öncelikle insanımızı millî ve mânevî değerlerinden kaynaklanan ve tamamen kendi kültürümüze ait bulunan bilgilerle donatmaktır. Bu maksatla, temel İslâmî esaslar ekseninde, insanı‎mı‎za muhtaç olduğu ahlâkî ve manevî değerleri kazandı‎rmak büyük önem arz etmektedir. Ülkemizde gerçekleş‏tirilecek kişisel gelişim çal‎‏ışmalar‎ında, Batı‎ kaynakl‎ı ve Uzakdoğu kِökenli yayınları‎n ş‏ablonlar‎ına itibar etmeden, her kültürün kendine özgü telâkkilerinin bulunduğu gerçeğinden de hareketle, bize has ve bize ait değerler üzerinde durulması bir zarurettir. Bu tür çal‎‏ışmaları‎ geliş‏tirmek ve bunlar‎ı, mant‎ığını‎ ve ‏şematik yapı‎sı‎nı‎ kendi gerçeklerinden alan bir alternatif arayış‎‏ olarak ortaya koymak, insan‎ımızın öz güven duygusunu da pekiş‏tirecektir.

İnsanı zübde-i âlem olarak gören, hattâ âlemi, bir açıdan insanın kendi benliğini keşfetmesi adına değerlendiren anlayış bizdedir; insanın gerçek manevî anatomisi bizde çıkarılmıştır; onun gerçek mutluluğunun şaşırtmaz yolu bizde çizilmiş ve bu yol, asırlarca yüzbinler tarafından izlenen bir şehrah halini almıştır. Önümüzde kaç asra dayanan tecrübeler birikimi vardır. Öyleyse, evimizin temelindeki hazineyi binlerce kilometre uzakta aramak ve sonra da hazine adına kalp, sahte ve yanıltıcı, hem de çürümüş gömülere takılmak niye?

Kaynaklar

Brunel, Henri (2001), Kedi Metodu, çev: Birsel Uzma, Çiviyazı‎ları Yay.
O’Connor, Joseph; McDermott, lan (2001), NLP’nin İlkeleri, Sistem Yay., İst.
Peale, Norman Vincent (1998), Olumlu Düş‏ünmenin Gücü, Çev: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay. İst.
Tolle, Eckhart (2001), Şimdi’nin Gücü, Çev: Semra Ayanba‏‎, Akasa Yay., İst.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=26&yumit=bolum2
—————————————————————————–

Kişisel Gelişimin Dünü ve Bugünü Dr. Selim AYDIN

Kişisel gelişimin son yıllarda hayatımıza oldukça yerleşmiş bir kavram olduğunda şüphe yok. Niçin elli sene önce böyle bir kavram yoktu? Kişisel gelişim insanların hangi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik? Örgün eğitimin hayatta başarı için gerekli donanımları kazandırmadığı dikkate alınırsa, kişi ya kendi gelişmesinin mesuliyetini üzerine alacak ve okul eğitiminde verilmeyen eksik yönlerini karşılama gayretine girecek, veyahut, “Ne yapalım, sistem, devlet bizi böyle yetiştirdi, bu eksik donanımımızla hayatı kucaklamaya ve verilen ömrü tüketmeye devam edeceğiz?” şeklinde kendi kendine söylenmeyi sürdürecektir. İşte kişisel gelişim eğitimleri, seminerleri ve kitapları, kendi mükemmelleşmesinin mesuliyetini vicdanında duyanlar için, sistemin, devletin ve kurumun harekete geçmesini beklemeden şahıslar için alternatif bir eğitim modeli ve hayat okulu oluşturmanın bir tercihidir. Doğumdan ölüme kadar devam edecek bir öğrenme sürecini ifade eden bu kavram, öğrenen fert, öğrenen kurum ve öğrenen sistemlerin çoğalmasını sağlayan, hayatın içinde eğitim modeli ve paradigmasıdır. Bu kavram bize Batı dünyasından geldiği için, önce kişisel gelişimin Batı’daki serüvenine bir göz atalım:

Kişisel gelişimin Batı’daki serüveni

Batı’da ve dünyada kişisel eğitim, resmi (formal) ve resmi olmayan (informal) hayatın her alanında, (okul dışı) şeklinde oluşturulan iki kanaldan yapılmaktadır.
Resmi (mecburî eğitim); merkezî plânlamalı, statik, ayrıntılı müfredatlı ve konuların parça parça ve hayattan kopuk şekilde anlatıldığı, genelde tek yönlü bir eğitim olup, öğrenilen şeylerin çoğu içinde yaşanılan coğrafya ve sosyal çevrenin meselelerini çözmekten ve o çevrede kullanılabilir yapıda olmaktan uzaktır. Resmi eğitimde modelin işleyişi, fabrika türüdür. Bilgi; mekanik ortamlarda değiş-tokuş edilir. Sanayi toplumunun ihtiyaçlarını karşılayan bir modeldir. Duyguların eğitimi ve yönetimi, bilgi aktarımına duyguların ve isteklerin eşlik etmesi, öğrencinin duygu ve düşünce olarak bilgi transferine hazır olup olmadığının ölçülmesi mecburi değildir.

Mekanik, parçalı ve sekülerleşmiş bir eğitim anlayışı ile bu klasik eğitimden mezun olan kişilerin çoğu, hayata atıldıklarında, ya istenilen verimi gösterememekte yahut hayat maratonunu göğüslemede kendini yetersiz hissetmektedir. Bu yapıyı besleyen üniversite ve araştırma merkezlerinde insanın yapısına, işleyişine dair muazzam bilgiler elde ediliyor; fakat bu bilgiler sağlıklı bir şekilde resmi eğitim sistemine aktarılamıyor. Bu problemlerin belirlenip çözümlerinin üretildiği üniversiteler de bu parçalı ve kopuk işleyen eğitim modelinden dolayı, buldukları çözümleri istenilen şekilde ve hızda resmi eğitimin müfredatına aktaramıyor. Dolayısıyla insana dair üretilen bu bilgilerle, resmi eğitim içerisinde kabul edilen “mekanik insan” modeline göre verilen eğitim arasındaki farklar hızla belirginleşirken, mekanik insan modelinin yetersizlikleri de görülmeye başlanıyor. Bilhassa iş dünyasında her türlü biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanması ve her türlü imkânın sağlanmasına rağmen, insanlardan yeterli verim alınamadığı görülüyor. Bu durum resmi eğitimin eksiklerinin “kişisel gelişim, insan kaynakları, işe ve hayata uyum sağlama seminerleriyle” verilen eğitimler ve yazılan kitaplarla tamamlanması gibi bir ara çözümü gündeme getirmiştir.

Resmi olmayan (okul dışında verilen) eğitim; 10-12 yıl süren resmi eğitim eksikliklerini gidermeye matuf eğitimlerin hepsine verilen umumi isimdir.

Resmi eğitimin eksiklikleri 1980’li yıllarda çok daha şiddetli şekilde Batı’da hissedildiğinde, bir grup entelektüel ve bilim insanı, üniversiteler ve araştırma merkezlerinde üretilen insanın yapısı ve gelişimi hakkındaki bilgileri popülerize ederek iş dünyasına ve geniş halk kesimlerine aktarmaya başladı. İşyerlerinde ve kurumlarda insanı ön plâna çıkaran ve onun bir mekanik ve robot varlık olarak algılanmasını önlemek maksadıyla insan kaynakları bölümleri kurulmaya başlandı ve buralarda insanın bütün olduğu anlayışı içerisinde iş ve iş dışı sosyal hayatın da çalışan kişinin verimliliğine tesir ettiği dikkate alındı. Söz konusu eğitim ihtiyacı bu şekilde ortaya çıktı. Artık insanlara sadece maaş teklif edilmiyordu. Ailesiyle ve çocuklarıyla huzurlu bir hayat sürebileceği sosyo-kültürel firsat ve imkânlar da sunulmaktaydı. İnsanın verimliliğini artırmanın gerçekçi yolu, onu çevresiyle bütün bir sistem olarak ele almaktan geçtiğine inanılıyordu.

Buna paralel olarak üniversitede üretilen insana dair bilgiler, teknik dilden kurtulup popülerize edilmeye, ayrıca tasnife tâbi tutulup eğitim paketlerine dönüştürülmeye başlandı. Popüler hale getirilmiş, nükteli ve eğlendirici bir formatta biçimlendirilmiş, insana yönelik bu bilgiler, akademisyenlerce ve/veya takdim kabiliyeti güçlü, gösteri ve sahne sanatlarında tecrübeli şahıslar tarafından “kişisel gelişim serileri” altında piyasaya sunuldu. Bu kişiler insan kaynakları şirketleri halinde müessese kimliği kazandılar. Zaman içinde, kişisel gelişme sahasındaki kitap ve seminerlerin hacmi hızla arttı. Çeşitli meslekî alanlardan kişisel gelişime alâka duyan insanların bu sektöre transfer olmasıyla, insan kaynakları sektörü oldukça renkli hale geldi. Bu sahada doldurulması gereken boşlukları fark eden insanlar da kişisel gelişim ve insan kaynakları alanında özelleşmeye gidip, problem çözmeye endeksli yeni şirketler kurdular. Bu durum hızlı ve yaygın bir şekilde 1980’den 1990’lara kadar devam etti ve günümüzde de yüzlerce ekol ve yayınevi hep bu konular etrafında yayınlar yapmaktadır. Bu faaliyetler, Batı dünyasında arz-talep sonucu ciddi bir sektör haline gelmiş bulunmaktadır.

Bugün için gelinen noktada Batı’da ciddi seviyede bir kişisel gelişim bilgileri enflasyonu, entropisi (işe yaramayan ve kullanılmayan bilgi) ve kirliliği yaşanmaktadır. Bunu önlemek için kişisel gelişim sektöründe yeni bir anlayış gerekiyor. Zaten doksanlı yıllarda bu sektörde çalışan bazı kişiler, bu konuda üretilen bilgilerin son derece bütünlükten uzak, derinliksiz ve pansuman tedavi nevinden çalışmalar olduğunu fark etmişlerdi. Aynı yıllarda insanın beyin yapısı ve mâhiyeti üzerine yapılan araştırma ve elde edilen bilgilerin, 19. ve 20. yüzyıl insan modellerini ve teorilerini geçersiz kılacak yorumlara yol açtığı, eğitimde ve insana bakış açısında paradigma değişimlerinin mecburi hale geldiği görüldü ve kişisel gelişimde yeni bir safha başladı.

Bu yeni anlayışa geçişin önemli bir sebebi, Rönesans’la temelleri atılan dünya görüşü ve içindeki insan modelinin tüketilerek, o model üzerinden üretilebilecek ne kadar bilgi, buluş ve icat varsa ortaya konulmuş olması ve bu insan modelinin çıkmaza girdiğinin sinyallerinin hızla çoğalmasıdır. Bu noktadan da Newton mekaniğine ve Öklidyen geometrisine dayalı kâinat görüşü ve bilim anlayışının da sonuna gelinmiştir. Ayrıca bu modeli tüketmek için de izlenen aşırı uzmanlaşma, ihtisaslaşma ve tek boyutlu yaklaşımların doğurduğu eksiklik ve körlükler de toplumda ve sistemde rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır. Bilimdeki ve insan modelindeki bu tıkanmalar, Amerika ve Avrupa eksenli medeniyetin ihtiyarladığının ve inişe doğru geçtiğinin sinyalleri olarak yorumlanmaktadır. Bu yaşlanmayı yavaşlatmak ve Batı eksenli medeniyet anlayışına gençlik aşısı yapmak için, dünyadaki antik kültürler, farklı medeniyetler, yeniden incelemeye alınmakta ve bilimdeki son gelişmelerle eski kültürlerin bilgelikleri sentezlenmektedir. Bilhassa gelinen noktadaki birikimler kullanılarak, Batı’da ikinci bir rönesansın başlayıp başlamayacağı sorusu ve bunu mümkün kılacak yapı taşlarının nasıl yerleştirileceği konusunda, fert ve müessese temelinde çözüm arayışları hızla devam etmektedir.

Böyle bir ikinci rönesansın kavram çatısını hazırlayan bilim teorileri arasında;

l-Kuantum teorisi,
2-Kuantum rezonans teorisi,
3-Harmonik teori,
4- Öklidyen olmayan geometriler,
5-Fraktallar geometrisi,
6-Kaos teorisi,
7-Komplekslik teorisi,
8-Ekolojik paradigma teorisi,
9-Sistem dinamiği ve düşüncesi, ilk sıralarda yer almaktadır.

Bu teorilerin sosyal bilimlere taşınmasıyla Batı’da kişisel gelişim ve insan kaynakları sektörü, iki farklı anlayış ortaya çıkaran bir kırılma göstermiştir.
Birinci anlayışı; parçalı ve mekanik insan modeline göre şekillendirilmiş Avrupa insanının eksik yönlerini doldurmaya yönelik olarak 1980’li yıllarda başlatılan, derinliksiz eğitimlerin hâlâ geçerli bir pazar olduğuna inanan ve bu tip eğitimleri sürdürenler temsil eder. Buna göre her bir eğitim paketi insan isimli makinenin bozuk parçalarını iyileştirme veya arızalı parçaları değiştirme fonksiyonu üstlenmiş her paket, bir veya birkaç seanslık sihirli çözümler olarak sunulmaktadır.

İkinci anlayışı temsil edenler, bu tarz eğitimlerin her insanda aynı neticeyi ve verimliliği sağlamadığını görmüşler ve sistemde bir şeylerin gözden kaçırıldığını hissetmişler. İnsanın bir makine olmadığını ve onun farklı kişilik dinamiklerinden yaratıldığını ve her kişilik sisteminde farklı algılama, öğrenme ve iletişim motifleri bulunduğunu fark etmişlerdir. Birinci anlayışa göre verilen eğitimlerin her kişilik dinamiğinde farklı netice verdiği bulununca, yeni bir insan modelinin kurulması gerektiği, verilecek olan eğitimlerin de bu modele göre düzenlenmesinin mecburi hâle geldiği ortaya çıktı.

En önemlisi, insanın mekanik bir varlık değil, iç içe geçmiş alt-sistemlerden inşa edilmiş (biyolojik, psikolojik, hissî, zihinsel, ruhî, enerji-beden (aura) kompleks, adaptif (uyum sağlayıcı) esnek, öğrenen bir ağ sistemi olduğu fark edildi. Bu model, insanın anlaşılmasında, mekanik insan modeli için üretilmiş olan siyah-beyaz mantığının, (Aristo mantığı) yeterli olmadığını ve eksik yanlarının yeni de olsa eklemelerle tamamlanamayacağını, bunun yerine ancak gri mantık, sistemci yaklaşım ve tamamen yeni kaotik bir ağ yaklaşımıyla, günümüz insanının problemlerinin çözülebileceğini gösterdi.

Bu ikinci anlayış, tıp dünyasında da bakış açısını değiştirmiştir. Bu açıdan rahatsızlıklar da iki gruba ayrılmaktadır:

1. Spesifik, parça bozukluğu (molekül, hücre, doku, organ bozuklukları) olup, mide ağrısı ve böbrek rahatsızlıkları gibi hastalıklarla temsil edilir. (Bu birinci anlayışa karşılık gelir.)

2. Network (ağ) veya sistem bozukluğu olup, insanın içinde bulunduğu alt-sistemlerin kendi içlerinde ve çevreleriyle münasebetlerinden kaynaklanan arızalarla temsil edilir. Stres çok tipik bir sistem dinamiği bozukluğudur. Ümidini kaybetme, yalnızlık sendromu, öğrenilmiş çaresizlik sendromu, depresyon, anksiyete (endişe) gibi hastalıklar sistemin sağlıklı işleyişini bozar. Bunlar ise kişisel gelişim sektöründeki ikinci anlayışla teşhis ve tedavi edilebilecek rahatsızlıklardır. Bunlar tedavi edilmezse, parça hastalıklarına yol açabilmekte ve/veya bunların çabuk iyileşmesini engellemektedir. Son yıllarda özel hastahaneler tarafından yapılmaya başlanan hasta ziyaretleri veya tedavinin evde devam ettirilmesi sistemi besleyen bir tedavi tarzıdır. İnsanın sevdiğinden haber alması, telefonda sesini duyması, sevdiklerinin yanında olması, ona çok olumlu yönde tesir etmekte ve tedaviyi hızlandırmaktadır. İnsandaki bütün alt-sistemler birbirini etkilemektedir; dolayısıyla parçanın sistem, sistemin parça üzerinde tesiri vardır. Biyolojik sistemin parçaları olan organ, doku ve moleküllerdeki bozukluklar bütün sistemin işleyişini etkilediği gibi, sistemdeki arızalar da her bir parçayı etkileyebilmektedir.

Bu örneklerden açıkça görülmektedir ki, insan dinamik bir sistem şeklinde yaratılmıştır. Onun üzerinde yapılacak herhangi bir tıbbî tasarruf gibi, kişisel gelişime yönelik faaliyetler de bu gerçeği göz önünde bulundurmalıdır. Meselâ kişisel gelişim sektöründe öne çıkarılan başarı kavramı tek başına değil, ancak insanın maddî-manevî bütün dinamiklerinin nazara alındığı bir yaklaşım çerçevesinde anlam kazanmaktadır.

Yeni insan modeli oluşturma faaliyetleri ışığında bizim durumumuz

Batı, üretilen parçalardan yola çıkarak 21. yüzyılda bütüncül bir kâinat anlayışı ve bununla uyumlu bir insan modeli inşa etme çalışmalarını sürdürmekte, bu şekilde İkinci Rönesans olarak nitelendirilebilecek yeni bir insan modeli inşa etmek istemektedir. Bu yeni rönesans insanının en önemli özelliği, parçalar halinde üretilmiş uzmanlık bilgilerini, bir bütün içerisinde anlamlı hale getiren ve bölük-pörçük bilgileri bir tevhide ulaştıran, sonuçta hem ormanı, hem de ağacı gören çok boyutlu fert olmasıdır. Bu bakımdan, bizler daha şanslıyız.

Çünkü bizim onlarda olmayan Kuran ve Sünnet gibi sağlam kaynaklarımız, insana dair çok şey söyleyen bir tarihî mirasımız var. Ayrıca internet gibi bilgi erişim teknolojilerini kullanarak onların sahip olduğu parça bilgilere kolayca ulaşma ve kullanma imkânına da sahibiz. Hattâ varlık, insan ve hayata dair bilgi parçalarına baktığımızda bunların insan ve kâinat kitabındaki sünnetullaha ait olduğunu açık bir şekilde görürüz. Bu kader-denk noktada, ya biz de kainat ve insana ait bilgi parçalarını kullanarak kendi insan modelimizi kaynaklarımız ve kültürel mirasımız ışığında yeniden inşa edeceğiz veya Batı’da üretilen insan ve kişisel gelişim modellerini kullanarak onların hesabına çalışan işçiler olacağız.

Şu anda 21. yüzyılı şekillendirecek bütüncül insan modelleri, dünyanın değişik yerlerinde değişik kültür ve milletler tarafından inşa edilmektedir. Kâinatta boşluk olmadığına göre, bizler ya başkaları tarafından üretilen insan modellerini ve onlara ait eğitimleri kullanan kopyacılar olacağız veya kendi senaryomuzu ve modelimizi, dünyanın değişik yerlerinden gelen bilgi parçalarını kullanarak inşa edeceğiz. Kişisel gelişim ve insan kaynakları sektörü bize böyle bir imkânı kullanabilme şansımızın olduğunu söylüyor. Çünkü insana dair en doğru şeyler, ancak Yüce Beyan’da bulunmaktadır. Bizler böyle bir kitaba sahip insanlarız.

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=480999b61e&k=67&178548266

HAYATA DÜNYAYA İNSANA BAKIŞTA DENGE (drmavi)

DÜNYA GÖRÜŞÜNDE DENGE

Hayat çok hızlı ve hareketli akıyor. Çabuk gelişip büyüyoruz, ihtiyaçlarımız ve ilgi alanlarımız da o oranda değişiyor, genişliyor ve çoğalıyor. Dış varlığımızla öylesine yakından, istekle ve yoğun ilgileniyoruz ki, çoğu zaman, iç dünyamıza yönelme fırsatı bulamıyo ruz. Deniz altı ya da uzay yolculuğu gibi; ruh dünyamızda, kalbimizin yamaçlarında, düşünce ufuklarında ciddi bir yolculuk yapamıyo ruz. Yaşadığımız dünyanın ve kendimizin anlam ve amacını sorgulayamıyoruz. Oysa geçici olarak bulunduğumuz bu hayat sahnesinin perdesi bir gün, istemesek de kapanacak ve sonsuza kadar sürecek gerçek bir sahne kurulacaktır. Ve o sahnede buradaki sahnede ol duğu gibi, çoğu yönüyle rol belirleme ve yenileme şansımız da olmayacaktır.

Dünya!.. Sonsuz gibi görünen uzay boşluğundaki minicik evimiz!..insan!..Kocaman görülen dünya içindeki küçücük varlığımız!..

Ve bu dünyada yaşayan insanın kendisine sorması gereken en mühim soruları ve en önemli problemi: Bu dünya nedir? Nasıl ol muştur? Kim yapmıştır? Neden yapmıştır? Benden ne istemektedir? Ben kimim? Neyim? Neciyim? Nerden gelip nereye gidiyorum? Beni kim gönderdi ve neler istiyor?”Hem bu dünya da mutlu olmanın, hem de mutlaka göreceğimiz o sonsuz hayatı kazanmanın bir yolu yok mudur” sorularının cevabını arayacağız!..

Aslında kestirmeden şöyle cevaplamak mümkündü: “Seni ve dünyayı Allah yarattı, Peygamberle İslam Dinini ve Kur’an’ı gön derdi. Oralara ve getirdiklerine iman et, farzları yap, haramları terk et, güzel ahlaklı ol!..Kesin Cennet yolundasın!” Fakat insan kalbi, vic danı ve duyguları da; aklı, mantığı, ve düşünceleri de ikna olması, doyurucu şekilde cevap bulması gerekmektedir. Biz konuyu, baş harf lerden yola çıkarak (akrostiş) akılda kalıcı şekilde şu maddelerle takdim edeceğiz: Z.A.T.. .İ.S.A.. .M.E.S.İ.H…..Akılda kalıcı bu yöntem le bu konuları özlü olarak sık sık hatırlamak, her gün iman tazeler gibi bilinç stratejicimizi yenilemek, bilinçaltımızı müspete kurmak fay dalı olacaktır diye düşünmekteyiz. Bu bize, müspet gerilim ve şevk de kazandıracaktır. a-Dünyanın anlamı ve değeri:

Z…zehir… Ballı zehir… Dünya, bir yönüyle ballı zehir gibidir. Bu yönüyle doğrudan, zevklere düşkün nefsimize hitap etmektedir. Özellikle cinsellik ve dil zevkleri olan yeme içmeler, alkol vb maddeler, lüks yaşama ve israfa düşkünlük, dinimizce günah sayılan bütün yönlerini sunması yönüyle dünya dikkat edilmesi gerekli bir yerdir. Dünya zevklerine tamamen dalmış, inançla, ibadetle güzel ahlak ve iyiliklerle ilgisi olmayan kimseler için dünya, hayat dolu zevk ve eğlence dakikaları son erdikten sonra, bir ölü kent sayılabilir, ve insanın ruhuna hicran bırakır ve ruh dünyasını karartır…

Bu yönüyle dünya sevilmemeli, ilgiye layık görülmemeli, tuzaklarına karşı dikkatli olunmalıdır. Meşru zevklerine itibar edilmeli dir. Dünyanın bu yönü, Kur’an’ın ifadesiyle geçici bir oyun, oyalanma ve eğlenceden ibarettir ve nefsin fani zevklere düşkün yönüne ba kar. Daha çok nefsi, ve nefsin zevk aracıları olan bedeni ve duyuları ilgilendirir. Oysa dünya zevklere müptela olmuş bedenimize karşı hiç de vefalı değildir. Ecel gelince arkasını döner gi- der, yıllarca sırtlanıp özenle taşıdığımız o güzelim organlarımızı bir bir çürümeye terk eder!..

A…ayna… Dünya bu yönüyle bakılmaya doyulmayan mükemmel, tatlı bir ayna gibidir. Çünkü Allah’ın güzel sıfat ve isimlerine aynalık yapar.Bu yönüyle dünyaya, Allah’ın sanat eserlerinin teşhir edildiği, sergilendiği bir sanata galerisi gözüyle bakılmalıdır. Çiçek ler, balıklar, kuşlar, kelebekler, gök tarlasının çiçekleri yıldızlar; başımızı nereye çevirsek Allah’a ait bir sanat mührü görmemek müm kün değil.

İşte Allah’ın sanatlarını göstermesi adına ,dünyaya atılan her bakış, sevap bile kazandırır. Üstelik Ayetler de yeryüzünde gez memizi, etrafa Allah namına ibretle bakmamızı istemektedir. Bu yönüyle dünya alabildiğine kucaklanmalı ve sevilmelidir.

Bu yönü, Allah’ın güzel isimlerine bakar. Daha çok aklı ilgilendirir, düşündürür; kalbi ilgilendirir hislendirir. Allah’ın Rezzak ismi ni, mevsim mevsim, vagon vagon gelip boşalan yiyecek çeşitleriyle anlayabiliriz. Kudüs ismiyle evren çapında temizlik yapıldığını göre biliriz. Dünya bir saray gibi rüzgarla süpürülür, yağmurla yıkanır, atmosfer meteorları ve zararlı ışınları temizler, ağaçlar fotosentezle te mizlik yapar. Karıncalar ve bazı böcekler sıhhiye memurları gibi toprak üzerindeki hayvan cenazelerini toplar temizlerler. Adeta Allah’a tam aynalık yapsın diye dünya aynasını pırıl pırıl yaparlar!..

T…tarla… Dünya ahiretin tarlası gibidir. Bir ekim yeridir, ahirette hasat edilir. Bir hizmet yeridir mahşerde ücret verilir. İbadetler, Allah’ı anmalar ve yapılan bütün iyilikler, hatta sıradan işler bile, birer çekirdek gibi dünya toprağına gömülür, cennet ağaçları olarak meyveler verir. Bu tarla, aynı zamanda bir eğitim yeri gibidir, terhis tezkeresiyle, bambaşka sonsuz bir hayata başlanır. Bu tarla bir kere liğine hizmetimize sunulmuştur. Bu yönüyle dünyayı çok sevmeli ve bu fırsatı kaçırmadan, alabildiğine ibadet, iyilik ve insanlığa hizmet tohumları saçmalıdır. Bu yönü ahirete, sonsuz cennete bakar. Da ha çok kalbi ilgilendirir, Allah’a ibadetlere yönlendirir, akla bakar gü nahlardan uzak kalmanın gereğini düşündürür…

İNSANA BAKIŞTA DENGE

İnsan olarak maalesef, çevremize gösterdiğimiz ilgiyi kendimize gösteremiyor, dünyanın bir taraftan cezp edici güzelliklerine kapılıyoruz bir taraftan da dertlerine mağlup oluyoruz. Kimimiz sağlık problemi yaşıyor, kimimiz ekonomik problem! Bazımız anne babasından çekiyor bazısı da evlatların dan! Gençlik fırınında sevda ateşinde yananlar da var, beyazlaşmış saçlarıyla kefen bezine mendil sallayanlar da! Bir tarafta ölüm sehpası kurulmuş, in- sanlar birer birer çağrılıyor; bu ne duyarsızlık! Beri tarafta, baklava börek arka arkaya yutuluyor! Niceleri dağlar gibi günahları, sırtında kambur olmuş iki büklüm dolaşıyor; niceleri de günah yangınlarında ev latlarım yanıyor diye ciğerini dağlıyor, Eyyüb gibi ağlıyor!..

Benzeri duyguları az çok her insan, vicdanının derinliklerinde hissetmektedir zannederiz. Evde, işyerinde, sokakta, çarşı pazar da; yaşadığımız olaylar, birer stres paleti olmuş, ruhlarımızı eziyor. Üzüntülerimiz, öfkelerimiz, korkularımız, kaygılarımız birer kemirgen gibi sanki, yaşam dinamiklerimizin gövdesini kemiriyor!..Yalnızlık girdabına kapılmışız, ortalık yabancılarla dolmuş! Sanki hipnoz olmuş yığınlarla dolaşıyoruz, vitrin mankeni kadar, yüzümüze bakılmaz olmuş!..

Bir dertli büyük derdi ki: “Dertli söylegen olur!”. Söylediğimiz çok oldu, derdimiz ise yok!..En büyük dert, dertsiz olmaktı, olduk! Kendimizi ve Rabbimizi unutmaktı, unuttuk!..Süslü dünyanın dertlerinde boğulmaktı, boğulduk!..Dertsiz kalp taşları yosun tuttu, kuru duk!…Derde derman diye hep dert kapılarını dövdük durduk!..Kitaplar okuduk, tabiplere sorduk, kıyamlara durduk, sloganlar savurduk, kitlelerle coştuk; ama döndük yine şu ten kafesine hapis olduk!..ve solduk!..

Ben insan olarak neyim, kimim?..Ben niçinim!..Beni bana nasıl anlattılar; ben gerçekten öyle miyim?..Şu küçülmüş büyük dün yada ben nasıl bir kimliğim?..Gelen gidiyor, giden dönmüyor!..Şu acılar, dertler, sona ermeler bir türlü son bulmuyor!..Kimse bana bur da neler olduğunu anlatmayacak mı? Annem, babam, öğretmenim!..Hani arada bir görüştüğüm o psikiyatristim!..Söyleyin Allah aşkına ben nasıl bir kişiliğim?..

Elimdeki ışık yüklü kitabım bari sen anlat!..Beni bana anlat!..Bismillâhirrahmânirrahîm…”Oku!…Seni yaratan Rabbinin adıyla. Kendini oku!…”

“Allah seni sana nasıl anlatıyorsa sen osun ve öylesin!..Seni O, yoktan var etti. Bildi de var etti!..Var etti ve seni sana anlat tı!..Anlattı ve kendini, O’nun adına okumanı emretti…Her şeyi, seni ve her şeyi yaratan Rabbin namına okuyup anlaman için Kitap ve Rehber gönderdi. Daha ilk gelen ayetlerle, kendini okumanı, yazmanı, öğrenip düşünmeni, ama mutlaka secde etmeni istedi. Çünkü O, seni huzuruna gönderdiği gibi, tertemiz bir insan olarak geri almak istedi!…”

Her insan kendisini okumakla yükümlüdür. Çünkü bu okuma, insanı hem kendine, hem de Rabbe götürecektir. Okuma yazma sını öğrendiği an da her çocuğa, “Kendini okuma” alışkanlığı mutlaka kazandırılmalıdır. Kendini okuyup anlamanın iki kaynağı vardır: Bi rincisi Allah’ın anlatmasıdır, ikincisi de bütün diğer anlatımlardır. Birisi Kur’an kitabıdır, diğeri insanı anlatan bütün kitaplardır. Bir su kay nağına ulaşmak istersek, en yakın ve uygun arazi de sondaj yapar suya ulaşırız. Bir de zahmetli ve masraflı bir yöntemle, dağları aşa rak, borularla suyu başka kaynaklardan elde etmeye çalışırız.

Kur’an ve Kur’an’ı çağımız insanının kalp ve kafa yapısına göre açıklayan eserler, dünyanın mahiyetini ve insanın gerçek kim lik ve kişilik haritasını bize en kısa yoldan, en güzel ve ruhlara İsa nefesi gibi gerçek şifa olacak bir şekilde açıklamaktadır.

Hz.İsa, Rûhullah’dır, babasız, ilahî nefha ile varlık kazanan, Hz,Adem sonrası ikinci müstesna hayat mucizesidir (3/59) Aldığı kudret nefesi, körelen gözleri açmış, ölen ruhları ihyâ etmiştir. Ahir zamanda Mesih ruhuna sahip aydın ve aydınlık insanlar, bilgi ışı ğıyla kör kalmış gözleri açacak, ölü gönülleri iman nuruyla aydınlatarak ihyâ edeceklerdir. Hz.İsa Peygamberimizi ve O’nun Kutsilerini müjdelemişti. Müjde anlamına gelen inciliyle, Hıristiyan dünyası, bu gerçek Mesih ruhlularla bir kere daha; ama gerçek bir Aydınlanma Dönemi yaşamaya başardıklarını düşünüyor ve O Büyük Nebi’nin adına insanın okunması konusunu takdim etmek istiyoruz.

İ…insan en şerefli varlıktır.

Bu bir ödül töreninde, bir projeye, bir filim ya da şarkıya verilen ödül ve madalya gibi değildir. Bu şe ref madalyası, öncelikle bitki ya da hayvan değil de, akıl ve irade sahibi düşünen bir insan olarak yaratılmakla peşinen verilmiş olmakta, sayılamayacak kadar çok değerli nimetlerle donatılmamız da bununu teyidi yerine geçmektedir.

Şerefin büyüklüğü, ödül verenin büyüklüğü ile ölçülür. Bu payeyi bize, Allah vermiştir. Varlıkların en güzeli olarak tanımlanmış, meleklerden tebrik ve övgü secdesi almışız. Cennetlerin, cennetlere giriş kapısı olan, şu dünyanın kurulmasına temel sebep olmuşuz. Aynı zamanda Allah’a en önem li bir muhatap olmuşuz. O’nun Habîbine ümmet olmuş, turnayı da gözünden vurmuşuz!..Değerimiz bu kadar büyüktür!..

S…Sermayemiz sonsuzdur.

Akıl, kalp ve nefis, duygu ve duyularımız, sonsuz cenneti kazanacak özellikte verilmiş. Bunları, bunları verenin yolunda kullanır harcarsak, diğer mahluklardan ayrılmış olacak ve cenneti kazanacağız. Fakat sadece dünya zevkleri için harcarsak, işporta malı gibi ucuza satmış oluruz cezayı da hak ederiz. Bir profesörle çobana verilen parasal yardım ve sermaye farklı olur. Profesör büyük araştırma işlerine yatırım yapmaz da çoban gibi koyunlarla ilgili işlere yönelir büyük ve değerli sermayesini çarçur ederse, yanlış yapmış olur, makamına göre de ceza verilir. İsterseniz biri bize sermaye olarak verilen dilimize bakın, bir de otla yıp süt üreten (affedersiniz) sığırların, kasap vitrinlerinin kancalarında sarkan koca dillerine bakın…Büyük dil sadece saman yer, küçü cük insan dili nelerden zevk almaz ki!..Demek ki cennet lezzetlerine göre, bir amaçla verilmiştir!..

A…Aynayız biz!..

Diğer mahlukattan farklı olarak Allah’ın güzel isimleri, en güzel ve mükemmel şekilde bizde tecelli eder.Yer içeriz” Yâ Rezzâk” deriz, hasta oluruz “Ya Şâfî!”, günah işlesek “Ya Tevvâb!”, üzülsek “Ya Fettâh!”, sıkılsak “Ya Kâbıd! deriz…Her hali miz Allah’a ayna olacak şekilde güzel hale getirilmeli ve öyle hep güzel tutulmalıdır. Böylece Cennete de aynalık yapacak hali de kazan mış oluruz.

M…Mizanız biz,

Mihenkiz, mikyasız biz! Acizliğimize zayıflığımıza bakarız, her çeşit düşmanımıza gücümüz yetmez ve Rabbimizin sonsuz gücünü anlar, tespih söyleriz. Fakirliğimize bakarız, onca ihtiyacımız var deriz, Rabbimizin sınırsız zenginliğini düşünür, ondan nimetler ister, hamd ederiz.

Sınırlı “Ben”i ölçü yaparız, O’nun sınırsızlığını düşünürüz; ilmimizle ilmini, gücümüzle kudretini, gözümüzle görmesini, kulağı mızla işitmesini, vb. ölçer, O’nu takdis ve tenzih ederiz. İnsanda idol belirleme, karizmatik adam tutma ve taklit etme meyli vardır. Doğru su insan kendisini karşılaştıracaksa ve birinin huylarını ve davranışlarını taklit edecekse, bu duygusunu öncelikle kendisini Yaratan Rab bisine yöneltmelidir. İnançta istikametle, ölçülü ve dengeli bakışla insan, Allah”ın isimlerini kendisini ölçü yaparak anlayabilir ve O”nun isimlerini taklit ederek en güzeli yaşayabilir.

E…Evren biziz!..

Biz evreniz!.Evrenin hem çekirdeği hem de meyvesiyiz. Büyüsem evren olurum, o küçülse ben olur! Gökleri kuşatan çekim gücüyle sevgi cazibemiz özdeştir. Öfkemiz fırtınayla, gözyaşımız yağmurla, neşemiz baharla kardeştir. Ben evrensem, evren kadar büyüksem; o kadar büyük düşünmeli, evren ötesine uzanabilecek, sonsuzluğu avuçlayabilecek ibadetler ve büyük hizmet ler yapmaya çalışmalıyım. Hedefimi uzak, geniş, dikey boyutlu ve büyük tutmalıyım, himmetim milletim, çapım insanlık olmalı. Melekler le maratona çıkmalıyım. Meleklere imrenirim, çünkü ben de evrenim!

S…Sultanız biz!..

Yer gökler, bitkiler hayvanlar hizmetimizde yarışıyorlar. Her ihtiyacımızı zamanında yetiştiriyorlar. Güneş ısı ve ışığıyla şefkat gösteriyor, ağaçlar tablacı buyur ye! diyor. Toprak ve hayvanlar ürünleriyle besliyor, bulut suluyor, bahar sevindiriyor. Pek çok teknik cihazımız için bitki ve hayvan mühendisler gibi çalışıyor. El birliğiyle çevremizde pervane gibi dönüyorlar. Aklımıza bo yun eğiyor hizmetkarımız oluyorlar.

İ…intisabla biz,

sonsuz bir anlam ve değer kazanmışız! Resim ressamla, heykel mimarıyla anlam ve değer kazanıyor. Antika eser sanat değeri ile kıymetini birden bine çıkarıyor. Biz bilimsel olarak madde yönümüzle, demirimizle onluk bir çivi, yağımızla bir ban yo sabunu, kalsiyomumuzla bir tavuk kümesinin badanası, fosforumuzla bir kutu kibrit kadar bir değer tutuyoruz. Yamyamlar hariç, eti miz budumuzla, bir koyun kellesi kadar kasaplık değerimiz yok!

Öyleyse biz, sadece et-kemik yığını, hücre torbası, gübre fabrikası, mezarda solucanlara yem servisi ve et konservesi bir canlı değiliz. Biz, kainatı keşfeden göze, evrenin sırlarını çözen dile, medeniyetler kuran ele, Yaratıcısı ile buluşan akla ve iman ve ibadetle buluşan ve sonsuzlaşan bir kalbe sahip bulunmaktayız. Rabbimize bağlanmışız, bu sonsuz güç ve bereket kaynağımızla, kai nata meydan okuyacak kadar sonsuzlaşmışız!…

H…Halifeyiz biz!..

Hz.Adem gibi, Hz.Hacer gibi yeryüzünde medeniyet kurmakla yükümlüyüz. Yeryüzünün hak adalet, ve hoşgö rü dengesinden sorumlu kılınmışız. Muhabbet, iyilik, insana hizmet adına, güzelliklerin nurdan gökkuşağını dünyanın çevresine buket yapar gibi sarıp sarmalamakla vazifeliyiz. Oturamam, duramam, uyuyamam, zevklere dalamam, yosunlaşıp kokuşamam! Koşmalıyım, Hz.Hacer anamız gibi, suya muhtaç mürde gönülle re hayat ulaştırmak için ülkeden ülkeye koşmalıyım!..O kadar koşmalıyım ki neresi doğu neresi batı unutmalı, karıştırmalı, evimin yolunu şaşırmalıyım!..

Uçmalıyım, meleklerden ödünç kanat almalı, Kehkeşanlara dalmalıyım.Samanyolu sakinlerine şimşekten selam çakmalıyım! Kıtaları adımlamalı köşe bucak temiz nasiye aramalıyım! Mesih soluklularla beraber, soluk soluğa kalmalı, artık gidici olduğumu, Kühey lan gibi, çatlayıp yere yığılınca anla malıyım! Ben, beni aşmalı, O’nu bulmalı, O’nunla olmalı ve O’nun, beni bana anlattığı gibi olmalıyım!..

HAYATA İNSANA BAKIŞ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Hayat güzel çünkü hayat veren güzel, hayat esas onunla güzel

Hayata, hayatı veren Güzel Yaratıcının O güzel ölçüleriyle bakılırsa, en karanlık varlık ve olaylar bile birden aydınlanıverir güzelleşiverir. Ve insan baktığı her şeye “Madem O Güzel! Her şey Güzel!” deyiverir. Kendi sorumluluğunun ve iradesinin güzel kullanılması gerektiğinin bilincine varıverir. Ve insan, ancak O Güzel hatırına bütün çirkinliklerinden vazgeçiverir…

2-Hayatın aşkları ve lezzetleri ruh ve kalbin malı olmalıdır

Aşk ve lezzetin beş etki alanı: ruh, kalp, akıl, nefis, beden… En kolay ve ucuz aşka ve zevke ulaşma yolu hayal, nefis ve organlarla bedenimiz… Ve bunlar hep duvar olurlar… Okumalarla, araştırmalarla ve tefekkürlerle fikri aşka ve zihin lezzetlerine alışmak acı verir, sabır ister…

İnanç ve ibadetlerle manevi boyutlu aşk ve tadlar için çoğu nefis ve beden lezzetlerinden vazgeçmek gerekir, çaplı bir irade savaşı ister… Ruhta bir hakiki aşk ve zevk yaşamak için ise nefsi ve bedeni aşmak, bilinçle şevkle adanmışlıkla insanlığa hizmetlerde koşmak, kalpte müebbed bir hayata ulaşmak ister…

3-Hayatı üzüntüsüz yaşamak değil üzüntüyle yaşamasını bilmek esas sanattır

Sinirlenmemek için ya sinirlerimizi çektirelim ya da bizi sinirlendiren her şeyi yok edelim?… Ne garip ne tuhaf bir teklif?… Üzülmek istemiyorum! Bütün hastalıklar kalksın! Herkes zengin olsun! Doyasıya eğlence, her yer çılgınca zevklerle dolsun! Ölüm ölümlere olsun!…

Memleketimde insan manzaraları, Afrika’da siyah açlık, göçük altında çığlıklar, gençliğimin imanı alevler içinde, deniz aşırı ülkeler faraklitler bekliyor; Allah aşkına!… Ben nasıl üzülmem!…

varlık inanç benlik değer ve ölçüleri

1-Kendinizi kendinize bırakmayın (Kendinizi kendinizden koruyun)

Ben!.. Kendim!.. Ben kendime yetebilir miyim?.. Ya da kendimle gerçekten baş edebilir miyim?.. Geçmişle geleceğe, Samanyolundan ötelere uzanabilir mi iki elim şu nahif bedenim?.. Ya nefsim ya nefsim!.. Nefsime nasıl yeter şu bir alımlık nefesim!..

2-Kendinizi kendinizden koparmayın (kendinizi kendinizden mahrum bırakmayın)

Ben!.. Kendim!.. Ben kendimde miyim?.. Her gün aynalarda gördüğüm o ben ben miyim?.. Ben kendimin farkında değil miyim?.. Kendimden öte içimdeki benin derdinde miyim? Ben kendimin yabancı bendesi yoksa ecnebi efendisi miyim?.. Kendim deyip duruyorum, yoksa ben, nefsin ta kendisi miyim?..

3-Kendinizi kendinizin ötesine anahtar yapın (Benliği O’na abd, Kalbi Sultangah, aklı vezir, nefsi hizmetkar yapınız)

Ben!… Kendim!… Ben kendi ötemin tek mekiğiyim!… Çiçeklerde özüm ben özler peteğiyim… Kainatta ve ötesinde olan her şeyin fihristiyim… Sonsuz Nur’un bir cilvesi, Esma’ya uzanan penceresi, sırlara açılan kapıların bin bir şifresiyim. Bu öz ben halimle O’nun en güzide gözdesi ve Sultanlığının en şerefli bendesiyim…

MORAL MOTİVASYON TERAPİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Magrem nisbetinde magnem

Meşakkat ve zorluk nisbetinde başarı, mükâfat ve sevap vardır. Bütün büyük sonuçlar, başarı ve mutluluklar insanın katlandığı sıkıntılara göre biçimlenir ve süreklilik kazanır.

2-Atiyyeler matiyyelere göredir

Hakkın lutuf ve ihsanlarını, rıza ve yardımını, insanların sahip oldukları inanç ve ibadetleri, yüksek vasıf ve meziyetleri ve hak yolunda yaptıkları hizmetleri çeker ve celbeder. İnsan iç değişikliğe uğrarsa atiyye ve ihsanlar da kesilir.

3-Her zorlukla mutlaka bir kolaylık vardır

Her zorluk bir başarının mukaddimesidir. Ya bizzat ya da neticesi itibariyle güzeldir.
Toprağın bağrındaki çekirdek gibi, her zorluk muhakkak bir kolaylık doğurur. Zorluklar başarılara ulaşma yolunda bilgilenme, deneyim kazanma, moral ve motivasyon anlamına gelir.
Zorluklar, hayatın güzelliklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu, anlam ve değerini daha iyi anlamamıza ve sevmemize sebep olduğu, çoğu zaman pek çok güzelliklere başlangıç ve nüve olarak fonksiyon gördüğü için, aslında hayatın güzellikleri kadar onlar da güzeldir.

DUYGU DÜŞÜNCE DAVRANIŞ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Vakur ol kibirli olma!.. Mütevazı ol zelil olma!..

İnancınızla, insanlık kimliğinizle, aidiyetinizle, Hakka ve insana hizmet etme konumunuzla, bu yolda ama sadece Hakka mal edeceğiniz başarılarınızla ve her çeşidiyle haksızlıklar karşısındaki mutedil direncinizle onur duyun!… Secde ile toprak kadar yerde, aslında başınız göklerde, insanlara insanca davranışlara karşı her yerde alçakgönüllü olun!… İnsan kibirlendikçe aslında küçülür… Esas büyüklük!… İşte o baş yerdeyken ölçülür…

2-Cesur ol zalim olma!.. Tedbirli ol korkak olma!..

Cesaret yerinde güzel haslet, savaşta, haksızlık karşısında… Fakat hak bir gerekçe olmadan bu, kabadayılık ve despotluk olarak tezahür ederek zulme dönüşebilir ve plansızca ortaya çıkıp hak adına olsa da bilinçsizce hareket etmek cesaret değil ham ruhluluk ve cahillik olur. Aynı şekilde sakin görünme ama gelecek olumlu planları içinde sessiz ve hesaplı planlı strateji belirleme mükemmel bir tutumdur. Başıma iş açılmasın diye çekingfenlik göstermek, tedbir anlayışını yanlış uygulamaktır ve başına daha büyük dertler açılmasına davetiye çıkarmaktır. Korku ile hiç bir zulüm engellenemez ve problemlere çözüm bulunamaz başarıya da koşulamaz,

3-Cömert ol müsrif olma!.. Tutumlu ol cimri olma!..

Cömertlik israfa benzer verme açısından. Tutumlu olma da cimriliğe… Bu benzerlik niyet amaç ve davranışlardaki değerlendirmeler sonucu gerçek anlamını bulur. Allah rızası ve insanlık yararı için bolca verme ile günahlar içinde nefsani arzular içinde bolca harcama arasında muhakkak fark vardır. Aynı şekilde, ailesi ve gelecek ihtiyaçları için bir kısım varlığını tutma ile, sadece kendi egosu adına varyemez gibi pintilik ve nekeslik adına servet biriktirme farklı tutum ve davranışlar…

4-Ciddi ol katı olma!.. Güleryüzlü ol sulu olma!..

Ciddiyet vakurluk ve güleryizli olma tebessüm etme uyumlu davranış güzel vasıflar… Bunların olumsuz alana taşması katılık kabalık sertlik bağırma çağırma hakaret gibi tutumlarla ve sululaşma laubalileşme basit hareketler sergileme gibi davranışlarla kendini gösterebilir…

İLETİŞİM DİYALOG İLİŞKİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

1-Olduğu gibi kabullenme ve değer verme

Her insanı, mizacı, karakteri ve kişiliğiyle, inançları ve meşrebiyle, duygu düşünce ve davranışlarıyla, ilk planda bulunduğu konumuyla, özellikle psikolojik durumu ve alışkanlıklarıyla olduğu gibi kabul etmeli, objektif yaklaşmalı, inanç, fikir ve yaşam tarzından dolayı, kimseye önyargıyla bakmamalı, dışlamamalı, hele asla bir baskı ve zorlama uygulamamalıdır. Duygusal, tatlı ve yumuşak nasihatlerle, anlamlı hikmetli ve mantıklı söylemlerle ve güzel ahlakın temsilcisi olarak olumlu davranışlarla o kimsenin ruh ve zihin dünyasına ulaşmaya çalışılmalıdır. Kabul, onay ve değer verme iletişim ve terapinin can damarıdır.

2-Objektif bakabilme çok yönlü tanıma

Bir tablonun bir köşesine takılıp kalan genelindeki güzellikleri göremez ve yararlanamaz. Ya da bir filmi bir iki karesiyle, bir kitabı üç beş sayfasıyla tanımaya anlamaya çalışan!… Haritanın belirli tek noktasına bakanlar hedeflerine asla ulaşamazlar. İnsanı da kalbi vicdanı, aklı bilgisi düşünceleri, yetenekleri, duyguları ve bütün çalışmalarıyla, mizac karakter ve kişiliğinin derinlikleriyle bir harita gibi okumaya çalışmalı, ön yargıdan kesinlikle uzak kalınmalıdır.

3-Olumlu yönleri ön plana çıkarma ve işleme

Her insan, olumlu ve güzel yönleriyle ön plana çıkarılmalı, bir olumsuz ve kötü yanı yüzünden, diğer bütün olumlu ve güzel yanlarını yok saymamalıdır.

Yaratılıştan gelen güzel haslet ve yeteneklerin sağlam birer karakter haline dönüşmesine ve kalıcı olmasına çalışılmalıdır. Psikolojik rahatsızlıkların oluşmasında ve gelişmesinde, insanlarda görülen olumsuz duygu, düşünce ve bozuk davranışlara karşı gösterilen olumsuz yaklaşımların etkisinin büyük olduğu unutulmamalıdır… Kapılarının dokuzu açık biri kapalı olan bir saraya girilemeyeceği söylenemez.

4-Ortak noktalara yoğunlaşma ve çoğaltma

Her insanla ortak noktalarda (asgari müşterekler) buluşmasını bilmelidir. Paylaşabileceğimiz pek çok konuyu bir tarafa itip, anlaşamadığımız mevzular üzerinde yoğunlaşarak mesafemizi iyice açmamalıyız. Her insanla mutlaka bir diyalog kapımız açık bulunmalıdır. Hem insanlar arasında hem de insanın kendi dünyasındaki olumlu vasıflar noktasında psikolojik konsönsüs sağlanabilmeli. Psikolojik bir rahatsızlığı olan bir insana, sağlıklı ve etkili olduğu duygu, düşünce ve davranış özellikleri kullanılarak terapi ve tedavi uygulamasında bulunulabilir. Tıpkı bypass için yedek damarların kullanılması gibi…

5-Sevgi, bilgi, ilgi bütünlüğü sağlama

Kalp, akıl ve beden… İnanç, bilinç ve eylem… Duygu, düşünce ve tutum-davranış…. hayatın vazgeçilmez üçlüleri… olmazsa olmazları… Kalbimiz sevgi dolu, ama bilgisiz kalıyoruz, ilgide tamlık olması zor… Bilgi yüklenmişiz ama sevgimiz eksik aynı olumsuz sonuç… İlgi o kadar çok ki.. fakat bilgisizce rastgele yapılıyor ya da sevgi, saf niyet ve ihlas yerine farklı amaçlar kalbi doldurmuş… hep olumsuz sonuçlar doğacaktır.

Sevgiyle bilerek ve ilgilenerek yapılan her eylem iki dünyada da başarı getirecek olumlu sonuçlar doğuracaktır…

6-Arzu, istek ve coşku uyandırma ve besleme

Bir şeye inanmak, ölesiye inanmak, kalbine tamamen yerleştirip beynine çakmak ve o oranda azimli ve kararlıolmak; bu konuda arzulu istekli coşkulu aşkı ve şevk yüklü olmak, her konuda başarıya ve hedefe giden yolun vazgeçilmez temel prensibi sayılabilir.

Bir o bu kadar önemli olan da bu duygu ve düşüncenin daima tazelenmesi, yenilenmesi, metafizik gerilimin canlı tutulması, ünsiyet ve tembellik ağına düşülmemesi çabalarıdır.

Çok kitap okuma çok eğitim faaliyetleri çok ödüller veya cezalar… gibi yerinde etkili ve faydalı yöntemlerin temelinde hep o gizli güç vardır: Şevk, coşku, iç canlılığı, heves arzu kabına sığamama….

PSİKOLOJİK TELKİN VE TERAPİ DEĞER VE ÖLÇÜLERİ

“Cennet terapisi”, “Hastaya Pasta”, “Geçmişe tevekkül, geleceğe tevessül”, “Geçmişe gelecek alternatifi”, “Alternatif anı oluşturma”, “Geçmişi ve geleceği taşıma”, “Geçmişi gelecekle geleceği geçmişle nötürleştirme”, “Olaylar zincirine yoğunlaşma”, “Alternatif duygu ve düşünce oluşturma”, “Kendini kopyalama” “Embriyo taraması”…

***”Cennet Terapisi motifleri”

Geçmiş bazı olaylar Psikolojik rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunlar, gelecek positif alternatif olaylarla nötrleştirilebilir ve izole edilebilir. İbrahimvari insan, ateşler içinde bile güllük gülistanlık bir vasat ve dağdan bağ oluşturabilir. Aslında Psikiyatristler, Psikologlar ve İlahiyatçılar, bütün psikolojik rahatsızlık çekenlere bir çeşit cennet projesi sunmuyorlar mı? Bir Ufka Yolculuk yapılamaz mı? Bir Cennet Psikolojisi oluşturulamaz mı?

***”Geçmişi ve geleceği taşıma” tekniği

Cinayet, içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş vs… Herhangi bir günahı işleme düşüncesi insanın zihnine bulaştığında, bu yönde duyguları aktif hale gelmeye başladığında; o halden sıyrılabilmek için önce bir saat (gün, ay…) öncesine gitmeli.

Söz gelimi çok güzel arkadaşlar arasında bir toplu namaz kılmış kitap okumuşsunuz yüreğinize sıcaklık ve huzur bastığını hissetmişinizdir. O hissi hatırlayıp iyice sindire sindire yaşamalısınız hayalinizde.

İnanç ve insanlık değerleri açısından, olumlu olan anlarınızı belirleyip o sahneleri tekrar derinlemesine yaşamaya çalışmalısınız.

Bu işlem ciddi yapılırsa içinde blunduğumuz olumsuz atmosfer dağılacaktır.

Yine devam ediyorsa bu sefer geleceğe uzanıp, o günah eylemi işlemiş olduğumuz hal içinde kendimizi tasavvur etmeye çalışırız.

O günahı işlediğimizde, geçmişteki örneklerde de görülebileceği gibi vicdan sızılarının olacağını yakinen fark ederiz.

Geçmişte hatırladığımız güzel anılarımıza tebessüm eder kalbimizi çoştururuz, gelecekte işlediğimizde elde edeceğimiz olumsuzluk durumuyla vicdanımızı konuştururuz ve bu anda bizi sıkıştıran nefsimizi susturmuş oluruz…

Bizde tazyik meydana getiren bir düşünce bir dürtü karşısında, “Farzet ki yaptım, yaptım say, sanki yaptım! Ne kadar uzun sürse de, nasılsa öncekiler gibi bu haz da yok olup dert bırakıp gidecek! Hani şimdiye kadar yaptım da ne oldu?” gibi bir düşünce de geliştirilebilir.

Ve bunun ruh, kalp, zihin, beden, aile ve toplum hayatında ne gibi olumsuz sonuçlar getireceği hususu içten içe tartışılabilir.

Bu iç duruşmada zaten o heves ve arzu kaybolacak en azından zayıflayacaktır.

Nefis ve beden hayatı yaşayanlar zevklerin parıltılı ama geçici ve zehirli bal gibi olan başlangıçlarına takılır kalırlar, kalp ve akıl hayatı yaşayanlar ise onların perde arkasına ve sonuçlarına bakarlar, peşin kısa lezzetler için ebedi hayatlarını tehlikeye atmazlar. Ve insan düşünen bir varlıktır.

Düşünerek, günahların, insanı bu vasfından soyutlamasına izin verilmemelidir.

***”Geçmişe alternatif gelecek” tekniği

Geçmişin sıkıntıları hangi şekliyle olursa olsun, sizi rahatsız etmeye başladığı anda, zihninizi geleceğe yönelik düşünmeye alıştırın. Ve bunda israrcı olun.

Yani kendisini bir çeşit şartlandırın. Biz buna nefsi kelam ve telkin diyebiliriz. Çünkü bilinçaltı sizin her telkininize açık bir kayıt cihazı gibidir ve papağan gibi sizden gelenleri tekrarlar durur. Kendinizi kendiniz hakkında geleceğe yönelik düşünmeniz için Rabbimizin lutfettiği bir potansiyel arşivdir bilinçaltı, onu kendi hayrımıza kullanabiliriz. Birkaç gün bir hafta böyle gelecekle ilgili renkli ışıklı aydınlık, güzel emellere ve hizmetlere yönelik kayıt yaparsanız, hayretle göreceksiniz ki geçmişle ilgili bir görüntü hayal dünyanızı bilincinizi zorlamaya başladığı anda, sınırdan sızmak isteyen yabancıya karşı parola sorma gibi bilinçaltınız anında gelecekle ilgili görüntülerinizi onun karşısına çıkaracaktır.

Mesela size “Mirac” olayını sık sık hatırlamanızı okumanızı, tefekkürünüzü onunla ve getirdiği manalarla süslemenizi tavsiye edebilirim. Olumsuz bir düşünce takıldığında sırlı bir iksir gibi Mirac olayının onu nasıl silip attığını müşahede edeceksiniz…

Ayetlerde sıkca görülen gelecekle yani cennet cehennemle ilgili tasvirlerin zihnimize sunulmasında bu inceliği de görebiliriz zannediyorum. Hem tergib hem de terhib, müjdeleme ve korkutma yoluyla bilinçaltımız programlanmaktadır adeta… Ve beş vakit namaz kılarken, Kur’an okurken insanın, bir ayette olmazsa başka bir ayette benzeri düşünceleri geliştirdiğini ve bilincini olumluya motive ettiğini bile söyleyebiliriz.

***Geçmişe tevekkül geleceğe tevessül” bakış açıbı tekniği

Geçmişin olumsuzluklarını şu düşünceyle de izole edebilirsiniz.

Geçmişe daha çok kader açısından bakmalı, tevekkül etmeli
Geleceğe daha çok irade açısından bakmalı tevessül etmeli

Sanki insan zihni kontrolden bakışta muvazene bozulunca çıkınca bunun tam tersini yapmakta.

Geçmişe tevessül eder gibi takılıp kalmakta, kimi renkli anılarıyla hayal aleminde boş boş yaşamakta avunmakta, kimisi geçmişteki olumsuz anılarının zincirlerine vurulmuş gibi kendinden ve hayattan vazgeçerek bir nevi kaderin mahkumu durumuna düştüğü inancıyla İlahi Rahmeti itham etmekte geleceğini dondurmakta, kimi de hayırlarının iyiliklerinin üzerine yatıp, imanıyla ve hizmetleriyle adeta kurtulduğunu düşünerek ayrı bir saplantıya girmekte…

Geçmiş geçmiştir demeli, “ah!” ları gitmiş, “oh!” ları kalmış, hayır ve sevap bırakmış diye düşünmeli. Hakka tevekkül ve havale ederim, Rabbim hatalarımı affetmiş, çektiklerimi affıma vesile yapmış demeli. Ama geleceğimde irademi hayır yolunda kullanmamı istemekte demeli varsa günah takıntısı, çektiklerime sabırla ve gelecek güzel çalışmalarımla bunlara kefaret aramalıyım deyip irademizle geleceğimiz adına mücadele etmeliyim diye düşünmeli.

***”Alternatif anılar oluşturma” tekniği

Geçmişin rahatsız eden takıntılar listesine karşı alternatif geçmiş güzel anılar listesi de oluşturabilirsiniz düşüncenizde.

Ve oluşan listenizi istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. Sizi mutlu eden anıları listenin üst sıralarına taşıyabilir, rahatsız edenleri de alt sıralara indirebilirsiniz.

***”Hastaya pasta” tekniği

İnsanların ruhsal hastalık olarak nitelendirdiği, yarendi psikoloji ilminin bir rahatsızlık ismi verdiği olumsuz duygu ve düşüncelerinizi pastalayabilirsiniz.

İsterseniz buna bir espri yükleyerek “Hastaya Pasta modeli” diyebilirsiniz!

Hangi olumsuz anı, olay, davranış, görüntü sizi rahatsız ediyorsa, onu kopyalayarak ve kopyasını kendi istediğiniz tarzda biçimlendirip, renklendirerek, büyütüp ışıklandırarak, karşıdaki insanın yüzüne pasta kek yapıştırma yarışmalarında veya atışmalarında olduğu gibi, o olumsuz anının suratına o yeni oluşturduğunuz olumlu kopyayı “şaaaaap!” diye yapıştırınız…

E ayet bu tarz bir yaklaşımla şöyle demiyor mu: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler..” (7/201)

Şeytan bir korsan gibidir. Korsanın hazine olan gemilere, hırsızın mücevher olan dükkanlara saldırması gibi, imanı ve güzellikler potansiyeli olan insanlara her türlü taktik ve metodla saldırılar gerçekleştirir.

Fakat başka bir ayette belirtildiği gibi: “…Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır.” (4/76)

Yani bilinçaltımıza ve hayal dünyamıza, psikoloji etki alanımıza şeytan hangi silahlarıyla saldırmış olursa olsun, şeytanın bir “şaaaaap!” lık canı vardır… Köpük gibidir onun düşündürdükleri, hayal aynamıza yansıttığı görüntülerden ibarettir… Köpüklere üfleyiverirsiniz, aynaya başka görüntü yapıştırıverirsiniz inşallah olur biter!…

***”Kendini kopyalama” tekniği

Gen kopyalamsı olayı malumunuz. Evliyaullahın bir kaç yerde göründükleri bilinir. İnsanların perispirisinin, dedubleman, astral vücud denilen ikinci enerji bedenlerle yolculuk yapılması olayı da bilinen bir olgudur. En basitinden, biz rüyada bizi görürüz. Bizden iki kişi olur. Kendimizi seyrederiz. Aynada zaten yansımamızı görüp durmaktayız…

Bu uygulamayı bizi rahatsız eden duygu ve düşüncelere uyguluyoruz. Sözgelimi üzüntülü veya öfkeli bir halimizi anında kopyalayıp karşımıza geçiriyoruz (insanların yanlış anlamasına imkan veremmek için yanlız yapılması tavsiye edilir, ya da yanlız bir köşeye çekilerek yapılması).

Sonra zihnimizde hayal dünyamızda o kopyaya istediğimiz şekli biçimi, ruh halini, yüz hatlarını ve ifadelerini veriyoruz. Fırçayla resim yapar gibi kendimizi resmediyoruz. Olmak istediğimiz kendimizi… En mutlu halini veriyoruz..

Elimizi uzatıp o modeli alıyoruz ve bir tulum gibi içine giriyoruz veya üstümze geçiriveriyoruz.. İlk planda yapay da görünse, resmettiğimiz o modeldeki mutluluğu ruhumuzda yaşadığımızı hissetmeye çalışıyoruz…

Bu arada kopyamızdan arta kalan eski püskü elbise yığıntısını veya kabuk değiştiren hayvanların arkalarında bıraktıkları cilt parçalarını kaldırıp çöpe atıyoruz..

Rabbimize hamd ediyoruz…

İnşirah süresinde dendiği gibi kendimizdeki ağırlık veren ruh halini atıyoruz ruhumuza inşirah huzur iç ferahlığı yüklemiş oluyoruz.

Özellikle takıntı rahatsızlığı çekenler bu uygulamayla inşallah takıntılarını kopyalarında bırakıp, deri değiştirir gibi o duygularını da kaldırıp atmış olacaklardır.

***”Embriyo taraması” yöntemi

“Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. Dökülüp atılan-atılgan bir su damlacığından yaratıldı.” (86/5-6) Geçmiş hayatını düşünmesi insanın psikolojik tavrını nasıl etkiler? Neler düşünülmeli ve nasıl?

***”Cennet Terapisi” motifleri

Geçmiş bazı olaylar Psikolojik rahatsızlıklara sebep olabiliyor. Bunlar, gelecek positif alternatif olaylarla nötrleştirilebilir ve izole edilebilir. İbrahimvari insan, ateşler içinde bile güllük gülistanlık bir vasat ve dağdan bağ oluşturabilir. Aslında Psikiyatristler, Psikologlar ve İlahiyatçılar, bütün psikolojik rahatsızlık çekenlere bir çeşit cennet projesi sunmuyorlar mı? Bir Ufka Yolculuk yapılamaz mı? Bir Cennet Psikolojisi oluşturulamaz mı?

***”Zaman Aşkı” ile Psikolojik Terapi

Zaman maddenin infilakından geliyor. Madde, madde ötesinden akıp süzülüp hamurlaşıyor. Madde ötesinde ruhumuza, dantel gibi zamanın ışıktan simleriyle işlenmiş libas giydirilmiş. Biz bir Sultanın Zaman isimli aynasını, madalyalanmış üniformasını taşıyoruz. İmbatta denize karşı durup derin nefes alarak şöyle deyin: Zaman! Beni bana, O’nu ruhuma nasıl da hissettiriyorsun! Seni çok seviyorum!… Çünkü sen! Beni O’na, O’nu bana gösteren ruhumun tek aynasısın!… Sahibi adına zamanı sevmek, onun getireceği her engeli aşma, zamanla coşma ve topyekün hayata sabırla yaklaşma şevki getirecektir ruhumuza… Zaman, bizi O’na dolayısıyla huzura ulaştıracak aşk kanadımız olsun!…

zamanın önemi değeri için dinleyiniz!..
http://www.gonuldunyamiz.com/sohbetdinle.php?adres=49

AKIL KALP NEFİS EĞİTİMİ
DUYGU DÜŞÜNCE YÖNETİMİ
TUTUM VE DAVRANIŞ DENETİMİ (drmavi)

1-EUZÜ BESMELE VE İNSANA ETKİSİ

Eûzü billâhi mineş-şeytânirracîm…

“Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım!”

Bismillahirrahmanirrahim…

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın bütün ismi ile başlarım!”

Kur’an okumaya başlarken önce bu cümleyle başlamayı Allah istemektedir (16/98). Bu sığınma, sadece Kur’an okumaya özgü değildir, insanın duygu ve düşüncelerinde meydana gelen her olumsuzlukta, nefsin baskıları sonucu günahla karşılaşabileceği her durumda aynı sığınmanın yapılması tavsiye edilir (7/200, 23/98, 41/36 ).

Her şeyden önce besmele, insanın hem kendine hem evrene, dolayısıyla Allah’a açılan en önemli bir kapı konumundadır. Bü tün hayırlar için bir anahtardır. Bir kimlik belgesi gibi, Allah’a kul olmanın adıdır. İnsanın acizliğini ve fakirliğini gideren, O’nun kuvvetin den güç, gınasından bereket isteme yerine geçen bir dilekçedir. Besmele, yıldızlardan çiçeklere, karıncadan ağaçlara kadar bütün mahlukatla paylaşılan ve ortak olarak kullanılan bir dildir. Besmele ruhta bir bakış, Rabbe teveccüh ve yakarıştır. Bütün korku, üzüntü ve öf kelere karşı bir barış, lutfuna da Rahman’ın kahrına da yürekten bir alkıştır. Allah ismiyle demekle, isim taşıyan tüm varlıklardan bir kaçış, kendini sadece ve sadece, Rahîm’in himayesine bir adayıştır.

Bu, ruhun, kalbin, duygu ve düşüncelerin dış ve iç olumsuz etkilerden arınması ve okunacak metine konsantre olması açısın dan gerekli ve önemli bir psikolojik hazırlanma aşamasıdır. Sporcular karşılaşmaya, konuşmacılar konferansa, işletmeciler iş görüşmelerine başlamadan önce değişik yöntemler uygulayarak, heyecanlarını gidermeye ve kendilerini motive etmeye çalışırlar. İnsanın, bilinç altına gönderdiği olumlu mesajların, bilincini, duygu ve düşüncelerini, sonuçta davranışlarını etkilediğinde kuşku yoktur.

Sadece bir fark vardır ki, motivasyon adına ya insan insanı etkileyecek sözler söyler ya da insan kendi kendine telkinde bulunur. Burada ise, doğrudan Allah’a sığınma söz konusudur. İnsanların kıyamete kadar en büyük düşmanı olan şeytandan, ancak her şeyin tek sahibi olan Allah’a sığınma ile korunmak mümkün olabilir. Bu cümleyi söyleyen insan, cennetten kovulmuş bir varlığı, kalbinden de kovmuş, hayal dünyasını etkilemesine, duygu ve düşünceleriyle oynamasına izin vermemiş olur.

Aynı yaklaşım şekli, şeytan gibi, kötülüklere teşvik eden insanlara karşı da uygulanmalıdır. Bu cümleyi söylemekle, kalbimizde bir manevi koruma alanı oluşturmuş, düşüncemizi olumsuz davranışlara karşı bloke etmiş, böylece nefsimizin etkilenmesinin önüne geçmiş oluruz. Allah’a sığınma, O’nun koruyuculuğu altına girme psikolojisi, asla yadsınmamalıdır. Bunun etki gücü de tekrarla kazanılabilecek bir şeydir. Zihinde bir günah projesi ve düşüncesi ya da psikolojik marazî bir durum varsa, o an Allah düşüncesi duygular üzerinde tam etkisini gösteremiyor demektir. Bunun tersine, Allah düşüncesi zihinde bulunmadığı zaman, insanı rahatsız edecek her çeşit duygu ve düşüncenin; hem ruhsal alanda hem de beyin mekanizması içinde boy göstermesi mümkündür. Bu sebeple ayet, Allahın unutulmamasını, Allah’ı unutturacak davranışlar içine girildiğinde derhal hatırlanması gerektiğini vurgulamaktadır (18/24) Diğer taraftan da, Allah’ı unu tan, O’nu bilincinden uzaklaştıracak davranışlar içine giren insanlar için ise, “Allah onlara kendisini unutturdu, çünkü onlar Allah’ı unut tu” (9/67, 59/19)uyarısını yapılmaktadır.

Bu iki ayette psikolojik bir fıtrat yasası değerlendirmemize sunulmaktadır. “Allah’ı unutan, kendisini de unutur, kendisini unutanı da Allah unutur”. Bu konuda şu değerlendirmeler yapılabilir: İnsan ancak kendi kalbini, akıl ve mantığını işleterek, duyularını kulla narak, okuyarak, dinleyerek, düşünerek Allah’ı tanıyabilir. Allah’ı tanımada en önemli tanık, kanıt ve ölçü yine insanın kendisidir. Çünkü Allah, varlıklar içinde deyim yerindeyse, kendisini en iyi anlayabilecek olan varlığı insan olarak seçmiştir.

Ene, ego, benlik gibi kavramlarla anlatılabilecek olan bu, insanın öz varlık kimliği, bir anahtar gibidir ki, Fatiha süresi bir yönüyle insanın bu kilit özelliğine dikkat çekmektedir, insan kendi kimliğiyle Yaratıcısının sıfat ve isimlerini, kainattaki icraatının sırlarını, O’na mükemmel bir ayna oluşunu, çözebilir anlayabilir. Gerçek kimliğini de esas o zaman bulur. Gözlerine bakarak O’nun sınırsız görmesini, kulaklarına nazar ederek O’nun her şeyi duymasını, bilgisini düşünerek O’nun sonsuz ilmini anlamaya çalışır.

Öte yandan da kendi acizliğine bakar Allah’ın sonsuz kuvvetini, fakirliğini görür sınırsız zenginliğini, ihtiyaçlarını düşünür tükenmeyen cömertliğini fark eder. Vicdanı sönmemişse, işlediği günahların ve hataların ağırlığı altında ezilmişliğine ve tükenmişliğine bakarak, sadece O’nun Rahmet kapısında temizlenebileceğini anlar. Kapı kapı dolaşıp psikolojik pek çok derdine derman ararken, esas derdini unuttuğunu fark eder; Benim esas derdim Rabbimi unutmakmış der…

İnsan, kalbini ve beynini kullanarak, Yaratıcısıyla bu duygusal ve düşünsel iletişimi sağlamak için gayret göstermezse, unuttuğu için unutulanlardan olacaktır. Allah, o insana öncelikle kendi insan kimliğini unutturacaktır.Çünkü birer nimet olarak verilen iki temel Allah’ı hatırlama ünitesi olan vicdan ve bilinç, misyonunu yerine getirmemiş, kendilerini beden ve maddi dünya sınırları içine hapsetmişlerdir. Bu, yaşamaya razı oldukları böyle bir hayatın her derdine açık olmayı göze aldıkları, kendilerine yettikleri, başka bir güçten gelecek yardıma ihtiyaç duymadıkları anlamını taşımaktadır.Hayatın zevkleri ile nefis hayatı yaşamaya devam edildiği veya çözümler başka kapılarda arandığı sürece bu hatırlama da gerçekleşmeyecektir.

Çünkü kendilerini unutan, böylece Allah’a giden en etkili yolu terk eden insanı da artık Allah unutmaktadır. Allah unutmaz kuşkusuz. Rahmetiyle yardımını ulaştırmaz demektir. Çünkü kendine merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Cezanın cinsi de suça göre belirlenmektedir; unutan unutulur.

Oysa her gün beş kez minarelerden O, kendisini hatırlatmaktadır. Bir kısım felaketlerle, ölümlerle, hastalıklarla, üzüntü ve psikolojik problemlerle sürekli uyarılar yapmaktadır. Buna rağmen günümüzde yaygın bir unutmuşluk ve unutulmuşluk hastalığı görülmekte, kendini okumayan, kendinin farkına varamayan insan, ne yazık ki, hipnoz yemiş kalabalıklarla uyum içinde dolaşırken, vitrin mankenlerine baktığı kadar dönüp kendine bakamamaktadır. Çünkü kendini unutmuştur, çünkü unutulmuştur!

Bu iki kavram arasında, değişmez bir insan yasası olarak daima bir gereklilik irtibatı kurulabilir ve kollektif maraz haline gelen bu konuda, şu teşhis konabilir: Ruhumuzda ve aklımızda Allah’a yer vermiyor, O’nu unutuyorsak, bizde ruhî ve fizikî bir kısım arızaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Tersten okursak benzer anlam çıkacaktır: Eğer bir kısım bedensel ve ruhsal hastalıklardan şikayet ediyorsak, esas biz, başka bizden şikayet etmeliyiz, çünkü biz Rabbimizi unutmuşuz, dolayısıyla unutulmuşuz!..

Kur’an ilk nazil olan ayetlerinde Rabbinin ismiyle oku, yaz, düşün, öğren, secde et, kalk aktif ol, benim adıma insanlarla ciddi iletişim kur derken de, Kur’an’ın okunmasına ilk başlarken de, bu unutma hastalığının reçetesini de sunmuş olmaktadır. Kur’an’daki tekrarların hikmeti bu noktada daha iyi anlaşılmaktadır.

Şeytandan Allah’a sığınırım demekle, besmeleyle Allah ismiyle başlamakla; öncelikle, şeytanın etkisiyle oluşabilecek her türlü psikolojik rahatsızlık kaynağından uzaklaşmış, Rahmani bir karantina altına alınmış olmaktayız. Şeytanın ve nefsin doğrudan veya dolaylı müdahelesine kesin bir manevi duvar örüyoruz (Zülkarneyn’in, Ye’cüc Me’cüc isimli, iki insan zararlısına karşı, set örmesi gibi (18/94); temsilen şeytan ve nefse karşı aşılmaz bir psikolojik set çekmiş oluyoruz)

Negatif iç baskılardan kurtulma adına gerçekleşecek, bu manevi savunma stratejisine, olumlu adımlar atmamızı sağlayacak taaruz ve hamle planlarımızı da eklemiş oluyoruz. İlk aşamada kovulmuş şeytanın negatif çekimli üçgeninden koruma altına alınıyoruz; çünkü unutulmuşlardan değiliz. İkinci aşamada da doğrudan Rahman ve Rahim ile kanatlanma durumunda oluyoruz.

Ve o, bilincin altında, yer kütlelerinin küçük bir kırılma ile tetiklenip sarsıntılar meydana getirmesi gibi, duygu ve düşünce yapımızı durmadan tetikleyen bilinçaltı hattımız. Emir tekrarı yapan er gibi, mahzeninde yıllanmış nice görüntüleri durmadan hayal soframıza servis yapar durur. Eğer unutulmuş bilinçaltlarından biriyse, şeytanın işgaline uğrar ve onun megafonu ve jenerik müdürü olur. Ancak besmele çekenler onu unutmadıklarını ve sahip çıktıklarını gösterirler. Bilinçaltı da sadakat içinde Rahman ve Rahim’in kanatları altına girerek, insana huzur verici çağrışımlar için programlanmış robot bir hizmetçi gibi koşturmaya başlar. Adeta isyan nedir bilmeyen, hep pozitif mesajlar ileten bir melek gibi nurlaşır, vicdanla irade arasında şeffaf bir köprü olur.

Besmele cümlesi, ikinci psikolojik hazırlık aşamasıdır. Besmele, koruma anlamını içermesinin yanında, ağırlıklı olarak bir işi, duygu, düşünce ve davranışı adlandırma, anlam ve değer kazandırma, ve güç ve bereket katma demektir. Peygamberimiz, besmelesiz her işin kısır ve bereketsiz olduğunu söyler. Yine Peygamberimiz, “şeytanın, besmeleyle başlanmayan sofrayı gözlediğini, bulduğunda yardımcılarını çağırıp, burada bize rızk var koşun!” dediğini belirtir (İ.Canan,age.,c:8,s:362; c:10,s: 398).

Besmele insanın ruhunda bir coşku oluşturur. Kişi, yapacağı işe bir kutsallık kazandırmış, şevkini arttırmış olur. İnsanın içinde, Besmeleyle başlanan işin güzel sonuçlarla sona ereceği duygusu oluşur. “Allah’ım senin adınla!” diyerek, en başta şeytan olmak üze re, başka isim ve düşüncelere yer bırakmamış oluyoruz. İnsan “Allah’ım senin isminle şu günaha gireceğim!” demez, diyorsa o günaha giremez.

Bilinçaltımıza ve ne nefsimize bilimsel dilde farklı isimler verilebilir. Benzetmeler de konunun anlaşılmasını sağlar. Biz, ayet ve hadislerin kıyamete kadar evrensel mesajlar sunacağını düşünerek, belli bir zaman diliminde, belli insanların belirlediği tanımlamalara, imbikten geçirerek yararlanmak kaydıyla, bire bir bağlı kalmayı uygun bulmayız. Her liseliye öğretilen Freud’un “id”i gibi!.. Bu, farklı bakış açıları ve yeni kavramlar geliştirmenin önünü kesebilir, saplantı dürtü fikirleri de üretebilir.

Hadiste “şeytan sofrası” mefhumu geçmektedir. O kadar hoş ve genel bir kavramdır ki, her beyin farklı ve geniş fikir ufukların da dolaşabilir ve orijinal yorumlar çıkarabilir. Şeytan üçgeni konusunda farklı görüşler ortaya konduğu gibi. Bir gerçeğin farklı açılardan değişik yönleri olması ve onların farklı algılanması ve uygulanması doğaldır. Mezheplerin ortaya çıkışı da bu espriye uyar.

Şeytan sofrası Halil İbrahim sofrası değildir. Maddi ve manevi bereketi olmadığından, davet edilecek bir dost bulunmaz. Şeytan sofrasında nefis göbek davulu çalar, şenlik yapar, halay çeker, doyumu olmaz ve yedikçe yer. Bu israf demektir ve şeytanların kardeşliğini netice verir (İ17/27). Şeytanın vesvese sofrasını ballı kaymak görenler sinekler gibi üşüşürler ve hayallerinde senaryo yazıp, gerçekleştirerek şeytana güzel bir filim konusu olurlar. Şeytan sofrası arena gibidir. Kalp ve zihin, adeta ağza dizilmiş savaşçı dişler tarafından paramparça edilir, bir fabrikaya gönderilir!.

Şeytan sofrası dil sehpası gibidir. Gönül anlamına gelen dilin, dilim dilim doğrandığı yerdir. Allah’ın nimetlerini tadan, tartan uzman bir müfettişlikten adi rüşvetçi bir kapıcısı derekesine düşürülen dilin, tenzil-i rütbe yapıldığı, haram yiyecek ve içeceklerle zehirlenip, defnedildiği bir yerdir. Besmelesiz sofra, şeytanın intikam alanı gibidir ki insana şükretmeyi unutturmakla amacına ulaşmış olur. Bu, şeytanın cennetten kovulurken, “seni onlara unutturacağım, onları şükredenlerden bulamayacaksın” şeklindeki öfke kusmalarına da denk düşer.

Şeytanın sofrası Bilinçaltı gibidir, ya da bilinçaltı, şeytanın açık büfesi gibidir ki son derece zengin olup, bütün insanlara sunulmaktadır. Ama midenin çalıştığı yerde vicdan ve bilinç kör olduğundan; bilinçaltı da ne hayrı bilir ne bereketi. Ne zikri bilir, ne fikri ne de şükrü!..

Bizim besmelemiz bu ve benzeri sofraları toptan kaldırır, geri dönüşümü olmayan çöplüğe yollar. Bizim besmelemizde Allah zikredilir, bu hatırlama, zihin ve kalp kapılarını açar ve soframızdakilerin hangi yollarla geldiklerini ve yuttuktan sonra nasıl beden hizmetlerinde kullanıldıklarını Allah adına düşünmemizi sağlar. Allah’ın güzel isimleriyle beraber, açların halini anlamamızı kolaylaştırır. Bunların, cennettekilerin numunesi olarak doymak için değil, helalinden ve israf etmeden, tatmak için verildiğini hatırlatır. Nimetlerin aynıyla şükür mukabelesi istediğini düşünerek, hem dilimizle yürekten hamd ettirir, hem de aynı bedeni, Allah’ın tanınması için hizmetler de kullanma görevini hatırlatır… İnsanımız, duygu ve düşünce yönetiminde başarılı olmak için, besmele eğitimi almalıdır.

Besmele çekmekle biz, hem vicdan ve kalbimize hem de irade ve zihnimize olağanüstü manevi bir enerji yüklemiş oluyoruz. Rahman, varlığımızın sebebidir, Rahim de irademizin sebebi. Rahmanı kendimize ışık yapmakla kalbimizi ve duygularımızı nurlandırıyoruz. Rahimi ışık yapmakla aklımızı ve düşüncelerimizi aydınlatmış oluyoruz. Allah’ı anarak da, (câmî ismi olması sebebiyle) bütün isimlerinden hissemize düşenleri alıyoruz. Bütün isimlerden hüzmeler halinde, ruh aynamıza yansıyan tecellilerle hücrelerimize kadar işleyen bir kuvvet, bereket, ünsiyet ve itminan elde ediyoruz. Ve bütün isimlerin tecelli ettiği kainattaki her varlıkla adeta bütünleşmiş oluyoruz.

İşte Bismillah diyerek, böyle bir duygu ve düşünce dünyasına adım atan insan, hem kendi iç dünyasına hem de dış dünyaya bakışında ve davranışlarında son derece huzurlu, dengeli ve ölçülü olacaktır. İç yönetimi gücünü kazandığı için dış dünya yönetiminde de başarı elde edecektir.

Fen bilimleri, atom ve hücre ötesi enerji dalgacıklarının yönetim dünyasına girme arifesinde bulunuyor. İnsanın dış dünyasında zirveleri zorlayan, uzay derinliğine göz diken bilim adamları, insanın iç dünyasındaki derin boşlukları ve sorunlarını gördükçe, psikoloji ilmine duyulan ihtiyacın da farkına varıyorlar. Zannederiz Psikologlar da insanın besmeleye duyduğu heyecanın farkına varacak ve unutmuşlardan olmayacaklardır.

Kültürümüzde de besmelenin önemli bir yeri vardır. Her ne kadar dilde bir söz, kapı üstlerinde bir yazı olarak baş üstü yapılsa da, kapsamlı manevi gücüyle, bilinçlerde ve kalplerde yer ettiği zaman, başımızın üstündeki (19 Melek gibi) on dokuz harfli bu kelimenin, ne kadar güçlü bir enerjiye sahip olduğu anlaşılacaktır. Evet su ve ışık, bir ağacın kök ve damarlarına kadar nüfuz eder., Ruh ağacımızın; vicdan, kalp, akıl, bilinç, bilinçaltı, nefis, beden ve duyular gibi bütün dallarına ulaşarak, bu iki cümle gibi tesirli olacak, daha et kili bir telkin ve motivasyon cümlesi belirlemek mümkün görünmüyor.

Özellikle Fatiha süresindeki Allah ile insanın birbirine muhatap olması, karşılıklı konuşmaları ve bir bakıma bir mübadelede bu lunmaları, yarı yarıya fatihayı paylaşmaları da insanın ruh dünyasında, telkin ötesi derinlikler ve huzur meydana getirecektir. Bu sûre adeta istemeyi öğrenme süresi gibidir. Bu yüzden namazda günde en az 40 kez Allah’tan yolun doğrusu istenmekte, unutmadığımız unutulmak da istemediğimiz ifade edilmektedir.

2-HAMD VE İNSANA ETKİSİ :

el-hamdü lillahi Rabbil-alemin…

“Hamd, sadece övgüye en layık olan alemlerin Rabbi Allah ‘a mahsustur”.

Birinci aşamada korunma, ikinci aşamada başlama, üçüncü aşamada da insanın ruh dünyasında coşması ve koşması söz konusudur. Duygu ve düşünce planında adeta Allah ile kulun bir muhabbeti görülmektedir. İnsan Allah’a teşekkür eder, ona bağlılığını dile getirir. Önemlisi Rabbini unutanlardan olmadığını arz eder. Allah da O’nu huzurlu olacağı yola sokarak unutulmuşlardan olmadığını göstermiş olur. İnsanın kendine telkini, Allah’a duası ve ruhunun aydınlanması adına, Fatiha süresiyle olumlu şeyler düşünebilir, hissedip yaşayabilir. Ezberlenen şarkı sözlerinin, neşe içinde söylerken, insanın psikolojik tutumunu etkilediği düşünülürse, Allah sözünün, insanın ruhunda değişimler meydana getirmemesi düşünülemez.

Sübhanallah, Allahüekber gibi Elhamdülillah şeklinde insanın tekrarladığı sözler, ruhtaki değişimle beraber duygu ve düşünceleri, dolayısıyla davranışları da etkileyecektir. Çünkü Hamd ederken, nefsin bile hiç bir beklentisi yoktur, ivazsız ve garazsızdır, sırf, saf bir iç oluşumudur. Bu yüzden üzüntü, stres hatta depresyon gibi rahatsızlıkların giderilmesinde, yararlı olduğu söylenebilir. Peygamberimiz, yoksul olup da zenginler gibi hayır yapamayan Sahabenin yakınmaları ve üzülmeleri karşısında, günde beş vakit farzlardan sonra bu üç kelimenin 33’er kez söylenmesini istemiştir. Başka seferinde kızı Hz.Fatıma’nın, ev işlerinden ciddi yorulduğunu söylemesi ve hizmetçi tahsis etmesini istemesi üzerine Peygamberimiz: “Kızım! sana daha hayırlısını tavsiye edeyim mi demiş, bu kelimelerin söylenmesini salık vermiştir. Teşekkür, ikram karşısında yapılır. Her ikram insanı etkiler. İkramın değeri ve ağırlığı, ikram sahibinin kimliğine, ikramın miktarına, sürekliliğine ve zamanına bağlı olarak değişir ve teşekkürü doğrudan etkiler. Rabbimizin bize lütfettiği nimetleri saymakla bitiremeyiz (16/18).Alemlerin Rabbi olarak da, karşılıksız peşin verdiği sayısız nimetleri adına da Hamd’a, en layık olan sadece Allah’dır (14/8). Şükrün devamı ise, insanın sahip olduğu nimetlerin devamını ve artmasını sağlar (14/7). Bu hamd ile daha yoğun olacak demektir. Çünkü Hamd, sadakat ötesi iç derinliği ve ihlasla karşılık beklemeden yapılırsa, bu, hiç bir karşılık beklemeden nimetler yağdıran Allah’ın, bu icraatına denk düşmüş olur.

Hamd etmenin ruhtaki derecesi, Allah marifeti sevgisi ve saygısıyla doğru orantılı olmaktadır. Çok iyiliğini ve sevgisini gördüğümüz, canımız gibi sevdiğimiz birisine gösterdiğimiz ilginin sıcaklığı ve içtenliği, gözümüzdeki parıltıdan, yüzümüzdeki tebessümden ve davranışlarımızdaki heyecandan, kolaylıkla fark edilebilir, Hamd’da, böyle bir tatlı iç koşusu vardır. Gözle beraber gönlün, kalple bera ber aklın, nefisle birlikte ruhun, bütün üniteleriyle insanın Allah’a doğru çağlayarak akışı ve yürüyüşü söz konusudur. Hamd, ruhun bü tün mekanizmalarıyla derin ve coşkulu bir iç duyuşu ve bu duyuşunu, bütün varlık alemleri adına, en layık olana, Allah’a sunuşudur.

RUHUN HAMD SUNUMU-MANİFESTOSU ŞÖYLE OLABİLİR:

Ben bir alemim.

Var olan bir alem!..

Var olduğunu düşünen bir alem!

Düşünüyorsam varım.

Varsam düşünmeliyim.

Beni, düşünen alem yapanı düşünmeliyim.

Düşünmeli ve var edenimi düşündüğüm için hamd etmeliyim…

Ben bir alemim!..

Alemleri içinde taşıyan bir alem!..

Beni yoktan var eden Allah, bütün alemlerin Rabbi!..

Allah, içimdeki alemlerin de Rabbi!..

Allah benim de Rabbim!..

Beni, alemlere denk tutan Rabbime hamd etmeliyim.

Alemleri düşünmeliyim:

Ruhlar alemi, melekût alemi, misal alemi, melekler ve cinler alemi, hayvanlar ve bitkiler alemi…

Bütün alemlere fihrist olduğumu, onlardan birer örnek taşıdığımı düşünmeli, alemler takvimine baş sayfa yapıldığıma hamd etmeliyim.

Alemlerdeki varlık mertebelerini düşünmeliyim. Melekler alemine açık halime bakmalı, maden, taş, toprak, hayvan, bitki olarak bırakılmadığıma akıl ve vicdan sahibi insan kimliğimle alemlere sultan yapıldığıma, şerefle taçlandırıldığıma hamd etmeliyim.

Bana ben demeyi, benle 0’na ermeyi öğreten…

Kendisini tanımada ve alemlerinin sırlar hazinelerini açmada, kullanacağım bir anahtar olarak, beni, bana lütfeden Rabbime hamd etmeliyim.

Rab ismiyle bütün alemleri disipline alan, meşimen aleminde bir kan pıhtısıyken benimle alâka kuran; Anamın eliyle,

Kelamının diliyle,

Alemlerin nurlu mürekkebi Nebisinin sözüyle

Beni de, bütün alemler gibi terbiye eden Rabbime hamd etmeliyim.

Fatihasıyla namazlarıma can,

Ruhuma heyecan katan,

Dünya ve ahiret adına lutuflar yağdıran,

Rahmaniyetiyle varlığıma,

Rahimiyetiyle irademe,

Allah ismiyle de gönlüme kapılar açan,

Avuçlarıma halis kulluk ve dua feyzinden nurlar saçan Rabbime hamd etmeliyim.

Yolların kesişme noktasında ruhuma hidayet ve istikamet lütfeden,

Kalbimin kaymasını,

Aklımın sapmasını önleyen,

Denge, ölçü, temsil ve Hizmet topluluğunun aydınlık yoluna, fadlî olarak iten Rabbime hamd etmeliyim.

Her insanda bulunan bir duygu vardır. Övülmek takdir edilmek, onaylanmak isteriz. Bizi dinleyen, sıkıntılarımızı paylaşan ve anlayan kişiyi belki de yakınlarımızdan çok severiz. Bu süreyi şuurla hissiyatımızla okuduğumuzda, bambaşka duygular yaşayabiliriz.

3-RAB EĞİTİMİ VE İNSAN

Rabb’ül-âlemîn:

Ayetten, var olan bütün varlıklar, özellikle akıllı varlık alemleri (176) anlaşılabilir. Ayetlerin bütününü dikkate alarak, insanın, kainatın örneği ve özeti olduğunu düşünürsek, her biri kainattaki alemler kadar önemli olan insan ruhunun alemleri, ruhunun mekanizmaları olarak anlamak da mümkün olabilir. Kainat gibi insan da (bilgisayar sistemindeki gibi) alem içinde alemlerden oluşmaktadır. İrade, vicdan, akıl, kalp, bilinç,nefis bilinçaltı, beden, organlar…her biri, içinde başka alemler taşıyan birer alem gibi düşünülebilir.

Rab:

En üstün vasıfları ve sonsuz gücü olan, terbiye için gerekli bütün özelliklere sahip bulunan terbiyeci anlamına gelmekte dir (Yazır,1/77). Bu mükemmel terbiye, evrende tedrici gelişen her olayda, sözgelimi embriyoda ve ağaçta görülebilir. Allah, yaptıklarının bir sanat eseri olduğunu, son derece sağlam ve mükemmel yapıldığını (27/77), her şeyin yaratılışının güzel olduğunu (32/7), insana çok güzel suret ve biçim verdiğini belirtir (40/64, 64/3). Allah, yerin göklerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir (26/24), insanların Rabbine sığınırım (114 /1) beyanları yanında, pek çok ayette de

“Senin Rabbin!”, “Sizin Rabbiniz!” cümleleri geçer…İlk nazil olan ayetlerde Allah’ın Rab olarak, tam bir terbiye uyguladığını görebilirsiniz. Adeta bir öğretici gibi, ”Oku!” der, kalemden, öğrenmekten bahseder (96/1-5).

Biz atom ve hücreden, bitki ve hayvanlara ve gök cisimlerine; özellikle de mükemmel varlık insanın iç ve dış yüzüne kadar ne ye bakarsan bakalım, şöyle demek zorunda kalırız: “Her şey ne kadar da terbiyeli!..Ne güzel terbiye edilmiş!..”.Tıpkı Peygamberimizin secdesine bakıp da “Allah ne güzel de tecelli ediyor!” dendiği gibi…

Bir farkla ki, insana irade ve dünyadaki imtihan sorumluluğu verilmesi sebebiyle, bire bir onun terbiyesi, anne babaya, eğiticilere, yöneticilere topyekün topluma bırakılmıştır. Bu arada Rahmetiyle, terbiyenin gerçek kılavuzu Kur’an’ı ve terbiyenin gerçek öğreticisi Peygamberi göndermiştir.

Allah’ın kainatta gösterdiği terbiye sistemine, Kur’an’da anlattığı, örnek gösterdiği Nebisiyle (33/21 ) uygulattığı terbiye prensiplerine ve kurallarına uymamaya biz, terbiyesizlik diyemez miyiz?.. Demeyelim!..

Evrende işleyen ekolojik dengeyi bozma gibi, varlıkta Rab ismiyle Allah’ın işlettiği terbiye dengesini altüst etme diyelim.

Allah’ın beden terbiyesi için lütfettiği yiyecekleri avuçlayarak yutarken kalp ve ruh hayatının dengesi adına, sema sofralarından gönderilen namaz ve oruç terbiyesine ilgisiz kalma diyelim.

Mide-bağırsak iliş kisi adına, bir dişimizin sızlamasıyla doktorlara koşarken, irade ve vicdan terbiyesi adına okumaya, dinlemeye ve düşünmeye yabancı kalma diyelim.

Allah’ın mükemmel yarattığı ve terbiye ettiği insanı, kâmil yapacak yerde, günah hâmili haline getirmek diyelim!..

Benzer değerlendirmeyi, ideal insan yetiştirme, huzurlu toplum oluşturma, o toplumu muasır medeniyetleri aşacak ekonomiye bilim ve teknolojiye sahip kılma gibi konular için de yapabiliriz.

Bunun için, Evrende işleyen terbiye sistemi çok iyi araştırmalı ve bilimsel verilere ulaşmalı, Kur’an’ın elmas prensipleri çok iyi incelenip terbiye prensipleri belirlenmeli ve psikolojik bir hassasiyetle insana uygulanmalıdır. Öz bir deyişle söylemek gerekirse:

Rabbin terbiyesi Rabbânî yapar, Rabbânî olan da Rabbi gibi, her işini evrensel terbiye sistemine uygun olarak mükemmel yapar.

Ruh, evren gibi çok alemlerden oluşur demiştik. İrade, vicdan, akıl, kalp, bilinç, nefis, bilinç altı, beden, organlar…gibi. Bu alem lerin her birinin kendine özgü, yaratılış amacı olarak, terbiye için belirlenmiş amaçları, görevleri, yapıları, özellikleri, dilleri ve ihtiyaçları vardır. Hem fonksiyonlarını mükemmel yapmaları, hem de mutlu olmaları için, bu yönleri terbiye edilmeli, görevleri öğretilmeli ve uygulamaları için rehberlik yapılmalıdır. Bir işletmede veya dairede personel, görevlerini hakkıyla yaparsa başarı ve mutluluğa ulaşırlar.

Ruhumuzun da mutlu olması ve bizi hem başarıya ulaştırması hem de psikolojik bir kısım rahatsızlıklardan uzak kalması için, Kur’an ve kainatta ortak yürütülen evrensel terbiye içinde insana mutlaka yer verilmesi ve bütün varlık ünitelerimizin terbiye edilmesi gerekmektedir. Bunun için de yetkin psikologlar ve pedagoglar, ilahiyatçılarla müşterek mesai kurarak, Kur’an ışığın da prensipler geliştir melidir.

4-SIRAT-I MÜSTAKİM EĞİTİMİ VE İNSAN :

Sırat-ı müstakim:

En doğru olan, Allah’ın razı olduğu yol, İfrat ve tefritten uzak mutedil olan, dengeli ve ölçülü olan, sadece olumlu, iyi ve güzel olanın yaşanması, en isabetli olan; uygulama tarzı, yaklaşım biçimi ve çözüm şekli gibi manalara gelmektedir.

Bu kavram da, “Rab” kelimesi gibi insan psikolojisini doğrudan ilgilendirmektedir. İnsanın inançlarını, duygularını, düşünceleri ni ve davranışlarını yönlendirme açısından son derece önemli manalar içermektedir.

“Sırat” kelimesi öncelikle ayetlerin bütünlüğü içinde ele alınırsa; bu yol müstakimdir, doğruluk onayı verilmiştir, ilahî ölçülere uymaktadır.

İkincisi alemlere ve insana en güzel terbiyeyi veren Rab’den, yani Hamd’e en layık olandan, ve terbiyeyi en güzel verenden istenmektedir.

Üçüncüsü “ihdinâ” kelimesiyle, iyiye doğru tam kılavuzluk, rehberlik yapılmasının istenmesidir ki, (Yazır,1/121) başka ayet örneklerini de vererek, “Maddi ve manevi gücümü bereketlendir, iç ve dış duygularımı, irade ve aklımı güçlendir” gibi anlamlara geldiğini belirtmektedir. Buna göre “inanç, duygu, düşünce ve davranışlarımızda dengeli ve ölçülü olma yolunda rehberlik yap!” talebi söz konusudur.

Dördüncü olarak bu yol, Allah’ın nimet olarak verebileceği, razı olduğu tek bir yoldur ki en başta Peygamberler yürümüştür (4/69).

Beşincisi de bu yoldan ve Allah’ın rızasından uzak kalıp da, öfkeye uğramış veya sapkınlık içine girmiş olanlardan yapmaması isteniyor. Ayetlerde gazaba uğramış sapkınlığa düşmüş Yahudi ve Hıristiyanlardan sıkça söz edilmektedir (2/61, 5/77).

Altıncısı, insanın iç dünyasında da alemler olduğundan ve bütün yönleriyle insanın terbiye edilmesinden bahsettiğimize göre; Sırat-ı müstakimi, insanın akıl ve kalp dünyasının eğitilmesi, bir denge ve ölçü kazandırılması olarak yorumlayabiliriz. Çünkü gazaba uğramış toplumlar daha ziyade kalp dünyalarını ihmal edip, maddeyi, dünyayı ön plana almış, akıl ve düşünce yönüyle de inhiraf etmiş topluluklardır (bir örneği Yahudiler). Dalalete sapmış toplumlar da daha ziyade akıl dünyalarını ihmal edip, manayı, ruhu ön plana almış, kalp ve duygu yönüyle de inhiraf etmiş topluluklardır (bir örneği Hıristiyanlar).

Nitekim birinde Yaratıcı düşüncesi, millîleştirilmiş bir millete özel kılınarak sığlaştırılmış (tefrit), diğerinde ise tanrısal güç, bölünerek farklı güçlere taksim edilmiştir. Peygamber görüşünde de aynı akıl-kalp yanılgısı gözlenir. Birinde Peygamberlere sıradan insan muamelesi yapılmış, günah işlettirilmiş hatta öldürülmüş, diğerinde ise Peygamber olan bir insan alınıp tanrılaştırılmıştır.

Yedincisi, sırat-ı müstakim, Allah’a giden yol birdir. Bu bütün Peygamberlerin getirdiği aynı esasları ihtiva eden Tevhid yoludur. Ayet bu tek yol anlayışına dikkat çeker: “Bu benim dosdoğru yolumdur (sırâtî müstakîmen) ona uyun, başka yollara uymayın, onlar sizi Allah’dan uzaklaştırır!” (6/153).

Peygamberimiz bunu, “Benim ve Ashabımın üzerinde olduğu yol!” şeklinde çerçevelendirir. Bu ilkeye bağlı kalarak şu söz de başka bir gerçeği ifade eder: “Allah’a giden yollar, mahlukatın solukları sayısıncadır”. Ehl-i Sünnet dediğimiz Hak daire içinde oluşan mezhepleri de, tasavvuf hareketlerini de, günümüzde, yeryüzündeki cemaatlerin oluşumunu da ele alacağımız, orta yol bakışıyla değer lendirmek gerekmektedir.

Şimdi işleyebildiğimiz kadarıyla şu üç ana temayı birleştirebiliriz:

İnsan ruhunun birbirinden farklı boyutları, görevleri ve ihtiyaçları olan çeşitli alemleri vardır.

Varlıktaki alemleri olduğu gibi insanın mahiyetindeki bu alemleri en iyi terbiye eden Rabbimizdir.

Rabbimizin terbiyesine ve en doğru yol olarak bize anlattığı Kelamına başvurarak hayatımızı, mutluluk veren Sırat-ı Müstakim içinde dengeli ve ölçülü bir şekilde yönetme disiplinini elde edebiliriz. Ayetlerden yararlanarak, Sırat-Müstakimi üç şekilde açmak, tanım lamak ve uygulanabilir prensipler halinde takdim etmek istiyoruz.

5-İFRAT-TEFRİT ARASI ORTA YOL

Kur”an ‘da sadece bu ayette “Orta yol” kavramı geçmektedir: “Onlar harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik; ikisi arasın da orta bir yol tutarlar” (25/67). Ayetin geçtiği sürenin ismi Furkan’dır ki, hakla batılı, doğru ile yanlışı iyi ile kötüyü birbirinden ayıran Kur’an’ın diğer bir adıdır.

İfrat, vasatın üstü, tefrit de altıdır. İkisinde de haddi aşma, ileri gitme ya da geri kalma söz konusudur.

Kur’an, bir inanç ürünü olarak, bir duygu, bir düşünce ve bir davranış biçimi olan israf etmeyi aşırı (ifrat) bulduğu gibi, cimriliği de diğer aşırı (tefrit) bir uç olarak görmekte, orta yolu bu ikisi arasında göstermektedir. Bu yaklaşım şekli basit, objektif ve genel bir ölçü olarak, anlayış ve bilgi seviyesi ne olursa olsun her insan tarafından kolaylıkla anlaşılabilir. Vicdan muhakemesi, israf ve cimrilik sınırı nın genel çerçevesini çizebilir. Sağduyu, ilim irfan sahibi insanlar da bu konuda uyarı yapabilirler. Yine de İslam bilginleri konuyu irdelemiş, insanların anlayışına uygun hale getirmişlerdir. Konunun daha iyi anlaşılması ve akılda kalıcı olması için temel bazı mekanizmalar halinde aşağıda sistematik bir şekilde sunmaya çalışacağız.

RUH MEKANİZMALARIMIZDA AŞIRILIKLAR VE SIRAT-I MÜSTAKİM

(İfrat-Tefrit ortası, orta yol)

İFRAT – olumsuz ileri gitme olma aşırılığı, normal üstü mertebe-derece-uç noktası

TEFRİT – olumsuz geri kalma olmama aşırılığı normal altı mertebe-derece-uç noktası

SIRAT-I MÜSTAKİM, vasat orta yol, itidal, normal olan, yaratılış amacı, gereken en iyi noktada duruş

VARLIK ALANLARIMIZDA İFRAT-TEFRİT ARASI ORTA YOL DENGE VE ÖLÇÜSÜ

VİCDAN

İFRAT: Vicdanın aslında ifratı olmaz. Çünkü her fonksiyonu doğrudan Allah’a bakar, lekesizdir. Şu düşünülebilir. Her konuda aklı mantığı devre dışı bırakıp, sadece vicdanımın sesini dinlerim demek doğru olmayabilir. Çünkü herkes her zaman vicdanının özüne inemeyebilir. Ciddi sürekli manevi bir eğitim gerekmektedir.

TEFRİT: Vicdanın alanı olan kalbi inançsız bırakmak sadece akıl ve duygularla hareket etmek eksik ve etkisiz kalır. Nefsin zevklerini yaşamak, vicdan için en tehlikeli durumdur,Yolları kapanır,karanlıkta kalır. Akmayan su gibi yosun bağlar. İnkarda ise,elmas vicdan özü, kömürleşir, mahiyet değiştirir

SIRAT-I MÜSTAKİM: Kalp derinliğindeki saf öz, kalbin kalbi. Asla kir bulaşmaz ve bozulmaz. Sadece işletilmeyince, deniz dibi hazinesi gibi karanlıkta kalır. Arada sızlanır. Allah’ı gösteren dört ana kanıttan (Kur’an,Peygamber, Evren ve İnsan) en gizemli olanıdır. İyi ile kötüyü ayırmada kullanılsın, irade ile çalışıp insanı güzel yönetsin diye verilmiştir.

KALP

İFRAT: İşporta malı satar gibi, kalbini her inanca ve her sevdaya açar. Kalbini merhamete boğdurunca adalet yok olur. Kalbini nefsi adına işletir. Sadece geçici dünya sevgileriyle, mecazi sevgilerle doldurur, böylece güneşi bırakıp, cam parçalarındaki yansımaya sarılır. Kalbini hayra karşı soldurur.

TEFRİT: Allah’a imanla nurlandırmaz, Taş gibi kaskatı sevgisiz merhametsiz bırakır. Kalpsiz gibidir, dünya sevgilerine bile ilgisizdir.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’a iman etmek,sevmek, saygı duymak ve onun namına, dünyayı ve insanları sevmek içindir.Sonsuz Allah sevgisi için yaratılmıştır. Ancak O’nunla tatmin olabilir. Fani, geçici ve elemli zevkler onu tatmin etmez. Kalbi, hakiki sahibi hesabına nurlandırır ve hayırlarda işletir.

AKIL

İFRAT: Aldatıcı zekasıyla hakkı batıl, batılı hak gösterir, yalanla kandırır, doğruyu yanlış gösterir (cerbeze-diyalektik-yanlış mantık) Mantığını aldatmada kullanır.

TEFRİT: Boş kafa taşıyor gibidir, basit meseleleri bile anlamaz, mantığını hiç kullanmaz. Hep sorar, söyleneni yapan robot gibidir. Sadece yaşadığını bilir.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı bulması,iyi ve kötüyü seçmesi için verilmiş elmas gibi alettir. Görevi vahyin ışığında yürümek, hikmetleri kavramak, yararlı işlerde kullanmaktır. Hakka uyar, batıldan kaçar. Üç kitabı çok iyi okur ve anlar. Hizmetin hâdimidir. Mantığını inançta, doğru işlerde kullanır.

İRADE

İFRAT: İradesini kötülüklere ve günahlar için kullanır. Gönüllü olarak nefsin hizmetlerine koşar

TEFRİT: İradesi felç olmuş gibi, karar veremez içinde bulunduğu zor bir durumdan çıkmak için çaba sarf etmez,ümitsizlik için de kaderine değil şeytana ve nefsine teslim olur.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İrade sınırlı hayatta, verilen ruh sermayelerini iyi kullanıp, dünyada yararlı işler yapmak ve cenneti kazanmak içindir. Vicdanın en samimi dostudur. Daima canlı ve güçlüdür.

HAYAL

İFRAT: Aklına gelen, gördüğü veya şeytanın attığı her görüntüyü filim macerasına dönüştürür. Çok düşününce, gerçekleştirme arzusu doğar ve nefsine yenik düşebilir.

TEFRİT: Hayali, elektriği kesilen sinema perdesi gibidir, ölü gibi, manken gibi dolaşır. Hiç bir güzel görüntü onda çağrışım yapmaz, uyur gezer ayaklı mezar gibidir. Hayalsiz kuru kuru yaşar!

SIRAT-I MÜSTAKİM: Bir saati bir yıl nafile ibadet sayılan Tefekkürün ilk basamağı, tetikleyicisi, yakıtı gibidir, Boş, anlamsız hayallere kapılmaz bilinçaltı denetimi yapar, fikir üretir, not alır, sorun çözer, hizmet kurar!

DİL

İFRAT: İnkarcılık, küfür, yalan, hakaret, alay, dedikodu, lafazanlık gibi yanlış şekillerde kullanır. Dil lezzetlere tutkun olunca, mide yi şişirir, kalbi küçültür, hep lezzet rüşveti yedirir.

TEFRİT: Ağzına kilit vurmuş gibi, konuşmaz, haksızlık karşısında bile susar. Yediğinin pek anlamı olmaz, bismillah ve elhamdülillah delmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı anar, anlatır, insanlara yararlı ve güzel sözler söyler. Gönül alır, sorunlar çözer, bilgi taşır, ilim ve ahlak anlatmak için kullanır. Allah’ın nimetlerine şükür için tadıcısıdır, nimetlerin müfettişidir.

GÖZ

İFRAT: Sürekli cinsel malzeme arar, zararlı şeyler okur. Kötü niyetle, öfkeyle, alaycı, küçümseyici bakar

TEFRİT: Hep uyuyormuş gibi gözü kapalı dolaşır, bir şey okumadığı gibi, çevresinde olup bitenin de farkında değildir, bakar görmez, görür anlamaz, anlar hissetmez,

SIRAT-I MÜSTAKİM: Haram bakışlarda kullanmaz, göze çarpanları göz kapaklarıyla karşılar. Allah’ın doğadaki sanatlarını inceler. Kitap okur, bazen Allah saygısından ağlar, hayırlı hizmetlerde kullanır.

NEFİS (Cinsellik, yeme-içme, öfke)

İFRAT: Haram helal ölmek doymak nedir bilmediğinden, zevk veren her şeye oburca dalar, akıbetini hiç düşünmez. Şeytanla çok iyi anlaşır, onu hep dinler. Fuhşa, evlilik dışı haram ilişkiye açıktır. Haram veya helal, israfı çok sever.

TEFRİT: Ruhbanlıktaki gibi helal cinsellikten bile kaçar, kendini aç bırakır. Nefsinin ailesinin üzerindeki haklarını düşünmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İnsanın yararlı olanı elde etmesi ve yaşaması ve neslini çoğaltması için verilmiştir. Helal evlilik dışında aramaz. Ömrü boyunca iffetli yaşar, tövbe hataları temizler. Arınınca Allah’ın razı olduğu sevgili bir varlığa dönüşür.

ÖFKE

İFRAT: Her şeye öfkelenir, inkar eder, cam gibi kalp kırar.Vicdanı,iradeyi, kalbi, zihni dinlemez. Her kötülüğe açık durumdadır.

TEFRİT: Hiç bir şeye öfke duymaz. Kendine veya başkasına yapılan zulüm ve haksızlıklara ses çıkarmaz.Vicdanı rahatsız olmaz.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Adalet ve hakların savunulması, düşmana karşı konulması için verilmiş. Kötülüklere ve kötülere karşı, kontrollü, kuralına uygun kullanır.

DOĞA-EVREN-TOPLUM

İFRAT: Her şeyi maddeden ibaret görür, doğa, kendi kendine veya tesadüfen oldu der. Maddi zevklere gömülür, ahİreti düşünmez. Yoğun ilişkileri olsa da bunları hayır yolunda değerlendirmez.

TEFRİT: Kainata kapalı, bilimlere uzak yaşar. Evreni, Kur’an gibi Allah’ın bir kitabı olarak algılayıp araştırmaz.Sadece ruh ve ya bağırsak hayatına gömülmüş kalmıştır. Bireysel bir hayat yaşar.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ın sanat eserlerinin teşhir edildiği saray. Allah’ın güzel isimlerini yansıtan ayna. Bilim dalları, Allah’ın eserlerini anlatan diller. Kur’an gibi Evreni de okur araştırır. Bilim olimpiyatlarında madalya alan öğrenci yetiştirme yolunda çalışır.

Bu mekanizmalar ve duygular iptal edilemez yok sayılamaz bu tefrit olur. Fakat yaratılış amacı dışında kullanmak da yanlış ve ifrat olur.Bir taraftan yaratılışta bu güçlere sınır konmamış, Allah, imtihan için ve insanın yararına bu güçlere sınırlar koymuş, güzel kullanma yollarını da göstermiştir. Yaratılışımıza konan ruh mekanizmaları hoşa gitmemiş de olsa, belli hikmet ve gayeler için konmuştur. Bunlar olum lu yolda kullanılmalı, yüzleri hayra yararlı işlere çevrilmeli, kanalize edilmelidir.

Olumsuz gibi görülen yanlarımızdan bile hayırlı ve güzel sonuçlar elde edebiliriz. Bunun için, akıl sağlıklı bilgiyle, kalp de güzel inançla donatılmalı, aydınlatılmalı ve güzel arkadaşlarla olunmalı, güzel ahlakın pratiği yapılmalıdır.

Allah’ın üç kitabı vardır: Kur’an, Evren ve İnsan. Üçüne de aynı hassasiyeti göstermeli; okumalı, yazmalı, düşünmeli, araştırmalı ve prensiplerini aynı ölçüde uygulamaya çalışmalıdır. Bunun gibi, bütün ruh ünitelerimize de gereken önemi gösterip her birisinin kendine özgü ihtiyaçları karşılanmalıdır.

6-OLUMLU ANAHTAR KAVRAMLAR

Orta yol kavramının işlendiği ayet, aslında bize bir başka ölçü daha vermektedir. O da verilen inanç, duygu, düşünce ve davranışların zıtlarını dikkate alma

Ayet israf yapma derken, cömertlik yapmamızı, cimri olma derken de iktisatlı, tutumlu olmamızı istemektedir.

Ve orta yol her iki zıt ve benzer karakter kelimeler için de geçerli olmaktadır. Bir farkla ki oluşan dörtlü kelime grubu için de, o grubun gözdesi diyebileceğimiz, bir de lokomotif, anahtar, birincil bir kelime göze çarpmaktadır.

Bu anahtar kelimeyi kullanarak, olumsuz duygu ve düşünceleri, benzerleri olumluya çevirebilir ve duygular arası dengeyi sağlayabiliriz.

Aşağıdaki ve benzeri oluşturacağınız cümleleri, dua niyetiyle, Fatiha süresindeki gibi Allah’a takdim ederseniz, kuşkunuz olmasın, yüreğiniz ve diliniz dua muamelesi görecek, bereketi size fazlasıyla geri dönecektir. Bu cümlelerde insanın kendini ikna etmesi, durumunun farkına varması, halini Allah’a açması, hem kendini ikna etmesi hem de dua ile yardım istemesi gerçekleşmektedir.

CÖMERTLİK TUTUMLULUK

Cömertlik olumlu bir (anahtar) kelimedir. İsraf ise olumsuz bir kelimedir. İkisi birbirinin benzeri davranış biçimini temsil etmektedir: Vermek!..

Tutumluluk olumlu bir kelimedir. Cimrilik ise olumsuz bir kelime. Bu ikisi de birbirinin benzeri davranışı anlatır: Vermemek!..

Bu kelimeler grubunu, duygu ve düşünce dünyamıza kazandırabilmek için, bilinçaltına empoze etmekle işe başlamak gerekebilir. Bu amaçla şöyle bir telkin sloganı ve dua cümlesi üretebiliriz. Dilimizle sık tekrar etmek daha güzel olmakla beraber, zihnimizde tek rar etmemiz de yararlı olacaktır.

“Ben Rabbimin inayetiyle cömert olmalıyım, olacağım da! Bu arada cömertliğe benzeyen israfa da girmeyeceğim.

Fakat cömertliğimin yanında, tutumlu biri de olmalıyım!..Tabi, tutumlu olayım derken cimriliğe de düşmeyeceğim!..”

Öncelikle İki olumlu güzel karakteri tercihle, iki olumsuz karakteri dışlamış oluyoruz. İki olumlu kelimeden birini de lider yaparak onunla bütünleşmeye çalışıyoruz.

Cömert kelimesini her kullandığımızda diğer üç kavram da zihnimizde belirecek, olumlu olanı ayırıp bizi en ideal olan davranış biçimine yönlendirecektir.Tek bir sırlı anahtar kelimeyle, dört ahlaki tutum ve davranış arasından dengeli ve ölçülü orta yolu bulmak için gayret gösteriyoruz.

Burada duygu ve düşünceler arasında dengeyi sağlayan faktör, amaç ve niyetle, gözlem ve ortaya çıkan sonuçtur.

Şöyle ki: Durmadan para veren iki kişiden birisi cömert diğeri savurgandır. Bunları tefrîk (ayırmak) için niyetlerine bakılır. Niyetlerin yeri kalp ve zihin olduğundan bunu anlamak zordur, sû-i zan da olabilir. Bu durumda harcadıkları yer ile ortaya çıkan sonuca bakılır. Hak adına dağıtmakla nefis adına dağıtmak arasındaki fark, bazen kolay fark edilir.

Parasını elinde tutan iki kişi için de aynı değerlendirmeler geçerlidir. Sadece nefsi için tutan hatta bazen kendi için bile harcamayan insanlar vardır. Bir de tutan ama yeri zamanı gelince, ailesine harcayacak olan veya insanlık yararına hizmet için tamamını vermeye hazır bekleyen insanlar vardır.

Biz de verirken ya da elimizde tutarken, hangi niyeti beslediğimizi iyi sorgulamalıyız. Peygamberimizin, “Ameller niyetlere göredir” sözü bize rehber olabilir. Bir sözü daha var ki konumuz için çok gereklidir:

“Cömert olan insan günahkar da olsa cennete girer”.

Öncelikle elimizden geldiğince cömertliğe yoğunlaşmalıyız. Ve en önemlisi niyetimizi çok sağlam tutmalı, riyadan uzak kalarak tamamen Allah rızasına kilitlenmeliyiz ki buna ihlas diyoruz. Biz bu altın karaktere sahip olmaya başlayınca, olay kendiliğinden çözüme ulaşacaktır. Hem israftan uzak kalmış olacağız hem de cimrilikten. Özellikle, insanlığın inanç, ahlak ve bilgi açlığına bakarak, cömertliğimizi bu yöne organizeli biçimde teksîf edersek, üç karakteri birden denetim ve yönetim altına almış oluruz. Cömertliğin harika bir öfke ve üzüntü ilacı olduğunu hatırlatmak isteriz.

Bu yaklaşım biçimiyle, kendinizde en çok olmasını istediğiniz olumlu bir duygu, düşünce veya davranış biçimini, ya da en çok rahatsız olduğunuz bir duygu, düşünce ve tutum belirleyip, bu formüle göre dörtlü kelime grubu (birbirinin zıddı iki olumlu kelimenin karşısına birbirinin zıddı olan iki kelime koyarak) oluşturabilirsiniz.

Dört karakteri birden taşımak zor olabilir. Ama olumlu veya olumsuz baskın birini seçerseniz, o diğer duygu ve düşüncelere de lokomotif olacaktır. Bir şartla ki olumsuz kelime seçerseniz mutlaka, benzeri olumlusunu önüne koymalısınız. Anahtar kelime daima olumlu ve başta olmalıdır ve içtenlikle ve sürekli dua ederek Allah’a yönelmelisiniz.

Kur’an’ın hem israfın hem de cimriliğin üzerinde israrla durmasının hikmetleri günümüzde uygulanan hukuki müeyyidelere baktığımızda daha iyi anlaşılmaktadır. Günümüz Psikolojisi her iki olumsuzluğu da psikolojik birer rahatsızlık olarak görmekte, 2005 yılı itibariyle Yargıtay, cimriliği boşanma gerekçesi olarak kabul etmektedir.

Bu konuda olumsuz diğer duygulara da örnekler bulabiliriz.

İnsanlar çoğunlukla üzüntü, öfke ve korkudan şikayet ederler. Bu üç olumsuz duygunun karşısına benzeri olumlu kelimeleri koyalım: Hüzün-üzüntü, vakar-öfke, temkin-korku. Kelimeler tükenmez, farklı olumlu kelimeler de kullanılabilir.

Şimdi üzüntümüze dört kenarı olan yeni bir pencere açabiliriz, ya da çerçeve oluşturabiliriz.( Üzüntü ile ilgili yazımıza da bakabilirsiniz)

ÜZÜNTÜ

“Ben, hüzünlüyüm ama bunu zorla üzüntüye çevirerek, hem kendime hem de çevreme zarar vermek istemem!..

Ben, aynı zamanda sevinmesini de bilirim fakat kesinlikle kalbimi kahkahalarla boğmak da istemem!..

İki olumsuz gibi görünen durumdan daha az zararlısına geçiş yapıyorsunuz; üzüntüden hüzne…

Sonra bunu tatlı bir sevince dönüştürüyorsunuz. Öbür taraftan kahkahanın kalbi öldürme riskinden de korunmuş oluyorsunuz. Kahkaha kalbi öldürebilir, sevinmek ise besler.

Hüznün Peygamberimizin yüzü olduğunu biliyor muydunuz? Bir de Hz.Meryem annemizin yüzüydü!..Küçük yavrusu İsmail ile çölde tek başına kalıp, su aramak için sağa sola koşturan Hacer annemizin yüzünü nasıl tasvir edersiniz? Siz Allah’tan gönlünüzce isterseniz, hüzün, güzün gülü gibi, yüzünüzde üzüntü gülüne dönüşecek, ardından da hüzün ücreti olarak sevinçlere misafir olacaksınız.

Çünkü üzüntüyü kabullenmiyorsunuz, onu olumsuz olarak nitelendiriyorsunuz, kabullenebileceğiniz hüzne çeviriyorsunuz; diğer taraftan bilinçaltınız (bilgisayara yeni bir cihaz tanıtma gibi) olumlu olarak tanıttığınız hüznü benimsiyor.

Hüzün daima tebessümün ikiz kardeşi gibidir. Birinden diğerine zihin geçişi kolay gerçekleşir. Üzüntü ve kahkaha aşırılıkları ise hem kalbi hem de zihni ezer ve üzer. Çok kahkaha atanın üzüntüsü de çok olur. Hüznü olanın ise sevinmesi, tebessümü çok olur.

Burda psikolojik durumunuzu sorguluyorsunuz. En azından kendinizin farkına varıyor, kendinize yöneliyorsunuz. Bu az kazanç mıdır? Çoğu insan üzüntü, öfke gibi duyguların etkisiyle kaybetmiyorlar, kendilerinin farkına varamadıkları, unuttukları, üzüntüye teslim oldukları, kendileriyle söyleşemedikleri ve ilgilenmedikleri için kaybediyorlar. İnsan hiç bir zaman asla yalnız olamaz, kendisiyle söyleşisini duyan var!.. Kendimizle şöyle söyleşebiliriz:

VAKAR

“Ben ciddi ve vakur biriyim bazen sert baksam da asla öfke girdabına kapılıp da kendimi kaybetmem, kendime ve çevreme zarar vermem, ciddiyetimin maskeleşmesine, üzerime öz kimliğimden başka bir öfke-kişilik elbisesi giydirilmesine izin veremem.

Ben, aynı zamanda neşeli ve esprili bir kişiyim de…Fakat gergin durumumu dengede tutup öfkeye kurban etmediğim gibi, bu neşeli halimi de sulandırmayacağım, dini görevlerimde ve insan ilişkilerimde laubaliliğe düşmeyeceğim.

Bu gibi, halini kendine ama sonra da Yaratıcıya açma, olumlu kişilik repertuarımızı zenginleştirecektir. Öfkeden kurtulma çabası içindeyken, aynı zamanda vakarla da tanışmış olacağız. Bu sevecen kararlı hali olan dostu önceden niye tanımadım ki diyeceğiz.

Çünkü hüzün gibi bu da Peygamber yüzlü bir karakterdir.O’nun yüzünde daima Allah’a ait mana desenleri gözlenmekteydi. Çiçeklerin Allah’ tan kaptıkları anlamlarla renklenmeleri gibi, yüzünüzün insanlara güzellik ve anlam yansıtan bir ayna olmasını istemez misiniz?

Makyaj yapanlar yüzlerini nasıl korurlar!..Biz de öfke, manevi ve lahutî yüz makyajımızı ve doğal güzelliğimizi bozar diye düşünmeliyiz”. Masrafsız, risksiz, en anlamlı ve etkili tebessüm ve neşe makyajıyla güzelleştirdiğimiz, Allah’ın bir sanat tablosu olarak parlattığımız, çiçeklerin kıskandığı şu yüzümüzü neden öfke çamuruyla karartalım, kirletelim!” diye kendimizi ikna etmeliyiz.

Her çiçek, rengi ve kokusuyla öfkeyi yatıştırır, üzüntü ve korkuya da iyi gelir. Her gün demet demet evinize taşımanız, duvarlara resmini yapıştırmanız da gerekmez. Kendinizi Hz.İbrahim gibi öfke, üzüntü ve korku ateşlerinin içine düştüğünü hayal etmeniz yeterlidir.

Anahtar keli meniz ise: şöyle derinlerden kopup gelen bir “Rabbim!” sözü olacaktır. Güller arasında dolaştığınızı hissederseniz şaşırmayınız!..Dişçi koltuğunda bile bir Peygamberle söyleşebilirsiniz, Mesela Hz.Eyyüb ile…

Bu tarz iç söyleşi ve dualarla oluşturacağımız iç duygu ve düşünce denge mekanizması, neşemizin şımarıklığa dönüşebileceği durumlarda da otomatik olarak devreye girecektir. Vicdanımız ve onun olumlu bakar hale gelen dış gözü bilinçaltımız, bizi uyarmak için hazır durumda bekliyor olacaktır. Tabi gül bahçesine dönen bilinçaltımızın melek misafirleri de…Şimdi korkuyla ilgili iç söyleyişimize geçelim:

SABIR

“Ben aslında sabırlı, temkinli, tedbirli, hesaplı, planlı biriyim. Aceleyi sevmem, bekler, düşünür sonra bilinçli hareket ederim.

Bu, korkak olduğum anlamına gelmez.

Kaldı ki korku fıtratımıza tehlikelere karşı korunmamız, suçlardan ve günahlardan uzak kalmamız için konmuş bir avantaj bile sayılabilir. Üstelik bir maya gibidir, çalışmaların içine girince, standardı ve başarıyı arttıran bir öge oluverir.

Hatta ben onu seviyorum da, çünkü bana uyanık olmayı, hazırlıklı bulunmayı öğretiyor.

Korkumu tırnak keser gibi kesip atamam, ama onu güce dönüştürür tırnaklarımla pekala başarılara ulaşabilirim.

Ama ben aynı zamanda azim, ısrar, sebat ve aksiyon sahibiyim. Tedbirlerimi aldıktan sonra durmaz harekete geçerim. Hatta öylesine koştururum ve lezzeti içinde olan hizmet yorgunluğu içinde kalırım ki, korkumun tatlı bir heyecana dönüştüğünü görürüm .

Tabi böyle dışa dönük aktif tavırlar sergilerken, kabadayılık yaparsak, korkusuz ve bıçkın biri olduğumu kanıtlama sevdasına kapılıp başkalarına zulüm yapacak da değilim.

Bu tarz kapsamlı düşünce tatbikatlarıyla aslında farkına varmadan farklı yeteneklerimizin gelişmesini de sağlarız.

İnanç, bilgi ve aksiyon bütün korkuların yok edici ya da eğitici güçleridir. Çünkü bu üç unsur güven kaynaklarıdır. Bu gibi telkinlerle de bu duygu ve düşünce bilinçaltımızdan çıkıp bilincimizle bütünleşir; hatta korkularla yüzleşerek onları derinleştirmenin, yeni korkular üretmenin ötesinde, bu yolla onların yüzlerine gülücük kondurur hale bile gelebiliriz. Gök gürültüsünü duyunca bir hey çekip, gökteki şenliğe katıldığınız oldu mu, tebessümle o gümbürtüye teşekkür ettiniz mi hiç?

Gök gürültüsü korkusunu, varsa, bir anda kesip atmanızı sağlayacak bir düşünce ve bilgi sunmak isteriz. Elektrik yüklü bulutların çarpışması ile ışık (şimşek) ve gök gürültüsü aynı anda oluşur. Hızlı olan ışık önce görülür, yavaş hareket eden ses arkadan duyulur. Esas korkulacak olan, çarpan yıldırımdır. Oysa o çoktan düşmüş gitmiştir. Siz onun arkadan gelen sesini duydunuz. Yıldırım size çarpsaydı gök gürültüsü sesini duyamayacaktınız.

Bu yönüyle gök gürültüsü, bir geçmiş olsun müjdesi, yaşama ümit ve sevinci getirmiş olmaktadır. Tebessümle yüzünüzü gökyüzüne çevirmeli, sese; sesin gerçek sahibine teşekkür etmelisiniz. Gök gürültüsünün bir tarafında korku ve duygulara ihtar varsa, diğer tarafında düşüncemizin başına, ümit renkli sevinç çiçekleriyle gök kuşağı gibi bir tâç örülmektedir.

7-ALTERNATİF SEÇİM GÜCÜMÜZ

Ayet: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel nasihat sözleriyle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidayete ulaşıp en doğru olanı bulanı da en iyi bilendir” (16/125).

Sırat-ı müstakimi, orta yolu, alternatif seçimler içinde en isabetli doğru yaklaşım biçimini belirleme konusunda, alternatifi üretme fikrini bu ayet ilham etmektedir.

Bazı durumlarda duygu ve düşünce belirsizliği yaşarız. Çoğu duygularımızı, kendimizi salıverdiğimiz olayların akışına uyarak yaşadığımızdan problemle karşılaşıyoruz. Düşünce eğitimli ve bilgi alt yapılı değilsek, bir bilene sorma fırsatını bile bulamadan, kendimizi olumsuz düşünceler arenasında buluveririz. Doğal olarak bu kaos davranışlarımıza da yansır.

Bir davranış biçimini sergilemekte de tereddüt ederiz. Mevcut duruma ve şartlara en uygun davranış biçimini belirlemede zorlanırız. Acele karar vermek ya da gecikmek ise bazen bize ya da başkasına zarar da verebilir. Esas olan meşverettir, istişaredir, büyüklere ve bilenlere danışmaktır. Kendimiz diş çekemeyiz. Bu konuda uzmanına başvurduğumuz gibi, ciddi bir konu olmasa bile aile bireyleriyle, dost ve arkadaşlarla, konunun uzmanı ehil insanlarla görüşmek, fikir almak aslın da, Allah’ın bizden istediği bir davranış biçimidir (2/159, 42/38)Bu sürenin ismi de danışma anlamına gelen şûrâdır.

Bu gibi hallerde alternatif seçim gücümüz devreye girmeli ve duruma en çok uyan isabetli davranış biçimini en uygun zaman da, en uygun mekanda, ve muhatabın durumuna uyum sağlayarak en uygun biçimde belirleyebilmeliyiz. Çok bilinmeyenli denklem gibi bir davranış çıkmazında olduğumuzun farkındasınızdır. Aslında tablolar halinde örnekler verdiğimiz ilk iki yaklaşım şekli, çoğu proble mimizin hallinde yardımcı olacaktır kanaatindeyiz.

Bu madde ise, ciddi bilgilerle donattığımız beynimize, bu bilgileri en kısa zamanda kullanma ve pratik çözümler üretme yeteneğini geliştirmede yardımcı olabilir. Ve ilk iki maddede halledilememiş konuların halledilmesi için alternatifler geliştirmemize katkıda bulunabilir.

Örnek verecek olursak, bir vali veya komutan makamında ciddi davranır. Fakat aynı davranışı evine gelen misafirlere göstermesi yanlış olur. Düğün yerinde ağıt yakma, cenazede halay çekme isteği asla kabul görmez. Askeri tatbikatta ya da mahkeme salonun da gülmek, sohbete dalmak en hafif ifadesiyle yakışık almaz. Duygusal bir yoğunluk yaşayan çocuğumuza, öfkelenmek mi gerekir, yoksa mantıklı nasihatler vermek mi? Ya da umursama dan kendi haline bırakmak mı?..

Eğitici, öğretici veya yönetici sıfatınızla çok insanı yönlendirmede başarılısınızdır fakat eşinizle ve çocuklarınızla ciddi sorunlar yaşıyor olabilirsiniz. Belki de diyalogunuz bile yoktur. Çocuğunuzun ağlaması, öfkelenmesi, saldırgan bir tutum sergilemesi, okulundan sürekli şikayet almanız, onunla diyalog kuramamanız sizde panik etkisi yapabilir. Kitap okur seminerlere gidersiniz ve olumlu-olumsuz konuşma, sen-ben dili, aktif -pasif dinleme, kazan-kaybet yöntemiyle sorun çözümü gibi iletişim kurma bilgilerinizle başarılı da olabilirsiniz. Bunlar yararsız değildir. Ve aslında her yeni bilgi bizim yeni alternatifler üretmemiz adına bir avantaj sayılabilir ve bize yeni farklı bir bakış açısı kazandırabilir.

Farklı alternatif üretmek ve uygulamak için bilgiye ihtiyaç vardır. Kur’an ve Peygamberimizin sözleri bu konuda zengin örnekler sunmaktadır. Peygamberlerin hayatlarında okumanızı da tavsiye ederiz.

Ele aldığımız ayette şu hususlar göze çarpmaktadır:

1-“Davet et!”.

Bu kelime Kur’an’da, bazı ayetlerde “Rabbe dua et, iste!” şeklinde, bir kaç ayette de Allah tarafından Peygamberimize “Davet et” biçiminde emir olarak kullanılmıştır. Bu Peygamberimizin şahsında bütün Müslümanlar için belirlenmiş bir kulluk görevidir. Hem dua, hem de tebliğ!

2-“Allah’ın yoluna çağır!”

Başka bir ayette ise bir yol yerine karşımıza pek çok yollar çıkarılmaktadır: ”Bizim için mücadele edenlerin karşısına pek çok yolumuzu çıkarırız.”(29/69) Anlaşılıyor ki, sıratı müstakim çerçevesi içinde kalmak şartı ile, pek çok olumlu alternatif yol ve yöntem üretme imkanı bize verilmektedir.

Olumlu yollar diyoruz, zira:

“Bu benim dosdoğru yolumdur, bu yoldan ayıran başka yollara uymayın!” (6/153)

Bu uyarıyla, olumsuz yollardan uzak kalmamız isteniyor. Bu yollar arasında insanın şaşkınlığa düşmemesi için de, elimize sanki (gece görüş dürbünü gibi) özel iç gözü verilmektedir:

“De ki benim çağırdığım bu Allah’ın yolu basîret üzere olan yoldur” (12/108).

Basireti, baş gözümüzün akıl ve kalple beraber görmesidir diye özetleyebiliriz. Bunun keskinliği ve isabetli oluşu, vicdan ve bilgi kültürünün zenginliğine de bağlıdır. Gözümüz zayıfsa, gözlük kullanırız. Kalp ve zihnimizi zayıf hissediyorsak, güçlü kalbi ve bilgisi olan, iç güzelliği yüzüne nur gibi vurmuş dostları kendimize basiret arkadaşı seçebilir, yolun güzelini bulmuş oluruz.Yolun en güzelinde olanlar konusunda ölçümüz: Çağımıza uygun İslam dinini, evrensel çapta en güzel şekilde temsil etmektir.

Çünkü kendi başımıza, okuduğumuz kitaplarla, isabetli seçemediğimiz dost ve arkadaşlarla, en güzel davranış biçimini belirlemek zor olabilir.

3-“Hikmetle davran!”.

Mide gibi insanın kalbinin aklının diğer bütün mekanizmalarının da ihtiyaçları vardır, ve her birinin anladığı dil farklıdır. Akıl ve mantık hikmetten, eşya ve hadiselerin altındaki gizli anlamlardan lezzet alır ve aldığını kalp ve diğer komşularıyla paylaşır. Onlar da kendilerine göre istifade ederler.Yediklerimizin veya ilaçların organlara göre farklı etkisinin olması gibi…Üreteceğimiz çözüm şekilleri insanın aklına hitap edebilmelidir. Bu alanda daha çok ciddiyet hakimdir, tebessüme de yer olabilir.

4-“Güzel nasihat”.

Bu da kalp ve duygularımıza hitap eden yaklaşım tarzlarına işaret etmektedir. Bazı insan mantıklı düşünmeyi bazısı da duygusal algılamayı ister. Her insanın kişilik yapısına alternatif çözümler ve denge ve ölçü prensibi olabilmektedir. Güzel nasihatta, mütebessim çehre, yumuşak ve tatlı söz büyük rol oynamaktadır. Bu alanda ise daha çok tebessüm hakimdir, ciddiyete de yer ayrılabilir.

5-“En güzel şekilde mücadele”:

Bu ayetle kapsam genişlemektedir. Akıl ve kalp yoluyla yaklaşımdan sonra, çok güzel alternatifler karşımıza çıkacaktır.

Bu ise, güzel yaklaşım biçimleri, iletişim tarzları, ölçü ve denge prensipleri içinde en güzel olanı seçme ile karşı karşıya kalacağımız anlamına gelmektedir.

Zannederiz bu noktada, en başarılı insan Hz.Peygamberimiz ve diğer Peygamberlerdir. Sonra Kalp derinliğine vicdan hassasiyetine, zeka seviyesine, bilgi zenginliğine ve takvasına göre diğer insanlar gelir. Bu noktada kalan insanlar da, ayetin emrine dayanarak (16/43) bilenlere sormaktadırlar. Güzel duygu, düşünce ve davranışlara yönelme ve onlara denge ve ölçü kazandırma konusunda şu yaklaşımlar uygulanabilir.

RUH MEKANİZMALARIMIZDA AŞIRILIKLAR VE SIRAT-I MÜSTAKİM (drmavi)

(İfrat-Tefrit ortası, orta yol)

İFRAT – olumsuz ileri gitme olma aşırılığı, normal üstü mertebe-derece-uç noktası

TEFRİT – olumsuz geri kalma olmama aşırılığı normal altı mertebe-derece-uç noktası

SIRAT-I MÜSTAKİM, vasat orta yol, itidal, normal olan, yaratılış amacı, gereken en iyi noktada duruş

VARLIK ALANLARIMIZDA İFRAT-TEFRİT ARASI ORTA YOL DENGE VE ÖLÇÜSÜ

VİCDAN

İFRAT: Vicdanın aslında ifratı olmaz. Çünkü her fonksiyonu doğrudan Allah’a bakar, lekesizdir. Şu düşünülebilir. Her konuda aklı mantığı devre dışı bırakıp, sadece vicdanımın sesini dinlerim demek doğru olmayabilir. Çünkü herkes her zaman vicdanının özüne inemeyebilir. Ciddi sürekli manevi bir eğitim gerekmektedir.

TEFRİT: Vicdanın alanı olan kalbi inançsız bırakmak sadece akıl ve duygularla hareket etmek eksik ve etkisiz kalır. Nefsin zevklerini yaşamak, vicdan için en tehlikeli durumdur,Yolları kapanır,karanlıkta kalır. Akmayan su gibi yosun bağlar. İnkarda ise,elmas vicdan özü, kömürleşir, mahiyet değiştirir

SIRAT-I MÜSTAKİM: Kalp derinliğindeki saf öz, kalbin kalbi. Asla kir bulaşmaz ve bozulmaz. Sadece işletilmeyince, deniz dibi hazinesi gibi karanlıkta kalır. Arada sızlanır. Allah’ı gösteren dört ana kanıttan (Kur’an,Peygamber, Evren ve İnsan) en gizemli olanıdır. İyi ile kötüyü ayırmada kullanılsın, irade ile çalışıp insanı güzel yönetsin diye verilmiştir.

KALP

İFRAT: İşporta malı satar gibi, kalbini her inanca ve her sevdaya açar. Kalbini merhamete boğdurunca adalet yok olur. Kalbini nefsi adına işletir. Sadece geçici dünya sevgileriyle, mecazi sevgilerle doldurur, böylece güneşi bırakıp, cam parçalarındaki yansımaya sarılır. Kalbini hayra karşı soldurur.

TEFRİT: Allah’a imanla nurlandırmaz, Taş gibi kaskatı sevgisiz merhametsiz bırakır. Kalpsiz gibidir, dünya sevgilerine bile ilgisizdir.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’a iman etmek,sevmek, saygı duymak ve onun namına, dünyayı ve insanları sevmek içindir.Sonsuz Allah sevgisi için yaratılmıştır. Ancak O’nunla tatmin olabilir. Fani, geçici ve elemli zevkler onu tatmin etmez. Kalbi, hakiki sahibi hesabına nurlandırır ve hayırlarda işletir.

AKIL

İFRAT: Aldatıcı zekasıyla hakkı batıl, batılı hak gösterir, yalanla kandırır, doğruyu yanlış gösterir (cerbeze-diyalektik-yanlış mantık) Mantığını aldatmada kullanır.

TEFRİT: Boş kafa taşıyor gibidir, basit meseleleri bile anlamaz, mantığını hiç kullanmaz. Hep sorar, söyleneni yapan robot gibidir. Sadece yaşadığını bilir.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı bulması,iyi ve kötüyü seçmesi için verilmiş elmas gibi alettir. Görevi vahyin ışığında yürümek, hikmetleri kavramak, yararlı işlerde kullanmaktır. Hakka uyar, batıldan kaçar. Üç kitabı çok iyi okur ve anlar. Hizmetin hâdimidir. Mantığını inançta, doğru işlerde kullanır.

İRADE

İFRAT: İradesini kötülüklere ve günahlar için kullanır. Gönüllü olarak nefsin hizmetlerine koşar

TEFRİT: İradesi felç olmuş gibi, karar veremez içinde bulunduğu zor bir durumdan çıkmak için çaba sarf etmez,ümitsizlik için de kaderine değil şeytana ve nefsine teslim olur.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İrade sınırlı hayatta, verilen ruh sermayelerini iyi kullanıp, dünyada yararlı işler yapmak ve cenneti kazanmak içindir. Vicdanın en samimi dostudur. Daima canlı ve güçlüdür.

HAYAL

İFRAT: Aklına gelen, gördüğü veya şeytanın attığı her görüntüyü filim macerasına dönüştürür. Çok düşününce, gerçekleştirme arzusu doğar ve nefsine yenik düşebilir.

TEFRİT: Hayali, elektriği kesilen sinema perdesi gibidir, ölü gibi, manken gibi dolaşır. Hiç bir güzel görüntü onda çağrışım yapmaz, uyur gezer ayaklı mezar gibidir. Hayalsiz kuru kuru yaşar!

SIRAT-I MÜSTAKİM: Bir saati bir yıl nafile ibadet sayılan Tefekkürün ilk basamağı, tetikleyicisi, yakıtı gibidir, Boş, anlamsız hayallere kapılmaz bilinçaltı denetimi yapar, fikir üretir, not alır, sorun çözer, hizmet kurar!

DİL

İFRAT: İnkarcılık, küfür, yalan, hakaret, alay, dedikodu, lafazanlık gibi yanlış şekillerde kullanır. Dil lezzetlere tutkun olunca, mide yi şişirir, kalbi küçültür, hep lezzet rüşveti yedirir.

TEFRİT: Ağzına kilit vurmuş gibi, konuşmaz, haksızlık karşısında bile susar. Yediğinin pek anlamı olmaz, bismillah ve elhamdülillah delmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ı anar, anlatır, insanlara yararlı ve güzel sözler söyler. Gönül alır, sorunlar çözer, bilgi taşır, ilim ve ahlak anlatmak için kullanır. Allah’ın nimetlerine şükür için tadıcısıdır, nimetlerin müfettişidir.

GÖZ

İFRAT: Sürekli cinsel malzeme arar, zararlı şeyler okur. Kötü niyetle, öfkeyle, alaycı, küçümseyici bakar

TEFRİT: Hep uyuyormuş gibi gözü kapalı dolaşır, bir şey okumadığı gibi, çevresinde olup bitenin de farkında değildir, bakar görmez, görür anlamaz, anlar hissetmez,

SIRAT-I MÜSTAKİM: Haram bakışlarda kullanmaz, göze çarpanları göz kapaklarıyla karşılar. Allah’ın doğadaki sanatlarını inceler. Kitap okur, bazen Allah saygısından ağlar, hayırlı hizmetlerde kullanır.

NEFİS (Cinsellik, yeme-içme, öfke)

İFRAT: Haram helal ölmek doymak nedir bilmediğinden, zevk veren her şeye oburca dalar, akıbetini hiç düşünmez. Şeytanla çok iyi anlaşır, onu hep dinler. Fuhşa, evlilik dışı haram ilişkiye açıktır. Haram veya helal, israfı çok sever.

TEFRİT: Ruhbanlıktaki gibi helal cinsellikten bile kaçar, kendini aç bırakır. Nefsinin ailesinin üzerindeki haklarını düşünmez.

SIRAT-I MÜSTAKİM: İnsanın yararlı olanı elde etmesi ve yaşaması ve neslini çoğaltması için verilmiştir. Helal evlilik dışında aramaz. Ömrü boyunca iffetli yaşar, tövbe hataları temizler. Arınınca Allah’ın razı olduğu sevgili bir varlığa dönüşür.

ÖFKE

İFRAT: Her şeye öfkelenir, inkar eder, cam gibi kalp kırar.Vicdanı,iradeyi, kalbi, zihni dinlemez. Her kötülüğe açık durumdadır.

TEFRİT: Hiç bir şeye öfke duymaz. Kendine veya başkasına yapılan zulüm ve haksızlıklara ses çıkarmaz.Vicdanı rahatsız olmaz.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Adalet ve hakların savunulması, düşmana karşı konulması için verilmiş. Kötülüklere ve kötülere karşı, kontrollü, kuralına uygun kullanır.

DOĞA-EVREN-TOPLUM

İFRAT: Her şeyi maddeden ibaret görür, doğa, kendi kendine veya tesadüfen oldu der. Maddi zevklere gömülür, ahİreti düşünmez. Yoğun ilişkileri olsa da bunları hayır yolunda değerlendirmez.

TEFRİT: Kainata kapalı, bilimlere uzak yaşar. Evreni, Kur’an gibi Allah’ın bir kitabı olarak algılayıp araştırmaz.Sadece ruh ve ya bağırsak hayatına gömülmüş kalmıştır. Bireysel bir hayat yaşar.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Allah’ın sanat eserlerinin teşhir edildiği saray. Allah’ın güzel isimlerini yansıtan ayna. Bilim dalları, Allah’ın eserlerini anlatan diller. Kur’an gibi Evreni de okur araştırır. Bilim olimpiyatlarında madalya alan öğrenci yetiştirme yolunda çalışır.

Bu mekanizmalar ve duygular iptal edilemez yok sayılamaz bu tefrit olur. Fakat yaratılış amacı dışında kullanmak da yanlış ve ifrat olur.Bir taraftan yaratılışta bu güçlere sınır konmamış, Allah, imtihan için ve insanın yararına bu güçlere sınırlar koymuş, güzel kullanma yollarını da göstermiştir. Yaratılışımıza konan ruh mekanizmaları hoşa gitmemiş de olsa, belli hikmet ve gayeler için konmuştur. Bunlar olum lu yolda kullanılmalı, yüzleri hayra yararlı işlere çevrilmeli, kanalize edilmelidir.

Olumsuz gibi görülen yanlarımızdan bile hayırlı ve güzel sonuçlar elde edebiliriz. Bunun için, akıl sağlıklı bilgiyle, kalp de güzel inançla donatılmalı, aydınlatılmalı ve güzel arkadaşlarla olunmalı, güzel ahlakın pratiği yapılmalıdır.

Allah’ın üç kitabı vardır: Kur’an, Evren ve İnsan. Üçüne de aynı hassasiyeti göstermeli; okumalı, yazmalı, düşünmeli, araştırmalı ve prensiplerini aynı ölçüde uygulamaya çalışmalıdır. Bunun gibi, bütün ruh ünitelerimize de gereken önemi gösterip her birisinin kendine özgü ihtiyaçları karşılanmalıdır.

6-OLUMLU ANAHTAR KAVRAMLAR

Orta yol kavramının işlendiği ayet, aslında bize bir başka ölçü daha vermektedir. O da verilen inanç, duygu, düşünce ve davranışların zıtlarını dikkate alma

Ayet israf yapma derken, cömertlik yapmamızı, cimri olma derken de iktisatlı, tutumlu olmamızı istemektedir.

Ve orta yol her iki zıt ve benzer karakter kelimeler için de geçerli olmaktadır. Bir farkla ki oluşan dörtlü kelime grubu için de, o grubun gözdesi diyebileceğimiz, bir de lokomotif, anahtar, birincil bir kelime göze çarpmaktadır.

Bu anahtar kelimeyi kullanarak, olumsuz duygu ve düşünceleri, benzerleri olumluya çevirebilir ve duygular arası dengeyi sağlayabiliriz.

Aşağıdaki ve benzeri oluşturacağınız cümleleri, dua niyetiyle, Fatiha süresindeki gibi Allah’a takdim ederseniz, kuşkunuz olmasın, yüreğiniz ve diliniz dua muamelesi görecek, bereketi size fazlasıyla geri dönecektir. Bu cümlelerde insanın kendini ikna etmesi, durumunun farkına varması, halini Allah’a açması, hem kendini ikna etmesi hem de dua ile yardım istemesi gerçekleşmektedir.

CÖMERTLİK TUTUMLULUK

Cömertlik olumlu bir (anahtar) kelimedir. İsraf ise olumsuz bir kelimedir. İkisi birbirinin benzeri davranış biçimini temsil etmektedir: Vermek!..

Tutumluluk olumlu bir kelimedir. Cimrilik ise olumsuz bir kelime. Bu ikisi de birbirinin benzeri davranışı anlatır: Vermemek!..

Bu kelimeler grubunu, duygu ve düşünce dünyamıza kazandırabilmek için, bilinçaltına empoze etmekle işe başlamak gerekebilir. Bu amaçla şöyle bir telkin sloganı ve dua cümlesi üretebiliriz. Dilimizle sık tekrar etmek daha güzel olmakla beraber, zihnimizde tek rar etmemiz de yararlı olacaktır.

“Ben Rabbimin inayetiyle cömert olmalıyım, olacağım da! Bu arada cömertliğe benzeyen israfa da girmeyeceğim.

Fakat cömertliğimin yanında, tutumlu biri de olmalıyım!..Tabi, tutumlu olayım derken cimriliğe de düşmeyeceğim!..”

Öncelikle İki olumlu güzel karakteri tercihle, iki olumsuz karakteri dışlamış oluyoruz. İki olumlu kelimeden birini de lider yaparak onunla bütünleşmeye çalışıyoruz.

Cömert kelimesini her kullandığımızda diğer üç kavram da zihnimizde belirecek, olumlu olanı ayırıp bizi en ideal olan davranış biçimine yönlendirecektir.Tek bir sırlı anahtar kelimeyle, dört ahlaki tutum ve davranış arasından dengeli ve ölçülü orta yolu bulmak için gayret gösteriyoruz.

Burada duygu ve düşünceler arasında dengeyi sağlayan faktör, amaç ve niyetle, gözlem ve ortaya çıkan sonuçtur.

Şöyle ki: Durmadan para veren iki kişiden birisi cömert diğeri savurgandır. Bunları tefrîk (ayırmak) için niyetlerine bakılır. Niyetlerin yeri kalp ve zihin olduğundan bunu anlamak zordur, sû-i zan da olabilir. Bu durumda harcadıkları yer ile ortaya çıkan sonuca bakılır. Hak adına dağıtmakla nefis adına dağıtmak arasındaki fark, bazen kolay fark edilir.

Parasını elinde tutan iki kişi için de aynı değerlendirmeler geçerlidir. Sadece nefsi için tutan hatta bazen kendi için bile harcamayan insanlar vardır. Bir de tutan ama yeri zamanı gelince, ailesine harcayacak olan veya insanlık yararına hizmet için tamamını vermeye hazır bekleyen insanlar vardır.

Biz de verirken ya da elimizde tutarken, hangi niyeti beslediğimizi iyi sorgulamalıyız. Peygamberimizin, “Ameller niyetlere göredir” sözü bize rehber olabilir. Bir sözü daha var ki konumuz için çok gereklidir:

“Cömert olan insan günahkar da olsa cennete girer”.

Öncelikle elimizden geldiğince cömertliğe yoğunlaşmalıyız. Ve en önemlisi niyetimizi çok sağlam tutmalı, riyadan uzak kalarak tamamen Allah rızasına kilitlenmeliyiz ki buna ihlas diyoruz. Biz bu altın karaktere sahip olmaya başlayınca, olay kendiliğinden çözüme ulaşacaktır. Hem israftan uzak kalmış olacağız hem de cimrilikten. Özellikle, insanlığın inanç, ahlak ve bilgi açlığına bakarak, cömertliğimizi bu yöne organizeli biçimde teksîf edersek, üç karakteri birden denetim ve yönetim altına almış oluruz. Cömertliğin harika bir öfke ve üzüntü ilacı olduğunu hatırlatmak isteriz.

Bu yaklaşım biçimiyle, kendinizde en çok olmasını istediğiniz olumlu bir duygu, düşünce veya davranış biçimini, ya da en çok rahatsız olduğunuz bir duygu, düşünce ve tutum belirleyip, bu formüle göre dörtlü kelime grubu (birbirinin zıddı iki olumlu kelimenin karşısına birbirinin zıddı olan iki kelime koyarak) oluşturabilirsiniz.

Dört karakteri birden taşımak zor olabilir. Ama olumlu veya olumsuz baskın birini seçerseniz, o diğer duygu ve düşüncelere de lokomotif olacaktır. Bir şartla ki olumsuz kelime seçerseniz mutlaka, benzeri olumlusunu önüne koymalısınız. Anahtar kelime daima olumlu ve başta olmalıdır ve içtenlikle ve sürekli dua ederek Allah’a yönelmelisiniz.

Kur’an’ın hem israfın hem de cimriliğin üzerinde israrla durmasının hikmetleri günümüzde uygulanan hukuki müeyyidelere baktığımızda daha iyi anlaşılmaktadır. Günümüz Psikolojisi her iki olumsuzluğu da psikolojik birer rahatsızlık olarak görmekte, 2005 yılı itibariyle Yargıtay, cimriliği boşanma gerekçesi olarak kabul etmektedir.

Bu konuda olumsuz diğer duygulara da örnekler bulabiliriz.

İnsanlar çoğunlukla üzüntü, öfke ve korkudan şikayet ederler. Bu üç olumsuz duygunun karşısına benzeri olumlu kelimeleri koyalım: Hüzün-üzüntü, vakar-öfke, temkin-korku. Kelimeler tükenmez, farklı olumlu kelimeler de kullanılabilir.

Şimdi üzüntümüze dört kenarı olan yeni bir pencere açabiliriz, ya da çerçeve oluşturabiliriz.( Üzüntü ile ilgili yazımıza da bakabilirsiniz)

ÜZÜNTÜ

“Ben, hüzünlüyüm ama bunu zorla üzüntüye çevirerek, hem kendime hem de çevreme zarar vermek istemem!..

Ben, aynı zamanda sevinmesini de bilirim fakat kesinlikle kalbimi kahkahalarla boğmak da istemem!..

İki olumsuz gibi görünen durumdan daha az zararlısına geçiş yapıyorsunuz; üzüntüden hüzne…

Sonra bunu tatlı bir sevince dönüştürüyorsunuz. Öbür taraftan kahkahanın kalbi öldürme riskinden de korunmuş oluyorsunuz. Kahkaha kalbi öldürebilir, sevinmek ise besler.

Hüznün Peygamberimizin yüzü olduğunu biliyor muydunuz? Bir de Hz.Meryem annemizin yüzüydü!..Küçük yavrusu İsmail ile çölde tek başına kalıp, su aramak için sağa sola koşturan Hacer annemizin yüzünü nasıl tasvir edersiniz? Siz Allah’tan gönlünüzce isterseniz, hüzün, güzün gülü gibi, yüzünüzde üzüntü gülüne dönüşecek, ardından da hüzün ücreti olarak sevinçlere misafir olacaksınız.

Çünkü üzüntüyü kabullenmiyorsunuz, onu olumsuz olarak nitelendiriyorsunuz, kabullenebileceğiniz hüzne çeviriyorsunuz; diğer taraftan bilinçaltınız (bilgisayara yeni bir cihaz tanıtma gibi) olumlu olarak tanıttığınız hüznü benimsiyor.

Hüzün daima tebessümün ikiz kardeşi gibidir. Birinden diğerine zihin geçişi kolay gerçekleşir. Üzüntü ve kahkaha aşırılıkları ise hem kalbi hem de zihni ezer ve üzer. Çok kahkaha atanın üzüntüsü de çok olur. Hüznü olanın ise sevinmesi, tebessümü çok olur.

Burda psikolojik durumunuzu sorguluyorsunuz. En azından kendinizin farkına varıyor, kendinize yöneliyorsunuz. Bu az kazanç mıdır? Çoğu insan üzüntü, öfke gibi duyguların etkisiyle kaybetmiyorlar, kendilerinin farkına varamadıkları, unuttukları, üzüntüye teslim oldukları, kendileriyle söyleşemedikleri ve ilgilenmedikleri için kaybediyorlar. İnsan hiç bir zaman asla yalnız olamaz, kendisiyle söyleşisini duyan var!.. Kendimizle şöyle söyleşebiliriz:

VAKAR

“Ben ciddi ve vakur biriyim bazen sert baksam da asla öfke girdabına kapılıp da kendimi kaybetmem, kendime ve çevreme zarar vermem, ciddiyetimin maskeleşmesine, üzerime öz kimliğimden başka bir öfke-kişilik elbisesi giydirilmesine izin veremem.

Ben, aynı zamanda neşeli ve esprili bir kişiyim de…Fakat gergin durumumu dengede tutup öfkeye kurban etmediğim gibi, bu neşeli halimi de sulandırmayacağım, dini görevlerimde ve insan ilişkilerimde laubaliliğe düşmeyeceğim.

Bu gibi, halini kendine ama sonra da Yaratıcıya açma, olumlu kişilik repertuarımızı zenginleştirecektir. Öfkeden kurtulma çabası içindeyken, aynı zamanda vakarla da tanışmış olacağız. Bu sevecen kararlı hali olan dostu önceden niye tanımadım ki diyeceğiz.

Çünkü hüzün gibi bu da Peygamber yüzlü bir karakterdir.O’nun yüzünde daima Allah’a ait mana desenleri gözlenmekteydi. Çiçeklerin Allah’ tan kaptıkları anlamlarla renklenmeleri gibi, yüzünüzün insanlara güzellik ve anlam yansıtan bir ayna olmasını istemez misiniz?

Makyaj yapanlar yüzlerini nasıl korurlar!..Biz de öfke, manevi ve lahutî yüz makyajımızı ve doğal güzelliğimizi bozar diye düşünmeliyiz”. Masrafsız, risksiz, en anlamlı ve etkili tebessüm ve neşe makyajıyla güzelleştirdiğimiz, Allah’ın bir sanat tablosu olarak parlattığımız, çiçeklerin kıskandığı şu yüzümüzü neden öfke çamuruyla karartalım, kirletelim!” diye kendimizi ikna etmeliyiz.

Her çiçek, rengi ve kokusuyla öfkeyi yatıştırır, üzüntü ve korkuya da iyi gelir. Her gün demet demet evinize taşımanız, duvarlara resmini yapıştırmanız da gerekmez. Kendinizi Hz.İbrahim gibi öfke, üzüntü ve korku ateşlerinin içine düştüğünü hayal etmeniz yeterlidir.

Anahtar keli meniz ise: şöyle derinlerden kopup gelen bir “Rabbim!” sözü olacaktır. Güller arasında dolaştığınızı hissederseniz şaşırmayınız!..Dişçi koltuğunda bile bir Peygamberle söyleşebilirsiniz, Mesela Hz.Eyyüb ile…

Bu tarz iç söyleşi ve dualarla oluşturacağımız iç duygu ve düşünce denge mekanizması, neşemizin şımarıklığa dönüşebileceği durumlarda da otomatik olarak devreye girecektir. Vicdanımız ve onun olumlu bakar hale gelen dış gözü bilinçaltımız, bizi uyarmak için hazır durumda bekliyor olacaktır. Tabi gül bahçesine dönen bilinçaltımızın melek misafirleri de…Şimdi korkuyla ilgili iç söyleyişimize geçelim:

SABIR

“Ben aslında sabırlı, temkinli, tedbirli, hesaplı, planlı biriyim. Aceleyi sevmem, bekler, düşünür sonra bilinçli hareket ederim.

Bu, korkak olduğum anlamına gelmez.

Kaldı ki korku fıtratımıza tehlikelere karşı korunmamız, suçlardan ve günahlardan uzak kalmamız için konmuş bir avantaj bile sayılabilir. Üstelik bir maya gibidir, çalışmaların içine girince, standardı ve başarıyı arttıran bir öge oluverir.

Hatta ben onu seviyorum da, çünkü bana uyanık olmayı, hazırlıklı bulunmayı öğretiyor.

Korkumu tırnak keser gibi kesip atamam, ama onu güce dönüştürür tırnaklarımla pekala başarılara ulaşabilirim.

Ama ben aynı zamanda azim, ısrar, sebat ve aksiyon sahibiyim. Tedbirlerimi aldıktan sonra durmaz harekete geçerim. Hatta öylesine koştururum ve lezzeti içinde olan hizmet yorgunluğu içinde kalırım ki, korkumun tatlı bir heyecana dönüştüğünü görürüm .

Tabi böyle dışa dönük aktif tavırlar sergilerken, kabadayılık yaparsak, korkusuz ve bıçkın biri olduğumu kanıtlama sevdasına kapılıp başkalarına zulüm yapacak da değilim.

Bu tarz kapsamlı düşünce tatbikatlarıyla aslında farkına varmadan farklı yeteneklerimizin gelişmesini de sağlarız.

İnanç, bilgi ve aksiyon bütün korkuların yok edici ya da eğitici güçleridir. Çünkü bu üç unsur güven kaynaklarıdır. Bu gibi telkinlerle de bu duygu ve düşünce bilinçaltımızdan çıkıp bilincimizle bütünleşir; hatta korkularla yüzleşerek onları derinleştirmenin, yeni korkular üretmenin ötesinde, bu yolla onların yüzlerine gülücük kondurur hale bile gelebiliriz. Gök gürültüsünü duyunca bir hey çekip, gökteki şenliğe katıldığınız oldu mu, tebessümle o gümbürtüye teşekkür ettiniz mi hiç?

Gök gürültüsü korkusunu, varsa, bir anda kesip atmanızı sağlayacak bir düşünce ve bilgi sunmak isteriz. Elektrik yüklü bulutların çarpışması ile ışık (şimşek) ve gök gürültüsü aynı anda oluşur. Hızlı olan ışık önce görülür, yavaş hareket eden ses arkadan duyulur. Esas korkulacak olan, çarpan yıldırımdır. Oysa o çoktan düşmüş gitmiştir. Siz onun arkadan gelen sesini duydunuz. Yıldırım size çarpsaydı gök gürültüsü sesini duyamayacaktınız.

Bu yönüyle gök gürültüsü, bir geçmiş olsun müjdesi, yaşama ümit ve sevinci getirmiş olmaktadır. Tebessümle yüzünüzü gökyüzüne çevirmeli, sese; sesin gerçek sahibine teşekkür etmelisiniz. Gök gürültüsünün bir tarafında korku ve duygulara ihtar varsa, diğer tarafında düşüncemizin başına, ümit renkli sevinç çiçekleriyle gök kuşağı gibi bir tâç örülmektedir.

7-ALTERNATİF SEÇİM GÜCÜMÜZ

Ayet: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel nasihat sözleriyle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidayete ulaşıp en doğru olanı bulanı da en iyi bilendir” (16/125).

Sırat-ı müstakimi, orta yolu, alternatif seçimler içinde en isabetli doğru yaklaşım biçimini belirleme konusunda, alternatifi üretme fikrini bu ayet ilham etmektedir.

Bazı durumlarda duygu ve düşünce belirsizliği yaşarız. Çoğu duygularımızı, kendimizi salıverdiğimiz olayların akışına uyarak yaşadığımızdan problemle karşılaşıyoruz. Düşünce eğitimli ve bilgi alt yapılı değilsek, bir bilene sorma fırsatını bile bulamadan, kendimizi olumsuz düşünceler arenasında buluveririz. Doğal olarak bu kaos davranışlarımıza da yansır.

Bir davranış biçimini sergilemekte de tereddüt ederiz. Mevcut duruma ve şartlara en uygun davranış biçimini belirlemede zorlanırız. Acele karar vermek ya da gecikmek ise bazen bize ya da başkasına zarar da verebilir. Esas olan meşverettir, istişaredir, büyüklere ve bilenlere danışmaktır. Kendimiz diş çekemeyiz. Bu konuda uzmanına başvurduğumuz gibi, ciddi bir konu olmasa bile aile bireyleriyle, dost ve arkadaşlarla, konunun uzmanı ehil insanlarla görüşmek, fikir almak aslın da, Allah’ın bizden istediği bir davranış biçimidir (2/159, 42/38)Bu sürenin ismi de danışma anlamına gelen şûrâdır.

Bu gibi hallerde alternatif seçim gücümüz devreye girmeli ve duruma en çok uyan isabetli davranış biçimini en uygun zaman da, en uygun mekanda, ve muhatabın durumuna uyum sağlayarak en uygun biçimde belirleyebilmeliyiz. Çok bilinmeyenli denklem gibi bir davranış çıkmazında olduğumuzun farkındasınızdır. Aslında tablolar halinde örnekler verdiğimiz ilk iki yaklaşım şekli, çoğu proble mimizin hallinde yardımcı olacaktır kanaatindeyiz.

Bu madde ise, ciddi bilgilerle donattığımız beynimize, bu bilgileri en kısa zamanda kullanma ve pratik çözümler üretme yeteneğini geliştirmede yardımcı olabilir. Ve ilk iki maddede halledilememiş konuların halledilmesi için alternatifler geliştirmemize katkıda bulunabilir.

Örnek verecek olursak, bir vali veya komutan makamında ciddi davranır. Fakat aynı davranışı evine gelen misafirlere göstermesi yanlış olur. Düğün yerinde ağıt yakma, cenazede halay çekme isteği asla kabul görmez. Askeri tatbikatta ya da mahkeme salonun da gülmek, sohbete dalmak en hafif ifadesiyle yakışık almaz. Duygusal bir yoğunluk yaşayan çocuğumuza, öfkelenmek mi gerekir, yoksa mantıklı nasihatler vermek mi? Ya da umursama dan kendi haline bırakmak mı?..

Eğitici, öğretici veya yönetici sıfatınızla çok insanı yönlendirmede başarılısınızdır fakat eşinizle ve çocuklarınızla ciddi sorunlar yaşıyor olabilirsiniz. Belki de diyalogunuz bile yoktur. Çocuğunuzun ağlaması, öfkelenmesi, saldırgan bir tutum sergilemesi, okulundan sürekli şikayet almanız, onunla diyalog kuramamanız sizde panik etkisi yapabilir. Kitap okur seminerlere gidersiniz ve olumlu-olumsuz konuşma, sen-ben dili, aktif -pasif dinleme, kazan-kaybet yöntemiyle sorun çözümü gibi iletişim kurma bilgilerinizle başarılı da olabilirsiniz. Bunlar yararsız değildir. Ve aslında her yeni bilgi bizim yeni alternatifler üretmemiz adına bir avantaj sayılabilir ve bize yeni farklı bir bakış açısı kazandırabilir.

Farklı alternatif üretmek ve uygulamak için bilgiye ihtiyaç vardır. Kur’an ve Peygamberimizin sözleri bu konuda zengin örnekler sunmaktadır. Peygamberlerin hayatlarında okumanızı da tavsiye ederiz.

Ele aldığımız ayette şu hususlar göze çarpmaktadır:

1-“Davet et!”.

Bu kelime Kur’an’da, bazı ayetlerde “Rabbe dua et, iste!” şeklinde, bir kaç ayette de Allah tarafından Peygamberimize “Davet et” biçiminde emir olarak kullanılmıştır. Bu Peygamberimizin şahsında bütün Müslümanlar için belirlenmiş bir kulluk görevidir. Hem dua, hem de tebliğ!

2-“Allah’ın yoluna çağır!”

Başka bir ayette ise bir yol yerine karşımıza pek çok yollar çıkarılmaktadır: ”Bizim için mücadele edenlerin karşısına pek çok yolumuzu çıkarırız.”(29/69) Anlaşılıyor ki, sıratı müstakim çerçevesi içinde kalmak şartı ile, pek çok olumlu alternatif yol ve yöntem üretme imkanı bize verilmektedir.

Olumlu yollar diyoruz, zira:

“Bu benim dosdoğru yolumdur, bu yoldan ayıran başka yollara uymayın!” (6/153)

Bu uyarıyla, olumsuz yollardan uzak kalmamız isteniyor. Bu yollar arasında insanın şaşkınlığa düşmemesi için de, elimize sanki (gece görüş dürbünü gibi) özel iç gözü verilmektedir:

“De ki benim çağırdığım bu Allah’ın yolu basîret üzere olan yoldur” (12/108).

Basireti, baş gözümüzün akıl ve kalple beraber görmesidir diye özetleyebiliriz. Bunun keskinliği ve isabetli oluşu, vicdan ve bilgi kültürünün zenginliğine de bağlıdır. Gözümüz zayıfsa, gözlük kullanırız. Kalp ve zihnimizi zayıf hissediyorsak, güçlü kalbi ve bilgisi olan, iç güzelliği yüzüne nur gibi vurmuş dostları kendimize basiret arkadaşı seçebilir, yolun güzelini bulmuş oluruz.Yolun en güzelinde olanlar konusunda ölçümüz: Çağımıza uygun İslam dinini, evrensel çapta en güzel şekilde temsil etmektir.

Çünkü kendi başımıza, okuduğumuz kitaplarla, isabetli seçemediğimiz dost ve arkadaşlarla, en güzel davranış biçimini belirlemek zor olabilir.

3-“Hikmetle davran!”.

Mide gibi insanın kalbinin aklının diğer bütün mekanizmalarının da ihtiyaçları vardır, ve her birinin anladığı dil farklıdır. Akıl ve mantık hikmetten, eşya ve hadiselerin altındaki gizli anlamlardan lezzet alır ve aldığını kalp ve diğer komşularıyla paylaşır. Onlar da kendilerine göre istifade ederler.Yediklerimizin veya ilaçların organlara göre farklı etkisinin olması gibi…Üreteceğimiz çözüm şekilleri insanın aklına hitap edebilmelidir. Bu alanda daha çok ciddiyet hakimdir, tebessüme de yer olabilir.

4-“Güzel nasihat”.

Bu da kalp ve duygularımıza hitap eden yaklaşım tarzlarına işaret etmektedir. Bazı insan mantıklı düşünmeyi bazısı da duygusal algılamayı ister. Her insanın kişilik yapısına alternatif çözümler ve denge ve ölçü prensibi olabilmektedir. Güzel nasihatta, mütebessim çehre, yumuşak ve tatlı söz büyük rol oynamaktadır. Bu alanda ise daha çok tebessüm hakimdir, ciddiyete de yer ayrılabilir.

5-“En güzel şekilde mücadele”:

Bu ayetle kapsam genişlemektedir. Akıl ve kalp yoluyla yaklaşımdan sonra, çok güzel alternatifler karşımıza çıkacaktır.

Bu ise, güzel yaklaşım biçimleri, iletişim tarzları, ölçü ve denge prensipleri içinde en güzel olanı seçme ile karşı karşıya kalacağımız anlamına gelmektedir.

Zannederiz bu noktada, en başarılı insan Hz.Peygamberimiz ve diğer Peygamberlerdir. Sonra Kalp derinliğine vicdan hassasiyetine, zeka seviyesine, bilgi zenginliğine ve takvasına göre diğer insanlar gelir. Bu noktada kalan insanlar da, ayetin emrine dayanarak (16/43) bilenlere sormaktadırlar. Güzel duygu, düşünce ve davranışlara yönelme ve onlara denge ve ölçü kazandırma konusunda şu yaklaşımlar uygulanabilir.

8-DUYGU, DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARDA, OLUMLU ZIT ALANLAR DENGESİ

(Zıt Duygu, düşünce ve davranışlardaki denge)

SEVGİ, AŞK

OLUMLU ALAN: AŞK VE SEVGİ DOLU OLMALIYIM…

İlk önce kalbimin gerçek sahibi Allah’ı sevmeliyim. Bütün seveceğim her şeyi, herkesi, O’nun adına ve muhabbeti namına sevmeliyim. Sevdiğim her şeyi, canımı ve malımı cennet karşılığında Rabbime satmalıyım. Güzel ahlakı sevdiğim her insana ulaştırmak için güzel hizmetler yapmalıyım.

OLUMLU ZIT ALAN: AKIL VE MANTIĞIMI DA KULLANMALIYIM…

Aşk ve sevgi duygu yoğunluğum, akıl ve mantığımı kullanmamı engellememeli. Nerde mantıklı nerde duygusal davranılması gerektiğini iyi belirlemeliyim. Sevgimi bilgi ve ilgiyle pekiştirmeliyim. Sevgim hak ve adaleti gerçekleştirmeme engel olmamalı. Aklımın, vahiy ışığında doğru görmesini ve düşünmesini sağlamalıyım. Çok okumalıyım, yazmalıyım, dinlemeli, sormalıyım. Akıl aletimi vahyin ışığında, bilen güzel insanların eşliğinde çok iyi değerlendirmeliyim.

OLUMSUZ ALAN (Pozitif Dengesizlik):

AŞK-SEVGİ GÖZÜMÜ KÖR ETMEMELİ:

Kalbimi yol geçen hanı gibi, her önüne ge lene açmamalıyım. Sevgimi işporta malı satar gibi ortalığa saçmamalıyım!..

Sevgiyi saplantıya dönüştürmemeli, intihar aklımdan geçme meliyim Sevgimi kötüye kullanmamalı, sevgim adına günahlara girmemeliyim.

OLUMSUZ ZIT ALAN (Negatif Dengesizlik):

AŞK-SEVGİ YOKSUNU DA OLMAMALIYIM!..

Kalbimi kitlememeli, aşk ve sevgi den yoksun bırakmamalıyım. Katı kalpli olmamalıyım. ilgisizlikle sevgimi öldürmemeliyim. Kalbim, Allah’a ve yaratılana sevgi için yaratıl mış, boş bırakırsam, başka kötü sevgiler gelip kalbimi doldurur ve burada ve orda mutlu olamam.

CESARET

CESUR OLMALIYIM.

İman insanı insan eder, kainata sultan eder, hakiki imanı elde eden insan, dünya top olsa patlasa korkmaz. Her işin üstesinden gelebilirim, hiç bir engelden hele düşmandan asla çekinmem. Sadece Allah karşısında eğilirim..

PLANLI DA OLMALIYIM.

Atak olmakla beraber plansız yola çıkmamalıyım. Sistemli olmalıyım. Yapay cesaret gösterisin de bulunmamalıyım Bilenlerle hareket etmeliyim.

KABADAYI OLAMAM.

Kimsenin kalbini kıracak sertlik yapamam, Tedbirsizce güç gösterisinde bulunamam.

KORKAK DA OLAMAM.

Korkaklık ruhu kemiren hastalıktır. Başarıyı da etkiler. Allah korkusu, saygısı bütün korkulardan emin kılar.

SABIR, AZİM, SEBAT

SABIRLI OLMALIYIM.

Sabır imanın yarısı sayılır. Dünyada, cennet için imtihandayız. Allah sabredenleri sever. Olgunlaştırır, sorunları en etkili çözüme ulaştırır.

PRATİK DE OLMALIYIM.

Görevleri zamanında en iyi şekilde, düzenle yerine getirmeli, yarına bırakmamalı. Aksatmadan, yardım da alarak, becerilerimi azamî şekilde kullanmalıyım.

DUYARSIZ KALAMAM.

Hak ve görevlerde kayıtsız, ilgisiz kalmamalı, günah ve kötülüklere duyarsız olmamalıyım.

ACELECİ DE OLAMAAM.

Sabırsızlık, plansızlık, düşünmeden atılan adım sorun getirir. Fikir danışmalı, iyi araştırmalıdır.

TEVAZU-ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

MÜTEVAZI OLMALIYIM.

Hz.Adem topraktı tevazu içindeydi. İletişimde en etkili yoldur, kendini beğenenleri kimse sevmez. Te vazunun zirvesi ve insanı zirveleştiren secdedir.

ONURLU DA OLMALIYIM.

Hakkımızın çiğnendiği yerde, düşmanın karşısında alçak gönüllü olamayız. Millet, aile, kendi adımıza elde ettiğimiz başarılarla onur, övünç duyarız, bu kibir değildir. Başarılarımı iyi niyetle pa

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: