kuran bilim

KUR’ÂN’I KERÎM VE İLMÎ HAKÎKATLER

İlim, tecrübe ve deneyler neticesi kesinlik kazanan mes’eleleri kendine izafe ile ‘ilmi’ kabul ederken, kesinlik kazanmayanlara sadece birer teori ve tahmin nazarıyla bakar.

İlim, geleceğe ait fikir yürütmez. Sadece neticeyi söyler. Realite plânında durum bu olmakla beraber, Allah Resûlü (sav), fevkalâdeden ve bir mu’cize eseri olarak bazı ilmî tesbitleri asırlarca evvelinden haber vermiş ve verdiği haberler aynen gerçekleşmiştir. Veya, o gün söylediği bazı hususları bugün ilim ancak keşfedip anlayabilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu mevzuyla alâkalı birçok âyet vardır. İster peygamberlere ait mu’cizeleri misâl getirmekle, isterse teşbih, temsil ve işaret yollarından birini kullanmakla olsun, Kur’ân, gelecekte varılacak merhaleyi çok önceden söylemiş ve bununla mu’cizevî yönlerine bir başkasını daha ekleyerek, Kelâmullah olduğunu bir diğer vecihten daha isbat etmiştir. Zira, muhit bir ilme sahib olmayan birinin çok çeşitli ilmî mes’elelerin asırlar sonra kazanacağı merhalelere asırlar öncesinden işarette bulunması, hattâ sarihe yakın bir üslupla onlardan bahsetmesi mümkün değildir. Halbuki Kur’ân, bunu yapmaktadır; öyleyse O, Kelâm-ı İlâhî’dir.

A. Kur’ân’da ne, ne kadar ve ne ölçüde bulunur?

1. Kâinatı ve insanı anlatan bir kitab olarak her şeyi beyan eden Kur’ân’da hiç bir şey eksik bırakılmamış (En’âm, 6/59), yaş, kuru her şey, münderecatına dâhil edilmiştir. İbn-i Mes’ûd, “Kur’ân’da her şeye ait ilim indirilmiş ve her şey beyan edilmişse de, bizim ilmimiz O’ndaki her şeyi anlamaya yetmez” derken, İbn-i Abbas, “Devemin ipi kaybolsa, onu herhalde Allah’ın Kitabı’nda bulurum” demekte, Süyûtî ise, Kur’ân’da bütün ilimlerin yer aldığını ifade etmektedir (el-İtkan).

Son Nebî’yle kemale erdirilmiş mükemmel Din İslâm’ın Kitab’ı ve dolayısıyla cihanşümûl olması hasebiyle Kur’ân, bütün zaman ve mekânlara aittir. O, müfessirinden fakîhine, sosyologundan psikoloğuna, mutasavvıfından filozofuna, fizikçisinden kimyacısına, herkese, her asırda ve her tabaka ve seviyede ders verir; Kur’ân’ı, O’nda kendini arayarak okuyan insan, “Kur’ân bana hitab ediyor, bana beni anlatıyor” der. Bir de O’nu gırtlağından aşağı indirerek okuyabilirse, işte o zaman başına gelmiş gelecek her şeyi, hayatındaki zikzaklarını, karanlık aydınlık bütün hallerini ve hastalıklarını O’nda keşfeder ve dertlerine deva, hastalıklarına şifa olacak ilaçları da yine onun eczanesinden alabilir. Kur’ân’da nefis terbiyesi, ruh ve kalb temizliği, vicdan muhasebesi, aile idâresi, çocuk terbiyesi, içtimaî münasebetler, âdâb-ı muaşeret kaideleri, ahlâkî mes’eleler, hukuk, iktisat, muamelât, kâinatta cârî kanunlar, ilim ve fenlerin esasları, medeniyet harikalarının fihristesi ve daha neler neler vardır.

2. Kur’ân’da mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymetine göre her şey vardır.

a) Evet, Kur’ân’da her şey vardır; fakat çapına, azametine, önemine, mâhiyet ve kıymetine göre vardır. Nedir en önemli mes’ele? Tevhid, nübüvvet, haşir, kulluk, ebedî saadeti kazanma, azaptan korunma… Bunlardan başka, Allah’ın kâinattaki icraatı, san’atlarının teşhiri, sıfât ve esmâsının tecellileri, sistem ve kürelerin muhteşem bir nizam ve âhenk içinde bunu ifâde etmesi… Bütün bunlar, en ince ayrıntılarına kadar açık seçik anlatılmış; ayrıca, belli devrelerde ortaya çıkacak ilmî gelişmeler ve teknik buluşlar da, ehemmiyet ve kıymetlerine göre açıkça olmasa da, ya işareten veya remzen Kur’ân’da yerlerini almışlardır. Neden açıkça değil? Şundan ki, meselâ, beşerin pek mühim gördüğü elektrik, tayyare ve füze gibi vasıtalar: “Biz neden Kur’ân’da sarahaten geçmiyoruz?” diye soracak olurlarsa, karşılarına hemen Güneş, Ay ve yıldızlar, galaksi ve kuasarlar çıkıp: “Haddinizi bilin, bir sinek kanadı bile sizden çok daha mühim, çok daha san’atlı ve çok daha harikadır. Öyleyse, protokoldeki yerinizi karıştırmayın; siz ancak çapınız ölçüsünde Kur’ân’da yer alabilirsiniz” der ve onları susturur.

b) Kur’ân’da her şey vardır fakat, muhtelif derecelerde ve çeşitli hüviyetlerde içtimaî düsturlar ve içtimaî ve kevnî kanunlar halinde vardır. Çok şey de, insanların çalışmasına ve gayretine terettüb eden nüve, çekirdek ve tohumlar halinde bulunur.

Deylemî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sav), “Muhakkak her âyetin zâhirî, bâtınî, bir haddi ve müttalâ’ı (yani açık ve işaret yollu ma’nâları, ayrıca da muttalî olunan ve anlaşılabilen bir haddi); bundan başka, her biri için de dallar ve budaklar (ve fünuna ait ma’nâlar) vardır” buyurmaktadır.

c) Kur’ân’da her şey vardır ama herkes her şeyi O’nda olduğu gibi göremez. Gazalî’nin İhyâ’sında işaret ettiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in sarîh ve zâhirî ma’nâlarını havas gibi avâm da anlayabilir; bâtınî ve gizli ma’nâlar ise müdakkik ve mütefekkir ilim erbabına mahsustur. Kur’ân’ın “İlim’de kök salıp, derinleşenler” (Âl-i İmran, 3/7) diye tavsif ettiği gavvaslar, O ummâna dalıp inci, mercan çıkarırlar. Ama, herkes O ummana dalamaz; herkes O’ndaki cevheri görüp takdir edemez. Antika bir eşyaya demirciler çarşısında ancak ağırlığı kadar kıymet verirler; fakat antikacının yanında paha biçilmez bir değeri vardır onun. Demek ki, Kur’ân’da çok şey, ancak çalışma, tefekkür ve ilhamla erbabının anlayabileceği nişanlar, işaretler, alâmetler ve ipuçları halinde bulunmaktadır.

d) Kur’ân’da her şey vardır ama, kendi zâtında gaye ve hedef olarak değil, Sâni’in ma’rifet ve azameti namına vardır. Bir yazıda ‘a’ harfi, kendinden çok, yazanın san’at ve kabiliyetini gösterdiği gibi, Kur’ân âyetleri de, Allah’ı tanıma ve bulmada birer mukaddime ve delil yapılsın, tefekkür ve teemmülle ibret alınsın diye vardır. Zira, Kur’ân’ın asıl ve en birinci vazifesi, insana hem kendi, hem de kâinatın sahibi olan Zât’ı tanıtmak, kulluk dairesindeki vazifelerini ta’lim etmek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatını tanzim etmek, ebedî saadeti kazanmasına vesile olmak ve topyekün bir hayatı ve insanlığı kucaklamaktır. Eğer böyle olmayıp da, Kur’ân, 20’nci asrın tabusu haline gelmiş bir kısım medeniyet harikalarından ve ilmî gelişmelerden açıkça ve tafsilatıyla bahsetseydi, o zaman pek ehemmiyetli gayelerin sözkonusu edilme hakkı ortadan kalkacak ve dünyanın halifesi ve en mükerrem varlığı insan ihmal edilmiş olacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın asıl maksadına ve ruhuna tamamiyle zıt bir keyfiyet olurdu.

Allah, Kur’ân’a kâinat kitabını tercüme ettirmektedir. Dolayısıyla, en mükerrem varlık olarak kâinata gerçek ma’nâsını kazandıran insanla alâkalı mes’eleler ve ilmî hakikatler de ihmal edilmeyip, önem ve mahiyetlerine göre elbette Kur’ân’da yerlerini alacaklardır. Kur’ân bir fizik, astronomi veya tıb kitabı olmamakla birlikte, bu ilimlere ait mes’eleler ve Kıyâmet’e kadar ilimler adına yapılacak tesbit, teşhis ve keşifler ve insan hayatıyla çok yakın münasebeti bulunan teknik vasıtalar da çaplarına göre çeşitli hüviyet ve mâhiyetlerde, bazen bir çekirdek, bazen işaret, bazen fezleke, bazen remz, bazen de formüle edilmiş kânun ve prensipler halinde onun sayfaları arasında kendilerine yer bulacaklardır. Kur’ân, Kıyamet’e kadar insanların münasebetdar olacağı ilimlerin hiç birini ihmal etmeden her sahada işâret taşlarını koyarak nihaî sözü söylemiş ve insanların ulaşacakları zirvelere bayrağını dikerek, kendisine akıl, idrak ve düşünce bahşedilen insanı bu sahalarda araştırma ve çalışma yapmaya teşvik etmiştir.

B. Kur’ân-ı Kerîm’in bütün ilimlerden açıkça bahsetmemesinin sebepleri nelerdir?

1. Eğer Kur’ân-ı Kerîm, bütün ilimlerden açıkça bahsetmiş olsaydı, bu onun Allah Kelâmı olduğuna daha açık bir delil teşkil ederdi diye düşünülüyorsa, bu yanlıştır. Çünkü, her şeyden önce Kur’ân, modern ilimler kitabı olmadığı gibi, yukarıda temas ettiğimiz üzere takib ettiği esas mevzû da, dünya ve bilhassa Ahiret saadetini kazandıracak şekilde topyekûn insan hayatıdır. İlimlerin her zaman ve mekânda, her şart ve seviyedeki dünkü ve bugünkü insanın hayatında, bu hedef ve mevzû noktasından yeri nedir ki, Kur’ân, sayfalarını mufassalan onlara ayırsın? Ayrıca, ilimlerin tafsîli bahsi, Kur’ân gibi bir kitabın îcazına da ters düşerdi. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de Ma’rifet-i İlâhî, tevhid, nübüvvet, haşir ve ibadet gibi temel maksatlar çerçevesinde çok özlü ve îcazlı biçimde temas veya işaret ediliveren dünyanın yuvarlaklığı ve dönmesi, kutupların basıklığı, insanın yaratılışı ve ceninin anne karnında geçirdiği safhalar, atomlar ve parmak izleri, yağmurun teşekkülü, bulutların aşılanması ve ses ve görüntü nakli gibi pek çok ilmî ve teknik bahis, O’nun i’caz ve îcaz yönü kesintiye uğramadan ve yeterince yer almıştır.

Bu yönüyle de O, ilâhî kelam olduğunu ilân ve isbat etmektedir.

2. İlimler, tıpkı insanlar gibi doğuş, bebeklik, emekleme, çocukluk, delikanlılık ve olgunluk devirlerini yaşarlar. Önce nazariyeler ortaya atılır; sonra da üzerlerinde yapılan deney, tecrübe ve gözlemlere dayalı çalışmalardan ve muhakeme ve mukayeselerden sonra bu nazariyeler, ya çürütülür ya da o zamanki bilgi ve gelişmeler çerçevesinde doğru kabul edilirler. Çok zaman bu doğru kabul ediş bile, belli bir zaman dilimiyle sınırlı kalmaya mahkûm olup, daha sonraki araştırma ve gelişmeler, o doğruları da yalanlar ve neticede ortaya yeni doğrular çıkar. Bu doğruların da zamanla yalanlandığı ve yerlerini yeni doğruların aldığı çok zaman vâkidir. -Gerçi, ‘çekim kanunu’ gibi değişmeyen kanunlar da vardır; fakat bunlar, sayıca çok az olup, ilimler devamlı gelişmekte ve ilmî doğrular, zamanla doğruluklarını kaybetmektedirler- Meselâ, bir zaman Newton fiziği, bir zaman da Einstein fiziği doğru kabul edilmiş, bir zaman ikisi de bir arada doğru gibi görülmüş, bugün ise Einstein fiziğinin de yanlışlar ihtiva ettiği ortaya çıkmıştır. Yarının neler getireceğini ise şimdilik bilemiyoruz. Aynı vakıa, kimyada da, biyolojide de, astronomide de bahis mevzûudur. Bu durumda Kur’ân-dan, ilimlerin hangi devrinden bahsetmesini isteyeceğiz?

3. “Herhangi bir asrın, diyelim ki 20 ’nci asrın insanına o asırdaki gelişmelerden bahsetseydi” denilecek olursa, o zaman da şu mes’eleler ortaya çıkacaktır:

a) Kur’ân, belli bir devrin değil, bütün zaman ve mekânların ve bütün insanlığın Kitabı’dır; hattâ, insanlarla beraber cinlerin de Kitabı’dır.

b) Sadece belli bir asrın insanını memnun etmek, Kur’ân’ın cihanşümullüğüne ve ana maksatlarına ters düşer.

c) İlimlerin bu asırda ulaştığı noktadan bahsedildiğinde, dünün insanı bundan ne anlayacaktır? Batı’da dünyanın döndüğünü söylemenin bile insanları zindanlara ve giyotinlere götürdüğü bir asırda bugünkü ilmî seviye ve gelişmelerle, teknik vâsıtalardan bahsetmek, o asır insanını inkâra, taaccübe ve çok yanlış değerlendirmelere sevketmek demek olmaz mı? Yalnızca bugüne hitap eden bir kitab, önceki asırlar için nasıl muğlâklık, müphemlik ve anlaşılmazlıktan kurtulabilir?

d) 21. ve 22’nci asırların yepyeni ilmî ve teknik gelişmeleri karşısında, o asırların insanları, Kur’ân’a ‘20’nci asrın modası geçmiş kitabı’ gözüyle bakmayacaklar mıdır?

e) Bugün doğru kabul edilen pek çok ilmî ‘faraziye’nin bir gün gelip de yanlış tarafları ortaya çıktığında Kur’ân, yanlışlar ihtiva eden bir kitap durumuna düşmüş olmaz mı? Yanlışlarla dolu bir kitabın İlâhî Kitab olduğunu kim kabul eder?

Kur’ân, bütün zaman ve mekânlara ve her seviye ve şarttaki bütün insanlara hitab etmektedir; dolayısıyla dili, üslûbu ve ele alıp ihtiva ettiği mes’ele ve mevzûlar da şüphesiz buna göre olacaktır.

4. Kitaplığınızdaki kaç kitabı okur veya bir kitabı kaç defa usanıp bıkmadan okuyabilirsiniz? Ayrıca, dünyada ilmin çeşitli sahalarında yazılmış kaç kitap vardır hiç düşündünüz mü? Kur’ân, ilimlerden mufassalan bahsetmiş olsaydı, acaba ortaya kaç kütüphaneyi dolduracak kadar kitap çıkar, çokları için sıkıcı gelecek bunca kitabı kim usanmadan okur ve bu kadar kitap, ya da bu kadar ciltlik bir kitap, insanlar için nasıl hidâyet ve dünya-ahiret saadeti kaynağı olabilirdi?

5. Kendisine akıl, idrak, düşünme, muhakeme, araştırma istek ve kabiliyeti, merak ve ihtiyaç duygusu gibi alabildiğine kompleks ve kullanılmak ve geliştirilmek isteyen nice meleke ve duygular verilen ve dünya hayatında imtihana tâbi tutulan insana ilimler adına herşey teferruatıyla takdim edilseydi, bu takdirde bunca istidat ve kabiliyetlerle donatılan bir insan oluşun ne hikmeti kalırdı? Sonra, aklın herşeyi kabul etme mecburiyetine düşmesi ve iradenin tercih hakkının da elinden alınmasıyla imtihanın, dolayısıyla dünya hayatının bir sebebi ve hikmeti olur muydu?

6. Her insan, ilimlerle ve ilmî inceliklerle meşgul olamaz; kaldı ki, buna lüzum da yoktur. Ayrıca, zekâ, kavrayış, tahsil durumu, bilgi ve kültür seviyesi ve içtimaî hayatın talebleri de böyle bir şeye mânidir. Sonra, ilimler, yalnızca ‘müsbet ilimler’den ibâret de değildir. Onlardan çok daha kıymetli ve insan hayatı için daha faydalı ilim şubeleri olduğu gibi, hangi şubesi olursa olsun, ilimle uğraşan insanların sayısı da azdır. Kur’ân ise, belli bir azınlığa değil, çocuklardan yaşlılara, erkeklerden kadınlara, çiftçiden esnafa, okumuştan okumamışa ve yüzde doksanlık bir nisbetle avama hitap eder. Bu durumda Kur’-ân’dan, ruhu, kalbi, aklı, kompleks duyguları, arzu ve istekleri, gayesi, dünya ve âhiret hayatı, çok çeşitli problemleri, kulluğu, çok yönlü münâsebetleri ve ihtiyaçlarıyla insanı bırakıp da, bir devirde ortaya çıkmış ve her zaman için değişmeğe mahkûm bir kısım ilmî mes’elelerden açıkça ve teferruatıyla bahsetmesini istemek, hem Kur’ân’ı tanımamış olmanın ifâdesidir; hem de insanı, insan hayatını ve kâinatı bilmemenin tezahürüdür. İlimlerin ne hakkı var ki, Kelâm-ı İlâhî olan Kur’ân’ın bütününde kendilerine yer verilsin?

Kur’ân, insanın yaratılış gayesi ve kendisinin taşıdığı ana maksatlar istikametinde her şeyden kadri, kıymeti, değeri ve ma’nâsı ölçüsünde bahseder. Tüm insan hayatını ilgilendiren ibretler meşheri ve ferdlerin, milletlerin kısaca tüm ferdî ve içtimaî yönleriyle insan hayatının temel taşları olarak peygamberlerin ve eski kavimlerin kıssalarına yer verir; Ma’rifet-i İlâhî, tevhid, îman hakikatleri, insanın çok çeşitli husûsiyetleri ve kâinat kitabının başlıca ma’nâ hüzmeleri olarak ilmî hakikatlere temas eder ve inkâra, bıkkınlığa, aklın ve iradenin iptaline, eskimeğe, anlaşılmazlığa ve söz israfına yol açmayacak biçimde mecaz, teşbih, temsil ve istiarelerle her devrin, her mekânın, her tabakanın ve her seviyenin insanına -tabir caizse- en hazmedilir komprimeler halinde mes’eleleri takdim eder. Güneş gibidir Kur’ân; mağarada büyüyenle üniversitede yetişene farklı ışık göndermez ama herkes de ondan aynı derecede ışık alamaz. Ekvator’daki insanla, kutuplardaki insan ondan farklı farklı istifade eder. Tarlasında tohum saçan insanla, o tohumun meyvelerini sofrasında yiyen insanın mazhariyetleri farklıdır. En üst rütbe ve makamdaki ordu komutanının verdiği hücum emri ile gösterdiği hedef, albay, yüzbaşı veya onbaşınınkiyle aynıdır ama seviye, telâkki, tatbik kabiliyeti, şumullülük ve ağırlık derecesi farklı farklıdır.

Meselâ Kur’ân 14 asır önce ‘incir’ demiş.. incir, çekirdeği, kök ve gövdesi, dalları ve yaprakları, çiçekleri ve nihayet meyvesiyle bir bütünü ifade etmektedir. Ama ilk devir insanı, ‘incir’ denilince diyelim ki çekirdeğini anlamış.. sonra gelenler köklerini, daha sonrakiler gövdesini, onları takip edenler de dallarını anlamışlar. Yaprakları ve çiçekleri derken, bugünün insanı ‘meyve’yi anlar olmuş. İşte Kur’ânî hakikatlar, çekirdeğinden meyvesine yetişip kemâle eren bir ağaç misâli, Kıyâmete kadar her seviyedeki göz ve gönüle hitapla her insanı tatmin edecek keyfiyettedir. Her dönemde insanlar, Kur’ân’ın ortaya koyduğu bütüne kabiliyetleri nisbetinde parça parça talip olacaklardır.

Buna biz, ‘icmalde tafsîl’ diyoruz; yani, Kur’ân’ın ‘sehl-i mümtenî’ yönüdür bu: Çekirdekte meyveyi gösterme ve ifade etme.. bir güneş halkedip, her bir canlının gözünde derece derece ışımasını temin etme ve aynı zamanda hem ısısından mahrum bırakmadan, hem de yakmadan her bir varlığı besleyip büyütme…

Güneş öyle bir ışık kaynağıdır ki sönmez ve eskimez. İnsanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler; dünya değişir; tarih sahnesinde milletler görünür gider ama, Güneş, hep aynı Güneştir ve dürüleceği âna kadar da tazelik ve güzellik timsalidir.

Kur’ân, Güneşten daha parlak ve daha canlıdır. Gençliğini korumak gibi bir mes’elesi yoktur onun… Asırlar geçtikçe, ilimler geliştikçe gençleşir, ışığı ve harareti daha bir artar. İlimler, onun zirveye, ufka diktiği bayrağa yetişmek için koşuşup durmaktadır.

Kur’ân, kâinattaki cârî kanunların ifadesi olarak, tedricen nüzûl etmiş veya tersi bir deyişle, kâinattaki eşya ve hâdiselerin seyri, Kur’ân’a uymakla peyderpey anlaşılır hâle gelmiş, çekirdekten ağaca, spermden insana – dünyanın ateş parçası halinden bugünkü durumuna gelmesi misali – bu anlayış da tedricen ve yavaş yavaş olmuş ve olmaktadır. Kur’ân, 23 yılda nâzil olmakla, beşerin yaratılışına ve fıtratına en uygun telkin yolunu seçmiş, doktorun dozaj ayarlaması gibi, ihtiyaca göre ve tedricen kötü ahlâkı, yanlış telâkki ve anlayışları ve batıl itikadları kaldırıp, yerlerine güzel ve doğru olanlarını yerleştirmiştir. İlimler de bu istikamette ve bu umûmî nizama göre peyderpey seviye kazanıp gelişmektedir.

C. Kur’ân ile ilim veya din ile ilim birbirini nakzeden farklı şeyler midir?

Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, din-ilim tenakuzunu iddia eden kişilerin bahsini ettiği şey, ‘ilim’ değil, ‘bilim’dir. İlim, ‘aydınlık’ kokan ‘din’ kokan bir kelimedir; hakikat soluyan ve kişiyi Sırat-ı Müstakîm’e götüren bir ışık kaynağı, bir gerçekler manzumesidir. ‘Bilim’ denilen şey ise, kendisine biçilen elbise, yüklenen fonksiyon ve kazandırılan ma’nâ ile karanlıklar, kaos ve karadelikler manzumesidir. İlim, bizde doğup büyümüş, aslını ve çekirdeğini bizden almışken, bilim, rasyonalizmiyle, pozitivizmiyle batının mahsulüdür. Bu bilim, hakikatı ve bütün hakikatlerin kaynağı mutlak hakikatı inkârla işe başlar ve hatalar, yanlışlar, ihtimaller üzerinde gide gide güya doğruya varmaya çalışır. Oysa, elde bütün yanlışların vurulacağı, bütün gerçekdışıların tartılacağı bir hakikat olmadan, doğruya nasıl varılabilir? Her şeyi değişir gören bilim, bir ‘Değişmez’in varlığını kabul etmeden, değişmeler ve değişenler üzerinde nasıl çalışabilir? Değişmez kaideler ve sabit hakikatler olmadan deneyin, tecrübenin ve gözlemin halledeceği hiçbir şey yoktur. Onlarla insanın dünyasını aydınlatmak mümkün değildir.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinat, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irade’siyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabı; gerçek ilimler ise, Allah’ın kâinattaki icraatından, kâinattaki İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Bundan başka, Allah’ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur’ân kitabı vardır ki, Allah (cc), bu Kitabı’yla kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yaratıcı, kurduğu bu düzeni Kur’ân’la ifade eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış şeklidir. Kur’ân, kâinat ve insan, bu şekilde Allah’ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelligâhı olarak, birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde, birbirlerini şerh ve izah eden ve neticede Allah’ı tanıtan üç küllî muarrif, üç küllî kitaptır. Şimdi, bu üçü nasıl birbirine ters olabilir, nasıl birbirini nakzeder ve nasıl birbirinden ayrı düşünülebilir?

İnsan gerçek ilmi, kâinatı ve Kur’ân’ı okuyarak elde eder; elde ettiği bu ilim neticesinde kendini tanır veya değişik bir yolla önce kendini tanır, sonra da kâinatı ve Kur’ân’ı okur. Kâinat, ilimler ve Kur’ân, tıpkı bir insanın iki gözüyle bakışı gibi ilerde bir noktada birleşirler. Nasıl bir insanın iki gözü farklı bakmaz ve farklı bakışa sahip değilse, Kur’ân ve gerçek ilimler de, aynı şekilde birbirinden farklı değillerdir. Bu mevzûda ileri sürülen farklılık, sadece bunu ileri sürenin bakışındaki şaşılığı ele verir. Öyleyse ilk düzeltilmesi gereken, bu tür bakış çarpıklıklarıdır. Laboratuarlarda kâinata, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakabilen ma’nâ ve ışık insanları, ilimleri gerçek yerine oturtacak, ilimleri ve insanlığı ‘bilim’ in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtaracak ve yahudi maddeciliğiyle, hristiyan spiritualizmine son vereceklerdir. Biz, sadece Kur’ân’ı okuyup kâinat kitabını bir yana bırakamayacağımız gibi, Kur’ân’ı bırakıp, akılları kâinatta boğarak kaba, katı ve soğuk materyalizme de yol açamayız.

İslâm’ın hayata hayat veren sentezi budur. Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklamak, diğer taraftan da dünya ve ahiret saadetine götürücü bütün yolları hidayet tayflarıyla aydınlatan Kur’ân’a sarılmak.. işte İslâm’ın insanlığa kazandırmak istediği yüce idealin en basit ve en kısa hülâsası bu terkiptir.

Batıda din, hiç bir zaman bütünüyle hayatı kuşatamamış ve hayata hayat olamamıştır. Dün de bugün de kiliseden çıkan, yine kendi küfür, küfran ve bataklık dünyasına dalmaktadır. Üç asırlık safvet döneminden sonra Hristiyanlığın Konstantin tarafından kilisenin loş ve sevimsiz duvarları arasına hapsedilmesi ve esasen tahrife uğrayan İncil’in yanısıra yine muharref Tevrat’ın da ‘Kitab-ı Mukaddes’ olarak kabul edilmesi neticesinde, günlük birkaç ahlâkî kaide dışında Din’in avrupa insanına vereceği bir şey kalmamıştır. Bu sebeple, batılı ilmi bizden alırken, ma’nâsından ve gerçek muhtevasından tecerrüd ettirerek almış ve Rönesans’la birlikte tamamen maddî bir dünyanın dar ve katı kalıpları içine hapsetmiştir. Evet, dün inkâr etmekle beraber, bugün Maurice Bucaille, Alexis Carrel, Karlyle ve Garaudy gibi mütefekkir ve ilim adamlarının da itirafıyla ilmi bizden aldığını kabul eden batılı, onun gerçek yönünü, Allah’a götüren bir ışık oluş keyfiyetini bir yana bırakıp, bütünüyle maddî ve karanlık bir hayatı yaşamada soğuk bir vâsıta haline getirmiştir onu. Dolayısıyla, gerçek ma’nâ ve muhtevasından uzaklaştırılmış dinle, maddî tutkulara esir edilmiş bir ilmin, yani ‘bilim’ in çatışması gayet tabiî ve normaldir.

Mes’elenin bir yönü daha var. Muharref Tevrat ve İncil, İlâhî Söz olma adına kendilerinde pek çok yanlışı barındırmaktaydı. Daha çok kendi zamanlarındaki dinî mes’elelere çözüm getirmek ve ‘dindar’lara hitap etmek için ‘din adamları’nca kaleme alınan ‘Kitab-ı Mukaddes’, her zamana, her seviyeye ve her mekâna hitap edici vasfıyla İlâhî dilini kaybedince, kâinatta değişmekten ve tahriften masun İlâhî hakikatlerin keşfi karşısında şüphe gubarına ve inkâr rüzgârına maruz kaldı. Meselâ, Kitab-ı Mukaddes, dünyanın yaratılışına ve insanın yeryüzüne gelişine belli ve kesin seneler biçiyor, kâinatın altı günde yaratılışını pazartesi, salı…larla ifade ediyor ve Allah-insan münasebetini Hz. Âdem (as)’in Cennet’ten çıkarılışı kıssasında -hâşâ- rakip iki kralın münasebeti gibi takdim ediyordu. Böyle bir kitabın esasen, kâinat’ın keşfine yönelen insana verebileceği fazla bir şey de yoktu. Sonra, batılı, ahlâkî bakımdan da olsa Din’in hayatına müdahalesine fazla mütehammil değildi. İşte, böylesi sebepler, batıda Din’le ilmi birbirine hasım ve muhalif iki ayrı istikamete ve iki ayrı kutba çekti. Hristiyanlık, gelişen hayat şartları ve ‘bilim’ adına kaydedilen ilerlemeler karşısında, taşın altında kalıp solmaya ve çürümeğe yüz tutmuş ve ısı, ışık ve su gibi temel ihtiyaçlarını karşılamaktan mahrum bırakılmış bir yaprak misali kendi varlığını, kırpık ve eksik mevcûdiyetini kabul ettirme imkânı bulamıyordu. Gün yüzüne çıkmak istediğinde ise, artık vakit çok geçti; bilim, almış başını gidiyor, eşya ve hâdiseler kendisini refüze ediyordu. Elinde kala kala tek bir kuvvet unsuru kalmıştı Hristiyanlığın: Afaroz! Buna karşılık, zamanında yine kendi elleriyle taşın altına koyup hayattan tecrid ettiği ve neticede soldurduğu Hristiyanlığı, batılı bu defa reformuyla yine bizzat kendisi idam sehpasına çıkardı… Bu, afaroza bir misillemeydi.

Fakat, aynı sehpada İslâm’ı idam etme düşüncesi de neden? Hiç İslâm tarihinde, dünya dönüyor dediği için bir insan afaroz edilmiş midir? İslâm’dan başka hayata nasıl hayat olduğunu 11-12 asır insanlığa gösteren bir ikinci sistem gelmiş midir? İlimler adına bütün dünyaya asırlarca muallimlik yapan İslâm’ı, ilme karşı ve gelişmeye mâni diye idam sehpasına çıkarmak, düşmanca bir garaz ve insafsızlık değildir de nedir? Yoksa bunun sebebi, İslâm’ı hayatımızdan tecridle, heva ve hevesimiz istikâmetinde bir hayat sürmek midir; veya, batının kendi menfaatleri uğruna kasden attığı bir çelmeye alet mi oluyoruz?

Evet, biz ilim adına hiç bir zaman imanımızdan, ibadetimizden, Allah (cc)’a ve Resûlü (sav)’ne olan bağlılığımızdan kıl kadar sapmadık; tam aksine ilim, îmanımıza, ibadetimize, Allah (cc) ve Resûlü (sav)’ne olan bağlılığımıza güç kattı. Aydınlık çıkış noktalarımız vardı; Cenâb-ı Hakk adına kâinatı keşfetme düşüncesiyle hareket ediyorduk. Her yeni keşif, ruhlarımızda yeni bir îman, aşk ve heyecan meydana getiriyor, hamle ruhumuzu yeniden kamçılıyor ve “daha yok mu?” diyerek daldıkça dalıyorduk. İnci, mercandı hep çıkardığımız; hem secdeye varıyor, hem rasathaneye koşuyor; din ve ilim diyerek salih dâireler meydana getiriyorduk. Okumayı, yazmayı, çizmeyi ve araştırmayı ibâdet neşvesiyle yapıyorduk; kaos, karadelik ve tıkanıklıklar yoktu ilim semâmızda. Bilim kurgunun çok ötesinde Mi’râc’a inanıyor, aynı yolda yolculuk yapmaya çalışıyor, namazı bunun esası sayıyor, mu’cizeleri bilip kabul ediyor ve hep Allah (cc)’a yaklaşma gayesi güdüyorduk. Evet, bizde bu esaslar üzerinde gelişen ilimlerin gayesi Ma’rifet-i İlâhî, neticesi de Muhabbet-i İlâhî ve zevk-i ruhanî idi.

Kur’ân ve ilimler münasebeti mevzuunda düşülen vahim hatalardan birisi de, Kur’ân’ı mevcud ilimlerin peşinden koşturmak ve onlara tâbi kılmaktır. İlimleri Kur’ân’dan, Din’den ve îmandan ayrı ve müstakil görmek bir tefrit, Kur’ân’ı müsbet ilimlerin peşinden koşturmak ve onu âdeta bir fizik, kimya, tıb, matematik, astronomi kitabı saymak da bir ifrattır.

Çok büyük ve enerji yüklü Güneş’i küçücük ve soluk bir meteora nasıl uydu yapabilirsiniz? Kâinat ve insanı, tâ başlangıçtan Kıyamet’e bütün yönleriyle ele alıp inceleyen ve haritasını çizen Kur’ân’ı nasıl küçük bir dünya haritasından, hatta bir dağ silsilesi resminden ibaret görebilirsiniz? Kıvrım kıvrım akıp geçtiği, akıp geçerken de suladığı vadileri, ovaları, hayat verdiği bağ ve bahçeleri, şelâleler hâlinde döküldüğü dağları, tepeleri ve deltalar meydana getirerek ulaştığı ummanları hiç hesaba katmadan, sadece çıktığı yere bakarak “işte nehir” demek ve o nehrin hikmetini, faydasını ve şümul sahasını, sulayıp geçtiği bir bahçeden veya yatağının bir yerindeki altın mâdeninden ibâret görmek ne derece yanlışsa, aynı şekilde Kur’ân’ı, değişip duran ilimlerin bugünkü seviyesiyle bir görmek, hatta henüz isbatlanamamış ilimleri, Kur’ân’a şahit yapmak ve Kur’ân âyetlerini bu ilmî buluş ve nazariyelere tatbik etmek aynı derecede, hatta daha büyük bir yanlıştır. Kur’ân âyetleri, yeni ilmî gelişme ve nazariyelerle te’life çalışılmamalıdır. Evet, Kur’ân’ın hakkaniyeti için hemen ilmî mesned ve takviyeler, payanda ve koltuk değnekleri aramaya kalkışmak, O’nu küçültmek olur. Yine, 20’nci asrın herhangi bir diliminde tesbit edilen ilmî bir mes’eleye, “Kur’ân bunu anlatıyordu” deyip Kur’ân’dan delil bulmaya çalışmak, ille de pozitif ilimlere Kur’ân’ı teyid ettirmek ve her yeni tesbit karşısında “Kur’ân’da bu da vardı; şu âyet bununla ilgiliydi” gibi iddialarda bulunmak, ilimler karşısında içine düşülen bir kompleksin ve Kur’ân’ı ikinci derecede görmenin ifâdesidir. İlim ve fenler devamlı değişmekte, bugün doğru kabul edilen çok şeyin, yarın yanlış olduğu ortaya çıkmakta.. sürekli yeni nazariyeler üretilmekte ve bir ilim adamının hakikat diye takdim ettiğini bir başkası pekâlâ çürütebilmektedir. Halbuki, Kur’ân’ın ifade ettiği hakikatler sabit, değişmez, yanılmaz ve ebedîdir…

Nâzil olduğu günden bu yana tam 14 asır geçmiş olmasına rağmen, Kur’ân’da öyle bâkir ve emsâlsiz mes’eleler vardır ki, bunların hakikatına henüz ilimlerin elleri ulaşamadığı gibi, ilmî seviye de fersah fersah onların gerisinde bulunmaktadır. Pozitif ilimler, Kur’ân’ın gösterdiği ufuklara ulaşıncaya kadar, kimbilir daha kaç defa sarsılacak, kaç defa değişecektir. Beşer tarihinde kendini kabul ettirmiş nice nazariyeler vardır ki, zamanla hepsi de unutulmuş ve onların yerlerini yenileri almıştır. Birgün gelecek, mutlaka ilim yuvalarından kapı dışarı edilecek ve bu şekilde ilimler sarsıla sarsıla Allah (cc)’ın sarsılmaz ve değişmez Kelâmı’nın ihtiva ettiği hakikatlere ulaşacaktır. Bu sebeple, sürekli sarsılan ve değişen müsbet ilimlerin arkasından, sarsıntı ve değişme nedir bilmeyen o muallâ beyanı koşturmamalı ve onu ilimlere uydurmaya çalışmamalıyız. Nedir öyleyse yapılması gereken?

* Kur’ân’ın ilmî gelişmelere değil, ilmî gelişmelerin Kur’ân’a tevfikini takip etmeliyiz.

* İlmî gelişme ve buluşları Kur’ân’ın arkasından koşturmalıyız.

* İlmî gelişme ve buluşların karşısına Kur’ân’ı bir endam aynası olarak koymalıyız, yani: “Ey ilimler, işte bakın, siz esas ve özünüzü bu Kur’ân’da bulacaksınız. Zira, Kur’ân sizin nihaî şeklinizi ve varacağınız hakikatı haber vermekte ve kaderinizi çizmektedir. Bakın da, gerçek şekil ve mahiyetinizle bu Kur’ân’da kendinizi görün. Eğer, daha henüz bu seviyeye gelememişseniz, haydi çalışıp-çabalayın ve Kur’ân’daki nihaî şeklinizi ve gerçek mahiyetinizi kazanmaya bakın” demeliyiz.

İlimlerin ortaya koyduğu bir mes’eleyi Kur’ân’daki bir âyete tıpatıp uyar görsek bile, yine de ihtimaller içinde, “şöyle de olabilir böyle de” demeli ve o âyeti bahis mevzuu ilmî mes’eleyle te’vil, tefsir ve tevfikte acele etmemeliyiz. İlmî bir gerçekle, veya gerçek sanılan bir mes’eleyle bir âyet ya da hadîs arasında tam bir mutabakat görülse bile, yine de her zaman için mümkün olan değişmeleri ve kendi anlayış ve seviyemizi hesaba katarak çok dikkatli ve ihtiyatlı olmak zorundayız. Şimdi mes’eleyi daha da müşahhaslaştırmak için bir misâl verelim:

Günümüzde, AİDS’i, Kur’ân’da geçen ‘dâbbetü’l-arz’la aynîleştirme mevzuu var. Kur’ân’da, Allah’ın hükmü verildiğinde ‘dâbbetü’l-arz’ın çıkacağı beyan edilmekte (Neml, 27/82) ve gerek âyetten, gerekse âyetin siyak ve sibakından, bu dâbbenin bir Kıyamet alâmeti olduğu anlaşılmaktadır. Zuhuruyla beraber de yeryüzünde îmanî hayat bütün bütün sönüp, süratle bir îmansızlık dönemine doğru gidiş bahis mevzu edilmektedir.. yani dâbbe zuhur edince, artık, yeryüzü vazifesini tamamlamış ve “Allah” diyenler de âdeta yok denecek kadar azalmıştır. Ve, bütün elmas ruhluların gidip, kömür ruhluların ortalığı sardığı böyle bir dönemde, “yok olma” hükmünün verilmesi için ‘dâbbetü’l-arz’ çıkacak ve “gayrı bundan sonra insanlar îmana yanaşmayacak ve inananlarda yakîn hasıl olmayacaktır” diye, kömür ruhlulara ilânda bulunacaktır. Şimdi, Kur’ân’ın verdiği bu kısa malûmat ve mevzuyla alâkalı hadîsler çerçevesinde, AİDS gerçekten ‘dâbbe’ olabilir mi, sorusuna cevap arayalım:

Her şeyden önce, dâbbe’nin çıkacağı kesin olmakla beraber, keyfiyeti mevzuundaki hasen, zayıf; çeşitli hadîslere ve kelimenin ma’nâsına bakılarak, bunun virüsten gergedana muhtelif mahiyetlerde olabileceğini söylemek mümkündür.

Evet, ‘dâbbe’, insanlar arasında salgın hastalıklara yol açan mikrop olabilir; fakat illâ ‘AİDS’ olur denemez. Çünkü, Kur’-ân’ın çizdiği sınırların dışına taşmanın sebep olduğu frengi gibi zührevî hastalıklar ve hatta, bir zaman beşeri kasıp kavuran sıtma, veba ve verem gibi hastalıkların da aynı çerçevede mütâlaa edilmesine bir mâni yoktur. Sonra, Hz. Mesih (as)’in zuhurunu müteakip umumî durumu anlatan hadîslerde beşerin müptelâ olacağı öyle korkunç hastalıklardan söz edilmektedir ki, bunların mikroplarına da ‘dâbbe’ demek mümkündür. Kaldı ki, dünkü verem gibi, henüz tıbdaki her türlü gelişmeye rağmen bir türlü sebep ve tedavisi tam olarak keşfedilemeyen ve bir hücre anarşisinden ibaret olan kanser de en az AİDS kadar tehlikeli, öldürücü ve hem daha da yaygındır. Eğer, AİDS’i dermanı yok diye ‘dâbbe’ sayacak olursanız, şimdilik kanserin de dermanı yoktur.. ileride AİDS’e de, kansere de derman bulunamaz diye bir iddiada bulunmak ise doğru değildir. Hem böyle bir anlayış, Efendimiz (sav)’in yaşlılık ve ölüm dışında her derdin dermanının olduğunu beyan eden hadîsine de ters düşmektedir.

Binaenaleyh, ‘dâbbe’yi sadece AİDS veya benzeri bir başka hastalığa hamletmek, âyetin geniş, engin, şümullü ve bütün zamanları kucaklayıcı objektif ve çok buudlu edâsına ters düşer ve ma’nâyı daraltır.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerin nurlu ve her zaman taze beyanlarının destek ve koltuk değneklerine ihtiyacı yoktur. Dışta hiç bir tezâhürü görülmese de, insan vicdanında apaydın sezilecek kadar parlaktır onlar. Bu kâbil pozitif netice ve istidlâller, olsa olsa bizim zavallı aklımıza konan toz ve toprağı alıp götürmeye mâtuf süpürgeler olabilir ancak. Bu cılız mes’eleler, o yüce hakikatları omuzlarında taşıyabilecek güçte değillerdir.

Sonra, âyeti, AİDS veya bir başka hastalığa hamletmek, ümidimize indirilmiş birer darbe demektir. Çünkü, âyette, ‘dâbbetü’l-arz’ çıkınca îman ve yakînin yerini sukût, gerileme ve inkırazın alacağı ifade edilmektedir. Halbuki, hadîs-i şeriflerin tebşirâtı altında, biz İslâm’ın cihanda bir defa daha hâkim olacağına, kâinat ufuklarında bir defa daha şehbal açıp, dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına, Hristiyanlığın aslına avdetle İslâm’a tâbi olacağına ve dünyanın dört bir yanında insanların Peygamber (sav)’i anacağına gönülden inanıyoruz. Bu bakımdan, ‘dâbbetü’l-arz’ı, Kıyamet’in kâfirlerin başına kopacağı karanlık zamanlarda bekliyoruz. O halde, ‘dâbbetü’l-arz’ mevzuunda da ifrat-tefrit arası muvazeneyi koymak gerekirse, şöyle diyebiliriz: “Bir başka tehlikeli hastalık gibi, AİDS de ‘dâbbetü’l-arz’dan bir fert olabilir; evet AİDS, ona ait vazifelerden bir kısmını görecek çok fertlerden biri ve bu hakikatten bir ma’nâ; bu nev’den de her asra bakan bir fert olabilir. Fakat, ‘dâbbetü’l-arz’ illâ ve mutlaka AİDS’tir denemez.”

Mes’eleye bir başka açıdan bakacak olursak: Bugün teknoloji, feza teknolojisi ve kompüter sistemleri o kadar geliştirildi ki, fabrikalardan kol saatlerine kadar hayatımıza girdiği gibi, düne kadar bilim kurguların konusu olan Lazer ışınının yanısıra, yavaş yavaş pek çok yerde insanın yerini almaya başlayan robotlar da artık herkesin konuştuğu bir mevzu haline geldi. Günümüz insanlığı ve bilhassa teknolojiyi ellerinde tutanlar, teknik adına ne bulur ve ne icad ederlerse hemen insanlığın aleyhinde ve insanı yok etmek için kullanmaktadırlar. O halde, bir gün programlanmış robotlardan ölüm mangalarının teşkil edilmeyeceğini, bir robotun binlerce insanı ve binlerce müesseseyi sevk ve idare etmeyeceğini ve bir gün ağızlarında puro, robot müdürleri müesseselerin başında görmeyeceğimizi kim söyleyebilir? İcabında mikrofonla, kompüterle, bir başka uzay tekniğiyle, telepati yoluyla konuşacak insafsız, merhametsiz ve laf anlamaz robotların ‘dâbbetü’l-arz’ olmayacağı iddia edilebilir mi?

Bir zamanlar çevirilen bilim kurgu türü bir filmde, üç-dört bilim adamı, mikroskobik ölçülerde bir gemiye, yine mikroskobik ölçülerde küçültülmüş insanları bindiriyor ve bir insanın damarlarının içine salıp, beyindeki bir tahribatı izâleye çalışıyorlardı. “Şeytan insanın damarlarında kanla birlikte dolaşır” hadîsini akla getiren böyle bir düşüncenin, şimdilerde sanki tatbik sahasına konmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Tüplerde insan yetiştirme ve spermlere belli dairede müdahale etme gayretiyle insanoğlu, damarların içine girmek, damardaki tıkanıklıkları açmak, dışarıdan talimatla bedende her türlü ameliyatı gerçekleştirmek için -meselâ bugünlerde Japonya’da olduğu gibi-milimetrenin milyonda biri kadar büyüklükte bir cihaz geliştirmeyi plânlamaktadır. Böylesi cihazlarla ileride belki de beyne ve spermlere varıncaya kadar insan vücuduna yapılacak müdahaleler, “canlı meydana getirdim; kablolarla insan var ettim” türünden sözlerle insanı önü alınmaz bir tuğyana sevkedip belki Kıyamet’in kopmasına sebep olacaktır. Şimdi, böylesi cihazlar için de ‘dâbbetü’l-arz’ denilirse, “olamaz” diye karşı çıkılabilir mi? Hem, biri kalkıp, Şark’tan zuhur eden komünizm, en büyük ‘dâbbetü’l-arz’dır derse, cevabımız ne olacaktır? O halde, Kur’ân’ın son derece şümullü ve îcazlı bir şekilde isimlendirip, fonksiyonundan bir parça söz ettiği ve mahiyetini açıklamadığı bir varlığı “şudur” diye kestirip atmak, son derece yanlış ve aceleden verilmiş bir hüküm değil de ya nedir..?

Bugün yapılan yanlışlar, yalnızca ‘dâbbe’yle sınırlı kalmıyor. Bir ilim adamı çıkıyor, ilim adına marifet yapıyorum diye “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın” hadîsine, “Cüzzamın mikrobu tıpkı aslana benzemektedir. Bugün mikroskopla ortaya çıkan bu gerçeği Efendimiz (sav) 14 asır önce görmüş” diye yorumda bulunuyor. Halbuki, o mikrop hiç de aslana benzememektedir. Şimdi, böyle bir izahın yanlışlığı ortaya çıkınca -hâşâ-Efendimiz (sav)’den hilâf-ı vâki bir beyan sâdır olduğu intibaını vermeyecek midir? O halde, âyet ve hadîsleri ilimlere göre açıklamaya çalışırken, daima “fîhi nazar” deyip, daha başka ihtimalleri nazara alarak ihtiyatı elden bırakmamak lâzımdır. Pozitivizmin îdam sehpasına çekildiği ve rasyonalizmin pabucunun dama atıldığı günümüzde, âyet ve hadîsleri pozitif ilimlere tatbik etmek ve onların ardısıra koşturmak, bırakın âyet ve hadîse parlaklık kazandırmayı, tam tersine âyet ve hadîse karşı bir cinayettir. Bu mevzuda bugün yazılmış pek çok eserin nasıl yanlış temeller üzerine oturduğu bütün vüzuhuyla 5-10 sene sonra ortaya çıkacak ve iddia sahipleri sözlerinden dönmek mecburiyetinde kalacaklardır. Halbuki, Kur’ân’ın hakikat adına söyleyip de, geri çark ettiği hiç bir mes’ele yoktur ve olamaz da. Eğer, ilmî bir mes’eleyi Kur’ân’la tenakûz halinde görüyorsak, ya biz Kur’ân’ı yanlış anlıyoruz ya da ilim o mes’elede yanılmaktadır.

Şu bir gerçek ki, Cenâb-ı Allah’ın çekirdekler halinde sarıp sarmalayıp kâinata ektiği ilmî hakikatler anlaşıldıkça ve bu sahada zirvelere doğru tepeler aşılıp yollar geçildikçe Kur’ân daha da bir gençleşecek.. ve her gün daha fazla su, ısı ve ışık alan bir çiçek gibi tazelenip açılacak ve ışığını zihne, kalbe daha bir nüfûz edicilik ve parlaklıkla neşredecektir. Ve, kimbilir sînesinde taşıdığı daha ne hakikatleri ve bilinmezleri insanlara sunacak ve bu mevzuda daha ne âyetler sergilenecek…! “Onlara âyetlerimizi dış âlemlerde ve kendi içlerinde göstereceğiz ki, O (Kur’ân)ın hak olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabb’inin herşeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53). Evet, âyette “Se-nürî” kullanılmakla, Sahabe’ye: “pek çok âyetlerimizi siz henüz bilmiyorsunuz, onları ileride göstereceğiz”, “hüm” kullanılmakla: “size değil, onlara, başkalarına, sonra geleceklere göstereceğiz” ve “yetebeyyene” kullanılmakla da, “belki hemen değil, peşpeşe gelen ve birbirini tamamlayan araştırmalar ve telâhük-ü efkâr neticesinde Kur’ân’ın hak olduğu ortaya çıkacak” denmektedir.

İlimler, şimdilerde henüz emeklemekten kurtulup ayakta durmaya çalışmaktadır. Şimdiye kadar ileri sürülen onca nazariyeden belki pek azı hakikat olarak ortaya çıkmış ve Kur’ân’la tetâbuk edebilmiştir. İleride her sahada alınacak mesafelerle Kur’ân’ın daha pek çok hakikatlerine yaklaşılacak ve ilimlerin ortaya koyacağı gerçekler, Kur’ân’da ifadesini bulup, artık değişmez gerçekler olarak kalacaklardır. Bugün, diyelim ki, çok uzaklarda bulunan yıldız veya yıldız kümeleri hakkında söylenen sözler, şimdilik onlara olan uzaklığımız kadar hakikatten uzak olabilir. Ama, belki zamanla o yıldız kümelerine yaklaşılınca, onlar hakkındaki bilgi ve sözlerimiz de hakikate o derece yaklaşacak ve neticede birer değişmez hakikat olarak arz-ı endam edecektir. Bu şekilde ilimlerin hakikata, dolayısıyla Kur’ân’a yaklaşmasıyla değişmez hakikatlar ortaya çıkacak ve hakikatte konuşan yine Kur’ân olacaktır. O zaman insan, faraziyeleri değil, hakikatleri konuşacak ve hakkında konuşulan da “âyât-ı tekvîniye” olacaktır. O gün üç ayrı istikamette veya yolda birbirinden habersiz gidiyor gibi görünen Kur’ân, insan ve kâinatın temelde aynı hakikatleri dile getirdiği ve Kur’ân’ın nabzının “insan ve kâinat” diye, kâinatın nabzının da “Kur’ân” diye attığı ayân-beyân ortaya çıkacaktır. Evet, o gün, kâinatı anlayan dünyayı, Kur’ân’ı anlayan ahireti, ikisini birden omuzlayansa hem dünyayı, hem de ahireti elde edecektir.

Şimdi, günümüze ve tarihe bir bakalım; Kur’ân, kâinat ve insanın birbirinden koparılmasının, insanlığın başına fert veya milletler çapında ne musibetler açtığını, buna karşılık, bu üçlünün birbirine yaklaştırıldığı ve tetâbukunun sağlandığı, İslâm’ın o pâk asırlarında cihan tarlasında ne saadet çiçeklerinin boy attığını görelim. Sonra da, hakikatın ve saadetin nerede olduğuna vicdanımızı dinleyerek karar verelim.

Yeri gelmişken, sık sorulan bir soruya da cevap vererek bu bahsi kapatalım:

“Rabb’imizi, dinimizi anlatmak için ilimlerden istifâde lüzumlu mudur? Lüzumluysa, mahzurlu tarafları var mıdır? Bu mevzuda istikâmet ne olmalıdır?”

Bu soruya, “üç yönden lüzumlu, fakat üç yönden de mahzurludur” diye cevap vermek, herhalde yerinde olacaktır. Lüzumludur, hem de faydalıdır. Çünkü:

1. Nasıl, Rabb’imizin Kur’ân kitabını okuyarak düşünce, his, inanç ve hareketlerimize istikâmet veriyorsak, aynı şekilde, kâinat kitabının satır, cümle ve sayfalarında da bir yandan kendimizi bulup öğreniyor, bir yandan da nazar, tefekkür ve ilimlerle Rabb’imizin icraatını, hikmet ve san’atını hayret ve hayranlıkla seyredip, “Sübhânallah, Bârekallah, Allahu Ekber” diyoruz. İbâdettir bu, hem de bir saatlik tefekkürüyle belki iki bin secdeden üstün bir ibâdettir.

2. Her ilim esasen, ayrı bir dil olarak Rabb’imizi anlatmaktadır; dolayısıyla biz de o dillerle bir bakıma, Rabb’imize tercüman olmuş oluyoruz. Sonra, bugün her açıdan ilimleri kullanmaya mecburuz da; çünkü, ne Fatih veya Kanunî devrinde yaşıyoruz, ne de zikr ü cezbe ve istiğrakların hâkim olduğu bir devrede bulunuyoruz. Öyle bir günde yaşıyoruz ki, Rabb’imiz’in icraatı, san’atı âdeta Rabb’imize karşı kullanılmaktadır. ‘Îmanın mihrabı’ diye tavsif edilen tıb gibi ilimler bile Allah (cc)’ı ve mukaddeslerimizi inkârda bir vasıta telâkki edilmekte ve bugün ilimlere rehberlik yapan ve bilinmezleri haber veren Kur’ân’a saldırılmaktadır. Bu sebeple, maddecilerin madeyi ve ilimleri küfür adına kullanmalarına mukabil, fiziği, astrofiziği, kimyayı, biyolojiyi, tıbbı, matematiği.. kısaca Allah’ın isimlerinin tecellilerinden meydana gelen ve O’nun koyduğu kanunların ruhlarının oluşturduğu bütün ilimleri ve ilmî hakikatleri, kendilerine gerçek ma’nâ ve fonksiyonlarını vererek îman adına kullanmak sevaplı bir hizmet olsa gerektir.

3. İlimler bugünkü seviyesiyle asıl ve nihaî hakikatler olmadıkları gibi, belki de ileride kazanacakları en üst seviyede dahi hiçbir zaman ‘hayret’ ufkunu geçemeyerek, sadece O’nu gösteren birer vasıta ve kalbe, kafaya konan tozu-toprağı süpürmek için birer vesile olduklarından, ancak vasıta ve vesile mevkiinde kalmalı, kendilerine şüphe ve tereddütleri bir bakıma izâle edici, düşündürücü ve fikir verici olmanın dışında aslî vasıf verilmemeli ve insanı ayakta tutan esas kâidenin, yani Allah Kelâmı’nın ve îmanın yerine asla geçmemelidir. Bu çerçevede kullanıldıkları sürece, îman ve İslâm adına her zaman ilimlerden istifâde edebiliriz.

İlimleri kullanmanın yol açabileceği üç önemli muhatara:

1. İlimler, ilim adına ilim yapmak için ve çalım satarak anlatılmaz. Evet orijinalite yapma hava ve edâsı içinde Kur’ân ve îman adına ilmî hakikatlerden bahsedilmez. Böyle bir tavır, anlatan için günah olacağı gibi, dinleyen için de zarardan hâli kalmayacaktır.. çünkü böyle bir yaklaşım gizli gizli muhatabı mat etme, ilzam etme, susturma ve bilgisizliği içinde hapsetme gayesi taşıyacaktır. Muhatap da, bu tavır karşısında, toparlanma, bilgisini takviye etme ve susturulmayı hazmedememiş olmanın verdiği hisle mukabil hamleye hazırlanma ihtiyacı duyacaktır.

2. İslâm dünyasının son yüzyılda maruz kaldığı yıkımın ve çok mühim şahısların bile içine yuvarlandığı fikrî, ruhî krizin temelinde bir bakıma, pozitif ilimler karşısında aşağılık kompleksine kapılma yatmaktadır. Evet, “şu ilmî hakikat Kur’ân’da da geçiyor; İslâm bunu 14 asır önce ortaya koymuş” gibi aşağılık kompleksinden kaynaklanan tavır ve davranışlar içine girmek, Kur’ân ve îman adına büyük bir hatadır. Bu öyle bir durum ki, biz de zaman zaman aynı hataları işlemiyor ve falan amerikalı, filan avrupalı bilim adamından destek aramıyor değiliz. Dolayısıyla da, Kur’ânî ve îmanî hakikatları, henüz nihaî hakikatlara varamamış ilimlerin terazisinde tartmak sûretiyle en büyük hatayı irtikap etmiş oluyoruz. Günümüzde ilimleri ön plâna alıp, Kur’ân’ı ikinci plânda düşünmek ve O’nun sanki ilimlerin tezkiye ve tebriesine muhtaçmış gibi gösterilmesi o kadar yaygın ki, görüp duydukça insan kahrolup gidiyor.

3. Fenâ fi’l-ilm, yani ilimde fâni olup, Allah (cc), kalblerimiz ve vicdanlarımızda unutulmamalıdır. Hep ilimlerle meşgul olup, vicdan ve kalbin katmanlarına seferler tertip edememe insanı maddeci ve naturalist bir kabuk içine sıkıştırabilir. İlimleri birer süpürge, anahtar, basamak ve vasıta bilip, yerli yerince kullandıktan sonra onlardan sıyrılamamak, kalben ve ruhen terakkiye mânidir. Evet, bir noktadan sonra herşeyi bırakıp doğrudan Kur’ân’ın aydınlatıcı tayfları altında kalbin nurlu ikliminde yürümek, mesafe almak ve Allah (cc)’a îmanla başbaşa kalmak esas olmalıdır.

TAKDİM

İmân ve İslâm’a ait mes’eleleri anlatmada, “Nasıl”dan ziyade “Neden” ve “Niçin”lerin izahının yapılması gereken bir devirde yaşamakta olduğumuz, anlatılmak istenen hakikatler seviyesinde bir gerçek ve realitedir. Hâdiseleri sadece tasnif değil, ama terkip yapma liyakatında da olan hiçbir selim akıl ve duru vicdan bu gerçeği inkâr edemez. Zira günümüzde, fen ve felsefe, başdöndürücü teknik gelişmelerden aldığı gücü de kullanarak, kökü beyinde, dal ve meyvesi gönülde olması gereken Tûbâ-misâl imanı, cehennem iştahlı bir saldırıyla kökten tahrip faaliyetlerinin en amansız günlerini yaşamaktadır.

Kökü kurumuş bir ağaçtan meyve almak mümkün olmadığı gibi, “Neden” ve “Niçin”lerin kuruttuğu bir “İman”dan da “Nasıl” denen keyfiyet meyvesi devşirmek mümkün olamaz.

Tahribe mâruz kalan mevzi, önce tâmir sonra tahkim daha sonra da gerekiyorsa tezyin edilmelidir. Tâmir ve tahkimden önce yapılan tezyin faydasız; tâmirin önüne geçirilen tahkim lüzumsuz ve kendisini tahkim ve tezyin takip etmeyen tâmir de çok kere göz tırmalayıcıdır. Dolayısıyla, her mes’elede olduğu gibi burada da ifrat ve tefrit isabetsizliğinden kurtulup orta yolu takip, doğruyu bulmanın vaz geçilmez düsturu olacaktır.

Aklî delilleri gâye ve hedef haline getirip diyalektik ve demagoji saplantısına düşmek ne derece yanlış bir düşünce inhirafı ise; onu tamamen nefyedip hafife alma da aynı oranda düşüncede bir sığlaşmadır. Esasen bu iki saplantı da bir hakikatın iki ayrı yüzüdür. Teşhisteki yanlışlık, aynı hakikatın bu iki ayrı yüzünü teker teker ve müstakil birer hakikat kabul etmekte yatmaktadır. Ve hele bu iki ayrı düşünce tarzı sadece kendini hakikatların sabit aynası görmekle arada kapanması çok güç uçurumlar meydana getirmiş ve getirmektedir. Halbuki, hissîlikten uzak az bir düşünce ve teemmül bu iki ucu birleştirip kopmaz hale getirebilir.

İmam Gazâlî ve Mevlânâ gibi İslâm büyükleri, hakikata varmada aklî delillerle meşguliyetin vakti boşa zâyî etmek olduğunu ve himmetini sadece aklî deliller toplamaya harcayan insanın hakikata ulaşmada güç ve kuvvetten kesilerek yorgun düşeceğini, eserlerinin birçok yerinde, teşhisin telkine verdiği tesiri de kullanarak isbat ettikleri hepimizce bilinmektedir. İmam Gazâlî, aklî delillerle hakikata ulaşmak isteyen insanı, “Hacc’a niyet ettiği halde atının tımarıyla uğraşıp bir türlü yola çıkamayan yolda kalmışa” benzetir. Ona göre bu meşguliyet insanı hakikata götürmez, aksine hakikatten mahrum bırakır. Mevlânâ ise, hakikatı delillerle bulmaya çalışan insanı “Kâbe karşısında kıble arayan zavallıya” benzetmektedir.

Gazâlî ve Mevlânâ’yı aklî delillere karşı soğuk davrandıran hususların neler olabileceği başlı başına bir inceleme mevzûudur. Zira bu kavram ve tâbirin o devreye ait etimolojisini tahlil etmeden söylenecek her söz sathîlikten kurtulamaz. Böyle bir etimolojik tahlil ise, o devre kadar tekevvün etmiş Kelâm İlmi’nin mevzûu ile alâkalı mes’elelerini yeniden gözden geçirmek ve yeni bir incelemeye tâbi tutmakla mümkün olabilecektir. Mes’elenin bu yönünü o sahanın selahiyetli kalemlerine bırakarak biz bir-iki küçük analizle, konuyu takdime çalışacağız:

1. Söz konusu ettiğimiz İslâm büyüklerinin yaşadığı devirlerde aklî delillerle meşguliyet, zaruretten ziyade paradoksal bir fantezidir. Zira imân kavidir. Delillerle tâmir ve tahkime ihtiyaç yoktur. Aynı zamanda zaruret olmadan ve ihtiyaç yokken yapılmak istenen tâmir tahripten farksızdır. Dolayısıyla onlar böyle bir tahribe sebep olma ihtimali bulunan aklî delillere karşı tavır almışlardır.

2. Yapılan tercümelerle, Yunan Felsefesi’nin istilâsına uğrayan bir devirde aklî delillerle uğraşmak öyle bir ibtilâ haline gelmiştir ki, böyle bir hava ve atmosfer içinde aklî delillerin faziletinden bahsetmek, Mecnun’u sevmeye teşvik etmek kadar ma’nâsız olurdu. Aynı zamanda hiçbir tenkide tâbi tutulmadan kabul edilen felsefî düşüncelere bir parola soran olmalıydı ve onlar da bunu yapıyorlardı.

3. Aklî deliller hakikata giden yolda sadece birer vesile ve vasıta olması gerekirken gâye ve hedef haline getirilmişti. Ve işte hem İmam Gazâlî hem de Mevlânâ ve bu ikisi gibi düşünen bütün büyükler böyle bir inhirafa istikamet vermek istiyorlardı.

4. Onların bulundukları hal ve makamın edebi, bu tavrı gerektirmektedir. Hem onların devirlerinde baş gösteren mânevî hastalıkların tedâvisi onların kullandığı tedâvi metodunu iktiza etmektedir.

5. Büyükler, pâk ve berrak suya benzerler. Bulundukları devrin kabına göre şekillenirler. Bu tekevvün ise tamamen içinde bulundukları şartlarla irtibatlı olarak teşekkül etmektedir. O devirde yazılan bütün eserler bunun en çarpıcı örnekleridir.

Günümüz insanı, nakille kendisine anlatılan bütün mes’-elelerin imkân ölçüsünde aklî delillerle pekiştirilmesine her zaman ve devirden daha çok muhtaçtır. Fakat bu, öze inebilmek için kabuğu kırma ameliyesi mesabesinde tutulmalıdır. Yani, özü tadabilmede kabuğu kırma bir şarttır, fakat tek şart değildir. Büyüklerin bu ameliyeyi tekrarları ise, kendi tadıp doyduklarını, müstaid olanlara da tattırabilmek içindir.

Zira onlar, Hakkal-yakîni temaşa eden nazar ve bakışlarıyla her türlü delil ve bürhan ihtiyacından müstağnîdirler. Ayaklarının biriyle yüceler yücesi makamlarda dolaşan bu kutlular, diğer ayaklarını yerden kesmezler ki, daha nicelerini ellerinden tutup o yerlere çekebilsinler. Cismaniyet çeperine sıkışıp kalmış zavallıları ruh ve kalbin hayat derecesine yükseltebilmek için onlarca buna zaruret vardır. Fakat onların bu gaye için delil ve bürhana dönüş yapmalarını sadece bir fedâkârlık kabul etmek lazımdır.

Nitekim onlar, bu ahlâkı, hiç kimsenin varamadığı, Cibril’in nazarının dahi ulaşamadığı noktalara kadem basan İki Cihan Serveri’nden (s.a.v) böyle öğrenmişlerdir. O’nun miraçtan geri dönüşü en büyük hikmet dersidir. Gaye, Ballar Balı’nı bulmak ve başkalarına da buldurabilmektir…

Günümüzde fen ve tekniğe ait meselelerle İslâm’ı anlatmak yaygın haldedir. Bunu nasıl görürsünüz?

Evet, günümüzde, çeşitli ilim dallarını ele alıyor ve onları birer adese yaparak, eşyâ ve hâdiselere, hatta dinî mes’elelere o adese ile bakıyor.. anlatırken de aynı usûle riâyet ediyoruz. Meselâ “Cenâb-ı Hakk vardır” derken, diyoruz ki: Fizik ilmi mevzû olarak ele aldığı şu sahalarla Allah’ın varlığına delâlet ediyor. Kimya esrârengiz hal ve hüviyetiyle, şu kanun ve yollarla aynı noktaya parmak basıyor. Astrofizik şu mes’elelerle Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ilân ediyor… vs.

Bazan da toplu olarak bunların hepsini nazara alıyor ve kâinat içinde cereyan eden, makro ve mikro plânda hâdiselerle O’nun varlığına ve birliğine dâir deliller araştırıyoruz.

Bir kitap var adı: “et-Tıb Mihrâb’ül-imân”Ma’nâsı: Tıb ilmi îmânın mihrâbıdır. Bu isim bana çok tonlu gelir. Bir insanın tıp tahsili yapıp da Allah’a inanmaması düşünülemez. Evet, O mihrâpta hep îmâna dâir mes’eleleri okunur.

Çünki insan anatomisi öyle baş döndürücü mâhiyette yaratılmıştır ki, insanın hangi yanına bakarsanız bakınız, gördüğünüz âhenk arşısında kendinizden geçecek ve “Allahü Ekber” diyeceksiniz. Tıp işte böyle bir mihrâptır!

Günümüzde umûmiyet itibariyle çeşitli ilimlere müracaat ederek dinimizi anlatmaya çalışıyoruz. Kur’ân’a bakarken ve baktırmaya çalışırken, onun mucizeliğini anlatma sadedinde bu ilimleri birer vâsıta olarak kullanıyoruz. Meselâ, anne karnında ceninin geçirdiği embriyolojik safhalarda, çocuğun uğradığı kademelerin hepsi, Kur’ân’da, sırasıyla bugün tesbit edilen ve ileride tesbit edilecek olan keyfiyete göre ifâde ediliyor. Bugünün ileri tekniğiyle ve röntgen şuâları yardımıyla tesbît edilen bu safhalar nasıl olmuşturda ondört asır evvel, ümmî bir zât tarafından tesbît edilmiştir. Bir insana isnât edilmesi i’tibârıyle bu mümkün değildir. Öyle ise Kur’ân, Efendimize âit bir söz olamaz. Bu kadar tahşidattan sonra da şu neticeye varıyoruz: Kur’ân Allah kelâmıdır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu isbât, aynı zamanda onu bize tebliğ edenin risâletini de kabullenme demektir. Bunun ötesinde, îmâna âit hemen her mes’eleyi bu silsile içinde ele almak mümkündür.

Kur’ân’ın mucize oluşunu isbât sadedinde, müstakil olarak ve tafsilatıyla üzerinde durduğumuzdan, misâllendirmeyi daha fazla uzatmak istemiyoruz. Burada anlatmak istediğimiz husus şudur:

Biz, çeşitli ilimlere mürâcaat ediyoruz ve dinimizi onlarla anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü insanlığın kafa yapısı o noktaya gelip dayanmış bulunuyor. Karşı cephe ve materyalist düşünce, ilim ve tekniğe ait mes’eleleri inkâr ve küfrüne birer malzeme olarak kullanma gayretindedir. Bu iğfal sebebiyle kafaları bulanmış ve bakışları kararmış insanımıza, aynı malzemeleri kullanarak, ilim ve tekniğin dine zıt ve düşman olmadığını isbât etmek zorundayız. Diğer bir ta’birle, Marks, Engels ve Lenin gibi maddecilerin maddeyi değerlendirerek, inkâra gitmelerine karşılık, bizim de aynı maddeyi değerlendirerek îmâna gitmemiz âdeta bir vecîbe haline gelmiştir. Ben şahsen bunca tahşidatta hiçbir mahzur görmediğim gibi, günümüzün inanmış kadrolarının bu gibi mes’eleleri çok daha rahat anlatabilecek seviyede kendilerini yetiştirmelerinin zaruretine bile inanıyorum. Zira Kur’ân âyetleri yer yer elimizden tutarak bizleri, semâlara çıkarır, yıldızların, galaksilerin, sistemlerin içinde gezdirir, seyr ettirir ve Kâinat çapında o muhteşemlerden muhteşem Cenâb-ı Hakk’ın saltanatının haşmetini tanıttırır. Sonra bizi insanlar arasında dolaştırır. İnsan azâlarına dikkatimizi çeker ve bidâyetten nihâyete kadar, varlığı gözler önüne serer.. İnsanın teşrîhi durumunu ele alıp ve bu upuzun yolculuğu zerreler âlemine kadar sürdürür. Bazan Allah’a karşı en saygılı insanın âlimler olacağını söyler ve benzeri beyânlarıyla ilme teşvikte bulunur ve daha birçok ilmî ve fennî mes’elelere parmak basar, muhâtablarına araştırma ve düşünmeyi tavsiye eder. Ne var ki, bu mevzûda anlatılan hususların, Kur’ân’ın ruhuna uygun olmasını ilk şart olarak gözönünde bulundurmak lâzımdır. Yoksa Kur’ân adına Kur’ân tahrif edilmiş olur. Bu arada usûl bakımından bir-iki hususa dikkati çekmek de yarar görüyoruz:

Birincisi: İslâm’a ait hakîkatları anlatmaya sadece bir vesîIe ve vâsıta olarak ku1lanılması gereken bu gibi mevzûları, kendi kendimizi göstermeye ve ilmimizi isbât etmeye vâsıta olarak kullanmaya kalkınca, herşey değişir ve anlattıklarımızın hiçbiri muhâtapta te’sir etmez hale gelir. Ağzımızdan çıkarken apaydın ve nurlu olarak çıkan bu hakîkatlar, kalpteki niyetle orantılı olarak nurunu ve aydınlığını kaybeder ve kapkaranlık bir halde bize geri döner. Konuştuklarımızın iknâya yönelik olması gerekirken, ilzâmı hedefler ve ona göre birşeyler söylemeye çalışırsak, aksi düşüncedeki muhâtabımızın gönlüne girme yollarımızı tıkadığımızdan dolayı hiçbir zaman müessir olamayız. Halbuki bunun aksine davrandığımız zamanlarda, biz farkında olmasak bile dinleyenler arasında mevzûya ihtiyaç duyanlar, hisselerini alır ve istifâde ederler. Çünkü artık kendimizi değil, bizzat hakîkatın kendisini göstermek niyetini taşıyoruz. Hatta bazan öyle olur ki, sizin herhangi bir mes’eleyi çapına uygun anlatamadığınızı düşündüğünüz bir sohbetiniz, talâkat-ı lisaniyenizin fevkalâde olduğuna inandığınız bir başka konuşmanızdan daha te’sirli v’e daha istifâdeli olmuştur. Demek ki bu mevzûları anlatmada en birinci gâye ve hedef, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını tahsîl ve bize âit hakîkatları, muhâtabın seviyesine göre takdîm olmalıdır.

İkiıncisi: Herkes ilim ve teknikten bahsediyor diye, herhangi bir komplekse kapılıp, bu duygunun sevkiyle İslâmî mevzûları anlatma gayretine girmek kat’iyyen doğru değildir. Hele, kendi mes’elelerimizden şüphe ediyormuşuz gibi bir tehâlükle bu mevzûlardan bahsedip mes’elelerimize i’tibâr ve güç kazandırmayı Hedeflemek, kabûl ettiğimiz hakîkatlara karşı saygısızlığın ifâdesi olur. Hele hele, ilim ve tekniğin söylediğini esas kabûl edip, kendi mes’elelerimizi onlara tasdîk ettirmek, hiçbir yönüyle tecvîz edilecek gibi değildir.

Arzu edilirse mevzûu şöyle toparlayabiliriz:

İlimler, vicdânlanmızda meknî hakîkata konan, toz ve toprağı süpürmek için birer vâsıta birer süpürgeden ibârettir. Yoksa Allah korusun ilimlerin gösterdiğinin doğruluğundan hareket etmeye başlarsak, âyet ve hâdisleri onlara uydurmaya çalışır ve uymadığı yerde de hem kendimiz hem de muhâtabımız şüphe ve tereddüde düşürmüş oluruz. Halbuki bizim hareket noktamız şu olmalıdır:

Allah’ın ve Rasulünün beyanları doğrudur. İlimlerin söyledikleri de bu beyânlara uyduğu sürece doğru sayılır. İnhirafları ölçüsünde de yanlıştır. Aynı zamanda ilim1erin doğru olan kısmı dahi, îmânî hakikatları ayakta tutucu kâideler değillerdir. Bunlar îmânî mes’elelerde ancak fikir verici sre düşündürücü mâhiyette kabûl edilebilirler. Îmânî hakîkatlan vicdanımıza yerleştirip tesbît edene gelince o, doğrudan doğruya Rabbimizin hidâyet elidir. Cenâb-ı Hakk’ın eliyle gerçekleşen ve gerçekleşecek olan bir neticeyi ilimlerden beklemek kalbî hayatımız adına öyle öldürücü bir darbedir ki, böyle bir darbeye maruz kalan zor iflâh olur. Çünki O, bütün bir hayat, kâinattan deliller toplayacak ve bu delilleri Allah namına konuşturmaya çalışacak ve bu arada farkında bi1e olmadan kendisi de hep bir naturalist ve hep bir tabiatperest olarak kalacaktır. Sulara bakacak, bahara bakacak, fakat vicdânında zerre kadar bir yeşillik ve bir filiz verme emâresi bulunmayacaktır. Ömrü boyunca belki bir defa dahi, delillerin ötesinde ve tamamen vicdânında Cenab-ı Hakk’ın mevcudiyetini hissedemiyecek; zâhiren tabiatperestlikten kurtulacak ama hayatının sonuna kadar bir naturalist olarak ömür sürecektir.

Onun içindir ki, ilimlere tebeî bir nazarla bakmalıdır. Ve insan bütün ilimlere ait delîlIere şöyle bakmalıdır: Siz sadece birer süpürgesiniz. Yer yer şeytan içime vervese attığında sizi kullanacak, tozu-toprağı temizleyeceğim. Yoksa benim içimdeki hakîkatlar o kadar köklü, o kadar derin ve o kadar pırıl pırıldır ki, değil sizin gibi karanlıkta türkü söyleyenler, bu mes’eleyi ışık cümbüşü içinde destarrlaştıranlar dahi bir yere gelince benim vicdânımdaki aydınlığa zerre kadar yeni bir ışık ilâve edemeyeceklerdir.

İnsan kalbindeki îmânıyla mümindir, kafasındaki ma’lumat yığınlarıyla değil. Bu sebepledir ki, insan, âfakî veya enfüsî delillerle sıçrayabileceği mesâfeye çıktıktan sonra eğer bunların zâhirî ve keyfiyetlerinden sıyrılmazsa, terakki adına bir adım dahi atamaz o, bir yerde bunları bütün bütün arkaya atacak ve doğrudan doğruya, Kur’ân’ın aydınlık tayfları altında; kalp ve vicdânının nurlu yolunda yürüyecektir ki, o zaman aradığı aydınlığa ulaşabilsin.

Bir Batılı düşünür, “Allah’a lâyıkıyla inanabilmek için okuduğum bütün kitapları arkaya atma lüzumunu duydum” der. Şüphesiz, kâinat kitabının, insanın kendi mâhiyet kitabının ve bunları şerh eden kitapların kendilerine göre birer yerleri vardır. Fakat bunlar vazifelerini tamamladıktan sonra, insan, onlardan sıyrılmalı ve îmânıyla başbaşa kalmalıdır. Bütün bu anlattıklarımız biraz tecrübeye dayanan mes’elelerdir. Vicdânî tecrübeleriyle derinleşemeyenlere bu dediklerimiz nazarî gelebilir. Fakat geceleri aydın ve Rabb’e iştiyak içinde kanatlanmış ruhlar ne demek istediğimizi çok iyi anlarlar…!

(Pırlanta Serisi)

Kur’an olmuş ve olacak herşeyden bahsediyor diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalaa edebilir miyiz ?

Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaâde ettiği ve onun maddî-manevî terakkisine vesile kıldığı herşeyden icmâlen bahsetmesi doğrudur. Ancak, Allah’ın (C.C) müsâade etmediği ve insanoğlunun da dünya ve âhiret hayatına bir fâidesi dokunmayan şeylerden söz etmesi, hele tafsilde bulunması asla bahis mevzuu değildir. Zîrâ, böyle birşeyi kabullenmek, hikmet dolu bir kitaba abes isnâd etmek olur ki, o mukaddes beyân bu türlü fâidesizlik ve abesiyetden çok muâllâdır!…

Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, ta’kib ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci çok defa hayâl kırıklığına uğrayabilir. Yani, aradığını onda bulamayabilir.

Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi, bu kâinat meşherindeki kelime, satır, paragraf ve kitablarla, meşher sâhibini tanıttırmak, iman ve ibâdet yolunu açmak; ferdî ve içtimâî hayatı düzenlemek; dünya saâdetinin, âhiretde dahi devam ve temadîsini te’min ederek insanı mutlak saâdete ulaştırmaktır.

Bu îtibarla o, bu yüce hedefi tahakkuk ettirme yolunda herşeyden bahisler açar. Ele aldığı şeyleri, o istikâmetde vesîle olarak kullanır ve ehemmiyetine göre onlardan söz eder. İnsandan, O’nun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre ve elektrikden kâmeti nisbetinde…

Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet hârikalarından bahsetseydi, pekçok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sâbit hakikatlar, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmâle uğrayacakdı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve maksad-ı aslîsine bütün bütün zıd bir keyfiyetdir.

Beşer için inen ve beşerin yaratıcısıyla münâsebetini onun ebedî saâdetini hedef alan Kur’ân, hedeflediği mevzûun azameti, genişliği ve hayâtîliği nisbetinde çok yönlü ve rengârenkdir. O’nun, bütün bu yönleı&127;ine âyine olabilmek için, kütübhâneler dolusu kitablar yazılmış ve tefsirler meydana getirilmiştir.

Edebî dâhiler, O’nun büyüleyici ifâdesine ve belâgat üstünlüğüne hayranlık destanları koşarken, nazarlarını âfâk ve enfüsde gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar, kitleler ve insan ruhuna âit en muğlak problemleri, onunla çözüme kavuştururken, ahlâkçı ve terbiyeciler de onu, bitip tükenme bilmeyen, alabildiğine zengin ve rengin bir menbâ kabûl etmiş, nesillerin terbiyesinde hep O’na müracaatda bulunmuşlardır.

Bu geniş ve zengin muhtevânın özüne uygun takdimini mevzuun mütehassıslarının pürüzsüz ve duru beyânlarına havâle edip, okuyucuyu, bu istikâmetde yazılmış kitaplarla başbaşa bırakacağım. Yoksa, bir seneyi aşkın bir zaman içinde ancak bazı hakikatları anlatılabilen Kur’ân’ı,bütün yönleriyle soru cevab sütununda ifâde etmenin kâbil olmayacağını, herhalde değerli okuyucularımız da takdir ederler.

Ancak, Kur’ân’ın bir yönü var ki; “Kur’ân muhtevâsı” deyince, daha ziyâde gençlerimizin aklına gelen de odur, o da, Kur’ân’ın fen ve teknikle, daha doğrusu pozitif ilimlerle alâkalı olabilecek yönüdür. Suâlde kasdedilen hususun bu olması itibariyle, biz de daha ziyâde o husus üzerinde duracağız.

Vâkıa, bu sahayı da bâkir sayamayız. Bu mevzûda şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve bunlarla Kur’ânî hakikatların yüzlercesine ışık tutuldu. Ancak pekçoğu îtibariyle, devrin, fen ve kültürünün tesirinde kalınarak kaleme alınan bu eserler, ihtivâ ettikleri tekellüflü te’villerden ötürü okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele, sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmî gerçek zannederek, Kur’ân’ın hakikatlarını onlara uydurmaya çalışmalar, bütün bütün Kur’ân’ı tahrif ve küçük düşürücü, mâhiyetde olmuştur. Oysa ki, Kur’ân’ın o mes’elelere dâir beyânı gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği stildedir. Öyle ki, O’nu getiren Melekle, dağdaki çoban -letâifin zevki bir tarafa- ondaki ilâhî maksadı anlamada çok da fark göstermezler.

Bu îtibarla, onu anlatmada objektif olmak, ilâhî beyânın sağlamlık ve berraklığına sâdık kalmak ve onu vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyâde, bir endâm aynası hüviyetiyle hâdiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, esbâb-ı nüzûl ve kelime nüansları bilinerek tahlîle tâbî tutmak, ilmî ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile, yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahâbe (R.A) tâbiîn ve İbn-i Cerîr gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının, sübut bulmuş ilmî gerçeklere çok uygun olmasına karşılık daha mütefelsif (4) ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin rûhuna uymayan tekelleflü te’villere raslanılmaktadır. Bu da bize yaşadığı devrin te’sirinde kalmadan, Kur’ân’ı anlatan tefsircilerin, onun rûhuna daha yakın olduğunu göstermektedir.

Şimdi de, arzetmeye çalıştığım şeylere birer misâl ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla, bir iki nümune takdim etmek istiyorum:

1- Ezelden ebede kadar herşeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, evvelâ umumi mânâda geleceğin bir ilim ve irfan ve bunun zarûrî neticesi olarak da bir îmân devresi olacağına dikkati çekiyor. “Biz onlara, âfâkda (birbaştan birbaşa tabiatın sînesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O Kur’ân in gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.” (Fussilet/53). İlk devirlerden günümüze kadar, bütün tasavvuf erbabının `mevrid’ bilip sık sık mürâcaât ettiği bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir.

Makro-âlemden mikro-âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mâhiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratanın varlığını ve birliğini gösterecektir. Şimdi vitrinlerde teşhir edilen bu mevzû ile alâkalı yüzlerce kitaba bakınca, ilâhî beyânın süratle tahakkuk etmeye doğru gittiğini görüyor ve daha şimdiden, gelecekte anlaşılabilecek, tabiata ait binlerce dilin onu ‘tesbîh ettiğini duyuyor gibi oluyoruz.

Vâkıa, bugün dahi pekçok hâdiselerin diliyle “yedi gök arz ve bunların içinde bulunanlar, O pu tesbîh ederler. O’nu hamdederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz, onların tesbîhlerini anlamazsınız. ” (İsrâ/44) hakikatinden anladığımız şeyler, küçümsenmeyecek kadardır. Evet, atomların çözülen dili, bize pek çok şey ifâde ettiği gibi nebulaların tarrakalarından da, bir hayli şey anlamış bulunuyoruz. Ne varki, henüz bu âlemşümûl tesbîhi duyacak ve anlayacak kimselerin sayısı pek az, onu dünyaya duyuracak Kur’ân cemaatı da pek cılız bulunmaktadır.

2- Kur’ân’ın anne karnında ceninin teşekkül ve gelişmesini anlatması da fevkalâde enteresandır: “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten şübhede iseniz biz sizi, toprakdan, sonra nutfe (sperm) den, sonra alaka’dan (embriyo), sonra yaratılışı belirli belirsiz bir çiğnem et parçasından yaratdık ki, size açıkdan göstereceğimizi gösterelim. . . ” (Hac/5) . Başka bir yerde ise, kademe kademe anne karnında geçirilen safhalara parmak basılır ve aydınlık getirilir: “Andolsun ki biz insanı, çamurdan meydana gelen bir öz ve süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karargâha koyduk. Sonra nutfeyi alaka (embriyo) ya çevirdik. Arkasından alaka yı bir çiğnem et yaptık. Onun arkasından da, bir çiğnem eti kemik yaptık ve kemiklere et (adale) giydirdik. Sonra da onu başka bir yaratık olarak inşâ ettik (yani belli bir devreden sonra diğer canlılardan ayırarak istidâdına göre bir şekil verdik)’: (Müminun 12-13-14). Bir başka âyetde ise; yine anne karnındaki değişik bir noktanın aydınlatıldığını görüyoruz: “Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde hilkatden hilkate (nutfe, alaka, mudğa) intikal ettirerek yaratmaktadır… ” (Zümer/6) Bilindiği gibi rahim, dışından içe doğru üç dokudan meydana gelir: Parametrium, Miometrium, Endometrium. Bu dokular, su, ısı ve ışık geçirmez zarları sarmıştır. Kur’ân bu dokulara (zulmet) diyor ve insanın bu üç-zulmet içinde yaratıldığını ifâde ediyor.

Şimdi, modern anatomiye rehberlik yapmış olan bu âyetlerdeki özlü ifâdelerle hekimlerimizi başbaşa bırakıp ayrı bir hususa intikal edelim.

3- Kur’ân, sütün meydana geliş keyfiyetini de süt gibi dupduru ve berrak olarak anlatmaktadır: “Hayvanlarda da sizin için ibretler vardır. Onların karınlarından fers (yarr hazmedilmiş gıdalar) ile kan arasından tertemiz, içenlere içimi kolay süt içiriyoruz. ” (Nahl/66) Alınan gıda maddelerinin, evvelâ yarı hazmı ve sonra emilen maddelerin, süt guddelerinde ikinci bir ameliye ve tasfiyeyi, Kur’ân, kelimesi kelimesine nakletmektedir.

4- Bir diğer mucizevî beyânı da, herşeyin bir erkek, bir de dişi olmak üzere çift çift yaratılmış olmalarıdır. “Ne yücedir O ki, toprağın bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve daha bilemedikleri nice şeyleri hep çift yarattı.” (Yasin/36) Canlılardaki erkeklik dişilik öteden beri biliniyordu; ama, otların, ağaçların “ve daha bilemedikleri nice şeyler” sözüyle atomlara, bulutlara kadar pozitif ve negatif çiftini ta’mim, oldukça düşündürücü ve hayret vericidir. Kur’ân daha başka âyetleriyle de herşeyin çift olması esası üzerinde ısrarla durmaktadır. Arzedilen nümûnenin kâfi geleceği kanaatiyle diğer bir âyete geçmek istiyorum.

5- Kur’ân, kâinatın hilkati mevzûunu da, yine kendine has üslûbla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. . ” (Enbiva/30)

Bu anlatış o kadar berrakdır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir.

İster hilkatin ilk maddesi esîr olsun, ister bütün kâinatlan dolduracak kadar kocaman bir sehabiye “kaos” olsun; ve, sonra ister hayata dâyelik yapan su, dünyadan yükselen gaz ve buharların, tekrar yağmur şeklinde geriye gelip denizleri teşkil ederek, canlılara müsâit vasat ve menşe olsun, ister başka şekilde meydana gelsin… Kâinatın, bir bütünün parçaları ve birbirine nümûne ve misâl tek hakikatin yaprakları olduğu anlatılıyor ve Kaliforniya çınarlarından insanlara kadar, vücudun dörtte üçünü teşkil eden suyun, hayatiyet ve ehemmiyetine parmak basılıyor.

6- Bütün kâinat içinde yıldızımız güneşin, ayrı bir ehemmiyeti vardır. Ve, Kur’ân, onun en mühim bir yanını dört kelimelik bir cümle içinde şöyle ifâde ediyor: “Güneş de kendi müstekarri (yani kendine tâyin edilen çizgide ve belli bir zaman içindeki muayyen istikâmet ve hareketi) içinde akrp gider. ” (Yâsin/38)

Bu beyân, güneşin kendine tahsis edilen yörüngede akıp gittiğini anlattığı gibi, başka bir ağırlık merkezine doğru kayıp durduğunu da ifâde etmektedir. Aynı zamanda, vazîfesini bitirdikten sonra karar kılıp bir yerde duracağına da dikkat çekmektedir.

Kur’ân kelimelerinin zenginliğindendir ki, böyle dört sözcük ile pek çok hakikat ifâde edilir ve pek çok karanlık mesele vüzûha kavuşturulur. Böyle büyüleyici ve belîğane ifadelerinden bir tanesi de, mekân genişlemesiyle alâkalı olan âyetdir.

7- “Göğü kendi ellerimizle (kudret ve irâde) yaptık. Ve, Biz onu, devamlı genişletmekteyiz.” (Zâriyat/47) Yine dört kelime, âlemşümûl bir meseleye dikkatimizi çekiyor. Siz, bu hususu, ister Huble’nin katsayısıyla îzâh edin; ister başka bir yolla; gök cisimleri arasındaki mesâfenin gittikçe arttığını anlatan âyet, kelimeleriyle, terkibiyle dupdurudur ve ne dediği de apaçıktır.

8- Bir diğer âyette ise, bu yaklaşma, uzaklaşma ve birbiri içinde dönüp durmadaki, îtibârî kanuna dikkat çekilmektedir. “Allah O’dıır ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti.. ” (Ra’d/2) Bir nizam içinde hareket eden sistemler, yıldızlar ve peykler, bir kâide ve direk üzerinde hareket etmektedirler ama, o direk bizim görebileceğimiz bir direk değildir. Bu direk cisimler arasındaki itme kanunudur (ani’1-merkez) . Hacc, 65’de ise, gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu, fakat Allah’ın müsâade etmediğini anlatıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur.

Bu mevzûda ister Newton’un “câzibe-i umumiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir.

9- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, ay’a seyahat mevzuu da bir işâretle hissesini alıyor zannındayım. “Dolunay şeklini alan aya kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.” (İnşikak/18-19). Daha önceleri tefsirciler “hâlden hâle, şekilden şekile uğrayarak değişiklikler göreceksiniz” tarzında uygun bir mânâ vermişler ise de biz aya kasem edildikten sonra, sibâk îtibariyle yukarıda gösterilen mânânın daha muvâfık olacağı kanaatindeyiz.

10- Küre-i arzın şekil değiştirmesiyle alâkalı beyân da fevkalâde câzibdir: “Bizim, yere gelip onu uçlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Gâlib gelen onlar mı, yoksa biz mi? (Enbiya/44).”

Yerin uçlarının eksilmesi; yağmur, sel ve rüzgârlarla dağların aşınmasından daha ziyade, kutub bölgelerinin basıklaşmasından ibaret olsa gerektir.

11- Son bir misâl de ay ve güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (ayı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık. ” (İsra/ 12) .

İbn-i Abbas, gecenin âyeti ay, gündüzün âyeti de güneşdir, diyor. Bu îtibarla gecenin âyetini sildik” sözünden, bir zamanlar ayın da güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcının, O’nun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle ayın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir.

İşaret edilen bu bir kaç nümune gibi, Kur’an’da daha pekçok âyetler vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun -hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, İlâhî beyânın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifâdesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir.

İlerde iktidarlı birisinin, Kur’ân’ın bu kabil âyetlerini, zikredilen ölçüler içinde tefsir edeceği ümidiyle, ben daha fazla tasdî etmek istemiyorum.

(Pırlanta Serisi)

Kuran ve Bilim ayrı şeyler değildir (drmavi)

Ayet ve Mucizeler, kıyamete kadar gelecek insanlara her konuda ufuk çizer sınır taşını koyar ve zirvelere bayrağını diker… Mucizeler, kıyamete kadar bütün ilim dallarında bilim adamlarına alternatif proje modellerini ve örneklerini takdim eder ve benzerlerinin yapılması için insanları teşvik eder…
—————————————–

Bilim insanoğlunun aklını kullanarak, evreni araştırmasının sonucu bir kısım mevcut varlık üzerinde tasarruf yaparak bir kısım ürünlere ulaşması eylemidir.

Bilim adamı kendisine verilen aklı kullanır, kendisine verilen madde materyalini değerlendirir. Var edilmiş nesneler üzerine yoğunlaşır, işleyişlerine açıklamalar ve isimlendirmeler getirir, yeni sentezlere verilere ulaşır.

Bu durumda bilim adamını ve üzerine eğildiği maddeyi kim var etmiştir sorusu gündeme gelir.

Eğer bir yaratıcı kabul edilmeyecekse, Allah ve Bilim tartışması anlamsız hale gelir. Bu durumda insanlar madde, insan ve bilim üzerinde, ölüm ve kıyamet gelinceye kadar tartışabilirler. Sahipsiz başıboş bu evrende, insan ölüm sonrası başıboşluğunun ve kaosunun çözümünü de kendisi üretmek zorunda kalır.

Şayet bir Yaratıcı kabul edilecekse, bu durumda insan ve evren ilişkisi anlamına gelen bilimi, insanı ve evreni var eden Yaratıcıdan soyutlayamayız, beraber düşünmek zorundayız.

Bu durumda şu açıklama yapılabilir:

Bütün bilim dalları ve bilim adına yazılan bütün kitaplar, Allah’ın kainattaki ve insandaki sanatları ve mükemmel işleyişi anlatan birer dil olur.

Bilim bu durumda Allah’ın iki kitabının müşterek ürünüdür. Atom harfleriyle yazılan evren ve hücre harfleriyle yazılan İnsan…

Allah’ın Kelam harfleriyle yazılan diğer kitabı Kur’an ise bu iki kitap arasındaki münasebetleri ve bağlantıları özlü olarak anlatır tercüman olur.

Vahyin ışığından ve aydınlatıcı ikliminden uzak kalan insan, maddeye yönelip bilim adına bir kısım çalışmalarda bulunur ve Yaratıcıyı tanımazsa bu, Maddeciliği doğurur.

Aksine Vahyi sadece göz önünde bulundurup evrenin inceliklerini kavramaya çalışmayan insan da bilimlerden uzak ve taassup içinde kalır.

Einştein’in dediği gibi, dinsiz ilim kör, ilimsiz din topal demektir…İnsan dinle doğru görebilir ve ilimle hedefine ulaşabilir…

Öte yandan Kur’an kıyamet noktasına kadar evrensel boyutta sözler ettiğinden, günümüzün bilimi onu anlamakta zorluk çekebilir. Kalp ve akıl fermuarlarını Kur’an’a kapatınca, asırlar sonrasını da görebilen ve ona göre günümüze yönelik söz söyleyen kur’an ile Bilimi birbirine ters gibi görebilir ve gösterebilir.

Oysa Kur’an’dan istifade eden Bilim adamlarının, Tıp, Astronomi, Matematik, Fizik, Kimya, Mekanik vb. pek çok ilim dalında temelleri attıkları ve karanlık Ortaçağ Avrupasını aydınlattıkları, orta okul öğrencisinin kitaplarında bile anlatılan tarihi gerçeklerdir.

Müslümanlar Kur’an’ı anladıkları ve samimi olarak gerçek temsil niteliğiyle yaşadıkları dönemlerde bilimlere öncülük ve üstadlık yapmışlardır. Allah’ın Kur’an kitabını okudukları kadar Evren kitabını okumayı terk ettikleri ve Allah’ın Bilim dillerini öğrenmedikleri dönemlerde de mağlublarının mağlubu haline gelmişlerdir. (Bknz: Avrupa üzerine doğan İslam güneşi, Dr.Sigrid Hunke; Müsl. ilim Öncü. Ans., Şaban Döğen; İsl.Kült.Garbı Med. Ahmet Gürkan)

Din ile Bilimi birbirinden ayrı ve hasım gibi görmek, dini de bilimi de bilmemenin ve anlamamanın ifadesi olabilir ancak…

Bilim Allah’a inanan insanın sevgilisi bile sayılabilir. Çünkü Bütün bilimler O’nun güzelliklerini ve eserlerini anlatan, gül üzerindeki bülbüller gibidir…

dr Fizik Âlemin Metafizik Temelleri: Esmâ-i Hüsnâ Tecellileri

Burhan KUTLUBOĞA

“Yedi kat gök, dünya ve onların içindekiler Allah’ı tesbih ederler. Hattâ her şey hamd ile O’nu tesbih eder. Ne var ki siz onların tesbihlerini iyi anlayamazsınız” (Isrâ sûresi, 17/44).

“Kâinatın satırlarını dikkatle mütalaa et. Onlar sana Mele-i alâ’dan gönderilmiş mektuplardır” (24. Mektup) Mukaddime

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, kâinattan verdiği örnekler, tabiat hakkında yaptığı olumlu değerlendirmeler sebebiyle bazılarınca “bilimcilikle”, kimilerince de “dinin temel kaynaklarında dünya kınandığı halde sen ne diye âşıkane dünyadan bahsediyorsun?” diye eleştirilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, kendi döneminde bu tür eleştirilerle karşılaştığı gibi bugün de bu kabil eleştirilerle zaman zaman karşılaşılmaktadır. Ism-i Hakem’in cilvesinin anlatıldığı Otuzuncu Lem’a, Üçüncü Nükte’de güneş ve güneş sistemi ile ilgili bahsi dinleyen bir derviş, bu bahsin Risâle-i Nur mesleği ile alâkasını anlayamadığı için “Bu da (kâinattan) ehl-i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahsediyor” demiş. Bediüzzaman’ın yanında aynı bahis tekrar kendisine okununca derviş, ayılmış ve “Bu, bütün bütün başkadır” diyerek, evvelki itirazından vazgeçmiştir. (KL, s. 232).

32. Söz, Ikinci Mevkıf’ın son kısmında Bediüzzaman Hazretleri’ne, dünyadan âşıkâne bahsetmesi ve Ilahî kemâlâtın medarı ve delili olarak sık sık dünyayı göstermesinin sebebi sorulmuştur. Bu soruyu beş noktada cevaplandırmayı tasarlayan Bediüzzaman Hazretleri, yalnızca birinci ve ikinci noktaları yazabilmiştir. O, birinci noktada dünyanın üç yüzü olduğunu, birinci yüzünün Cenab-ı Hakk’ın esmâsına, ikincinin âhirete ve üçüncünün insanın hevasatına baktığını söyleyerek bu soruya bir açıklık getirir. Aynı sorunun cevabına ayırdığı ikinci nokta ise 32. Sözün Üçüncü Mevkıfı’dır. Bu Mevkıf’ı iki mebhas’a ayırmış, Ikinci Mebhas’ta şirkin insan hayatını nasıl kararttığı ve sevilecek şeylerin Allah için sevilmesi, Ilahî isimlere karşı duyulan muhabbet ve Ilahî isimlerin fizik âlem dışındaki bazı tecellileri üzerinde durulmuştur. Birinci Mebhas’ta ise dünyanın Ilâhî isimlere nasıl baktığı, Ilâhî isimlerin fizik âlemin yaratılışında nasıl tecelli ettiği konusu iki örnek esas alınarak tahlil edilmiştir. Bediüzzaman’ın eserlerindeki en önemli istidlal yöntemlerinden birisi olan Ilâhî isimlerin kâinattaki tecelli keyfiyetinin anlatıldığı bu bölüm kısalığına rağmen, Risâleler’de kosmosun yaratılışının Esmâ-i Hüsnâ penceresinden tahlil edildiği en önemli metinlerden birisidir. Bu risalenin, Risâle-i Nurlar’ın yorumuna küçük bir katkıda bulunmak, Bediüzzaman’ın dünya ve tabiatı içine alan bütün fizik âleme bakışının doğru anlaşılmasını temine yardımcı olmak maksadıyla bir makale çerçevesinde değerlendirilmesi uygun bulunmuştur.

Bu makalede tahlil edilmesi düşünülen “Üçüncü Mevkıf’ın Birinci Mebhas”ı fizik âlemdeki yaratılışı bir çiçeğin resmedilişi ve güzel bir kadın heykelinin yapılışından hareketle ele aldığı için makalemizin başlığında “Fizik âlem” kaydı özellikle zikredilmiştir. Fizik âlem ile kastedilen görülen âlem, yani kosmostur. Yunanca’da evren/kâinat ve düzen anlamlarına gelen bu kelime ile düzenli bir bütün olarak kâinat kastedilmiştir ki, bizim literatürümüzde bu anlamı karşılayan kelime “âlem”dir. Kozmoloji, görülen âlemi kâinatın başı, sonu, zaman ve mekân gibi ilkeler çerçevesinde ele alan bir bilim dalıdır. Kozmolojide fizikî evrenin yapısı, kaynağı ve kâinatta cari külli kanunlar araştırılır. Bu makalede Bediüzzaman’ın metafizik sisteminde önemli bir yeri olan kozmoloji tasavvuru ele alınacaktır.

Bediüzzaman’ın metafiziğinde varlığın esası, Ilâhî isimler ve onların tecellileridir. Varlık âleminin hakikatinin Allah Teâlâ’nın isimlerinin tecellilerine dayandığını Bediüzzaman’dan önce bir çok mutasavvıf da dile getirmiştir. Bediüzzaman bu hakikatten hareketle, varlık âleminin, görülen ve görülemeyen yönleriyle Ilâhî isimlerin tecellilerinden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Üçüncü Mevkıf’ın Birinci Mebhasını ise bütünüyle anılan hakikati ispata ayırmış, bu kısımda makro ve mikro kosmosun yaratılışında Ilâhî isimlerin nasıl tecelli ettiğini anlatmıştır. Üçüncü Mevkıf, Bediüzzaman’ın kozmolojisinin anlaşılması için son derece önemli bir risâledir. Kendisi ve ilk talebeleri de bu önemin farkındadırlar. Risâlelerin telifinde sıkça karşılaşılan tevafuklar, ilk kez bu risâlenin istinsahında fark edilmiştir. Bazı talebeleri, Üçüncü Mevkıf’ı, “Sair risâleler yıldızlar olsa, bu güneştir” diyerek övmüşlerdir. Bediüzzaman bu övgüyü, “Her bir risâle, kendi âleminde ve kendine mahsus semâ-i hakikatte birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstir” şeklinde kısmen düzelterek onaylamıştır. (32. Söz’ün fihristi).

Bediüzzaman hazretleri, bu risâlenin hemen başında “Her şey hamd ile Allah’ı tesbih eder” (Isrâ sûresi, 17/44) âyetini zikreder ve “Her şeyden Cenab-ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler bulunduğunu” söyleyerek konuya giriş yapar. Varlık âleminin, kâinatın tüm hakikatlerinin Ilâhî isimlere dayandığını; her şeyin hakikatinin bir ya da bir çok esmânın tecellisi olduğunu söyler. Hattâ yalnızca eşyanın hakikati değil, eşyadaki niteliklerin ve özelliklerin de Ilâhî isimlere istinat ettiğini belirtir. Varlık âlemini inceleyen felsefe/hikmet, tıp ve hendese/geometri gibi ilimlerin, ortaya çıkışları ve neticeleri itibarıyla gerçekte Ilâhî isimlerin yansımaları olduğunu söyler. Kısaca onun kanaatine göre fen bilimleri, insanların bu sahalarda gerçekleştirdiği tüm başarılar ve başta peygamberler olmak üzere bütün mükemmel insanların hakikatleri Ilâhî isimlere dayanmaktadır.

Bediüzzaman hazretleri, ehl-i tahkik velilerden bazılarının “Hakiki hakâik-i eşya, esmâ-i Ilâhiye’dir. Mahiyet-i eşya ise, o hakâikın gölgeleridir” dediklerini naklederek, Ilâhî isimlerin yaratılış ve varlık hakikatindeki yerine ve önemine vurgu yapar. Bu zatların, tek bir canlının dış şeklinde, fiziki yaratılışında yirmi kadar Ilâhî ismin cilvesinin göründüğüne dikkat çektiklerini de belirtir. Bediüzzaman, geçmişte dile getirilmiş bir çok hakikati akli delillerle açıkladığı, bazılarını temsillerle akla yakınlaştırmaya çalıştığı gibi, bu meseleyi de örnekler ve akli delillerle izah etme yolunu tercih etmiştir. O, “ince, hassas ve büyük” olduğunu söylediği bu hakikati çiçek ve kadın örnekleriyle açıklar. Sonra zikrettiği bu iki örneği, Ilâhî isimlerin üç ayrı tecelli boyutundan tahlil eder. Sathi bir bakışla, tekrar gibi görünebilecek bu durumdan usanmamaları gerektiğini okuyucuya baştan hatırlatır. Yaptığı değerlendirmeleri iki-üç ayrı eleğe benzeterek, her birinin konunun değişik yönlerinin anlaşılmasına yardımcı olacağını belirtir.

Aynı örnek üzerinden yaklaşık aynı isimlerin tecellileri, misalden asla veya bir bakıma müşahhastan mücerrede, asıldan misâle veya bir bakıma mücerretten müşahhasa, dıştan içe, içten dışa ve ayrıca bir arada bir sıra takip edilerek, farklı açılardan incelenmiştir. Bu üç basamaklı incelemenin birinci basamağında, modellere bakışta dıştan içe, fakat esmânın tecellisi hususunda içten dışa; ikinci basamağında tersi, yani esmânın tecellilerinde dıştan içe, modellere bakışta içten dışa; üçüncü basamağında ise hepsi bir arada ve küllî bir bakış takip edilmiştir. Bediüzzaman hazretleri, çiçek ve kadın modelini her bir varlığa ve kâinatın tamamına tatbik ve Esmâ-i Hünsâ üzerine oturan kozmolojisini takdim etmektedir. Bu tatbik ve takdim veya Esmâ-i Ilâhî’nin tecellileri iç içe ve mütedahil daireler gibi yedi sayfa veya safha halinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu üç basamak, aynı zamanda eserden fiile, fiilden isme, isimden sıfata, sıfattan şe’ne ve nihayetinde Zat-ı Akdes’e ulaştıran, daha sonra kademe kademe yeniden varlık âlemine dönen bir yolculuğun da özeti gibidir. Bu konuyu ilk risâlelerinden birinde (MN, Nokta) “Eserde kemal fiilin kemaline, fiilin kemali ismin kemaline, ismin kemali sıfatın kemaline, sıfatın kemali şe’nin kemaline, şe’nin kemali Zat’ın kemaline, hadsen, zarureten, bedahaten delâlet eder” sözleriyle açıklamıştır. Daha sonra, bu isimlerin tek bir fertte tecelli ettiği gibi, aynı şekilde bütün canlılarda da tecelli ettiğini söyleyerek, Esmâ-i Ilâhîyenin kâinatın hakikatinin anlaşılmasında külli ve azametli esaslar olduklarının bir kez daha altını çizer.

Neden Çiçek ve Kadın?

Bediüzzaman’ın eşyanın hakikatını çiçek ve kadın modeli üzerinde nasıl göstermeye çalıştığının izahına geçmeden önce, O’nun neden çiçek ve kadın modelini seçtiği üzerinde birkaç söz söylemek gerekmektedir. Bunu da, kozmolojisini ortaya koyduğu aynı satırlarında görebiliriz.

Bediüzzaman’a göre, kâinatı yaratılışın altında yatan asıl sâik, Ilâhî Zât’ın mutlak manâda kemâl ve cemâle sahip oluşudur. Kusursuz ve mutlak kemâl ve cemâl, sebepsiz ve kendisinden dolayı sevilir; o, aynı anda hem sever, hem sevilir. Dolayısıyla böyle bir kemâl ve cemâl, aynalarda ve aynaların kabiliyetine göre lem’alarını ve cilvelerini görmek ve göstermek diler. Şu halde onlar, hem bizatihi güzel ve güzellik, hem de aşktırlar. Işte bu noktada güzellik ve aşk birleşir, aynı olur. Bu güzellik ve aşkın, bilhassa neticeleri ve varlıklarındaki maksatlar itibariyle en fazla yansıdıkları iki varlık, biri meyveye, en büyük faydaya, diğeri evlâda ve şefkat, merhamet, fedakârlık, başkası için yaşama ve iffet gibi en güzel ahlâka sahip olması hasebiyle çiçek ve kadındır. Bediüzzaman, bunu “Işte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel-leziz meyveler, sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar, o cemâl-i manevînin -kendi kabiliyetlerine göre- birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları, hem cemâl sahibine, hem başkasına gösteriyorlar” sözleriyle ifade eder.

Ayrıca Bediüzzaman, Risâlelerde daha başka vesilelerle de meyve, çekirdek ve çiçeklerden örnekler vermiştir. Bunun iki sebebi olduğunu söyler. Birincisi onlar kudretin en antika, en nazenin ve en harika mucizeleridir. Ikinci sebep ise felsefeciler ve tabiatçılar, çekirdek ve çiçeklerdeki harikuladelikleri sezemedikleri için, onlarda boğulmuşlar ve tabiat bataklığına düşmüşlerdir (10. Söz, Onuncu Hakikat, dipnot). Ayrıca en küçük bir mahlûkta bile pek çok Esmâ-i Hüsnâ’nın göründüğünü ispat ederek, büyük ve külli varlıkların onlara mukayesesini temin etmeyi hedeflemiştir. Nitekim o, “Küçük olsun büyük olsun her mahlûk, mazhar olduğu isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnâ’nın Müsemma-i Zülcelal’ini tesbih edip, şerik ve nazirden tenzih ediyorlar” (25. Söz, Ikinci Şule) diyerek, en küçükten en büyüğe kadar her mahlûkun Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiğini belirtir. Insanın Ilâhî isimlere mazhar en cami ayna olması (10. Söz, Onbirinci Hakikat) itibarıyla ruh sahibi varlıklara örnek olarak insanı ve insan nevi içinden de “güzel kadın” örneğini seçmiştir. Çünkü çiçek gibi kadın da hem Ilâhî sanatın tecelli ettiği en nazenin varlık, hem de sadece fiziğiyle değerlendirilme ve güzelliğinin kendisine nisbet edilip, Yaratıcı’nın unutulması açısından bir çok insan için kayma noktasıdır.

Iki Model Üzerinden Eşyanın Hakikatine Yaklaşım ve Bediüzzaman’ın Kozmolojisi

Aynı zamanda mükemmel bir ressam ve heykeltıraş olan bir zat, güzel bir çiçek resmi çiziyor ve bir kadın heykeli yapıyor.1 Bu zat, yapacağı eserlerin önce genel hatlarını belirler. Bu iş, bir ölçü ve hesapla, geometrik ölçülere riayet edilerek yapılabilir.2 Ölçü ve hesap ise, ilim ve hikmet iktiza eder; ilim ve hikmeti gösterir. Zira görüyoruz ki, ölçü ve hesap ilim ve hikmet pergeliyle dönmektedir, dolayısıyla, ölçü ve hesabın arkasında ilim ve hikmet manâları hükmetmektedir.3 Bu noktada ilim ve hikmet pergeli kendisini gösterir; işte resim ve heykelin ince hatları ilim ve hikmet pergeliyle çizilmeye başlandı.4 Yaprakların çizildiğini, göz, kulak, burun gibi uzuvların yapıldığını ve bunların hem ne kadar sanatlı olduğunu, hem de ait bulundukları/hedeflenen varlığa, kendilerine biçilen gayeye ne kadar uygun düştüğünü gördüğümüzde anlarız ki, ilim ve hikmet pergelinin arkasında “yapma/sun’ ve inâyet” manâları bulunmaktadır.5 Sanat ve inâyet manâlarında aynı anda güzellik ve estetik de görülüyor. Demek ki ortada, yaptığını güzel yapma iradesi ve süsleme, estetize etme kasdı da söz konusudur. Neticede hem çiçek resmi, hem kadın heykeli, güzel ve mütebessim, hem de âdeta hayatdar bir şekilde arz-ı endam etmektedir.6 Söz konusu güzel ve estetik yapma, hem göz alıcı ve parlak kılma mânaları, lütûf ve kereme dayanmaktadır. Lütûf ve keremin hükmetmesiyle çiçeğin baştanbaşa bir lütûf, heykelin de adeta taş şekline bürünmüş bir kerem olduğu görülmektedir.7 Kerem ve lütfu “teveddüd/kendini sevdirme ve taarrüf/kendini tanıtma” mânalarının harekete geçirdiği ve çalıştırdığı açıktır. Sanatkârlar, sanatlarıyla diğer insanlara kendilerini tanıtmak ve sevdirmek, takdir görmek isterler. (Bu, san’atkârlarda bazen bir zaaf olsa da, mutlak kemâl ve cemâlin kendiliğinden gelen, olmazsa olmaz hususiyetidir. Yani, ortada zâtî, kendinden ve mutlak bir kemâl ve cemâl (güzellik) varsa, bunlar mutlaka bilinmek, tanınmak ve sevilmek dileyecektir. Dolayısıyla, yaratılışın temelinde bu cemâlin ve kemâlin kendine, Zât’ın Zâtına olan ve O’na has, münezzeh, mukaddes sevgisi yatmaktadır.)8 Tanıttırma ve sevdirme ise, merhametten ve nimetlerle perverde etme iradesinden kaynaklanır. (Çünkü, asıl kemâl, başkalarının lezzetiyle lezzet almayı gerektirir. Insan bile olsa, kâmil insan, kendisini değil, başkalarını düşünen, kendini başkalarına adayan insandır. Bu ise, Ilâhî Zât’ta mutlak kemâldedir. Yani O Zât, başkalarına karşı kemâline münasip bir merhamet sahibidir ve dolayısıyla onları nimetlendirmek diler; onların nimetlerle perverde olmasından Zâtına has mukaddes sürur duyar.) Işte, rahmet ve nimet verme iradesi, o heykeli çeşitli nimetleriyle donatacak, çiçeğe de güzel hediyeler takacaktır.9 Görüyoruz ki, heykel, en yerinde uzuvlarla donatıldı, ayrıca çok güzel ve estetik yapıldı; kucağı nimetlerle dolduruldu. Çiçek ise, bir mücevhere iliştirildi. Buradan anlıyoruz ki, rahmet ve nimet verme iradesini “acımak ve şefkat etmek” mânası harekete geçirmektedir.10 Acımak ve şefkat etmek mânasının kaynağı da, ressam ve heykeltıraş olan zatta bulunan ve tezahür etmek isteyen manevi cemal ve kemaldir.11 Cemalin en şirin bir boyutu olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat aynasıyla görünmek ve iştiyakla arzulayanların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Işte heykele konulan ve çiçek resmine takılan sevimli nimetler, güzel meyveler o manevî cemalin birer ışıltısını yansıtıyorlar. O ışıltıları, hem cemal sahibine hem de seyredenlere gösteriyorlar.

Buraya kadar yalnızca örnek anlatılmış gibi görünse de, sanatkârın kabiliyetinden kaynaklanan sıfatlarının eserlerine yansıması üzerinde durulmuş, eserdeki mânalardan hareketle sanatkârın niteliklerinin nasıl tespit edileceği ortaya konmuştur. Müellif, ısrarla şe’n ve sıfat yerine mâna kelimesini kullanmıştır. Manâ kelimesini seçmekteki sebep ise, nasıl manâ görünmez ve dışta bir eserle kendini gösterirse, bunun gibi, san’atkârdaki kabiliyet ve sıfatların da birer manâ halinde görünmez olduğuna, görünen eserin arkasında görünmeyen manâların, onların gösterdiği sıfatların bulunduğuna dikkat çekme isteği olsa gerektir. Çünkü, san’atkârı görmüyoruz; ama eseri nasıl meydana getirdiğini ve nihayet eseri görüyoruz. Dolayısıyla, esere ve onu ortaya çıkarmadaki fiillere bakarak, bu fiillerin gerisindeki görünmez hakikatlere uzanabiliyoruz. Gerçi muhterem müellif bir başka yerde, “Şu kâinatta görünen ve bilinen bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât… birer manâdır, birer mazmundur, birer manevi kelimedir ki, Sâni-i Zülcelal’inin lütuf ve merhametinin tecellilerini, ihsan ve cemalinin cilvelerini bizzarure, açıkça kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor” (29. Söz, Ikinci Maksad) diyerek, her bir eseri bir manâ olarak da takdim eder. Fakat burada kullandığı manâ ile bizatihî maddede tecelli eden asıl varlığı değil kasdetmemekte, onunla daha ziyade mazmun anlamını kasdetmekte, doğrudan onun gösterdiği hakikate dikkat çekmektedir.

Birinci elek: Varlıkların dili

Yukarıda zikredilen örnek fizik âlemin yaratılışına uyarlandığında, küllî-cüz’î bütün varlıklar

ya bir çiçek, ya bir cins-i lâtif ferdi olarak karşımıza çıkacaktır. Yani “Cennet bir çiçektir; huri taifesi dahi bir çiçektir. Semâ da bir çiçektir, yıldızlar o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir, ışığındaki yedi rengi o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Nasıl insan küçük bir âlem ise, âlem de güzel ve büyük bir insandır. Hûrîler nev’i, ruhaniler cemaati, melek cinsi, cin taifesi ve insan nev’i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir, tanzim ve icat edilmiştir. Hem her biri külliyetiyle, hem her bir ferdi tek başına Sani-i Zü’l-Celâl’in isimlerini gösterdikleri gibi, O’nun cemaline, kemaline, rahmetine ve muhabbetine ayrı ayrı birer aynadır. Nihayetsiz cemal ve kemaline, rahmet ve muhabbetine doğru birer şahiddir. Ve o cemal ve kemalin, rahmet ve muhabbetin birer âyetidir.” Buradan hareketle: (1)

Bütün varlıklar, anılan biçimlendirme ve şekillendirmeler neticesinde kendi üzerlerinde “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerinin tecellilerini gösteriyorlar. (2) Varlıkların genel hatlarının/özelliklerinin belirlenmesindeki maharet, “Alîm ve Hakîm” isimlerini; (3) ilim ve hikmet cetveliyle yapılan tasvir, “Sâni ve Kerîm” isimlerini göstermekte; (4) Sanatın maharetli eliyle, inâyetin fırçasıyla o suretlere öyle hüsün ve estetik verilmektedir ki, lütüf ve kerem manâları sanki o varlıklarda şekle bürünmüş, ortaya çıkmış gibi “Latîf ve Kerîm” isimlerini zikretmektedir. (5) Lütûf ve keremi cilveye sevk eden ise sevdirmek ve tanıttırmak şe’nleridir ki, “Latîf ve Kerîm” isimlerinin arkasında “Vedûd ve Ma’rûf” isimlerini okutturmakta, varlıkların hal dilinden bu isimler işitilmektedir. (6) Sâni-i Hakîm, çiçek ve benzeri zinetli varlıkları lezzetli meyvelerle, güzel canlıları sevimli yavrularla süslendirip bakışları zinetten nimete, lütuftan rahmete çevirmekte, o nimetlerin ortaya çıkmasına sebep gibi görünen zahiri perdelerin arkasında “Mün’im ve Rahîm” isimlerinin cilvelerini göstermektedir. (7) Acıma ve şefkat etme (terahhum ve tahannün) şe’nleri Rahîm ve Kerîm’i cilveye sevk ederek “Hannân ve Rahmân” isimlerini okutmaktadır. (8) Terahhum ve tahannün manâlarını cilveye sevk eden ise tezahür etmek isteyen zatî cemal ve kemaldir ki “Cemîl” ismini ve (9) Cemil isminde mündemiç bulunan “Vedûd ve Rahîm” isimlerini okutturmaktadır. Zâtî olan Cemal ve Kemal, Vedûd ve Rahîm isimlerini doğrudan gösterir. Çünkü cemal bizzat sevilir; güzellik ve güzellik sahibi, kendi kendini sever. Bu sebeple cemal, hem güzellik hem de sevgidir. Kemal da aynen cemal gibi zatı itibarıyla sebepsiz olarak sevilir. O, aynı anda hem seven, hem de sevilendir. (2)

Ikinci elek: O’ndan Sanatına

Yukarıda gördük ki, varlık âlemi Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellileridir. Yaratıcı mutlak kemal ve cemal sıfatlarına sahiptir. (1) Yaratılış, bu cemal ve kemal sıfatlarının görünmek ve aynalarda kendini görmek istemesiyle başlamıştır. “Nihayetsiz derece-i kemalde bir cemal ve nihayetsiz derece-i cemalde bir kemal; nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka layıktır. Elbette ayinelerde ve ayinelerin kabiliyetlerine göre lemeatını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezahür etmek ister”. (2) Cemal sahibi Hakîm ve kemal sahibi Kadir olan Yüce Yaratıcı’nın, zatındaki cemal ve kemal, acımak ve şefkat etmek ister (terahhum ve tahannün) ve “Rahman ve Hannan” isimlerini tecelliye sevk eder. (3) Rahman ve Hannan isimlerinin tecellisiyle ortaya çıkan acıma ve şefkat ise rahmet ve nimeti göstermekle “Rahîm ve Mün’im” isimlerini cilveye sevk eder. (4) Rahmet ve nimet ise teveddüd ve taarrüf şe’nlerini iktiza ederek “Vedud ve Ma’ruf” isimlerini tecelliye sevk eder, böylece onları yaratılmış sanatlı varlıkların bir perdesinde gösterir. (5) Teveddüd ve taarrüf (Kendini sevdirme ve hünerleriyle tanıttırma) ise lütuf ve kerem manâlarını harekete geçirerek “Latîf ve Kerîm” isimlerini yaratılmış sanatlı varlıkların bazı perdelerinde okutturur. (6) Lütuf ve kerem şe’nleri, ise ayrıntılara kadar kusursuz yapma, hiçbir ayrıntıyı kaçırmama, ayrıca güzel yapma fiillerini harekete geçirir. “Müzeyyin ve Münevvir” isimlerini varlıkların güzellik ve nuraniyeti diliyle okutturur. (7) Müzeyyin ve Münevvir isimlerinin delâlet ettiği Zat-ı Akdes’te bulunan tezyin ve tahsin şe’nleri -şe’n, insanlardaki potansiyellere, yani istidatlara benzetilebilir- ise yapma ve ihsanda bulunma (sun’ ve inâyet) manâlarını iktiza ederek “Sâni ve Muhsin” isimlerini varlıkların güzel simasıyla okutturur. (8) O sun’ ve inâyet ise bir ilim ve hikmeti gerekli kılar ve “Alîm ve Hakîm” isimlerini o varlığın intizamlı hikmetli azasıyla okutturur. (9) Varlıklarda müşahede edilen ilim ve hikmet tecellileri ise tanzim, tasvir ve şekil verme fiillerini iktiza ederek “Musavvir ve Mukaddir” isimlerini varlıkların genel görünüşü ve şekliyle okutturur ve gösterir.

Bu kısımda müellif, bütün yön ve hususiyetleriyle yaratılışı âdeta safha safha anlatmaktadır. Başlangıçta yaratılışın sebebi olarak “mutlak cemal ve kemal” sahibi Zat’ın sanatını görmek ve esmâ tecellileriyle tanınmak, görünmek istediğini söyleyerek, varlıkların yaratılış gayesini zikreder. Sonra cemal ve kemalin, merhamet ve şefkati, merhamet ve şefkatin ise bütün varlıkları kollama ve onlara nimet vermeyi gerekli kıldığını, sonuçta varlığın bir perdesinde Cenab-ı Hakk’ın sevme-sevilme ve tanınma (Vedûd-Ma’ruf) isimlerinin göründüğünü söyler. Lütuf ve kerem, varlıkların güzel olmasını iktiza ettiği için varlıklar zinetli ve nurlu bir şekil alır. Varlıkların güzel ve süslü şekilleri ise onlara ihsanda bulunan sanat sahibi Yaratıcı’nın “san’atkârlığı”nı ve her fiilinde mutlak fayda, gaye güzellik bulunduğunu gösterir. Ihsan ve sanat ise ilim ve hikmeti gerekli kıldığından, varlığın bütün azalarıyla hikmetli ve intizamlı yapıldığını ortaya koyar. Ilim ve hikmet, intizam, tasvir ve şekil vermeyi gerektirdiğinden sonuçta varlık bütün heyet ve görünüşüyle ortaya çıkmış olur. Burada bir eşya ya da canlının fiziki vücudunun Ilâhî isimlerin tecellileriyle yaratılışı, varlık âlemine gelişi tasvir edilmiştir.

Bu kısımda Bediüzzaman, Ilâhî isimlerden birinin diğerini gerekli kılmasını ve âdeta mütedahil daireler gibi iç içe tecellilerini de nazara vermiş olmaktadır. Farklı risâlelerde de üzerinde durduğu bu mesele hakkında Bediüzzaman: “Kâinatta tecelli eden her bir isim, bütün isimleri kendi Müsamma’sına isnad eder ve O’nun unvanları olduğunu ispat eder. Çünkü kâinatta tecelli eden isimler, iç içe girmiş daireler gibi ve ışıktaki yedi renk gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor.” der (26. Mektup, Dördüncü Mesele). Bu konuda yine O, bir başka açıdan, “Kâinatın her bir âleminde, her bir taifesinde, Esmâ-i Hüsnâ’dan bir ismin unvanı tecelli eder. O isim, o dairede hâkimdir. Başka isimler orada ona tabidirler; belki onun zımnında bulunurlar” diyerek (24. Söz, Birinci Dal), Ilâhî isimlerin birbirleriyle münasebeti ve tecelli dereceleri, ayrıca varlıkların, her bir varlığın kendine has taayyün ve hususiyetlerinin sebebi konusunda açıklamada bulunur.

Bediüzzaman Hazretleri, isimlerin tecellileri ve onlara bakış konusunda başka noktalara da dikkat çeker. Meselâ, “Her bir ismin cilvesinden diğer esmâya intikal edilmezse zarar edileceğini” söyler. Zira O’nun isimleri birbiri içinde görünür, şuunatı birbirine bakar, unvanları birbirini ihsas eder ve rububiyetin terbiye çeşitleri birbirine yardımcı olur. Insan Cenab-ı Hakk’ı bir isim, bir unvan, ya da bir rububiyetiyle tanısa diğerlerini inkar etmemesi gerekir. Meselâ, Kâdir ve Hâlik isimlerinin eserini gören bir kişi “Alîm” ismini görmezse gaflet ve tabiat dalaletine düşebilir (24. Söz, Birinci Dal). Vahdet-i Vvücud görüşünü benimseyen mutasavvıflar, Cenab-ı Hakk’ın “Vücud” sıfatından diğer sıfatlarına intikal edemedikleri ve diğer sıfatlarını ihmal ettikleri için hata yapmışlardır. Üçüncü elek: Yaratılışta Esmâ-i Hüsnâ Sayfaları

Yukarıdaki ilk iki tahlilde ya da kendi deyişiyle “elek”te, her bir canlıya farklı Ilâhî isimlerin tecellilerini ihtiva eden üst üste yirmi gömlek giydirildiği veya her bir varlığın yirmi perdeye sarıldığı, yani her bir varlıkta en az yirmi Ilâhî ismin tecelli ettiği gösterilmiştir. Çiçek ve kadının yalnızca zahiri yaratılışlarında bu kadar çok sayıda isim tecelli ederse, bütün varlık âlemi özellikle de canlı varlıkların ruhani ve hissi yönlerinde ne kadar çok Ilâhî ismin tecelli edeceği anlaşılır. Ayrıca dünya ve gökyüzü gibi büyük ve küllî mahlukat da bu örneklere mukayese edilebilir. Çiçek ve kadındaki ilahi isimlerin tecellilerini, biri açılınca ardında diğeri görülen bir tek kitabın şu yedi sayfası gibi düşünmek mümkündür:

Birinci sayfa, varlıkların genel hatlarını, şeklini, ölçülerini, hey’et-i umumiyesini gösteren sayfadır. Varlıkların bu sayfası incelendiğinde Cenab-ı Hakk’ın “Musavvir, Mukaddir ve Munazzım” isimlerinin tecelli ettiği açıkça görülmektedir.

Ikinci sayfa, varlıklar ayrı ayrı uzuvlarının belirmesi ile kendilerine mahsus basit şekilleriyle ortaya çıkarlar. Işte bu sayfada “Alîm ve Hakîm” gibi bir çok ismin yazılı olduğu müşahede edilir.

Üçüncü sayfada, basit yaratılış safhasını müteakip her uzvun sanatlı ve zinetli bir biçimde yaratıldığı görülmektedir. Bu sayfada “Sâni ve Bari” gibi bir çok isim işlemektedir. Dördüncü sayfa, yaratılan her varlığa öyle bir güzellik ve süs veriliyor ki, adeta o varlık cisim haline bürünmüş lûtuf ve kerem gibidir. Bu sayfada “Latîf ve Kerîm” isimlerinin yazılı olduğu görülmektedir.

Beşinci sayfada, çiçeğe tatlı meyveler, kadınlara da sevimli evlatlar ve güzel ahlâkların verildiği görülmektedir. Bu sayfadaki tecelliler “Vedud, Rahîm ve Mün’im” gibi isimleri okutturuyor.

Altıncı sayfa, nimetlerin verildiği sayfadır. Bu sayfada “Rahman ve Hannan” isimleri okunmaktadır.

Yedinci sayfada, “hakiki bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş halis bir şükür ve safi bir muhabbete layık” şekilde nimetlerde ve her şeyin neticelerinde güzellik ve cemal pırıltıları görülmektedir. Bu sayfada “Kemal sahibi Cemil ve cemal sahibi Kâmil” isimlerinin yazılı olduğu anlaşılmaktadır.

Burada zikredilen yedi sayfada, âlemin yaratılışında mütecelli Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellileri görülmektedir. Bu açıdan, anılan tecellileri, daha doğrusu her bir isme dayanan tecellilerin hey’et-i umumiyesini, Ilâhî külli kanunlar ya da Ilâhî icraatın unvanları gibi değerlendirmek de mümkündür. Nitekim başka bir yerde (30. Söz, Ikinci Maksad) kâinatta cari Ilâhî kanunlar zikredilirken “Kanun-u rububiyet, kanun-u kerem, kanun-u cemal, kanun-u rahmet, kanun-u hikmet, kanun-u adl ve kanun-u ihata-yı ilmi (her şeyi kuşatan ilim kanunu)” şeklinde yedi kanundan bahsedilir. Bu kanunların her birinin arkasında azam mertebede bir isim ve onun tecelli-i azamının bulunduğu belirtilir. Bu kanunlarla yukarıda zikredilen yedi sayfa arasındaki paralellik hemen dikkat çekmektedir. Ancak burada varlıklara, daha çok yaratılışlarındaki maksatlar ve zerlerin varlıkları oluşturma adına harekete sevkedilmesi açısından bakıldığı için, öncelikle Rububiyet zikredilmiş, onların şekilleri nazara alınmadığından, “Mukaddir, Munazzım, Sâni, Bari” gibi isimler nazara verilmemiştir.

Yukarıda zikredilen yedi sayfadaki tecelliler, aynı zamanda kâinatın rengi, ışığı, hayatı ve rabıtaları konumundaki yedi hakikati göstermektedir. Bediüzzaman Hazretleri, ism-i azamın altı nurunun cilvelerini anlattığı bir risâlede (30. Lem’a, Üçüncü Nükte) bu hususu şöyle dile getirir: “Madem kâinat mevcuttur ve inkar edilmiyor. Elbette kâinatın, renkleri, ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkar edilmez.” demektedir. Varlıkların fiziki yaratılışında yukarıda zikredilen isimler tecelli ettiği gibi, canlı varlıkların manevi yönleriyle ilgili de bir çok ismin tecellisi vardır. Mesela insanda, ruh, kalb, akıl, hayat ve letaif gibi öyle sayfalar vardır ki bunlar “Hayy, Kayyum ve Muhyi” gibi bir çok kudsi ve nurani Ilâhî ismi okur ve başkalarına da okutturur.

Değerlendirme

Bediüzzaman Hazretlerinin, “Her şey hamd ile Allah’ı tesbih eder” (Isrâ sûresi, 17/44) âyetinin bir tefsiri/yorumu mahiyetinde kaleme aldığı “32. Söz, Üçüncü Mevkıf Birinci Mebhas’ta, varlıkların Allah Teâlâ’yı nasıl tesbih ettikleri anlatılmıştır. Yani O’na göre, “Her şey hamd ile Allah’ı tesbih eder” demek, bütün yaratıklar, gerçekte Ilâhî isimlerin tecellileridir ve onlar, yaratılışları, şekil ve suretleri, hayatları, gördükleri vazifeler, hayatlarındaki neticeler ve sahip kılındıkları bütün özellikleriyle Cenab-ı Allah’ı nazara vermekte, kendilerinde tecelli eden isimlerle âdeta sürekli O’nu anmakta, Yaratan, Rızıklandıran, Yaşatan, Hayattan Alan, Yerlerine Yenilerini Getiren olarak ancak O’nun bulunduğunu, başka hiçbir varlığın olmadığını, dolayısıyla O’nun her türlü noksanlıktan, ihtiyaçtan ve ortakları bulunmaktan mutlak münezzehiyetini dile getirmektedirler.

Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki tasarrufatı, bir bakıma sıfat ve isimlerinin tecellileri demektir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerîm’de bir mesele anlatıldıktan sonra bir çok yerde âyetler, o husustaki Esmâ-i Hüsnâ’nın fezleke halinde zikredilmesiyle hitama ermektedir. Böylece, “O, Aziz ve Hakîm’dir”; “O, Gafur ve Rahîm’dir” ve benzeri fezlekelerle, âyetlerde geçen hükümlerin ve Cenab-ı Hakk’ın fiillerinin ardında, O’nun zikredilen isimlerinin tecellileri bulunduğu hatırlatılmış olmaktadır. Bediüzzaman, bu hususu da “Yirmi Beşinci Söz”de ayrıca tahlil etmiş, örneklerle açıklamıştır (Ikinci Şule, Dokuzuncu Nükte).

Cenab-ı Hakk’ın isimleri, yalnızca varlıkta tecelli edenlerden ibaret değildir. “Varlığın esası sayılan esmâ-i ilâhiyenin yanında bir de Zât-ı Ulûhiyet’i tenzihe delâlet eden isimler vardır ki, bunlar, Hazret-i Zat’ın icraâtına karşı birer hicab mahiyetindedirler. Sofîlerin: ‘Zât-ı Ulûhiyet’i müşahedeye mâni yetmiş veya yedi yüz perde vardır; eğer bu izzet ve azamet perdeleri bir an açılıverse, envâr-ı Zât’ın tecellisiyle her şey silinir gider; ortada ne arz kalır ne semâ, ne isim ne de O’ndan başka bir müsemmâ.’ sözleri min vechin bu hakikati ifade eder… Aslında bütün varlık O’nun ziya-ı vücudundan, bütün şuûn-u harekât O’nun esmâ-i sübhâniyesinden, umum keyfiyât ve hususiyetler de O’nun ilim, irade ve kudret… gibi sıfât-ı sübhâniyesindendir. Herkesin anlayacağı bir dille ifade edecek olursak; bütün varlık ve hâdiseler, arkalarındaki sıfât-ı ilâhiye ve Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerinden ibarettir. Her ârif-i billâh, seviye ve donanımına göre Esmâ-i Hüsnâ’nın çehresinde Müsemmâ-i Akdes’i okur; sıfât-ı sübhâniye vesâyetinde O’nu Zât’ına uygun tanımaya çalışır” (M. Fethullah Gülen, Sübuhât-ı Vech)

Bediüzzaman Hazretleri geçmiş dönemlerde yaşayan veliler gibi zikir, tefekkür ve dua maksadıyla Esmâ-i Hüsnâ’ya müracaat etmiştir. Mesela bir yerde “Şeyh Geylani’nin Esmâ-i Hüsnâ manzumesini okudum. Bana bir arzu geldi ki Esmâ-i Hüsnâ ile bir münacat yazayım” diyerek vezinli bir Esmâ-i Hüsnâ duası yazmıştır (Bkz. 17. Söz, Ikinci Makam). O, Esmâ-i Hüsnâ ile yapılan dua ve zikirlere çok önem vermektedi. Bunun yanında risâlelerin bir çok yerinde Esmâ-i Hüsnâ ile kâinatın anlamını ve hayatın gayesini açıklayan değerlendirmeler yapar (Özellikle bkz. 24. Mektup). His ve zevkin öne çıktığını söylediği bir risâlede (3. Lem’a) “Beka, Baki-i Zülcelal’e mahsustur ve madem Baki’nin esmâsı bakiyedir. Ve madem Baki’nin ayineleri Baki’nin rengini, hükmünü alır ve bir nev’i bekaya mazhar olur. Elbette insana en lazım iş, en mühim vazife, o Baki’ye karşı alâka peyda etmektir ve esmâsına yapışmaktır” diyerek, hayatın gayesini esmâ penceresinden yorumlar.

Hayatın anlamını ve kâinatın varoluşunu açıklamak maksadıyla Muhyiddin ibn Arabi ve onun geleneğini izleyen sufilerce Esmâ-i Hüsnâ’ya müracaat edildiği bilinmektedir. Ancak Esmâ-i Hüsnâ’nın tevhid delili haline getirilmesi Bediüzzaman Hazretlerine mahsustur. O’nun bu yönünü fark etmeyen bazı kişiler, giriş kısmında da temas ettiğimiz gibi Bediüzzaman’ı ve onun kâinata, dünyaya, tabiata ve fen bilimlerine bakışını yanlış değerlendirmişlerdir. “Hakem” isminin cilvesini anlattığı bahsi yanlış anlayan dervişe “Demek, (bu bahis) kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinatları ve medar-ı gafletleri olan perdelerde ehadiyet nurunu gösteriyor. Orada da düşmanlarını takip ediyor. En uzak tahassüngahlarını bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der ‘O bir soba, bir lambadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil ayıl!’ (KL: s. 232) diyerek, kâinata nasıl bakılması gerektiğini gösterir. Bediüzzaman, dünya/âlem hakkındaki değerlendirmelerinde de, dünyayı mâna-yı ismi cihetiyle değil mâna-yı harfi, yani Cenab-ı Hakk’ın isimlerini gösteren bir âyet, ayna ve işaret olduğu için sevdiğini ve dünyadan bu maksatla bahsettiğini vurgular. Hattâ onun kâinattan tafsilatlı olarak bahsetmesi de, yine Cenab-ı Hakk’ın birliğini ispat ve O’nu hatırdan çıkarmama gayesiyle yapılmış tefekkürî seyahatlerdir.

Hazreti Üstad, Esmâ-i Hüsnâ’nın tevhid delili olarak formüle edilmesinden habersiz bazı ulemanın itirazlarıyla da karşılaşmıştır. Onuncu Söz’de zikredilen on iki hakikatin Esmâ-i Ilâhîye’ye istinat ettiklerini, bu sebeple ancak mü’minler için bağlayıcı olacağını münkirlere karşı delil teşkil etmeyeceğini iddia eden bir Müftü Efendi’nin itirazını şöyle cevaplar: “Her bir hakikat üç şeyi birden ispat ediyor: Hem Vacibü’l-Vücud’un vücudunu, hem esmâ ve sıfâtını; sonra haşri onlara bina edip, ispat ediyor. En muannid münkirden, ta en halis bir mü’mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir. Çünkü, hakikatlerde mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki: Bunlarda muntazam ef’al var. Muntazam fiil ise failsiz olmaz. Öyleyse bir faili var. Intizam ve mizanla o fail iş gördüğü için, Hakîm ve Âdil olmak lazım gelir. Madem Hakîmdir; abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor; hukukları zayi etmez. Öyleyse bir büyük toplanma yeri ve bir mahkeme-i kübra olacak”. (BL. s. 1541) O, Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerini anlatırken önce Cenab-ı Hakk’ın vücudunu, sonra şe’n, sıfat ve isimlerini, daha sonra o isim ve sıfatların baktığı diğer hakikatleri ispat etmektedir. Bunlar bazen haşir, nübüvvet gibi iman hakikatleri, bazen kâinattaki nizam, mizan gibi hakikatler, bazen de rububiyet ve kerem gibi kanunlar olabilmektedir. Böylece o, geçmişte daha çok hissî, zevkî ve manevî tecrübe alanı olan Esmâ-i Hüsnâ’yı “hüccet/delil” haline getirmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, Şah-ı Geylani ve Imam Rabbani ve benzeri büyük sufiler gibi zikir, dua ve tefekkürde Esmâ-i Hüsnâ’nın ehemmiyetini Kur’an’ın dersiyle kavrayarak, Cevşen gibi duaları evradı arasında merkezi bir konuma yerleştirmiştir. Ayrıca müdakkik mutasavvıflar gibi hayatın ve varoluşun gayesini Esmâ-i Hüsnâ’dan hareketle yorumlamıştır. Bütün bunların yanında mikro ve makro kosmosun yaratılışını Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerine dayanarak sistemli bir şekilde açıklamış; Cenab-ı Hakk’ın birliği, haşir ve nübüvvet gibi iman hakikatlarını esmânın cilvelerinden hareketle delillendirmiştir. Münacat risâlesinde (3. Şua), kâinatın diliyle yaptığı duada, tekrar cümlesi olarak zikrettiği şu ifade, onun Zat-ı Akdes’e bakışını ve kozmoloji tasavvurunun veciz bir şekilde dile getirir:

“Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zat-ı Akdes!

Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla Sana hamd ve şükrederim”.

Kaynaklar:

– Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar. – —-, (MN): Mesnevi-i Nuriye, Sözler yay. Istanbul 2000. – —-, (KL): Kastamonu Lahikası, Envar nşr. Istanbul 1990. – —-, (BL): Barla Lahikası, Sözler yay. Istanbul 2002. – M. Fethullah Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, “Sübuhât-ı Vech”, Sızıntı, sayı 298. – Ebu’l-Abbas er-Rıfai, el-Bürhanü’l-Mmüeyyed, Beyrut 1408. – Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Istanbul 1999.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=348&yumit=bolum2

Kur’an mI Bİlİm mİ?

Ziyaüddin SERDAR

(Çev. Abdurrahim Gül)

http://www.sadabat.net/makale/kuranmibilimmi.htm

Bulletin of thc Islamic Medical Association of South America. Nisan 1985 sayısı manşetlerinde son derece şaşırtıcı bir keşfi ilan ediyordu: “Kanadalı Bir Bilim adamı İnsan Embrilojisi Hakkında Kur’an’a ve Hadislere Destek Sağlıyor.” Hikaye bir doktorun. Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anatomi Bölümü Başkanı Dr. Keith Moore’un, vahiy ile gelişken anatomi bilimi arasında var olduğunu keşfettiği “mutlu izdivacı” anlatıyordu bize. Moore’un “yedinci yüzyılda söylenmiş bu sözlerin bilimsel tutarlılıkları beni şaşırttı. Müslümanlar, bu sözlerin Allah’tan gelen vahiyler olduklarına inanmakta alabildiğine haklıdırlar” dediği yazılmaktaydı.

Keith Moore ne bulmuştu da Müslüman doktorlar, bilim adamları ve âlimleri bu denli heyecanlan­mışlardı? Moore’un “Kur’an ve Hadiste İnsan Embriyolojisinin Parıltıları” adını taşıyan yazısı önce Yedinci Suudî Tıp Toplantısı’na sunuldu. Ondan bu tarafa da yazı Africa Events (Mayıs, 1985) te dâhil birçok yerde tekrar tekrar basıldı. Kısaca yazı ceninin gelişimini anlatan ayetlerle ve bu ayetlere klinik veriler ve konu ile ilgili kitaplardan getirilen örneklerle Kur’an’ın ağzından çağdaş biyoloji bilimini anlatmaktadır. Meselâ “Doğrusu biz insanı, az miktarda karışık bir sudan yarattık.” (76/2) mealindeki ayet Moore tarafından az sayıdaki spermin, dişi gamet ve beraberindeki folikular sıvı ile karışması, ya da erkek ve dişiye ait cinsel salgılar şeklinde yorumlanmaktadır. Karışık damla, tamamlanmış yumurta, ‘nüfuz eden sperm sonunda, embriyonun habercisi zigotu oluştururlar. Tıpkı şu ayetteki gibi: “Andolsun biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra nutfeyi alakaya çevirdik, alakayı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” (23/12-14) Moore bu ayetlere bakarak 28 günlük embriyo benzeri şekillenebilen bir cisim alarak üzerine dişlerinin izlerini çıkarttı. Bu çiğnenmiş et parçası sanki embriyonun diş izlerine benzeyen uzunlamasına parçalarıyla karbon kâğıdıyla çıkartılmış bir parçası idi. Daha sonraki incelemeler altı haftalık bir embriyoda kemiklerin şekillenmeye, kasların onlara bağlanmaya başladıklarını göstermektedir. Yedinci haftada kemikler embriyoya bir insan şekli kazandırmaktadırlar. Kulaklar ve gözler dördüncü hafta ile birlikte biçimlenmeye başlamakta, altıncı haftada yani zigotun oluşumundan 42 gün sonra gözle görülür bir hale gelmektedir. Moore bize tüm bu olanların Kur’an’da anlatılanlarla uygunluk içinde olduğunu söylemektedir.

Bütün bunlar neyi ispatlamaktadır? Bunlar Kur’an’ın İlâhî kaynaklı oluşunu teyid mi etmektedirler? Ya da bunlar bize yalnızca Kur’an’ın bilimsel ‘gerçeklerin’ bulunduğu bir hazine sandığı olduğunu mu söylemektedirler? Böyle bir girişimin işlevi nedir?

İlk bakışta, modern bilimi Kuran ile eşitleyerek meşrulaştırmak veya Kur’anın bilimsel gerçeklikleri ihtiva ettiğini göstererek ilâhî bir kitap olduğunu ispatlamak için yapılan bu girişimler zararsız, hatta övgüye değer girişimler gibi görünmektedirler. Ne var ki, böylesi metodlar, müslüman bilim adamlarınca sık sık yapıldığı gibi zayıf bir temele dayanıldığında tehlikeli olabilmektedir. Samimi olsalar bile. Gayri müslim bilim adamlarınca da sıkça yapıldığı gibi, bilinçli olarak işlendiğinde bu metodlar zararlı sonuçlar doğurabilmektedir. Kur’an’ı bilim ile karşılaştırma sonucunda varılan sonucun iki yönü vardır: 1400 yıl önce vahyedilen Kur’an’da sözü edilen gerçekler ve teoriler çağdaş bilim tararından des­teklenirse Kur’an’ın ilâhî yapısı teyid edilmiş olmaktadır. (Aradığımız gerçekten teyid ise.) Öbür taraftan baktığımızda da modern bilimin gerçekleri ya da teorileri Kur’an’da bir yansıma bulursa, mo­dern bilim Kur’an’ın sahip olduğu aynı evrensel ve ebedî geçerliliği elde etmiş olmaktadır. Benim bun­lara karşı söyleyeceklerim fazlaca karmaşık değil. Bu yazının sonlarına doğru bunlar ayrıntıları ile ortaya konulacak, ancak şimdilik bir hidayet olan Kur’an’ın dışarıdan herhangi bir kaynağın teyidine ihtiyacı olmadığını söylemeyi yeterli görüyorum. Müslümanlara göre Kur’an. a priori olarak geçerli ve ebedidir. Kur’an’ı Bilim’e anlattırmak gibi bir girişim ebedî Kitap’ı bilimin kölesi durumuna getirmekte bilimi ise neyin Gerçek, neyin Gerçek dışı olduğunu belirleyecek bir hâkim seviyesine yükseltmektedir. Böyle bir girişim daha da ileride bilimsel teorilerin tarafsız evrensel ve sonsuza dek geçerli oldukları efsanesini güçlendirmektedir. Bunun da ötesinde bilime Kuranın mecazi ve sembolik ayetlerinden dayanaklar getirme çabası, kıyas yoluyla akıl yürütmeyi sınırlarının ötesine çekmekte ve sonuçta ortaya saçma sonuçların çıkmasına, hatta bazı yazarların Kur’an’ın amaçladığının tanı tersi sonuçlara varmasına sebeb olmaktadır. İşte bu özür dileyici tavrın (mazeretçiliğin) en kötü şeklidir.

Özür dileyici bir tavır takınan (mazeretçi) müslüman yazarlar Kur’an’ın son derece bilimsel ve modern olduğunu ispatlamaya çalışırken, cümlererine Kur’an’ın bilgi edinmeye ve aklı kullanmaya-ki gerçekte de öyledir- büyük önem verdiğini söylemekle başlarlar. Hemen hemen Kuranın sekizde birini oluşturan 750 ayet müminleri tabiat üzerine çalışmaya, düşünmeye, aklı en iyi şekilde kullanmaya, bilimsel girişimi sosyal hayatın bir parçası yapmaya teşvik etmektedir. Buna karşın hukukla ilgili ayetlerin sayısı yalnızca 250’dir. Bundan başka bu yazarlar Kur’an’ın hepsi de hemen yakınlarda yapılan bilimsel gerçek ve teorilerden söz etmekte olduğunu vurgularlar.

Kur’an’a bilimsel meşruiyet kazandırmaya çalışan bu tür özür dileyici (mazeretçi) edebiyat, altmışlı yılların başlarına dek gider. İlk risalelerde biri Kahire’de ortaya çıktı: Muhammed Cemaleddin Fendi taralından yayınlanan Kur’an’daki Kozmik Ayetler Üzerine adlı risale (İslâmî İşler Yüksek Kurulu 1961). Öyle görünmektedir ki el Fendi’nin o günlerde (1950’lerde) ortaya atılan astronomik keşiflerin ve bilimsel teorilerin Kur’an’da bahsi geçtiğini ispatlayarak yenmeye çalıştığı onulmaz bir aşağılık duygusuyla başı dertte idi. Kur’an’ı bilimsel ifadenin en güzel bir örneği” olarak görmekteydi.(Oysa bu iddia, bilimsel ifadenin ideal şekli matematiksel denklem olduğu için desteksiz bir iddiadır. Kur’an da ise kesinlikle denklem bulamazsınız.) Böylece el Fendi, herhangi bir astronomik olaya işaret eden herhangi bir ayetten modern astronomik benzeşmeler ve karşılaştırmalar çıkarabilmektedir. Misal olarak “Gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yükselten Allah’tır. “(13/12) ve “… ne de gece, gündüzün önüne geçebilir Hepsi bir felekte yüzmektedir.” (36/40) meallerindeki ayetlerden el Fendi şu sonuçları çıkarmaktadır: Gökyüzünü başınızın üzerindeki boşluğa verdiğimiz isim olarak tarif edersek, o zaman bizi saran tüm kâinat, yeryüzünü çevreleyen gezegenlerle dolu uzay, güneş ve ister bizimkinde isterse diğer galaksilerde olsun uzayın derinliklerindeki başka yıldızlar, hepsi bu kelimenin kapsamına girmektedirler. Tüm bu ağır yapılar kendi yörüngelerinde hareket ederler. İşte gökyüzü budur. Allah tarafından yaratılmıştır ve uzaydaki her bir parça azametli yapıları içinde bir yapıtaşına benzemektedir. Gökteki bütün bu parçalar birbiri ardına dağılmışlar, daha sonra merkezkaç kuvveti ve evrensel cazibe gücü sayesinde göreli durumlarını kazanmışlardır. Bu cazibe ve merkezkaç kuvveti sütunlar olarak kabul edilebilecek daire benzeri yörüngelerde veya elipslerde oluşan devri daim tarafından oluşturulmuştur. Bizim bu güçleri gözlerimizle izleyemeyişimiz, bunların var olmadığı anlamına gelmez. Çünkü biz bunları bilebilir ve özelliklerini doğru olarak ortaya koyabiliriz. İçimizden birisi, normal olarak sahip olduklarımızdan başka bunları kavramak için uygun bir duyguya sahip olacak olsa, bunları (güç tünellerini) bizim maddi yapıları normal duygularımızla hissettiğimiz gibi hissedecektir.” (p. 21-22)

El-Fendi bununla da kalmaz ve işi, atmosferin ayette geçen direk olarak kabul edilebileceğini, yedi rengiyle küçük direkler oluşturan ışığın kendisinin, sözü edilen direk olabileceğini iddia etmeye kadar götürür. El-Fendi, diğer ayetlerde kızıl devlerin, beyaz cücelerin, esîrin(?) varlığının, gezegenlerin gelişiminin ve big bang teorisinin kanıtlarını bulmaktadır. Dahası da var, el-Fendi’ye göre, Kur’an diğer gezegenlerde hayat olduğunu söylemekte, bilim de bunu desteklemekte imiş. Aralarında şu ayetlerin de bulunduğu birçok ayet sıralamakta: “Senin Rabbin yerlerde ve göklerde olanları en iyi bilendir.” , “Yerde ve göklerde olanlar O’na teslim olmuşlardır.” daha sonra diğer gezegenlerdeki canlı yaratıkların neye benzeyebileceklerini açıklamaya girişmektedir. (Burada yazarın bilimden mi, yoksa Kur’an’dan mı yola çıkarak bu sonuçlara vardığı pek açık değildir.). “Gezegenimiz dışında yaşaması muhtemel yaratıkların yapılarını belirlemeye çalışacak olursak, ki bunu yapmalıyız bu durumda tabiatın her ne şekilde olursa olsun çok farklı yapılar ortaya koymayacağı yolundaki tahminimizi olumsuz olarak etkileyecek düşüncelerden kaçınmalıyız. Bu düşünceye uygun olarak, bu yaratıklar bizlerle şu özellikleri paylaşırlar:

1- Vücut, iç kısımda bulunan ve sert bir maddeden yapılmış iskelet yapısı ile ayakta durmaktadır.

2- Bir ana sinir merkezi (beyin) ve vücut yönetiminin diğer parçaları ile merkezin haberleşimini sağlayan bir ağ (sinirler) sistemi bulunmaktadır.

3- Beynin içinde bulunduğu en iyisinden, güvenle hareket eden, ya vücudun ön veya üst kısmında bu­lunan bir muhafaza vardır.

4- Hareket için, yaratığın üzerine oturduğu ayaklar.

5- Beslenme ve konuşma için bir ağız…”

Tüm bunlar yalnızca bilgideki yetersizliği göstermemektedir. Bu düpedüz, Kur’an’ı alaya almak demektir. Ancak öteki birçokları ile karşılaştırıldığında el-Fendi yine de oldukça aklı başında görünmektedir.

Pakistanlı bir noropsikyatrist olan Azizu’l-Hasan Abbasi, Kur’an ve Ruh Sağlığı (Karaçi, tarihsiz) adlı kitapçığında, Kur’an’da şeker, verem, mide ülseri, romatizma, eklem iltihabı, kanbasıncı, astım, dizanteri ve felç gibi hastalıklar için önerilen modern tedavi yollarını bulabilmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda, bilime ve İslâm’a karşı yö­neltilen bu karşılaştırmacı yaklaşım bir Fransız cerrah, Maurice Bucaille tarafından meşrulaştırıldı. Kitab-ı Mukaddes, Kur’an ve Bilim (Seghers, Paris, 1976; North American Trust Publication, Indianapolis, 1978) adlı eseri, müslümanların büyük aşağılık duyguları içinde okudukları önemli bir kitap oldu ve Arapça, Farsça, Türkçe ve Urduca’dan Endonez diline dek hemen hemen tüm müslüman dillerine çevrildi. Bucaille bu kitabında “kutsal kitapların modern bilginin ışığında” ayrıntılı ve kapsamlı bir analizine girişir. Kitap dört ana konu üzerinde yoğunlaşır: astronomi, yeryüzü, hayvanlar ve bitkiler âlemi ve insanın üremesi. İzlenilen yöntem iyi belirlenmiş bir yöntemdir: önce bir ayet verilir, daha sonra bu ayete bilimsel bir yorum getirilir. Bucaille yazdıklarında daha tarafsız olmaya çalışır ve Kur’an’ın vahyedildiği dönemde haberdar olunmayan, hatta Hz Peygamber döneminde yaşayan insanların bildiklerine ters bilimsel verileri içinde bulundurduğunu söyleyebilmenin zorluğunu duyar. Ayın ve güneşin yörüngeleri, suyun devri daim çemberi, üremenin safhaları hakkındaki ayetleri, malum açıdan değerlendirdikten sonra şu sonuca varır: “Kur’an kesinlikle, alabildiğine sağlam bir şekilde tesis edilmiş çağdaş bilgiye ters tek bir iddiada bulunmadığı gibi sözünü ettiği konular da, indiği zaman toplumda cari olan konular değildir. Bunun da ötesinde, Kur’an’da sözü edilen birçok hakikat, günümüze gelinceye dek keşfedilememiştir. Bu satırların yazarı hakikaten çok sayıdaki bu gerçeği, Fransız Tıb Akademisi önünde 9 Kasım 1976’da “Kur’an’daki Fizyolojik ve Embriyolojik Bilgi” adlı bir metinle sunmuştur. Bu bilgi, farklı konulardaki birçokları gibi, çağlar boyunca değişik bilimlerin tarihleri hakkında bildiklerimize karşı gerçekten bir meydan okuyuştur. Çağdaş insan, bilimde yanlışın barınmadığını düşünürken, ‘Müslüman müfessirler’ de Kur’an’ı bir Vahiy Kitap’ı olarak kabul ederken tam bir mutabakat içindedirler. Bu Allah’ın hatalı bir şey söyleyemeyeceği düşüncesinin ifadesidir.

Tabii Kitab-ı Mukaddes modern bilim böyle sıkı bir eleştirisi ile hiç karşılaşmadı. Bucaille’in Kitab’ı Mukaddes hakkında vardığı açık ve kesin sonuç; “Kitabı Mukaddes’te bilimsel yanlışlıkların bulunmadığını kabul etmek imkânsızdır.” olmuştur. Aslında bütün bunlar düşünen bir kafaya Müslümanların Allah’ın Kelamı olarak Kur’an’ın hiçbir yanlışı kendinde barındırmayacağına, Kitabı Mukaddes’in ise, bugünkü haliyle gerçek ilâhi vahiy olmadığına inan­dıklarını söylemektedir.

Ancak Bucaille’in durduğu yerde Bucailism işi devam ettirmektedir. Son yıllarda yapılan birçok ça­lışma, Kur’an’da daha çok bilimsel gerçeğin ve teorinin delillerini arama çabası sergiledi. Mesela Şamsu’l-Hak, “Kur’an’da izafiyet teorisinin ve kuantum mekaniğinin kaynağını” ve big bang teorisini destekleyecek deliller bulabildi. (“Kur’an ve Modern Kozmoloji” İslam Dünyasında Bilim ve Teknoloji 1- 47-52 (1983) M. Manzuri Huda, biosferin gelişimi teorisini, yeryüzündeki hayatın su çevrimini ve hatta yerdeki jeolojik gelişme teorisinin savunusunu Kur’an’da bulabilmektedir (“Yaratılış ve Kozmoz”, Islâmî Bilimsel Düşünce ve Bilimde Müslümanların Başarıları, Uluslararası İslâmî Politikada Bilim Konferansı zabıtlarından, İslamabad, 1983, Sayı 1, s. 96-113) Kur’an’daki embriyoloji sahası da Moore dışında baştan sona birkaç defa keşfedilmiştir.

Bütün bu bilimsel verilerden ve bir sürü teoriye destek sağlanmasından sonra, öyle görünüyor ki Kur’an hiçbir şeyi dışarıda bırakmamıştır. Bu Hidayet Kitab’ında bilimsel denklemlerin unutulmadığını gösterme işi de Reşad Halife’nin istatistiksel analizine düşmüştür. (Kur’an Mucizesi, Islamic Productions International, St. Louis, Missouri, 1973) Halife dikkatini hurufu mukattaa (bazı surelerin başında bulunan harfler) üzerinde yoğunlaştırmış ve bunların sayılarını bir bilgisayara depolamıştır. Bunlar Elif (A), Ha (H), Ra (R), Sin (S), Sad (S), Ta (T), Ayn (‘A), Qaf (Q), Kaf (K), Lam (L), Mim (M), Nun (N), Ha (H), ve Ya (Y)’dır. Buna ilaveten 114 surede bulunan harf ve bu surelerdeki ayet sayısı da bilgisayara verilmiştir. Daha sonra Halife bu bilgilerle bu 14 harfin yüzde değerini (percentage value) ve Kur’an’ın tamamında bu harflerin ortalama sıklık (average frequency) sayısını hesaplamaktadır. Ta-Ha, Ta-Sîn ve Ya-Sîn gibi sûre başlarında birden çok olarak bulunan harflerin, 114 sûrenin tamamında mutlak sıklık (absolute frequency) sayıları, bu sıklığın oranını ve her bir sûredeki ayetlerde bu harflerin ortalama kaç kez bulunduğu da hesaplanmıştır. Son olarak Halife, Kur’an’daki tüm sureleri, hurûf-u mukattaanın mutlak sıklık sayısına göre azdan çoğa doğru sıralamış ve bu 14 değişik harfin surelerdeki sıklık oranlarını hesaplamıştır. Sonuçta Halife ne bulmuştur? Hurûf-u mukattaa ile başlayan surelerde, en çok kullanılan harfler surenin başındaki bu harfler olmuştur.

Meselâ: Qâf Suresinde, Qâf harfi diğer surelerdekinden daha çok geçmektedir. Ya da mesela, Kur’an’ın başka hiçbir suresinde nun harfi, bu harfle başlayan Kalem Suresinde olduğu gibi üç bakımdan da değeri en yüksek olan harf olmamıştır.Dört Mekki, iki Medenî Sûrenin başında bulunan,Eli-Lam-Mim harflerinin incelenmesi, bu dört Mekki surenin söz konusu harfleri bulundurmak bakımından ön sırayı aldığını göstermiştir.

Bütün bunlardan nasıl bir sonuca varacağız? İşte Halife’nin kendi sözleri: “Hurûf-u Mukatta bize Kur’an’daki her kelimenin hatta hatta her harfin dikkatle hesaplandığını göstermiştir. Kur’an’ın kendisi Hûd Suresinin ilk ayetinde bu gerçeği belirtmektedir… Bu harflerin özel olarak bu şekilde yerleştirilmeleri, Kur’an’daki harflerin dağılımı konusunda çok ileri düzeyde bir bilginin varlığını ispatlar. Hiç kimse böylesi bir bilgiye bir insanın, herhangi bir insanın ulaşabileceğini kabul edemez.

Bu söylenenleri somut, elle tutulur bir sonuca götürmek amacıyla bilgisayara, birinin Kur’an gibi matematiksel bir kontrol altında yazılmış, bir kitap oluşturabilmesi için özel yerlere yerleştirilmesi gereken harf sayısını bulması İstendi. Kur’an114 sureden oluşmakta idi ve 14 harf özel bağlantılara göre yerleştirilmişti.. Çok iyi bilinen bir matematik formüle göre, bu durumda işleme katılan harf sayısı şu şekilde gösterilir: 114 üzeri 14. Bu 626.000.000.000.000.000.000.000.000 (626 septilyon) eder ve bu değer bugünün son derece gelişkin bilgisayarları dâhil bütün yaratıkların gücü dışındadır. Bu sayıya baktığımızda İsrâ (gece yürûyüşü) suresinin 88 ayetindeki ilâhi ifadeyi hemen anlarız. “De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, benzerini getiremezler. Birbirlerine sırt verip yardım etseler de.) Üstelik bu sayı, harflerinin anlamlı cümlelere konulmadığı halde elde edilen bir sonuçtur. Matematiksel olarak dağıtılmış bu harfleri anlamlı cümlelere yerleştirmek ise, tamamıyla ayrı bir iştir.

Bu analiz ışığında Halife, surelerin sıralanışı vahiyle tespit edildiğinin, mekkî olsun medeni olsun surelerin vahyedildiği yerlere göre yerleştirilmesinin doğru olduğunun ispatlanabileceğini belirtmektedir.

Surelerde ki ayetlerin bölünüşünün vahiyle bildirildiğini söylemekte (“her bir âyete düşen ortalama değer Kur’an’ın tamamında görülen önemli bir özelliktir.)

Tevbe Suresi dışındaki sûrelerin tamamında besmelenin bu surelerin ayrılmaz bir parçası olduğunu yalnızca Tevbe Sûresinde besmele bulunmayışının, hatta bazı kelimelerin değişik şekillerde okunuşunun matematik bir özellikten ileri geldiğini söylemektedir.

Tüm bunlar, bilgilerimiz toplamına bir şey katmamaktadır. Ancak Kur’an’ın hakikatlerine matematiksel “gerçek” ile eşit duruma getirmekte, Kur’anı çağdaş bir veri kaynağı gibi göstermekte ileri noktalara ulaşmaktadır. Bu noktadan sonra ulaşılacak mantıki sonucu Kur’an’ın zorunlu olarak bilimsel bir kitap gibi takdim edilmesi olacaktır. Nitekim Afzalu’r-Rahman (Kur’ânî Bilimler, The Muslim Schools Trust, London 1981) bizi zorla bu noktaya götürdü. Kur’an’ı anlayışı gibi, bilim hakkında da ancak anaokulu çocukları kadar bilgisi olan Rahman şunları söylüyor: Kur’an bilimsel, akılcı bilim adamlarının olduğu kadar sıradan insanların dailgisini çeken üslubuyla maddi dünyanın ve onun ötekisindekilerin tam bir görüntüsünü sunar.” Yazar, ortaokul seviyesindeki fen bilgisi derslerinde okutulan, ısıdan, ışıktan ve sesten elektriğe kadar hemen hemen bütün konuları Kur’an da bulmaktadır ve bunları Kur’an’dan uygun iktibaslarla uzun bir liste halinde sunmaktadır. Sanki kitap okullarda okutulsun (ve belki de) geleceğin Müslüman bilim adamlarını yetiştirsin için yazılmıştır.

Bucaillizm’e kalan son şey, kurumlaştırılıp, okulların ders programlarına girebilmektedir. Bu amaca varmak için Muhammed Abdu’s-Sami ve Mussecad, (İslami açıdan Tabii Bilimler Ders Programı Planlaması, Institute of Policy Studies, İslamabad1983) bir plan geliştirmişlerdir. Buna göre kitapların fizik, kimya, biyoloji ve zooloji bölümleri Kur’an’ın ilgili ayetlerini de içermelidir. Fakat Pakistanlı bu iki bilim adamı Rahman’dan farklı olarak bazı problemleri önceden görebilmektedirler. Mesela: Evrim teorisine karşı nasıl bir tavır alacağız “bu teori temelde Allah’a inanmayanlara akılcı bir meşruiyet kazandırmayı amaçlamaktadır.” Belki de kim bilir, bilimde Kur’an’ın bize söylediklerini tam olarak uymayan birkaç nokta vardır.

Bucaillizm psikolojik olarak belli bir mesaj taşıdığı için özellikle yaşlı neslin bilim adamlarını, âlimlerini ve entelektüellerini kendi çekmişti. Bu, bir tarafta onların onların Kur’an’a ve İslama olan imanlarını güçlendirirken diğer taraftan da Batı biliminin üstünlüğüne ve evrensel geçerliliğine olan inançlarını sağlamlaştırdı. Onların saflığı Candide’in şu sözleri ile çok güzel bir şekilde dile gelmektedir: “Âlemlerin en iyisinde her şey iyidir.”

Bucaillizm’in beraberinde taşıdığı tehlikeler çok büyüktür. Bir kere şaşılacak derecede tuhaf bir teoloji geliştirdiği açık bir gerçektir: Bilim tümüyle Kur’an’da bulunduğu için, Kur’an’ı bilimsel açıdan şöyle bir çalışmak her şeyi ortaya koyacak, yeni teorilerin ve buluşların ileri sürülmesine sebep olacaktır. Evet, Kur’an’ın tabii olaylara bazı işaretlerde bulduğu açıktır. Ne var ki bu onun bilimsel bir ders kitabı olduğu anlamına gelmez. Bu ancak ve ancak ilim peşinde koşmaya teşvik içindir. Bilgi Kur’an ile başlar, ama Kur’an ile bitmez.

Ancak daha da önemlisi, bilimi Kur’an ile aynı seviyeye getirmekle, Bucaillizm, bilimi kutsallar arasına sokmakta, İlahî Kelâm’ı batı biliminin onayına maruz bırakmaktadır. Kur’an’ın modern bilimin desteğine hiç de ihtiyacı olmaması bir yana, Bucaillizm, Kur’an’ı, Popper’in yanlışlanabilirlik kriteri ile karşı karşıya getirmektedir: Bilimsel bir gerçek Kur’an ile mutabakat halinde olmasaydı ya da Kur’an’da sözü edilen bir mesele modern bilim tarafından yalanlansa idi, bu takdirde Kur’an’ın yanlış olduğu ispatlanacak, Bucaillizm’in “İncil ve Tevrat için yaptığı gibi hesap dışı mı bırakılacaktı? Bugün revaçta olan ve Kur’an’ın desteklediği bir teori yerine yarın tam tersi bir teori konulsa idi ne olacaktı? Bu, Kur’an’ın bugün geçerli olduğu ama yarın geçerliliğini yitireceği anlamına mı gelecek?

Bundan başka, bilimi kutsal bilgi seviyesine çıkarmakla Bucaillizm, bilime yöneltilen eleştirileri de geçersiz hale getirmektedir. Kur’an’da ilim peşinde koşmak üzerinde önemle durulması sebebiyle müslüman bilim adamlarının çoğu modern bilime karşı hürmet duyguları beslemektedirler. Bucaillizm, bu saygıyı yeni bir düzeye getirmektedir: Bilimle uğra­şan tüm bir nesil, bilimi yalnızca İyi ve Doğru olarak kabul etmemekte, aynı zamanda bilime karşı tenkitçi ve şüpheci bir tavırla yaklaşan herkese saldırıya geçmektedirler. Daha da fazlası, faydalı olduğuna evrensel boyutlarda inanılan bir bilim anlayışı, onları baş belası bir kaderciliğe götürmektedir: Mademki bilim evrenseldir ve bütün insanlığın hayrınadır, eninde sonunda müslüman toplumlara girecek ve onların ihtiyaçlarını giderecektir!

Bilim Gerçek’in peşinde değildir ve onun “keşifleri” ve “gerçekleri” Kur’an ayetlerinin sahip olduğu geçerliliğe sahip değildirler, olamazlar da. Bilim, bir problem çözme girişimidir: Belli bir paradigma, belli bir dünya görüşü içinde bir metod, bir problem çözme tekniğidir. Evrim teorisi nasıl, Abdu’s-Sami ve Seccad’ın belirttikleri gibi Allah inancını yıkmak için bir girişim ise, çağdaş sistem içinde bilim de tabiatı ve insanı kontrol altına alma ve onlara egemen olma çabasıdır. Bacon, “tabiat sırlarını işkence ile teslim eder” dediği zaman, baskı ve işkenceyi çağdaş bilimin ayrılmaz ve meşru parçası kılmıştı. Bilim bugün var olduğu ve uygulandığı şekliyle belli bir kültürü ve onun dünya görüşünü egemen kılmak için düzenlenmiştir. Kur’an ayetlerini çağdaş bilimin ağzından okumak onun aslî yapısını ve üslûbunu değiştirmez.

Bilimsel Metod’un büyüleyici bazı tarafsızlıklar taşıdığını kabul etmek, insafsız bir aldatmacadır. Peşin hükümlerden uzak bir gözlem sadece safsatadan ibarettir. Algıladığımız her şeyi dünya görüşümüz ve kültürümüz içinden süzerek algılarız. Bilim adamları hemen hemen her zaman, gözlemlerini kendi düşünceleri ve önyargılarına göre oluştururlar. Yalnızca gözlemler değil, ama deneyler de kültürel bir boşluk içinde var olamazlar. Bunlar bir dünya görüşünün kavram tablosu içinde oluşturulmuş bir teoride bir anlama ve öneme sahiptirler ancak. Bir teoriyi, matematiksel alan içine yerleştirmek, onu modern bilimin değer alanına girmekten kurtarmaz. Tam tersine, matematik öyle bir yapıdadır ki onun bilim aracılığıyla tabiata uygulanışı tamamıyla bir rastlantı sonucu olmuştur. Öklit’in geometrik nazariyeleri de dâhil, matematik nazariyeler, a priori olarak analitiktirler. Bu şu demektir: Bu nazariyelerin yerleri yalnızca nazariyenin konusunun analizi ile belirlenmiştir. Bir artı birin iki etmesi, bir artı bir iki eder prensibine uyduğu için bu şekilde kabul edilmiştir. Bazı teorilerin matematiksel olarak ifade edilmeleri, bilimsel bir uygunluk meselesidir. Tabiat kanunları matematik formüllerle ifade edilmiş, göklere silinmez mürekkeple baştanbaşa yazılmış değildir? Bu formüller laboratuarlarda, enstitülerde tükenmez kalemlerin uçundan çıkmıştır.

Üretilmiş bu kanunların ve teorilerin bazılarının Kur’an’ın söyledikleri ile uyum içinde olmasının bir önemi yoktur. Sözünü bile etmek yersizdir bunun. Kur’an ilim aramaya belli bir değerler yapısı içinde teşvik eder. Bu değerlere tüm dikkatimizi yoğunlaştırmalı, bilimsel girişimlerimizi onlara göre şekillendirmeliyiz. Yalnızca bu değerleri canlı gerçekliğe kattığımızda Kur’an’a karşı dürüst olabilir ona karşı görevlerimizi yerine getirebiliriz.

KURAN’IN BİLİMSEL MUCİZELERİ, Harun Yahya

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_index.html

Allah, bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir kitap olan Kuran-ı Kerim’i indirdi. Tüm insanlığı bu kitaba uyarak kurtuluşa ermeye davet etti. İndirildiği günden kıyamete dek, insanlığın yegane yol göstericisi de bu son ilahi kitap olacaktır.
Kuran’ın eşsiz üslubu ve içerdiği üstün hikmet, onun Allah’ın sözü olduğunun kesin bir delilidir. Bunların yanı sıra, Kuran’ın Allah katından indirildiğini ispatlayan pek çok mucizevi özelliği de vardır. Bu özelliklerden biri, ancak 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önce Kuran’da bildirilmiş olmasıdır.
Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir. Fakat çeşitli ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım içinde aktarılan bazı bilimsel gerçekler ancak 20. yüzyıl teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran’ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bu bilgiler, günümüz insanına Kuran’ın Allah sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.
Kuran’ın bilimsel mucizesini anlamak için, öncelikle bu İlahi kitabın indirildiği dönemdeki bilim düzeyine bir göz atmak gerekir.
Kuran’ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre dünya düzdü ve iki ucunda yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tuttukları düşünülüyordu.
Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Kuran’la birlikte ortadan kaldırıldı. “Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti” (Rad Suresi, 2) ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir insanın bilmediği önemli bilgiler verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda kilit bilgiler içermekteydi.
Şimdi, Kuran’da yer alan bu bilimsel mucizelerden bir bölümünü birlikte görelim.

Evrenin Varoluşu

Kuran-ı Kerim’de evrenin ortaya çıkışı şöyle açıklanır:
Kuran’da verilen bu bilgi, çağdaş bilimin bulgularıyla tam bir uyum içindedir. Bugün astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla birlikte, bir sıfır anında, büyük bir patlamayla var olduğudur. “Büyük Patlama”, orjinal adıyla “Big Bang” teorisi, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini kanıtlamıştır. Büyük Patlama teorisi bugün evrenin varoluşu ve başlangıcı konusunda bütün bilim çevreleri tarafından ortak kabul gören yegane bilimsel açıklamadır.
Big Bang’den önce madde diye bir şey yoktur. Maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı, tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında madde, enerji ve zaman yaratılmıştır. Modern fiziğin ortaya koyduğu bu büyük gerçek, Kuran’da bize 1400 yıl önceden haber verilmektedir.

Evrenin Genişlemesi

14 asır önce, astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde indirilen Kuran-ı Kerim’de evrenin genişlediğinden şöyle bahsedilir:
Ayette geçen “gök” kelimesi Kuran’ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Burada da bu anlamda kullanılmıştır. Yani Kuran’da, evrenin genişleyici olduğunu bildirilmiştir. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da budur.
Yüzyılımızın başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş, “Evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süre geldiği” şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak “genişlediğini” ortaya koydu.
Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, bu yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar.
Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Herşeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, sürekli “genişleyen” bir evren anlamına gelmekteydi. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllardaki gözlemlerle de kesinlik kazandı.
Ancak bu gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken, Kuran’da açıklanmıştı. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı ve hakimi olan Allah’ın sözüdür.

Yörüngeler

Kuran’da Güneş ve Ay’dan bahsedilirken her birinin belli bir yörüngesi olduğu vurgulanır:

Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ay’ı yaratan O’dur; herbiri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya Suresi, 33)

Güneşin sabit olmadığı, belli bir yörüngede yol almakta olduğu bir başka ayette de şöyle bildirilmektedir:

Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir. (Yasin Suresi, 38)

Kuran’da bildirilen bu gerçekler, çağımızdaki astronomik gözlemlerle anlaşılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km.’lik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla, Güneş’in günde 17 milyon 280 bin km. yol katettiğini gösterir. Güneş’le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi katederler. Ayrıca, evrendeki tüm yıldızlar da buna benzer planlı bir harekete sahiptirler.
Tüm evrenin bu şekilde yörüngelerle donatılmış olduğu, yine Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi mevcuttur ve her galakside ortalama 200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır. Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelere sahiptir. Ve milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde akıp gitmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız da kendisi için tespit edilmiş yörüngede yüzüp gider.
Evrendeki yörüngeler sadece gök cisimlerine ait değildir. Galaksiler de şaşırtıcı hızlarla planlı ve hesaplı yörüngeler üzerinde hareket ederler. Bu hareketleri esnasında hiçbir gök cismi bir diğeriyle çarpışmaz, yolları kesişmez. Öyle ki bazı galaksilerin, hiçbir parçası diğerininkine değmeden birbirlerinin içinden geçip gittikleri gözlemlenmiştir.
Elbette, Kuran’ın indirildiği dönemde insanlık, günümüzdeki gibi uzayı milyonlarca kilometre uzaklıklara dek gözlemleyecek teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojilerine, modern fizik ve astronomi bilgilerine sahip değildi. Dolayısıyla uzayın, ayette bildirildiği gibi, “özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış” olduğunu, o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkansızdı. Ancak o çağda indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de bu gerçek bizlere açıkça haber verilmiştir; çünkü Kuran, Allah’ın sözüdür.

Korunmuş Tavan

Kuran’da Allah, gökyüzünün ilginç bir özelliğine şöyle dikkat çeker:
Gökyüzünün bu özelliği, 20. yüzyıldaki bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Yerküremizi çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın devamı için son derece hayati işlevleri yerine getirir. Dünyaya doğru yaklaşan irili ufaklı pek çok göktaşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller.
Atmosfer, bunun yanısıra, uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtre eder. İşin ilginç olan yanı, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları, yani görünür ışık, kızıl ötesi ışınlar ve radyo dalgalarını geçirmesidir. Çünkü bunlar yaşam için gerekli ışınlardır. Atmosfer tarafından belirli oranda geçmesine izin verilen ultraviyole ışınları, bitkilerin fotosentez yapmaları ve dolayısıyla tüm canlıların hayatta kalmaları açısından büyük önem taşır. Güneş tarafından yayılan şiddetli ultraviyole ışınlarının büyük bölümü, atmosferin ozon tabakasında süzülür ve Dünya yüzeyine yaşam için gerekli olan az bir kısmı ulaşır.
Atmosferin koruyucu özelliği bunlarla da kalmaz. Dünya, uzayın ortalama eksi 270 derecelik dondurucu soğuğundan yine atmosfer sayesinde korunur.
Dünya’yı zararlı etkilerden koruyan, yalnızca atmosfer değildir. Atmosferin yanı sıra “Van Allen Kuşakları” denilen ve dünyanın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneşten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş’te sık sık meydana gelen ve “parlama” adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, dünyadaki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir.
Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima’ya atılanın benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp 2500° C’ye yükselmiştir.
Kısacası, Dünya’nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. İşte Dünya göğünün bu koruyucu kalkan özelliği yüzyıllar öncesinden Kuran’da bizlere bildirilmiştir.

Geri Döndüren Gök

Kuran-ı Kerim’de, Tarık Suresi’nin 11. ayetinde gökyüzünün “geri döndürücü” özelliğinden bahsedilir:
Ayette “dönüşlü” olarak tercüme edilen kelime, “geri çeviren” ya da “geri döndüren” anlamına gelmektedir.
İlginç olan, gökyüzünün Kuran’da belirtilen bu özelliğinin, Kuran’ın indirilmesinden yüzyıllar sonra bilimsel olarak tespit edilmesidir.
Bilindiği gibi Dünya’yı çevreleyen atmosfer pek çok katmandan oluşur. Her katmanın canlılığın yararına yönelik önemli bir görevi vardır. İncelendiği zaman her tabakanın kendisine ulaşan madde ya da ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürme özellikleri olduğu anlaşılmıştır.
Örneğin 13 ile 15 km yükseklikteki Troposfer yeryüzünden yükselen su buharının yoğunlaşarak yağış olarak yere geri dönmesini sağlar.
25 km yükseklikteki Ozonosfer uzaydan gelen radyasyon ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak yeryüzüne ulaşamadan uzaya geri dönmelerini sağlar.
İyonosfer tabakası da yeryüzünden yayınlanan radyo dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine geri yansıtarak, telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon yayınlarının, uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.
Atmosferin manyetosfer tabakası ise, Güneş’ten ve diğer yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları, yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.

Atmosferin Katmanları

Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri, gökyüzünün yedi kat olarak düzenlendiğidir:
Kuran’da gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin bu anlamı alındığında, Dünya göğünün, bir başka deyişle atmosferin 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir. Üstelik ayette bildirildiği gibi, tam yedi temel katmandan…
Bilimsel bir kaynakta bu konu şöyle açıklanır:

Bilim adamları atmosferin birçok katmandan oluştuğunu keşfettiler. Katmanlar, basınçları ve bunları oluşturan gazların bileşimi gibi belirgin fiziksel özelliklerle birbirlerinden farklılaşırlar… Atmosferin Dünyaya en yakın katmanı “TROPOSFER”dir. Atmosferin toplam kütlesinin %90’ını oluşturur… Troposfer’in üzerindeki katman “STRATOSFER” dir… Stratosfer’de ultraviyole ışınlarının emildiği katmana “OZONOSFER” adı verilir… Stratosfer’in üzerindeki tabakaya “MEZOSFER” adı verilir… Mezosfer’in üzerinde “TERMOSFER” yer alır… İyonize olmuş gazlar Termosfer’in içinde “İYONOSFER” adı verilen bir katman oluştururlar… Dünya atmosferinin en dış tabakası 450 km. den 960 km. ye uzanır. Bu katmana “EKZOSFER” adı verilir. 46
Bu kaynakta belirtilen katmanları saydığımızda atmosferin ayette bildirildiği gibi tam olarak 7 tabakadan oluştuğunu görürüz:

1- TROPOSFER
2- STRATOSFER
3- OZONOSFER
4- MEZOSFER
5- TERMOSFER
6- İYONOSFER
7- EKZOSFER

Bu konuyla ilgili bir diğer önemli mucize de Fussilet Suresi’nin 12. ayetinde geçen “her bir göğe emrini vahyetti” ifadesinde yer almaktadır. Yani Allah’ın her tabakayı belli bir görevle görevlendirdiği belirtilmektedir. Gerçekten, daha önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, yukarıda saydığımız tabakaların her birinin insanların ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok hayati görevleri vardır. Yağmurların oluşmasından, zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından, gök taşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü belirli bir işlevi bulunmaktadır.
20. yüzyıl teknolojisi olmadan tesbit edilmesi hiçbir biçimde mümkün olmayan bu bilgilerin 1400 yüzyıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de açıkça bildirilmesi ise, çok büyük bir mucizedir.

Dağların Görevi

Kuran’da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:

Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık… (Enbiya Suresi, 31)

Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici bir özelliği olduğu haber verilmektedir.
Kuran indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkmıştır. Jeolojik bulgulara göre, dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir.
İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Yani dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yeraltına doğru ilerleyen bir uzantıları daha vardır.
Bu şekilde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yerüstüne ve yeraltına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Bu şekilde, yer kabuğunu sabitleyerek mağma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir arada tutan çivilere benzetebiliriz.
Bir başka ayette de, dağların bu işlevine, “kazık”lara benzetme yapılarak işaret edilir:

Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)

Dağların bu sabitleyici özelliği bilimsel literatürde “izostasi” terimiyle tanımlanır. İzostasi’nin kelime anlamı şöyledir:
İzostasi: … Jeolojide, dağların dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yer kabuğunun genel dengesinin sağlanması. 47
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş Kuran-ı Kerim’de Allah’ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak bildirilmiştir. Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:

Dağların Hareket Etmesi

Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları, sürekli hareket halinde bulundukları bildirilmektedir:
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak bu yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların dünyanın ilk dönemlerinde bir arada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.
Ancak jeologlar, Wegener’in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980’li yıllarda anlayabildiler. Wegener’in, 1915 yılında yayınladığı bir makalede belirtmiş olduğu gibi yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu’nda bulunuyordu.
Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antartika ve Hindistan’ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan’sız Asya’dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.
İşte Pangaea’nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
Yerkabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km. kalınlığındaki dünya yüzeyi “tabaka” adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. “Tabaka tektoniği” adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak dünya üzerinde hareket ederler… Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir.4
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette “sürüklenme” olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de “Continental Drift” yani “Kıtasal Sürüklenme”dir. 48
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kuran’da bildirilmiş olması kuşkusuz Kuran’ın mucizelerinden biridir.

Demirdeki Sır

Demir, Kuran’da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kuran’ın “Hadid”, yani “Demir” adlı suresinde şöyle buyrulur:
Ayette, demir için özel olarak kullanılan “indirme” kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, “Gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir.
Çünkü modern astronomik bulgular, Dünyamız’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
Evrende ağır metaller, büyük yıldızların çekirdeklerinde üretilir. Güneş sistemimiz ise demir elementini kendi bünyesinde üretebilecek bir yapıya sahip değildir. Demir ancak Güneş’ten çok daha büyük yıldızlarda bir kaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Nova veya süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Bu patlama sonucu, içinde demir bulunan gök taşları uzaya dağılır ve bir gök cisminin çekimine yakalanıp çarpana kadar boşlukta dolaşır.
Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi demir madeni dünyamızda oluşmamış, gök taşları vasıtasıyla süper novalardan taşınarak, aynen ayette bildirildiği şekilde “Dünya’ya indirilmiştir”. Bunun Kuran’ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise açıktır. Ancak bu gerçek, herşeyi sonsuz bilgisiyle kuşatan Allah’ın sözü olan Kuran’da yer almaktadır.
Bunun yanı sıra içinde demirden bahsedilen Hadid Suresi’nin 25. ayeti oldukça ilginç iki matematiksel şifre içermektedir:
“El-Hadid” Kuran’ın 57. suresidir. “El hadid” kelimesinin Arapça’daki sayısal değeri, yani ebcedi hesaplandığında karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.
Sadece “hadid” kelimesinin sayısal değeri 26’dır. 26 sayısı ise demirin atom numarasıdır.

Aşılayıcı Rüzgarlar

Kuran’ın bir ayetinde rüzgarların “aşılama” özelliğine ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna dikkat çekilir:
Ayette, yağmur oluşumundaki ilk aşamanın rüzgarlar olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa bu yüzyılın başlarına kadar, rüzgarla yağmurun yağması arasında bir bağlantı bulunduğu bilinmiyordu. Rüzgarların yağmurun oluşumunda önemli bir “aşılayıcı” rol oynadıkları, modern meteorolojik çalışmalarla fark edildi.
Rüzgarların bu aşılama özelliği şöyle gerçekleşir:
Okyanusların ve denizlerin yüzeyinde, köpüklenme nedeniyle her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar patladıkları anda, milimetrenin 100’de biri çapındaki binlerce parçacığı havaya fırlatırlar. “Aerosol” adı verilen bu parçacıklar, rüzgarlar sayesinde karalardan gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına taşınır. Rüzgarların bu şekilde yükseklere taşıdığı parçacıklar, burada su buharı ile temas eder. Su buharı da bu parçacıkların etrafına toplanarak yoğunlaşır ve su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları önce bir araya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra da yağmur olarak yeryüzüne iner.
Görüldüğü gibi rüzgarlar, havada serbest halde bulunan su buharını denizlerden taşıdıkları parçacıklarla “aşılamakta” ve böylece yağmur bulutlarının oluşumunu sağlamaktadır.
Eğer rüzgarların bu özelliği olmasa, yüksek atmosferdeki su damlacıkları hiçbir zaman oluşamayacak ve yağmur diye birşey de olmayacaktı.
Burada önemli olan nokta ise, rüzgarların yağmur oluşumundaki bu kritik görevinin asırlar önce Kuran ayetinde bildirilmiş olmasıdır. Hem de insanların doğa olayları hakkında hemen hiçbir şey bilmedikleri bir devirde…

Yağmurdaki Ölçü

Kuran’da yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi’nde şöyle buyrulur:
Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 513 trilyon ton suya ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda dünyaya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde, “bir ölçüye göre” dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.
Eğer bu miktarda en küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran’da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.

Denizlerin Birbirine Karışmaması

Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran’ın bir ayetinde şöyle bildirilir:
Birbirine açılan, fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. “Yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller.
Elbette ki işin ilginç yanı, insanların, ne fizikten, ne yüzey geriliminden, ne de okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran’da bildirilmiş olmasıdır.

Bebeğin Cinsiyeti

Yakın bir zamana kadar, insanlar, bebeğin cinsiyetinin anne hücreleri tarafından belirlendiğini sanıyordu. Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Kuran’da bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin, “rahme dökülen meniden” yaratıldığı bildirilmiştir:

Kuran’ın verdiği bu bilginin doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel olarak da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği, kadının ise bu işte hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.
Cinsiyet belirlenmesindeki etken, kromozomlardır. İnsan yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun sebebi bu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çiftler halinde yer alan bu kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan eşey hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye ayrılan eşey hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu, eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle birleşirse doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu içeren spermle birleşirse, bu kez doğacak çocuk erkek olur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan hangisinin kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek, yani 20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı. Hatta bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı.
Oysa Kuran’da, insanlara genlerin keşfinden 13 yüzyıl önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu bildirilmiştir.

Rahime Asılıp Tutunan “Alak”

Kuran’ın insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bazı bilimsel mucizelerle karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide “zigot” olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek küçük bir “et parçası” haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.
İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran’da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken, “alak” kelimesini kullanmaktadır:
“Alak” kelimesinin Arapça’daki anlamı ise, “bir yere asılıp tutunan şey” demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır.
Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotun bu özelliğini işaret eden bir kelimenin kullanılması, Kuran’ın Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini bir kez daha ispatlamaktadır.

Kemiklerin Kasla Sarılması

Kuran ayetlerinde bildirilen bir diğer önemli bilgi ise, insanın anne rahmindeki oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı haber verilmektedir:
Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Bu yüzden bazı kimseler uzun bir süre bu ayetlerin bilime ters düştüğünü iddia etmiştir. Ancak gelişen teknoloji sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran’da bildirilenlerin harfiyen doğru olduğunu ortaya koymuştur.
Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir gelişme gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek bir araya gelir ve bu kemikleri sarar.
Bu durum, “Developing Human” yani “Gelişen İnsan” adlı bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir:
6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.49
Kısacası insanın Kuran’da tarif edilen oluşum aşamaları, modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.

Bebeğin Rahimdeki Üç Evresi

Kuran’da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla yaratıldığı bildirilmektedir:
Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir.
Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic Human Embryology isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar), ve fetal (8. haftadan doğuma kadar).50
Tıp dilinde “trimester” yani “üç dönem” olarak da tanımlanan bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir. Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:

– Preembriyonik evre:

Yaygın olarak “1. trimester” olarak anılan bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.

– Embriyonik evre:

“2. trimester” olarak da tanımlanan ikinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı “embriyo” olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.

– Fetal evre:

Gebeliğin “3. trimesteri” olarak adlandırılan döneme girildiğinde embriyo artık “fetus” diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda olmasına rağmen tüm organları ortaya çıkmıştır. Bu 30 haftalık dönemin özelliği doğum haftasına dek fetusta büyüme ve orantılarında değişmedir.
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgiler de, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde haber verilmiştir. İnsanlığın tıbbi konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir dönemde, Kuran’da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler verilmiş olması, elbette Kuran’ın insan sözü değil, Allah Kelamı olduğunun açık bir delilidir.

Anne Sütü

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere “…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir…” ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

Sonuç

İncelediğimiz tüm bilgiler, bizlere açık bir gerçeği göstermektedir: Kuran öyle bir kitaptır ki, içinde verilen haberlerin hepsi doğru çıkmış, o dönemde hiçbir insan tarafından bilinemeyecek gerçekler ayetlerde haber verilmiştir. Elbette ki bu durum, Kuran’ın bir insan sözü olmadığının apaçık bir ispatıdır. Kuran, herşeyi yoktan var eden ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan Yüce Allah’ın sözüdür.
Allah bir ayetinde, Kuran’la ilgili olarak, “eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı” buyurmaktadır. (Nisa Suresi, 82). Kuran’da hiçbir çelişki olmadığı gibi, içinde yer alan her bilgi, gün geçtikçe bu İlahi kitabın yeni mucizelerini ortaya koymaktadır.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:36 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: