kuran hadis tıp

Kur’an-ı Kerim’de Koruyucu Hekimlik Prof.Dr. Davut AYDÜZ

“Hıfzıssıhha” denen koruyucu hekimliğin gayesi, insanları hastalıklara karşı korumaktır. Hastalıklara karşı korumanın da temel kaidesi “temizlik”tir. İnsanlık âlemine gerçek anlamda koruyucu hekimliği bahşeden İslâmiyet’tir. Ortaçağ Avrupa’sına tuvalet ve banyo alışkanlığını öğreten de Müslümanlardır.

Batıda 542 yılında ortaya çıkan veba salgını, mahiyeti bilinmediğinden, kırk sene devam etmiş, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Bu tarihten 1862 yılına kadar yirmi beş veba salgını zuhur etmiş; Avrupa nüfusunu yarıya indirmiştir.

Halbuki, beri tarafta, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyordu: “Bir yerde tâûn (veba) bulunduğunu işitirseniz oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana gelmiş ise oradan da ayrılmayın.” (Buhari, Tıp 30; Müslim, Selâm 92.)

Avrupalı doktorların yüzlerce sene sonra, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önleme konusunda keşfedebildikleri “karantina” usulü Resûl-i Ekrem (s.a.s.) tarafından konmuş bulunuyordu.

İslâm tıbbı, (Kur’ân ve hadislerle getirilen hükümler) hastalıklardan korunmaya, hastalıkları tedavi etmekten daha fazla önem verir; bu yüzden hıfzısıhha (hygiene) meselesi ve koruyucu hekimlik gerek teorik gerekse pratik değerlendirmelerde önemli bir rol oynar. (S.Hüseyin Nasr, İslâm ve İlim, (trc. İlhan Kutluer), İst.1989, s.164.) Gerçi öncelikle sıhhatin korunmasına bütün tabâbet sistemlerinde yer verilmiştir. Ancak dinimiz kadar bunu şuurla, ısrarla yapan başka sistem yoktur. Modern tıbbın ulaşmak istediği nihâî hedef de budur. Bunca teknik imkânlara rağmen hâlâ çoğu hastalıkların mahiyeti bilinmemekte, bunlara “medeniyet hastalıkları” adı verilen yenileri eklenmektedir. Hasta insanlar elbette tedavi edilmelidir; ancak asıl hedef, hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmak olmalıdır. İslâmiyet getirdiği prensiplerle, hastalıklarla mücadelenin temel esası olan temizliği emretmiştir: “Allah da temizlenenleri sever.” (Tevbe, 108) “Temizlik, imanın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret 1)

Kur’ân ve hadislerde koruyucu hekimliğe ait hükümleri bir sıralamaya tâbi tutmak gerekirse şu başlıklar altında toplayabiliriz:

1. Bulaşıcı Hastalıklardan Korunma.

2. Zararlı Yiyecek Ve İçeceklerden Uzak Durma.

3. Beden Temizliği Ve Vücut Sağlığı.

4. Dengeli Beslenme İle Vücut Sağlığını Koruma.

Kur’ân-ı Kerim, Müslümanlara yalnız dinî, ahlakî, mülkî, askerî, cinaî ve siyasî kanunlar vazetmekle kalmamış, aynı zamanda onlara şu ana kadar bilinebilen en mükemmel hıfzıssıhha kanunlarını da öğretmiştir. Hatta diyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerim, sadece koruyucu hekimlik ile ilgili alanlarda değil, diğer bütün alanlarda da getirdiği hükümlerle insan neslinin ve sıhhatinin korunmasını ve muhafazasını amaçlamıştır.

Zira İslâm ve onun yüce Kitabı Kur’ân, her şeyden önce insanı muhatap almakta ve her şeyi ile ona hitap etmektedir. Bu nedenledir ki Kur’ân, her türlü bedenî ve ruhî hastalıklardan, insanların korunmasını istemekte ve bu konuda sağlam ve esaslı prensipler getirmektedir. Kur’ân’ın getirdiği bu sağlam ve temel esaslar öncelikle insanın, bedenen ve ruhen hastalanmasını emniyet altına almakta, fakat hastalandığında da onun tedavî yollarını ve usullerini insanlara göstermektedir. Koruyucu hekimlik alanında ortaya koyduğu prensip ve kâidelerle Kur’ân-ı Kerim, sadece çağında değil, bütün çağlara hitabetmiş ve vazettiği bir çok prensip ve kaidelerin değeri ve mahiyeti, asırlar geçip de bu sahadaki bilgiler arttıkça ancak anlaşılabilmiştir.

Nitekim Kur’ân’da, çeşitli yönlerden giyim, uyku, vücut ve deri temizliği; yiyecek ve içeceğe dair kaideler ve meskenlere, ölülere ve evlere karşı davranışlar hakkında geniş bilgiler verilmekte ve onda hıfzıssıhha ile ilgili pek çok konularda önemli kaideler bulunmaktadır. (Opıtz Karl, Die Medizin im Koran, Kur’ân’da Tabâbet, (trc. Feridun Nafiz Uzluk), Ankara 1971, s.45.)

İnsanlara, ifrat ve tefrit içinde olmaksızın bunların ikisi arası orta bir yol takip edilmesi tavsiye edilmekte ve özellikle koruyucu hekimliği ilgilendiren yeme ve içme hususunda mutlaka mutedil olunması emredilmektedir. Bu konuda Cenab-ı Hak: “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz, şüphesiz Allah, israf edenleri sevmez.” (A’râf, 31) buyurmaktadır.

İsrafı, zarar ve hastalıkların meydana geldiği şeylerin ölçüsü olarak tarif eden Mustafa el-Merâğî, Cenab-ı Hakk’ın, insanlara temiz olan şeylerden yemelerini ve içmelerini, fakat sıhhate zarar verecek şekilde haddi aşmamalarını da emrettiğini söyler. (el-Merâğî, Ahmed Mustafa, Tefsîru’l-Merâğî, Beyrut 1974, VIII,133.) Kur’ân, aybaşı hali gibi hususî hallerinde kadına yaklaşmayı (Bakara, 222), yasaklamıştır. Tam bir nezâhet ve tıbbî bir hikmetle, aybaşı halindeki temasın, mutlak zarar olduğunu açıklamıştır. Tıp ilmi de bu ciheti aynı sebepten ve aynı şekilde kanunlaştırmıştır. (Dr. Frıtz Kahn, Tenasül Hayatımız, (trc. Dr.Feridun Frik), Cemil Cahit Cem, İst.,1971, s. 75.)

Bugünkü tıbbın en önemli meselesi, “koruyucu hekimlik”tir. Koruyucu hekimlik ise, insanı sağlam iken koruyan ve hasta etmeyen esasları ve prensipleri ortaya koyar. Aşı, bunun en önemli bir aracıdır. Koruyucu hekimliğin ortaya koyduğu temel esasların başında, sağlam kimselerin, kendisini koruması için alacakları tedbirlerin ilki, önce bulaşmayı önlemek, temizliğe ve gıdaya önem vermek prensipleri yer almaktadır. Kur’ân-ı Kerim ise bu esasları 1400 sene önce getirmiştir.

Biraz önce maddeler halinde verdiğimiz Kur’ân ve hadislerdeki koruyucu hekimliğe ait hükümleri kısaca şöyle açıklayabiliriz:

1.Bulaşıcı Hastalıklardan Korunma

İslâm dini ve onun yüce kitabı Kur’ân-ı Kerim, insanın ve insan neslinin muhafazasını ve korunmasını sağlamak amacıyla, önleyici bir takım ön tedbirler getirmiş ve bu tedbirlerin uygulanmasını da emretmiştir. Kur’ân’ın getirdiği ön tedbirlerin başında, önleyicilik ve caydırıcılık prensibi, ilk sıralarda yer almaktadır. Bu prensibe göre Kur’an, evlilik dışı cinsî münasebeti ve bu çeşit münasebetlere götüren yolları kesinlikle yasaklamış ve bu konuda tedbirler getirmiştir.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de, insan ve insan nesli için tehlikeli olan bir takım bulaşıcı hastalıklar mevcuttur. Bu bulaşıcı hastalıklar arasında en başta gelenleri de, frengi, belsoğukluğu, yumuşak yara gibi zührevî hastalıklar ve bunlara ilaveten şimdilerde bütün insanlığı tehdît eden AIDS hastalığıdır. Bu hastalıkların bulaşmasında ise en önemli faktör, evlilik dışı cinsî münasebet ve livâta olması İslâm’ın bu fiiller karşısındaki kararlı ve ciddî tavrının hikmetini bir kere daha herkese göstermiş olmaktadır. (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi., Akçağ yay., XI, 383.)

Dinî bir takım sebep ve hikmetlerin yanında, bu sebeple de İslâm dini, fuhşu yasaklamış ve fuhşa götürücü yolları da kapatmıştır. Bu nedenle Cenab-ı Hak:

“Fuhşun gizlisine de, açığına da asla yaklaşmayınız” (En’âm, 151), “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır” (İsrâ, 32) buyurmaktadır.

Zinanın içtimaî bünyede açtığı yara, çok derin ve çok tehlikelidir. Sosyal nizamın ve içtimaî bünyenin ilk ve mutlak şartı aile ve nesildir. Zina bu iki unsuru yok eden ve dolayısı ile içtimaî nizamı yıkan en kuvvetli sebeptir. Sosyal nizamı korumak ve fertleri, uğrayabilecekleri bu felâketlerden muhafaza etmek için Kur’ân, zührevî hastalıklarla diğer bulaşıcı hastalıkların kaynağını teşkil eden evlilik dışı münasebetleri yasaklamış ve “yaklaşmayınız” emriyle fuhşun her çeşidine set çekmiş ve nesilleri bu felâketten korumuştur.

Kur’ân’ın zinâ ve evlilik dışı cinsî münâsebeti önlemedeki metodu ise, zinâya giden yolları başından kapatmak ve önleyici tedbirler getirmek şeklindedir. Kur’ân, zinâya giden yolların başında, bakılması yasak olanlara bakmamayı, ilk yol olarak kabul etmekte ve bu yüzden de önce erkeklere, (Nûr sûresi, 30) sonra da kadınlara (Nûr sûresi, 31) bakılması yasak olan kimselere ve bakılması yasak olan yerlere bakmamalarını emretmektedir. Böylece Kur’ân; bakış, tebessüm, konuşma, buluşma ve baş başa kalma şeklinde açıklanan zinâ yollarından ilkini, yani bakışı yasaklamakla, diğer zinâ yollarıyla hakikî zinâyı da yasaklamış olmaktadır. (Celal Kırca, Kur’an-ı Kerim’de Fen Bilimleri, s. 235-237)

Bilhassa bulaşıcı hastalıklardan korunmak için yiyecek ve içeceklerin temizliğine dikkat etmek gerekir. Bu hususta da Kur’ân-ı Kerîm’de açık hükümler bulunmaktadır: “Bugün size iyi ve temiz rızıklar helâl kılındı.” (Mâide, 5), “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yeyiniz.” (Bakara, 172), “Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helâl hoş olmak şartı ile yeyiniz.” (Bakara, 168).

2. Zararlı Yiyecek Ve İçeceklerden Korunma

Dinimizin koyduğu haramları da koruyucu hekimliğin bir parçası sayabiliriz. İçkinin, uyuşturucuların, ölü etinin, kanın ve domuz etinin sağlık açısından zararları, fazla bir söze hacet kalmayacak kadar herkesçe malum konulardandır.

3. Beden Temizliği ve Sağlığı

Temizlik, gerek tıbbın ve gerekse koruyucu hekimliğin (hygiene) en ziyade önem verdiği ve üzerinde titizlikle durduğu konuların başında yer alır. Temizlik çeşitleri arasında ise ilk sırayı şüphesiz beden temizliği almaktadır. İslâmiyet ise, tıbbın bugün önemle üzerinde durduğu beden temizliği konusunu, asırlarca önce hem beden ve hem de rûh temizliği ve sağlığı açısından ele almış ve bu konuda ciddî prensipler ve hükümler getirmiştir. Bu prensipler, özellikle koruyucu hekimlik ile ilgili tedbirleri ihtiva etmekte ve insan sağlığını korumayı hedeflemektedir. Biz bu konuyu iki başlık altında incelemek istiyoruz:

a. Maddî Temizlik:

İslâm’ın maddî temizliği bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, hattâ namazın anahtarı olarak kabul etmesi maddî temizliğin ne kadar önemli bir şey olduğunu açıkça ifade eder. Meselâ dinin direği olarak kabul edilen namazın anahtarı beden temizliğidir.

b. Beden Temizliği

İslâm dini, temizliği imanın şartlarından biri kılmıştır. İbadetlerin kabul edilmesinin ilk şartı, maddî ve manevî temizlik olduğu gibi, imanda kemâlin şartı da temizliktir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)bir hadislerinde “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret,1) buyurur. Burada ehemmiyeti belirtilen temizlik mutlaktır. Yani hem maddî, hem manevî temizlikler buna dahildir. (İbrahim Canan, İslâm’da Çevre Sağlığı, İstanbul 1986, s.66)

Beden temizliği de ikiye ayrılır: Necâsetten tahâret (maddî temizlik), hadesten tahâret(manevî temizlik).

Hadesten Tahâret: Hades, bazı ibâdetlerin yapılmasına dinî yönden engel olan bir kirlilik halidir. Bundan temizlik te büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılır.

a. Büyük hades, guslü gerektiren cünüplük, hayız ve nifâs halleridir.

b. Küçük hades ise; namaz için alınan abdesti gerektiren bevletme, büyük tuvaletini yapma ve abdesti bozan diğer şeylerdir.

Buna göre hadesten tahâret, gusül ya da abdest almak suretiyle “hades” halinden temizlenmeyi ifade eder ki, manevî ağırlığı olan bir temizlik türüdür. Kur’ân’da abdest emredilerek (Mâide, 6) maddî temizliğe ve suyun maddî temizlikteki rolüne dikkat çekilmiştir. Bilindiği gibi namaz; Allah’ın huzuruna çıkmanın bir ifadesidir. O huzura çıkmak için ruhsal olduğu kadar bedensel bir hazırlık da gereklidir. İşte abdest, bu ruhsal ve özellikle de bedensel hazırlığın ön şartıdır. (Seyyid Kutup, Fizilali’l-Kur’ân, Beyrut 1980, II, 849) Cünüplük, hayız ve nifastan sonra gusül emredildiği gibi, her bir Müslümanın en azından haftada bir defa yıkanması da Peygamberimiz tarafından emredilmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned I,304) “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi hakkıyla bilmedikçe namaza yaklaşmayın. Yolculuk dışında cünüp iken de gusletmedikçe namaz kılmayın.”, (Nisâ, 43) “Sana âdet görmeden (hayız, kadınların aybaşı hâli ve nifâs gibi hallerden) soruyorlar. De ki: “O eziyettir.” Âdet halinde kadınlardan çekilin, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.” (Bakara, 222)

Necâsetten Tahâret: Maddî pisliklere “necâset” diyoruz ki, insanın bedenine, elbisesine ve namaz kılacağı yere bulaşan maddî pislik demektir. Namazın sıhhatli olabilmesi için bu pisliğin giderilmesi şarttır. Bu durumda necâsetten tahâret, beden ya da elbisede bulunan ve şer’an necis sayılan maddelerden temizlenmeyi ifade eder. Örneğin, kan, meni, idrar ya da bunların bulaştığı bir elbise necistir. Böyle bir elbiseyi temizlemek tahârettir.1

ab. El temizliği.

ac. Ağız-burun temizliği.

ad. Temizlik ile ilgili diğer tavsiyeler:

1. Fıtrî Temizlik.

2. Elbise Temizliği.

3. Mekân Temizliği.

4. Suların Temizliği.

b. Manevî Temizlik:

Temizliği, sadece maddî temizlikle sınırlamak yanlış olur. Zira, beden temizliği kadar, hatta ondan çok daha önce “kalp temizliği”, “nefis temizliği”, “niyet dürüstlüğü” ve “ahlâk güzelliği” gereklidir. İslâmiyet her şeyde denge gözettiği gibi insanın madde ile manası arasında da dengeyi esas almıştır. Bu itibarla, İslâm’daki maddî temizlikle manevî temizliği birbirinden ayırmak imkânsızdır. Çoğu yerde manevî ve ruhî temizlik ağırlıklı olmakla birlikte genelde ikisini iç içe görmekteyiz.

Kur’ân-ı Kerim’de temizlikten bahsedilen yerlerde, sadece maddî pisliklerden temizlenme manası kastedilmemiştir. Aynı zamanda;

a. Kalp temizliği manasındaki temizlikten şöyle bahsedilmiştir; “… bu hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir.”, (Ahzâb, 53)

b. Fuhuş ve zina’dan temizlik; “… Lût âilesini şehrinizden çıkarın. Çünkü onlar, temiz kalmak isteyen (zina ve fuhuş yapmayan) kimselerdir.”, (Neml, 56)

c. Malın haramla kirlenmemesi için temizlik; “Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin ve yücelteceğin bir sadaka al.”, (Tevbe, 103)

d. Putlara tapma ve yalan pisliğinden temizlik; “Ey peygamber! ağızlarıyla “inandık” dedikleri halde, kalpleri inanmamış olanlardan küfürde yarış edenler seni üzmesin. Yahûdiler arasında da yalana kulak veren, sana gelmemiş olan bir kavme kulak verenler vardır. Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler. “Eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının!” derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiç bir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için âhirette de büyük bir azâp vardır.” (Mâide, 41) ve “Ey iman edenler! Müşrikler bir pislikten ibarettir. Onun için, bu yıldan sonra Mescid-i Harama yaklaşmasınlar.” (Tevbe, 28) gibi ayetlerde manevî temizlikten de bahsedilmiştir.

Dengeli Beslenme İle Vücut Sağlığını Koruma

Koruyucu hekimliğin en önemli meselelerinden biri de, beslenme konusudur. Yeteri derecede ve dengeli bir şekilde besin alarak sıhhati korumak ve bu vesile ile vücutta meydana gelebilecek hastalıkları önlemek, koruyucu hekimliğin en başta gelen görevleri arasında yer alır.

Birçok hastalıklardan korunmada en iyi tedbir iyi beslenmektir. Belli başlı bir hastalık yapmasa da eksik veya fena besinden ileri gelen birçok rahatsızlık, kuvvetsizlik ve neşesizlik halleri vardır. Açlık ile fena besini birbirinden ayırmak lâzımdır. Açlıkta gıda çok azdır veya hiç yoktur. Büyük kıtlıklar, savaş, muhasara, hicret vs. hallerinde görülür ve kitle halinde beslenme hastalıkları yapar. ( Zeki Râgıp Yalım, Vücut Bakımı, Ankara 1944, s.2)

İslâm dininin temel gayelerinden biri de, insan sağlığını korumak ve muhafaza etmek olduğundan, onun yüce kitabı Kur’ân, bu konuda bazı dikkat çekici işaretlerde bulunmuş ve yine bu konuda insanların derinlemesine düşünmelerini de istemiştir. (Cevherî, Tantavî, el-Cevâhir fî Tefsiri’l- Kur’ân, Mısır 1350/1931(I-XXVI), I,241-243.)

Beslenmede esas olan gıda ve çeşitleri konusunda, dikkat çekici noktalara temas eden Kur’ân-ı Kerim, çağımızda önemi daha iyi anlaşılan insan vücudunun büyümesi, kuvvetlenmesi ve tamiri için gerekli ve çok faydalı şeyleri ihtiva eden proteinli yiyeceklerden et, balık ve süt gibi yiyecekler; hurma, üzüm, buğday, nar, sebze, sarımsak, acur, soğan, mercimek, incir ve zeytin gibi nebatî yiyeceklerden ve meyvelerden bahsetmekte ve bu gıdalara dikkatimizi çekmektedir. Nebatî yağdan ve şifa verici baldan da bahseden Kur’ân-ı Kerim, özellikle balın tedavideki önemine işaret etmektedir. (Afzalur Rahman, Hz. Muhammed (s.a.s.), Sîret Ans., I,342)

Kur’ân-ı Kerim, dengeli, beslenme için lüzumlu ilâve elementleri de göz ardı etmez: “Hele, insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice sürdük, orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. Bütün bunları sizin ve davarlarınızın faydalanması için yaptık.” (Abese, 24-32) (Afzalur Rahman, age, I,343)

Kur’ân’da zikredilen bu gıda maddeleri, insan sağlığı için lüzumlu protein, karbonhidrat ve yağlara sahip olan gıda maddeleridir. Kur’ân’da bu gıda maddelerinin zikredilmesi, insanların, bu gıda maddelerine dikkatlerini çekmek ve bunlara olan ihtiyaçlarını belirtmek içindir. Çağımızdaki beslenme uzmanları da aynı şeyi söylemektedirler. Zira beslenmede, gıda seçimi, sağlığa etkisi, aşırı beslenmenin zararları veya yetersiz beslenme gibi konular önemli bir yer tutar.

Tantavî Cevherî, özellikle nebatî gıdaların zikredildiği Bakara suresi 61’inci ayetin tefsirinde, bu ayette zikredilen nebatî gıdaların tıbbî ve özellikle koruyucu hekimlik bakımından büyük bir önemi hâiz olduğunu belirtir ve bu yiyeceklerin insan sağlığındaki öneminden bahseder. (Cevherî, age, I,78)

Tıpta ilaç olarak kullanıldığı kadar, beslenmede de büyük bir önemi hâiz olan bal hakkında Cenab-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut!” Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifa vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.” (Nahl, 68-69).

Yüce beyâna baktığımızda da dengeli beslenmeyi görüyoruz. Beslenmede en önemli gıda unsuru proteinlerdir. Kur’an’a bu açıdan bakalım: “Hemen gidip kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hûd, 69). Zâriyat suresinde de: “Bir semiz dana getirdi ve onu önlerine koydu. Yemeğe buyurmaz mısınız dedi.” (Zâriyât, 26-27) şeklindeki ayetleri görürüz. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, kuş ve kümes hayvanlarından da sevilecek et cinsi olarak bahseder: “…arzu ettikleri kuş etleri ile…” (Vâkıa, 21). Proteinlerin diğer gıdalardan üstünlüğü ile ilgili olarak A’raf suresinde ise şunları görmekteyiz: “Kendilerine kudret helvasıyla bıldırcın indirdik ve onlara: “Size rızık olarak verdiğimizin temiz olanlarından yiyin dedik.” (A’raf, 160). Fakat şükürsüz insanlar Allah’tan iyi gıdalarını, daha düşüğüyle değiştirmesini istediler: “Bir vakit şöyle dediniz: “Mûsa! Biz bir çeşit yemeğe imkânı yok katlanamayız. O halde bizim için Rabbine yalvar da yerin bitirdiği sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın.” Mûsa da: “Ne o!” dedi, “Siz, daha üstün olanı vererek daha düşük olanı mı almak istiyorsunuz?” (Bakara, 61). Bu ifade açıkça proteinlerin diğer yeşillik ve sebzelere üstünlüğünü göstermektedir.

Protein olarak balıktan da bahsedildiğini görüyoruz. “Yine denizden taze et yiyesiniz ve ondan giyip takınacağınız bir zînet çıkarasınız diye, denizi hizmetinize bağlayan O’dur.” (Nahl, 14). Fâtır suresinde de “Her iki denizden de taptaze et yersiniz.” (Fâtır, 12) ifadesini görürüz.

Taze sütün önemi de şu ifadeler ile açıklanır: “Ehil hayvanlarda sizin için muhakkak ders vardır. Karınlarındaki sütten size içiririz. Sizin için onlarda daha birçok faydalar vardır…” (Mü’minûn, 21), Nahl suresinde de şunları görürüz: “Gerçekten süt veren hayvanlarda da size bir ibret vardır. Size onların karnındakiler ile kan arasından halis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından afiyetle geçer.” (Nahl, 66).

Kur’ân’da hurma ve üzüm, buğday ve nar, sarımsak, soğan, mercimek, incir ve zeytin gibi sebze ve meyvelerden ve baldan bahsedilmektedir. Kısaca şunu belirtelim ki, yüce beyânda insana şifâ olacak bütün beslenme unsurlarına ve dengeli beslenmeye yer verilmektedir. (Polat Has, Peygamberimiz’den (s.a.s.) günümüze Beslenme, İzmir 1991, T.Ö.V. yayınları, s.15–17)

a. Besinler ve Beslenme:

Canlıların hayatlarını devam ettirebilmek için dışarıdan ağız yoluyla aldıkları her türlü yiyeceğe “besin” denir. Beslenme ise; insanın büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşaması için gerekli olan öğeleri alıp vücudunda kullanmasıdır. (Ayşe Baysal, Beslenme, s.4)

Çocukların büyümesi, organların çalışması, eskiyen hücrelerin yenilenmesi, günlük faaliyetleri yürütmek için ihtiyaç duyulan enerji hep besinler ve beslenme yoluyla temin edilmektedir.

Burada yeri gelmişken kısaca aşırı ve dengesiz beslenme ile yetersiz ve dengesiz beslenmeden de bahsedelim.

aa.Aşırı ve dengesiz beslenme:

Beslenmede, yenilen gıdalar kadar dengeli ve ölçülü yemek de önemli bir yer tutar. Yemede aşırı giderek dengesiz beslenmek, insanı şişmanlığa götürür. Gerçekte vücudun tabiî ağırlığı üzerine fazladan binen her kilo, temel uzuvlara yüklenen bir yük demektir.

Kur’ân-ı Kerim, bu konuda: (Külü ve’ş-rabü ve lâ tüsrifü, innehû lâ yuhibbu’l- müsrifîn) “Yiyiniz, içiniz fakat yeme ve içmenizde asla isrâf etmeyiniz (aşırı gitmeyiniz, dengeli bir biçimde yiyiniz ve içiniz.)” (A’râf, 31) buyurmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de: “İnsanoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Kişiye belini doğrultacak kadar yemek yeter. (Eğer çok yemek istiyorsa) Bari hiç olmazsa midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de havaya ayırsın.” (Tirmizi, Zühd 47; İbn Mâce, Etime 50) buyurmaktadır.

“Yiyiniz, içiniz fakat aşırı gitmeyiniz” âyetini en güzel bir biçimde yorumlayan Allah Resûlü yine bu konuda şunları söylemiştir:

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey: Göbekli olmak, çok uyku ve tembelliktir.” (Câmiussagîr, I,190) Bu hadis Müslüman’ın mutlaka ölçülü ve dengeli yemek yemesi gerektiğini ve asla yemesinde ve içmesinde aşırı gitmemesini, Müslümanlığın bir gereği saymaktadır.

ab.Yetersiz ve dengesiz beslenme:

Yetersiz ve dengesiz beslenme durumlarında vücudun büyüme, gelişme ve normal çalışmasında aksaklıklar olacağından “yeterli ve dengeli beslenme sağlığın temelidir” diyebiliriz. Yetersiz ve dengesiz beslenme bir çok hastalıkların (beriberi, pellagra, skorbit, marasmus, kseraptalmiya, raşitizm gibi) doğrudan sebebi olduğu gibi, diğer bir çok hastalıkların (kızamık, boğmaca, verem, ishal gibi) kolay yerleşmesinde ve ağır seyretmesinde rol oynar. Yetersiz beslenmenin hüküm sürdüğü toplumlarda sosyal dengesizlikler olağan şeylerdir.

Kur’ân-ı Kerim, yetersiz beslenme konusunda: “Ey îman edenler, Allah’ın size helâl kıldığı şeyleri, kendinize haram kılmayınız.” (Mâide, 87) buyurmaktadır. İnsanın, yeterli ve dengeli beslenebilmesi için, Allah’ın helâl kıldığı her çeşit besin maddesinden yeteri kadar faydalanması gerekir. Çeşitli sebepler ve mülâhazalarla, bazı gıdaların terkedilmesi, tıbbî mahzurlar doğurmaktadır.

Yüce Allah, her türlü helâl ve temiz gıda maddelerinin yenilmesini ve kullanılmasını istemekte ve bazı gıda maddelerini yemeyenleri kınayarak, “Allah’ın size helâl kıldığı gıda maddelerini kendinize haram kılmayınız.” (Mâide, 87) demektedir. Gerçekten iyi ve dengeli beslenebilmek için, her çeşit gıda maddelerinden faydalanmak gerekir.

Aşırı yemek suretiyle şişmanlamak veya az ve yetersiz beslenmek suretiyle zayıflamak aynı ölçüde insan sağlığı için zararlı olmaktadır. İslâm ve onun yüce kitabı Kur’ân, her çeşit gıdaların yeteri kadar ve dengeli bir biçimde kullanılmasını emretmekle, insanları her iki durumdan da korumuş ve insan sağlığını beslenme konusunda garanti altına almıştır.

Netice

Kur’ân- Kerim, muhtevası ve kapsadığı konuları itibariyle dinî talimleri emredici, ahlâkı güzelleştirici ve insanları hidâyete erdirici mahiyettedir. Kısaca mahiyeti bu şekilde özetlenen Kur’an’da, çok değişik konulardan da bahsedilir. Bunlardan birisi de, herkesi yakından ilgilendiren hıfzıssıhha, yani koruyucu hekimlik ile ilgili konulardır.

Kaynağı Kur’ân ve hadislere dayanan İslâm tıbbı, hastalıklardan korunmaya, hastalıkları tedavi etmekten daha fazla önem verir. Hıfzısıhha, koruyucu hekimlik ve hygiene dediğimiz meseleye, yani öncelikle sıhhatin korunmasına bütün tabâbet sistemlerinde yer verilmiştir. Ancak dinimiz kadar bunu şuurla ve ısrarla yapan başka sistem yoktur. Modern tıbbın ulaşmak istediği nihâî hedef de budur. Bunca teknik imkânlara rağmen hâlâ çoğu hastalıkların mahiyeti bilinmemekte, bunlara “medeniyet hastalıkları” adı verilen yenileri eklenmektedir. Hasta insanlar elbette tedavi edilmelidir; ancak asıl hedef, hastalığa yol açan sebepleri ortadan kaldırmak olmalıdır. İslâmiyet getirdiği prensiplerle, hastalıklarla mücadelenin temel esası olan: 1. Bulaşıcı Hastalıklardan Korunmayı, 2. Zararlı Yiyecek ve İçeceklerden Uzak Durmayı, 3. Beden Temizliği ve Vücut Sağlığını korumayı ve 4. Dengeli Beslenme İle Vücut Sağlığını Korumayı emretmiştir.

Bu kısa makalemizde anlatmaya çalıştığımz gibi, kıyâmete kadar gelecek bütün beşeriyete hitap eden bir dinin kitabının bunlardan bahsetmesi büyük önem taşır. İslâm tıbbının temelini oluşturan yapı, sıhhatli insan ve sıhhatli toplumdur. Ruh ve beden açısından sağlıklı insanlardan oluşan bir toplum, gözetilen hedeflerin başında gelir. İnsan sağlığını tehdit eden her tehlikenin bertaraf edilmesi esastır.

———–
Dipnotlar

1 İnsan vücudundan çıkan ve abdest veya gusül almayı gerektiren her şey; idrar, dışkı, meni, mezi, vedi, kan, irin, sarı su, ağız dolusu kusmuk,hayız-nifas ve istihaze kanları gibi şeyler galiz necâset diye isimlendirilir. Galiz necasetten namazın sıhhatine mâni olan miktar ne kadardır? şeklindeki bir soruya şöyle cevap verebiliriz: Galiz necâset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur. Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı bulaşmış olan pislik, namaza mânîdir. Bkz. Bir Müslüman’ın Yol Haritası, Işık yay., İstanbul 2005, s.307-8.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=395&yumit=bolum2
——————————————————————————

Kurân-ı Kerim ve Tıp, Prof.Dr. Davut AYDÜZ

Kur’ân-ı Kerîm’in ana gayeleri şunlardır:

1. Tevhid, yani Allah’ın birliği.
2. Nübüvvet, yani peygamberlik.
3. Âhiret, yani öldükten sonra dirilme,
haşir, neşir, cennet ve cehennem.
4. İbadet ve adaleti de kapsayarak istikamet.

Kısaca ana gayeleri bu şekilde özetlenen Kur’ân’da, bu gayelere yönelik çok değişik konulardan bahsedilir. Bunlardan birisi de, herkesi yakından ilgilendiren tıp ile ilgili konulardır. Fakat Kur’ân’da, bir tıp kitabı olmadığı ve bu konuları anlatmak için indirilmediği için geniş ve tafsilâtlı bir tıp bilgisi ve tedavi metodu yoktur. Kur’ân’ın özellikle tıp ve diğer pozitif ilimler sahasındaki genel prensibi, gözlem, deney ve tecrübeye dayanan sahalarda insanları, serbest bırakmak ve onları araştırmaya ve çalışmaya teşvik etmektir. Zamanla tıbbî bilgiler artacak, gelişecek ve hatta değişebilecektir. Kur’ân, şayet bu sahada da geniş tıbbî bilgiler getirseydi, bu artma, gelişme ve değişme olmayacaktı. Zira Kur’ân’ın getirdiği hükümler ve prensipler kesindir ve zamanla değişmesi asla söz konusu değildir.

Aslında Kur’ân, muhtevası ve kapsadığı konuları itibariyle dinî talimleri emredici, ahlâkı güzelleştirici ve insanları hidâyete erdirici mahiyettedir. Bunun için Kur’ân’dan geniş anlamda tıbbî bilgiler beklenmemelidir. Fakat bununla birlikte Kur’ân’da hiçbir tıbbî bilgi yoktur, demek de doğru değildir. Kur’ân’da özellikle insan neşv ü nemâsı, zürriyet, anatomi, fizyoloji, patoloji, vücut ve ruh hastalıkları, tedavi usulleri ve ölüme dair özlü bilgiler verilmektedir. (Dr.med. Karl Opıtz, Die Medizin im Koran Kur’ân’da Tababet, trcm. Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, Ankara 1971, s.21)

Bazı araştırmacılar, Kur’ân-ı Kerim’de 40’tan fazla âyetin tıbba müteallik olduğunu tespit etmiştir. İslâm’ın verdiği dersle İmam Şâfiî Hazretleri: “İki sınıf vardır ki, insanlar onlardan müstağni olamazlar: Âlimler ve tabipler. Âlimler dinleri, tabipler bedenleri için lazımdır” der. Yine İmam Şâfiî’ye göre: “Helâl ve haramı bildiren ilimden sonra tıptan daha asâletli bir ilim yoktur.”( İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Kütüb-i Sitte, XI,548)

Kur’ân’ın önemle üzerinde durduğu ve hakkında kısa da olsa bazı önemli bilgiler verdiği konuların başında diyebiliriz ki, astronomiden sonra tıp ve koruyucu hekimlik mevzuları gelmektedir. Kur’ân;

– gebelik ve kısırlıktan, (Hûd, 72; Meryem, 9; Nûr, 31,60; Talâk, 4)
– hayız halinde iken kadına yaklaşılmamasından, (Bakara, 222)
– çocukların emzirilmesinden, (Bakara, 233; Kasas, 12)
– ihtiyarlıkta gebe kalınamayacağından, (Zâriyât, 29)
– anatomiden (A’râf, 69; Fâtır, 1) ve
– fizyolojiden (Nahl, 66) bahsetmekte ve
– hastalıkların nasıl teşekkül ettiğine ve sebeplerine dair kısa ve özet bilgiler vermektedir. (Celâl Kırca, Kur’ân-ı Kerim’de Fen Bilimleri, İstanbul 1994, s. 218)

Ayrıca Kur’ân;

-ölü insan cesetlerinin yok edilmesini yani gömülmesini emretmekte, (Abese, 21; Mâide, 31) böylece bulaşıcı hastalıkların önlemesini sağlamaktadır.
-İnsanların öldürülmelerini yasaklamakta, (İsrâ, 33)
-öldürülmelerinin engellenmesi için de kısası emretmekte, (Bakara, 178)
-kız çocuklarının diri diri gömülmek suretiyle (Tekvîr, 8-9) veya
-açlık korkusuyla öldürülmelerini yasaklamakta (En’âm, 151; isrâ, 31) ve
-intiharı menetmekte (Nisâ, 29) ve böylece insan hayatına ve sağlığına verdiği önemi göstermektedir. (med. Karl Opitz, Kur’ân’da Tababet, s.54,82-83)

Kıyamete kadar gelecek bütün beşeriyete hitap eden bir dinin kitabının bunlardan bahsetmesi büyük önem taşır. İslâm tıbbının temelini oluşturan yapı, sıhhatli insan ve sıhhatli toplumdur. Ruh ve beden açısından sağlıklı insanlardan oluşan bir toplum, gözetilen hedeflerin başında gelir. İnsan sağlığını tehdit eden her tehlikenin bertaraf edilmesi esastır. Bunun içindir ki, tıp konusunu hareketlerimizdeki, yiyecek ve içeceklerimizdeki helâller ve haramlarla da bağlantılı düşünmek zorundayız. (Raşit Küçük, Tıbb-ı Nebevî Literatürü Üzerine Bir Deneme, İlim ve Sanat, sayı 3 1985, s. 6)

Müslümanlar, her hususta olduğu gibi şifâ kavramına da geniş bir perspektiften bakmışlar ve onu Kur’ân’ın rûhuna uygun bir şekilde anladıkları için maddî ve manevî yönden dengeli bir hayata kavuşmuşlar, dünya ilim ve medeniyetine pek çok değerler kazandıran İslâm Medeniyetini kurmuşlardır. Bununla birlikte son yıllarda bir çok İslâm aliminin Kur’ân’ın manasını bütün gerçekliğiyle kavramaya yönelmesi ve beşeriyetin, onun şifâsından istifade etmesi için ışık tutması sevindiricidir.

Şifâ Kaynağı Kur’ân-ı Kerim
İslâm’ın ilk ve ana prensibi olan tevhid akîdesi burada da karşımıza çıkar. Yani, ister hastalık olsun, ister şifâ olsun Allah’ın iradesi, bilgisi, meşîeti dışında cereyân eden tesâdüfî bir şey değildir. Allah, imtihan, îkaz, ceza, mükâfat gibi pek çok gâye ve hikmetlere binaen hem hastalığı yaratmıştır, hem de şifâyı. Ağaçtan yere düşen bir yaprak bile O’nun bilgisinin dışında olmazsa, hilkat ağacının meyvesi, yeryüzünün halîfesi olarak yaratılan insanların sağlığını, hem de binlercesinin birden hayatını ilgilendiren hastalıkların, salgınların O’nun bilgisinden hâriç kalması inanç mantığıyla bağdaşmaz. Kaldı ki, pek çok âyet ve hadîsler hastalık ve şifânın Allah’tan olduğunu açık olarak ifâde eder.

Şifâ kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de dört defa (şifâ), bir defa (yeşfî), bir defa da (yeşfîni) şeklinde geçmektedir:

1. …“Biz Kur’ân’ı müminlere şifâ ve rahmet olarak indiririz.” (İsrâ, 82)
2. … “Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifâ, müminlere doğru yolu gösteren bir hidâyet ve rahmet geldi.” (Yûnus, 57)
3. … “..mü’min toplumun kalplerine şifâ versin.” (Tevbe, 14)
4. … “…De ki: “O, iman edenler için hidâyet ve şifâdır.” (Fussilet, 44)
5. … “(Hz.İbrahim), Hastalandığımda O’dur bana şifâ veren.” (Şuarâ, 80)
6. …

“Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut!” Onların karınlarından renkleri çeşit çeşit bir şerbet çıkar ki onda insanlara şifâ vardır. Elbette düşünen kimseler için bunda alacak ibret vardır.” (Nahl, 68-69)

Dikkat edilecek olursa, bu âyetlerde geçen “şifâ” ve “yeşfî” kelimelerinin ifâde ettiği manalarda bazı farklılıkların mevcut olduğu görülür. Tevbe ve Yûnus surelerinde göğüslere ve göğüstekilere şifâ verilmesi söz konusu edilirken, İsrâ ve Fussilet surelerinde mü’minlere şifâ olduğu belirtilmekte, Şuarâ suresinde hastalanınca şifâ verildiği zikredilmekte, Nahl suresinde de balda insanlar için şifâ bulunduğu bildirilmektedir.

Âyetlerde Kur’ân’ın insanlara şifâ olduğu belirtilmekle birlikte, hangi hastalıklara şifâ olduğu hususunda bir açıklık bulunmamaktadır. Acaba Kur’ân, hangi hastalıklara şifâdır? Bedenî hastalıklara mı yoksa rûhî hastalıklara mı? Âlimlerin çoğuna göre o, hem bedenî, hem de ruhî hastalıklara şifâdır. (Mustafa Çetin, Kur’ân’da Şifâ Kavramı, Dokuz Eylül Ün. ilâhiyat Fakültesi Dergisi, yıl 1992, s. 70)

“Biz Kur’ân’dan öyle âyetler indiriyoruz ki, mü’minler için şifâ ve rahmettir”, âyetinin tefsirinde Elmalılı şöyle diyor: “Bu âyette; dünya türlü türlü kaygı ve hastalık, belâ ve sıkıntı ile dolu bir hastaneye, Peygamber bir doktora, Kur’ân da bir şifâ verici ilaç ve yeterli gıdaya benzetilmiş oluyor. Şüphe ve iki yüzlülük, kâfirlik ve uyuşmazlık, zulüm ve haksızlık, hırs, ümitsizlik, işsizlik, cahillik, taklit, bağnazlık, kötü niyetli olmak gibi ahlâkî ve sosyal, psikolojik hastalıklara karşı Kur’ân’ın şifâ ve rahmet olduğu kesin bir gerçektir”. (M.H.Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 5, 317) Kur’ân, inananların gönüllerine şifâdır. Çünkü onları küfürden kurtararak îmana eriştirir, ruhî bunalımlarını giderir, verdiği rahmet ve feyizle gönüllerini huzur ve sevince kavuşturur.

Kur’ân-ı Kerim, rûhî ve manevî hastalıklara şifâ olduğu gibi bedenî hastalıklara da şifâdır. Allah insanı ruh ve bedenden müteşekkil mümtaz bir varlık olarak yaratmış, onun maddî ve manevî yönden nasıl yaşaması gerektiğini ve hayâtiyetini hangi şartlarda sürdürebileceğini prensip olarak bildirmiştir. Ancak insanın maddî açıdan muhtaç olduğu şeyleri Kur’ân’da teferruatıyla açıklamamış, sadece işarette bulunarak onları kişinin bilgi, beceri ve tecrübesine bırakmıştır. Şâyet bunları detaylarıyla anlatmış olsaydı, o zaman Kur’ân ciltlere sığmayan bir kitap olurdu. (Mustafa Çetin, Kur’ân’da Şifâ Kavramı, s.75)

Kur’ân-ı Kerim umûmiyetle insanı tefekküre, çalışma ve araştırmaya davet eder, bilgi ve görgüsünü artırması hususunda teşvikte bulunur. Bu ilahî mesaj, hukukla ilgili 150 kadar sarîh âyet ihtiva ederken, (“Çok müsamahalı bir tutumla bu sayı en fazla 450 kadar olur”, Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Kerim ve Fennî Keşifler, Ankara 1990, s.7) tabiat bilimlerinin alanı ile ilgili 750’den fazla âyet ihtiva etmektedir. Bu dikkatten uzak tutulmaması gereken çok önemli bir husustur. (Tantavî, el-Cevâhir fî Tefsîri’l-Kur’ân, Mısır 1350/1931, III,1)

Kur’ân-ı Kerim temizliğe ve insan sağlığına büyük önem atfeder. (Mâide, 5/6; Müddessir, 4) Dengeli beslenmenin gereğine işaret eder, aşırı yemekten, dengesiz beslenmekten ve israftan sakındırır. (En’âm, 141; Â’râf, 31) Yer yer bazı gıdalardan söz eder. Örnek olarak, et, (Bakara, 57; Hûd, 69; Yâsîn, 71-72) balık (Fâtır, 12; Kehf, 61, 63) ve süt (Nahl, 66; Yâsîn, 73) gibi besin maddeleri ile; hurma, üzüm, buğday, nar, (En’âm, 99) sebze, sarımsak, acur, soğan, mercimek, (Bakara, 61) incir ve zeytin (Tîn, 1) gibi nebatî yiyeceklerden ve meyvelerden söz etmekte ve bu gıdaların ehemmiyetine işaret etmektedir. Şifâ verici baldan (Nahl, 69) söz eden Kur’ân, bilhassa balın tedâvi edici hususiyetine dikkat çekmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de Maddî Ve Manevî Şifâ

Kur’ân-ı Kerim’de şifâ iki kısımdır:

1. Manevî Şifâ

Kur’ân-ı Kerim’in bizzat kendisi şifâdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde: Bal ve Kur’ân’ın şifâ olduğunu, (İbn Mâce, Tıp, 7) diğer bir hadislerinde ise; En hayırlı devânın Kur’ân olduğunu bildirmişlerdir. (İbn Mâce, Tıp 28)

Fakat Kur’ân’ın manevî şifâsından istifâde edebilmek için bir takım şartlar vardır. Onlar da:

a. Kişinin her şeyden önce Kur’ân’ı indiren Allah’a kuvvetli îmanının olması gerekir.

b. Aynı şekilde; hasta olana, şifâyı verecek olanın da Allah (c.c.) olduğuna inanması gerekir.

c. Bunlarla beraber, Kur’ân’ı tebliğ eden Hz.Peygamber (s.a.s.)’e ve O’nun; Kur’ân’ın esrârına dair öğrettiği -mesela Kur’ân’ın manevî şifâ oluşu gibi- şeylere de içten inanmak gerekir. Yoksa insan Kur’ân’ın manevî şifâsından istifade edemez. Çünkü insanlar, Kur’ân’a bakışları itibariye iki kısımdır:

Birinci kısım kimseler; Kur’ân’ı inkâr eden ve ondan istifade edemeyenler: “Yalana, sahtekârlığa, günaha dadanan her kimsenin vay haline! Böylesi, Allah’ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra kibrine yediremeyip büyüklük taslayarak, sanki onları hiç işitmemiş gibi inkârında direnir. Ona gayet acı bir azabı müjdele!” (Câsiye, 7-8), “Biz Kur’ân’ı müminlere şifâ ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır. (Çünkü onlar Kur’ân’ı inkâr ederler. İnkârlarından ötürü de hüsranları artar)” (İsrâ, 82) âyetleri bu kişilere işaret etmektedir.

İkinci kısım kimseler ise; Kur’ân’ı kabul eden ve okuyup dinledikçe imanları artanlardır: “Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar.” (Enfâl, 2). (M.Mahmud Abdullah, et-Tıbbu’l-Kur’ânî beyne’d-Devâ ve’l-Gadâ, Kahire ts., s.13) âyeti bu kimselere işaret eden âyetlerden sadece birisidir.

Kur’ân’ın, manevî hastalıklarla ilgili tedavisi iki suretle olmaktadır. Zira manevî hastalıklar ikidir:

Bir kısmı bâtıl itikatlardır. Bunlar yaratılış, insanın bidâyeti, âkıbeti, kader, ulûhiyet, nübüvvet gibi îman esaslarına giren meselelerdir. Bu hususlarda İslâm’ın teblîgâtına uymayan her inanış tarzı mânevî bir hastalıktır. Şu halde bu meselelerde Kur’ân gerçek olanı delilleriyle birlikte zikrederek bâtıl mezhepleri iptal etmiş, kendisine inananları sapıklıktan korumuştur.

İkinci kısmı ise kötü huylar teşkil eder. Kur’ân-ı Kerim onları da açıklayarak mü’minleri ahlâksızlıklara düşmemeleri için uyarmış, ahlâk-ı hamîde denen fazîletlere, manevî kemallere irşâd buyurmuştur. Resûlüllah’ın “Mekârim-i ahlâk’ı tamamlamaya geldim”1 derken kastettiği mekârim, Kur’ân ahlâkıdır. (Canan, age., XI,333)

2. Maddî Şifâ
Kur’ân-ı Kerim’in maddî hastalıklara şifâ olması, inkar edilemez bir durumdur. Kur’ân’ın maddî olarak şifâ olması, onda zikredilen şeylerden istifade ile olur. İnsanı dünyanın halifesi yapan ve dünyada bulunan her şeyi insanın emrine veren Allah Teâlâ, insanı bunlardan istifade etmeye teşvik etmektedir. Meselâ, Kur’ân’da zikri geçen su, süt, bal, et, sebzeler, meyveler vs. hepsi, insanın emrine verilmiştir. İnsan, araştırmalar yaparak bunlarla hastalıklarına şifâ bulabilir.

Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Kur’ân’la rukyede2 bulunmuş, maddî hastalıkların tedavisinde Kur’ân-ı Kerim’den istifade etmeleri için Ashab-ı Güzîn’i teşvik etmiştir. İslâm uleması da, Rasûlüllah (s.a.s.)’in sünnetinde gelen bir çok delile dayanarak rukyenin meşrûluğuna hükmetmiştir. Tıbb-ı nebevînin en bariz hususiyetlerinden biri tedavide Kur’ân-ı Kerim’e müstesna bir yer vermiş olmasıdır. Hatta bazı hadîslerinde Kur’ân’dan şifâ aramamayı eksiklik ilan etmiştir. “Kim Kur’ân’dan şifâ talep etmezse, Allah ona şifâ vermez” buyurmuştur. Bu hadîs şu şekilde de anlaşılmıştır: “Kur’ân’la şifâ talep etmeyene Allah şifâ vermesin.” (Canan, age., XI,333)

Kur’ân’ın maddî hastalıklarda tedavi maksadıyla okunmasına sahabe efendilerimizden bir misal:

Hz. Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Biz Resûlüllah’ın (s.a.s.) gönderdiği bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza hizmetçi bir kadın gelip: “Obamızın efendisi Selim’i zehirli bir hayvan soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha sûresini okuyarak rukye yaptım.” dedi. Biz kendisine: “Resûlüllah (s.a.s.)’e sormadan (bu verdiklerine) dokunma!” dedik. Medîne’ye gelince, durumu Peygamberimize söyledik. Aleyhissalâtu vesselâm: “Fâtiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın.” buyurdular.” (Buharî, Tıp 33,39, Fedâilü’l-Kur’ân 9; Müslim, Selâm 66;)

Rukye, duâ ile tedavi olarak anlaşılınca belâ, musibet, hastalık gibi her çeşit kötü hallere karşı korunmak için Allah’a iltica ve duâ etmeye teşvik sadedinde vârid olan bütün hadisleri rukyenin meşruiyyetine deliller olarak göstermek mümkündür. Bu konuda birçok delil vardır: Bizzat Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk:

“Bana duâ edin duânıza icâbet edeyim.” (Mü’min, 60) ve:

“De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkân, 77) buyurarak mutlak şekilde duâ etmeye teşvik etmektedir.

“Duâ”nın mânâsı “Allah’tan istemek” olduğuna göre bu ilahî davette “Bütün hastalıklardan şifâ” dahil her şeyin Allah’tan talep edilmesine bir çağrı vardır. Kaldı ki Resûlüllah (s.a.s.) hastalıklarımıza Allah’tan şifâ istemeye daha açık ifadelerle bizleri çağırmış, kendisi fiilî örnekler vermiştir. (Muteber hadis kitaplarının “Duâ/Daavât” bölümlerine bakılabilir.) Bugün yapılan tıp alanındaki çalışmalar da aynı şeyi söylemektedir. Mesela yaptığı ilmî araştırmalarla ‘Nobel Tıp Ödülü’ kazanmış olan Fransız tıp profesörü Alexis Carrel ‘Duâ’ adındaki kitabında şöyle der: İnsanın iç organları en mükemmel şekliyle ibâdet ve duâ anında çalışır. Muhataplarım istedikleri kadar bu görüşüme itiraz etsinler. Ama ben, mevcut tıbbî imkânlarımızla tedavi edemediğimiz pek çok tehlikeli hastalığın duâ ile iyileştiğine şâhit oldum.” (İnancın Ruh ve Beden sağlığı üzerindeki tesirleri ile ilgili olarak bkz; Mazhar Osman Uzman, Tabâbet-i Rûhiyye, ve Alexis Carrel, Duâ.)
____________________________

DİPNOTLAR

1- Mâlik, Muvatta, Husnu’l- Huluk, 8; Aclûnî, Keşfü’l- Hafâ, I,244.
2- Rukye: Okuyarak tedavi etmeye rukye denmektedir. Rukye, âyet veya hadislerden alınan birtakım mübârek kelimelerin söylenmesiyle yapılır. Okuyarak tedâvi, insanların eskiden beri uyguladıkları bir yöntemdir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) başlangıçta rukye yapmayı yasaklamıştır. Çünkü câhiliye döneminde rukye yapanların sözleri arasında İslâm’ın getirdiği tevhîd inancına ters düşen ifadeler, şirk unsurları bulunuyordu. Böyle bir yanlışlığı önlemek için rukye yasaklanmıştı. Sevgili Peygamberimiz, hastalıklar için hem kendisi zaman zaman dua etmiş, hem de rukye yapanları dinledikten sonra, tevhîd inancına aykırı bir şey bulunmayan rukyelere müsaade etmiştir.
İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:
a) Allah Teala’nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması; b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde yapılması; c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X, 206).
Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.
1- Mubah olan Rukye: Kur’ân-ı Kerim’den ayetlerle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarıyla, Arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Resûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum.” (Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51-52).
Ve yine Resûlüllah (s.a.s)’ın hastalanan bazı kimselere, Mu’avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir “Ey insanların Rabbi olan Allah’ım hastalığı gider; buna şifâ ver. Şifâ veren yalnız sensin. Senin şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver.” (Buharî, Tıb, 37).
Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Resûlüllah’ın (s.a.s); “Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur.” (Buharî, Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında rukyenin caiz olmadığı kanaatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini, “Zülfikardan başka kılıç yoktur.” sözüne kıyas yaparak cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer hadislerde görüldüğü gibi, Resûlüllah (s.a.s) başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.
2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapça’dan başka bir dille rukye yapması, demir, tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır. el-İzz b. Abdüsselam’dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz vermemiştir.
3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ’dan başkasına dua ederek, sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin, peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak gibi…
Yine Peygamber Efendimiz; “İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta bir kötülük yoktur.” (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu şöyle açıklamaktadır: “Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve fayda elde etmeyi Allah’tan başka kimselerden istemektedirler.” (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X, 260).

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=411&yumit=bolum2
————————————————————————–

Peygamberimiz ve Tıp, Prof. Dr. HAYREDDİN KARAMAN

Dinin amacı insanlara doğru yolu göstermek, Allah rızasına uygun bir hayatın kurallarını vermek, imtihan için yaratılmış geçici dünya hayatında insanların kulluk imtihanını kazanmalarına ve böylece iki cihanda mutlu olmalarına yardımcı olmaktır. Dinin amacı, insanların kendi akılları ve beşeri bilgi edinme yollarıyla ile elde edebilecekleri ve gelişme çizgilerine göre geliştirecekleri bilgiler, teknik ve teknoloji konularında bilgi vermek değildir. Bu konularda yeri geldikçe verilen misaller ve bilgiler amaç değildir,bu konularda insanları bilgilendirmek için verilmemiştir; dinin amacına yardımcı olsun, imanı ve din duygusunu güçlendirsin diye verilmiştir.

Allah Teâlâ yüceler yücesi, akıl ve fikrin kavrama kapasitesinin ötesinde bir varlık olduğu için, O’nun kullarına hitabı doğrudan (insanların konuşmaları ve bilgi alış verişinde bulunmaları şeklinde) olmamış, peygamberler vasıtasıyla olmuştur. Peygamberler de beşer (insan türünden) olduğu için din bilgisi onlara vahiy denilen ve keyfiyeti bilinmeyen ilâhî bir dil veya iletişim aracı ile verilmiştir. Peygamberler bu vahyi alacak şekilde eğitilmişler, aldıkları vahyi muhatapları olan insanlara eksiksiz fazlasız iletmişlerdir. Peygamberlerin vahiy alıp iletmekten başka da vazifeleri olmuştur; bunların en önemli ikisi vahyi açıklamak ve yaşayışlarıyla ümmetlerine örnek olmaktır. Bir insanın diğerine örnek olabilmesinin ilk şartı kendi türünden olması ve yaptıklarının başkalarınca da yapılabilmesidir. Eğer peygamberlerin bütün hayatları olağanüstü mucizelerle dolu olsaydı, sıradan insanlara örnek olamazlardı. Onların örnek olmaları, iradeye bağlı ve her isteyenin yapabileceği fiillerde en güzeli, en doğruyu yaparak gerçekleşmiştir.

Peygamberimizin (s.a.) söz ve davranışlarının tamamı, ümmete örnek ve bağlayıcı olma yönünden aynı değildir. Kendine mahsus olanları, beşer olmasından kaynaklananları, nafile ve farz olanları, devlet başkanı, hakim, hakem olarak yaptıkları, tavsiye ve teşvik mahiyetinde olanları… vardır.

Kadı Iyâd isimli âlim (v.544/1149), İslam dünyasında bir zamanlar en fazla okunan kitaplardan biri olan ve Peygamberimizin şekil ve şemailini, ahlak ve özelliklerini anlatan eş-Şifâ isimli eserinde O’nun beşeri yönünü şöyle açıklamaktadır: “Resûlullah da (s.a.) diğer peygamberler gibi beşer nev’indendir (yani cin, melek veya başka türden bir yaratık değil, insandır), O’nun cismi ve dış varlığı tamamen beşerîdir, diğer insanlar için caiz ve vaki olan hastalıklar, değişmeler, acılar, sancılar ve ölüm O’nun için de caizdir…Allah resûlü hastalanmış, inlemiş, soğuk ve sıcaktan etkilenmiş, acıkmış, susamış, öfkelenmiş, canı sıkılmış, usanmış, yorulmuş, zayıflamış, yaşlanmış, bineğinden düşüp yaralanmıştır, inkarcılar kendisini yaralamış ve dişini kırmışlar, zehirli et vermişler, sihir yapmışlardır. O da maddi ve manevî araçlara/çarelere başvurarak tedavi görmüş, tedbirler almış nihayet Büyük Dostuna kavuşmuş ve dünyayı terketmiştir…

Hz. Peygambere eşi Zeyneb bt. Cahş bal şerbeti sunmuş ve bu yüzden onun yanında biraz fazla kalmıştı. Bunu kıskanan diğer iki eşi “Ağzından kötü bir koku geliyor, içtiğin bal şerbetinden olmalı!” deyince bir daha bal şerbeti içmemeye azmetmiş, olayın arkasından gelen vahiy, kadınlarını memnun etmek için Allah’ın helal kıldığı bir nesneyi kendisine haram kılmasının (bir daha içmeyeceğim demesinin) uygun olmadığını açıklamıştır (Tahrîm: 66/1).

Medine’ye gelip hurma ağaçlarının erkek hurmalarla tozlaştırılması (bir nevi çiftleştirilmesi) olayını ilk görünce “Bunu yapmasanız olmaz mı?” demiş, sahâbe yasakladığını zannederek tozlaştırmayı terk etmişler ve hurmalar iyi ürün vermemiştir. Durum kendisine arz edilince “Ben yalnızca yapmasanız olmaz mı dedim, yasaklamadım, bu dünya işidir, siz onu daha iyi bilirsiniz.” buyurmuştur. Bu örneklere göre “O, kendi arzusuna göre konuşmaz, o (söylediği veya tebliğ ettiği) kendisine vahy edilen Allah sözüdür” mealindeki âyeti (Necm: 53/4 ) genel mânada değil, özelleştirerek almak ve şöyle yorumlamak gerekmiştir: Onun tebliğ ettiği vahiydir veya din olarak söyleyip yaptıkları vahiydir, beşer olarak, dinle alakası olmayan (mübah alanda) söyleyip yaptıkları kendine aittir; beşeri bilgi ve tecrübesine dayanır. Ancak O, hiçbir zaman Allah rızasına aykırı bir şey söylemez ve bir davranışta bulunmaz, yanılarak bulunması halinde ise derhal vahiy yoluyla düzeltilir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.) hem kendisi hastalandıkça hem de çevresindekilerin sağlıkları bozulunca çeşitli tedavi yolları ve ilaç olarak kullanılan nesnelerden bahsetmiş, bunları tavsiye etmiştir. Bazı araştırmacılar bunların tamamının veya çoğunun vahiyle bildirildiğini, isabetli olduğunu, yanlış veya yetersiz olma ihtimalinin bulunmadığını, bu mânada bir “Peygamber tıbbı: Tıbb-ı Nebevî” bulunduğunu savunmuşlardır. Ancak tavsiye edilen şeyler teker teker ele alındığında böyle bir anlayışın doğru olmadığı ortaya çıkar. Peygamberimizin (s.a.) tavsiye ettiği tedavi şekillerinin ve ilaçların (ilaç yerine kullanılan nesnelerin) hemen tamamı, hem içinde yaşadığı toplum tarafından hem de daha eski topluluklarca bilinmekte ve kullanılmaktadır. Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadis de bizim anlayışımızı desteklemektedir: “Sizin ilaçlarınızda eğer bir fayda varsa ancak kan alanın aletinde, bal şerbetinde ve derde uygun olarak yapılacak ateşle dağlamada vardır; ben dağlanmayı sevmiyorum.” Hadiste “…sizin ilaçlarınızda” buyruluyor; bu ifade, “Öteden beri kullanmakta olduğunuz ilaçlar ve tedavi araçlarınızda” demektir. Yasaklamamakla beraber yine öteden beri kullanılan “yarayı ateşle dağlama” tedavisinden de hoşlanmadığını söylüyorlar.

Genel olarak O’nun, tıpla ilgili tavsiyelerinden şu sonuçları çıkarmak mümkündür:

a)Bir hadiste de geçtigi üzere “Allah yarattığı her derdin devasını da yaratmıştır, insanlar onu bulup hastaları tedavi etmeye çalışmalıdırlar.

b) İlaç ve tedavi şekilleri ile araçları dünya işidir ve beşeri bilgi alanına girer. Beşeri bilgi de zamana, mekana, şartlara bağlı olarak değişir ve gelişir. Peygamberimizin tavsiye ettiği tedavi araçlarının çoğu beşeri bilgi ve tecrübeyle elde edilmiştir. Onları aşmak ve daha iyileriyle değiştirmek dine de, sünnete de aykırı değildir.

c)Peygamberimizin tavsiye ettiği, yaşadığı zamanın şartları içinde iyi ve geçerli olan tedavi araçları, uygun kullanıldığında insanlara hiçbir zaman -faydasından daha fazla- zarar vermez; zarar verecek olsaydı Allah, Peygamberini uyarır, insanlara zarar verecek bir tavsiyede bulunmasını engellerdi

Peygamber’in tıpla ilgili tavsiyelerinin din ve vahiy ile ilişkisi konusunda, büyük âlim ve Buhârî şârihi İbn Hacer’in şu sözleri dikkat çekicidir: “Tıp (tedavî) ikiye ayrılır: Kalbin tıbbı, bedenin tıbbı. Kalbin (insanı insan yapan manevî varlık/yapının, bir mânada ruhun) tedavisi ancak Resûlün (s.a.) Rabbinden getirdiği (vahiy, din) ile olur. Bedenin tedavisine gelince bu konuda Hz. Peygamberden nakledilenler (O’nun söyledikleri) de vardır, başkalarının söyledikleri de vardır ve bunların çoğu tecrübeye dayanır. (Fethu’l-Bârî, Tıp bölümünün girişi).

http://www.muhammedmustafa.net/yazilar/peygamberimizvetip.htm

Salih Kullara Sürprizler

Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bu hadîste Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Ben salih kullarıma, ötelerde, öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kimsenin hayaline gelmiştir.” [1]

Hadîste bir sürprizden bahsedilmektedir. İnsan orada, beklemediği şeylerle hem de beklemediği bir anda karşı karşıya gelecektir. Gerçi Kur’ân’da,cennete ait bazı nimetler anlatılmaktadır. Ancak bu, onlara sadece ad ve unvan, yaklaşma ve bir mirsad-ı tefekkürdür. Yoksa dünyada iken onların hakikatını kavramak mümkün değildir.

İbn Abbas (ra) …“Onlara, benzer şeyler verildi.” (Bakara, 2/25) âyetinin tefsirinde der ki, cennette sizin bildiğiniz nimetlerin sadece adı vardır.[2] Tattığınız zaman, çeşnisiyle, “bu şuna buna benziyor” diyebilirsiniz ama kat’iyen onun aynı değildir. Çünkü cennet nimetleri de aynen cennetin kendisi gibi, onun ebedî ve bâki oluşuna muvafık yaratılmıştır. Bu dünyaya ait karpuzu, kavunu, elmayı, armutu orada aramak safdillik olur…

Cennet, sürprizler diyarıdır. Başınızı döndürecek, bakışınızı bulandıracak, sizi mest ve sermest edip kendinizden geçirecek ve âdeta ne yaptığınızı bilemez hale getirecek içinde her çeşit nimetin dizildiği bir ukba panayırıdır cennet. Ayrıca, binlerce sene cennet hayatı, bir anlık cemalini seyretmeye mukâbil gelmeyen, Cenâb-ı Hakk’ı müşahede de yine Cennet sürprizlerinden. Yani mü’minler cennete girince orada Rabbilerini müşahede edeceklerdir. Yoksa Cenâb-ı Hak, zaman ve mekandan münezzehtir.. o mekan cennet ve o zaman cennet zamanı olsa bile. Evet, salih kullara, Cemalullah’ı seyretme gibi bir sürpriz de hazırlanmıştır.

“Salih”; arızasız, kusursuz iş yapan demektir. Salihât ise, arızasız-kusursuz yapılmış işlere denir. Yapılan işlerin salihata dahil olup olmadığı ise, ancak İlâhî kıstaslara vurularak anlaşılır. Yani, Allah’ın ölçüleri içinde, namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, zekat nasıl verilir, cihad nasıl yapılır, iç âlem nasıl kontrol altına alınır, vicdana nasıl bakılır, ruh nasıl şahlandırılır, irade nasıl güçlendirilir, his ve duygular nasıl geliştirilir? Bütün bu “nasıllar”, İlahî ölçü nasılsa öylece bir değere tabi tutulur ve öylece değerlendirilir. Bu itibarla, insanın kendini Allah’ın beyanına göre ayarlaması, akord etmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gidebilecek şekilde sesler çıkarmaya çalışması salihat adına ilk adım sayılır.

Evet, bir sâzendenin çalma faslına geçmeden evvel sazını akord ettiği gibi, siz de, nezd-i Ulûhiyette hoşa gidecek, hora geçecek bir ses çıkarmak istiyorsanız mutlaka kendinizi Kur’ân’a göre ayarlamalı ve akord etmelisiniz. Tâ sesiniz ötelerde hüsn-ü kabul görsün. Yoksa yüzünüze bakılmaz! Cenâb-ı Hak, Semî ve Basîr’dir. Her şeyi görür, her sesi duyar. Ancak, eğer sesiniz o makama uygun değilse, sizi dinlemez. Dolayısıyla siz de sesinizi duyuramamış olursunuz.

Bir diğer mânâda Sâlihât; yapılan amellerin, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından gözetildiği ve gözetileceği mülâhazasıyla, özene bezene yapılması demektir. Öyleyse insan, önüne gelen bütün iyilikleri titizlikle yerine getirmelidir. Çünkü hangi amelin, kurtuluşa vesile olacağı belli değildir. Onun içindir ki, Allah Resûlü … buyurmaktadır. “Allah’tan kork ve hiçbir mârûfu küçük görme.”[3]

Ayrıca mevzubahis ettiğimiz hadîste: “Benim salih kullarıma” mânâsına … denilmektedir. Demek ki salihât, onları Allah’a yaklaştırmış ve Allah tarafından sevilen sevgililer haline getirmiştir. Başka bir hadîs-i kudsîde ise Allah tarafından sevilenlerin durumu şu şekilde anlatılmaktadır:

…?

“Artık onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.!” [4]

Yani, kul, salihatla Allah’a öyle bir yakınlık kazanır ki, tamamen O’nun boyasıyla boyanır.. ve artık o, gassalın elindeki meyyit haline gelmiştir; onu sağa sola evirip çeviren, hep Cenâb-ı Hak’tır. Bu ne tatlı bir cebirdir ki, Rabb, onu doğruluk istikametinde sevk etmektedir. Gayri böyle bir insanın ilahî bir lütuf eseri olarak Hak’dan yüz çevirmesi söz konusu olmasa gerek. Çünkü o; “Benim kullarım” denilebilecek noktayı tutmuş ve mukarrebine dahil olmuştur.. ve zaten böyle biri: “Tut beni Allahım! Tut ki, edemem Sensiz” der, inler.

O, iyi ve güzel olan hemen her şeyi yapar ve yaptığı her şeyde de kurtuluşuna vesile arar. Zira o, hangi amelin kurtaracağını bilmediğinden dolayı, önüne gelen hiçbir iyiliği kaçırmaz. Yaptığı bütün bu ameller ahirete bir sürpriz paketi olarak gider ve bir gün cennete girdiğinde, bu paketler onun önünde bir bir açılır ve ona gözlerin görmediği kulakların işitmediği sürprizleri yaşatırlar.

Bazen, bir köpeğe su vermenin dahi insanı cennete ehil hale getirdiği ve getireceği[5] bazen de bir kediyi susuz bırakmanın cehenneme sebep olduğu ve olacağı[6] hakikatini nazara alarak diyoruz ki; cennet ve cennette verilecek de bütünüyle sürpriz şeylerdir.

Hem, insan ancak gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, hayalinde canlandırabildiği şeyleri bilebilir. Halbuki, insan, sınırlı olduğu gibi bu duyguları da sınırlıdır. Dolayısıyla bu duygular vasıtasıyla ancak sınırlı olan şeyler idrak edilebilir; sınırsız bir âlemdeki nimetleri, bunlarla tartmak mümkün değildir.

“İdrak-i meâli bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (Z. P.)

Diğer bir tevcih de şu olabilir: Cenâb-ı Hak yapılan iyiliklere bazen on, bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon, bazen de sayısını ancak kendisinin bileceği mükafat verir. Hiçbir kul, kendisine nasıl bir mükafat verildiğini bilemez. Ahirette ise, amellerinin karşılığı böyle tasavvurlar üstü sürpriz olarak önüne çıkınca, şaşırır kalır ki, böylece onun hayalinden dahi geçmeyen şeyler, birer hakikat olur.

İşte bu kadar derin hakikatı, birkaç kelime ile anlatıveren Allah Resûlü, bizim idrakımızın kavrayış cidarlarını zorlayan bu sözleri hiç düşünmeden, âniden ve irticalî olarak söylemiştir. Sadece şu söz dahi, O’nun nasıl bir idrak üstü fetânete sahip olduğunu isbata yeter… Ancak biz, O’ndan bahsetmenin verdiği ledünnî hazdan vazgeçemediğimizden hiç olmazsa birkaç sözünü daha nakletmeyi düşünüyoruz.

[1] Buhârî, Tevhid, 35; Müslim, Cennet, 4, 5
[2] İbn Kesir, Tefsir, 1/91
[3] Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 1/121, Müslim, Birr ve Sıla; Ebû Davud, Libas, 25
[4] Buhari, Rikak, 38
[5] Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Selam, 153, 154
[6] Buhari, Müsakât, 9; Müslim, Selam, 151; Müsned, 2/507

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2212.html
——————————————————————————————————–

Cennet Mekârih, Cehennem Şehevatla Kuşatılmıştır

Yine Buhâri ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadîslerinde Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” [1]

Cehennem şehvetlerle örtülü, şehvetler bohçasında dürülü ve şehvetler atmosferine açıktır. Cennet ise, aklın zahirî nazarına göre nahoş şeyler ve mekârih ile perdelidir. Her şeyi maddede arayanların gözüne, cennetlere uzanan yollardakiler hiç de güzel görünecek türden şeyler değildir.

Esasen, hem cennet hem de cehennem, bizler için nimettir. Zira istikameti bulmada, birisinin teşvik edici, diğerinin de ürkütücü rolü vardır. İnsan, cennetin teşvik edici yüzüne bakınca hep oraya girebilmek için çalışır; cehennemin abûs çehresini görünce de, ona düşmeme gayretiyle cennete doğru şahlanır. Böylece, her ikisi de bizim için rahmet olur.

Ancak, Cenâb-ı Hak, hem cenneti hem de cehennemi birer bohçaya sarmış, bunları insanların amel pazarına takdim buyurmuştur. İnsan kendisine verilen iradeyle bunlardan birini tercih etme durumundadır. İrade ölçüsünde isteyen, said olur cennete talip çıkar, isteyen de şaki olur cehennem yoluna girer.

Evet, cehennemin etrafında, şehvetten bir atmosfer vardır ve cehennem böyle bir atmosferle sarılı bulunmaktadır. Bu atmosfer, dıştan çok cazip görünmektedir; yeme, içme, yatma, nefsin hoşuna giden her şeyi elde etme ve cismaniyet itibarıyla tatmin olma gibi insanın arzularına seslenebilecek ne varsa, hepsi cehennemi saran bir haliçe ve bir kaneviçe gibidir. Hâsılı, cehennem yolu insanın cismaniyetini gıcıklayan bir şehvet mozaiğidir.

Cennet ise, etrafı mekârihle sarılı bir sadeftir; abdest almak, namaz kılmak, hacca gitmek, zekat vermek, cihad etmek, Allah yolunda zorluklara katlanmak, yer yer cemiyet içinde bir parya muamelesine tâbi tutulmak, her türlü insanî haklardan mahrum bırakılmak, hapishane hapishane dolaştırılmak, sadece “Rabbim Allah” dediği için dayak yemek, sürgüne gönderilmek ve ademe mahkum edilmeye kadar daha bir sürü aklın zahirine göre kerih görünen şeyler. Evet cenneti de işte bunlar kuşatmış ve o da böyle bir atmosferle muhat bulunmaktadır. Dıştan bakanlar, hep bu perdelere takılır kalırlar. Perdeler itibarıyla ise, cehennem iç gıcıklayıcı, cennet de ürperti verici bir durumdadır. Onun içindir ki, insanların çoğu işin dış yüzüne bakmış ve aldanmışlardır. Dolayısıyla cehennemin tâlibi çok, cennetin talibi ise oldukça azdır.

İnsanların çoğu küçük hesaplar peşindedir. “Namaz iyidir, fakat günde beş defa kılmak bana zor geliyor” diyen bir insan, namazdaki çok küçük meşakkate takılıp kalmıştır. Kışın abdestin zorluğu, bazılarını yolda bırakmıştır. Halbuki, yukarıdaki hadiste gördük ki, aynı abdest, onun bu küçük sıkıntısına katlanan bir başkasını adım adım cennete yaklaştırmaktadır. Oruçta, zekatta, hacda, cihadda da aynı şeyleri düşünmek mümkündür. Akılları, akıllı davranmalarına mani olan niceleri, bu küçük engel ve engebeler karşısında gereken sıçrayışı yapamamakta ve cennetin etrafında seyrettiği mekârih, onların oraya girmelerine mani olmaktadır.

Cehennem ise, basit hevesleri kendisine tuzak yapmış bir cadıdır. Çoğu kimse, biraz sonra hayatına mâl olacağından habersiz tıpkı sineklerin bala koşması gibi, bu zehire koşmaktadır. Evet, şehvet, onlar için zehirli bir baldır. Bu insanları, etrafında döne döne yanıp mahvolacağı ateşe doğru giden kelebeklere de benzetebiliriz; cehennemin etrafını saran şehevata doğru akılsızca gider ve kendilerini cehennemde bulurlar. Gördükleri perdenin verasını tam kestiremediklerinden cehenneme perde olan şeyler, onların cismaniyetlerini kamçılar ve onları kendine doğru cezbeder.[2]

Hayat yolunda, yolların ayırımındaki Zât’la (sav) tanışan, O’ndan aldığı mesaja göre yön ve yol takip eden, kalbi hakikata uyanmış insanlar ise, cennet yollarının sağını-solunu tutan mekarihin içyüzünü anlayıp kat’iyen zahirine kanmazlar. Zira onların vicdanlarında bir nüve halinde bulunan cennet her an inkişaf etmekte ve onların ruh dünyalarını sarmaktadır. Başkaları cenneti dışarda ararken, onlar dünyada dahi, içlerinde buldukları bu cennetle âdeta safâ sürmektedirler. Halbuki, dünyanın maddî cennetinde yaşayanlar, onların vicdanlarında yaşadıkları cennetin tek dakikasını dahi hatta bütün bir hayat boyu yakalayamazlar. İman, içinde cennet taşıyan bir nüve, küfür ise, içinde cehennem taşıyan ayrı bir tohumdur. Bunlar ötede, gelişip dal budak salacak ve hakiki mânâda bir cennet ve cehenneme inkılâb edecektir. Demek ki, mü’min dünyada dahi cennet hayatı yaşamakta, ama yaşadığı şeyler zahiren mekârih gibi görünmektedir.

Cennete ulaşma iştiyakıyla çırpınan ruhlar, her menzili ayrı bir saadet bu yolda, çok defa, ruha rağmen nefsin hoş karşılamayacağı abdest, namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerin getirdiği sıkıntılar; zekat, sadaka ve diğer vergi türleri gibi oldukça ağır mükellefiyetler; hac ve cihad gibi malî ve bedenî sorumluluklar bazıları için bu yolu âdeta yürünmez hale getirir.. bu yolda kimileri abdeste, namaza, kimileri açlığa susuzluğa, kimileri mal-can sevgisine, kimileri de bunların birkaçına birden takılır kalır da, dört adım ötede bütün debdebe ve ihtişamıyla onu bekleyen cennete ulaşamaz.

Evet, cennet, yukarıda birkaçını zikrettiğimiz, yüzlerce mükellefiyet ve sorumluluğun öbür ucunda, dünya kadar engel ve engebelerle muhat, zirve bir dünya ve her türlü mutluluk tasavvurlarını aşan rengârenk bir rüyalar ülkesi ise, ki öyledir; buna karşılık cehennem de, nefsi coşturan, bedenî arzuları şahlandıran yığın yığın istek, iştiha ve şehvetlerle, ebed yolcularının önünü kesmiş; bedene ait her türlü arzu, iştiha ve şehveti köpürten, şişiren, her zaman zayıf ruhların dikkat nazarlarını üzerinde toplayabilen ve kara delikler gibi semtinden geçenleri o müthiş “ile’l-merkez: merkez çekim” gücüyle cezbedip bağrında eriten bir gulyabaniler gayyasıdır.

Cehennemin o süslü hicap ve fânusuna bakıp büyülenen ve kendini o gayyaya salan, cennetin de sırf perde önünü müşahede edip o ebedî mutluluk diyarından ve o sürprizler âleminden ürküp geriye duran nice insan vardır!

Evet, işin aslına bakılacak olursa, cenneti duyup bilenlerin ona iştiyaklarının olmaması, cehennemi tanıyanların da ona yaklaşmaları düşünülemez. Ne var ki, sırr-ı teklif, gaybe îman ve dünyadaki imtihan gerçeğinden ötürü, cennet, mekarihten bir nikaba, cehennem de şehvetten bir fistana bürünüp insanların karşısına öyle çıkmışlardır.

Şimdi gel, Peygamber sözündeki kuvvet, büyü ve muhtevaya bak ki, upuzun iki muazzam ve müthiş yolu, bütün saadetleri, bütün muhataralarıyla beraber, götürüp ürperten veya inşirah veren iki kat’î neticeye bağlıyor, hem de her işinde olduğu gibi “azamî tasarruf” prensibine uyarak bu devâsâ meseleleri anlatmada da sadece dört-beş kelime kullanıyor.

Burada -istitrâdi olarak- şunu da hemen ifade edeyim ki, biz, mevzumuz itibarıyla, Efendimiz’e ait bu mübarek sözlerin, sadece birer söz pırlantası olduğu yönüne işaret etmekle yetinmek istiyoruz. Yoksa, bu ve benzeri hadîslerin, belağat ve dil bakımından bize anlattığı daha nice nükteler var..! Bir de bu yönüyle Allah Resûlü’nün mübarek sözleri incelenebilseydi, kimbilir daha ne mânâ hevenklerine şahit olunacaktı! Ancak bu husus, tamamen ayrı ve müstakil bir mevzu olması sebebiyle o kapıyı şimdilik açmayacağız.

[1] Buhârî, Rikak, 28; Müslim, Cennet, 1
[2] Bu hususu Efendimiz (sav) şu temsille anlatmaktadır: … “Benimle ümmetimin misâli ancak ve ancak ateş yakan bir adamın misâli gibidir. Ki: Hayvanlar ve pervâneler onun içine düşmeye başlarlar. Ben sizin eteklerinizden tutuyorum, sizse onun içine atılıyorsunuz.” (Buhârî Rikâk, 26; Müslim, Fezâil, 17, 18; Tirmizi, Edeb, 82; Müsned, 1/39)

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2213.html
—————————————————————————————————-

Üç Hak: Allah, Devlet ve Din Hakkı

Bir başka hadîsi, İmam Tirmizi naklediyor:

“Size Allah’tan korkmayı tavsiye ediyorum.. ve başınızda bulunan siyahî bir köle dahi olsa, dinleyip itaat etmeyi de. İçinizden ömrü olanlar, ileride pek çok ihtilaflar görecektir. Siz, benim ve raşid halifelerin yolunu yol edinin ve bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun. Bid’atlardan ise sakının. Muhakkak her bid’at dalâlettir.” [1]

Burada Allah Resûlü, üç haktan bahsediyor. Birincisi, takvâ ki, Allah hakkıdır. İkincisi, dinleyip itaat etmek ki, o da devleti idare edenlerin hakkıdır. Üçüncüsü ise, sünnete sımsıkı sarılma ki, dinin hakkıdır.

Takvâ, vikaye kökünden gelen bir kelimedir. Bir bakıma o, şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine riâyet ederek, Allah’ın himayesine girme ve böylece şeriat-ı fıtriyenin kanunlarına karşı da korunma demektir.

Başınıza seçtiğiniz insan, yani sizin seçerek başınıza getirdiğiniz kişi, saçları kıvırcık siyahî bir köle dahi olsa, onu dinleyip itaat etmek şarttır. Bu, demokrasiler üstü bir demokrasidir. İnsanların bir türlü ulaşamadığı ve böyle giderse uzun bir süre daha ulaşamayacağı bir demokrasi ki tam on dört asır evvel bu şekilde dile getirilmiştir. Ancak bir nebi eliyle gelen bu sisteme, demokrasi demek de doğru değildir. Zira, dünyada hiçbir demokrasi anlayışı, bu ufka ulaşabilmiş değildir. En modern ve medenî görünen ülkelerde dahi, böyle bir anlayış ve düşünce henüz yerleşmemiştir. Bugün Amerika’da, siyahlar yine ikinci sınıf vatandaş durumundadır. Hâlâ, siyahları insan kabul etmeyen ülkeler vardır. Halbuki İslâm, eğer insanlar, böyle birisini başlarına kendi arzularıyla getirirlerse, ona itaat etmeleri gerektiğini asırlarca evvel beyan buyurmuştur. Ayrıca burada, hilafete giden yolun herkese açık olduğu hususuna da dikkat çekilmiştir. Halk, arzu eder ve isterse, bir siyahiyi de başa getirebilir. O başa geldikten sonra da herkes ona itaat etmek mecburiyetindedir. Önemli olan, kimin seçildiği değil, sevâd-ı âzamın kimi seçtiğidir.

… “Bugün dininizi tamamladım” (Mâide, 5/3) meâlindeki âyetle din tamamlanmıştır. Artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştır. Dinin içine yeni bir şey sokulamaz. Zira dine girecek her bid’at, bir sünnetin öldürülmesi demektir. Onun için de, Allah Resûlü ve O’nun Raşid Halifelerinin sünnetine sımsıkı sarılmak icap etmektedir. Bu sarılma ellerle değil, dişlerle olacaktır. O’nun sünneti, bir talih kuşudur. Avlanacaksa, o avlanmalı ve elde tutulmalıdır. Ayrıca Allah Resûlü’nün sünneti, başkalarına ağızla anlatılacaktır. Bir de sünnete dil uzatanlara, diş gösterilecek, onların sünnet hakkında ulu orta konuşmalarına meydan verilmeyecektir…

Burada derme-çatma söylemeye çalıştığımız bu hususları, O beyan sultanından dinleyip anlama imkânımız olsaydı, kimbilir hayâl dünyamıza ne zenginlikler akacaktı! O’nun sözlerinde açılan her yaprak, bize apayrı mânâlar fısıldayacaktı. Biz de O’nun sözünün ardından O’nu tasdik mânâsına

… “Resûlullah doğru söyledi” diyecektik.. ve diyoruz da.

Nasıl demeyelim ki, O’nun sözleri, bir adım daha atsa, Kur’ân’ın i’caz semasına yükselecektir.

[1] Tirmizi, İlim, 16; Değişik rivayetler için bkz, İbn Mace, Mukaddime, 6, Müsned, 4/126,127

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2214.html
——————————————————————————————————-

Bir Delikten İki Kere Isırılmak

Buhârî ve Müslim’in beraberce naklettiği bir hadîste Efendimiz: … “Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.” [1]

Geleceğin siyasilerini çok yakından ilgilendiren bu hadîs üzerinde fazla bir şey söylemeyecek ve sadece işaret kabilinden bazı şeylerle iktifa edeceğiz.

Gelecekte kendi kültürüne uyanmış, kendi dünyasını yine kendi dünyasında arayan aydınlık ruhlar, ışık ordusu, bu hadîs üzerinde tekrar tekrar durup düşünmeli ve bütün iç ve dış siyasetlerini, bu hadîsten alınacak dersler üzerine oturtmalıdırlar; o zaman, muvaffakiyete götüren önemli bir yolu bulmuş sayılırlar. Yoksa siyasî platformdaki aldanma ve aldatmalar, hiçbir zaman eksik olmaz ve insanımız hep aldatılmış ve aldanmış olur.

[1] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2215.html
——————————————————————————————————-

İnsanlar Madenler Gibidir

Geleceğin terbiyecileri de, yine Buhâri ve Müslim’in rivayet ettikleri şu hadîs üzerinde çalışmalar yapmalıdırlar. Allah Resûlü buyuruyor:

“İnsanlar, aynen altın ve gümüş madenlerine benzerler. Cahiliyede hayırlı olanları, İslâm’a girip onda derinleşip, (onu hazmettiklerinde) yine en hayırlıdırlar.” [1]

Bu ifadeleriyle Efendimiz, sanki bütün pedagog ve psikologları önüne alıyor, onlara şu dersi veriyor:

İnsanları terbiyede, onların karakterlerini tesbit çok mühimdir. Fizyonomileri, insanların ruh dünyalarını ele verir. Öyleyse evvela, her insanın ruh dünyası anlaşılmalı, daha sonra da her insan eritilebileceği potaya konarak eritilmelidir. Terbiye, bir mânâda ona şekil vermektir. Şekil vermek ise, ancak o insanın belli bir potada eritilebilmesiyle mümkündür.

Bilmeden, gelişigüzel yapılmak istenen terbiyenin, hiçbir faydası olmayacağı gibi, büyük zararlara da yol açabilir. Onun için Allah (cc) bu işin başını çeken Zat’a şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, insanları basiretle Allah’a davet ederiz” (Yûsuf, 12/108).

Evet, bir dava ve düşünceye davet, basiretle olmalıdır. Basiret, yapılan işin; bilerek, kime, neye, ne ölçüde davette bulunulacaksa, bunun belli bir şuurla yapılmasıdır.

Demek oluyor ki, Allah Resûlü, davetde kendisine şuur yolunu seçmekte, ümmetine de böyle bir yolu yeğlemekte, zaten bunu emreden de, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın kendisidir.

Kim, kaç derece hararetle erir, özünü bulur; kim, hangi potada ele alınır; kim, nerede imbiklere atılır; kime mekikler nasıl gider-gelir; bunlar ancak basiretle keşfedilip bilinebilecek şeylerdir.

Cahiliye devrinde, o günün insanları içinde, şuurlu, basiretli, hakperest ve insaflı olanlar, gözleri hak ve hakikate açılıp İslâm’ı anladıktan ve anlayış itibarıyla hakikate uyandıktan sonra da yine en hayırlılardan oldular. Zira, altın, potadan geçtikten sonra yine altın, gümüş ve bakır da, potadan geçtikten sonra yine gümüş, yine bakırdır; ve asla başka madene dönüşmezler. Cahiliye devrinde madeni altın olanlar, İslâm’a geçtiklerinde yine altın olacaklardır; fakat bir şartla ki, …ifadesi bunu anlatmaktadır. Dinde fakihleşmeleri, derinleşmeleri kaydıyla…

Onların bu hâle gelebilmesi için de, elbette bir muallimin, bir mürşidin ve bir mânâda bir kimyagerin onlara el atıp, potalarda eritmesi gerekmektedir. Evet, onların vicdanlarına İslâm’ı üflemek, ancak bu şekilde mümkündür; onlar da, fıkha ancak bu şekilde ulaşırlar.

[1] Buhârî, Menakıb, 1; Müslim, Birr, 160; Müsned, 2/539

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2216.html
——————————————————————————————————-

Zulüm Cezasız Kalmaz

İşaret etmeden geçemeyeceğimiz bir hadis de Efendimizin şu beyanıdır: …

“Allah, zalime mehil verir. Bir de onu yakaladı mı, artık iflah etmez.” Sonra da Allah Resûlü sözlerine şu âyetle devam ettiler: “İşte Rabbinin yakalaması böyledir. O zalim ahaliyi böyle yakalar. Zira O’nun yakalaması çok can yakıcı, çok şiddetlidir.”(Hûd 11/102)[1]

Allah, zalime mehil üstüne mehil verir. Zulmedeni, kendine baş kaldıranı ve kendisine isyan edeni, hep mehillerle karşılar. Ama bir kere de yakaladı mı gayri onu iflah etmez. Demek ki, yapılan şeyler artık gayrete dokunmuş ve bir son damla gibi bardağı taşırmıştır..

Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta câri bazı kanunları vardır. Bunlar asla değişmezler. … âyeti de bize bunu anlatmaktadır. “Allah’ın yarattığında değiştirmek yoktur..” (Rûm, 30/30). Bu kanunlardan biri de, zalimin Allah’ın kılıcı olma keyfiyetidir. Efendimiz bu durumu bildirirken: “Zalim Allah’ın adaletidir. Onunla intikam alır, sonra da o zalimden intikam alınır.”[2] buyurmaktadırlar.

Zalim seyfullah’tır. Haddini bilmezlere Allah, zalimle haddini bildirir. Sonra da zalimden bir intikam alır ki, siz de şaşar kalırsınız. Zalimler, bugünkü halleriyle, gemi azıya almış gidiyorlar. Ancak sakın siz bu duruma bakıp ümitsizliğe düşmeyin. Nice “karye”lere Allah böyle mehil, müddet vermiş, ve âdeta onlara “yiyin, için, yaşayın” demiştir; ama bir de bakmışsınız derdest etmiş ve işlerini bitirmiştir.[3]

Şöyle etrafınıza ibretle bir bakıverseniz, arzettiklerimizin müşahhas manzaralarını siz de apaçık göreceksiniz. Sodom, Gomore ve Pompei, bunun sadece üç misali… Kimbilir daha adını bilmediğimiz veya onlar kadar ibret verici olmadığı için unutulmuş daha nice misaller var ki, hepsi de, bu ilâhî kanuna hâl dilleriyle şahidlik yapmaktadır.

Uzağa gitmeye ne gerek var? Bir zamanlar şu üzerinde yaşadığımız topraklarda bir Devlet-i Aliyye vardı. Onun yıkılması, rüyalarda bile görülecek şey değildi. Kimsenin aklının köşesinden geçmeyen bu yıkılış, bugün ciğerleri sızlatan acı bir duygu olarak tarihin hafızasına kaydedilmekten kurtulamamıştır. Bugün, bir avuç insan, Misak-ı Millî ile hudutları çizilmiş bu küçücük ülkede varlıklarını koruma mücadelesi vermekte… Hatta haricî, dahilî şekâvet cereyanları, onlara bu kadarcık hayat hakkını bile çok görmektedir…

… Ve değişmeyen kanun: “İşte Rabbinin derdest etmesi böyledir..!” Hakiki tarihçi ve içtimaiyatçılar, Cenâb-ı Hakk’ın bu değişmeyen kanunundan ve onun tarih mezarlığındaki misallerinden çok istifade edecekler. Belki de bu istifadeleri onların asırlar boyu canlı kalmalarını sağlayacaktır. Biz, yine ufkumuzu süsleyen O’nun söz cevherine birçok meseleyi havale ettiğimiz gibi, bu hadisin şerh ve izahını da havale edip, bir başka hadise intikal edelim. Allah Resûlü buyuruyor.

[1] Buhâri, Tefsîr (11) 5; Müslim, Birr, 61
[2] Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2/49
[3] Bu hususa Hac suresi, 48. ayeti işaret etmektedir

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2217.html
——————————————————————————————————–

Arşın Gölgesinde Yedi Grup

“Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden başka sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır. (İlki) âdil imam, (ikincisi) ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç, (üçüncüsü) mescidlere dilbeste olan kimse, (dördüncüsü) Allah için sevişip, Allah için bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan herbiri, (beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talep ağında (nefsine başkaldırıp) “ben Allah’tan korkarım” diyen adam, (altıncısı) solundakine infak ettiği şeyden, sağındaki bir şey hissetmeyecek şekilde sadakasını gizli eda eden, (yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan.” [1]

İşte, her biri insan iradesi açısından başlı başına birer önem arzeden yukarıdaki hususlar ki, bunların bazısı, îfası çok zor ve çetin işler, bazısı da ruha ciddî birer çelme sayılan ağlardır. İnsan bu ağların bazılarından kurtulsa da, her an diğerlerine takılma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Ancak Allah’ın himaye ve inayetiyle aşılabilecek olan bu öldürücü tuzaklardan sıyrılabilme ve insan takatini zorlayan hatta bazen onu aşan bu çetin sorumlulukları başarıyla yerine getirebilme de, yine o inayet ve himayeyi celbin en güçlü, en makbul vesilesi sayılan, iradenin hakkını verme ve Allah’la sımsıkı irtibatta bulunma dinamikleri olsa gerek…

İşte, yukarıya aldığımız Peygamber sözü bize, her zaman iradesiyle var olabilmiş ve Allah’la irtibattaki gücü ortaya koymuş kudsîler cemaatinden böyle bir kesitle, ötedenberi ütopyalarda aranan, aranıp da bir türlü bulunamayan vicdan topluluğunu sunmakta ve onları yakalama mevzûunda içlerimizi arzu ile doldurup gönüllerimizi şahlandırmakta…

Evet, güneşin bulutların yerini alıp her yanı kavurduğu, beyinlerin kaynayıp terlerin gırtlağa ulaştığı ve sebeblerin bütün bütün iflas edip her şeyin insanın aleyhine döndüğü o gün, Hakk’ın himaye ve inâyetinden başka gölge olmayacak ve olamaz da. Bu gölgenin arş gölgesi veya başka bir şey olması önemli değil, önemli olan bildiğimiz düzenin değişmiş, kıstasların altüst olmuş, arz u semânın başkalaşmış olmasıdır.

Bu müthiş günde, kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve iltimasların hiçbir işe yaramayacağı muhakkak. Seslerin kesildiği, canların gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o gün, kim kimi koruyabilir ki..?

Evet, işte böyle bir günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin gölgesidir ve bu gölgeden yararlanacak olanlar da:

1) Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet reisi.

2) Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî arzularına rağmen, kendini Hak’a kulluğa adamış delikanlı.

3) Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi sürekli mescidlerde atan ibâdet eri.

4) Birbirlerini Allah için seven; bir araya geldiklerinde Allah için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hak rızasını, Hak sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.

5) Hayatını hep “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” kuşağında sürdürebilen, iffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “ben Allah’tan korkarım”düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit.

6) Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden, tırnağından artırıp, Hak rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve civanmertlik kahramânı.

7) Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalgakıran mahiyetindeki o müthiş irâdesiyle mâsiyet arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül erleridir.

Evet, başka hadîslerde de ifade edildiği gibi, adâletle hükmeden hâkimin ötede nurdan minberler üzerine kurulup Hakk’ın ard arda gelen iltifatlarını yudumlaması;[2] gençliğinde, gençliğini aşmış delikanlının Hakk’ın hoşnutluğu ile mükâfatlandırılması; hayatını mescid-ev-iş yeri arasında bir dantela gibi örmeye muvaffak olmuş ibâdet erinin ilâhî himayeye alınması; kâinata “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakıp ömürlerini, Allah için severek, sevilerek geçirenlerin mahşerde İlâhî muhabbetle mükâfatlandırılmaları; dünya hayatını mehâbet ve mehâfet atkıları üzerinde örgüleyen gönül insanının ötede korktuğundan emin bulunması; sadakasını, sadâkat nişanesi ölçüsünde te’diye eden vefâ erinin, o en vefâlıdan tasavvurlar üstü mukâbeleye mazhar olması, nihayet, zâhiri mânâlı, bâtını derin, âlemin kendisini bildiği yanlarıyla onlara en mükemmel örnek, dostla halvetinde de gözyaşlarıyla O’na içini dökebilen o duygu ve gönül insanının, bütün bâdireleri aşıp umduklarına nâil olması gibi, uhrevî ödüllendirmeleri ifâde etmenin yanında aynı zamanda, ideal bir toplumun kesiti sayılan böyle bir tablo ile mükemmel bir millet olmanın çerçevesi verilmekte ve insanları ona taşıyacak esaslar gösterilmektedir.

Bilmem, artık böyle ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevânın birkaç satıra sıkıştırılarak, âdeta deryânın damla ile ifadelendirildiğini tekrar etmemize gerek var mı..?

[1] Buharî, Ezan, 36; Müslîm, Zekat, 91; Tirmizi, Zühd, 53
[2] Müslim, İmare, 18; Nesâi, Kudat, 1; Müsned, 2/159.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2218.html
——————————————————————————————————–

Dünya Bir Gölgeliktir


“Dünya ile benim ne alâkam var. Ben, dünyada bir ağaç altında gölgelenip de bırakıp giden bir yolcu gibiyim.” [1]

Dünya nedir? İnsan fâni ve geçici olan şeylere karşı nasıl bir durum ayarlaması yapmalıdır? Hem insan, bu dünyaya niçin gelmiştir ve nereye gitmektedir? İşte felsefenin en birinci mevzuları ve haklarında asırlardır söz söylenen mevzular.. görüldüğü gibi, Allah Resûlü tarafından çok veciz bir ifadeyle vuzuha kavuşturulmakta. Başkalarının kitaplık çapta eserlerle, kesin ve net bir şekilde ortaya koyamadığı bu ve benzeri meseleler, Allah Resûlü’nün lâl ü güher beyanları içinde, nasıl da en net şeklini almaktadır! Evet, bütün insanlık, O’nun ifadelerindeki vecizliğe hayrandır…

[1] Tirmizî, Zühd, 44; İbn Mâce, Zühd, 3

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2220.html
———————————————————————————————————

Öncekilere Verilmeyen Beş Şey

“Bana, benden evvel, hiç kimseye verilmedik beş şey verilmiştir: Bir aylık (gibi uzun) bir mesâfeden (düşmanın kalbine) korku salmakla (ilâhî) nusrete mazhar oldum. Yeryüzü bana namazgâh ve sebeb-i taharet kılındı. Bu itibarla, ümmetimden namaz vaktini idrak eden herkes; (bulunduğu yerde) namaz kılsın! Ganimet, benden evvel kimseye helâl sayılmadığı halde bana helâl kılındı. Ve bana şefaat (hakkı da) verildi. (Yine, benden evvel) her peygamber sadece kendi kavmine gönderiliyordu; ben bütün insanlığa elçi olarak gönderildim.” [1]

Allah’ın küllî mânâda herkese, hususî mânâda da her ümmet ve her nebîye ayrı bir lütfu, ayrı bir ihsânı olmuştur: Hz. Âdem ve evlâdına safvet ve esmâya mazhariyet; Hz. Nuh’a, mücadele, kararlılık ve azîmet; Hz. İbrâhîm’e, pek çok nebîye baba olma mazhariyeti, tevhid aşkı ve hillet; Hz. Musâ’ya, tâlim, terbiye, içtimâî ilimler ve içtimâiyâtta dirâyet; Hz. İsâ’ya, beşerî münasebetlerde yumuşaklık, sabr u tahammül, müsamaha, şefkat ve muhabbet; zaman ve mekânın efendisi Hz. Muhammed (sav) ve O’nun ümmetine ise, enbiyâ-i sâlifeye lütfedilen hususlara ilave olarak irâde, hikmet, muvazene, telîf, terkip gibi mükemmellik ve cihanşümûl olmanın özellikleri bahşedilmiştir. Bu itibarla, İslâm dininin, diğerlerine nisbeten daha külfetli, daha mes’ûliyetli olmasına karşılık, daha latîf, daha yüksek, daha bereketli ve daha beşerî olduğu söylenebilir. Bu da O’nun cihanşümûl husûsiyetlerinden biri sayılır.

Yukarıya aldığımız hadîs-i şerif ise, İslâm Peygamberi ve O’nun âlemşümûl mesajını, daha çarpıcı, daha rengin bir üslûpla ele alır ve gözlerimizin önüne serer.

Bu âlemşümûl dîn ve âlemşümûl da’vânın şerefli mübelliği ve ilk temsilcileri, bu cihanşümûl sistemi dünyanın dört bir yanına taşırken, vazifelerinin şuurunda ve mes’ûliyetlerini de müdrik bulunuyorlardı. Topyekûn dünyayı teshir için cepheden cepheye koşuyor, Allah yolunda cihâd ediyor, öldürüyor, ölüyor; cennete girmeye ve Cemâlullâhı görmeye liyâkatlarını ortaya koyuyorlardı.. gönül verdikleri da’vâ uğrunda hayatı istihkâr ediyor; en az başkalarının yaşama arzusu kadar, Allah’a mülâkî olma iştiyâkıyla yanıp-tutuşuyor ve yeryüzü hilâfetini gerçekleştirmeye çalışıyorlardı ki, hayatlarını böyle ötelerle irtibatlı bir yörüngede sürdürenlerle savaşmaya kimsenin gücü yetmezdi. Yanılarak bilmeyerek kendilerini böyle muhataralı bir yola atma bahtsızlığına düçar olanlar da, mesâfeleri aşan bir korku ile tir tir titrer ve daha yolun başında felç olur giderlerdi. Hele bir de îman cephesinin Allah’ı tazimi dönüp mü’minlerde bir mehâbet hâlini almışsa. Hakîkî îmânı elde edenler için: ?????? ?????? ?????? ??? ne müthiş bir silâh, ne müstahkem bir kale…

Arzın, bu dinin müntesiplerine bir mescid hâline gelmesi, isteyen her müslümanın istediği yerde, mâbede, namazgâha ihtiyaç duymadan ibadetini edâ edebilmesi, İslâm dininin cihanşümûl olmasının bir buudu; kıyamete kadar devam edecek olan cihad vazifesinin, hiçbir şeye takılmadan devam ettirilebilmesi için ganîmetin meşrû kılınması ayrı bir buudu.. ötede “şefaat-ı uzmâ” unvanıyla, belli ölçüde herkesin elinden tutularak belli bir selâmet seviyesine ulaştırılması da ayrı bir buudu.. ve her peygamberin kendi kavmine husûsî elçiliğine mukâbil, O’nun bütün insanlara gönderilmesi de, bu işin sarahat buudu…

Ayrıca bu hadîs-i şerîften, herhangi bir tekellüfe girmeden şu hususları istinbât etmek de mümkündür:

1) Peygamberlik ve onunla gelen mesaj, öyle İlâhî bir mevhîbedir ki, kat’iyen cehd ü gayretle elde edilemez.

2) Bu beş hususiyet tamamen mazhariyet-i Muhammediye olup, başka hiçbir nebî ve mürsele verilmemiştir.

3) Belli bir mesâfeden düşmanların kalbine korku salma, peygamberâne bir hâlin tezâhürüdür ve ancak o kuşakta yaşayanlara İlâhî bir armağandır.

4) İbadetin, mâbedlere ve din adamlarına bağlı olmayışı ise [2] bu dînin cihanşümûl bir buudunu teşkil ettiği gibi, her yerde, her zaman Hâlık-mahlûk alâkasıyla, Mâbud’la münasebete geçme kolaylığını da ifade etmektedir. Burada İslâm mesajıyla gelen ve kaydedilmesi yararlı bulunan bir diğer husus da, su gibi toprağın da temizleyiciliği keyfiyetidir. Bilmem ayrıca, İslâm’da yıkanmanın önemi, suyun temizleyicilik ve hayatiyeti, toprağın istihâle ettiriciliği üzerinde durmamıza gerek var mı..?

5) Ganimetin zâtında haram olmadığı, o mevzûdaki yasağın zamanla alâkalı bir imtihan olduğu, Efendimiz döneminde ise, yasağa esas teşkil edecek hususların aşıldığı veya ortadan kalktığı, husûsiyle de, ganimetin en önemli ve birinci kaynağı olan cihad,[3] …fehvasınca, kıyamete kadar devam edecek bir amel olduğu için, ganimet, bu işe kendini adamış olanlara hem bir medâr-ı maîşet, hem müşevvik bir prim hem de düşman cephesini mâli yönden sarsma, zayıf düşürme, toparlanmalarına fırsat vermeme bakımından fevkalâde önemlidir.. ve önemli olduğu için de, vacip olmasa bile, mübah kılınmıştır ve aynı zamanda, i’lâ-yı kelimetullahda önemli bir esas olan ihlâsa da mâni değildir.

6) Şefaatin hak olduğu.. Allah’ın izniyle herkesin şefaat edebileceği.. ancak, şümûlü, ihâtası ve keyfiyeti itibarıyla bir ölçüde herkesi alâkadar eden şefaat-ı uzmânın (âhiretteki büyük şefaat) sadece O’na lütfedildiği de yine hususiyet-i Ahmediye’den biri.. tabiî bizim için de iftihâr ve sürûr vesilesi…

7) Önceki peygamberlerin dar dairede, kavim ve kabîlelerine, Peygamberler Sultanı’nın ise, topyekûn insanlığa hatta bütün varlığa elçi olarak gönderilmesi, dolayısıyla da değişik cemaat ve kabilelere gönderilen peygamberlerin elçiliklerinin, o cemaat ve kabîlelerin devamıyla kayıtlı olmasına karşılık, bütün varlığı alâkadar eden bu büyük risâletin dünya durdukça sürüp gideceğine işaret buyurulmaktadır.

İşte, muhteva ve ifadedeki güç, rasânet ve şümûl bakımından, çok önemli bir cihet-i câmia etrafında örgülenmiş ışıktan bir söz dizisi daha..!

[1] Buhari, Teyemmüm, 1; Salât, 56; Müslim, Mesacid, 3
[2] Hadîs-i şerifle ibadetin mâbedlere, dolayısıyla din adamlarına bağlı olmayışı anlatılmaktadır
[3] Mecmeu’z-Zevâid, 1/106; Ebû Davud, Cihad, 33

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2221.html
——————————————————————————————————-

Mü’min Mes’uliyet İnsanıdır


“Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mes’ûldür. Kadın beyinin hânesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mesûldür. Herbirerleriniz râî ve herbirerleriniz raiyetinden sorumludur.” [1]

Râî, herhangi bir şeyi görüp-gözeten, koruyup-kollayan mânâsına gelir. Çobana “râi” denmesi de, kendine emânet edilen hayvanları en emin, en müsâit yerlerde otlatması, onları kurda-kuşa kaptırmaması herhangi bir şeye maruz kaldıklarında onlarla içden alâkadâr olması, bu kudsî vazifeyi îfa ederken de fıtrî safvetiyle, her zaman hasis ihtiraslardan uzak kalabilmesi ve sürüsüne karşı duyduğu derin şefkat, beslediği engin merhamet hissiyle, onların elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de mütelezziz olması gibi önemli hususlardan ötürüdür.

Ve işte, bir mânâda devlet reisi ile tebâ arasında da böyle bir münâsebet söz konusudur. Devlet reisi ve derecesine göre değişik dâirelerdeki onun temsilcileri, ellerinin altındakilerini görüp gözetmek, onların elem ve lezzetlerini paylaşmak, onlara mutlu gelecekler hazırlamak ve onların sıkıntılarını göğüslemekle sorumludurlar…

Hâne reisi ile aile fertleri arasında da aynı münasebet bahis mevzûdur; hâne reisi nafaka, elbise ve onları uygun bir yerde iskân etme gibi hususlarda birinci derecede sorumlu olduğu gibi, ta’lim, terbiye, hüsn-ü muâşeret, dünya ve ukba saadetini te’min gibi meselelerde de sorumludur.

Aynı durum, kadının kocasıyla olan münâsebetlerinde de geçerlidir; kadın evinin işlerini tedvirde, kocasının malını, ırz ve nâmusunu muhâfazada, sürüsünden mesûl bir çoban gibi sorumludur.

Hizmetkârın, efendisinin malını, mülkünü; evlâdın, babanın servet, şeref ve haysiyetini koruyup kollamadaki durumları, hep bu “râî” ve “raiyye” mülâhazasıyla alâkalıdır. Denilebilir ki, din nazarında râî ve mer’î olmadık hiçbir mükellef yoktur. Bir yönüyle herkes tıpkı bir çoban, diğer yönüyle de güdülen raiyye mesâbesindedir. Hatta bir râi için güdülecek herhangi bir râiyye olmasa bile o yine sorumludur. Evet, herkes kendi nefsini, aklını ve bütün duygularını, bütün uzuvlarını birer emanet gibi koruyup kollama mecburiyetindedir.

İslâm, bildiğimiz bütün sistemler ve dinler içinde, devlet reisinden, evlerimizde çalışan hizmetçilere kadar, hem de, henüz demokrasi rüyalarının görülmediği bir dönemde, herkesin sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilân eden biricik hayat nizamıdır ve bu mevzûda ona rakîb bir başka sistem göstermek de mümkün değildir.

İslâm Peygamberi “devlet reisi mesûldür”der, onun sorumluluğunu, sorumluluk sınırlarını, vazife ve mükellefiyetlerini bir bir sıralar.. kadın ve erkeğin mesûliyetlerini hatırlatır ve ayrı ayrı sahalarda, her ikisine de belli sorumluluklar yükler.. babanın evlâda, evlâdın babaya karşı mes’uliyetlerinden söz eder ve her iki tarafın da hak ve mükellefiyetlerine dikkat çeker.. hatta, bu mevzûda, dünyadaki gelişmeler nazar-ı itibara alınacak olursa, çok erken sayılabilecek bir dönemde, hizmetçi ve işçilerin hak ve mesûliyetlerinden bahisler açarak, beşer tarihindeki içtimaî çalkantılardan çok önce sosyal bir probleme çözüm teklif eder.

İşte size, devlet reisi ve teb’anın karşılıklı haklarından -ki, çoğu Ahkâm-ı Sultaniyelerde beyan edilmiştir- evlâd ve ana-baba haklarına, ondan karı-koca ve işçi-işveren haklarına kadar, fıkıh kitaplarında, ahlâk ve terbiye risalelerinde, içtimâiyat ve hukuk eserlerinde; oldukça hacimli birer yer işgal eden onca meselenin üç-beş kelime ile peygamberâne bir ifadesi daha..!

[1] Buharî, Cuma,11; Müslim, İmare, 20

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2222.html
———————————————————————————————————

Bazı Haram ve Mekruhlar

“Allah size, analara isyânı, kız çocuklarının diri diri gömülmesini, (eda edilecek hukuk ve borçların) eda edilmemesini, (hak edilmedik şeylerin de) alınmasını haram kılmıştır. Güft u gûyu, (dedikodu) çokça sual sormayı, (şurada-burada) servet tüketip (israf etmeyi de) kerih görmüştür.” [1]

Ana’ya İsyan

Annelere karşı serkeşlik etme, “ukûk-u ümmehât” sözüyle ifâde ediliyor ki; sanki, annesine baş kaldıran evlat, onunla arasındaki bütün hukukî münasebetleri kesip ve onu yalnızlığa atıyor gibi bir mânâyı hatırlatıyor. Babaya isyan da aynı ölçüde haram olduğu halde, sadece annenin zikredilmesi, kadınların himayeye ihtiyaçları, bir kısım zaafları, şefkatte erkeklerin önünde bulunmaları ve bu arada fıtratlarındaki incelik ve mukavemetsizlikten ötürü serkeşlikten daha çok ve daha çabuk müteessir olmaları söylenebilir… Aynı zamanda bu ifade ile annenin sahip olduğu aynı haklara sahip bulunması itibarıyla, babaya karşı gösterilen isyanın da bir isyan olduğu, fakat anneye karşı yapılanlarla kat’iyen mukayese edilemeyeceği de hatırlatılmaktadır.

Kız Çocuklarını Diri Diri Gömme

Cahiliyede kız çocuklarının diri diri gömülmesi … sözcüğüyle ifade ediliyor. Cahiliye devrinde, belli yörelerde ve toplumun belli kesimlerinde dünyaya gelen kız çocukları büyük çoğunluğu itibarıyla diri diri toprağa gömülürdü. Bu vahşice âdeti, kimileri tuhaf bir cahiliye gayretiyle, kimileri geçim sıkıntısı sevkiyle, kimileri de servet ve sâmânlarının, kızları vasıtasıyla başkalarının eline geçeceği endişesi ve kabile hırsıyla yapıyorlardı. Hangi sebebe istinâd ettirilirse ettirilsin, hangi sâikle yapılırsa yapılsın, bu bir vahşetti ve mutlaka önlenmeliydi, önlendi de.. ve önlenme istikâmetinde Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhada bir hayli emir, saadet nüzûl ve şeref südûr oldu…

Emanete Hıyanet

Edâ edilmesi gerekli olan hukuk ve borçların ödenmemesi ????? kelimesiyle; alınması ve istenmesi memnu’ bulunan şeyleri değişik yollarla isteme, alma da ???? sözüyle ifade edilmiştir ki, her ikisi de yâni verilmesi gerekli olan şeyi vermemek ve alınmaması lâzım gelen şeyi de almak haramdır.. ve bu haramın çizgisi de ana-babaya baş kaldırma, kız çocuklarını diri diri gömme çizgisidir. Aynı zamanda bu kelimelerden birincisi; ferdin, zekât, sadaka ve sâir iânât gibi, uhdesindeki, fukaraya ait hakları yerine getirmemesi, ikinci kelimeyi de, dilencilik ve tese’ülde bulunması şeklinde anlamak da mümkündür. Bulunduğumuz noktadan ileriye doğru bir adım daha atarak; birinci kelime ile, doğrudan doğruya zimmete geçirilen hakların inkâr edilip üzerine oturulmasından, çek ve senetlerin karşılığının ödenmemesine, ondan da hileli iflas ve her türlü spekülâsyona kadar, bütün gayr-ı meşru yollarla elde edilen haksız kazançları ve sonra da bu haksızlıkların giderilmemesini, hatta haksızlıkta temerrüd edilmesine; ikinci kelime ile de, basit dilencilikten, milletin dînî ve millî hislerini istismara, ondan resmî-gayriresmî, bir kısım mütegallibenin açık-kapalı, milletten hakk-ı temettu taleplerine ve ondan da büyük-küçük mafya örgütlerinin, binbir türlü yollarla, yığınları soyup-soğana çevirmelerine kadar ızrâr edici her çeşit alma gayretini istinbat etmek kabildir.

Bu kısa ve muhtevâlı hadîste, evlâtların, anne ve babalarına karşı, sıla-i rahimi bırakıp kopukluğa düşmelerine, anne ve babaların da, fıtratlarında mündemic bulunan şefkat ve merhameti görmemezlikten gelerek, hatta onu inkâr tavrına girerek çocuklarına karşı merhametsiz ve gayr-i insanî davranmalarına ve daha büyük bir aile sayılan toplumda, bir kısım egoist kimselerin şahsî çıkar ve menfaatlerini değerler üstü tutarak, emniyet, güven, hak ve adalet düşüncesini dolayısıyla da içtimâî nizamı sarsmalarına, aradaki fasl-ı müşterekten ötürü haram deyip geçildikten sonra, aynı ölçüde olmasa bile, yine de yasaklanan diğer üç hususa temas ediliyor ki, onlar da: … dedikodu; … yerli-yersiz sual sorma veya dilenciliği sanat haline getirme; … malını şurada-burada saçıp savurmadır.

Dedikodu

????? ??????? Dedikodu ve güft ü gû demektir. Kelimelerin asılları hakkında söylenecek sözleri geçerek muhtevaları üzerinde durmak istiyoruz. Kîl ü kâl, dünyevî-uhrevî hiçbir yararı olmayan, fuzulî muhavere ve lüzumsuz konuşmalara denir. Bu türlü bir konuşma, ister Türkçe’deki “laklâkiyât” türünden, ister üzerimize lâzım olmayan şeyleri ifade cinsinden, isterse yasaklar sınırında dönüp dolaşan beyanlar nev’inden olsun, dedikodu yapanların içtimâî seviyelerine ve dedikodunun intişar sahasının genişliğine göre (gazete, mecmua, radyo ve televizyonla yayılması gibi) fertleri âtıl, yığınları şuursuz ve ufuksuz toplumlarda içtimaî bir hastalıktır. İslâm’ın iki dudak arası günahlardan saydığı ne kadar öldürücü levsiyât varsa, hepsi bu kîl ü kâl meşcereliğinde çimlenir-gelişir. Onun içindir ki, Allah Resûlü, bir çizgi üzerinde sıraladığı üç şey arasına, konuşma veya konuşmamayı da sokarak şöyle buyurur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, komşusuna eziyet etmesin! Allah’a ve ahiret gününe inanan her fert misafirine ikramda bulunsun! Allah’a ve ahiret gününe îmanı olan herkes ya hayır söylesin veya sussun..!”[2]

Çok Soru

…Yerli-yersiz sual sorma veya ihtiyacı olmadığı halde dilenme, hatta dilenmeyi âdet haline getirme şeklinde yorumlanabilir ki, ikisi de mezmum; ikisi de zararlıdır. Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i sahîhada, mecburiyet ve ihtiyaç hali dışında dilenmek kınandığı gibi, ulu orta her zaman sual sorup durma da zem edilmiş ve hemen her fırsatta insanların duygu ve düşünceleri yararlı şeyleri öğrenmeye yönlendirilmiştir. Mamafih, Kur’ân-ı Kerim’de, makbûl ve mezmum olmak üzere suallerin iki kısma ayrıldığını görürüz. Makbûl ve müstahsen suâle misal olarak: …“ Ashabın Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar.”(Bakara, 2/215) âyetini; mezmûm ve hoş karşılanmayan suâle de …“Sana ruhun hakikatından soruyorlar.” (İsra, 17/85) nazm-ı celilini gösterebiliriz.

Sual sorma veya sormama, dilencilik yapma veya yapmama, bir zarurete dayanıp-dayanmama veya bir ihtiyaçtan kaynaklanıp-kaynaklanmamaya göre, ef’âl-i mükellefîn arasında, çizginin altında veya üstünde yerlerini alarak vâcip, haram veya mübah olurlar. Bu itibarla da, ayrı ayrı gibi görünen bu iki meselenin, işaret ettiğimiz “cihetü’l-vahdet” etrafında, müşterek mütâlaa edilmelerinin ve müşterek yorumlanmalarının daha isâbetli olacağı kanaatindeyim.

… Maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî herhangi bir fayda gözetilmeden servetin, şuraya-buraya saçılıp savrulması şeklinde tarif edilebilir ki; hem ferdî hem de içtimaî bir hastalıktır. Evet, bir insanın, kendi servet ve kendi malını olmayacak yerlerde zâyi etmesi, evvelâ, sadece ferde ait bir zarar gibi görünse de, kendi malının zımnında millî serveti de hebâ etmesi bakımından, topyekûn bir milleti alâkadar eden bir hâdisedir ve topyekûn toplumun ızrâr edilmesi söz konusudur.

Günümüzde bir hayli önem arzeden ve gelecekte daha da arzedeceğe benzeyen bu iktisat ve tasarruf ihtivâlı son meseleyi de noktalarken, bir kere daha, Söz Sultanı’nın, seçip isti’mal ettiği kelimelere kullandığı yerler itibarıyla kazandırdığı derinlikleri, vüs’at ve televvünü hatırlatmak istiyoruz.

[1] Buharî, İstikraz 19; Edeb, 6; Tefsiru Sûre (11), 5; Müslim, Akdiye, 12
[2] Buharî, Rikak, 22; Müslim, İman, 75

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2224.html

İhsan

… “İhsan senin Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmandır; sen O’nu görmesen bile O seni görüyor…” [1]

İmanın, İslâm’la bütünleşmesi, İslâm’ın ihsan kutbunda yaşanması, kâmil mü’minlerin şiârı. Mü’minin, îman ve İslâm içinde, îman ve İslâm üstü bir buuda ulaşması ve ulaştığı bu son noktanın hakkını eda etmesi bir ihsan, hayrın hayır doğurması esasına göre, Cenâb-ı Hakk’ın bu samimi teveccühe azametine uygun mukabelesi ise, …

“Gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşerin kalbine hutûr etmemiş”[2] sürprizler faslından ayrı bir ihsan.. zaten “İhsanın karşılığı da ancak ihsandır.” (Rahman, 55/60) Ama, kulun ihsanı kendi derinliği ölçüsünde ihlâs, edep, saygı ve haşyet şeklinde, Allah’ınki de kendi azamet ve servetine göre ve binbir vâridatla, kulunun gönlünü inançla donatıp ilhamlarla coşturma; gözünden perdeyi kaldırıp eşyanın hakikatına muttali kılma; ağzını mâlâyâniyattan koruyup lisânını hikmetle konuşturma ve hislerini uyarıp onu tecellî meşrıklarında dolaştırma şeklinde… Varlığın perde arkasının aralandığı bu noktaya ulaşan mü’min, O’nu “bîkem u keyf” görüyor gibi olur. Ne var ki O:… “Basar ve basîretler O’nu ihata edemez”(En’âm, 6/103) hakikatının sahibi olduğundan, O’nun kendisini görüp bildiği yakîniyle, O’nu görmenin zevkinden, O’nun tarafından görülmenin mehabetiyle bîhûş olur; taat, ihlas, hudû ve huşû televvünatıyla rü’yet-i tâmme-i âcile adına, rü’yet-i nâkısa-i âcileden, tıpkı oruçlu olan birinin oruçlu olduğu saatlerde, oruçla beraber iftar dakikalarının da hazzını ruhunda duyduğu gibi, dünya savmı visâlinin “eyyâm-ı ma’dûde”sinde, dostla vuslat âşirelerinin kat kat olmuş hazlarını duyar ve bir yaşamışlık içinde bin yaşamışlığı birden zevk eder.

Evet kul, O Ezel ve Ebed Sultanı’nı görmek, görüp görmenin zevkine ermek kadar, görülüp bilinmekten de, yani efendisine hizmetlerinde O’nun tarafından murakabe edilip müşahedeye tâbi tutulmaktan da derin bir zevk duyar.. zevk duyar da, o uğurda yaptığı şeylerin en küçüğünü dahi engin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirir.

İşte, peygamber sözlerine doğru hafif aralanmış minik bir menfez! İşte, Söz Sultanı’ndan lâl ü güher gibi mübarek üç-beş kelime.. ve işte, mücelledlere sığmam diyen engin muhtevâ..!

İşte, deryadan bir damla, güneşten bir zerre ve yıldızların kol gezdiği âlemlerden de birkaç şûle..! Hakîkat-ı Ahmediye’nin mir’ât-ı mücellâsı olan o nûrefşân sözler üzerinde durup onların kadrine tercüman olmak, herhalde söz bilmez nâdanların işi olmasa gerek.. gerçi, biz de şu anda, bile bile böyle bir saygısızlığı irtikap etmiş durumdayız.. evvelen ve âhiren O’na dehâlet ediyor ve Allah’tan cür’etimizi bağışlamasını diliyorum.

O’nun nurlu sözlerini, bütün buuduyla şerhetmenin bizi aştığını, tâ baştan arzetmiş ve bu işin erbabının zuhurunu intizarda bulunduğumuzu da açıklamıştık. Bütün bunlara rağmen, yine de, bazı cür’etkârlıklarda bulunmuş ve bazı hadîslerin bazı yanlarını tahlil etmeyi denemişsek, tahliline cür’et ettiğimiz husus, hadîsin o engin dünyasından sadece birkaç nurlu söz; onların da sadece muhtevâ derinliği, ifade rasaneti ve beyan gücüyle alâkalı olmuştur. Hem de bir avam lisanıyla…

Allah’ın bizi affetmesini, erbâb-ı nazarın da kusurlarımıza nazar-ı müsâmaha ile bakmalarını dilerim.

[1] Buharî, Tefsîr (31) 2; Müslim, İman, 5, 7
[2] Buharî, Tevhid, 35; Müslim, Cennet, 2, 4

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2225.html

TIBBI NEBEVİ NEDİR, Dr.Hakan Yalman

Kendi inanç köklerimizden gelen tüm tıbbi bilgi ve tavsiyelerin genel anlamdaki adıdır.

Burada özellikle islam inancı doğrultusunda yapılan tavsiyeler, sağlık sırları, yemek yeme alışkanlıklarımızdan kan vermeye kadar yapılan tüm tavsiye ve yöntemlere bu isim verilmiştir.

Bugün modern tıbla bu tavsiyelerin asla ter düşmediği son bilimsel çalışmalarla da ispatlanmış durumdadır.Bu yöntemlerden ileride ayrıntılı olarak bahsedilecektir.

İLGİ VE ETKİ ALANI

Tıbbı Nebevi yaşamın tüm safhalarına ; sadece insan yaşamının değil , sosyal bir varlık olan insanın toplum içindeki davranışlarına , aile içindeki sorumluluklarına, kendine ve yakın akrabalarına karşı sorumluluklarına yiyip içmesinden , uyuması ,düşünmesi , giyinmesi , evlenmesi, cinsel yaşamı , iş hayatı , hastalıkları ve bu hastalıklara tedavi yaklaşımlarına kadar hemen her şeyi ilgi ve etki alanı içine sokar. Bu denli kapsamlı olması Tıbb-i Nebevi konusunu ele alıp incelemeyi zorlaştırsa da biz burada özellikle birinci derecede sağlığımızı ilgilendiren basit , pratik ve uygulama kolaylığı bulunan konuları fazlaca ayrıntının içinde boğulmadan özetlemeye çalışacağız. Sadece sağlığımızla ilgili Tıbbi Nebevi de geçen konuların ifade edilmeye çalışılması bile rahatlıkla bir veya birkaç geniş hacimli kitap alacak boyutlardadır. Bu düşüncemi konuyla ilgilenmemiş , araştırma gereği duymamış insanların abartma gibi değerlendirmelerini saygıyla karşılarım. Araştırma ve incelemelerim öncesi rahatlıkla ifade edebilirim ki bende konunun bu kadar genişliğe sahip olduğunu bilmiyordum.

BESLENME TEKNOLOJİSİ

Beslenmeye Sıra dışı Yaklaşım

Tıbbı Nebevi beslenmeye çok büyük önem vermiştir. Sağlığın mükemmelleşmesinde ve bozulmasında zaten en önemli etkende beslenme alışkanlığımızdır. Sağlıklı beslenme ile ilgili her ne kadar çok söylenip yazılan belgeyi günümüzde bulmak çok kolay olsa da bunların hepsinden farklı yaklaşımı ve sıradışı olması Tıbbı Nebevinin önemini belirginleştirmektedir. Ama şu da bir gerçektir ki ; modern tıbbın daha henüz yeni keşfetmiş olduğu bir çok önemli tavsiyelerin daha o yıllarda yapılmış olması dikkat çekicidir.

Beslenmemizle kanımızın temizliği ve kirliliği arasında direkt bağlantı vardır. Üzülerek ifade etmeliyim ki bir çok sağlıklı beslenme diyetleri istenilen başarıyı vermekten çok uzaktırlar. Sağlıklı kilo verme önemli bir sanattır. Kilo verememek bayanlar için daha çok bir saplantı haline gelmiş ve bu durum piyasada çok önemli bir ticari sektör meydana getirmiştir.
Şiddetli açlık halinde ve yemeğin hemen ardından su içilmesi zararlıdır. Dinlenmiş su içilmesi sağlık için daha faydalıdır. Yiyeceklerin özelliklerine göre birbirlerini dengeleyici tarz da olanları birlikte tüketilerek vücuda zarar vermelerinin önüne geçilmelidir .Sıcak olanları soğukla,tatlı olanları ekşi ile,kabızlık yapanları yağlı gıdalar ile desteklemek yerinde olacaktır.
İştah varken yemek yemeğe son verilmeli ve yemekler iyice çiğnenerek yavaş bir şekilde yenilmelidir. Bir önceki öğünü sindirmeden kesinlikle tekrar yenilmemelidir. Yemekten önce hareket edilmesi çok faydalı ama hemen sonrası hareket etmek ise çok zararlıdır.(33)
Süt ile balığı,sirke ile sütü,sarımsakla soğanı,et kurusu ile taze eti,sumakla sirkeyi,sirke ile pirinci,nar ile keşkeği birlikte yememelidir. İki soğuk,iki sıcak veya iki gaz yapıcı gıdanın birlikte alınmaması gerekir. Üzeri açık yiyecek ve içeceklerden kaçınılmalıdır.(34)
(33) Bağdadi sh. 11, 159; Zehebi sh. 188
(34) Bağdadi sh. 12; Zehebi sh. 37 – 38

Bir hadislerinde peygamberimiz “sizlere yemeği soğutarak yemenizi tavsiye ederim,çünkü soğuk yemek faydalıdır,bereketlidir. Bilmiş olunuz ki fevkalade sıcak yemekte fayda ve bereket yoktur.”(35) buyurmuşlardır.

Ayrıca peygamberimiz oturarak yemek yemeyi,yemeklere ve içilen suya üflenilmemesi gerektiğini ifade etmişler her yemek öncesi ve sonrasında mutlaka ellerin temizlenilmesi gerektiğini belirtmişlerdir .Bunlar ve sayılabilecek bir çok değişik örneklerle beslenmemizin ince ayarları tavsiye ve uygulamalarla düzene sokulmuştur.

(35) Hakim Etime 4/118; C. Sağir 1/4, 2/100, 179

Yediklerimizi Karıştırmak

Sağlığımızın bozulmasının çok yememizle ve yediğimiz gıdaları aynı öğünde karıştırmamızla ilgisi büyüktür .Değişik şekillerde sindirim vardır. Nişastalı yiyecekler(pirinç,ekmek gibi) ağızda oluşan pityalin enzimi ile sindirilir ve bu enzim alkali bir ortam oluşturur. Proteinli yiyecekler ise (et,süt ürünleri gibi) hidroklorik asit ve pepsin enzimi ile sindirilirler. Her iki değişik gıdanın aynı öğünde alınması enzimlerin birbirlerini nötralize etmesine sebep olur ve sindirim bozulur. Bu gıdaların karıştırılması ile midede mayalanma oluşur. Asit ortam ve mayalanmanın neticesinde alınan gıdalar kanın koyulaşmasına, dolaşımın bozulmasına yol açarlar. Boş bir mide olarak düşünülecek tencere içine iki adet çiğnenmiş pirzola veya bir miktar köfte ,ardından bir tabak pirinç pilavı ,iki bardak ayran,biraz meyve konulup birkaç saat sonra onların bir arada yaptıkları reaksiyona dikkat etmenizi öneririm. Hele hele bir gece sonra bu yemeklerin oluşturduğu birleşimin kokusu sizi müthiş bir şekilde rahatsız edecektir. Aynı deneyi kendi üzerinizde deneyebilir ,tüm bunları yedikten bir bir buçuk saat sonra kendinizi zorlayıp kusmayı başardığınızda o yemek karışımının sizi ciddi anlamda tiksindirdiğini görebilirsiniz..
Bizler gıdaları karıştırarak ,meyveleri ne zaman yememiz gerektiğini bilmeden sırf doygunluk hissini elde etmek için sürekli sağlığımızı bozmaya devam ediyoruz.

Az Yemenin Önemi

Peygamberimiz ‘İnsanoğlu midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna belini doğrultacak birkaç lokma kafidir. Mutlaka yemesi gerekirse , midesinin üçte birini yemeye , üçte birini içmeye üçte birini de nefes alıp vermeye (havaya ) bırakmalıdır.’ (17)buyurmuşlardır.

Yine hadislerinde ‘Bir çok hastalığın gerçek sebebi çok yemedir.’(18) Ve ‘Allah’a en sevgili olanınız az yiyenleriniz , vücut bakımından da hafif olanlarınızdır.’(19) Buyurmuşlardır.

Bu hadislerden anlaşılacağı gibi az yemenin beslenmemizdeki önemine dikkat çekilmiştir. Günümüzde de beslenme uzmanları , diyetisyenler , hekimler ve konuyla ilgili ilgisiz herkesin ortak noktada buluştukları en önemli konu az yenilmesi gerektiği fikridir. Çünkü artık eskiden söylenildiği gibi can boğazdan girmiyor ama canın boğaz yüzünden çıktığı artık daha iyi bilinen bir gerçek haline gelmiştir.

(17) Tirmizi, Zühd Hadis 2380
(18) C. Sağir 1/36
(19) Kenzü’l – Ummal, 3/708

Çok Yemek

İnsanın dengesi doğanın dengesi ile özdeştir. Doğa da nasıl her şey denge halinde ise vücudumuzda da bir çok hassas dengeler vardır. Bir litrelik boş şişe içine bir buçuk litre sıvı koyamazsınız. Gözün görme mesafesi ,kulağın işitme sınırı vardır. Vücudumuzda meydana gelen tüm işleyiş mekanizmaları doğada ki mekanizmalara benzer. Zorladığınızda karşılığında mutlaka bir tepki alırsınız. Midenin fazlaca doldurulması sadece onun değil tüm sindirim sisteminin ve vücut organlarımızın zorlanması anlamına gelmektedir.

Gün ümüzde yemek yemede hem miktar hem de çeşit olarak ölçüyü kaçırmış bulunmaktayız. Kuran’ da “Ey Adem oğulları!..yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.”(20) buyrulmuştur.

(20) Araf: 31

“Çok yemek yiyerek ve içecek tüketerek kalplerinizi öldürmeyiniz.!..Çünkü kalp bir bitki gibidir .Çok su dökerseniz ölür,hiç su vermezseniz kurur.”(21) Gerçekte çok büyük anlam ifade
etmektedir bu cümle. Son olarak aslında sağlık sistemimizde beslenme teknolojisi bir modernleşmeden ziyade aslına dönmenin bir sonucu olarak değerlendirilmeye başlanılmıştır .Bu aslına dönme en doğal hal olan az,sade ve hafif beslenme alışkanlığını akla getirmektedir. Böylelikle bu alışkanlık mükemmel sağlığa ulaşmada en önemli merkezi konumuyla öncülük görevini üstlenmeye devam etmektedir.

(21) Şerhu Şiratil- İslam sh. 549

Sağlık

“ Sıhhat ve afiyet üzere olmak , yüce Allah’ın kuluna vermiş olduğu en büyük nimetlerden biridir.”(22) Çünkü sağlıklı olmayan insan istediği gibi hareket edemez, Allah’ın emirlerini de gereği gibi yerine getiremez. İnsan bu nimete karşı şükretmeli ve kıymetini bilmelidir. Zira sağlık , yüce Allah’ın müslümanlıktan sonra kişiye vermiş olduğu en büyük nimetlerdendir.”(23) Davut aleyhisselam bir sözünde ; “‘Sağlık ,gizli bir hazinedir. Bir saatlik üzüntü , insanı bir sene yaşamış gibi yıpratır. Dostlardan ayrı kalmak ise kişiyi hasta eder.’”

‘Sağlık , sağlıklı olanların başında bir taçtır. Hastalardan başkası onu göremez.’ ‘Sağlık farkında olunmayan bir nimettir.’(24) Demişlerdir.

(22) İ. Kesir 4/584
(23) Bağdadi s. 7
(24) Bağdadi s. 9

Sağlığın Önemi

Peygamberimiz ‘Sizlerden her kim vücutca sağlıklı, nefsinden , malından korkusuz ve huzurlu , günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.’ (25)buyurmuşlardır.

Gerçekte de bu hadisin anlamı düşünüldüğünde bir insanın isteyebileceği en önemli şeylerin burada ifade edildiği görülmektedir. Bu yüzden dünyanın bütün nimetleri tabiri kullanılmıştır. Ayrıca ‘İki nimet vardır ki insanlardan pek çoğu bunların kıymetini bilmeyerek zarar etmiştir. Biri sağlık , diğeri ise boş vakittir.’(26) buyurmuşlardır.

Sağlığın aslında bir çok kişide mükemmel anlamda bulunmadığını tüm açıklığıyla ifade eden peygamberimiz bir hadislerinde ‘Emniyetli (korkusuz) yaşamak ve sağlıklı olmak iki büyük nimettir ki , insanlardan pek çoğu bu iki nimetten mahrumdur.’(27) buyurmuşlardır. Emniyetli ve bunun sonucu olarak korkusuz yaşamanın zorluğu günümüz şartlarında ortadadır. Ekonomik yetersizliğin her geçen gün yoğunlaştığı ülkemizde fakir olanlar geçim korkusu ve zengin olanlar da hırsızlık korkusundan rahat olmak ta zorluk çekmektedirler.

Peygamberimiz yine bir hadislerinde ‘Sağlıklı mümin , hastalıklı müminden daha iyi , daha üstün ve Allah’a daha sevimlidir.’(28) buyurmuşlardır. Sağlıklı olmanın gereklerini yerine getiren dikkatli ve nitelikli insanlar için söylenmiş bir hadistir. Doğumsal veya sonradan oluşmuş insanın kendisinin elinde olmaksızın gelişen rahatsızlıklar için söylenmemiştir. Bu tarz bir ifade evrensel düz gerçeklerle bağdaşırken istisnai durumlar hep ayrıcalıklı olarak bulunmaktadır. Bu ayrıcalığın ifadesini bulduğu diğer bir hadislerinde peygamberimiz ‘Allah kime hayır murat ederse ona musibet verir.’(29) buyurmuşlardır. Burada musibetten bir çok anlamlar çıkarılabileceği gibi bunların içindede ağırlıklı olarak hastalıklar kabul edilebilir.

Peygamberimiz ‘” Ey insanlar ! şüphesiz ki dünyada insanlara, iman ve sağlıktan daha kıymetli bir şey verilmemiştir.’ Böyle olunca , yüce Allah ‘tan bunları isteyiniz.”(30) buyurmuşlardır.

Bir gün peygamberimizi ziyaret eden bir kişi kendisinden hangi duanın üstün olduğunu sormuştur. Bunun üzerine peygamberimiz” ‘Rabbinden dünya ve ahirette bağışlanmanı ve sağlıklı olmanı iste ’”(31) buyurmuşlardır. Bu hadisle sağlıklı olmada duanın önemine işaret etmekte ve bunu tavsiye etmektedirler.

(25) Tirmizi, Zühal Hadis 2346
(26) Buhari rikak 7/170; İ. Mace Zühd hadis 4170
(27) İ. Sünni vr. 106; E. Nuaym vr. 23 a; G. E. Hadis s. 29
(28) İbn-i Mace, Zühd Hadis 4168
(29) Ebu Hureyre (r.a.) Hadis
(30) Müsned 1/8. Hadis
(31) Enes İ. Malik (r.a.)

SAĞLIĞIN KORUNMASI

Sağlığın korunması ilahi bir emirdir. İnsan sağlığı insan yaşamının merkezi konumunda kabul edilmiş ve sağlığın bozulmasına sebep olan her şeyden korunulması çağrısı yapılmıştır.

Kuran’da “Allah yolunda mallarınızı harcayınız! Ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.! Davranışlarınızda dürüst olunuz!. Çünkü Allah, dürüstleri sever.”(32) buyrulmuştur. Kişisel bütünlük sahibi olmanın bir sonucudur dürüstlük. Ruh durumu sağlıklı olmayan insanın kişisel bütünlük sahibi olması ve ardından kendi iradesini kullanarak dürüst bir yaşam sürmesi zordur. Kendisine saygısı olmayanın sağlıklı olabilmenin önemini kavraması ve temiz bir vücut kimyasına sahip olması elbette mümkün değildir. Bu yüzden tüm inanç sistemlerinde örneklerine rastlanıldığı gibi özellikle İslam’da ve peygamberimizin yaşamında insan sağlığının korunmasına yönelik örneklere fazlaca rastlamak mümkün olmaktadır. Daha sonraki bölümlerde kısaca bazı başlıklarla konu hakkında değişik örnekler sunulacaktır.

(32) Bakara 195

HASTALIKLARA MÜDAHALELER

Sağlığın Bir Numaralı Sırrı

Bir otomobil veya makine motorsuz çalışamaz. Motor da içinde yağı yoksa kısa bir süre sonra kendini imha eder . otomobilin motoruna konulan yağın kalitesine göre o yağla bazı otomobiller beş bin bazıları on bin kilometre yol kat edebilirler. Motor içine konulmuş yağ ile yüz bin kilometre yapabilmek mümkün değildir. Çünkü motor yağı motorun çalışması halinde sürekli hareket etmekte motorun iç aksamını korumaya devam etmektedir. Yağ bu hareketler esnasında ilk konulduğu zamanlardaki kalitesini sürekli kaybeder.

Otomobilimize verdiğimiz önemi motoruna koyduğumuz yağı değiştirerek gösterirken kendi vücudumuzda dolaşmakta olan ve motor için yağın anlam ve öneminden çok daha fazlasına sahip kanımız için gerekli hassasiyeti gösterebiliyor muyuz ? Tıpkı kanımızda motor içindeki yağ gibi zamanla kullanmamıza bağlı olarak özelliğini yitirebilmektedir. Bir çoğumuzda kanımızı temizleyen sistemler normal olarak çalışmakta ve kanımız bu sayede temizlenmektedir. Bu temizlenmenin yeterli seviyede olduğunu söylemek zordur. Hareketsiz yaşam gün içindeki stresli olaylar , yanlış ve düzensiz beslenme ve daha sayılabilecek bir çok faktörlerle kanımız sürekli kirlenmekte ve vücudumuzun çeşitli bölgelerinde toksinler birikmektedirler.

İnsan vücudunda kanın kirlenmesi; onun koyulaşması , taşıdığı oksijen miktarının azalması ve serbest radikallerin, toksinlerin , bazı hormon ve enzimlerin artması şeklinde olmaktadır. Böylelikle vücudun kimyası değişmekte insan kendi benliğinden tamamen farklı bir ruh dönemi içine girebilmektedir. Kültürümüzde ahlaken ve kişilik olarak beğenilmeyen çok kötü davranış ve alışkanlıklara sahip insanlar için , kanı bozuk tabiri boşuna kullanılmamıştır.

Sağlığımızın seyrini bu denli etkileyen kanımızla ilgili önemli değerlendirmeleri incelemek ve ardından uygulamaya geçmek mükemmel sonuçlar vermektedir.

Özellikle kanın verilmesi temizlenmesinde en önemli ve pratik yol olarak kabul edilmektedir. Kanın temizlenmesi bitkiler yoluyla sporla ve bazı gıda maddeleri ile olmaktadır. Burada özellikle kanın vücut dışına çıkarılarak temizlenmesinden bahsedilecektir.

KAN ALDIRMAK

Tıbbı Nebevi ‘de kan aldırma işlemi alınan kanın bir başka hastaya verilmesi ile değil tamamen sağlık amaçlı olarak yapılmaktadır. Kan aldırma işlemine hacamat denir. Kan vücuttan çıktığında yerine plazma adı verilen bir vücut sıvısı geçecek ve kanın sulanması sağlanmış olacaktır. Akışkanlık özelliği artan kanın aynı zamanda çevredeki , beyin ve karaciğerdeki dolaşımı da düzelmiş olacaktır.

Kanın Alınma Şekilleri

Deri hafifçe bir neşter ile çizilir ve üzerine ağzı geniş bir cam kavanoz (eskiden bu işlem için boynuz kullanılırmış) kapatılarak emici gücün etkisi oluşturulur ve kirli kan vücuttan çıkarılır. Bu yöntem vücudun değişik yerlerine uygulanılmakta ve hasta organa yakın yerler özellikle tercih edilmektedir. Örneğin peygamberimiz baş ağrısından dolayı alnının her iki yanından ,zehirlenmeden dolayı her iki omuz başı arasından ,topuğundaki bir incinmeden dolayı da ayağının üzerinden kan aldırmıştır.(6)

İkinci kan aldırma yöntemi ise ön kolun üst kısmından girilerek direkt damardan alınmasıdır. Genel kan dolaşımından alınan bu kan derin vücut dokularındaki kirlenmiş kanın dışarıya çıkmasını sağlamaktadır.

(6) E. Davud Tıp H. 3859. 3860, Tirmizi Tıp H. 2052, İ. Mace Tıp H. 3484. 3484

Kan Aldırmanın Faydaları

Peygamberimiz “damardan veya deriden kan aldırmak,tedavi olduğunuz şeylerin en faydalılarındandır.”(7) buyurmuştur.

Daha öncede kısaca açıkladığımız üzere yaşamımızda sağlığımızın merkezi konumunda olan kanımız kendine has muhteşem özellikleri ile sağlığımızın kalitesi hakkında çok kısa bir zaman içinde önemli oranda fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır.

Yine peygamberimiz”üç şeyde şifa vardır .Bal şerbeti içmekte,kan aldırmakta ve kızgın bir aletle dağlama yaptırmakta. Fakat ben dağlama yaptırmayı sevmem.”(8) buyurmuşlardır.

(7) Bağdadi s. 45; E. Nuaym vr. 35 b.
(8) Buhari Tıp 7/12, İ. Mace Tıp H. 3491, Müsned 1/246

Şu anda da günümüzde burun kanamaları için kulak burun boğaz uzmanları ilaçlara cevap vermiyorsa burunun hemen ön kısmında kanamaya sebebiyet veren alanı koterle yakmaktadırlar .Cilt hastalıklarında ,kadın hastalıklarında da halen kullanılmakta olan koterle yakma işlemi günümüzde bir tedavi alternatifi olarak kullanılmaktadır. Peygamberimizin dağlamayı sevmem demesi ağrı yapmasına ve o dönemde dağlamanın gelişigüzel ve çok sıkça kullanılmaya başlanılmasından ileri gelmektedir.

Peygamberimizin hizmetlilerinden Selma (r.a) demiştir ki: “Her kim peygamberimize başındaki bir ağrıdan şikayet etti ise Rasulullah ,ona:”kan aldır!” buyurmuştur. Her kim de ayaklarındaki bir ağrı veya yaradan şikayet etti ise ,ona da :”ayaklarına kına yak! “ (9) buyurmuşlardır.
(9) E. Davud Tıp 3858, Tirmizi Tıp H. 3502

Amerika’lı bir profesör hastalıkların %90’ının kanın temizlenilmesi ile tedavi edilebileceğini iddia etmiştir .Kanın temizlenmesi ile bu denli hastalıklara karşı başarılı sonuç alınması konunun önemini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklarda önemi tahmin edilenin çok üzerindedir. Çağımızın hastalığı haline gelmiş ve son yıllarda çok fazla miktarda görülmeye başlanılmış depresyon tedavisinde kanın temizlenilmesi ile muhteşem derecede olumlu etki alınabilmektedir. Depresyonda beyin hücreleri olan nöronların birbirlerine bağlantı yaptıkları sinaptik aralıklarda seratonin, adrenalin ,noradrenalin ve dopamin gibi hormonların geçiş hızında bozulma olmaktadır. Bu bozulmaya bağlı olarak enerji kaybı,yorgunluk,umutsuzluk,karar vermede güçlük,unutkanlıkla seyreden ve daha ağırlaşmış safhalarında insanları intiharlara kadar götüren depresyon rahatsızlığı gelişmektedir. Burada kanın kirliliğinin büyük önemi vardır. Depresyon tedavisi uyguladığım hastalarımda gözlemlediğim çok önemli bir gerçek var. Bu hastalarımın kanlarını vermelerini sağladığımda ve kendilerine kan temizleyici sebze ve bitkiler,bazı baharatlar önerdiğimde ilaçlara ihtiyaçları bir süre sonra ortadan kalkmaktadır. Neşeleri yerine gelmekte ,vücutlarındaki yorgunluk,ruhlarındaki umutsuzluk yok olmaktadır. Bu bitki ve baharatlara uzun süre ve düzenli bir şekilde devam etmeleri olağanüstü sonuçlar elde etmelerini sağlamaktadır.

Sağlığımızı etkileyen bir çok rahatsızlıklar aslında zihinseldir. Kanın temizlenilmesi ile belirgin bir değişim meydana gelir .İnsanın sağlıklı düşünebilme özelliği gelişir ve zihni muhteşem bir devrim yaşar.

Süreklilik arz eden kronikleşmiş bir çok hastalıklarda;migren,romatizma,mide barsak rahatsızlıkları ,el ve ayaklarda üşüme,şeker hastalığı,karaciğer yetersizliği,zihinsel ve ruhsal bir çok hastalıklarda,böbrek hastalıklarında kan vermenin faydaları belirgindir.

Kan seviyesi düşük anemik ve hemofilili hastaların kan vermelerinin uygun olmadığını da belirtmekte yarar var. Kan vermeye karar verildiğinde bir tahlil yaptırarak kişiler vücut kan seviyelerinin kan vermeye elverişli olup olmadığını kısa bir zaman içinde öğrenebilirler .En son kararın bir tıp doktorunun muayenesinden geçildikten sonra verilmesinin uygun olacağını özellikle belirtmekte yarar görüyorum.

Kan Aldırmanın En Uygun Zamanı:

Peygamberimiz ‘ Her kim ayın on yedi on dokuz ve yirmi birinci günlerinde kan aldırırsa kan hücumundan dolayı meydana gelen bir çok hastalıklardan şifa bulur.’ (10)buyurmuşlardır.
(10) E. Davud Tıp H. 3861; Tirmizi Tıp H. 2051

Ayrıca yine ‘Ayın on beş on yedi , on dokuz ve yirmi birinci günleri kan aldırınız ! Zira bu günlerde kan hücuma geçerek sizden birilerinizi öldürmesin.’(11) buyurmuşlardır.

İbni Sina, ‘el kanun fi‘t Tıbb’( Tıbbın Kanunu) isimli meşhur eserinde bu hadislerle ilgili olarak şu şekilde görüş belirtmektedir. “Arabi ayların başında kan aldırmak tavsiye edilmez. Çünkü vücuttaki sıvı maddeler ayın ilk günlerinde fevkalade çok ve hareketli değildir. Çünkü bu günlerde sıvı maddelerin seviyesi düşüktür. Dolunay günlerinde ise ayın çekim gücünün artması sebebiyle vücuttaki sıvı maddeler hem çoğalmış hem de hareketlenmiştir. Bu sebeple bu günlerde alınan kan kişiye zarar vermez”.(12)

Niçin En Uygun Zaman

Bazı bilim adamlarına göre Ay ‘ın çekim kuvveti sadece med ve cezir (gel-git) hadisesi ile sulara değil ; aynı zamanda insanlara , hayvanlara , meyvelere ,ağaçlara topraklara , hatta madenlere dahi tesir etmektedir. “‘Güneşin tesiri harareti ile , ayın tesiri ise rutubeti iledir.” (13)

(11) K. Ummal 10/28126 (Benzar ve E. Nuaym’dan naklen)
(12) İ. Sina Kanun 1/212
(13) Ali Rıza Karabulut Tıbb-ı Nebevi sh. 377

Ayın ilk yarısında vücutta kan miktarı artmaktadır. Kan miktarının artmış olduğu bu dönemde insanlar kendilerini güçlü ve sağlıklı hissederler. İkinci yarısında ise kan miktarı azalır. Bu dönemde ise zayıflık hisseden insanların ağrıları artar. Daha geç iyileşirler. Kan dolaşımları ve bağışıklık sistemleri zayıflamıştır.

“ Ayın ilk yarısında (Dolunay halinde ) hararetle , rutubetin artmasından dolayı , damarlardaki kan çoğalır. Ayrıca dolaşımdaki kanın hızında da artma meydana gelir. Cinsel istekte kuvvetlenme olur. Yapılan araştırmalara göre bu dönemde ayın 11-21. günlerinde işlenen suçlar ve cinayetlerde belirgin artışlar olduğu tespit edilmiştir. Bu günlerde ayın cazibesi vücuttaki kanın hareketlenmesine ve vücudun dinç olmasına tesir ettiğinden dolayı kişiyi suç işlemeye müsait bir hale getirdiği gibi , sinir sistemine de tesir etmektedir “.(14)

TIP VE KUTSALLIK

Tıpla meşgul olanların -özellikle doktorların- da ikili konumları göze çarpmaktadır. Bir taraftan toplumla içiçe, diğer taraftan idareci ve havasla içiçedirler. Ayrıca, hastalık ve şifanın insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri ilahi kaynaklı olduğu bilindiği için, doktorlara da bir tür kutsallık veya ruhani güçler atfedilmiştir. Antropolojik araştırmaların mağara resimlerinden elde ettiği verilere göre, ulaştığı sonuç ilkel insanın hastalıklarının doğa üstü güçlerden kaynaklandığına inandığını ortaya koymaktadır. Kötü ruh, hayalet gibi varlıkların hastalık kaynağı olduğu düşüncesi hakimdir. “İlkel insan bütün insan ve hayvanların ruh sahibi olduğuna inanıyordu, bütün insan ve hayvanlar canlıydı.

O dönemde canlılığın en belirgin emaresi hareketti. Nehirlerdeki su, gökyüzündeki bulutlar, ağaçların dalları ve yaprakları hep hareket ediyordu. Güneş, ay ve yıldızlarda hareket ediyorlar gibi gözüküyordu ve rüzgar da hareket ediyordu. Bütün bunların hareke ettikleri için canlı oldukları ve canlı oldukları için de ruhlarının olduğu sonucuna ulaşılıyordu. Bazen ruhunun insanı terkettiği ve insanın ölü gibi yattığı ve ruhu tekrar döndüğünde tekrar canlandığı inancı vardı. Baygınlık ve şuur kaybı gibi haller böyle izah ediliyordu. Bazen de gezinen bir ruhun bir insan bedenine denk geldiği ve onun bedenine sızarak asıl ruha baskın geldiğine inanıyorlardı. Şahsın sesinde ve davranışlarında değişiklikler oluşturabiliyordu.Akıl hastalıkları da genellikle bu tezden hareketle izah ediliyordu. Bütün bu şartlar içinde algılanan hastalık kavramı ile bağlantılı olarak ilkel toplumların tıp adamları da hem doktor, hem din adamı hem de büyücü idi. Bu şahıslara Kuzey Amerikalı Kızılderililer “tıp adamı”, orta Asya’da “şaman” denilmekteydi. Bu şahısların büyü yolu ile kötü ruhları uzaklaştırdıkları ve istediklerinde onlara zarar verebildiklerine inanılıyordu. Erken dönemlerde tıp adamları muhtemelen seçilmiş liderlerdi. Kabilenin en güçlü ve en akıllı fertleriydi. Sonradan kabile organizasyonu, daha kompleks bir yapı halini alınca liderler ve tıp adamları ayrılmıştır.” (Sarı, 1-2)“Mezopotamya’da tıp rahip sınıfının elindeydi; ve üç ayrı hekim sınıfı tarafından icra edilmekteydi. Bunlardan biri, hastalığın belirtilerini tespit edip hastalığın gelişimi konusunda tahminlerde bulunan ve hastalığı teşhis (pragnoz ve diyagnoz) eden sınıf. İkincisi, üfürükçü ve büyücüler sınıfı; üçüncüsü ise, faaliyetleri tamamen tıp sahası içinde yer alan ve tedaviyle meşgul olan sınıftı. Üçüncü sınıf A-zu veya A-su adını alıyordu ve sözcük manası “suları tanıyan kimse” demekti.” (Ural, 31-32)

Daha pek çok örnekte ortaya konabileceği gibi insanlık tarihi boyunca kainat, insan, tıp, felsefe ve manevi değerler arasında hep bir yakınlık olagelmiştir. İnsan bedeni ve hastalıkları, bunlarla ilgili gizemli sırlar, hayatın ve varlıkların anlaşılabilmesi yolundaki gayretler, tıp ve tıp adamlarının manevi anlamlar kazanmalarına, neden olmuştur. Bu durumun tarih boyunca pek çok kültürde göze çarptığını izleyebiliriz.

Müslüman kimliğinin şekillenmesinde etkili olan unsurlar arasında tıbba dair çeşitli kültürel motiflere de rastlanır. Kültür mozaiğimizin renkli ve önemli taşlarından biri olan Lokman Hekim’in, toplumda folklorik ve sosyolojik etkileri hala devam etmektedir. Kimilerine göre peygamber, kimilerine göre ise, sadece bir hikmet ve din alimi olan bu zatın adına Kur’an-ı Kerim’de bir sure olması dikkat çekicidir. (Ateş, 505-506) Lokman Suresi’nin 12. ayetinde, “ Andolsun ki biz, Lokman’a Allah’a şükret diye hikmet verdik.” buyruğunda hekim olarak meşhur olmuş bir zata hikmet verildiğinin ifadesi ile, tıp ve hikmet bağlantısı Kur’an’da da yer almış olmaktadır. Yine İslamlık ve insanlık tarihinde bu yönüyle öne çıkmış bir peygamber de Hz. İsa’dır. Döneminde tıbbın revaçta olması, mucizelerinin genellikle tıpla ilgili olmasına neden olmuştur. (Ateş, 574) Zamanında çok yaygın olan ve doktorların tedavide aciz kaldıkları hastalıkları, deri hastalıklarını, doğuştan körlükleri iyileştiren konumu ona hem peygamber hem de beşeriyet tarihinde önemli konum vermiştir. Bu türden mucizeleri “ölüleri Allah’ın izni ile diriltmek” (Ateş, 574) noktasına kadar uzanmıştır. Takvimlerin başlangıç noktasını belirleyecek kadar beşer tarihi için önemli bir şahsiyetin tıpla bu denli iç içeliği insanlığın kolektif hafızasında tıbbın ne denli derin izleri olduğunun belirtisidir. Evet Hz. İsa’nın dönemi, insanlığın bilim, kültür, hayata bakış, varlığı anlamlandırış açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bu noktada ise tıp revaçtadır. Yani kolektif şuurumuzun, kollektif hafızamızın oluşumunda tıp ve tıp adamlarının önemi büyüktür.

“Kur’an, Hazret-i İsa Aleyhisselamın nasıl ahlak-ı ulviyesine ittibaa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de şu elindeki san’at-ı aliyeye ve tıbb-ı Rabbaniye remzen terğib ediyor. İşte şu ayet “Allah’ın izniyle anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirir ve ölüleri diriltirim. [Al-i İmran Suresi:49] işaret ediyor ki: “En müzlim dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve musibetzede beni Adem! Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür; arayınız, bulunuz. Hatta, ölüme muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.”

Cenab-ı Hak, şu ayetin lisan-ı işaretiyle manen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden abdime iki hediye verdim: biri manevi dertlerin dermanı, biri de maddi dertlerin ilacı. İşte ölmüş kalpler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilacıyla şifa buluyor. Sen de benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış bul! Elbette, ararsan bulursun.” İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyatından çok ilerideki hududunu, şu ayet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.” (Nursi, Sözler, 20. Söz, 232)

Bu ifadelerden tıbbın nihai hududunun da nübüvvetle çizildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, nebiler insanların yalnızca manevi yönüyle ilgilenen ruhbanlar değil, beşerin içindeki maddi ve manevi terakkiyatın öncüleri, onlara her açıdan örnek kişiler olarak dikkat çekmektedirler. İnsanlığın sosyal, ahlaki, ilmi ve teknolojik gelişimlerinin hepsinin temelinde nebilerin rolü oluşturmuş, İslamiyet ise nübüvvet temeli üzerine inşa edilmiştir.

Nübüvvet zincirinin son ve en önemli halkası Hz.Muhammed (a.s.m.) ise bütün insanlığı, geçmiş ve geleceği kuşatacak bir nebilik konumunda dünyaya gelmiştir. Nübüvvet yoluyla saadet asrı öncesine ulaştırılanlar onda (a.s.m.) vahyin beşeri ifadesi, Rabb-ı Kerim’in insanlara kendilerine benzer bir örnek olarak ulaştırdığı güzelliklerin, yine aynı türden örneklerle kendi asırlarına ve insanlarına taşınmasıdır. Hazret-i Adem’den Hazret-i İsa’ya diğer bütün nebiler nübüvvet ağacının özü ve çekirdeği olan Hazret-i Muhammed (a.s.m.)’ın kendi dönemlerindeki en parlak temsilcileri ve o ağacın en güzel meyveleri olmuşlardır.

“Şimdi, şu ikinci bürhan-ı natikı olan Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalatu Vesselamı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

Evet, o bürhanın şahs-ı manevisine bak:

Sath-ı arz bir Mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber; o bürhan-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzakiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir davasını, mucizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.” (Nursi, Sözler, 19. Söz, 214)

Bütün insanlığı geçmişi ve geleceği ile bir mescidde toplayan ve bütüne bakışı kolaylaştıran bu ifadeler çok çarpıcıdır. Burada, Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselamın ve dolayısı ile sonuncusu olduğu nübüvvet zincirindeki diğer bütün halkaların konuşan delil şeklinde ifadesi ile “konuşmak” fiili ön plana çıkarılmıştır. Konuşmak, insani fiillerin en önemlilerindendir. Pek çok yerde, “insan, konuşan hayvandır” şeklinde tariflerle karşılaşırız. Konuşmak ve insanlık arasındaki bu sıkı bağı hayatımızın pek çok safhasında da hissederiz. Konuşmak, iletişimdir. Manalar iletişimle oluşur. Rabb-ı Rahim’in kulları ile en açık iletişim şekli nübüvvettir. Yani konuşan deliller olan nebiler vasıtasıyladır. İletişimin gerçekleşebilmesi için dilin anlaşılabilmesi gereklidir. Bu ise nebilerin insanlar içinden ve onlar gibi konuşan, onlar gibi yaşayanlardan olmasını gerekli kılar. Bu durumda nebilerden alınan ders aynı mescidde Kur’an öğrenen talebeler şeklindeki kolay idrak edilir hale dönüşür. Ayrıca enbiya ve evliyanın konumu da bir bütünlük içinde ifade edilmiştir. Hazret-i Muhammed Aleyhissalatu Vesselam nübüvvet ağacının çekirdeği diğer nebiler maziye, varisler olan veliler ve alimler ise müstakbele uzanan, ana gövdeden ikiye ayrılmış iki büyük dalıdırlar. Yani, nübüvvet insanlığın mazi ve müstakbelini içine alan Hazret-i Adem’le başlayıp, Peygamberimiz Aleyhissalatu Vesselam’ın öğrettiklerini günümüze taşıyan, bütün İslam alimlerinin, velayet yolu temsicilerinin devam ettirdiği müstakim bir caddedir. Bu istikamet içinde düşünülmediği sürece O Zat’ın konumunu anlamak, arz mescidi içinde bir imam olarak görebilmek mümkün değildir. O konumda algılanmayınca da beşeri yaşantısı ile nübüvvet bağlantısı kopmaktadır. O’nun (a.s.m.) ve öğrettiklerini mescid içinde farklı köşelere ulaştıran avanelerin hayatımızı ne şekilde etki edeceği, hangi noktada onlardan istifade edileceği karışmaktadır. Oysa, nübüvvet beşeri hayatın ilahi kontrolü, Külli Aklın insanlığa yön verişinin ifadesidir. Melekut’un hayata bakan yönüdür. Dolayısı ile, nübüvvet günlük yaşantının her haliyle, oturma, kalkma, uyuma, yeme, içme gibi her türlü günlük fiille ilgilidir. Yaşantının ilahi emirler ya da rububiyete uygun tarzda tanzimini hedefler. Bu yüzden, nübüvvetin günlük yaşantının ayrılmaz bir unsuru olan hastalıklarla ilgilenmemesi, bunlara yönelik izahlar ve çözümler getirmemesi mümkün değildir. Özellikle islam, ve asliyetini kaybetmemiş haliyle semavi dinler, insani özellikleri muhafaza ederek ortaya konan bir yaşam tarzı hedeflerler. Dini yaşayanlar ve günlük hayatı yaşayanlar diye bir ayrım, yani ruhban sınıfı şeklinde ifade edilen bir zümre, anlayışından uzaktır. İslami işler ve dünyevi işler diye bir ayrım gözetmeden her işin doğru yapılmasını İslamî kategorisine sokan bir yaklaşım hakimdir. Yani nebevi yaklaşım ya da nübüvvet yolu fertlerin dünya ve ahiretini birarada gözetir. Günlük dünyevi yaşantıyı adetullah, fıtri şeriat doğrultusunda tanzim ibadetlerin arzu edilen doğrultuda yapılması yanında her türlü günlük işin doğru şeklini hakim kılmayı da hedefler. Yani, nübüvvet ilahi kaynaklı bir beşeri terbiye metodudur denilebilir. Bu terbiye fiilinin bir uzantısı olan şifaya nasıl ulaşılacağına dair çözümler de, geçmiş nebilerde ve son Nebi (a.s.m.)’de önemli bir özellik olarak göze çarpar. “Mu’cizat-ı Ahmediye Aleyhissalatu Vesselamın hem mütevatir, hem misalleri pek çok bir nev’i dahi, hastalar ve yaralılar, nefes-i mübarekiyle şifa bulmalarıdır. Şu nevi mu’cize-i Ahmediye Aleyhissalatu Vesselam, nev’i itibariyle manevi mütevatirdir.” (Nursi, Mektubat, 19. Mektup, 139) şeklinde başlayan Ondokuzuncu Söz’ün Onüçüncü İşaret’inde Peygamberimiz Aleyhisslalatu Vesselam’ın farklı hastalıkları olan pek çok kişiye mu’cize şeklindeki tedavileri anlatılır. Bu bir yönüyle onun (a.s.m.) risaletini tasdik anlamına gelen önemli bir belge hükmüne geçerken, diğer yönüyle de insanlığa tıbbın nihai hedeflerini göstermek anlamında bir derstir. İnsanoğluna her yönüyle imam olan o Zat’ın (a.s.m.) şifaya ulaşması da, Şafi-i Hakiki’den sağlık talep etmede de yolu yordamını göstermek gibi bir vazife üstlenmesi çok doğaldır. O’nun bu tarzdaki dersleri, sağlıkla ilgili hadisleri, şifayı talep ederken uyguladı metodlar Tıbb-ı Nebevi adı altında derlenmiş ve bu anlamda pek çok eser yazılmıştır. “Hadisçiler ve diğer din bilginlerinin önde gelenleri eskiden beri Peygamber Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den kendilerine kadar gelen tıpla ilgili hadisleri bilmeye ve aktarmaya eğilmişler bunların toplanmasına ve düzenlenmesine önem vermişlerdir. Mesela Malik, Muvatta’ında, Kütüb-ü Sitte sahipleri ve muteber hadis kitaplarının yazarları eserlerinde tıp’la ilgili sağlam buldukları hadisleri içeren bölümler ayırmışlardır.

Ebu Bekr’ibne’s-Sunni ve Ebu Nuayme’l-İsfahani’den her biri bu konuya ilişkin özel kitaplar yazmışlardır ki, isimleri “Et-Tıbb’ün Nebevi”dir. İbn-i Ebi Asım da “Et-Tıbbu ve’l-Emraz” adlı kitabı yeni düzenlenen risaleye uygun olarak tasnif etmiştir.

Hicri sekizinci asırda konuya ilişkin eserler vererek özel ilgi uyandıran yazarlardan ve eserlerinden bazıları şunlardır:

Hicri 720 yılında vefat eden; Ebu’l-Hasan Ali B. Abdü’l-Kerim-el-Hamavi Ala’üd-Din el-Kehhal: “El-Ahkamun Nebeviyye Fi’s-Sanaati’t Tıbbiye” adında güzel bir eser bırakmıştır.” (El Cevziyye, 12)

“Hicri 748’de vefat eden; Hafız Şamı’ud-Din Muhammed b.Ahmed Ebu Ebdillah ez-Zehebi, Kahire’de defalarca baskısı gerçekleştirilen “Et-Tıbb’ün-Nebevi” adlı büyük kitabını yazmıştır.

İbnu’l Kayyım (Allah’ın rahmeti üzerine olsun); büyük eseri “Zadü’l Mead Fi Hedy-i Hayril İbad” bütünüyle Peygamber Sallallahu aleyhi ve Sellemin tıpla ilgili emir ve tavsiyelerine ait bölümler koymuştur.” (El-Cevziyye, 12)

Ayrıca, batıda da peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın tababet hakkındaki hadisleri önemli yankı bulmuş, Avrupa müelliflerinden bir çokları tarafından Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan dillerine tercüme edilmiştir. Bunların en meşhurlarından biri Perruv’un Paris’te bastırdığıdır. Ayrıca, tıpla ilgili hadisler de Fransızca’ya çevrilmiştir. (Remzi, 9)

Determinizm ve Tıp

Günümüz toplum yapısındaki temel problemlerin uzantısı, Tıbb-ı Nebevi’ye ilginin yeterince olmamasını sağlamıştır. Bunun gerisindeki temel faktörün 19. ve 20. asırların en önemli salgın hastalığı determinizm ve pozitivizm olsa gerektir. Sebep ve sonuç arasında bağ kurma çabası, hayata bakışımızı büyük ölçüde etkilemiştir. Varlık tamamen maddi boyutları ile ve tabiat kanunlarının çizdiği kartezyen çerçeve içinde algılanmıştır. Sürekli değişen, başkalaşan hareket halindeki bütün belirli bir kesiti dondurularak anlaşılmaya çalışılmış; ve o donuk, hayatsız, bütünden kopmuş çerçevede varlığın pek çok özellikleri kaybolmuştur. Buna rağmen, varlığa bu çerçeveden çıkarılan anlamlar verilmiştir. Pozitivizmin ve bu dar çerçeveli kartezyen bakışın ürünü olan bilim ise, sağladığı teknolojik imkanlarla çok etkili bir konum kazanmış, adeta ilahlaştırılmıştır. Bu konumu ile dünyayı anlamak, hayata ışık tutmak, varlığı anlamlandırmak için tek merci olarak düşünülmüştür. Hal böyle olunca asırlardır toplanmış bilgi birikimleri, doğunun varlığa farklı bakış açısı ve bütüncül yaklaşımları bir tarafa itilmiştir. Farklı kültürlerin, semavi dinlerin etkisi ile oluşan bilgi birikimi metafizik, hurafe, çağdışılık, gibi isimler takılarak bir kenara itilmiştir. Artık bütün açıklamalar bilimsel olmalı, bilimsel olmayan hiçbir izah kabul edilmemeli, izahlar laboratuvarda incelenebilen gözlem ve deneye dayalı gerçekler şeklinde olmalıdır. Oysa, bilim ucu bucağı belli olmayan bir uzay boşluğunda yeri belli bile olmayan küçük bir dünyada, o küçük dünyaya dıştan bakıldığında yine esamesi okunmayan bir mekandaki laboratuvarda kurduğu ilişkilerle varlığın bütününü anlamak gayreti içindedir. Çıkardığı hükümlerde ne uzay boşluğu içindeki bağlantılar, ne güneşin dünyaya etkileri, ne başlangıç anından beri varlığın gelişim safhalarına ait izler taşır. Aynı durum tıp alanında ve tıbbi gözlemlerde de geçerlidir. Glukoz metabolizmasının insülinle bağlantısı kurulurken asırlardır eklenen genetik birikimi bu duruma etkisi henüz netleşmiş değildir. Gökyüzünün hareketleri, her bir mineralin asırlar boyunca farklı konumlarda bulunmakla yaşadığı serüven, iklimler, daha sıralanabilecek bu türden pek çok şeyin insan ruh ve bedeni üzerinde ne gibi etkiler oluşturduğu tam olarak bilinmemektedir. Bırakın bütün bunları yalnızca beden ele alındığında, pek çok salgının, vazoaktif peptifler, endorfinler, prostoglandinler gibi pek çok maddenin bir dizi fonksiyonu henüz muğlaktır. Çözüldü denen genetik şifre çözüldükçe bir taraftan dağılmakta ve işin içinden çıkılması güç bir hale gelmektedir. Tıp bir yandan akıl almaz ciltler ve kütüphaneler dolusu bilgi yığınına ulaşırken, açılan her kapının ardından yeni pek çok kapı ile karşılaşmanın sıkıntı ve şaşkınlığını yaşamaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen hükümranlığını sürdürmekte, otoriter konumunu muhafaza etmek eğilimindedir. Bir taraftan, “Hastalık yoktur, hasta vardır” teziyle ortaya çıkan tıp adamı diğer taraftan teorilerini genelleştirebilmek için istatistik bilimine sığınmaktadır. Sözgelimi X ilacının Y hastalığı üzerine etkisini araştırmak isteyen tıp adamı çalışma ve kontrol grubu adı ile iki grup ele almaktadır. Her iki grupta da Y hastalığı mevcuttur. Çalışma grubuna X ilacı, kontrol grubuna ise “plasebo” adı verilen hastanın X ilacı zannettiği, gerçekte ise ilaç olmayan, ilaç görünümünde zararsız bir madde verilmektedir. “Çift kör” denen çalışma şeklinde hastalar da ilaç reçete eden doktorlar da ilacın plasebo olup olmadığından haberdar değildir. Daha sonra çalışma ve kontrol grubu arasında istatistik biliminin metodları ile “anlamlı bir korelasyon” yani ilaç ve hastalığın iyileşmesi arasında anlamlı bir birliktelik olup olmadığı ortaya konur. Günümüzde özellikle Amerika ve İngiltere’nin öncülüğünde yürüyen modern tıp bağlantıları, sebep-sonuç ilişkilerini bu metod üzerine oturtmuştur. Bu genel yaklaşımın, istisna olarak kabul edilen durumdaki fertlerin durumuna nasıl bir açıklık getirdiği veya getireceği de ayrı bir tartışma konusudur. Mesela X ilacının Y üzerindeki etkisinde istatistik metodları ile anlamlı bir sebep-sonuç ilişkisi yani korelasyon olduğunu düşünelim. Ancak X ilacını kullandığı halde hiçbir iyileşme kaydetmeyen tek şahıs veya plasebo ile şifa bulan bu anlamlılığı bozmayacaktır. Çünkü genel içinde bir anlamı olmayacaktır. Evet, tek şahıstır ama çalışmanın onun açısından hiçbir önemi yoktur. Çalışma onun özel durumu ile ilgili hiçbir anlam taşımamaktadır. Daha sonra bu anlamlılık veya sebep-sonuç ilişkisi ile X ilacını hastasına reçete eden doktor, o hastanın genel içinde mi yer alacağını yoksa özel durumdaki tek hasta gibi mi olacağını kestiremeyecektir. Yani çalışma kesinliği olan net bir yaklaşım değil, genel bir yaklaşım ortaya koyacaktır. Bu da şifanın perdesizliğine olan bir delil olsa gerektir. Yine modern tıp veya Etyen Mehçupyan’ın ifadesi ile “ortodoks tıbbın” başka bir yumuşak karnı da biyoloji, farmakoloji, anatomi, fizyoloji, patoloji gibi bilimlerin ışığında ilişkiler kurma, sebep-sonuç ilişkilerini açıklamakla sınırlı kalışıdır. Evet, tıbbın temelini teşkil eden bu disiplinler fizik, matematik, kimya gibi daha temel disiplinlerin de etkisi ile hükümler ortaya koyarlar. Bu bilimler ise Kur’an’ın bakış tarzında adetullah, sünnetullah yada şeriat-ı fıtriye şeklinde ifade edilen hükümleri açığa çıkaran önemli yaklaşımlardır. Yine bu yaklaşımın kitab-ı kainat diye ifade ettiği kitabın gramer kurallarını ve okunuş şeklini ortaya koyan çok ciddi fonksiyonlar icra ederler. Ancak sözgelimi anatomi laboratuarında inceleme yapan anatomi uzmanı, uğraştığı cesedde organların lokalizasyonu ve birbirleriyle bağlantılarını belirlerken o cesedin dünya içindeki yerini, uzay boşluğundaki konumunu, her an yeniden yaratılan zerrelerin teşkil ettiği bir cesedle uğraştığını ve kendi konumundaki benzer değişiklikleri dikkate almaz. Yalnızca organlarının birbirleriyle bağlantılarını inceleyen çerçevede cesedi anlamaya çalışır. İnsülinin hücre içine girişi veya kanın pıhtılaşma mekanizmalarını inceleyen biyokimyacı da benzer bir durumdadır. Dolayısı ile tıp böyle lokal bakışların, farklı açıdan ele almakla ortaya çıkan ifadelerin bütünleştirilmesi sıkıntısını yaşamaktadır. Son dönemlerde tıp disiplinleri arasında gerçekleten bir koordinasyon sıkıntısı hissedilmektedir. Bir psikiyatri kongresinde, bir sıkıntı dile getirilirken, genel cerrahi servisindeki bir vizit manzarası takdim edilmişti; vizit yapan ekibin şefi boş gördüğü yatak için, “Burada bir karaciğer apsesi yatıyordu, nereye gitti?” diye sorar. Psikiyatrist bu durumda genel cerrahi uzmanının gözünde bir insanın karaciğer apsesine dönüşümünü irdelemekte ve uzmanlaşmış, spesifik, lokal bakışın sıkıntılarını dile getirmekteydi. Bu bakışla karaciğer apsesi, genel cerrahın gözünde yalnızca bu özelliği ön plana çıkmakta, bu durumla bağlantılı ve bağlantısız durumları, endişeleri, ruh hali, ailevi ve sosyal problemleri gözardı edilmekteydi. Bu ise tedaviye bütüncül yaklaşımı imkansız kılmaktadır. Konsültasyonlarla yani disiplinler arası danışma mekanizması ile telafi edilmeye çalışılan bu zaaf, hastanın kapı kapı dolaşıp yaşadığı sıkıntı ve bazen de sonuca ulaşamamanın verdiği üzüntü ile neticelenmektedir. Hele hele ülkemizde hastalanınca yüz kişinin kapısında beklediği poliklinik odasında doktora saniyeler içinde derdini anlatıp, muayene olabilirse bunu lüks sayan ve reçetesini alarak şifa bulmaya çalışan insanların hastalıkla irtibatlı konumunu nasıl ifade edeceğiz? Bu yapı içerisindeki doktor-hasta ilişkisini ve sağlık hizmetini ne derece sağlıklı göreceğiz?

Bütün bu problemler bir tarafta dururken bilimin önemli bir uzantısı olan tıp, hala hüküm sahibi olmak istemektedir. Bilimin, varlığı izahı ile ilgili konulardaki hükümranlığını tıp da şifa ile ilgili konularda devam ettirmek eğilimindedir. Oysa bütün yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı bilimin ve sağlıkla ilgili konularda tıbbın sınırlı bakışı her şeyi izaha yetmemektedir. Sözgelimi, efsunla akrep zehirini kontrol edebilen ve bunu babasından el aldığı için yapabildiğini iddia eden şahsı, tıbbın bilimsel yaklaşım sınırları içinde bir izah bulmak mümkün değildir. Bunu yapmaya çalışan bir tıp profesörü kendini ve tıp bilimini komik duruma düşürmüştür. Otlarla şifa bulanlar, uzakdoğu tıbbının verilerini şifa yolunda kullananlar, dua ile iyileştiğini iddia edenler, akupunkturla kilo verenler, birer vakıadırlar. Ancak, bu ve benzeri hallere yine tıp biliminin çizdiği çerçeve ile izah bulma imkanı yoktur. Yine bu bilimsel çerçeve her duruma çözüm bulamamaktadır. Bazı hallerde ise bu çerçevenin çözüm üretememesine rağmen diğer türden yaklaşımları gözle görülür çözümü ortaya konmaktadır. Bu yaklaşımların da “hurafe”, “koca-karı ilacı”, “safsata” gibi isimler takılarak bir kenara itilmesi bilimin mutlak hakim olduğu 19. ve 20. yüzyıllarda bir anlam ifade ediyordu. Ancak, bu yaklaşımla da artık kendini koruyamaz hale gelmiştir. Halk bilimin kölesi olup her söylediğine boyun eğer bir tavır sergilemek yerine gözünün gördüğüne inanır bir tavır sergileme eğilimindedir. O yüzden son dönemlerde alternatif tıp metodları oldukça rağbet görmeye başlamıştır. Bilimin ve modern tıbbın halkın uzağında tepeden bakıcı tavırları ise bu gelişim esnasında şarlatanlara zemin hazırlamakta modern tıp etkinlik ve otoritesini yitirmektedir. Çünkü, kabullenemediği halde, pek çok konunun izahında acziyet sergilemekte ve bu açığını kapatmak için kendi dışındakileri tahkir ve itham etme gibi bir eğilim içine girmektedir. Bu durum ise halkı daha çok farklı metodlar arayışı içine sevk etmektedir. Farklı tedavi metodları halka nazarında itibar kazanmaktadır. “Dünya üzerinde yaygın olan tıp metodlarına bakıldığında her alanda olduğumuz gibi bu konuda da kendi sahip olduğumuz hiç araştırmayan hazırcı yapımızı bir kere daha seyredebiliyoruz. Bırakın İbn Sina’nın ya da Hz. Peygamber zamanında uygulanan yöntemlerin günümüzde dillendirilmesini, kendi ülkemizdeki halk ilaçlarımızı bile araştırmaktan uzak bir tutum sergiliyoruz. Hatta oldukça egzotik bulup rağbet ettiğimiz uzakdoğu menşeli alternatif tedavi yöntemlerine bir denetim mekanizması geliştirmek için bile araştırmıyoruz.

Sonuç

Gidişata terkedilmiş bir sağlık furyası içinde düşe kalka yaşıyor oluşumuzu ülkenin genel tablosu ile kıyaslamamak mümkün değil. Şimdi bu kriz ortamında Sağlık Bakanlığı’ından olaya el atmasını mı istemeli, yoksa üniversitelerden bizim kültürümüzdeki doğal tedavi yöntemlerini araştırıp sistematize edecek bir enstitü yapılanmasına gitmeleri mi önerilmeli. Gerçi halka hekimliğiyle zaman zaman ortak çalışan eczacılık fakültelerindeki bazı hocaları gözardı etmemek gerek. Ancak kurumların sahip çıkması gereken bir yapılanmaya ihtiyaç olduğu muhakkak. Elbette, “Bizim koca-karı ilaçlarının uzakdoğudan ne eksiği var?’ iddiasını yarayışlı bir motivasyon kırıntısı bulunabilirse…” (Yılmaz, 9) Önümüzdeki yıllar bütüncül bakışların daha ön plana çıktığı, kartezyen yaklaşımın ürünü olan izahların önemini yitirdiği, dolayısıyla Doğu medeniyetinin Batı karşısında zaafiyetinden ya da aşağılık kompleksinden sıyrılıp tekrar canlandığı bir dönem olacağa benzer. ‘Aslında Doğu kültürü enbiya ve evliyanın şekillendirdiği nübüvvetin etkilerinin büyük ölçüde hissedildiği bir alan. Daha çok vehbi olan ilimlerle modern tıbbın akıl almaz ilerlemeleri ile başedemediği konuların üstesinden gelebilen ve bilimsel metodlara dayanmayan metodların doğruluğundaki en temel faktörün nübüvvet olduğu inancını kuvvetlendirecek pek çok emare var. Aslında aynı izler cüz’i irade ön plana çıktığı için gizlenmiş şekilde modern tıp veya bilimde de var olmalı. Yani ortaya konan bir metod için “bilimsel mi?” sorusu artık eski önemini yitiriyor. Doğru bilimsellikle sınırlanamayacağı gibi her bilimselinde doğru olmayabileceğini zaman gösterdi. Dolayısı ile bilimin ve onun ürünü modern tıbbın hırçınlığı ve baskısı ile “bilimsel olmayan” metodlara sırt çeviren veya ürkeklikle, kompleksle uzak kalanlar bu tavırlarına devam ederlerse kaybeden tarafta olacaklar. Bilimselliğin değil doğruluğun aranacağı yeni dönemde Tıbb-Nebevi de layık olduğu önemde muhakkak ele alınacaktır. Tamamen pozitivist yöntemlerle ve Batının etkisi altında sanatlarını icra eden Müslüman tabipler veya İslam alemindeki tıp bilimi de komplekslerinden sıyrılıp kendi benliklerinden çıkmış yöntemleri ciddiyetle ele almazlarsa, pek çok yitik malları gibi onu da Batıdan almak zorunda kalacaklardır. Mirac’ı yaşamış, farklı alemi görmüş, varlığın mülk ve melekutu ile alakadar bir Zat’ın (a.s.m.) şifa ile tıpla ilgili tavsiyeleri de muhakkak çok önemli sırlar ve ipuçları içeriyor olmalıdır. En az sathi nazarların ürünü olan yaklaşımlar kadar ilgiye, incelemeye, dersler çıkarılmaya, ve zamana uygun şekilde yorumlamaya layıktır. Bunu hakkıyla yapacaklar, hak ve hakikatin hükümran olacağı yeni dönemde en revaçta olan işine talipler demektir.

Kaynakça

Ateş, Bünyamin, v.d., (1981), Peygamberler Tarihi, İstanbul, Yeni Asya Yayınları

İbn Kayyım El Cevziyye, Tıbb’un Nebevi, Çev. Yusuf Ertuğrul, Uygun Matbaacılık

Nursi, Bediüzzaman Said, (2001), Sözler, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat

Nursi, Bediüzzaman Said, (1991), Mektubat, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat

Remzi, Hüseyin, Tıbbı Nebevi, Sümer Kitabevi

Sarı, Nil, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Ders Notları, Primitive Medicine

Ural, Şafak, (2000), Bilim Tarihi, İstanbul, Çantay

Yılmaz, Meral, (2001), Aksiyon, Sayı: 332 (14 Nisan 2001)

http://www.muhammedmustafa.net/yazilar/tipvenubuvvet.htm

Peygamberimizin diş temizliği, Mehmet Paksu

Yapılan araştırmalara göre, ülkemizde yirmi yaşına gelen her yüz kişiden 89’unun dişleri çürük.

Okul çocuklarının yüzde 67’si diş fırçası kullanmamakta ve yılda her 4 kişiye sadece bir diş fırçası düşmektedir.

O kadar reklama, tanıtıma, eğitime ve teşvike rağmen diş temizliği ve bakımı maalesef istenen düzeye gelmiş değildir.

Zaruri bir ihtiyaç, bir sağlık ve bir temizlik olarak görülmediği için de bir alışkanlık haline gelmemiştir.

Ayrıca sigara tüketiminin ileri boyutlara varması, özellikle gençler arasında çok yaygın olmasından dolayı da ağız ve diş bakımı hep ihmal edilmiştir.

Oysa diş temizliği ve ağız sağlığı üzerinde İslâmın ilk yıllarında bile üzerinde çokça durulan konulardan birisidir.

Peygamberimizin hayatına ve sözlerine baktığımızda konuya ne kadar büyük bir önem verildiği anlaşılmaktadır.

Sahabiler, Peygamberimizi anlatırken onun dişlerinin inci gibi parladığını, ter temiz, bembeyaz ve ışıl ışıl olduğunu söylerler.

Peygamberimizin Uhud Savaşı’nda kırılan dişinden başka hiçbir dişi çürümemiş ve düşmemiş, hep sağlam ve sağlıklı olarak kalmıştır.
Peygamberimiz dişini “misvak”la temizlerdi. Misvak, Arabistan’da yetişen “arak” ağacının kök ve dalından kesilerek yapılır.

Bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre Peygamberimizin zeytin dalından da misvak yaptığı olurdu.

Peygamberimiz her vesileyle dişlerini misvaklar ve temizlerdi. Özellikle abdest alırken ve namaza başlamadan önce mutlaka misvak kullanırdı. Farz ve nafile namazlar dikkate alındığında, günde beş-on defa misvak kullanırdı.

Peygamberimiz misvakı o kadar sık ve çok kullanırdı ki, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Ben misvakı o kadar çok kullanırım ki, dişlerimi köklerinden oynatacağından korkuyorum.”

Kendisi bu kadar üzerinde durduğu gibi, sahabileri de çok teşvik ederdi ve üzerinde ısrarla ve önemle dururdu.

Bir seferinde şöyle buyurmuştu:

“Cebrail, bana her gelişinde misvakı tavsiye etmediği zaman olmuyor. Öyle ki bana ve ümmetime farz kılacağından korkuyorum. Hem de ümmetime meşakkat vermekten endişe etmesem misvakı onlara farz kılardım.”

İslâm öncesi temizlik namına bir şey bilmeyen, su kullanma alışkanlığı dahi fazla olmayan bir toplumu temizliğe alıştırmak, ağız ve diş temizliği gibi bir alışkanlığı bulunmayan bir millete bunu öğretmek hiç de kolay olmamıştı.

Peygamberimiz, “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler” derken, misvak kullanma alışkanlığını henüz edinmemiş olan ve bundan dolayı dişleri sararmış olan kişileri şu sıkı tembihiyle uyarırdı:

“Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz! Misvak kullanınız.”

Bir başka seferinde de, “Diş etlerini yemek kırıntılarından temizleyiniz. Misvak kullanınız, sararmış dişle, kokar ağızla yanıma gelmeyiniz.”
Hatta bir defasında, “Misvak kullanmak hakkındaki tavsiyelerimi sizlere çok tekrarladım” buyurarak bu konunun üzerinde çok durduğunu ve bir an önce uygulamaya geçilmesini istemişti.

Bu sıkı ve ciddi eğitimin yanında, misvak hakkındaki hadisleri biraraya getirdiğimizde şu gerçekleri görüyoruz:

Misvak ağzı temizler. Allah’ı razı eder. Melekleri sevindirir. Gözü cilalandırır. Ağız kokusunu ve kirini giderir. Dişleri beyazlatır. Diş etlerini kuvvetlendirir. Yemeği hazmettirir. Balgamı keser. Namazın sevabını arttırır. Konuşma kabiliyetini geliştirir. Mideyi takviye eder. Şeytanı küstürür. Sevapları çoğaltır. Baş ağrısını giderir

http://www.muhammedmustafa.net/yazilar/mehmetpaksu/distemizligi.htm
————————————————————————————-

Peygamberimiz (sav) Diş ve Ağız Sağlığınana Büyük Önem Vermiştirr

Hayatını ve hadislerini incelediğimizde Peygamberimiz (sav)’in temizliğe büyük önem verdiği görülmektedir. Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde de müminlere temiz olmayı şöyle öğütlemiştir:
“Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer.’ 1

Peygamber Efendimiz (sav)’in temizlikle ilgili önem verdiği konulardan biri de diş bakımı olmuştur. Sahabeler, Peygamberimiz (sav)’i anlatırken onun dişlerinin inci gibi parladığını, tertemiz, bembeyaz ve ışıl ışıl olduğunu aktarmışlardır.2 Rivayetlerde Peygamberimiz (sav)’in dişini Arabistan’da yetişen “arak” ağacının kök ve dalından kesilerek yapılan “misvak”la temizlediği belirtilmiştir.

Ayrıca Peygamberimiz (sav), İslamiyet öncesi temizlik konusunda hiçbir bilgisi olmayan bir topluma bu konuda örnek olarak ve Yüce Allah’ın ilhamı olan bilgilerini aktararak onları en uygun şekilde eğitmiştir. Bir hadiste Sevgili Peygamberimiz (sav)’in diş bakımı ile ilgili sözleri şöyle aktarılmaktadır:

’Câbir anlatır: “Peygamber salla’llahü ‘aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Hilâl eylemek dişleri arıtır, pâk eyler, diplerini sağlamlaştırır ve ağız kokusunu güzel eyler.”’ 3

Hadis-i şerifte belirtilen önemli ayrıntılardan biri, dişlerin nasıl fırçalanacağı ile ilgilidir. ‘Hilallemek’ diye tarif edilen yöntem, dişlerin yarım ay şeklinde, dairesel olarak fırçalanmasıdır. Bu yöntem diş minelerine zarar veren ve dişin yıpranmasına yol açan, sağa-sola fırçalama şeklinden farklıdır.

Günümüz diş hekimliğinde de hadis-i şerifte aktarıldığı gibi dairesel fırçalama tekniği önerilmektedir. Diş aralarında besin artıklarının birikmesinin en iyi bu yöntemle önüne geçilebileceği belirtilmektedir.

1. G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 96/2
2. http://www.muhammedmustafa.net/yazilar/mehmetpaksu/distemizligi.htm
3. Önder ÇAĞIRAN, Tıbbi Nebevi,1. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996

http://www.arastirma.org/MOC/index.php?secim=makale&m_id=1916
——————————————————————————–

Misvak kullanmanın diş sağlığı üzerine etkileri

Peygamber Efendimiz (sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bunun için misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır.
Misvak sıcak bölgelerde yetişen “erak” ağacının kökleridir. Lifli bir yapısı vardır. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır. Hem mekanik hem de kimyevî olarak pek çok faydaları vardır. Bunları Hadisi Şerifler ve bizzat Rasulûllah`ın uygulamaları ışığında madde madde açıklamaya çalışalım.

1. Misvak, ağız için temizlik, Allahu Teala`nın rızasına sebep ve gözlere de ciladır, (1)
2. Misvak ağız için temizliktir ve Aziz ve Celil olan Allah`ın rızasına sebeptir. (2)
3. Misvakta on hassa vardır: Ağzı tatyib eder, diş etlerim güçlendirir, göze cila verir, balgamı giderir, dişin çürümesini önler, sünnete uygun olur, melaikeyi sevindirir, Rabbi razı eder, hasenatı artırır, mideye sıhhat verir. (3)

4. Misvak kullanın. Zira misvak ağzı temizler ve Rabbin rızasını kazandırır. (4) Bu hadis-i şeriflerde misvakın faydaları zikrediliyor. Misvak kullanmak, ağız için temizlik ve hoşluk sebebidir. Fırçalanmayan dişler sararır, aralarında ve diplerinde gıda artıkları birikir. Bunlar ağız kokusuna ve diş çürümelerine sebep olurlar. Diş etlerinde iltihaplanmalar olur. Misvak kullanmakla dişlerin çürümesi ve diş etlerinin iltihaplanması önlenir. Misvakın gözlere canlılık vermesi ve balgam söktürücü etkisi kimyasal özellikleriyle ilgilidir.
Allah-u Teala güze! olan şeyleri, temiz olan şeyleri; peygamberinin tavsiyelerine uyulmasını sevdiği için, misvak kullanılmasından hoşnut olur. Melekler de temiz olan şeyleri severler ve kötü kokulardan rahatsız olurlar. Onun için on!ar da sevinirler.
5. Misvak, erkeğin fesahatini artırır. (5) Fesahat, güzel konuşmak demektir. Sesin oluşumunda dişlerin de fonksiyonu olduğu için, temiz ve bakımlı dişlerin sesin güzelleşmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.
6. Niçin sararmış dişleriniz ile huzuruma giriyorsunuz? Misvak kullanınız! (6) Bu hadis-i şerifte ağız ve diş bakımı yapmayanlara bir azarlama var. Kendilerine zarar verdikleri gibi, çevredeki kimseleri de kötü görünüşleri ve ağız kokularıyla rahatsız edeceklerine işaret ediliyor.
7. Şu dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak, koku sürünmek, misvak kullanmak, evlenmek. (7) Peygamberler insanlığın rehberleridir. Peygamber (sav) Efendimizden önceki peygamberlerin de ağız ve diş bakımına önem verdikleri, misvak kullandıkları ifade ediliyor.
8. Misvak ve cuma guslü her Müslüman için gereklidir. (8)

Buraya kadar misvakın lüzumu ifade edildikten sonra, bundan sonraki hadis-i şeriflerde Rasulûllahın uygulaması anlatılıyor:

1. Misvak kullanmadan uyumazlardı. (9)
2. Uyudukları zaman misvak başuçlarında bulunurdu. Uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı. (10)
3. Misvakı enlemesine kullanır, suyu emerek (süzerek) içerlerdi. Üç defa nefes alır ve derlerdi ki:
Bu türlü içmek daha iyi, hazmı daha kolay ve sıhhate daha uygundur. (11)
4. Aişe (Ra) şöyle demiştir: “Peygamber (sav) evine girdiği zaman ilk yaptığı iş, misvak ile dişlerini temizlemek olurdu” (12)
5. Ebu Musa (ra) şöyle dedi “Ben Peygamber`in huzuruna girdim, misvağın bir ucu dilinin üzerinde bulunuyordu.” (13)
6. Rasulullah (sav) hiçbir namaza misvak kullanmadan çıkmazdı. (14)
7. Rasulullah (sav) geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktığı zaman ağzını (dişlerini) misvak ile ovalardı. (15)
8. Rasulullah (sav) geceleri iki rekatta bir selam vererek teheccüd namazı kılar ve her selam verişinde misvak kullanırdı. (16)
9. Abdullah ibni Abbas (ra), şöyle anlatmıştır: Bir gece Peygamber (sav) `in yanında kaldım. Peygamber gecenin sonuna doğru kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı, sonra Al-i İmran süresinin şu ayetlerini okudu:
“Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirleri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta iken, oturur iken, yanları üstünde yatar iken hep Allah`ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. Şöyle derler: Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”
Sonra eve döndü, misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı, sonra yattı. Sonra kalkıp tekrar dışarı çıktı ve semaya nazar etti. Yine bu ayetleri okudu. Sonra döndü, tekrar misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı. (17)

Resulullah (sav) Efendimizin misvakla ilgili emir ve tavsiyeleri şöyle:

1. Ümmetimi meşakkate düşürmüyor olsaydım, onlara her namazın önünde misvakı emrederdim. (18)
2. Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim. (19)
3. Oruç tuttuğunuzda sabahleyin misvak kullanın, lakin akşama doğru kullanmayın. Akşam üzeri iki dudağı kurumuş oruçlu bir kimse için misvak uygun olmaz. Zira o kurumuş dudaklar kıyamet gününde gözü önünde bir nur olacaktır. (20)
4. Sizin ağızlarınız Kur`an için yollardır. Onları misvakla temizleyin. (21)
5. Misvak kullanınız. Zira misvak ağzı temizleyen ve Rabbi razı eden bir alettir. Cebrail her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. Öyle ki, bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk vereceğinden korkmamış olsaydım misvak kullanmalarını emrederdim. Ben o kadar çok misvak kullanırdım ki, dudaklarıma iz yapmasından ve dişlerimin aşınacağından korkardım. (22)
6. Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.(23)
7. Ben, misvak kullanmakla o derece emredildim ki, üzerime farz kılınacağının sandım. (24)
8. Cebrail misvak kullanmayı bana o kadar tavsiye etti ki, azı dişlerimden endişe ettim. (25)
9. Misvak kullanarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır. (26)
10. Misvak olmadığında, parmak misvak yerine geçer. (27)
Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğinianlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkanların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (sav) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.
– Panzehir dergisinden –

Dipnotlar :

Müslim tercümesi : (12) c.1 s. 327/44, (13) c.1 s.327/45, (15) c.1 s. 328/46. (17) c.1 s.328/48
Tirmizi-tercümesi : (7) c.1, s.246/5, (18) c.1, s.38/22
Terğîb ve Terhîb tercümesi : (4) c. 1 s. 246/6, (14) c.1 s. 246/8, (16) c.1 s. 247/9, (19) c.1 s. 244/2, (22) c.1 s. 247/10, (23) c.1 s. 248/11, (24) c.1 s. 247/12, (25) c.1 s. 247/13, (26) c.1 s. 250/16,
Ramuz el-Ehadis : (1) s. 214/10, (2) s. 214/7, (3) s. 325/1, (5) s. 214/8, (8) s. 214/9, (9) s.548/2, (10) s. 548/3, (11) s. 554/14, (20) s.3/4, (21) s.116/ 8, (27) s. 190/1,
İhya : (6) c.1 s.354

http://www.saglikvakfi.org.tr/saglik/nebeviy1.asp?id=247

Tıbb-ı Nebevi, Prof. Dr. Asaf ATASEVEN

Kur’an-ı Kerim, her biri batılı ilim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor.(1) Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor. (2) Aynı şekilde Peygamberimiz (s.av)’in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. işte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.

Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)’i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren “kalplerin tabibi” olarak tanırız.

Hz. Peygamber (sav)’in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbı telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslam tababetinin doğmasına sebep olmuştur.(3) Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir (4, 5):

Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anılırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı

Hz. Peygamber (s.a.v) yukarıda zikredilen batıl ve ilmi değeri olmayan uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye İnançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tav-siyeler-yanında,hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok Önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. (3,4,5,6,11)

1)“Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder.” (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16)

2) Sa’d b. Ebi Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (s.av) ziyaretine gitmiş, Sa’d’ı evinde hasta yatar görünce: “Haris b. Kerde’yi çağırın, O iyi bir hekimdir sizi tedavi etsin” buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12)

3)“Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz. (Ebu Davud, Tıb 11)

4)“Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır. (Buhari, Eşribe 15)

5)İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)

6)”Lanetlenmiş iki şeyden sakının:

– Ya Rasulallah o iki şey nedir?” dediler. Peygamber Efendimiz (sav):

-“İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır.” buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).

7)”Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin.” (Buhari,Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96;
Ebu Davud, Taharet 36).

8)”Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız.” (Ramuz’el-Ehadis 2/489).

9)”Bir yerde veba olduğunu işitseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız.” (Buhari, Tıb 30 ; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)

10)”Cüzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız.” (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443)

11)“Cüzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz (Ramuz el-Hadis 2/471)

12)“Köpek bir kabı yalarsa onu defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin. (Buhari Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)

13)“Size ne oluyor ki, dişleriniz olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız (A b. Hanbel, Müsned 1/214)

14)“Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok defa tekrarladım. (Buhari, Cuma 8; Nesai, Taharet 5; A. b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)

15)“Allah temizdir, temizi sever, etrafınızı temizleyiniz” (Tirmizi, Edeb 41)

16)”Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344,363, 370,372; Darimi, vudu 2).

17)”Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah’ın onun üzerinde hakkıdır.”
(Müslim, Cuma 9).

18)”Yiyecek ve içeceklerinizin kaplannın ağzını açık bırakmayınız.” (Müslim, Eşribe 96,
98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Efıme 15).

19)”Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır.” (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır)

20)“İçkide şifa yoktur (Darimi, Eşribe 6).

21)“Sarhoşluk veren her içki haramdır” (Buhari, Edeb 80; Müslim, Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5)

22)“İçkiden sakının, Zira o, her kötülüğün anahtarıdır.” (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).

23)Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder (Feyzül Kadir 5/271).

24)Size denk olan kadınlarla evleniniz. (İbn Mace, Nikah 47)

25)“Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur… Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun.” (Buhari, Nikah 47)

26)“Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” (Feyzülkadir 4/212)

27}”İnsanlar madenler gi bidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan islamda da hayırlıdır.” (Buhari, Enbiya 19).

28)”Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder.” (Kenzül-trfan).

29)”Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz.” (Taberanî)

30)”Beş şey fıtrattandır:Bıyıklan kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnaklan kesmek ve sünnet olmak.” (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).

Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.

Hz. Peygamber (sav) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi

1)“ İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler.” (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).

2)“ Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sav) “Sabur ile tedavi et” buyurdu” (Müslim, Hac 89, 90)

3)“Çörek otu ölümden başka her derde devadır” (Buhari, Tıb 7)

4)Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. (Dağlama daha sonra men edilmiştir) (Buhari, Tıb 3 Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246)

5)“Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre , (bademcik iltihabında ) Boğaza üflenir, Zatülcenbde hastaya içirilir.” (Buhari, Tıb 10; Müslim Selam 86, 87; İbn Mace, Tıb 12, 17

6)”Umeys’in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sav) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma senaotu kullandı.” (Tirmizi,Tıb 30)

7)”Peygamber Efendimiz (sav) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldır masını tavsiye etti.” (Müslim,Selam 71).

8)” Resulullahı (sav)’in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Patıma O’-nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).

9)”Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti. (Müslim, Selam 82)

10)”Hz. Peygamber (sav) dövme yaptırmayı yasaklamıştır.” (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8)

11)“Peygamber Efendimiz (sav) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir.” (Mirmizi, Libas 31)

Hz. Peygamber (sav)’in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (Kütüb-i Sitte) ‘nin müellifleri eserleri arasında tıbbı Nebevî’ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari “Kitabü’ttıb ve Kitabu’l-merda başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud “Kitabu’l-tıb” diye bir bölüm; Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak ttbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır, tik Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melİk B. Habib tarafından yazılmıştır.*7)

Brokelman ve Katip Çelebi 10’dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20’nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevf-nın bulunduğunu tesbit et-tik.. Osmanlı döneminde son yazılan Tıbb-ı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)’e aittir.oa. Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslam Enstitüsü’nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslam ülkelerinde Tıbb-ı Nebevî kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.

Bugün Hz. Peygamber (sav) ‘in tıbbi hadisleri yukarı da ifade edildiği gibi tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis alimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.

KAYNAKLAR

1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev Yıldırım, S.) Silm Matbaası izmir, 1981.
2. Opitz, K.: Kur’ân’da tababet !çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınlan No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.
3 Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis “Tıbb-ı Nebevi” (hazırlanıyor]
4. Corci Zeydan. islam Medeniyeti tarihi(tere. Megamiz. Z.) Cilt fil. istanbul sn.35. 1876.
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleş, tiren Sert, A.)
cilt I. istanbul sh. 57, 1974.
6. San (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, YeniSymposium. 19-65, Nisan 1981.
7. Köçük, R.: Tıbb-ı Nebevi literatürü üzerine bir deneme, ilim ve Sanat sayı 3.Eylül-Ekim 1985.
8. Ataseven A.: Tıbb-ı Nebevl’den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Meç. Cilt l sayı Ish. 52 Temmuz 1984.
9. Denizkuşlan, M.: Peygamberimiz ve TıpDoğuş matbaası, ist. 1981.

10. Ataseven, A.: Sünnet “Hitan” Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara,1985.
11. Aşçıoglu, ö.: Tıbb-ı Nebevi’de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıpgünleri, sh. 518. 1982.
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) istanbul, 1324/1906.
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ataseven)

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=212&yumit=bolum2

YEMEK YEMEDE ÖLÇÜ, Dr. Aslan MAYDA

“Şişmanlık” bilhassa gelişmiş ülkelerde dikkat çekecek ölçüde yaygınlaşmış bir hastalık olduğundan, tedavisi günümüz tıbbının önemli araştırma alanlarından birini teşkil ediyor. İslâmiyet ise, insanı ilgilendiren her konuda dünden bugüne, bugünden yarına eskimeyen prensipler vâzetmiş, yollar göstermiştir. İslâm’ın şişmanlığı engellemek için tavsiye ettiği hususlar da koruyucu tıbbın bugün ulaşmaya çalıştığı hedeflerdendir.

Şişmanlığın önlenmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar
Günümüz tıbbı, şişmanlığa yol açan sebepleri, temel olarak yiyeceklerin muhtevası, miktarı, öğünler arasında bırakılan zaman boşluğu, tokluk hissi ve bir öğünde yeme süresi gibi başlıklar altında toplamaktadır.

Yiyeceklerin muhtevası

Yağ, şeker, protein, vitamin ve mineraller vücudumuza temel maddeler olarak alınır. Bunlardan yağ ve protein ağırlıklı beslenmeler önce damar sistemini sonra ilgili organın dokularını bozar. Ülkemizde bu konudaki istatistikî çalışmalar yetersiz olduğu için sağlıklı bir bilgi sahibi olmadığımız aterosklerozdan (damar iç duvarını yağlı maddelerin kaplamasıyla meydana gelen damar sertliği) ölüm oranı, ABD ve gelişmiş ülkelerde % 50’dir. Rakamın bu kadar yüksek olması az yağlı diyetlere yönelimi artırmaktadır. Aşırı karbonhidrat alındığında, ihtiyaç fazlası glikoz karaciğerdeki metabolizmaya bağlı olarak dokularda yağa dönüşür. Diyette dokuların kullanabileceğinden fazla protein varsa yine yağ olarak depolanır. Yağ, şeker ve proteinlerin fazlasının vücutta yağ olarak depolanması “yiyeceklerin muhtevasını” önemli kılmaktadır. Efendimiz (sas): “Mide vücudun havuzudur, damarlar mideye gelirler. Mide sağlıklı ise damarlar sağlıklı, mide sağlıksız ise damarlar sağlıksız olarak çıkarlar.” buyurmuştur.
Netice itibariyle mideye giren yiyeceklerin muhtevası çok önemlidir. Yağ, karbonhidrat ve protein gibi yüksek kalorili maddelerle mide doldurulursa, 40-60 yaşlar arasında ateroskloroza yakalanma ihtimali aileden gelen genetik ve fizyolojik programa bağlı olarak artar.

Yiyeceklerin miktarı

Mide ve bağırsaklar esneyen ve büzülen organlardır. Midenin normal hacmi esnemeden önce 1.000-1.500 mililitre iken, ince bağırsakların uzunluğu kasılmış halde 5 metredir. Alınan besinler midede yumuşatılıp bulamaç haline getirildikten sonra ince bağırsak sistemine (ilk önce onikiparmak bağırsağına) gönderilir. Fakat bu, midede bulamaç haline dönüşen her besinin doğrudan ince bağırsak sistemine boşalacağı mânâsına gelmez. Çünkü mide ile bağırsak arasına yerleştirilen otomatik sistem vasıtasıyla, yiyeceklerin kimyevî özelliği ve miktarı kontrol edilir; Yaratıcı’nın koymuş olduğu sistem uygun bulmazsa geçmesine izin verilmez. Protein yıkım ürünlerinin ve mide muhtevasının fazla, yiyeceklerin yağlı, mide sıvısının da hipertonik veya hipotonik olduğu durumlarda midedeki muhteva onikiparmak bağırsağına geçmez. Muhtevanın bu özelliği midenin çıkış kapısının refleks yoluyla kontrol edilmesinde kullanılır. O halde mideye ne kadar yiyecek alalım? Peygamber Efendimiz (sas) yemek miktarını şu iki hadîste şöyle buyurmuştur: “İnsanoğlu, midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna belini doğrultması için birkaç lokma kâfidir. Mutlaka yemesi gerekiyorsa, üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes alıp vermeye bırakmalıdır.”

Mide vücudun havuzudur, damarlar mideye gelirler, mide sağlıklı ise damarlar sağlıklı, mide sağlıksızsa damarlar sağlıksız olarak çıkarlar. (K. Hafa, Bağdadî, Kayyim, Ummal Zevaid)
Mü’min bir kimse bir bağırsağı doluncaya kadar yer, kâfir ise yedi bağırsağı doluncaya kadar yer. (Buhari, Et’ime Müslim
Tirmizi, Mace)
İnsanoğlu midesinden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna belini doğrultacak birkaç lokma kâfidir. Mutlaka yemesi gerekiyorsa üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefes alıp vermeğe bırakmalıdır. (Tirmizi, Mâce Et’ime, Müsned)
Allah’a en sevgili olanınız, az yiyenleriniz, vücud bakımından da hafif olanlarınızdır. (K. Ummal Hakâyık, Gümüşhanevî)
Ben sizin hakkınızda ancak mideleriniz ve tenasül uzuvlarınız konusundaki aşırılıktan ve nefsani sapıklıklardan korkarım.
Peygamberlerden sonra bu ümmete arız olacak ilk bela, çok yemek ve tokluktur. Milletin karnı doyduğu zaman bedenleri yağlanır, fakat buna mukabil kalblerine zaaf arız olur, şehevi duyguları ise gemi azıya alır.

Efendimiz (sas) Medine ahalisi için “Buranın sakinleri karınları acıkmadıkça yemek yemezler. Yedikleri kadar yiyecekken doymadan sofradan kalkarlar. Bu yüzden de hasta olmazlar.” buyurmuştur.
Mide hastalıkların evidir; perhiz ise, tedavinin (ilâçların) başıdır. Her vücuda alışık olduğu şeyleriveriniz. (el Medhal, K. Hafa)

“Ademoğlu tıka basa doldurduğu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Mutlaka doldurması gerekiyorsa üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de kendine ayırsın.”

Midenin toplam kapasitesi 1.000-1.500 mililitre kabul edilirse, hadîslere göre bir öğünde alınması gereken yemek miktarı anatomik yapıya göre 333-500 mlt’dir. Kaba bir ölçümle mide hacmi büyük olan bir kişi yaklaşık 2,5 su bardağını geçmeyecek kadar yemek yemelidir (Ekmek, yemek, çorba, meyve ve 1/3 su ilave edilirse, içilen su ile birlikte 666-1.000 cc arasında bir miktar bir öğünde yenilecek miktardır). Bu da, çapı 4-5 santimetre, uzunluğu 20-25 santimetre olan ve “duedonum” denilen onikiparmak bağırsağının hacmine (700-1570 cm3) yaklaşık olarak eşittir. Efendimiz (sas): “Mü’min bir kimse bir bağırsağı doluncaya kadar yer, kâfir ise yedi bağırsağı doluncaya kadar yer.” hadîsiyle ideal miktarın azlığını ifade etmiştir. Sistem yaratılırken organlara esneme özelliği verilmiş, ince bağırsağın orta kısmı (jejenum) 4 litre hacimde, fakat 10 litreye kadar esneme kapasitesinde yaratılmıştır. Bu yüzden, insan aşırı yese bile, Yaratıcı kerem ve merhametiyle bağırsak sistemine bunu tolere edebilme istidadı vermiştir. Aşırı yemeyle organların devamlı gerildiği ve şişmanlık komplikasyonlarının ortaya çıktığı göz önüne alındığında, Efendimiz’in (sas) en ideal yeme ölçüsünü koyduğu görülür.

Öğünler arası zaman

İnsan, fizyolojik ve psikolojik olmak üzere iki türlü açlık hisseder.
Fizyolojik açlıkta, vücudun gıda ihtiyacından dolayı midede açlık krampları görülürken, psikolojik açlıkta şartlanma sözkonusudur. Açlık krampları 12-24 saatlik aralıklarla gelir. Alınan son besini takiben başlayan bu kramplar yemekle susturulmazsa, 3-4 gün içinde en şiddetli seviyeye ulaşır, ve ilerleyen günlerde yemek yenmese bile kramplar giderek azalır.
Psikolojik açlıkta ise, on iki saatten daha kısa sürelerde yemek saatleri belirlense ve riayet edilse, 5-7 gün sonra vücut buna şartlanır ve saati gelince insan acıktığını hisseder. İş yerlerinde genellikle saat 1200-1300 arası yemek molası verildiğinden, sabah 0800’de evde kahvaltı yapılsa bile, dört saat sonraya yemek için şartlanıldığından, saat 1200-1300 olunca acıkma hissedilir. Ramazan ayı başlayıp birkaç gün geçtikten sonra öğle yemeği unutulur, saat 1200’de acıkılmaz. İşte bu, psikolojik açlığın yeni bir şartlanmayla bastırılmasıdır. Fizyolojik açlık ise, sabah saat 0800’de kahvaltı yapılırsa, akşam 2000’de açlık krampları ile hissedilen açlıktır. Dolayısıyla, şeker hastalığı vb gibi istisnaî durumlar dışında, fıtrî olan, fizyolojik açlığa uygun olarak, günde iki öğün yemektir.

Tokluk hissi ve bir öğünde yemek yeme süresi

Yemek yerken öğün süresinin uzunluğu çok önemlidir. Yemek, midenin kapıcısı olan ağızda çok çiğnenmeli ve öğütülmelidir. Çiğneme süresi ve salgılar ne kadar çok olursa tokluk hissi de o ölçüde olur. Tokluk hissinin oluşması yemeğin miktarı ile değil de ağızda çiğneme süresiyle alâkalıdır. Bunu teyid eden deneyler yapılmıştır. Hayvanlarda yemek borusundan fistul açılarak yedikleri yiyecekler mideye değil de, dışarıya verilmiştir. Hayvanlar yemi yedikten 20-40 dakika sonra, önlerine konan yeni yemeğe karşı isteksiz davranmışlar ve yememişlerdir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, tokluk hissi için yemeğin miktarı ve muhtevası yanında, ağızda çiğneme süresi de önemlidir. Özellikle diyet yapanların bu özellikleri dikkate alarak, düşük kalorili yiyecekleri ağızda en az 20 dakika çiğnemesi ve tokluk hissi oluşturması gerekir.

Diyette gıda seçimi

Kişi hasta değilse ve fazla kiloları varsa, yediği yemeğin kalori miktarını bilmelidir. Meselâ bir öğünde 300-500 cc’nin hepsi unlu mamul olsa 1.050-1.750 kalori, salam olsa 1.420-2.545 kalori alınır. Oysa aynı miktar ıspanak yenirse, bu sadece 50-80 civarında kaloriye karşılık gelir. Normal bir insanın günlük ihtiyacı, işine göre 1.800-3.500 kalori arasındadır. 350 gram salam yiyen bir kişinin kilo almamak için 24 saat başka bir şey yememesi gerekir. Günlük öğünlerden ziyade, yenilen yemeğin miktarıyla birlikte muhtevası da önemlidir. Efendimiz (sas), Medine ahalisi için: “Buranın sakinleri karınları acıkmadıkça yemek yemezler, daha yiyebilecekleri halde doymadan sofradan kalkarlar. Bu yüzden hasta olmazlar.” buyurmuştur.

Aşırı yiyerek sofradan tok kalkmak mideyi genişletir. Buna, lezzet ve kalorisi fazla et ve yağlı şeyler de ilâve edilince, şişmanlık hastalığı ortaya çıkar. Efendimiz’in (sas) ölçülerinden hareketle şunları diyebiliriz:

1) Her öğün 350-500 cc yenmelidir.
2) Öğünler arası 8-12 saat olmalıdır.
3) Yiyecekler 20 dakikada yenmelidir.
Bugün bilhassa, gelişmiş toplumlarda şişmanlık ve buna bağlı hastalıkların görülme sıklığı çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. İslâm ise, şişmanlık hastalığına bile bile bulaşılmaması için, yiyeceğin miktarı, muhtevası, ağızda çiğnenme süresi, öğünler arası zaman gibi hususlarda insan fıtratına uygun yollar göstermiştir.

Kaynaklar
– Tıbb-ı Nebevî.
– Guytan (Medical Fizyoloji).
http://www.sizinti.com.tr adresinden alınmıştır.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:37 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: