müzik din

Osmanlı’da Musiki ve “Hikmete Dair Fenn’in Son Osmanlılar”ı

Mehmet Güntekin

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=71

“Mûsıkî hikmete dâir fendir
Bilene bilmeyene rûşendir
Nice esrârı var idrâk idecek
Yer gelür sîneleri çâk idecek”

Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hz.

Osmanlı’nın Musiki Birikimi Nasıl Oluştu?

Türk musikisi klasiklerinin elde bulunan en eski örneklerini, Osmanlı devletinin kuruluş yılı olarak kabul edilen 1299 tarihinden yaklaşık olarak 400 yıl öncesine kadar dayandıran görüşün taraftarları az sayıda değildir. Ancak o dönemlerden başlayarak Osmanlı devletinin ilk birkaç yüzyılını da içine alan uzun tarih dilimi içerisinde Türk musikisi sanatı için, kimliğini kesin hatlarıyla ortaya koyduğundan, bir sanat olarak alt yapıyla ilgili oluşum süreçlerini tamamladığından, temellerini ve geleneğini tam anlamıyla kurmuş bulunduğundan söz edilemeyeceği açıktır.

Esasen tam yerleşik bir hayat tarzının, daha doğru bir ifadeyle “şehirleşmiş olmak”la ilgili bir kültürün uzantısı olarak kabul edilmek gereken Türk klasik musikisi için sözü edilen dönemler, devletçikler ve beylikler biçiminde teşkilatlanmış bulunan Türk topluluklarının, henüz, devletleşme yolunda siyasî alt yapılarını oluşturmaya yönelik büyük çaplı çabalarının sürdüğü yıllardır. Önce nispeten küçük yapılı teşkilatların güçlü ve büyük olana biat etmesi, daha sonra da güçlenmiş yapılar olarak fetihler yoluyla coğrafyada genişlemek görüntüsünü veren bu yüzyıllar içerisinde “askerî ve siyasî olan”ın yanı sıra her ne kadar sanat ve kültürle ilgili yapılarda “medeniyet” çapında/derinliğinde gelişme ve temelleşme süreçleri yaşanıyor olsa da, Türk musiki sanatının gerçek ve temelli biçimde gelişme ve yükselme trendini yakalayabilmesi için en azından 1453 yılının beklenmesi gerekecektir.

Geçen zaman içerisinde İstanbul’un fethine kadar Türk’lerde musiki sanatı için “zayıftı” veya ” yoktu” demek, elbette ki mümkün değildir. Hatta 1450’lere kadar geçen süre zarfında, Türk klasik musikisinin vazgeçilemez nitelikli büyük ustaları bestekârlık vadisinde eserlerini vermeyi sürdürürken, musiki nazariyatı konusunda yoğun bir yazma ve geleceğe yazılı eser bırakma faaliyeti -IX. Yüzyıldan itibaren-gözleniyordu. el-Kindî (805?-875?), Fârâbî (870-950), İbni Sînâ (980-1037), Safîyüddîn Abdü’l-mü’min Urmevî (1237-1294), Merâgalı Abdülkadir (1360-1412) ve Lâdikli Mehmed Çelebi (?-1500?) gibi dönemeç taşı niteliğindeki musiki âlimi ve bestekârların amelî ve nazarî eserleri şahsında bir yolculuğu sürdüren Türk musikisinin dokusu, rengi ve lezzeti, Türk kültür ve medeniyetinin zirve noktasını yakaladığı XVII. ve XVIII. yüzyıllara varıncaya kadar tabii olarak, kültürel ve sanatsal odakları bünyesinde sürükleyen hâkim siyasî ve sosyo-kültürel yapıların coğrafik anlamdaki değişikliklerine, kültürel nüans farklılıklarına ve hayat biçimlerine paralel bir çeşitlilik gösteriyordu. Hatta İstanbul’un fethinden sonraki yıllarda eserler vermiş olan büyük bestekâr Gazi Giray Han’ın (1554-1608) eserleri dahi, Türk musikisinin zirve devirleri olan XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ifadesini oluşturan ana damara ait özel dokuyu, rengi ve lezzeti verebiliyor olmaktan -tabii olarak- epey uzağa düşüyordu.

Türklerin, İstanbul fethedilip bu “müjdelenmiş” beldede yerleşip yaşamaya başladıktan sonra gerçek anlamda şehirleşmiş oldukları üzerine şüphe duyulamayacağı açıktır. Bir şehir musikisi olan Türk klasik musikisi de bu paralelde temellerini tam anlamıyla kurmaya ve özel geleneğini oluşturup kimliğini belirgin hatlarla ortaya koymaya başlamıştır. Bu süreç de kısa sayılamayacak bir zaman zarfında gerçekleşecek, Türk klasik musikisi zirve noktasını ve aslî mayasını, XVII. yüzyılın sonlarında, XVIII. yüzyıla doğru, Buhûrî-zâde Mustafa Itrî Efendi’nin (1640-1712) şahsında somutlaşan bir musiki ikliminde ve kıvamında tutturacaktır.

Musikinin Devirler Arasındaki İntikalinde “Meşk” Faktörü

Peki, bu sırada geçen her günle nitelik ve nicelik bakımından büyüyerek gelen ve gelişen musiki sanatına ait birikim, bir dönemden ötekine nasıl intikal ediyordu? Nazarî nitelikli eserler bir yana bırakılacak olursa, Türk musikisine ait hayatiyetin en canlı göstergesi olan yani “amelî musiki” demek lâzım gelen bestelenmiş musiki eserleri, oldukça lokal bir özellik arz eden tek tük “yazılarak kaydedilme” yani notayla zapt edilme keyfiyetinin dışında bir intikal seyri takip ediyordu. Bir musiki eserinin yaşanılan günden gelecek günlere devri için gerekli olan cihaz, Türk musikisi geleneğinde yazarak kaydetme biçiminde değil, insan hâfızasına emanet etme şeklinde gelişiyordu.

Aslında Türkler, tarihin çok eski çağlarından başlamak üzere “musikiyi yazmak” için çeşitli notalama sistemleri geliştirmiş ve bu sistemleri kullanmışlardı. Osmanlı döneminden çok gerilerde, meselâ Çağatay Türklerinin Ayalgu adıyla; Uygur Türklerinin ise alfabelerinden geliştirmiş ve kullanmış bulunduğu -özel adı meçhul- nota sistemlerini kullandığı biliniyordu. Sonraki yüzyıllarda da Kutbünnâyî Osman Dede Notası, Şeyh Nâsır Abdülbâkî Dede Notası, Ali Ufkî Notası, Kantemiroğlu Notası ve Hamparsum Notası gibi -mucitlerinin adıyla anılan- nota sistemlerinin varlığı, bizzat, musikinin yazıya geçirilmesi konusunda bir ihtiyacın duyulduğunu açıkça ortaya koyuyor gibi görünmekle beraber, bu musiki yazısı sistemleri, çoğunlukla, nazarî nitelikli eserlerin ameliye sahasıyla pek fazla iç içe geçmeyen -nisbî anlamda- dar dünyası içinde sıkışıp kalmıştı. Bu konuda baskın olan hareket tarzı, şifahî olandan yana; yani “meşk” geleneğine bağlı biçimde yürümüştür. Yani Türk musikisi, tarih içindeki yolculuğunun genel seyri itibariyle “sözlü geleneklerle kendini üreten bir sanat olarak varolmuştur”.

Türk kültürünün en temel ayırt edici vasıflarından biri olan “şifahî” özelliği, musiki sanatında adına “meşk” denen cihazı geliştirmiş bulunuyor ve Türk musiki sanatı, ses sisteminden ritm özelliklerine kadar sahip bulunduğu bir çok farklılığın yanında, eserlerinin zaman içerisindeki yolculuğunu yazıya değil de “nisyân ile mâlûl” olduğunu derinden idrak etmiş olduğu halde “hâfıza-i beşer”e nasıl olup da emanet edebiliyordu? İşte bu soruya soğukkanlı biçimde yaklaşılarak verilecek doğru cevap, Türk musikisi felsefesinin en temel kavrama noktalarından birini oluşturmaktadır.

“Parça, Bütünün Habercisidir”

Türk musikisinde meşk kurumu, bu sanatın yazısız anayasa kurallarından biri ve belki de en önemlisi olarak XX. yüzyıla kadar belirleyici bir disiplin biçiminde varlığını sürdürmüştür. Meşk, sistematik bir olgu halinde beliren kimliğiyle, Türk klasik kültürüne ait evrenin, kendine has bir şifreleme düzeniyle alt birimlerinin her dalına şâmil olarak kurguladığı dünya görüşünün, “musikinin intikali” formasyonuna yüklediği kaçınılmaz, tabii, belirleyici ve bağlayıcı özellikleri göz ardı edilemez bir görevdir.

Musikinin devirler arasındaki intikali meselesinde ‘niçin yaygın bir biçimde nota kullanılmamış olduğunu’ soran ve bunu bir zaaf olarak görenlerin temel hareket noktasını, tarih içinde “unutularak kaybedilen eserler” ve “günümüze değişerek/değiştirilerek ulaşabilmiş eserler” konusu oluşturmaktadır. Yani eğer nota yaygın biçimde kullanılmış olsa idi, meselâ Itrî’nin sayısı 1000’i aştığı bilinen kayıp eserleri diye bir mevzu olmayacak; ve yine meselâ Ali Ufkî Bey’in (1610?-1685) kendi icadı olan nota sistemiyle zapt ettiği eserler günümüzde nasıl icra edilebiliyorsa, muhtemel sayısı on binlerle ifade edilebilecek kayıplar yaşanmayacak, şimdi o hazineye sahip bulunuyor olacaktık. Ayrıca bugün Türk klasik musikisi repertuarına ulaşmış bulunan ama “sıhhatinden endişe duyulan” eserlerden bahsedilmeyecek; meselâ Dede Efendi -muhal farz- mezarından kalkıp gelse “Bu Sultânîyegâh beste benim eserim olamaz! Ne kadar tahrif etmişler!” değil de “Evet, bu çalınan ve söylenen benim eserimdir!” diyecektir!

İşte bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus öteden beri atlanmakta ve bunun sonucunda da büyük bir yanılgıya düşülmektedir. Eğer ortada kurumlaşmış ve genel kabul görmüş bir olgu varsa, yani asırlar boyunca sistematik bir biçimde intikal formasyonunu yerine getirmiş bir meşk kurumu yaşamışsa, bu sanatın ait bulunduğu sistem, eserlerin zaman içerisindeki yolculuğunun “değişerek” gerçekleşmesini öngörmüş demektir. Bir başka ifadeyle bu sistem, eserlerin kuşaklar arasında devredilirken uğradığı muhtemel değişiklikleri peşinen kabul etmiştir.

Burada ilgi çekici bir ayrıntının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir: Sistem, çıkış noktası açısından “anonim olmayan” bir yapıya “anonim” bir boyut kazandırıyor ve söz konusu eserlere, içinden geçtiği her dönemin lezzetinin katılarak esasını muhafaza etmesine rağmen sürekli değişen, değişerek gelişen bir dinamizmin aşısını tutturuyordu. Durum, yalnızca musiki sanatı için böyle değildi; sanatın başka dallarında da aynı öngörünün varlığı müşahede edilebilirdi. Meselâ, Türk klasik sanatının önemli bir dalı olan “Hayâl Perdesi”nin, yani “Karagöz”ün konularında ve ayrılmaz bir parçası olan musikisinde de durum, burada bahsedilenle paralellik arz etmektedir. Karagöz’ün musikisi, eskiyi mümkün mertebe muhafaza etmekle beraber, daima içinden geçtiği devrin musikisinden ve musiki anlayışından da nasiplenerek her dem tazelenir. Söz konusu şifreye ait mantığın, bileşik kaplar kanunu gereği, bu iki örnek sanat dalında aynı biçimde işlediği dikkat çekicidir.

“Unutularak kaybolan eserler” meselesi ise aynı sistemin peşinen kabul ettiği ve yine öngördüğü katı ama gerçekçi bir doğal seleksiyon sürecinin bir ifadesi olarak gözükmektedir. “Gerçekten sağlam ve iyi olan yaşar, zaafları olan silinir” şeklinde özetlenebilecek olan bu peşin kabul ve öngörünün sonuçlarına göre, Yahyâ Kemâl’in Itrî şiirindeki “Saklamış kaza ve kader belki binden ziyade bestesini” mısrâında dile gelen ve sonraki yıllarda geniş bir entelektüel taban bulan yakınış, aslında şâirâne bir hassasiyetten ibarettir. Bu duruma üzülünebilir ama çok büyük kayıplarımızı olduğu biçiminde bir düşünceye saplanıp asla feryat etmemek gerekir. Çünkü asırlara mâlolmuş tabii bir sistemin doğruluğunu/yanlışlığını tartışmanın pratik bakımdan hiçbir faydası bulunmaması bir yana, böyle bir yaklaşımla, endâzeyi kaybetmek gibi bir strateji yanlışlığına düşüldüğü âyan beyan ortadadır. “Nazariyeler, ameliyelerden doğar” ölçüsünün verdiği soğukkanlılığı elden bırakmamak, sistemi doğru algılayıp sonuçları bu ölçüye göre değerlendirmek gerekmektedir. Yani Itrî’nin kaybolan 1000’den fazla eserinin hiçbiri, emin olunması ve hiç kimsenin şüphesi bulunmaması lâzım gelir ki, bir Nevâ-Kâr veya Hisâr Beste’si resânetinde bulunmadığı için bugün meçhuldür. “Parça, bütünün habercisidir” şaşmaz ölçüsüne göre elimizdeki 40 civarındaki eseriyle Itrî, musikisinin haşmetinden fazlasıyla haber verebilmekte, sadece bu eserleriyle bir âbide olarak kültürümüzdeki müstesna yerini silinmez biçimde belirlemektedir.

En özet biçimiyle, bugün Türk musikisi repertuarında bulunan klasik eserler, Kapadokya bölgesindeki peri bacalarının oluşum sürecini çok hatırlatan varlıklarıyla, bütün bir Türk musikisi tarihine ait eserlerin zamana karşı en sağlam durabilmiş olanlarıdır. Bu, sistemin kendi yapıtaşlarının en başta gelen ve en tabii özelliği olarak değerlendirilmesi gereken dayanıklılık testinin adı ise “meşk”tir.

İntikal Geleneğinde Kopuş Süreci

Türk musikisinin tarihî seyri içerisinde herhangi bir şekilde ve boyutta ne kadar nota sistemi kullanılmış olursa olsun, bunların esasa tesir etmeyecek lokalize süreçleri ifade ettiğini belirtmiştik. Türk musikisi geleneksel kültürünün altın çağını yaşadığı III. Selim Han Dönemi’nde , bu belirleyici etkisi tartışılamaz döneme adını veren usta musiki adamı Sultan Selim-i Sâlis’in (1761-1808) etrafında topladığı musiki âlimlerini âdetâ tazyik edip “nota icat etmelerini” ferman buyurmasıyla, olumlu sonuçlar alınan çalışmalara gidilmiş, fakat başta Hamparsum Notası sistemi olmak üzere XX. yüzyıla kadar göz ardı edilemeyecek bir yaygınlıkla kullanılmış olmasına rağmen bu “yeni âdet”lerin hiç biri “meşk”in geleneksel yerini tam anlamıyla alamamıştır. Hatta XXI. yüzyıla çok yaklaşıldığı bu günlerde bile “meşk”, -küçük değişikliklerle, fakat esâsını daima koruyarak- Türk musikisi eğitim sistemi içinde geçerliliğini hâlâ canlı biçimde sürdürmektedir.

Adı geçen “altın çağ”ın üzerinden uzun bir zaman geçmeden, -o kadar ki- adı bu dönemin belli başlı şahsiyetleri arasında ilk sıralarda anılan Hammâmî-zâde İsmail Dede Efendi (1778-1842) henüz hayattayken, geleneksel Türk musikisi hızlı bir gözden düşüş yaşamaya başlayacak, “bir inkırazın acı çığlığı”, “Artık bu oyunun tadı kalmadı!” yakınışında kendini ele veren yeni bir döneme adımını atmış olacaktı. Baş döndürücü bir kimlik değişimi veya yeni bir kimlik kazanma uğraş ve telâşının sebep olduğu derin kültürel ve toplumsal sancının vurduğu ilk kurumlardan biri, 1826’lar Türkiye’sinde, hiç şüphesiz ki geleneksel musikidir.

Gerçi bu vurgunun ilk işaretleri, Saray’ın, Topkapı yarımadasının, ihtişamı sâdeliğinde mahfuz o lâtîf ve insanî mimarî çizgilerinden kopup Balyan ailesinin yed-i zevkiyle inşâ ettirilen mukallit ve ruhlara ezâ verici Dolmabahçe sarayı cenderesine kendini attığı ândan itibaren sinyallerini vermeye başlamıştır. Artık kılık ve kıyafet nasıl damdan düşer gibi ve sersemletici bir biçimde değişikliğe uğruyor, nasıl Mehterhâne-i Hâkanî lağvedilip yerine Muzıka-yı Hümâyûn kuruluyorsa, aynı şekilde Dede, Hâşim, Ârif, Rifat ve benzerleri gibi yerli “Bey” ve “Efendi”ler, yerlerini yavaş yavaş Donizetti ve Guatelli gibi ithal ve kondurma “Paşa”lara terk ediyordu. Kısacası, Dolmabahçe’yi Topkapı’ya, Dede’yi veya Ârif Bey’i Guatelli yahut Donizetti Paşa’lara tercih eden bir rüzgâr esiyordu. Huzûr-ı Şâhâne’de artık Fasl-ı Ferahnâk’ler icra edilip Halîfe-i Rû-yi Zemîn’e “Kâr-ı Sûr-ı Şâhî”ler ithaf edilerek İhsan-ı Şâhâneler alınmıyordu. Artık devir, incesaz ve fasıl heyeti yerine Orkestra’nın, Ortaoyunu ve Karagöz yerine opera ve tiyatronun devridir.

Geleneksel Türk musikisinin önce kumalı bir evlilik hayatına zorlanması, peşinden de tam anlamıyla ikinci plana atılıp sonunda evini terke mecbur bırakılmasından sonra gidebileceği yer, elbette ki Topkapı Sarayı olmayacaktır. Çünkü o defter artık kapanmıştır. Evlâtlarını Dârüleytam’a bırakmak çaresizliğinde kalmış düşkün dul gibi, Geleneksel Türk musikisi, yaşamak ve yetişmek mecburiyetinde olan ve parlak bir istikbal vâdeden bir çok çocuğunun bir kısmını kendisini asıl besleyen kaynağa, Mevlevîhânelerin emin ellerine terk edecekti. Bu tehcîrin diğer bir kısım mağduruna ise aslında bir Türk musikisi okulu olarak kurulmuş bulunan fakat gelecek yıllarda ülkede esen rüzgârların etkisiyle Türk musikisinin bir sığıntı olarak lütfen kabul edildiği Dârülelhân ve Şehzâdebaşı’ndaki Direklerarası ortamı kucak açan mekânlardan biri olacaktır. Kendisi de kara gün dostu, vefâkâr gün görmüş eyyam geçirmiş paşaların, vezir ve vüzerânın konaklarına sığınmıştır. Artık onun hayatiyeti resmî değil sivil ellerin himmetiyle mümkündür. Ama içini ferahlatan tek teselli kaynağı, göz nûru çocuklarının içinde bulunduğu neşv ü nemâ imkânlarıdır. Eski şâşaası içinde olmasa da onlar tekkede ve halkın arasında, yani bu işin asıl kaynağının içinde, sessiz, derinden ve râh-ı kadîm üzre bulunan gerçek üstadların rahle-i tedrisindedir. Yine leylî-meccânîdirler, ama artık arkalarındaki kuvvet “resmî” değil, “sivil”dir. Ortaya çıkan son durum, artık gelecek için dört ana çıkış kapısının söz konusu olacağının açık işaretlerini vermektedir: Başta İstanbul’da faaliyet edenler olmak üzere Mevlevîhâneler, câmiler ve başka “dinî çevreler”; vezir-vüzerâ konaklarının mekân teşkil ettiği “aristokrat kesimler”le “cemiyetler”; 1926’ya kadar Dârülelhân ve son olarak da Direklerarası ile meyhane ortamlarının dekorunu oluşturduğu “piyasa”.

Geleneksel zincirin kopuşunu belgeleyen meşk sisteminin terk ediliş sürecini çerçeveleyen geleceğin Türk musikisi iklimini, bu “Dört ana çıkış kapısı”ndan çıkan musiki adamları meydana getirecek ve sürükleyecektir.

Çiçeklenme

Topkapı’nın ve Süleymâniye’nin huzur ve sükûn telkin eden Osmanlı-Türk siluetine göre ve bu anlayışın yerine Dolmabahçe’nin ve Nusretiye Camii’nin sıkıntı ve rahatsızlık duyguları uyandırıcı rokoko/barok-ampir üslûplarının karışımı olarak sevimsiz bir özellik içeren mimarî tercih sürecinin, elbette ki diğer sanat dallarında bir yansıması veya paralelliği ortaya çıkmak gerekecekti. Bu yeni anlayışın Türk musikisindeki yansımasını veya paralelliğini ise, bazı yazarların “Romantik” veya “Neo-klasik” adını verdikleri dönem tam olarak karşılamaktadır.

Esâsen bu anlayış, dönemi tek başına sürükleme kudretindeki bir bestekâr olarak sanatını kuvvetle hissettiren Hacı Ârif Bey’in (1831-1885) musiki tarihi sahnesinde belirmesiyle birden bire ortaya çıkmış değildir. Ârif Bey’den yaklaşık olarak bir buçuk asır kadar önceki bir safahat döneminin ismi haline gelen Lâle Devri (1703-1730), Türk sanatı ve hayat tarzı üzerinde Batı etkilerinin çok belirgin bir biçimde hissedilmeye başladığı dönemdir. Bu kabil yeni etkiler hayatın bütün unsurlarını nasıl tesir altında bırakmışsa, tabii olarak dönemin musiki sanatını da etkilemiştir. Lâle Devri, her ne kadar Kara İsmail Ağa (1674?-1724), Enfî Hasan Ağa (1670?-1724), Tab’î Mustafa Efendi (1705?-1765) ve Ebûbekir Ağa (1685?-1759) gibi “klasik çizgi”nin büyük ustalarını bünyesinde barındırmış bir büyük sanat patlaması dönemi idiyse de Tamburî Mustafa Çavuş (?-1745?) gibi “eski köye yeni âdet” getiren bir bestekârı da musiki tarihine armağan etmiştir.

Devrin, musiki sanatı açısından en ayırt edici özelliği, maddî refahın en üst basamaklarında dolaşan bir toplumun, ilgi alanlarını artık uhrevî olandan çok gündelik hayatın zevklerine doğru kaydırdığı; cemiyetin artık “öteki dünya”yı değil “yaşadığı ân”ı eksen alan bir musiki anlayışına gelip dayandığı müşahedesiyle iç içedir. İşte tam bu noktada Türk sanatı adetâ Nedîm’in (1681-1730) şiirine paralel biçimde, musikide Tamburî Mustafa Çavuş’un bestekârlığı şahsında kendini gösteren “şarkı” formunu iyice tanımaya başlayacak, bu form yaklaşık yüz yıllık etkileyici bir seyir izledikten sonra XIX. yüzyıla gelindiğinde Hacı Ârif Bey kimliği ve imzasıyla bütün Türk musikisinin en çok tercih edilen beste şekli haline gelecektir.

Musikideki anlayış değişikliğinin “çiçeklenme” kimliğiyle ortaya çıktığı ilk dönemlerden beri tavizsiz biçimde klâsik-ana üslûba sarılan çok sayıda önemli bestekâr bulunmasına rağmen XIX. yüzyıl artık noktada derinleşmek yerine yüzeyde genişlemenin en üst seviyesine çıktığı ve “şarkı” formunun tartışılamaz ve karşı durulamaz üstünlüğünü ilân ettiği bir dönemdir. Bundan böyle bestekâr denilince ilk planda akla gelen kişi, aynı dönemde yaşıyor olmalarına rağmen Zekâi Dede (1825-1897) değil Hacı Ârif Bey; sâzende deyince ise Tamburî Ali Efendi (1836-1890) yerine Cemil Bey’dir (1871-1916). Çünkü musikide artık başka bir rüzgâr esmektedir.

Bu arada çarpıcı bir ikilem gibi görünen, bir devre hâkim olan anlayışa zıt kutup teşkil eden ilgi çekici üretim süreçleri de yaşanmaya devam etmektedir. O derecede ki, aynı Dede Efendi’nin bir talebesi Hacı Ârif Bey, bir diğeri Zekâi Dede’dir! Hacı Ârif Bey’in iplerini koparmış serâzatlığı ve uçukluğu mukabilinde Zekâi Dede’nin hocası Dede Efendi’yi bile gölgede bırakacak “klasikçiliği” ne büyük bir tezat teşkil etse de aslında tam anlamıyla “geleneğin” destansı nitelikli “direnişi”nden ibarettir.

XIX. yüzyılın değişim rüzgârları sadece beste şekillerini etkilemekle kalmayıp, musikinin “üretim” aşamasından bir adım sonrasını oluşturan “sunuş”un, yani “icra”nın düzeni demek olan “fasıl” anlayışını bile kökünden değiştirecektir. Genel olarak “peşrev”in ardından “kâr”, “birinci beste”, “ikinci beste”, “ağır semaî” ve “yürük semaî” biçiminde sıralanıp “sazsemaîsi”yle noktalanan form dizilişinin yerini artık tamamını şarkıların oluşturduğu ve “ağır aksak”tan başlayarak daha küçük usûllere doğru giden, “saz semaîsi”nden önce “köçekçe” ve “türkü”lere yer verecek kadar sıklet kaybetmiş bir repertuvar anlayışı alacaktır.

Türk Musikisinin “Son Osmanlılar”ı

Birkaç adım sonrası ise, Türk musikisi için, sonuçları neredeyse mensuplarını gönüllü sürgüne karar aldırmaya varacak olan küllî bir reddiyenin ana konularından biri olmaktır. İşte tam bu bıçak sırtında, geleneğin, kendi küllerinden yeniden doğan efsanevî kuş gibi kendini yeniden üretme süreci başlayacaktır. Bu sürecin dinamo şahsiyetleri ise, birinci planda, Saray’dan sürülüp “Dört ana çıkış kapısı”na dönüşün ilk işaretlerine sebep olan 1826’lardan itibaren yeni hâmilerinin himmetiyle, ipekböceklerinin kozalarını örmesi gibi sessiz ve derinden sürdürdükleri çalışmalarla Türk musikisinin bestekârlık ve icracılık vadilerindeki devamlılığı sağlayan musiki adamları veya bunların yetiştirdiği ikinci, üçüncü kuşak Türk musikisi sanatkârlarıdır.

Türk musikisinin “Son Osmanlılar”ı, esasen, sınırları önceden tesbit edilmiş bu çaptaki bir yazının çerçevesini çok aşacak bir sayıdadır. Ancak, musikinin çeşitli sahalarında varlığını vazgeçilemez biçimde hissettirerek temessül ettikleri büyük birikimi kendilerinden sonraki kuşaklara mümkün olabilecek en emin biçimde aktarma şeklinde gelişen tarihî görevlerini yerine getirmiş olan en ihmal edilemez nitelikli şahsiyetleri ele almakla kifayet etme mecburiyetimiz mâzur görülmelidir. Bu köprü şahsiyetlerin seçiminde muhtemel bir isabetsizlik söz konusu olacaksa, bu durum tamamen kendi birikimimizle ilgili altyapımızın ve anlayışımızın bir neticesidir.

Levon Hancıyan Efendi

Ermeni asıllı bestekâr, hânende, kilise mugannîsi, sâzende ve musiki hocası Levon Efendi’nin doğum tarihi -bazı kaynaklarda çeşitli tarihler gösterilmiş olmasına rağmen – kendi ifadesine göre 1833’tür. 1947’de öldüğüne göre 114 yıl yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Lavtacı Nazaret ile musikişinas Eftik’in oğludur. Musikide ilk derslerini Papaz Kapriyel’den aldı. O dönemin geçerli nota sistemi olan Hamparsum’u öğrendi. Gençliğinde, üçü de Dede Efendi’nin talebeleri olan Zekâi Dede, Mutafzâde ve Yağlıkçızâde’den ders aldı. Dellâlzâde’den de ders gördüğünü, hatta Dede Efendi’yle bile tanıştığını ifade etmiştir.

Mekteb-i Tıbbiye’nin son sınıfından ayrılıp sağlık subayı ve eczacı olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na katılan Hancıyan’ın Bulgaristan, Romanya ve Mısır’da prens ve şehzâdelerle başka ileri gelenlere musiki öğrettiği, Batı, Çin ve Japon musikileri üzerine de çalıştığı, kendi ifadelerine dayanılarak çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir.

Hancıyan, uzun yıllar İstanbul’daki Ermeni kiliselerinde başmugannî olarak görev aldı. Çeşitli okullarda musiki hocalığında bulundu. Musiki hocası olarak alındığı Saray’dan, Sultan II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) firar ederek gittiği Sofya Konservatuvarı’da Türk musikisi dersleri verdi. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânıyla döndüğü İstanbul’da Şark Musiki Cemiyeti’nin reisliğine getirildi. Dârülbedâyi ile Dârülelhân’ın kurucuları arasında yer aldı. Dârülelhân, Dârüttâlim-i Musiki ve Musiki-i Osmânî’de hocalık yaparak çok sayıda musikicinin yetişmesini sağladı.

Ud, piyano ve keman çalan ve özel dersler de veren Hancıyan, hâfızasında taşıdığı eserlerin çokluğuyla ünlüydü. Bu eserleri uzmanlık derecesinde bildiği Hamparsum sistemiyle notaya alarak gelecek zamanlara kalmasını sağladı. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında yaşamış bestekârların eserleri için en sağlam kaynaklardan biri olarak kabul edildi. Özellikle Hacı Ârif Bey’in (1831-1885) bilinen eserlerinin büyük bir bölümü için Hancıyan, kaynak kişiydi. 1990 yılında, hayattaki son öğrencisi Muharrem Tunçarslan (d. 1919, Hayatta) tarafından İstanbul Devlet Korosu’na bağışlanan ve varlığından daha önce haberdar olunmayan defterlerinin incelenmesiyle, bu elyazması koleksiyonun, bilinmeyen çok sayıda klasik eseri ihtiva ettiği anlaşıldı.

Yaşadığı dönemin İstanbul’unda birer musiki okulu gibi faaliyet eden saray ve konaklardaki musiki meclislerinin aranılan bir siması olan Levon Efendi, “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” arasında değerlendirdiğimiz Lem’i Atlı, Refik Fersan ve Subhi Ziyâ Özbekkan’ın da hocasıydı. Ömrünün sonlarında ihtidâ ederek Müslüman olarak ölen fakat bir kargaşa sonucu Hıristiyan mezarlığına defnedilen Hancıyan’ın, kaderin garip bir tecellisi sonucu, başka bestekârlardan naklettiği binlerce esere mukabil, sayısının yüzlerce olduğu bilinen kendi eserlerinden ancak 40 kadarı Türk musikisi repertuvarına ulaşabilmiştir.

Levon Efendi, “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” içinde, yetiştiği yer bakımından Ermeni kilisesi dinî musikinden olduğu kadar “Saray”dan ve “Vezir-vüzerâ konaklarından” da nasiplenmiş ilgi çekici bir kimliktir.

Muallim İsmail Hakkı Bey

Bestekâr, musiki hocası, orkestra şefi, arşivci ve notör İsmail Hakkı Bey (1866-1927), hânende Râşit Efendi’nin oğludur. 13 yaşındayken bir Hünkâr müezzininin önerisiyle Muzıka-yı Hümâyûn’a öğrenci olarak alındı. Bu kurumda Lâtif Ağa (1815?-1885?), Zâti Arca (1863-1951) ve Guatelli Paşa (1820?-1899) gibi dönemin önde gelen musiki hocalarından Türk ve Batı musikilerini öğrendi. Başarılı bir eğitim döneminden sonra “Hünkâr müezzini” oldu ve “Serhânende” sıfatıyla Saray Fasıl Heyeti’nin başına getirildi. Musiki faaliyetlerini yalnız saray içinde değil halka açık konserlerle İstanbul’un çeşitli mekânlarında sürdürdü. Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi’nin üstünde açtığı Musiki-i Osmânî Mektebi Türk musikisi sivil öğretim tarihine geçen başlıca kurumlardan biri oldu. Dârülelhân’da hoca, icra heyeti reisi, müdür ve tasnif heyeti üyesi olarak görev aldı. Tramvayda geçirdiği bir kalp krizi sonucunda öldüğünde 61 yaşındaydı.

İsmail Hakkı Bey Türk musikisi tarihinin kaydettiği en verimli bestekârlardan biridir. Dinî ve lâdinî beste şekillerinin hemen hepsini örnekleyen 2.000 civarında eserin sahibidir. Eserlerindeki makam ve usûl zenginliği alışılmışın dışındadır. Kabına sığmayan bestekârlık uğraşı Türk musikisinin klasik beste şekilleri dışında fokstrot, vals, polka, çoksesli marş, kanto, mazurka ve operet türlerinde eserler vermesiyle de kendini belli etmiştir.

İsmail Hakkı Bey çoğu içli fakat hareketli, lirik bir üslûbun altında yaşama sevincinin hissedildiği; kimi zaman musikiyi bir ilân-ı aşk aracı haline getiren, kimi zaman da aşk duygusunu belirgin tabiat dekorlarıyla ustalıkla kaynaştıran çizgi üstü şarkıların bestekârıdır. Birçok eserinde belki bir Bektâşî muhibbi olmasının da etkisiyle hayata alabildiğince rind-meşrep bir bakışla yaklaştığı hissedilir. Bu türden eserlerinde en yalın aşk konularını bile en rindâne duyuşlarla işler. Özellikle İstanbul tabiatı şarkılarının değişmez dekorunu teşkil eder. Bazı eserlerinde Osmanlı İstanbul’un geniş mozayiğine ait halk ağzını ustalıkla kullanır. Köyü ve çobanların hayatını yansıtan pastoral bir kimlikle ortaya çıktığı çarpıcı şarkıları vardır. Bazen öğüt vermek için didaktik bir üslûba başvurduğu görülür. Marşları hamasî duyguları ustalıkla dile getiren etkileyici eserlerdir. Özellikle Sultan II. Abdülhâmid’e sunduğu “Medhiyye”leriyle bu türün önde gelen bir temsilcisi olan İsmail Hakkı Bey “besteli dua” tarzını da denemiştir. Yaşadığı dönemin toplumsal hayatını canlı bir şekilde yansıtan eserlerinde balo, dans, otomobil, doktor, sinema, tiyatro gündelik hayatla ilgili kişi ve konuları uçarı, nükteli ve eğlendirici bir dille işlemiştir. Kâr-ı nâtıktan oyun havasına, Arapça ve Farsça güfteli ilâhilerden marşlara kadar hemen bütün beste şekillerini değerlendiren bestekâr geniş ufuklu ve renkli bir musiki anlayışına sahiptir. Eserlerinde aşk, tabii güzellikler ve milli duygular dışında ilgi çekici özel konuları da işlemiştir. Sarhoş, Atlı, Arap Dansı, Koşma, Çengiler, Atlı Haydutlar, Hürriyet, Şehlâ, Lâz Oyun Havası gibi adlar taşıyan eserleri, tasvirî musikiye duyduğu ilgiyi yansıtır. Zîrkeşîde makamının günümüze ulaşan tek örneği İsmail Hakkı Bey’in bir cumhur ilâhisidir.

2.000 civarındaki eserinin bir çoğunda İstanbul semt semt, tabii, mimarî ve özellikle beşerî güzellikleriyle, eğlence âlemleriyle, ölümsüz aşkların doğal mekânı olan köşeleriyle en sanatkârane biçimde kullanılmıştır. Yaşadığı dönemde tahta çıkan Osmanlı sultanı Mehmed Reşat için “culûsiyye” bestelemiş, “Ey esir bir milleti yoktan vâr eden” mısraıyla başlayan Teşrîfiyye Marşı’nı Atatürk’ün İstanbul’a gelişi şerefine yazmıştır.

Adının başındaki “Muallim” sıfatını kendisine kazandıran hocalık faaliyetleriyle yetiştirdiği öğrenciler sayısızdır. Hâfız Yaşar Okur (1885-1966), Hasan Tahsin Parsadan (1900-1954), Âmâ Nazım Bey (1884-1920), Nuri Halil Poyraz (1885-1956), Ali Rıza Şengel (1880-1953), İzzettin Hümâyi Elçioğlu (1875-1950), Fehmi Tekçe (1888-1964), Hayri Yenigün (1893-1979), Nigâr Galip Ulusoy (1890-1966), Fahri Kopuz (1882-1968), Faize Ergin (1892-1954), Vecihe Daryal (1908-1970), Zeki Ârif Ataergin, Mustafa Sunar ve Ali Rıza Sağman (1890-1965) gibi musikiciler sonraki yıllarda Türk musikisi hayatiyetinin önde gelen lokomotif isimleri olmuşlardır.

İsmail Hakkı Bey’in önemli bir özelliği de Türkiye’deki “Operet” kurumunun başlangıç aşamasındaki dikkate değer çabalarıdır. “İstanbul Opereti” adını taşıyan ve Türk operet tarihinin en önde gelen kurumlarından birini kurmuş, orkestrasını bizzat yöneterek öncülük rolü üstlenmiştir. Bestelediği 15 operet Türk operet tarihinin en önemli eserleri arasındadır. Günümüze ulaşan ve binlerce eseri içeren elyazması nota koleksiyonu Türk musikisinin önde gelen repertuvar kaynaklarından biridir. Solfej Yahut Nota Dersleri, Usûlât, Solfej, Makamat ve İlâveli Nota Dersleri, Mahzen-i Esrâr-ı Musiki Yahut Tegannîyât-ı Osmânî adlı eserleri basılmış ve döneminin musiki çevrelerince çokça faydalanılmış eserleridir. Kendi eserleri üzerine giriştiği yayın faaliyeti dört fasikül devam edebilmiştir.

Muallim İsmail Hakkı Bey, “Türk Musikisinde Son Osmanlılar”ın eğitimi itibariyle “Saray” kökenli bir üyesidir. Osmanlı devletinin resmî tercihi Batı musikisinden yana ağırlık kazandığı dönemde kurulan Muzıka-yı Hümâyûn’dan yetişmiş, fakat geleneksel Türk musikisinin en velûd bestekâr ve hocalarından biri olmuştur. Bir meslek adamı olarak olgun dönemlerinde “Direklerarası” ortamında icrâ-yı sanat eylemesi ve döneminin eğlence musikisini sürükleyen bir profil çizmiş olması, bir yönüyle “piyasa”nın has adamlarından biri olduğunun açık bir göstergesidir.

Zekâi-zâde Ahmed Bey

Ahmed Bey (d. 1869-ö. 1943), adının önünde yer alan “Zekâi-zâde” lâkabından da anlaşılabileceği gibi, Türk musikisi tarihinin kaydettiği klasik bestekârların son ve en önde gelenlerinden biri olan Zekâi Dede’nin oğludur. Musiki bilgini ve bestekâr olarak geleneksel Türk musikisi zincirinin son halkalarından biridir. Türk musikisi tarihindeki önemli yeri, tâvizsiz bir klasikçi olan babasından tevârüs ettiği kabiliyetle ve geleneksel meşk sistemiyle hâfızasında topladığı büyük çaplı âsârı, artık “meşk” sistemine noktayı koyma anlamını taşıyan bir faaliyetle, bugün kullanılan Batı notası sistemiyle zapt eden birkaç musiki âliminden birisi oluşuyla kazanmıştır. Geleneksel sistemin, artık önünde durulamaz biçimde zaafa uğramaya başladığını ve akıntıya karşı kürek çekmenin anlamsızlığını -hocalarının yönlendirmesiyle- erken fark edip, yüzyılların birikimi olan büyük bir repertuvarın mühim bir kısmının bugün biliniyor olmasını sağlayan bir avuç musiki adamından biridir.

“Dört ana çıkış kapısı”nın en önemlisinden, Mevlevîhâne terbiyesinden geçmiş olan Ahmed Efendi, temsilcisi olduğu kültürün klasik merhalelerinden geçerek yetişti. Eyüp Lâlîzâde İlk Mektebi’nde okudu. 1881’de Hâfız Osman Efendi’den hâfızlık; babasından sülüs ve nesîh hat; 1884’de Reîsü’l-kurrâ Hoca Süleyman Efendi’den Kur’ân ilimleri; 1892’de dersiâm Râik Efendi’den yüksek dinî ilimler ve Arapça icâzetleri aldı. Meşk talebesi olan Neyzen Emin Efendi’den (1883-1945) Hamparsum notası, arkadaşı Rauf Yektâ Bey’den Batı notası öğrendi. Dinî ve lâdinî klâsik musiki meşkini babasından tamamladı. Ahmed Celâleddin Dede’den (1849-1907) aldığı derslere ek olarak Farsça, ney ve Batı notası öğrendiği Şeyh Hüseyin Fahreddin Dede’den (1854-1911) gördüğü teşvik ve yardımlarla musikide bilgin derecesine yükseldi. Musikideki genel gidişin şuurunu derinlemesine kavramış olan Hüseyin Fahreddin Dede gibi büyük bir üstâdın yönlendirmeleriyle, tarihî bir misyon için, -Rauf Yektâ Bey ve Subhi Ezgi gibi- özel olarak yetiştirildi.

Henüz 16 yaşında Bahâriye mevlevîhânesi’nde “kudümzenbaşılık” makamına vekalet etmeye başladı. Babası Zekâi Dede’nin 1897’de ölümüyle bu görevi ve Dârüşşafâka’da musiki hocalığını asaleten yürütmeye başladı. Rauf Yektâ Bey, Ahmed Avni Konuk (1871-1938) ve Dr. Subhi Ezgi ile beraber musiki ilmi üzerine çalışmalara girişti. 1900’de Yenikapı mevlevîhânesi kudümzenbaşılığı görevini de üstlendi. Çeşitli camilerde imam ve hatip olarak görev aldı. 1904’den başlayarak çeşitli okullarda müdürlük veya öğretmenlik yaptı. 1914’de Dârülbedâyi musiki başmuallimi, 1916’da Dârülelhân’da musiki muallimi oldu. Sultan Abdülaziz’in oğlu şehzâde Seyfeddin Efendi’nin hususî imamlığında, Sultan Vahîdeddin’in baş mevlîdhânlığında bulundu. Sadrazam Said Halim Paşa’nın bir musiki mektebi haline gelmiş yalısında maaşlı çalışarak ders verdi. Musikide yetiştirdiği öğrencileri arasında Münir Nurettin Selçuk, Şerif Muhiddin Targan, Reşat Aysu (d. 1910-Hayatta), Kemâl Batanay (1893-1981), Zeki Ârif Ataergin (1896-1964), Mesud Cemil (1902-1963) ve Vecihe Daryal (1908-1970) gibi bir dönemin önde gelen müzisyenleri bulunan Irsoy, 1941’de kazandığı reîsülkurrâ ünvânını ölünceye kadar taşıdı.

Dârülelhân Türk Musikisi Âsârını Tasnif ve Tedkîk Heyeti’ndeki çalışmalarıyla Türk musikisi tarihinin kapital eserleri arasında yer alan İlâhiler, Bektâşî Nefesleri, Mevlevî Âyinleri ve Zekâi Dede Külliyatı gibi birçok yayını gerçekleştirdi. Klâsik Türk musikisinin günümüze ulaşabilen repertuvarı, büyük ölçüde onun ve arkadaşlarının hâfızasından ve icrasından notaya alınan eserlere dayanmaktadır. Dinî ve lâdinî formlardan bestelediği eserlerin sayısı 300 civarındadır. Zekâi-zâde Ahmed Irsoy, “Dört ana çıkış kapısı” arasında en akademik seviyede sayılan “Mevlevîhâne” okulundan yetişen bir “Son Osmanlı”dır.

Lem’i Atlı

Bestekârlığıyla Türk musikisinin son dönemine silinmez bir mühür vurmuş bulunmasının yanı sıra, eşsiz diye nitelenen sesiyle de Türk musikisi dünyasında kendine önemli bir yer edinmiş olan Lem’i Atlı (1869-1945), Şîzemû aşiretinden Çerkes İbrahim Hakkı Bey’in oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiği için ablasıyla eniştesi tarafından büyütüldü. Tezgâhçılar İlkmektebi’nden sonra Fatih Askerî Rüşdiyesi’nde okudu. Özel hocalardan Arapça ve Fransızca dersleri aldı. 1887’de mezun olduğu Soğukçeşme Rüşdiyesi’nden sonra bir süre Mülkiye’de okudu. 1889’da Dahiliye Nezareti’nde kâtip ve nâzır mühürdârı olarak çalışmaya başladı. 1894’de Zabtiye Nezâreti Mektûbî Müdürlüğü başkâtibi oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında başladığı Takvîm-i Vekayi yazarlığını 18 yıl sürdürdü. 1907 yılında memuriyetten ayrılarak yalnızca musikiyle uğraşmaya başladı.

Lem’i Atlı, askerî rüşdiyede okurken sesinin güzelliği ile dikkat çekti. Musikişinas olan eniştesinin düzenlediği musiki toplantılarında yer aldı. Musiki öğrenmeye Hâfız Yusuf Efendi’den (1857-1925) aldığı derslerle başladı. 14 yaşındayken kendisini dinleyen Hacı Ârif Bey’den (1831-1885) takdir ve teşvik görüp öğrencisi oldu. Atlı’nın sanat hayatı ve anlayışı üzerinde önemli etkiler bırakan bu beraberlik, Ârif Bey’in öldüğü tarihe kadar sürdü. Henüz 14 yaşındayken bestelediği bir eserle musiki çevrelerinde tanınmaya başlayan Lem’i Atlı, Mahmud Celâleddin Paşa ve Said Halim Paşa gibi ileri gelen devlet adamları tarafından -devlet çatısı altında değil, özel olarak- himaye edildi. Dönemin önde gelen musiki ustaları arasında bulunan Hacı Faik Bey (1831?-1891), Bolâhenk Nuri Bey (1834-1910), Levon Hancıyan, Enderûnî Ali Bey (1830-1899) ve Rifat Bey’den (1820-1888) de faydalandı. ‘Muhteşem’ sıfatıyla nitelendirilen sesiyle mehtap âlemlerinin vazgeçilmez musikicisiydi. Okuduğu şarkı ve gazeller edebî eserlere bile konu olmuş, kendisine “Boğaziçi Bülbülü” lâkabını kazandırmıştı.

Türk musikisinin en büyük şarkı bestekârlarından biri olan Lem’i Atlı, bestekârlık anlayışı bakımından Hacı Ârif Bey ekolüne bağlı kalmış, çağını yakalamış olan çok sayıdaki eseriyle kalıcı olma başarısını göstermiştir. Birikimini aktardığı öğrencileri arasında Bimen Şen (1873-1943) ve Ârif Sami Toker (1926-1997) gibi bestekârlar da bulunan Atlı’nın, hayatının son yıllarında kaleme aldığı Hâtıralar’ı, yaşadığı dönemin ve öncesinin musiki dünyası konusunda önemli belgeleri içermektedir. Eserlerinin, dönemin ünlü okuyucuları tarafından plâklara okunup sahnelerde ve radyo mikrofonlarında seslendirilmesi, ününün ülke çapına yayılmasını sağlamıştır. Türk musikisi repertuvarında bulunan eserlerinin sayısı, 1’i saz eseri, kalanı sözlü eser olmak üzere 170 civarındadır.

Subhi Ezgi

Musiki nazariyatçısı, bestekâr ve tamburî Subhi Ezgi (1869-1962), amatör kanunî ve kemanî İsmail Zühdü Bey’in oğludur. Musikiyle iç içe bir aile ortamında yetişti. 5 yaşında başladığı ilk mektepte kısa sürede dikkat çekerek “ilâhicibaşı” oldu. 11 yaşındayken Muzıka-yı Hümâyûn’da görevli Kolağası Vefâlı Tahsin Efendi’den (?-?) keman ve musiki dersleri almaya başladı. Babasının da hocası olan Kanunî Hacı Ârif Bey’den (1862-1911) Batı notası ve çeşitli eserler öğrendi. Medenî Aziz Efendi’den (1842-1895) fasıllar meşk etti.

Arkadaşı olan Rauf Yektâ Bey’den “İşaretli Hamparsum notası”nı öğrenerek, bilen kimsenin kalmadığı “Dilsiz Hamparsum notası” adı verilen gizli işaretli nota sistemini kendi kendine çözdü. Şeyh Hüseyin Fahreddin Dede’den repertuvar, ney ve nazariyat dersleri aldı. 17 yaşında, kendisinden 35 kadar tam faslı meşk ettiği Zekâi Dede Efendi’nin talebesi oldu. Kozyatağı Rifaî Tekkesi şeyhi Halim Efendi’den (1824-1897) sînekemanı ve tambur öğrenerek 100 civarında saz eserini meşk etti. Yetişmesine zemin hazırlayan bu ortam itibariyle “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” arasında “Mevlevîhâne” kapısının yetiştirdiği ve gelecekte Türk musikisi dünyasını sürükleyecek bir çok uygulamanın içinde bulunmuş önde gelen bir musiki ustasıdır. Geleneksel tambur tavrının önemli bir temsilcisi olan Halim Efendi’den öğrenip öğrencilerine öğretmekle, Tamburî Cemil Bey’in Türk musikisi dünyasına gelişiyle ortadan kalkan “kadim tambur tavrı”nın kendisinden sonraki yıllara ulaşmasını sağladı. Bir süre, Sadettin Arel’in de hocası olan Edgar Manas’tan (1875-1964) ders alarak Batı müziği ve armoni öğrendi.

Ezgi, 23 yaşında Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’den mezun oldu. I. Dünya Savaşı’nda Beykoz Serviburnu Hastanesi başhekimliğinde bulundu. 1932’de Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi Tedkik ve Tasnif Heyeti üyeliğine getirildi. Bu kurumda birlikte çalıştıkları Rauf Yektâ Bey, Ali Rifat Çağatay (1867-1935) ve Ahmed Irsoy’la yüzlerce Türk musikisi klâsik eserinin yayınını gerçekleştirdi. O yıllarda hayatta bulunan eski ustaları, hânendeleri, zâkirbaşıları ve âyinhanları bir araya getirerek hâfızalarındaki eserleri notaya alan ve Türk musikisi repertuvarının büyük bir bölümünü kayda geçiren ekibin içinde yer aldı. 1913’den 1955’e kadar Sadettin Arel ve Ord. Prof. Dr. Salih Murad Uzdilek’le (1891-1967) birlikte yürüttükleri çalışmalarla, adına “Arel-Ezgi-Uzdilek Sistemi” denilen ve Türk musikisi dünyasında yaygın bir geçerlilik kazanan teorik sistemin kurucularından biri oldu.

Subhi Ezgi’nin en önemli hizmetlerinden biri de, unutulma sebebiyle eksik veya yarım olarak gelen bazı büyük eserleri metin tamiri usûlüyle klâsik Türk musikisi repertuvarına kazandırmasıydı. Kutbünnâyî Osman Dede’nin (1652?-1730) Mîrâciye’si üzerinde 30, Itrî’nin Nât’i üzerinde ise 10 yıl çalışarak bu büyük çaplı eserlerin yayınlanıp ortaya çıkmasını sağladı. Türk musikisinin en dikkate değer eserlerinden biri olan “Besteli Mevlîd” üzerindeki çalışması ise ölümüyle yarım kaldı.

Subhi Ezgi, birikimini aktardığı çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Öğrencisi olduğu Şeyh Abdülhalim Efendi ve Zekâi Dede gibi büyük musiki adamlarına Batı notası öğreterek hocalık etmiş olması ilgi çekicidir. Bestelediği eser sayısı 700’den fazla olmasına rağmen 165 tanesini yayınlanmaya değer görüp kalanını imha etmiştir. Durak, peşrev, saz semaîsi, oyun havası, taksim, beste, ağır semaî, yürük semaî, marş ve şarkı formlarından bestelediği eserleri bulunmaktadır. Şarkılarından 30 kadarını, Musâhibzâde Celâl’in (1868-1959) yazdığı Lâle Devri Opereti için bestelemiştir. Tevfik Fikret’in şiirinden bestelediği ve Lavignac tarafından çokseslilendirilmiş olan “Bir fedâi milletiz merdoğluyuz Osmanlıyız” mısraıyla başlayan “Vatan şarkısı”, marş olarak ün kazanmış bir eseridir.

Rauf Yektâ Bey

“Nây kırılsın tanbûr âh ü efgan eylesin Hazret-i Yektâ Raûf’u aldı âğuşa ebed Bâkiyâ geldi dü çeşmimden sirişk-i firkat Kutb-ı nâyî ney gibi hâmûş oldu elmeded” Abdülbâki Gölpınarlı

Rauf Yektâ Bey (1871-1935), Türk musikisi tarihinin en önde gelen nazariyatçılarından biri ve çağdaş mânâdaki ilk müzikologudur. Neyzen, tamburî, bestekâr ve hattattır. Önemli bir bölümünü klasik usûllerle tamamladığı öğrenim hayatında ilk mektep ve Rüşdiye tahsilinden sonra Lîsân-ı Mekteb-i Âlî’nin Fransızca bölümünden mezun oldu. Özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrendi. Henüz 13,5 yaşında ve talebe iken Dîvân-ı Hümâyûn’da memuriyet hayatına başladı. 38 yıllık devlet hizmetinden “beylikçi muavini” rütbesiyle emekli oldu.

Rauf Yektâ Bey, klasik usullere sıkı sıkıya bağlı bir sanat eğitiminin yanı sıra ilmî seviyesi tartışma götürmez çağdaş bir eğitimden geçti. İlk ney derslerini Kulekapısı Mevlevîhânesi dervişleri Sabri Dede (?-?) ve Hacı Ali Dede’den (?-?) aldı. Daha sonra Yenikapı Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Cemâl Dede (1860-1899) ile Aziz Dede’den (1835-1905) bu sazı öğrenmeye devam etti. Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Celâleddin Dede’den (1849-1907) tambur öğrendi. 7 yıldan fazla öğrencisi olduğu Zekâi Dede, Ahmed Irsoy ve Bolâhenk Nûri Bey’den (1834-1910) meşk ederek hâfızasındaki büyük çaplı klasik repertuvarı oluşturdu. Rauf Yektâ Bey, Türk musikisinin hiç kimse tarafından bilinmeyen beste şekillerine ve örneklerine kadar büyük çaplı bir birikimi hâfızasında taşıyan, “meşk” geleneğinin yetiştirdiği son şahsiyetlerden biridir. Onu farklı kılan en önemli özellik ise her biri devrinin en büyük ustaları arasında yer alan hocaların rahle-i tedrîsinden geçmek suretiyle özümseyerek kazandığı geleneksel musiki değerlerinin yanı sıra, Batı’daki müzikolojik kaynakları incelemiş mücehhez bir müzikolog kimliğiyle ait bulunduğu sisteme herkesten farklı bir ilmî gözlükle bakabilmesi olmuştur. Musikinin ses fiziğiyle ilgili bahislerini, matematik ilminin önde gelen simalarından Salih Zeki Bey’den (1864-1921) öğrendi. Galata (Kulekapısı) Mevlevîhânesi şeyhi Atâullah Dede (1842-1910) ve Celâleddin Dede ile musiki nazariyatı konusundaki çalışmalarının sonucunda kendi yaptığı bir sonometreyle Türk musikisi ses sistemini üzerinde taşıyan tambur sazının perde ve aralıklarını ölçmeye muvaffak oldu.

Rauf Yektâ Bey, Dârülelhân’ın kurulduğu yıldan itibaren bu kurumda vermeye başladığı musiki nazariyatı ve musiki tarihi derslerini, bu okulda Türk musikisi eğitimine son verildiği 1926’ya kadar sürdürdü. Aynı tarihten ölümüne kadar da yine bu kurumun çatısı altında faaliyet eden Türk Musikisi Âsârını Tesbit ve Tasnif Hey’eti’nin başkanlığını sürdürerek arkadaşları Muallim İsmail Hakkı Bey, Mes’ud Cemil, Ahmed Irsoy, Subhi Ezgi ve Ali Rifat Çağatay’la birlikte kendilerinin ve dönemlerinde yaşayan, “Geleneğin son büyük ustaları”nın hâfızalarında Cumhuriyet dönemine kadar ulaşan çok sayıda Türk musikisi klasik eserinin -bugünkü Türk musikisinin yazı sistemi olan- Batı notasına alınmasını sağlayarak unutulmaktan kurtardı. Ki bu eserler, en başta nakleden isimlerin kıdem ve müktesebatları göz önüne alınarak Türk musikisinin en sağlam kaynakları olarak değerlendirilmiştir.

1898’de İkdam gazetesinde yayımlanan ilk makalesinden başlayarak ölümüne kadar yazdığı inceleme ve araştırma yazılarının sayısı 400 civarında olan Rauf Yektâ Bey’in yazıları İkdam’dan başka Şehbal, Yeni Mecmua, Hâle, Nota gibi yerli dergi ve gazetelerin dışında Revue Musicale ve Monde Musicale gibi Avrupa’nın önde gelen müzikoloji yayınlarında yer aldı. 1922’de Paris’te yayımlanan Albert Lavignac’ın yönettiği Encylopedie de la Musique adlı dünyaca ünlü ansiklopedinin Türk musikisi için ayrılan -ve çok kıymetli bir müzikolojik çalışma niteliğini haiz- 120 sayfalık kısmını 1 yıllık bir çalışmayla kaleme aldı.

Mevlevîlik müntesibi olan Rauf Yektâ Bey, aynı zamanda şeyhleri konumunda bulunan Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede, Atâullah Dede ve Celâleddin Dede’nin şuurlu teşvikleriyle müzikoloji faaliyetlerine yöneldi. Çalışmalarıyla çağdaş Türk müzikolojisinin temellerini atan musiki adamı olarak Türk musikisi tarihine geçti. Ortaya koyduğu çalışmalar, uzun yıllar birlikte çalıştığı teorisyenler Sâdeddin Arel ve Subhi Ezgi’nin sonraki yıllarda geliştirecekleri ilmî çalışmaların öncüsü ve hazırlayıcısı oldu. Musiki hayatındaki bu önemli ayrıntı, Rauf Yektâ Bey’i ortaya çıkaran asıl kaynağın, arkadaşı ve hocası Zekâi-zâde Ahmed Bey gibi “Mevlevîhâne” okulu olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Kemanî Abdülkadir Bey

Bestekâr, kemanî, musiki nazariyatçısı, zâkir ve hânende Abdülkadir Töre (1873-1946), Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) Türkiye’ye elçi sıfatıyla gelerek (1873) Doğu Türkistan’ın Osmanlı devletine bağlanma işlemlerini yürütmüş olan, Füsûsu’l-Hikem şerhi sahibi Seyyid Yâkub Han’ın oğludur. 1878-1882 yılları arasında ailece sığınmacı olarak bulundukları Hindistan’da Kişmir’in Srinagar şehrinde özel öğrenim görerek başladığı ilk öğrenimini İstanbul’a gönderilince Yusufpaşa Mekteb-i Osmânîsi’nde tamamladı. Davutpaşa rüştiyesi ve idâdisinden mezun oldu. 2 yıl devam ettiği Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’yi bitirmeden ayrıldı. Dâhiliye ve Hâriciye nezâretlerinde memur olarak çalıştı.

12 yaşında musikiye başlayan Töre, Kanunî Halid Bey’den (1853-1920) kanun, Kirkor Efendi’den (1868-1938) ney, Tatyos Efendi’den (1858-1913) keman ve Albert Braun’dan Batı usûlü keman dersleri aldı. Hacı Nâfiz Bey (1849-1898) ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii müezzini ve Seyyid Nizam Dergâhı zâkirbaşısı Fehmi Efendi’den (?-1935) durak ve ilâhi, Hacı Kirâmi Efendi’den (1840-1909) ise fasıllar meşk etti. Seçtiği keman sazını musiki hayatı boyunca kullandı. 1914’de Dârülbedâyi açılınca bu kurumun ilmî heyetinde yer aldı. Tanburî Cemil Bey’in vefatından sonra Dârülbedâyi’de başsâzende sıfatıyla çalışmalarına devam etti. 1918’den itibaren yaklaşık on yıl, evinde açtığı ve Türk musikisi sivil öğretim tarihinde Gülşen-i Musiki Mektebi adıyla anılan okulda yüzlerce musikici yetiştirdi. Türk musikisinin gelişmesi ve yükselebilmesi için İstanbul’da bir konservatuvar açılması gerektiğini vurgulayan bir rapor hazırlayarak dönemin hükûmetine sundu. Raporunun önemi ilerki yıllarda anlaşılıp kabul görmesi üzerine Dârülelhân’ın kurulması görevine bazı musikicilerle birlikte tayin edildi. Fikir babası ve kurucusu olduğu Dârülelhân’ın kuruluşundan sonra bu kurumda nazariyat öğretmeni ve kemanî olarak görev aldı. İstanbul okullarının musiki müfettişliğinde bulundu. Ölümünden önceki son resmi görevi Dârüşşafâka musiki hocalığıdır.

1913 ve 1921 yıllarında iki kere yayınlanan Usûl-i Tâ’lîm-i Keman adlı bir keman metodu yazmış bulunan Töre, Türk musikisinde Sadettin Arel, Suphi Ezgi ve Rauf Yekta’dan önceki dönemde boşluğu hissedilen musiki nazariyatı konusunda kitaplar yazıp yayınlamasına rağmen ders notlarından derleyerek oluşturduğu Türk Musikisinde Terakki ve Tekâmül adlı eserini bastıramadı. Kurduğu okulda yetiştirdiği öğrenciler arasında en önde gelen isimlerden biri olan Ekrem Karadeniz (d. 1904-ö. 1981) bu notlardan faydalanarak Türk Musikisinin Nazariye ve Esasları adlı kitabı yayınlamıştır. Musiki hayatı boyunca oluşturduğu arşiv, başta Türk musikisinin en büyük eseri olarak bilinen Mîrâciye olmak üzere binlerce unutulmuş eseri kapsamaktadır. Dinî ve dindışı beste şekillerinden 200 civarında eserin sahibidir. Töre, “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” arasına “Dergâh” çevrelerinden yetişerek katılmış ve bir döneme mührünü silinmez bir biçimde vurmuş musikişinaslardan biridir.

Hüseyin Sâdeddin Arel

Hüseyin Sâdeddin Arel (d. 1880-ö. 1955), Türk musikisi tarihinin kaydettiği en büyük bilginlerinden biri; Türk musikisi tarihinde alabildiğine geniş bir yelpazeye yayılan beste şekillerinde en fazla eser veren bestekârlardan başlıcası ve Türk hukuk tarihine geçmiş önde gelen hukukçulardan biridir. Kazasker Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. İlmiyye ailesi çocuklarının eğitimine erken başlanması geleneğine uyularak özel hocalarla henüz 5 yaşında evde başlanan eğitimine, 6 yaşında kaydedildiği ilk mektepte devam etti. İzmir Fransız Koleji’nden mezun oldu. Medrese eğitimi görerek ‘İstanbul rüûsu’ denen en yüksek medrese diplomasını aldı. Resmî ve özel derslerle Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi mükemmelen öğrendi. 1906 yılında Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne’den birincilikle mezun oldu. Bu şekilde Tanzimat’ın iki kutuplu -klasik ve modern- eğitim anlayışına uygun olarak yetişti. Henüz 15 yaşındayken, Bâb-ı Âlî’nin tahsilli gençler için uyguladığı gelenek gereği, Aydın eyalet valiliği emrinde girdiği devlet hizmetinde çeşitli kademelerde çalıştıktan sonra ilk üst düzey görevi müsteşarlıktı. 1914’de Defter-i Hâkânî Nâzırlığı’na, bir yıl sonra da, 1918’de emekli olduğu Şûrâ-yı Devlet Tanzîmat Dairesi reisliğine getirildi. 23 yıllık devlet hizmetinden sonra mesleğini avukatlıkla devam ettirdi.

Musiki eğitimine 10 yaşında Batı musikisi dersleri alarak başladı; Şeyh Cemal Efendi’den ud ile Türk musikisi dersleri alarak ve 16 yaşından sonra İstanbul’da Şekerci Cemil Bey’le (1867-1928) ve çeşitli hocalardan aldığı ney, nısfiye, girift, keman, kemençe, viyola, viyolonsel ve piyano dersleriyle devam etti. Edgar Manas’tan armoni, kontrpuan ve füg öğrendi. Enstrümantasyon, orkestrasyon ve kompozisyon bahislerini ise kendi kendine tahsil etti. Dinî ve lâdinî Türk klâsik musikisi bahislerini Hüseyin Fahreddin Dede ile çalıştı. Böylece Türk ve Batı musikilerini nazarî ve uygulamalı olarak değerlendirip karşılaştırabileceği; hayalini kurduğu “Çoksesli Türk musikisi”nin temellerini atabileceği; gelecekteki Türk musikisi eğitim, öğretim ve uygulama alanlarını üzerine oturtabileceği çağdaş bir zeminin birikimini elde etmeye çalıştı. Bu anlayışla, çeşitli Türk musikisi sazlarını ıslâh etme çarelerine başvurdu. Dr. Subhi Ezgi, Rauf Yektâ Bey ve Ord. Prof. Dr. Salih Murad Uzdilek ile birlikte oluşturup sistemleştirdiği Türk musikisi nazariyatı ve ses sistemi Türk musikisinin hâlen kullanılan ve eğitimle birlikte uygulamada geçerli olan tek sistemdir. Bugün Türkiye’de, Türk ve Batı musikileri alanlarında halen kullanılmakta olan musiki terimlerinin tamamına yakını Arel tarafından ortaya konulmuştur.

Sadeddin Arel, musiki eğitimcisi olarak da önemli faaliyetlerde bulundu. Benzersiz bir çapta olan kütüphanesinin bulunduğu evi, eğitim ve öğretim formasyonlarını gerçekleştirdiği en önemli mahfil olmakla birlikte, Dârü’t-tâlîm-i Musikî Cemiyeti, İstanbul Belediye Konservatuvarı, kendi kurduğu İleri Türk Musikisi Konservatuvarı Derneği ve önde gelen öğrencisi Ercümend Berker’in kurduğu Üniversite Korosu’nda dersler verdi. 1943’de, İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Türk musikisi bölümünün ve ‘İcra Heyeti’nin kurulması görevlerini üstlendi. Kafasındaki çağdaş ölçülerle kurduğu bu bölümlerde nazariyat, armoni, musiki tarihi ve prozodi dersleri verdi. En önemli eserlerinden biri olan Türk Musikisi Nazariyatı Dersleri’ni, buradaki öğretmenliği için kaleme aldı.

Çocukluğundan itibaren oluşturmaya başladığı ve büyük bir çapa ulaştırdığı kütüphanesi, 1922’deki İstanbul işgali günlerinde evine müttefik askerlerince el konulduktan sonra çıkan bir yangınla kül oldu. Bu felâkette 10.000 civarında basma ve 200 kadar değerli elyazması kitabı yandı. Sonradan tekrar oluşturduğu kütüphane, ölümünden sonra ailesi tarafından Türkiyat Enstitüsü’ne bağışlandı.

1909-1914 yılları arasında yayınladığı Şehbâl ile 1939-1940 arasında yayınladığı Türklük mecmuaları, Türk basın tarihinin önemli yayın organları arasındadır. 1948 yılında kurduğu Musiki Mecmuası, yayın hayatını halen sürdürmekte, dünyada -devlet veya herhangi bir kuruluş tarafından desteklenmeden yayınlanan- en uzun ömürlü müzikoloji mecmuası ünvânını taşımaktadır. Türk Musikisi Kimindir ve Prozodi Dersleri adlı eserlerinin yanı sıra çok sayıda konferans ve makalenin sahibidir. Türk musikisinin hemen her beste formundan 700 civarında eser bestelemiş olan Arel’in bu eserlerinin yaklaşık olarak onda biri “Çoksesli Türk musikisi”ne örnek olarak besteledikleridir. Ölümünden sonra öğrencilerinin devam ettirerek kurumlaştırdığı “Arel Ekolü” denilen bir kültür ve sanat mirası bırakmıştır.

Sâdeddin Arel, öğrenim hayatının hâkim çizgisi olan hem geleneksel (Medrese) hem de çağdaş (Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne) eğitim sistemlerinden yetiştiği gibi musikiyle ilgili eğitimini de iki kutuplu olarak tamamlamasıyla dikkat çekmektedir. Bir Mevlevî muhibbi olarak, Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’den musiki öğrenir ve hocası olan bu büyük usta tarafından -Ahmed Irsoy ve Rauf Yektâ Bey gibi- gelecek için yönlendirilirken, aynı sırada Batı musikisi dersleri de alıyor, ana dili gibi vâkıf olduğu 5 Doğu ve Batı lisanıyla dünyadaki müzikoloji çalışmalarını birincil kaynaklarından takip ediyordu. Bu çalışmaların sonucunda elde ettiği büyük birikim, gelecekte yakın çalışma arkadaşları Rauf Yekta ve Subhi Ezgi’yle birlikte ortaya koyacakları nazarî sistemin temellerini oluşturdu. Böylece, altyapı çalışmalarını Rauf Yektâ’nın oluşturduğu, gelecekte “Arel-Ezgi-Uzdilek Sistemi” adıyla bütün Türk musikisi dünyasını kapsayacak ve genel kabul görecek olan nazariyeyi kuran musiki adamı olarak Türk musikisi tarihine geçti.

Yetişme tarzı ve eğitimiyle ilgili olarak geçirdiği safhalar, “Dört ana çıkış kapısı”nın hem “Tekke”, hem de “Vezir-vüzerâ konakları” kısmından geçmektedir. Musiki hayatındaki bu önemli ayrıntı, Sâdeddin Arel’i ortaya çıkaran asıl kaynağın, arkadaşları Zekâi-zâde Ahmed Bey ve Rauf Yektâ Bey’de olduğu gibi “Mevlevîhâne” okulu olmasının yanı sıra, onlardan farklı olarak mekânını “konak”ların oluşturduğu “aristokrat çevreler” olduğunu ortaya koymaktadır.

Subhi Ziyâ Özbekkan

Subhi Ziyâ Özbekkan (d. 1887-ö. 1966) ailesi ve yetişmesi itibariyle “Dört ana çıkış kapısı” içerisinde tam mânâsıyla “Vezir-vüzerâ konakları”nın mekânını teşkil ettiği “aristokrat çevreler”den çıkmış bir “Son Osmanlı”dır. Babası Vezir Ziyâ Paşa (1847-1929), annesi Vezir Sami Paşa-zâde Vezir Subhi Paşa’nın kızıdır. Özel derslerle yetiştirildi. Fransızca ve Farsça gibi dilleri çocukluğunda öğrendi. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne’de tamamlayarak üst düzey yöneticiliğine kadar ulaştığı Hâriciye Nezâreti’ndeki memuriyetine henüz 16 yaşındayken başladı. Bir süre serbest avukatlık yaptı. 1952’deki emekliliğinden sonra 1961’e kadar musiki alanındaki engin görgü ve birikimini Ankara Radyosu’nda sanat müşaviri ve Türk musikisi üslûp öğretmeni olarak görev alarak değerlendirdi. Türk musikisi icra tarihine Küçük Koro adıyla geçen topluluğun kurucusudur.

Özbekkan, bir musiki adamı olarak, babası Ziya Paşa’nın bir dönem İstanbul’unun en önde gelen musiki mahfillerinden biri haline getirdiği konağındaki musiki ortamında yetişti. Çoğu, konaklarının müdavimi ve babasının himâyesindeki musiki ustaları olan Kemençeci Vasil (1845-1907), Hacı Kirâmi Efendi (1840-1909), Leon Hancıyan, Rauf Yektâ Bey, Ali Rifat Çağatay, Udî Nevres Bey (1873-1937), Üsküdarlı Ziyâ Bey (1877-1926), Lavtacı Andon (?-1915?), Tamburî Cemil Bey, Kaşıyarık Hüsameddin Bey (1840-1921) ve Kemanî Kirkor (1868-1938) gibi isimlerden meşk etti. Musikiyi eski “meşk” usûlüne bağlı olarak tahsil ettiği için nota öğrenmedi. Musikideki varlığıyla bu bakımdan eski sistemin en son temsilcilerinden biri olarak kabul edilmek gereken bestekârlardan biridir.

Özbekkan saz musikisi alanında Refik Fersan’ın bestekârlığında kendini gösteren hayatiyetin sözlü musikideki yansıması ve gelenekçi çizginin son büyük bestekârlarından biri olarak Türk musikisinin son dönemine damgasını vurdu. Bestekârlık çalışmalarını sürdürdüğü yıllarda yozlaşma eğilimi gösteren musiki ortamında incelmiş bir zevkin ürünü olduğunu hemen belli eden ve ‘ağırbaşlı’ sıfatıyla nitelenebilecek olan eserleriyle genel gidişe karşı koyan belli başlı birkaç musiki adamından biri oldu. Eserleri teknik mükemmeliyetleri ve sıra dışı estetik nitelikleriyle “direnen gelenek”in ve Osmanlı döneminin sonlarında iyice gerileyen musiki kültürünün ve anlayışının arasından sıyrılarak kendini kuvvetle hissettiren soylu bir yaklaşımın üstün örnekleri arasında yer aldı.

Özbekkan’ın böyle bir seviyeye ulaşmasında içinde yetiştiği seçkin kültür ve sanat muhitinin süzgecinden geçerek gelişen ve incelen zevkinin yanı sıra sanatının somut malzemesini seçerken -basmakalıp ezgilerden hep kaçınması, hiçbir eseri için belli bir sanat seviyesinin altında kalan şiirlere itibar etmemesi gibi- elden hiç bırakmadığı titiz yaklaşım da önemli bir rol oynadı.

Özbekkan’ın musikisi hızla değişen hayatla cesaretle hesaplaşan bir duyarlılığı yansıtır. Birçok eserinde olgun bir şahsiyetin zamana, eşyaya ve olaylara bilgece yaklaşımı hissedilir. Fakat bu yaklaşımı ustaca yansıtan bestekârın dünyaya fildişi bir kuleden bakmadığı, hayatın tam içinde yer aldığı rahatlıkla müşahede edilebilir. Birçok eserinde bir daha geri gelmeyecek olan “o eski güzel günler”in “dillere destan aşkları”nın artık hiçbir şey ifade etmemeye başladığı “zamâne” karşısında, gün görmüş bir asilzâdenin çaresiz fakat vakarlı, neyi özlediğini iyi bilen ve geçmişle hâlihazır arasındaki farkı açık seçik görebilen uyanık tavrı içindedir. Özbekkan, yetişme tarzının ve içinden çıktığı ortamın yanı sıra, hayatının ve yaşama biçiminin yansıması olan eserlerinin bu özellikleriyle de Türk musikisinin “Son Osmanlıları”ndan biridir.

Şerif Muhiddin Targan

Şerif Muhiddin Bey (d. 1892-ö. 1967) Türk musikisi tarihinin yetiştirdiği ud virtüözlerinin en önde gelenlerinden biridir. Aynı zamanda bestekâr ve ressam olan Targan, Mekke Şerîfi ve Meclîs-i Âyân ikinci reisi Ali Haydar Paşa’nın oğlu olmasından anlaşılacağı üzere, Subhi Ziyâ Özbekkan gibi “dört kaynak”ın “konak” mahfillerinden, Osmanlı aristokrasisi çevresinden yetişti. 18 yaşına kadar süren özel eğitimi sırasında gördüğü diğer derslerin yanı sıra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca öğrendi. Dârülfünûn’un Hukuk ve Edebiyat şubelerinden diploma aldı.

3 yaşında piyano, 6’sında ise ud eğitimine başlatılarak musiki sanatına yönlendirildi. Henüz 13 yaşındayken şöhretli bir udî olarak anılmaya başladı. Musikinin genel bahislerini Ali Rifat Çağatay ve Ahmed Irsoy’dan aldığı derslerle öğrendi. Musikişinas olarak yetişmesinde en büyük tesiri, babasının himayesiyle düzenli bir biçimde devam ettikleri konaklarını bir musiki mahfili haline getiren dönemin ünlü musiki ustalarından aldı. İlk bestesini yaptığı 13 yaşından bir yıl sonra başladığı viyolonsel sazında üstün bir çizgiye erişti.

1924’de, ABD başkanı Theodore Roosvelt’in oğlu, yakın dostu Archibald Roosvelt’in himâyesi ve davetiyle -biraz da vatanındaki musiki ikliminin geriye doğru hareketinin bir neticesi olarak- gittiği New York’ta 8 yıl yaşadı. Bu ülkede verdiği ud ve viyolonsel resitalleri birer sanat hadisesi olarak değerlendirildi. Dönemin önde gelen münekkitleri Leopold Godowsky, Jascha Heifetz, Auer, Fritz Kreisler ve Muscha Elman gibi isimler ABD’nin en önde gelen yayın organları için kaleme aldıkları yazılarda Targan’ın udunu Pagannini’nin kemanına eş gösterdiler. Bazı gazetelerde ise viyolonsel icracılığı övülerek udda gösterdiği başarıyla Segovia’nın gitarda ulaştığı çizgiyi aştığı belirtildi.

Türkiye’ye döndükten iki yıl sonra 1934’de aldığı bir davetle Irak’a giden Targan, bu ülkede kaldığı 14 yıl boyunca Batı ve Doğu musikileri kısımlarından oluşan Bağdat Konservatuvarı’nı kurdu ve yönetti. İstanbul’a döndükten sonra Arel’in istifasıyla boşalan Belediye Konservatuvarı İlmî Kurulu başkanlığı görevine getirildi. 1920’de yazdığı ud metodu 75 yıl sonra 1995’de amatör ve çalışkan bir musiki müntesibi tarafından yayımlanabildi. Türkiye’de ve çeşitli Arap ülkelerinde yayımlanmış çok sayıda plak çalışması bulunmaktadır.

Targan, Türk musikisinin Batı musikisi ölçülerinde yetiştirdiği en büyük virtüözdür. Onun virtüözlüğü -Udî Nevres, Tamburî Cemil veya Yorgo Bacanos’da (1900-1977) görülenin aksine- Türk musikisinin kendi geleneksel yapısı içinde gelişmiş olan bir ustalığı değil, Batı musikisi icra şekillerinin ud sazına uygulanmasıyla elde edilen ve daha çok sazın teknik imkânlarını ortaya çıkaran, kalbe değil kulağa ve akla hitap eden bir sâzendelik çabasının ürünüdür. Bu haliyle bile Türk musikisinde kendisinden sonra gelen sâzende ve bestekârlara -sazları udun haricinde de olsa- ufuk açmış bir musikişinastır. 25 kadar eserinin büyük bir bölümü saz musikisine ait eserlerdir ve Uşşak sazsemaîsi gibi birkaçı dışında, virtüözitesinin genel karakteristiğini ele veren teknik yönü önde giden eserlerdir.

Refik Fersan

Bestekâr, tamburî ve lavtacı Refik Fersan (d. 1893-ö. 1965) bestekâr ve hânende olan babası Hâfız Mehmed Şemseddin Efendi’yi küçük yaşında kaybedince Sultan II. Abdülhamid’in mâbeyncisi olan eniştesi Faik Bey’in himayesiyle Bebek’te bir yalıda büyüdü. Her hafta düzenlenerek bu yalıyı devrin önde gelen musiki mahfillerinden biri haline getiren musiki toplantılarının içinde Tamburî Cemil Bey, Leon Hancıyan, Enderûnî Hâfız Hüsnü Bey (1858-1919), Lavtacı Andon, Rahmi Bey (1865-1924), Lem’i Atlı ve Neyzen Aziz Dede gibi dönemin ünlü musikişinasları arasında büyüdü. 1905’de Cemil Bey’den tambura başladı, aynı sıralarda Leon Hancıyan’dan ders aldı.

Bir süre Robert Kolej’de okuduktan sonra Mekteb-i Sultânî’den mezun oldu. Ailesiyle birlikte önce Mısır’a, oradan da 4 yıl kaldıkları ve kimya öğrenimi gördüğü ve Batı musikisi üzerine çalışmalarda bulunduğu İsviçre’ye yerleşti. 1917’de İstanbul’a döndüğünde Dârülelhân’a tambur hocası olarak alındı. 1918’de Muzıka-yı Hümâyûn’a Türk musikisi muallim muavini olarak yüzbaşı rütbesiyle tayin edildi. Aynı kurumda Türk musikisi kısmı şefliğine getirildi. 1923’de Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte Osmanlı sarayından kalan kurumların çoğu lağvedilirken musiki ile ilgili kadrolar Cumhurbaşkanlığı bünyesine nakledilince Ankara’da Riyâset-i Cumhur İncesaz Heyeti şefi olarak görevlendirildi. 1927’de istifa ederek ayrıldı ve İstanbul’a döndü.

İstanbul’a yerleştikten sonra Münir Nureddin’in plak ve konser çalışmalarında yer aldı. 1937’ye kadar İstanbul Radyosu’nda da görev aldı. 1938’de Ankara Radyosu hizmete girince birçok arkadaşıyla beraber Ankara’ya gitti. 1949’da Şark Musikisi Konservatuvarı’nı kurmak üzere Suriye’ye davet edildi. 1950’de dönüşünden sonra İstanbul Konservatuvarı İcra Heyeti’nde ve İstanbul Radyosu’nda musiki çalışmalarını sürdürdü. Ölmeden önceki son görevi Konservatuvar Tasnif Heyeti başkanlığı idi.

Tamburuyla çok sayıda plağa taksimler dolduran ve çeşitli sanatkârlara eşlik eden Fersan Mevlevî âyininden ilâhilere, peşrev ve sazsemaîlerinden sirto ve marşlara, kâr-ı nâtıktan kârçeye, beste ve semaîlerden şarkı ve fantezilere kadar dinî ve lâdinî beste şekillerinin hemen hepsinden 400 civarında esere imza attı. Özellikle saz eserleriyle XX. yüzyıl Türk musikisinin en güçlü bestekârlarından biri olmasının ötesinde, Münir Nurettin ve Mesut Cemil gibi arkadaşlarında da görüldüğü gibi gelecek on yıllar boyunca Türk musikisine hayatiyet aşılayan bir musiki anlayışının önde gelen temsilcilerinden biriydi. Saz eserleri bestekârlığında hocası Tamburî Cemil Bey’i yer yer aşmış olduğu rahatça iddia edilebilecek olan Fersan, klasik geleneklere bağlı fakat yeniliğe açık, yol gösterici ve tamamen kendine has bestekârlığıyla Türk musikisinin kendisinden sonraki dönemlerini ve kişilerini derinden etkiledi. Türk musikisindeki varlığı yalnızca bestekârlık ve icracılık boyutlarında kalmayan Fersan, Ankara Radyosu ve İstanbul Konservatuvarı’nda çalıştığı yıllarda çok iyi derecede bildiği Hamparsum notası sistemiyle yazılmış sayılamayacak kadar çok klasik eserin transkripsiyonunu gerçekleştirerek büyük ve tarihî bir hizmeti gerçekleştirdi.

Refik Fersan da Sâdeddin Arel, Subhi Ziyâ Özbekkan ve Şerif Muhiddin Targan gibi, “Dört ana çıkış kapısı”nın “konak”lar mahfilinden yetişmiş bir “Son Osmanlı”dır.

Sâdeddin Kaynak

Türk musikisinin son döneminde bıraktığı silinmez iz tartışmasız biçimde herkes tarafından teslim edilen bestekâr ve hânende Sâdeddin Kaynak (1895-1961) dinî musiki sahâsından yetişti. Dinî musiki icracısı olarak ulaştığı seviye yüksek bir kariyere tekabül etmesine karşılık yıllar yılı sarsılmayan asıl ününü gündelik musiki eserleri bestekârlığı ile kazanması ilgi çekicidir. Bu özelliğiyle Kaynak, çıkış noktası itibariyle “cami”; sanatında asıl şöhretini sağladığı zirveyi tutturduğu uğraş alanı itibariyle ise “piyasa” mensubu sayılmak gereken bir “Son Osmanlı”dır.

Kaynak, Fatih Camii dersiâmlarından ve Huzûr-ı Hümâyun hocalarından Ali Alâeddin Efendi’nin oğludur. Musiki kabiliyeti küçük yaşta keşfedildi. Hâfız Melek Efendi’den ilâhi meşk ederek musiki çalışmalarına başlatıldı. Hâfız Şeyh Cemâl Efendi, Muallim Kâzım Bey (Uz) ve Neyzen Emin Dede’den (Yazıcı) musiki dersleri aldı. Tamamen eski tarz bir sistemle süren bu musiki eğitimine rağmen kendi kendine nota öğrenmeye heves etti ve başardı. Genç yaşında hâfız olduktan sonra Dârülfünûn İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Sultan Selim Camii ve Sultanahmet Camii’nde baş imamlık ve hatiplik görevlerinde bulundu.

Bestekârlığa 1926’da başlayan Kaynak 35 yıllık bestekârlık hayatında imza attığı 300’den fazla eserle halk arasında en çok tutulan bestekârların başında geldi. Dinî ve lâdinî musiki örneklerinden oluşan çok sayıda plakla şöhreti ülke çapına yayıldı. Mardin, Diyarbakır, Elâzığ ve Harput’ta geçen askerlik günlerinde halk musikisini; plak doldurmak ve konser vermek gibi vesilelerle gittiği Milano, Paris ve Viyana seyahatlerinde ise Batı musikisini inceleme fırsatı buldu. Bu incelemelerinin sonuçları, eserlerinde kuvvetle hissedilmektedir. Bestekârlığının en verimli yıllarında Türkiye’deki sinema dünyasında geniş bir seyirci kitlesi bulan Arap filmlerinin musiki uyarlamalarını gerçekleştirdi. Eserleriyle, kendisinden sonra gelen musikiciler üzerinde en fazla etki bırakmış bestekârlardan biri oldu. En çok taklit edilen eserleri ciddi nitelikli olanlar değil de kazanç amacına yönelik film ve eğlence müzikleri olduğu için ismi, kendisinden sonraki musiki dünyası için kötü bir çığırın başlangıcı olmak talihsizliğiyle iç içe anıldı.

Yetiştiği ve içinden çıktığı çevreler Türk musikisi eğitiminin geleneksel kuralları ile faaliyet eden “dinî musiki” çevreleri ve “cami”dir. Şöhreti yakaladığı yer ise “piyasa” olmuştur. “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” arasında bu ilgi çekici çıkış noktasıyla ve musikideki tartışma götürmez dominant şahsiyetiyle yer almaktadır.

Münir Nureddin Selçuk

Ses sanatkârı ve bestekâr Münir Nureddin Selçuk (1899-1981) Türk musikisinin son dönemine silinmez mührünü vurmuş, geçmişten geleceğe kelimenin tam anlamıyla köprü olmuş ve gerçek bir inkılâpçı kimliğiyle “Türk Musikisinin Son Osmanlıları” arasında yer almış karizmatik bir şahsiyettir. Dârülfünûn İlâhiyat Fakültesi Fars Edebiyatı Bölümü müderrislerinden ve Kadıköy Sultânîsi Fransızca öğretmeni, şair Mehmed Avni Nureddin Bey’in oğludur. Beyazıt İlkmektebi ve Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’ni bitirdikten sonra Kadıköy Sultânîsi’nde okudu. 1917’de ziraat tahsili için gittiği Macaristan’dan okulunu yarım bırakarak döndü.

Musikide ilk derslerini amatör bir musikişinas olan babasından aldı. 1915’de Kadıköy’de Ali Şâmil Paşa Konağı’nda faaliyet eden Dârülfeyz-i Musiki Cemiyeti’ne girdi. Burada Edhem Nuri Bey’den 40 kadar fasıl meşk etti. Babasının konağında düzenlenen ve devrin önde gelen musiki ustalarının devam ettiği musiki meclislerinden feyz aldı. Rauf Yektâ Bey’in aracılığıyla Ahmed Irsoy’un 4 yıl öğrencisi oldu. Geleneksel Türk musikisi icrasının inceliklerini Bestenigâr (Üsküdarlı) Ziyâ Bey’den öğrendi. Yusuf Ziyâ Paşa’nın başkanlığı döneminde Dârülelhân’a sınavla girdi. Aynı dönemde yaşayan musiki üstadlarının hemen hepsinden feyz alarak bilgi ve görgü dağarcığını genişletti. Ali Rifat Çağatay’ın (1867-1935) başkanlığını üstlendiği Şark Musiki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı.

Selçuk 1923’de mülâzım rütbesiyle Muzıka-yı Hümâyûn’a girdi. Kısa bir müddet sonra ilân edilen Cumhuriyet’le birlikte aynı rütbe ile -sonradan sivil olarak- hânende sıfatıyla Riyâset-i Cumhur İncesaz Heyeti kadrosuna geçti. 1926’da istifaen ayrılıp İstanbul’da serbest musiki hayatını sürdürmeye başladı. Sahibinin Sesi firmasıyla anlaşarak başladığı plak çalışmalarında 400 plağa şarkıdan türküye, gazelden en mutantan klasik eserlere ve çoksesli Türk musikisi denemelerine kadar 800 civarında eser okudu. Bu şirket hesabına 1927’de gittiği Paris Konservatuvarı’nda devrin önde gelen eğiticilerinden bir yıl süreyle şan, solfej ve piyano dersleri aldı.

Türk musikisi tarihinde bir ses sanatkârı olarak tek başına, frak giymiş biçimde, ayakta ve konser disiplini düzeninde musiki icrası Selçuk’la birlikte başladı. 1930’da Fransız Tiyatrosu’nda verdiği ilk solo konseri büyük yankılar uyandırdı. Konser verdiği her mekânda sanatının ağırlığını etkili biçimde duyurmak ve büyük bir ciddiyet havası estirmekle de kendisinden önceki icracıların tamamından ayrılıyordu. Koro eşliğinde solo icrası da onun getirdiği yeniliklerdendir.

Selçuk’un bir ses sanatkârı olarak en büyük özelliği, Türk musikisindeki eski okuyuş üslûbuyla yeni bir anlayışı, fevkalâde hacimli sesinde birleştirerek soylu bir icra tekniği geliştirmiş olmasındadır. Üsküdarlı Ziyâ Bey ve Hâfız Osman Efendi’nin (1867?-1910?) üslûplarından etkilenmiş olabileceğini belirten Selçuk, bu adların temsil ettiği geleneksel kaynaktan beslenerek fakat yeni bir üslûbun kurucusu olarak Türk musikisi tarihindeki yerini almıştır. Gazel tarzına yaklaşımıyla da ortaya alışılmıştan farklı bir özellik koymuştur. İleri yaşlarına kadar sesinin güzelliğini koruması da önemli özelliklerinden biridir.

1953’de Nevzad Atlığ’ın (d. 1925-Hayatta) istifasıyla boşalan Konservatuvar İcra Heyeti şefliğini sürdürdüğü yıllar, bu kurumun tarihinde en parlak dönem olarak nitelendirilen Selçuk 1920’de başladığı bestekârlık hayatında, çeşitli formlardan 150’den fazla -ve çok ilgi görmüş- esere imza atmıştır.

Selçuk yalnızca bir ses sanatkârı veya bestekâr değildir. Eski tarz meşkten Fransa’daki Batı musikisi eğitimine; Muzıka-yı Hümâyûn’dan Riyâset-i Cumhur İncesaz Heyeti’ne; Dârülelhân’dan Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’na; Fransız Tiyatrosu’ndakilerden Saray ve Şan sinemalarındaki konserlerine ve taş plaklarından TV ekranlarına kadar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir kültürel birikim köprüsüdür. Musiki hayatı boyunca kendisinden önceki ve sonraki kuşaklar arasında her bakımdan kelimenin tam anlamıyla gerçek bir nâkildir.

Yetiştiği üç ayrı geleneksel çevre; “dinî musiki”, “konaklar” ve halkın resmî ideolojiye rağmen kendi eliyle kurduğu “cemiyetler” itibariyle ve Türk musikisi dünyasındaki vazgeçilemez önemi haiz varlığıyla Münir Nureddin, “Türk Musikisinde Son Osmanlılar”ın en önde gelen üyelerinden biridir.

***

“Türk Musikisinin Son Osmanlıları” nitelemesiyle Türk musikisi tarihinin son döneminden öne çıkardığımız bu on üç musiki adamı muhakkak ki kesin sayıyı ifade etmemekte, bu üstadların yanında zikredilmesi gereken isimler elbette bulunmaktadır. Özellikle Konservatuvar Türk Musikisi Âsârını Tasnif ve Tedkik Heyeti’ndeki çalışmalarına ilâve olarak bestekârlığı ve udîliğiyle bir döneme damgasını vurmuş olan Ali Rifat Çağatay (1867-1935) “aristokrat çevrelerden” ve “konaklardan” yetişmişti. Cevdet Çağla (1900-1988) keza öyleydi ve ilâve olarak Münir Nureddin’de olduğu gibi musikişinaslığında “cemiyet” temeli göz ardı edilecek gibi değildi. Yesârî Âsım Arsoy (1900-1992), yetiştiği iklim itibariyle “dinî çevrelerden” ve “hâfızlık” geleneğinden ve tam halkın içinden çıkmış, şöhretini -tıpkı Sadeddin Kaynak’ta olduğu gibi, ne gariptir ki- “piyasa”da yapmıştı. Mes’ud Cemil (1902-1963), Tamburî Cemil Bey gibi musikide çığır açmış ve bir dönemi kapatmış musikişinasın oğlu olarak babasından tevârüs ettiği büyük kabiliyetiyle Münir Nureddin örneğinde olduğu gibi Türk musikisi icrasına inkılâp -hatta ihtilâl- niteliğinde yenilikler getirmişti. Mes’ud Cemil Bey’in çıkış noktası ise hem “geleneksel çevreler”, hem “modern bir sistem”di. Ve son olarak Selâhattin Pınar ise “cemiyet” kaynağından yetişmiş ve büyük olmasının yanı sıra silinmez bir iz bırakmış şöhretini ise “piyasa”nın “bohem” taraflarından kazanmıştı. Bu yönüyle hem “Direklerarası”nın bir uzantısı, hem de Şevki Bey çizgisinin -yaşantı itibariyle- bir devamı niteliğindedir. Pınar’ın da yetiştiği iklim ve Türk musikisinin bestekârlık anlayışına getirdiği yeni soluk bakımından diğerleri gibi bir “Son Osmanlı” olarak nitelendirilmesinde hiçbir sakınca bulunmamaktadır.
———————————————————–

ESKİ TÜRKLERDE MÜZİK İLE TEDAVİ

Yard. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç

Müzik bütün insanlık tarihinde duygu ve bilgilerin anlatım biçimi olarak bilinir. Müzikal sesleri diğer seslerden ayıran en önemli özellik, belirli bir ritim kalıbı içinde, birbirleriyle uyumlu sesler yumağı veya topluluğu olarak algılanmasıdır.

Çeşitli insan toplulukları, sosyal oluşuma paralel olarak kültür değerlerinin ulaştığı vasata göre, müziğin etkilerini keşfetmişler ve pek çok konuda müzikten ve onun çok yakın öğeleri olan ritim ve danstan yararlanmışlardır.

Tarih belgelerine başvurarak Türk kültürünün eski devirlerdeki oluşumuna yöneldiğimizde oldukça eski sayılacak bilgilere ulaşmaktayız: ” Proto-Türk Kültürü: … Çin kaynaklarından öğrenildiğine göre, bu kültürün merkezi Shensi ve Kansu eyaletleridir ve bu kültürü yaşatanlar, bilhassa yüksek düzlük yerlerde oturmaktaydılar. Bu kültürü getirenlerin, sonraki Türklerin ataları olduğuna şüphe yoktur. Onlar ilk göründükleri zamanlar, yani M.Ö. 3’üncü bin yılın ortalarında bile, sonraları da taşıdıkları vasıflara haiz bulunuyorlardı.”

” M.Ö. 3 binden itibaren Altay -Türk kültürü, aynı zamanda Altay -Türk müzik kültürünün de belirleyicisidir. Altay -Türk kültürü biraz olsun dış tesirlere açıktı. Bunların kuzeyinde kapalı olan iki bölge vardı ki , bunlar da Hakas ve Tuva bölgeleri gibi, eski Türk kültürünün çok değerli hazineleriydi. Bu her iki kültür çevresi de Altay -Türk kültür çevresi ile ilişki halindeydiler.Bu devrin Altay kültürünün başlıca özelliği ise, Güney Sibirya Kültür Karakterine girmesidir. Bunun sonucu müziklerinde benzer özellikler bulunmaktadır. Altaylılar, Orhun kıyıları, Moğol bozkırları ve İrtiş boylarına etkide bulunarak ve M.Ö. II. binden itibaren de ilk yurtlarından ayrılarak gelecekteki Orta Asya Türk müzik kültürünün temellerini hazırlamışlardır.”

M.Ö. II. bin ve III. bin yıllarında Doğu Türkistan’daki Kalıntılarda flüt görülmekte. Özbekistan’ın orta bölgesinde bulunmuş, M.Ö. I. yüzyıla ve M.S. I. yüzyıla ait heykelciklerin elinde çalgı vardır. Fergana vadisi bölgesinde ise zurna çok sıkça kullanılmıştır. Tambur , Dutar, Çapraz Flüt, Balaban, Dombra topluluklarda en çok kullanılan enstrümanlardandır.

” M.Ö. II. yüzyılda Türkler, Orta Asya’nın Kuça, Balasagun gibi önemli merkezlerinde yaşarlarken buraya görevli olarak gelen Çin generalinin, dönüşünde Türklerden götürdüğü çalgılarla Çin Sarayında bir müzik takımı kurup Türk ezgileri çaldırdığı ve bu çalgıların Hunlara ait olduğu, o çağın tarihçileri tarafından günlük saray kayıtlarına geçirildiği bilinmektedir. Bu sazlardan birinin “houkya” adında, ileriden boynu dönük, üzerinde perde delikleri bulunan ve sesinin gücü ile bilinen bir boru olduğu yine aynı kayıtlardan öğrenilmektedir.”

Türk müzik ve dans tarihi bilgileri, Türklerde müzik ve dans ile tedavi konusunun önemli malzemesi olmaktadır. Bu konuda ilgi çekici bazı belgelerden söz etmek gerekmektedir. Doğu Türkistanlı yazar Abdulhekim Baki ( Çin Halk Cumhuriyeti Azınlık Milletler Yazarları Cemiyeti’nin üyesi, Urumçi Yazarlar Birliğinin Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreteri, Tanrıdağ Edebiyat Mecmuasının Başyazarı) tarafımıza ulaşan bir araştırma makalesinde şu bilgileri vermektedir:

” Yazılı kaynaklara göre Uygur Türklerinin bilinen en eski müzik numuneleri günümüzden 6000-8000 yılları öncesine kadar dayanmaktadır. ‘Şincang (Doğu Türkistan) Medeniyet Numuneleri’ adlı araştırma dergisinin 1985 yılında yayınlanan 1. sayısında yer alan bir incelemede Hoten vilayetine bağlı Çerçen kazasındaki Mülçe Irmağı mecraında bulunan Mingyarkaya resminde dans eden figürlere rastlanılmıştır. Arkeologların ilmi tetkiklerine göre bu kaya resimleri zamanımızdan 6000-8000 yıl öncesine aittir. Uygur Türklerinin 3000 yıl önce Şaman dinine mensup olduğu çağlarda Şaman, Pirhon ve Bahşılar şarkılar söylemek ve dans etmek sureti ile hasta tedavi seansları ve merasimleri icra ederlerdi. Uygur Türkleri eski zamanlarda ölülerini şarkı söyleyerek ve dans ederek uğurlarlardı.

401 yılında ünlü Uygur Türk Alimi Kumuraciva Doğu Türkistan’ın Kuşen şehrinden Çin’in tarihi Başkenti Çangen’e giderek, dil, edebiyat, müzik ve heykeltıraşlık konularında dersler vermiş ve bu sahalarda 800 kadar öğrenci yetiştirmiştir.”

Melodi ve ritim birliği müzikal olgunun gereği olarak görülür. Türklerde dans, melodi ve ritim birçok amaç için kullanılıyordu. Özellikle şamanik inanç çerçevesinde ayinlerin en önemli malzemeleri melodi, ritim ve danstı. Bu ayinler sırasında kullanılan müzik aletleri kutsal kabul edilirdi. Müzik eşliğinde icra edilen danslar genellikle bazı kutsal figürlerin taklidi şeklinde olurdu. Kazak ve Kırgız Türklerinde müzik ve dans ile tedavi örneği olarak, çok eskiden beri devam eden bir dans olan “Karacorga” bir atın yürüyüşünü simgelemektedir. Kartal, kurt, ayı, geyik, kuğu, 7 evliya, at, kaz bu simgelerden bazılarıdır. Eski inanışa göre bu figürler Ataruhunu temsil etmektedirler. Adı geçen at yürüyüşünü temel alan ve günümüze kadar gelebilmiş tedavi dansı örneği olan Karacorga (Baksı Dansı)nın benzer örneklerini Azerbaycan Gobustan kayalıklarındaki figürlerde görmekteyiz. Yazılı kaynaklardan bu konuda şu bilgilere ulaşmaktayız: ” Baku’dan doğu istikametine gidilirse, bir saat kadar sonra karşınıza bir kadim insanın daha resmi çıkacaktır. Kobustan’da karmakarışık kaya yığınları arasında ansızın kayalar üzerine çizilmiş resimler göze çarpıyor: Av sahneleri, tören dansları oynayan bir grup insan, burun kısmında güneş işareti olan çok kürekli bir kayık, aslana benzeyen acayip hayvanlar. 12 bin yılı aşkın bir zaman önce burası kadim sakinlerin yerleşim yeriydi.

Diğer bir kitapta aynı konu şöyle dile getiriliyor: “… Azerbaycan’da yaşamış halkların iptidai ilkin raks formlarının meydana çıktığı yer respublikanın güney reyonlarıdır. Alimler Baku’nun yakınlarında Gobustan’da kadim rakslardan haber veren kaya tasvirlerinin raks eden figürleri aşikare çıkarmışlardır. Uzak geçmişin ressamı bu tasvirini takriben sekiz-on bin yıl bundan evvel yaratmıştır. Rakslar yalnız merasim karakterli rakslar olmuştur. Raks hiç de temaşa edilmek için değildi; aksine muayyen bir merasimin vacip elementi gibi lazım gelirdi.”

Eski Türklerde tedavi amacıyla kullanılan müzik ve dans konusu, sosyal hayatta mistik alanda önemli bir yer bulmuştur. Baksı ve Kam adı verilen tedaviciler, bu tedaviyi bir merasimle, müzik ve ritim ve de dans ile harekete geçen sezgileriyle gerçekleştiriyorlardı. Miladi VI-VII. yüzyıllarda kuzey Çin’de hüküm süren Türk soyundan bir Tabgaç hükümdarı hakkında Miladi 576 tarihli bir Çin kaynağı şunu anlatıyordu: “Hükümdar ve soydaşları, Çin’de bilinmeyen ve hoş görülmeyen bir tarzda, gök ayini sırasında raks ediyorlardı. Ayinin sonunda, kadın kamlar davullar çalarken Tabgaçlar, doğu yönünde yükselen kurban taşına doğru secde etmekteydiler.”

Miladi 569’da Batı Türk Hakanına Bizans elçisi olarak gelen Zemarkhos da, Semerkand’da Gök-Türk kamlarının davullar ve çıngıraklar çalarak, ateş etrafında devran ettiklerini görmüştü.
Din dışı rakslar ile de merasim yapılırdı. Miladi VI-VII. yüzyıllardan Çin kaynakları, Gök-Türklerin, bir ayak ile hareketli bir top üzerinde durarak, denge için kollarını iki yana açıp, diğer ayakla çok hızlı bir şekilde döndüklerini anlatır.

“…Adı geçen bu raksın Milad devrinde de uygulandığı, iç Asya göçebelerinin eski ili olan Kuzey Çin’de bir mezar duvarındaki tasvirlerden bilinir. Rakkas sağ ayağı ile bir top üzerinde denge kurmuş, arkaya doğru uzanan sol ayağı ile dönmektedir. Açılmış kollarının yenleri uçuşur gibidir. Rakkasın önünde bir diz üzerine çökmüş müzisyen davul çalmaktadır.”

Türk müziği ve folkloru tarihi bütün Türk illerini ve kültürün pek çok dalını içine aldığı için bazı konuların birbiriyle örülü olduğunu gözlemek mümkün olmaktadır. Baksı veya Kam adı verilen tedavicilerin bir çok işlevi üstlenmeleri bu konuya güzel bir örnektir. Tedavici, icra ettiği müzik, ritim ve danslarla bir sanatçı gibi görünür, ama o trans içinde sezgi bilgisinden bahsettiği için medyumdur. Toplumun ihtiyacı ve sorularına cevap verdiği için sosyolog ve pedagog ve de psikolog rolünü de üzerine almıştır. Ulaştığı trans’ın sezgi neticesi oluşturduğu bilgi derinliği açısından, insanların duygularına yön verme imkanı sebebiyle hekim ve de manevi ihtiyaçlara cevap verme yeteneği ve konumu sebebiyle de ruhiyatçı rolünü oynamaktadır. Dede Korkut misalinde olduğu gibi. Dede Korkut bir yanda öğüt verir, bir yanda destan söyler, diğer yanda kopuz çalar, hasta tedavi eder ve çeşitli konularda iyi sonuçlar alınması için dua eder. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere eski Türklerde müzik ve dansla tedavi basit bir hekim işi değil sosyo-kültürel ve spiritüel bir fenomendir. Bu konuya açıklık getirmek için bazı örnekler şöyle sıralanabilir: “XI. yüzyıl tarihçilerinden Gardizi, Kırgızlara dair şu malumatı veriyor: Kırgızlar arasında Faginum (Kam) dedikleri bir kişi vardır; her yıl muayyen bir günde gelir, çalgıcıları ve her türlü çalgı aletlerini getirirler. Çalgıcılar çalmaya başlar, Kam bayılarak düşer; bundan sonra ondan o yıl neler olacağını, kıtlık, bereket, yağmur, kuraklık, tehlike, emniyet, düşman saldırısı hakkında sorarlar. Kam hepsini söyler ve ekseriya onun dediği olur.” İptidai şamanizmde şaman ile tabibin aynı şahıs olduğu kabul görür.

“…Kamların tanrılar ve ruhlar hakkındaki tasavvurları dini törenlerde okudukları dua ve ilahilerdeki tavsiflerden anlaşılabilirdi. Fakat bu ilahileri ve duaları tespit etmek güçtür. Ayinlerden sonra kam bu okuduklarını tekrarlayamaz, çünkü kam dualarını istiğrak (trans) halinde irticalen söyler ve unutur.”

Balasagunlu Yusuf Hacip ‘Kutadgu Bilig’de kamları otaçılar (tabibler) ile bir tutmuş; kamların insan topluluğu için yararlı kişiler olduğuna işaret etmiştir.

Kerek tut otaçı, kerek kam
Ölügligke her giz asıg kılmaz em”
(Gerek hekim, tabib tut, gerek kam tut;
Eceli gelene ilaç fayda vermez.)
Bir başka sözü de şöyle söylüyor:
“Kamug igke ot ol emi belgülüg
Ol ig emlegüçi kam belgülüg”
(Her derdin belli ilacı,
tedavi edecek kamı bulunur.)
Kanaati temsil eden Odgurmış adlı zahid, hakana nasihat verirken “bazı insanlar yoksul; bazı insanlar da kaygı ile yıpranmışlardır. Bunların ilacı, dertlerine derman sendedir. Bunları tedavi et, bunların Kam’ı ol” diyor ki dikkate değer.
“Seningde turur kör bularnıng emi
Otagıl daru birle bolgıl kamı.”
İslamlaşmaya başlayan kamların dualarına Peygamber’in, meleklerin, evliyanın ve şeyhlerin adları girmeye başlamıştır. Doğu Türkistan Türkleri, Yakutlar gibi, erkek şamana “oyun” derler. Kırgız-Kazaklar’da şaman yerini tutan ve onun ödevlerini uygulayan kişiye “Baksı” ya da “Bahşı” denir.

Baksı veya Kam adı verilen bu Asya Türk tedavicileri, tedavi seansı sırasında kutsal saydıkları müzik aletlerine özel önem verirlerdi. Bunlar içinde kopuz kelimesiyle ifade edilen, yay,ağız ve parmakla çalınan aletlerin manevi ve terapatik bağlantıları vardı. Kazakistan’ın Almatı kentinde tanıştığımız bir kopuzcu olan Simetay’ın aktardığı bilgiler önem taşımaktadır: ” Kopuz Dede Korkut’un sazıdır ve yayla çalınır. Baş kısımdaki tellerin bağlandığı ses burgularından birisi güneşi diğeri ayı temsil eder. Gövdede telleri taşıyan köprü kısmının altı yeri, üstü de göğü temsil etmektedir. Ses yayın sürtünmesi ile ikisinin arasından çıkar; bu ses ata ruhu ile bağlantı kurmaya yardımcı olur.

Hakas, yani eski Kırgız Türklerinin yurdu, Kem ırmaklarının çevrelerinden başlar; ünlü Yenisey ırmağının başlangıçlarına kadar uzanır. Göktürk yazıtlarının Yenisey yazıtları adlı bölümü buradadır. Eski Türk sazlarının veya kopuzlarının en orijinal ve en eski şekli de buradan belgeleniyor. Vertkoy bu Hakas komıs veya kopuzunu şöyle tarif ediyor: … Komis 2 veya 3 telli bir sazdır. Altay çevresinde, Tobşur denen saz ile Tuva’daki Topşulur adlı sazlarla aynı kökten gelir. Teknesi ve sapı aynı kütükten çıkarılır. Alt kısmı koyun veya geyik boynuzu ile kaplanır. Telleri at kılı veya koyun barsağı ile yapılır. İki telinden biri ak diğeri kara idi. 70-80 santim kadar uzunluğu vardır.

Yazarın şu tespitleri önem taşımaktadır: ” … adı geçen bu musiki aleti önce deri ile kaplanıyor; derinin üzeri de geyik boynuzları ile perçinleniyordu; boğuk ve iniltili ses sihir dolu olarak böyle bir tekneden çıkıyor ve çevreye yayılıyordu…. Müzik, yalnızca zevk, neşe, aşk, hüzün ve eğlence katkısı değildir. Devlet, millet birliğini oluşturan; savaşta orduya duygu veren, yürüyüş ve hareketini düzenleyen de, ses ve ritimdir. Müzik ve kopuz veya saz, tedavi eden, ruhları dinlendiren, iradelere güç etkisi veren, aynı zamanda toplulukta birlik yaratan sosyal aletlerdi.

Velilik ve ululuk sembolü idi. Dede Korkut’ta görüldüğü gibi.
Gazi erenlerin başına ne geldiğini söyleyen bir sembol idi.
Ulularla haberleşme; medet ve yardım isteme sesiydi.
Kopuzla övülen yiğitlere güç veren, boğaları ve buğraları yenmelerine imkan veren ilahi bir sesti. Kanturalı hikayesinde olduğu gibi.

Topluluğa haber veren, halkı uyaran kutlu ses de kopuzun kutlu sesidir. Beyrek’in yurduna dönüşünde, atını verip bir kopuz alması gibi…
İyi ruhları çağıran, kötü ruhları kovan kutlu ses de kopuzun sesidir.
“… yarı müslüman, bahşı adlı kopuzcular, sihir, fal, tedavi, iyi ruhları çağırma, kötü ruhları kovma törenlerinde yalnız kopuz kullanıyorlardı.”
Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in Radlof’dan aktardığı şu bilgiler kopuz hakkında daha net tarifler vermektedir:
“… Baksa, çok eski şamanların zamanımıza kadar gelen örneklerinden biridir. Hastalıklarda, yardımcı olmak için çağrılırlardı. Baksa’ların, şamanların davulu yerine iki telli bir kemençeleri vardır. Kenarları zillerle ve ses veren maden parçaları ile süslenmiştir. Buna kobus derler. Bir de asa taşırlardı. Değnek şeklindeki bu asanın başında da bir çıngırak ve maden parçaları vardı….”
Kazak ve Kırgızların inanışına göre, Korkut Ata en büyük velilerden sayılır. Kazakların kopuz ve tombure, dombra gibi sazlarını icat eden de yine Korkut Ata idi.

Eski Türkler’de müziğin çeşitli alanlarda ve bu alanlar içinde hasta tedavisi için kullanıldığını çeşitli kaynaklardan inceledikten sonra, Türk müziğinin tonal yapısı üzerinde durabiliriz. Müzikolog Mahmud Ragıp Kösemihal ve Ahmet Adnan Saygun bu tonal yapıyı pentatonizm (beş seslilik) üzerine inşa etmektedirler. Yedili sistemde oktavıyla ‘sekiz ses’ten oluşan “gam” veya “dizi” tarifine karşı pentatonizmde oktavıyla beraber 6 ses bulunmaktadır. Batı’da sistemleştirilerek açıklanan ve formüllerle gösterilen majör ve minör gamlar gibi.

Do- Re- Mi- Fa- Sol- La- Si- Do
1 1 ½ 1 1 1 ½ Majör gamı örneği
La- Si- Do- Re- Mi- Fa- Sol- La
1 ½ 1 1 ½ 1 1 Minör gamı örneği
bir çok değişik pentatonik gamlar dünyanın bir çok yerinde tespit edilmiştir.
Sol- La- Si- Re- Mi- Sol-
1 1 1½ 1 1½ Majör Pentatonik Örnek
Sol- Si(b)- Do- Re- Fa- Sol
1½ 1 1 1½ 1 Minör Pentatonik Örnek
Japon Müziğinde pentatonik melodiler çok fazla bulunmakta olup.Japon müzikologlar bu pentatonik dizilere ‘minyo’, ‘gagakulitsu’, ‘riyuku’, ‘miyakobuşi’ gibi adlar vermişlerdir.

Kazak Türkleri’nin tedavi seanslarında, dombra ve kılkopuz eşliğinde söyledikleri melodik sözler ve Kazan Türkleri geleneğinde halen örnekleri bulunabilen Ural tedavicilerinin dombra, koray ve ağız kopuzu (gubuz) ile söyledikleri şarkı ve dualar tamamen pentatonik özellikler göstermektedir. Kazak, Kırgız, Altay, Ural, Tuva, Hakas, Saha, Karaçay , Çuvaş vb. Türk topluluklarının bugüne kadar gelmiş ve halk içinden derlenmiş, notaya alınıp kaydedişmiş pek çok pentatonik şarkı, dua, melodi, küy (enstrümantal olarak icra edilen ve bir konuyu dile getiren müzikal eser. Örnek: “Nazlı Hanımın yürüyüşü”) vardır.

Pentatonik müzik formunun eski Türklerin tedavisinde temel elemanlardan birisi olduğu bilgisiyle bu tonal özellikleri incelemek yerinde olacaktır:

“Pentatonik müzik tarihten önceki çağlardan kalmadır ve bir Asya malıdır. Alman müzikolog Kurt Sachs: Ezcümle pentatonizm bir yandan şimal kenarında-İskoçya’da, Laponlar arasında- bir yandan da cenupta, Macaristan’da, Gregua tegannisinde, eskilerin musikisinde ve hatta İspanya’da bulunuyor. Bu halde Pentatonizm (major) ve (minör) makamlarından daha eski olmak lazımdır. “Dava şudur: ortada bir ‘pentatonik çatı’ hakikati var; en eski ve Asyai olan öz budur. A) Aslında heptatonik iken bu pentatonik çatı ananesine göre sadeleştirilmiş ezgileri bulmak, B) ve aslında öz pentatonik iken süs notları, geçici notlar veya çarpmalar gibi yarım-tonlarla heptatonik bir renk almış (fakat çatı notlarının dizisi gene pentatonik kalan) ağızları meydana koymak ayrı ayrı çalışma mevzularıdır; bu yollarda bulunacak örnekler, öz pentatonik ( pentatonik anhemitonik) tiplerinin kadrosunu genişletmeye yararlar…”

“… Değerli kompozitör Bela Bartok’un bir iki umumi incelemesini okumakla iktifa edelim: Eski çığırdaki Macar ezgilerinin arkaik boyası ve parlando-rubato ritmi bize, bu ezgilerin köylü sınıfı arasında saklı kalmış yaşlı bir musiki kültürünün bakiyelerini temsil ettikleri ihtimalini düşündürüyor. Eskilik taşıyan karakterleri, en başta pentatonik bir dizi olan şu en kuvvetli ses dizisinden ileri gelir: Sol, Si bemol, Do, Re, Fa, Sol….. Pentatonik dizi sistemleri daha ziyade ilk Macarların Asya’dan getirmiş oldukları yaşlı bir musiki kültürü ile karşı karşıya bulunduğumuz sanısını verir: Çeremislerin, Tatarların ve Kırgızların pentatonik musikileri ile doğrudan doğruya ilişikli bulunması muhtemel bir musiki…..”

Fransız yazar M.H.Prunieres, müzikolog Dr. R. Lachmann,Prof. Hornbestel, Fransız M. Alexis Chottin Afrika’daki Berberi ve Tuareg musikilerini incelemişler ve Türkistan pentatoniklerinin temiz ve net örneklerini gözlemlemişler ve Afrika- Orta Asya müzikal bağlantılarına işaret etmişlerdir.

1979 yılı Kasım ayında Londra’da bulunan Nordoff-Robbins müzik terapi enstitüsünü ziyaret etmiştim. Meşhur keman virtüözü Y. Menuhin’in yöneticisi olduğu bu enstitünün ikinci başkanı Juliette Alvin’le görüşmüş ve otistik çocukların müzikle tedavi seanslarını izlemiştim. Bu seanslarda piyano ve ritim sazlar eşliğinde pentatonik melodilerle terapi icra ediliyordu. Sayın J. Alvin pentatonik müzik icraatının çocuklarda kendine güven ve kararlılık duygusu oluşturduğunu ve bu duygularla otizmin tedavi edildiğini bana açıklamıştı. Benim gözlemlerim de bu teoriyi doğrular biçimde idi.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde ” WALDORFSCHULE” adı altında Rudolf Steiner adındaki Antroposophi biliminin kurucusunun eğitimini sürdüren okullar bulunmaktadır. Sanat ile eğitimi ön planda tutan bu okullarda müzik, en önemli eğitim konusu olarak ele alınmakta ve özel olarak yapılmakta olan ‘arp’ ve ‘flütler’ ile pentatonik müzik eğitimi verilmektedir. Modern caz müziğindeki improvizasyon kolaylığı ve sezgi bağlantısının gerisinde pentatonik gamlardan yararlanılması bulunmaktadır. Günümüz caz ustalarından Amerikalı tanınmış virtüöz piyanist Keith Jarret. Şöhretini cazda kullandığı pentatonik skalalara borçludur.

Dünyanın bir çok bölgesinde (Orta Asya; Ural, Başkurt, Kırgız, Kazak, Sibirya, Tuva, Hakas, Saha, Altay,Anadolu, Çuvaş, Çin, Japon, Endonezya, Hindistan, Afrika, İskoçya, Kuzey,Orta ve Güney Amerika ve Eskimo) pentatonik müzik örnekleri çeşitli amaçlar için kullanılmaktadır. Bu amaçlar içinde trans ve tedavi konuları özellik taşımakta ve önemli sayılmaktadır. Pentatonik melodilerin uygun bir konsantrasyon durumunda iç duygulardan üretilip kolayca şuur vasatına ulaştığı ve improvizasyon şeklinde sonsuz denecek kadar velud varyantlara ulaştığı bilinmektedir.

Asya Baksı’ları ve Kam’ları bazen günlerce süren ayinlerinde pentatonik melodileri irticalen icra edip trans haline girebilmektedirler. Bu konuda yazılı bir belgeyi aynen aktarmakta fayda görüyorum: “Sıtma ve Şamanizm:Burada ben müthiş bir sıtmaya tutulmuştum. Bu bende Buhara’dan beri vardı. Hükümet azasından Abdülhamit Arifov kinin getirmişti. O da kulaklarıma kötü tesir ediyordu. Bir gün dediler ki yakında aq-car ismindeki köyde çok tecrübeli bir baksı yani şaman var. Ona tedavi ettirelim. Ben de çarnaçar razı oldum. Bahşıya haber verdiler köyüne gittik. Meğerki bunlar Karlıklar’danmış; o bir gün hazırlığını görecekmiş. İkinci gün akşamı gittik. Bir Özbek çadırı içinde büyük bir ateş yakılmıştı. Kapkara sakallı 40 yaşlarında görünen sağlam yapılı Baksı normal bir insan sıfatıyla çay içip konuştuktan sonra arkadaşlarıyla bir daire yaptı. Elinde düngür denilen davulu çalarak şamani şarkılarını söyleyip dönmeye başladı. Başkaları da dönüyorlardı. Bu merasim uzun sürünce Baksı Bana geldi. Sen bize inanmıyorsun; ruhlar gelmiyor,okumayı tatil edelim dedi. Ben de aman tatil etme, ben inanırım dedim. Yine bir müddet döndüler, çaldılar şarkı söylediler. Nihayet bunlardan biri vecde geldi. Ağzından beyaz köpükler çıktı ve kendini kaybetti. Onu bir kenara çıkarıp yatırdılar, böylece birkaç kişi vecde geldikten sonra nihayet Baksı’nın kendisi de vecde geldi. Orada hazır bir demir kürek vardı. Onu yanan ateşe koymuşlardı. Bir ağaç sap sokarak Baksı küreği kaldırdı. Ağaç saplar yanmaya başladı. Ağzına su atıp küreğe püskürttü. Ateşten sıçrayan su tanecikleri yüzüme geliyor ve beni yakıyordu. Kokma korkma iyidir dediler. Nihayet o Baksı ateşte yanan bu demir küreği dişleriyle ağzına aldı. Birkaç defa etrafımda bu şekilde dolaştı ve tekrar ateşe attı. Bu arada Baksı’ya her taraftan sualler soruluyordu. Benim iyi olacağımı söyledi. Emir’in muvaffak olup olmayacağını sordular. Nihayet o kendine geldi; bana da artık iyileşeceksin ilaç filan almayın dedi. Ağzına yanmış küreği aldığı halde siyah bıyıkları yanmamıştı. Ateşin sahte olmadığını da sıçrayıp yüzüme kadar gelen su damlacıklarından biliyorum. İşte bu suretle hayatımda ilk defa olarak hakiki bir şaman ayini görmüş oldum; gerçi küçüklüğümde de böyle bir hastalığımı bizde ‘Bağucu’ denilen Baksı tedavi etmişti. Bundan sonra kinin almadım ve sıtmayı da hissetmedim. Bu zat dolandırıcı olmayıp hakiki Baksı sayılıyormuş. Hiçbir ücret veya hediye kabul etmedi. Bu şaman ayinlerini yaptırmam burada yaşayan Özbeklerin bana karşı münasebetlerinde daha samimi olmalarına sebep oldu. Bu muhitte Özbekler bana çok hürmet ederler ve molla diye konuşurlardı. Cebbar Bek bir gün Özbek eşrafından 40’a yakın zevatı beni tanıtmak üzere çağırmıştı. Bunlar emir taraftarı değillerdi. Onlarla çok güzel sohbetler yaptık. Böylece Cebbar’ın yanında bir aydan fazla zaman kaldım.”

Türk müzik terapi geleneğinin temel malzemesi olan melodik yapının pentatonik özellikler göstermesi konusunda şu tespitler önem taşımaktadır.

” Pentatonizmin eskiliği: Gerek Firikya pentatonikleri hakkındaki Grek notlarının, ve gerek Macarların Asya’dan getirdikleri ezgilerin ana çatısının gene o olması keyfiyeti, pentatoniğin Asyai eskiliğini belirtmeye yetecek ilk deliller gibi sayılır. Fakat gelecek kitapta, bir takım Leh, İskandinav, İskoç ve İrlanda şarkılarında ve Afrikanın Berberi müziklerinde de pentatonizmin şümullü yeri bulunduğunu görünce, onun ‘eskiliği’ maddesinden başka en uzak göçlerle olan ilişiği meselesi üzerinde de düşünmek gerekli olduğuna inanacağız. İşte böylece, Türk halk musikisinin en eski tonal tipinin “pentatonik çığır” olduğu anlaşılmış oluyor, çeşitlerini mukayeseli bir şekilde belirtmek işi Türk müzikolojisinin başlıca endişelerinden olmaktadır.”

Günümüzde eski Baksı’ların trans, dans, kopuz, dombra, davul birlikteliği ile örülen tedavi seansları, Kazakistan,Altay, Saha, Kırgızistan Tuva, Ural bölgelerinde hala yaşamaktadır. Karacorga adı verilen eski Baksı dansı, tarafımızdan aktif müzik terapinin yaşayan en eski örneği olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde bulunan 11 merkez ( Madrid, Barselona, Zürich, Viyana, Rosenau, Berlin, Mannheim, Freiburg, Almatı, Bişkek, İstanbul) ve 6 okul (Rosenau, Zürich, Berlin, Mannheim, Madrid, Barselona) faaliyeti kapsamında hem eğitim için hem de çeşitli hasta gruplarının tedavisi için kullanılmaktadır ve öğretilmektedir. Münih Yüksek Müzik Akademisi (Hochschule für müsic), Rosenau müzik terapi enstitüsü ve Marmara Üniversitesi eğitim öğretim kooperasyonu bünyesinde, akademik müzik terapi eğitiminde eski Türklerin müzik ve dans terapi geleneği öğrencilere tarafımızdan öğretilmektedir.
Dünyaca tanınan kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz ölüm korkusu yüzünden kalp ameliyatlarında ölüm vakalarının çokluğunu belirtirken, eski Türklerin müzik terapi uygulamalarının örnek melodik icra şekillerini içeren ve tarafımızdan hazırlanan müzik terapi CD’lerinin dinletilmesiyle ölüm vakalarının azaldığını ve tedavide başarı sağlandığını kendi kitabında tarafımıza ayırdığı sayfalarında yazarak belirtmektedir.

Günümüzde hala yaşayan ve çok eski zamanlardan beri Türk kültüründe özenle yaşatılan bir örnek, Kazak, Kırgız, ve Altay Türklerinde ‘Baksı Dansı’, ‘Karacorga’ veya ‘Baksı tedavi seansı’ olarak bilinen bir müzik – movement terapi şeklidir. Bu seansı yöneten Baksı (görücü, gören, bakan) Ata ruhunun seçtiği ve görevlendirdiği bir kişi olarak toplumca kabul edilmiş, terapi seanslarındaki isabetli uygulamaları sebebiyle kendisine saygı duyulan bir kimsedir. Baksı önce dua ile ‘Ata-ruhu’na iltica eder ve yavaş yavaş ilk bağlantıyı kurduğu yerden ayağa kalkarken spiral şeklindeki el-kol hareketleriyle spiritüel enerjiye konsantre olup, o enerjinin kollarında oluşmasına çalışır. Bu sırada Dombra , Kılkopuz, Şangobız, adlı enstrümanlar ve su sesi ile müzisyenler kendisine eşlik eder. İkinci safhada adı geçen enerji omuzlara yöneltilir ve omuz hareketleri ile birlikte ritim ve melodi değişir. Fizik bedendeki son durak olan baş hareketi başladığında müzisyenler ritmi ve melodiyi uygun şekilde icra ederler. Sonraki bölüm seansın en önemli yeri olup; Baksı, bu bölümde serbest ritim ve melodi ile sezgilerine yönelir ve improvize ( içine doğduğu gibi ) dans ile trans (vecd, istiğrak, duyguların yücelmesi) haline girer. Trans sırasında hasta için neler yapılması gerektiğine ait bilgileri, sezgileri ile algılar ve uygular. Bu bölüm sonsuzluk ve ölümsüzlük, değişmeyen bilgi ile bir olma bölümü olarak tarif edilir. Daha sonra dönüş başlar, baş, omuz ve kol hareketleri sıra ile uygulanıp yer bağlantısı sonucu oturularak seansa son verilir. Seansın süresini genellikle Baksı tayin eder.

Yard. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç ve Teo. Psk. Gerhard Kadir Tuçek (Avusturya Doğu Müzik Terapisi Okulu Müdürü) tarafından geliştirilen ve Avrupa’da bir çok hastane ve tedavi merkezlerinde uygulanan aktif müzik terapi seansı: Bu uygulamada ana düşünce; unutulmuş duyguları yeniden uyarmak ve yeni duygular üreterek kişinin içinde bulunduğu hali değiştirmek ve sağlıklı yaşama şartlarına adaptasyonu sağlamaktır. Bu amaçla, uygun hareketlerle, tabiatta bozulmadan devam eden uyuma ve dengeye ulaşma faaliyeti olarak tarif edilebilecek olan seans; pentatonik ve yarı pentatonik ve otantik olarak yaşayan Türk musikisi repertuarı ile, tabii, otantik enstrümanların icrası beraberliğinde yürütülmektedir. Otistik, nevrotik, pasif, korkak, çekingen, sıkıntılı kişiler ile spastik, özürlü kişilerde hem duyguların değişmesi şeklinde hem de egzersiz vasıtası ile hareket kabiliyetinin gelişmesi yönünde olumlu terapi etkileri bu seans ile sağlanabilmektedir.

SEANSIN UYGULANMASI:
1. hareket el, göz ve kalp arasında denge sağlamak ve elleri tanımak ( Beyindeki nöronların en çoğu eller ile dile ayrılmıştır.)
Hareket kolların dıştan içe daire çizmesi şeklinde olup; tarifi, dış tesir ve uyarılardan uzaklaşıp, bize bahşedilen gerçek değerlere ve kendi özümüze yönelmek. Sağlık için, birlik ve bütünlük duygularına ulaşmak için iç konsantrasyon.

Hareket kolların dıştan içe geniş kavis çizerek, yere paralel hareketi. Kavuşma, yol ve mesafe kat etme, ulaşma, yüzme, uçma, koşma gibi tabii hareketlerle rezonans çalışması.
Hareket stres ve fizik-enerji blok merkezleri olarak bilinen omuzları ve sırt-göğüs kas ve kemiklerini çalıştıran bir hareket. Eller belde sabit tutularak iki omzun da öne arkaya ve sağa-sola hareketi esas alınır.(Baksı dansı örneği).

Hareket eller belde olmak üzere başın öne-arkaya ve yanlara hareketidir. Özellikle ense ve boyun kasları ile beyne giden sinir ve damarlar için geliştirici ve yol açıcı egzersiz olarak tarif edilir.(Baksı dansı örneği).

Hareket seans boyunca öğrenilen hareketlerin tabiat hareketlerindeki uyum ve denge düşünülerek zorlama olmadan – içe doğacak ve derinden hissedilecek şekilde icraatı. (Kuş uçuşu, at koşuşu, su akışı, rüzgar esişi vb. gibi). Bu seans sonunda ayağa kalkılır ve bütün vücut hareket eder, yavaş yavaş ağırlaşarak seans biter.

Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik, dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen ‘makam müziği ile tedavi’ günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır. Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da; Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi,İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir. Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.

PASİF ( RECEPTİV) TERAPİ M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: ” … melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. … melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır. Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir.”

Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:

Rast makamı: İnsana sefa (neşe, huzur) verir.
Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.
Küçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir.
Büzürk makamı: İnsana havf (korku) verir.
İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir.
Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
Uşşak makamı: İnsana gülme ‘dilhek’ verir.
Zirgüle makamı: İnsana uyku ‘nevm’ verir.
Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.
Puselik makamı: İnsana kuvvet verir.

Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir.
Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir.
Büyük islam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: ” …tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir…”

İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde tatbike koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap’ün necat ve Kitab’ün Şife’deki12 fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak ‘La musique Arap’ adıyla yayınlanmıştır.
Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ‘Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ‘Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:

Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.
Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.

Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam’da yaptırılan Nureddin Hastanesi’nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır.

Sonraki dönemlerde Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde musiki ile tedavi uygulanmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: ” Merhum ve mağfur Bayezid Veli … Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler…”
Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olma idi.
Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır. Bu şekilde bir icra sırasında, otizm’den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri’ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır. 400’den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 10-15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD’ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.

Viyana’da Meidling Rehabilitasyon Merkezi’nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

http://www.tumata.com/muzikletedavi.html
—————————————–

Müzik ve İslamdaki yeri Yazar Dr. Emin Şimşek

Güncel bir o kadarda ilgi çeken bu ve benzeri konular hakkında, hemen caizdir veya değildir denmesi, İslamı hafife almanın bir göstergesidir. İslam sadece siyah ve beyaz renklerden müteşekkil olmadığından, aradaki “gri” şartlarında değer kesb etmiş olması mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır!

A) Kur’an-ı Kerimde Müsiki

Kur’anı Kerimde Musiki, direkt olarak geçmemekle beraber, “Allah yolundan saptıran faydasız sözler “ şeklinde geçmiş olması bazı Alimleri “Şarkının” bu Ayeti Kerime ile haramlığına hükmetmişlerdir:

‘İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.'(Lokman, 31/6)

Elmalı Hamdi Yazır bu Ayetin nuzul sebebinde, Nadr b. Hâris ‘in Kur’ân dinlemesine engel olmak için ve bunu yaparken bir şarkıcı câriye satın alıp, birinin müslüman olacağını işittiği zaman onu alıp câriyesine: ‘Haydi buna yedir, içir, söyleyiver.’ der, böylece eğlendirip: ‘Gördün ya bu, Muhammed’in çağırdığından, namazdan, oruçtan, onun önünde çarpışmaktan daha iyi değil mi? ‘ dediğinden bahsetmiş olması, Musikinin genelinin değil, Allah yolundan alıkoyan şarkı ve sözlerin, men edilidiğine vurgu yapmaktadır.(1)

Yine Ayetin nuzuli ile ilgili geçen Sahih bir Hadisi Şerifte, Şarkıcı cariyelerin alınıp satılması nehyedilerek, cariyelere musikinin öğretilmesinin men edilmiş olmasını İslam Alimler: ‘Allah’ı zikirden alıkoyan haram şarkıcı sesleri satın alan’ şeklinde anlamış, boş söz (Lehve’l- hadis) tabirinin içine her çeşit zararlı, faydasız hakikatı olmayan şeyleri dâhil etmişlerdir. (2)

B) Hadis-i Şeriflerde

İslam’da Müziğe Cevaziyet veren Sahihi Rivayetler olduğu kadar, men eden rivayetlerinde varlığı, cevaziyetin veya haramlılığın Şarta bağlı olduğunun en açık göstergesidir!

Konu ile ilgili cevaziyet veren birkaç Hadis-i Şerifi inceliyelim:

Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) , benim yanımda iki cariye, Buas (savaşı ile ilgili hamasi) türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine (yan üstü uzandı ve yüzünü de (aksi istikamete) çevirdi. Derken (babam) Hz. Ebû Bekr (radıyallahu anh) girdi. Derhal beni azarladı ve: ‘Resulullah’ın hane-i saadetlerinde şeytan çalgısı ha! ‘ dedi. Bunun üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) , ona yönelip: ‘Bırak onları (söylesinler!) ‘ buyurdu. (Onlar sohbete dalıp, bizden) dikkatlerini çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım, kalkıp gittiler.’Hz. Aişe devamla der ki: ‘Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılıçkalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘dan taleb etmiştim (bilemiyorum) , yoksa o (kendiliğinden) mi, ‘Seyretmek ister misin? ‘ buyurdular. Ben:’Tabiî! ‘ dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk.’Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın) ! ‘ diyordu. Ben usanınca(ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince) :’Yeter mi? ‘ buyurdular. Ben:’Evet! ‘ dedim.
‘Öyleyse git! ‘ dediler.’ (3)

– Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

‘Nikahı ilan edin, onu mescidlerde yapın. Üzerine de def vurun.’ (4)

– Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: ‘Bir kadını, ensardan bir erkekle evlendirmiştik. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) : ‘Ey Aişe! Eğlenceniz yok mu? Zira ensar eğlenceyi sever! ‘ buyurdular.’ (5)

Ebû Hüreyre’nin bir rivâyetine göre, bir seferinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın huzurunda Habeşliler harbeleriyle birlikte oynarken, Hz. Ömer (radıyallahu anh) çıkagelir. Derhal yere eğilip, avuçladığı çakılları atacağı sırada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale eder: ‘Ey Ömer, bırak onları, zîra bunlar Benî Erfide’dir (Habeşlilerdir) ‘(6) Bu son cümleden, İbnu Hacer, Resûlullâh (aleyhissalâtü vasselâm) ‘ın şunu demek istediğini anlar: ‘Bu onların işidir, âdetleridir ve mübahdır da’. Bu yüzden Resûlullâh (aleyhissalâtü vasselâm) hoş karşıladı.

İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: ‘Hz. Aişe ensardan, bir yakını kızcağızı evlendirmişti. Resûlullah gelince: ‘Genç kızı (kocasına) gönderdiniz mi? ‘ diye sordu. Evdekiler ‘evet! ‘ deyince ‘Kızla birlikte bir de çalgıcı gönderdiniz mi? ‘ dedi. Onlardan ‘Hayır göndermedik’ cevabını alınca, Aleyhissalâtu vesselâm: ‘Ensar, aralarında gazel okuma adeti mevcut olan bir cemaattir. Keşke onlara: ‘Size geldik size geldik, size selam bize selam’ deyiverecek birini gönderseydiniz’ buyurdular.’ (7)

– Ashâb’dan bir çoğunun sünnette eğlenceye de yer veren husûsî bir merasim yaptıklarını ifade etmektedir: ‘Abdullâh’ın rivayetine göre, babası Hz. Ömer, bir çalgı sesi duyunca endîşelenir, ancak bunun düğün veya sünnet eğlentisi olduğu söylenince sükut ederdi. Buhârî el-Edebü’l-Müfred’de, bazı Sahabelerin çocukları eğlendirmek için çalgıcı Adiyy’i çağırttığını kaydeder.

Evet, tüm bunların yanında, yukarıda izah ettiğimiz üzere, Musikiye cevaz vermeyen hadisi şerfileride gözönünde bulundurursak, şu sonuca varmak mümkündür: Mûsikiye, mutlak olarak ‘haram’ veya ‘helal’ demek mümkün değildir. Cevaz ifade eden sahih rivayetleri, hadis ilmini objektif ve rasyonel prensiplerine mutabık düşmeyen tekellüflü (zorlamalı) tevil yollarına başvurarak, mensuh addedip musikinin mutlak şekilde haram olduğunu söylemek caiz değildir. Öte taraftan, bir kısım zaaftan hali olmasa bile, mûsikîyî yasaklayan rivayetleri de görmemezlikten gelmek mümkün değildir. (8)

İmamı Gazali, İhya-yı Ulumiddin eserinde tam 35 Sayfayı bu meseleyi ayırararak derin tahliller sonunda, Musikiyi Haram, mekruh, mübah ve müstehab olmak üzere 4’e ayırmıştır:

1-) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.

2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.

4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (9)

Gazali incelemesinde, Musikiyi haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:

1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur.

2) Müzik âleti içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.

3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.

4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.

5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkorsa yine haram olur.(10)

Benzer bir yaklaşımı, Bediüzzaman Hazretlerinde görmek mümkündür: “Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. “ (11) diyerek Musiki gibi keyifli hevesata ruhun ihticı olduğunu, lakin bu konuda ifrata kaçılmamasını teyit etme babında “beşte bir” ifadesi kullanmış ve bir sınırlama getirerek: “Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar (sesler) helal, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helaldir. Yetimane hüzünleri, nefsani şehevatı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. (12) diyerek Musikiyi 3 ‘e ayırmıştır:

1-) Haram olan Musiki: Şehveti ve nefsi tahrik edip her türlü harama sebebiyet verebilecek, insanın içinin kararmasına vesile olup hayattan bezip intihar’a teşebbüs etmeye meyilli Musiki Haramdır!

2-) Helal olan Musiki: Kişide Rabbani ve Rahmani Aşk-şevk veren, manevi bir hüzün neticesinde kişiye Allah’ı hatırlatan musiki Helaldir.

3-) Niyete bağlı Musiki: Kişinin Ruhuna bıraktığı tesir ve intibaya göre Helal veya Haram olan Musiki. Bu şekle güzel bir örneği, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiden dinliyelim: Alvarlı Efe Hazretleri, radyodan nezaman dört güzeller (elleri şöyle, gözleri şöyle vs) türküsünü dinlemiş olsa, gözleri yaşarır ve adeta farklı bir Aleme giderdi. Birgün kendisine neden hüzünlenip daldığını sorarlar? O da şu muhteşem cevabı verir: “ Duymuyormusunuz, dört güzellerden bahsediyor, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den bahsediyor. “ deyip iki göz iki çeşme ağlarmış. (13) Şimdi aynı Türküyü dinleyen başka bir insan, farklı mülahazaları anlıyor ve hatırına geliyorsa,o zaman bu Türkü o kişiye Haram olmaktadır.

Konu ile ilgili son örneği, Bediüzzaman Hazretlerinin has Talebelerinden Ceylan Çalışkan Ağabeyin hatırasından dinliyelim:

“ Üstad bir gün arabada giderken Ceylân Çalışkan’a radyoyu açtırmış. Mustafa Sungur bu durumu bilmediği için, Ceylân hem radyoyu kapamıyor, hem de gülüyormuş. Mustafa Sungur’un ısrarıyla Ceylân radyoyu kapatınca, Üstad, ‘Ceylân, radyoyu aç, Sungur da dinlesin! ‘ demiş ve ‘Kardaşlarım, ben sizin dinlediğiniz gibi dinlemiyorum’ diyerek radyodaki hava zerrelerinin vazifeleriyle alâkalı dersler vermiş. (14)

Bediüzzaman Hazretleri burada manevi bir konsantrasyona giriyor, şarkıyı değil, o şarkının ötesinde hava nimetini dinliyor, onu tefekkür ve temâşâ ediyor ve Allahu Alem, bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır fehvasınca, bu vesil eile ibadet sevabı kazanıyor!

Allah inşallah bizleride, dinledikleri ile Allah’a yakınlaşabilen talihli kullarından eylesin!

(1) Elmalı Hamdi, Lokman Suresi: 6.Ayetin Tefsiri
(2) Tirmizî, Büyû 51, (1282) , Tefsîru’l-Kur’ân, Lokman, (3193): İbnu Mâce, Ticârât 11, (2168)
(3) Buhârî, Iydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menâkıb 15, Menâkıbu’l-Ensâr 46, Nikah 82, 114; Müslim, Iydeyn 19, (892): Nesâî, Iydeyn 35-36, (3, 195-197)
(4) Tirmizî, Nikah 6, (1089)
(5) Buharî, Nikah 63
(6) Fethu’l-Bâri: 3/97.
(7) Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof.Dr.İbrahim Canan , 601. (1900) (6588) No’lu hadis
(8) Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof.Dr.İbrahim Canan
(9) İhya-yı Ulumiddin C. II, Sayfa. 120-145.
(10) İhya-yı Ulumiddin C. II, s. 279-281
(11) Emirdağ Lahikası, Sayfa 307
(12) İşaratü’l-İ’caz, Sayfa 72
(13) Kırık Testi, herkul.org, 22.04.2002)
(14) http://www.ispartanur.net/ceylan_caliskan/INDEX.HTM

http://www.gencadam.net/content/view/503/37/
——————————————————-

MÜZİKTE VAHİY ÖLÇÜSÜ

http://www.gencadam.net/content/view/427/37/

Manisa/ Demirci’den Büşra Nur ÜNLÜ: “Bir bayan olarak bağlama (veya herhangi bir müzik âleti) çalmanın dinimizce hükmü nedir? Caiz midir? Bayan ve dindar bir aile olduğumuz için çevredeki bazı insanlar tarafından hoş karşılanmıyor. Bu yüzden de tartışmalar oluyor… Bağlamayı sevdiğim için çalıyorum…. Fakat bunu herkese anlatamıyorum… Bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.”

Şanlıurfa’dan Uluç kardeşler: “Şimdiki müzik âletleri ile ilâhî, şarkı, türkü ve ezgi dinlemek câiz midir? Câizse ölçüsü ne olmalıdır? Çalgı âletini yasaklayan hadislerin olduğu söyleniyor. Böyle hadis var mıdır? Varsa nasıl anlayacağız? Radyoda kadın sesinden müzik dinlemenin hükmü nedir?”

Sorularınız, değişik açılardan sürekli gündeme geldiğinden dokuz günlük bir yazı dizisi halinde ve inebildiğimiz kadar ayrıntıya inerek cevaplandırmaya çalışacağız. Sabırla takip etmenizi öneririz.

Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda “mûsikî”yi yasaklayan bir habere, bir hükme rastlanmaz. Dînimizde haramlar açık bir dil ile, net bir şekilde hep beyan edilmiştir. Çalgılı veya çalgısız söylenen mûsikî yeni bir icat da değildir. Kur’ân âyetleri indiği günlerde mûsikî çalınıp söyleniyordu. Bizim Rabbimiz ise, kesinlikle unutkan değildir.1 Cenâb-ı Hak; “kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, Allah size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamıştır”2 buyurur. Allah Resûlü de (asm) bir hadislerinde: “Allah’ın, kitabında helâl kıldığı helâl; haram kıldığı ise haramdır. Hakkında sustuğu da muaftır. Allah’tan onun affının kabulünü isteyin. Zira Allah bir şeyi unutacak değildir”3 buyurmuş; bir diğer hadislerinde de, “Allah bir şeyi farz kıldığında onu eksiltmeyin. Bir şeye sınır koyduğunda da sınırı aşmayın. Bir şey hakkında da unutmaksızın susmuşsa, onun ardına düşmeyin”4 buyurarak, haram kılacağı bir şey hakkında Allah’ın ne tereddüdü, ne de unutkanlığı bulunmadığını; binâenaleyh bir şeyi haram kılmamışsa eğer, o şeyin mubah olacağının anlaşılması gerektiğini, çünkü eşyada aslolanın “mubahlık” olduğunu beyan buyurmuş bulunmaktadır.

Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Peygamber Efendimiz (asm) oynayan bir gurup Habeşli’ye rastlayınca onları takdir ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Yahudiler ve Hıristiyanlar bilsinler ki, bizim dinimizde genişlik vardır.”5 Nitekim Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu hadisi tefsir sadedinde, radyolardan yapılan müzik yayını ile ilgili olarak diyor ki: “Evet, beşer hakîkate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat, bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur.”6

Bedîüzzaman’a göre, insanlığın bu ihtiyacını dikkate alan radyo yayıncıları, İslâm ahlâkını rencide edici olmamak ve içinde haram unsur taşımamak şartıyla radyodan eğlence, müzik, şarkı ve türkü yayını yapabilirler. Ve yapılan bu tür ölçülü müzik yayınları dinlenebilir. Ama bu yayın radyonun tüm yayınlarına oranla beşte biri aşmamalıdır. Yoksa havanın yaratılış hikmetine zıt şekilde yayın yapılmış olur. Bu durumda ise radyo bir İlâhî nîmet iken, bir nikmet olur, yapılan ölçüsüz eğlence yayınları beşerin başına belâ olmaktan öteye bir fayda sağlamaz. Öyle ise Bedîüzzaman’a göre, bir radyoda şarkı, türkü, ezgi, müzik ve meşrû eğlence programına beşte bir, kelimât-ı tayyibe sayılabilecek şekilde faydalı ve Kur’ân bilgilerini konu alan programlara ise beşte dört oranda yer verilmelidir.7

Şimdi, dilerseniz, konu ile ilgili olarak doğrudan vahiy metinlerine başvuralım. Konuyla ilgili rivâyetler ne diyor; bakalım. Daha sonra muteber İslâm âlimlerinin yorumlarına geçelim.

1- Hz. Aişe (ra) bir bayram günü ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:

“Yanımda iki genç kız def çalıp Buas Harbi üzerine düzülmüş hamâsî türküler söylerken Resûlullah Efendimiz (asm) içeri girdi. Yatağın üzerine sırtüstü uzanarak yüzünü örttü. Az sonra babam Ebû Bekir (ra) girdi. Türkü okuyan kız çocuklarını görünce:

‘Resûlullah’ın (asm) huzurunda şeytan sazı ha!’ diye bana kızdı ve kızları azarladı.

Ancak, Resûlullah (asm) karşı koyarak:

‘Ey Ebû Bekir, bırak onları; söylesinler, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu.

Onlar sohbete dalıp, ilgileri kesilince ben kızlara göz ettim, hemen sıvışıp çıktılar.”8

2- Resûlullah Efendimiz (asm) hicret esnasında Medîne’ye teşrif buyurduğu zaman, kadınlar dam başlarında defli ve sesli olarak, “Talea’l-bedru aleynâ, min seniyyâti’l-vedâ, vecebe’ş-şükrü aleynâ, mâ deâ lillâhi dâ’…” diyerek ilahi söylemişler ve neş’elerini şükre çevirmişlerdi.9 3- Resûlullah Efendimiz (asm) Rübeyyi binti Muavviz’in (ra) düğününde hazır bulunmuş, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki genç kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkıcılardan birisi:

“Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var” demesi üzerine, Resulullah Efendimiz (asm):

“Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir” buyurmuştur.10

4- Bir evden kulağına gelen def ve başkaca çalgı sesleri üzerine Resûlullah Efendimiz (asm), evde ne olduğunu sorar.

“Düğün” cevabını alınca:

“Bu nikâhtır, sifâh (zinâ) değildir” der.

5- Hz. Âişe (ra) Medineli bir yakınını evlendiriyor. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz (asm):

“Kızı gelin ettiniz mi?” diye sorar.

“Evet” derler. Peygamber Efendimiz (asm):

“Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur.

Hz. Âişe (ra):

“Hayır” deyince, Peygamber Efendimiz (asm):

“Ensâr arasında bu çeşit fırsatlarda eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi:

“Size geldik, size geldik.

Bize şenlik, size şenlik.”11

6- Muâz İbnu Cebel’in anlattığına göre, kendisi Hz. Peygamber (asm) ile birlikte ensârdan birinin düğününde bulunur. Hz. Peygamber (asm) kızı isteyip nikâhı kıydıktan sonra:

“Allah iyi geçim, hayırlar ve uğurlar nasip etsin, rızkınıza bolluk bereket versin, sizi mübarek kılsın” diye duâ eder. Âdet veçhile damadın başı üzerinde def çalınmasını söyler. Def çalınır. Sonra içerisinde meyve ve şekerlemeler bulunan çerez sepetleri getirilir. Resûlullah (asm) üzerine serper.

Fakat halk bunları kapışmak üzere harekete geçmez, olduğu yerde durur.

Resûlullah hayretle:

“Niçin yağmalamıyorsunuz?” der. Cevaben:

“Ey Allah’ın Resûlü, siz falanca günler tekrarla bizi yağmacılıktan men ettiniz” derler. Bunun üzerine:

“Ben sizi ganimet mallarını yağmalamaktan men ettim, düğün yağmasından men etmedim, haydi yağmalayın” der. Muaz der ki:

“Resulullah’ın (asm) onu da, bizi de bu yağmaya teşvik ettiğini gördüm.”12

7- Hz. Peygamber bir kere Medine’de bir yerden geçerken aniden def çalarak ve türkü söyleyerek:

“Nahnu cevarin min beni’n-neccar /Ya habbeza Muhammedün min car”

(Biz Neccaroğuları kabilesine mensup kızlarız.

Hz. Muhammed ne iyi ve ne hoş bir komşudur) beyitlerini söyleyen kızlara rastladı ve:

“Allahu ya’lemu inni uhibbukünne” (Allah bilir ki ben sizi seviyorum) demek sûretiyle onlara iltifatta bulundu.13

8- Hz. Enes (ra) bildiriyor: Veda Haccı sırasında Resûlullah Efendimizin (asm) kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriyle canlı tutan bir kölesi vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi ve Resûlullah’ın zevceleri ile bir kısım Müslüman kadınların develerini sevk ediyordu.

Enceşe bazı ezgiler okumuş, okuduğu ezgilerle develeri hızlandırmıştı. Bilindiği gibi, develer yürüme sırasında okunan belli bir ezginin veya mûsikinin ahengine karşı hassasiyet gösterip, adımlarının temposunu, söylenen bu şarkının ritmine göre ayarlayabilmekte, hızlı veya yavaş olabilmektedir.

Resûlullah Efendimiz (asm) teşbihli bir üslupla, Enceşe’den okuduğu ezgilerin ritmini değiştirmesini ve develerin yürüyüş temposunu ağırlaştırmasını emrederek şöyle buyurmuştu:

“Ey Enceşe ağır ol! Şişeleri kırma.” (Şişe ile kafilenin zayıflarını kastediyordu.)14

9- Amir b. Sa’d (ra) anlatıyor: “Bir düğünde, Bedir ashabından olan Kurayza b. Ka’b ve Ebû’l-Mes’ûd’ül-Ensârî’nin yanına vardım. O esnada genç kızlar türkü söylüyorlardı. Ben:

“Siz Resûlullah’ın ashabından ve Bedir savaşına katılanlardansınız. Sizin yanınızda kızlar türkü söylüyorlar; siz ise ses çıkarmıyorsunuz!” dedim. Onlardan biri dedi ki:

“İstersen otur, bizimle berâber dinle; istersen git! Düğünde eğlenmemize izin verildi!”15

10- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resulullah Efendimiz (asm) buyurdular ki:

“Cennette siyah gözlü hurilerin toplanma yerleri vardır. Orada, benzerini mahlukatın hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı okurlar ve şöyle söylerler:

“Bizler ebedîleriz, bizler hiç ölmeyiz!

Bizler nimetlere mazharız, fakirlik bilmeyiz!

Bizler Rabbimizden razıyız, kederli olmayız!

Bizlere sahip olan beylerimize ne mutlu!”16

Bunları ve benzeri bir çok rivâyet ile birlikte bir çok ulemâ görüşlerini delil olarak sunan Yusuf el-Kardavî, fitne ortamı olmamak ve fitneye çağıran edâlı bir ses tonuyla söylememek şartıyla, mûsîkîsinin sözleri kötülüğü işlemeyen, icrâsı esnasında da edâdan ve cilveden kendini arındırabilen kadının müzik yapmasının ve bu şartlarla yaptığı müziğin başkalarınca dinlenmesinin haram değil; mubah ve câiz olduğunu söyler.17 Nitekim yukarıya aldığımız rivâyette de görüldüğü gibi, Resûlullah (asm), Hz. Ebû Bekir’in (ra) genç kızları dinlemesini çirkin bulmadı, aksine onun kızları kınamasını çirkin buldu ve kız çocukları da Hz. Aişe’nin (ra) kendilerine işaret etmesine kadar şarkı söylemeye devam ettiler.18

Şimdi de çalgı âletinde, şarkıda ve türküde haramlık meydana getiren unsurları işleyen vahiy mesajlarını ele alıp inceleyelim:

1- Cenâb-ı Hak Müslüman hanımlara şöyle emrediyor: “Allah’tan korkarsanız, yabancılarla edâlı ve câzibeli konuşmayın. Yoksa kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Dâima ciddî ve ağır başlı söz söyleyin.”19

Müzikte kadın sesini değerlendirirken bu âyeti temel taşı olarak elimizde tutacağız. Çünkü bu âyet Müslüman kadının sesinin yabancılara göre konumunu nazara veriyor ve Müslüman kadına bir ses sınırı çiziyor. Allah’tan korkan Müslüman kadın yabancılarla konuşurken bu ses sınırının içinde kalacak ve belirtilen kırmızı ışığı geçmeyecek. Buradaki kırmızı ışığı Kur’ân-ı Kerîm, “felâ tehda’ne bi’l-kavl” sözüyle ifâde eder. “tehda’ne” “hade’a” fiilinden geliyor. “Hade’a” tevâzu gösterdi, eğildi, itaat etti, yumuşak oldu, boyun eğdi, inkıyâd etti demektir. Bu âyete göre Müslüman kadın yabancılara boyun eğercesine, yabancıların çirkin arzûlarına itaat edercesine, onların önünde eğilircesine sözlerini yumuşatmamalı, “özel çağrı” anlamı içeren bir edâ ve cilve ile konuşmamalı, sözlerine ilâve bir câzibe katmamalıdır. Kur’ân bunu yasaklıyor. Kur’ân’ın kırmızı çizgisi budur. Müslüman kadın bu çizgiyi geçmemelidir. Çünkü Kur’ân’a göre böyle konuşmak, kalbinde hastalık bulunan kimseyi umutlandırma riski taşıyor.

Kur’ân’a göre gerektiğinde kadın yabancılarla elbet konuşacak. Fakat şu ölçülerle Kur’ân diyor ki: “Kulne kavlen ma’rûfâ” yani, “iyi, düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, cilvesiz, itaatsiz, art niyetsiz, Allah nasıl bir ses verdiyse o sesi düzgünce çıkararak konuşun.”

Ölçümüz bu. Bu vahiy ölçüsünü müziğe de uygulayacağız. Yani müzik yapan kadın da müziğinde “düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, itaatsiz, cilvesiz, câzibesiz, art niyetsiz sözler” söylemeli ve düzgün haller ve davranışlar göstermelidir. Müziğinde yabancı erkeklerin kötü arzûlarına boyun eğen, onların kötü heveslerine itaat eden, onlara işve ve cilve yapan bir ses, söz, müzik ve ses tonu kullanmamalıdır.

Bu ölçülere dikkat eden kadın müzik yapabileceği ve müzik âleti kullanabileceği gibi, böyle kadının müziği radyoda yayınlanabilir ve dinlenebilir.

2- Nâfi anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer, bir çalgı sesi işitmişti ki, derhal kulaklarını parmaklarıyla tıkayarak yoldan uzaklaştı.” Bana:

“Ey Nâfi, kulağına hâlâ ses geliyor mu?” diye sordu.

“Hayır” dedim.

Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından çıkardı ve ilave etti:

“Bir defasında Hz. Peygamber (asm) ile beraberdim. Böyle bir ses işitti ve aynen benim davrandığım şekilde davrandı.”20

3- Hz. Ali (ra) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz (asm) bir gün:

“Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belâlar iner!” buyurdu. Yanındakiler:

“Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular.

Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu:

“1- Millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında gidip gelen bir metâ haline gelirse, 2- Emanet ganimet ve fırsat bilinip hıyanet edildiği zaman, 3- Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. 4- Kişinin karısının kötü emirlerine itaat ettiği zaman, 5- Anne hukuku sıkça çiğnendiği zaman, 6- Baba hukuku sıkça çiğnendiği zaman. 7- Arkadaşın kötü emirlerine itaat arttığı zaman, 8- Mescitlerde (rızay-ı İlâhî gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyaset vs. ile ilgili sesler yükseldiği zaman.) 9- Kavme, onların en alçağı reis olduğu zaman; 10- Zorba kişiye zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman; 11- Şarap meşrû sayılarak içildiği zaman, 12- İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği zaman; 13- (Sanat, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar arttığı zaman; 14- Türlü çalgı âletleri arttığı ve sıkça çalınır olduğu zaman, 15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, zelzeleyi, yere batışı veya suret değiştirmeyi ya da gökten taş yağmasını bekleyin.”21

4- İmran bin Husayn (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki:

“Bu ümmete yere batma, kılık değiştirme ve taşlanma âfetleri gelecektir.”

Ashaptan birisi:

“Bu ne zaman olacak yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (asm):

“Şarkıcı kadınlar yaygınlaştığı, çalgı âletleri türediği ve şaraplar sıkça içildiği zaman” buyurdu.22

Bu hadislerden; kıyamete yakın insanların şarkıyı, türküyü ve her türlü müziği bir metâ sayacakları, büyük bir değer verecekleri, fitne ortamı olup olmamasına bakmaksızın kadını allayıp pullayarak ortaya sürecekleri, çalıp söyleterek, açıp saçarak kadın ile eğlence düzenlemenin mubah sayılacağı ve haramı helâl sayarcasına bu anlayışın yaygınlaşacağı anlaşılmaktadır. Burada sakındırılan, yalın müzik ve yalın kadın sesi değil; burada sakındırılan, kadın sesi ile müziği fitne için âlet etmek ve bunu kasıtlı olarak—çağın gerekleri diye—yaygınlaştırmaktır.

Kezâ bu hadislerden; İslâm ahlâk ve terbiyesi olmadığında veya inkâr edildiğinde kadın sesi ile müziğin şerre ve fitneye en kolay âlet edilen unsurlardan olduğu uyarısını çıkarmak mümkündür.

Bedîüzzaman’ın “İslâm’ın münevver meyvesi”23, “Hüccetü’l-İslâm”24, “Muhakkikîn-i Asfiyâ, sıddîkîn ve evliyâ”25 diye nitelediği, “verâset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrâda” bulunduğunu ve “makam-ı rızâya” yetiştiğini bildirdiği26 İmam-ı Gazâlî Hazretleri, İhyâ’sında mûsikîye uzunca bir bölüm ayırmış ve semâ ile mûsikîyi uzun uzadıya incelemiştir. Mûsikînin bazen mubah, bazen mendup, bazen de haram olabileceğini bildiren İmam-ı Gazâlî, Allah’ı zikretmeye teşvik eden ve rûha yüksek duygular veren müziğin mendup; bayram, evlenme, doğum, sevinç ve neşe günlerinde müzik dinlemenin mubah olduğunu27 bildirdikten sonra, beş ârıza bulunması halinde müziğin haram olduğunu beyan ediyor.

İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızalar şunlardır:

1- Dinletendeki ârıza.

2- Müzik âletindeki ârıza.

3- Ses ayarındaki ârıza.

4- Dinleyicinin kendisindeki ârıza.

5- Dinleyici şahsın âvâmdan olma ârızası.

İmam-ı Gazâlî’ye göre müziği haram kılan ârızaların birincisi: Dinletendeki ârıza: Kendisine bakılması helâl olmayacak şekilde giyinen ve görünen bir kadının, fitneye dâvet eden bir ses ve sözle müzik yapması haramdır. Fitne tehlikesi olan parlak bir genç de bu hükümdedir. Bunların müziğinin haram olması müzikten değil, kendilerinin ve seslerinin fitne unsuru olduğundandır. Hattâ konuşan bir kadının sesinde ve konuşmasında fitne uyandırma tehlikesi varsa, onunla konuşmak ve hattâ Kur’ân-ı Kerîm bile olsa ondan dinlemek câiz olmaz. Yakışıklı genç de aynı hükümdedir.28

Fakat, fitne yaymayan, sesinde eğilip bükülerek, kırılıp dökülerek cinselliği ön plana çıkarmayan kadın sesi haram değildir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) hiç mecburiyeti olmadığı halde Hazret-i Âişe validemize (ra) “Nasıl, seyretmek istiyor musun?” diye sormuş, kendisi de yaslanmış olarak genç kızların müziklerini dinlemiştir.29

Müziği haram kılan ârızaların ikincisi: Müzik âletindeki ârıza: İçki âlemlerinde insanı içki tüketimi için kışkırtacak ve fitneyi tetikleyecek biçimde kullanılan çalgılar haramdır.

Müziği haram kılan ârızaların üçüncüsü: Sesteki ârıza: Kötü, çirkin, ahlâk dışı, fâhiş ve hicvedici sözleri bulunan, dedikodu ve iftira içeren, toplum barışını bozan, fitne yayan, Allah’a, Resûlüne (asm) ve ashabına karşı yalan cümleler içeren müzik parçasını söylemek de, yayınlamak da, dinlemek de haramdır. Yaşayan belli bir kadını anlatan söz ve şiirleri dinlemek haramdır. Çünkü erkekler arasında bir kadını anlatmak da, yermek de câiz değildir. Belirli bir kadının yüz, göz, kaş, yanak, saç, kıyafet ve diğer vasıflarını başkaları yanında övmek veya yermek câiz değildir. Eğer şarkıda genelleme söz konusu ise, yani şarkı sözü belirli bir kadını değil de, genel ve meçhul bir sevgiliyi anlatıyorsa; dinleyicinin kendi helâli olan eşini düşünmesi şartıyla dinlemesi câiz olur. Böyle şarkılarla helâli olmayan bir kadını düşünmekle ise kişi günahkâr olur.

İstiâre yoluyla şarkı sözlerini meşrû düşüncelere çekebilen kimselerin şarkı dinlemeleri de câizdir. Meselâ, yanaklardan aşağı dökülen siyah kâküllerden günah karanlığını, parlak yanaklardan îmân nûrunu, kavuşmayı anmaktan Allah’a kavuşmayı, firak ve ayrılıktan Allah’tan uzak kalmayı, sevgiliye kavuşma engellerinden Allah’a kavuşmaya engel olan dünya meşgalelerini anlamak mümkündür. Şarkı sözlerini kalben böyle yüksek mânâlara çekmek, dinlenen şarkıyı mubah kılmaya yeterlidir.

İnsan, dinlediğinden çok anladığından ve algıladığından sorumludur. Bir gün şeyhin birisi çarşıda gezerken bir satıcının, “Bir dirheme on salatalık!” diye bağırdığını duyunca vecde geldi, titredi ve bayıldı. Ayıldığı zaman, neden bayıldın diye soranlara: “Bir gıda maddesi ve bir rızk külçesi iken on tane salatalık bir dirheme satılıyor. Ya hiçbir işe yaramayan kötü insanın değeri kaç paradır?” diye inledi.

Müziği haram kılan ârızaların dördüncüsü: İmam-ı Gazâlî’ye göre dördüncü ârıza kişinin kendisindedir. Bir kişinin müziği şehevî arzûları için tahrik aracı kılması haramdır. Müziğin sözleri ile haram sevmeye heveslenmek haramdır. Müziği kendi nefsânî heves ve arzûları çerçevesinde yorumlamak haramdır. Meselâ, kâkül, gül yanak, ayrılık, kavuşma kelimelerini duyduğu zaman şehveti ve şeytânî duyguları tahrik olan birisi müzik dinlememelidir.

İnsan gönlünde şeytanın ordusundan sayılan şehvet ile, Allah’ın askeri sayılan akıl nûru arasında sürekli bir mücâdele vardır. Müzik bu mücâdelede şehveti tahrik edici değil; akıl nûruna kuvvet verici olmalıdır. Bu iki ordudan birisi kalbi fetheder ve kuşatırsa zaferi elde etmiş olur ve mücâdele biter. Şeytanın müzikle kalbe girip kalbin mânevî neşesini bozmasına izin vermemelidir.

Zamanımızda kalpleri şeytanlar kuşattı. Şarkılar ve müzik parçaları ekseriya şeytanî hevesleri tahrik amacıyla çalınır ve söylenir oldu. Gönül kendisini bir müzik parçasına kaptırmaya görsün; müziğin sazıyla ve sözüyle kendinden geçip, neredeyse kul ve insan olduğunu unutur hale geldi. Öyle ki, nice müzik parçaları ile kendi insanlığını unutan ve kendinden geçen nice gençler, elde jiletle başta kendileri olmak üzere etraflarına zarar verir oldular. İşte böyle müzikten çabuk etkilenen, mânevî terbiye almamış, kendi kimliğini İslâm ahlâkı ile yoğurmamış kişiler müzik dinlememeli. Çünkü bu kişiler müzikten zarar göreceklerdir.

Müziği haram kılan ârızaların beşincisi: Müzik dinleyicisinin âvâmdan olması da bir handikaptır. İşi gücü bırakıp müzik parçaları ile oyalanmak ahmaklıktan ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. Boş vakitleri öldürüp, oyuna ve eğlenceye dalmak cinâyettir. Nasıl küçük günahlar ısrar ve devamla büyür ve büyük günaha dönüşürse, mubahlar da ısrar ve devamla küçük günaha dönüşürler. Mubahları devamlı olarak takip etmek kişiye bir kemâl ve feyiz vermediği gibi, kişinin elde bulunan mâneviyâtından ve feyzinden de bir miktar alır gider.

Nitekim satranç ta böyledir. Parasız veya karşılıksız oynamak şartıyla satranç mubahtır. Fakat satranç oynamaya düşkün olmak ve bunun için faydalı işlere gevşeklik vermek doğru değildir. En azından mekruhtur.

Netice olarak; İmam-ı Gazâlî’ye göre kalbin sıkıntısını yatıştırıp kalbi dünyanın fânî işlerinden soğutarak ibâdetlerine daha bir dikkatle sarılmak amacıyla belirli bir ölçü ile müzik dinlemek mubahtır. Din ve dünyasında daha bir istekle çalışabilmesi için müzik dinlemeyi hoş görmek, yanak üzerindeki ben’in güzelliği gibidir. Eğer o ben, bütün yüzü kaplarsa yüzü çirkinleştirir. Çokluk sebebiyle güzellik çirkinliğe döner. Her güzelliğin çoğu güzellik olamayacağı gibi, her mubahın çoğu da mubahlıkta kalmaz. Meselâ ekmek mubahtır. Fakat çok yemek haramdır. İşte normal şekilde müziğin mubah oluşu, fakat çoğunun haram oluşu bunun gibidir.

Başka örnekler vermek gerekirse; bal helâldir. Fakat mizacı hararetli ve asabî olanlara zarar verdiği için tıbben bu gibilere haramdır. Şarap haramdır. Fakat boğazında lokma tıkanan birisi, su ve benzeri bir şey bulamaz ise lokmayı yutmak için bu kişiye bu esnada şarap helâl olur. Burada ihtiyaç ve zarûret sebebiyle mubah olmuştur. Bunlar ârızî hükümlerdir. Bunlara bakılmaz. Yine meselâ, alışveriş helâldir. Fakat Cuma ezanı vaktinde yapılırsa haramdır. İşte bunun gibi, müzik de, ölçülü, mânâlı ve âhenkli bir ses olması bakımından aslında mubahtır. Haram olması, aslından uzak, fakat aslı ile birleştirilen bir ârıza sebebiyledir.

İmam-ı Gazâlî ilâve ediyor: Eğer müzik boş iş denirse deriz ki: İçinde haram olmamak şartıyla boş iş ve eğlenceden dolayı Allah’ın kullarını sorguya çekmeyeceğini şu âyet bildiriyor: “Allah sizleri yeminlerinizdeki lağvden (boşluk ve yanılgıdan) dolayı mesul tutmaz.”30

Allah adına kasıtsız olarak yemin edip sonra yemininden dönen kimse bundan sorguya çekilmeyecek ise eğer, abartılı olmamak ve harama âlet etmemek şartıyla, şiir ve şarkı söyleyip eğlenen kimse bundan dolayı neden sorguya çekilsin? Müziğin bâtıla benzemesi de haram sayılması için yeterli olmaz. Çünkü bâtıl demek, faydasız şey demektir. Yukarıda da söylediğimiz gibi, her faydasız şey haram değildir.31

İmam-ı Gazâlî’ye göre bu ârızalar olmadığında kişinin kadın olsun, erkek olsun müzik yapması veya yapılan müziği dinlemesi haram değildir.

İmam-ı Gazâlî, müziğin haram olduğunu söyleyenlerin ileri sürdükleri delillere de cevaplar veriyor. Bunlara özetle temas etmekte fayda var:

1- Müziği haram sayanlar genellikle şu âyete dayanıyorlar: Kur’ân, “İnsanlardan bazıları efsane ve boş sözleri satarlar”32 buyuruyor. İbn-i Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehâî (ra) âyette geçen “boş söz”ün müzikli söz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz de (asm), “Allah Teâlâ kayneyi, satmasını, parasını ve öğretmesini haram kıldı” buyurmuştur. Kayne içki meclisinde erkeklere şarkı söyleyen kadın demektir.

İmam-ı Gazâlî diyor ki: Bizim buna itirazımız yoktur. Biz zaten yabancı bir kadının fitne ortamında, kendilerinden emin olunmayan fâsıklara şarkı söylemesinin haram olduğunu söylemiştik. Hadiste geçen “Kayne”nin mânâsında fitne vardır. Fakat bundan, bir kadının fitne korkusu olmayan hallerde ve ortamlarda başkaları duysun duymasın, şarkı söylemesinin haram olduğu mânâsı anlaşılmaz.

Kezâ, âyette buyrulduğu gibi, boş sözler ve düzme yalanlarla dînini satarak insanları yoldan çıkarmağa çalışmak haramdır. Buna da diyeceğimiz yoktur. Fakat her şarkı sözü dinini satmak ve insanları azdırıp sapıtmak mânâsını taşımıyor. Âyetin muradı insanları sapıtmaya karşı uyarmaktır. Tamam; insanları sapıtmak maksadıyla Kur’ân okunsa da haramdır.

Adamın birisi imam olmuş ve imamlığında sürekli Abese Sûresini okuyormuş. Çünkü bu sûrede Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’i (asm) azarlıyor. Hazret-i Ömer (ra) adamın gâyesinin fitne çıkarmak olduğunu anlayınca, adamın Abese Sûresini okumasını haram sayarak adamı imamlıktan azlediyor. Kur’ân ile sapıtmak haram olursa, şarkı ile sapıtmak ve fitne çıkarmak da elbet haram olur.

2- Müziği haram sayanlar, “Şu Kur’ân’a karşı mı alay ederek gülersiniz ve ağlamazsınız da, onun duyulmaması için şarkı söylersiniz!”33 âyetini de delil sayıyorlar.

Biz de deriz ki: Kur’ân’ı dinletmemek için gülmek de, ağlamak da haramdır. Âyet bunları kastediyor. Şüphesiz Müslümanlıkla alay eden şarkı ve türküler de haramdır. Nitekim, “Şâirlere ancak azgınlar uyar”34 âyetinde şâirlerle kastedilen kâfir şâirlerdir. Bu, şiirin kendisinin haram olduğunu değil, şiiri küfürde kullanmanın haram olduğunu gösterir.

3- Müziği haram sayanlar Peygamber Efendimiz’in (asm), “İlk ağlayan ve ilk sözü müzikle söyleyen şeytandır” hadisini de delil sayarlar. Oysa bu hadiste ölü üzerine ağlamak ve ağıt yapmak kastedilmiştir. Şüphesiz Dâvûd Aleyhisselâm’ın ve günahkârların hatâları için ağlamaları haram olmadığı gibi; mubah şekilde şevki ve neşeyi artıran müzik de haram değildir. Nitekim Hazret-i Âişe’nin (ra) evindeki genç kızların yaptıkları iş müzikle söz söylemekti. Peygamber Efendimiz (asm) Medîne’ye teşrif buyurduklarında da Medîneli kadınlar müzikli şiir okumuşlardı.

4-Yine Peygamber Efendimiz’in (asm); “Müzik söyleyerek sesini yükselten kimseye Allah Teâlâ iki şeytan musallat eder. Bu şeytanlar o kimsenin omuzları arasında dururlar ve müziği bitirinceye kadar göğsünü tekmelerler” hadisini müziğin haram sayılmasına delil sayarlar.

Oysa Peygamber Efendimiz (asm) bu hadisinde şehveti ve haram sevmeyi tahrik eden müziği söyleyenleri kastetmiştir. Fakat Allah sevgisini, bayram coşkusunu, evlilik sevincini, çocuk doğması neşesini ve bunun gibi mubah sevinçleri konu alan müzik bunların dışında kalır.

5- Nâfî diyor ki: Ben Abdullah bin Ömer (ra) ile yolda giderken, Abdullah bin Ömer (ra) bir çobanın kaval sesini duydu ve elleri ile kulaklarını tıkayarak yoldan saptı. Bana:

“Ey Nâfî! Hâlâ kaval sesi duyuluyor mu?” diye sordu. Ben:

“Artık duyulmuyor” dediğim zaman kulaklarını açtı ve dedi ki:

“Peygamber Efendimiz’in (asm) de böyle yaptığını gördüm.”

Müziği haram sayanlar bu rivâyeti de delil sayarlar. Oysa eğer kaval dinlemek gerçekten haram olsaydı, Abdullah bin Ömer’in (ra) Nâfî’ye de aynı şeyi emretmesi gerekirdi. Halbuki Nâfî’ye bir şey söylemedi. Kendisinin kulaklarını tıkaması ise o an için çalgı sesinin kendisine olumsuz etki yapmasından korkmasından olabilir. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz de (asm) böyle davranmış; fakat yanında bulunan İbn-i Ömer’i (ra) bundan alı koymamıştır. Bu da onun haram olduğunu değil; sadece onu dinlemekten sakınmanın daha evlâ olduğunu gösterir.

Bundan biz, Peygamber Efendimiz’in (asm) o sırada mânevî müşâhedesini kaval sesi ile bozmak istemediğini anlıyoruz. Çalgı sesinin haram olduğunu değil. Nitekim namazı kıldıran Peygamber Efendimiz (asm) namazda kendisini meşgul ettiği için Ebû Cehm’in işlemeli cübbesini çıkarıp iâde etti. Bundan, işlemeli elbise giymenin haram olduğu anlaşılmaz. Sadece, kalbi olumsuz etkileyen mubahları terk etmenin evlâ olduğu anlaşılır. Zaten biz de kalbi olumsuz etkileyen mubahların bir çoklarını terk etmenin daha evlâ olduğunu söylemekteyiz.35

Müzikle ilgili olarak buraya kadar aldığımız tüm rivâyetleri ve İmam-ı Gazâlî dahil tüm âlimlerin içtihatlarını özetleyecek boyutta bir ölçüyü Bedîüzzaman Saîd Nursî hazretlerinde buluyoruz. Müziğin haram olup olmama durumunu, hangi şartlarla haram, hangi şartlarla mubah olduğunu Bedîüzzaman, her an şehit olma ile yüz yüze bulunduğu Pasinler savaş cephesinde at sırtında yazdığı İşârâtü’l-İ’câzda özetleyivermiş.

Üstad Bedîüzzaman orada der ki: “Kulaktaki zar nûr-u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen mânevî nidâları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hakeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev’den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlahî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbanî aşkları intıba’ ettirmekle kalbleri, ruhları nuranî âlemlere götürür, pek garib misalî levhaları göstermekle, o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”36

Bedîüzzaman’ın müzikle ilgili görüşlerini açmak gerekirse: 1- Ulvî hüzünleri ve Rabbanî aşkları canlandıran müzik menduptur, helâldir, dinlenir. 2- Yetîmâne hüzünleri ve nefsanî şehevatı tahrik eden müzik haramdır, dinlenmez. 3- Şeriatın tayin etmediği kısım ise, dinleyenin ruhuna ve vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.37 Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırıyorsa, haramdır. Eğer dinleyende yetîmâne hüzünler veya şehevî hisler uyandırmıyor; bilâkis, dinleyen kulağına gelen müziği ulvî biçimde –İmam-ı Gazâlî’nin de işâret ettiği şekilde istiârelerle- yorumlayabiliyorsa helâldir ve mubahtır.

Kadının şarkı, türkü, ilâhî vb. gibi musîkî icra etmesi meselesinde, âyette geçen “edâlı ve cilveli söz söylemekten sakınma” şartını esas almak zorundayız. Cilveli ve câzibeli olarak türkü, şarkı ve sâir musîkî parçalarını okuyan bir kadın sesi işittiğimizde, “kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder” âyetini kendimize rehber yapmalı; fesat, bozukluk, meyil ve sâir kalbî hastalıkların ağına kapılıp kötü şeyler ümit etmekten kalbimizi ve nefsimizi sakındırma çabası içinde olmayı ihmal etmemeliyiz. Bu kalbî ve hâlisâne çaba, kulağımıza çarpan gayr-i meşrû seslerin günahından bizi muâf kılmaya inşallah yeterli olur.

Bir kadının sunuculuk yapmasında da aynı ölçüler söz konusudur. Mesele, kadının tahrik ihtiva eder şekilde konuşmaması, erkeğin de hasta kalbini haram meyillerden koruma çabası göstermesidir. Kadın tahrik ihtiva eder biçimde konuşmaz, erkek de kalbinin meyillerine kapılmaz ve kötü şeyler ümit etmez ise iki taraf da harama girmemiş olurlar. Nitekim yine Kur’ân’ı dinlediğimizde salt konuşmanın mubah olduğunu anlıyoruz. Hazret-i Mûsâ’nın, Hazret-i Şuayb’in kızları ile konuştuğunu38 ve Sebe’ Melikesi Belkıs’ın Hazret-i Süleyman ile ve kendi halkı ile konuştuğunu bize bildiren39; fakat kadını çekici olmaktan ve çekici konuşmaktan sakındıran Kur’ân, böylece bize mubahlık ve haramlık sınırını da çizmiş oluyor. Bu sınırı musikîde olsun, radyodaki bir kadın sunucuyu dinlerken olsun veya toplum hayatının şurasında burasında kadın erkek ilişkilerinde olsun korumak dînî yaşayışımızın güzelliklerindendir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Müziğe, kayıtsız şartsız “haram” veya kayıtsız şartsız “helâl” demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiramdan Ebu’d-Derda Hazretlerinin, “Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendiriyorum”40 sözüyle ifâde ettiği ve nihâyet Bedîüzzaman Hazretlerinin müzik dinleme ölçüsü olabilecek biçimde, “Beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı.”41 Sözüyle ifade ettiği ölçüyle önemli ve faydalı işlerimizi aksatmamak ve gevşetmemek, bilâkis kalbimizi dinlendirerek faydalı iş ve ibâdetlerimize ivme kazandırmak amacıyla meşrû müziği dinlemekte bir sakınca yoktur.

Söylenmesi, yayınlaması ve dinlenmesi mubah olan müzik parçasında aşağıdaki özellikler bulunmalıdır:

1- Müziğin sözleri ve klibi yetîmâne hüzünleri işlememelidir.

2- Müziğin sözleri ve klibi şehveti ve nefsânî arzûları tahrik edici olmamalıdır.

3- Müziğin sözleri ve klibi kötülüğü teşvik edici olmamalıdır.

4- Müziğin sözleri ve klibi İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi övücü olmamalıdır.

5- Müziğin sözleri gıybet, iftira, dedikodu… vb gibi başkası hakkında hoş olmayan, başkasını hicveden ve kötüleyen sözler ihtiva etmemelidir.

6- Müziğin sözleri ve klibi kin, intikam, düşmanlık, haset, kıskançlık, adâvet ve nifak tohumları ekmemelidir.

7- Müziğin sözleri yaşayan bir kadını veya erkeği fitneye sürükleyici ölçüde teşhir ihtiva etmemelidir. Meselâ yaşayan bir kadının saçlarını, gözlerini, kaşlarını… vs güzelliklerini nâmahreme karşı teşhir edici olmamalıdır.

8- Şarkıyı ve türküyü okuyan kimse, müziğinde sesini yumuşatarak, edâ ve cilve yaparak, karşı cinsin kötü arzûlarına itaat edeceğini çağrıştıran bir müzikal, müzik sözü ve ses tonu kullanmaktan kaçınmalıdır.

9- Şarkının sözleri mubah, söyleyiş tarzı mubah, klibi mubah, söylenme veya dinlenme ortamı mubah olmalıdır.

Dipnotlar:
1- Meryem Sûresi, 19/64
2- En’am Sûresi, 6/119
3- Hakim, Ebû’d-Derdâ’dan rivâyetle
4- Dârekutnî, Sa’lebe’den tahriçle.
5- Kütüb-ü Sitte, 6/52
6- Nûr Âleminin Bir Anahtarı, s. 21; Emirdağ Lâhikası, s. 307
7- Emirdağ Lâhikası, s. 307
8- Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59
9- Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve.
10- İbn-i Mâce, Nikâh, 1897
11- İbn-i Mâce, Nikâh, 1900
12- Kütüb-ü Sitte, 11/218
13- İbn Mace Nikâh, 1899
14- Buhârî, Edeb 90, 95, 111, 116; Müslim, Fezâil 70, (2323)
15- Nesâî, C.6, S.537
16- Tirmizî, Cennet 23, 4/336, (2689)
17- Ç. M. Fetvâlar, 4/91
18- İbn-i Mâce, Nikâh, 5/318; Kütüb-ü Sitte, 6/51
19- Ahzab Sûresi, 33/32
20- Kütüb-ü Sitte, 11/220
21- Kütüb-ü Sitte, 14/340; Tirmizî, Fiten 31, (2307);
22- Tirmizî, Fitne, 2309;
23- Sözler, Y.A.N., 2004, s.380;
24- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 885; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 109;
25- Sözler, Y.A.N., 2004, s. 1123; Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 758, 770;
26- Mektûbât, Y.A.N., 2004, s. 471;
27- İhya, 2/695
28- İhya, 2/700
29- İhya, 2/695
30- Bakara Sûresi, 225
31- İhya, 2/702-704
32- Lokman Sûresi, 6
33- Necm Sûresi: 59
34- Şuarâ Sûresi: 224
35- İhyâ-i Ulûmiddîn’den özetle, 2/705-711
36- İşârâtü’l-İ’câz, s. 71, 72
37- İşârâtü’l-İ’câz, s. 72
38- Kasas Sûresi, 28/25
39- Neml Sûresi,27/29-44
40- Kütüb-ü Sitte, 11/221
41- Emirdağ Lâhikası,

http://www.fikih.info/
———————

İslam’da Müzik Meselesine Toplumsal Bir Bakış

Hüdaverdi Adam

Doç. Dr., SAÜ. İlahiyat Fakültesi, Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Bedii zevke yani güzelden hoşlanma zevkine ve selim noksanlardan uzak bir yaradılışa sahip olan her insan, musikiden ve etrafında duyduğu güzel, ahenkli seslerden haz duyar. Hatta musikiden sadece insanlar değil, hayvanlar dahi haz ve lezzet duyar. Musikiden ve ahenkli güzel seslerden hoşlanmayan, manevi bir haz ve lezzet duymayan insan, bedii zevki körelmiş ve selim yaratılışı bozulmuş bir kimse demektir. Bedevi, çöllerde nağmeli ve ahenkli sözlerle musiki söylerken, deve, sahibinin bu ahenkli sözlerine ayak uydurarak tempolu şekilde yürümeye başlarmış. Hatta devenin bu ahenkli yürüyüşünden “Aruz vezni”nin doğduğu söylenir. Güzel bir sesle kurallarına uyularak okunan Kur’an’dan veya sabahın şafağını takip eden alaca karanlıkta okunan ezandan haz duymamak mümkün mü?

Eğlenme, insani yapıdan (fıtrat) kaynaklanan bir istek ve ihtiyaçtır. Beşeri yapının gereği olan hiçbir istek ve ihtiyaç dinde cevapsız bırakılmamıştır. Fakat bu isteklerin tatmini başıboş ve sınırsız da değildir. Günlük hayatın çeşitli problemleri karşısında yorulan, bunalan ve sıkılan insanın meşruiyet sınırını aşmamak şartıyla eğlenmesi, dinlenmesi, ferahlaması caizdir.

İnsan, yapısı itibariyle sık sık huzursuzluk halini yaşar. Her insan bu huzursuzluktan kurtulmak, huzura erişmek için çaba sarfeder. Bu nedenle “Her gönül durmaz arar ruhsar-ı hüsn-ü mutlakı” denilmiştir. İnsanlar huzursuzluktan kurtulmak için zevk-u safaya, eğlence ve sefahatlere yönelmekte; ancak huzursuzlukları ve mutsuzlukları bir türlü sona ermemekte, çabaladıkça batmaktadırlar.

Bu huzursuzluğun kaynağı dinlerde “Cennetten kovulma” ifadesiyle simgeleştirilmiştir. Zira insan Cennet’te huzur içinde idi. Kovulmayla birlikte huzur yok olmuş, huzursuzluk başlamıştır. İnsandaki kadim huzursuzluğun dünyevi sebebi ise onun fizyolojik yapısında aranmalıdır. Bilindiği gibi insan, diğer memeli canlılar gibi eşeyli üreme özelliğine sahiptir. Bu anlamda insan bir bakıma yarım sayılır. Yani erkek dişiye, dişi de erkeğe muhtaçtır. Bununla birlikte her insanda hem dişilik hem de erkeklik vasfı vardır. Ancak bu vasıflardan birisi baskın (dominant), diğeri çekiniktir (resesif). Bu nedenle insanda dişilik ve erkeklik vasıfları arasında denge yoktur. İnsandaki dişilik ve erkeklik vasıflarının belirleyici unsuru ise iç salgı bezlerinin salgıladığı erkeklik (androjen) ve dişilik (östrojen) hormonlarıdır. İnsanlardaki bu hormon düzeyleri ile deneysel olarak oynandığında deneklerde çok şaşırtıcı fiziksel ve psikolojik sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Sıradan insanlarda bir hormon balansından söz edilemeyeceği açıktır. Ancak Uzak Doğu dinlerindeki adıyla “Aydınlanmış İnsan” bizim geleneğimizdeki adıyla “İnsan-ı Kamil”de durum farklıdır: “İnsan-ı Kamil içsel olarak her iki cinsiyetin mükemmeliyetine sahip olan iki cinsli (Androjenik) bir yaratıktır. Fakat her iki cinsiyetin gerektirdiği şartlar ve unsurlara sadık kalmadıkça insanın o mükemmeliyete erişmesi imkansızdır… İnsanlar varlıklarının temelinde taşıdıkları cennetimsi ahenk ve huzura, erkek ve kadında doğuştan bulunan yönler bütünüyle gerçekleştirilmediği takdirde kavuşamazlar.”

Bu dengeyi elde etmenin, bu uyumu sağlamanın bir çok “yolu” vardır. Bunlardan biri de müziktir. Müziğin en eski dönemlerden beri insan üzerinde derin etkilerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Gerek Doğulu gerekse Batılı bir çok düşünür, filozof, arif, bilge kişiler bu hakikatin farkında olup bunu zaman zaman sohbetlerinde veya eserlerinde dile getirmişlerdir. Bu nedenle hayatın her alanında etkin olmuş, iyi yönde de kötü yönde de kullanılmış ve halen de kullanılagelmektedir.

Müzik denilince, yüzyıllardır insanlığa hiçbir ayrım gözetmeden merhamet, şefkat, hoşgörü ve sevgi ışıkları saçan bir büyük insanı, ulu bir bilgeyi yani Mevlana’yı hatırlamamak mümkün mü? Mevlana büyük eseri Mesnevi’sine “Dinle neyden” diye başlamakta, devam eden on sekiz beyitte de neyden bahsetmektedir.

İslam dünyasında şerif, yani çok şerefli adı ile anılan üç kitap vardır. Bunlar Mushaf-ı Şerif, Buhari-i Şerif ve Mesnevi-i Şerif’tir. Böylesine değerli bir eser kabul edilen Mesnevi-i Şerif’te bizim inancımıza göre “Ney”de sembolize edilen hakikat musikidir. Bu manada “Ney”e yüklenilmiş olan mana musikiye-müziğe yüklenilmiş olmaktadır. O’nun yolundan gidenlerin musikiye neden bu kadar önem verdikleri ve bu sahada inanılmaz güzellikte musiki eserleri vücuda getirdikleri gerçeğinin ardında onun bu irşadı aranmalıdır.

İnsanlık tarihi kadar uzun bir geçmişe sahip olan ve zamanla değişik boyutlar kazanan müziğin, insanlar üzerine çok çeşitli tesirleri vardır. Bu tesirler hem menfî hem de müspet olabilmektedir. Müzik, halk arasında genellikle bir eğlence vasıtası olarak görülse bile aslında duygu ve düşünceleri seslerle anlatma veya sesi düzenli ve estetik maksatlara uygun şekilde kullanma sanatıdır. Davudî bir sesle okunan Kur’ân musikisi, bülbül sesi, yağmur ve suların sesleri, deniz dalgalarının nağmeleri ve kâinatta Allah’ın varlığını, birliğini terennüm eden kozmik senfoni müziğin sadece bir eğlence aracı olmadığını, insan ruhunun ve vicdanının derinliklerinden zihin ve düşünce dünyasına kadar uzanan bir iletişim yolu olduğunu göstermektedir.

Yüce Yaratıcı’nın bir lütfu olarak her canlı, hayatını ve neslini sürdürmek için çevresinin farkında olacak ve cevap üretecek şekilde programlanmıştır. Ses pek çok canlı tarafından kullanılan önemli bir iletişim vasıtasıdır. Bunun için gelen sesleri algılayan işleyen ve değerlendiren bir işitme sistemi birçok canlıya verilmiş bir nimettir.

Seslerin belli bir ritm ve tempo hâlinde melodi olarak çıkarılmasına veya sözlerin diziminden oluşan ahenkli seslere müzik/musiki adı verilir. Kâinatta canlı veya cansız sistemlerin çıkardığı sesler, bir ritm, tempo ve ahengi çağrıştırıyorsa veya kişi tarafından bu sesler böyle algılanıyorsa, buna kâinatın veya tabiatın musikisi denir. Eğer kişi tabiattaki bu seslerdeki motifi, ritmi ve ahengi algılayamıyorsa, bu onun için gürültü olarak değerlendirilebilir. Duyulan seslerin birer melodi mi, yoksa gürültü mü olduğu, hem sesin ritmik özelliklerine, tınısına ve ahengine, hem de kişinin niyetine ve algılama paradigmalarına bağlıdır. Bu niyet ve paradigmalara göre, kâinattaki faaliyetlerin bir göstergesi olan (rüzgârın cisimlere vurarak çıkardığı sesler, su sesleri, kuş sesleri vb) sesler inanan bir insan için Yaratıcı’yı akla getirirken, inanmayan biri için insanı dinlendiren ve onu tabiatla bütünleştiren tabiî bir hâdise olarak değerlendirilebilir.

Kişilerin durumlarına ve inanç dünyalarında açacağı ilâhî pencerelere göre seçilerek dinlendiğinde, insanın hem biyolojik yapısına, hem de öğrenmesine ve sosyal başarısına katkıda bulunabilecek bir musikiye ait nağmelerin faydası inkâr edilmemelidir. Burada bize düşen görev, her şeyde olduğu gibi, müziği de sadece bir eğlence vasıtası olarak değil, iyiyi, güzeli, doğruyu yakalamada ve inşa etmede kullanabilmek olmalıdır. Bu açıdan, sadece fen ve teknolojik alanlarda değil, musiki sahasında da insanımızın yeni buluşlara, icatlara ve sentezlere ihtiyacı olduğu göz ardı edilmemelidir.

İnsanla birlikte var olan ve insan kadar gerçek olan müziğe ilgisi olmayan bir insan düşünülemez. “Çocuk doğduğunda kulaklarına okunan ezan ile kaamet bir müzik olduğu gibi kültürümüzde (dindeki yeri tartışılsa bile) insan öldükten sonra salâ ve mevlidin okunması da bir müziktir. Müzik, melodi ve ritim’den oluşur. Ritim ile başlayan musikiye melodi sonradan katılmıştır. “Özellikle Mevlevilikte aletli olarak icra edilen musikiye çok ehemmiyet verilmektedir. Semazenler her çark atışta yani dönüşte bir defa Allah (c.c.) diyerek İsm-i Celal zikri yapar. Bu açıdan bakıldığında aslında her sema dönüşünde hafi bir şekilde zikir yapılmaktadır.

Müzik tarih boyunca bütün medeniyetlerin ilgi duyduğu bir konudur. Her dönemde olduğu gibi İslâm tarihinde de insanlar müziğin gizemli dünyasından kendilerini alamamışlar, ama bununla birlikte çeşitli sebeplerden dolayı olumsuz sonuçlarından da kaçınamamışlar; müziğin gizemli dünyasından istifade etmeye çalıştıkları gibi, müzik sebebiyle meydana gelen bir takım olumsuzluklardan da şikayetçi olmuş ve bunun önünü almaya çalışmışlardır. Bu durum da müziğin meşruiyetini/cevazını tartışma konusu yapmıştır.

İslam açısından konuya baktığımızda bu konuda verilecek hüküm “müzik”ten ne anlaşıldığına bağlıdır. Tarih boyunca İslam kaynaklarında müzik çeşitli isimler altında anılmış, her kavram kendi içinde başka şeyleri de ifade etmiş ve müziği dini açıdan yorumlayanlar da bu kavramlar ve içeriklerine göre müziği yorumlamışlardır. Günümüzde müziğin dini yönü ile ilgili tartışmalarda da bu husus geçerliliğini korumaktadır. Peygamber (s.a.s.) dönemi musiki terimleri ve aletleri ile ilgili olarak Tarih, Edebiyat, Hadis, Tefsir vb. kaynaklarda farklı tespitler bulunmaktadır. Bu tespitlerin ve rivâyetlerin mukayesesi, konunun netleşmesi bakımından önem arz etmektedir. Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri ve diğer İslâm kaynaklarında tespit edilebilen başlıca mûsikî terimleri “el-Gınâ”, “el-İnşâd”, “el-Hudâ”, “en-Nasb”, “en-Niyâhe”, “el-Gazel”, “Zühdiyyât”, “Kaside”, “Tağyîr”, “Semâ”, “Mûsikî”, “el-Elhân”, “el-Edvâr”, “Meâzif”, “Mezâmîr” ve “Melâhî” olarak görülmektedir.

İslam öncesi Arap toplumunda kültürel hayat çok canlıydı. Şiir ve edebiyata çok önem veriyorlar, bazı musiki aletlerini de biliyor ve kullanıyorlardı. İnsani yapıda var olan hiçbir isteği karşılıksız bırakmayan İslam, insanların bu tür isteklerini karşılamalarını hoş görmüş ve beşer Peygamber olan Resulullah’da bu tür faaliyetlere katılmış ve bu konuda onlara örnek olmuştur. Çölde yolculuk yapan kervancıların veya hayvanlarını otlatan çobanların atmosferden etkilenerek duygularını şiir ve nağmelerle ifade etmeleri gayet tabiidir. Bu nedenle, çölde bir adamın şarkı söylediğini duyan Hz. Ömer, “şarkı, yolcunun azıklarındandır”1 buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’de de “unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir” buyurularak2 zımnen güzel ses medhedilir. İslam’ın güzel olan şeylere yaklaşımı aslında Hz. Peygamberin “Allah güzeldir ve güzelliği sever”3 ifadesinde yerini bulmaktadır. Hz. Davud’a verilen mucizelerden biri ona verilen güzel sestir. O, bu güzel sesi ile Mezmur’u okurken dağlar ve kuşlar ona eşlik ederlerdi. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik: Ey dağlar çınlayın onunla beraber ve ey kuşlar…” buyurularak4 anlatılır. Hz. Peygamber de Kur’an’ı güzel sesiyle okuyan birini dinlediği zaman “ona Davud ehlinin nağmelerinden verilmiş olduğunu” söylerdi.5

Hz. Peygamber, eşi ve bazı arkadaşları toplum içinde cereyan eden bu tür faaliyetlerin içinde dinleyici ve seyirci olarak yer alırken Kur’an-ı Kerim, diğer bazı konularda olduğu gibi musiki ve bu sanatı icra eden sanatçılar için doğrudan herhangi bir yasaklama getirmemiştir. Ancak bir kısım şartlarla sınırlamıştır. Hz. Peygamber güzel sesin Kur’an’ın güzelliğini artıracağını belirterek6 onun güzel ses ve teğanni ile okunmasını istemiştir. Buna işareten o, bir hadis-i şeriflerinde “Cenab-ı Hakk’ın güzel sesiyle teğanni yaparak cehren Kur’an okuyan bir peygambere kulak verdiği kadar hiçbir şeye kulak vermediğini”7 bildirmiş, bir başka hadis-i şeriflerinde ise her şeyin bir süsü olduğunu, Kur’an’ın süsünün ise güzel ses olduğunu8 haber vermiştir. Hz. Peygamber’in ezan okumak üzere Hz. Bilal el-Habeşi’yi seçmesinin en önemli sebebi, sesinin güzel olmasıdır. Zira bir hadis-i şeriflerinde -Hz. Bilal’i kastederek- namaza çağırma görevinin Habeşlilerde9 olduğunu, çünkü ezanı en güzel şekilde Habeşlilerin okuduğunu10 bildirmiştir.

Arap müziğinin temelinde “Hıda” yani deve çobanlarının develeri sevk etmek için kullandıkları müzik türü vardır. Hz. Peygamberin peygamber olarak görevlendirilmesinden sonra da deve çobanlarının veya yolculuklarda develeri sevk ve idare eden kişilerin hıda yaptıkları bilinmektedir. Bunlardan biri olan Sahabeden Amir b. Ekva, Hayber yolunda gelen talep üzerine hıda yaparak şöyle demiştir:

“Allah’ım! Sen bize hidayet buyurmamış olsaydın (biz şaşırırdık)
Rabbim! Hayatım senin rızan uğruna feda olsun!
İşleyegeldiğimiz günahları yargıla!
Gönüllerimize sükunet ve metanet ver!
Düşmanla karşılaştığımızda ayaklarımızı sabit kıl!
Rabbimiz! Fenalığa davet edildiğimizde kaçınırız!
O düşmanlar, bağrışarak üzerimize gelmişlerdir.”11

Sahabe arasında hıda yapmakla meşhur olmuş Sahabeler vardır. Bunlardan biri de Abdullah b. Revaha’dır. Rivayetlere göre kendisi bir sefer sırasında Hz. Peygamberle beraberdir. Hz. Peygamber “inmesini ve binekleri coşturmasını” isteyince, bu işi bıraktığını söylemiş, ancak Hz. Ömer’in “dinle ve itaat et!” şeklindeki ikazı ile devesinden inerek hıda yapmıştır.12 Hz. Enes’den (r.a) gelen bir rivayette ise Enceşe kadınların, Bera b. Malik de erkeklerin develerini coşturmak için hıda yapmakla tanınmışlardır. Çok güzel bir sese sahip olan Enceşe bazen develeri çok fazla coşturunca develerin hevdecinde seyahat eden eşlerine zarar gelmemesi için Hz. Peygamber “Ey Enceşe! Şişeler için yavaş, yavaş…”13 diyerek bir taraftan yavaşlatması için onu ikaz ederken, öbür taraftan hanımların nazik oldukları ve çabuk kırılabilecekleri gerçeğini ifade eder.

Müziğin hüznün, neşe ve sevincin ifade edilmesinde çok müessir bir araç olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bütün toplumlarda müziğin en yaygın tezahürlerinden biri bu noktada görülmektedir. Hz. Peygamberin içinde yaşadığı Asr-ı Saadet toplumunu bunun dışında düşünemeyiz. Her şeylerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden Sahabe Efendilerimizde sıla hasretiyle yanıp tutuşurlarken sık sık bu duygularını dile getirirler. O kadar ki, Abdullah b. Zübeyr “Muhacirden tanıdığım hiç kimse yoktu ki, (hasreti) terennüm etmesin”14 diyecektir. Buas harpleri olarak tarihe geçen ve yıllarca süren savaşlarda birbirleri ile kıyasıya mücadele eden Evs ve Hazreçliler Hz. Peygamberin Medine’yi hicretle şereflendirmesinden sonra kalabalık bir grup olarak genç kızlar:

“Neccar oğullarının genç kızlarıyız biz,
Ne güzel komşudur Muhammed”15
Ensar çocukları ise;
“Dolunay doğdu üstümüze
Seniyyetü’l-Veda’dan,
Vacip oldu şükür bize,
O davetçi Allah’a davet ettikçe”16 diyerek karşılamışlardır.

Burada şu hususu hemen belirtmemiz lazım: Cahiliyye döneminde “kayne” ve “muğanniye” denilen şarkıcılar vardır. Bunlar genellikle fuhuş yapılan, alkol alınan ve kumar oynanan mekânlarda şarkı söyleyen kişilerdir. İslam, bunların yapılmasını haram kılıp yasaklayınca bu tür mekânlar kapanmıştır. Bu kişiler bunu bir meslek haline getirmeden çeşitli vesilelerle sevinç ve sürur günlerinde şarkı söylemeye devam etmişlerdir. Mesela Hz. Peygamber bir Kurban Bayramı günü Hz. Aişe’nin yanına girmiş, bu sırada (bunu meslek haline getirmeyen) Ensardan iki kız çocuğu (veya cariye) def çalarak Buas denilen eyyamu’l-Arap’tan Evs ve Hazrec’in ileri gelenlerinin öldüğü günde onlar için söylenen mersiyeler okuyorlardı. Hz. Peygamber onlara sırtı dönük olarak, üstünü de yatağına örtmüş olarak uzanmıştı. Biraz sonra içeri giren Hz. Ebu Bekir “Bu ne hal? Allah Resulünün yanında şeytan nameleri mi?” diye kızınca yattığı yerden üstündeki örtüyü atarak doğrulan Hz. Peygamber: “Onları bırak! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır.”17 buyurmuşlardır.

Sahabe’nin büyüklerinden Es’ad b. Zürare, hicretten kısa bir süre sonra vefat etmiş, vefatından önce de kızlarını Hz. Peygambere emanet etmişti. O da onlara sahip çıkmıştı. Bunlardan Fariğa gelin olurken düğün mekânını şereflendiren Hz. Peygamber “Ya Aişe! Eğlence yok mu? Ensarın lehvi yani eğlenceyi sever”18 buyurmuşlardır. Aynı olay başka bir rivayette şöyle anlatılmaktadır: Oraya gelen Allah Resulü Hz. Aişe’ye şarkı söyleyecek birinin ayarlanıp ayarlanmadığını sormuş, olumsuz cevap alınca da Erneb’in (veya Zeyneb’in) ona ulaştırılması talimatını vermiştir.19

Bilindiği gibi İslam’da ahkam tedrici bir surette gelmiştir. Bu nedenle bazı rivayetlerden hicretin ilk yıllarında henüz içki kesin olarak haram kılınmadan önce kendilerine “kayne” veya “muğanniye” denilen şarkıcılar insanların bir araya geldikleri ve genelde alkollü içkilerin tüketildiği eğlence meclislerinde şarkı söylemeye devam etmişlerdir.20 Alkollü içkilerin yasak kılınmasından sonra ise bu kişiler daha çok düğün ve bayram gibi etkinliklerde şarkı söylemişlerdir. Bunların yanında mesleği şarkıcılık olmayan ama buna kabiliyeti olan hanım Sahabeler de vardı. Mesela, Erneb veya Zeyneb el-Ensariyye,21 Feray’a binti Muavviz b. Afra22 ile Hammame23 bunlardan bazılarıdır.

Sahabeden şarkı söylemekle tanınanlar yanında şarkı söyletmekle tanınanlar da vardır. Mesela Abdullah b. Zübeyr’in ud çalan cariyelerinin olduğu,24 Hassan b. Sabit’in ise şarkı söyleyip rakseden “Sirin” adında bir cariyesinin bulunduğu kaynaklarda yer almaktadır.25 Hatta bazı rivayetlerde Hassan b. Sabit arkadaşları ile otururken oraya uğrayan Hz. Peygambere bu cariye biraz eğlenmesinin mahzurunun olup olmadığını sormuş, Hz. Peygamber de kendisine “İnşallah bir beis yoktur” diye cevap vermiştir.26 Bir başka rivayette aynı cariyenin bir bayram günü saçları çözülmüş bir şekilde def çalarak şarkı söylediği, Efendimizin eşlerinden mü’minlerin anası Ümmü Seleme’nin kendisini azarladığı fakat Hz. Peygamberin: “Onları bırak! Her toplumun bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır” dediği aktarılmaktadır.27

Hz. Aişe Resulullah’ın bu türden faaliyetleri men etmediğini, hatta bizzat içinde yer aldığını belirten bir olayı şöyle nakleder: “Bir bayram günüydü. Siyahiler, mescidde kılınç-kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben mi Resulullah Aleyhissalâtuvesselâm’dan taleb etmiştim (bilemiyorum), yoksa o (kendiliğinden) mi “Seyretmek ister misin?” buyurdular. Ben:

“Tabii!” dedim. Kalktı, beni geri tarafına aldı, yanağım yanağının üstünde olduğu halde durduk. “Ey Erfideoğulları göreyim sizi (oynayın)!” diyordu. Ben usanınca (ya kadar böyle devam ettik. Usandığımı farkedince):

“Yeter mi?” buyurdular. Ben:

“Evet!” dedim.

“Öyleyse git!” dediler.”28

Resulullah’ın bu müsamahakar yaklaşımını Amir İbnu Sa’d’ın anlattığı şu hadise de teyid eder: “Bir düğün sırasında Karaza İbnu Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensâri’nin yanına girdim, bir kısım cariyeler şarkı söylüyorlardı. Dayanamayıp:

“Sizler, Resulullah Aleyhissalâtuvesselâm’ın Bedir Ashabından olun da yanınızda şu iş yapılsın olacak şey değil!” dedim. Bunun üzerine onlar:

“Otur, dilersen bizimle dinle, dilersen git, bize düğünde eğlenme ruhsatı verildi!” dediler.”29

Yalnız burada şu hususu da belirtmek gerekir: Buralarda söylenenler lehviyatı körükleyecek, sefahete sevk edecek, günah ve harama teşvik eden, dolayısı ile dinin yasakladığı şeyler değildi. Mesela Hz. Peygamber Rubeyyi binti Muavviz’in düğününe geldiği sırada evde def çalıp Bedir şehitleri ile ilgili mersiyeler söyleniyordu. İçlerinden biri “Aramızda yarın ne olacağını bilen biri var” deyince Hz. Peygamber, “Bunu bırak, önceden söylemekte olduğuna devam et” diyerek onu uyarmıştır.30 Aynı olayla ilgili bir başka rivayette Hz. Peygamber, “Yarın ne olacağını Allah’tan başka kimse bilemez” diyerek müdahale etmiştir.31

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber sadece söylenen sözdeki yanlışlıklara müdahale etmiş, aşırılık bulunmayan mersiye ve benzeri şeylerin dinlenmesine müsaade etmiştir. Bundan da bu tür şeylerin şartlarına uygun bir şekilde icrası halinde söylenilmesinin ve dinlenilmesinin caiz olduğu sonucuna gidilebilir. Hz. Peygamber döneminde toplumda bu anlayışın yaygın oluşundan olsa gerek, bazı kabilelerin şarkıcısı olarak anılan ve bununla tanınan kayneleri vardır.32

Anlaşıldığına göre o dönemde sadece söylemek değil, dinlemek de yaygındır. Hatta Şevkani bu konuda Sahabe ve Tabiinden şarkı dinlediği bilinen kişilerin bir listesini verir. Listede Hz. Ömer, Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Sa’d b. Ebi Vakkas, Ebu Mesud el-Ensari, Bilal Habeşi, Abdullah b. El-Erkam, Üsame b. Zeyd, Hz. Hamza, Abdullah b. Ömer, Bera b. Malik, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Zübeyr, Hassan b. Sabit, Havvat b. Cübeyr, Amr b. El-As gibi Sahabenin önde gelenlerinden bir çok isim yer almaktadır.33

Şu hususu iyice bilmek lazım gelir: Musiki demek, şarkı ve çalgı demek değildir. Her ne kadar ahenkli ve düzenli sesler olması sebebiyle şarkı ve çalgılarda musikiye dahil iseler de, şarkı ve çalgı dışında olup, musiki içerisinde mütalaa edilen ahenkli okunan bilumum Kur’an ve mevlid sesleri, ilahiler, kaside ve kahramanlık marşları gibi nice sesler vardır. Ama maalesef bugün musiki denince, sadece şarkılar ve çalgılar anlaşılmaktadır.

Sonuç Olarak Söylemek Gerekirse:

1- İslam, fıtrat dinidir ve selim (bozulmamış) fıtrata muhalif olmayan hiçbir şeye karşı çıkmaz. Bu nedenle yaratılışın derinliklerinde yatan hisleri harekete geçiren ve sahibini ruhen lahuti alemlere götüren ahenkli, ölçülü güzel seslere yani musikiye haram demenin imkanı yoktur. Zaten bu anlamda böyle bir hüküm, İslami kaynaklarda mevcut değildir.

2- Musiki; bilumum ahenkli ve ölçülü sesleri ifade eden bir kelimedir. Bu itibarla; musiki-müzik dar bir anlayışla değerlendirilmemelidir.

3- Fıkıh kaynaklarında şartları belirlenen, doğrudan haram işlemeye ya da vesile olmaya sevk eden şeyler dışında kalan beste, güfte ve icra, şahsın vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır. Yani, İlahi ve müsbet hisler uyandırıyorsa helaldir. Menfi duyguları kamçılıyorsa haramdır.

4- Kur’ân-ı Kerim’de bir ses sanatı olarak “müzik” kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmamaktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendiren ve bu hususlarda temel ölçü sayılabilecek şekilde müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması, din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi, dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması, dini değerlere aykırı konularda propaganda özelliği taşımaması, söz veya icrâsında yalana, iftiraya, zinaya teşvik gibi din tarafından yasaklanan hususların yer almaması, ibadet olarak telakki edilmemesi, Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi, insanları nefsânî arzularına esir edecek bir muhtevada olmaması, insanları faydasız şeylerle meşgul etmemesi, maddi ya da manevi herhangi bir zarar unsuru taşımaması gibi kurallardan söz eden bir çok ayet-i kerimenin yer aldığı söylenebilir.

5- Hadis kaynaklarında ise Resulullah’dan (s.a.s) çeşitli yorum ve uygulamalar nakledilmektedir. Sahih rivâyetlerde Resulullah’ın (s.a.s.) müziği Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan herhangi bir sakınca görmediği müzik icralarına ise izin verdiği hatta bizzat kendisinin de bu gibi müzikleri dinleyip, Ashabını teşvik ettiği ifade edilmektedir.

Eserlerinde müzik konusuna yer veren (özellikle) fıkıh ve hadis alimleri bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu bağlamda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna giderken, kimisi mekruh kabul etmiş, kimisi de bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur.

Aslında kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Kanaatimizce doğru olan da budur.

Dipnotlar:

1. Beyhaki, (Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyin) es-Sünenü’l-Kübra, 5/68, (I-X), Haydarabad, 1344.

2. Lokman, 31/19.

3. Müslim, İman, 147; İbn Mace, Dua; Ahmed İbn Hanbel, +/133, 134, 151.

4. Sebe’, 34/10.

5. Buhari, Fedailu’l-Kur’an, 31; Müslim, Müsafirun, 235, 236; Tirmizi, Menakıb, 55; Nesai, İftitah, 83.

6. Darimi, Fedailu’l-Kur’an, 34.

7. Buhari, Tevhid, 52; Müslim, Müsafirun, 234.

8. el-Heysemi, (Nureddin Ali b. Ebu Bekr) Mecmau’l-Bahreyn fi zevaidi’l-Mu’cemeyn, 8/123, 3480 numaralı hadis, Riyad 1992.

9. Ahmed b. Hanbel, 4/185.

10. Tirmizi, Menakıb, 72; Ahmed b. Hanbel, 2/364.

11. Buhari, Meğazi, 38; Müslim, Cihad, 123.

12. Huzai, (Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Huzai), Tahricu’d-delaleti’s-Sem’iyye ala ma kane fi ahdi Rasulillah mine’l-Hıraf ve’s-Sanai’ ve’l-AQ’mali’ş-Şer’iyye, 402, Kahire, 1401/1980; Muhammed Abdülhay el-Kettani, et-Teratibu’l-İdariyye, (Hz.Peygamber’in Yönetiminde Sosyal Hayat ve Kurumlar), Tercüme: Ahmet Özel, İstanbul, 19912/102-103.

13. Buhari, Edep, 90, 95, 111, 116; Müslim, Fedail, 70-72; Darimi, İsti’zan, 65; Ahmed b. Hanbel, 3/107, 117, 176, 187, 202, 227, 254, 285, 6/376.

14. Abdurrezzak (Ebu Bekr Abdurrezzak b. Hemmam es-San’ani,) Musannef, (Tahkik:Habiburrahman el-A’zami,) 11/56, (I-XI), Beyrut, 1960.

15. İbn Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari, 15/120, Kahire, 1978.

16. Huzai, (Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed el-Huzai), Tahricu’d-delaleti’s-Sem’iyye, 778.

17. Buhari, Ideyn, 3; İbn Mace, Nikah, 21; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/187; Nesai, Ideyn, 36; Ahmed Naim-Kamil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı- Tecrid-i Sarih Tercemesi, 3/151-160, Ankara, 1971.

18. Buhari, Nikah, 63.

19. İbn Mace, Nikah, 21; İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-sahabe, 8/4, Kalküta, 1853.

20. Ebu Davud, İmare, 20.

21. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/99; Kalküta, 1853.

22. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b.Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/167; İbnü’l-Esir, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, Üsdü’l-Ğabe fi Ma’rifeti’s-Sahabe, 7/226; (I-VII), Kahire, 1390-1393.

23. Nesai, Ideyn, 36.

24. Muhammed Abdülhay el-Kettani, Teratibu’l-İdariyye, (Hz.Peygamberin Yönetiminde Sosyal Hayat ve Kurumlar), 2/344, Ahmet Özel, İstanbul, 1991.

25. İbn Hacer, Şihabuddin Ebu’l-Fadl Ahmed b. Ali el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, 8/118; Kalküta, 1853, İbn Şebbe, (Ebu Zeyd Ömer b. Şebbe en-Nemiri el-Basri) Kitabu Tarihi’l-Medineti’l-Münevvera, 1/272; (Tahkik: Habib Mahmud Ahmed) Beyrut, Tarihsiz.

26. Ahmed b. Muhammed b. Abdirabbih el- Endelusi, el-Ikdu’l-Ferid, 7/8-9, Beyrut, 1983.

27. Allame Alaeddin Ali el-Müttaki b. Hüsameddin el-Hindi el-Burhan Fevri, Kenzu’l-Ummal fi süneni’l-akval ve’l-Ef’al, 15/214, (I-XV) Beyrut, 1985.

28. Buhari, Ideyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menakıb 15, Menakıbu’l-Ensar 46, Nikah 82, 114; Müslim, Ideyn 19, (892); Nesai, Ideyn 35-36.

29. Nesai, Nikah 80.

30. Buhari, Nikah, 48.

31. Beyhaki, (Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyin el-Beyhaki) es-Sünenü’l-Kübra, 7/289, (I-X), Haydarabad, 1344.

32. Taberani, (Ebu’l-Kasım Muhammed b. Süleyman b. Ahmed b. Eyyub) el-Mu’cemu’l-Kebir, 7/158 6686 numaralı hadis.

33. Neylü’l-Evtar, 8/115, Kahire, 1971.
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=67
——————————-

Din-Musiki İlişkisi Üzerine

Süleyman Uludağ

Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

İnsanı diğer varlıklardan ayıran temel karakter (fasl/ayrım) akıl, fikir, istidlâl, muhakeme, akıl yürütme ve konuşma/nutk’dur, denir. İnsan, hayvan-ı nâtıktır diye de tarif edilir. Düşünce ve cins-tür ayrımı bakımından bu tarif önemlidir. Ama insanın bir de, his/duygu yönü vardır. İnsanların görme, işitme, koklama ve tadımlama ve dokunma gibi hisleri onlarla diğer canlılar arasında ortaktır. Diğer hayvanlar da görür, işitir, koku ve tat alır, dokunma duyusuna sahiptirler. Hatta insandan çok daha iyi gören, işiten, koku alan hayvanlar vardır. Mesela köpekte, insandakinin çok ilerisinde bir koku alma duyusu gelişmiştir. Hayvanlardaki içgüdü ve ileri düzeydeki hassasiyet onlar için bir tür akıl işlevi de görür.

İnsanda hayvanlardakinden ayrı ve ondan üstün bir his daha vardır. Buna bedi’î/estetik his denir. Buna âli his (hissiyat-ı âliyye) ve sanatsal duygu adı da verilir. Mimari, resim, şiir, musiki gibi güzel sanatlar bu hisle ilgilidir. İnsanlar bu hissin sevkiyle güzel sanatlara yönelir, ideal güzeli yakalamak için onlar üzerinde yoğunlaşır, düşünür, uğraşır ve bedi’î/estetik güzeli ibdâ’ ve icâd ederler. Süleymaniye Camii, Tekbir bestesi ve Fuzuli’nin Su Kasidesi böyle üstün bir yeteneğin ve buna bağlı bir çabanın ürünüdür.

İnsan türünde estetik his ve estetik eser vücuda getirme yeteneği vardır. Ancak bu yetenek (capacity, ability, kabiliyet, istidât) herkeste aynı düzeyde değildir. Güzellik duygusuna ve sanatsal hisse sahip olma bakımından insanların pek çok dereceleri vardır. Her insan şiir söyleyemez, şiir söyleyebilenler de aynı derecede mükemmel olarak şiir söyleyemezler. Ayrıca şairlerin şiir söyleme alanları da birbirlerinden farklıdır; kimi tabiat, kimi hamaset, kimi toplumsal ilişkiler, kimi dini hayat sahalarında daha başarılı şiir söylerler. Kiminin şiiri didaktik/hikemi, kimininki lirik/coşkuludur. Estetik sanatların birinde başarılı olan diğerlerinde aynı derecede başarılı olmayabilir; hatta hiç başarı gösteremeyebilir. Şiirden bahsetmemizin sebebi, musikinin tıpkı onun gibi yeteneğe dayanan ve doğuştan gelen estetik bir sanat olduğunu anlatmaktır. Musiki bakımından insanların yetenekleri, ilgi alanları ve başarı durumları birbirinden çok farklıdır. Musiki geniş ölçüde toplumun hayat tarzıyla ve kültürüyle şekillenir ve farklı biçimler alır. Kırsal alandaki müzikle kentlerdeki müzik farklıdır. Türkülerle şarkılar arasında çok çok fark vardır. Hafif Türk müziği ve pop müzik daha başkadır.

Müzik toplumdan topluma değiştiği gibi kişiden kişiye de değişir. Bir kavmin, halkın, milletin ve toplumun müziği, kendi hayat tarzına, dünya görüşüne, gelenek ve göreneklerine ve kültürüne göre oluşup biçimlendiğinden, başka halklar ve toplumlar ondan hoşlanmayabilirler. Aynı şekilde belli bir toplumda yaşayan kişilerden bazıları müziğin belli bir türünden hoşlanırken, diğer kişiler bundan ya hiç veya çok az hoşlanır ama başka bir türünden daha fazla haz ve zevk alırlar Kısaca, müzik toplumdan topluma olduğu gibi kişiden kişiye göre de değiştiğinden nisbî ve izafî/rölatif bir karaktere sahiptir. Toplumların ve bireylerin müzik zevkleri tıpkı damak zevkleri gibi birbirinden farklıdır. Din-musiki ilişkisi üzerinde dururken meselenin bu yönüne daima dikkat etmek, musikiden hiç haz almayan kişilerin bile bulunabileceğini gözönünde bulundurmak gerekir.

Müzik, insânî ve evrensel bir olgudur. İnsan dünyada varolalıdan beri kulağa hoş gelen ölçülü ve ahenkli seslere ilgi duymuş, kendi kendine bir şeyler mırıldanmıştır. Müziği olmayan hiçbir halk, millet, kavim ve toplum yoktur. Her toplumun mutlaka kendine göre, şöyle ya da böyle bir müziği vardır. Bir toplumda bazı bireylerin müziğe ilgi duymamaları ve müzikten hoşlanmamaları, müziğin evrensel ve insânî bir olgu olmasına engel değildir.

Din fıtrî, tabiî ve insanî -menşei itibariyle İlâhî- bir olgu olduğu gibi musiki de din gibi fıtrî, tabiî ve insani bir olgudur. Bu noktada dinle musiki kesişir ve bir ölçüde de örtüşür. İnsana din duygusunu veren Yüce Yaratıcı ona güzel, ölçülü ve ahenkli seslerden ve nağmelerden tat alma yeteneğini, hatta güzel besteler ve hoş nağmeler vücuda husûle getirme (ibdâ’-icâd) kabiliyetini de vermiştir. Bu itibarla musikiye ilahi bir sanat gözüyle bakanlar da olmuştur. İlham perilerinin musiki nağmelerini semadan getirmekte olduklarına inanıldığından, musikiye semavi bir sanattır diyenler de olmuştur.

Yüce Yaratıcı dünyamızı ve evreni kaba hatlarla yaratmakla kalmamış; ayrıca onu türlü türlü güzelliklerle bezemiş ve süslemiştir.

a) Bir kere insanı en güzel şekilde -ahsen-i takvim- üzere yaratmıştır. (Bk. Tin, 95/4) Fevkalade ve hârikûlâde güzel olan insan pek çok güzelliğin de kaynağıdır; ibdâ’, icad ve keşfedenidir.

b) “…üstlerindeki semaya bakmıyorlar mı? Onu nasıl inşa ettik ve süsledik.” (Kaf, 50/6), “Semada burçlar vücuda getirdik ve seyredenler için onu süsledik”, (Hıcr, 15/16), “Dünya semasını kandillerle süsledik.” (Fussılet, 41/12), “Dünya semasını yıldızlarla süsledik.” (Saffât, 37/6)

c) “…yeryüzünü kupkuru bir durumda görürsün, ama üzerine yağmur yağdırdığımızda o kıpırdanır, kabarır ve her türden çifter çifter hoş bitkiler bitirir.” (Enbiya, 22/5; Kaf, 50/7; Nem, 27/60)

Yeryüzünü türlü türlü canlılar, bitkiler ve yeryüzü şekilleriyle süsleyen Allah Teala gökyüzünü de ayla, güneşle, yıldızlarla, samanyoluyla, galaksilerle, yıldız adalarıyla süslemiştir. Gökkuşağı rengarenk şekliyle bu süsü gözler önüne sermektedir. Bunun gibi Hâlık-ı Teala dünyamızı türlü türlü seslerle de süslemiştir; ötüşen kuşların sesleri, hayvanların sesleri, bitkilerin sesleri, su sesi, yağmur sesi, rüzgâr sesi ve nihayet insan sesi… Musiki de zaten süslü sesten başka bir şey değildir.

Hak Teala yeri, gökleri ve bunlar arasında varolan her şeyi insan için yaratmıştır. Hangi türden olursa olsun her şey, her varlık yüce Mevla’nın kulları için yaratılmış olduğu bir nimet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan ve bir rızktır. “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır. (Bakara, 2/29)

İnsan, Allah’ın maddi nimetlerini beş duyu organından biriyle algılar ve tadımlar: Görme, göz; işitme, kulak; tatma, dil; koklama, burun; dokunma, deri. Bâsira, Sâmia, Zâika, Şâmme, Lâmise kuvvetleri ve duyuları.

Beş duyu organından her biri algıladığı bazı şeylerden haz ve zevk alır, bazı şeylerden almaz. Bazı şeylerden ise rahatsız ve hoşnutsuz olur, hatta tiksinir. Elem ve ızdırab duyar. (Bk. Gazali, İhya, II, 268)

Mesela, göz renklerden ve şekillerden oluşan güzel şeylerden hoşlanırken çirkin şeylerden hoşnutsuz olur. Güzel manzaralar, güzel hayvanlar, güzel bitkiler ve çiçekler insanların hoşlandığı şeylerdir. Bunlardan daha güzel olan da insandır ve ona ait olan şeylerdir. İnsan en çok insandan hoşlanır, hemcinsini, dostlarını, akrabalarını, ebeveynini, çocuklarını ve eşini sever. Bunları görmekten haz alır. Güzel tabloları ve mimari eserleri seyretmekten zevk alır. Suret güzelliğinden başka siret güzelliğinden, yani ahlak ve edeb güzelliğinden de hoşlanır. Tabiîdir ki, hoşlanmadığı ve ilgisiz kaldığı renkler ve şekiller de vardır. Bazı renk ve şekillerden ise rahatsız olur, hatta tiksinir. Bütün bunlar zamana ve mekana göre, ayrıca toplumdan topluma ve kişiden kişiye göre de az çok değişir, farklılık gösterir.

Damak zevki de görme duyusu gibidir. Her toplumun, her yörenin, her kuşağın, damak zevk ve mutfağı diğerlerinden az çok farklıdır. Koklama duyusu için de durum aynıdır. Her toplumun parfümeri ve kozmetikleri az çok öbür toplumlardan farklıdır. Bir toplumda ağır bulunan ve sevilmeyen kozmetikler başka bir toplumda zevkle kullanılabilir.

Dokunma duyusu ayrı bir önem taşır. İnsan bazı şeyleri ellemekten ve okşamaktan hoşlanır. Özellikle ebeveynin çocuklarını kucaklamaları, bağırlarına basmaları, okşamaları, öpmeleri ya da onlar tarafından kucaklanmaları ve öpülmeleri insana ayrı bir haz verir. Aynı durum eşler için, cinsi temas bahsinde de sözkonusudur.

Beş duyu organından her birinin meşru, mübah ve helal zevkleri olduğu gibi gayr-i meşru, günah, haram ve mekruh kullanımları da vardır. Mesela dil, damak, mide ekmek, et ve süt gibi gıda maddelerinden haz ve zevk alır. Gıda maddelerinin mübah olması ve helal bir yoldan elde edilmeleri şartıyla bunlar mübah ve meşru hazlardır, Allah’ın şükür gerektiren nimetleridir. Bazı kimselerin içkiden ya da uyuşturucudan zevk almaları ise günah ve haram zevklerdir. Çalıntı gıda maddelerinden alınan haz da böyledir.

Beş duyu organının haz aldığı şeylerden ifrat derecede ve ölçüsüz şekilde yararlanma cihetine gitmek de doğru değildir. Yüce Allah, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah müsrifleri sevmez” (A’raf, 7/31) buyuruyor. Bu ölçü beş duyu organından her biri için geçerlidir. Hak Teala’nın nimetlerinden ölçülü bir şekilde faydalanmak gerekir. Ölçü kaçırılırsa haz eleme dönüşür. Haddinden fazla et yiyen kimsenin rahatsızlanması gibi. “Bir şey haddini aşarsa zıddına dönüşür” kuralı önemlidir.

Beş duyu organından her birinin haz aldığı ve faydalandığı her şey esas ve kural olarak mübahtır, meşrudur. Bunların günah olanları istisnadır. “Eşyada asıl olan ibahedir” külli kaidesi bunu gösterir.

İlke olarak musikinin meşru bir haz, dolayısıyla mübah olduğunu gösteren aklî-mantıkî delil budur. Bu delil apaçık olduğu gibi aynı zamanda kesindir. Bu delil alem-insan yapısından çıkarılmış fıtrî ve tabiî bir delildir. Herhangi bir İlahî ve Semavi kitapta, insan doğasına uygun düşen, onun için de gerekli ve yararlı olan musikinin kökten ve tümden yasaklanması asla bahis konusu olamaz. “Aklın hilafına şer’in vürudu muhaldir.” (Şer’i hükümler akla aykırı olacak şekilde gelmez.), “Aklen caiz olmayan bir şey şer’an da caiz değildir.” külli kaidelerini burada hatırlamakta fayda vardır.

Gazali şöyle diyor: Musiki/semâ mutlak olarak helaldir. Ama bazı arızî/gelirgeçer sebeplerden dolayı bazı hallerde caiz olmayabilir. Hoş, ölçülü ve anlaşılır bir ses olması itibariyle musiki mübahlar kategorisinde yer alır. Onun haram oluşu özünü oluşturan gerçeğin dışındaki arızî sebepler dolayısıyladır. Musikinin mübah olduğunu gösteren delilin üzerini örten perde kaldırıldıktan ve bunun mübah olduğu apaçık olarak ortaya çıktıktan sonra bu görüşümüz kimin kanaatine aykırı düşerse düşsün önemli değildir. (İhya, II, 281)

İnsan fıtratından ve tabiatın yaratılış tarzından kaynaklandığından musikinin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Akıl ve şuur sahibi, hassas yürekli olarak yaratılan ademoğulları her zaman tabiattaki güzel sadalardan, kuş ve bülbül seslerinden hoşlanmışlar, kendilerine göre bazı şeyler mırıldanarak bir tür müzik yapmışlar, böylece kulak zevklerini tatmin etmişlerdir.

Musiki Hz. Adem’den beri dini hayatla içiçedir. Bununla ilgili olmak üzere birkaç hadisi buraya alıyoruz:

a) Hz. Peygamber buyuruyor: “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği/güzeli sever.” (Müslim, İman, 147; İbn Mace, Dua, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 133-151)

Bu hadis bütün güzel şeylerin, bu arada özü itibariyle güzel olan musikinin caiz ve mübah olduğunu, hatta İslam’ın insanları buna özendirdiğini gösterir.

b) “Allah Teala, teganni ile Kur’an okuyan peygamberi dinlediği gibi, hiçbir şeyi dinlememiştir.” (Buhari, Tevhid, 32; Müslim, Müsafirin, 232; Ebu Davud, Vitir, 20; Nesai, İftitah, 83)

c) “Teganni/terennüm etmeyen bizden değildir.” (İbn Mace, İkamet, 176)

d) “Allah kitabını öğreniniz ve onu teganni/terennüm ediniz.” (Dârimî, Salat, 171; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 146)

e) “Kur’an’ı seslerinizle süsleyiniz.” (Buhari, Tevhid, 52; Ebu Davud, Vitir, 2; Nesâi, İftitah, 83; İbn Mace, İkamet, 176)

f) Allah Rasul’ü bir kere Ebu Musa El-Eş’arî’nin Kur’an okumasını dinlemiş ve: “Ey Ebâ Musa! Sana, Davud gibi hoş sada/mizmar verilmiştir.” diyerek onu takdir etmişti. (Buhari, Fazailu’l-Kur’an, 31; Müslim, Salatu’l-müsafirin, 236) Hz. Peygamber, İbn Mesud’a Kur’an okutmuş, büyük bir manevi hazla O’nun tilavetini dinlemiş ve: “Başkasının okuduğu Kur’an’ı dinlemek hoşuma gider.” buyurmuşlardı. (Müslim, Salatu’l-müsafirin, 247)

Bu hadislerde geçen teganni: “Irlamak (yırlamak) manasınadır ve şair kasidesinde bir dilber ile tegazzül eylemek manasınadır ve şair bir adamı şiirle meth ve ya hicv eylemek manasınadır.” (Asım Efendi, Kamus Trc., IV, 1111) Burada maksat, bir insanın kendi tabiî sesiyle birşeyler mırıldanması ve terennüm etmesi, okuduğu şiiri ve parçayı sesiyle doğal bir şekilde bezemeye ve süslemeye çalışmasıdır. Bu anlamda Kur’an’ı teganni/terennüm ile okumak müstehabtır, güzel bir şeydir. Böyle okunan Kur’an’ı dinlemenin hükmü de aynıdır. Teganni/terennüm ve nağme ile Kur’an okumak veya okunan Kur’an’ı dinlemek insanın dini duygularını harekete geçirir, heyecanlandırır, maneviyatını güçlendirir, gönül dünyasını zenginleştirir. Kur’an’dan başka münacaat, tevhid, na’t, mevlid ve ilahilerin nağmeli ve ahenkli bir sesle okunması da aynı tesiri vücuda getirir, bazan da insanın dini hislerini coşturur.

Dini musiki dediğimiz şey budur, bunun İslam’daki temeli ve meşruiyetinin kaynağı da bahsi geçen hadis-i şeriflerdir. Ezanlarda, kametlerde, salavat-ı şerifelerde ve camilerimizde okunan diğer dini ibare ve metinlerde bu musikinin uygulandığını görmekteyiz. Dini musiki “sema” adıyla geniş ölçüde tasavvufta ve tekkelerde de icra edilmiştir. Dini musikinin en özgün ve güzel örnekleri tekke muhitinde ibdâ’ edilmiştir.

Genellikle fıkıh kitaplarında teganni olumlu karşılanmaz, mekruh ve nâhoş bir şey sayılır. Bunun sebebi bazen Kur’an-ı Kerim’in musiki makamlarıyla okunarak uzatılması gereken hece ve seslerin kısaltılması, bazan da tam tersine kısa okunması ve çekilmemesi gereken hece ve seslerin lüzumsuz yere uzatılması, böylece musiki makam ve kurallarının öne çıkarılarak Kur’an-ı Kerim’deki doğal ve özgün ses düzeninin, başka bir ifade ile Kur’an-ı Kerim’de zaten tabiî bir şekilde var olan iç musikinin ve ses mimarisinin bozulmasıdır. Bu anlamdaki teganni, okunan Kur’an’daki harf ve kelimelerin mahreç ve sıfatlarında da hatalar yapılmasına sebep olur, Kur’an’ın Arap dil kurallarına ve ses düzenine göre telaffuz edilmesini engeller. Bu anlamda teganni bütün fıkıh alimlerince mekruh sayılmıştır. Fakat bu sakıncaları taşımayan teganni/terennüm müstahabtır, hadislerde geçen teganniyi böyle anlamak gerekir.

Aslında fıkıh alimleri ve müftüler genel olarak musikiye olumsuz olarak bakarlar, musikinin her türünü günah sayar, bu genel hükmün çok az miktarda istisnaları olduğunu söylerler. Bu sebeple hadislerde açık olarak ifade edilen ve özendirilen dinî musikiye bile şüpheli ve ihtiyatlı yaklaşırlar. Fıkıh kitaplarında, musikinin dindeki önemine işaret eden herhangi bir olumlu ifade bulmak mümkün değildir. Bundan dolayı fıkıh kitaplarından yola çıkarak musikinin İslâmî hükmünü tespit etmek mümkün değildir. Fıkıhçıların bu tutumu geniş ölçüde hadis kitaplarına yazılan şerhlere de yansımıştır.

Ulema, musiki ve oyun konusunda son derece katı ve hoşgörüsüz davranmıştır. Ünlü Hanefî fıkıh kitabı Hidaye’de şunlar yazılıdır: Düğünde oyun oynamak ve çalgı çalmak (Lu’b, gınâ, melâhî) bid’attır. Sıradan bir Müslüman davet edildiği bir düğüne gitse, burada oyun oynandığını ve çalgı çalındığını görse orada oturamaz, geri dönüp gider. Zira gitmemesi dine bir leke, aynı zamanda Müslümanlara günahın kapısını açma olur. Çünkü yüce Allah: “Sana öğüt: Kur’an geldikten sonra artık zalimler topluluğuyla oturma” (En’am, 6/68) buyuruyor. Bu da gösterir ki, her çeşit çalgı haramdır, hatta çubuğu vurarak (tempo tutarak) teganni de böyledir. (Bk. Hidaye, II, 360) Bu bilgiler bütün Hanefî fıkıh kitaplarında bu şekilde tekrarlanır. Hiçbir aklî ve naklî delile de dayanmaz. Tersine pek çok sahih hadise de aykırı düşer.

Bir bayram günü Hz. Peygamberin evinde iki kız/câriye türküler söylemiş, Hz. Peygamber de eşi Hz. Aişe’yle birlikte onları dinlemişti. (Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59)

Hz. Aişe bir yakınını evlendirmiş, bunun için düğün yapılmıştı. Hz. Peygamber düğünde çalgı çalınmasını ve eğlence olmasını Hz. Aişe’ye tavsiye etmişlerdi. (Buharî, IV, 140)

Bir hadiste: “Nikahı def çalarak ilan ediniz” (İbn Mace, I, 611; Tirmizi, III, 398) buyurmuştur. Bir bayram günü Habeşliler Mescid-i Nebi’de oynamışlar, Hz. Peygamber de eşi Hz. Aişe ile onları seyretmişlerdi. (Buharî, II, 3; Müslim, II, 605)

Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde şarkılar söylenerek karşılanmış, bu arada Ben-i Neccar kızları türküler söylemişlerdi. (İbn Mace, Nikah, 21)

Bu anlama gelen pek çok sahih hadis var iken Fıkıh alimlerinin musiki ve eğlencenin bid’at ya da haram oluşundan sözetmeleri oldukça garib bir şeydir. Ulemayı bu çıkmaza iten husus musikiyi, oyun ve eğlenceyi insanı gaflete düşüren, dinden uzaklaştıran, oyalayan ve ahireti unutturan bir şey olarak algılamaları, dinî naslar ile insanın ihtiyaçlarını bir bütün olarak değerlendirmemeleridir. Kısaca meseleye dar bir açıdan ve küçücük bir pencereden bakmalarıdır.

Ulema, görüşlerini dayandırmak için nakli delil aramış, musikiyi kötüleyen ve yasaklayan sahih bir hadis bulamayınca uydurma hadislerden meded ummuştur. Hiçbir sahih hadis kitabında yer almayan, birçok fıkıh kitabında tekrarlanan şöyle düzme bir hadis vardır: “Musiki dinlemek günahtır, musiki dinlemek üzere bir araya gelmek fasıklıktır; musikiden zevk almak küfürdür.” Ünlü Osmanlı şeyhülislamı Ebussuud bu konuda epey fetva vermiştir:

Mesela, “Zeyd’in düğününde taamdan sonra çalgı çalındıkta; Amr: “İstimâ’ idenler kafirdir.’ dese ne lazım olur? Cevap: ‘Eğerçi nesne lazım gelmez, amma’ ‘fasıklardır, facirlerdur.” demek evladır. (Fetavay-ı Ebussuud, Varak, 383)

İbn Kemal Paşazade de kırk hadisi toplayan bir risalesinde, güya Hz. Peygamberin şöyle dediğini nakletmiştir: “Ben kesr-i mezâmir ve katl-ı hanâzir için, [yani çalgı aletlerini kırmak ve domuzları öldürmek için] peygamber olarak gönderildim. (Risale fi Tahkiki’l-hak ve İbtâlı Re’yi’s-sufiyye Fi’r-raks ve’ deverân, Süleymaniye ktp. Murad Buhari, nr. 327, varak, 210)

Garib hatta hayret edilecek şey şudur: Musikinin aleyhinde bulunup bunu günah ve haram, hatta küfür sayanlar bu hükmü ayete ve sahih bir hadise dayandıramadıklarından “musikinin haram olduğu konusunda ulemanın icmâî/ittifakı vardır” iddiasında bulunmuşlardır; yani onlara göre musiki bazı müçtehitlerin içtihadıyla değil, bütün müçtehitlerin ittifakıyla haramdır. Ebussuud şöyle diyor:

“Mesele: Hürmet-i ictihadla sabit olunan müstahilli kâfir olmayacak: ‘Raks helâldir’ diyen taifey-i mutasavvıfeyi tekfir edenler ne vech ile tekfir ederler?

“Cevap: ‘İcmâ vardır’ deyu tekfir ederler. Raksa helaldir, diyen bir müçtehit yoktur.” (Varak, 453-454)

Bu tür fetvalarda genellikle raks ve sema/musiki birlikte zikredilir ve aynı hükme tabi tutulur.

Raksın ve semaın haramlığı konusunda kesinlikle icma yoktur. Raks ve sema haramdır diyenler sadece bir kısım fakihler ve vaizlerdir. Bunların tamamına yakın kısmı da müçtehit değil, müçtehitlerin mukallitleridir.

Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe ile Mescid-i Nebi’de oyun oynayan ve rakseden Habeşlileri seyr ettiği en sağlam hadis kitaplarında rivayet edilmiştir ve buna benzer daha birçok olay vardır. Raks ve semaın günah ve haram olmadığını sarih ve beliğ bir şekilde ortaya koyan bu hadisler karşısında bu konuda içtihat etmek ve şahsî bir rey ileri sürmek kimsenin haddine düşmemesi icab eder. Naslara aykırı içtihatların hiçbir dini önemi ve değeri yoktur. Zira, “mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur” (Nas olan konuda içtihat etmek caiz değildir.)

Ankaravî, raks ve semaın haram olduğu yolundaki iddiayı şöyle bahis konusu eder:

“Ey aziz karındaş! Sana malum olsun ki, Allah-u azimü’ş-şân sana dünya ve ahirette rahmet eylesin. Eğer hışm ve gazab gözüyle bakmayıp insaf ve rıza gözüyle bakacak olursan görürsün ki, aşıkların ve dervişlerin deveranı ve sema esnasında raksları haram değildir. Eğer sen dersen ki, bu konuda bazı fetvalar var, bazı mutaassıplar bunu kesin delil sayıyorlar ve bazı ulema dahi fukaranın deveranı hakkında fetva verip dediler ki, raks icma ile haramdır, bunu helal sayan kafir olur, helal saymadan raks ve sema eden ise fasık olur.

“Allah’ın tevfik ve inayetiyle biz deriz ki, bu fetva batıldır, çürüktür. Sebeb şudur: O fetvaya göre İmam Şafi, İmam Gazali, Sühreverdi, Kaşanî, Ebu Talib Mekki ve Hz. Mevlana gibi sultanları kafir saymak icab eder. Çünkü bunlar raks ve semaı caiz görüp ibadet ve fazilet addetmişlerdir.” (Huccetu’s-sema, s. 4)

İslam toplumları, özellikle dindar halk kesimleri her zaman raks ve semaın günah ve haram, dolayısıyla şeytan işi olduğu inancıyla yetişmişler ve yaşamışlardır. Bütün nesiller her zaman ve her bölgede bu ağır hükümlerin baskısı, yetenekleri ezici ve hevesleri söndürücü etkisi altında kalmışlardır. Bunun için de şarkı, türkü söylemek, def ve kaval gibi nefesli ve vurmalı çalgı aletlerini kullanmak toplumun aşağı tabakalarına mensup olan kişilerin işi ve sanatı olarak görülmüş; kişilikli, itibarlı, haysiyetli ve şerefli kişilerin bu tür aşağılık ve rezilce işlerle meşgul olamayacakları, özellikle dindar ve takva sahibi Müslümanların bu şeytan işinden kendilerini uzak tutmaları her fırsatta vurgulanmıştır. Böyle bir zihniyetin hüküm sürdüğü toplumlarda elbette ki güzel sanatların gelişmesinden sözedilemez.

Eser ve fikirleriyle Osmanlı toplumunu etkilemiş olan Birgivî vasiyetnamesinde şöyle diyor: “İnsan şu yedi organını günahtan korursa cehennemin yedi kapısı ona kapanır; kulak, göz, dil, el, ayak, karın, tenasül organı. Amma kulaklarını sakınalar sâz dinlemekten. Saz deyu lehv ve Lu’b aletine denur ki, onlardan ârâz zuhur eder, nefsin ve şeytanın telezzüz ettiği ârâzlardan olur. Şeştar, zurna, davul, tanbura, kopuz, çeng, kanun, ney ve gayr-ı âlet-i lehr gibi. Bunlar lehv ve lu’b, oyun-eğlence aletleridir. Bunları dinlemek caiz değildir. Teganni ile zikir, Kur’an ve şiir dinlemekten kulaklarını sakındıralar. (Kadızade Şerhi, İst. 1258, 171)

Bütün bunlar göstermektedir ki musiki, sema, raks ve folklor gibi hususlar bazı hocalar tarafından çok olumsuz bir şekilde ele alınmış, bunlar ve benzeri sanatlar her çeşit şerrin ve günahın kaynağı sayılmış, musiki şeytan veya onun baştan çıkardığı adi ve gâfil insanların işi olarak görülmüştür. Bunları burada anlatmamızın sebebi bu ve benzeri konulara ilişkin olmak üzere İslam kaynaklarında rastlanan bilginin güvenilirlik derecesine dikkat çekmektir. Kaynakların dikkatle, itina ile ama eleştirel bir şekilde kullanılması şarttır. Aksi halde İslam’ın gerçeklerine ve doğrularına ulaşmak mümkün olmaz. Kur’an ve sahih hadislerin ışığı hakkında kaynaklarımızdaki bilgileri tenkit ve muhakeme süzgecinden geçirmeyenler hem yanılır, hem de başkalarını yanıltırlar.

Pek çok türleri bulunan müzik, dini açıdan ikiye ayrılır: a) Lâ-dini/profane, b) Dini müzik. İslam’da bunların her ikisi de önemlidir. Her iki türünde önemli olduğunu gösteren delilleri ve hadisleri yukarıda zikrettik.

Dini musiki çeşitli şekillerde kendini Kur’an tilavetinde; ezan ve ilahi okumada, tekbir ve salavat getirmede, mevlît ve benzeri dini metinlerin okunmasında kendini gösterir. Bunun tabiî, fıtrî, mutedil ve ölçülü şekli, dini geleneklere uygun tarzı insana güzel duygular yaşatır, dini hayatın canlı ve etkili bir şekilde devam etmesine katkı sağlar, insanı dine ve dince önemli olan hususlara ısındırarak Allah’a yaklaştırır. Bu sebeple İslamî hayat tarzında bunun meşru sayılarak önem verilmesi ve geliştirilmesi gerekir.

Lâ-dini/profan müziğe gelince bunun ibadet ve sevap boyutu yoksa da insanî ve fıtrî boyutu vardır. Gerek bireylerin, gerekse toplumların dinlenmeye ve eğlenmeye ihtiyaçları vardır. Müzik dinlemenin ve eğlenmenin en etkin araçlarından biridir. Bayramlarda, düğünlerde ve bazı özel günlerde dinlenen bireyler ve toplumlar hem diğer dünya işlerini daha hevesli ve daha güçlü olarak görürler, hem de ibadetlerini daha şevk ve huşu ile ifa ederler.

Musiki ve benzeri güzel sanatlar ayrıca insanın estetik zevkini de tatmin eder. Musiki, resim, şiir, hitabet ve mimari gibi güzel sanatlarla meşgul olmaktan veya bunları dinlemekten ve seyretmekten alınan haz ve zevk de meşru ve mübah bir tattır, su gibi, ekmek gibi değerli bir dünyevi nimettir. Bu nimetten dolayı da yüce Allah’a şükredilmesi lazım gelir. İşte müzikteki tabiî, fıtrî, beşerî ve insanî boyut da budur.

Herhangi bir sebepten dolayı müzikten hoşlanmayanların, tat almayanların varlığını normal saymak gerekir. Herkes her işten ve sanattan hoşlanmayabilir. Ancak bundan hoşlanmayanların hoşlanmadıkları işleri ve sanatları kötülemeleri, hele bunların günah ve haram olduklarını iddia etmeleri toplum hayatı bakımından yanlış olduğu kadar da zararlıdır.

Müziğin dili olamaz, tercümana ihtiyaç hissettirmez, evrenseldir, denir. Bu doğrudur. Ama müziğin bir de milli ve dini yönü vardır. Her kavmin ve her milletin kendine özgü bir müziği olduğu gibi, her dinin ve dini cemaatın/ümmetin de kendine özgü bir müziği vardır. Özellikle ideolojik hareketler müziğin insanı büyüleyen etkisinden olabildiği kadar yararlanırlar.

Çeşitli Müslüman kavim ve milletlerden her birinin bir milli musikisi vardır. Ve bu musiki o kavmin ve milletin kültürünün bir parçasıdır. Müslüman bir kavme ve millete mensup olan bir kişi, başka bir Müslüman kavmin ve milletin musikisinden hoşlanmayabilir, tat almayabilir. Çünkü musiki sevgisi de mutfak ve damak zevki gibi kavimden kavime, milletten millete, hatta bölgeden bölgeye farklılıklar gösterir. Dünyadaki müslim ve gayr-i müslim kavim ve milletlerin musikileri ilke olarak mübahtır, biz hoşlanalım ya da hoşlanmayalım meşrudur. Ancak bestelerin güftelerinde, melodilerin sözlerinde, İslam akaidine İslam akaidine aykırı sözler bulunuyorsa o zaman musikiye değil de ondaki sözlere caiz değildir, denir.

Her din mensubunun kendine özgü bir dini musikileri vardır. Hıristiyanlıktaki kilise müziği gibi. Bu tür dinî musiki sözüyle, müziğiyle, güftesi ve bestesiyle o dini başkalarına çekici gösterir, gönüllerini çelebilir. Onun için dinlerin, dini musikileri konularında dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekir. Bununla beraber çeşitli sebep ve maksatlarla bu tür musikilerin de sınırlı bir şekilde ve alışkanlık haline getirilmemesi şartıyla dinlenmesinin caiz oluşundan söz edilir. Tıpkı Hıristiyan ve kilise mimarisinin seyredilmesinin caiz oluşu gibi.

İçki ve fuhuş alemlerinde çalınması adet olan meyhane müziği ve benzeri müzik türleri de cevazın dışında kalır.

Müzik, insan ve çalgı seslerinin kulağa hoş gelecek, insanı duygulandıracak şekilde ahenkli/armonik ve ölçülü olarak düzenlenmesidir. Müziğin temel özelliği titreşimdeki düzen ve ahenktir. Bu özellik müzikal sesleri gürültüden ayırır. Sesin tonu, ritmi, tınısı, rengi ve dokusu da müziğin önemli unsurlarıdır. Bu özelliğiyle de müzik milli, kavmi ve mahalli kültürlerin önemli bir parçasıdır. Bir milletin müziğini o milletin örf, adet, anane ve tarihinden, kısaca kültüründen ayrı düşünmek mümkün olmadığı gibi, o milletin dini musikisini de din dışı musikiden ayrı düşünmek mümkün olamaz. Dini ve tasavvufî besteler yapan ünlü Osmanlı bestekarlarının, aynı zamanda şarkı formunda eserlerinin de olması bunu gösterir. Şu halde milletlerin dini musikileri lâ-dini musikilerine sıkı bir şekilde bağlı olduğu gibi her ikisi birlikte o milletin kültürüyle iç içedir. Bu yüzden dindışı müziğin de hoşgörüyle karşılanması, korunması ve geliştirilmesi gerekir.

Öteden beri musiki-ahlak ilişkisi üzerinde önemle durulmuştur. Eflatun’a göre müzik ahlakın bir parçasıdır, Semavi ahenk müzikte yankılanır. Ritim ve melodi Semavi cisimlerin hareket esnasında çıkardıkları seslerin bir taklididir. Böylece müzik evrenin ahlakî düzenini yansıtır. Dünyevi müzik ideal müziğin bir gölgesidir. Dünyevi müziğin bazı modları tehlikeli olduğundan sakınılması gerekir. Ahlak bakımından sakıncalı görülen müzik türlerine İslam uleması ve hükeması da dikkat çekmişlerdir. Bediüzzaman sesleri biri ulvi, diğeri süfli duygular uyandıran olmak üzere ikiye ayırıp ilkine helal, ikincisine haram demesi İslam’daki söz konusu geleneğin bir devamıdır.

Bir gün Farabi, Sultan Seyfüddevle’nin bulunduğu meclise girdi. Mecliste pek çok faziletli ve şöhretli kişi bulunuyordu. Sultan Farabiye, “Müzik dinlemek caiz midir?” diye sordu ve “evet” cevabını aldı. Sonra her çeşit müzik ve çalgı aleti getirildi. Sâzını ele alıp çalan herkesin kusurunu gösterip kulağını çeken Farabi, en sonunda kuşağından bir harita çıkardı. Birkaç çubuk getirip onları belli bir tarzda birleştirdi, birbirine çattı. Bir çeşit lu’b eyledi/oyun oynadı ki, oradakiler ellerinde olmaksızın güldüler. Sonra bu çubukları başka bir tarzda birleştirdi, bunları çalınca oradakilerin hepsi ağladılar. Farabi çubukların bu tarzını değiştirdi. Yeni bir tarzda birleştirip hareket haline geçirince oradakilerin üzerine bir uyku çöktü, hatta kapıda nöbet bekleyen bekçiler de uyuyakaldılar. Farabi’de oradan çıkıp gitti. Rivayete göre kanun denilen musiki aleti onun icadıdır.” (Taşköprüzade, Mevzuatü’l-ulum, I, 343)

Bu örnekte de görüldüğü gibi insan üzerinde meydana getirdikleri etkiler bakımından melodiler/nağmeler çeşit çeşittir. Kimi nağmeler gülme, kimisi ağlama, kimisi uyuma, kimisi sevinme, coşma, kimisi üzülme ve hüzün etkisi meydana getirir. Annelerin bebeklerini uyutmak için söyledikleri ninniler uyutma etkisi yapar, matem müziği ise hüznü artırır.

İnsanı büyüleyen ve derinden etkileyen müziğin ahlak alanındaki etkileri kadar, dini hayat üzerindeki etkileri de önemlidir, incelemeye ve üzerinde düşünmeye değer. İnsanı dine ve Allah’a yaklaştıran musiki türleri yanında dinden ve Allah’tan uzaklaştıran, onları unutturan ve hiç hatıra getirmeyen türleri de vardır. Bir üçüncü türde ise Allah’a ve dine yakın ya da uzak olmak sözkonusu olmaz. Burada sözkonusu olan yorulan, usanan, üzerine bıkkınlık çöken ve uyuşuk hale gelen insanların geçici bir sürede neşelenmeleri, sevinmeleri, hoşça vakit geçirip dinlenmeleri, eğlenmeleri sonra da dünya işlerine ibadet ve kulluk hayatına dönmeleridir. Musikinin bu türü meşru ve mübahtır. Yeter ki, maksat meşru bir şekilde dinlenmek, eğlenmek, açılmak, dinamizm kazanmak, sonra da faaliyete ve ciddi hayata dönmek olsun.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=63
—————————————————————————-

Mûsiki: Prof. Dr. Hayrettin Karaman

Mûsıkî veya müzik (semâ’, gına) kadın veya erkek tarafından ses ve âlet (çalgı) ile icrâ edilen malûm san’atın bütün şubelerine şâmildir. İslâmî hüküm bakımından bu şube ve şekiller arasında fark vardır. Ayrıca müziğin icrâ edildiği yer ve maksadın da hükme tesiri sözkonusudur.
Müziğin hükmünü tayin eden delillere geçmeden önce fıkıh mezheblerinin telâkkisini özetleyelim:
1) Hanefî mezhebine göre mûsıkî icrâsı ve bunu dinlemek haramdır. Bu hüküm, değnek ve çubuğun bir yere âhenkli bir şekilde vurulmasını dahi içine almakta ve haram saymaktadır.53
Hükmün bazı istisnâları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.
Müzik başkalarına dinletmek için değil de kendini dinlendirmek ve yalnızlığı defetmek için yapılırsa İmam Serahsî’ye göre caizdir; Merginânî’ye göre bu da haramdır.54
İmam Ebû-Yusuf’a sormuşlar: Düğün dışında, meselâ kadının ve çocuğun kendi evinde tef çalmasına ne dersin? Şu cevabı vermiş: Bunda kerâhet yoktur. Aşırı oyun ve teğannî olursa onu mekruh görürüm.55
Hanbelî mezhebi bu konuda-genel çizgileriyle- hanefî mezhebi gibidir.
2) İmam Şâfiî ve Mâlik’ten ikişer görüş nakledilmiştir. Bunlardan birine göre bu iki imam müziği mekruh saymışlar, diğerine göre ise -yanında bir haram işlenmediği, harama âlet edilmediği takdirde- mübâh görmüşlerdir. Şâfiî mezhebinden Gazzâlî ile malikîlerden Kettânî’nin görüşlerine aşağıda daha genişce yer verilecektir.
3) Zahiriyye mezhebi ile genellikle sofiyye tarikatları musıkînin bütün nevileriyle mübah olduğunu müdâfaa etmişlerdir.56
Mûsıkînin lehinde ve aleyhinde görüş bildiren fıkıh bilginleri bazı âyetlerle istidlâl etmişlerse de (Lukmân: 31/6; Zümer: 36/18) bunların mûsıkîyi hedef aldığı kesin değildir.
Hadislere gelince, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in düğün, bayram, karşılama gibi münasebetlerle icrâ edilen müziği tasvib ettiği, düğünlerde bunu teşvik eylediği sağlam rivayetlere istinad etmektedir.
Ayrıca müziğin -bir harama âlet edilmeden yalnızca saz ve ses müziğinin- haram kılındığına dair sahih hadisin bulunmadığı söylenmiştir.57
Faslı Abdulhayy el-Kettânî, Hz. Peygamber devri kültür ve medeniyetinden bahseden iki büyük ciltlik eserinde (et-Terâtibu’l-idâriyye) mûsıkîye 25 sayfa ayırmış, bütün çeşitleriyle caiz olduğunu gösteren deliller getirmiş, bu mevzûda yazılmış 20 eserin ismini vermiştir.58 Bu müellifin tesbitine göre sahâbeden Ömer, Osman, Abdurrahman b. Avf, Ubeyde b. el-Cerrâh, Sa’d b. Ebî-Vakkas, Ebû-Mes’ûd, Bilâl, Abdullah b. ez-Zübeyr, Hassân, İbn Amr, el-Mugira b. Şu’be gibi zevâtın müzik dinledikleri rivayet edilmiştir.
İmam Gazzâlî İhyâ isimli eserinin 35 sayfasını bu meseleye ayırarak bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu neticeye varmıştır:
Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.
1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.
2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.
3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.
4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır.59
Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:
1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur.60
2) Müzik âleti içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.
3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse onun müzikten uzak durması gerekir.
5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkorsa yine haram olur.61

53. el-Merginânî, el-Hidâye (kerâhiye bahsi)
54. İbn el-Hümâm, ag. esr., C.VI, s. 36.
55. el-Aynî, Umdetu’l-Qârî, C. III, s. 359.
56. İyi bir hülâsa için bk. S. Uludağ, İslâm açısından Mûsikî ve Semâ, İst. 1976, s. 168-187.
57. Şevkânî, Neyl, C. VIII, s. 107.
58. C. II, s. 120-145.
59. C. II. s. 302.
60. Hanefilerden Buhârî şârihi allâme Aynî de “Bayramda iki cariyenin okuduğu şarkıyı Hz. Peygamber’in ve Ebû Bekr’in dinlediklerinden hareketle aynı neticeye varmıştır. Umdetu’l-Qârî, C. 3. s. 360.
61. C. II, s. 279-281. (özetlenmiştir.)

http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0135.htm

Soru:
Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)

Cevap:
Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musiki eşliğinde karşılama yapmışlardı. Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikinin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.

http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00211.htm
——————————————————-

Prof. Dr. Faruk Beşer

Çalgı Aletleri: “Benim sorum çalgı aletleriyle ilgili. Saz çalmak istiyorum ama İslamda caiz olmadığını öğrendim. Beni bu konu hakkında aydınlatırsanız çok memnun olurum. Saygılarımla”

Müzik konusu başlı başına bir konudur ve uzunca anlatılması gerekir. Çalgı aletleri/enstrümanlar ise bunun içinde tali bir meseledir. Bunları daha uzunca anlatmayı sonraya bırakarak şimdilik şunları söyleyebiliriz:

İslam’ın haram ya da yasak dediği şeyler iki türlüdür: Haram ve yasak kılınan şeyin ya bizzat kendisi kötüdür, zararlıdır ve onun için yasaklanmıştır. Ya da kendisi bizzat kötü değildir ama başka bir kötülüğe sebep oluşturmaktadır ve onun için yasaklanmıştır. Bu genel kuralı aklımızda tutarak diyebiliriz ki:

Bizzat kendisi kötü ve zararlı olduğu için yasaklanan şeyler her zaman yasaktırlar/haramdırlar. İçki içmeyi buna örnek verebiliriz. Kendisi bizzat kötü olmadığı halde, başka bir kötülüğe götürdüğü için yasak olan şeyler ise, her zaman yasak/haram olmayabilirler. O kötülüğe götürmedikleri kesin olarak bilindiği yerlerde haram olmazlar. İşte bunun en açık örneği müziktir.

Müzik bizzat kötü ve zararlı bir şey değildir. Çünkü insanlar nameli ve düzenli seslerden hoşlanırlar. Bu bir fıtrat/doğa meselesidir ve dünyada, insanın fıtratının hoşlandığı halde tamamen yasak olan hiçbir şey yoktur. Çünkü İslam fıtrat dinidir. Güzel sesle Kuran-ı Kerim okumanın caiz olmayacağını kimse söylememiştir. Kuş cıvıltılarından ve derelerin şırıltılarından herkes hoşlanır. Teneke sesinden ve gürültülerden ise kimse hoşlanmaz. Öyleyse müziğin de helal olanı bulunmalıdır. Bu söylediklerimizi de genel kural olarak aklımızda tutmalıyız.

Tarih boyunca İslam adına yasaklanan müziğin, hep haramlar eşliğinde icra edilen müzik olduğunu söyleyebiliriz. Safi müzik olarak, düzenli seslerin çıkarılmasına haram diyen bir alim de tanımamaktayız. Öyleyse müzik konusunda söylenebilecek son söz, İmam Gazalî’nin söylediğinden başkası olmayacaktır: “Müzik kötü maksatla yapılıyor, kötülüğe alet ediliyor, kötü şeyler çağrıştırıyor ve haram sözler içeriyorsa haramdır. Böyle değilse haram değildir. Hatta Kuran-ı Kerim’in dahi böyle kötü maksatlarla okunması haram olabilir. Bu sebeple bir müzik bir kimse için kötülüğü çağrıştıran ve kötülüğe götüren bir özelliğe sahip olursa onun için haram olur. Ama aynı müzik bir başkasında çok güzel duygulara sebep olursa onun için de helal olur ”

Şimdi sizin sorunuzun cevabına gelebiliriz: Müzik aletleri, maddeleri itibariyle kötü ve zararlı şeyler değildirler. Müzik aleti/enstrüman olduktan sonra da sadece birer vasıta olmuş olurlar. Vasıtaların hükümleri, ne için ve nasıl kullanıldıklarına göre değişir. Eğer dini görevlerin aksatılacağı şekilde ve kötü maksatlar için kullanılmıyorlarsa bunların alınıp satılmasına, ya da kullanılıp icra edilmesine haram diyemeyiz. Bel ki şöyle söylemek mümkün olabilir: İslam’da anlamsız ve boş işlerle yani malayani ve lağv ile meşgul olmak hoş görülmemiştir. Eğer birisi için müzikle meşgul olmanın böyle bir yönü varsa, öyle olan insanlar için mekrutur.

http://www.farukbeser.com/tr/cevapoku.asp?id=129
————————————————————-
İslamda müziğin yeri nedir, Mehmed Paksu Helal – Haram

29-Haziran-2006 – 19:20:11

Cevabımız Değerli Kardeşimiz;

Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazılar ıharam kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, RAbbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”1

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir.

Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakkın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni/Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni/Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem/Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni” şiiri bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olhmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:
Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir.

Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.

1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-81.

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=197&keyword=müzik
————————————————-

Sorularla İslamiyet, Müzik ve çalgı aletleri

Çevremden sürekli Def hariç tüm çalgı aletleri haramdır şeklinde duyumlar alıyorum. Oysaki yıllardır yönlendirme yanlış olmadığı ve gereksiz vakit harcatmadığı sürece zararı olmadığına inanırdım. Ayrıca birkaç senedir Ney üflemeye çalışıyor ayrıca Ülkemizde artan saçma sapan türdeki şarkıların yerine Güzel şeylere yönlendiren kültürümüzü anlatan türden eserlerin artmasını istiyorum. Sitenizden birkaç yazı aldım ancak elimde delil olarak sunacağım Hadis, ayet veya fıkıh kitaplarından kaynaklar sunamıyorum. İnandıramıyorum zirâ.

27-Haziran-2006 – 02:41:08

Cevabımız
Değerli Kardeşimiz;

İslâm Dini, Peygamber Efendimizin (A.S.) Sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır. Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır. Dinî musikî ruhun gıdasıdır. İlahîler bu cümledendir. Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur.
Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir? İslâm’ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz.
— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,
— Kadın – erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,
— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı – türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,
—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır.
Bunun dışında mubah olan musiki ve çalgılar :
— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,
— Allah’ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı.
— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,
— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mubahtır.
Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır :
Söylenen şarkı – türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayr-i meşru yola itici olmadığı takdirde mekruh değildir. İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur. (1)
Düğünlerde Tef, Darbuka ve Benzeri Aletleri Çalmak:
Düğün ve derneklerde bu kabil âletleri çalmaya cevaz verilmiştir. Nitekim. Peygamber (A.S.) Efendimiz zamanında bayram günleri kadınların biraraya gelip bu tür çalgı çalıp eğlendikleri sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Hattâ bir bayram günü Hz. Âişe Validemizin evinde kadınlar toplanıp tef çalıp eğlenirlerken Resûlüllah (A.S.) Efendimiz içeri girmiş, onlara bir şey demeden çekilip bir köşede uzanarak uyumak istemişti. Tanı bu sırada Ebûbekir SIDDIK içeri giriyor ve çalgı seslerini işitince üzülüyor, onları azarlayarak «Peygamber Efendimizin huzurunda caz ve sazın yeri mi olur?» diye uyarıda bulunuyor. Bunun üzerine Efendimiz yüzünün üstündeki örtüyü kaldırarak, «Ya Ebabekir! Herkesin bir bayramı var, onda eğlenirler, vazgeç bunlar da kendi bayramlarında eğlensinler.» buyurarak bunun bir aşırılık olmadığını belirtiyor.
Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret edip Medine’ye girerken coşkun bir tezahüratla karşılandı, bunların arasında neşide söyleyen kızlar ve kadınlar da. bulunuyordu. Efendimiz onların bu davranışını o gün için yadırgamadı. Sonraları, kadınların erkekler arasında neşide, (şarkı ve türkü) söylemelerini yasakladı.
Aşırı şekilde çalıp oynamak ise mekruh kabul edilmiştir. İmam Ebû Yusuf bu görüştedir. (2)
Hızanetü’l-Müftîn adlı eserde bu konuya temas edilerek deniliyor ki: «Bayram ve benzeri günlerde tef ve benzeri şeyleri çalmakta dinen bir sakınca yoktur.»

(1) El-Muhit – Radiyüddin Serahsî
(2) El-Muhit – Radiyüddin Serahsi
Kaynak: Celal yıldırım İslam Fıkhı Adlı eseri

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=48&keyword=çalgı%20aletleri
———————————————————

Müzik dinleme ölçüsü, Sorularla İslamiyet

Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi. İlahi ve ezgi dinlemede ölçü ne olmalıdır ?

27-Haziran-2006 – 07:08:21

Cevabımız Değerli Kardeşimiz;

Musikî hususunda umumî ölçümüz şu ifadeler olmalıdır:

“Şeriatça bazı savtlar (dinî bakımdan bazı sesler) helâl, bazılar ıharam kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, RAbbanî aşkları iras eden (hatırlatan) sesler helâldir. Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.”1

Musikîde iki ses kullanılır: insan sesi ve âlet sesi. Bir eser icra edilirken ya tek başına insan sesi veya müzik âletleri kullanılır; çok kere de her ikisinden birden istifade edilir. Her üç halde de insanın hoşuna giden, onun zevk duyduğu ve tesirinde kaldığı ölçülü, belli bir makamda ses çıkarılır. Bu sesler mahiyetine, mevzuuna ve tesirine göre değerlendirilir. Ya insanın ruhuna tesir eder, onda ulvî, dinî, hamâsî hislerin canlanmasına sebep olur; ya da dinlediği bir musikî parçası, nefsine ve süflî hislere hitap ederek yüce hislerin körelmesine sebebiyet verir. Yukarıdaki ifadelerde de açıkça görüldüğü gibi, meşru olan, dinlenilmesinde bir mahzur bulunmayan ses, insana ulvî hüzünleri, yani dünyanın fâniliğini, ölümün her an gelebileceğini, insanın bir gün gelip toprak olacağını, Allah korkusunu hatırlatmalı veya ilâhî aşkı, Allah sevgisini, dünya üzerinde Cenab-ı Hakkın güzel sanat eserlerindeki yüce isimlerinin ve sıfatlarının tecellîlerini hatıra getirmeli. Bu hisleri tahrik eden her türlü sesi dinlemek helâl ve caizdir. Fakat yetimane hüzünleri; insana ümitsizlik veren, sevdiği kimselerden ve nimetlerden ayrılmanın ıztırabını hatırlatan, insanı bedbinliğe, karamsarlığa iten; insanın şehevanî hislerine hitap eden, dinlediği zaman nefsin hoşuna giden sesler ise haramdır, dinlemek caiz değildir.

Bu iki sınıfa girmeyen birtakım sesler de vardır ki, insandan insana değişir. Meselâ aynı musikî parçasını dinleyen iki kişiden birisi nefsânî bir his duyarken, diğeri ondan daha ulvî bir mânâ çıkarmaktadır. Meselâ “İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye/Deli gönül abdal olmuş, gezer elif elif diye” parçasını bir musikî eşliğinde dinleyen iki kişiden birisi “elif”ten Allah’ı hatırlayıp, ilâhî aşkı düşünürken, öbürü zahirî mânâsına bakarak “elif”ten bir kadını hatırlar, mecâzî bir aşk düşünür.

Bir başka misâl: Yunus’un, “Aşkın aldı benden beni/ Bana Seni gerek Seni/Ben yanarım dünü gün/Bana Seni gerek Seni/Aşkın şarâbından içem/Mecnûn olup dağa düşem/Sensin dünü gün endîşem/Bana Seni gerek Seni” şiiri bugün hem ilâhî olarak, hem de türkü olarak söylenmektedir. Şimdi biri burada geçen “aşk”tan ilâhî aşkı düşünürken, diğeri zâhirî mânâsına bakarak mecâzî bir aşkı hatırlar.

İmam Gazalî Hazretleri ise musikîyi, haram, mekruh ve mubah olhmak üzere üç ana başlık altında inceleyerek şöyle der:

Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan kimseler için yalnızca bu duyguları tahrik eden sesler haramdır.

Vakitlerinin çoğunu buna veren, meşguliyeti âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehaptır.

İmam Gazalî daha sonra, musikîyi haram kılan şeyin kendisi değil, sonradan ârız olan bazı sebepler olduğunu ifade eder, bunu da şöyle tasnif eder:
Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir.

Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise, bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.
Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, vaktinin çoğunu bu yolda geçirirse sefih olur.

1. İşaratü’l-İ’câz, s. 78; Sözler, s. 382, 687-688.
2. İhyâ, 2: 279-81.
Mehmed Paksu Helal – Haram

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=53&keyword=müzik
——————————————-

Müzik, Mehmet Paksu, sorularla islamiyet

Benim sormak istediğim ezgi ve ilahi ile uğraşmak istiyorum hatta şimdi 3 tane bestem var. Ama dinen bir sakıncası var mı ?

28-Haziran-2006 – 20:20:43

Cevabımız Değerli Kardeşimiz;

Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Hicret edip Medine’ye teşrifleri sırasında Medine halkı, çoluk çocuğuyla tam bir bayram havasına bürünmüşlerdi. Şiirler okuyorlar, İlâhîler söylüyorlardı. Bugün de hâlâ dillerden düşmeyen ve koro halinde söylenen “Talaa’l-bedrü aleynâ” ile başlayıp devam eden ilâhî, Medineli Müslümanların hep birlikte söylediği bir manzumeydi. Türkçesi şöyledir:
“Veda yokuşundan doğdu dolunay bize./ Allah’a yalvaran oldukça şükretmek gerekir mes’ut halimize./ Ey bize gönderilen yüce Peygamber, sen,/ İtaat etmemiz gereken bir emirle geldin bize!”

Neccaroğullarının mâsum kız çocukları da defler çalarak Peygamber Efendimize “Hoş geldin” diyor, hep birlikte şunları söylüyorlardı:
“Nahnü cevârin min benî’n-Naccar/ Yâ habbezâ Muhammedün min câr.” (Biz Neccaroğulları kızlarıyız/ Muhammed’in komşuluğu ne hoştur!)(1)

Evet, İslâm tarihinde koro halinde söylenen ilk ilâhi budur diyebiliriz. Hıristiyanlıkta dinî mûsikinin olması, koro halinde ilâhi söylenmesi, bugün büyük bir repertuar teşkil eden tasavvuf mûsikimizdeki bize has edâ ve ifadenin onlardan kaynaklandığını söylemek, dayanaktan mahrum bir sözdür.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Hıristiyanlık da semavî bir dindir. İtikatta bazı müştereklikler olması gibi, usülde de müştereklik olması fark etmez. Meselâ onlar da âhirete inanır, biz de, onlar da meleklere inanır, biz de…

Mevlid ise, Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) olan kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder.

İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:
“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”
“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.”(2)

İbni Hacer bu nakilden sonra şöyle der: “Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde, mevlid gecesinde Allah’a şükretmek tam yerindedir. Fakat mevlid merasiminin Peygamberimizin doğum gününe denk getirilmesi yerinde olur.”(3)

Bugün birçok İslâm ülkesinde Peygamberimizin doğumunu yâd etmek, ona salât ve selâm getirmek maksadıyla çeşitli dillerde okunan mevlidler vardır. Arapça “Bâned Suâd, Bürde ve Hemziyye” kasideleri birer mevliddir. Türkçede ise yirmiden fazla mevlid manzumesi vardır. Fakat bunların içinde en çok tutulan ve okunanı Süleyman Çelebi merhumun 1409 yılında yazdığı Vesiletü’n-Necât isimli mevlid kitabıdır.Önceleri yalnız Peygamberimizin doğum gününde okunan ve tertip edilen mevlid merâsimleri, daha sonra bütün mübarek gecelerde tekrarlanmış, bilhassa memleketimizde daha da yaygınlaşarak, ölüm, hastalık ve daha birçok vesilelerle okunagelmiştir. Bazı İslâm âlimleri mevlidi bid’at sayarak karşı çıkmışlarsa da, Bediüzzaman, bu konuda şöyle buyurur:

“Mevlid-i Nebevî ile Miraciyenin okunması gayet nâfi (faydalı) ve güzel âdettir ve müstahsen (iyi, hoş) bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtif ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir (sohbet sebebidir). Belki hakaik-i imaniyenin ihtarı (hatırlatılması) için, en hoş ve şirin bir derstir. Belki îmanın envarını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyic (heyecan uyandıran) ve müessir bir vasıtadır.”(4)

Kaynaklar:
1. İbni Mace, Nikâh: 21.
2. Müslim, Siyam: 127.
3. el-Hâvî fi’l-Fetevâ, ı: 190.
4. Meklubat, s. 281-285

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=128&keyword=müzik
——————————————-

MÜZİK DİNLEMEK VE TELEVİZYON SEYRETMEK HAKKINDA BİLGİ VERİR MİSİNİZ?

Müzik konusu Islâm âlimlerini çok meşgul eden bir konudur. Çünkü bu mesele bir çırpıda cevap verilecek bir mesele değildir. Zamana, zemine, dinleyene ve dinletene göre değişebilen esnek bir meseledir. Bu yüzden Gazalî bu meseleyi bütün bu itibarları hesaba katarak “Ihyâ”sında uzun uzadıya anlatmıştır. Birkaç cümle ile özetlemek istersek şunları söyleyebiliriz: Müzik bütünüyle haram olmadığı gibi, bütünüyle de helâl değildir. Fıtrat da bütünüyle haram olmamasını gerektirir. Tabiatta kendiliğinden var olan ahenkli şırıltılar, kuş sesleri ve yanık Kur’ân okuyuşlarının haram olduğunu kimse söylememiştir. Düğünlerde, bayramlarda işin içine biraz eğlence de karışsa, def gibi aletlerle çalıp söylemek ve eğlenmek genellikle helâl görülmüştür. Yabancı kadının türkü söylemesini erkeğin dinlemesi genellikle haram görülmüş ve kadının sesi avret olmasa bile, nameli türkü ve şarkısı kalplerde fitnenin uyanmasına sebep olur denmiştir.

Kadının kadından, erkeğin erkekten müzik dinlemesine gelince; haram şeylerin tasvir edildiği türkü ve şarkılar, ittifakla haram görülmüş, bunun dışındakiler ayrıma tabi tutularak, dinleyende kötü duygular uyandıranı haram, iyi duygular uyandıran mübahtır denmiştir. Harplerde cesaret vermek için, ruh hastalarını tedavi etmek için müzik bazı çeşitleriyle helâl sayılmış ve kişinin tek başına iken yalnızlığını gidermek için birşeyler terennüm etmesi mübahtır denmiştir. Günümüzde müziğin ideolojik silah olarak kullanılma özelliği hesaba katıldığında müslümanlar tarafından da silah olarak kullanılabileceği söylenebilir. Bazı tarîkat mensuplarının def vs. ile semâ ve raks yapmalarını, Imam Rabbani’nin de içinde bulunduğu birçok Islâm âlimi ağır bir dille tenkit etmiş ve bunun kötü bir bid’at olduğunu söylemişlerdir.

Ancak müzigi, herşeye rağmen yerenlerin savunanlardan çok olduğu, yerilirken haram yani günah olduğunun söylenmesi, savunulurken ise ancak mübah olduğunun söylenmesi, yani, sevap olduğunun söylenmemesi de hesaba katılmalıdır. Televizyona gelince; kastedilen müzik ise onun için söylenecek şeyler de aynıdır. Ne var ki, bir kıyaslama yapılırsa canlının cansızdan daha etkili olduğu ve mahzurunun bir derece daha fazla olacağı da açıktır. Yani direkt olarak görülmesi haram olmayan şeylerin ve manzaraların, ekrandan görülmesi de öncelikle harâm değildir. EIbette haram olanınki de, az önce söylediğimiz bir derece farkını hesaba katarak haramdır. Televizyonun esas sakıncalı yani, şu anda müslümanlar aleyhine bir beyin yıkama ve ahlâkı tahrip aracı olarak kullanılması ve çok hayırlı işlere sarfedilecek zamanların boşa geçmesini sağlamasıdır. Gerçi bu son etkisi, kötü işler yapacak olan insanlar hesaba katıldığında faydalı bir sonuçtur ama, tersi için de kötü bir sonuçtur. Ayrıca televizyon aile ve fert bazında da laik, yani hiçbir hareketini dine göre ayarlamayan bazı standartlarını ölçü alıp, devamlı onların hayatını “normal” olarak empoze ettiği için, asıl zararı şu anda Islâmî inanç ve âile düzenini yıkma işlevi görmesidir. Bu, izleyenleri farkında olmadan damla damla yuttukları öldürücü bir zehirdir. (Geniş bilgi için bk. Ibn Âbidîn; Fetâvâ N/298-99; Dürrû’I-Münteka N/553; Nemenkânî N/214 vd.)

http://www.sevde.de/Aile/MM.htm#MÜZIK%20DINLEMEK%20VE%20TELEVIZYON%20SEYRETMEK%20HAKKINDA%20BILGI%20VERIR%20MISINIZ?
—————————————————————

Musikinin dindeki yeri Sual: Dinimizde müzik haram mıdır?

CEVAP
Simanın caiz olduğu ve caiz olmadığı yerler vardır. Bazıları, kitaplardaki sima kelimesini çalgı olarak tercüme ettikleri için mubah çalgılar da var zannedilmektedir. Aşağıdaki yazıların tamamı İslam âlimlerinin kitaplarından alınmıştır. Nereden alındığı da sonunda yazılıdır. Kendimize ait tek cümle yoktur.

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese sima denir. Çalgı aleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. (Dürr-ül mearif)

Lokman suresinin 6. âyetindeki lehv-el hadis ifadesini âlimler musiki, çalgı aleti olarak bildirmiştir. İbni Mesud hazretleri yemin ederek lehv-el hadis’ten kasıt, çalgı aleti ve musiki olduğunu söylemiştir. (Tefsir-i ibni kesir, Tefsir-i medarik) [İbni Mesud gibi büyük bir zata inanmayan cahillere ne denir ki?]

(Mevahib-i aliyye) ismindeki tefsirde, lehv-el hadis âyeti şöyle tefsir ediliyor:
Yalan hikayeler yazarak veya şarkıcı kadınlar tutup herkese ses nağmeleri dinleterek, Kur’an dinlemelerine engel olmaya çalışanlara Cehennem ateşini müjdele! (Mevâkib tefsiri)

Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Üçü hariç, her lehv bâtıldır.) [Deylemi]
Demek ki lehv, bir oyun, bir eğlence, bir çalgı olduğu için böyle buyuruluyor.

Müfessirler, İsra suresinin 64. âyetinde şeytana, (Vestefziz… bi savtike [Sesinle oynat]) demenin çalgı ile oynat demek olduğunu, bu âyetin, her çeşit çalgıyı haram ettiğini bildirmişlerdir. (Şeyhzade)

Müfessirler Enam suresinin 70. âyetini, (Dinlerini [şarkı ile, musiki ile] oyun ve eğlence haline sokanlardan uzak dur) şeklinde tefsir etmişlerdir.

(Şimdi siz bu söze [Kur’âna] mı şaşırıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz ve siz gafletle oynuyorsunuz.) [Necm 59-61]
Medarik tefsirinde entüm samidün ifadesi, (Kur’an okunduğunu işittikleri zaman onu dinletmemek için teganniye [şarkı türkü söyleyerek şamataya] başlarlar, oynarlardı) diye açıklanıyor. İbni Abbas ve Mücahid hazretleri de bu ifadenin şarkı olduğunu söylemiştir. (İgaset-ül-Lehfan)

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Peygamberin emrine uyun, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157]
(O, kendisine vahyedilenden başkasını söylemez.) [Necm 3, 4]

(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]

(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

(Kur’anı sana insanlara açıklayasın diye indirdik.) [Nahl 44]

Şimdi Resulullah efendimiz, yukarıdaki âyet-i kerimeleri nasıl açıklamışsa ona bakalım:
(İlk teganni eden şeytandır.) [Taberani]
(Sesini gına ile yükseltene şeytan musallat olur.) [Deylemi]

(Rahmet melekleri, ceres, [çan, zil, çıngırak] bulunan yere girmez.) [Nesai]
(Rahmet melekleri, köpek ve çan bulunan kafileye yaklaşmaz.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]

(Ceres, şeytanın mizmarıdır.) [Müslim, Ebu Davud, Nesai] [Mizmar çalgıdır]

(Şarkıcı kadını dinlemek, yüzüne bakmak haramdır. Parası da haramdır. Kimin eti haramdan beslendi ise, ona Cehennem ateşi layıktır.) [Taberani]

(Cenab-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emretti.) [İ.Ahmed]

(Bir zaman gelecek, ümmetimden bazısı, zinayı, ipek giymeyi, içki içmeyi, mizmarı [çalgıyı] helal addedecektir.) [Buhari]

(Musiki, kalbde nifak hasıl eder.) [Beyheki]

(Suyun otu büyüttüğü gibi, şarkı, oyun ve eğlence kalbde nifakı büyütür. Allah’a yemin ederim ki, suyun otu büyüttüğü gibi, Kur’an ve zikir de, kalbde imanı büyütür.) [Deylemi]

(Rabbim bana içkiyi, kumarı, darbukayı ve şarkı söyleyen kadınları haram kıldı.) [İ. Ahmed]

(Resulullah çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.) [Begavi]

(Ümmetimden bazıları, içkilere başka isim vererek içerler. Şarkıcı kadın ve çalgı aletleriyle eğlenirler. Allahü teâlâ, onları yerin dibine batırır da domuzlar ve maymunlar kılar.) [İbni Mace]

(Şu beş şey zuhur ederse, ümmetimin helaki hak olur: Birbiriyle lanetleşme, içki içme, ipekli giyme, çalgılar ve erkeğin erkekle, kadının kadınla iktifa etmesi.) [Deylemi, Hâkim]

(Ben, mizmarları [çalgıları], putları yok etmek için de gönderildim.) [İ.Ahmed, Ebu Nuaym, İbni Neccar]

(İblis, yer yüzüne indikten sonra, ya Rabbi bana ev ver dedi. Hamamlar senin evin. Yemek istedi. Besmelesiz yenen yemekler senin denildi. Müezzin istedi. Mizmarlar [çalgılar] müezzinin denildi. Yazıların dövme, hadislerin yalandır. Resulün [elçin] kâhinler, falcılar, tuzağın da kadınlardır.) [İbni Ebiddünya, İbni Cerir]

(İblis, benim kitabım nedir dedi. Senin kitabın dövmedir, içeceğin sarhoşluk veren her içki, sadakatin yalan, müezzinin mizmarlar [çalgılar], mescitlerin de çarşılardır denildi.) [Taberani]

(İki ses, melundur: Nimete kavuşunca [mizmar]çalgı, musibete maruz kalınca feryat.) [Bezzar]

(Allahü teâlânın gazabına sebep olan şeyler: Acıkmadan yemek, uykusu yokken uyumak, tuhaf bir şey olmadan gülmek, musibette feryat etmek, nimete kavuşunca mizmar [çalgı çalmak].) [Deylemi]

(Şarkıcı ve çalgıcı kadınlar çoğalınca, içkiler her yerde içilince, yere batmalar görülecek, gökten taş yağacaktır.) [Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace, İ.Ahmed]

(Şunlar gelmeden önce salih amel işlemekte acele edin. Sefihler başa geçmeden, güvenlik kuvvetleri çoğalmadan, hüküm rüşvetle satılmadan, adam öldürme hafife alınmadan, akraba ziyareti kesilmeden, Kur’an mizmarlardan okunmadan, Kur’anı şarkı gibi okuyanlar öne geçmeden.) [Taberani]

(Kur’an mizmarlardan okunduğu zaman ölebilirsen öl.) [Taberani]
(Kur’anı mizmarlardan [çalgı aletlerinden] okuyanlara Allah lanet eder.) [Müsamere]

(Şu 15 kötü haslet işlendiği zaman ümmetim belaya maruz kalır:
1- Ganimete hıyanet edilince
2- Emanetin ganimet sayılınca
3- Zekat cereme kabul edilince
4- Erkek karısına itaat edince
5- Evlat ana babaya isyan edince
6- Kişi, arkadaşına itaat edince
7- Babaya cefa edilince
8- Toplantılarda yüksek sesle konuşulunca
9- En rezil kimse iş başına geçince
10- Şerrinden korkulan kimseye ikram edilince
11- Her yerde içki içilince
12- Erkekler ipek giyinince
13- Şarkıcı kadınlar çoğalınca
14- Çalgı aletleri yayılınca
15- Sonra gelenler, önceki âlimlere lanet edip onları kötülediği zaman.) [Tirmizi]

(Gözün zinası [harama] bakmak, kulağın zinası [haram şeyleri] dinlemektir.) [Müslim]

İbni Hibban’ın bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah, develerin boyunlarındaki ceresleri [çanları] çıkarmıştır. Halbuki çan şehveti tahrik etmez. Çan bulunan yere rahmet melekleri girmiyor. Artık çalgıyı, çalgı aletlerini siz düşünün. Şeyh-ul-İslâm Ahmed İbni Kemal efendi hazretleri Kırk Hadis kitabında buyuruyor ki:
(Mizmarları kırmak ve hınzırları öldürmek için gönderildim) hadis-i şerifindeki mizmar, bütün çalgı aletleridir. Bu hadis-i şerif, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeyi yasak etmektedir.

Hz. Ebu Bekir, iki küçük cariyenin tef çalıp şarkı söylediklerini gördü ve onları azarlayarak “Şeytanın çalgısını mı çalıyorsunuz?” dedi. (Buhari)

İbni Ömer hazretleri, ihramlı bir toplulukta şarkı söyleyen birine, “Allah senin ibadetini kabul etmesin” dedi. (İbni Ebid-dünya)

Enes bin Malik hazretleri, “En pis kazanç, şarkı ve çalgı aletleriyle kazanılandır” dedi. (İbni Ebid-Dünya)

İbni Abbas hazretleri, “Çalgı aletleri haramdır” dedi. (Beyheki)

Âişe validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona, “Yazıklar olsun sana. Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı” dedi ve onu çıkardılar. (Buhari)

Fudayl b. İyad hazretleri, “Müzik ve şarkı, zinanın teşvikçisidir” dedi. (İbni Ebid-dünya)

Şeyhü’l İslam Ahmed İbn-i Kemal Paşazade, Risale-i Münire’de buyuruyor ki:
Cevâhir-i Fetâvâ kitabında (Raks [oyun], şarkı ve çalgı haramdır) diyor. İstihsân kitabında çalgı dinlemenin haram olduğu bildiriliyor. Hidâye kitabının sahibi, (Şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilmez) diyor. Kurtubi’de şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır deniyor. Abdülkadir-i Geylani’nin (Raksa helal diyen kâfir olur) fetvasını gördüm. (Vesiletü’n Necat kitabı)

Şeyh Muhammed Rebhami hazretleri buyuruyor ki:
Saz, tanbur, def, ney ve diğer çalgı aletlerini çalmak, Allahü teâlânın emrini tutmamak olur. (Riyad-ün-Nasıhin)

İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
“Hakim-i Tirmizi’nin Nevadiru’l Usul adındaki kitapta rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem efendimiz, (Her kim şarkı sesine kulak verirse, onun ruhanileri dinlemesine izin verilmez) buyurdu. Oradakilerden biri tarafından, (Ya Resulallah, ruhaniler kimlerdir?) diye soruldu. Resulullah da, (Cennet ehlinin okuyucularıdır) buyurdu. (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi)

İmam-ı Birgivi hazretleri buyuruyor ki:
Saz dinlemekten kulaklarını korumalıdır. (Risale-i Birgivi)

Mezhepsiz İbni Teymiye bile, “Şarkı ve müzik, şeytani duyguları harekete geçiren en etkili unsurlardan biridir” demiştir. (Mecmu-ul Fetava)

Şarkı, Kitap ve Sünnetle yasaklanmıştır. (İmam-ı Kurtubi)

Şarkı ve müzik aletlerinin haram olduğu konusunda icma vardır. (İbni Salâh)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Ziyaeddin-i Şami, Mültekıt kitabında (Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi) buyurdu.(m. 266)

Kur’an-ı kerimi musiki perdelerine uydurarak okumak haramdır. (Bezzâziyye)

Çalgı çalmanın haram olduğu, icma ile bildirildi. (Makamat-ı Mazheriyye)

Çalgı çalarak veya oyun arasında Kur’an okuyan kâfir olur. (Tergib-üs-salât)

İmam-ı Münavi hazretleri (Nikahı herkese duyurun! Bunun için de, camide yapın ve def çalın) hadis-i şerifini açıklarken, (Mescitlerde def çalınmaz. Hadis-i şerif, mescid dışında çalınmasını, mescitte yalnız nikah yapılmasını emrediyor) diyor. (Hadika)

Camide def çalmak günah olunca, başka çalgının camide çalınması hiç caiz olmaz. Kadınların düğünlerde def çalması caizdir. (Redd-ül Muhtar)

Şimdiki tarikatçıların yaptıkları gibi, dönmek, dümbelek, ney, saz çalmak haramdır. (Tahtavi şerhi)

Teganni ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın iadesi gerekir. (Halebi)

Kur’an-ı kerimi, Arap şivesine uygun, tecvid ile ve güzel ses ile okumalıdır. Ebu Davud’daki hadis-i şerifte, (Kur’anı güzel sesle okuyun) buyuruldu. Yani “Allah’tan korkarak okuyun” demektir. Bu da, tecvid ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa, harfleri, kelimeleri değiştirerek, manayı, nazmı bozarak teganni ile okumak haramdır. (Berika)

Teganni haramdır. (Tıbb-ün-nebevi)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak ve dinlemek haramdır. Burhâneddin-i Mergınânî buyurdu ki:
Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyan hafıza, ne güzel okudun diyen kimsenin imanı gider. Tecdîd-i iman gerekir. Kuhistânî de, böyle yazmaktadır. (Dürr-ül-müntekâ)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
Eğlence veya para kazanmak için başkalarına şarkı söylemek, sözbirliği ile haramdır. Çalgı ile raks etmek büyük günahtır. Sıkıntısını gidermek için kendi kendine şarkı söylemek günah değildir. Çalgı olarak, yalnız kadınların düğünlerde def çalması caizdir. (Redd-ül-Muhtar)

Fısk ve içki içilen yerlerde çalgı çalmak ve bunu dinlemek haramdır. Resulullah çobanın kavalını işitince, parmakları ile mübarek kulaklarını kapadı ise de, yanında bulunan Abdullah bin Ömer’e kulaklarını kapamasını emretmedi. Bu da, elde olmadan duymanın haram olmadığını göstermektedir. Çalgıyı, içki, oyun ve kadın bulunan yerlerde keyif için çalmak haramdır. Bayramda, savaşta, hac yolunda, sahurda, düğünlerde ve askerlikte davul çalmak da caizdir. [Okullarda, millî ve siyasi toplantılarda bando, mızıka, mehter marşı çalmak caizdir.] (Hadika)

Def, tambur ve her çeşit çalgıyı evinde, dükkanında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye etmek, ariyet veya kiraya vermek günahtır. (Berika)

Tasavvuf müziği diye bir şey yoktur. Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehirdir, kalbi karartır. (Dürr-ül mearif)

İlahileri çalgı ile, ney çalarak okumak bid’attir. Harama helal diyen ve haramı ibadete karıştıran kâfir olur. (S.Ebediyye)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah efendimiz, geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullahı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin. Beni övmek [mevlid, ilahi] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)

[Bazıları, bu hadis-i şerife istinaden kadınların şarkı söylemesinin ve çalgının caiz olduğunu söylüyorlar. Şarkı söyleyenler cariye idi. Cariyenin avret yeri erkeğinki gibidir. Sesi de avret değildir. Hür kadınların sesi de avrettir, saçları kolları da avrettir. (Hadika, Berika)]

Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. (Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlak-ı alaiyye)

Müzik bütün dinlerde büyük günahtır. (Dürr-ül-münteka)

İncilin yasakladığı müziği, sonradan papazlar Hıristiyanlığa soktu. (Mevahib-i ledünniyye şerhi Zerkani)

Müzik kelimesi, yunanlıların büyük putları olan Zeüs’ün kızları sayılan Mousa (Müz) denilen 9 heykelin adından hasıl olmaktadır. Bozuk dinler, kalbleri ve ruhları besleyemediği için, müziğin, her çeşit çalgı sesinin nefslere hoş gelmesi, nefsleri beslemesi ruhani tesir sanıldı. Bugünkü batı müziği, kilise müziğinden doğdu. Bugün yeryüzünü kaplayan bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik, ibadet halini almıştır. Müzik ile, her çeşit çalgı ile nefsler keyiflenmekte, şehvani, hayvani arzular kuvvetlenmektedir. Ruhun gıdası olan, kalbleri temizleyen ve nefsleri ezip, haramlara olan arzularını yok eden, ilahi ibadetler unutulmaktadır. Müzik, her çeşit çalgı, insanları, alkolikler ve morfinmanlar gibi gaflet içinde, uyuşuk yaşatmaktadır. Böylece, nefsleri azdırarak, sonsuz saadetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. İslam dini, insanları bu felaketten korumak için, müziği kısımlara ayırmış, zararlı olanlarını haram kılmış, yasak etmiştir. (S.Ebediyye)

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1752
———————————————————-

İSLAMDA MÜZİK YASAK MI?

Atilla SAĞLAM*

ÖZET
Türkiye’de ve İslam aleminde müziğin yasaklandığına ilişkin kanaat
yaygındır. Türk Müzik Eğitimi alanında İslam Dini’nin Türk müziğinin
gelişmesini engellediği yönünde bir yaklaşım dile getirilmektedir. Bu gibi
kanaat ve yaklaşımlar İslam inancı taşıyan Türk insanıyla Türk müzik
eğitimi faaliyetlerini karşı karşıya getirmektedir. Bu nedenle özellikle İslam
ve müziğe ilişkin kaynaklarda konu edilmemiş olan Türk müziğinde
Türklerin İslamiyet’i kabul edişleri sonrasında ortaya konan gelişimlerin ele
alınması önem kazanmıştır. Bu çalışmada ilk olarak Kur’an-ı Kerim ve İncil
gibi dinsel kitaplar başta olmak üzere İslam ve müzik konusunda
yayımlanmış kitap, makale ve araştırmalar ele alınmıştır. İkinci olarak
Türklerin İslam öncesi, İslamla beraber oldukları süreç içerisinde müzik ve
müzikbilimi açısından geçirdikleri yaşantı betimlenmiştir. Sonuç olarak
kaynaklarda ifade edilenlerle Türk müziği tartışılmış ve İslamın müziği
yasaklamadığına ilişkin gerçek teorik olarak ortaya konulmuştur.
Anahtar Kelimeler: İslam, Türk Müziği, Yasak, Kur’an, İncil.
ABSTRACT
Is Music Forbidden in Islam?
In Turkey and in İslamic World, it is commonly stated that music is
forbidden. In the field of Turkish Music Education, there is accredited
approach to artıculate that İslam prevented development of Turkish Music.
* Doç.; Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi, G.S.E.B. Müzik Eğitimi Anabilim
Dalı Öğretim Üyesi
12
Such beliefs and approaches cause Turkish people who are Muslims reject
any events related to Turkish Music Education. Rejection of Music in İslam
resulted disappearence of any entry on Turkish Music in resources.
Gradually, developments in Turkish Music following the recognition of
İslam by Turks gained importance. In the study, firstly holly books—Old and
New Tastement and Kur’an, and other printed books, articles and research
about İslam and Music are examined. Secondly, life of Turks is described
along different ages such as Turks before İslam, Turks as Muslims. Finally,
following the discussion on Turkish Music within resources, the reality
whether İslam prohibites music will be stated as a theory.
Key words: Islam, Turkish Music, Prohibition, Kur’an, Old And New
Tastement.
İslam ve müzik üzerine yapılan araştırmalar, genel olarak sanat ve
özellikle bizim konumuz olan müzik üzerine Kur’an’da açık olarak aleyhte
ve lehte ayetler bulunmadığını göstermektedir. Hadisler külliyatında ise
müziğin kullanımını açıkça destekleyen hadislerin bulunduğu ortaya çıkmaktadır.
Buna rağmen, konu üzerine İslam düşünürlerinin açıklamalarında,
ve İslam felsefesiyle ortaya koyduğu geleneklerden doğan uygulamalar
sonucunda, müziğin İslami açıdan yasaklanmış olduğu fikrinin yaygınlaştığı
görülmektedir. İslam dünyasında müzikle ilgili bu yaygın inanç genellikle
helal ve haram gibi iki sozcüğün anlamları arasında ifade ediliyor olmasına
rağmen konuyla ilgili tartışmalar üzerine yapılan çalışmalar sonucunda
aslında İslamda müziğin yerinin ve kullanımının sadece bu iki sözcükle ifade
edilişinin oldukça kısır bir yaklaşım olduğu söylenebilir. İslam düşünürlerinin
ve ortaya konan tartışmaların değerlendirilmesi sonucunda, aslında,
İslamda müziğe ilişkin 5 farklı ve daha ayrıntılı yaklaşım ortaya çıkmaktadır.
Bunlar;
“i. İslam’da hem çalgı çalmak hem de müzik dinlemek Kur’an’da
dolaylı olarak hadislerde ise açıkça yasaklanmıştır.
ii. Müzik var olan gücüyle inananları doğru yoldan ayıracak
derecede tehlikeli bir etkinliktir.
iii. İslami açıdan gerek çalgı çalmanın gerek müzik dinlemenin çok
az bir değeri vardır ve Müslümanlar o’nun yerine vakitlerini çok daha
değerli şeylerle geçirebilir.
iv. Müzik, insanlara Allah tarafından verilmiş, rahatlamaları ve
tazelenmeleri için gerekli ortamları sağlayan yaşamda doğuştan sahip olunan
yetidir, hoş anlardır.
v. Müzik, Allah’a yaklaşmanın ve onu tanımanın bir yoludur.”
(Halstead, pp. 52-53, 1994).
13
Yukarıda açıklanan bu sonuçlar eğer Allah’ın İslam dünyasında
müziğin kullanılmasıyla ilgili her hangi bir ayetinin veya emrinin sonucu
olsaydı, İslam alemine ait tüm bireylerin, ailelerin, toplulukların ve devletlerin
müzikle ilgili tercih ve yönlenmelerini yukarıdaki beş maddede ifade
edilen görüşlere göre düzenlemeleri gerekirdi. Eğer durum böyle değil de bu
düşünceler Allah’ın kitabı ve İslamiyetin 1. Derecede önemli kaynağı olan
Kur’an-ı Kerim’de geçmemesine rağmen tutucu bir biçimde kullanılıyor ve
kullanılması yönünde talepler veya emirler oluyorsa bunun sorumluluğunun
İslama ait olması ya da bu düşüncelerin Kur’an’daki İslamla ilişkilendirilmesi
konusunda daha dikkatli davranmak gerekir.
Günümüzde, yukarıda sözü edilen türden tartışmalar ve belki daha
da iddialı olanları Türkiye müzik gündemini uzun yıllardan beri meşgul
etmektedir. Türkiye’de özellikle batı sanat müziği eğitimiyle yetişmiş müzisyenler
ve eğitimciler arasında da Türk müziğinin ve Türk müzik eğitiminin
İslami inanç, İslami yaşam tarzı, İslami görüşler ve İslamla buluşan toplumların
geleneklerindeki İslamdan etkilenme sürecinde ortaya çıkan yeni geleneklerin
de etkisiyle geliştirilemediği fikri çok yaygındır (bu yaygın inanç,
cumhuriyet öncesi ve sonrası İslami çevrelerin özellikle batı sanat müziğine
ve dolayısıyla bu müziği icra eden ve öğreten bireylere ve eğitimin yapıldığı
kurumlara yönelik olumsuz tavırlarının da etkisiyle ortaya çıkmış olabilir).
Sözü edilen bu yaygın fikir, yine İslamiyeti ve camileri Türk Müziğinin
özellikle laik cumhuriyet öncesi batı sanat müziği düzeyini yakalayamamasının
da sorumlusu gösterecek derecede ileri gitmektedir. Bu türden bir
yaklaşımın müzik eğitimcileri ve batılı müzik eğitimiyle yetişmiş müzisyenler
çevresinde yer bulmasının en temel dayanağı doğal olarak tüm İslam
aleminde daha önce de sözü edilen ve müziğin İslamda yasaklanmış
olduğuna ilişkin inancı destekleyen düşünceler ile uygulamalardır. Bununla
birlikte, Türk’lerin İslamiyeti kabul ettikleri 10 yy’dan (Karahanlılar, Gazneliler,
Selçuklular) sonra müzik yaşamlarında ortaya çıkan gelişmeler bugün
İslam aleminde yaşam bulan yaygın görüşlerin yeniden değerlendirilmesini
gerektirecek derecede önemlidir.
İslamiyetin yayılmasına birinci derecede katkı yapmış ve 400 yıldan
fazla bir süre boyunca İslamiyetin temsilciliğini Osmanlı hanedanlığı yoluyla
üstlenen Türklerin konuya ilişkin yaklaşımları ve ortaya konulan yüzlerce
yıllık uygulamaların incelenmesi yukarıdaki görüşlerin tüm İslam dünyasındaki
geçerliliği ve kullanılırlığına ilişkin daha ayrıntılı bir fikre sahip
olunması yönünde katkı sağlayabilir. Genel olarak araştırma sonucunda, müziğin
İslamdaki yeri ve kullanımı konusunda, İslami düşünürlerin yorumlarında
ortaya çıkan çeşitli görüşlerin ve İslama katılan çeşitli toplumların
bunları algılamalarının etkili olduğu söylenebilir. Öyleyse, bugüne kadar,
Türk’lerin müzikle ilgili tecrübelerinin bu değerlendirilmeye alınması konuyla
ilgili gerçeklerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir. Nitekim, konuyla
14
ilgili yapılan literatür taramasında dünyada bu konuda söz söyleme ve yazı
yazma girişimlerinde bulunan araştırmacı ve yazarların bu önemli deneyimi
değerlendirmeye almadıkları ya da çok az yer verdikleri görülmektedir.
İslam ve müzik üzerine yazılan yazılarda çoğunlukla yapılan araştırma ve
çalışmalar Arap yarımadası, Mısır ve ABD’de yaşamakta olan Müslümanlar
ile İngiltere’de yaşamakta olan Müslümanlar üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu
çalışmada “İslamın Türk müziği üzerindeki etkileri” araştırılırken daha çok
“İslam’ın Türk müziğinin gelişimini engelleyip engellemediği “ne ilişkin
şüphelerin geçerliliği tartışılacaktır.
Bu nedenle, ilk olarak Türklerin İslamiyet Öncesi müzikle ilgili yaşantılarına
ilişkin bilgiler verilmektedir. İkinci olarak, İslamiyetin kabulünden
sonra Türklerin müzik yaşamına ilişkin bilgiler maddeler halinde
sunulmaktadır. Üçüncü olarak, İslamiyetin yönetsel yönünü resmi olarak
ortadan kaldıran laik cumhuriyet dönemindeki müziksel yaşam değerlendirilmektedir.
Son olarak, elde edilen bilgiler doğrultusunda konu, İslam alemindeki
genel görüş; Türk müziği çevreleri ve batı sanat müziği eğitimi ile
yetişen müzisyenler ve müzik eğitimcileri arasında zaman zaman politik
malzeme olarak kullanılan yaygın görüş; Kur’an ve hadislerden elde edilen
bilgiler; batı sanat müziğinin gelişmesinde önemli rol üstlenen kilise, kilise
adamları ve Tanrının insanlara ilettiği İncil’den elde edilecek bilgiler doğrultusunda
tartışılarak sonuçlandırılmaktadır. Bu çalışmada, konunun daha
anlaşılır olmasına yardımcı olacağına inanılan bazı tarihsel resim ve müzik
örnekleri de seminer süresince yeri geldikçe izleyicilere sunulacaktır.
Türklerde İslamiyet Öncesi Müzik ve Müzikal Çevre
Türkler ile ilgili en eski yazılı kaynak Uygur Türklerinden kalma
(M.S. 8. Yy) Orhun Anıtları ile doğu felsefesi ve kültürüne ilgi duymuş batılı
gezginlerin hatıratları ya da el yazmalarıdır. Orta Asya’da yaşayan Türkler
Göktürk’lere kadar (M.S. 7. Yy) kavimler halinde göçebe bir yaşam tarzını
benimsemişlerdir. Böylesine bir tarzda yaşamak için avlanmak, topluluklarının
varlığını sürdürmek amacıyla savaşmak zorunluluk olmuştur. Bunun
sonucu olarak da eğitim “çocukta, doğa koşullarına bağlı ve bununla iletişim
içinde geçiyordu. Hayatın içinde, hayat için eğitim vardı” (Binbaşıoğlu, p.5,
1995). Zamanın eğlence yöntemleri de yine yaşamı sürdürmeye yönelik
eğitimlere de olanak sağlayan ok atma, at binme ve güreş gibi günümüze dek
ata sporları olarak gelen faaliyetlerdir. Bu eğlencelere ek olarak günümüzde
de varlığını az sayıda da olsa koruyan “ozan”ların çalgısı eşliğinde müzik
dinleme, söyleme ve dans etme de eski Türklerin yaşamında önemli ve
vazgeçilmez bir gelenek olarak ortaya çıkmaktadır. Yukarıda tanımlamaya
çalıştığımız Türklerin yaşamında müzik ve müzikal çevre elbette ki bugünkü
anlamlarından uzak ama önemsenen bir uğraş alanı olarak görülmektedir. Bu
15
önem, bebeğin doğumundan yeterince büyüdüğüne inanıldığı güne kadar her
uyuma anında söylenilen ninnilerde; güreş karşılaşmaları süresince çalan
“davul ve zurna”nın etkinliğinde, düğünlerde yine aynı çalgılar eşliğinde
yapılan dans müziğinin yüzlerce yıllık sürekliliğinde; savaşa giden savaşçılara
yine aynı çalgılarla yapılan eşlikte ve ordulaşmanın başladığı günden
bugüne davul zurna takımı-mehter takımı-saray mızıkası ve askeri bando
biçimindeki isimlendirmelerle müzik kurumlarının yapılanmasında, yaşanan
tüm olayları “kopuz”ları eşliğinde binlerce asırdan beri günümüze aktaran
“ozan”ların toplum içindeki değerinde ve MS VI. Yy’in sonlarına doğru
Bizanstan yola çıkan bir gezginler kafilesinin Asya’da Sogdların ülkesinde
karşılaştıkları ve Rumca olarak kaleme alınan hatırattan öğrenebildiğimiz
(Gazimihal, p.10, 1975) Şamanist (Hindistan ve Çin’de doğdu, Paleolitik ve
neolitik çağların başlangıcı olarak düşünülmekte, Fransa’daki Lascaux
mağarasında İsa’dan önce 15-13 bin yıldan kaldığı tahmin edilen resimlerde
şamanizmin en eski motiflerine rastlanmıştır) din adamlarının dinsel ayinlerinde
Göktürk diliyle şarkı söyleyip zil ve büyüklü küçüklü davullarla tempo
tutturup gezinerek ayinlerini gerçekleştirmelerinde ortaya çıkar. Yukarıda
açıklanan müziğin etkinliğine ilişkin uygulamalardan eski Türklerde genelde
şu üç başlıkta toplayabileceğimiz müzik türlerinin varlığından söz edilebilir.
1. Halk kültürünün devamını sağlayan halk müziği,
2. Savaşa gidenleri savaş süresince desteklemek üzere yapılan askeri
müzik,
3. Şamanistlerin dinsel ayinlerinde kullanılan dini müzik.
Yukarıda sözü edilen müzik türlerine ilişkin müziklerin icrasında
kullanılan çalgılar ise aşağıdaki biçimde sıralanabilir.
1. Vurmalı çalgılar: her boyutta davul, def, zil ve kaşık
2. Üflemeli çalgılar: zurna, mey, çoban kavalı
3. Telli çalgılar: kopuz, ıklığ
Türklerin İslamiyeti kabul edişinden önceki yaşamlarında herhangi
bir müzik eğitiminden ve bir müzik öğretmenliği mesleğinden veya profesyonel
müzisyenlikten bahsetmek mümkün görünmemesine ve o dönemlerde
müziğin bir sanat ve profesyonel meslek olarak algılanmamasına rağmen
binlerce yıllık gelenekle günümüze kadar gelen “ozan”lık geleneğini bir
meslek ve “ozan olabilme sürecini de usta-çırak ilişkisinde dolaylı bir müzik
eğitimi olarak algılamak, tanımlamak mümkün olabilir.
16
İslam’ın Türkler Tarafından kabulünden Sonra Laik Cumhuriyete
Dönemine Kadar Geçen Sürede Türk Müziği ve Müzikal Çevre
İslamiyetin Türkler tarafından Karahanlılar döneminde 10.yy’da
kabulüyle birlikte Türklerin yaşamında başta eğitim ve hukuk olmak üzere
her alanda İslamiyetin etkisi hissediliyor. İslamın Türk kültür ve gelenekleri
üzerindeki etkilerinin ürünü olan medreseler “Semerkant, Buhara, Taşkent,
Balasagun, Yarkent ve Kaşgar gibi kentlerde” ilk önemli eğitim kurumları
olarak açıldı. Bu kurumlar Büyük Selçuklular ile Osmanlı İmparatorluğunda
kesintisiz biçimde Türklerin eğitim yaşamlarında etkili oldular. “Bu kurumlarda
din öğretimi ile hayata yönelik bazı bilgilerin öğretimi bir arada
yapıldı. Yine bu kurumlarda Farabi, İbni Sina ve Biruni gibi Türk bilginleri
yetişti ve ders verdi”. Bu bilginler 8. ve 10. Yy lar arasında Arapçaya çevrilmiş
olan eski Yunan eserlerinden de yararlandılar. Böylece, eski Türk gelenekleri
ve İslami yaşam anlayışları ile eski Yunan ve Roma filozoflarının
görüşlerinin bir anlamda sentezini yaptılar. Bu nedenle, bu Türk filozoflarının
eğitim anlayışlarında eski Yunan ve Roma filozoflarının etkileri görülür
(Binbaşıoğlu, 1995). Tam bu noktada Türklerin İslamla birlikte geçirdiği
yüzlerce yıllık süreçte Türk müziği üzerinde yukarıda bahsedilen kültürel
birleşimin genel olarak etkisinin görüldüğünden bahsedilebilir. Böylesine bir
birleşimin sonuçlarını Türk Müziği, Türk müzik eğitimi ve ilgili kamuoyunun
yaşamında bulmaya yönelik araştırmadan İslam’ın Türk müziği üzerindeki
etkisinin anlaşılmasına ve konuya ilişkin görüşlerin netleşmesine de
katkı sağlayacağı beklenmektedir. MS 10. yy’dan 20. Yy’lın başlarına kadar
Türk Müziğinde sözü edilebilecek değişimler aşağıda maddeler halinde
sıralanmıştır.
1. Programlarında ayrı bir müzik dersinin yer almadığı “Medrese”
lerde, aynı zamanda “birer din bilgini veya devrin matematik ve mantığına
az çok aşina olan din adamları”(Koçer, 1991) tarafından “dolaylı bir
dinsel müzik eğitimi yapıldığından söz edilebilir”(Uçan, 1994). Bu, örgün
müzik eğitiminin temeli olabilecek derecede önemli bir gelişme olarak
düşünülebilir.
2. Farabi’den (872-950) Rauf Yekta’ya İslami esaslarla yetiştirilmiş
ve Türk müziğine yön vermiş Türk, Müslüman veya yabancı asıllı ama
Osmanlı vatandaşı olan 15 Müslüman müzikoloğ’un varlığı (Sağlam, 1997)
ve müzik ile ilgili çalışmaların sürdüğü bilinmektedir.
3. Yukarıda sözü edilen müzikologlardan bazılarının Osmanlı Sarayının
himayesinde yaptıkları çalışmalar sonucunda halk müziğinden farklı,
dili Osmanlıca olan, divan edebiyatından etkilenmiş ve Saray müziği olarak
adlandırılan yeni bir müzik türü ortaya çıktı.
17
4. Bu yeni müzik türüne eserler kazandıran ve bu eserleri seslendiren
aynı zamanda “Hacı ya da Hoca” gibi dinsel ünvanları olan bir çok
değerli besteci ve çalgıcı yetişti.
5. Özellikle 15. Yy’lın başlarından itibaren Saray musikisinde “Peşrev,
Saz Semaisi, Medhal, Sirto, Longa, Mandıra, Taksim, Çiftetelli, ve
Zeybek gibi Çalgı müziği formları“ kullanılmaya başlandı ve çalgı müziği
ayrıca önem kazandı.
6. Saray musikisinin ortaya çıkmasından sonra halk müziğinde az
kullanılan veya hiç kullanılmayan “Ney, Tanbur, Miskal, Rebab gibi çalgılar
kullanılmaya başladı” (Fanton, 1987) ve çalgı yönünden bir zenginleşme
görüldü.
7. Ortaya çıkan ve klasik musiki diye de adlandırılan saray müziği
“sarayların, konakların duvarları arasında yankılanmış, musikiden anlayanlardan,
musiki tutkunlarından, üst sınıf insanlarından oluşan seçkinlerin
zevkine seslenmiştir” (Popescu-judetz, 1996, Çeviri: Bülent Aksoy). Böylelikle
İslami bir toplumda bir sınıf müziği meydana geliyor.
8. Dinsel eğitim açısından önemli kurumlar olan “Mevlevi tekkeleri,
usta musikicilerin, musiki heveslilerine, öğrencilerine dini ve din dışı
musikinin sırlarını öğrettikleri gerçek musiki okullarıydı” (Popescu-judetz,
1996, Çeviri: Bülent Aksoy). Böylelikle, dinsel amaçlı bir kurum, bir müzik
eğitimi kurumu gibi işleyerek İslamı benimsemiş bir toplumda müziğin nasıl
algılandığına ilişkin ilginç bir örnek sergilemektedir.
9. Saraya hizmete yönelik kaliteli personel yetiştirme amacıyla ve
sarayın içinde özel olarak ayrılan bölümlerde eğitim ve öğretim yapan ve
dönemin laik eğitim kurumu olarak bilinen Enderun Mektebin’in programlarında
müzik dersinin varlığı ve bu dersin Meşkhane adlı özel müzik
dersliğinde zamanın musiki üstatlarınca (Profesyonellerce) gerçekleştirilmesi
aynı zamanda müziğin bir meslek olarak kabul edilişinin örneği olabilir.
10. Askeri müzik topluluğu olan “Mehter”, Türkler için, İslamiyet
sonrası ve özellikle, Sünni öğretisinde dinin ve siyasi yönetimin en üst mevkisi
olan halifeliğin 1517’de Türklerin eline geçmesine rağmen, kapatıldığı
1826 yılına kadar çok önemli bir müzik kurumu olarak görevini yerine getirmiştir.
11. Aynı zamanda halife ve sultan olan III. Selim ve II. Mahmut gibi
Osmanlı sultanları müzikle özel olarak ilgilendiler.
12. Osmanlı’nın 19. yy’ın başında ortaya çıkan ve rönesansla gelişen
batı sanat, ilim ve fen dünyasına sırt çevirmekle ayakta durulamayacağını
çeşitli tarihi olaylarla fark etmiş olmasıyla, öncelikle orduda olmak
üzere eğitim ve hukuka ilişkin düzenlemelerde ortay çıkan yenileşme hareketi,
aynı yaklaşımın sonucunda Mehter kapatılırken batı sanat müziğinin
18
tüm donanımlarıyla (eğitim sistemi, askeri müzik grubu, standart çalgıların
kullanımı, homofonik müzik anlayışı ve batı makam ve ses sistemi gibi)
Osmanlı’da varolmasına da neden olmuştur. Tüm bu müzikal değişimlerin
gerçekleştiği kurum ise Mehter yerine kurulan ve saray bandosu olarak
görev yapmanın yanı sıra bir konservatuar gibi müzik eğitimi görevini de
üstlenen Muzika-I Humayun’dur.
13. Diğer yandan dini müzikte var olan sabit çalışmaların yanı sıra
günümüzde de halen çok etkili bir uygulama alanı bulan ve Süleyman Çelebi
tarafından 1409-1410 tarihlerinde yazılan 730 beyitlik mevlid özellikle 17 ve
18 yy’larda bazı müzikçilerce bestelenmiştir. En son olarak 20 yy Türk
Sanat Müziği bestecilerinden Kemal Batanay tarafından Vesiletü’n Necat’ın
600 beyiti bestelenmişse de yaygınlık kazanmamıştır. Mevlid dışında bir çok
ilahini dini müziğe kazandırılmıştır.
14. Osmanlının ilk başkenti olan Bursa’da 19. yy’da özel müzik
dersleri yapılmaya başlanmış ve böylece okul dışı müzik eğitimi de Osmanlı
sarayı dışında yer almıştır.
15. Yukarıda açıklanan müzikal değişimlerin bu denli çok ve köklü
olmasına rağmen halk müziğinde kullanılan Türkçe dilinden, çalgılardan ve
ozanlık geleneğinden, halk kültürünün aktarımından ödün verilmemiştir.
Halk kendi kültürünü korumuştur.
İslam’da Müzik Gerçeği ve Bugün İslam Toplumunda Müziğin
Reddine Yönelik Düşüncelerin Kökeni
İslam’da müzikle ilgili gerçeğin ne olduğunu ortaya çıkartabileceğimiz
ilk başvuru kaynağımız aynı zamanda İslamın da biricik esin
kaynağı olan ve Allah tarafından Peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla
insanlara tebliğ edilen Kur’an’dır. Kur’an’da gerek bizim araştırmalarımızda
gerek yüzlerce yıl önce yaşamış İslam alimlerinin yazdığı ve İslam’la ilgili
görüşlerini açıkladıkları kitaplarda gerekse İslam’da müzik tartışmalarına
katılan araştırmacıların yazılarında müzikle ilgili açık bir biçimde ve müzik
sanatını doğrudan işaret eden olumlu ya da olumsuz hiç bir ayete
rastlanmamaktadır. Örneğin: Faruqi “gerçekte Kur’an’da herhangi bir sanat
faaliyetinin lehinde ve aleyhinde ayetler geçmez” (Faruki, 1985) diyerek
İslam’daki her konu için başvurulması gerekli kaynağa dikkat çekmek
istemiştir. Ayrıca, el-Ezher Üniversitesi Rektörlerinden hukukçu ve aynı
zamanda Şeyh olan Mahmut Saltut konuyla ilgili bir meseleye cevap olarak
hazırladığı fetvasında, “eskiden verilmiş fetvalarda müzik taraftarlarının
Kur’an’a dayandırmaya çalıştıkları delilleri gözden geçirir. Hukukçu, burada,
Allahın Yasak kılmadığını insanların yasak etmemesi için ikaz eder”
(Faruki, 1985). Her ne kadar Kur’an’da müzikle doğrudan ilgili ayetlere
19
rastlanmasa da İslam alimlerinin müzik sanatıyla ilgili buldukları ve müziğin
kullanımına ilişkin yasağı ve kullanım iznini destekleyen dolaylı olarak
müzikle ilişkilendirilen ayetlerden söz edilebilir. Bu konu ile ilgili olarak
ülkemizde çalışmalarını kitaplaştıran Süleyman Uludağ “İslam Açısından
Musiki ve Sema” adlı kitabında musikinin haram ya da helal kılındığı ayetler
üzerinde ayrıntılı bir biçimde durmuş ve onların müzikle ilgisini tartışırken
aynı zamanda konuyla ilgili olarak İslam alimlerinin yaklaşımlarına da yer
vermiştir. Bu kitapta, Kur’an’da müziğin yasaklandığına ilişkin altı ayetin,
yasaklanmadığına ilişkin sekiz ayetin varlığına işaret edilmektedir. Bu
ayetlerin varlığına ve yorumlar aracılığıyla müzikle ilgili yasak arama veya
serbestlik delili bulma çalışmalarına rağmen Kur’an’daki “namazında pek
bağırma, pek de (sesini) gizleme, ikisinin arasında bir yol tut” (İsrâ sûresi
110’uncu ayet) emri hariç hiç bir ayette müzik sanatıyla ilgili olarak açıkça
yer verilmeyişi, müziğin İslam’da yasaklanmamış olduğuna ve uygulanabileceğine
ilişkin kesin bir delil olarak algılanabilir. Aslında bunu delil
olarak algılamanın dışında müziğin kullanılmasının Allah tarafından istenen
ve olumsuzluklara yol açmayacak bir faaliyet olduğu da söylenebilir. Bizi,
burada bu düşünceye yönelten ise yaşamda insanları kötü yola yönlendirebilecek
şeyler ile ilgili uyarıların ve yasaklamaların Allah tarafından
Kur’an’da mutlaka bildirilmiş olacağına olan inançtır. Bu inançla müzik ile
ilgili olarak Kur’an’da açıkça bir bahis olmamasından hareket ile müziğin de
yasaklanmamış olduğu yönünde gelişen kanaatımızı açıklayabiliriz.
Kur’an’dan sonra Müslümanlar için ikincil kaynak hadisler ve Peygamber
Hz. Muhammed’in yaşam biçiminden gelen sünnetlerdir. Bu nedenle,
müziğin İslam dünyasındaki yerinin belirlenmesinde hadislerin de
incelenmesi önem kazanmaktadır. Hadis külliyatına bakıldığında müzikle
ilgili olarak müziğin kullanımını açıkça destekleyen bir çok hadis bulunmaktadır.
Öyle ki, “Helal (nikâh) ile haram (cinsi münasebet) arasındaki fark
(helal olanda) türkü söylenmesi ve def çalınmasıdır” (Uludağ, 1992) biçimindeki
hadis ile müziğin İslam toplumunda kabul edilir yaşam biçiminin de
habercisi olarak önemli bir işlev üstlendiği açıkça belirtilmektedir. Müziğin,
İslam dünyasında helal ya da haram olarak algılanmasına kaynaklık eden
hadislerle ilgili olarak Süleyman Uludağ’ın adı geçen kitabından yaralanmak
mümkündür. Ayrıca, Hz. Muhammed’in yaşamına bakıldığında müziğin
kullanımını destekleyen bir çok kanıt ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte,
Müslümanlar tarafından da peygamber olarak kabul edilen Davut peygamberin
(MÖ 1300) çalgı yaptığı (İncil, 1.Tarihler, bölüm: 23, ayet: 5: 2. Tarihler,
bölüm; 7, ayet: 6 ve bölüm: 29, ayetler: 26,27: Amos, bölüm: 6, ayet:
5), Allaha şarkı söyleyerek ve çalgı çalarak yalvardığı, bu çalgılarla Allaha
şükranlarını sunduğu ve ondan medet umduğu (İncil, Mezmurlar’da bir çok
bölüm) bilinmektedir. Bu bilgilerin varlığına rağmen İslam dünyasında müzikle
ilgili tartışmalar devam etmektedir.
20
Halstead, Müslümanlar arasında çok eski tarihlerden beri müzikle
ilgili anlaşmazlığın varlığına dikkat çekmektedir (Helstead, 1994). Bununla
birlikte müziğin İslam da yasaklanmış olduğuna ve dini bütün Müslümanların
müzikten uzak durmalarının gereğine ilişkin çok yaygın bir inanış
vardır (Halstead, 1994). Müziğe karşı olan bu tutum, yüzlerce yıldan fazlaca
bir süredir sürmüştür ve bu orta doğu müziği üzerine yazılan tarihsel metinlerde
açıkça belgelenmiştir (Farmer, 1957, 1973: Danielson, 1988: Nettl,
1992). Müslümanların, müzikle ilgili olarak inandıkları ve halâ inanmaya
devam ettikleri mümkün olabilecek 5 farklı görüşün öncelikle, 11.yy’ın 2.
yarısında yaşayan, hukukçu, teolog ve filozof olan Ebu Hamid Muhammed
İbn Muhammed el-Tusi el-Gazali’nin (d. 1058-ö.18 Aralık 1111 Horasan)
müziğin kullanılacağı durumlara ilişkin yedi ve müziğin yasaklanması
gerektiğine ilişkin beş maddelik belirlemelerinden (Faruki, 1985) ve Saltut
ile Nablusi gibi bir çok İslam alimlerinin görüşlerinden kaynaklandığı açıkça
ortaya çıkmaktadır.
İslam Toplumlarında Müzik Sanatının Reddine Yönelik
Görüşlerin Türk Müziğinde Geçerliliği
“İslamı, sadece bir görevler ve ibadetler bütünü olarak değil, ekonomik,
politik, sosyal ve hatta estetik konularda bile bir model, bir kaynak
olarak gördükleri” (Faruki, 1985) ortaya çıkan Amerika’da yaşayan Müslümanlar
arasında Faruki’nin sanat dallarının tercihi ya da reddi ile ilgili
nedenlerin kaynağını anlamaya yönelik yaptığı araştırmada temel ilkelerin
Kur’an, Hadis ve Ahlaki nedenlere bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Oysa,
hukukçu Şeyh Gani el-Nablusi “hadis kitaplarında müzik – veya ses sanatıile
ilgili her yasağın alkol, şarkıcı kızlar, ahlaksız davranışlar veya zina ile
beraberce zikredildiği, bu haramların mevcudiyeti söz konusu olduğu durumlarda
müzik için böylesine bir sınırlamadan söz edilebileceğinden bahsetmektedir”
(Faruki, 1985). Buradan da, müzik sanatının ve müzik eğitiminin
kendisiyle ilgili bir yasaklama olmadığı, yasağın zaten Kur’an’da
Allah tarafından ve hadislerde Peygamber Hz. Muhammed S.A.V. tarafından
haram olarak belirlenen konular için geçerli olduğu; ve eğer müzik bu haram
olan konuların ortamında icra ediliyorsa ya da haram olarak belirlenenlerin
ortaya çıkmasına neden oluyorsa doğal olarak yasaklanacağı anlaşılmaktadır.
Meselenin aslı bu iken Müslümanlar arasında bu konunun farklı algılamalar
neticesinde daha sert ve aşırı uygulamalara dönüştüğü zaman zaman karşılaşılan
bir durumdur.
“İngiltere’de, Müslüman ebebeyin ve öğrencilere, sınav düzeyinde
müzik çalışmalarına ve program dışı müzik etkinliklerine az ilgi göstermelerinin
nedeni sorulduğunda; Müslümanların vakitlerini çok daha yararlı
21
şeylerle geçirmeleri gerektiği biçimindeki açıklama ortak görüş olarak karşımıza
çıkmaktadır (Gallagher, 1991). Bu ortak görüş, günümüzden 120 yıl
önce belli müzik etkinliklerinin eğitsel değeri üzerindeki ciddi şüphelerini
“kuşların içini doldurmak ya da telli çalgıları çalmak çok güzel bir boş
vakitleri değerlendirme kaynağıdır ama bu eğitim değildir” diyerek ifade
eden Kardinal Newman’in görüşleriyle çok benzeşmektedir (Newman,
1960). Müslümanlar arasında bu görüşün yerleşmesinin kaynağı olarak Gazali’nin
müziğin gerek icrası gerek dinlenişi ile ilgili olarak “hayatin ciddiyeti
ve önemi karşısında değerli çabaların sarfedilmesi gerekirken, böylesine
gereksiz ve tali eğlencelere vakit ayrılmamalıdır” (Faruki, 1985) şeklinde
karşımıza çıkmaktadır.
Türklerde ve Türk müziğinde durumun yukarıda açıklananlardan çok
farklı bir gelişim gösterdiği söylenebilir. Bugün “batıda,bağımsız Müslüman
okullarının büyük bir çoğunluğunda okul programlarının müzik dersini
içermediği “ (Halstead, 1994) fark edilmesine rağmen Osmanlı Sultanlarının
İslamiyetin siyasi ve yönetsel en üst seviyesi olan halifeliği üstlendikleri
dönemlerde bile müzik her zaman önemini korumuştur. Müziğin Türklerin
Müslümanlığı kabul ettikten sonra da Türkler arasında önemli oluşunun
nedenini dinsel müziğin varlığına bağlamak oldukça yanıltıcı olur. Çünkü,
Osmanlı sarayının oluşumunda büyük desteği olan ve yaratıcıları arasında
yabancı asıllardan devşirme müzisyenlerin, batılı müzik bilginlerinin de
önemli rol üstlendiği Saray musikisi gerek şarkılarındaki sözlerin genel
olarak sevgiliye duyulan hasreti, aşkı ve acıyı içermesi, gerek bu müzik
türüyle çalgı müziklerine yönelmenin artışı ve çalgı formlarında görülen
gelişmeler hiç bir zaman İslam’da müzikle ilgili tartışmalar sonrası ortaya
çıkan “İslam’da müziğin yasaklandığına ilişkin genel görüşlerle uyuşmamaktadır.
Bununla birlikte, bu durumun, Kutsal kitap Kur’an’a uygun düşmeyen
bir gelişme olduğu da iddia edilemez. Çünkü, İslam’da müzikle ilgili
genel görüşlerin daha çok İslamın yaşam içindeki uygulanması sırasında
ortaya çıkan tecrübelerin İslam alimleri ve hukukçuları tarafından değerlendirilmesi
yoluyla ortaya çıktığı söylenebilir. Oysa, batıda, kilisenin desteğinde
gelişmekte olan batı sanat müziğinin müzisyen, eğitimci ve izleyici
çevresinde ahlaksızlığın hiç bir zaman kabul edilmediği, tersine, dinsel
söylemlerin bestelenerek dine daveti ve Allaha yakınlaşmayı kolaylaştırdığı
bilinmektedir. Bunun birlikte, insan zekası ve yaratıcılığının sınırlarını zorlayan,
çalgıların tüm olanaklarının kullanmasına ve çalıcıların tüm yeteneklerinin
ortaya konulmasına olanak sağlayan, tamamen güzellik kaygısını
değişen zaman ile uyumlu değişim ve gelişimler ile sunan müzik sanatının
Allah tarafından insanlara bir ödül olarak sunulduğu Kur’an’daki bir çok
ayetten de anlaşılabilecek bu eşsiz “ziynetin” (A’raf, 32) sanatın, İslam dünyasında
yeterince etkili bir eğitim ve güzellik konusu olarak kullanıldığını
söylemek mümkün değildir. Osmanlılarda camiler hariç din eğitimi yapılan
“medrese”lerde dini müzik; “tekke”lerde dini ve din dışı müzik; “Ende22
run”da din dışı müzik eğitiminin varlığı ve bu eğitimin aynı zamanda dinsel
unvanları olan dönemin en değerli bestekarları ve saz ustaları tarafından
yapılması da yine yukarıda açıklanan ve İslam dünyasında müziğin kullanımına
ilişkin genel görüşlere uygun düşmemektedir. Çünkü uğraşı alanı
olarak seçilen müzik din dışı müziktir ve “ince saz musikisi” de denilen saray
müziğidir. Bu müziğin sözlerinin dinsel ifadeler içermediği bilinmektedir.
Bu aşamada, yukarıda sözü edilen müziğin İslam’da yasaklanmış
oluşuna ilişkin genel görüşün dışında yer, zaman ve mekan üçlüsü doğrultusunda
Saray müziği, müzisyenler ve izleyiciler üçlemesi Gazali’nin, İslam
dünyasında müziğin meşru görülmediği durumlara ilişkin olarak değerlendirildiklerinde,
oldukça ilginç bulgular ortaya çıkmaktadır.
a. Günaha teşvik edici duyguların uyarıldığı ortamda,
b. İçki ve sefahat ile ilgili çalgılar eşliğinde olursa,
c. Şarkılarda baştan çıkartıcı sözler geçiyorsa,
d. Dinleyicide şehvet ve hırs uyandırıyorsa,
e. Bu konuda çok zaman harcanırsa.
Bu kriterlere göre, Saray müziğinin sözleri: a, c ve d maddelerine
göre; müzisyenleri, e maddesine göre; eğitimcileri: e maddesine göre ve
izleyicileri tüm maddelere göre İslam’da müziğin kullanımına ilişkin yaygın
inancın ve uygulamaların dışında kalmaktadırlar. Fakat, burada, bu değerlendirme
sonrası bu yaygın inanç dışında Türk müziğinin gelişiminde önemli
payı olan kişiliklerin müzikte üstlendikleri görevler ve İslami açıdan taşıdıkları
anlam ve önem ise ilginçtir. Bu anlamda, birinci derecede önem arz
eden kişilik, İslamiyetin Avrupa’ya kadar yayılmasına öncülük etmiş olan
aynı zamanda Osmanlı sultanı ve İslamiyetin en üst düzeyde temsilcisi olan
halifeliği temsil eden kişiliktir. Diğeri, aynı zamanda İslam öğretisinin öğretmeni
ve din adamıdır. Son olarak saray ve konak çevrelerinde bu müziğin
izleyicileri olan Müslüman ahalidir. İslamda müziğin kullanımına ilişkin
olarak ortaya çıkan tartışmaların sonucunda genel geçerlilik kazanan
görüşlerin Osmanlı müziği ve bu müziğin meydana getirilme sürecinde etkin
olmadığı hatta bu görüşlerin aksine Osmanlı’da müziğin önemli bir yeri
ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, Osmanlı imparatorluğunda İslam ve Osmanlılık
şemsiyesinde yaşamlarını sürdüren Türklerin kendi kültüründen gelen halk
müziğini hiç bozmadan bugüne taşıdığı ve Türkçe söylenen türküleri korudukları,
müziği yaşamlarının her kesitinde etkili bir biçimde kullandıkları da
bilinmektedir. Türklerin müzik yaşamlarında bilinçli ve örgün bir müzik
eğitiminden bahsetmek mümkün olmasa da müzisyenliğin bir meslek olarak
varlığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü, özellikle “ozan” olabilme bir süreç işidir
ve bu yönüyle eğitsel bir içerik kazanmıştır. “Ozanlık” diğer bir yönüyle bir
çeşit profesyonel meslektir. Bu yönüyle ve ozanların yapmış olduğu mü23
ziklerde kullandıkları sözel ifadelerde rastlanan cinsel yaşantıları çağrıştıran
ama hiç süslemeden halkın kendi doğallığında türkülere yansıyan sözleri de
yine İslam’da müziğe ilişkin genel geçerli görüşlere ve uygulamalara ters
düşmektedir. Bu terslik Müslüman Türk halkının yaşam kültürüne yaklaştıkça
daha da artmaktadır. Örneğin dans, müzik ve sözlerin buluştuğu Türk
halk dansları yüzlerce asırlık tarihte hep varolmuş ve Müslüman Türk halkı
tarafından desteklenmiştir. Bu durum Kur’an’a ve hadislere uygunluk göstermesine
rağmen bazı İslam alimleri tarafından İslam’da müziğin kullanılmaması
yönünde ortaya atılan ve son yıllarda ülkemizde de bu yöndeki
uygulamalara neden olan fikirlere ters düşmektedir.
“Metin And, Anadolu kültürleri üzerine yaptığı araştırmasında orta
Asya’dan Şaman dininden halk danslarımızın büyük etkiler taşıdığına dair
bir örnek olarak “bar” sözcüğünü verir. Bugün Doğu Anadolu’nun davul
oyunlarının genel adı olan bu sözcük, geçmişte şamanın davulunun tutağına
verilen addır” (Ruhi Su, 1994). Buna ek olarak, günümüzde de halen uygulanmakta
olan tarikat dansları ve özellikle “semah”larda kadın ve erkeğin
yan yana dans etmeleri ayrıca bu danslara davul, kudüm, bağlama ve ney ile
eşlik etmeleri İslam dininin yerel kültürler içerisindeki yorumlanışından
kaynaklanan “İslam kültürünün” etkisine rağmen Türk halkının müziğine,
dansına ve ilişkilerine sahip çıkışı ulusal kimliklerin yerini sadece dinsel
değerlere bıraktığı cemaat-toplum yapısına da uygunluk göstermemektedir.
Yine, Türk halkı tarihin hiç bir döneminde kentleşmenin ve müzik teknolojisinin
neden olduğu değişimler dışında düğünlerinde kullandığı davul ve
zurnadan vazgeçmemiştir. Bu gelenek günümüzde de sürmektedir. Yine
geçmişi yüzyıllarca yıl evvele dayalı olan ata sporu güreş müsabakalarının
davul ve zurna ile açıldığı, günlerce süren müsabakalar sırasında bir düzine
çalgıcının durmadan çalgı çaldıkları ve güreşler sonuçlanınca da bitişin yine
davul ve zurna eşliğinde yapıldığı bu Türk geleneği de yukarıda sözü edilen
İslami görüşlere zıt yönde uygulamalar olarak göze çarpmaktadır. Türklerin
İslamdan etkilenmelerine, ayrıca, dahası Müslüman olmaları ve bir süre
tarihte İslamın yayılma politikasına önderlik etmelerine rağmen Türk
müziğinde süregelen gelişmeler ve İslam’da müziğin kullanımına ilişkin
genel görüşlere hemen hemen hiç uymayan yaşantılar, bu görüşlerin yeniden
değerlendirilmesini önerecek derecede önemsenmelidir.
İslamın, Türk Müziğinin Gelişimini Engellediğine
İlişkin Görüşlerin Değerlendirilmesi
Günümüz Türkiye’sinde Batı müziği eğitimi alarak yetişmiş müzisyen,
eğitimci ve batı müziği izleyicileri arasında sıklıkla seslendirilen ve
yaygın olan inanç Hıristiyanlık dininin batı müziğinin gelişmesine katkı
24
yaptığı biçimindedir. Buradan hareketle İslam diniyle bu yönde yapılan
karşılaştırmanın bir sonucu olsa gerek “İslamdan kaynaklandığı düşünülen
bir takım yasaklamalar ve sonucunda ortaya çıkan etkili düşüncelerin Türk
müziğinin gelişimini engelleyen bir unsur olduğu”na yönelik inanca
dönüşmüştür. Bu inanç çoğunlukla sözü edilen gurupların kendi içinde
seslendirdikleri ve yazılı olarak sunulmamış fikirler biçiminde ifade
edilmektedir. Böylesine fikirlerin oluşmasında İslam adına insanlara baskı
uygulayan ve siyasi söyleme sahip gurupların da etkili olduğu düşünülebilir.
Bu inancın yanında yine bir benzetmeden kaynaklanan Türk müziğinin
gelişmesi için “camilerin de kiliselerin üstlendiği görevi üstlenmediği”
şeklinde bir karşılaştırma da her zaman yapılmaktadır. Bu konuyla ilgili
gerçeğe ulaşmak için gerekli bilgilerden hemen hepsi biri dışında hazır
bulunmaktadır. Eksikliği ifade edilen bilgi ise Hıristiyanlık dininin müziğin
gelişmesini neden desteklediği ve kilisenin, din adamlarının bu yöndeki
görevi neden üstlendiği sorusunun karşılığıdır. Daha önemlisi, İncil’de
müzik gerçeğinin araştırılmasıdır. Bu nedenle, ilk olarak, bu eksik bilgilerin
elde edilmesine çalışılacaktır. Doğal araştırma, Hıristiyanlıkta müzik gerçeğini
ortaya koymaya yöneliktir. Bu bağlamda başvurulacak ilk kaynak ise
Kutsal kitap İncil ve Peygamber İsa’nın yaşamı yoluyla ya da kendisinden
önce gelen peygamberlerin yaşamı yoluyla müzik konusunda elde edilecek
bilgilerdir. Müzikle ilgili olarak İncil’de yaptığımız araştırmada ortaya çıkan
durum aşağıda açıklanmaktadır.
Birinci olarak, neredeyse İncil’in başından sonuna kadar müzikle ilgili
ayetlerin bulunduğu görülmektedir (Genesis, 4; 21, 31; 27, 1. Chronicles,
25; 1, Revalotion, 18; 22).
İkinci olarak, hem çalmaya, hem de söylemeye ilişkin açıklamalara
önemli ölçüde yer verildiği (Psalms, 92; 3, 98; 1, 5, 6, 8);
Üçüncü olarak, Davut peygamberin (King David) hem çalgı yaptığına,
hem çalıp söylediğine, hem de dans ettiğine ilişkin ayetlerin bulunduğu
(Psalms, bölümler: 45, 48, 51, 55, 68, ve Samuel, 6: 14);
Dördüncü olarak, İsa peygamberin (Jesus) de yaşamında müziğin
gerek söyleyici gerek izleyici olarak yer aldığı (Luck, 15: 25, Mark, 14; 26);
Beşinci olarak, dansın Allah’ın onurlandırılmasında bir yol olarak
kullanıldığı ve Davut peygamberin de dansı bu biçimde kullandığı (Psalms,
150; 4, 2. Samuel, 6; 14);
Son olarak, müziğin Allah tarafından yasaklanmasına dair hiç bir
bilginin bulunmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca, İncil’de, müzikle ilgili konuların
yanı sıra bir çok çalgının ismi de özel olarak verilmektedir.
İncil’de sözü geçen çalgılar üç çeşit çalgı türünde toplam oniki
tanedir;
“1. Telliler; Harp, Lute, Zither,
25
2. Üflemeliler (nefesliler); Bagpipe, Flute, Horn, Pipe, Trompet,
Nehiloth,
3. Vurmalılar; Cymbals, Sistrum, Tambourine” (INSIGHT on the
Scriptures, p. 452 1988). Ayrıca, Jerusalem’deki Allahın evinde (Temple)
“Davut peygamberin Rabbe hamdetmek için ben yaptığım dediği musiki
aletleriyle 4000 erkeğin” rabbe hamdetmek için çalgı çaldıkları (İncil, 1.
Chronicles, 23; 5) ve doğal olarak yukarıda sözü edilen muhtemel çalgılardan
da faydalandıkları düşünülebilir. Yine, İncil’de, müzikle ilgili her
ayette vokal müziğin de çalgı eşliğinde kullanıldığı açıklanmaktadır. Bu
araştırma sonucunda peygamberlerden hristiyan vatandaşlara uzanan genişlik
içerisinde düşünülecek herkesin müzik içinde bulunmalarının zaten kutsal
kitaplarında yazanların hayata dönüştüğü ve din adamlarının, kilisenin tüm
olanaklarını kullanarak müziğe yer vermelerinin ve hatta bir müzikolog gibi
müziğin gelişimine katkıda bulunuşunun (Saint Ambroise MS 340-397, Papa
Gregorius MS 540-604, d’Arezzo) şaşırtıcı bir durum olmadığı açıklıkla
söylenebilir.
Yukarıdaki bilgilerin tamamı ışığında gerçekten de İslam’ın müziğin
gelişmesi yönünde herhangi bir çabanın harcanmasına olanak tanımadığı
biçiminde bir sonuç ortaya çıksa da özellikle Türk müziğinin gelişmesini
engelleyen bir unsur olarak algılanmasına yol açacak herhangi bir delil
bulmak mümkün görünmemektedir. Burada, iddia edilen yaygın inanca,
İslam’da müziğin kullanılmasına ve yerinin ne olduğuna ilişkin genel İslami
görüşlerin ve uygulamaların neden olabileceği gibi son yıllarda müziği
yaşamlarında sadece dinsel amaçlı kullanmayı tercih eden ve bu tutumlarıyla
da genel İslami görüşlere uygunluk gösteren bazı Müslüman Türk vatandaşlarının
artan sayıları ve bunların bu konudaki katı tutumları neden olabilir.
Fakat, bunlar, Türk müziğinin gelişiminin İslam tarafından engellendiğine
ilişkin iddialara dayanak olamazlar. Çünkü, Türklerin İslamı kabul ettiği
tarihten önce ve sonra Türk müziğiyle ilgili yapılan incelemeler İslamın
Türk müziğini engellemesi bir yana İslamla birlikte Türk müziğinde zenginleşmenin
olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, bu zenginleşme, aynı zamanda
İslamda müziğe ilişkin genel görüş ve uygulamalara da ters düşmektedir.
Örneğin, Türkler, bu dönemde, ikinci bir geleneksel müziğe sahip olmuşlardır.
Müzikte, gerek eğiticilik gerek yaratıcılık ve gerek seslendiricilik
ile ilgili profesyonellik (meslekleşme) başlamıştır. Türk müziği teorisi ve
nota yazımı konularında önemli adımlar atılmıştır. Çalgı müziğinde gelişme
gözlenmektedir. Din adamları, müzikte öğretici, besteci ve seslendirici gibi
profesyonel görevler üstlenmiştir. Aynı zamanda İslam halifeleri de olan
Osmanlı sultanlarının sanatla ilgilendikleri ve bunlardan III. Selim ve II.
Mahmut ve V. Murad’ın bestecilik çalışmaları olduğu bilinmektedir. Ayrıca,
bütün bu değişimler İslam etkisi altında yaşanırken, Türkler, İslamiyeti kabul
ettikleri tarihe kadar sahip oldukları tüm kültürü korumuşlar ve yaşatmış26
lardır. Türk kültüründe İslami etkilerin görünmesi çok doğal bir sonuç
olmasına rağmen, İslam’da müzikle ilgili genel geçerli görüşlerin Türk
müziğini etkilemediği hatta bu görüşlerin tamamen tersi yönünde uygulamalara
rastlandığı söylenebilir. İddia, bu noktadan bakıldığında iddia olma
özelliğini yitirse de özellikle Türk müziğinde tek sesliliğin 19. yy başlarına
dek sürmesi nedeniyle ancak, batı müziğinde görülen polifonik ve homofonik
müzik sürecindeki kuram ve uygulamalar göz önüne alınarak bir geç
kalınmışlıktan söz edilmelidir. Fakat, genelde Osmanlı müzik yaşamında
görülen ve İslami görüşlere ters düşen uygulamalara bakılarak İslam’ın bu
konuda tutucu ve durdurucu bir etkisinin olabileceği çok şüpheli bir ihtimal
olarak düşünülebilir. Ancak, genel olarak İslam alemi ve batı arasındaki
savaşların tarihsel izleri, bugün bile sürmekte olan gerginlikler; Osmanlının,
batıda, özellikle Rönesans’tan gerekli dersi çıkarmamış oluşu nedeniyle,
sanat bilim ve teknoloji alanında ortaya çıkan bu hata yaşamın hemen her
alanında kendisini hissettirdiği gibi müziğe de olumsuz bir biçimde
yansımıştır. Osmanlılar, bu durumu, Batı’da sözü edilen gelişmelerin
sonucunda batının gücünü her anlamda hissetmeye başlamasıyla 18. yüzyılın
sonunda fark edebilmiştir. Türklerin çoksesli müzikle doğrudan karşılaşmaları,
Osmanlının, batıdaki gelişmeleri farkedişinden 50 yıl kadar sonra ve
öncelikle orduda ortaya çıkan yenilenme ihtiyacı ve bunları takip eden
yenilikçi hareketlerin sonucunda olmuştur. Eğer Osmanlı yenilenmeyi bir
ihtiyaç olarak gücünün zirvesindeyken görseydi-örneğin 16. yy’da Sultan
Süleyman (1494-1566) döneminde-Batı’da, müzikle ilgili olarak o dönemde
yaşanan tüm gelişmelerden faydalanabilirdi. Fakat, Osmanlı’da müzikteki bu
nitel değişmenin estetik bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmadığı açıktır. Tabi ki
burada İslami eğitim anlayışının, tüm eğitim kurumlarına yansıyan ve ahireti
düşünen maneviyatçı insan yetiştirme anlayışının da bu türden dünyada
yaşama dönük estetik ihtiyaçların dondurulmasında ya da algılanamamasında
etkisi tartışılabilir. Fakat, o dönemlerde halifeliği de zaten ellerinde
bulunduran Osmanlının yönetim felsefesinin-ki bunun ‘İslamdan etkilenmiş
olacağı’ söylenebilir-sözü edilen iddianın çıkmasına neden olabilecek bir
unsur olarak yeniden değerlendirilmesi ve tartışılması daha akılcı bir yaklaşım
olabilir.
Cami’lerin, kiliselerde, müziğin gelişimiyle ilgili yapılan çalışmalara
olanak sağlayan anlayıştan uzak oluşu ile ilgili görüş ise bu düşünce içinde
olanların İslamiyetle ilişkilerinin tanıma düzeyinden ne kadar uzakta olduğunu
gösterme anlamında önem taşımaktadır. Camiler, Müslümanların
Allaha ibadetlerini yerine getirmek ve birbirleriyle olan sosyal ilişkilerini
geliştirmek için kurulmuş olan Allahın evleri olarak anılırlar. Burada yapılan
tüm çalışmalar -günümüzdeki bazı aşırı ve siyasi yönlü özel uygulamalar
hariç- İslami esaslar ve İslam ile ilgili genel geçerli görüşler çerçevesinde
yapılır. Camilerin sözü edilen din dışı hatta dinsel çalgı müziğinin gelişmesine
olanak sağlayıcı işlevden uzak oluşu tamamen İslami görüşlerden ve
27
teamüllerden gelmektedir. Bu yönü ile İslama uygun bir çalışma sergilemektedir
ve hristiyan kiliseleriyle karşılaştırılması Kur’an ve İncil’de
müzikle ilgili olarak ortaya çıkan önemli farklılık nedeniyle mümkün
görünmemektedir. Her iki ibadet yerinde de dinlerin amacına uygun olarak
işlevsel olduğu söylenebilir.
SONUÇ
İslam toplumlarında, müziğin yasaklandığına ilişkin inanç oldukça
yaygındır. Bu yasaklanmayı onaylayan herhangi bir ayete Kur’an’da rastlanamamıştır.
Buradan yola çıkarak müziğin iyi bir şey olduğu -kötü şeylerle
ilgili Kur’an’daki uyarı ve yasakların varlına dayanarak ve müzik eğer kötü
bir şey olsaydı tüm kötülükler için insanları uyardığı gibi Allah’ın bunu
kullarından esirgemeyeceği konusunda kuşku duyulamaz. Hadis külliyatında
müziğin kullanımını açıkça destekleyen bir çok hadis bulunmaktadır. Bununla
birlikte İmam Gazali’nin, Şeyh Mahmut Saltut’un ve Nablusi’nin
müzikle ilgili olarak açıkladıkları görüşlerin, ahlaklı insanı yaratma süreci
içerisinde çok geniş kabul gördüğü açıktır. Bu görüşlerde de müziğin
kendisinden çok, nerede, ne zaman ve hangi koşullarda yapıldığı ve bu
sorulara verilecek yanıtların Allah’ın özellikle yasak kıldığı konularla ilgisi
olup olmadığı önemlidir. Buna rağmen, bu genel kabul gören görüşlerin
Osmanlılardaki Türk Müziği ve ilgililerini çok etkilemediği, aksine Türk
müziğinde meydana gelen değişimler ile Türk müziğinin geliştirildiği
söylenebilir. Bu açıklamanın ise Türk müziğinin Batı Klasik müziğinin
gösterdiği gelişme düzeyinde bir gelişmeyi yakaladığı biçimde algılanması
hatalı olacaktır. Osmanlı’nın 17. yüzyıldan sonra -var olan askeri-ekonomik
gücünün de etkisiyle olsa gerek- özellikle sanat, bilim ve teknolojiyle ilgili
herhangi bir talebi olmadığı, bu yönde Batı’daki gelişmelerin önüne geçebilecek
yeni projeleri yaşama geçirmediği ve dolayısıyla da Türk müziğindeki
tek sesliliğin uzun süre geçerli ve kullanılır oluşuna da neden olduğu
söylenebilir. Burada, İslamın ahirete yönelik insan yetiştirme anlayışı nedeniyle
bireylerin yaşama dönük estetik taleplerinin gelişmesini engelleyici bir
rolü olduğu ifade edilebilir. Camilerde yapılan çalışmaların din dışı müziği
veya çalgı müziğini desteklememesi ise bir yandan Kur’an’da ve hadislerde
karşılaşılan müzikle ilgili olumlu ifadelerin varlığı nedeniyle yadırganacak
bir durum olsa da diğer yandan bu durumun İslam inancını ve felsefesini
yorumlayan ve fikirleri İslam toplumundaki bireyler üzerinde etkili olan
İslam alimlerinden kaynaklanan müziğin kullanımıyla ilgili genel yasaklama
önerilerine uygunluk göstermektedir. Ayrıca, Türklerin, İslamın cemaatleştirme
gücüne rağmen kendi halk kültürlerine sahip çıkışları ve ulusal bilinçlerini
korumaları müzik dışında yapılacak diğer çalışmalar için de önemli
olabilir. İslam’da müziğe ilişkin görüşlerin tartışılması sürecinde Türk
müziğinde Türklerin İslamı kabul edişlerinde sonra ortaya koydukları ürün
28
ve uygulamaların sonuçlarının da değerlendirmeye katılması İslam’da müziğin
daha doğru anlaşılmasına neden olacağı açıktır.
KAYNAKLAR
1. Binbaşioğlu, C. (1995): Eski Türklerde ve Selçuklularda eğitim anlayışı.
Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, s. 5, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul.
2. Faruki, L. L. (1985): Tercih ve redler için sebepler. İslam’a Göre Müzik
ve Müzisyenler Çağdaş Bir Değerlendirme, s. 66, Akabe Yayınları,
İstanbul.
3. Farmer, H. G. (1957): “The Music of İslam.” In E. Wellesz (Ed.)
Ancient and Oriental Music. London: Oxford University Press.
4. Fanton, C. (1987): Şark müziğinin (genel) kuralları. 18. Yüzyılda Türk
Müziği, s. 78-91, Pan Yayıncılık, İstanbul.
5. Gallagher, J. (1991): Muslims and Music in Schools: is there a
problem? Unpublished MPhil thesis, University of Birmingham.
6. Gazimihal, R. Mahmut (1975): Ordularda davul. Türk Vurmalı Çalgıları,
s. 10, Üniversitesi Basımevi , Ankara.
7. Halstead, J. M. (1994): Some reflections on the debate about music in
İslam. Muslim Education Quarterly, Vol. 12, no. 1, s. 52-53, The
Islamic Academy, Cambridge, UK.
8. Koçer, H. A. (1991): XV-XVIII. Yüzyıllarda Osmanlılarda başlıca
eğitim kurumları. Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, s. 5,
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.
9. Newman, J. H. (1960): The Idea of a University (first published 1873)
San Francisco: Rinehart Press. Al-Qaradawi, Y. (no date) The Lawful
and the Prohibit in İslam, Indianapolis, American Trust Publications.
10. Oransay, G. (1985): Türk Küğ yaşamı 1923-1938 yıldızını. + Küğ, Küğ
Yayını, s. 120, İzmir.
11. Popescu-Judetz, E. (1996): Bir güç ve icra gösterisi olarak mehter. Türk
Musiki Kültürünün Anlamları, s. 57, Pan Yayıncılık, İstanbul.
12. Sağlam, A. (1997): Cumhuriyet öncesi ve sonrası Türk müziği. Konferans
Metni, Leeds Üniversitesi Müzik Bölümü’nde, İngiltere.
13. Uçan, A. (1994): İmparatorluk döneminde müzik eğitiminin genel durumu.
Müzik Eğitimi Temel Kavramlar-İlkeler-Yaklaşımlar, s. 36, Müzik
Ansiklopedisi Yayınları, Ankara.
14. Halstead, J. M. (1994) “Muslims and Music in Schools.” British Journal
of Music Education 11,2, s. 143-156.

http://kutuphane.uludag.edu.tr/Univder/PDF/egitim/htmpdf/2001/islam.pdf#search=%22islamda%20m%C3%BCzik%22
—————————————–

İSLAM AÇISINDAN MÜZİK

Behlül DÜZENLİ

Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa Camii İmam Hatibi – Süleymaniye

Eminönü / İstanbul

KONUNUN ÖZETİ

Müzik konusu tarih boyu hemen bütün medeniyetlerin konusu ve problemi olmuş bir konudur. İnsanlar tarihin her döneminde müziğin gizemli dünyasından istifade etmeye çalıştıkları gibi, müzik sebebiyle meydana gelen bir takım olumsuzluklardan da şikayetçi olmuş ve bunun önünü almaya çalışmışlardır.

İslâm tarihinde de tarih tekerrür etmiş, insanlar müziğin gizemli dünyasından kendilerini alamamışlar, bununla beraber çeşitli sebeplerden dolayı olumsuz sonuçlarından da kaçınamamışlardır. Bu da müziğin meşruluğunu tartışma konusu yapmıştır. Yaptığımız araştırmada konu ile ilgili vardığımız sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:

I- Kur’ân-ı Kerim’de ses sanatı olarak “müzik” kavramını ifade eden özel bir kelime ve kavram bulunmamaktadır. Ancak müziğin muhtevası, icrası ve sonuçlarını ilgilendiren ve bu hususlarda temel ölçü sayılacak kurallardan söz eden bir çok ayet-i kerime yer almaktadır. Bu kuralları şu şekilde özetleyebiliriz:

1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.

2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.

3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.

4- Dini değerlere aykırı konularda propoganda özelliği taşımaması.

5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus­ların yer almaması.

6- İbadet gibi telakki edilmemesi.

7- Kur’ân okuma ve dinleme kültürünün önüne geçmemesi.

8- İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir icra, muhteva ve seviyede olma­ması.

9- insanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.

10-Maddi ya da manevi her hangi bir zarar unsuru taşımaması.

II- Hadis kaynaklarında Rasulullah (s.a.s)’den çeşitli yorum ve uygulamalar nakledilmektedir. Bunların bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Sahih rivâyetlerde Rasulullah (s.a.s.)’in müziği Kur’ân-ı Kerim’de belirtilen ölçüler ışığında değerlendirdiği, dini açıdan sakıncalı gördüğü müzik icralarını yasakladığı, dini açıdan her hangi bir sakınca görmediği müzik icralarına da müsade ettiği, hatta bizzat kendisinin de bu gibi müzikleri dinleyip ashabını teşvik ettiği ifade edilmektedir.

III-Eserlerinde müzik konusuna yer veren alimler bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu mayanda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna gitmiş, kimisi mekruh demiş kimisi de müziğin bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhteva gerekse icrasında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur. Esasen kaynaklar dikkatli incelendiği zaman müziği haram, mekruh ya da mübah sayan alimlerin hemen bütününün konuyu bu açıdan ele alıp inceledikleri görülecektir. Bu da alimlerin müziği içinde yaşadıkları toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değerlendiklerini göstermektedir.

KONUNUN DETAYI

İslam açısından müziğin hükmü, “müzik” denilince ne anlaşıldığına bağlıdır. Tarihboyu İslam kaynaklarında müzik çeşitli isimler altında anılmış, her kavram kendi içinde başka şeyleri de ifade etmiş ve müziği dini açıdan yorumlayanlar da bu kavramlar ve içeriklerine göre müziği yorumlamışlardır. Günümüzde müziğin dini yönü ile ilgili tartışmalarda da bu husus geçerliliğini korumaktadır. Bundan dolayı burada müziğin İslam açısından tahliline geçmeden önce İslam kaynaklarında müzik kavramını ifade sadedinde kullanılan terimleri kısa da olsa tanımlamaya çalışacağız.

Kavramları kısaca tanımladıktan sonra İslam alimlerinin müzikle ilgili yorumlarını delilleriyle birlikte özet olarak sunmaya çalışacağız.

BİRİNCİ BÖLÜM

MÜZİĞİN TANIMI

I- Kelime Manası

Kelime olarak müziğin kökeni hususunda farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlarda bazıları şöyledir:

1- Müzik, kelime olarak Yunancadaki “Musaların Sanatı” anlamına gelen “mousike” sözcüğünden gelmektedir[1]. Arap dilindeki (mûsîkî / mûsîkâ) kelimesi de aynı köktendir[2]. “Mûsî”, “nağmeler”; “kî” ise “ölçülü ve zevkli” anlamına gelmektedir[3].

2- İnsanla yaşıt olan nağme sanatının adı Yunancadan alınmıştır ve dünyanın hemen bütün dillerinde aynı asıldan çıktığı belli olan benzer şekillerde kullanılır. Yunancada, o dilin alfabesine göre m-o-u-s-a harfleriyle yazılan ve “mûsa” diye okunan “peri” anlamında bir kelime vardır. Yunancanın kurallarına göre, bir kelimenin sonuna gelen -ike veya -ika takısı, o kelimeye “konuşulan dil” anlamını kazandırır. Mûsa’ya eklenen -ike takısı, peri kelimesine de “perilerin konuştuğu dil” anlamını verir. (Yunancası “ta mûsike’). Mûsiki ve şiire daha sonraları -İslâmî terimle- “meleklerin dili” denmiş olmasından da anlaşılacağı gibi, müzik kelimesinin kökündeki bu “perice” anlamı, bu sanatın sonradan yapılan bütün tariflerinin en kısası değil ve en güzelidir[4].

3- Müzik kelimesi, Yunan mitolojisinde bi­lim ve sanat tanrıçası “Müz” isminden kaynaklanmaktadır[5].

Türkçe’de şehir çevresinde saray ve konak müziklerine Kâr[6], Kârçe[7] ve Beste[8]; şehir ve çevresindeki küçük kasaba müziklerine Şarkı[9] ve Türkü[10]; cami müziğine Ezan, Dua, Tehlil[11],Tesbih[12], Salât[13], Tekbir[14] ve Temcid[15]; tek­ke müziğine Semâ[16], Deme[17], Tevşih[18], Şugl,[19] Durak[20], ilâhî[21], Nefes[22], Münâcaât[23], N’at[24] ve Âyin[25]; kışlalardaki askeri müziğe Mehter[26]; sınırboylarında kahramanlık ve savaş türkülerine Marş[27] adı verilmektedir.[28] Bunların yanında Mani[29], Koşma[30], Divân[31], Karşılaşma, Bozlak[32], Uzunhava[33], Destan[34] gibi daha birçok çeşit müzik türleri de bulunmaktadır.

Peygamber (s.as.) dönemi musiki terimleri ve aletleri ile ilgili olarak Tarih, Edebiyat, Hadis, Tefsir vb. kaynaklarda farklı tespitler bulunmaktadır. Bu tespitlerin ve rivâyetlerin mukayesesi, konunun netleşmesi bakımından önem arzetmektedir. Ancak çalışmanın hacmini aşmaması bakımından biz burada başta hadis kaynakları olmak üzere, tefsir, fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında geçen terimleri nakletmekle yetineceğiz.

Peygamber (s.a.s.)’in hadisleri ve diğer İslâm kaynaklarında tespit edebildiğimiz başlıca mûsikî terimleri şunlardır: “el-Gınâ”, “el-inşâd”, “el-Hudâ”, “en-Nasb”, “en-Niyâhe”, “el-Gazel”, “Zühdiyyât”, “Kaside”, “Tağyîr”, “Semâ”, “Mûsikî”, “el-Elhân”, “el-Edvâr”, “Meâzif”, “Mezâmîr” ve “Melâhî”.

II-TERİM MANASI

Terim olarak müziğin çeşitli tanımları bulunmaktadır. Biz burada Fârâbî (870-950)’nin yaptığı tanımı esas alacağız. O’na göre müzik: “Genel olarak nağmeler ve nağmeleri daha güzel hale getiren her türlü çalışmayı kapsayan bir sanattır[35]”. Fârâbî bu tanımında müziği yalnızca bir ses sanatı olarak ele almış ve sesle ilgili her türlü icrayı “müzik” değerlendirmiştir. Dolayısıyla bu tanım müzik esnasında icra edilen klipler, eğlenceler, raks, deveran vb. icraatların müziğin dışında, müzikle bağlantılı ayrı bir konu olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de doğrudan müziği ifade eden her hangi bir terime rastlayamadık. Bunun dışında diğer İslam kaynaklarında müzik genelde bu muhteva içerisinde değerlendirilmekle birlikte bazı kaynaklarda farklı içerikli müzik icraalarının da “müzik” başlığı altında değerlendirilerek buna göre yorumlandığı görülmektedir. Başta hadisler olmak üzere fıkıh ve tasavvuf kaynaklarında müzik ilgili terimlerin başlıcaları şöyledir:

A- el-Gınâ

Hz. Peygamberin hadislerinde ve İslam kaynaklarında en fazla kullanılan terim budur. Kelime olarak “yetinmek” manasına gel­mektedir[36]. Sesle ilgili bir terim olarak ise “sesin yükseltilip, peşpeşe yapılması” demektir[37]. Bir sese bu kelimeyi kullanabilmek için o sesin coşturucu olması esastır[38]. Makamlı ve coşturucu her çeşit söz bu kavram içerisinde değerlendirilir[39].

Ehad Arpad’a göre “Gına”, her hangi bir şiirin, mevzi, ifade, mana ve veznine ehemmiyet verilmekle beraber, tegannî edilmeden okunuşudur. Musikideki ton, interval ve melodi mefhumlarından uzakça, fakat alelâde bir okuyuştan da tamamen farklı olan bir şiir okuma tarzıdır. Ekseriya bir şiir, her hangi bir münâsebetle, bir toplantıda, bir eğlencede veyahut kederli veya neşeli bir ruh haleti içinde tekrar edildiği zaman, “gınâ” yapılmış olur. Böyle bir şey bazan irticâlen de yapılır[40].

Ebu’l-Bekâ (ö. 1094/1683)’ya göre bir şeyin “Gınâ” ve “Teğannî” olabilmesi için, sözlerinin şiir kalıbında olması, alkışla beraber söylenmesi ve bu alkışın çalgıyla uyum içinde olması şarttır[41].

Arapça’da “Gınâ” kelimesi, sadece sesi yükseltme manasına geldiği gibi, Arapların “Nasb” (gurbet türküleri) dedikleri terennümlerle “Hidâ” (yolculuk türküleri) manasına da kullanılır. Ancak bunları yapanlara “Muğanniye” denilmiyor. “Muğanniye” kelimesi, çekişli, kırışlı, coşturucu ve kötülüklere teşvik edici şeyler söyleyenlere kullanılır[42].

Hanefî fakihlerinden Kuhistânî’ (ö. 962/1554)’ye göre ise “gınâ” şiir sözlerinin makam ve makama uygun el çırpmasıyla söylenmesidir. Bu üç şart -ses, makam ve el çırpma- olmasa “gınâ” meydana gelmez.[43]”

İlk zamanlarda aşk şiirlerinden övgü veya hicivlere kadar makamlı söylenen her türlü şarkı çeşidine “gınâ” ve “tegannî” terimi kullanılırken[44] sonraki dönemlerde bu terimler çalgı aletlerini de kapsayan daha genel bir kavram ola­rak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Ebu’l-Ferec el-isfehânî (ö. 356/967)’nin bir çeşit müzik tarihi olan hacimli eserinin adı “Kitâbü’l-Eğânî”dir.

Türkçe’de “Gınâ”, “ezgi, ağız, şarkı ve türkü söyleme” olarak terceme edilmişse de[45] bunların hiç biri, bünye ve karakter itibariyle uzun hava kadar “Gınâ” tabirini karşılamamaktadır[46]. Bu çalışmada, gerek hadis gerekse fıkıh kaynaklarında geçen “Gınâ/Teğannî” kelimeleri “Şarkı”; “Mugannî/ Muğannîye” kelimeleri de “Şarkıcı” olarak tercüme edilecektir.

B- el-İnşâd

Bazı kaynaklarda müzikle ilgili olarak “el-inşâd” terimine de yer verilmiştir. “el-inşâd” kelimesi esasen “yüksek sesle şiir okuma[47]” manasına gelmektedir. Ancak bazı Arap edebiyatı tarihçileri bu kelimenin, sıradan bir şiir okuma sanatı olmayıp, daha çok musiki özelliği taşıyan bir şiir okuma tarzı olduğunu ifade etmişlerdir. Bu konuda Prof.Dr.M.Nihad Çetin şunları söylemektedir:

“Eski şairlerin şiir okumalarını ifade ederken “Anşada” fiilinin kullanılması da şiirin yüksek sesle alakası olduğunu gösterir. Nitekim sonraları şiir söylemeye, okumaya delalet eden bu fiilin kökünde, sair manaların yanında, eski ve asli manası olduğu intibaını veren “sesi yükseltme” vardır. Mevcut rivayetlere göre şiir, hususi bir tarzda yeknesak fakat -her halde vezni belirten- bir ahenk ile okunurdu. Eski şairin vezin bilgisi, sistemli ve kitabi bir kaynağa bağlandığına göre, inşâd’daki hususi makamın, manzûmelerin nazmedilişinde ameli bir hizmetinin bulunması da kuvvetle muhtemeldir.[48]”

Halk arasında üç tip “gınâ”ya rastlanır. Solo, koro ve nevbetleşe teganni. Şarkı vezinli yahut vezinsiz olabilir. Birincisine “Naşid (inşâd, unşude, enşede) ve ikincisine de “Tertil” denilir[49].

Ancak, belirtildiği üzere şiirde musiki, şiirin vezninden kaynaklanan ve vezne bağlı olan bir bestedir. Gınâ’da ise şiirin vezinlerini de aşabilme özelliği taşıyan bir beste anlayışı vardır. Günümüzde de şiir, özel bir tarz ile okunur, ancak musikinin dışında ayrı bir sanat dalı olarak telakki edilir. Ayrıca nakledilen hadislerde, Peygamberimizin “şiir” ve “inşâd”ı konu edinen açıklamaları ile “gına” hakkındaki açıklamaları muhteva ve yaklaşım bakımından birbirinden farklıdır. İslam kaynaklarında da şiir ile musiki (el-gına) genel olarak, ayrı ayrı başlıklar altında ele alındığından dolayı biz bu çalışmada “inşâd” ve “şiir” ile ilgili ayet, hadis ve fıkhi tartışmalara yer vermedik.

C- el-Hudâ

Kelime olarak “deve sürme”manasına gelmektedir[50]. Deve çobanlarının develerini güderken veya arap gençleri çölde dolaşırken söyledikleri bir teğannî çe­şididir[51]. Ancak bu yalnız devecilere mahsus değildi. Ağır işlerde çalışırken yahut herhangi bir faaliyete refakat için şarkılar söylenmesine de yer yer rastlanır. Saka, kayıkcı, dokumacı, tarlada ba­şak döküntülerini toplayanlar ve kezâ çadırda veya evde çalıştırılan kadınlar, bugün de olduğu gibi şarkı söylerlerdi[52]. Hidâ’nın Arap mûsikîsinin ilk örneği olduğu kabul edilmektedir[53].

D- en-Nasb

Bir çeşit yolculuk türküsüdür. Hidâ ile aynı mahiyette olmakla beraber ondan daha etkileyici bir özelliğe sahiptir[54]. Nasb, aynı zamanda bir çeşit gurbet türküsüydü. Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanlar, Mekke’ye duydukları özlemi türküleriyle (nasb) dile getirirlerdi[55].

E- en-Niyâhe

Kelime olarak “ağlamak ve başkasını ağlatmak[56]” manasına gelen Niyâhe her dönemde olduğu gibi Peygamberimiz devrinde de halk arasında yaygındı. Cahiliye devrinde ölülerin arkasından ücretle elbiselerini yırtıp, saç-baş yolarak feryat eden bir takım kadınlar vardı. Nâiha veya Mürinne[57] de denilen bu kadınlar ölünün arkasından iyiliklerini ve kahramanlıklarını anlatan ezgiler okur, ses ve hareketleriyle çevredekileri elem ve ızdıraba boğar, hazin bir matem havası meydana getirirlerdi. Bu şekilde bazan kabile ihtilafları ve kan davaları körüklenir, böylece ölüm olayı ve cenaze kaldırma meselesi bir güç gösterisi ve bir intikam yemin merisimi haline getirilirdi[58].

F- el-Meâzif

Çalgı aletleri konusunda ise, hadis-i şeriflerde yaygın olarak kullanılan iki kelime bulunmaktadır: Meâzif ve Mezâmîr.

“Meâzif”, “Mi’zef”in çoğuludur. “A-Z-F” kökünden gelir. “A’zf”, “Cin sesi” demek­tir. Geceleyin çöllerde zil sesi gibi duyulur. Gök gürlemesine de “A’zf” denilir. “Meâzif” ise Ud ve Tanbur gibi eğlence aletleri manasına gelmektedir. Müzisyenler ve çalgı aletleri eşliğinde oynayana da “Âzif” denilmektedir[59]. “Mi’zef” özellikle Yemenlilerin kullandığı vurmalı çalgı aletlerinden bir çeşidine kullanılır. Ud’a da “Mi’zef” denilmiştir[60]. Bir görüşe göre de kelime tekil olarak (Mi’zef) kullanıldığı zaman Yemenlilerin kullandıkları bir çeşit vurmalı çalgı aleti; çoğul olarak kullanıldığı zaman ise eğlence maksadıyla kul­lanılan, bütün vurmalı çalgılarını ifade eder[61]. ilk zamanlarda Ud ve Tanbur gibi parmak veya mızrapla çalınan çalgı aletlerine kullanılmasına karşın, sonraki dönemlerde bütün telli ve nefesli aletleri ifade eden bir terim olmuştur[62].

G- el-Mezâmîr

“Mezâmîr” kelimesi de “Mizmâr”ın çoğuludur. Kelime olarak “Nefes ile çalınan kamış düdük” demektir. Cins ismi olarak, nefesli çalgı âletler zümresine dahil bütün çalgı aletlerini ifade etmektedir. Özel olarak; İbn Sinâ (ö.466/1073)’ya göre bir nevi kavala delalet eder. İbn Sinâ mizmâr (ney)’i “ucundan üflenerek çalınan bir çalgı” gibi tarif etmetke ve onu “bir delikten üflenerek çalınan” yara’dan (flüt) ayırmaktadır. Mefâtîhu’l-Ulûm’da “mizmar, ney’dir” denilmektedir. Mezâmîr sınıfından olan çalgı isimleri Arapçada çoktur[63]. Aynı kökten gelen “Zemmâre” ise “zinakâr kadın” demektir[64]. Bu kadınlar aynı zamanda müzisyenlik yaptıklarından dolayı bu ismi almışlardır.[65]

“Mizmâr” kelimesinin, “Gınâ” gibi ses ile okunan şeylere de kullanıldığı görülmektedir. Nitekim, Hz. Ebubekir (r.a.), bir bayram günü Peygamber (s.a.s.)’in evinde Def eşliğinde söylenen şarkıyı “Mezâmiru’ş-Şeytan” (Şeytan düdükleri)[66] şeklinde nitelendirmiştir. “Câriyeteyn” hadisi olarak bilinen bu hadiste, câriyelerin yanında deften başka bir âletin varlığından söz edilmemiştir. Buna göre burada geçen “el-Mizmâr” ve “el-Mezâmîr” hep ses ile okunan şeyler manasına gelmektedir.[67] Aynı şekilde Rasulullah (s.a.v.)’in, güzel sesi ile Kur’ân okuyan Ebu Musa el-Eşa’rî’ye iltifat için söylediği sözde[68] geçen “el-Mizmâr” kelimesi de bu manadadır. Çünkü Ebu Musâ el-Eş’ârî Kur’ân okumaktaydı ve yanında her­hangi bir çalgı âleti de yoktu.

Çalgı aletleri telli, üflemeli ve vurmalı olmak üzere üç kısımdır. Tesbit ede­bildiğimiz kadarıyla, hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber döneminde telli aletleri ifade için “el-Meâzif”; üflemeli aletleri ifade için de “el-Mezâmîr” terimlerinin kul­lanılmasına karşın, vurmalı aletler için genel bir terim kullanılmamıştır.

H- el-Melâhî

Sonraki İslâm kaynaklarında çalgı aletlerinin genelini ifade için “el-Melâhî”[69] tabiri daha yaygınlaşmıştır. Örneğin İbn Ebiddünya (ö. 281/894) ağırlıklı olarak çalgı aletlerine yer verdiği eserine “Zemmü’l-Melâhî”; Acurrî (ö. 360/970) aynı özelliği taşıyan eserine “Tahrîmü’n-Nerd ve’ş-Şatranc ve’l-Melâhî”; Mufaddal b. Seleme (ö. 390/999) de “Kitâbu’l-Melâhî ve Esmâihâ” adını vermiş; İbn Kudâme (ö. 744/1343) de “el-Muğnî” adlı eserinde çalgı aletleri ko­nusunu “el-Melâhî” başlığı altında incelemiştir. İbn Ebiddünya’nın, eserinde şarkı ile ilgili hadislere de yer vermesi, “el-Melâhî” teriminin bu dönemde müziğin ge­nelini ifade sadedinde de kullanıldığını göstermektedir.

Ancak, bugüne kadar kullanılagelen el-Gınâ, es-Semâ, el-Mûsikî, el-Elhân, el-Meâzif, el-Mezâmîr, el-Melâhî vb. terimlerin bugünkü kapsamıyla müziği ifade etmekte ye­tersiz kaldığı iddia ederek, bilinen bu eski terimlerin yerine “hendesetü’s-savt” (ses sanatları) teriminin kullanılmasını daha uygun görenler de olmuştur[70].

I- Zühdiyyât, Kaside, Tağyîr ve Semâ

Abbâsiler döneminde “Zühd Kasideleri”nin ortaya çıkması yeni bir müzik türünün doğmasına sebep olmuştur. İmam Şâfii (ö.204/820)’nin ifadesinde “Tağyîr”[71] diye geçen[72] bu tür müziklere “Kaside”[73] ve “Zühdiyyât”[74] adı da verilmiş, yer yer “Semâ” terimi de kullanılmıştır. Daha sonraki dönemlerde “Semâ” terimi diğerlerinden daha yaygın kullanılır olmuştur.

Bu tabirlerden Zühdiyyât ve Kaside mûsikîden çok şiirin konularındandır. Tağyîr ve Semâ ise mûsikînin konularındandır.

1- et-Tağyîr

Tağyîr, kelime olarak “Ğ-Y-R” kökünden gelen “Tef’îl” vezninde bir kelimedir. “Değiştirmek” demektir[75]. Terim olarak çeşitli tanımları yapılmıştır.

Zeccâc (v.316/928-929)’a göre, “insanları fani olan dünyadan, ebedi olan ahirete yönlendirmektir”. Ebu Mansur el-Ezherî (ö. 370/980) de şu tanımı yapmıştır: “Muğayyire, “dua ve yakarışla Allah’ı anarak insanları değiştiren topluluk” demek­tir. Allah’ı anarken söyledikleri ilahilere, coşturucu olduğundan dolayı “Tağyîr” adını vermişlerdir. Bu şiirlerin makam­larla okunması halinde coşup ve raks etmelerinden dolayı kendilerine de “Muğayyire” demişlerdir[76].

2- es-Semâ’

Sema, kök olarak “S-M-A” kökünden gelmektedir. “işitmek, duymak[77], hoş ma­kamlar, tatlı nağmelerle şiir okuyup dinlemek”[78] demektir. Müzik terimi olarak, sûfilerin cezbe haliyle ayakta zikretmelerine kullanıldığı gibi, Türkçe’de özellikle Mevlevîler arasında yaygın olan dini rakslara kullanılmıştır. Mevleviler, bunu yapana “Semâzen”, bunları idare edenlere de “Semâzenbaşı” adını vermektedirler[79].

Semâ’ın çıkış noktasının Kur’ân tilâveti olduğu söylenebilir. Bilhassa Kur’ân tilâvetinden sonra okunan mensûr ve manzûm parçalar semâ’ın başlangıcını oluşturur. Hicrî III. asırdan itibaren tasavvuf muhitlerinde semâ’ ve mûsikîden söz edildiği; ilk semâ’ meclisinin Serî es-Sakatî (ö. 256/870) tarafından kurulduğu ve yeğeni Cüneyd el-Bağdâdî (ö. 298/910) ile Zünnûn el-Mısrî (ö. 254/868)’nin de semâ’ı belli şekillerde ifade ettiği bilinmektedir[80].

İmam Kuşeyrî (ö. 465/1072) Risâle’sinde; Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzî de (ö.597/1144) Telbîs-ü İblis adlı eserinde tasavvuf mûsikîsini “Sema” başlığı altında incelemişlerdir. İmam Gazali (ö. 505/1111), Ebu’l-Futûh el-Gazzâlî (ö.520/1126), İbn Hacer el-Heytemî (ö. 974/1567), Aliyyü’l-Kârî (ö. 1014/1605), Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731), Şevkânî (ö. 1250/1834) ve daha birçok müellif müzikle ilgili eserlerini bu isim altında telif etmişlerdir. Bunlardan Abdulgani Nablusî, “Semâ” kelimesinin müziğin bütününü ifade eden bir terim olduğunu özellikle belirtmiştir[81].

J- el-Mûsîkî

Müzik nazariyelerinin oluşmaya başladığı dönemden sonra teorik müziğe Yunanca bir kelime olan “Mûsîkî/Mûsîkâ” terimi; müzik icrasına da “ilmü’l-Gınâ” terimi kullanılmaya başlanmıştır[82]. Nitekim Fârâbî (ö.339/950) müzikle ilgili olarak telif ettiği eserine “Kitâbü’l-Mûsîkâ” adını vermiştir. Fârâbî “Mûsikî” terimini “Elhân” diye tanımlamış; “Lahn”ı da “Belirli bir sisteme göre düzenlenmiş olan çeşitli sesler topluluğu” olarak tarif etmiştir[83]. Aynı yaklaşım ihvân-ı Safâ’da da görülmektedir[84].

K- el-Elhân

“el-Elhân”, “Lahn” kelimesinin çoğuludur. “Lahn” ise “kaideli ve besteli ses”[85]; “ezgi, ırlama, nağme ve âhenk” demektir[86]. Coşturucu okuyuşlara da “Lahn” denilir[87].

H. IV. asırdan sonra “Gınâ” ve “Mûsikî” tabiri yerine müziği ifade etmek için “Elhân” tabirinin kul­lanımının yaygınlaştığı görülmektedir. Bu konuda eser telif eden Abdülkadir Merâğî (ö. 838/1453) eserine “Câmiü’l-Elhân”; Ladikli Mehmet Çelebi (ö. yaklaşık 906/1500) de “Zeynü’l-Elhân” adını vermişlerdir.

L- el-Edvâr

Arapçada müzikle ilgili diğer bir terim de “Edvâr” tabiridir. Bu terim özellikle X-XV. yy.lar arasındaki müslüman müzikologların, müzik teorisi ve kuralları ile ilgili yazdıkları eserlere verdikleri bir isimdir. Bu kitaplarda ma­kamlar, perdeler ve usuller belirtilir[88].

İKİNCİ BÖLÜM

İSLAM ALİMLERİNİN MÜZİĞİN DİNİ YÖNÜ İLE İLGİLİ YORUMLARI

İslam alimleri genel olarak müziği önce Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler açısından ele almış sonra da bunun icra biçimi yanında faydaları ve zararları üzerinde de durarak yorumlar yapmışlardır. Bu yorum ve tutumları dört kısımda değerlendirmek mümkündür:

1-Genel olarak haram sayanlar, 2-Genel olarak helal sayanlar, 3-Genel olarak mekruh sayanlar, 4-Her müzik çeşidini özel olarak değerlendirip yorumlarını bunların icra şekli, muhtevası ve sonuçlarına göre yapanlar.

I-MÜZİĞİ GENEL OLARAK HARAM SAYANLAR

Bazı alimler türü ve muhtevası ne olursa olsun “müzik” kavramına giren her türlü ses sanatını haram saymışlardır. Bu husustaki bazı görüşler ve delilleri şöyledir:

A-Kur’an-ı Kerim

1- “insanlardan öyleleri vardır ki, halkı farkettirmeden ve hiçbir bilgiye dayan­madan Allah yolundan saptırmak ve dini alaya almak için boş söz ve eğlendirici sözler (lehve’l-hadîs) satın alırlar. işte onlar için hor ve hakir edici bir azap vardır.[89]

Tirmizî’nin Ebu Ümâme el-Bâhilî’den naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şarkıcı kadınların alım ve satımı, onlar üzerinden para kazanmak ve onların karşılığında alınan ücretler helal değildir. Allah Teâlâ’nın şu sözü onlar hakkında nazil olmuştur: “insanlardan öyleleri vardır ki…”[90]

Sahabeden İbni Mes’ud, İbni Abbas, Ebu Ümâme ve Cabir b. Abdullah; Tabiinden Mücahid, İbn Cüreyc, ikrime, Hasan-i Basrî ve Mekhûl burada geçen “lehve’l-hadîs”den maksadın şarkı olduğunu söylemişlerdir.[91] Bir rivâyette Mücâhid bunu “Davul” (Tabl) şeklinde tefsir etmiştir.[92]

İmam Kurtubi (ö. 671/1273), müfessirlerin bu konudaki görüşlerini nakletikten sonra: “Bu konuda en doğru görüş, “Lehve’l-Hadis”ten maksadın şarkı olduğunu ifade eden görüştür. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kirâmdan nakledilen görüşler de bunu gerektirir” demektedir.[93]

İbn Arabî (ö. 543/1148) “Lehve’l-Hadis”in yorumunda “şarkı ve çalgı aletleri”, “batıl olan herşey” ve “darbuka” şeklinde üç ayrı görüş olduğunu söyledikten sonra, en doğru görüşün “Lehve’l-Hadis”ten maksadın “batıl olan herşey” olduğunu savunan ikinci görüş olduğunu ifade etmiştir[94].

Şafii fakihlerinden İbn Hacer Heytemî (ö. 974/1567)[95] ile bazı Hanbeli fakih­leri[96] bu âyete dayanarak şarkının haram olacağını; Hanefî fakihlerinden İbn Âbidîn de bu âyete dayanarak mübah şekliyle bile olsa şarkının mekruh olduğunu ifade etmiştir[97].

Muhamed Hamdi Yazır (ö. 1361/1942) ise konuyu şöyle özetlemektedir: “Tefsir alimlerinin bir çoğu “Lehve’l-Hadis”i şarkı ile tefsir etmişlerse de araştırmacıların tercihi ayetin zahiri gereği genel bir mana ifade etmesidir. Bununla beraber burada asıl azarlamanın hikmeti şununla anlatılmıştır: “Bilmiyerek Allah yolundan saptırmak ve onu alaya almak”. Yani saptırdığını hissettirmeden, yaptığı işin akibetini sezdirmeden dini ve ahlakı bozmak ve Allah yolu ve onun hak diniyle eğlenmek için.[98]

Ayetin müziğin haramlılığına delil olarak ileri sürülmesine karşı çıkan İmam Gazzâlî bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir: “Din karşılığında, Allah yolundan saptırmak için “Lehve’l-Hadis” satın almak haramdır. Bu konuda tartışma yoktur. Her çalgı, dinin karşılığında satın alınmıştır ve Allah yolundan saptırıcıdır da denilemez. Ayetten maksat da budur. Bir kişi Kur’an-ı Kerim’i dahi Allah yolundan saptırmak için okusa haram işlemiş olur.[99]

2- “Bu söze mi şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz… Ağlamıyorsunuz… Habersiz oya­lanmaktasınız (sâmidûn).” [100]

Ayette geçen “Sâmidûn” kelimesi İbn Abbas (ö. 68/687) ve ikrime (ö. 105/723)’ye göre şarkı manasındadır. Çünkü Yemen ve Hımyer lugatında “Sümûd” şarkı (gınâ) manasına gelmektedir.[101] Mekkeliler Kur’ân dinledikleri zaman ona kulak verme­mek için şarkı söyler, eğlenirlermiş.[102]

İbn Kayyım el-Cevziyye ayette geçen “Sâmidûn” kelimesini şarkı olarak yorum­lamasından hareketle müziğin haram olduğunu ifade etmiş ve “Sâmidûn” kelime­sinin diğer manalarının da müziğin birer fonksiyonu olması münasebetiyle hangi noktadan ele alınırsa alınsın bu ayet-i kerimenin müziğin haramlılığını ifade ettiğini iddia etmiştir. [103]

İmam Gazzâlî ayet-i kerime’nin bu şekilde değerlendirilmesini şöyle tenkit etmiştir: “Sâmidûn” kelimesinin manasının şarkı olduğu kabülüne binaen eğer ayetteki sitem haramlılık ifade ederse, bundan önceki âyetlerde zikredilen gülmenin ve ağlamamanın da haram olması gerekirdi.[104]

3- “Onlar yalan yere şahitlik (zûr) etmezler, faydasız birşeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler”. [105]

Mücâhid (ö. 104/722) bu ayette geçen “ez-Zûr” kelimesini şarkı (gınâ)[106]; İbn Hanefiyye (ö. ) de şarkı (gınâ) ve eğlence (lehv) şeklinde tefsir etmişlerdir[107].

İbn Kayyım el-Cevziyye ve bazı Hanbeli fukahası, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin ayette geçen “ez-Zûr” kelimesini “şarkı” (ginâ) şeklinde açıklaması ile ayette geçen “Lağv” kelimesinin, “terkedilmesi gereken her türlü batıl ve yanlış şey” manasına gelmesinden hareketle müziği batıllar arasında sayarak haramlığını ifade etmişlerdir. [108]

4- “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. “Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selam olsun. Cahillerle ilgilenmeyiz derler” [109].

İbn Kayyım’a göre bu ayet-i Kerime her ne kadar özel bir sebeb üzerine inmişse de ifade ettiği mana umumidir. Her türlü gereksiz ve faydasız şeyi (Lağviyyat) kap­sar. Müzik de gereksiz ve faydasız olduğuna göre o da bu ayetin hükmüne dahildir. [110]

5- “De ki, Hak geldi batıl zail oldu. Zaten batıl ortadan kalkmaya mahkum­dur.” [111]

İbni Vehb’in naklettiğine göre, Ubeydullah, Muhammed b. Kasım’a:

– “Şarkı hakkında ne dersiniz?” diye sorar.

– Kasım: “O batıldır” der. Ubeydullah:

– “O’nun batıl olduğunu ben de biliyorum. O’nun hakkında ne düşündüğünüzü sordum.” der. Kasım:

– “Batıl’ı bilirmisin. O nerededir?” diye sorar. Ubeydullah:

– “O ateştedir” diye cevap verir. Bunun üzerine Kasım:

– “işte o, odur” karşılığını verir.

Birisi, İbni Abbas’a: “Şarkı hakkında ne dersiniz? Helal mıdır, Haram mı? “diye sorduğunda İbni Abbas (r.a.) “Ben ancak Allah’ın kitabında haram dediğine haram derim” cevabını vermiştir.

Adam: “O helal mıdır?” diye sorduğunda İbni Abbas: “Öyle birşey diyemem. Sen hak ile batılı bilir misin? Kıyamet günü geldiğinde şarkının yeri neresi olur?” diye sormuş.

Adam: “O batıl ile beraber olur” diye cevaplayınca, İbni Abbas: “Şimdi git, sen kendi fetvanı verdin” demiştir.

İbni Kayyım el-Cevziyye bu görüşlerden hareketle şarkının haram olduğunu ifade etmiştir.[112]

6- “Ama kim Rabbinin azametinden korkup ta kendini hevadan (kötülükten) alıkoymuşsa, varacağı yer şüphesiz cennettir.” [113]

İbn Kayyım’a göre müzik nefsin hevasından olduğuna göre ayetin ifade ettiği mefhum gereği sakınılması gerekir.[114]

7- “Kabedeki tapınmaları sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka birşey değildir.” [115]

Kurtubî, “Bu âyyette rakseden, el çırpan ve bağıran cahil sufilerin bu dav­ranışlarına reddiye vardır”[116] derken; İbni Kayyım el-Cevziyye, toplu zikir halaka­larında el çırparak ilahi, kaside ve zikir çekenlerin bu halini Mekke’li müşriklerin hallerine benzeterek tasavvuf mûsikîsinin haram olacağını ifade etmiştir. [117]

8- “Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaadlerde bulun.” [118]

İbn Abbas ve Mücâhid bu ayette geçen sesi, “şarkı”, “çalgı aletleri” ve “eğlence” olarak tefsir etmiştir.[119] Dahhâk’a göre ise “çalgı aletlerinin sesi” (savtü’l-mezâmîr)’dir.[120]

İbn Kayyım el-Cevziyye, İbni Ebi Hatem’in bu ayeti “günaha çağıran herşey” olarak tefsir etmesi; Mücahid’in şeytanın sesinin “şarkı”, “batıl” ve “çalgı aletler”i (mizmarlar) olduğu” ifadesi ile Hasan-ı Basrî (ö.110/728)’nin şeytanın sesinin “Def” olduğu şeklindeki tefsirinden hareketle müziğin haram olduğunu söylemiştir.[121]

İbn Hacer Heytemî, bu âyete dayanarak çalgı aletlerinin haram olacağını ifade etmiştir.[122]

9- “Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir.” [123]

“Sözlerin en güzeli Kur’an olduğuna göre dinlenilmesi gereken şey de Kur’an olmalıdır. Nitekim bu aynı zaman da bütün peygamberlerin sünnetidir” diyen İbn-i Teymiyye (ö. 728/1328), Kur’an-ı Kerim’deki dinlemek ve okumakla ilgili ayetlerle, mü’minlerin Kur’an dinlerken duydukları coşkuyu anlatan ayetleri de zikrederek “okunması, dinlenilmesi ve coşulması gereken tek şey varsa o da Kur’an’dır. Dolayısıyla aynı fonksiyonları icra etmek maksadıyla şarkı gibi başka şeylerin kullanılması caiz değildir” görüşünü ileri sürmüştür. [124]

Sonuç olarak türü ve muhtevası ne olursa olsun her çeşit müziğin haramlılığı konusunda delil olarak sürülen bu ayetlerin bu iddiaya doğrudan delil teşkil etmesi mümkün gözükmemektedir.

Şöyleki bu hususta en fazla baş vurulan ayet olarak Lukman suresi 6. âyeti, İmam Gazzâlî ve Muhammed Hamdi Yazır’ın da ifade ettiği gibi, Allah yolundan saptıran şeyleri yasaklanmaktadır. Bu ise sadece müziğe mahsus bir özellik değildir. Üstelik müziğin her çeşidinin insanı Allah yolundan saptırdığı da idda edilemez. Ayrıca eğer eğlenceyi (Lehv) sırf eğlence olduğu için yasaklamak gerekirse dünyada olan herşeyin de yasaklanması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir…”[125] buyurmaktadır.

Necm Suresi (53) 61. âyetinde geçen “Sümûd” kelimesi her ne kadar Himyer lugatında “müzik” manasına geliyorsa da, başta Kureyş lehçesi olmak üzere diğer lehçelerde eğlence (levh) manasına gelmektedir.[126] Bu da âyet-i kerimenin, müzikle ilgili özel bir ayet olmayıp, dinden ve dini görevlerden engelle­yen bütün eğlence ve meşguliyet çeşitleri için geçerli olduğunu göstermektedir.

Özellikle İbn Kayyım el-Cevziyye tarafından ileri sürülen Furkan (25) 72, Kasas (28) 55, isrâ (17) 81, Nâziât (79) 40-41 âyet-i kerimelerinde geçen “Bâtıl”, “Lağv”, “Hevâ” “Zûr” vb. tabirler müzikle ilgili özel tabir­ler olmayıp, müzikle beraber bu özellikleri taşıyan daha birçok konuyu ihtivâ et­mektedirler. Ayrıca bu kavramlarla yasaklanan hususların müziğin bazı çeşitleri için geçerli olsa bile bütünü için geçerli saymak mümkün değildir.

Enfâl (8) 35. âyetinde geçen “Mükâ” (ıslık çalma) ve “Tasdiyeh) (el çırpma) müziğin bir çeşididir. Bu âyet müziğin bu çeşidinin haram olduğunu ifade etse bile bütününü kapsamamaktadır. Ayrıca bunların bir ibâdet çeşidi oldukları ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu âyet daha çok ibâdetlerle ilgili müzikler için bir ölçü teşkil edebilir ki İbn Kayyım da âyeti bu şekilde yorumlamıştır.

İsrâ (17) 64. âyetinde insanı azdıran sesin “müzik” olduğu kanaatinden ha­reketle müziğin haram olacağı ifade edilmiştir. Halbuki müzik insanı azdırabildiği gibi insanda güzel duygular da uyandırabilir. Nitekim müziğin bir kısmı insanları isyan ettirirken diğer bir kısmı insanları hakka davet edebilmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in güzel sesle okunmasına teşvik edilmesi bunun açık bir örneğidir.

Zümer (39) 23. âyetinde, Kur’ân-ı Kerim’in okunup dinlenilmesi ile ilgili ifadeler yer almaktadır. Kur’ân’ın en güzel olması, Kur’ân’a aykırı olmayan şeylerin güzelliğine engel değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Mekke müşriklerine karşı Kur’ân’la cihad ettiği gibi[127] şiir vb. şeylerle de mücâdele etmiş bu hususda, Hasân b. Sâbit’i özel olarak teşvik ederek başarılı olması için dua etmiştir.[128] Ayrıca Yolculuk, düğün, bayram vb. durumlarda müzik dinlemiş ve dinlenilmesine de müsade etmiştir ki bunlar, Kur’ân-a aykırı olmayan şeylerin dinlenmesinde bir sakınca olmadığını göstermektedir.

Görüldüğü gibi, zikredilen âyetler müzik konusuna doğrudan ve açık olarak değil, dolaylı ve ihtimalli olarak delalet etmektedirler. Bu yorumlarda üzerinde durulan gerekçeler, özel tabirler olmaktan çok genel kural mahiyetindedirler. Müzik konusuna delalet ettikleri gibi başka şeyleri de kapsamaktadırlar. Buna göre ilgili âyetleri, müziğin helal ya da haram olması yönünden şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.

2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.

3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.

4- Dini değerlere aykırı konularda propoganda özelliği taşımaması.

5- Söz veya icrâsında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus­ların yer almaması.

6- Müziğin ibadet gibi telakki edilmemesi.

7- Kur’ân okuma ve dinleme zevk kültürünün önüne geçmemesi.

8- insanları nefsânî arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede olma­ması.

9- insanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.

Bu prensipleri en kapsamlı bir şekilde A’râf (7) 32. âyet-i kerimesinde bulmak mümkündür:

“De ki: Benim rabbim ancak, açık ya da gizli yüz kızartıcı çirkin işleri (fuhş), günahı (ism), haksız yere başkalarının hakkına tecavüzü (bağy), Allah’a hiçbir de­lil indirmediği şeyi ortak koşmanızı (şirk) ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklar.”

Daha önce de ifade edildiği üzere âyet-i kerimede yer alan “Fuhuş”, açık ya da gizli her türlü çirkin işler ile başkalarının namus ve haysiyetine tecavüzü; “ism”, genel manada günah, akıl ve mantığa aykırı her türlü davranış ve bilerek Allah’ın yasaklarını çiğnemeği; “Bağy”, haksız yere başkalarının can, mal, namus ve kişilik haklarına tecavüzü ifade etmektedir.[129]

B-Hadis-i Şerifler

Her tür ve çeşidiyle müziğin haramlılığını savunanlar bu hususta bir çok hadis ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf diğer bir kısmı da uydurmadır. Zayıf ve uydurma hadisler fıkhi konulara temel teşkil edemiyeceklerinden burada bunlardan sahih olanların başlıcaları üzerinde durulacaktır.

1- Hâkimin bir rivâyeti şöyledir: “Bu ümmetten bir topluluk sabahlara kadar yiyip, içip ve eğlenecekler, sabaha ise domuz olarak çıkacaklardır.. Orada bir takım kabile ve yerleşim yerleri sabaha kadar darmadağın edile­cek ve sonra da “bu gece falancalar, falancaların evleri tarumar edilmiş” denilecektir. Onların üzerine, Lut kavminin üzerine gönderildiği gibi taş yağdırılacak ve köklerini kesen rüzgar gönderilecektir. içki içmeleri, faiz yemeleri, ipek giymeleri, dansöz-şarkıcı kadınlar edinmeleri ve akraba ile ilişkileri kesmelerinden ötürü bu rüzgar, öncekileri köklerinden söküp attığı gibi onları da köklerinden söküp ata­caktır”[130].

Hâkim bu hadis hakkında, “Müslim şartına göre sahihtir” demiş, Zehebî de aynı kanaatte olduğunu be­lirtmiştir. Cüdey’, Hâkim ve Zehebî’nin, hadisin sahih olduğu yönündeki değerlendirmelerini geniş ola­rak yorumlayıp tenkit etmiş ve sonuç olarak, râvîlerden Ferkad (?)’ın zayıf râvî olması ve senette çelişki “Izdırap” bulun­ması sebebiyle hadisin “Zayıf” olması gerektiğini belirtmiştir[131].

Zeylaî bu hadis-i şerifi şarkının haramlılığına delil olarak ileri sürmüşlerdir.[132]

2- Ebu Hureyre (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) köpek ti­ca­re­tini ve şarkıcı kadının (Zemmâre) kazancını yasaklamıştır.”[133]

Hadisin isnadı sahihtir.[134]

“Zemmâre” zina eden kadın demektir. Ancak Ezherî’ye göre bundan maksat şarkıcı kadınlar da olabilir. Çünkü Arapça’da “Gınâ-u zemîr” (güzel şarkı) tabiri bulunmaktadır. Aynı zamanda zinakâr kadınlar da şarkı söylerlerdi. [135]

3- Ebu Amir ve­ya Ebu Ma­lik el-Eş’arî’nin pey­gam­be­ri­miz­den şu­nu işit­ti­ği riv­yet edil­miş­tir: “Üm­me­tim­den öy­le top­lu­luk­lar çı­ka­cak ki, zi­na­yı, ipe­ği, iç­ki­yi, ve çal­gı alet­le­ri­ni he­lal sa­ya­cak­lar. Yi­ne ba­zı top­lu­luk­lar, bü­yük bir ko­yun sü­rü­süy­le da­ğın ba­şın­da ko­nak­lay­cak, on­la­ra bir fa­kir ih­ti­ya­cı için gel­di­ğin­de “ya­rın gel “di­ye­cek­ler. Al­lah-u Teâlâ da on­la­rı bir ge­ce an­sı­zın he­lak ede­cek, da­ğı baş­la­rı­na yı­ka­cak. Di­ğer bir kıs­mı­nı da do­muz ve may­mun sûretine çevirecektir. Bu uygulama kı­ya­me­te ka­dar sürecektir”[136].

Hanefî fakihlerinden Fahreddin Zeylaî bu hadisi şarkının haramlılığına delil olarak zikretmiştir.[137]

4- Nâfi’den rivâyet edilmiştir: “İbn Ömer bir gün zurna sesi işitti. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yoldan çekildi ve “Ey Nâfi’ bir şey işitiyormusun?” dedi. Ben “Hayır” dedim. Bunun üzerine parmaklarını kulaklarından kaldırdı ve “Ben Peygamber (s.a.s.) ile beraberdim. Bunun gibi birşey işitti ve aynen böyle yaptı”dedi[138].

Ebû Dâvud bu hadisin “Münker” olduğunu söylemiş ancak Sehârenfûrî bunu şu şekilde reddetmiştir: “Ebu Davud bu hadisin münker olduğunu söylemektedir. Ancak bunun münker yönüne rastlamadım. Bunun ra­vileri güvenilir kişilerdir. Hadis de bunlardan daha güvenilir kişilerin hadislerine aykırı değildir. Muhammed b. Tahir, ravilerden Süleyman b. Musa ile bazı tenkitler ileri sürmüşse de birçok hadisçi onu güvenilir kabul etmiştir.”[139]

Hanefi fakihlerinden İbn Abidîn[140] ile Hanbelî fakihlerinden İbn Kudâme[141] bu hadisleri çalgı aletlerinin haram olduğuna delil olarak zik­retmiş; bir kısım ulema ise, iki sebepten dolayı bu hadislerin bu yönde değerlendirilmesini yanlış bulmuşlardır. Birincisi hadisi nakleden Ebu Dâvûd’un, hadisin senediyle ilgili olarak “Bu hadis Münker’dir” demesi; ikincisi de Peygamber (s.a.s.)’in kendisinin kulaklarını kapamasına karşın İbn Ömer’in kulaklarını kapamaması. Çünkü böyle bir sesi dinlemek ha­ram olsaydı Rasulullah (s.a.s.) İbn Ömer’in, İbn Ömer de Nâfi’in dinleme­sine müsade etmezdi. İbn Kudâme ve onun paralelinde olanlar ise bu ten­kitleri şu şekilde cevaplandırmışlardır:

– Hallâl bu hadisi iki senetle nakletmiştir. Ebu Dâvûd bu senetler­den an­cak birine vakıf olabilmiş ve onu nakletmiş olabilir. Dolayısıyla O’nun “Münker” ifadesi, kendi rivayetinde yer alan râvîlerle ilgilidir.

– Peygamber (s.a.s.) kendi kulaklarını kapayıp, İbn Ömer’e ka­pattırmamıştır. Çünkü haram olan kulak kesilerek dinlemektir. Yoksa bir şeyi istemeyerek dinle­mek haram değildir. Ayrıca bu olay hicretten önceki dönemde gerçekleşmiş ola­bi­lir. Bu dönemde ise insanları kötülüklerden engellemek (Nehy-i ani’l-Münker) vacip değildi.[142] İbn Ömer’in kulaklarını tıkaması ise, bu sesin haram ol­masından değil, sadece Pegyamber (s.a.s.)’i taklit içindir. Ayrıca bu olay olduğunda Nafi henüz büluğ çağına ermemiş olabilir ki çocuklar için haram sözkonusu olmaz. [143]

5- İbn Abbas (r.a.)’dan nakledilmiştir: “Abdülkays heyeti Rasulullah (s.a.s.)’e ge­lerek “Yâ Rasulallah! Hangi kaplardan içelim?” diye sordular. Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: Ziftlenmiş kaplar, toprak kaplar ve su kabağından yapılan kaplar­dan su içmeyin, ancak su kaplarına şira sak­layın”. Sonra şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah bana (veya ümmetime) içkiyi, kumarı, davulu yasaklamıştır. Her sarhoş eden de haramdır”[144].

Yusuf b. Cüdey’ bu hadisin isnadının “Sahih ve “Muttasıl”, ravilerinin de güvenilir kişiler olduğunu ifade etmektedir. [145]

6- İbn Abbas (r.a.) Peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmek­te­dir: “Şüphesiz Yüce ve Ulu Rabbim, size içki, kumar ve davulu yasakla­mak­tadır.”[146]

Hadisin isnadı sahihtir.[147]

7- Başka bir rivâyet de şöyledir: “Şüphesiz Allah ve rasulü, içki, kumar, davul ve tambur’u yasaklamışlardır.”[148]

Hadisin isnadı sahih, ravileri güvenilir kişilerdir.[149]

8- Kuteybe (r. a) peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmek­tedir: “Zil şeytanın müzik aletidir.”[150]

Zil’in yasaklanmasının sebeplerinden birisi de sesidir. Çünkü bu ha­diste onun sesi şeytan düdüğüne benzetilmiştir. Şafii mezhebine göre mek­ruhtur. Mâliki ve diğer mezheplere göre ise tenzihen mekruhtur”[151]

9- Ebu Hureyre (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: “Beraberinde köpek veya zil bulunan bir kafileye melekler refakat et­mez.”[152]

10- Ümmü Habibe (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Beraberinde zil bulunan kafileye melekler yoldaşlık etmez”[153].

Heysemî, hadisin râvîlerinin gövenilir kişiler olduğunu belirtmiştir.[154]

11- Müslim, Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas tarikiyle rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ size içki, kumar, davul, ud ve yahudilerin kutlama günlerini size yasakladı”[155].

Hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olduğu belirtilmiştir.[156]

12- Abdurrahman b. Avf (r.a.) peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “iki günahkar ve ahmak sesi yasakladım: Musibet anındaki ses, yüz-göz tırmalama, yaka-paça yırtma ve şeytan sesi.”[157]

Tirmizi hadisin “Hasen” olduğunu söylemiştir.[158]

13- Ebu Hureyre (r.a.)’den, Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediğini işittiği rivâyet edilmiştir: “Allah Teâlâ, kıyâmet günü, tevbe etmeden ölen ağıtçılara ateşten bir gömlek giydi­rir ve onları bütün insanlara teşhir eder.”[159]

Heysemî hadisin senedinin “Hasen” olduğunu söylemiştir.[160]

14- Ümmü Atıyye’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bizden ağıt yapma­mak üzere söz aldı.”[161]

15- Ebu Mâlik el-Eş’arî (r.a.)’den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ümmetimde dört şey vardır ki, bunlar cahiliyet adetidir ve bunu terke­demezler: Soy ve şerefle övünmek, neseplere ta’n etmek, yıldızlarla yağmur dile­mek ve ağıt yapmak.”[162]

16- Ebu Hureyre (r.a.)’den peygamber (s.a.s.)in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “iki şey vardır ki, insanlar onunla küfre düşer: Neseplere ta’n ve ölülere ağıt yap­mak.”[163]

Müziğin haramlılığı konusunda kaynaklarda pek çok hadis zikredilmiştir. Ancak bunların hemen büyük bölümü zayıf bir kısmının da mevzu (uydurma) olduğu görülmektedir. Bu hadislerin içerisinde sahih olanların başlıcaları bu hadislerdir.

Hadislerin içerdiği konular dikkate alındığında müziğin genelini haram sayma konusunda delil kabul edilen bu hadislerin ana konusunu çalgı aletleri, şarkıcı kadınlar (kayne) ve ağıtın oluşturduğu görülecektir. Zeylai gibi kimi alimler bu hadisleri müziğin genelini yasaklayıcı mahiyette yorumlamışlarsa da, İmam Gazzâlî, Kemâlüddin İbn Hümâm (ö. 861/1457), Abdülganî Nablusî (ö. 1143/1731), İbn Âbidîn (ö. 1252/1836), Takiyyüddin Sübkî, Remlî, İbn Hazm ve Şevkânî gibi diğer bir kısım alimler bu gibi hadisleri yorumlamışlardır. Yapılan yorumlar özetle şöyledir: Hadislerin ana konuları içkili, kadınlı, içinde birçok haramın işlendiği meyhâne eğlencelerinden (lehv) oluşmaktadır. Bu da gerek çalgı aletleri gerekse diğer müzik çeşitlerinin haram ol­ması, aletlerin ve müziğin kendileri ile ilgili bir husus olmayıp, bunlarla haram işlenmesi ya da haram işlenen ortamlarda çalınmalarından dolayıdır. Dolayısıyla bu âletler helal ve mübah eğlencelerde, içine başka bir haram karıştırılmadan kullanılırsa caizdir. Beraberinde başka haramlar işleniyorsa, “harama sebep olan şeyin kendisinin de haram olur”[164] kuralı gereği caiz olmazlar.[165]

Ağıt konusunda ise hemen bütün alimler Rasulullah (s.a.s.)’den nakledilen bütün hadislerde saç-baş yolma, yüz göz tırmalama şeklinde icra edilen ve kadere isyan manası taşıyan ağıtların yasak­landığını ifade etmişlerdir.

C- Mezhep İmamlarından Nakledilenler

Fıkıh kaynakları genelde ait olduğu mezhep İmamının görüşünü, fıkhi tartışmalarda delil kabul ederek üzerine hüküm bina etmektedirler. Müzik konusunda da aynı tutum sergilenmiş ve Hanefi kaynakları İmam Azam, İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf’un, Şafii kaynakları İmam Şafii’nin, Maliki kaynakları İmam Malik ve Hanbeli kaynakları da İmam Ahmed b. Hanbel’in görüşlerine başvurmuşlardır. Bu hususta tespit edebildiğimiz yorumlar şöyledir:

Hanefi kaynaklarının hemen bütününde İmam Ebu Hanife’in şu sözü nakledilir: “Bu­nun­la (şarkılı bir davetle) bir de­fa müb­te­lâ ol­dum, sab­ret­tim.” Hanefî kaynaklarının hemen hepsi bu ifadeyi naklettiken sonra: “Bu me­se­le, ve­lev ki ud (kadîb) çal­ma şek­lin­de de ol­sa her türlü çalgı aletinin (melâhî) ha­ram ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Ebu Ha­ni­fe’nin sö­zü de bu hük­mü ifa­de et­mek­te­dir. Çün­kü “ib­ti­lâ” (im­ti­han olun­mak) an­cak ha­ram olan şey­ler­le olur.”[166] şeklinde yorum yapmışlardır. Ancak İbn Kemâl (ö. 875/1470) bu yorumu doğru bulmamıştır. O, hanefi kaynaklarındaki bu yorumu naklettikten sonra şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bu yorum tarışmalıdır. Çünkü “ibtilâ”, mübah bile olsa sonucu sakıncalı olan şeylere de kullanılır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) kadılık görevi ile ilgili olarak “Kim yargı görevi ile mübtelâ olursa…” şeklindeki hadisinde “ibtilâ” kelimesini kullanmıştır. (Yargı görevi ise haram bir iş değildir). Sonra, davete icabet etmiş olmak için harama sabretmek caiz değildir. Çünkü, haram işleme durumu sözkonusu olduğu yerde, harama düşmemek için sünnet terkedilir. Buna göre, İmam Ebu Hanife, orada müziğe kulak vermeksizin oturmuştur. Böyle olunca da eğlenceye oturmuş sayılmayacağından haram ile mübtela olmuş olmaz.[167]

İmam Mu­ham­med’den de “Bir ki­şi, müzisyen kadın ve er­kek­le­re va­siy­yet gi­bi, İslâmda ve ehl-i kitapta ha­ram olan bir­şe­yi va­siy­yet et­se…” şeklinde bir görüş nakledilmiş[168] ve bu görüşler O’nun müziğe cevaz vermediği ifade edilmiştir.

Maliki mezhebi kaynaklarında müziğin haramlılığı konusunda İmam Malik’in şu görüşlerine yer verilmiştir:

Mus’ab ez-Zübeyrî’den rivâyet edilmiştir: “Malik b. Enes’in meclisinde bulundum. Ebu Mus’ab ona müzikten (sem’â) sordu. O “bilmiyorum, bizim diyarın insanları onu kötü görmezler. Olduğu yerden kalkıp gitmezler. Müziği ancak, geri zekalı cahiller veya katı tabiatlı Iraklı âbidler kötü görürler şeklinde cevap verdi”[169].

Sahnun İbn Kasım’a sorar: “İmam Malik, şarkıyı hoş karşılamaz mıydı?

İbn Kasım: “İmam Malik, Kur’ân-ı Kerim’in makamlı (elhân ile) okunmasını hoş karşılamadığına göre, şarkıyı nasıl hoş karşılar. Aynı zamanda İmam Malik, bir cariyenin alım-satımında şarkıcılığın şart koşulmasını hoş karşılamaz. Bu da onun şarkıyı hoş karşılamadığını gösterir” cevabını verir.

Sahnun: “Peki, düğünlerde def çalınması hususunda İmam ne der? Cevaz verir mi vermez mi?”

İbn Kasım: “İmam Malik düğünlerde def dahil hiçbir çalgı âletini hoş karşılamazdı”[170] der.

İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200) Ah­med b. Han­bel’den o da is­hak b. îsa et-Tab­ba’dan şu­nu nak­let­mek­te­dir: “Ma­lik b. Enes’e Me­di­ne eh­li­nin şarkıya ruh­sat ver­me­le­rin­den sor­dum”. O: “Onu biz­de fa­sık­lar ya­pı­yor” di­ye ce­vap ver­di.[171]

İmam Ma­lik, çal­gı­yı ya­sak­la­mış ve bir ki­şi­nin bir ca­ri­ye sa­tın alıp şarkıcı çık­tı­ğın­da onu (şarkıcı olduğu için) ge­ri red­de­de­bi­le­ce­ği­ni söy­le­miş­tir[172]. Bu ay­nı za­man­da ib­ra­him b. Sa’d müs­tes­na bü­tün Me­di­ne eh­li­nin mez­he­bi­dir.[173]

Şafii kaynaklarında İmam Şafii’ye nisbet edilerek üzerine hüküm bina edilen bazı görüşler şöyledir:

“Müziği sanat edinerek, onunla meşhur olup onunla anılan ve müzik konusunda insanların kendisini aradığı kişilerin şâhitlikleri kabul edilmez. Çünkü bu mek­ruh olan bir eğ­len­ce­dir ve ba­tı­la ben­ze­mek­te­dir.[174] Müzikle bu seviyede meşgul olan­lar se­fih­ oldukları gibi şahsiyetsiz insanlardan sayılırlar. Kendisi için buna razı olanlar da açıkça haram işlemiş olmasa da şahsiyetlerini kaybetmiş olurlar.

Kişinin müzisyenliği meslek edinmeyip, gözde müzisyen olmayıp, müzik konserleri vermediği gibi böyle bir şeyden de hoşlanmayarak kendi halinde müzikle meşgul olması, aşırı olmadığı müddetçe şâhitliğinin kabul edilmesini engellemez.

Müzisyen câriye ve köle edinerek insanlarla müzik ve eğlence âlemleri tertipleyenler sefihtirler[175] ve şâhitlikleri kabul edilmez. Özellikle cariyelerin bu şekilde kullanılması sefihlikten de öte deyyüslüktür[176]. Köle ve câriyelerine, başkalarını toplamaksızın sadece kendisi için müzik icra ettirmesi ise kişinin şâhitliğini düşürmese de hoş birşey değildir.

Şarkı söylenen yerlerde geceleyen, bunu âdet hâline getiren ve bu yönüyle meşhur olan kişiler sefih oldukları için şâhitlikleri kabul edilmez. Bunu âdet haline getirmeyerek arasıra buralara uğrayanların şâhitlikleri kabul edilir. Çünkü bu husus açık bir nasla yasaklanmamıştır.”

Yolculuk türküleri (Hidâ) ve bedevî şiirleri (neşîdel-a’râbî) ister az ister çok olsun caizdir.

Amr b. Şerîd babasından naklediyor: “Birgün peygamber (s.a.v.) beni bineğinin arkasına bindirdi ve bana “Ümeyye b. Ebi’s-Salt’in şiirlerinden bir şey biliyormusun?” dedi. Ben de “Evet” dedim. “Öylesye söyle” dedi. Bir beyt okudum “devam” dedi taki yüz beyt kadar kendisine okudum.”

Ayrıca Hz. Peygamber yolculuklarında Abdullah b. Revâha’ya da yolculuk türküsü (hidâ) söyletmiştir.[177]

Özellikle tasavvuf mûsikisi konusunda İmam Şâfii’den, “Iraklı zındıklar “tağyîr”[178] denilen bir müzik icat etmişler, onunla insanları Allah’tan alıkoyuyarlar” şeklinde bir görüş nakledilmiş ve insanları dini görevlerden engelleyen ya da içerisinde dince mahzurlu unsurlar bulunan tasavvuf musikisinin haramlılığı ifade edilmiştir.[179]

Hanbelî mezhebinde de İbn Kudâme “Bir kişi ölse, arkasında bir çocuk ve bir şarkıcı cariye bıraksa, çocuğun o şarkıcı kızı satması gerekse, onu sade bir cariye olarak satar. Kendisine “ancak cariyenin, şarkıcı olarak fiyatı otuzbin, sade cariye olarak ise yirmi bin dinar ediyor” denilince o yine “cariye ancak sade cariye olarak satılır” şeklinde karşılık verdi.[180] sözünü naklederek bu görüşün müziğin haram olduğunu gösterdiğini ifade etmiştir.[181]

Yine İbn Kudâme ve İbn Cevzî Ahmed b. Hanbel’den nakledilen şu görüşü müziğin haramlılığına delil kabul etmişlerdir. “Ah­med b. Han­bel’in oğ­lu Ab­dul­lah, ba­ba­sı­na şarkıdan sor­du. Babası “Şarkı, insanları iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez.[182]”

İbnü’l-Cevzî Tasavvuf mûsikîsi konusundaki görüşünü belirtirken Ahmed b. Hanbel’den nakledilen şu rivâyeti de dikkate almış ve yorumlamıştır: İbn Cevzi Ahmed b. Hanbel’den şu görüşü nakletmiştir. Ebu Hâmid el-Halfânî Ahmed b. Hanbel’e “Cennet ve Cehennem’in anıldığı yanık kasideler hakkında ne dersiniz? diye sordu. O “ne gibi mesela?” dedi. Kendisine ” diyorlar ki :

“Rabbim bana derse ki, Benden utanmadınmı ki bana isyan ettin,

Günahlarını kullarımdan gizledin, bana ise isyanlarınla geliyorsun?”

girip kapıyı kapattı. Bir de baktım ki evde bu beyitleri kendi kendine tekrar ediyordu.[183]

İbnü’l-Cev­zî Ahmed b. Hanbel’in bu görüş ve tutumlarındaki farklılıkları şöyle değerlendirmektedir: “Ah­med b. Han­bel za­ma­nın­da şarkı züh­de da­ir ka­si­de­le­ri ma­kam­sız, sa­de şi­ir şek­lin­de oku­ma­la­rın­dan iba­ret­ti. Da­ha son­ra bu şi­ir­ler ma­kam­lı ola­rak okun­ma­ya baş­la­yın­ca Ah­med b. Han­bel’den ri­va­yet­ler fark­lı­laş­mış­tır. An­cak bü­tün ri­va­yet­ler Ah­med b. Han­bel’in şarkıyı hoş kar­şı­la­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir.[184]

Ebu Bekr Abdülaziz’e göre ise Ahmed b. Hanbel’in şarkıyı mekruh sayması, şarkı sözleriyle ilgili olmayıp, şarkıyla birlikte icrâ edilen eylemlerle ilgilidir.[185]

Hanbelî mezhebinin önde gelen alimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye müziğin haramlılığını ispat sadedinde Muhammed b. Kasım’ın görüşünü de delil kabul etmiştir. O’dan gelen nakil şöyledir: Vehb, Ubeydullah’ın, Muhammed b. Kasım’a “Şarkı hakkında ne düşünüyorsun?” diye sormuş. İbn Kasım ” o batıldır” şeklinde cevap vermiş. Ubeydullah “onun batıl olduğunu ben de biliyorum. Onun hakkında ne düşündüğünü sordum” demiş. İbn Kasım “Batılı bilir misin? O nerededir?” diye bir soru ile karşılık verince Ubeydullah ” o ateştedir” demiş. Bunun üzerine İbn Kasım “işte bu odur” demiş.[186]

II-MÜZİĞİ GENEL OLARAK MÜBAH SAYANLAR

Bazı alimler müziğin genel manada helal olacağı görüşünü ileri sürerek çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir. Bu alimlerin başında Zahiriye mezhebi alimlerinden İbn Hazm el-Endülüsî ile İbn Tahir el-Kayserânî gelmektedir.

Bu hususta ileri sürülen delilleri ve yorumlarını şöyle özetleyebiliriz:

A-Kur’ân-ı Kerim

Müziğin genel manada mübah olduğunu ifade ettiği söylenen ayetlerin başlıcaları şunlardır:

1- Kur’ân-ı Kerim’de müziğin bir cennet nimeti olduğu ifade edilmiş ve mü’minler buna özendirilmişlerdir. Dolayısıyla genel olarak müzik helaldır. Rûm (30) 15’de şöyle buyurulmaktadır:

“iman edip salih amel işleyenler, bir bahçede nimetlenir ve neşelenirler (yuhberûn).” [187]

Yahya b. Kesîr, Evzâî ve Vek’î, âyette geçen kelimesini “zevk ve şarkı” olarak tefsir etmişlerdir.[188]

Bazı alimler ayetin bu şekildeki yorumunu esas alarak müziğin genel manada mübah olacağını ifade etmişlerdir.

Benzer bir yaklaşım Yasin 55’de yer alan “Doğrusu bugün, cennetlikler eğlenceyle meşguldürler” mealindeki ayet-i kerimenin yorumunda sergilenmiştir. Ebu’l-Berekât en-Nesefî (ö. 710/1310) bu ayet-i kerimenin yorumunda kıyâmet günü mü’minlerin, meşgul olacakları nimetlerden birinin de müzik dinlemek olacağından sözetmiştir.[189]

2-“O Allah yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratmıştır.”[190]

“Allah size haram kıldığı herşeyi açılamıştır.”[191] mealindeki ayet-i kerimeler.

İbn Hazm bu ayetlerde yeryüzünde var olan bütün varlıkların insanın faydasına yaratıldığı ve hakkında özel bir yasaklayıcı nas bulunmadığı müddetçe de bunların helal olacağını; haklarında özel yasak bulundan şeyler arasında müzik diğe bir maddenin bulunmadığını ifade etmiştir.[192] Daha sonra İbn Hazm konuyu doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren diğer nasları da dikkate alarak şu yorumu yapmıştır: “Bununla beraber, ameller niyetlere göredir. Kim müziği Allah’a isyan etmek için dinlerse o fasıktır. Bu kural müzikten başka şeyler için de geçerlidir. ibâdetini daha rahat edâ edebilmek ve hayır işlerinde daha faal olabilmek için dinlenme maksadıyla müziği dinleyen kişi ise bununla Allah’a ihsan üzere itaat etmiş sayılır. Bu gibi kişilerin müzik dinlemesi ise haktır doğru bir iştir. Kim de ne ibâdet ne de günah maksadı olmaksızın müzik dinlerse o da fayda ya da zararı olmayan bir işle (lağv) meşgul olduğundan Allah tarafından bağışlanır. Bu çeşit müzik dinleme, dinlenmek için bahçeye çıkma veya kapısının önüne oturma, elbiseleri çeşitli renklere boyama gibi bir şeydir.”[193]

Da­ha son­ra müzik ve çal­gı alet­le­ri­nin ha­ram­lı­lı­ğı ile il­gi­li ile­ri sü­rü­len de­lil­le­ri se­net ve me­tin yö­nüy­le tenkit eden İbn Hazm, bu gö­rü­şü­nü is­ba­ta ça­lış­mış­, sonun da da “dolayısıyla müzik mübahtır, hiçbir kerâhet yoktur. Bunu inkâr eden şüphesiz hata etmiştir” şeklinde görüşünü tekrarlamıştır.[194] Bundan sonra da müziğin mübahlığı ile ilgili delillere yer vermiştir.[195]

B-Hadis-i Şerifler

1- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Birgün Ebu Bekir (r.a.) yanıma geldi. Ensardan iki kız benim yanımda Buas günü ensarın söylediği mersiyeler­den söylüyorlardı. Fakat bunlar meslekten şarkıcı değildi. Ebu Bekir (r.a.) “Peygamber evinde şeytan düdükleri mi?” diye çıkıştı. O gün bayram günüydü. Peygamber (s.a.s.):”Ey Ebu Bekir! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bay­ramımızdır” buyurdu.

Diğer rivayetleriyle hadis şöyledir:

Peygamber (s.a.s.) bizim yanımıza gelmişti.

1-Benim yanımda (Kurban bayram günlerinden bir gün “eyyam-ı mina” [196]) (kurban ya da Ramazan bayramı[197])

2-(Ensar’ın cariyelerinden[198]) iki cariye[199] (iki kayne[200])

3-Buas günü (Ensar’ın karşılıklı söyledikleri –tekavelet-[201]) (atışdıkları –tekazefet-[202]) (söylenen şarkılardan –tuganniyani bi ginai- )söylüyorlardı.[203] (şarkı söylüyor, def çalıyor ve vuruyorlardı[204]), (Def eşliğinde oynuyorlardı[205]), (şarkı söylüyor ve vuruyorlardı[206]), (def çalıyor ve şarkı söylüyorlardı[207]), (uğultulu seslerle şarkılar söylüyorlardı –teazefet-[208]) Cariyeler şarkıcı (muğanniye) değillerdi. [209]

Peygamber (s.a.s.) yatağına yattı ve yüzünü çevirdi[210] (elbisesine bürünmüş bir halde idi[211])

Ebubekir (r.a.) içeri girdi, beni (o iki kızı[212]) azarladı ve şöyle dedi “Peygamber (evinde[213]) yanında şeytan mizmarı (ları[214]) mı?” [215] (bunu iki defa söyledi[216])

İmam Gazzâlî ve İbn Kudâme el-Makdisî bu hadise dayanarak müziğin esasen mübah olması gerektiğini ifade etmişlerdir.[217]. İmam Gazzâlî bu yorumuna şu değerlendirmeleri katmıştır “Düğün, düğün yemeği, akika, sünnet, yolcu karşılama vb. şer’an se­vinilmesi gereken olay ve zamanlarda şarkı, raks, def çalma, kılıç-kalkan oy­nama gibi eğlenceleri tertiplemek caizdir. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in çalınan defi şeytan düdüklerine ben­zet­melerine rağmen, Hz. Peygamberin buna karşı çıkması, yasaklanan çalgı aletinin bundan başka şeyler olduğunu gösterir. Eğer orada telli aletler (evtâr) kullanılmış olsaydı orada bulunmak caiz olmazdı.[218]”

İmam Nevevî’nin yorumu şöyledir: Bu hadis şarkıyı caiz görenlerin dayandıkları delillerden biridir. Şarkıyı caiz görmeyenler ise hadisi şöyle yorumlamışlardır: Burada bah­sedilen şarkı, atılganlık, savaş, savaş tecrübeleri gibi dince sakıncası ol­mayan şarkılardır. Dolayısıyla bu hadis, insanı kötülüğe, tembelliğe ve her türlü çirkin şeye teşvik eden şarkıların caiz olmasına delil teşkil etmez.[219]

İbn Hacer ile İmam Aynî’nin yorumları da şöyledir: Bazı tasavvufçular bu hadisden hareketle çalgı aleti olsun olmasın müziğin caiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak Hz. Aişe’nin “onlar meslek­ten şarkıcı (Muğanniye) değillerdi” ifadesi böyle bir sonuca engeldir. Çünkü Arapça’da “Gınâ” kelimesi; sadece sesi yükseltme manasına geldiği gibi, Arapların “Nasb” (gurbet türküsü) dedikleri terennümlerle “Hidâ” (yolculuk türküsü) manasına da kul­lanılır. Ancak bunları yapanlara “Muğanniye” denilmiyor. “Muğanniye”: çekişli kırışlı, coşturucu ve kötülüklere teşvik edici şeyler söyleyenlere kullanılan bir ta­birdir.[220]

2- Aişe (r.a.)’den gelen diğer bir rivâyet de şöyledir: “O, bir kadını Ensardan birisi ile evlendirdiği zaman Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Ey Aişe! Düğününüzde eğlence yoktu. Halbuki Ensar eğlenceden hoşlanır”.[221]

3-Hakim’den gelen bir rivâyette: “Çünkü Ensar eğlenceği sever” buyu­rulmuştur.[222]

Hâkim hadisin Şeyhayn şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Zehebî de bu tespiti doğru bulduğunu ifade etmiştir.[223]

4- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bir düğün do­layısıyla Ensar kadınlarının yanına uğramıştı. Onlar şu türküyü söylüyorlardı:

O’na bir teke hediye etti

Ağılında meleyen

Senin eşinse çöllerde

Yarın ne olacağını bilirsin

Bunu duyan Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yarın ne olacağını bilen yalnız Allah’tır.”[224]

Hâkim ve Zehebî hadisin Müslimin şartlarına göre sahih olduğunu söylemiş, Heysemî de râvîlerin sahih hadis râvîleri olduğunu, zikretmiştir. [225]

5- Âmir b. Sa’d’den nakledilmiştir: “Bir düğün münâsebetiyle Karaza b. Ka’b ve Ebu Mes’ûd el-Ensârî’nin yanına gittim. Küçük bir kız çocuğu şarkı söylüyordu. Ben: “Siz Rasulullah (s.a.s.)’ın arkadaşları ve Bedir as­habından olduğunuz halde sizin yanınızda bunlar (nasıl) yapılıyor?” de­dim. Onlar: “ister bizimle kalırsın, is­tersen gidersin. Bize, düğünde eğlenmeğe, musibet anında da ağlamaya izin ve­rildi” dediler[226].

İbn Hacer hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olup isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir. [227]

6- Rubeyy’i binti Muavviz b. Afrâ’dan nakledilmiştir.”Düğün günümün sabahı Rasulullah (s.a.s.) yanıma geldi; senin şu anda oturduğun gibi yatağıma oturdu. Bizim kızlarımız def çalıyor ve Bedir günü öldürülen aile büyüklerimle ilgili mer­siyeler söylüyorlardı. Bir ara birisi:

“Aramızda yarın ne olacağını bilen Peygamber var” dedi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.): “Bunu bırak, diğer söyediklerini söyle!” bu­yurdu.[228]

7- Tirmizi rivâyeti ise şöyledir: “Nikahı ilan ediniz. Onu mescidlerde yapınız. Nikahda def çalınız.”[229]

Tirmizî hadisin “Ğarîb ve Hasen” olduğunu belirtmiştir. [230]

8- Hakim rivâyeti de “nikahı ilan ediniz” şeklindedir.[231]

Hakim hadisin isnadının sahih olduğunu ifade etmiştir.[232]

9- Muhammed b. Hâtıp peygamber (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet et­mektedir: “Helal ile haram (nikah ile zina) arasındaki fark, ses ve def­tir.”[233]

Tirmizî, hadisin “Hasen” hadis olduğunu belirtmiştir.[234]

Bu hadislerden birinci hadis bayram eğlenceleri ile ilgilidir. 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9. hadisler ise düğün eğlenceleri ile ilgilidir. Alimlerin bu hadisler hakkındaki görüşleri kısaca şöyledir:

İbn Hacer Mühelleb’den şunu nakletmektedir: “Bu hadis düğünlerin, def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir. Toplumda önder sayılan bir kişinin mübahlık sınırını aşmadıkça, eğlenceli düğünlere katılması da bu hadise göre caizdir”[235].

Aynî, “Bu hadis düğünlerin, zinadan ayırdedilebilmesi için def ve mübah olan şarkılarla ilanının caiz olduğunu göstermektedir”[236] diyerek kendi görüşünü be­lirttikten sonra et-Tevdîh adlı eserden şunu nakletmiştir: “Alimler düğün yemeğinde def vb. aletler eşliğinde eğlenmenin (lehv) caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Hadislerde özellikle düğün üzerinde durul­ması ise, nikahın ilanı ve hukukunun sabit ol­ması içindir”[237].

Beğavî (ö. 516/1122)’nin yorumu da şöyledir: “İmam der ki: “Düğünü ilan et­mek ve düğünde def çalmak müstehaptır” “Ben de derim ki: Düğün ve sünnet düğünlerinde def çalmak bir ruhsattır”[238].

İbn Kudâme 6 nolu hadisi çalgı aletlerinden Def’in mübahlığına delil olarak zikretmiştir.[239]

10- Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) bir yolculuğa çıkmıştı. Beraberinde Enceşe adında bir hizmetçisi vardı. Yol boyunca onlara yolculuk türküleri söyler ve develerini sürerdi. Bir ara peygamber (s.a.s.) şöyle bu­yurdu: “Yavaş Ey Enceşe! Testileri düşünerek kervanı yavaş sür”. Bir rivâyette: Enceşe’nin kadınların bulunduğu kafile, Berâe’nin de erkeklerin bulunduğu kafi­leye şarkı söylediği rivâyet edilmiştir”[240].

11- Seleme b. Ekva’dan rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) ile birlikte Hayber’e yola çıkmıştık. Gece gidiyorduk. Kafileden bir kişi Âmir b. Ekva’a -Âmir şairliğiyle bilinen bir kişi idi- “Bize bildiğin şeylerden birşeyler söyle, dinleyelim” dedi. Âmir devesinden inerek şu türküyü söylemeye başladı:

Ey Allahım! Sen olmasaydın biz hidayet bulamazdık.

Sadaka verip, namaz kılamazdık.

Her şeyimiz sana feda olsun, bizi bağışla.

Düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımız sabit kıl.

içimize huzur ve güven ver.

Biz, çağrılınca gideriz.

Seslendikçe yardıma erişiriz.

Peygamber (s.a.s.) “Kim bu sürücü?” dedi. “Âmir b. Ekva'” dediler. Peygamber (s.a.s.) “Allah on esirgesin” buyurdu[241].

İbn Hacer bu hadisle ilgili olarak şu yorumu yapmıştır: “Bazı alimler yolculuk türküsüne (hidâ) cevaz veren bu hadisden hareketle, çekişli (temdîd) sesle söylenen ve Arapların “Nasb” dedikleri gurbet türküsünün de caiz olacağını söylemişlerdir. Hatta bazıları bundan ha­reketle mûsikî ma­kam­larıyla söylenen şarkılara da fetvâ verecek kadar ileri gitmişlerdir. Fakat bu pek doğru bir yorum değildir”[242].

12- Abdullah b. Revâhe’den rivâyet edilmiştir. “O, peygamber (s.a.s.) ile be­raber bir yol­culuğa çıkmıştı. Peygamber (s.a.s.) kendisine: “Ey İbn Revâhe! in de, binek­leri biraz canlandır!” dedi. İbn Revâhe “Ya Rasulallah! Ben bunları bıraktım” karşılığını verdi. Kafilede bulunan Ömer (r.a.) “dinle ve itaat et” dedi. Bunun üzerine İbn Revâhe kendisini hemen yere atarak şunları söyledi:

Vallahi sen olmasaydın doğru yolu bulamazdık.

Sadaka veremez, namaz kılamazdık.

Bize huzur ve güven ver (Ey Allah’ım!)

Düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sabit kıl”[243].

10, 11 ve 12 nolu hadisler yolculuk esnasında türkü söyleme ile ilgilidir. Başta İmam Şâfii olmak üzere[244] Şâfiî fakihlerinden Nevevî ve Sübkî; Hanbelî fakihlerinden de İbn Kudâme yolculuk türkülerinin (hidâ) caiz olduğuna delil olarak zikretmişlerdir.[245]

Hadislerden anlaşıldığı kadarıyla Peygamber (s.a.s.) zamanında yolculuk esnasında söylenen türküler bir yandan develeri coşturup harekete geçirdiği gibi, kervanda bulunan yolcuları da dinlendirip canlandırmaktaydı. Dolayısıyla yolculuk türkülerinin yolculuğun yoruculuğunu hafifletici olması gerektiği gibi müziğin mübahlığı hususunda belirtilen ölçülere uyma özelliği de taşıması gerekir.

13- Sâib b. Yezid (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Kadının birisi Peygamber (s.a.s.)’a geldi. Peygamber (s.a.s.) “Ey Aişe! Bu kim biliyormusun?” dedi. Aişe: “Hayır Ey Allah’ın peygamberi!” dedi. Peygamber (s.a.s.): “Bu falan sülalenin dansöz-şarkıcısıdır. Sana şarkı söylemesini ister misin?” Aişe: “Evet” karşılığını vererek, kadına bir tabak hediye etti, kadın da ona şarkı söyledi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şeytan bu kadının burun de­liklerine üfürmüş”[246].

Heysemî, hadisi Taberânî’nin naklettiğini , Ahmed b. Hanbel’in râvîlerinin sahih râvîler olduğunu söylemiştir. Cüdey’ de hadisin Şeyhayn’in şartına göre sahih olduğunu belirtmiştir. [247]

14- Abdullah b. Humeyd’den nakledilmiştir: Babam, Zührî’ye, Peygamber (s.a.s.)’in müziğe ruhsat verip vermediğini sordu -ki ben de bunu dinliyor­dum-. Zührî dedi ki: “Evet. Peygamber (s.a.s.) bir gün dışarı çıkmıştı. Elinde def ile şarkı söyleyen bir genç kızla karşılaştı. Kız korktu, ürktü ve şöyle demeğe başladı:

Ey gamlı ve kederli yolcu!

Abdimenâf’ın evine uğradın mı?

Anan seni kaybetsin! Onların evlerine uğrasan olmaz mı?

Nice zillet ve dertlerden kurtarırlar seni[248].

15- Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bizim yanımızda kız şarkı söylerken pey­gamber (s.a.s.) içeri girdi. Kız şarkı söylemeye devam etti. Sonra Ömer (r.a.) içeri girmek için izin istedi. Çocuk hemen sıçrayıp kalktı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) güldü. Ömer (r.a.) “Bu günahkara neden güldün? Ya Rasulallah!” dedi ve ekledi: “O kızın dinlettiğini -ya da Peygamber (s.a.s.)’in din­lediklerini- dinlemeden buradan ayrılmayacağım”. Peygamber (s.a.s.) kıza em­retti, o da Ömer’e dinletti[249].

Heysemî, hadisin râvîlerinin güvenilir kişiler olduğunu söylemiştir. [250]

16- Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Peygamber (s.a.s.) Medine so­kak­larında gezerken def eşliğinde şu beyitleri okuyan kız çocuklarına rastladı:

“Biz Neccar kızlarındanız

Muhammed gibi bir komşudan dolayı ne mutlu bize”

Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.): “Allah biliyor ki ben de sizi seviyo­rum”[251] dedi.

Bûsırî Zevâid’de, bu hadisin isnadının sahih, ravilerinin de güvenilir kişiler olduğunu belirtmiştir. [252]

13, 14, 15 ve 16 nolu hadisler normal zamanlarda şarkı-türkü dinleme ile ilgilidir. Bu hadislerde genel olarak iki problem bulunmaktadır: Birincisi normal zamanlarda şarkı-türkü söylemenin caiz olup olmayacağı, ikincisi de kadın sesinin haram olup olmaması. Bu hususlarla ilgil olarak alimlerin yorumları kısaca şöyledir:

1-Normal zamanlarda şarkı dinlemenin hükmü

Hadisler ve fıkıh kaynaklarının genelinde müzik dinlemenin bazı sebepler dolayısıyla ve belirli kurallar çerçevesinde caiz olacağı yönündedir. Ancak bu kaynaklarda belirtilen savaş, düğün, hacı karşılama, yolcu karşılama, bayram vb. sebeplerin dışında normal zamanlarda dinlenme ya da eğlenme amacıyla müzik dinlemenin caiz olup olmayacağı hususuna da yer verilmiştir. Bu hususta Hanefî alimlerinden Haskefî, Kâsânî, Zeylaî, Molla Hüsrev, Dâmâd ve İbn Âbidîn şöyle demişlerdir: “Kişinin gayri meşru eğlence (levh) maksadı gütmeksizin, yalnızlığını giderme gayesiyle, kendi kendine şarkı söylemesinde bir sakınca yoktur.”[253] Yine İbn Âbidîn, düğün, gazi ve yolcu karşılama gibi gayri meşru eğlence (lehv) şeklinde olmadığı takdirde davul ve def çalmak için davulcu ya da defçi kiralamada bir sakınca olmayacağını ifade etmektedir[254]. Maliki alimlerinden Zürkânî, düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı aleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmanın caiz olmayacağını, arasıra dinlemenin mekruh olduğunu, zaman zaman icra etmenin ise tartışmalı olduğunu ifade etmektedir[255]. Şâfii mezhebinden Sübkî, şarkı söylemeği meslek edinmeksizin, kendi kendine şarkı söylemede bir sakıncanın olmayacağını ifade etmiştir[256]. Yine Şâfii mezhebinden Remlî baştan çıkarıcı (mutrib) çalgı aletleri olmaksızın şarkı söylemenin ve dinlemenin haram olmayıp mekruh olduğunu ifade etmiştir[257]. İmam Gazzâ’lîye göre de zamanın çoğunu eğlence maksadıyla müzik dinlemenin mekruh olduğunu, ancak sadece güzel ses dinlemek maksadıyla şarkı dinlemenin caiz olacağını belirtmiştir[258].

C-Kadın sesi

Kadın sesi dinlemenin haram olup olmayacağı konusu İslam alimleri arasında tartışılan bir husustur. Burada bu tartışmalara girmeksizin bazı alimlerin görüşlerini nakletmekle yetineceğiz.

İmam Gazzâlî diyor ki: “Kadın sesi dinlemek, çalgı aletlerinin (Mezâmîr) sesle­rini dinlemek kadar haram değildir. Çünkü kadın sesinin haramlığı, zinaya düşme tehli­kesinin (fitne) oluduğu hallerdedir.[259]

İbn Hacer ve Aynî’nin görüşü şöyledir: “Zinaya düşme tehlikesinin ol­maması (fitne) şartıyla, köle olmasalar da genç kızların şarkılarını dinle­mek caizdir. Çünkü Rasulullah (s.a.s.) “Câriyeteyn” hadisinde bunu engellememiş, aksine Hz. Ebubekir’in karşı çıkmasını en­gellemiştir.”[260]

Abdülhayy el-Leknevî’nin hanefî mezhebinin görüşünü özetleyen yorumu şöyledir: “Kadıhan ve Muhît sahibine göre kadın sesi avrettir. Bu zayıf bir görüştür. Şerhu’l-Münye, Bahrurrâik ve Dürr’de ifade edildiği gibi Hanefî mezhe­binde sahih olan görüşe göre, fitne ihtimalinin olmadığı yerlerde kadın sesi avret değildir. Namazda “Tesbîh” (İmam yanıldığı zaman “Sübhânellah” diyerek onu uyarma) etmelerine ve âmâlardan Kur’an öğrenmelerine müsade edilmesi de bundandır.[261]

Kadın sesi ile ilgili özel bir araştırma yapan Faruk Beşer de sonuç ola­rak şunları belirtmektedir: “Kadın sesi, ses olması hasebiyle haram değildir. Bu ko­nuda Kur’ân-ı Kerim’de açık ve kesin bir nas bulunmamak­tadır. Kadının, yabancı erkekle konuşurken sesini inceltmesi, kırıla döküle, edalı ve endamlı konuşması Ahzâb (33) 32. âyet-i kerime­sinde yasak­lanmıştır. Bunun yasaklanışı ise bu sesin avret olduğundan değil, bu tür konuşmaların erkeklerde haram duygular uyandıracağı içindir. Kadınların yabancı erkeklerin duyacağı şekilde besteli, makamlı ve nağmeli şarkı, türkü, mevlit, gazel, ilahi vb. okumaları caiz değildir.”[262]

C-Mezhep İmamlarının Görüşleri

Hanefî mezhebinden Zeylaî, Haskefî ve Dâmâd’a göre yalnızca güzel ses olması bakımından şarkının (teğanniyyi’l-mücerred) her çeşidi mübahtır.[263]

Şâfii alimlerinden İmam Gazzâlî “sadece güzel ses dinlemek maksadıyla müzik dinlemek mübahtır[264]” diyerek aynı görüşü paylaşmıştır.

Hanbelî alimlerinden İbn Kudâme de bu yöndeki görüşünü şu şekilde açıklamıştır: “Sa’d b. ibrahim, Ebu Bekr el-Hallâl ve arkadaşı Ebu Bekir Abdülaziz ile Medine ehlinden bir çoklarına göre şarkı mübahtır. Ebu Bekir Abdülaziz bunu, ağıtta olduğu gibi söz veya icrasında bir sakınca olmaması şartına bağlamaktadır.[265]

III-MÜZİĞİ GENEL OLARAK MEKRUH SAYANLAR

Müziği genel olarak, her çeşit ve türü ile haram ya da mübah sayanların yanında bir de onu mekruh sayanlar vardır. Bu husustaki bazı tespitler özetle şöyledir:

A-Hanefî Mezhebi

Hanefi mezhebi alimlerinden Zeylâî, Dâmâd, Haskefî ve İbn Âbidîn eserlerinde müziğin genel olarak mekruh olduğunu ifade eden görüşlere yer vermişlerdir. Bu hususla ilgili adı geçen eserlerde yer alan ifadeler şöyledir:

1- İmam Ebu Yusuf’a düğünlerin dışında, bir kadının, fasıklığı gerektirecek birşey olmaksızın çocuğuna def çalmasının hükmü sorulduğunda onun, “onu kötü görmem, ancak aşırı oyuna (la’bu’l-fâhiş) sebeb olan müziği hoş karşılamam” şeklinde cevap verdiği nakledilmektedir.[266]

2-Şarkının (teğanniyyi’l-mücerred) her çeşidi mekruhtur.[267]

3- Lokman suresi 6. âyetinin gereği şarkının mübah olan şekilleri de mekruhdur.[268]

4- Tasavvufçuların adına “vecd” ve “muhabbet” dedikleri şarkılar mekruhtur ve dinde hiçbir dayanağı yoktur. Bu çeşit şarkıların söylendiği yerlere gitmek ve oralarda oturmak asla caiz olmayıp haramdır.

Çünkü Peygamber (s.a.v.) Kur’ân okunurken, cenazelerde, savaşlar ve vaazlarda sesin yüklestilmesini hoş karşılamazdı. Bu gün yapılan ve adına “vecd” ve “muhabbet” denilen şeylerin yapılması nasıl caiz olur.[269]

B-Maliki Mezhebi

Mâlikî kaynaklarında müziği genel olarak mekruh sayan görüşlerle ilgili şu yorumlara yer verilmiştir:

1- Mus’ab ez-Zübeyrî’den rivâyet edilmiştir: “Malik b. Enes’in meclisinde bulundum. Ebu Mus’ab ona müzikten (sem’â) sordu. O “bilmiyorum, bizim diyarın insanları onu kötü görmezler. Olduğu yerden kalkıp gitmezler. Müziği ancak, geri zekalı cahiller veya katı tabiatlı Iraklı âbidler kötü görürler şeklinde cevap verdi”[270].

2- Düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı âleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmak caiz değildir. Arasıra dinlemek mekruhtur. Zaman zaman icrâ edilmesinin helal ya da haramlığı ise tartışmalıdır.[271]

3- Düğünler için def ve çalgı aletleri kiralamak mekruhtur. Düğünlerde def ve çalgı aletleri çalmanın caiz olmasına karşın, kiralamanın mekruh olması, muhtemel günahların önünü kesmek -Zedd-i Zerî’a- içindir. Çünkü düğünlerde buna cevaz verilirse insanlar diğer eğlencelerde de bunları kiralamay başlarlar. İbn Rüşd diyor ki: Düğünlerde defin caiz olması, “olsa da olmasa da olur” manasında bir cevazdır. Bir görüşe göre “olmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır ki bu görüş İmam Malik’in “Müdevvene”de ifade ettiği görüştür.[272]

4- Düğünlerde Zemmâre (klarnete benzeyen bir çeşit nefesil saz) ve Bûk (zurna) çalmak caizdir. Bu cevaz, “yapılmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır. Dolayısıyla mekruhtur. Bu aynı zamanda İmam Malik’in Müdevvene’deki görüşüdür.[273]

C-Şâfiî Mezhebi

Şâfiî mezhebinde müziği daha çok icra şekli, muhteva ve sonuçlarına göre değerlendiren İmam Gazzâlî’nin müziğin mekruh olması ile ilgili yorumu şöyledir:

“Zamanının çoğunu, eğlence maksadıyla müzik dinlemekle geçirmek mekruhtur.[274]”

D-Hanbeli Mezhebi

Hanbelî mezhebi alimlerinden İbn Kudâme ile İbn Cevzî’nin bu husustaki yorumları şöyledir:

1- Ah­med b. Han­bel’in oğ­lu Ab­dul­lah, ba­ba­sı­na şarkıdan sor­du­ğun­da O’nun: “Şarkı, insanları iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” de­di­ği­ni nak­let­mek­te­dir.[275]

2- Şarkı haram olmayıp, mekruhtur. Kâdî’nin görüşü bu yöndedir. Ahmed b. Hanbel’in “Şarkı insanı iki yüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” sözü de bunu ifade etmektedir.[276]

3- Düğünlerde def çalmada bir sakınca yoktur. Davul çalmak mekruhtur. Ahmed b. Hanbel’in görüşü şöyledir: “Düğün gibi etkinliklerde def çalmada bir beis olmayacağını ümid ederim. Ancak davul’u hoş karşılamam.”[277]

IV- MÜZİĞİN HARAM YA DA MÜBAHLIĞINI ŞARTLARA BAĞLAYARAK YORUMLAYANLAR

Müziği temelde haram ya da helal kabul ederek değerlendiren alimlerin yanında, türüne, icra şekline ve icra edenler ile dinleyenler üzerindeki etkilerine bakarak değerlendiren alimler de vardır. Esasen yapılan tahliller dikkatle incelendiğinde hemen bütün alimlerin müziğin haram ya da helallığını belirli şartlar altında kabul ettikleri gözükecektir. Bu bölümde alimlerin bu husus­taki tahlillerini ve üzerinde durdukları şartları nakletmeye çalışacağız.

Müziği temel prensip olarak haram sayanlar helal olabilmesi için şartlar ileri sürerken, temelde müziği helal sayanlar haram olabilmesi için şartlar ileri sürmüşlerdir.

A-Müziği Temelde Haram Sayanların Helallık için Şartları

Müziğe temel olarak haram sayan ve caiz olup olmamasını bu açıdan tahlil eden alimlerin genelde Hanefî ve Hanbelî alimleri oldukları görülmektedir. Dolayısıyla burada bu iki mezhep alimlerinin bu hususla ilgili şartlarını nakletmeye çalışacağız.

1- Hanefi Mezhebi

a- Zeylâi, Molla Hüsrev, Dâmâd, Haskefî, Kâsân ve İbn Abidin başta olmak üzere hemen bütün Hanefi alimleri eğlence (lehv) maksadı gütmeksizin kişinin yalnızlığını gidermesi gayesiyle kendi kendine şartı söylemesinin caiz olacağını söylemişlerdir[278].

b- Zeylâî, Âlemgîr, Dâmâd, İbn Abidin vd. şiir kafiyelerini ve güzel konuşmayı öğrenme maksadıyla şarkıyla meşgul olmada bir sakınca görmemişlerdir[279].

c-Haskefî’ye göre düğünlerde[280], ve ziyafetlerde[281] şarkı söylemenin bir sakıncası yoktur.

d- Zeylaî’ye göre hayatta olan belirli bir kadın tasviri içeren şarkı mekruhtur, ölmüş ya da belirsiz bir kadın tasviri yapan şarkılarda bir sakınca yoktur.[282]

e- Âlemgîr’e göre Kur’ân ve nasihat dinlemek caizdir. Müzik dinlemek ise bu bütün alimlerin ittifakıyla haramdır. Bazı tasavvufçulardan nakledilen müsade, eğlenceden uzaklaşıp, takva ahlakına bürünenlere aittir ve bu gibi kişiler için müzik, hastaların tedavisi gibidir. Ayrıca bu gibi müziklerin mübah olabilmesi için altı şart gerekir : Aralarında bıyığı terlememiş parlak erkek çocuk (emred) ve kadın bulunmaması, müzikten maksatları konser verip kazanç sağlama olmayıp sırf Allah rızası için olması, yeme içme gibi bir gayeye matuf olmaması, oradan ancak müziğin etkisinde kalmış olarak (mağlub) olarak ayrılmaları ve göstermelik coşku yapmamaları. Hülâsa zamanımızın tasavvuf mûsikisine (semâ) ruhsat vermek mümkün değildir. Çünkü Cüneyd (rh.a) bile kendi zamanının tasavvuf mûsikisinden tevbe etmiştir.[283]

f- İbn Âbidîn’e göre şiir gibi müziğin de kötüsü ve iyisi vardır. Peygamber (s.a.v.)’in “Kur’ân-ı teğannî ile okumayan bizden değildir” sözü de bu manadadır. Sözlerinde hikmet ve nasihat bulunan müzikler aslen mübah olmakla beraber, beraberinde çalınan âletlere göre hükmü değişir.[284]

g- Zeylaî ve Haskefî’ye göre düğünlerde def çalmada bir sakınca yoktur[285]. İbn Âbidîn ise def çalmanın kadınlara özel bir durum olduğundan erkeklerin çalması kadınlara özenti özelliği taşıyacağından mekruhtur[286]

ğ- Haskefî ve Kâsânî def ve kaval gibi çalgı aletlerinin helal olma şartını “(İslâm) toplumu tarafından çirkin karşılanmama (gayr-i müsteşna’) şartına bağlamaktadırlar[287]. Ancak Haskefî bu şarta ilave olarak “eşliğinde oynama (raks) gibi eğlenceler icra edilecek kadar aşırı gitmeyi büyük günahlardan saymaktadır[288].

h- İbn Âbidîn düğün, gazi ve yolcu karşılama gibi eğlence (lehv) dışı konularda davul ve def çalmak için müzisyen kiralamada bir sakınca olmayacağını ifade etmektedir.[289]

Özet olarak Hanefî mezhebi alimlerinin görüşü şöyledir: Hanefî mez­he­bi­nin önde gelen mu­hak­kık­la­rın­dan İbn Hümâm (ö. 861/1457), sonuç olarak “haram olan müzik, sözlerinde, hayatta olan belirli bir erkek veya kadın tasviri, içki, meyhane vb. yerlere özendirici sözler, belirli bir müslüman veya zimmî’yi kötüleyen ifadeleri hitiva eden müziktir”[290] derken; Abdülgani en-Nablusî (ö. 1143/1731) “Müzik, müzik olduğu için haram değildir. Böyle olacak olsa bütün coşturucu güzel seslerin de haram olması gerekir. Bu ise yanlıştır. Bilakis müziğin haram oluşu, eğlence (lehv) özelliği taşımasından dolayıdır. Çünkü müzikle ilgili nakledilen hadisler genelde eğlence (lehv) şartı ile kayıtlıdır. Bu kaydın bulunmadığı hadisler de, genel muhtevâya göre yorumlanır. Dolayısyla müziğin haram olabilmesi için, gerek şarkı gerekse çalğı aletlerinin eğlence (lehv) özelliği taşıması şarttır. Eğlence (lehv) özelliği taşımayan müzik haram olamaz”[291] açıklamasına yer vermiş; İbn-i Abi­din (ö. 1252/1836) de: “Çalgı alet­le­ri (âletü’l-lehv) za­tın­dan do­la­yı haram (ha­ram li aynihi) de­ğil­dir. Bi­la­kis ya din­le­yen­de­ki ve­ya kul­la­nan­da­ki ba­zı özel­lik­ler­den do­la­yı ha­ram olur­lar. Ha­ram ve­ya he­lal­ oluşu bun­lar­dan bi­ri­siy­le tes­bit edi­lir. Dik­kat edi­lir­se bu alet­le­rin ça­lın­ma­sı, din­le­yiş niy­ye­ti­ne gö­re ba­zen ha­ram ba­zen de he­lal ol­mak­ta­dır. Ge­nel bir ka­i­de de var­dır ki: “iş­ler mak­sat­la­rı­na gö­re­dir” diyerek Nablusî ile aynı görüşleri paylaşmıştır.[292]

Sonuç olarak Hanefî fukahasının da, şarkı, şarkıcılık ve çalğı âletlerini eğlence (Lehv)[293], toplumsal itibar (Sefihlik)[294], zinaya düşme tehlikesi (Fitne), kazanç sağlama, riyâkârlık (özellikle tasavvuf mûsikîsinde)[295], söz veya icrasında söz veya davranışlar[296], karşı cinse özenti[297], kadın sesi[298], müziğin insan üzerindeki ekileri[299] ile bazı âyet[300] ve hadisler[301] açısından değerlendirdikleri görülmektedir.

Hanefi kaynaklarında yer verilen bu gerekçeler, kaynakların hemen hepsinin üzerinde durduğu iki genel kavramla özetlenebilir ki bunlar “Lehv” ile hukûkî niteliği olan “Adâlet” kavramı.

Levh: “Düşünce ve gayreti, kullanılması hoş karşılanmayan yerlerde kullanma; faydalı ve öncelikli yapılması gereken şeylerden engelleyen, nefsânî ve şehevî duyguları kısa zamanda harekete geçiren her şey” şeklinde tanımlanmıştır.[302] Başta İbn Hümâm olmak üzere, Abdülganî Nablusî ve İbn Âbidîn gibi birçok Hanefî alimi şarkı ve çalgı aletlerinin fıkhî hükümlerini bu kavram doğrultusunde değerlendirmişlerdir.

Adâlet: “Kişiyi, dini yasaklar ve toplumsal itibarı zedeleyen yakışıksız davranışlardan sakındıran alışkanlık”[303] olarak tanımlanmıştır ki büyük ve küçük günahlarlar ilgili bir kavramdır. Özellikle yargı hukukunda şâhitlerin durumu incelenirken, “Adâlet” kavramı gündeme getirilmiş, büyük ve küçük günahlardan sakınma ile toplumsal güveni zayıf olanların (sefihlerin) şâhitliklerinin kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu meyanda şarkıcı ve müzisyenlerin ya günah işlemeleri -müziğin haram olması durumunda- ya da toplumsal güven bakımından zayıf oldukları gerekçesiyle şâhitliklerinin kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir.

Bu gerekçelere göre Hanefi mezhebi, dini görev ve sorumlulukları engellemeyen, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik ve tahrik unsuru bulunmayan, toplumsal itibar ve güveni zedelemeyen, ahlaksızlara, karşı cins (kadın-erkek) veya farklı din sahiplerine özenti içermeyen müzik çeşitlerinden istifade etmede bir sakınca görmemektedir. Hatta İmam Kâsânî insan üzerinde olumlu etkileri olan müziklerden istifade etmenin gereklilğine dikkat çekmiştir.[304] Ancak İmam Ebu Yusuf gereğinden fazla müzikle meşgul olmanın doğru olmayacağını belirtmiştir.[305]

Hanefî mezhebinde, hakim görüş, kadınların normal zamanlarda bile seslerini yükseltmelerinin[306], şarkıcılığı meslek edinmeleri ve yabancı erkeklerin işiteceği şekilde şarkı söylemelerinin haram olduğu, çocuklarına ninni söylemelerinin caiz oluduğu yönündedir.[307]

2-Hanbelî Mezhebi

a-Ebubekir Abdülaziz’e göre söz veya icrasında dinen sakıncalı bir durum yoksa müzik helaldır[308].

b-İbnü’l-Cevzî Ahmed b. Hanbel’in “düğün gibi etkinliklerde def çalmada bir beis olmayacağını ümid ederim. Ancak davul’u hoş karşılamam.[309] dediğini nakletmektedir.

c-İbn Kudâme’ye göre ud (kadîb) haram ya da el çırpma, müzik ve raks gibi mekruh olan şeylerle birlikte çalınırsa mekruhtur. Eğer haram ya da mekruh olan şeylerden birisi bulunmaz ise mekruh değildir[310].

Sonuç olarak Hanbelî âlimlerinin müziği şu açılardan ele aldıkları görülmektedir: Söz veya icrasında sakıncalı bir unsur[311], ahlâkî bakımdan olumsuz etkiler[312], makam (Lahn)[313], toplumsal itibarı zedeleme (Sefihlik)[314], karşı cinse özenti[315], âyet, hadis, sahabe ve ta­bi­i­n sözlerinde müzikle ilgili olarak kullanılan, Lehv, Lağv, Ba­tıl, Zûr, Mü­ka, Tas­di­yeh, Ruk­ye­tu’z-Zi­na, Kur’ânu’ş-Şey­tan, Mun­bi­tü’n-Ni­fak’ı fi’l-Kalb, Sav­tu’l-Ah­mak, Sav­tu’l-Fa­cir, Sav­tu’ş-Şey­tan, Mez­mu­ru’ş-Şey­tan, Sümûd vb. tabirler[316] ile bazı âyet[317] ve hadisler[318].

Buna göre Hanbelî mezhebinde, söz veya icrasında haram ya da harama teşvik ve tahrik unsuru bulunmayan, insanların davranışları üzerinde olumsuz etkisi olmayan, toplumsal itibarı zedelemeyen, ahlaksızlara, karşı cinse ve farklı din sahiplerine özenti özelliği taşımayan ve naslarda özel olarak yasaklanmayan müzik çeşitlerini dinlemede bir sakınca yoktur. Bununla beraber müziğin mübah olan çeşitlerine fazla düşkünlük te doğru bulunmamıştır.[319]

B-MÜZİĞİ TEMELDE MÜBAH SAYANLARIN MÜZİĞİN HARAM OLMASI İÇİN İLERİ SÜRDÜKLERİ ŞARTLAR

Görüldüğü kadarıyla genelde başta Zâhirî’ye mezhebi olmak üzere Mâlikî ve Şâfiî mezhebi alimleri de müziğin temelde caiz olduğunu ancak icra, muhtevâ ve sonucuna göre bu hükmün değişebileceğini savunmuşlardır. Bu hususla ilgili tespit edebildiğimiz yorumlar özetle şöyledir:

1-Mâlikî Mezhebi

Maliki kaynakları İmam Malik’in müziği genel olarak caiz görmediğini nakletmekle[320] birlikte Zürkânî mezhebin genel görüşünü şöyle özetlemektedir:

1- Söz veya icrasında haram unsuru taşıyan müziği dinlemek ya da icrâ etmek haramdır. Bunun bir defalığına ya da sürekli, çalgı âleti eşliğinde ya da yalnız sözlü, düğün ya da benzeri meşru eğlencelerde icrâ edilmesi bu hükmü değiştirmez.

2- Söz veya icrasında haram unsuru bulunmayan müziğin düğün, doğum vb. meşru eğlencelerde icrâ edilmesi caizdir. Bu gibi yerlerde icra edilecek müzikte çalgı âleti kullanmanın da bir sakıncası yoktur.

3- Düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı âleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmak caiz değildir. Arasıra dinlemek mekruhtur. Zaman zaman icrâ edilmesinin helal ya da haramlığı ise tartışmalıdır.[321]

Sonuç olarak Yapılan tespitlerde, İmam Malik’in müziği makam (Lahn)[322], ahlaki ve fıkhî kurallar (Fâsıklık)[323] ile Medine ehlinin uygulamaları açısından değerlendirdği görülmektedir.

Mâliki mezhebine göre bir sözün makamlı söylenmesi, müziğin söz veya icrasında günah unsuru bulunması, çalgı âletlerinin kullanılması ve şarkıcılığın meslek edinilmesi şer’an hoş şeyler değildir.[324] Çünkü bunlar, genel fıkıh ve ahlâk kurallarına aykırı oluduğu gibi aynı zamanda Medine ehlinin uygulamalarına da uygun değildir.[325]

Yine İmam Mâlik’ten nakledilen görüş ve davranışlar, O’nun söz veya icrasında günah unsuru bulunmayan müzikle meşğul olmada bir sakınca görmediğini ifade etmektedir. Çünkü böylesi bir müzik genel fıkıh ve ahlâk kurallarına aykırı olmadığı gibi Medine ehlinin uygulamasıyla da uyum halindedir.[326]

Burada dikkati çeken hususlardan biri İmam Mâlik’in makam (Lahn) ile ilgili tavrıdır. Ne varki bu görüş İmam Mâlik’in kendi görüşü olmayıp İbn Kâsım’a ait bir yorumdur. Çünkü İmam Mâlik’in makam (Lahn) konusundaki tavrı Kur’ân’ın okunuşuyla ilgili bir konudur.[327] Ancak İbn Kâsım O’nun bu tavrını müzik konusuna da teşmil ederek müziğin geneliyle ilgili bir sonuç çıkarmıştır.

2-Şâfii Mezhebi

a-İmam Şâfii’nin müziğin cevazı ile ilgili görüşü şöyledir: “Müziği sanat edinerek, onunla meşhur olup onunla anılan ve müzik konusunda insanların kendisini aradığı kişilerin şâhitlikleri kabul edilmez. Çünkü bu mek­ruh olan bir eğ­len­ce­dir ve ba­tı­la ben­ze­mek­te­dir.[328] Müzikle bu seviyede meşgul olan­lar se­fih­ oldukları gibi şahsiyetsiz insanlardan sayılırlar. Kendisi için buna razı olanlar da açıkça haram işlemiş olmasa da onurlarını kaybetmiş olurlar.

Kişinin müzisyenliği meslek edinmeyip, gözde müzisyen olmayıp, müzik konserleri vermediği gibi böyle bir şeyden de hoşlanmayarak kendi halinde müzikle meşgul olması, aşırı olmadığı müddetçe şâhitliğinin kabul edilmesini engellemez.

Müzisyen câriye ve köle edinerek insanlarla müzik ve eğlence âlemleri tertipleyenler sefihtirler[329] ve şâhitlikleri kabul edilmez. Özellikle cariyelerin bu şekilde kullanılması sefihlikten de öte deyyüslüktür[330]. Köle ve câriyelerine, başkalarını toplamaksızın sadece kendisi için müzik icra ettirmesi ise kişinin şâhitliğini düşürmese de hoş birşey değildir.

Şarkı söylenen yerlerde geceleyen, bunu âdet hâline getiren ve bu yönüyle meşhur olan kişiler sefih oldukları için şâhitlikleri kabul edilmez. Bunu âdet haline getirmeyerek arasıra buralara uğrayanların şâhitlikleri kabul edilir. Çünkü bu husus açık bir nasla yasaklanmamıştır.”

Yolculuk türküleri (hidâ) ve bedevî şiirleri (neşîdel-a’râbî) ister az ister çok olsun caizdir.[331]

İmam Şâfiî’ye göre tasavvuf mûsikîsinin caiz olmasının şartı insanları dini görevlere engel olmamasıdır. Çünkü O Iraklı mutasavvıfların tasavvuf mûsikîlerini şu şekilde değerlendirmiştir: “Iraklı zındıklar “tağyîr”[332] denilen bir müzik icat etmişler, onunla insanları Allah’tan alıkoyuyarlar”[333].

b-Müzik konusunu en geniş şekliyle inceleyen İmam Gazzâlî’nin görüşü şöyledir: 1- Müzik bir sanattır. Bundan dolayı müzikte as­lo­lan mu­bah olmasıdır.

Müzik çok yönlü bir konudur. Bun­la­rı ön­ce tek tek ele alıp, son­ra top­tan de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir.

Müzik­de, ma­na­sı an­la­şı­lan, kal­bi ha­re­ket­len­di­ren, ve­zin­li ve gü­zel ses var­dır. En ge­nel vas­fı gü­zel ses ol­ma­sı­dır. Gü­zel, hoş ses ve­zin­li ve ve­zin­siz ol­mak üze­re iki kıs­ma ay­rı­lır. Ve­zin­li olan­lar da şi­ir­ler gi­bi ma­na­sı an­la­şı­lan­lar ile canlı ve cansız varlıkların ses­le­ri gi­bi ma­na­sı an­la­şıl­ma­yan­lar ol­mak üze­re iki kıs­ma ay­rı­lır:

ba- Ve­zin­siz gü­zel ses :

Ve­zin­siz gü­zel ses had­di­za­tın­da ha­ram ol­ma­ma­sı ge­re­kir. Bi­la­kis hem âyet ve hadis hem de kı­yas bu­nun he­lal ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir.

Kur’ân-ı Ke­rim’de şöyle buyurulmuştur:

“(O Allah) ya­rat­ma­da di­le­di­ği­ni ar­tı­rır.”[334]

Bir gö­rü­şe gö­re bu ar­tı­rı­lan şey gü­zel ses­tir.

“Ses­le­rin en çir­ki­ni şüp­he­siz mer­kep­le­rin se­si­dir.” [335]

Bu ayet-i ke­ri­me dolaylı olarak gü­zel se­si övmektedir.

Peygamber (s.a.v.)’den gelen bazı rivâyetler de şöyledir :

Ka­ta­de’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Allah Teâlâ, bü­tün pey­gam­ber­le­ri gü­zel yüz­lü ve gü­zel ses­li ola­rak gön­der­miş­tir. Ey Mu­ham­med üm­me­ti, si­zin pey­gam­be­ri­niz (s.a.v.) bü­tün pey­gam­ber­ler­den da­ha gü­zel yüz­lü ve da­ha gü­zel ses­li idi…”

Ebu Hu­rey­re ri­va­yet edi­yor. Pey­gam­ber (s.a.v.) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Allah Teâlâ,gü­zel se­siy­le ceh­ren ve te­ğan­ni ile Kur’ân oku­yan bir pey­gam­be­re ku­lak ver­di­ği gi­bi hiç­bir şe­ye ku lak ver­me­miş­tir.”

Ebu Mu­sa (r.a,) Pey­gam­ber ( s.a.v.)’in ken­di­si­ne: “Sa­na Âl-i Da­vud’un miz­mar­la­rın­dan bir miz­mar ve­ril­di.” de­di­ği­ni ri­va­yet et­mek­te­dir.

Bu­ra­ya ka­dar zik­re­di­len de­lil­le­rin sadece Kur’ân-ı Kerim okumakla ilgili olduğu şeklinde bir iti­raz ile­ri sü­rü­le­mez. Çün­kü bu tak­dir­de bül­bü­lün se­si­ni din­le­meninde ha­ram ol­ma­sı ge­re­kir.

Ma­na­sı an­la­şıl­ma­yan ses­le­ri din­le­mek ca­­iz ol­du­ğu­na gö­re, için­de hik­met ve doğ­ru şey­ler olan ses­le­ri din­le­mek ni­çin ca­iz ol­ma­sın? Üs­te­lik bazı şi­i­rlerde hikmet olduğu da bir gerçektir.

Müzik, gü­zel ses işit­me du­yu­su­nun, ken­di­si­ne mah­sus olan şey­ler­den zevk almasıdır. in­sa­nın beş du­yu or­ga­nı ve ak­lı var­dır. Her du­yu or­ga­nı­nın ken­di­si­ne mah­sus bir id­ra­ki ve her id­rak edi­le­nin de zevk ver­me özel­li­ği var­dır. Gö­zün, di­lin, tat­ma­nın, do­kun­ma­nın ve ak­lın hoş­lan­dı­ğı ve hoş­lan­ma­dı­ğı şey­ler ol­du­ğu gi­bi ku­la­ğın da hoş­la­nıp hoş­lan­ma­ya­ca­ğı şey­ler ola­bi­lir. Di­ğer du­yu or­gan­la­rı­nın hoş­lan­dık­la­rı şey­ler he­lal ol­du­ğu­na gö­re, ku­la­ğın da hoş­lan­dı­ğı şey­le­rin he­lal ol­ma­sı ge­re­kir.

bb- Ve­zin­li gü­zel ses:

Ve­zin­li ses­ler, can­sız var­lık­lar ile in­san ve di­ğer­le­rin­den olu­şan can­lı var­lık­lar ol­mak üze­re iki kı­sım­dır. in­sa­nın dı­şın­da­ki di­ğer can­lı­la­rın -bül­bül gi­bi- ses­le­ri­ni din­le­mek ha­ram de­ğil­dir. in­san ve can­sız­la­rın ses­le­rini din­le­mek de bun­la­ra kı­ya­sen ha­ram ol­ma­ma­ma­sı ge­re­kir. An­cak, can­sız­lar­dan eğlence âletleri (Melâhî), telli çalgı âletleri (Ev­tar) ve üflemeli çalgı âletleri (Mezamîr) ay­rı de­ğer­len­dir­me­lidir. Çün­kü bun­lar özel nas ile ya­sak­lan­mış­lar­dır. Bun­la­rın ya­sak­la­nış­la­rı­nın se­be­bi ise ge­nel­de iç­ki ve ka­dın alem­le­ri­ni ha­tır­lat­ma­la­rı ve in­san­la­rı ora­la­ra sü­rük­le­me­le­ri­dir. Ha­ra­ma ve­si­le olan her­şe­yin ya­sak ol­ma­sı pren­si­bi ge­re­ği bu alet­ler de ya­sak­lan­mış­lar­dır.

Bu açık­la­ma­lar­dan da an­la­şı­ya­ca­ğı üze­re, çal­gı ve­ya çal­gı alet­le­ri­nin ha­ram­lı­lıl­ğı­nın se­be­bi zevk ve lez­zet de­ğil baş­ka şey­ler­dir.

bc- Ve­zin­li an­la­şı­lır ses­ler:

Ma­na­sı an­la­şı­lır ve­zin­li müzik, şi­ir­dir. Di­ğer­le­ri gi­bi ın­sa­nın bo­ğa­zın­dan çı­kan bu kıs­mın far­kı, ma­na­sı­nın an­la­şı­lır ol­ma­sı­dır. Yalın ola­rak gü­zel ve­zin­li söz ha­ram ol­ma­dı­ğı­na gö­re gü­zel ses­le söy­le­ne­nin de ha­ram ol­ma­ma­sı ge­re­kir. An­cak, için­de sakıncalı ifa­de­ler olur­sa o za­man onun düz ya­zı­sı da, şi­i­ri de, ko­nuş­ma­sı da ha­ram olur.[336]

Ayrıca İmam Gazzâlî Allah sevgisinin kendisini kuşattığı kişilerin müzik dinlemelerinin cevazdan öte müstahap olacağıdır[337].

İmam Gazzâlî’ye göre müzik ancak şu beş sebepten biri ile haram olabilir :

1- Kadın ve parlak erkeklerin müzik söylemesi. Çünkü bu zinaya sebep olabilir.

2- Kullanılan müzik âleti, fâsık ve muhanneslerin[338] kullandıkları aletlerden olması.

3- Müziğin sözlerinde sakıncalı ifadelerin bulunması.

4- Dinleyenlerin, şehevî duygularının kabarık olması ve genç olmaları. Çünkü, özellikle aşk gibi konularda söylenen müzik onları zinaya sürükler.

5- Avam (halk) için müzik -bu şartlara aykırı olmadığı takdirde- genel olarak mubahtır. Ancak onlar da zamanlarının büyük bölümünü müzikle meşgul ederlerse bu onlar için de haram olur. Çünkü mubahlarla aşırı meşgul olmak küçük günahtır. Küçük günahlarda ısrar etmek, onu büyük günaha çevirir.[339]

İmam Gazzâlî çalgı aletlerinin haram olabilmesi için de şu şartları ileri sürmektedir:

1- in­san­la­rı iç­ki vb. şey­le­re da­vet etmesi.

Çün­kü o alem­ler an­cak iç­kiy­le ta­mam olur­lar.

2- iç­ki­yi ve iç­ki alem­le­ri­ni ye­ni bı­ra­kan ki­şi­ler­de o alem­le­re olan öz­lem­le­ri ha­tır­la­tıp can­lan­dı­rması.

3- Müzik kon­serlerinin verilmesi. Bu fâsıklara bir özenti olacağından he­lal ol­maz. Çün­kü bu on­la­rın ade­ti­dir. “Ve kim de bir top­lu­ma ben­zer­se o top­lum­dan olur.”[340]

c- İmam Sübkî’ye göre sanat edinmeksizin kendi halinde şarkı söylemede bir sakınca yoktur[341]. Yolculuk türküleri (Hidâ) ve bedevî şiirlerini (neşîdel-a’râbî) dinlemek caizdir.[342] Bir başka görüşe göre darbukayı şarkı eşliğinde çalmak mekruhtur. Çünkü o coşturucudur. Darbuka yalnız başına çalınmaz. Şarkı ile birlikte çalındığından hükmü şarkının hükmü gibidir.[343]

d- Sübkî ve Remlî’ye göre coşturucu ve baştan çıkarıcı (mutrib) çalgı âleti olmaksızın şarkı söylemek ve dinlemek haram değil mekruhtur.[344] Tanbur, Ud, Rabab, Santur, Cenk, Kemence, Sanc ve Irak Mizmarı gibi içkicilerin şiarları olan çalgı âletlerini kullanmak haramdır[345]. Çünkü bunlardan duyulacak zevk insanı içki içmeye sevk edecektir. Ayrıca bunlar fasıkların şiarlarıdır, sarhoş ve fasıklara özenti ise haramdır.[346] Bu gibi müzikler insanları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoyduğu gibi bu uğurda birçok gereksiz ve faydasız harcama yapılacaktır ki bu da haramdır.”[347] Düğün ve sünnet vb. merasimlerde pullu da olsa def çalmak caizdir.[348]

e- Remlî’ye göre iş ve ağır yük taşıma esnasında yolculuk türküleri (hidâ) ve ninni gibi şarkılar söylemede bir sakınca yoktur. Hatta bu gibi şarkılar kişinin çalışma azmini artıracak ya da hac ve savaşta olduğu gibi kişiyi bir hayra teşvik edecek özellikte ise o zaman mendub olur. Ashab-ı kirâmın müzikle ilgili tutumları da bu şekilde yorumlanmalıdır.[349]

Yine Remlî’ye göre şarkıya haram olan çalgı âletlerinden birisi karışırsa, fıkhî kural bu çeşit şarkının haram olmasını gerektirir. Zerkeşi’ye göre bu haramlık çalgı âletiyle sınırlı olup, şarkının mekruh olmasını etkilemez. Ancak adil iki doktor bu gibi çalgı âletlerinin tedâvîde zaruri olduğunu söylerse o zaman -diğer haramlarda olduğu gibi- bunları dinlemek helal olur.[350] Darbuka (Kûbe) çalmak haramdır.”[351]

Sonuç olarak kaynakların ileri sürdükleri gerekçeler dikkate alındığında Şâfii mezhebinin müziğe şu açılardan baktığı görülür: Se­fih­lik[352], sanat, estetik ve insan üzerindeki etkileri, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik ve tahrik (fitne) unsuru[353], insanların nefsânî ve şehevî duygularına canlandırma[354], fâsık ve günahkârlarla farklı dinden olanlara özenti[355], dini görev ve sorumlulukları engelleme[356] ve ekonomik imkanların faydasız işlerde israf edilmesi[357] ile bazı âyet[358] ve hadisler[359].

Buna göre Şâfiî mezhebinde, toplumsal itibarı zedelemeyen, sanat ve estetik özelliği taşıyan, insan üzerinde olumlu etkileri olan, söz veya icrasında haramlara özellikle de zinaya teşvik unsuru bulunmayan, insanlarda kötü ve haram duyguları canlandırmayan; ahlaksızlara, karşı cins ve farklı din sahiplerine özenti özelliği taşımayan, dini görev ve sorumlulukları engellemeyen ve insanlara maddi (ekonomik) ve manevi zararı olmayan müzik çeşitleri mübahtır. Ayrıca genel fıkhî ve ahlâkî kurallar ile haramlılığı hususunda özel nas bulunan çalgı âletlerine zaruret halinde cevaz verildiği gibi[360]; çalışma azmini artıracak ya da hayra teşvik edecek özellikte olduğu zaman meşru hatta mendub[361] olduğu da kabul edilmiştir.

Bununla beraber müziğin mübah olanlarıyla fazla meşgul olmanın sakıncaları üzerinde durulmuş, gerekçe olarak ta, mubahlarla aşırı meşgul olmanın küçük günah; küçük günahlarda ısrar etmenin de büyük günah olduğuna dikkat çekilmiştir.[362]

Şâfii mezhebinde, İmam Sübkî’nin değindiği önemli bir ayrıntı da, müzik konusunda, mezhep kaynaklarında geçen “Haram” tabirinin “Küçük Günah” manasına[363] gelmiş olmasıdır.

3-Zâhiriye Mezhebi

Müziğin temelde mübahlar arasında yer aldığını ve yasak olduğu hususunda hiçbir nassın bulunmadığını savunan İbn Hazm’ın müziğin bu mubahlık sınırından çıkması için ileri sürdüğü şartlar şöyledir:

“Ameller niyetlere göredir. Kim müziği Allah’a isyan etmek için dinlerse o fasıktır. Bu kural müzikten başka şeyler için de geçerlidir. ibâdetini daha rahat edâ edebilmek ve hayır işlerinde daha faal olabilmek için dinlenme maksadıyla müziği dinleyen kişi ise bununla Allah’a ihsan üzere itaat etmiş sayılır. Bu gibi kişilerin müzik dinlemesi ise haktır doğru bir iştir. Kim de ne ibâdet ne de günah maksadı olmaksızın müzik dinlerse o da fayda ya da zararı olmayan bir işle (lağv) meşgul olduğundan Allah tarafından bağışlanır. Bu çeşit müzik dinleme, dinlenmek için bahçeye çıkma veya kapısının önüne oturma, elbiseleri çeşitli renklere boyama gibi bir şeydir.[364]

İbn Hazm temelde “O Allah yeryüzündeki herşeyi sizin için yaratmıştır.”[365] âyetini esas almış[366]; müziği yasakladığı ileri sürülen âyetleri yanlış yorumlama, hadisleri de uydurma, zayıf olma veya yanlış yorumlama gerekçesiyle dikkate almamış; bu hususda ki fıkhî sonucun, kişilerin niyyetleri ile yaptıkları müziklerin söz veya icrasındaki duruma göre değişeceğini belirtmiştir.[367]

[1]- Milliyet, Büyük Ansiklopedi, Müzik md.

[2]- H.G.Farmer, “Mûsiki” md,İA.

[3]- Mehmet Lâdikî, Zeynü’l-Elhân, ist, Ünv., Ktp, Yzm., nr., 4380, vr., 128b.

[4]- Tanrıkorur, Cinuçen, Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler, ist., 1998, s., 13-14.

[5]- Ünkan, Emin-Ünkan, Bedia-Ünkan, Hakan; Türk Sanat Musikisinde Temel Bilgiler, ist., 1984; s. 7

[6]- Din dışı büyük formlu güfteli eserler. (Ünkan, a.g.e., s., 38)

[7]- Kâr’ların kısa ve terennümleri daha az olanları. Klasik fasıllarda yeri kârdan sonra bestelerden evvel ve

kâr yoksa peşrevden sonre bestelerden evveldir. (Ünkan, a.g.e., s., 38)

[8]- Müzik yapıtını oluşturan ezgilerin tümü. (Ünkan, a.g.e., s., 20)

[9]- Sözlü musikimizde bir form. Küçük usuller kullanılarak 4, 5, 6, 7 mısralı güftelerden oluşan eserler.

(Ünkan, a.g.e., s., 55)

[10]- Sanat mûsikisi ile Türk halk musikisi arasında yer alan, güfteleri hece vezinli veya vezinsiz olan eserlerin oluşturduğu musiki türü. (Ünkan, a.g.e., s., 60)

[11]- Dini musikinin cami musikisinde bir form. “Lâ ilâhe illallah” cümlesinin fevkalade günlerde ve olay­larda makam ile minareden okunması. (Ünkan, a.g.e., s., 57)

[12]- Dini musikimizin cami musikisinden bir form. Kutsal gecelerde namazdan sonra cami içindeki tesbih me­rasiminde okunan temcid. “Sübhânellah” kelimelerinin tekrarından ibarettir. (Ünkan, a.g.e., s., 58)

[13]- Dini musikimizin cami musikisi formu. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah Teâlâdan rahmet ve selâ­mını bil­diren arapça sözlü eser. Nedenlerine göre ayrı ayrı isimlendirilir. Bayram Salât’ı, Cenaze Sa­lât’ı, Cuma Salât’ı ve Salât-ı Ümmiyye. (Ünkan, a.g.e., s., 52)

[14]- Dini musikinin cami musikisinde bir form. Bayramlarda, mevlidlerde, cenaze namazlarında ve çeşitli ne­denlerle “Allâhu Ekber” kelimesinin tekrarı. (Ünkan, a.g.e., s., 57)

[15]- Dini musikinin cami musikisine ait form. Kutsal günlerde ve belirli zamanlarda minareden okunan arapça güfteli tesbih. (Temcid, Tesbih, Tehlil ve Mahfel sürmesi arasında belirgin bir fark yoktur.) (Ünkan, a.g.e., s., 58)

[16]- Aslında “S-M-A” kökünden, “Sam’” ve “Sim’” gibi, bir masdar olup, “işitme, duyma, dinleme, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma, şarkı dinleme, mecâzen şarkı, nağme, raks,vecd, üns meclisi ve yarı dinî mâhiyette çalgılı ve şarkılı ziyâfet gibi türlü manalara gelmektedir. Daha sonraları tasavvufî bir terim ola­rak “mevlevî dervişlerinin kudûm, ney, nısfiye gibi çalgıların eşliğinde özel giysileriyle dö­nerek yaptıkları toplu ayin” manasında kullanılmaya başlanmıştır. (Tahsin Yazıcı, İA., ist., 1993, X, 464; Büyük Larousse, XVII, 10328)

[17]- Daha çok alevi şairlerin tarikatlarıyla ilgili konularını işleyen şiirlerine kendilerince verilen ad. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Ank, 1988, I, 351)

[18]- Camide okunan Naat, Mevlid ve Miraciye okunurken arada okunan eserler. (Ünkan, a.g.e., s., 58)

[19]- Arapça güfteli ilahiler. (Ünkan, a.g.e., s., 56)

[20]- Dini musikimizde Durakevferi usulü ile bestelenmiş ilahilerdir. Terennüm bulunmaz ve ilâhilerden daha itinalı eserlerdir. Tasavvufi duyguları ve düşünceleri kesinlikle vurgulayan güftelerden oluşur. (Ünkan, a.g.e., s., 28)

[21]- Cami ve tekkelerde okunan dini mûsiki. Güfteler koşma tarzındadır. (Ünkan, a.g.e., s., 36)

[22]- Dini musikimizin tekke musiki bölümünde bir form. Bektaşi tekkelerinde okunan ilahiler olup genel­likle hece vezinli eserlerden seçilmiş güfteli ve bestecileri bilinmeyen eserlerdir. ilâhilerde Türk Sanat musiki­sinin, Nefeslerde Türk halk musikisinin şekli ve kuralları uygulanır. (Ünkan, a.g.e., s., 46)

[23]- Cami musikisinde bir form. Kaside türü şiirlerden beztelenen ve bağışlaması için tanrıya yakarış. (Ünkan, a.g.e., s., 45)

[24]- Dini musikimizde bir form Konusunu Hz. Muhammed (s.a.v.)’in medhi oluşturur. Tekkelerde yaygın­dır. Mevlevî hânelerde âyîn-i şerîften önce bir kişi tarafından okunur. (Ünkan, a.g.e., s., 46)

[25]- Tekkelerde tasavvufî bir lirizme bürünerek, insanı raks etmeye teşvik eden musiki eşliğinde zikr ve özel rakslar. Sözlük anlamı “müzik eşliğinde dinsel tören.” demektir. (Ünkan, a.g.e., s., 20)

[26]- Tanzimat dönemine kadar Osmanlılarda asker musikisi. (Ünkan, a.g.e., s., 42)

[27]- Genellikle yürüyüşlerde çalınmak ve söylenmek için hazırlanmış musiki parçaları. Yürüyüşler hari­cindeki nedenlerle de belirli anlamları vurgulamak için yapılanları da vardır. (Ünkan, a.g.e., s., 42)

[28]- Ünkan, a.g.e., s., 7-8.

[29]- Genellikle dört dizeden oluşan ve hecenin yedili ölçüsüyle söylenen bir halk edebiyatı nazım biçimi. (Milliyet, Büyük Ansiklopedi, X, 3763)

[30]- Onbirli hece vezni ve özel bir uyak düzeniyle yazılan, dörtlüklerden oluşan, aşık edebiyatında ençok kul­lanılan nazım biçimi. (Milliyet, Büyük Ansiklopedi, IX, 3284)

[31]- Güfteleri aruz vezninin (failatün failatün failatün failün) kalıbına uyan parçalardan seçilmiştir. Şarkı for­munda basit ve samimi eserlerdir. (Ünkan, a.g.e., s., 27)

[32]- Orta ve Güney Anadolu’da yaygın bir halk türküsü makamı ve bu makamla okunan uzun hava. (Milliyet, Büyük Ansiklopedi, III, 883)

[33]- Türk Halk Müziğinde belirli bir karakteri olmayan, bölgesel öğelerin etkisi altında gelişerek özellik ka­zanmış türkü. (Türkçe Sözlük, TDK., II, 1528)

[34]- Olağanüstü kahramanlıklar ve olayları anlatan büyük koşuk eser. (Milliyet, Büyük Ansiklopedi, IV, 1353)

[35]- Farabi, Kitabu’l-Mûsiki’l-Kebir, (Nşr., Eckhard Neubauer), intitute for the History of Arabic-İslamic Science, Frankfurt, 1998, s., 8-9.

[36]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, XV, 136.

[37]- İbn Manzur, a.g.e., X, 136; İbnü’l-Esîr, Nihâye, III, 391.

[38]- İbn Manzur, a.g.e., X, 139.

[39]- İbn Manzur, a.g.e., X, 140.

[40]- Ehad Arpad, Gına md, İA.

[41]- Ebu’l-Bekâ, Külliyyât, Beyrut, 1993, s., 670

[42]- Nevevî, Şerh-u Müslim, Beyrut, 1990, VI, 182-183; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.

[43]- İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddü’l-Muhtâr, V, 305.

[44]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, X, 140.

[45]- Şemseddin Sâmî, Kâmus-i Türkî, ist., 1317, s., 970.

[46]- Ehad Arpad, Gına md, İA.

[47]- Fîruzâbâdî, Kamus, s. 411.

[48]- Çetin, Nihad M., “Şiir” md., İA, XI, 534; Brockelmann, “Arabistan (Edebiyat)” md., İA., I, 525.

[49]- H. G. Farmer, “Gına” md., İA., IV, 773.

[50]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, s. 1643; İbn Manzur, Lisan, XIV, 168.

[51]- Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, V, 52; Philip K. Hitti, İslâm Tarihi. II, 420

[52]- C. H. Farmer, “Gına” md., İA.

[53]- Türâbî, A. Hakkı, ilk Dönem İslâm Dünyasında Mûsikî Çalışmalarına Bakış, s., 227.

[54]- İbn Manzûr, Lisan, I, 761-762.

[55]- Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46; Beyhakî, Sünen, X, 225; Zehebî, Siyer, I, 354; II, 502; Abdurrazzak, Musannef, II, 5.

[56]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, s., 314.

[57]- Heysemî, Mecma’, III, 13.

[58]- Uludağ, Süleyman, “Ağıt” md., DİA, I, 470.

[59]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1082; İbnü’l-Esîr, Nihâye, III, 230.

[60]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IX, 244

[61]- Zebidi, Tâcü’l-Arûs, VI, 196; İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IX, 244

[62]- H. G. Farmer, “Mi’zef” md, İA.

[63]- H.G.Farmer, “Mizmar” md., İA.

[64]- İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, IV, 328

[65]- Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 23.

[66]- Buhârî, ideyn, 2, Müslim, Salâtü’l-Îdeyn, 4.

[67]- Ahmet Nâim, Tecrîd-i Sarîh Terceme ve Şerhi, Ank., 1981, III, 156.

[68]- Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 34; Nesâî, iftitâh, 83.

[69]- “Melâhî” kelime olarak “Lehv” kökünden gelir. “Lehv”, “Oyun”; “Melâhî”de “oyun aletleri” demektir. (Fîruzâbâdî, Kâmûs, s., 1717)

[70]- Farukî, Lois L., İslâm’a Göre Müzik ve Müzisyenler, (Trc., Ü. Taha Yardım), ist., 1985, s, 12-13; Fârûkî, ismail R.-Fârûkî, Lois L., İslâm Kültür Atlası, ist., 1991, s., 467

[71]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs-ü iblîs, Mısır, ts.,s., 222

[72]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs, s., 222.

[73]- İbnü’l-Cevzî, a.g.e., 220.

[74]- İbnü’l-Cevzî, a.g.e., 218.

[75]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, Beyrut, 1987, 583.

[76]- İbnü’l-Cevzî, Telbîs-ü iblîs, Mısır, ts.,s., 222.

[77]- Fîruzâbâdî, Kâmûs, 943.

[78]- Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, ist., 1993, III, 162.

[79]- Pakalın, M. Zeki, Pakalın, a.g.e, II, 499; Yazıcı, Tahsin, İA, ist., 1993, X, 464; Büyük Larousse, XVII, 10328.

[80]- Yılmaz, Hasan Kâmil, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin “Semâ’ Risâlesi”, MÜiF Dergisi, yıl, 1986, sayı, 4, sh., 273.

[81]- Îdâhu’d-Delâlât fî Semâ’i’l-Âlât, Süleymaniye Ktp., Esat Ef., nr, 1712/1, vr., 24a-b.

[82]- H.G.Farmer, “Mûsikî” md., İA.

[83]- Abdülkadir Merâğî, Câmiü’l-Elhân, Nuruosmaniye Ktp., nr., 3644, vr., 2a.

[84]- ihvân-ı Safâ, Resâil, Hindistan, 1305, I, 87.

[85]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1587.

[86]- Şemseddin Sâmî, Kamûs-i Türkî, s., 1237.

[87]- Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s., 1587.

[88]- Büyük Larousse, VI, 3528; Ünkan, a.g.e., s., 28.

[89]- Lokman (31), 6

[90]- Tirmizî, Buy’u, 51; Beyhakî, Sünen, IV, 14; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, ts, 260.

Tirmizî, hadisin râvîlerinden Ali b. Yezid’i bazı hadisçilerin tenkit edip zayıf kabul ettiklerini ve bu zatın Şamlı olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla hadis zayıftır.

[91]- Âcurrî, Tahrîmü’n-Nerd ve’ş-Şatranç ve’l-Melâhî, (Thk., Ömer Garâme el-Amravî) Cezayir, 1407, s., 368-377; Buharî, el-Edebu’l-Müfred, s. 326; Taberi, Câmiü’l-Beyân, Beyrut, 1992, X, 202-204; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 409; İbn Arabî, Ahkâmü’l-Kurân, Beyrut, 1972, VII, 1493-1494; Beyhakî, Sünen, X, 223; İbni Hazm, Muhallâ, IX, 60, 72, 73; İbn Cevzi, Telbîsu iblîs, s., 231; Hâkim, Müstedrek (Kitabu’t-Tefsir), II, 202, 411; İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmü’l-Melâhî, s., 73; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s., 259-260.

[92]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, X, 204.

[93]- Ahkâmu’l-Kur’ân, XIV, 53

[94]- Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 1481-1482

[95]- Heytemi, Zevâcir, II, 175.

[96]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43.

[97]- Reddü’l-Muhtâr, V, 46.

[98]- Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3839

[99]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 164

[100]- Necm (53), 59-61

[101]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, XI, 541-543

[102]- Taberî, a.g.e., XI, 541; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, X, 29.

[103]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 48

[104]- İhyâ, VI, 165

[105]- Furkân (25), 72

[106]- Taberî, Câmiu’l-Beyân, IX, 420.

[107]- Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 132.

[108]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43; İbn Kayyım, a.g.e., s., 6

[109]- Kasas (28), 55.

[110]- İbn Kayyım, Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 2

[111]- isrâ (17), 81

[112]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 28; İbn Ebiddünya, Zemmü’l-Melâhî, s., 74.

[113]- Nâziât (79), 40-41

[114]- Âcurrî, Tahrîm, 219

[115]- Enfâl (8), 35

[116]- el-Câmi li Ahkãmi’l-Kur’an, VII, 254.

[117]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 29-30

[118]- isrâ (17), 64

[119]- Taberî, Câmiü’l-Beyân, VIII, 108; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VII, 79; Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kurân, Beyrut, 1988, X, 187;

[120]- Ebu Hayyân, a.g.e., VII, 79.

[121]- Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s., 46-47

[122]- Heytemi, Zevâcir, II, 175.

[123]- Zümer (39), 23

[124]- İbn Teymiyye, Mecmûatü’l-Fetâvâ, XI, 533

[125]- Hadîd (57), 20.

[126]- İbn Manzur, Lisan, III, 219.

[127]- Furkan (25) 52.

[128]- Buhârî, Edeb, 91

[129]- Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, III, 2155.

[130]- Hâkim, Müstedrek, el-Fiten ve’l-Melâhim, 280/ 8572; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 259; Beyhakî, Şuab, 5614.

[131]- Hâkim, Müstedrek, el-Fiten ve’l-Melâhim, IV, 560-561; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmi’l-Gınâ, s., 112-115.

[132]- Zeylaî,Tebyîn, VI, 13-14.

[133]- Beyhakî, Sünen, VI, 126; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 22-23.

[134]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 51

[135]- Beğavî, Şerhu’s-Sünne, VIII, 23.

[136]- Buhârî, Eşribe, 7; Beyhakî, Sünen, X, 221

[137]- Tebyîn, VI, 13.

[138]- Ebû Dâvûd, Edeb, 60, Beyhakî, Sünen, X, 222; Şuab, 5120.

[139]- Bezlü’l-Mechûd, Beyrut, ts., XIX, 166.

[140]- İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddü’l-Muhtâr, V, 306

[141]- Muğnî, XII, 41.

[142]- el-Muğnî, XII, 40-41; Şevkânî, Neyl, VIII, 113-119.

[143]- Sehârenfûrî, Bezlü’l-Mechûd, XIX, 165-166, 167.

[144]- Ebû Dâvûd, Eşribe, 7; Beyhakî, Sünen, X, 221; Şuab, 5116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 274.

[145]- Ahâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 45.

[146]- Beyhakî, Sünen, X, 221.

[147]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 46.

[148]- Beyhakî, Sünen, X, 222.

[149]- Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 43.

[150]- Müslim, Libas ve Zînet, 27; Ebû Dâvûd, Cihad, 51; Beyhakî, Sünen, V, 253; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XI, 26

[151]- Nevevî, Şerh-u Müslim, XIV, 95.

[152]- Müslim, Libas ve Zinet, 27; Tirmizî, Cihâd, 25; Ebû Dâvûd, Cihad, 51; Dârimî, isti’zân, 44; Beyhakî, Sünen, V, 254; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, XI, 25; Heysemî, Mecma’, V, 175. Hadisin bazı rivâyetlerinde “Lâ teshabenne” yerine “Lâ tettebi’ ” ifâdesi kullanılmıştır.

[153]-Mâlik b. Enes, el-Muvatta, (Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî Rivâyeti), Siyer, nr., 903; Dârimî, isti’zân, 44; Heysemî, Mecma’, V, 175.

[154]- Mecma’, V, 175.

[155]- İmam Ebu Hanîfe, Müsned, (Aliyyü’l-Kârî şerhi ile beraber), Beyrut, 1985, s. 461.

[156]- Ebu Hanife, Müsned, s., 461.

[157]- Tirmizî, Cenâiz, 25.

[158]- Tirmizî, Cenâiz, 25.

[159]- Heysemî, Mecma’, III, 13; Beyhakî, Sünen, IV, 63.

[160]- Mecma’, III, 13.

[161]- Müslim, Cenâiz, 10; Nesâî, Cenâiz, 15; İbn Mâce, Cenâiz, 51; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 29; Beyhakî, Sünen, IV, 62.

[162]- Müslim, Cenâiz, 10; Tirmizî, Cenâiz, 23; İbn Mâce, Cenâiz, 51; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, V, 437

[163]- Müslim, iman, 30; Beyhakî, Sünen, IV, 63

[164]-

[165]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 142-144; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadir, VI, 482; Nablusî, Îdâhû’d-Delâlât, Süleymaniye Ktp., Esat Ef., nr., 1762/1, vr., 7a-b, 8a-b, 9a, 11a, 27a, 28a; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, V, 305, 307; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VIII, 113-119; Sübkî,Tekmile, XX, 230; Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Muhallâ, VII, 567.

[166]- Mergînânî, Hidâye, Mısır, ts., IV, 80; Zeylaî, Tebyînü’l-Hakâik Şerh-u Kenzü’d-Dekâik, Mısır, 1313, VI, 13; ibrahim Halebî, Mültekâ, ist., 1315; s., 158; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr Şerh-u Tenvîrü’l-Ebsâr, (İbn Abidin Haşiyesiyle), ist., 1260; V, 305

[167]- el-islâh ve’l-Îzâh’tan naklen, Îdâhu’d-Delâlât fî Semâi’l-Âlât, vr., 7a.

[168]- Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye, ist., 1317, s., 140

[169]- İbn Tahir, Sem’â, s., 46

[170]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.

[171]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 221.

[172]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.

[173]- Gazzâlî, ihya, VI, 138

[174]- Gazzâlî, İmam Şâfiî’nin bu görüşlerini şu şekilde yorumlamaktadır: “İmam Şâfii’nin “Bâtıl’e Benzer” ve “Mekrûh” ifadeleri haramlılık ifade etmezler. Eğer doğrudan “Bâtıl” demiş olsaydı o zaman bu “haram” manasına gelirdi. “Bâtıl’a benzer” ifadesi içi boş, faydasız demektir. “Mekruh” tabiri de bu manadadır, en fazla “tenzîhen mekrûhluk” ifade eder. (ihyâ, VI, 163.)

[175]- Aşırı sevinç ve aşırı öfke sonucu, kişiyi akıl ve din kurallarına aykırı davranmaya sebep olan hafifliktir. (Cürcânî, Ta’rîfât, ist, 1275, s., 48)

[176]- Deyyûs: Namusunu kıskanmayan kimse demektir. (Ahterî, Ahterî Kebîr, I, 322)

[177]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215

[178]- Kelime manası “değiştirmek” demektir. Terim olarak Ebu Mansur el-Ezherî şöyle tarif etmiştir: “Muğayyire, Allah’a dua ve yakarış ile insanları değiştiren topluluk demekir. Allah Teâlâ’yı şiirlerle anınca, müzik makamlarının verdiği coşku ile kendilerinden geçerek raks etmeleri sebebiyle de bu müziğe “Tağyîr” adını vermişlerdir.” Zeccâc da “insanları dünyadan uzaklaştırarak ahirete yönlendirmeleri dolayısıyla kendilerine “Muğayyirîn” adını verdiklerini ifade etmektedir. (İbn Cevzî, Telbîs, s., 222)

[179]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 222.

[180]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 43

[181]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.

[182]- İbn Kudâme, Muğnî, 1986, XII, 43; İbn Cevzi, Telbîs, 228.

[183]- İbn Cevzi, a.g.e., s., 201-202.

[184]- İbn Cevzî, a.g.e., s., 203.

[185]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 42.

[186]- İbn Kayyım, Hükmü’l-İslâm fi’l-Gınâ, s, 28-29.

[187]- Rûm (30), 15.

[188]- Taberî, Câmi’u’l-Beyân, X, 173; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 380.

[189]- Medârikü’t-Tenzîl, (Mecmûatü’n Mine’t-Tefâsîr içerisinde), ist., 1319, V, 214.

[190]- Bakara (2), 29.

[191]- En’am (6), 119.

[192]- İbn Hazm, Muhallâ, VII, 559.

[193]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 567.

[194]- Muhallâ, VII, 559-569.

[195]- Muhallâ, VII, 570-571.

[196] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[197] – Buhari, Menakıb, 46

[198] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479; İbn Mace, Nikah, 1888

[199] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[200] – Buhari, Menakıb, 46

[201] – Buhari, İdeyn, 3

[202] – Buhari, Menakıb, 46

[203] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Menakıb, 46 ; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[204] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25

[205] – Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479

[206] – Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[207] – Nesai, Salatü’l-İdeyn, 1579

[208] – Buhari, Menakibu’l-Ensar, 46.

[209] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479

[210] – el-Cihad ve’s-Siyer, 81.

[211] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480; Nesai, Salatü’l-İdeyn, 1579

[212] – Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25

[213] – Buhari, İdeyn, 3; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1479

[214] – Buhari, İdeyn, 3

[215] – Buhari, İdeyn, 2; el-Cihad ve’s-Siyer, 81; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[216] – Buhari, Menakıb, 46

[217]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 153; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 41-42.

[218]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 151- 154.

[219]- Nevevî, Şerh-u Müslim, VI, 182.

[220]- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.

[221]- Buhârî, Nikâh, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 269; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 49.

[222]- Hâkim, Müstedrek, II, 200, nr. 2749; Beyhakî, Sünen, VII, 288.

[223]- Hâkim, Müstedrek, II, 200.

[224]- Hâkim, Müstedrek, II, 201-22; Heysemî, Mecma’, IV, 289-290; Beyhakî, Sünen, VII, 289.

[225]- Hâkim, Müstedrek, nr. 2753; Heysemî, Mecma’, IV, 289-290.

[226]- Nesâî, Nikah, 80; Tahâvî, Şerhu Meânî’l-Âsâr, IV, 294; Beyhakî, Sünen, VII, 289; İbn Hacer, el-Metâlibü’l-Aliyye, II, 54.

[227]- İbn Hacer, Metâlib, II, 54; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 50.

[228]- Buhârî, Nikâh, 48, Meğâzî, 12;Tirmizî, Nikâh, 6; İbn Mâce, Nikâh, 21; Ebu Dâvûd, Edeb, 59; Beyhakî, Sünen, VII, 288-289.

[229]- Tirmizî, Nikah, 6.

[230]- Tirmizî, Nikah, 6.

[231]- Hakim, Müstedrek, Nikah, 77/2748

[232]- Hakim, Müstedrek, II, 200.

[233]- Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mâce, Nikah, 20; Nesâî, Nikah, 72; Beyhakî, Sünen, VII, 289; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 48.

[234]- Tirmizî, Nikah, 6.

[235]- Fethu’l-Bârî, XIX, 244.

[236]- Umdetü’l-Kârî, XVI, 330.

[237]- Umdetü’l-Kârî, XVI, 345.

[238]- Şerhu’s-Sünne, IX, 47, 49.

[239]- Muğnî, XII, 42.

[240]- Buhârî, Edeb, 90; Müslim, Fedâil, 70, 73; Beyhakî, Sünen, X, 227.

[241]- Buhârî, Meğâzî, 38; Edeb, 90; Diyât, 17; Müslim, Cihad ve Siyer, 123; Beyhakî, Sünen, X, 227.

[242]- Fethu’l-Bârî, XXII, 349.

[243]- Beyhakî, Sünen, X, 227-228.

[244]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215

[245]- Nevevî, Şerh-u Müslim, XV, 81; Sübkî,Tekmiletü’l-Mecmû, XX, 230-231; İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 44.

[246]- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 449; Heysemî, Mecma’, VIII, 130.

[247]- Heysemî, Mecma’, VIII, 130; Cüdey’, Ehâdîs-ü Zemmî’l-Gınâ, s., 51.

[248]- Beyhakî, Şuab, 5112.

[249]- Heysemî, Mecma’, VIII, 131.

[250]- Heysemî, Mecma’, VIII, 131.

[251]- İbn Mâce, Nikah, 21.

[252]- İbn Mâce, Nikah, 21.

[253]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 591; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269.

[254]- İbn Abidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 46.

[255]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar-ı Seydî Halil, Beyrut, ts., VII, 159.

[256]- Tekmiletü’l-Mecmû’, XX, 230.

[257]- Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298.

[258]- ihyâ, VI, 199.

[259]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 151- 154.

[260]- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, V, 115; Aynî, Umdetü’l-Kârî, V, 370.

[261]- Leknevî, Sibâhetü’l-Fikr fi’l-Cehr-i bi’z-Zikr, (Hzr., Abdülfettâh Ebu Gudde), Beyrut, 1989, s., 79.

[262]- Hanımlara Özel Fetvâlar, istanbul, 1992, s., 62-66.

[263]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 592

[264]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 199.

[265]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.

[266]- Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, Mısır, 1310, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.

[267]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 592; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, IV, 592; V, 305.

[268]- İbn Âbidin, a.g.e., V, 305

[269]- İbn Âbidîn, a.g.e., V, 306.

[270]- İbn Tahir, Sem’â, s., 46

[271]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar Seyyidî Halîl, Beyrut, ts., VII, 159.

[272]- Şerhu’z-Zurkânî, VII, 20-21.

[273]- Şerhu’z-Zurkânî, IV, 54-55.

[274]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 199.

[275]- İbn Kudâme, Muğnî, 1986, XII, 43; İbn Cevzi, Telbîs, 228.

[276]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.

[277]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 213.

[278]- Zeylaî, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380; Dâmâd, a.g.e., II, 190; Haskefî, a.g.e., IV, 591; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269.

[279]- Zeyla’î, a.g.e., IV, 222; VI, 14; Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351-352; Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidin, a.g.e., IV, 592; V, 305

[280]- Haskefî, a.g.e., IV, 591-592

[281]- Dâmâd, a.g.e., II, 190; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.

[282]- Tebyîn, IV, 222; VI, 14.

[283]- Fetâvây-ı Hayriye’den naklen İbn Âbidîn, a.g.e.,V, 306.

[284]- İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305

[285]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 592

[286]- İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.

[287]- Kâsânî, a.g.e., VI, 269;

[288]- Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591.

[289]- İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 46

[290]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, VI, 482; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305.

[291]- Îdâh, vr., 7a-b, 8a-b. 9a, 11a, 27a-28a.

[292]- İbn-i Abidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, V, 307

[293]- Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; VI, 14; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, IV, 591-592; V, 306; Kâsânî, Bedâ’î, VI, 269; Nablusî, Îdâh, vr., 7a-b, 8a-b. 9a, 11a, 27a-28a; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, (Tebyînü’l-Hakâik’in kenarında), IV, 421; İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, VI, 481.

[294]- Serahsî, Mebsut, XVI, 132; Kâsânî, a.g.e., VI, 269; Zeylaî, a.g.e., VI, 13

[295]- Fetâvây-ı Hayriye’den naklen İbn Âbidîn, a.g.e., V, 306.

[296]- İbn Hümâm, Fethü’l-Kadir, VI, 482; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 305, 307.

[297]- İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 592.

[298]- Molla Hüsrev, a.g.e., II, 380.

[299]- Kâsânî, a.g.e., VI, 269

[300]- Lokman (31), 6; En’âm (6), 68; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.

[301]- Hadisler için bk., s., 113-114.

[302]- Ebu’l-Bekâ, Külliyyât, 778, 799; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VII, 415

[303]- Aliyyülkârî, Şerh alâ Nuhbetü’l-Fiker, ist., 137, s., 52-53.

[304]- Kâsânî, Bedâî, VI, 269

[305]- Âlemgîr, Fetâvây-ı Hindiyye, V, 351; Şilebî, Hâşiyet-ü Tebyîn, VI, 13; Aynî, Umde, V, 369.

[306]- Dürer, II, 380.

[307]- Tahâvî, Muhtasar Tahâvî, s., 435; Kudûrî, (Mukayyed), s., 177; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 591-592; Serahsî, Mebsût, XVI, 132; Zeyla’î, Tebyîn, IV, 221-222; Mergînânî, Hidâye, III, 123; Molla Hüsrev, Dürer, II, 380; ibrahim Halebî, Mültekâ, s, 112; Âlemgîr, a.g.e., V, 351; Şilebî, a.g.e., VI, 13; Aynî, a.g.e., V, 369.

[308]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.

[309]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 213.

[310]- İbn Kudâme, el-Muğnî, XII, 42.

[311]- İbn Tahir, Sem’â, s., 47; Gazzâlî, a.g.e., VI, 139; İbn Kudâme, Muğnî, XII, 42; İbn Cevzî, Telbîs., s., 201-202, 235.

[312]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43; İbn Cevzi, a.g.e., 228

[313]- İbn Cevzî, a.g.e., s., 203.

[314]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.

[315]- İbn Kudâme, a.g.e., XII, 42.

[316]- İbn Kayyım bu husustaki görüşlerine “iğâsetü’l-Lehfân” adlı eserinde geniş olarak yer vermiş, daha sonra bunlar “Hükmü’l-İslâm fi’l-Ginâ” adıyla ayrı bir eser olarak Kahire Mektebetü’l-Kayyime tarafından h. 1398 yılında neşredilmiştir.

[317]- Enfal (8), 35; isrâ (17), 64, 81; Hac Suresi (22), 30; Furkan (25), 72; Kasas (28), 5; Lukman (31), 6; Necm (53), 59-61; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.

[318]- Hadisler için bk., s., 117.

[319]- İbn Kudâme, Muğnî, XII, 40, 44.

[320]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421.

[321]- Şerhu’z-Zurkânî alâ Muhtasar Seyyidî Halîl, Beyrut, ts., VII, 159.

[322]- el-Müdevvenetü’l-Kübrâ, IV, 421

[323]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 221.

[324]- Müdevvene, IV, 421; İbn Cevzî, Telbîs, s, 221; Gazzâlî, ihyâ, VI, 138.

[325]- İbn Cevzî, a.g.e., s, 221; Gazzâlî, ia.g.e., VI, 138.

[326]- Müdevvene, IV, 421; İbn Cevzî, a.g.e., s, 221; Gazzâlî, a.g.e., VI, 138; Zehebi, Siyer A’lâmi’n-Nübelâ, VIII, 372.

[327]- Müdevvene, IV, 421.

[328]- Gazzâlî, İmam Şâfiî’nin bu görüşlerini şu şekilde yorumlamaktadır: “İmam Şâfii’nin “Bâtıl’e Benzer” ve “Mekrûh” ifadeleri haramlılık ifade etmezler. Eğer doğrudan “Bâtıl” demiş olsaydı o zaman bu “haram” manasına gelirdi. “Bâtıl’a benzer” ifadesi içi boş, faydasız demektir. “Mekruh” tabiri de bu manadadır, en fazla “tenzîhen mekrûhluk” ifade eder. (ihyâ, VI, 163.)

[329]- Aşırı sevinç ve aşırı öfke sonucu, kişiyi akıl ve din kurallarına aykırı davranmaya sebep olan hafifliktir. (Cürcânî, Ta’rîfât, ist, 1275, s., 48)

[330]- Deyyûs: Namusunu kıskanmayan kimse demektir. (Ahterî, Ahterî Kebîr, I, 322)

[331]- el-Ümm, Kahire, 1968, VI, 214-215

[332]- Kelime manası “değiştirmek” demektir. Terim olarak Ebu Mansur el-Ezherî şöyle tarif etmiştir: “Muğayyire, Allah’a dua ve yakarış ile insanları değiştiren topluluk demekir. Allah Teâlâ’yı şiirlerle anınca, müzik makamlarının verdiği coşku ile kendilerinden geçerek raks etmeleri sebebiyle de bu müziğe “Tağyîr” adını vermişlerdir.” Zeccâc da “insanları dünyadan uzaklaştırarak ahirete yönlendirmeleri dolayısıyla kendilerine “Muğayyirîn” adını verdiklerini ifade etmektedir. (İbn Cevzî, Telbîs, s., 222)

[333]- İbn Cevzî, Telbîs, s., 222.

[334]- Fâtır (35) 1.

[335]- Lukman (31) 19.

[336]- ihyâ, VI, 140-144.

[337]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 199.

[338]- Muhannes: Kadınsı davranışlarda bulunan erkek. (İbn Manzur, Lisan, II, 145). Kadınlara özenti ile kırıtarak konuşan, toplum nezdinde küçük düşüren işlerle meşgul olan kişi. (Zeylaî,Tebyîn, IV, 222)

[339]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 158-163, 199.

[340]- ihyâ, VI, 143

[341]- Sübkî,Tekmiletü’l-Mecmû, XX, 230.

[342]- Sübkî, a.g.e., XX, 230-231.

[343]- Sübkî, Tekmile, XX, 230.

[344]- Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Sübkî, Tekmiletü’l-Mecmû, Mecm’û, XX, 229.

[345]- Sübkî, Tekmile, XX, 230.

[346]- Remlî, Nihâye, VIII, 298

[347]- Sübkî, a.g.e., XX, 230.

[348]- Remlî, a.g.e., VIII, 298; Sübkî, a.g.e., XX, 230.

[349]- Remlî, a.g.e., VIII, 298.

[350]- Remlî, a.g.e., VIII, 298.

[351]- Remlî, Nihâye, VIII, 298.

[352]- el-Ümm, VI, 214-215

[353]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 140-144

[354]- Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc, VIII, 298; Sübkî, Tekmile, XX, 229, 230.

[355]- Gazzâlî, a.g.e., VI, 143; Sübkî, a.g.e., XX, 230; Remlî, a.g.e., VIII, 298;

[356]- Sübkî, a.g.e., XX, 230; İbn Cevzî, Telbîs, s., 222

[357]- Sübkî, a.g.e., XX, 230.

[358]- isrâ (17), 64; Lukman (31), 6, 19; Fâtır (35) 1; Ayetlerin değerlendirmesi için bk., s., 56-57.

[359]- Hadisler için bk., s., 114-117.

[360]- Remlî, Nihâye, VIII, 298.

[361]- Remlî, a.g.e., VIII, 298

[362]- Gazzâlî, ihyâ, VI, 158-163

[363]- Sübkî, a.g.e., XX, 230

[364]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 567.

[365]- Bakara (2), 29.

[366]- İbn Hazm, Muhallâ, VII, 559.

[367]- İbn Hazm, a.g.e., VII, 559-571.

http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=43
———————————————————————————-

İmam-ı Gazali hazretleri ve musiki

Sual: Bazı kimseler, İmam-ı Gazali hazretlerinin müziğe helal dediğini söyleyerek çalgı dinliyorlar. Acaba İmam-ı Gazali, Şafii mezhebinde olduğu için mi müziğe helal demiştir?

CEVAP
Hayır, hiçbir İslam âlimi çalgıya, müziğe mubah dememiştir. Hepsi de haram demiştir. Bazı mütercimler, sima veya sema kelimesini müzik anlamı vererek tercüme ettiklerinden dolayı bu büyük hataya sebep olmuşlardır. Dört mezhepte de çalgı haramdır.

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese sima [teganni] denir. Çalgı aleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. (Dürr-ül mearif)

Çalgı ve kadın sesi, sima değil gınadır, haramdır. (Dürr-ül-mearif)

Abdullah-i Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Sima [güzel ses], evliyanın kalbindeki sıkıntıyı rahatlığa çevirir. Gafillerin sima dinlemesi, fıska yol açar. Hiçbir çalgı caiz değildir. (m. 85)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Gıybet, veya devamlı ipek giymek, yahut devamlı çalgı dinlemek gibi günahlara devam etmek kalbin kararmasına yol açar. (K. Saadet s.580)

İçki içmek ve çalgı dinlemek gibi, kul hakkı ile ilgili olmayan günahların hepsine tevbe etmek gerekir. (İhya 4/65)

Herkes dünyadaki işine göre haşr olunur. İçki içenler, sarhoş olarak, çalgıcı, çalgı çalarak haşr olunur. (Dürre-tül Fâhire fî-keşf-i ulûm-il-âhıre – Kıyamet ve Ahiret, s.36)

Çalgı dinleyenin veya ipek giyenin şahitliği kabul edilmez. (İhya 4/41)

Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa, yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez. (K. Saadet s.207)

Ud ve saz çalmak haramdır. (K. Saadet s.231)

Çalgı aletlerinin imalinden kaçınmak, zulümden kaçınmak olur. (İhya 2/218)

Gizli haram işlenen eve girmek yasaktır. Ancak dışarıdan duyulacak şekilde içeride çalgı çalınıyorsa, bunu duyanların içeri girip çalgıları kırması caizdir. (İhya 2/802)

Fitne çıkmayacaksa kötü işler yapanlar tehdit edilebilir. Mesela, kötü biri, namuslu kadına tecavüze yelteniyorsa veya orada çalgı çalıyorsa, arada ırmak veya duvar gibi bir mani varsa, o kişiye, (Bu işten vazgeç, yoksa seni öldürürüm) diye tehdit edebilir. Öldürülmez ama tehdit edilir. (İhya 2/815)

Kalbi Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden birine bağlılığı olanın sima, tegannili sesleri dinlemesi, haram olup, onun için öldürücü zehirdir. (K. Saadet s. 321) [Bu sözü delil gösteren cahiller, (Çalgı kötü kimselere haram, bizim gibi kalbi temizlere haram değil) diyorlar. Halbuki burada çalgı denmiyor, nağmeli ses deniyor. Çalgı herkese haramdır. Tasavvuf büyüklerinden Mahmud-i İncirfagnevi hazretleri buyuruyor ki:
(Yüksek sesle zikir yapabilmek için, kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından haram ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riya ve gösterişten temiz olmak lazımdır.) İşte, teganni, sima yalnız böyle kimselere faydalı olur. Fıkıh âlimleri de, teganninin, böyle olmayanlar için ve çalgının herkes için, haram olduğunu bildirmişlerdir.]

İnsana zevk veren ahenkli nağmeler, gönüllerde saklı olan güzellik ve çirkinlikleri açığa çıkarır. Her kaptan içindeki sızar, sima eden kişinin içinde ne varsa dışına o sızar. Sima kalbe ulaşınca, kalbde galip olan ne ise, onu harekete geçirir. (İhya 2/675)

Kalbinde haller hasıl olmayan, hasıl olsa da nefsi şehvetten kesilmemiş tasavvuf yolcularına güzel ses, nağme faydadan çok zarar verir. Ali Hallaç; Şeyh Ebu’l Kasım-ı Gürgani’nin müridlerinden idi. Sima için izin istedi. (Hiç bir şey yeme, sonra lezzetli yemekler yersin. O aç halinle simaı yemekten çok istiyorsan, sima yapman caizdir) buyurdu. Kalb hallerine kavuşmayan, hak yolu, halleri ile anlayamayan, yahut bazı hallere kavuşup henüz şehvetten kesilmemiş olan müridlere üstadları simaı yasaklamalıdır. (K. Saadet s.325)

Simaı eğlence ve oyun şeklinde âdet etmek haramdır. Nitekim bazı küçük günahlar vardır ki, devam edilirse büyük günah olur. Bazı şeyler ara sıra ve az olursa mubah olur. Çok olunca haram olur. (K. Saadet s.329)

Ses dinlerken, ud, keman, ney, saz, kaval gibi hiç bir çalgı çalmamalıdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek haramdır. Hoş olduğu, hoşa gittiği için haram değildir. Bir kimse hoşa gitmeyecek şekilde rast gele çalsa da, ustalıkla çalmasa da yine haramdır. (K. Saadet s.326)

Kalbde helal olan şeyin sevgisi [mesela Allah sevgisi] varsa, sima [ilahi, kaside gibi nağmeli sesler] onu artırıyorsa o kimsenin teganni dinlemesi helal olur. Kalbinde, dinimizin yasak ettiği bir şey olanın teganni dinlemesi günah olur. (K. Saadet s.322)

Bayramlarda ve arada bir olursa [Hz. Âişe validemizin seyrettiği zenci cariyelerinki] oyunlar, teganniler ve bunları seyretmek haram değildir. (K. Saadet s.322) [Cariyelerin saçını başını açmaları günah olmadığı gibi nağmeli sesleri de haram değildir.]

Düğünlerde tef çalmak ve teganni etmek mubahtır. (K.Saadet s.323)

Teganni, raks, tef çalmak, kılıç ve kalkan oyunları ve neşeli günlerde zencilerin oyunlarını seyretmek mubahtır. (İhya 2/695)

Bayram günü zenci cariyelerin oyunlarını Resul-i ekrem efendimiz kapı üzerinden Hz. Âişe’ye seyrettirmiş ve ikisi beraber bakmışlardır. (İhya 2/827)

Kusurları, azapları bildiren [çalgısız] kasideleri, ilahileri dinleyerek üzülmek, ağlamak sevaptır. Ancak Allahü teâlânın kaza ve kaderini beğenmeyip, ona üzülüp, üzüntüsünün artması haramdır. (K. Saadet s.324)

Hacca gidenin, Kâbe, hac, Mekke, Medine şiirleri, ilahileri, kasideleri dinlemesi ve bunları güzel sesle okuyup para kazanması helaldir. (K. Saadet s.323-324)

Hacıları uğurlarken Kâbe, zemzem ve diğer mübarek makamları öven ve Arab çölünü anlatan şiirlerde nefesli ve telli çalgılar yoksa, bunların hepsi caizdir. (İhya 2/690)

Düşmanlarla savaşmayı ve Allah sevgisi uğruna canını feda etmeyi kuvvetlendiren kahramanlık şarkılarını [mehter marşlarını] dinlemek mubah olur. (K. Saadet s.324)

Düğün, ziyafet ve sefer dönüşü gibi sevinmek gereken yerlerde, bayram günlerinde nağmeli seslerle, teganni ile neşelenmek caizdir. (K. Saadet s.324)

Düğün ve benzeri yerlerde davul, tef çalmak haram değildir. Hacılar ve askerlerin davul, bando çalması caizdir. Ahlakı bozuk gençlerin davul çalması da haramdır. (K. Saadet s.326)

Çalgı âletleri üçe ayrılır:
1- Haram olanlar. Tambur, düdük, zurna gibi şarkıcılara eşlik eden aletlerdir.
2- Mekruh olanlar. Bunlar tek başına çalınmadığı halde şarkıcıyı coşturan kaval gibi aletlerdir.
3- Mubah olanlar. Bunlar da eğlence aleti değil de boru ve harp davulu gibi haberleşme aletleri ile nikah için çalınan tef gibi toplantıya çağırma ve herhangi bir hususu ilan etmek için kullanılan aletlerdir. (Mükaşefetü´l Kulub – Kalblerin Keşfi)

Ud, sanc [zil], telli çalgılar, berbed ve benzeri Irak çalgılarının hepsi yasaktır. İçki içenlerin âdeti olmayan davul ve benzerleri [düğünlerde] yasak değildir. (İhya 2/685)

İçki âlemlerinde kullanılan trampet, nefesli ve telli çalgılar haramdır. Bu çalgılar yasak, diğerleri ise mubahtır. Mubah olanlar tef, davul, şahin, kadib gibileridir. (İhya 2/701)

Vezinli güzel ses haram değildir. Şayet kötü sözlerden meydana gelmişse, ister nağmeli okunsun, ister nağmesiz okunsun haramdır. (İhya 2/686)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak haramdır. (K. Saadet s.333) [Tecvide uygun olarak teganni edilirse mahzuru olmaz.]

Mescitlerde Kur’anı teganni ile okuyanları nehy etmek farzdır. (İhya 2/823)

Resulullah efendimiz, Rebi’ binti Muavvizin evine geldi. Cariyeler tef çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip, kasidelerle Resulullahı övmeye başladılar. [Buhari’nin rivayet ettiği] (Susun, önceki söylediğinize devam edin) buyurdu. Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun eğlence arasında ibadet olmaz. (K. Saadet s.333)

İmam-ı Gazali hazretlerine ait bu yazıların özeti şudur:
1- İçki içenlerin dinlediği nefesli çalgıları ve bütün telli çalgıları çalmak ve dinlemek haramdır.

2- Şarkıcının kazancı haramdır. Şahitliği kabul edilmez, hediyesi alınmaz.

3- Belli zamanlarda [düğünlerde, bayramlarda] ve belli şartlarla [ibadete karıştırmamak, haram şeyler söylememek şartıyla] tef, davul gibi çalgılar çalmak caizdir. Bunlara da diğer nefesli ve telli çalgıları karıştırmak caiz değildir.

4- Hacca gidecek olanın Kâbe, hac, Mekke, Medine şarkılarını dinlemesi, askerlerin cesaretlerini artırıcı savaş, kahramanlık şarkılarını, [mehter marşlarını] dinlemesi caizdir. Bayramlarda, düğünlerde, hac yolunda çalınması mubah olan çalgıları bile, her zaman dinlemeyi ve çalmayı âdet haline getirmek caiz değildir.

5- Müslümanların bayramlarda sevinmeleri, sevinçlerini göstermeleri caizdir. Bayramlarda tef ile söylenen şarkıyı dinlemek ve içinde kılıç-kalkan oyunu gibi oyunları seyretmek mubahtır. Bunları âdet haline getirmek, her zaman yapmak caiz değildir.

6- Kur’an-ı kerim okumak veya Resulullahı övmek [Mevlid] gibi ibadetlere tef dahil hiç bir çalgıyı karıştırmak caiz değildir, yasaktır.

7- Tasavvuf ehli zatların sema [ilahi, kaside gibi nağmeli insan sesi ve şiir] dinlemesi caizdir. Sema sırasında bunlara çalgı karıştırmak haramdır. Sema, henüz kalbi tam temizlenmemiş, kalb hallerine kavuşmamış müridlere yasaktır.

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2959
———————————————————

TEĞANNİ-ŞARKI, İsmail KAYA, İslam Ansiklopedisi

Şarkı söylemek. Bazı mahzun sözlerin belirli bir makama uygun biçimde söylenmesi, okunması.

Teğannide aslolan tabiattaki tabiî seslerdir ve insanın fıtraten buna meyli vardır. Yani insanoğlu bütün güzellikler gibi güzel sese meyillidir. Fıtratı gereği onunla rahatlar. Sevinç, keder, sıkıntı ve hayret anında ona yönelir. Bu çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık döneminde devamlı karşılaşılan bir gerçektir.

Küçük bir çocuk güzel sesle, teğanni ile söylenen ninni ile sükunet bulur. Kulağına gelip ruhunu okşayan bu güzellikle sakin bir uykuya dalar.

Teğanni ve musikinin hayvanlar üzerinde bile etkisi vardır. Her hayvan hemcinsiyle, teğanniye benzeyen bir sesle anlaşır. Kuşların bir çoğunun sesi gerçek musikidir.

İslâm’ın fıtratın gereği olan bu gerçeği, mutlak manâda yasaklaması düşünülemez. Ancak İslâm, her meseleye damgasını vururken, kendi bünyesine uygun olan ile uygun olmayanın sınırlarını çizer. Bunlardan hayırlı ve faydalı olan alır veya ruhsat verir, zararlı olanı yasaklar.

Teğanni ve buna bağlı olarak musiki, insan kalbinin dilidir, hislerinin sesidir. Her milletin kendisine has teğannisi vardır. Araplar bunu İslâm’dan önce de biliyorlardı. Kendi basit ve sade tabiatlarına uygun makamları da vardı. Başlangıçta şiir okurlardı, ama bunun teğannisi yoktu. Sonra hadâ çıktı. Bu teğanni’nin bir çeşidiydi ve develeri sürerken buna başvuruyorlardı. Develer, güzel sesle söylenen hadâ’nın ritmine uygun ve hızlı yürüyorlardı.

Sonra terennümle okumaya yöneldiler ve bu konuda ihtisaslaşmaya başladılar. Nasb, Sinâd ve Hezec olmak üzere üç çeşit teğanni tarzı icabettiler. Muğanniyelerin tarzı idi. Kervanlarda bu tarz kullanılırdı. Sinâd, çok nağmeli ve ağır tarzlı bir çeşitti. Hezec ise, oynama hissi veren hafif bir tarzdı ki, yanında tef ve kaval kullanılırdı .

Bu üç tarz, o günün büyük şehirleri olan Medine, Taif, Hayber ve Vadi’l-Kura gibi yerlerde yaygındı (İbn Haldun, Mukaddime, Fasl 3, s. 423).

İslâm geldikten ve fetihler ilerledikten sonra Araplar, Fars musikisi ile tağannisini tanıdılar. Ancak Emevîlerin saltanatı dönemine kadar, Müslümanlar, İslâm devleti ve neşrine önem verdikleri için, musiki ve teğanni konularıyla özel bir sanat kolu olarak ilgilenmediler. Emevî idarecileri teğanni ve musikiye önem vermeye başladılar.

Hatta bazılarının özel muğanniyeleri vardı. Her istedikçe bunları dinlerlerdi.

Abbasiler döneminde teğanni ve musikiye verilen değer daha da arttı. Abbasiler Fars diyarı ve diğer ülkelerle sıkı ilişkide oldukları için, bunların musikilerinden etkilenen Abbasi musikisi, önemli ilerlemeler kaydetti. Abbasî halifelerinden bilhassa Vâsık Billâh, Muntasır Billâh, Mu’tez Billâh ve Mu’tazıd Billâh devirleri musikinin en parlak olduğu devirler oldu. Halife Mehdi’nin kızı Emire Aliyye de bu konuya önem veren Abbasi kadınlarının başında geliyordu.

Bütün bunların yanında, insaflı tarihçilerin tespitleri şu yöndedir: Şarkı meclisleri ahlâka aykırı, Şeriat kurallarını çiğneyecek hareketlerden uzaktı .

Tarihin genel seyri içinde musiki ve teğanni, kendi özel seyrini sürdürürken devamlı haram mı, helâl mı münakaşasına konu edildi. Bu münâkaşayı haklı çıkaracak pekçok sebep vardır. Her şeyden önce ve öz olarak söylenirse, Şeriata aykırı yer ve tarzda kullanılması bu sebeplerin başında gelir.

Teğanniyi mübah kabul edenlerin delilleri

Teğanniyi mübah kabul edenler, Kur’an ve Sünnetten şu ayet ve hadisleri delil olarak ileri sürmektedirler:

1- “O, yaratmada dilediğini artırır; şüphesiz Allah, her şeyi yapabilendir” (Fâtır, 35/1).

İbn Kesir, İmam Zührî ve İbn Cüreyc’den naklen; Allah’ın artırdığının güzel ses olduğunu söyler (İbn Kesir, Tefsir, V, 567).

Kurtubî ise bu ayetin tefsirinde, “İbn Kesîr’in Zühri’den nakline göre, Allah’ın artırdığı güzel sestir” der (Kurtubî, el-Câmili-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV, 320).

Nesefî, Beyzavî, Hâzin ve diğerleri aynı anlamı tercih etmişlerdir.

2- Hz. Âîşe (r. anhâ)’dan: “Resulullah (s.a.s) benim yanıma girdi. Yanımda da iki câriye vardı; Buas günü şarkısını söylüyorlardı. Resulullah (s.a.s) yatağa yattı ve yüzünü öteki tarafa çevirdi. Bu arada Babam Ebû Bekir de yanıma girdi, beni azarladı ve “Resulullah (s.a.s)’in yanında şeytan çalgısı mı çalıyorsunuz?” dedi. Resulullah (s.a.s) ona dönerek “Onları bırak” buyurdu.

Bu hadisin başka bir rivâyetine göre Resulullah (s.a.s) Ebû Bekir’e “Ey Ebû Bekir, her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır” buyurmuştur (Buharî, Îdeyn, 3; İbn Mâce, Nikâh, 21; İbn Hanbel, 6/1 87)

Hz. Âişe (r.anha)’dan: Bayram günüydü, Sudanlılar Mescid-i Nebevî’de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim veya Resulullah (s.a.s) “Bakmayı arzuluyor musun?” buyurdu. Ben, “Evet, isterim” dedim.

Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları Haydin Erfide oğulları! Göreyim sizi” diyerek teşvik ediyordu. “Ben usanıncaya kadar baktım.” Bana, “Yeter mi?” buyurdu. “Evet” dedim.” “O halde içeriye git” buyurdu (Buharî, Îdeyn, 2, Cihad, 81; Müslim, Îdeyn, 19).

Bu hadisle bundan önceki hadisin delil olma yönü şöyledir: Şarkı söylemek (teğanni) haram olsaydı, Resulullah (s.a.s)’in evinde söylenmezdi. Ebû Bekir bunu hoş karşılamamış, ama Resulullah (s.a.s) kabul etmiştir. Resulullah’ın bayram gününü buna sebep olarak göstermesi, devamlı yapılmasının hoş olmadığını ifade etmektedir (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, 111, 9).

3- Halid b. Zekvan’dan: Rubeyyi bint Muavviz b. Afra şöyle anlattı: “Ben evlendiğim zaman Resulullah (s.a.s) geldi ve senin şu oturduğun gibi yatağımın üzerine oturdu. Bizim cariyelerimiz tef çalıp Bedir günü şehid olan atalarımız hakkında mersiyeler okumaya başladılar. O anda cariyelerden birisi, “Bizim aramızda yarın olacakları bilen peygamber var.” meâlinde bir mısra okudu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), “Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle” buyurdu (İbn Hacer, Feth’ul-Bâri, XI, 108; Tirmîzî, Nikâh, 6; İbn Mâce Nikâh, 21).

İbn Mâce’de Resulullah (s.a.s)’in sözü şöyledir: “Hayır, bunu söyleyemeyiniz. Yarın olacakları bilen Allah’tır” (İbn Mâce, Nikâh, 21; Buharî, Tefsiru Sure-i Ra’d, 1; İbn Hanbel, II, 52).

Bu hadisle bir evvelkinin delil oluşu şöyledir: Nikâhın tef ve teğanni ile ilânı mubahtır. Mubah sınırını aşmadığı takdirde, oyun ve eğlence yapılması, bir düğüne imam (devlet başkanın)’ın gelmesi caizdir (Mubarekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezi Şerhi Süneni’t-Tirmizî, VI, 209).

4- Muhammed b. Hâtıb el-Cumahî’den: Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmustur: “Helâl ile haramın arasını ayıran ölçü tef ve sestir.”

Sünen-i Tirmizî şârihi Mubarekfûri der ki: “Allah daha iyi bilir; bana göre meselenin zahiri şudur: Hadisteki sesten murad mubah teğanîndir. Zira düğünlerde tefle mubah teğannî yapmak caizdir” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI, 133).

5- Âîşe (r.anhâ)’dan: Hz. Âîşe bir kadını Ensardan bir adamla evlendirip zifaf için damat evine götürdü. Resulullah (s.a.s): “Ey Âîşe, sizin eğlenceniz yok mu? Zira Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır.” buyurdu.

Şureyk’in rivayetinde, Resulullah (s.a.s), “Gelinle beraber tef çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi? ” buyurdu. Ben, “Câriye ne diyecek?” diye sordum. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Şöyle diyecek:

Size geldik, size geldik

Allah bize de, size de hayat versin

Kızıl altın olmasaydı

Bâdiyenize konaklamazdı

Sarı buğday olmasaydı

Bakireleriniz semirmezdi”

İbn Mâce’deki rivayette Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğu nakledilir:

“Ensar muhabbet duygusu olan bir kavimdir. Onlara, ‘Size geldik, size geldik, Allah bize de, size de hayat versin.’ Şarkısını söyleyen birini gönderseydiniz” (İbn Mâce, Nikâh, 21, ibn Hanbel, IV, 78).

6- Enes b. Mâlik (r.a) den: “Resulullah (s.a.s) Medine’nin bir tarafından geçti. O anda tef çalıp şarkı söyleyen bir kaç kızcağızla karşılaştı. Kızlar şöyle diyorlardı: “Biz Neccâr oğullarının kızlarıyız, Muhammed ne iyi komşudur.” Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) onlara, “Allah biliyor ki ben de sizleri seviyorum” buyurdu (İbn Mâce, Nikâh, 21).

7- Abdullah b. Büreyde’den: Babam Büreyde şunu anlatırken dinledim: Resulullah (s.a.s) gazalardan birisine çıktı. Geri döndüğü zaman siyahî bir câriye gelerek, “Ya Resulullah” dedi “Allah seni sağ salim geri getirirse, senin huzurunda tef çalıp şarkı söylemeyi nezrettim.” Resulullah (s.a.s) de ona, “Nezrettiysen çal, yoksa çalma” buyurdu.

Câriye tef çalmaya başladı. Bu arada Ebû Bekir geldi, câriye tef çalıyordu. Ali geldi çalıyordu. Sonra Osman geldi, yine çalmaya devam etti. Ömer gelince câriye tefi yere attı ve üstüne oturdu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), “Şeytan senden korkar, ey Ömer. Ben otururken bu tef çalıyordu. Ebû Bekir geldiğinde çalıyordu. Sonra Ali geldi o yine çalıyordu. Osman geldiğinde çalmaya devam etti. Sen girince ey Ömer, tefi atıverdi” buyurdu.

Tirmizî bunun hasen sahih bir hadîs olduğunu söylemiştir (Tirmizî, Menakıb, 17).

8- Âmir b. Sa’d’den: “Bir düğünde Kuraza b. Kâ’b ve Ebû Mes’ûd el-Ensarî’nin yanına girdim. O anda câriyeler şarkı söylüyorlardı. “Siz Allah Resulunun arkadaşlarısınız, Bedir savaşına iştirak edenlerdensiniz. Sizin yanınızda bu nasıl yapılır?” dedim. Birisi: “Otur, istersen bizimle dinle, istersen git. Düğünlerde bizim için buna ruhsat verildi” dedi” (Nesaî, Nikâh, 80).

9- Seleme b. el-Ekva’dan: “Resulullah (s.a.s)’le beraber Hayber gazasına çıktık. Geceleyin yürüdük. Topluluktan birisi Amir b. el-Ekva’a, “Şarkılarını bize dinletsen olmaz mı?” dedi. Âmir şairdi ve develeri hadâ söyleyerek yeden birisi idi. Devesinden indi ve o topluluğa şu şiiri makamla okudu:

“Allah’ım şayet Sen olmasaydın biz hidâyete eremezdik.

Sadaka da vermez, namaz da kılmazdık.

Canımız sana feda olsun ki, sakındığımız sürece bizi mağfiret et.

Düşmanla karşılaşınca ayaklarımızı sabit kıl.

Üzerimize sekînetini indir. Çünkü biz,

Cihada çağrıldığımız zaman ona icabet ederiz.

Düşman ise yaygara ile aleyhimize yardım topladı.”

Resulullah (s.a.s), “Develeri süren bu adam kim?” diye sordu. “Âmir b. el-Ekva’dır” dediler. “Allah ona rahmet etsin” diye dua etti. Topluluktan birisi, “Duan sebebiyle (şehidlik ona) vacip oldu, ey Allah’ın Resulu, bizi de bundan faydalandırsaydın” dedi” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XIII, 60; Müslim, Cihad, 123).

10- Fedale b. Ubeyd’in azadlısı Meysere’den: Resulullah (s.a.s), “Sesi güzel cariyesinin sesini efendisi nasıl duygulanarak dinliyorsa, güzel sesle Kur’an’ı açıktan okuyan adamın sesini Allah Teâlâ daha iyi dinler. ” buyurdu. Hakim bu hadîsin Buharî ve Müslimin şartına uygun sahih bir hadîs olduğunu söyler. İbn Mâce de Sünen’inde hasen isnadla rivayet eder (Hakim, Müstedrek, 1, 571; İbn Mâce, İkametü’s-Salât, 176; İbn Hanbel, VII, 19-20).

Mezheblerin ve ulemanın görüşleri:

Malikî fakihlerinden Ebû Bekir İbn’ül-Arabî şöyle der: “İçinde Malik b. Enes (r.a)’in de bulunduğu ekseri ulemaya göre teğanni kalpleri heyecana getiren eğlencelerdendir. Ne Kur’an’da, ne de sünnette onun haram olduğuna dair delil yoktur. Ama sahih hadiste mubah olduğuna delil vardır. Sahih hadiste Hz. Ebû Bekir, Hz. Âişe’nin yanına girer. O anda onun yanında Ensarın mersiyelerini okuyan iki cariye vardır. (Sonra hadîsin tamamını yazarak) Teğanni haram olsaydı, zahiren Ebû Bekir hoş karşılamadığı halde Resulullah (s.a.s)’in evinde olmaması gerekirdi. Resulu Ekrem (s.a.s) ruhsat faziletiyle ve yaratıklara merhametinden dolayı onu kabul ile karşıladı” (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, III, 9).

“Teğanni’nin haram olduğuna dair rivayet edilen her hadîs ve söylenen her delil, senet yönünden de, inanılacak esas yönünden de batıldır. Haber olarak da, tevil olarak da batıldır. Resulullah (s.a.s)’den sabit olan husus, onun iki bayramda ve bağırıp çağırmaksızın ölüye ağlarken teğanniye ruhsat verdiğidir” (İbn’ül-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, III, 10).

İbn Abidin de Haşiye’sinde şöyle der: “Haram olan teğanni bir erkeğin sıfatını, hayatta olan belli bir kadının vasıflarını ve insanı şarap içmeye tahrik edecek biçimde şarabın vasıflarını anlatan, melodik söyleyişler ve Müslüman veya zimmiyi hicveden sözlerdir ki, bu hicvetme de söyleyen adam bizzat o Müslüman veya zimminin hicvini düşünerek söylerse, olmayan bir kadının vasfını yapan teğanni de haram değildir. Veya kokuları, çiçekleri, suları anlatan bir şiir veya teğanninin men edilmesinin bir delili yoktur. Evet, bunları bir çalgının yanında söylerse, o zaman yine men edilir” (İbn Abidin, Hâşiye, Terc. M. Taskesenlioğlu, XV, 344).

İmam Şatıbî şöyle der: “Tatrib, sesi uzatıp güzelleştirmektir.” Açıklaması: Şarkı olarak söylenen şiir iki hususu ihtiva eder:

“1- Kendisinde hikmet ve nasihat olan ki kalbe aittir. Onunla amel edilir ve ondan etkilenilir. Bu çeşit teğanniyi dinlemek ruhlara nisbet edilir.”

“2- Makamlara göre tertibedilmiş nağmeler bulunanıdır ki bu tabiata tesir eder, onu gerektiği şekilde heyecana getirir. Bu heyecan nağmenin etkisine göre değişir. Bunların hepsi de işitme yönünden kalbe etki eder. Onun etkisiyle sükûnet ve huzur meydana gelir ki bu rikkattir. Bu vecd duygusudur ve şüphesiz ki bu övgüye lâyıktır. Kendisinde sükûn olmayan her etki şımarıkça coşmadır, onda rikkat da yoktur, vecd duygusu da… Bu çeşit teğanni sofiyye büyükleri katında övgüye lâyık görülmemiştir” (Şatıbî, el-İtisâm, I, 175).

Maliki mezhebi büyüklerince aletli olmamak, devamlı olmamak ve halk arasında meşhur olmamak şartıyla şarkı dinlemek mekruhtur. Çünkü devamlı teğanni ile meşgul olmak mürüvveti düşürür, şahitlik hakkının kaybolmasına sebep olur” (Hattâb, Mevahibü’l-Celil, VI, 135).

“Büyük Şafiî fakihi İmam Maverdi, teğanni hakkında şöyle der: Hicazlar şu iki husus dışında devamlı ona ruhsat vermişlerdir. Vecdi artırması ve onu yasak kılacak bir şeyin onunla birlikte bulunmaması.”

“İbn Cerir şöyle der: Onu mubah gören, onun nefsi rahatlandırmasını delil olarak getirir. Onu tâate güç kazanmak için yapan itaatkâr, günaha güç kazanmak için yapan asi olur. Yoksa o bahçe de gezinmek ve gezinti yerinde hava almak kabilinden olur” (İbn Hacer, Fethu ‘l-Bârî, XIII, 160).

Şafiîlerin görüşüne göre, “teğanni” hakkında varid olan haberlere göre mubahtır, çünkü bunda develeri yürütmeyi canlandırma, uyuyanı uyandırma faydası vardır. Onu dinlemek de dinletmekte de mübahtır. Aletsiz teğanni mekruhtur, dinlemesi de böyledir. Ancak Hz. Âişe hadisinden dolayı haram değildir” (Şirbinî, Mağni’l Muhtâc, VI, 428).

Hanbelilere göre, şer’an hoş karşılanmayan bir şey olmadıkça teğanni mübahtır. Ancak bazı Hanbeliler, haram değil mekruhtur demiş, bazıları ise haram olduğunu söylemişlerdir. Genel olarak kötü sözler bulunmadıkça teğanni mubahtır, şeklinde özetlenebilir.

İmam Ahmed b. Hanbelin mekruh görmesi, bizzat söz üzerine değil, kötü fiil üzerinedir. (Yâni teğanni sebebiyle işlenecek kötü şey üzerinedir.) Hadâ, işlenmesi bakımından da dinlenmesi bakımından da mubahtır (İbn Kudame, el-Mugnî, XII, 42-43).

Zahirilerden İbn Hazm, teğanninin haram olduğunu söyleyenlerin delil getirdikleri hadîs-i şeriflerin sıhhatli olmadığını söylemektedir. Ona göre Şer’î bir farza saygısızlık etmemek şartıyla teğanni, mutlak suretle mubahtır (İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 60).

İmam Gazalî, teğanniğine ve sema ile ilgili olarak şerîat açısından geniş bilgi verir. Bunların haram olduğuna dair sağlam bir nassın olmadığını ispat eder. Bunların haram olduğunu söyleyenlerin sağlam bir delile dayanmadıklarını söyler. Ayrıca Medine’ye hicretinde Ensar kadınlarının tef çalarak ve teğanni ile Resulullah’ın karşılamalarını delil getirir (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 245).

Havvât b. Cûbeyr’den; “Ömer b. Hattâb (r.a)’la beraber hac için çıktık. Aralarına Ebû Ubeyde b. el-Cerrah ve Abdurrahman b. Avf’in de bulunduğu bir kafile ile gittik. Kafiledekiler, “Bize Dirar’ın şarkılarından oku” dediler. Ömer (r.a), “Ebû Abdullah’ı bırakın da içinden doğan şiirleri okusun” dedi. Tanyeri ağarıncaya kadar şarkı söylemeye devam ettim Ömer (r.a), “Yeter artık ey Havvât, seher vaktine erdik” dedi” (İbn Abd el-Berr, el-İstîâb fi Ma’rifeti’l-Ashâb, III,11).

İmam Şevkânî harama, fitne ve fesada alet ve sebep olmayan teğannî için ruhsat veren ashab ve tabiînden bazılarını sayar. Buna göre Hz. Ömer (İbn Abdü’l-Berr vb.), Hz. Osman (Maverdî, el-Beyan, er-Rafiî), Abdurrahman b. Avf ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrah (Beyhakî), Bilâl, Abdullah b. el-Erkam, Üsâme b. Zeyd (Beyhaki), Hz. Âişe (Buharî, Müslim) ashabtan ruhsat verenlerdir.

Tabi’înden ise Said b. el-Müseyyeb, Sâlim b. Amr, Hârice b. Zeyd, Şureyh el-Kadî, Said b. Cübeyr, Âmir eş-Şa’bî, Ubeydullah b. Ebi Atîk, Atâ b. Ebî Rebah, Muhammed b. Şihâb ezZührî, Ömer b. Abdül-Aziz vb. dir.

İmam Şevkânî bu isimleri saydıktan sonra İmam Maverdî’nin şu sözünü nakleder: “Hicazlılar, senenin ibadet ve zikirle geçirilmesi emredilen günlerinde teğanniye devamlı ruhsat vermişlerdir” (Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, VIII, 266).

Teğanninin haram olduğunu söyleyenlerin delilleri

Bunlar şu ayetleri ve hadisleri delil olarak getirmektedirler:

a) Ayetler:

1- “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır” (Lokmân, 31/6).

Ebû’s-Sahbâ, İbn Mes’ûd’a bu ayetteki “eğlence sözler” den neyin kastedildiğini sorunca, “Şarkıdır” cevabını verdi. Hasenü’l-Basrî de bunu “Şarkı ve çalgılardır” diye tefsir etti (İbn Kesir, Tefsir, V, 377). İbn Mes’ud, Câbir b. Abdullah böyle tefsir etmişlerdir. Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî bu tefsîri Hasen’den, İbn Cübeyr’den, Katâde’den ve Nehaî’den nakleder, (Kurtubî, el-Câmi, XIV, 251).

2-“Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat; atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlâtlarda onlara ortak ol. Onlara (çeşitli) vaadler yap, gerçi şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez” (el-İsra, 17/64).

Ayetteki “ses”ten kasıt İbn Abbas ve Mücahid’e göre şarkı, çalgı ve oyundur. Dakhâk’a göre, çalgı sesidir. Bazı müfessirler bu manâyı almışlardır (Kurtubî, el-Câmî, 1, 288).

3- “Şimdi siz bu söze (Kur’an ‘a) mı hayret ediyorsunuz ve gülüyorsunuz da ağlamıyor musunuz Ve baş kaldırıyorsunuz?” (Necm, 52/59-61).

İkrime’nin İbn Abbas’tan nakline göre “Semed” Hemyer lehçesinde şarkı manâsındadır. “Semmede lenâ” demek “Bize şarkı söyledi” manâsına gelir. Kureyş kâfirleri, Kur’an-ı Kerim’in okunduğunu duyunca, işitilmesin diye şarkı söyler ve oynarlardı (Kurtub, el-Câmî, XVII, 123).

b. Hadis-i Şerifler:

1- Abdurrahman b. Gunmü’l-Eş’arî’den: “Bana Ebû Malik el-Eş’arî haber verdi; vallahi bana yalan söylemedi. Resulullah (s.a.s)’in şöyle söylediğini işitmiş: “Ümmetimden bir takım kimseler türeyecek; zinayı, ipekli giyinmeyi, şarabı ve çalgıyı (şarkıyı) helâl sayacaklar.”

Kurtubî’nin Cevherî’den naklinde, “Sabahleyin onlara çengiler akşamleyin şarkı ve çalgılar uğrayacak” şeklindedir (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XII, 154-155).

2- Ebû Malik el-Eş’arî’den: Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu işitmiştir:

“Ümmetimden bir takım kimseler şarabı içecek ve onu kendi isminden başka bir isimle anacaklar. Başları ucunda çalgılar çalınacak, çengiler oynayacak. Allah onları yere batıracak ve onlardan bazılarını maymun ve domuza çevirecek.”

Bu hadisi İbn Mâce ve İbn Hibban da Sahih’inde rivâyet etmiştir. (Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, III, 263).

3- Ali b. Ebi Talib (r.a)’den: Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim on hasreti işlediği zaman onların başına belâ çöker”. “Onlar nedir, ey Allah’ın Resulu?” diye soruldu: “Ganimet bazılarının çıkarına kullanıldığı, emanete riayet edilmediği, zekât yük sayıldığı, ilim tahsili dinden başka bir gaye için yapıldığı, kişi karısına itaat edip annesine asî olduğu, dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı, mescitlerde gürültüler baş gösterdiği, fasık adamın kabilenin başına geçtiği, en rezillerinin kabilesine lider olduğu, şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri türediği, şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonra gelenleri önce önce gelenlerini lânetlediği vakit; işte o zaman kızıl rüzgârı, depremi, yere batırılmayı, insanların şeklinin değiştirilmesini, taş yağmasını ve ipi kesilen eskimiş bir kolyenin tanelerinin birbiri ardınca gitmesi gibi birbirini takibeden alâmetleri beklesinler” buyurdu (Tirmizî, Fiten, 31).

Tirmizî, “Bu garib bir hadistir. Ali b. Ebi Talib’den bu vecihten başka şekilde rivâyet edilmemiştir.” Dârekutnî, “Batıl Hadistir”; Zehebî de “Münkerdir” demişlerdir.

4- Câbir b. Abdullah (r.a)’den: “Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “İlk bağırıp çağırarak ağıt yapan ve ilk şarkı söyleyen iblistir.”

Hafız Irakî, “Bunun Câbir hadisi olarak aslını bulamadım” demiştir. Firdevs yazarı Ali b. Ebi Talib’in hadisi olarak zikretmiş, oğlu ise Müsned’inde onu rivâyet etmiştir (Gazal, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 251).

5- Ebû Ümâme’den: “Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Kişi şarkı söyleyerek sesini yükseltince Allah onun omuzundan iki şeytan gönderir. Topuklarıyla onun göğsüne vururlar. Buna susuncaya kadar devam ederler.”

Hafız Irakî bunun zayıf bir hadis olduğunu söylemiştir (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Din, II, 251).

6- Ebû Ümâme’den: “Resulullah (s.a.s) şarkıcı kadınların satışını, onlar hakkındaki ticareti ve onlara şarkı öğretilmesini yasakladı” ve: “Onların parası haramdır” buyurdu. Bu ve buna benzer hususlar hakkında, “İnsanlardan kimi var ki bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar” (Lokman, 31/6) ayet-i kerimesi nazil oldu.

Bunu Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce rivâyet etmişler, sadece Tirmizî garib hadîs olduğunu söylemiştir (Askalanî, Fethu’l-Bârı, XIII, 335).

7- Ukbe b. Âmir (r.a)’den: “Resulullah (s.a.s) “Kişinin oynadığı her şey batıldır. Ancak atını terbiye etmesi, yayı ile ok atması ve karısıyla oynaşması müstesnâ” buyurmuştur.

Bu hadisi sünen sahibleri rivâyet etmişlerdir. Bu hadisin muzdarib olduğunu söyleyenler olmuştur.

8- İmam Ahmed b. Hanbel, Resulullah (s.a.s)’in şöyle buyurduğunu rivâyet eder: “Allah beni alemlere rahmet ve hidayet vesilesi olarak gönderdi ve bana çalgıları şarkıları, şarapları ve cahiliyyetle tapılan putları yok etmemi emretti.”

İbn Hazım bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII, 262).

Hz. Ali’den rivâyet edilen bir hadiste ise Resulullah (s.a.s)’in “çalgıları kırmak için görevlendirildim” buyurduğu bildirilir ki bu hadisin ravileri arasında Müşa b. Umeyr olduğu için metrûk sayılmıştır.

9- Abdullah b. Mes’ûd (r.a)’den: “Suyun nebatları (yeşerttiği) gibi, şarkı da kalbte münâfıklığı yeşertir.”

Bu hadisin merfû olduğu söylenmişse de Beyhakî hem merfû hem de mevkûf olarak rivâyet etmiştir. Ayrıca hadisi Ebû Davûd da rivâyet etmiştir.

Hafız Irakî bu hadisin merfu kabul edilmesinin doğru olmadığını söyler. (Gazalî, İhyau Ulûmi’d-Dîn, II, 252).

10- Ebû Davûd’un Sünen’inde Nâfi’den rivâyet ettiğine göre Abdullah b. Ömer bir çalgı sesi işitti. Parmaklarını kulaklarına tıkadı ve yoldan uzaklaştı. Bana da, “Ey Nâfi, bir ses işitiyor musun?” dedi. Ben; “Hayır” deyince parmaklarını kulaklarından çekerek, “Resulullah (s.a.s) ile beraberdim. Bu ses gibi bir ses işitti ve benim yaptığım gibi yaptı” dedi.

Ebû Davûd bunun münker bir hadis olduğunu söylemiştir (Ebû Davûd, Edeb, 52).

11- Deylemî Hz. Enes (r.a)’den merfû olarak şu hadisi rivâyet eder: “Suyun otu yeşerttiği gibi, şarkı ve oyun da kalpte nifakı yeşertir. ”

“Şarkı zinânın efsûnudur.” sözünün hadis değil (Aliyyü’l-Karî Mevzuat isimli eserinde) bunun Fudayl’ın sözü olduğunu söyler.

İmam Nevevî, “Allah şarkıcıya da, kendi için şarkı söyleyene de lânet etsin” sözü hakkında “sahih değildir” demiştir. İmam Sahavî, Zerkeşî ve Suyûtî de İmam Nevevî’yi takibetmişlerdir (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 106).

12- Abdullah b. Ömer (r. anhüma)’dan: Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah şarabı, kumarı, darbukayı, tanbur ve udu haram kılmıştır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır.”

Şevkânî’nin nakline göre, hadisin senedindeki Veld b. Abde mechûldür. (Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII, 260).

Teğanninin haramlığı hakkında mezheblerin de ulemanın görüşü

1- Hanefilere göre haram olan teğanni fuhşiyat ve günahı ihtiva edendir. Nitekim İbn Abidin Haşiye’sinde şöyle der: “Haram olan teğannî helâl olmayan lâfızlarla söylenendir. Erkeklerin tasviri, kadınların tasviri, şaraba teşvik edip onu vasfetmek, meyhaneler, Müslümanı hicvetmek… bunlar haram teğanni gurubuna girer” (İbn Abidin, Hâşiye, V, 305).

Cumhuru ulema, bu nitelikleri taşıyan teğanninin haram olduğu kanaatine varmışlardır. Harama götürmediği ve şer’i bir vacibi iptal etmediği takdirde eğlence ve oyunun haram olmadığına da karar vermişlerdir (Cezîr; el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbea, II, 43-44).

2- Hanbeli alimlerinden bir kısmı, İbnü’l-Hanefiyye’nin Hac suresinin 3. ayeti hakkındaki rivâyeti ile, İbn Abbas’la İbn Mes’ûd’un Lokman suresi 6. ayetinde geçen “Lehvü’l-Hadisi” teğannî olarak tefsir etmelerini delil alarak haram olduğu kanaatine varmışlardır (İbn Kudâme, el-Muğnî, XII 142).

İbn Kayyim el-Cevziyye konuyu enine boyuna tartışarak teğannînin mutlak olarak haram olduğunu isbata çalışır (İbn Kayyim, İğasetü’l-Lehfân, I, 238).

İbn Kayyim teğannînin haram olduğuna dair iddiasını şu üç kaide üzerine bina eder:

Birinci Kaide: Zevk, hal ve vecd şeriatın hükmüne mahkûmdur. Bunları hakim yapan, sapar ve fesada uğrar. Dine ait olarak Allah’ın muradına muhalif olan her şey kulun haz ve şehvetidir. Bu ister mal, ister riyaset, ister şekil, ister hal, ister zevk ve vecd olsun aynıdır (İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, I, 238).

İkinci Kaide: Fiillerden bir fiilin, hallerden bir halin veya zevklerden bir zevkin hükmüne sahih mi, yoksa fasid mi, hak mı, yoksa batıl mı diye ihtilâf olursa, Allah katında ve O’nun mümin kulları katında makbûl olan delile dönmek vacip olur. Kim ilmini, sülûkünü ve amelini bu temel üzerine bina etmezse, dinden hiçbir şey üzerinde değildir (İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikın, I, 496).

Üçüncü Kaide: Bir şeyin hükmünün mubah mı, haram mı olduğu sâlik tarafından bilinemezse, onun fesada uğrattığı şeye, onun semeresine ve gayesine baksın. Eğer o şey apaçık bir fesadı içeriyorsa, Şeriat sahibinin onu emretmesi veya mübah kılması muhaldir. Hem de onun haram olduğu onun Şeriat vasıtasıyla biliniyorsa. Teğannî ise, İbn Mes’ûd (r.a)’in dediği gibi, “Zinanın efsûnudur” (İbn Kayyim, Medâric, I, 498).

İmam Kurtubi tefsirinde, teğanninin mekruhluğu, ondan men ve onu dinlemek konularıyla ilgili bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle der: “Bu ve diğer hadisler sebebiyle ulema teğanninin haram olduğunu söylemişlerdir. Bu onun yayanların adet edindiği teğannidir. bu teğanniler nefisleri tahrik eder, arzuları tatmine teşvik eder. Sükûnet halindekini harekete getiren, gizliyi açığa çıkaran lâübaliliğe götürür. Bu çeşit şiirde olursa, kadının anılması ve güzelliğinin vasfedilmesinde şarabın anılmasında ve haramlığında ihtilâf olmayan muharrematın zikrinde ateşi tutuşturur. Çünkü bu ittifakla kötülenmiş olan teğanni ve eğlencedir.” (Kurtubî, el-Câmî, XVI, 54).

İzzü’d-Dîn b. Abdü’s-Selâm da şöyle der: “Haram şarkıları dinlemek, alemlerin Rabbine karşı cüretkâr cahillerin yanlışlarındandır. Onların zanettiği gibi bu Allah’a yakınlık vesilesi olsaydı, peygamberler onu yapmayı ve ümmetine öğretmeyi ihmal etmezlerdi. Bu ne peygamberlerin birinden, ne de evliyanın büyüklerinden nakledilmemiştir. Gökten indirilen kitablardan hiçbirisi de buna işaret etmemiştir. Cenabı Hak şöyle buyurmuştur: “Bu gün size dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’dan hoşnut oldum” (el-Mâide, 5/3).

Çalgı aletleriyle oynanan oyunları dinlemek dinden olsaydı, Resulullah (s.a.s) bunu açıklardı. Halbuki o şöyle buyurmuştur: Nefsim kudretinin elinde olan Allah’a yemin olsun ki, sizi Cehenneme yaklaştıran ve Cennetten uzaklaştıran hiçbir şey bırakmadım ki size onu yasaklamamış olayım” (İzzü’d-Dîn b. Abdü’s-Selâm, Kavaidü’l-Ahkâm fi Mesalihil’l-Enâm, I, 216).

Abdurrahman İbnü’l-Cevzî de buna yakın bir ifadeyle şöyle der: “Teğannî insan tabiatını tahrik eden, şehevî duyguları ayaklandıran ve onu normal durumundan çıkaran şarap ve benzeri şeyleri güzel gösterecek bir ifadeyle sahip olursa bu haram olan teğannidir. Bilhassa şer’en yasaklanan çalgı aletleriyle birlikte olursa…” (İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, 253).

Bütün bunlardan çıkarılacak netice şudur:

1- Teğanni’nin konusu İslâm akide, edeb ve öğretisine aykırı olmamalıdır.

2- Harama ve vakit israfına sebep olmamalıdır.

3- Başka bir haramla birlikte olmamalıdır. Meselâ, şarap meclislerinde, kadın ve erkek karışık meclislerde okunmamalıdır (Kardavî, el-Halâl ve’l-Harâm, 84)

Teğanni’nin kadın tarafından yapılması ittifakla haramdır. Çünkü kadının sesi avrettir. Yabancı erkeklerin de onu dinlemesi haramdır. Zevcinin dinlemesi caizdir.

Kadının şarkı söyleyen başka bir kadını dinlemesinde bir sakınca yoktur, ancak İslâm’ın çizdiği sınırları çiğnememek şartıyla. Nitekim Hz. Âişe evinde şarkı söyleyen iki cariyeyi dinlemiştir.

Teğanniyi kazanç vesilesi yapmak İslâm’a aykırıdır. Zira ne mütekaddiminden, ne de müteahhirinden teğanniyi sanat edinip, ondan kazanç sağlayan bilinmemektedir. Meşrû kazanca teşvik eden hadis-i şeriflerin ışığında fukaha şarkıcının kazancını haram kabul etmişlerdir.

İmam Kurtubî şöyle der: “Haram olduğuna icma edilen kazançlar şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıt yakmak, şarkı söylemek, hainlik yapmak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret, çalgı çalmak, oynamak ve bütün bâtıl yollarla alınan ücret” (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 3).
————————————————————-

DEF ÇALMAK, Hamdi DÖNDÜREN, İslam Ansiklopedisi

Def; kadınların düğün* ve bayram gibi sevinç günlerinde, toplu bulundukları sırada çaldıkları, yuvarlak kasnağa gerilmiş deriden ibaret bir eğlence âletidir.

İslâm’ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri hakkında İslâm’ın öğretimi vardır. Üzüntülü ve kara günlerde kadere teslimiyetle teselli olan müslüman, sevinç günlerinde de bunun tezâhürü olan nezih eğlentiye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir: Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de. bu iki sevinç zamanında önceki alışkanlıkların görüntüsü olarak def çalınması üzerine, konuyla ilgili hadîsler vârid olmuştur:

“Nikâhı ilân edin. Onu mescidlerde kıyın ve onun üzerine defler çalınız.” (Tirmizî, Nikah, 6).

Hz. Âişe, Es’ad b. Zürâre (ö. 1/622)’nin yetim kalmış kızı Fâriga’yı himayesine alıp büyütmüştü. Büyüdüğünde onu Ensar’dan Nebît b. Câbir ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Âişe şöyle der: “Döndüğümüzde Rasûlullah (s.a.s.) bize şöyle dedi: Ya Âişe damad* evine gidince neler konuştunuz? Âişe dedi: Selam verdik ve evliliğin hayırlı olmasını diledik. Allah Rasûlü buyurdu: Ya Âişe, sizin çalgınız yok mu? Ensar, çalgıdan cidden hoşlanır.” Başka bir rivâyette:

“Def çalacak, şarkı söyleyecek bir câriye gönderdiniz mi?” buyurdu. Hz. Âişe, “Ey Allah’ın Rasûlü o ne söyleyecek?” dedi. Hz. Peygamber: “Size geldik, size geldik. Bize selâm verin, biz de size selam verelim ” desin. ” buyurdu. (et-Tâc, II, 275)

Rubeyye binti Muavviz’den şöyle dediği nakledilmiştir: Düğünümüz olduğu sabah, Hz. Peygamber (s.a.s.) evimize teşrif etmişti. O sırada küçük kız çocukları deflerini çalıyorlar ve Bedir harbinde şehit düşen atalarımızı dile getiriyorlardı. Onlardan biri,

“Aramızda yarını bilen Peygamber vardır, susalım” deyince, Allah Rasûlü, ona şöyle buyurdu: “Bu gibi sözler söyleme. Daha önce söylediklerine devam et.” (Tirmizi, Şerhi Tuhfetü’l-Ahvezî, Kahire 1967, IV, 211-212)

Başka bir hadiste, “Helâl ile haramın arasını def ve ses ayırır.” (Tirmizî, Nikâh, 6; Nesâi, Nikâh, 72; İbn Mâce, Nikâh, 20: Ahmed b. Hanbel, III, 418) buyurulur.

Diğer yandan bayram günü şarkı söyleyen câriyelere Hz. Peygamber (s.a.s.)’le birlikte bulunan Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in: Mescid-i Nebevî’de mızrak oyunu oynayan Habeşlilere de Hz. Ömer’in engel olmaya kalkışması üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.) buna gerek olmadığını bildirmiş ve kendisi de mesciddeki Habeşlileri seyretmiştir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi, III, 203, 204). Kız çocuklarının defle şarkı söylemesi Kurban Bayramı günlerinde olmuş ve Allah Rasûlü, Ebu Bekir’e: “Ey Ebû Bekir, her kavmin bayramı vardır. Bu da bizim bayramımızdır. Onları bırak” demiştir. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, III, 151-157).

Yukarıda zikredilen hadisler ve benzerleri, müslümanların sevinç günlerini, bazı meşrû müzik aletleri ve müstehcen olmayan türkü ve şarkılarla kutlayabileceklerini gösterir. Ancak bu, nefsi tahrik eden ve beraberinde içki gibi meşru olmayan şeyleri getiren bir tarzda olmamalıdır. Ayrıca, çalınacak defler, zilsiz olmalıdır.

MÛSİKÎ ÂŞIKIN AŞKINI, FÂSIKIN DA FISKINI ARTIRIR.

YRD.DOÇ DR. RAHMİ ORUÇ GÜVENÇ İLE RUHUMUZUN MUSIKİSİ ÜZERİNE

Yeni Dünya söyleşilerimizin bu ayki konuğu Türk musikisi ve enstrümanlarının tedavi değeri ve tanıtılması hususunda fevkalade önemli çalışmaları bulunan güzel sesli, güzel sözlü güzel ahlâklı bir kâmil insan.

YRD.DOÇ.DR.RAHMİ ORUÇ GÜVENÇ. Musikinin ritim ve ahengini kalbindeki sevgi ve merhameti perdesiz yansıtan bir vasıta hâline dönüştürmesi kendisine lutfedilmiş bir usta beden ve ruh hekimi. Kendisi rüyada eğitilenler silsilesinden bir Horasan eri. Özdeğerlerine ve ahdine olan kuvvetli bağlılığı sesine sözüne ve duruşuna fevkalade bir vakar getiriyor.. Sesiyle bizi tabii varoluş yapımıza, sevgi ve iyiliğe yönlendiriyor. Sözü, hayatımızdaki her noktanın bir İlahi rahmet olduğunu hatırlatıyor. Bizi, dışında tramvay raylarının uğuldadığı içinde ise ise bin bir renkte desende ve kokuda ruhumuzu Elest âlemine götüren uhrevi, ılımlı, uyumlu bir ahenk şifahanesinde ağırladı. Fevkalade ahenkli üslûbu ve sesiyle ruhumuzu teskin ve takviye etti. Tattığımız manevi feyzden teneffüs edebildiğimiz hazzı sizinle paylaşmak istedik. Bu güzel söyleşiyi istifadenize sunarken Gönül ehli dost yürekli Rahmi Oruç Güvenç Hocamızı Yeni bir Dünyanın sayfaları arasından bir kere daha minnet ve muhabbetle selâmlıyoruz efendim.

Doğum tarihinizden başlayarak sizi bugün bulunduğunuz merkez noktaya getiren hadise ve şahıs olarak önemli âmillerle devam edelim, isterseniz..

7 Ağustos 1948?de Kütahya Tavşanlı?da doğmuşum. Kütahya tarih ve kültür bakımından çok önemli bir yer. Kurucusu Orta Asya?dan gelen Horasan Bey. Ahalisi de hep Orta Asya?dan gelmiş. Bizim ailemiz bir taraf Kırgız bir taraf Kazan Türklerinden. O yörelerin melodileri kulağımızda büyüdük. Rahmetli dayılarım akordiyon çalardı. Annem güzel okurdu. Bir Asya bağlantısı Anadolu kültürüyle birleşerek bizim şahsiyetimizi oluşturmamıza yardımcı oldu. Fazla bir müzikal eğilim olmamakla birlikte musikiyi içimde hissederdim. Musiki benim hayatımın önemli bir parçasıydı. 10-11 yaşlarındaydım, bir rüya gördüm. Tanımadığım bir kişi bana bir keman uzattı. Bunu çalar mısın dedi. Bilmiyorum dedim, çalabilirsin dedi. Ben de aldım kemanı çalmaya başladım. Ertesi gün rüyamı babama anlattım. Babam bana bir keman aldı sonra ortaokuldaki müzik hocam rahmetli Fethi Bey?den ders almaya başladım. Daha sonra çeşitli enstrümanlarla tanıştım. Ud, saz, tanbur, ney, rebab gibi. İstanbul?a gelince Üniversite Korosuna katıldım ve kendimi yetiştirmeye çalıştım. Klasik Türk musikisinin derinliklerine doğru yol alırken Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü de bitirdim. Prof. Dr.Ayhan Songar vardı rahmetli,. Onun davetiyle Klinik Psikoloji doktorasına başladım, müzik-terapi konusunda. Daha sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bünyesinde fakat aslen rektörlüğe bağlı Etnomüzikoloji Araştırma Uygulama Merkezi kuruldu. Ben orada hem sanat yönetmeni hem de yönetim kurulu üyesi olarak görev aldım. Sonra Hoca emekli oldu ben de oradan ayrıldım. Marmara Üniversitesi?ne geçtim. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde çalışmalara başlarken senato kararıyla Avusturya?da müzik-terapi okulu ve Almanya Müzik ve Tiyatro Akademesi?nin ortak bir çalışması olarak Marmara Üniversitesi adına ders vermeye başladım. Geçen sene emekli oldum. Şimdi TÜMATA grubuyla çalışmalarımızı yürütürken bir yandan da Almanya, İngiltere, İsviçre, İspanya?da eğitime devam ediyorum, öğrenci yetiştiriyorum.

Türklerdeki kurumlar bünyesinde ilk ciddi müzik tedavisinin Osmanlı döneminde olduğunu biliyoruz. Fakat Orta Asya?da Anadolu öncesi zamanda bu faaliyetlerin nüvesi olarak nelerden bahsedebiliriz?

Şu kısmı düzeltelim. Osmanlıdan önce Selçuklu döneminde Selçuklu Sultanı Nurettin Zengi kendi adıyla Şam?da yaptırdığı bir hastanede Ebu Bekir Razi?den, Fârâbi?ye İbni Sina?ya uzanan bir çizgide müzik makamlarının günün hangi saatlerinde etkili olacağının tasnifini yapan bir müziko-terapi anlayışının uygulandığını görüyoruz. Sonraki dönemlerde Amasya-Sivas-Kayseri-Manisa-Bursa-İstanbul Fatih Külliyesi ve Edirne Şifahanelerinde bu usul uzun süre devam ettiriliyor. Evliya Çelebi?de musikinin sadece ruh hastalıklarında değil çok yönlü olarak kullanıldığına dair bilgiler var.. Orta Asya kültüründe ?bakıcı-tedavi edici? anlamında ?Baksı? adı verilen tedaviciler var. Bunlar musiki ve raksı kullanarak trans hâline geçerler ve bu anda elde ettikleri bilgileri hastaya uygularlarmış. Müzik demek ki burada transı hazırlayıcı bir özellik gösteriyor. Ayrıca hastanın duygularını değiştirmeye yardımcı oluyor. Çünkü titreşimler limbik sistemi faaliyete geçirir ve bunlar duyguları değiştirir. Endoktrin sistem iç salgı bezlerini harekete geçirir o da merkezi sinir sistemini hareketlendirir. Demek ki eski Türklerde hem duygu değiştirmeye hem de trans hâline girip doğru bilgi elde etmeye yönelik çalışmalarda müziğin ve ritmin doğrudan bir etkisi olduğunun farkına varılmış. Baksı ve kamlar bunu bu şekilde uygulayarak müzikle terapinin ilk örneklerini oluşturdular. Daha sonra gelen tasavvuf musikisi tecrübesi güçlenip Anadolu?da klasik musiki ile de birleşip müzikle tedavinin genel hatlarını oluşturdu.

Güzel müziğin kişinin insan-ı kâmil olma yolundaki etkisi nedir??

Çok mühim bir soru. İnsan-ı kâmil dediğimiz zaman otomatik olarak tasavvufa intikal ediyoruz. Tasavvufa girdiğimiz zaman yedi nefis mertebesinden en kâmiline, nefs-i safiyeye geliyoruz. Şems Suresi?nde belirtiliyor Kur?an-ı Kerim?de kâmil insan. O olgun insan ki nefsinin tekâmülüyle ruha kadar ulaşmıştır. Bu olgun insanın konuşmasında eski bir randevuyu hatırlamak lâzım. Bu randevu Elest Bezmindeki ?Elestü birabbiküm? hitabıdır. Ruhların ?Belî? diye cevap vermesi ve bu cevabın ruh hafızasından beden hafızasına intikali, ruhlar âleminde o randevudaki ilahi sesi aramak ve ona ulaşmak için bir celb olmuştur. Fahreddi-i Iraki?nin Tezkiretü?l-Evliya isimli eserinde bir mutasavvıf şöyle diyor: ?Gözümün önünden hiç gitmez hitabı.. Cenabı Allâh benim ruhuma ?Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti, ben de ?Belî? evet demiştim, Sen benim Rabbi zülcelâlimsin!.. İşte o güzel hitabın özellikleri ruhun platformunda ele alınması gereken bir oluşumdur. Neden? Çünkü o güzel sese ancak tekâmül ederek yani ruhlaşarak ulaşabiliriz. Diğer bir hitap yine Kur?an-ı Kerimde Fâtır Suresinde.. ?Güzel davranış ve güzel söz Allâh?a yükseltir? diye. Güzel söz ve güzel ses arasında çok büyük bir yakınlık vardır. Güzel söz söyleyecek olan insan ses kalitesini ayarlayamazsa o, söze dönüşmez. Ses olarak kalır. Söze dönüşmesi için söz anlayışının bir bölümü olan güzel sesin telaffuz edilmesi lâzım. Güzel ses her insanda vardır, onu kullanabilmesini bilmesi gerekir. O da bir tavır ve olgunlaşmayla ilgilidir. ?Güzel söz Allâh?a götürür.? ifadesi musikinin ne kadar önemli olduğunun delilidir. Musiki yalnız titreşim grubu değildir. Sesin insan ruhuna etki eden bediî ders veren bir seviyede kullanılmasıyla alakalıdır. Yasin Suresinde Allâh?ın bir şeyin olmasını dilediğinde ona ?Ol!? demesinin kâfi olduğundan bahsedilir. ?Ol? demesi, bizim anlayışımızın imkânı içerisinde madde âlemine bir ses intikalini çağrıştırır. Görebildiğimiz ve göremediğimiz her şeyde bu ?Ol? sözünün ihtiva ettiği irade vardır. Hulasa insanın olgunlaşması için, nefsin ruhlaşması için etik davranışın merhamet çizgisinde yönlenmesi ve yücelmesi gerekir. Güzel sesin karşıtı olan ses, insanı manen yıpratır, nefsin olumsuzluklarını arttırır. Kur?an-ı Kerim?de ?Nefislerinize zulmetmeyiniz? buyruluyor. Nefsin olgunlaşması, hayvandan da aşağıya götüren duygu ve davranışları hazırlayan özellikleri bir gelişim ve oluşumla terk ederek rahmanî ve lutfî tarafa yönelmesi nihayet insanın merhametle yücelmesi anlamını taşır. O merhamet duygusu geldiği zaman olgunlaşmayı hazırlayan etmenler ortaya çıkar. Nedir onlar.. Başkasının hakkına saygıdır. Mesela gündemdeki karikatür hadisesi.. Liberal düşünce adı altında hakaretle, başkalarının duygularını, haklarını gözetmemelerinden ortaya çıkmış tamamen nefsanî bir olaydır. İnsanın moral değerleriyle alakası olmayan, tam tersine morali rencide eden, yüksek değerleri ayaklar altına alan bir davranıştır ve yanlıştır. Karşı tarafın haklarını gözetmediği için merhametten yoksun ve bencillik kokan bir davranış şeklidir. İnsan merhamete ulaşırken doğru frekanslara ihtiyaç gösterir. Bu, musikinin insana yaklaşım tarzını oluşturur. Bilim diyor ki, 80 desibelin üzerindeki titresinler beyinde hücre kaybına sebep olur. Jet uçağı 130-140 ds. Titreşim yayar, bir rock müziği 140-150.. Bu titreşimlere maruz kaldığında nefsine zulmetmiştir bu insan. Nefsin bütün malzemesi olan maddi ve manevi varlığımız emanettir. Emanete hıyanet ediyoruz ve vücudumuzu yanlış yerde kullanıyoruz. Halbuki o bize ?Küntü kenzen mahfiyyen? sırrınca o kudsî hazineyi bilmek için verilmiştir. Bilinmek için yarattım, diyor Cenabı Allâh? Ritme gelince o da 60-80 kalp ritmine uygundur. Bunun üstüne çıktığı zaman hem hastalık baş gösterir hem ?yabancılık duygusu?. Kendine, yakınlarına, kendi kültürüne yabancı olup kendini izole etmesi neticesi tıpta ?taşikardi? dediğimiz kalp rahatsızlıkları başlar. Yüksek ritim-yüksek frekans nefsi hayvanlaştırıyor, insanı olması gereken ahenkli yapıdan uzaklaştırıp hasta ediyor. Tam tersi atalarımızın bize bildirdiği müzikle tedavinin malzemeleri insanı ruhen yüceltiyor.

Bu durumda gönül eğitiminde musikinin ayrı bir öneme haiz olduğu aşikar. Pekiyi büyük Sufilerin musikiye yaklaşımları nasıl olmuş efendim?
Müzik ruhla, gökle maneviyatla ilgilidir. Merasim bedenle, kalıpla yerle ilgilidir. İkisinin dengeye gelmesiyle insan tekâmül eder. Hz. Mevlânâ rebabı anlatır, ?bırak şu kuruntuyu da rebaba bak? diye. Rebab gaipten gelen bir alettir. Dinle neyden.. der, aslî vatanından ayrılan ruhun ıztırabını dile getirir. Neyi, insan-ı kâmil örneği olarak ortaya koyar. Mesnevi’de musikiden ve sema’dan, sıkça bahsetmektedir. Abdülkadir Geylanî k.s. Sırru?l-esrâr isimli eserinde çok önemli bir hadisi şerif nakleder. Bu hadisin kamuoyunun dikkatine sunulması lâzım yeniden. Hadisi şerif şöyle: ?Baharın yanında çiçeklerden, sema yanında şiirden ud ve neyin titreyen sesinden kim zevk almıyorsa, onun mizacı bozuk demektir. Ve ilacı da yoktur.? Hz. Peygamber neden ezanı ilk olarak Bilali Habeşiye okutturmuştur ve neden ezan her vakitte ayrı makamlarda okunur. Büyük bestekar ve üstadlar niye tekkelerde yetişmiş ve eğitim almışlardır, üzerinde düşünmek lâzım. Salat-ı Ümmiye ve Tekbir-i Şerifin bestekarı Itri Dede Efendi de yine bir Mevlevi dedesidir. ” Bunlar çok mühim kâmil insan örnekleri. Demek ki musiki ile ruhun olgunlaşması, nefsin ruhlaşması arasında çok sıkı bir rabıta var.

Müzik ile sevgi arasında da sıkı bir rabıta görülüyor. Müzik bağışıklık sistemimizi kuvvetlendiriyor diyebilir miyiz?

Hasta bir organ ahenksizlik içindedir. Sağlıklı organizma ona destek verebilir. Musiki de bunu yapıyor. Birbirleriyle uyumlu sesler var, dolayısıyla merhamet ağır basıyor. Uyum ve merhametin olduğu yerde sevgi olur. Çünkü öfke, kin kıskançlık gibi sevginin karşıtı olan duygular negatif ve iticidir. Musiki ise çekici ve hoşgörülüdür. Hz. Mevlana şöyle diyor: ?Noksan bilgi nereden Allâh?ı dile getirecek.? Sevgi, doğru bilgi neticesidir. Dolayısıyla doğru bilgi, şüpheye dayanmayan tecrübeye bağlı ve delilleri olan bilgidir. Şüphe olmadığı için kendi içinde ve taşıyanın şuurunda uyumludur o bilgi. Ve bilgi sezgiyi oluşturur. Ahenk ve uyuma dayalı bilgi sezgi getirir. Musiki bunları bir arada tutar. Ahenk yoksa musiki olmaz.

Türk müziği makamlarının organlara ve mizaca etkileri için neler söylenebilir?

Bu çok tafsilatlı bir bahis. Birkaç tanesinden örnek vermek gerekirse, Nihavent Makamı, kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça uyluk ve bacak bölgelerinde etkili. Bel ağrısı ve tansiyon hastalıklarında etkili. Akıl hastalıklarında da iyileştirici rolü var. Öğleden sonra daha etkili. Rast Makamı, kemik, beyin ve yağlara etkili. Fazla uyumayı engelliyor. Sarı safra bağlantılı. Felce deva. Başa ve göze etkili. Kaslara tesiri var. Gece yarısından sonra daha etkili. Segâh Makamı, Şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas hastalıklarına faydalı. Beyin nöronlarına etkisi var. Kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkili. Hüseyni Makamı, mide hararetini giderici, sıtma hastalığına iyi, kalp, karaciğer ve mide için faydalı. Sabah ve öğle arası etkili. Acemaşiran Makamı, kemiklere ve beyne etkili. Vücudun yağ dengesini korur. Ağrı giderici ve spazm çözücü etkisi var. Seherden kuşluk vaktine kadar etkili. Saba Makamı, cesaret, kuvvet ve rahatlık verir. Seher vaktinde etkilidir.

Araştırmalar rock müziğinin bitkileri soldurduğunu söylüyor. Uzun süre ağır metal müzik dinlemiş ve türkülerinden uzak kalmış bir gençliğin düşünce yapısında bu yeni ve yabancı müzik kültürü nasıl bir etki yapmış olabilir?

Musiki aslî tedavi ve hizmet amacından alınıp reklam ve istismar konusuna aktarılmıştır bugün. Halbuki atalarımız müziği paylaşmayı, sevgiyi insani değerleri aktarmak için bir malzeme olarak kullanmıştır. Süheyl Ünver Hoca ,”Musiki aşıkın aşkını, fasıkın da fıskını artırır.” derdi. Bugün ise müzik piyasasını elinde tutarak kazanç sağlayan bir sektör var. Musiki eğer insan sağlığı ve sevgi tohumlarının atılması, geliştirilmesi için kullanılırsa faydalıdır ancak. Hem ekonomik hem yanlış değer yargılarıyla kültürü düzenlemeye çalışan bir anlayış sebebiyle yanlış ritim ve melodilerin kullanılmasından kaynaklanan bir kaos oluştu. Müzik olmayan sesin müzik diye sunulmasının çok yanlış ve olumsuz olduğuna inanıyorum. Asabî bir toplum yapısı oluşturuluyor. Bedii zevki değiştirerek sentetik realitelere kanalize ediliyor toplum. Beyin bunlarla doluyor. Halbuki kendi kültürü ile, toplum içinde şuurlu yaşayan insanların paylaşarak severek oluşturdukları süzülmüş değerleri yüceltmek düşüncesiyle dolmalı. Beden ve ruhlarında tahribat oluşturulan şeylere yönlendiriliyor insanlar. Hoşgörü yerine şiddet geçiyor. Kamuoyuna ?ideal? diye sunulan tipler kültür yozlaşmasına sebep oluyor. Kendi kültürüne, atalarının ruhuna saygısız nesiller yetiştiriliyor. İnsan hoş ahenk içinde yaşama duygusuna ulaşamazsa ruhunu hayatına geçiremez ve eser bırakamaz.

Hocam ruhunu hayata geçirmek deyince aklıma geldi.Mehter müziğinin muhteşem etkileri hakkında neler söyleyebiliriz?

Mehter musikisi icra edildiği zaman manevi sevgiler, duygular her türlü şüpheyi korkuyu ortadan kaldırır ve ideal konusunda odaklanmayı sağlar. Makamlar, ritimler aktiviteyi arttıracak şekilde düzenlenmiştir. Ruhu ve bedeni disipline sevk eder. Pek çok musiki aletinin eşliğinde sanat değeri, tesir gücü ve manevi hazzı çok yüksek bir musiki oluşturulmuştur. Yeniçerilik teşkilatı Hacı Bektaş Veli kanalıyla Hoca Ahmed Yesevi?ye dayanır. Uygur Türkleri zamanında yazılmış Mehterlik Sanatı diye bir kitap vardır. Bankler çekilir, dualar edilir. Bütün bunlar inananların selâmeti içindir, manevi feyzin kaybolmaması içindir. Maddi-manevi sanat değeri, ilim değeri ve duygu değeri çok yüksek, bütünüyle bir kültür ve yüceliktir mehter musikisi.

Hocam, Allâh razı olsun, çok feyizli bir sohbet oldu. Gözümüz de gönlümüz de şenlendi.
Siz de sağolun eksik olmayın?

http://www.yenidunyadergisi.com/tum_yazi_oku.php?id=18
———————————————————————-

Besteyi Allah Yaptırır Nota Değil, Aksiyon, 24.07.2006

Türk tasavvuf müziğinin kitlesel bir kimlik kazanması hususunda atılan en önemli adımlardan biri 2002 yılında çıkan Hû albümüydü. Tasavvuf müziğinin önde gelen ismi Sami Özer bu albümde ilahileri, daha Batılı bir müzikal formasyonun içine sokarak, her kesimin dinleyeceği bir renge büründürmüş, bir adım daha atarak Rumelihisarı’nı ilk kez tasavvuf eserleriyle tanıştırmıştı. Müzikle ilgili olan birçok insan Sami Özer’i, Mazhar Alason ve Cem Yılmaz’ın başrollerini oynadıkları ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’ filminin soundtrack’inde vokal yaptığı ‘Bu Ne Biçim Hikâye Böyle’ ve ‘Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdim’ şarkılarından hatırlayacaktır. MFÖ ile 1990’ların başında çalışmaya başlayan Sami Özer, o yıllarda solo albümlerini de sunmaya başladı. En son Fahir Atakoğlu’nun ‘Beyza’nın Kadınları’ filminin soundtrack’inde ‘Aman’ adlı gazeli okuyan ve büyük beğeni toplayan Özer, Beykoz’un gözlerden uzak köylerinden Dereseki’deki evinde ağırladı bizleri.

Kırklar Sultan Türbesi’nin yanıbaşında kendi deyimiyle ‘kuş kafesi’ gibi evinin hikâyesini, “Ev yapmaya param yetmez diye düşünürken, Ey Allahım 2-3 albümleriyle, bismillah deyip kolları sıvadık. 1994’te başladık, beş sene sonra bitirdik.” diye anlatıyor. Özer, gözlerden uzak, Yakındoğu dilleri uzmanı Lübnan asıllı eşi Prof. Yumna Hanım ile mutlu bir hayat geçiriyor.

-İsminizin sözlükte karşıladığı anlam ‘işiten, duyan.’ Ne ilginç ki isminizle müsemma müzik kulağınız küçük yaşta fark edilmiş. Bu fark ediliş ve yola çıkış nasıl oldu?

Bunu daha önce Ali Ulvi Kurucu Bey de söylemişti, “Sami olmak kolay değil.” diye. İlkokul öğretmenim çok güzel şarkı söylediğimi fark edip, 5. sınıfa kadar beni şarkı söyleterek geçirmişti. Her sınava girdiğimde ‘Kınalı Keklik’i söylerdim. Paşabahçe Tepeüstü Camii’inde çok güzel sesli bir hoca vardı. Onun ezanı, 9 yaşımda beni celbetti. Ben de onunla okumaya başladım bağıra bağıra. Vakit gelmeden okuduğum için bilgisiz olanlar “Daha yeni kıldık. Bu ne ezanı?” deyip tekrar namaz kılardı. Musikiyle tanışmam ve kulağımı fark etmem Ezan-ı Muhammedi ile başladı.

-Ezanla açılan kapının ardından neler geldi?

Tabii yokluk yılları o zaman. Ailem, Paşabahçeli orta halli bir aileydi. Biriktirdiğim parayla 16 yaşımda Philips pikap almıştım. O zamanlar Mustafa Sağyaşar, Gönül Akkor, Bedia Şensancakoğlu’nun plaklarını dinliyordum. Paşabahçe’de Tekel’in bir düğün salonu orkestrası vardı. Ezanı bitiriyordum, koşa koşa programa gidiyordum. Öyle yokluk yılları ki sahnede şarkı söylerken bir kızın “Çok güzel sesi var. Ama kıyafeti ne biçim!” dediğini unutamıyorum. Çok üzülmüştüm. Cenab-ı Allah çok şükür, şimdi her şeyi verdi. Evlendiğimde tek odalı bir evde oturduk. Kendisi Yakındoğu dilleri uzmanı bir profesör olmasına rağmen, sesini çıkarmadı. Dünya sizin olsa bile hissettiğiniz mutluluk değil. Hakiki bir dostun, anlaştığın bir eşin varsa ve bir Allah dostunun muhabbetine muhatap oluyorsan mutluluk odur.

-Ünlü bestekâr Amir Ateş’in sizi keşfetmesi ne zamana rastlıyor?

Bir ayakkabı mağazasında tezgâhtarlık yaparken, Paşabahçe Camii imamı Mithat Yılmaz hoca, bana zorla okutturdukları ezanı duyduktan sonra tezgâhtarlığı bıraktırdı. Arapçayı ve ikinci gününde hafızlığı bıraktırıp Celaleyn tefsirini okutmaya başladı. Talimi, tecvidi o öğretti. Sultan 3. Mustafa Camii’nde 1968-69 yıllarında müezzinlik yaptım. Her güzellik başa bela! Sesin güzelse, diğer müezzin seni kıskanabiliyor. Gençliğin de verdiği sinirle müezzinliği bıraktım. Aynı adamı Hac’da Arafat’ta gördüm ve hakkımı helal ettiğimi, kimsenin gıybetini yapmamasını söyledim. O aralar, bir mevlitte ünlü bestekâr Amir Ateş’le tanışmıştık. Evinde 3-4 sene meşkler yaptık. O zamanlar Sarıyer’de hafızlar günü yapılırdı. Hüseyin Sebilci, Yıldırım Gürses ve babası, İsmail Biçer, Fevzi Mısır, İbrahim Çanakkaleli, Eşref Akhisarlı da katılırdı bunlara. Bir ezanı yedi kişi okurduk. Amir ağabeyle yaptığım meşk hem Türk müziği hem de cami musîkisiydi; ama tekke musîkisi değildi. “Seni Emin Ongan hocaya götürme zamanı geldi.” dedi bir gün. Emin hoca elimden tutarak radyo korosuna aldı. Orada da çok ağır eserler okunuyordu. Itri’nin, Zekai Dede’nin… En yeni eserler Şevki Bey’in, Saadettin Kaynak’ın ve Selahattin Pınar’ın eserleriydi. Bu eserler beni uyutuyordu. Üsküdar Musîki Cemiyeti tek sınıftı o zaman. Meşk ederken hoca, öğrenci takip ediyor mu diye öğrencisine ‘Sen oku’ derdi. Bana ‘Sami’ dedi ve çok fort bir şekilde girdim esere. ‘Çüş, hayvan’ dedi. ‘Eşekte de ses var.’ Rezil olduk. Ama Allah razı olsun, bize ses kullanmayı öğretti.

-Radyo günleriniz ne kadar sürdü?

Çok da kısa sürmedi aslında. Altın Ses yarışmasında Türk Müziği kategorisinde birinci olmuştum, 1974’te. Sonra İstanbul Radyosu sınavını kazanıp girmiştim radyoya. Radyo günleri yaptığımız sırada televizyon yeni çıkmıştı. Yıldırım Gürses’in Hoş Sada isimli programında bir gazel okumuştum. Türkiye’de adamın yoksa sanatçılığın önemli değil. Sizde bir şey görsünler, komplekse girip önünüzü tıkıyorlar. Halbuki Allah herkese ayrı bir güzellik vermiş. Bendeki ses benim değil ki! Allah’ın emaneti.

-Altın Ses yarışmasında birinci oluyorsunuz… Bugün kim olsa bunu şöhrete tahvil eder. Siz neden yapmadınız?

Çünkü yalakalığı sevmiyorum. Bende bir şey varsa, karşımdaki değer versin. Benden aklımın dışında bir şey istemesin. Mesela, Bosna Festivali’ne gittiğimi 5N1K’nın sunucusu Cüneyt Özdemir uydudan izlemiş. Türkiye’de yeni çıkmışım gibi telefon etti: “Sizin varlığınızdan nasıl haberim olmaz. Programıma gelir misiniz?” Gittim… Adamın tarzına bak: “Siz Karagümrük’teki tarikattan mısınız?” “Bir dakika ya. Kendine malzeme yapmak için mi çağırdın beni buraya? Televizyon meraklısı değilim, sanatçı diye çağırdıysan program yapalım.” dedim. Baktı pabuç pahalı, alttan almaya başladı. Birilerini kullanmak istiyorlar. Onlara yalakalık yaparsan bir yerlere geleceksin. Burada Tarkan, Michael Jackson oldun. Sonra?

-Hayatınızın dönüm noktası neydi?

Sefer Dal hazretleriyle tanışmamdı. 1985’in sonuydu. 1981-82’lerde Trabzonlu bir kızla nişanlıydım. Gözleri çok yüksekte bir aileymiş. Babasıyla dükkân açmıştık. Babası ‘Kızımı İsviçre’de balayına götürebilecek misin? Ona Mercedes araba alacak mısın?’ gibi isteklerde bulununca, muhabbet bir anda cehenneme dönüştü. Ceketimi alıp bir daha dönmemek üzere o dükkândan çıktım. O zaman görseydin canlı cenaze gibiydim. Bir vesileyle Karagümrük’e gittim. Sefer Efendi hazretleri “Oğlum, rüya görürsen anlatacaksın. Kısmetinde varsa buraya evlat olursun.” dedi. Rüyayı o gece gördüm; çünkü çok istiyordum. Birden cennette gibi oldum. Bugün dünyada tasavvuf musîkisinin sebeb-i hikmeti Sefer Dal hazretleridir. Koca Grundig teyplerle bestekârlardan kayıtlar yapıp arşiv hazırlayan Sefer Efendi’dir. Ona rüyayı anlatınca “Oğlum bak, bu yola girmek tam girmek, çıkmak da tam çıkmaktır. Rüyada sana davet var.” dedi. Hizmetinde 13 sene bulundum. Vakıftan geliyorsak, “Hadi Sami, Şeyhimin İlleri’ni hüzzam makamında oku.” derdi. O anda beste yaptırıyor. “Acemaşiran yap, Nihavend yap…” Böyle eğitti… CD’lerimdeki repertuarımın yüzde seksenini Sefer Efendi hazretleri hazırlattı.

-Eşinizle tanışmanız nasıl oldu?

Evliliğimizin nedeni Sefer Efendi zaten. Kız profesör, ben öylesine bir adam… Türkiye’de hafıza, müezzine istikbali yok diye kim kız verir. Ben başıma o olay gelince evlenmeyi unuttum. Sefer Efendi bir gün buyurdu ki “Seni Yumna ile evlendireyim.” Yumna’yı da hiç tanımıyorum o zaman. “Tabii efendim.” dedim. Herkes kızdı bana, tanımadan neden evet dedim diye. Yumna’yı daha sonra rüyamda gördüm. Bir gün vakıfta ‘Yumna geldi’ dedim herkese ve onu rüyamda gördüğümü söyledim. Yumna indi aşağıya ve efendimin yanına geldi. Sefer Efendi, Yumna’yla konuşup ikna etti. O zaman Amerika’da okuyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nden burs kazanıp Türkiye’ye gelmişti. Türkiye’yi çok seviyordu. Eşim benden çok önce tanışmış vakıfla. ABD’de Muzaffer Efendi döneminde…

-İlk albümünüz ne zaman çıkmıştı?

Evlendikten sonra. 1993’ün sonlarında çıktı: Ey Allahım 1. O albümü yaptık. Sefer Efendi ile arabada dinliyoruz. Dereseki’ye gelirken Şeyhimin İlleri’ne denk geldi. Orada ‘Şu benim Divane Gönlüm’ diye yarım bir kaside vardı. Dinleyince başladı hüngür hüngür ağlamaya. Ben de ağlayınca, biz kendimizi kaybettik. Sonra ‘Ey Allahım 2’ geldi. Ey Allahım 3’te tasavvuf müziğinde ilk kez orkestrayı kullandık. Sefer Efendi’nin isteği üzerine bunu yapmıştık, çok tepki aldık. Vakıfta kaseti koydu çaldırıyor. “Oğlum bundan sonraki kasette kemanları biraz daha çoğalt. Gitar koy, ritmleri çoğalt.” dedi. Hocam “Tasavvuf gönül çalmaktır.” diyordu. MFÖ ile çalışmamı da kendisi istedi. Mazhar geldiğinde “Efendim, Ahmet’le (Özhan) çalışmak istiyoruz.” dedi. Ona cevabı “Hayır, siz Sami ile çalışın.” olmuştu.

-Yanılmıyorsam 1991 ya da 92… Agannaga albümü, değil mi?

Evet, o albümdü. 1992’lerde çalışmaya başladık. 1999’a kadar devam ettik. Konserleri bara kayınca, müsaade alıp ayrıldım. Hatta beraber bir albüm çalışması yaptık, çıkaramadık.

BESTEYİ ALLAH YAPTIRIR, NOTA DEĞİL

-Sami Özer’in sesi insanı farklı buudlara taşıyor. Bu sesin sahibi, küçük kainât olan insan üzerinde müziğin bu kadar etkili olmasını nasıl açıklar?

Musîki insanın tabiatında var. Olmasa konuşamayız bile. Direkt gönle hitap ediyor. Tasavvuf gibi musîki de bir hâl ilmi. ‘Hû’ albümünden sonra insanlar beni arayıp, “Allah sizden razı olsun, çocuklarımıza ilahi dinletiyoruz.” demeye başladı. 7 yaşındaki bir çocuk, vakfa gelmişti. Rüyasında görmüş, Peygamber Efendimiz “Ben Sami ümmetimi çok seviyorum. Ondan memnunum.” demiş. Benim için dünyadaki her şeyden daha güzel bu. Marmara FM’de canlı bir yayında bir kızımızın üniversite hocası aradı. “Ben tasavvuf musîkisiyle Sami bey sayesinde, bir öğrencim aracılığıyla tanıştım.” dedi. Bu kız bir rüya görmüş, Peygamberimiz yine memnuniyetini anlatmış. Medine-i Münevvere’de bir sabah gelen telefonda mimar Mahmut Sami Kirazoğlu kardeşim aradı, ağlayarak. Telefon sabah namazında gelince tedirgin oldum. “Ey Benim Devlet-i Sultanım’ı dinlerken birden yakaza hali oldu. Mahşerdeyiz. Peygamber Efendimiz, Sahabe-i Kiram, Ehl-i Beyt hepimiz oradayız. Sen karşımızdan gelip Ey Benim Devlet-i Sultanım’ı Peygamberimize okuyorsun.” dedi. Rabbim bana bu güzellikleri yaşattı, yetmez mi?

-Kainâtın musîkisinden ne anlıyorsunuz?

Balkonda oturup dinliyorum… Kuşlar ne melodiler çıkarıyor. Kelebekler sema ediyor. Bahçede bazen ilahi söylüyorum. Bakıyorum, sülükler çıkıyor meydana. Burada sülük falan göremezdik. Musîkinin her şey üzerinde tesiri var. Kıyamette üflenecek surda kim bilir hangi melodi çıkacak ki hepimiz uyanacağız. Kainât musîkisiz olmaz.

-İnsan bunun farkına nasıl varabilir?

Kültürlü olmalı, okumalıyız. Babadan miras bir din yaşıyoruz. Şimdi çok güzel bir gençlik yetişiyor. Allah, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin evlatlarından razı olsun. Bu seneki Kutlu Doğum Haftası’nda onlarla beraberdim. Bu kadar güzelini görmemiştim. ABD’ye de istediler. Ahmet (Özhan) gitti, ben gidemedim. Seneye inşallah…

-Ahmet Özhan, onca insanı mahzun kılan hüzünlü bir gurbeti ezgiledi. Sizin böyle bir düşünceniz var mı?

Kırık Mızrap’tan beste yapmak istiyorum. Çok güzel şiirler var. İçlerinden seçeceğim. Binlerce şiir arasından bir şiir çıkar karşınıza ve o anda kendi kendini besteler. Beste musiki tekniğiyle yapılan değil, Allah tarafından ilhamla kalbe verilen bir şeydir. Bazı cahiller, “O adam nota bilmiyor, ne anlar besteden.” diyor. Saadettin Kaynak da nota bilmiyordu!

KAİNAT ELESTİ Bİ RABBİKÜM’DEN BERİ MUSİKİSİNİ ÇALIYOR

-Müziğin i’lây-ı kelimetullâh’taki yeri nedir?

İnsanlar çok iyi bir musîki dinlediklerinde birden cezbeye gelir ve ‘Aman’ diye bağırırlar. O, Cenab-ı Allah’ın Elesti Bi Rabbiküm’de kuluna dinlettiğine en yakın ses. Bak, müzik Elesti Bi Rabbiküm’den var. Tasavvufu müziksiz kolayca sevdiremezsin. Mesela benim MFÖ ile çalışmamdaki amaç, onların müziğiyle tasavvuf musîkisinin bir yerlere açılması. Onlarla çalıştığım için tasavvufla ilgisi olmadığı halde bizi görüp buna merak salan insanlar var. Sadece bende değil, Ahmet Özhan, Mehmet Emin Ay, Erkan Mutlu’da da böyle… Yıllarca insanları namaza teşvik etsen de başaramayabilirsin. Bir tarafta bir ilahi okuyorsun, Boğaziçi’nde okuyan bir bayan yazdığı mektupta aldığı albümle namaza başladığını söylüyor.

-Türk sanat müziği ile tasavvuf müziği arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz?

Notasal yapıları aynı, tarzları farklı. Türk sanat musîkisinde tasavvufî çok şarkı var: “Anar ömrünce gönül, giden sevgilileri/ Bilmez biçâre gönül, giden dönmez ki geri.” Şimdi düşün, ne sevgililer gitmiş. Başta Resulullah Efendimiz’i düşün, sahabeleri düşün, Said-i Nursi Hazretleri’ni düşün, Gönenli Mehmet Efendi, Mehmet Zaid Koktu hazretlerini düşün… “Mahzun gönül şâd olacak mı zannediyorsun/ Vah esef vah, aldanıyorsun”, “Bu âlemde derdi olmayanın hali yamandır.” diyor mesela… “Vücud ikliminin sultanı sensin.” Nasıl dinliyorsan öyle.

-Yaptığınız albümler içinde biri var ki çok önemli: Hû. İlahilere senfonik altyapıyı ilk kez getiren çok başarılı bir çalışma. Sizi popüler kültürle de tanıştırdı. Sizce nasıl bir adımdı bu?

Ali Taran çok sevdiğim dostumdur, o vesile oldu. Hakan Uzan kendisine “Sami bey, bize bir ilahi albümü yapmaz mı?” diye sormuş. Ali söyleyince, hemen istedim. Çünkü açılmamız gerekiyordu. Erol Köse’yle görüştük. Benden anlaşma istediğinde, “Kimseye imza atmam. Benim imzam, sözümdür. Söz verdimse yapacağımdır. Siz beni aradınız.” dedim. Hakan Uzan’dan korktuğu için “Tabii Sami Bey, nasıl isterseniz öyle olsun.” dedi. Bir de “Kliplerde hanım mankenler kullanalım.” demez mi… “Bunları unutun Erol Bey. Allah beni muhafaza etsin, ben şöhretin hırsında değilim.” dedim. Uzanlar büyük hizmet etti aslında. Hiç düşünür müydünüz tasavvuf musîkisinin Rumelihisarı’nda yankılanıp, Kral TV’de birinci olacağını? Bu iş, adamları aştı. Sosyete denilen kitlenin içine girdi. Hû’dan bir kuruş para almadım; kendi paramla alıp 2 bin kaset-CD de hediye ettim insanlara. Bundan asla şikâyetçi değilim. Hû albümü bu hizmeti başka bir yere taşıdı.

-İlahileri çoksesliliğe taşımak ve arp gibi farklı bir enstrümanı kullanmak nereden geldi aklınıza?

Bir gün Akmerkez’de eşimle geziyorduk. Birden karşımıza Athena Grubu’ndan Gökhan çıktı. “Hocam.” diye sarıldı. Yumna korktu tabii… “Ben sizi tanımam. Arp sesini duyunca ‘Bu ne ya’ dedim. Bir baktım siz çıktınız.” dedi. Evime geldiler sonra. Gökhan maneviyatı çok iyi bir çocuk. “Çok ağır bir nefis mücadelesi veriyorum Sami abi.” dedi. İnsanların dış görünüşüne bakmamak lazım. Hû’da obua, trompet ve gitar da kullandık.

-Kimin fikriydi bu?

Eşim arpist benim. Amerika’da bıraktı arpını. Arp, dinlerken sanki denizin derinliklerinde müzik dinliyorsun. Fatmagül Hanım zor olanı başardı ve arpla tasavvuf parçalarını çaldı.

-Yeni denemelere devam edecek misiniz?

Bir kere büyük bir koroyla söylemek istiyorum. Bunun dışında da piyano kullanacağım. Elektronik saz kullanmıyorum. Onun için Ada Müzik’ten İhsan Apça’yla çalışıyorum. Diva isimli albümde Gloria Estefan’ın kullandığı bateri, tumba, darbuka ve bendirlerin ritmine bayıldım. Böyle bir sound yakalamak istiyorum.

SAMİ ÖZER’İN DİLİNDEN

– Kulağım her şeyi dinleyecek kadar ucuz değil. Mariah Carey, Nat King Cole, Ümmü Gülsüm’deki o sesler Allah’ın emanetinin güzellikleridir. Ümmü Gülsüm’de 9 oktav ses var. İnanılmaz değil mi? ABD, öldüğü zaman incelemek istedi, Mısır izin vermedi. Ama kıymetini bilemedi. Resulullah’a büyük aşkı varmış. Medine’de anlattılar. Bab-ı Selam’da ‘Ya Resulallah’ deyip vücudunu yere vurmuş ve kanlar içinde kalmış. Onun Tale’al Bedru’yu, Kur’an-ı Kerim’i okuyuşu beni çok etkiler.

– Klasik musîkiyi rahmetli Bekir Sıtkı Sezgin kadar iyi icra edecek bir kişi daha gelmez. Zaten güzel insandı. Hafız-ı kelâmdı. Dede Efendi, Itri, Sadullah Ağa’yı onun kadar yaşayan biri daha olamaz.

– Tasavvuf musîkisi sadece ilahilerden oluşmaz. Tekke musîkisi, cami musîkisi, Mevlevi ayinleri, duraklar, kasideler, naatlar, ilahiler, selâlar, temcitler…

– Cahil insanlar musîkiye yıllarca haram demişler. Müslüman, çocuk yapıp yatacak insan değildir. Biz müziğin de, sanatın da, resmin de, icadın da en güzelini yapacağız. İslamiyet tekâmül etmiş en güzel dindir.

– Sanatçının sonu nihayetinde pavyondur. Allah o kapıyı açmasa sonunda ne olacak? Tavernalara, gece kulüplerine düşeceksin. Çokları böyle yokluk içinde öldüler.

– Karagümrük Tasavvuf Vakfı’nın müezziniyim. Bunun için havaya giremem. Oraya on milyon tane müezzin getirilir. Şükretmem lazım, beni seçtiler diye. (Fatih Vural)

http://www.m-fgulen.org/a.page/basindan/haberler/2006/temmuz.2006/a16051.html
——————————————————————————–
Bir üyemizin mesajla gönderdiği yorum. drmavi)

Günümüzde Müzik

Genis repertuariyla her iklime hitab eden guzel musikimiz ne yazik ki gunumuzde canliligini yitirmistir.Hem beste,hem de gufte olarak tamamen veya ekserisi mecrasindan kopmus veya kopma noktasina gelmistir.Cogunlukla sehveti tahrik eden,isyan ve inkar yuklu,nezaketten ve hayadan uzak gufteler cogalmistir gunumuzde.Ayni zamanda icra naoktasina baktigimizda durum daha da vahim.
Isin vehameti ise bizim genclerimizin de ekserisi tarafindan da kabul gormesidir.Sapla samanin karistigi su zamani ahirde eglence adi altinda buyuk kitleleri konser salonlarinda toplanmaktadirlar.
Hatta gunumuzde eski gufte ve bestelerimiz(ilahilerimiz) yeniden bestelenmekte,hipap ve rock tarzi benimsenerek icra noktasinda,insanlari sukunete ve suhulete ve tefekkure sevketmesi gerekirken,neredeyse yerinde durdurmayan fikir fikir kaynatan ve oynatan bir muzik turune donusmustur.
Bence klasiklerimiz orjinal kalmalidir onlara dokunulmamalidir.Cunku farkli bestelendiginde orjinal iken oldugu gibi bizlere nes”e vermiyor.Ölculer korunmalidir.
Sizlere yaptiginiz hizmetlerden dolayi tesekkur ediyorum.Allah”tan muvaffakiyetler diliyorum.
———————————————————————–

(Bir üyemizin mesajla gönderdiği yorum. drmavi)

Günümüzde Müzik

Genis repertuariyla her iklime hitab eden guzel musikimiz ne yazik ki gunumuzde canliligini yitirmistir.Hem beste,hem de gufte olarak tamamen veya ekserisi mecrasindan kopmus veya kopma noktasina gelmistir.Cogunlukla sehveti tahrik eden,isyan ve inkar yuklu,nezaketten ve hayadan uzak gufteler cogalmistir gunumuzde.Ayni zamanda icra naoktasina baktigimizda durum daha da vahim.
Isin vehameti ise bizim genclerimizin de ekserisi tarafindan da kabul gormesidir.Sapla samanin karistigi su zamani ahirde eglence adi altinda buyuk kitleleri konser salonlarinda toplanmaktadirlar.
Hatta gunumuzde eski gufte ve bestelerimiz(ilahilerimiz) yeniden bestelenmekte,hipap ve rock tarzi benimsenerek icra noktasinda,insanlari sukunete ve suhulete ve tefekkure sevketmesi gerekirken,neredeyse yerinde durdurmayan fikir fikir kaynatan ve oynatan bir muzik turune donusmustur.
Bence klasiklerimiz orjinal kalmalidir onlara dokunulmamalidir.Cunku farkli bestelendiginde orjinal iken oldugu gibi bizlere nes”e vermiyor.Ölculer korunmalidir.
Sizlere yaptiginiz hizmetlerden dolayi tesekkur ediyorum.Allah”tan muvaffakiyetler diliyorum.
Selam ve dua ile

Müzikterapi (Türk Müziği ile tedavi)

Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Tabiatın her zerresinde ise büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunmaktadır. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde; elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebilmekteyiz.

Dünyada müzik ve müzikterapi tarihi anlayışı bizi antropoloji, tarih, ethnoterapi, ethnomedicin, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, spiritüalite, parapisikoloji gibi bilimlerle işbirliğine götürmektedir.

Tarih açısından konuya girdiğimizde çok eski yıllara yolculuk yapmamız gerekir :

Azerbaycan’da Gobustan Kayalıklarında görülen dans eden insan şekilleri, 12 – 14 bin yıllık müzik ve hareket gerçeğini ortaya koymaktadır. Uygur Türklerine ait Hoten şehri Çerçen kazası yakınında Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimleri 6-8 bin yıllık bir geçmişten haber vermektedir.

Çok eski zamanlara bizi ulaştıran tarih ve kültür birikimi, Proto Türk kültürü ile gözlendiğinde, Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v.b. konularındaki etkileri belgelenmektedir. Fransız araştırıcı Maurice Curan’ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş biçimde etkilemiştir. Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya – Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir. Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay’lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında ”Çeng” adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.

MÜZİK VE HAREKET TEDAVİSİ GELENEĞİ
AKTİF MÜZİK TERAPİ
Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere’de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.

TÜMATA çalışmaları içinde, Baksı dansı ile birlikte çeşitli sufi dansları (semah ve sema) incelenmekte ve oluşturulan aktif müzikterapi anlayışı ile bu eski teknikler, modern tıp içinde, otizm, geriatri, onkoloji, immünoloji, nöroloji, kardiyoloji, depresyon, anksiete vb. konularında tedavi amacı ile uygulanmaktadır. Bu konularda Berlin Urban hastahanesi ve Viyana Meidling Kliniği işbirliği sözkonusudur.

PASİF ( RECEPTİV ) MÜZİK TERAPİ GELENEĞİ
Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik ve dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen makam müziği ile tedavi’ günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır. Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da, Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi, İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir. Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.

M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: “… melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. … melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır. Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir.”

Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:

Rast makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir.
Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.
Küçek makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
Büzürk makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir.
İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir.
Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
Uşşak makamı: İnsana gülme ’dilhek’ verir.
Zirgüle makamı: İnsana uyku ’nevm’ verir.
Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.
Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir.
Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir.
Büyük islam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “…tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir…”

İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap’ün necat ve Kitab’ün Şifa’daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak ’La musique Arap’ adıyla yayınlanmıştır.

Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:

Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.
Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.

Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam’da yaptırılan Nureddin Hastanesi’nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır. Sonraki dönemlerde 700 senedenberi Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde 100 sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: “””Merhum ve mağfur Bayezid Veli … Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler…”

Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel (duygu) durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olmak idi.

Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır. Bu şekilde bir icra sırasında, otizm’den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri’ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır. 400’den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD’ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.

Viyana’da Meidling Rehabilitasyon Merkezi’nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:41 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: