büyü sihir

BÜYÜ
Tarihte Büyü ve Büyücülük

Büyücülüğün kökü çok eskilere dayanmaktadır. Öyle ki, Hazreti İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği Babil halkının önceleri ruhlara ve meleklere ibadet eden, daha sonra da yıldızlara, aya, güneşe ve bunlar adına yapılmış putlara tapan kimseler olduğu rivayet edilmektedir. Günümüze kadar gelip ulaşan ve özellikle inancı zayıf kimseler arasında yaygınlaşan yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma da onlardan kalmıştır. Kendisiyle alakalı ayet-i kerimelerde açıkça görüleceği üzere, Hazreti İbrahim, muhataplarını iknâ etmeye çalışırken sık sık ay, güneş ve yıldızlara atıfta bulunmuş; böylece o dönemde öne çıkan ve devrin insanlarınca değer verilen meseleleri de nazara vermiştir. Cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve bazı gizli güçleri diledikleri gibi kullanabileceklerine inanan Babilliler, bu yönleriyle Mısır medeniyeti üzerinde de çok büyük izler bırakmışlardır.

Babil’den kalan falcılığı ve sihirbazlığı daha da ileri götüren Mısırlılar çoğu meseleleri büyüyle halletmeye çalışıyor, gözbağcılık yapıyor ve hemen her hususta illüzyona başvuruyorlardı. Eski Mısır, dünyalarını yalan üzerine bina eden gözbağcı sihirbazlarla, onları bu işe sevkeden mütekebbir Firavunların hakimiyetindeydi.

Bazı Yahudiler arasında da sihre itikat pek revaçta idi. Cin ve peri çağırmak, kötü ruhları esir almak, gizli güçleri kullanarak harikalar meydana getirmek, büyü ve efsun yapmak gibi şeyler Yahudiler arasında da mevcuttu. Fakat, bunların kaynağı İsrailoğulları ve Tevrat değildi. Onların batıl inançları da, tılsımlarla güç kazanmaya ve büyüden kuvvet almaya bağlı bir akım olan Kabalizm’in menşei gibi, Eski Mısır’ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayanıyor, hatta Babil’e kadar uzanan bir çizgi takip ediyordu.

Çinliler de büyüyle yakından ilgileniyorlardı. Haddizatında, eskiden iyi–kötü bütün ilimler, hep uzak doğudan geliyordu. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “İlim Çin’de bile olsa gidip alın!” sözünü sadece ilim iştiyakına ve araştırma aşkına bağlamak doğru değildir. Allah Rasûlü daha uzak bir yeri de işaret edebilirdi; fakat, Çin’i nazara vermişti. Demek ki, belli bir dönemde eski dünya itibarıyla Çin’de ilim çok gelişmişti. İlmin gelişmesinin yanısıra efsanevî şeylere olan ilgi de artmış; sihir de yaygınlaşmıştı.

Dinler tarihine göre, tenasüh eski Mısır halkının “Hermes”ine dayanmaktadır ve Pisagor (Pythagoras) vasıtasıyla kadîm Yunan’a götürülmüştür. Pisagor, ruha dair bazı düşünceleri Mısır’dan İyonya’ya taşırken, görünmez kuvvetlere hükmetme düşüncesini de taşımış, zamanla Yunan-Roma medeniyetinde de, Şark’ta olduğu gibi, büyücülük ve falcılık rağbet bulmuştu.

Hârut ve Mârut

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in muasırı olan Yahudiler arasında da büyü çok yaygın idi. Onlar Hazreti Süleyman’ın –hâşâ– büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı sihir ile elde ettiğini, ins ü cinne de yine büyü ile hükmettiğini söylüyor; aynı yolla hem çok güçlü hâle gelebileceklerini hem de başka kavimlerin içine korku salacaklarını düşünüyorlardı. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Süleyman’ın bir peygamber olduğunu bildirince, onlar –hâşâ– “Muhammed Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir büyücüdür” demişlerdi. Cenâb-ı Hak, Bakara sure-i celîlesinin 102. ayet-i kerimesiyle onların bu iddialarına cevap vermiş ve şöyle buyurmuştu:

“Tuttular Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre girmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre girdiler. Halka sihri ve Babilde Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayasınız!” demedikçe hiç kimseye (sihir yapmaya vesile olabilecek) bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Fakat, onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu, büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını da pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 2/102).

Bu ayet, Hârut ve Mârut kıssasının özünü ve içyüzünü de açıklamaktadır. Bazı müfessirler, onların birer melek değil sembol ve mecâzî ifade olduğunu söyleseler de, genel kanaate göre, Hârut ve Mârut, Süleyman Aleyhisselam döneminde Babil’de insan şeklinde ortaya çıkan, kötülük için kullanmamaları şartıyla insanlara sihir ilmini öğreten ve insanlar için imtihan vesilesi olan iki melektir. Bu ilmi kötülük ve küfür yolunda kullanan fâsıkların aksine, Hârut ve Mârut, “Biz imtihan vesilesiyiz; biz hem kaybettiririz, hem de kazandırırız; bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür; aklınızı başınıza alın ve bu imtihanı kaybetmeyin.” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyor ve muhataplarını suistimale karşı uyarıyorlardı. Haddizatında, Merhum Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, bu iki meleğin öğrettiği bilgiler bizatihi sihir değildi, ancak o bilgiler sihir yapmaya ve suistimal neticesinde küfre düşmeye de açıktı. Nitekim, söz konusu ayette “o iki meleğe indirilen şey” hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, o “şey” sihre atfedilmiştir.

Müslümanlar ve Büyü

Evet, büyü İslâm’dan önce özellikle Babil ve Mısır medeniyetinde oldukça gelişmiş; zamanla Çin ve Hindistan’da da rağbet görmüş ve inanç açısından metafizikle ilgili mülahazalara çok yatkın olan Doğu insanın eliyle iyice yaygınlaşarak Batı ülkelerine kadar ulaşmıştır. Meleklere ve cinlere inandıkları için fizik ötesine aşina olan Müslümanlar o eski medeniyetlerle irtibata geçince büyü ile de tanışmış; tütsü, tılsım, muska ve fala bakma gibi bidatları onlardan almışlardır.

İslâm alimleri sihri bazı kategorilere ayırmış; yıldızların tesirine dayandırılan ve “tılsım” denilen daha çok Keldânîlerin kullandığı sihirden ruh çağırma, hipnotizma ve benzeri yollarla insanlar üzerinde müessir olma şeklindeki büyüye, cinlerin gizli kuvvetlerinden yararlanılarak yapıldığı ileri sürülen ve halk arasında “cincilik” olarak bilinen sihirden el çabukluğu ile bir takım şaşırtıcı oyunlar göstererek bir göz boyamadan ibaret olan “illüzyon”a, farklı farklı aletlerle yapılan büyüden çeşitli ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla ortaya konan tuhaflıklara, İsm-i A’zam’ı bildiği iddiasıyla karşısındakileri psikolojik baskı altına almaktan insanların gizli yanlarını bir şekilde öğrenerek onların kalblerini okumuş gibi yüzlerine söylemek şeklindeki hokkabazlığa kadar pek çok büyü ya da büyü olarak değerlendirilebilecek düzenbazlık çeşidi saymışlardır.

Ehl-i Sünnet alimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah’ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir. Mutezile alimleri ve bazı modern yorumcular böyle bir hadiseyi kabul etmeseler de muteber kaynaklarda bu mesele anlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu büyü sebebiyle, Peygamber Efendimiz’in “mukarrabînin yanılması” çerçevesinde bir-iki sehvi olduğu bazı Sahabiler tarafından –bir kısım küçük farklarla– rivayet edilmektedir.

Ashâb-ı kiram, nübüvvet pâyesiyle telif edemedikleri öyle bir vakayı söylemeyip gizleyebilirlerdi. Fakat, Rasûl-ü Ekrem üzerinde çok kısa süreli ve küçük tesirleri görülen bu olayı nakletmede bir mahzur görmemişlerdi. O hadiseyi nakletmek suretiyle, büyünün, Peygamber Efendimiz üzerinde, dinin ve diyanetin ruhuna dokunmayacak şekilde, muvakkat bir tesirinin hâsıl olduğunu belirterek hem onun bir şer olduğunu göstermiş hem de öyle bir musibete maruz kalanların ne yapmaları gerektiğini talim buyurmuşlardı. Zaten, o sihirden sonra Allah Rasûlü’nde sadece bir kaç namazda “mukarrabîn sehvi” diyeceğimiz türden yanılmalar görülmüş ve bu hal uzun sürmemişti. O yanılmalar da, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp bir yüce ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde olmuştu. Öyle ki, yüksek duygulara ve uhrevî mülahazaralara bağlı o çeşit yanılmalar bizde vuku bulsa, bizim için birer fazilet vesilesi bile sayılabilir; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesi vardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” buyurmuş; Cenab-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Bazı rivayetlerde, Hazreti Peygamberimizin büyüyü kuyudan çıkardığı ama halka teşhir etmediği de anlatılmaktadır.)

Büyü Küfre Götürür

İslam, büyüyü ve büyücülüğü kesin bir dille yasaklamıştır: Kur’an-ı Kerîm büyücülerin iflah olmayacağını belirtmiştir (Tâhâ, 20/69). “Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur; sihir yapan da şirke girmiş sayılır” buyuran Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi cürümden biri olduğunu beyan etmiştir. Bir hadis-i şerifte eşlerin arasını açmak için efsuna başvurmanın, ipliğe okumanın ve büyü yapmanın şirk olduğunu söyleyen Peygamber Efendimiz, başka bir hadiste de, “Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse küfre girmiş olur” buyurmuştur. Bu hadisleri delil olarak getiren bazı alimler, sihirbazın kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.

Evet, göz boyama ve el çabukluğuyla insanları aldatma şeklindeki bazı türleri göz önünde bulundurulunca büyü yapan herkes hakkında “küfre girmiş olur” hükmü verilemezse de büyünün her çeşidinin haram olduğunda şüphe yoktur. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) büyüde bir tesir-i hakiki olduğuna inanıp Cenab-ı Hakk’ın güç ve kuvvetini görmezlikten gelmeye, büyüyü ticarî bir iş edinmeye ve insanların maneviyat boşluklarını onunla doldurmaya çalışmaya küfür nazarıyla baktığı da aşikardır.

Hususiyle bazı çevreler, bu türlü metafizik mülahazaları dinin yerine koymaktadırlar. Yogayı, meditasyonu, illüzyonu ve fizik ötesiyle alakalı ruhî tecrübeleri dine karşı bir alternatif olarak takdim etmektedirler. Din sayesinde ulaşılabilen huzura, saadete ve bir kısım fevkaladeliklere, bu yollarla da ulaşılabileceğini iddia ve ilan ederek, insanları dinden soğutup yogaya, meditasyona ve hiçbir sağlam temele dayanmayan ruhî tecrübelere sevketmekte ve dinin yerine başka metafizik mülahazaları ikame etmeye çalışmaktadırlar. Şayet, insanların nazarında farklılık arz eden ve onlara ilk bakışta harikulâde gibi görünen bazı hal ve hareketlere ulaşabilirlerse, onlarla caka yapmakta, fevkalâdeden varlıklar gibi arz-ı endam etmekte ve -açıktan açığa söylemeseler bile– kendilerini peygamber yerine koymaktadırlar. Yogizmden mistisizme, meditasyondan bir kısım batıl tarikatlerin ayinlerine kadar çok geniş bir alanda bu türlü sapıklıkları görmek mümkündür.

Maalesef, bizim ülkemizde o türlü inhiraflara girenlerin sayısı da az değildir. “Namaz, oruç, hac çok önemli değil, bunların hepsi şeklî şeyler. Asıl mesele şudur…” diyerek füruâta dair bir hususu öne çıkaran, dinde her meselenin kendine göre bir konumu olduğunu gözardı ederek Cenâb-ı Hakk’ın büyük gördüğünü küçük kabul eden, O’nun indinde çok küçük olan bir meseleye de aslan payı veren, dolayısıyla Allah’a karşı saygısız davranan ve ciddi bir inhiraf yaşayan bu kimseler, insanların gönlünde din ve diyanetle doldurulabilecek boşlukları o türlü bâtıl şeylerle kapatmaya çabalıyorlar. Diğer taraftan da, din ile Allah’a yaklaşabilecek, diyanetle kendi ruhî boşluklarını doldurarak tatmine ulaşabilecek ve Hak nezdinde hoşnut olunan birer kul haline gelebilecek insanları o türlü fantezilerle değişik bir aleme çekerek meşgul ediyor, Allah’tan uzaklaştırıyor ve dolayısıyla küfre giriyorlar.

Büyüyü ya da büyü kategorisine dahil edilen el çabukluğuna dayalı bazı oyunları böyle büyük bir tahripte kullanmayanlar kâfir olmayabilir; hadis şerhlerinde görüldüğü gibi belki günah-ı kebâir işlemiş olurlar. Fakat, genelde Peygamber Efendimiz büyüye ve büyücülüğe küfür nazarıyla bakmıştır. Netice itibarıyla, sihrin bazı çeşitleri insanı küfre götürüyorsa, ondan tamamen uzak durmak her zaman daha sağlam bir yoldur. Nasıl ki, gıybetin bir çeşidi zinadan daha tehlikelidir.. evet, bir ferdin gıybetini yapmak günahtır; fakat, bir topluluğun ya da o topluluğu temsil eden bir şahsın gıybetini yapmak sıradan bir gıybet gibi değildir; o zinadan daha tehlikeli ve öldürücü bir günahtır. Aynen öyle de, büyünün bazı türleri ve onların sebep olduğu bir kısım sapık inançlar vardır ki, onlarla meşgul olmak ve onlara inanmak da küfürdür. Öyle ise, ondan bütün bütün uzak durmak gerekir. Dolayısıyla, o meseleyi ifade ederken Allah Rasûlü, hikmetle hüküm vermiş ve “Sihir küfürdür” buyurmuştur.

Papaz Büyüsü

Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki, kimisi büyüyü meslek edinmiş, sihir yapıyor ve küfre giriyor; kimisi de farkına varmadan -hâşâ ve kellâ- Allah’ın gücü ve kuvveti yerine farklı güçler ve kuvvetler farz ediyor, büyü yaptırmak ya da bozdurmak için kapı kapı dolaşıyor ve küfürle karşı karşıya geliyor. Sanki –hâşâ- Allah onların yapacağı sihrin önünü alamazmış gibi düşünüyor. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceğine bir büyücüden başka bir büyücüye, ondan da bir başkasına koşuyor. Böylece, kesret-i kıble (aynı anda pek çok kapıya yönelme) fâsid dairesi içine düşüyor. Bir ona bir buna yöneliyor ve itikadı tamamen sarsıldığı için de hiç kimse onun derdine derman olamıyor.

İşin vahim bir yanı da, büyü vasıtasıyla insanların korkutulması ve üzerlerinde psikolojik baskı kurulmasıdır. Asırlar önce Firavunların müracaat ettiği ve Kabalistlerin de çokça kullandığı bu metodla adeta iradeler felç edilmekte; insanlar hem o türlü şeylerle oyalanarak hayır yollarından uzaklaştırılmakta hem de sömürülmektedirler. Mesela, “papaz büyüsü” olarak bilinen meşhur sihir çeşidi böyle bir psikolojik silah ve propaganda vasıtasıdır. En tehlikeli büyü çeşidi olarak anlatılan, sonu gelmeyen mübalağalarla çok korkunç gösterilen ve çoğu zaman ancak bir papaz tarafından çözülebileceği iddia edilen “papaz büyüsü” günümüzde de cahil insanları psikolojik baskı altına alan korku faktörlerinden biridir. Dilden dile aktarılırken bir heyulaya dönüşen ve bir yönüyle “Aman o adamlarla iyi geçinin, sakın onları kızdırmayın; papaz büyüsü yaparlarsa bir daha kolunuzu bile kaldıramazsınız” manasına da gelen söylentiler sinsi bir oyunun parçasıdır. Maalesef, sayıları az da olsa, cami gölgesinde büyüyen fakat kilise çatısı altında papazdan medet uman ve ona büyü çözdürmek için sıra bekleyen kimselerin varlığı da –şerirlerin lehine– bu oyunun tuttuğunu göstermektedir.

Milletin akîdesiyle nasıl oynandığını, dinin hüviyet-i asliyesinin bozulması için ne denli gayret edildiğini ve hurafelerin ne şekilde inanç yerine konduğunu görmek için medyumlara ve onlara rağbet edenlere bakmak da yeterli olsa gerek. Öyle insanlar var ki, Allah’a, Peygamber’e, dine ve diyanete inanmıyorlar; fakat, bir genel müdürlüğe gelip gelemeyeceklerini, bir koltuk kapıp kapamayacaklarını öğrenme ümidiyle medyumlara danışıyorlar. Ülkemiz ve milletimiz için hayatî ehemmiyeti olan bir kurumun üst seviyedeki bir temsilcisi bile daha yukarıdaki bir basamağa çıkıp çıkamayacağını öğrenme niyetiyle medyumun huzuruna (!) koşuyor. Ve zannediyorum bu insanlar, hayatlarında bir kere olsun, kâinatta en büyük hakikat olan “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatine kendi azameti ölçüsünde inanmamışlar. Medyuma inandıkları kadar dahi Allah’a inanmamış zavallı insanlar…

Meselenin çok acı ve pek acayip bir yanı da şudur ki; bir yerde din ve diyanet kendi çerçevesinde doğru bir şekilde anlatılınca, ona “dinî propaganda” diyorlar ve mani olmaya çalışıyorlar. Fakat, medyumundan müneccimine, büyücüsünden üfürükçüsüne kadar bir sürü hîlebâz için her türlü imkanı seferber ediyor; televizyon kanallarını onlara açıyor, gazete sayfalarını onların haberleriyle dolduruyor ve o türlü insanları birer meşhur yıldız haline getirerek herkesin onlara koşup müracaat etmesine zemin hazırlıyorlar.. ve böylece, koskocaman bir millet ateşe koşan pervaneler gibi kendini alevlerin içine atıyor.

Üfürükçüler Arasında Mekik

Evet, büyü bir gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek doğru değildir. Kanaatimce, musibetleri büyüye bağlama kapılarını bilkülliye kapamak gerekir. Büyü yapılmış mı yapılmamış mı? Cin çarpmış mı çarpmamış mı? Peri musallat olmuş mu olmamış mı? Bunlar bazı insanların başına gelmiş olabilir; biz büyünün yapılabileceğine ve bazı kimselerin onunla imtihan olabileceğine de inanıyoruz. Fakat büyü ihtimaline karşı kapıyı ardına kadar açık tuttuğunuz zaman en küçük sıkıntının dahi büyüyle açıklandığına ve hemen büyücülere koşulduğuna da şahit oluyoruz. Öyle ki, başı ağrıyan, midesi bulanan, kendisine izdivac yolu açılmayan, eşiyle arası bozulan, anne-babasıyla geçinemeyen, çocuğuna laf dinletemeyen, işleri iyi gitmeyen ya da dengeli bir insan tavrı sergileyemeyen hemen herkes kendisine büyü yapıldığını düşünüyor ve çevrenin de tesiriyle çok geçmeden sihre maruz kaldığına gerçekten inanıyor.

Kendisine büyü yapıldığına inananların pek çoğu büyücüler arasında mekik dokuyor; bir büyücüden diğerine, ondan bir başkasına gidip duruyor. Bazen hoca kılığındaki bir düzenbaz, müşterisinin başına dolanan sihri bozamayınca, onu bir başka arkadaşına sevkediyor; o da başa çıkamayınca üçüncü bir büyücünün yolunu göstererek “O benden daha kuvvetli bir adam; üfürüğü öyle güçlü ki, kim için bir muska yazsa onun etrafındaki bütün cinler hemen kaçıyor” diyor. İradesi felç edilen zavallı insan bu defa onun kapısını çalıyor. Belki muvakkaten onunla teselli oluyor. Bir-iki gün, ruh haletinde ve psikolojisinde bir rahatlama hissediyor. Bazı ziyaretçilerine “Falan zat dua etti, anında iyileştim” deyince, bu hadiseyi biri diğerine, o da bir başkasına anlatıyor ve aslında tedavi adına hiçbir şey yapmayan hatta belki o meseleden de hiç anlamayan adam meşhur oluveriyor. Birkaç gün geçince, büyülendiğini düşünen insan, kafasında canlandırdığı ve zihninde resmettiği korkuları yeniden hissetmeye başlıyor; bir kere daha ervâh-ı habisenin tesirine giriyor. Bu defa, daha güçlü bir üfürükçü bulmaya çalışıyor.. ve böylece bir sektör meydana geliyor; tamamen şeytanlık ağı ve tuzağı üzerine kurulmuş bu sektör sürekli besleniyor. Bir arz–taleb meselesi gibi, kandırılmaya açık bazı insanlar o sektörün sermayesi oluyor ve büyülendiğini düşünen bu kimseler o sektörü devamlı güçlendiriyorlar. Gayb ilmine, büyüye ve cinlerle alakalı bilgilere vakıf olduğunu iddia eden ve sözde şifa dağıtan hilekârlar da ağlarını kurarak “Nasıl olsa müşterilerimiz gelecekler” deyip bekliyorlar. Böylece, hiçbir işe yaramayan tufeyli bir güruh saf insanların sırtından geçinip gidiyor.

Bu arada, bazıları gerçekten büyüye, vesveseye ve evhâma maruz kalmış ya da habis ruhların hücumuna uğramış da olabilir. Bunlar genellikle Allah’tan uzaklaşma, Peygamber Efendimiz’e karşı mesafeli durma ve Kur’an’dan ayrı kalma neticesinde olur. Öyleyse, çareyi yakınlaşmada ve aradaki mesafeyi daraltmada aramak gerekir. İnsan, Allah’a kurbet vesileleri kollamalı, Efendimiz’e yakın durmalı ve Kur’an’a gönlünü açmalıdır ki, uzaklık ve yalnızlığın tehlikelerine karşı korunabilsin, vahşetini gidersin. Allah’a gönülden yönelmeli, içini O’na dökmeli ve şifayı sadece O’ndan istemelidir ki, duasına icabet edilsin. Ayrıca, bazı ağzı dualı kullar vardır; onlar yalnızca Allah rızası için dua ederler. Hastanın ismini alır, birkaç gece kalkar, secdeye kapanır ve yalvarırlar; “Bahtına düştüm Allah’ım, Şafi-i Hakiki Sen’sin. Şu kuluna şifa ihsan eyle; onu batıl peşinde koşan insanların eline düşürme; onların eline düşürüp perişan etme” der, yakarırlar. Allah Teâlâ da murad buyurursa, şifa ihsan eder. Bu yol, enbiyâ, evliyâ ve asfiyânın yoludur; bu hak dostlarının yolu dururken, Kur’an ve Sünnet gibi hiç yanıltmayan müracaat kaynakları bir kenarda beklerken başka kapılara yönelmek aldanmışlıktır. Bu hidayet rehberlerine müracaat edenler bütün dertlerine derman bulabilirler. Dertlerine derman bulamasalar da, sabır kalesine sığınır, az dişlerini sıkar ve musibeti vereni bildikleri için sabrederek evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn mertebesine yükselebilirler. Belki dünya hesabına biraz sarsılırlar; fakat ahiretlerini imar etmiş olurlar.

Dolayısıyla, asıl başvurulması gereken kaynaklar Kur’an ve Sünnet’tir. Hiç yanıltmayan rehberler İnsanlığın İftihar Tablosu ve her devirde selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında ve onların va’z ettikleri metodoloji çerçevesinde hareket eden salih kullardır. Her meselede olduğu gibi metafizikle alakalı mevzularda da bu sağlam kaynakların ve yanıltmayan rehberlerin gösterdiği çizgi takip edilmelidir.

Soru: Peygamber Efendimiz’in büyüye karşı okumuş olduğu bir dua var mıdır? Kendisine sihir yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalıdır?

Cevap: Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) her gece yatmaya hazırlandığı zaman iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar, ondan sonra yatardı. Hazreti Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.

Rasul-ü Ekrem Efendimiz, kendisine büyü yapıldığını farkettiği zaman da bu sureleri okuyarak Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı. İki elini açıp yanyana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti. Nakledildiğine göre, Efendimiz bunu 11 defa yapmış; her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissetmiş ve rahatlamıştı.

Dolayısıyla, o türlü bir duruma maruz kalanlar İhlâs suresini ve “Muavvizeteyn” dediğimiz Felâk ve Nâs surelerini onbirer kere okumalı ve Peygamber Efendimiz gibi yapmalıdırlar. Buna ilave olarak, Fatiha suresi, Âyete’l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki mesnun (Allah Rasulü’nden nakledilen) dualar da okunup onlarla Allah’tan şifa dilenebilir. Mesela; cin çarpmasına maruz kaldığını düşünen bir insan Fatiha Suresi’ni, Bakara Suresi’nin 1, 2, 3, 4, 5, 163, 164, 255, 284, 285 ve 286. ayetlerini, Âl-i İmran Suresi’nin 18. ayetini, A’raf Suresi’nin 54, 55 ve 56. ayetlerini, Mü’minûn Suresi’nin 116, 117 ve 118. ayetlerini, Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini, Haşr Suresi’nin son üç ayetini, Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumalıdır. (Bu duanın tam metni Işık Yayınları tarafından neşredilen Mealli Dua Mecmuası’nın Mart-2004 baskısının 161. sayfasında mevcuttur.) Bunları, o derde dûçar olan insan kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler. Ayrıca, gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir.

Şâfi ve Müessir-i Hakikî O’dur!..

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyüyle imtihan olan şahsın, onu Allah’ın izale edebileceğine tam inanmasıdır. Şayet insanın inancı zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edebileceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumalar, yalvarmalar ve dualar şifaya vesile olmayabilir. Fakat, Kur’an’ın bereketiyle ve sağlam bir niyetle Allah’a teveccüh edilirse o dert –inşaallah– zâil olur. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? Öyleyse, o belayı –hâşâ– Rabbimiz savamayacak da cinci hocalar (!) ve medyumlar mı savacak? Hayır, nâçar kaldığı yerde sadece Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden bir insana, Allah mutlaka bir perde açar ve onun dertlerine derman olur. Elverir ki o, başka kapılara gitmesin ve Allah’ı yegâne Müessir-i Hakiki bilerek O’na yönelsin.

Evet, “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren. O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren. Hastalandığımda O’dur bana şifa veren. O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan. Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum ulu Rabbim de yine O’dur.” (Şuara, 26/78-82) diyen Hazreti İbrahim bu konuda bize ne güzel örnektir. İşte bu imanla hareket etmek lazım. Aç da kalsak susuz da, tökezlesek de düşsek de, bela ve musibetlere maruz kalsak ya da düşmanlarla karşılaşsak da, her halükarda Allah bize yeter. Allah’ın inayet ve riayetinin olduğu bir yerde, başka desteklere ihtiyaç yoktur.

Sözün özü, büyü gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek yanlıştır. Büyücülerin pek çok gizli bilgilere vakıf olduğu ve tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki inançlar İslâm’a aykırıdır. Sihri bir sektör haline getirip insanları Allah’tan ve dinden uzaklaştırmak, dinin yerine bu türlü metafizik mülahazaları ikame etmek küfürdür. Sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, iman zaafından dolayı sihir yapmak veya yaptırmak da büyük günahtır. Şahsî ya da ailevî bazı arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, cinci hocalara (!) gitmek, şehir şehir, kapı kapı büyücü peşinde koşmak ve bu işin tacirliğini yapan hîlebâzlara sermayedâr olmak büyük bir aldanmışlıktır. Dinin yerine konmak istenen alternatiflere karşı tavır belirleme, efsanelere inanmama, üsturelere karşı mü’mine yaraşır bir duruş içinde bulunma, büyücülük ve cincilik karşısında selef-i salihînin çizgisinden ayrılmama, o türlü hurafelere karşı kapıları kapayıp arkalarına sürgü vurma ve -Allah’a tam teveccüh etmişsek- kimsenin bize zarar veremeyeceğine kat’î surette inanma bu konuda bize düşen vazifelerdir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13876.html

BÖLÜM SİHİR

Şeytan’ın yardımı ile ve bazı sebeplere sarılarak batılı hak suretinde göstermeye sihir denir.

Sihir yapabilmek için habis bir nefis sahibi olmak gerekir. Çünkü şeytandan yardım alabilmek ve onunla münasebet kurabilmek için habis olmak” başka bir deyişle şeytanlaşmış olmak gerekir.

İslamiyet sihrin varlığını inkâr etmemiş, ancak tevhid akidesine zarar verdiği, İslam ahlak ve prensiplerini rencide ettiği için yasaklamıştır. Binaenalyh, bir Müslüman sihirle meşgul olamaz.

Allah (c.c.)’un Rasulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Helak edici yedi şeyden sakının; Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, zinadan habersiz namuslu Müslüman kadınlara zina iftira etmek” (Buhari)

“Muhabbet ve sair maksatlar için efsun yapmak, iplik okumak veya muska yazmak suretiyle sihir yapmak şirktir.” (Ebu Davud)

Sihrin tesiri kafi midir diye sorulacak olursa, bilinmelidir ki; kafi değildir. Yani sihir erbabı, dilediği şeyi yapamaz. Bir kimse “sihirbaz sihir ile istediği şeyi yapar, sihri muhakkak tesir eder” derse, kâfir olur. “Sihir, Allah (c.c.) takdir etmiş ise tesir edebilir” demelidir. Çoğu zaman sihirbazın sihiri ya tesir etmez yada arzusunun hilafına tesir eder.

2-1 SİHRİN HAKİKAT OLDUĞUNUN DELİLLERİ

-Kur’an-ı Kerim’den deliller:

1- Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: ”

“Süleyman (Aleyhisselam)’ın mülkü (saltanatı) hakkında onlar, şeytanların uydurdukları yalanlara uydular. Oysa Süleyman (Aleyhisselam) (büyü yaparak) küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler ki insanlara sihri, Babil’deki iki meleğe, Harut ve Mârufa indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Bu ikisi; “Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın küfre düşme” demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah’ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!” (Bakara: 102)

2- “Musa (aleyhisselam) dedi ki; Gerçek size geldiğinde, onun için böyle mi söylüyorsunuz? Büyü müdür bu. Halbuki büyücüler felah bulmazlar.”(Yunus 77)

3- “Büyücüler gelince, Musa (Aleyhisselam) onlara “Atacağınızı atın” dedi. Onlar atacaklarını atınca, Mûsâ (Aleyhisselam) dedi ki: Bu sizin yaptığınız büyüdür. Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah, elbette bozguncuların işini düzeltmez.” (Yunus 81)

4- “Sağ elindekini bırakıver! O, onların yaptıklarını yalar yutar! Zira onların yaptıkları, sırf sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nerede olsa felah bulmaz.” (Ta-ha: 69)

5- “Sonunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar. “Biz, Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (Ta-Ha: 70)

6- “Biz de Musa’ya “asanı at” diye vahyettik. Bir de baktılar ki, bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. (Fir’avn ve kavmi) orada yenildiler ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. “Musa ve Harun’un da Rabbi olan alemlerin Rabbine inandık” dediler.” (A’raf: 117-122)

7- De ki; Sabahın Rabb’ına sığınırım. Yaratıkların şerrinden Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden Düğümlere üfürenlerin şerrinden Hased ettiğinde hased edenlerin şerrinden Düğümlere üfürenlerin şerrinden; yani düğümlere üfürüp (üfürükçülük cincilik) rukye yaptıklarında büyücü kadınların şerrinden (Allah’a sığınırım) demektir, (Ibni-i Kesir)

İmam-ı Kurtubi de, bu ayetin tefsirinde; “Düğümlere üfürerek sihir yapan kadınların şerrinden (Allah’a sığınırım) de”, olarak tefsir etmiştir.

İbn-i Ceririt Taberi; Bu ayeti, kadınların düğümlere üfürerek sihir yaptıkları zaman şerlerinden (Allah’a sığınırım) de, olarak tefsir etmiştir.

-Sünnetten Deliller

1- Ibn-i Abbabs (r.a.)’dan Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet ediliyor. “Yıldızlardan bir dal iktibas eden, öğrenen, bir nevi sihir öğrenmiş olur.” Bu hadiste peygamberimiz (s.a.v) sihir öğrenmeyi yasaklıyor. Bu da delildir ki sihir, hakikidir, öğrenilir ve öğretilir. Aynı şekilde şu ayet de delildir; “Bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.”

Sihir bir ilimdir. Fakat öğrenilmesi yasaklanmıştır. Allah ve Rasulu de sihirbazı ve sihirbaza gideni zemmetmiştir.

2- Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Şarap içmeye devam eden, sihirbazı tasdik eden, yani “sihir bizatihi tesir eder” diyen (sihir ancak Allah (c.c.) takdiri ve izni ile tesir eder) ve Sıla-i Rahmi terk eden yani akrabalarını ziyaret etmeyi terk eden duhul’u evveliyn ile cennete girmez. (İbni Hibban)

Efendimiz (s.a.v.) “sihir bizatihi tesir eder” itikadını yasaklamıştır.

Her müslümanın bilmesi lazımdır ki ne sihir nede herhangi bir musibet Allah’ın takdiri olmadan tesir etmez. (Oysa Allah’ın (c.c.) izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi.) Kavli şerifi bunu açıklamaktadır.

3- İbn-i Mesud (r.a.); “Kim sihirbaza, Araf’a ve kâhine gider ve onların sözlerini tasdik ederse Muhammed’e (s.a.v.) indirileni inkar etmiş olur.” (Bezzaz)

4- Hz. Aişe (r. anha) şöyle buyurdu:

Lebid b. Asam adında Beni Zurayk yahudilerinden biri, Resulullah’a sihir yaptı. O kadar ki, Rasulullah (s.a.v.) hiç yapmadığı bir şeyi yapmış gibi görünüyordu. Hatta bir gün veya bir gece resulullah (s.a.v.) dua etti, tekrar tekrar dua etti ve sonra şöyle dedi; “Ey Aişe! gördüm ki, Allah bana istediğimi verdi, iki adam geldiler, biri başım ucunda biri de ayaklarımın ucunda oturdu. Başımda oturan ayaklarımın ucunda oturana dedi ki, “Bu zatın hastalığı ne?” Öteki, “Bu zata sihir yapılmış” dedi, beriki “Kim yapmış?” deyince, öteki “Lebid b. Asam” dedi, beriki “Ne ile yapmış?” diye sorunca, “Tarak, kıl ve hurma kabuğu” diye cevap verdi, beriki “onlar nerede?”, öteki, “Ziervan kuyusunda” dedi. (Buhari-Müslim)

Bunun üzerine, Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali, Zübeyr, Talha ve Ammar (r.a.) hazeratını kuyuya gönderir. Onlar kuyunun suyunu çekerler, dibinden taşı kaldırır ve altından bir ipliği onbir düğümle düğümlenmiş olduğu halde bulur ve alırlar. Rasulullah’a (s.a.v.)’e getirirler.

Allah Teâlâ Muavvezeteyn Sûrelerini indirir. Bu iki sûrede onbir ayet vardır, her bir düğüm çözülür. Onbirinci düğüm çözülünce Rasulullah’ın hastalığı tamamen iyileşir ve eski sıhhatine kavuşur.

5- Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Kuş uçmasını uğura ve uğursuzluğa yoranlar, gaybı bildiğini iddia edenler, kahine gidenler, sihir yapanlar veya sihre başvuranlar, yanut kahine gidip sözünü tasdik edenler Muhammed’e (s.a.v.) indirileni (Kur’an-ı) inkâr etmiş olur.” (Bezzaz)

6- Ebu Hureyre (r.a.) rivayet ediyor; Allah (c.c.)’un Rasulü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur ki: “Helak edici yedi şeyden sakının: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, zinadan habersiz namuslu Müslüman kadınlara iftira etmek” (Buhari)

Bu hadiste delildir ki sihir hakikattir, hurafe değil.

-Alimlerin Sözlerinden Deliller
Hz. Ali (r.a.) “Her kâhin sihirbaz demektir. Sihirbaz ise kâfirdir.” buyurmaktadır.

Ehli sünnet alimleri sihrin hakikat ve varlığı hakkında ittifak etmişlerdir.

Mutezile, sihrin hayal olup hakikat olmadığı görüşündedir. Delilleri ise;

“Musa (aleyhisselam) “Hayır, siz atın!” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve sopaları yaptıkları büyülerden, kendilerine gerçekten koşuyorlarmış gibi görünüyor.”

Bu delil olmaz çünkü; bizde bu sihri kabul ediyoruz ve sihrin çeşitlerinden biridir diyoruz. Allah (c.c.) Kur’an-ı Mecid’in de fir’avn’un sahirleri hakkında kıssa ederek (Büyük bir sihirle geldiler.) buyurmaktadır.

Sure-i Felak ulemanın ittifakı ile Rasulullah’a yapılan sihir hakkında nazil olmuştur.

Efendimiz (s.a.v.) “Allah (c.c.) bana şifa verdi” buyuruyor. Şifa ancak hastalığın kalkması ile olur. Bu da hakikattir, hayal değil.

Sahabeden ve tabiinden sihirin varlığını ve hakikatini inkâr eden olmamıştır.

Allah (c.c.) mealen “Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın küfre düşme demedikçe kimseye birşey öğretmezlerdi”

“Koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı.” buyurarak sihrin gerçekten varolduğunu ortaya koymaktadır.

Hadisi şerifte efendimiz (s.a.v.)’e sihir yapıldığı ve kuyuya gömüldüğü sabittir.

Hakikat olmayan şey nasıl öğretilir, defn edilir, insanın ölümüne ve hasta olmasına sebep olur?

2.2- SİHRİN ÇEŞİTLERİ

1- Gildaniler’in sihridir. Bunlar yıldızlara tapar ve işlerinin vukuunda yıldızların müessir olduğuna itikad ederlerdi. Bedenlerde sihir ile meydana getirmek istedikleri hastalık, ölüm ve delirme gibi arazların yıldızların tesiri ile vücud bulduğuna inanırlardı, ibrahim (a.s.) onların bu batıl inançlarının iptali için gönderilmiştir. Yıldızların insanlar üzerinde hiçbir tesiri yoktur.

İbni Abbas (r.a.)’dan, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Yıldızlardan bir dal iktibas eden, (öğrenen), bir nev’i sihir öğrenmiş olur.”

2- Vehim sahiplerinin sihridir. Bazı eşya ve hadiseyi olduğundan başka türlü göstermek ve inananlara bunu vehmettirmekten ibarettir.

3- Şeytanın yardımı ile bazı harikulade haller göstermektir.

4- Göz boyama (illüzyon) denilen sihirdir ki, aslında el çabukluğundan başka bir şey değildir.

5- Geometrik oranların birleşmesinden meydana gelen harikalardır ki, tılsımlar da buna girerler.

6- Yemeklerin ve ilaçların özelliğinden yardım istemek. Bunların havassı inkâr edilemez. Çünkü mıknatısın etkisi gözle görülmektedir.

7- Kalpleri bağlamaktır: Dalkavuk ve sahtekâr olan, kendisinde olmayan bir takım halleri kendisinde varmış gibi gösteren büyücüler piyasada yaygındır. Kalpleri nasıl büyülüyor? Saf, zayıf akıllı insanları kendilerine nasıl musahhar ediyorlar? Kendisinin ilim ve hikmet sahibi salih bir insan olduğunu, hatta ismi azam-ı bildiğini, dualarının kabul olduğunu, levh,i mahfuzu okuduğunu ve insanların hallerini keşif ettiğini, kendisine itiraz edeni isterse bir bakışla taş gibi edeceğini söyleyerek ve hatta cinlerin kendi emrinde olduğunu, cinlere bazı yapılması zor olan işleri yaptırdığını, bazen işaret ve bazen açıktan kendisinin veli olduğunu veya ilerde veli olacağını söyleyerek saf ve kabiliyeti az olan kişileri kendisine musahar ederek dolandırıcılık yapar ki, dolandırıcılık ve sihrin ekserisi bununla alakalıdır.

8- Kovuculuk ve gizli şekilde aldatmaktır. Bu da insanlar arasında çok yaygındır. Müminlerin kalplerini ayırmak ve birbirine düşürmek şeklinde olur ki, bu da ittifakla haramdır.

Sihrin tesiri kafi midir diye sorulacak olursa, bilinmelidir ki; kafi değildir. Yani sihir erbabı, dilediği şeyi yapamaz. Bir kimse “sihirbaz sihir ile istediği şeyi yapar, sihri muhakkak tesir eder” derse, kâfir olur. “Sihir, Allah (c.c.) takdir etmiş ise tesir edebilir” demelidir. Çoğu zaman sihirbazın sihiri ya tesir etmez ya da arzusunun hilafına tesir eder.

SİHİRBAZ ŞEYTAN İLE NASIL İRTİBAT KURUYOR

Sihir yapabilmek için habis bir nefis sahibi olmak gerekir. Çünkü şeytandan yardım alabilmek ve onunla münasebet kurmak için habis olmak başka bir deyişle şeytanlaşmış olmak gerekir.

Evvela sihirbazın şeytan ile arkadaş olması için bazı şirk’i ve küfrü gerektiren hallerde bulunması lazım ki şeytan ona yardım etsin. Sihirbaz müşrik veya kafir olduğu zaman, şeytan onu sever beğenir, ve ona hizmet eder. Şu gerçek bilinsin ki şeytan bir sihirbaz, kafir veya müşrik olmadan veya büyük bir günah işlemeden ona yardım etmez. (Mahremi ile zina gibi v.s.) Sihirbaz küfre düştüğü zaman şeytan onu seviyor ve ona hizmet ediyor. Geçmiş bazı olaylardan haber veriyor. Bazı harikulade görülmemiş işlerin olmasına sebep oluyor, iki kişinin arasının açılmasına, veya birbirlerini şiddetli bir şekilde sevmeye veya karı kocanın birbirleri ile beraber olmalarına mani olmağa… v.b. şeyler yapmaya başlıyor. Gittikçe küfür bataklığına düşüyor. Bu haller ona zevk veriyor. Artık iman etmesi veya tevbe etmesi zorlaşıyor. Çoğu da bu hal üzere kafir olarak ölüyor. ALLAH’a sığınırız.

insanın tabiatı bozulup haramdan lezzet almağa başlayınca şeytanla irtibat kurmanın yollarını arıyor. Eğer tam küfür bataklığına düşmemiş ise cinlerden arkadaş edinip onları bazı hizmetlerde kullanacağını zannediyor. Sonunda şu yollardan birisi ile şeytanla oluyor. Fakat bu hal onun imansızlığına sebep oluyor. Bu tür insanlar dünyanın en sefil en huzursuz en rezil insanlarıdır, rahat uyku uyuyamaz, sıkıntıdan kurtulamazlar. Üstelik evlatları ve ailesi de devamlı rahatsızlık içindedirler. Sihirbazlar arasında şeytanla irtibat şu yollardan biri ile oluyor ki bunların hepsinde de sihirbaz açık bir küfre düşüyor, insanlar bu tür sihirbaz ile Kur’an ehlini birbirinden ayırt edemiyor.

Bazen o sihirbazın yanına gittiğinde kendisine Kur’an ile ilaç yaptığını zannediyor. Onun için bu yolları izah edeceğim ki hak batıldan ayrılsın.

1) Bu usulde sihirbaz Kur’anı necis bir şey ile yazar veyahut yazdığı Kur’anı necis bir şey ile siler şeytan o insana gelir, Kur’andan şu ayet veya sureyi hayız kanı ile yazması karşılığında ona yardımcı olacağını söyler. Mısır’da tevbe etmiş sihirbazlardan bir tanesine sihrinde nasıl başarılı olduğunu sorarlar, o da: “Ben yasin’i bir tabağa yazar sonra o yazıya bevl eder o sidik ile yazıyı silerdim. Bu şekilde sihrimde başarılı olurdum” der. Bu usuller şüphesiz küfürdür. Kur’an’dan bir ayet veya bir sure ile alay etmek şüphesiz küfürdür.

Kardeşlerimizden de bazıları sidik ile sihrin çözüleceğini zannederek eve kapılara domuz yağı sürülmüş o da sidik ile çözülür. Sidik ile kapıyı yıkayın diyorlar. Hatta sidik içenler olduğunu duyduğum için üzülerek yazıyorum, ve bu tür insanların bu tür hatalara düşmemelerini temenni ediyorum. Ve diyorum ki;

Efendimiz (s.a.v.)’in yolundan ve ona hakkı ile tabi olanların yolundan başka şifa yoktur.

2) Bu usulde ise şeytan, sihirbazdan kendisi için bir hayvan kesilmesini ister. Bu da ekseri olarak siyah tavuk olur. Bu tür olanlardan bazılarına şahit oldum ki siyah tavuk istiyorlar. Veya başka bir hayvan, fakat siyah rengi tercih ediyorlar. Sihirbaz bu hayvanı besmele çekmeden kesiyor. Kanından da hastayı atlatıyor. Sonra o hayvanı harabe bir eve veya mekana attırıyor. Çünkü, şeytanlar böyle mekanları sever. Orada yaşarlar. Sonra da şirk ve küfrü gerektiren azimet okuyor. Cinnin de istekleri yerine geldiği ve o hibis’i sevdiği için artık onun isteklerini yerine getiriyor. Bu sihirbaza giden insan eğer cahil olur ise bunda pek sakınca göremiyor. Hatta sihirbaz bile küfre düştüğünü bilemiyor. Cin ile irtibat kurmak için küfür ve şirk gerektiren azimetler okuyor… ALLAH (CC)dan gayrisi için, cin için o hayvanı kesiyor ve böylece helak oluyor nitekim. Rasulullah (SAV), “Kim ALLAH (CC)dan başkası için keserse ALLAH (CC) Ona lanet etsin.” buyuruyor. (Müslim)

3) Bu usulde ise herhangi bir kadın ile erkeğin birbirlerini sevmeleri ve ayrılmaları, veya kadın veya erkeği bağlamak, annesini babasını kötü göstermek, işini kötü göstermek için yapıyor. Bunu da yaparken karanlık bir odaya giriyor. Perdeleri kapatıyor, ışıkları söndürüyor. Eğer muhabbet için yapıyor ise güzel kokulu buhur yakıyor. Mesela; anber, günlük, cavi vb… Eğer ayrılık için yapıyorsa kötü kokulu buhur yakıyor. Ve bu işleri cünüp olarak yapıyor. Hatta bu işleri yaptıran kadın ile zina ediyor. Sonra cinlerin reislerine tapınır gibi tazim edip azimet okuyor. Bu okuma esnasında yanında siyah bir kedi beliriyor. Bazen bir ses duyuyor herhangi bir şey görmüyor. Sonra o şeytana emrediyor. O şeytan da yapabilirse sihirbazın dilediğini yapıyor.

(4.) Usulde ise sihirbaz küfrün en kötüsü ile küfre düşer. Sonra şeytanın arkadaşlarından, dostlarından ve sevdiklerinden olur. Şöyle ki; sihirbaz Kur’an’ı alır helaya girer Kur’an’ı ayaklarının altına koyar, veya üstüne oturur. Küfre açık olan tılsımlar okur. Sonra çıkıp bir odaya girer. Artık şeytanın sevdiklerinden olmuştur. Beykoz’da bir melun sihirbaz var. Onun yanma hoca diye tedavi için gidiyorlar. Onun kendi itirafı şöyle “Ben Kur’anı kıçımın altına alıp oturuyorum. Benim cinlerim bana o zaman yardım ediyorlar.” diyor. Sen nasıl bir Müslümansın ki böyle bir insanın yanına gidiyorsun…

Sonra bu insan (SAHİR) mahremi ile zina etmeden, dine iman’a sövmeden, mürted olmadan, livata veya yabancı bir kadın ile zina etmeden şeytan bununla arkadaş olmağa razı olmuyor. Yaparsa ondan razı oluyor, isteklerini yerine getiriyor.

Sonra şeytan bu sihirbaza vuruyor. Ve geceleri uyku uyuyamıyor. Hatta bazılarını felç ediyor. Bazılarıyla da alay ediyor. Çıldıracak duruma getiriyor. Şeytan bu insana çok işler yaptırıyor. Burada bir misal vereceğim gerisini siz kıyas edin. Şeytan bir erkek suretinde temesül ederek zekerini o sihirbazın ağzına, yüzüne, kulaklarına sürüyor. Bu sefer kendi kendini de kurtaramıyor. Bu tür insanların, ölümleri de çok kötü bir şekilde oluyor. Dünyada da, ahirette de perişan oluyor. ALLAH (CC) şerlerinden korusun. AMlN

5) Bu usulde ise sihirbaz, Kur’anı Kerim’den bir sureyi, harflerini tek tek olmak üzere tersten başlayarak yazmağa başlar. Ve üzerine azimet okuyarak cinle irtibat kurar.

Bu tür olanlarda bazen cin ile irtibat için şu şekilde yazıyor. Ve şeytandan yardım istiyor. Bir hasta geldi. Üzerindeki muskayı bana gösterdi. Orada “Ey iblis bana yardım et” ibaresi vardı. Hastaya söylediğimde şaşırdı. Yanımda başka Arapça bilen insanlar da vardı. Onlara bu ibareyi siz de okuyun dedim. Okudular ve şaşırdılar. Onu yazana telefon ettim tevbe etmesi için kızdı ve hatasını kabul etmedi.” Uyanık olun kardeşler.”

6) Bu usulde sihirbaz, baliğ olmamış bir kız çocuğu istiyor. Sonra çocuğun avucuna bir tılsım yazıyor. Bu tılsımı bazıları tırnağına, bazıları da alnına yazıyor. Bazıları ise tırnağa sadece mürekkep sürüyor. Sonra da azimet okumağa başlıyor. Sonra çocuğa ne gördüğünü soruyorlar. Çocuk bîr şey görmediğini söylüyor. Tekrar tekrar azimet okunuyor. Bazen sihirbaz okumaktan bayılacak kadar hasta düşüyor. Sonra tekrar soruyor: “Bir şey görüyor musun gelen oldu mu?” Sahir o cinne soruyor, cin cevap veriyor. Çocuk da hadiseyi anlatıyor. Bu tür bazı sihirbazlar da hastanın avucuna bakıyor. Avucunun içindeki çizgilerden geçmiş ve gelecek ile alakalı haberler veriyor. Bu haberleri verirken ona şeytan ilham ediyor. Bazıları bunun şeytandan olduğunu biliyor. Bazıları da altıncı his deyip kendisini bir şey zannedip beğeniyor. Bu tür insanlara gitmek ve haberlerine inanmak kesinlikle yasaklanmıştır.

7) Bu usulde sihirbaz, yıldızların insanlar üzerindeki tesirine inanır. Belli bir yıldıza ibadet eder ve ta’zimde bulunur. O yıldızın kendisine yardım edeceğini zanneder, ve ondan istekte bulunur. Onun bu isteğine karşı bir ruhani yıldızdan iner gibi görünür,. Aslında o yıldızın o insanın kendisine ne ibadetinden ne de istediğinden haberi vardır. Şeytan o yıldızdan iniyormuş gibi görünür, ve onun emrinde, olduğunu söyler. Sonra da onu küfür bataklığında şiddetli bir şekilde vurarak bırakıp gider. Yıldızların insanlar üzerinde hiçbir tesiri yoktur. Büyüklerinin ve küçüklerinin. Bu tür sihirbazın sihri Kur’an okunur okunmaz hemen çözülür.

8) Bu usulde sihirbaz, hastadan bir elbisesini ister. Bazen mendilini bazen takke veya şapkasını veyahut, o hastanın üzerinde kokusu olan herhangi bir elbisesini ister. Ve onun üzerine küfri azimetler okuyarak hasta hakkında bazı malûmatlar verir Bazen ayağını bir pamuk ip ile ölçer. Ve Kur’andan Hümeze Suresini sesli olarak okur. Sonra sessiz olarak küfri bazı azimetler okur. Sonra cinne seslenir. Eğer hastalık cinden ise ipi kısaltmasını, eğer nazar ise ipin uzamasını, eğer tıbbi ise kendi haline bırakmasını söyler. Cin de onun dediğini yapar ki cin çok yalancı olduğundan hastalar hakkında söylediğinin ancak yüzde biri doğrudur, diğerleri yalan. Bu tür sihirbazlara gidip sonra bana gelen ve tedavi ettiğim hastaların çok azında cin çarpması ve sihir alameti gördüm, diğerleri hepsi evham, vesvese çoğuna da bu vesveseleri bu tür sihirbazlar vermiş. Ve o insanın hasta olmasına sebep olmuşlardır. Sağlam insan bu tür sihirbaza gidip sağlam olduğu halde bir müddet sonra hasta olmaktadır. Şerlerinden ALLAH’a sığınırız.

HELAL OLAN SİHİR

Bir kadının kocasına yapmış olduğu sihir helaldir. Şöyle ki kadın kocası eve gelmeden, evindeki malzemelerden kocasının sevdiği yemeklerden hazırlar, evi pis kokulardan temizler ve güzel kokular sürer, güzel elbiselerini giyip, süslenip, kocasını bekler, kocası eve gelince güler yüzle ve tatlı bir dil ile kocasına iltifatta bulunup gönlünü hoş eder, istemese de kocası onu yatağa çağırdığında istiyormuş gibi davetine icabet eder, sabah namazından sonra yatmışlarsa erkenden kalkar sofrasını hazırlayıp kocasını tatlı bir lisan ile çağırır, kaldırır, giderken de yolcu eder, iltifatla bulunur ise bu muamelesi ile kocasını kendine meşhur etmiş olur.

İnsan ne kadar sert mizaçlı olursa olsun bu tür davranış ile karşısındakini yumuşatır. Atalarımız ne kadar güzel demişlerdir. “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.”

Kocasını kendisine bağlamak isteyen kadın sihrin bu çeşidine baş vursun muvaffak olacaktır. Aksinde ise, huzursuzluk ve ayrılık vardır.

2.- SİHİR NASIL TEŞHİS EDİLİR?

Sihir, Allahu Teâlâ müsaade ederse insana te’sir edebilir. Her kim falanca insana kesinlik ifade eden bir söz ile sihir yapıldı derse, bu insan yalancıdır. Yalan da günahtır. Sihir yaptığını kesin bilmek için sihir yaparken görmek veya iki tane Müslüman sika (kendisine güvenilir) insanın, “Ben buna falanca sahiri sihir yaparken gördüm.” demesi gerekir. Bu durumlar hariç, her kesinlik ifade eden “falancaya sihir

yapıldı” sözü yalan, hata ve günahtır. Maalesef bu yalancılar bu yalanları ile meşhur oluyorlar.

Sihir ancak alametlerinden anlaşılır ve ona göre tedavi edilir. Alametleri ise cin çarpmasından olan alametlerin aynısıdır; hasta sebepsiz yere başağrısı çeker, sebepsiz yere ağlar, sihri çözen ayetler okununca ağlar, bazen de görünür hiçbir alamet olmaz. Bazen çok çirkin bir kız için yaparlar; cin o kızın yüzünü çok güzel gösterir. Aslında o kız çirkindir, onunla evlenen o meşhur insana bunun neresini beğendiği sorulduğunda adeta ona dünya güzeli gözüktüğünü söyler. Bazen de bunun tam tersi olur. Çok güzel olduğu halde, kocasının gözüne çok çirkin gözükür. Bazen yeni evlenmiş olanları bağlarlar, karısı ile beraber olamaz. Bu tür sihirlerde bazen alamet belli olmayabilir. Bu alameti kendisi de bilmez, onu görenler de fark etmez. Bu tür sihirli hasta önce de bahsettiğimiz gibi okunmaya başlayınca, ya ağlamaya başlar, ya çığlık atar, yahut da vücudu titremeye başlar, elleriyle gözlerini kapatır. Bu alametleri tesbit ettikten sonra da hastaya “sende sihir var, sana sihir yapılmış” denilmez. Muhakkak demek icap ederse, “sende sihir alametleri olduğu anlaşılıyor” denir.

Sihir, alametleri ile tesbit edilip anlaşıldıktan sonra tedaviye başlanır. Eğer sihri yapan habis, bu işi cin ile ortak yapıyorsa alametleri şunlardır:

Şiddetli bir baş ağrısı veya herhangi bir uzvun ağrıması, kadının çocuğunu düşürmesi, fazla adet kanı gelmesi, insanın konuşmasına mani olmak veya evine işine gitmesine mani olmak. Böyle bir kardeşimiz bize geldi, İstanbul Televizyonunda çalışıyordu ve kendisinde sihir alameti vardı. Kendi ifadesi aynen şöyle; “Evden çıkıp ne zaman işe gitmeye niyet etsem sıkıntıdan patlıyordum.” Kendisine okumaya başlayınca şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı ve içindeki ifrit dilinden konuştu. Suriyeli Fettar isminde bir cin olduğunu söyledi, içinden çıkmasını söyledim, çıkmadı. Hastanın üzerine Allah (c.c.)’ın kelamı Kur’an’ı okuduk, Allah (c.c.)’ın lütfuyla, bizim vesilemizle Allah (c.c.) ona şifa verdi.

Eğer sihir sebebi ile cin insanın bedenine girmiş ise, cinin çıkması ile sihir çözülür, iki asker karşı karşıya birbirleri ile ellerinde silah olduğu halde savaşırlarsa, hangisi galip gelir ise öbürü helak olur. Eğer kalp Allah (c.c.)’ın zikri ile mamur, Allah (c.c.)’ı çok zikredenlerden ve haramlardan kaçarak Allah’a çok sığınanlardan ise, o zaman dili kalbine uyacaktır. Bu da sihre karşı alınacak tedbirlerin en büyüğüdür. Sihrin en ziyade tesir ettiği insanlar, Allah (c.c.)’tan gafil, cahil, kalbi zayıf her şeye meyleden, şehvetperest, süfli kimseler ve ekseriyetle kadın ve çocuklardır. Şehvete düşkün olan insan meylettiği şeye karşı zaif olduğu için veya kalbi zayıf olan insanın çok çabuk bir şeyden tesirlendiği için, cin onun zayıflığından yararlanmakta ve sihrin tesiri de Allah (c.c.)’ın izniyle kolay olmaktadır.

2.3- İNSAN KENDİNİ SİHİRDEN NASIL MUHAFAZA EDER?
1- Allah (c.c.)’a sığınmak ve Allah (c.c.)’ı çok zikretmek, ki bu kale misalidir; içine giren düşmanın şerrinden emin olur.

2- Kur’an’ın en büyük ayetlerinden olan Ayet-el Kürsi’yi beş vakit namazdan sonra okumak. Efendimiz (s.a.v.) “Kim Ayet-el Kürsiyi gece okursa, Allah (c.c.) onu gece bütün musibetlerden muhafaza eder, şeytan da ona yaklaşmaz” buyurmaktadır. Sahih bir hadiste ise,” “Kim sûre-i Bakara’nın sonunu okursa, Allah (c.c.) o gece bütün kötülüklere karşı okuyanı muhafaza eder ve ona Allah kâfi gelir” buyurulmuştur.

Kim sabah ve akşam namazlarından sonra Ayet-el Kürsi, İhlas, Felak ve Nas sûrelerini üç defa, Sure-i Haşr’ın sonunu bir defa,

okursa, o gün insana sihir tesir etmez.

Amr Ibni Saad, babasından nakil ediyor. Peygamberimiz “Her kim acve hurmasından yedi tane yese, o gün ona zehir ve sihir tesir etmez” buyurmuştur. (Sahih-i Buhari)

Şu da çok iyi bilinsin ki, bütün insanlar ve cinler toplansalar, sana zarar vermek isteseler, Allah (c.c.)’ın takdir ettiği, senin hakkında yazdığı olur. Aksi takdirde zarar veremezler. Aynı şekilde iyilik yapmak isteseler, yine yapamazlar, ancak Allah (c.c.)’ın takdir ettiği kadar. O halde sığınılacak merci ancak Allah (c.c.)’dır.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor.

“Her kim kâhine gider, ve sözlerini tasdik ederse Muhammed (s.a.v.)’e indirilenden (Kur’an’dan) muhakkak uzak olur. Yahut gider onu tasdik etmezse kırk gün namazı kabul edilmez.” (Tabareni)

2.4- SİHİRBAZIN VE SİHİRBAZA GİDENİN HÜKMÜ

Hz. Ali (r.a.) “Kâhin sihirbaz demektir; sihirbaz ise kafirdir” buyurmaktadır.

Allah (c.c.) Kur’an-ı Mecid’inde şöyle buyurmaktadır; “Bu iki melek ‘biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihir ile kâfir olma’ demedikçe kimseye sihirden bir şey öğretmezlerdi.” (Bakara: 102)

Sahih bir hadiste; “Kâhine ve arrafa gidip onu tasdik eden Muhammed (s.a.v.)’e indirileni inkâr etmiştir.” (Hakim) buyurulmaktadır. Başka bir hadiste ise; “içkiye devam eden, sıla-i rahmi terk eden ve sihirbazı tasdik eden cennete giremez” buyurulmaktadır. (İbn. Hibban) Cündeb (r.a.) rivayet ediyor: “Efendimiz (s.a.v.) ‘sihirbazın cezası kılıçla öldürülmektir’ buyurdu.” (Tirmizi)

Bücale b. Abde rivayet ediyor: “Vefatından bir sene önce Hz ömer (r.a)’den bize mektup gelmişti. Mektubunda sihir yapan erkek ve kadınların öldürülmesini emr ediyordu. Bu söz üzerine üç sahir öldürülmüştür. Hz. Ömer, oğlu Abdullah, kızı Hafsa, Hz. Osman, Cündeb İbni Abdullah, Cündeb İbni Kaad, Kays Ibn Saad, Ömer Ibni Abdülaziz, Ahmed Ibni Hanbel ve Ebu Hanife’den sahirlerin öldürülmesi haberi sabittir.”

İmam-ı Malik, Ebu Hanife ve imam-ı Ahmed’den meşhur plan kavle göre büyücünün tevbesi kabul olmaz. “Önceden yapıyordum, ama bir zamandır bıraktım” derse bu sözü kabul edilir, öldürülmez.

Velid İbni Ukbe’nin yanında bir büyücü varmış, önünde oynar ve adamın başını uçurur, sonra adamı çağırır başını yerine koyarmış. Bunu gören halk “sübhanallah, ölüleri diriltiyor” dermiş. Mücahidlerin salihlerinden bir kişi bunu görünce, ertesi gün kılıcını kuşanarak adamın oyununu oynadığı yere gelmiş. Büyücünün boynunu vurmuş ve demiş ki; eğer büyücü doğru ise kendi kendini diriltsin. Sonra Allah (c.c.)’ın “Siz göre göre büyücüye mi uyuyorsunuz?” kavlini okumuş.

Hz. Hafsa (r.a.) kendisine sihir yapan cariyesini öldürttü. Hz. Osman (r.a.) bu işi kabul etmedi çünkü kendisinden izinsiz yapıldı. Hanefilere göre de sahir şer’i mahkemenin hükmü ile öldürülür. Sihri yapmak, haram olduğu gibi, öğrenmek de ekseri ulemaya göre haram, hatta küfürdür. Sihir yapanın bu esnadaki itikad ve ameline göre değişir. Bu kimse eğer sihir sonucu meydana gelecek hadiseyi Allah (c.c.)’dan başka bir failin, mesela yıldızların yarattığına itikad eder, ya da sihir yapabilmek için mukaddesata hakaret gibi küfrü mucib itikad ve amelde bulunursa kafir olur, olmazsa büyük günahtır.

Sihrin, Cenab-ı Hak tarafından takdir olunmuş ise insanın bedenine, zihnine ve aklına tesir ettiği bir vakıadır. Hatta Peygamber efendimize yapılan büyünün mübarek vücutlarına tesir ettiği mervidir.

insanın kendisine yapılan sihri çözdürmek için sihirbaza gitmesi de yasaklanmıştır. Önce de anlattığımız gibi, sihirbazı tasdik eden cennete giremez.

Kur’an’da her şeye bir çözüm yolu vardır. Allah (c.c.)’ın kitabı ve onunla amel eden veya etmeye çalışanlar dururken ne lüzum var kahin, falcı, cinci ve papazlara gitmeye! Onlara gidenler Kur’an’dan uzak, cahil ve zavallı insanlardır. Önce de belirttiğimiz gibi, hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.); “Kahine, arrafa gidip onların sözlerini tasdik eden Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur” buyurmuştur. Bu hadis, kâhin ve sihirbazın kâfir olduklarına delildir. Kafir olma sebeplerinin en önemlisi, gaybı bildiklerini iddia etmeleridir. Bunlar maksatlarına, cinne ibadet ederek ve ondan yardım görerek ulaşırlar. Bu da küfür ve Allah’a (c.c.) şirktir. Bunların bu davalarını tasdik edip, gaybı bildiklerine inananlar, onlar gibidir. Hiçbir Müslüman bunların tılsımlar ve temaimler ile veya başka şekillerle insanlara fayda sağlayacağını zannetmesin. Yine hiçbir Müslüman’ın bunlara gidip oğlunu evlendirmeme, kızını evlendirememe sebebini sorması veya karı koca arasında muhabbet nasıl olması ya da ayrılmaları için veya iki kişinin birbirine düşman olması için müracatta bulunmaları, onları tasdik etmeleri veya böyle birşey yaptırmaları caiz değildir, günahtır, haramdır.

HANGİ HOCA DİYE TANINAN CİNCİLERE GİTMEK YASAKLANMIŞTIR
insanlar, hatta bazı hocalar veya salih insanlar hangi hastaları tedavi eden hocaya gidilir, hangisine gidilmez doğruyu yanlıştan ayırd edemez hale gelmişlerdir. Cincilerin ve sihirbazların alametlerini anlatacağım ki kimin doğru yoldan ayrılmış, sapık; kimin hak üzere olduğu anlaşılsın.

Eğer şu sayacağım alametler bu tür hoca diye tanınanlarda var ise o insan sihirbaz veya cincidir:

1) Hastanın resmini ister, resmine bakarak onun hakkında bazı bilgiler verir.

2) ismini, annesinin ismini sorar ve bu usulle onun hakkında malumat verir.

3) Suya bakarak suya cinnin veya bir hüddamın geldiğini söyler ve bu usulle ona cevap verir.

4) Hastanın giydiği elbiselerden herhangi birini ister, bazen, mendil, iç fanila veya külotunu v.b…

5) Siyah bir tavuk kesmesini ve keserken besmele okumadan kesmesini ister. O, kandan da o hastanın ağrısı veya sancısı olan mekana sürmesini ister, veyahut da o kesilmiş tavuğu harabe bir mekana atar.

6) Manası belli olmayan şeyler ile muska yazar.

7) Manası belli olmayan azimet ve tılsımlar okur.

8) Bazen hastaya bazı muskalar verir, toprağa gömmesini, denize atmasını, yakmasını söyler.

9) Bazen bu sihirbaz hastanın ismini, annesinin ismini ve yanına niçin geldiğini söyler.

10) Suyun içinden gözlerinin önünde sihir diye kendi hazırladığı muskaları çıkarır.

Bu tür insanların içlerindeki manevi karanlık yüzlerinden anlaşılır. Adeta yüzleri simsiyahtır. Basiretli bir mümin bu insanların habis olduğunu bilip onlardan yardım beklemez. Nerde kaldı ki bunları meşhur etsin…

Muhaddis alim fadıl ustad Şeyh Abdullah Habeşiye bu tür hoca lakabı ile tanınan cincilere gaybi haber sormak veya gaybi haberlerine inanmak maksadıyla değil sadece tedavi amacıyla gidilir mi diye sordum, haramdır gidilmez buyurdular. “Her kim kahin veya arraf’a gidip (cinciye) ondan kendi hakkında gizli olan bir şeyi sorarsa kırk gün tevbesi ALLAH katında kabul olunmaz. O kimse kahin’in sözünü doğrularsa küfür etmiş olur. (Tabarenil)

2.5- PEYGAMBERİMİZE SİHİR YAPILDI MI?

Lebid b. Asam adında Beni Zurayk yahudilerinden biri, Rasulullah’a sihir yaptı. O kadar ki, Rasulullah (s.a.v.) hiç yapmadığı bir şeyi yapmış gibi görünüyordu. Hatta bir gün veya bir gece Rasulullah (s.a.v.) dua etti, tekrar tekrar dua etti ve sonra şöyle dedi; “Ey Aişe! Gördün mü ki, Allah bana istediğimi verdi, iki adam geldiler, biri başım ucunda biri de ayaklarımın ucuna oturdu. Başımda oturan ayaklarımın ucunda oturana dedi ki, “bu zatın hastalığı ne?” Öteki, “Bu zata sihir yapılmış” beriki “kim yapmış?” öteki “Lebid b. Asam.” Beriki, “ne ile yapılmış” öteki, Tarak, kıl ve hurma kabuğu ile.” Beriki, “onlar nerede?” Öteki, “Ziervan kuyusunda” buyurmuştur. (Buhari-Müslim)

Sonra, Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali, Zübeyr, Talha ve Ammar (r.a.) hazeratını kuyuya gönderir. Onlar kuyunun suyunu çekerler, dibinden taşı kaldırır ve altından bir ipliği onbir düğümle düğümlenmiş olduğu halde bulur ve alırlar. Rasulullah’a getirirler. Allah Teâlâ muavvezetyn sûrelerini indirir. Bu iki sûrede onbir ayet vardır, her bir düğüm çözülür. Onbirinci düğüm çözülünce Rasulullah ‘m hastalığı tamamen iyileşir ve eski sıhhatine kavuşur.

Ashab-ı Kiram o Yahudi habisi öldürmek için Rasulullah’dan izin isterlerse de Rasulullah izin vermemiştir. Çünkü nefsi için kimseye kızmamıştır ve intikam almak da istemez.

İbn Kesir buyuruyor ki; Cebrail (a.s.) geldi, “Ya Rasulallah bir şikayetin var mı?” dedi. Efendimiz (s.a.v.), “Evet” dedi. O zaman Cebrail (a.s.) “Seni Allah’ın ismi ile okuyorum. Allah sana eziyet veren her şeyden göz ve hasetten sana şifa versin” diye efendimizi okudu. (Sahih-i Müslim Şerhi Imam-i Nevevi)

Ulemanın ekserisi “Efendimiz (s.a.v.) hanımlarının yanına geldiğinde kendinde kuvvet bulamıyordu, bağlı idi” buyuruyorlar. Rasulullah (s.a.v.)’ın sihirden tesirlenmesi nübüvvetine zarar getirmez ve Rasulullah (s.a.v.) için bir noksanlık değildir. Çünkü kendisi beşerdir. Nefret icab etmeyen rahatsızlıklar hariç diğer enbiyanın da rahatsız olduğu gibi Peygamberimiz de müteessir olmuş, rahatsızlanmıştır. Rasulullah (s.a.v.)’a yapılan sihir bedenine tesir etmiştir. Ruhuna ve aklına tesir etmemiştir. Efendimiz kendine yapılan sihir sebebiyle bağlanmış, hanımlarının yanma gidiyor, fakat beraber olamıyordu. Bu da sihrin en şiddetlilerindendir.

(Arif Coşkun)

BÜYÜ-BÜYÜCÜ KELİMESİ İLE İLGİLİ AYETLER

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

• Ve onlar, Süleyman’ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil’deki iki meleğe Harut’a ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme” demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiç bir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi. (BAKARA SURESİ / 102)

• Allah şöyle diyecek: “Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm.” (MAİDE SURESİ / 110)

• Biz Kitabı üzerine yazılı bir kağıtta göndersek ve onlar elleriyle dokunsalar bile, inkâr edenler, tartışmasız: “Bu apaçık bir büyüden başkası değildir” derler. (EN’AM SURESİ / 7)

• Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür.”; (A’RAF SURESİ / 109)

• (Musa:) “Siz atın” dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (A’RAF SURESİ / 116)

• İçlerinden bir adama: “İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver” diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: “Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür” dediler. (YUNUS SURESİ / 2)

• Musa: “Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler” dedi. (YUNUS SURESİ / 77)

• Firavun: “Bana bütün bilgin büyücüleri getirin” dedi. (YUNUS SURESİ / 79)

• Onlar atınca, Musa dedi ki: “Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez.” (YUNUS SURESİ / 81)

• O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, inkâr edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” derler. (HUD SURESİ / 7)

• Mutlaka: “Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. (HİCR SURESİ / 15)

• Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İSRA SURESİ / 47)

• Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: “Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum” demişti. (İSRA SURESİ / 101)

• Dedi ki: “Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun?” (TAHA SURESİ / 57)

• “Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir ‘buluşma zamanı ve yeri’ tesbit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun” dedi. (TAHA SURESİ / 58)

• Dediler ki: “Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler.” (TAHA SURESİ / 63)

• Dedi ki: “Hayır, siz atın.” Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü. (TAHA SURESİ / 66)

• “Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz.” (TAHA SURESİ / 69)

• Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler. (TAHA SURESİ / 70)

• “Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (TAHA SURESİ / 73)

• “Ya da kendisine bir hazinenin bırakılması veya (ürünlerinden) yemekte olduğu bir bahçesi olması (gerekmez miydi)?” Zulmedenler dedi ki: “Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” (FURKAN SURESİ / 8)

• (Firavun,) Çevresindeki önde gelenlere: “Bu” dedi, “Doğrusu bilgin bir büyücüdür.” (ŞUARA SURESİ / 34)

• Büyücüler geldiklerinde, Firavun’a: “Şayet biz galip gelirsek, bize bir ücret var gerçekten, değil mi?” dediler. (ŞUARA SURESİ / 41)

• Anında büyücüler secdeye kapandılar. (ŞUARA SURESİ / 46)

• (Firavun) Dedi ki: “Ona, ben size izin vermeden önce mi inandınız? Şüphesiz, o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür; öyleyse yakında bileceksiniz. Şüphesiz ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizin hepinizi gerçekten asıp-sallandıracağım.” (ŞUARA SURESİ / 49)

• Dediler ki: “Sen ancak büyülenmişlerdensin.” (ŞUARA SURESİ / 153)

• Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: “Bu, apaçık olan bir büyüdür.” (NEML SURESİ / 13)

• Musa, onlara apaçık olan ayetlerimizle geldiği zaman: “Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik” dediler. (KASAS SURESİ / 36)

• Onlara, apaçık olan ayetlerimiz okunduğunda: “Bu, sizi babalarınızın taptıkların(ilahlar)dan alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir” dediler. Ve dediler ki: “Bu, düzülüp uydurulmuş bir yalan (iftira)dan başka bir şey de değildir.” İnkâr edenler de, kendilerine geldiği zaman hak için: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir” dediler. (SEBE’ SURESİ / 43)

• “Bu, açıkca bir büyüden başkası değildir” dediler. (SAFFAT SURESİ / 15)

• Firavun’a, Haman’a ve Karun’a. Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür” dediler. (MÜ’MİN SURESİ / 24)

• Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: “Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı) kafir olanlarız.” (ZUHRUF SURESİ / 30)

• Ve onlar dediler ki: “Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.” (ZUHRUF SURESİ / 49)

• Onlara açık belgeler olarak ayetlerimiz okunduğu zaman, o inkâr edenler kendilerine gelmiş olan hak için dediler ki: “Bu, apaçık bir büyüdür.” (AHKAF SURESİ / 7)

• Fakat o, ‘bütün kişisel ve askeri gücüyle’ yüz çevirdi ve: “(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir” dedi. (ZARİYAT SURESİ / 39)

• İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: “Büyücü ve cinlenmiş” demişlerdir. (ZARİYAT SURESİ / 52)
• “Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz.” (TUR SURESİ / 15)

• Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu,) Süregelen bir büyüdür” derler. (KAMER SURESİ / 2)

• Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler. (SAFF SURESİ / 6)

• Böylece: “Bu, yalnızca ‘aktarılarak öğrenilen’ bir büyüdür” dedi. (MÜDDESSİR SURESİ / 24 )

SİHİR KELİMESİ İLE İLGİLİ AYETLER

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

• Allah şöyle diyecek: “Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkâra sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püskürtmüştüm.” (MAİDE SURESİ / 110)

• Sihirbazlar Firavun’a gelip dediler ki: “Eğer biz galip olursak, herhalde bize bir karşılık (armağan) var, değil mi?” (A’RAF SURESİ / 113)

• (Musa:) “Siz atın” dedi. (Asalarını) atıverince, insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (A’RAF SURESİ / 116)

• Ve sihirbazlar secdeye kapandılar. (A’RAF SURESİ / 120)
• “Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi sen, bir ‘buluşma zamanı ve yeri’ tesbit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun” dedi. (TAHA SURESİ / 58)

• Dediler ki: “Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istemektedirler.” (TAHA SURESİ / 63)

• Dedi ki: “Hayır, siz atın.” Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı, onların ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü. (TAHA SURESİ / 66)

• “Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (TAHA SURESİ / 73 )

http://www.kuranfihristi.net/
————————————————————————————-

SİHİR VE KEHANETLE İLGİLİ HADİSLER

Hadis
:
Resulullah (sav) buyurdular ki: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm vurur sonra da onu üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa sirke düşer. Kim birşey asarsa, o astığı şeye havale edilir.”

HadisNo
:
2237

Fasil: Kehanet Hakkında

Hadis
:
Hz. Peygamber (sav)`e (yahudiler tarafından) sihir yapıldı, öyle ki, Resulullah (sav) yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken Allah`a dua etti, sonra tekrar dua etti. Ve dedi ki: “Ey Aişe, hissettin mi, sorduğum hususta Allah bana fetva verdi?” “Hangi hususta Ey Allah`ın Resulü?” dedim. “İki kişi bana gelip, biri başucumda, diğeri de ayak tarafımda oturdu. Biri diğerine: “Bu zatın rahatsızlığı nedir?” dedi. öbürü: “Büyüdür!” dedi. Önceki tekrar sordu: “Kim büyüledi?” Diğeri: “Lebid İbnu`l`A`sam adındaki Beni Züreykli bir yahudi” diye cevap verdi. Öbürü: “Büyüyü neye yaptı?” dedi. Arkadaşı: “Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine” cevabını verdi. Diğeri: “Pekala, şimdi nerede?” diye sordu. Arkadaşı: “Zervan kuyusunda!” cevabını verdi.” Bunun üzerine Resulullah (sav) Ashabından bir grupla birlikte (ra) kuyuya gitti, ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra benim yanıma dönüp: “Ey Aişe! Allah`a yemin olsun, kuyunun suyu sanki kına ıslatılmış gibi (bulanık) ve (o kuyu ile sulanan) hurma ağaçlarının başları da sanki Şeytanların başları gibiydi!” dedi. Ben: “Ey Allah`ın Resulü! Onu (kuyudan) çıkardın mı?” diye sordum. “Hayır!” dedi ve ilave etti: “Bana gelince, Allah bana afiyet lütfetti ve şifa verdi. Ben ondan halka bir şer gelmesine sebep olmaktan korktum!” Resulullah onun gömülmesini emretti ve yere gömüldü.”

SİHRİN HAKİKATİ VE MÛCİZEDEN FARKI

Halil İbrahim BULUT

İslâm dünyasında doğup gelişen fikir akımlarına mensup düşünürlerin büyük bir ekseriyeti, hârikulâde olayların imkânını kabul ederler. Bunu, hem Allah’ın güç ve kudret sahibi olduğunu, varlığa her zaman müdahale edebileceği esasını, hem de peygamberlik müessesesinin en önemli delili olan mûcizelerin imkân ve delâleti meselesini izah edebilmek için yaparlar. İslâmî literatürde, olağanüstü hadiseler genel olarak gerçek ve gerçeğe benzer olmak üzere ikiye ayrılır. Buna göre mûcize ve kerâmet gerçek anlamda hârikulâde olayları; sihir, kehânet, hokkabazlık ve parapsikolojik bir takım hadiseler de gerçeğe benzer hârikulâde olayları teşkil ederler. Aslında bu ikinciler, yapılış tarzı ve sonuçları itibarıyla sıradan insanlar tarafından bilinmediğinden dolayı olağanüstü diye isimlendirilirler. Bu makalede, gerçek anlamda hârikulâde bir olay olan mûcize ile görünüş itibarıyla hârikulâde olan sihir arasında nasıl bir ilişki bulunduğu meselesi üzerinde durulacaktır. Önce sihrin tanımı, Kur’an ve sünnetteki kullanımı ve türleri izah edilecektir. Sihrin bir hakikatinin olup olmadığı meselesi lehte ve aleyhte delillerle açıklandıktan sonra, kelâm literatürü esas alınarak sihir ile mûcize arasındaki farlılıklar ya da benzerlikler ortaya konulacaktır. Makale, genel bir değerlendirme ile sonuçlandırılacaktır.

A. Sihrin Sözlük Ve Terim Anlamı
Sözlükte “sebebi bilinemeyen, hakikati idrak edilemeyen, latîf ve ince şey”[1] manalarına gelen “shr” kökü “aldatmak, hîle yapmak ve aklı çelmek” anlamlarının yanı sıra, henüz varlıkların dış görünüşlerinin belirginleşmediği ve bu sebeple gerçekte olmadığı halde alaca karanlıktan dolayı gözün algılamakta yanıldığı “seher vakti”, ince ve latîf tesiri sebebiyle “gıda” ve ayrıca “akciğer” gibi vücudun içte kalan organları anlamlarını da içermektedir.[2] Dilciler, sihrin eşyayı olduğundan başka türlü göstermek,[3] sâhirin (sihir yapanın) ise bâtıl olan şeyi gerçek sûrette gösteren ve varlığı olduğundan başka türlü hayal ettiren kimse olduğunu belirtmişlerdir.[4] Bazıları da bu kelimenin aslının “bir şeyden başka bir şeye çevirmek ve döndürmek” olduğunu söylemiştir.[5] Nitekim bu anlamıyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den rivâyet edilen “Beyanda sihir vardır”[6] hadisi delil getirilmiş, doğru olmasa dahi kelâmda dinleyenin kalbini cezbeden bir yön olduğuna dikkat çekilmiş;[7] hatibin güzel ve süslü ibarelerle gerçeği saptırabileceğine, bâtılı hak gibi gösterebileceğine[8] vurgu yapılmıştır. Bu itibarla sihir lafzı, sebebi gizli olan, hakikatin hilâfına algılanan, göz boyama ve aldatma gayesiyle yapılan her şeyin ismi olmuştur.[9]

Sihir kelimesinin ıstılah anlamı ise “tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurarak veya kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî nesneler kullanarak zararlı, faydalı veya koruma gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler” şeklinde tarif edilir.[10] Sihir ve çeşitleri konusunda geniş açıklamalar yapan İbn Haldûn (ö. 808/1406) sihri “semâvî kuvvetlerin yardımıyla, nefis ve rûhun unsurlar âlemine tesir etme kudret ve istidadını bildiren ilimdir” diye tanımlar.[11] Taşköprizâde (ö. 968/1561) ise daha mufassal bir târif yaparak sihrin sebebinin gizli, hakikatinin ise sâhirden zuhur eden fiil ve sözlerden kaynaklanan, aldatmaca ve hîleler yoluyla insanları itaat eder bir hâle getirmek olduğunu belirtir. Ona göre bu ilim, gezegenlerin pozisyonlarını bilmekten, bunlardan her birisinin yer ile irtibatından, gezegenlerin görünümleriyle ilgili vakitlerdeki sâhirin uyguladığı işlem ve terkiplerden bahseder.[12] Başka bir tanıma göre sihir, şeytan ve cinlere yakınlaşmak, onlardan yardım dilemek ve bu şekilde her hangi bir şeyi, hakikatinin dışında göstermektir.[13]

Sihir kelimesi büyü anlamını da taşımakla birlikte, sihrin büyüden daha kapsamlı olduğu kabul edilir. Çünkü büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında farklar vardır. Sihirbazlıkta gözü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk yanıltmasına dayanan bir sanatı yürütme anlamı vardır. İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri uygulayan sihirbazdır. Büyücü ise iyi veya kötü varlıkların yardımını sağlayan, büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri, uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri bilen ve kullanan kimsedir.[14] İslâmî kaynaklarda kâhin, mecnun, şâir ve sâhir arasında her ne kadar bir fark ortaya konulmaya çalışılmışsa da, Kur’an’a bakıldığında söz konusu kavram ve şahıslar arasında belirgin bir ayrıcalığın olmadığı görülür. Kur’an-ı Kerim’de sihir ifâdesinin bazen peygamberler, bazen onlardan zuhur eden mûcizeler, bazen de bizzat ilâhî kelâmın kendisi için kullanıldığı görülür.[15] Kur’an’da sihir kelimesi, gözü ve gönlü aldatma,[16] hak ve hakikatten yüz çevirme,[17] seher vakti,[18] mecnun,[19] yeme ve içmeye muhtaç olan sıradan bir insan[20] ve maharet sahibi âlim kimse[21] anlamlarında kullanılmıştır. Hadis literatüründe ise, gıda,[22] vakit,[23] vücudun içte kalan her hangi bir uzvu,[24] zekice açıklama yapmak[25] gibi anlamlarda kullanılmıştır.

İslâm dininin sihir konusundaki tutumunu iyi anlayabilmek için, İslâm öncesi Arap geleneğinden intikal eden kültürel mirası dikkate almak gerekir. İslâm öncesi Arabistan’da, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin tesiri ile gelen unsurlar hesaba katılmazsa ruhlar âlemi yani metafizik âlem, Allah ile kabilelerin ilâhları ve cinlerden meydana gelmekte ve insanları bu âlem ile birleştiren bağlar sihirbazlar, kâhinler, şâirler ve mecnunlar vasıtasıyla kurulmakta ve bunların söz konusu âlemden haber verdiklerine inanılmaktaydı.[26] Böyle bir inancın yaygın olduğu Arap toplumunda nübüvvetle görevlendirilen ve yeni bir şeriat getirip Allah, melek, cin, şeytan, cennet ve cehennem gibi mânevî âlemden haber veren Hz. Muhammed’in, Mekkeli müşrikler tarafından çoğu defa bu kavramlarla itham edilmesi anlaşılabilir bir husustur. Çünkü Arap toplumunda gâipten haber verdiğine inanılan kimselere bu tür isimler verilmekteydi. Nitekim Kur’an’da müşriklerin, Hz. Peygamber’i “Bu, apaçık bir sihirbazdır”,[27] “Pek yalancı bir sihirbaz”,[28] “Sihirlenmiş bir insan (meshûr)”[29] demek suretiyle sihirle itham ettikleri bildirilir. Diğer taraftan onun bir şair,[30] kâhin[31] ve mecnun[32] olduğunu ileri süren müşriklerin bu itirazlarına Kur’an’da yer verilmiş, bunlara cevap olarak da Hz. Peygamber’in şair, kâhin ve mecnun olmadığına vurgu yapılmıştır.[33] Müşrikler, Hz. Peygamber’e bu şekilde itiraz ederken ilâhî kelâma da “sihir” diye iftirada bulunmuşlardır.[34] Aslında inkârcıların bu tavrı Hz. Peygamber ve Kur’an’la sınırlı değildir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bütün peygamberlerin inkârcılar tarafından aynı şekilde yalancılıkla ve sihirbazlıkla itham edildiklerini bildirmiş,[35] sihirbazlıkla peygamberlik görevinin apayrı şeyler olduğunu izah etmek için de çoğu defa Hz. Mûsâ ile Firavun’un sihirbazları arasında geçen mücadeleden bir çok yerde örnekler vermiştir.[36] Böylece Kur’an, mûcize ile sihir arasında mahiyet farkının olduğunu beyan etmiş, sihirbazların yaptıklarının göz boyama, aldatma ve el çabukluğu türünden olduğuna dikkat çekmiştir. Bu itibarla sihri ve sınırlarını bilen sihirbazların, Hz. Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında aciz kalmalarını ve Mûsâ’nın Rabbine îman etmelerini[37] bu çerçevede tahlil etmek gerekir.

——————————————————————————–

[1] Cevherî, Sıhah, “shr” md.; Mahmud ez-Zencânî, Tehzîbü’s-Sıhah, “shr” md.; Ebü’l-Berekât, el-Külliyyât, “shr” md.; İbn Manzûr, Lisânü’l-‘Arab, “shr” md.

[2] Cevherî, a.g.e., “shr”md.; Ezherî, Tehzîbü’l-Luğa, “shr” md.; Zebîdî, Tâcü’l-‘Arûs, “shr” md.; İbn Manzûr, a.g.e., “shr” md.; Mustafavî, et-Tahkîk, “shr” md.; İbnü’l- Esîr, en- Nihâye, “shr” md.; Tehânevî, KIF, I, 648; Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’an, I, 41-2.

[3] İbn Fâris, Mekâyisi’l-Luğa, “shr” md.

[4] Ezherî, a.g.e., “shr” md.; Tehânevî, KIF, I, 648; Zebîdî, a.g.e., “shr” md.

[5] Mustafavî, et-Tahkîk, “shr” md.

[6] Buhârî, “Tıb”, 51; “Nikâh”, 47; Müslim, “Cum’a”, 47; Ebû Dâvud, “Edeb”, 86-87; Müsned, I, 269, 273, 309; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XXI, 370.

[7] Ezherî, Tehzîbü’l-Luğa, “shr” md.; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, “shr” md.

[8] İbnü’l- Esîr, en- Nihâye, “shr” md.

[9] Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’an, I, 41-42; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, III, 205; Murtazâ ez-Zebîdî, İthâfü’s-Saâdeti’l-Müttekîn bi-Şerhi Esrârı İhyâ’i ‘Ulûmi’d-Dîn, I, 146; Cevad Ali, el-Mufassal, VI, 743.

[10] Tanyu, “Büyü”, DİA, VI, 501-506; Ayrıca bk. Hayât, Sâid Ömer, Mevkifü’l-İslâm mine’s-Sihr, I,40-55; İbrahim Ezhem, es-Sihr ve’s-Sahara, 27-30; Çelebi, “Geçmişten Devralınan Kültürel Miras: Sihir Problemi”, ss. 199- 202.

[11] İbn Haldûn, Mukaddime, III, 1147-1148.

[12] Taşköprizâde, Miftâhu’s-Saâde, I, 338; Ayrıca bk. Murtazâ ez-Zebîdî, a.g.e., I, 217.

[13] İbn Manzûr, a.g.e., “shr” md.; Murtazâ ez-Zebîdî, a.g.e., I, 146.

[14].Tanyu, “Büyü” md. , DİA, VI, 501-506.

[15] A. F. Abdülbâkî, el- Mu‘cemü’l-Müfehres, “shr” md.

[16] el-Bakara 2/102.

[17] el-Mu’minûn 23/ 89.

[18] Âl-i İmrân 3/17; el-Kamer 54/ 34.

[19] el-İsrâ 17/ 41, 101.

[20] eş-Şu‘ara 26/ 153, 185.

[21] ez-Zuhruf 43/ 49.

[22] Buhârî, “Savm”, 20; Müslim, “Siyam”, 45; Tirmîzî, “Savm” 17.

[23] Buhârî, “Teheccüd”, 7; “Enbiyâ”, 38; Müslim, “Müsafirîn”, 132; Ebû Dâvud, “Savm”, 17; Müsned, III, 44.

[24] Buhârî, “Cenâiz”, 96; “Nikâh”, 104; Müslim, “Fedâilü’s-Sahâbe”, 85; Müsned, VI, 48, 121, 200, 284.

[25] Buhârî, “Tıb”, 51; “Nikâh”, 47; Müslim, “Cum‘a”, 47; Ebû Dâvud, “Edep”, 86-87; Müsned, I, 269, 273, 309; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XXI, 370.

[26] Macdonald, “Sihir”, İA, X, 599-611; Çelebi, a.g.m., ss. 209- 220.

[27] Yûnus 10/ 2.

[28] Sâd 38/ 4.

[29] bk. el-İsrâ 17/ 47; el-Furkân 25/ 8.

[30] bk. el-Enbiyâ 21/ 5; es-Saffât 37/ 36.

[31] et-Tûr 52/ 29-30.

[32] el-Hicr 15/ 6; el-Mu’minûn 23/ 70; ed-Duhân 44/ 14.

[33] bk. el-A‘râf 7/ 184; Sebe’ 34/ 46; et-Tûr 52/29-30; el-Kalem 68/ 2; et-Tekvîr 81/ 22.

[34] bk. Hûd 11/ 7; Sebe 34/ 43; el-Ahkâf 46/ 7; el-Müddesir 74/ 24.

[35] ez-Zâriyât 51/ 52.

[36] bk. el-A‘râf 103-126; Yûnus 10/75-82; Tâhâ 20/ 56-72; eş-Şu‘arâ 26/ 30-51; en-Neml 27/ 12-13; el-Kasas 28/ 36.

[37] bk. el-A‘râf 7/116-122; Tâhâ 20/68-70. Ayrıca bk. Şehristânî, Nihâyetü’l-İkdâm, s. 440; Elmalılı, Hak Dini, IV, 2234-2235; Tabatabaî, el-Mîzân, IX, 220-221.
———————————————–

SİHİR, BÜYÜ, TILSIM: GERÇEKLER VE EFSANELER

Ebubekir Sİfİl

http://www.sadabat.net/makale/sihir.htm

İnsan kendisine bahşedilen irade ve imkanları hangi yönde kullandığına bağlı olarak; yaratılmışların zirve noktasına çıkabilir, “eşref-i mahlukât” sıfatını kazanır. Ya da alçaldıkça alçalabilir, “esfel-i sâfilîn” aşağıların aşağısı olur. İnsan rahmanî kudrete de, şeytanî vesveseye de açıktır. Bu güçlerden hangisine meylederse, kişiliği ve eylemleri o doğrultuda şekillenir, çevresine de yine o doğrultuda tesir eder.

Terbiye ve tezkiye edilmemiş nefsin toplumu etkileme, nüfuz ve şöhret elde etme, insanları kontrol altında tutma ve yönlendirme gibi eğilimleri vardır. Pek çok kişide tutkuya dönüşmüş bir eğilimdir bu. Böyle kişiler bu amaçlara ulaşmak için yerine göre kaba kuvvete ve her türlü hile ve yalana başvurmaktan çekinmezler. Bazen bununla da kalmazlar, “tabiat üstü güçler” den yardım alma veya alıyormuşçasına göz boyama yöntemlerini de kullanırlar. Yani büyüye, sihre başvururlar.

Tarihin çok eski zamanlarından bu yana hep var olan, bilim ve teknolojinin kutsandığı çağımızda ise terk edilmek şöyle dursun, yeni görünümlerle yoğunlaşıp yaygınlaşan sihir ve büyü gerçekte var mıdır, etkisi nedir, nasıl korunulur? Sihir ve büyünün çağrışım alanına giren diğer konular ve bunların mahiyeti nedir? Sihir ve büyü kavramları söz konusu olduğunda, bunlarla ilişkili pek çok başka konu da akla gelir. Fal, kehanet, astroloji gibi halen moda olan konular sihir ve büyünün çağrışım alanı içinde yer almakla birlikte, biz bunları daha sonraki bir yazının konusunu teşkil etmek üzere şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Burada yalnızca sihir, büyü, tılsım ve nazar üzerinde duracak ve bunlardan korunma ve kurtulma yolları hakkında doğru bilgileri sunmaya çalışacağız.

Tarihin kötü alışkanlığı İnsanın mahiyetini bilmediği şeylere belli bir kuşku ve tereddüt ile yaklaşması son derece tabiîdir. Güç yetiremediğimiz kişilerin tasallutuna maruz kalmak elbette kolay kabullenilecek bir durum değildir. Bir de tabiat üstü varlıklarla ilişkili olduğu söylenen, dolayısıyla baş edilmesi çok daha zor olan güçler söz konusu olursa, iş daha da endişe verici boyutlara tırmanmakta, zayıf tabiatlı insanlar böyle durumlarda kolaylıkla teslim alınabilmektedir.

Yahudilik, Hıristiyanlık gibi semavî kökenli olduğu halde sonradan dejenere edilmiş dinlerde de, Hinduizm, Budizm, Şintoizm… gibi beşer mahsulü inanç sistemlerinde de, nihayet biricik Hak Din olan İslâm’da da büyü, sihir, tılsım gibi kavramlar önemli bir yer tutmuştur. Bilindiği gibi, Efendimiz s.a.v. Tevhid’i tebliğ etmeye başladığı zamanlarda putperest Mekke toplumunun ileri gelenleri tarafından “büyü/sihir yapmak” la itham edilmişti (Bkz. Sâd Suresi, 4; Zâriyât Suresi, 52). Bu durum, İslâm’dan önceki Arap toplumunda da büyünün/sihrin bilindiğini ve ona inanıldığını göstermektedir.

Hatta Felak Suresi’nde Efendimiz s.a.v.’e hitaben, “düğümlere üfleyenlerin şerrinden” Allah’a sığınılmasının emir ve tavsiye buyurulması, o dönemde, iplere düğüm atarken birtakım şeyler söyleyerek düğümlere üflemek suretiyle sihir/büyü yapıldığını açık bir şekilde göstermektedir. Bunlar ve çağrışım alanlarında bulunan diğer kavramlar, toplumumuzda genellikle söylentiden ileri geçmeyen şeylere dayanıldığı ve haklarında sahih bilgi edinilemediği için halk tarafından çoğu zaman birbirinden ayırt edilememekte, hakikatine inanılması gerekenlerle, hiçbir hakikati olmayanlar birbirine karıştırılabilmektedir.

Oysa bu konu, itikadî sahaya girdiği için son derece önemlidir ve itikadî sahanın hassasiyetinin farkında olan her mümin bu meseleler hakkında doğru bilgi edinmek durumundadır. Dolayısıyla bizim toplumumuzda da diğer toplumlarda da güncelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bu kavramların tarifi ve hakikati doğru bir şekilde öğrenilmelidir. Büyü ve büyücülük Büyü, tabiat üstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı nesneler kullanılarak fayda veya zarar vermek yahut korunmak maksadıyla yapılan işler diye tarif edilir (TDV İslâm Ansiklopedisi, 6/501). “Sebebi gizli olan, hakikatinin aksine tahayyül edilen, göz boyama ve aldatma tarzında yapılan şeyler” (Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 3/205) diye tarif edilen “sihir” ile aynı anlamda kullanılsa da, büyü ve sihir kelimeleri, dilimizde farklı anlam sahalarına sahiptir.

Mesela “büyücü” kelimesi, yukarıdaki tarife giren işlerle, tabiat ötesi güçlerle ilişki kurarak, yani büyü yaparak iştigal ettiğine inanılan kimseler hakkında kullanılırken, “sihirbaz” kelimesi daha ziyade el çabukluğu ile gözbağcılık yapan kimseler hakkında kullanılır. Büyücü, kullandığı materyaller üzerine birtakım şeyler yazmak, okumak ve onları belli tarzlarda kullanmak suretiyle diğer insanlara fayda veya zarar verirken, sihirbaz daha ziyade eğlence maksatlı olmak üzere şaşırtıcı gösteriler yapar.

İslâm alimleri büyünün/sihrin birçok çeşidini zikretmiş, Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr’inde bunları 8 grupta toplamıştır (3/206 vd.). Bunları iki başlıkta toplayan Elmalılı şöyle der: “Bütün bu kısımlar, esaslı iki kısma raci olur. Birisi sırf yalan, uydurma ve kandırmadan ibaret olan söz veya fiil ile tesir icra eden sihir, diğeri az çok bir hakikati suiistimal ederek ortaya konan sihirdir. Sihrin bütün mahiyeti, hayali hakikat zannettirecek şekilde insan ruhu üzerinde aldatıcı bir tesir bırakmaktan ibaret olduğu halde, bunun bir kısmı sırf hayal ve vehmettirmek, diğer bir kısmı da bazı hakikat ile karışıktır. Binaenaleyh her sihrin tesirden büsbütün uzak olduğunu iddia etmemelidir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1/445) Büyü ve sihrin gerçekliği ve hükmü Kur’an ve Sünnet’e baktığımızda, büyünün/sihrin gerçek olduğunu görüyoruz.

Kur’an’da şöyle buyurulur: “Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Oysa Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil’de Harut ve Marut’a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi; “Biz ancak ve ancak imtihan için gönderildik; sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkıyla bilselerdi, uğruna kendilerini sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.” (Bakara, 102) Bu ayet üzerinde geniş bir şekilde duran müfessirlerin söyledikleri kısaca şudur:

Ehl-i Kitap’tan bir taife (Yahudiler), Tevrat’ı bir kenara bırakarak Hz. Süleyman a.s.’ın hükümranlığı ve devleti aleyhine insan ve cin şeytanlarının yaptığı işlere ve okuduğu efsun ve efsane kitaplarına uydular. Bunlar, meydana gelmiş ve gelecek olaylar hakkında kulak hırsızlığı ile birtakım malumatlar edinip, bire yüz yalan katarak kâhinler vasıtasıyla gizlice yayarlardı. Zaman içinde kâhinler, kendilerine haber verilen şeyleri tedvin edip kitap haline getirdiler. Etrafa yaydıkları azı gerçek çoğu yalan efsaneler ve uydurdukları tezvirat zaman içinde türlü siyasî ve sosyal entrikalara yol açmış, Hz. Süleyman a.s.’ın hükümranlığı geçici bir süre sarsıntıya uğramıştı. Ancak Hz. Süleyman a.s., Allah Tealâ’nın yardım ve lütfuyla bu insan ve cin şeytanlarına galip geldi ve onları buyruğu altına alarak çeşitli işlerde istihdam etti. Nihayet eceli gelip vefat edince sihir/büyü kitapları tekrar tedavüle kondu ve hatta Hz. Süleyman a.s.’ın da devleti sihir/büyü ile idare ettiği yalanını yaydılar.

İşte bu insan ve cin şeytanları bir taraftan kendi elleriyle yazıp tedvin ettikleri sihirleri, diğer taraftan da (muhtemelen I. Sürgün döneminde, milattan önce 721 ve 586 yıllarında iki grup olarak sürgün edildikleri) Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri de öğrenerek halka aktarıyor, böylece küfür işliyorlardı. Büyüyü melekler mi öğretti? Söz buraya gelmişken, öteden beri tartışma konusu yapılmış olan bir meseleye kısaca değinelim: Yukarıda mealini verdiğimiz ayete sathî bir nazarla bakanlar, sanki Harut ve Marut isimli meleklerin insanlara sihir/büyü öğrettikleri ve insanların da onlardan öğrendikleri büyüyle koca ile karısının arasını ayırdığını söylemişlerdir.

Kur’an’ın ifadesinden anlaşılan odur ki, adı geçen iki meleğe indirilen şey bizzat sihir/büyü değildi. Söz konusu şeytanlar, o iki meleğe indirilen hakikatleri, küfür vesilesi olan sihir için öğrenmiş ve o yolda kullanmışlardır. Bir diğer ifadeyle, o iki melek insanlara bizzat sihir/büyü öğretmiş değildir. Onların yaptığı, sihir/büyü amacıyla kullanılmaya müsait bir ilmi öğretmek ve bunu yaparken de şu uyarıda bulunmaktır: “Bizim öğrettiğimiz bu bilgiler, hayır yolunda da şer yolunda da kullanılmaya elverişlidir. Sakın bu ilimleri suistimal ederek büyü/sihir yapıp da kâfir olmayın.” Hz. Musa a.s.’ın, asasını emr-i ilahî ile yere atmak suretiyle Firavun’un büyücülerinin büyü ile yılana dönüşen değnek ve iplerini birer birer yutması (A’raf, 115-117; Tâhâ, 66-70) da Firavun zamanında Mısır’da büyü yapıldığını göstermektedir.

Hadis-i şeriflerde büyü Sünnet’te de büyü/sihir çokça zikredilmiştir. En önemlisi de, bizzat Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e bir Yahudi tarafından büyü/sihir yapılmış olmasıdır. (Buharî) Hicretin 7. senesinde Efendimiz s.a.v. Hudeybiye’den döndükten sonra Lebîd b. A’sem isimli bir yahudi tarafından kendisine büyü yapılmış, büyünün etkisiyle Efendimiz s.a.v., yapmadığı bazı şeyleri yaptığını zannetmiştir. Rivayetlere göre 6 ay sürdüğü anlaşılan büyünün etkisinden Allah’ın izniyle kurtulmuş, iki meleğin (bir rivayete göre Cebrail ve Mikâil a.s.’ın) bildirmesiyle büyüde kullanılan tarak ve saç telinin atıldığı kuyuyu bularak kapattırmıştır.

Bu vesileyle belirtelim ki, bu büyü, vahyin tebliği ve dinî işlerin tedviri konusunda değil, tamamen dünyevî işlerde Efendimiz s.a.v.’i kısmen etkilemiştir. O’nun, bu büyünün tesiriyle peygamberlik görevine halel getirecek en küçük bir değişiklik yaşadığına dair hiçbir işaret yoktur. Kaldı ki Kur’an, O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken devamlı surette koruma altında olduğunu bildirmiştir. (Maide, 67)

Keza Efendimiz s.a.v’in pak eşlerinden Hz. Hafsa r.anha’ya bir cariyesi tarafından büyü yapıldığı, bu sebeple cariyenin ölüm cezasına çarptırıldığı rivayet edimiştir. (Muvatta) Sihir/büyünün hakikati sebebiyle Efendimiz s.a.v., “helâk edici” olarak nitelendirdiği 7 şeyden bizleri sakındırırken, bunlar arasında büyü/sihir yapmayı ve yaptırmayı da zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Helak edici yedi şeyden sakının.” Sahabe bu 7 şeyin neler olduğunu sorunca şöyle buyurmuştur: “Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum esnasında savaştan kaçmak ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu kadınlara zina iftirası atmak…” (Buharî, Müslim, Ebu Davud) Büyü/sihir konusundaki hadislere daha fazla örnek zikretmek mümkün ise de, biz bu kadarla yetinelim.

Tılsım nedir? Tılsım: Semavî birtakım güçlerin, arzî güçlerle birleşerek garip, olağandışı işler yapması şeklinde tarif edilir (et-Tânevî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Fünûn, 2/927). Elmalılı Hamdi Yazır, tılsımın, Hz. İbrahim a.s’ın kavmi olan Keldanîler’in yaptığı sihir türü olduğunu söyler ve şöyle der: “Fikrimizce bu sihirde, tabiiyat ile ruhiyatın eski zamanlarda keşfedilmiş, birbiriyle ilişkili bazı garip özellikleri birleştirilerek uygulandığı anlaşılmaktadır.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1/443) Ayın akrep burcunda bulunduğu sırada mühre kazıtılan akrep figürünün, kişiyi akrep ısırmalarına karşı koruyacağı, arkasını üstü açık olduğu halde aya doğru dönen hayvanların, ay ışığının arkalarına vurması sebebiyle öleceği… gibi hususlar semavî kuvvetlerle arzî kuvvetlerin belli bir tarzda bir araya gelmesi sonucunda oluşan tılsımlara örnek olarak zikredilmiştir. (İbn Hazm, el-Fısal, 5/101-102; Âlûsî, Rûhu’l-Ma’ânî, 20/120) İbn Hazm tılsım hakkında müşahedeye dayalı enteresan bilgiler verir ve şunları söyler:

“Tılsım, eşyanın tabiatını değiştirme ve gözbağcılık değildir. Tılsımlar, Allah Tealâ’nın terkib ettiği birtakım güçlerdir ki, soğuğun sıcak ile ve sıcağın soğuk ile giderilmesi gibi, Allah Tealâ bu tılsımlar vasıtasıyla başka bazı güçleri ortadan kaldırır. (…)

Tılsımların def’i mümkün değildir.” Semavî güçlerle arzî güçler arasındaki denge ve ilişki doğru biçimde kurulduğu zaman, tılsım garip hadiselerin oluşmasına yol açabilir. “Mıknatısın demiri, kehribarın saman çöpünü çekmesi ve sirkenin ittiği taş böyledir. Bu taş, içinde sirke bulunan kaba sarkıtıldığı zaman kaba girmez, dışına kaçar. Keza yağmur çeken taş da buna örnektir ki, bu taş Türkler arasında iyi bilinir.” (el-Îcî, el-Mevâkıf, 3/368) Tılsımın gerçekliği Tılsımın varlıklar üzerinde gerçek bir etkisi olabileceği, ulemanın bu konudaki beyanlarının ortaya koyduğu bir sonuçtur. Bağdat’a giriş kapılarından “Tılsım Kapısı” üzerindeki yılan figürü sebebiyle Bağdat’ta hiç kimsenin yılan sokması sebebiyle ölmediği, yılanın soktuğu kimselerin hiç acı hissetmediği veya çok az hissettiği, buna mukabil Bağdat dışında yılan sokması sebebiyle ölümlerin meydana gelmesi, Âlûsî’nin bizzat müşahede ettiği bir hadise olarak yukarıda adı geçen tefsirinde zikredilmektedir. Keza İbn Hazm de -yine yukarıda mezkûr eserinde- tılsımın hakikati hakkında şunları söylemektedir: “Biz tılsımların etkilerini açık olarak bugüne kadar görüyoruz.

Çekirgenin girmediği ve havanın hiç soğumadığı köylerin mevcudiyeti, Sarakosta (Saragossa)’ya zorla sokulmadıkça yılan girmemesi ve daha birçok olay buna örnektir ki, bunu sadece inatçı kimseler inkâr eder. Tılsım konusunu iyi bilenlerden artık kimse kalmamıştır; geride kalan ise onların yaptıklarının eser ve izlerinden ibarettir…” (el-Fısal, 5/101-102) Tılsımla gerçek anlamda ilgilenenlerin söylediklerine tefsirinin pek çok yerinde değinen Allame Âlûsî de şöyle der: “Tılsım ilmiyle uğraşanların söylediklerinin doğru olması mümkündür. İşin gerçek durumunu ise Allah Tealâ bilir.” (Âlûsî, a.g.e., aynı yer.)

Şu halde tılsımın bir hakikati olduğunu, ancak günümüzde bu konuyu gerçek mahiyetiyle bilen ve uygulayan kimse bulunmadığını söylemek mümkündür. Bu itibarla birtakım eşyaların insanlara uğurlu geldiği, kötülük ve zararları def ettiği şeklinde halk arasında dolaşan inanç ve söylentilere itibar etmemek gerekir. Nazar değmesi nedir? Nazar, bir kimsenin, başka birisine, onun bir eşyasına, hayvanına, malına… hasetle karışık beğenerek bakmasıdır (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 10/200). Bu bakışın etkisi ile o kimsenin şahsına, malına veya eşyasına büyük zarar gelebilir. Kur’an’da şöyle buyurulur: “İnkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. ‘O mutlaka delidir’ diyorlardı. Oysa Kur’an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.” (Kalem, 51-52) İbn Abbas r.a, Mücahid ve daha başkaları bu ayetin, nazarın mevcudiyetine ve Allah Tealâ’nın dilemesiyle tesirinin gerçek olduğuna delil teşkil ettiğini söylemişlerdir. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/525)

Efendimiz s.a.v.’den de nazarın hak olduğunu ifade eden birçok hadis nakledilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: “Nazar haktır. Eğer kaderi geçecek bir şey olsaydı, nazar onu geçerdi.” (Müslim, Tirmizî) Bir diğer rivayette de şöyle buyurulmuştur: “Nazar, Allah’ın izniyle kişiyi dağa çıkaracak ve oradan indirecek derecede etkiler.” (Ahmed b. Hanbel, Ebu Ya’lâ) Sahabe’den Sehl b. Huneyf r.a. yıkanmak için elbisesinin üstünü çıkarmıştı. Âmir b. Rebî’a r.a. da ona bakıyordu. Sehl, cildi güzel, bembeyaz bir kimseydi. Âmir, “Hiç güneş görmeyen ciltler bile bugün gördüğüm gibi değildir.” dedi. Bunun üzerine Sehl hastalandı. Sehl’in rahatsızlandığı Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e haber verildi ve “Sehl başını bile kaldıramıyor.” dendi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Suçladığınız birisi var mı?” diye sordu.
Orada bulunanlar, “Âmir b. Rebî’a” diye cevap verdiler. Efendimiz s.a.v. Âmir r.a.’ı çağırıp kendisine kızdı ve şöyle buyurdu: “Sizden biriniz kardeşini neden (nazarla) öldürüyor? Ona ‘mâşallah’ deseydin ya! Haydi şimdi kardeşin için yıkan.” buyurdu. Âmir de yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayak topuklarını ve böğürlerini bir kap içinde yıkadı. Sonra bu su Sehl r.a.’ın üzerine döküldü. Sehl r.a. anında iyileşti. (Muvatta)

Mucize ile Sihir/Büyü Farkı

1-Mucize Allah Tealâ’nın, peygamber olarak görevlendirdiği insanlar eliyle gerçekleştirdiği olağan üstü olaylara denir; çalışarak, öğrenerek, okuyarak ve pratik yaparak mucize gösterilemez. Sihir/büyü ise bilenlerden öğrenmek ve çalışmak suretiyle herkesin ulaşabileceği bir iştir.

2- Mucize tamamen gerçektir; meydana gelmesinde herhangi bir sahtelik, göz bağcılık veya aldatma yoktur. Doğrudan doğruya peygamber tarafından ve vasıtasız olarak izhar edilir. Sihir/büyü ise genellikle gözbağcılığa ve el çabukluğuna dayanır. Gerçek payı bulunanlarda ise cinlerden ve sair varlıklardan yardım alınır.

3- Sihir/büyü, özel bazı vakitlerde ve özel birtakım eşya kullanılarak yapılır; yani belli şartları vardır. Mucize ise böyle değildir. Allah Tealâ’nın dilediği her zaman peygamberler eliyle izhar olunur.

4- Büyü/sihir yenilenmediği zaman bir süre sonra etkisini kaybeder. Mucize ise, kendisinden beklenen maksadı hasıl ettiği sürece devamlıdır.

5- Mucize, kevnî olaylara bile müdahale edip onları değiştirecek çapta meydana gelebildiği halde (ayın ikiye ayrılması, denizin yarılması… gibi), sihir/büyü, sınırlı bir sahada cüz’î bir etkiye sahiptir. Sihir, Büyü ve Tılsımın Hümu Sihir, büyü, tılsım… gibi işlerle uğraşmak dinimizin kesin olarak yasakladığı, haram kıldığı şeylerdir ve kişiyi küfre kadar götürür. Bununla birlikte, alimler yapmak için değil, fakat yapılmış olanı bozmak ve şerrinden korunmak için sihir/büyü öğrenmenin haram olmadığına hükmetmiştir. (Elmalılı, a.g.e., 1/447)

NE YAPMALI?

Her ne kadar kendimiz uğraşmasak da -Allah korusun- sihir/büyüye maruz kalabilir veya başkasının nazarının hedefi olabiliriz. Böyle bir durumda yapılması gerekenleri de kısaca özetleyelim: Sihirden korunmanın yolu Sihir/büyü, tılsım, nazar vb. şeylere karşı takınılacak tavır, öncelikle her şeyin Allah Tealâ’nın iznine ve dilemesine bağlı olduğunu bilmektir.

Dolayısıyla öncelikle Allah Tealâ’ya güçlü bir iman ve teslimiyetle bağlanmak gerekir. “Allah’ın izni olmadıkça onlar (büyücüler) kimseye bir zarar veremezler.” (Bakara, 102) ayeti dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Efendimiz s.a.v., hayvanının terkisine bindirdiği Abdullah b. Abbâs r.a.’a hitaben, “Ey çocuk! Sana, Allah’ın seni faydalandıracağı kelimeler öğreteyim mi?” demişti. İbn Abbâs r.a., “Evet, ey Allah’ın Resulü..” diye cevap verince şöyle buyurdu: “Allah’ın emir ve nehiylerini (onlara riayet etmek suretiyle) muhafaza et ki Allah da seni muhafaza etsin. Allah’ın emir ve nehiylerini muhafaza et ki, O’nu(yardımını) her zaman önünde bulasın. Genişlik zamanında O’nu an ki, darlık zamanında da O seni ansın (ve sana yardım etsin). İstediğinde Allah’tan iste; sığındığında Allah’a sığın. Olacak şeyler konusunda kalem kurumuş, hüküm kesinleşmiştir. Şayet mahlukatın tamamı sana bir menfaat sağlamak için bir araya toplansalar ve fakat Allah onu senin hakkında yazmamış ise, onu yapmaya muktedir olamazlar. Ve şayet sana bir zarar vermek için toplansalar, ancak Allah onu senin hakkında takdir etmemişse, onu yapmaya da güç yetiremezler. Bil ki, zorlandığın şeye sabretmende çok hayır vardır. Zafer sabırla, ferahlık da sıkıntıyla birliktedir. Güçlükle beraber kolaylık vardır.” (Ahmed b. Hanbel, 1/307) Bunun arkasından, dua ve zikri terk etmemek gelir. Efendimiz s.a.v.’den nakledilen uzun bir hadisin bir bölümü şöyledir: “Sizin yapacağınız şey, Allah’ı zikretmektir. Böyle bir kimse, düşmanın hızla takip ettiği, sonunda muhkem bir kaleye rastlayıp kendisini düşmandan koruduğu kimse gibidir. Kendini şeytandan ancak Allah’ı zikretmek suretiyle koruyan kul da böyledir.” (Ahmed b. Hanbel, Tirmizî) Çokça Kur’an okumak, ibadetleri aksatmadan yapmak ve devamlı abdestli bulunmaya özen göstermek de kişiyi sihir/büyü gibi zararlı şeylerin etkisinden koruyan hususlardandır. Yapıldıktan sonra ise büyü/sihirin etkisini ortadan kaldırmanın en sahih yolu, çokça Kur’an okumak ve Allah Tealâ’yı zikretmektir.

Bunun yanında Efendimiz s.a.v.’in öğrettiği dualar vardır ki, onları da ezberleyip okumak son derece faydalıdır. Bir de ihlâs ve takva sahibi kimselerden sihir/büyü konusunda bilgi ve tecrübesi bulunanlara müracaat etmekte fayda vardır. Bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. İnsanların zaaflarından istifade etmek için bu işi bir meslek haline getirmiş olup aslında sihir/büyü ile hiç alakası olmayan dolandırıcı tiplerin tuzağına düşmemeye dikkat etmelidir.

Nazardan nasıl korunulur?

Nazardan korunmanın ve meydana gelmeden önce nazarı engellemenin yolu, bir kardeşimizde hoşumuza giden bir şey gördüğümüzde “Bârekellâhu fîhi.” (Allah ona bereket versin), “Allâhümme bârik aleyhi.” (Allahım, ona bereket ihsan eyle) veya “Mâşallah.” (Allah’ın dilediği olur) demektir. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Sizden biriniz kardeşinde, kendisinde veya malında hoşuna giden bir şey gördüğü zaman ona bereket dileyerek dua etsin. Zira nazar haktır.” (Ahmed b. Hanbel, 3/447) İbn Hacer şöyle der: “Bir şeyi beğenen kimsenin, hemen beğendiği şey için bereket dilemesi gerekir. Onun böyle yapması bir rukye (dua) olur.” (Fethu’l-Bârî, 10/205) Bereket dilemek, yukarıda geçen ifadelerden birisini söylemek demektir.

Nazar meydana geldikten sonra yapılacak şey ise, yukarıda geçen Sehl r.a. olayında olduğu gibi, nazarı değen kişinin abdest alması ve o suyu, kendisine nazar değen kişinin üzerine dökmesidir. Nitekim Efendimiz s.a.v.’in yukarıdaki uygulamasını teyit eder tarzda Hz. Aişe r.anha validemizin şöyle dediği nakledilmiştir: “Başkasına nazarı değen kimseye abdest alması emredilir, o da abdest alırdı. Sonra o suyla, kendisine nazar değen kişi yıkanırdı.” (Ebu Davud) Eğer bir kimseye kimin nazarının değdiği bilinmiyorsa, zikir ve meşru rukyeyle Allah Tealâ’ya sığınmaktan, Kur’an okumaktan ve dua etmekten başka yapılacak bir şey yoktur.

Bilhassa Fatiha, Felâk, Nas ve İhlâs sureleri ile Ayetelkürsî’yi okumak tavsiye edilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Rukye ancak nazar ve (yılan, akrep vb.) sokma(sı) sebebiyle yapılır.” (Buharî, Müslim). Burada geçen rukye, Kur’an okumaktan ibarettir. Halk arasında çocukları nazardan korumak maksadıyla “nazar boncuğu” takmak oldukça yaygın bir adettir. Ne var ki nazar boncuğu göz değmesine bir fayda sağlamadığı gibi, dinimizce de yasaklanmış şeylerdendir. Aynı şekilde içinde Kur’an ayetlerinden başka bir şey bulunan muskalar takmak da dinimizce hoş karşılanmamış, yasaklanmış uygulamalardandır.

Bununla birlikte okuma yazması olmayan ve ezberinde Kur’an ayetleri bulunmayan kimseler için, üzerinde Kur’an ayetleri ve Efendimiz s.a.v.’den rivayet edilmiş dualar bulunan bir kâğıdı (muska), hürmetine halel getirmemeye dikkat ederek taşımakta da bir sakınca yoktur. Bu da bir anlamda rukye olarak kabul edilebilir. Bu yazıda ele aldığımız konu, fizikötesi alanla, yani gaybla ilgili olduğundan, fal, kehanet, astroloji, burçlar… gibi bu konuyla ilişkili olan bazı hususlara değinmedik. Zira bunlar da ayrı bir yazının konusunu teşkil edecek kadar öneme ve ayrıntılara sahiptir.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:40 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: