nefis arzu

NEFİS (drmavi)

Rahmana da şeytana da muhatab, elmas kömürden bir cevher bir keskin bıçak…O, ya şeytanın başkonsolosu, arka bahçesi ve bilinçaltı mezarlığı ya da yedi renkli bir gökkuşağı ufkunda başa taç olacak… “İlahi! Göz açıp kapayıncaya kadar bile bizi nefsimizle başbaşa bırakma!”…

Nefis kavramı Kur’an’da öncelikle, insanın, aklı kalbi canı ve bedeniyle kendisi, Hz.Adem’den aldığı bütün ve esas varlığı olarak kullanılır (7/72 189) mal ve nefisle cihat etmekten (61/11), cennet karşılığı nefsi Allah’a satmaktan (9/11), nefsin ölümü tadacağından (3/185), cennette nefsin hoşuna gidecek her şeyin bulunduğundan söz edilir (21/102, 41/ 31). Nefisle ilgili ayetlerin çoğunluğu ise insanın nefsine zulmetmesine dikkati çeker (2/57).

Bizim üzerinde duracağımız konuda ise nefsin küfre girmesinden (9/17) günahlara dalmasından (6/64), arzularının peşinden koşup (5/70), kötü şeyleri istemesinden ve yapmasından (5/80, 10/30), haddi aşması, kibir, cimrilik gibi olumsuz duygularından (39/53, 25/21, 64/16) bahsedildiğini görüyoruz. Özellikle bir yerde nefsin, şeytan gibi günahları süslü gösterme özelliğinden (12 /83) nefis-şeytan işbirliği içinde olanların, mahşerde şeytan tarafından yalnız bırakılacağından (14/22) söz edilir.

İki ayette nefsin ilah gibi muamele görmesi, heva’nın yani nefis arzularının tanrılaştırılması (25/ 43, 45/23) Firavunun da bunu kendisiyle bütünleştirip ilan etmesi dikkatlere verilir (79/24). Nefis, kendisine denge sağlayabilecek beden dostları kalp ve akıl tarafından yapılan teklif ve uyarıları reddedip, kendi başına benlik sevdasına kapılınca, ilahlık hayallerini bile kurmaya başlayabiliyor.

Ve Kur’an, nefse, ölçü ve denge adına tezkiye-temizlenme ve kurtuluşa ulaşma yolunu gösterir (4/49, 35/18, 87/ 14, 91/9) Denge kazanması adına yollar gösterir, nefsin çaba aşamalarına güzel anlamlar yükler, teşvik eder ve coşturur: Emmare (günahları arzulayan) nefsin (12/53), Levvame (hatalarından pişmanlık duyan) nefis (75/2) haline gelmesini ister, Mutmainne ( Allah’ı bulmuş, huzura ermiş) nefsi alkışlar. Radıyye (Allah’dan razı olan) ve Mardıyye (Allah’ın razı olduğu) aşamalarında nefse adeta cennet yolunda, ilahi bir ağırlama ve mihmandarlık söz konusudur (37/27-30). Ötesinde nefis için tüm ölçüler yok olur. Kur’an, Nefsini temizlemeyen, kendini değiştirmeyen kimseye, Allah’ın o durumuna uyan muamelesinin değişmeyeceği ihtarını verir (13/11).

Nefis, adeta cennetin sınırsız nimet ve zevklerinin ete kemiğe bürünmesi ve bedenleşmesi gibidir.Bu sebeple nefse sınırsız bir yöneliş ve zevk alma gücü verilmiştir. Bu meyletme ve arzulama duyguları, vicdanın, Allah’a dönük sevk ve şevk kanatlarının nefisteki izdüşümleri olarak değerlendirilebilir. Nefisteki bu kopya iki duygu asıllarıyla bütünleşip, Allah’a yönelsin ve buluşsun diye verilmiş olduğundan, sınırlı dünyada, geçici zevklere kurban etmesin diye de sınırlar çizilmiştir. İki tarafına da (Kirâmen Kâtibin gibi) irade (akıl) ve vicdan (kalp) isimli, iki uyarıcı, denetleyici, yönetici iki güç verilmiştir. Akıl doğru bilgiyle, kalp de sağlıklı inançla donatılır aydınla tılırsa, önü alınamaz arzuların kaynağı olan nefsin, ölçü ve denge içinde denetlenebilmesi ve her isteğinin, hayır yoluna, güzel olana ve olumluya kanalize edilmesi mümkün olabilecektir.

NEFSİN VERİLİŞ HİKMETİ:

Nefis, Allah’ın isimlerine aynalık yapmaktır. Melekler yemez içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur, insanlar gibi nefislerine yenik düşüp günahlara girmezler, hasta olmazlar, ölüm acısı yaşamazlar. Oysa insan bunları yaşayarak, Allah’ın Rezzâk (Rızık veren), Şâfî (şifa veren), Tevvâb (Tevbeleri kabul eden), Afüvv (Af eden), Mümît (Ölüm veren)…gibi isimlerin tecellisine ayna olurlar. Özellikle bize “Melek Anneciğim!” dedirten olayda; annelerimiz melek olamaz, fakat melekler de anne olamazlar. Anne rahmi, Allah’ın embriyo oluşturan isimlerine adeta muhteşem bir tuval olarak, Allah’ın anne ve yavrusuyla alâka kurmasına vesile olmakta, meleklerin yapamadığı görevi yerine getirmektedir. Bu yönüyle nefis ne muhteşem bir sanat şaheseridir!..

Diğer bir hikmeti, Ene-Ego-Benliğimizi ölçü yaparak (Mikyas, Vahid-i kıyasî) isimlerini tanımak ve sonsuzluğunu anlamaya çalışmaktır. Bizde tecelli eden sıfatlara subutî sıfatlar diyoruz. Hayat, ilim, irade, kudret, işitme, konuşma, duyma gibi…Ayrıca Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmakdan bahsederiz. Bu diğer isimleri gibi davranmak anlamına gelir: Sabır, affedicilik, cömertlik, temizlik, selamlaşma, güven verme, onurlu olma, adalet, hilm, hikmetli olma, hesaplı planlı sanatlı sağlam yapma, her an aktif olma gibi…

Ego (Ene, Benlik), nefsin temsil gücü halidir. Ya “Ben benim sen sensin!” der, ya da “Ben Kulum Sen Rabbimsin!” der. Onun Kimlik tanımı kısaca budur. İrade, akla nasıl anlam ve güç kazandırıyorsa, Ene-Ego da nefse öyle değer ve anlam kazandırır. Ego, ya sadece kendine bakar, takılır, basit bir harf olarak kalır; ya da kendine, kelimeler cümleler kitaplar oluşturan Yaratanın bir harfi olarak bakar ve anlamlaşır, sonsuzlaşır. Ya zevklerin kölesi olur bir cam parçasında bir yansıma olarak hapis olur kalır, ya da Rabbe yönelir ruhlar semasında bir özgürlük güneşi gibi yerini alır.

Ene, iyilik ve hayırda Rabbine bakıp şükretmeli, kötülük ve şerde kendine bakıp istiğfar etmeli, kendini savcısı olmalıdır.

Bir diğer hikmeti, basitliğimizle mükemmelliğini, küçüklüğümüzle büyüklüğünü anlamak ve O’na yönelmektir. Her şey zıddıyla bilinir. Allah’ın zıddı yoktur. Bu yüzden hiç bir şeye benzemez. Bize kendini hissettirmek ve yönlendirmek için acizlik verdi onun kuvveti ne döneriz. Zayıflık verdi kudretine sığınırız. Fakirlik verdi zenginliğinden isteriz. Açlık verdi rızkını ararız. Hastalık verdi Şifasını dileriz. Fanîlik verdi Bakîliğini ararız. Bizi kul yaptı sadece O’na ibadet ederiz; ihtiyaç sahibi yaptı sadece O’ndan yardım isteriz. Bize nefis verdi; melekten farklı olarak günah işleyebiliriz ve O’nun kapısına günahtan yanmış olarak döneriz, orda yanmamak için tövbe ederiz, temizlendiğimizi görür, hamd ederiz. Her konuda imtihan eder sıkıntılar verir, dua eder Sabrına sığınırız. Hayat boyu her halimizle, O’na sürekli bir bir arzuhal penceresi açarız. Ene bir diyalog hattı gibidir.

Buna bağlı olarak nefsimizin bir varlık sebebi de, nefisle (ve şeytanla) mücadele etmektir. Biz iman enerjisi ve ibadet idmanıyla, irademizin hakkını vererek, hayat maratonunda, kulluk kulvarında, nefis ve şeytan rakiplerini ardımızda bırakarak, günah engellerini bir bir aşarak, Allah rızasına ve cennet madalyasına koşarız. Böylece hem makamımız yükselmiş hem manevi yeteneklerimiz geliş miş inkişaf etmiş olur. Bu sebeplerle nefis için bir sınır çizilmemiştir. Sonsuz gerçek olan O Güzele doğru, sınırsızca yürüsün diye!..

Öte yandan nefis, Allah’ın nimetlerinin tadını alarak şükretmeye vesile olmaktadır. Ayrıca nefse takdim edilen peşin avans lezzetler sayesinde neslin çoğalması sağlanmaktadır. Bu yönleriyle nefsimize “Ne mübarek şeymişsin sen!” dense yanlış olmaz.

İnsanın nefsiyle-kendisiyle barışık olması ne demektir? Kendini sevmesi midir? Öz güveninin olması mıdır? Hiç bir komplekse kapılmaması mıdır? Kusurlarını kolayca görebilmesi ve itiraf edebilmesi midir? Sevgi dolu olması, insanlarla kolayca iletişim kurabilmesi midir? Hayata olumlu ve toz- pembe bakmasını bilmesi, her sıkıntısını kolayca atlatabilmesi midir? Kendine güven duyması hiç bir engel tanımaması, özgürce dolaşması mıdır?

Bu ve benzeri tespitlerin her biri belli bir hakikati yansıtmaktadır kuşkusuz. Ancak bütün bu arzulanan niteliklerin bir insanda bir arada bulunması oldukça zordur Ayrıca Nefsin hoşuna giden ve manevi hayatı için tehlike olabilecek şeylere onay verme gibi bir tehlike de söz konusudur.

İnsanın kendisiyle barışık olması, kendisiyle Rabbisi arasında bir küslüğün olmaması, O’nunla barışık olması demektir. Çünkü kendini seven mutlaka, nefsini kendine veren Rabbisini de sevme durumunda olacaktır. Postacının getirdiği hediyeyi alıp öpmek başa koymak bir sevgi göstergesidir, Ama kime?..Tabi ki gönderene olmalıdır bu!..Bize bunca nimetleri gönderenle barışık olmadıktan, O’nu tanıyıp saygımızı ifade etmedikten sonra, nefisle barışıklık nefis hesabına olacaktır. Ve nefsimizi, yaratanın önüne geçirmek anlamını taşıyacaktır. İnsanın kendisiyle barışık olması kendisini anlaması, bilmesi, sevmesi, onu Yaratıcısına ulaştırabiliyorsa anlamlıdır. İnsanın kendisini ve sevdiği her şeyi sevmesi, O’nun namına olursa bir değer ifade eder.

Nefsin hoşuna giden her şeyi sınır tanımadan yapan insana kendisiyle barışık denmez; nefsinin ve zevklerinin kölesi olmuş denir. Ve şeytan, kendine üs olarak gördüğü nefsin her zevkiyle barışık olan insanlarla son derece barışıktır hatta onlara bayılır. Bu yüzden nefsin, ateşkes ilan edip barış istemesine hemen kanmamak, uyanık olmak gerekir. Çünkü Yusuf Peygamberin diliyle nefsin tabia tında, daima kötülükleri istemek ve emretmek vardır.

Nefsin her istediği kötü olmayabilir, fakat istediği hiç bir şeyin iyi mi kötü mü olduğunu (kalp ve akıl yardımı almadıkça) bilememektedir.Bu yüzden nefsimiz ”Gel barışalım!” şeklinde bir şey mırıldanırsa,“Bunun altında bir bit yeniği olmasın, şeytana megafonluk yapmasın!” diye titiz davranmak gerekir. Çünkü asla unutmamalıdır ki, kukla oynatıcılar gibi, nefsin istek ve davranışlarının ardında, onu yönlendiren şeytan, daima tetikte hazır beklemektedir.

Nefis arzularına karşı set çekme kavramını Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn olayından iktibas edebiliriz (11/83-99). Bu zatın peygamber olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır. Zamanı ve mekanı belli olmayan bir yolculukta, belirsiz bir topluluk, ondan farklı anlamlarda yorumlanan Ye’cüc ve Me’cücün bozgunculuğundan şikayet ettiler. O da aşılması mümkün olmayan, teknik yönü güçlü bir set yaptırdı. Zülkarneyn hem manevi yönü hem de maddi yönü güçlü bir insanın kalp ve zihin boyutlarını simgeliyor gibi. Şeytanla nefis de iki güçlü bozguncuyu! İnanç ve bilgi gücüyle nefsin ve şeytanın bu önü alınamaz tahribatı önlenebilir.

Sonuç olarak nefis, Allah’a yönel mek, onu tanımak, sevmek, O’nunla barışık olmak için verilmiştir…

NEFSİN TEMİZLİK DERECELERİ:

a-Hevasını ilah edinen nefis:

Nefis için, yanıkların derecelendirilmesi gibi, kirlilik-temizlik dereceleri düşünürsek, en kirli derecesinde “Heva” yı görürüz ki (25 /43) bu aşama da nefis, akıl (irade) ve kalp (vicdan) komuta merkezlerinden tamamen ayrılmış, kendi başına buyruk olmuş, dağ komşularını kıskandıracak bir özgürlük içinde her kötülüğü yapıyor demektir. Bu kötülük eylemcisi nefistir ki bire bir şeytanin mahiyetiyle bütünleşmiş gibidir. Mefistoya peylenmiş bu nefsin bütün kaleleri, tabyaları şeytan tarafından işgal edilmiştir. Kur’an’a bakarsak, bu uç kişilik tipleri: Firavunluk, Karunluk, Nemrutluk gibi kavramlarla ifade edilebilir. Bu hali almış nefis, kalpte mühürlenmişlik ve ateşle tescillenmişlik olarak tanımlanabilir.

b-Kötülüğü emreden nefis:

İkinci aşamada kötülük emredicisi nefis karşımıza çıkar. Bu nefis, eyleme geçmese de bünyesinde her türlü kötülük tohumlarını ve istidadını taşımaktadır ve her an patlamaya hazır bomba gibidir. Günahları emrediciliği, günahları tatmasından ve zevk alır hale gelmesinden dolayıdır. Fani lezzetlerin tekrarını ister durur, emreder gibi içten tazyiklerle zorlar ve çoğu zaman insanı mağlup eder. Psi kolojide buna bilinçaltının bilinci zorlaması deniyor.

Günah zevkleriyle şımartılmış nefis, hizmetçilikten terfi eder, âmir olur; şehrin hakimi olan aklı, savcısı olan vicdanı ve sultanı olan kalbi insiyatifi altına almış, susturmuş, durmadan emirler yağdırmakta, onları köle gibi kullanmak istemektedir…Bu zorbaya karşı ciddi bir kalp ve akıl operasyonu yapılmalıdır. Pskiyatristler, ruh Operatörleri gibi terapiler yaparak duygu, düşünce ve davranış bozukluklarını tedavi etmeye çalışırlar. Kendilerini Rablerine peylemiş, İnanç ve bilgi sahibi, Nur Operatörü dostların himayesinde, sohbet terapilerine katıldınız mı hiç!? Nuh’un gemisi gibi dalgalardan korurlar…

c-Pişmanluk duyan nefis:

Üçüncü aşamada ise, günahlara inançlı ve bilinçli olarak direnen, yerinde yaka paça olup kavga eden nefis söz konusudurZaman zaman sürçse, günaha girse de, içi yanar, pişmanlık duyar, gözyaşı döker, tövbe eder. Ama vasatını bulunca, dayanamaz, yeni temizlediği ruhunu tekrar kirletir. Düal bir ruh haleti içinde, mekik gibi iki tarafa gelir gider.Günümüzde inançlı ve ibadetli insanlar da, özellikle gençlerde görülen psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasında, bu düalitenin önemli bir payı vardır kanaatindeyiz. Evinde ki yaşam tarzıyla, dış dünyada karşılaştıkları zıtlıklar genç kızla erkeğin ruhunda gel-gitlere yol açmakta bunalımlar ve aile çatışmaları yaşatmaktadır. Hekim desteğinin yanında, temiz yüzlü ve karakterli arkadaş ve dost çevresi, böyle insanların nefis-zede olmaması için elzemdir.

Ancak önemli bir husus vardır: Bu aşamadaki nefis, Kur’an’da, diğerlerinden farklı ele alınmaktadır. Allah, öncelikle iç dünyasın da huzursuzluklar yaşayan bu nefse yemin etmektedir. Yemin, kıymet verilen şeyler üzerine yapılır. Mesela insan olarak sadece bir ayette, Peygamberimizin ömrü üzerine yemin edilmiştir (15/72). Diğer taraftan, bu nefse yemin edilirken; kıyamete de yemin edilmiştir. Anlaşılıyor ki, diğer iki nefse oranla rahmete en yakın olan nefis budur: Yani günahlarına ah edip pişman olan, içi yanan nefis!..Allah adına duyulan hüzün, kurtuluşun en çaplı ilk adımı olmaktadır.

Nefis ister insanın kendi, ruh bütünlüğü anlamında ele alınsın, isterse kalp ve akıldan farklı olarak kötülükleri arzulayan ve şey tana boy hedefi olan yönüyle değerlendirilsin; Peygamberlerin daima ilk gündem maddelerinin başında yer almaktadır. Her Peygamberin temel hedefi öncelikle insan bütün yönleriyle ruhunun ve ve nefsinin tezkiye ve terbiye edilmesi, hayra yönlendirilmesidir. Bir ayette belirtildiği gibi, Tebliğ etmek ve Kitap ve Hikmeti öğretmek de, kalp ve aklın takviye edilmesi anlamıyla aslında, nefse yönelik eylem planları olarak yorumlanabilir(62/2).

NEFSİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Nefis zevk ve arzu eğitimli olarak doğar. Adeta zevk ve lezzet almaya programlanmış gibidir. Buluğ çağına kadar yemeye, içmeye, oynamaya olan hevesi ve tükenmez enerjiyi hepimiz gözlemleriz. İnsan, doğar doğmaz Rahmetin süt tulumbacıklarını arar. Bu, Allah’ın mahiyetimize koyduğu yaşama enerjisinin ve ilâhî sevkin bir ifadesidir. Bu, aşk ve muhabbet olarak da yorumlanabilir. Ya da süt gibi tertemiz Yaratılış fıtratına yöneliş sevk ve şevki!..

Henüz günah kirlerine bulaşmamış, anasının ak sütü gibi tertemiz fıtratıyla, bu nefis süt kokulu Nefis taşıyan yavru, “Vicdanı mın sesini duyamıyorum!” diyenlere, hal dili ile bir şeyler anlatır adeta vicdan dersi verir. Kundağında konuşan Hz.İsa gibi ona mucizevî bir güç ve dil verilseydi, şöyle diyecekti:” Ben Rabbimin müstesna bir sanat eseriyim. Rab ismiyle o beni terbiye etti, Ruhuma hazineler değerinde mekanizmalar yerleştirdi. Yaşayabilmem için de cennet numûnesi bir nefis gücü verdi. Ona binler hamd ederim! Benim bu arzu dolu yönelişimi doğru okuyun! Bu, Allah’ın kendisi adına içime koyduğu sonsuz aşk ateşinin alevlenmesi için vicdanımın çaktığı bir kıvılcımdan ibarettir! O’na ulaştıran kulvardaki şevk hamleleridir!”.

Başkaları aslında fikirleri olan zikirlerini, salt nefis hesabına libido şeklinde dillendirebilir. Nefis, ahsen-i takvimde mi esfel-i safilinde mi nasıl anlaşılacaktır? (95/4-5.) Nefis, beden gözleri gibi gözleri kör olarak doğar. Buluğa erinceye kadar, mahiyetindeki nüve iki göz geliştirilir. Buluğla beraber bunlar çiçek açarlar. Bunlar vicdan ve iradenin diğer deyişle kalp ve aklın gözleridir. Bunların aktive edilmesiyle sorumluluk başlar. Bu, hazır lütuf olarak verilen gözler, Rabbi araştırıp tanısın sonunda görsün ve nefse birer göz olsun diye verilmiştir. Nefsin gözü açılır, hem de fani zevklere fena açılır da, bu gözler körleştirilirse, nefis için de karadelikler gibi kör bir akıbet kaçı nılmaz olur.

Nefis dünyanın ikiz kardeşi gibidir, birbirine çok benzerler.

Dünyanın bir yönü zehirli bal hükmündedir ki dünyanın fani elemli günahlarına bakar.

İkinci yönüyle dünya, Allah’ın isimlerine aynalık yapar, sanat eserlerinin sergilendiği sergi sarayı gibidir.

Üçüncü yönü de ahiretin tarlası sayılır. Bize iman ve ibadetlerimizle, insanlık adına yaptığımız güzel hizmetlerle cennetimizi kazandırır. Dünya gibi nefis de çok sevilir, çünkü bütün lezzetlerin mahzeni, menfaatlerin madeni gibidir. Zevklenme konusunda dünya ile çok iyi anlaşabilecekleri çok ortak noktaları vardır. Dünyada ne kadar çok zevk ve lezzet varsa, nefisde mutlaka onu talep edecek bir karşılığı vardır. Bunun tersi de doğrudur:

Nefisde ne kadar çok zevk alma merkezi varsa, dünyada o oranda zevk üretme potansiyeli var demektir. Aynı değerlendirmeyi nefisle cennet arasında da yapabiliriz. Bu yüzden ruhun diğer mekanizmaları, dünyada dünya ve nefsin iki zevk kazanından birine, düşmemek için vaziyet alma durumundadırlar; çünkü birine düşmekle diğerine otomatik olarak düşmüş olacaklardır. Nefisler, Keyfe kâfî ge len meşrû zevklerle yetinmesini bilirlerse, cennet kazanında her aradıklarını zaten bulacaklardır, hem de sonsuzca!..

Nefis, insanın vicdandan sonra önemli ikinci ana yapısıdır. İnsanın iki yönü var: Mülk-meleküt, melekî-şeytanî, maddî-maneviî, cesedî-ruhânî ve…nefsî-vicdanî. İki güç birbirinden farklı olan duygu ve düşüncelerini üstün kılmaya çalışırlar. Vicdan mekanizması galip gelirse, nefis mekanizması müsbete dönüşür, ve insana hizmet eder. Aksinde de insanın hezimeti söz konusudur. Nefis, tezkiye ile kurtulur, kirlenme ile zarara uğrar (9-10).

Nefis doyumsuzdur. Emzikten kesilmedikçe bırakmayan çocuk gibi sürekli lezzetleri arar durur. Doğuştan sınırsız yöneliş, aşk, şevk, sevk ve lezzet bağımlısıdır. Aslında bu, vicdan ve iradenin kanatlarıyla uçulabilecek müthiş bir motor gücü gibidir. Bu büyük bir avantajdır. Bu sınırsız isteğin veriliş sebebi, akıl ve kalp kanatlarıyla Allah’a yükselmektir. Allah nefsi kendi sonsuzluğuna layık görmeseydi, ona bu sonsuz arzuyu da vermezdi. Nefis arzusu, bu yükselişte, tükenmeyen bir enerji kaynağı olarak bir uzay aracı gibi düşünülebilir. Namazın mirac-yükseliş olarak görülmesi gibi… Nefsin mantık işleyişi ve vicdan hissedişi yoktur. Geçmiş gelecek bilmez, akıbetini düşünmez, günah endişesi duymadan hoşuna giden her şeye aç kurtlar gibi saldırır. Yeme içmede, cinsellikte ve diğer arayışlarında helal-haram ayırd etmez. Nefsin mahremiyet duygusu da yoktur, enseste yol açabilir.

Nefis, hazır küçük bir lezzeti, ilerde verilecek daha çok lezzete daima tercih eder, peşin ücrete meftûndur. Küçük bir mum ışığı gözlerini alıverir ve artık güneşleri de görmez. Bir parça et, bir karelik bir görüntü aklını başından alıverir. Ruh güneşleri olan vicdanı ve iradeyi görmez olur. Yemek öncesi insanın sinirli olmasının bir sebebi de peşin olaya duyduğu aceleci arzusunun gerçekleşmesindeki gecikmedir…Bu yüzden Peygamberimiz, yemek hazırken zaman uygunsa, namaza durmayın, iftar olunca hemen orucunuzu açın demiş, muharebelerden gelir gelmez ganimetleri taksim etmiş, alın teri kurumadan işçiye ücretinin verilmesini istemiş, bizzat kendisi tam namaza duracaka iken dönüp hücresine gitmiş, evde bekleyen bir miktar malın hemen dağıtılmasını istemiş sonra gelip namaza durmuştur…

Nefis daima özerklik ister, özgürlük mücadelesi verir. Fakat onun bu özgürlük anlayışı dağ komşularını kıskandıracak bir amaç uğrunadır. Bağımsızlık adına irade, akıl, vicdan ve kalple daima çatışma halindedir. Arzularına ulaşmasına hiç bir şeyin engel olmasını istemez. İnsanın yaşadığı gerginliklerin ve psikolojik rahatsızlıkların sebeplerinden bir tanesi de bu olabilir. Bir çocuk bile çok istediği bir oyundan kopmak istemez, gerekirse anne babasıyla çatışma içine girer. .

Nefsi öldüremeyiz, emanettir, iyi bakmakla yükümlüyüz. Ona mutlaka bir özgürlük tanımalıdır; fakat bu meşrû dairede, helal çizgide ve belli bir disiplin içinde olmalıdır. Nefsin bu savaşı, şeytanla birlikte, hayatımızın sonuna kadar ve de kıyamete kadar devam edecektir.

Nefis daima işin kolayını tercih eder, zor işleri sevmez. Mesela yan gelip yatmak varken, günde beş kez abdest ve namaz çok ağırına gider.O tuz gün, gün boyunca bir şey yemeden içmeden durmak ona sanki ölüm gelir. Günahlar ise temiz fıtratta bir tahribat olduğundan kolaydır. Düşünmek ve duygu ağırlığını hissetmek, ağır insanlık misyonudur ve her ikisi de acı verir. Nefsin akıl ve kalpten kopuş ve kaçış nedeni bu iki olguda düğümlenir; çünkü kalp de akıl da nefisden hem hoşlanmadığı hem de zevklerini engellediği için zor gelen isteklerde bulunmaktadır. Sürekli ağır konuları anlatan öğretmenden herkes şikayet eder. Nefsin akıl ve kalp hocalarını sevmemesinin perde arkasında bu gibi engellemeleri, çoğu zevk yollarını kesmeleri ve zorlu tekliflerde bulunmaları yatmaktadır.

Bunun çözümü için nefsimize alternatif zevkler sunmak, onlara alıştırmak gerekir. Midenin doymaya, dilin tadmaya, gözün gör meye, kulağın nağmeye, burnun çiçeklere ihtiyacı olduğu ve bunlardan zevk aldığı gibi, ruhun, akıl ve kalbin de ihtiyaçları ve arzuladık ları lezzetleri vardır. İnanç, bilgi ve Hizmet etkinlikleri, nefse yeni lezzetler ve alışkanlıklar olarak takdim edilmelidir. Zor da gelse, israrla ve zamanla alışacaktır. Yani tada karşı tat, lezzete karşı lezzet politikası. Sevgi (Kalp), bilgi (akıl), ilgi (beden hizmeti) zevk ve lezzetlerine, ballar balı tadna ulaşamayanlar, bir parmak nefis balıyla fani bir ömür yaşar giderler. Nefis ve şeytan neden hayatımıza günah zevklerini hakim kılabiliyor. Çünkü ona kalp, akıl ve insana hizmet zevklerini tattırmamışız ki!..Çocuğumuza evde sevgi göstermez, bilgi sahibi yapmaz, sorunlarıyla ilgilenmezsek, bu ihtiyaçlarını ve tatlarını dışarıdan, önüne gelenin elinden alma durumunda kalacaktır. Aslında biz onu bu hale itmiş olacağız. Nefsimizin kurbanı oluyorsak, bu sonu, aslında kendi ellerimizle hazırlamaktayız. Çocuklarımızın tat kaynakları, Sevgi, Bilgi ve İlgi olmalıdır.

Nefis elinde daima zevk boyasıyla lezzet fırçası taşır ve her baktığı yere, her tattığı şeye kendi boyasını vurup olabildiğince süslemeye çalışır. Histeroik insanlara ve renkleriyle kur yapan hayvanlara benzer. Aklı çeler, iradenin gözünü boyar, vicdanı da boğarsa, emeline rahat ulaşır

Nefis uyuyan bir deve ve volkana benzer. Bir duyunun öksürmesi; bir bakış, bir dokunuş, bir çağrışım, onun uyanmasını ve anında patlamasına sebebiyet verebilir. Bir kibritle bir anda koca ormanın alevler içinde kalması, iri yarı birinin bir mikropla yatağa, bazen mezara girivermesi gibi… (Göz zinası kavramının anlamı burda ortaya çıkıyor. Dürbün bakışın uzak mesafeyi yok etmesi gibi, bir bakış bazen zinaya götüren mesafeleri bir anda sıfırlayıverir, eli kolu bağlanmış irade ve vicdan da kendini nefis yanardağında lav ba taklığının içinde buluverir.

NEFİS VE ŞEYTAN İŞBİRLİĞİ

Nefis ve benlik mekanizmasının farklı özelliklerinin yanında, en önemli üçünden söz edilebilir: Enaniyet, Şehvet, Yeme içme, giyinme vb…

Burada “Ben”in olumsuzlukları konu edilecektir. Enaniyet, “Ben”in, “Benlik”in, Allah’dan tamamen koparılmasıyla ve “Ben”in tek ölçü merkezi yapılmasıyla oluşur. Derecesine göre de inkarcı, zalim ve sınırsızca her günahı ve kötülüğü işleyen tipler ortaya çıkar. Ya da insanın farklı şekillerde Allah’tan, ibadetten, inanç ve vicdan kültüründen, çağın eğitim ve bilgisinden ve güzel faaliyetlerden uzak kalmasıyla oluşur. Derecesine göre de inançlı insanlarda da görülen çeşitli ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkabilir.

Enaniyetin en güçlü olarak yaşandığı duygu ve düşünce halleri, (Kur’an’a baktığımızda) kibir ve kendini beğenme olarak karşımıza çıkmakta bunu inat takip etmektedir. Otorite, yetki ve yetenekler, bilgi, servet ve nüfûz sahibi olma ise, kibir ve inadın başlıca sebepleri olarak gösterilir. Yapılan zulümler, haksızlıklar ve kendini kabul ettirme gibi olgular da bunların sonuçları olarak vurgulanır. Korku, üzüntü ve öfke gibi insanı hem iç hem de dış dünyası yönüyle etki altında bırakan üç önemli temel duygu da, fıtrî-doğal sınırları ve meşru amacı aştığında, Enaniyetin birer tezahürü olarak anlatılır.

Şehvet kavramı cinsellik konusuyla ilgili olduğu gibi, özellikle uyuşturucu, yeme içme arzusu, içki, kumar ve çeşitli eğlence tutkuları, hırs, gibi duyguları da kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Şehvet, aslında sadece cinsel arzu veya yeme içmeden ibaret değil dir, umumi ve küllidir, dünya adına her meyil ve arzuyu kapsar. Ne var ki, her insanın kendi özel dünyasında ve yaşamda gözlemleyebileceği gibi, cinsellik, insanın ruh dünyasını olduğu kadar aile ve çevresini de doğrudan etkileyen nefsin en güçlü yanından biridir. Yusuf süresinde anlatıldığı gibi Cinsel duygular, Zeliha’nın kalbini, Mısırlı kadınların ellerini parçalatacak kadar etkili bir güce sahiptir. Günümüzde de nice benlikleri ve yuvaları!..Bu sebeple nefsin en yumuşak karnı sayılabilir.

Yeme içme ve giyinme, özellikle israfa varan çizgilere ulaştığında, Kur’an diliyle şeytanın kardeşliği uyarısıyla bizi karşı karşıya bırakır. Oruca sıcak bakmayan, sürekli tıkınan bir insan, nefsin bu yağlanma operasyonlarından, kalbe, akla ve hayırlı çalışmalara uzanacak yolları tıkamış olmaktadır.

Şeytan enaniyetin zirvesinde bir varlık olarak, insanı daima yanına çekmek ve şehvet ve lezzet duygusunu bir çekim gücü gibi kullanmak ister.

İnsanda hem meleğe hem de şeytana cevap verebilecek merkezler vardır. Latife-i Rabbaniye meleklerle kontak kurarken, nefis şeytanla irtibat kurmaya en yatkın özelliklere sahiptir. Bu ikisi daima birbiriyle çatışır. Nefiste de melekî duygular lehine gedikler açmak mümkündür. Hatta nefis, Peygamberlere ve büyük zatlara teslim olabilir. Efendimizin “Şeytan bana teslim oldu” sözünden bu anlaşılabilir. Nefsin tam teslimiyeti, ancak bütün duygu, düşünce ve isteklerden arındıktan sonra mümkün olabilir. Bu mümkün olmasa da kısmî terbiye olabilir.

Kur’an’da bir ayette müminlerin üç kategoride ele alındığını görürüz. (35/32).

1-Nefislerine zulmedenler. Bu enaniyete bulaşma ve günah duygu, düşünce ve davranışlarıyla farklı şekillerde kirlenme ola rak anlaşılabilir.

2-Denge kazananlar: Enaniyeti ve nefsi kontrol altında tutabilen, farzları yapıp haramları terk edenler diye düşünülebilir.

3-Hayırda koşturanlar:

Bütün varlıklarıyla Hakka ve Hakka Hizmete kitlenmiş, başkaları için kendilerini unutmuş olanlar olabilir.

Nefis şeytanın süflörü gibidir. Şeytan genellikle bilinç ortasındaki hayali, bir ekran ve bilinçaltını bir sahne olarak kullanır ve nefsi, Psikodramalarda olduğu gibi, yönetici olarak, burada sahnelediği, kendi senaryolarını uygulamasını fısıldar. Buna karşı vicdan da güzel senaryoları hatırlatmaya çalışır. İrade ve bilinç, anlık bir tereddüt geçirebilir. Vicdanın melek tonlu suflesine kulak asmazsa, şeytanın bilinç piyasasına sürdüğü oyunları nefisle beraber oynamak zorunda kalabilir.

Bilinçaltı, Nefsin dışa açık, beynelmilel irtibat bürosu, görüntü, duygu ve düşünce kabul merkezi, diğer ifadeyle berzahı gibidir. Bilinçaltı, nefsin lezzet deposuna, hayal de zevk sahnesine benzer. Nefis, bunlardan sürekli ağzını tatlandıracak bir şeyler bekler. Şeytan, bu durumu iyi bildiğinden, nefsin giriş panoları durumundaki bilinçaltı ve hayalle çok ilgilenir. Devamlı abone bir müşteri gibi, bütün başvurularını ve ilanlarını en cazip şekilde buraya bir ciğer gibi asar, pusuya yatar, avını bekler.

Önemli olan şey, bu proğramlamalara, bize sürekli izlettirilmeye çalışılan görüntülere sahip çıkar, irademizle lezzet uğruna sık sık düşünmeye devam edersek, bunları eyleme geçirme ihtimali yüksek olabilir. Öte yandan bunlar, bilinçaltımıza iyice yerleşirler ve hayatımızın ilerleyen yıllarında hortlamasalar da, ölüm sonrası biliniçaltı defterimize kaydolan her şey berzahta bize seyrettirilir. Ya acı ya da lezzet verir.

Burda güzel şeyler düşünen berzahda çok gülümser.Özellikle çocuklarımız, bilinçaltı beslenme yaşlarında (1-10) güzel hayallerle, duygu ve düşüncelerle bu berzah dünyasına hazırlanmalıdır. Bu aynı zamanda onların, dünyada da ruhsal bütünlüğe sahip olacakları, gülümseyecekleri, sağlıklı bir gelişim gösterecekleri anlamına da gelmektedir. Çünkü en kapsamlı berzah hayatına zaten hazır lanmışlardır. Büyük operasyonlara katılan komandonun basit olaylara müdahalesi kolay olur.

Bilinçaltı eğitimi, nefsimizi kontrol altında tutmada ve duygusal ve düşünsel problemlerimizi halletmede, etkili bir yarar sağlar. Ve berzah hayatının beynimizdeki minyatür bir modeli sayılan şuuraltını, berzaha hazırlamış olur.

Bilinçaltı nefsin, nefis de şeytanın arka bahçesi gibidir. Bilincimizden ayrı adeta kurtarılmış bir bölgedir burası. Şeytanın benim insandan büyük payım var dediği ( 4/118) yer burası olsa gerektir.Şeytanın ve nefsin hoşuna giden duygu ve düşüncelerin at koşturduğu meraya benzer, zevkler burda cirit atarlar. Aynı zamanda sık sık, bir Zeliha gibi şuh bir eda ile bilince laf da atarlar görüntülü mesaj da çekerler. Kimi zaman da, tebdil-i kıyafet içeri sızmaya çalışırlar. Bazen de özellikle şeytan, bomba tesiri yapacak manyetik olumsuz dalgalar gönderir; panik yaratır, anksiyete eder, depresyona sokar, şizofreniye kapı aralar, insanı ruh=nefis hastası yaparak Allah’a sağlıklı bir kulluk yapmasının önüne geçmeye çalışır..

İrademiz (Akıl) ve vicdanımız (Kalp) bilinç kapısında bekleyen iki muhafızımızdır. İnançlarımıza, bilgi ve kültürümüze ters düşen olumsuz ses ve görüntüleri kontrole tabi tutarlar, parola sorarlar, sansür uygularlar, bilincin onları bastırarak geri çevirmesini sağlarlar. Nefis şayet şeytanla güçlü bir işbirliği içinde hareket ediyorsa, bu nöbetçileri uyutup, susturup gizli ve zararlı güçlerin bilince sızmasına ve insanı kötü eylemlere sürüklemesine sebebiyet verebilir.

Bilinçaltında bir şeytan etkisi fikri kabul görmeyebilir. Oysa bilinçaltımıza olmasa bile şeytan olgusu insanımızın diline yerleşmiş, en azından duygu ve düşüncelerin ifadelendirilmesinde bir ölçü olmuştur: “Şeytan gibi adam!”, ‘Şeytan tüyü’, “Aklına bir şeytanlık geldi”, “Yüzünü şeytan görsün!”, özellikle de “Şeytana uymak!” ,”Şeytanca düşünmek!” gibi…Böyle bir görüşü kabul etmeyenler, somut olarak dini güzellikleri yaşayan insanlarla, somut olarak “Ego!” hastası olmuş, zevklerinin peşinde koşan, kötülük yapan insanların olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve somut davranış biçimlerini gözden geçirmeli, karşılaştırmalar yapmalıdır. Bir de somut bir kitap olarak Kur’an’da geçen şeytandan Allah’a sığınmanın ne olduğunu araştırmalıdırlar.

Nefis tıpkı ölü ama potansiyeli olan bir arazi gibidir. Kim girer ihya ederse, onun malı gibi olur. Bir arap atasözünde denildiği gibi, bir vadi boş sahipsiz kalırsa, (aslanlar uyurken) tilki gelir orda vali olur. Diğer bir örnekle, milletler muvazenesinde müslümanlar, islamı temsil ve ciddi çalışma konusunda, terazinin kefelerini boş bırakırlarsa, başka dünyalar hafif ağırlıklarla terazide ağır basarlar. Ağır basarlar çünkü tek taraflı ve boşa ağır basarlar. Alternatifleri olmadığı için ağır basarlar. Kendi zeki ve yetenekli gençlerimize sahip çıkmaz, önlerine eğitim-öğretim imkanları hazırlamazsak, bu amaçla dünyanın dört bir yanına açılmazsak, başka dünyalar, yıllardır yaptık ları gibi, bu kefeye hep hafif ağırlık koyacaklar, hafiflikleriyle ağır görünecekler, kendi çocuklarımızı, kendilerine göre yetiştireceklerdir.

Bu nefis kefeleri için de geçerlidir. Biz irademizle, vicdanımızla, aklımız ve kalbimizle nefsimize sahip çıkmaz, inanç, bilgi, Aydınlık dostlar edinmez, hayırlı işlerde koşma gücüyle terbiye etmezsek, şeytan onu kesinlikle boş bırakmayacak ve boşa ağır basarak, nefis tarlasına istediği tohumları ekecek, bunu çeşitli kötülükler ve ruhsal hastalıklar olarak biçecektir.

NEFİSLE İLGİLİ DİĞER TESBİTLER

Günahların ana kaynağı nefistir. Sorumluluğun ana kaynağının akıl ve irade olması gibi. Meleklerde yeme içme, cinsellik gibi nefsani özellikler olmadığından, onlar için günah ve isyan da söz konusu değildir (66/6). Meleklerin bu yönleriyle Allah’a hep ibadet ve tesbih yapmaları gibi, nefis de günahlara dalma yönüyle adeta şeytana hizmet ediyor gibidir. Ne var ki esas zarara uğrayan nefis değil, nefsin güdümünde hizmet gören akıldır.

Akıl, nefsin emrinde çalışmaya devam ederse kanser hücrelerinin çoğalması, tüm organa, hatta bedene yayılması gibi, nefsin akıl ve düşünce işbirliğiyle gerçekleştirdiği günah lekeleri de zamanla, imanın yeri olan kalp bölgesini karartmaya başlar. Esas tehlike ve zarar o zaman baş gösterir. Çünkü dünya hayatındaki eğlenmelere, zevklenmelere gülmelere bedel, sonsuz cennet hayatı tehdid edilmektedir. Cennetin sonsuz güzellik ve tattaki nimetlerini, almak üzere dizayn edilmiş nefis potansiyeli, bütün zevk sermayesini kısacık dünya hayatında çok ucuza tüketmiş olacaktır (46/20).

Nefsin alternatifi bir yönüyle vicdandır. Ruhla bedenin gelişmesi ters orantılıdır. Vücuduna, nefis ve beden zevklerine çok önem veren bir insanın ruh inceliği kazanması, kalpte derinleşmesi düşünülemez. Bunun gibi, nefsine, nefsin her arzusuna boyun eğen, akıl ve kalbin dizginini teslim eden insanın, vicdan mekanizmasının sağlıklı çalışması da düşünülemez. Nefsi temizlemek, eğitmek istiyorsak, öncelikle vicdan kültürümüzün sağlıklı ve zengin olmasına gerekli özeni göstermeliyiz.

Nefis doğrudan rahmetle rözenans olamaz, bağlantı kuramaz. Çünkü önünde kalın çok perdeler vardır ve alabildiğine dünya zevkleriyle kuşatılmıştır. Vicdan ise vasıtasız doğrudan rahmetle iletişim kurabilir. Bu yüzden Nefsin dengeli bir yolculuk yapabilmesi için vicdanın rehberliğine gerek olur.

Nefis hem bir dost hem bir düşman olarak görülmüştür. “Sizin yer yüzündeki en can alıcı ve tehlikeli düşmanınız nefsinizdir” diyen Peygamberimiz, bir savaştan dönerken, “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz!” deyince, “Bundan büyük savaş mı olur ? diye hayretle soranlara bu cevabı vermiş ve nefsin sonu gelmez kötülük isteklerine dikkat çekilmiştir. Bazen savaş ortamında bile hain nefsin insanın başını yiyebileceğini görürüz.

Nitekim bir olayda, Peygamberimiz, kahramanca savaşan birisi için “O ateştedir!” deyince, olayı araştıranlar o kişinin kahramanlık ve şöhret adına savaştığını ve intihar etmek üzere olduğunu görürler. Aynı şekilde Kabe’nin yanındayken bile şeytanın, nefsi harekete geçirerek, günah sayılabilecek hatta şirk kokan davranışlar yaptırdığından söz edilebilir. Gıybet etmek, itip kakmak, önüne gelen her taşa selam vermek gibi.

Bu açıdan insan, can alıcı bu hasmına karşı, sınır boylarında her an nasıl teyakkuzda, uyanık olmak zorundaysa, düşmanların düşmanı nefse ve şeytana karşı daha çok titiz olmak zorundadır. Çünkü bunlar çoğu zaman hem kuzu postu giymiş kurt olarak karşımıza çıkabilir hem de akla hayale gelmeyen bin bir çeşit taktik uygulayarak kolayca aldatabilir. (Peygamberimiz nefse karşı şu duayı okumayı tavsiye eder:

“Yâ hayyu ya kayyûm, birahmetike estegîsü aslıhlî şe’nî küllehû velâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin.”

Yâ Hayyu Kayyûm Rahmetinin hürmetine Sana sığınırım, hallerimin hepsini tamamiyle düzelt, göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle başbaşa bırakma!”…

Cemaat üç kişiyle oluşur. Rahmet ve sekîne (huzur) gelir. Günahlara kalkan ve paratoner oluşturur. İnsan ruhuna rahmet ve sekîne gelmesini, günahlara duvar oluşturmasını sağlayacak üç kahraman: İrade (Akıl), Vicdan (Kalp) ve Nefis (Beden) dir…Bu Rahmet üçgeni kurulamazsa, şeytan üçgeninin kurulma ihtimali yüksektir.

Peygamberimizin, nefsimizin olumsuz etkisinden korunmak ve onu hayra yönlendirmek için yaptığı tavsiyelerden bir tanesi de, nefsin ve şeytanın hiç hoşlanmadığı ölümün sıkça hatırlanmasıdır. “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok hatırlayın!”. Bu ifadeyi değişik açıdan şöyle de anlayabiliriz: Ölümü unutursanız günahların fani zevklerine dalmanız kolaylaşır.İçlerindeki zehirlerin farkına varamazsınız, ölümü de hatırlayamaz hale gelirsiniz…Bu, şeytanın istediği bir şeydir. Nefsin zevk dalgınlıgı içinde, gerçek sonsuz zevklerin başlangıç simgesi olan ölümü unutturmak! Kimbilir, dedelerimizin her bayramda ve fırsat buldukça ziyaret ettikleri kabristanların, tinerci çocuklara yataklık yapar hale gelmesinin ardında da bu; ölümden zevklere kaçış çelişkisi yatmaktadır.

Aslında nefsin bir masumiyeti de yok değildir. Bir taraftan, hiperaktif bir çocuk gibidir, yaratılışında müthiş sınırsız bir enerji rezervi vardır. Adeta yakmak için yaratılmış ateş topu gibidir. Bir güneş gibi sürekli içten içe yenilenmekte, aktive olmaktadır. Diğer taraftan, bu potansiyelini kontrol edip yönlendirecek, güçlü ve dürüst ellerde eğitilememiştir.

Yetişme çağında, bedeninin üst yarısı (ki melekleşmeye açık olan kalp ve akıl tarafıdır) ile değil de alt yarısıyla (ki hayvanlaş maya açık olan mide ve cinsellik tarafıdır) ile ilgili bilgi ve ilgiyle karşılaşmıştır. Şeytanın da sürekli belden aşağı vurması sonucu o in san, başka bir hayat şekli bilemediği için, nefsinin arzularına göre yaşamaktadır. Akıl ve kalbin mağlubiyeti karşısında heves dolu nefis, böylece insana çok günah işletmektedir. Aslında çoğu insan bir nefis mağdurudur. Nefis de, kalp ve kafayla birlikte aydınlatılması gere ken eğitim mağduru!..

Bu masumiyetini hesaba katarak, nefse küsmemeli, zulmetmemeli, hele asla telef etmemelidir. İntiharla nefsi ortadan kaldırmak haramdır ve Peygamberimiz intihar edenin namazını kılmamış, olayın büyük suç oluşuna dikkat çekmiştir. Arkadaşlarının kılmasını engellememiştir, yanlış anlaşılıp inkarcı muamelesi yapılmasını da istememiştir. Nefis kıymetli bir emanettir. Hatta onun hakları bile vardır. Sözgelimi, haram yemeyeceksin derken, aç da bırakamayız. (Oruç ise, nefse madalya takılan çok basamaklı şeref kürsüsü sayılır). Cinsel açlıktan vazgeçirme adına, evlilikten mahrum da edemeyiz (Dinimizde hristiyanlıktaki gibi bir ruhbanlık yoktur).

Peygamberimiz, evlendiği geceden itibaren kendisini namaza ve oruca veren genç bir sahabeyi, durumu öğrenince çağırmış nefsinin ve eşinin üzerinde hakları olduğunu söyleyerek, dinimizin getirdiği dengeli ve ölçülü olmayı anlatmıştır. Bu sebeple nefsimize şefkatle ilgi bekleyen çocuk gibi yaklaşmalı, sağlıklı bilgi ve inançla aydınlanmış akıl ve kalbiyle barıştırmalı, onu sahipsiz ve yalnız bı rakmamalı, bir anne baba, Öğretmen ve psikolog gibi davranmalıdır. O nefse cennette bizim çok ihtiyacımız olacaktır.

Size nefis ve Ene-Ego adına mükemmel bir öneride bulunalım. Size bir hayır, iyilik, nimet, güzellik, mutluluk vs gelince mutlaka başınızı yukarı çevirip gözlerinizle gökyüzüne bakınız ve “El-Hamdülillah! Bunlar senden ya Rabbim!” deyiniz. Başınıza bir şer, kötü lük, günah, acı vs. isabet ederse başınızı önünüze eğiniz ve “Estağfirullah! Bunlar benden ya Rabbi! Yardım et!” deyiniz…Sonra aklınıza gelecek her günah, kötü düşünce, üzüntü, stres ve depresyon karşısında hep aynı hareketi yapıp aynı şeyleri düşününüz! Bilinçaltını hizmetkarlığından, melek ilhamından memnun kalacaksınız!..

ZAMAN AKADEMİ 04.10.2005 SALI

Benliğin mahiyeti

İnsan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

Soru: Benliğin mahiyeti nedir?

Latincesi “ego”, Arapçası “ene” olan benlik, -kısaca- iyi ve kötü yanlarıyla mahiyet-i insaniye demektir. Allah (celle celaluhu) insanın mahiyetine hem iyi hem de kötü duygular koymuştur. Bu itibarla da insan, melek de olabilir, şeytan da. O, iradesiyle melekleri geride bırakabilecek bir ruhanilik kazanabileceği gibi, şeytana bile rahmet okutturacak duruma da düşebilir. Bu, “İnsanı ahsen-i takvimde (en güzel surette ve çok güzel şeylerle donatılmış olarak) yarattık” (Tîn, 95/4) ayetinde çok açık ve net olarak görülmektedir. Evet en güzel şekilde yaratılan insanın, aynı zamanda kendisini aşağıların aşağısına götürücü -belli maksat ve hikmetler için mahiyetine konulan- kötü duygulara da açık bir yanı vardır. O her zaman bu duyguların tesiriyle esfel-i sâfiline gidebilir. İnsanın esfel-i sâfiline gitmekten kurtuluşu, -hem Tîn, hem de Asr sûrelerinde ifade edildiği üzere- iman edip salih ameller yapmasından geçer. İnsan, iman ve salih amel sayesinde kendisindeki melekleşme duygu ve istidatlarını geliştirirken, şeytanlaştırıcı his ve duygularını da köreltip kökünü kurutmuş olur.

İnsan mahiyetinde, çekirdek gibi hem iyi hem de kötü duyguların fideliği olan bir merkez vardır. Bütün insanlar bu dünyaya bu iki merkeze ait duygularla mücehhez olarak gönderilmişlerdir. Dolayısıyla insan, iyi bir ailede doğar, iyi muallimler vasatında yetişir ve daha sonra da iradesini meleklik istikametinde kullanırsa, -Mevlana’nın ifadesiyle- mahiyetini, yaratılış gayesi istikametinde inkişaf ettirerek bu istikamette bir fıtrat-ı sâniye kazanacaktır.. evet o, mahiyetinde gizli yazılar bulunan bir kağıt gibidir. Onun ikinci bir fıtrat kazanması, işte bu kağıda, niyet, irade, amel, ihlas, azim, cesaret ve gayret eczasını sürmek suretiyle tahakkuk eder. Böylelikle onun mahiyetinde mündemiç olan o gizli yazı açığa çıkacak ve o semâvî bir varlık haline gelecektir. Asıl benliği ile ortaya çıkan böyle bir insan, aynı zamanda bütün kötü duygularını da baskı altına almış olacaktır. İhtimal bir zaman gelecek, insanda, nefse ve şeytana ait duygulardan, onu ömrünün sonuna kadar vazifesini devam ettirsin diye sadece sinir sisteminin tesir ve baskısı kalacaktır. Böyle bir noktaya gelen insanın artık erkan-ı imaniye ve ibadet ü taatin sıhhati mevzuunda hiçbir tereddüt ve şüphesi kalmayacaktır. Karşısına elli bin şeytan bile çıksa -Allah’ın izniyle- vicdanındaki o çok derin ve çok aydın hakikati asla sarsamayacaklardır. Ancak âhir ömre kadar mücadelenin devamı için, nefs-i emmâre veya a’sâb hassasiyet, şiddet, hiddet, öfke türünden bazı şeylerle onun ruh dünyasında bir kısım şerâreler meydana getirebilir. Çünkü bu, insanın mahiyetidir ve bunun içinde insanın benliği, nefsi, ruhu, aklı, iyiye-kötüye meyyal olan istidatları ve maddi-manevi cismaniyetinin mevcudiyeti söz konusudur.

Zannediyorum bu sualle öğrenilmek istenen şey, insan benliğinin, esrar-ı Hakk’ı aksettirici bir ayna olmasının mahiyetiydi. Evet, mahiyet-i insaniye hem karanlık hem de aydın ise, insanın kendi benliği ile Cenab-ı Hakk’a, O’nun isim ve sıfatlar âlemine ışık tutması ve Zat-ı Ulûhiyet’i tam ve kusursuz bilmesi, bilip tanıma imkanına ulaşması nasıl mümkün olmaktadır?

Şöyle ki, insan, “Ben, ben”, “Benim iradem”, “Benim kudretim”, “Benim iktidarım”, “Benim hayatım” demek suretiyle kendisine bir mahiyet çizer. Bu mahiyetin çizilmesinde bir yönüyle fayda vardır; çünkü insanın, bir yanıyla karanlık benliği, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bir ayna, insan da o aynada müşahit durumundadır. Buna biz, tasavvufi ifadesiyle esrar-ı hôdî (benlik kazanma sırları) diyoruz. Benlik kazanma sırlarıyla kendimize bir tasarruf sahası belirliyoruz. Benlik adına bu dairenin çizilmesi için insanın bütün mahiyetini iyice gözden geçirmesi lazımdır. Bu sayede insan, bilmesi, görmesi, duyması ve dilemesine bakmak suretiyle kendi ef’al-i ihtiyariye (cüzî irade) aynasından hayat, sem’ u basar, irade, kelam, kudret, tekvin gibi sıfât-ı ilahîyi görebilir. Çünkü bu sıfatların hepsi birer zıll mahiyetinde insanda da vardır. İnsan, bunlara sahip çıkmakla, kendisine bir mahiyet sınırı çizer; sonra kendi dairesine baktığında görür ki, hayat dediği şey tamamen başkasına ait; onda var olan şeyler bütünüyle emanet.

Sonra bakar ve anlar ki hayatı gibi diğer evsafı da kendine ait değil. Nasıl ona ait olur ki? Ne doğumuna hükmedebiliyor, ne gelişmesine! Dünyada kendi isteğiyle durmadığı gibi gidişine de asla engel olamıyor. Önce, “Kulağım var, işitmek bana ait” der, sonra görür ki haddizatında ne o mekanizmayı koyan kendisi ne de onu hayat santraline bağlayan. “İşte gözüm; gören benim” deyiverir, fakat sonra biraz düşündüğünde, ne gözü bu şekilde yerleştirenin, ne de görmeye müsait şekli verenin kendisi olmadığını hemen anlayıverir. Zira, göze o tümsekliği veren kendisi olmadığı gibi, gözün tabakalarının oluşmasında da bir dahli yoktur onun. İşte insan, bu şekilde kendine ait saydığı âzâ ve duyu organlarını, zâhir ve bâtın latifelerini düşünerek, bunlar üzerinde kendisinin hiçbir etkisinin olmadığının farkına varır. Ve sonuç itibariyle bu sıfatların hepsinin Zât-ı Ulûhiyet olduğunu itiraf etme mecburiyetinde kalır. Böylece, daha evvel “benim” deyip kendi nefsine izafe ettiği benliğinden sıyrılır ve benlikten vazgeçme sırlarını kavrar. Neticede benliğine ait her şeyin O’nun mülkü olduğunu düşünür ve hâlis tevhide erer.

Bu mahiyetiyle insan benliği, bir bakıma Cenab-ı Hakk’ı bize sıfatları ile aksettiren bir menşur (prizma)’dur. Çünkü Zât-ı Ulûhiyet, sıfatlarıyla muhattır. O’nu, “Esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, Zâtıyla mevcud u meçhul” diye tarif ediyoruz; O böyle tarif ediliyorsa şayet bizim de her şeyi bu çerçevede değerlendirmemiz icap eder.

Bir yönüyle de biz, mahiyetimiz içindeki hakikatlerle, mahiyetimizdeki muhtelif sıfatları kullanarak Zât-ı Ulûhiyet hakkında değişik malumatlar elde edebiliriz.

Şöyle ki, biz, bizde bulunan bu sıfatlar, -biraz evvel de arz ettiğimiz gibi- bize ait olmamasıyla, bunların gerçek sahibi olan Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir malumata sahip oluyoruz. Bir filozof, “Bende nâmütenâhîlik düşüncesi var, halbuki ben mütenâhîyim, çünkü doğuşum bellidir ve öleceğim. Bende, sonsuzluk düşüncesi olmaması lazım; çünkü ben sonsuzluğu bilemiyorum. Öyleyse bu, bende bir nâmütenâhînin tecellisidir.” diye düşünür. O bu sözleriyle mütenâhîden nâmütenâhîye intikal ediyor. Hz. Pîr-i Mugân da meseleyi benzer şekilde değerlendirir: Gördüğümüz-göremediğimiz eşya var olmasıyla Cenab-ı Hakk’ın varlığına; kaybolup gitmesiyle de O’nun bekasına delalet eder. Nasıl ki bir ırmak üzerindeki su kabarcıkları sermedî bir güneşin mevcudiyetini gösterir, akıp giden o ırmağın gelip geçen bütün kabarcıkları bir ayna gibi güneşi gözbebeğinde saklamak suretiyle onun varlığına delalet ettiği gibi bütün eşya da varlığa ermesiyle Allah’ın varlığına, sonra kaybolup gitmesiyle de O’nun bekâsına delalet eder. Bütün varlık hayatta kalıp burada durdukları sürece hep O’nun var etmesiyle, sonra da Kayyûmiyetiyle ayakta durur ve O yok edince de yok olur giderler. Evet O’nun sona erdirmesiyle her şey ve herkes son bulur. Zira bâki kalacak olan sadece O’dur: “Yeryüzünde ve kâinatta bulunan her şey fena bulacak, sadece Zât-ı Ulûhiyet’tir ki baki kalacak.” (Rahman, 55/26-27) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati dile getirmektedir.

Evet biz, bizdeki bu sıfatların fenâsı ve zevaliyle, Allah’a ait sıfatların kemaline intikal ediyoruz/edebiliriz. Bizdeki sıfatlar eksik ve kusurlu olmalarıyla, asıl sahibindeki sıfatların tamam olduğunu göstermektedirler. Bunu şöyle açabiliriz: Mesela, bizde, mahiyetimizi devam ettirme, bir yönüyle “kayyum”luk var. Mahiyetimizi devam ettirmek de, hayat için gerekli olan levâzımatı tedarik etmeye bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz içine giren yeme içme gibi şeylerdir. Ancak yine Hz. Pîr’in beyanıyla, insan ef’âl-i ihtiyariyesinden yeme içme gibi şeylerin öşr-ü mi’şârına (yüzde bir) bile sahip değildir. Nasıl sahip olabilir ki? Mesela, yediğimiz buğdayın yetiştiği toprağı yaratan Allah’tır; buğdayı yaratan Allah’tır; toprakla buğday arasında münasebeti yaratan, buğday içinde ukde-i hayatiyeyi var eden de Allah’tır. Dahası onun nemâlanması için toprağı nemlendiren, tohum başını bir rüşeym halinde dışarıya çıkarınca güneşle münasebet kurmayı yaratan Allah olduğu gibi daha sonra bize onu tımar fikrini veren de Allah’tır. Sıralayıp sonuna kadar gelelim ve onu bir lokma yapıp ağzımıza götürelim. İhtimal işte biz sadece bu işi yapıyoruz.

Evet bu kadar iş içinde bizim ef’âl-i ihtiyariyemiz onu alıp ağzımıza atmaya yetiyor ancak. Eğer buna da sahip çıkılıyorsa, deriz ki, kolumuza kuvveti veren, yiyeceğimiz şeyin vücudumuza faydalı olmasıyla bizim onu ağzımıza götürmemiz arasındaki münasebeti kuran da Allah’tır. Aslında bir lokmayı ağzımıza koyduğumuzda bile, sanki bizim onda hiçbir dahlimiz yok gibi görünüyor. Zira ağzımıza koyduğumuz bir lokma, eğer Allah, işlettiği bir mekanizma ile tükürük bezlerini çalıştırıp tükürük ifraz ettirmese, ağzımızda taş gibi olur ve yuttuğumuz zaman boğazımızı deler. Tükürük bezlerini çalıştıran Allah’tır. Yemek borusuna gönderen, mekanizmayı ayarlayan ve kuran da Allah’tır. Ara sıra nefes borusuna bir şey kaçtığı zaman, meselenin ne kadar komplike olduğunu hepimiz çok iyi biliriz. Daha ağızdayken mideye şifreler gönderilip ona bir kısım üsâreler ifraz ettirilmesi, bağırsaklarda ve karaciğerde birçok vazifenin gördürülmesi.. gibi meseleler üzerinde durmak da mümkündür. Dolayısıyla insan “yedim” derken bütün bunları düşünebilse “yedirildim” demesi daha uygun düşecektir. “Yedim” diyen mümin de esasında bunu mecazi olarak söylemekte ve “yedirildim” ifadesini kastetmektedir.

Görüldüğü gibi insanın ef’âl-i ihtiyarisinden sadece bir tanesi dahi ele alındığında, onun bir kısım kusur ve eksikliklerinin var olduğu görülecektir. İşte insanın mahiyeti budur ve o, bu çerçevedeki mahiyetiyle vardır. Öyleyse bu işleri insanda var eden kâmil-i mükemmel, kusurdan münezzeh, aczden mukaddes bir Zat-ı Ecell-u A’lâ’nın var olduğunu göstermektedir. Bu suretledir ki, insan, mahiyetindeki her eksiklikle, eksiği olmayan Zât’ı tanıyacaktır. Binaenaleyh, mahiyet-i insaniye, Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarının parlaklığını nazarımıza arz eden bir ayna mahiyetindedir. Biz her zaman bu mahiyet aynamıza bakarak, pırıl pırıl Zât-ı Ulûhiyet’in sıfatlarını görürüz. Vâkıa sıfatları görmek, makam-ı hayrettir; herkese mukadder olup olmayacağını bilemeyiz ama, Zât-ı Ulûhiyet’i tanımanın yolu da budur.

Bu arada, marifetimize yarayan benliğin bir yanı, biraz evvel arz ettiğim gibi, her hareket ve her davranışta, Cenab-ı Hakk’a ait yönleri düşünerek aczimizi, fakrımızı idrak edip Rabb’in nimetleriyle perverde olduğumuz düşüncesiyle şükrümüzü, tefekkürümüzü, araştırmalarımızı, daha da derinleştirerek, meselelerin içinde dört erkâna (acz, fakr, şefkat, tefekkür) tam riayet etmek suretiyle, Rabb’imiz hakkındaki malumatımızı artırabiliriz. Aslında böyle bir yolla, a’lâ-i illiyyîne yükselmek ve insan-ı kâmil mertebesini ihraz etmek her insanın hedefi olmalıdır. Nebilere ait yolda yürüme ve nebiliğe ait bir manayı temsil etme insanın girebileceği en önemli bir kapıdır; herkes Allah’ın inayetiyle bu kapıyı zorlayıp açmaya çalışmalıdır.

Benliğin bir dalında peygamberler ve onların sadık takipçileri vardır. Onlar, yaptıklarını Rab hesabına yapmış, Allah namına işlemiş, Allah namına başlamış ve Allah namına yemiş içmişlerdir. O’nun mübarek adıyla, her şey O’na dayandırılarak yapılmış ve her işe ayrı bir aydınlık kazandırılmıştır.. ve neticede de Allah marifeti artmıştır.

Benliğin bir diğer dalında da zenginlik, hodfuruşluk, kendini satma, kendi menfaatlerine iş yapma vardır; orada da birer zakkum gibi nemrutlar, firavunlar meydana gelmiştir. Böyleleri, “Ben ettim”, “Ben yaptım”, “Ben çattım” der, hep aynı nakaratı tekrar edip dururlar; belli bir dönemden sonra Zât-ı Ulûhiyet’e feda edilmesi gereken istidatlar artık feda edilmez. Bu arada, Zât-ı Ulûhiyet’i tanıyanlar arasında dahi Cenab-ı Hakk’a benzeme gibi yanlış bir felsefeyle hareket edenler vardır.. ve bunların bazıları, “İnsanın gâyesi, gâyetül-gâyesi, teşebbüh bil-Hâlık’tır” der kendi hezeyanlarıyla temiz düşünceleri bulandırırlar. Biz onu mülahazaya almak isteyince:

“Yemez, içmez; zaman geçmez, berîdir cümleden Allah,

Tebeddülden, tagayyürden, elvan ü eşgâlden

Muhakkak ol müberrâdır, budur selb-i sıfatullah”

der tevhid soluklarız.

http://www.zaman.com.tr/?bl=akademi&alt=haberler&trh=20051004&hn=206834

Benlik-Nefis-Ruh Münasebeti ve Kamil İnsan Üzerine Bazı Düşünceler Dr. Selim AYDIN

Her insan, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı anlamlandırır. Yirmi birinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın içiçe geçmiş bir sistemler ağı kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini; Kuran-ı Kerim’in mesajları doğrultusunda birbirine bağlamamızı ve bu üç hakikatin bütüncül bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgi parçaları, yeterli seviyede, ancak dağınık parçalar halinde üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan şey, “bütüncü-sistemci” düşünebilmeyi öğrenmek, muradımızı ve gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.

Kur’ân perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda, Kur’ân’ın, bu üç hakikatin çekirdeklerini içerdiğini ve “insan, hayat, kâinat” üçlemesinin, kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

İnsanın özünde var olan iyilik (hissî potansiyel), güzellik (fizikî potansiyel) ve doğruluk (zihnî potansiyel); büluğ çağına girildiğinde aktif hale geçen nefis ve güçleri tarafından bencillik maskesiyle gizlenmeye başlar, insanın ruhu ile bedeni arasında bir perde oluşturan nefis güçlendikçe, kötülük yeşerir. Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalp üçgeninde cereyan eden imtihanında; nefis, kötülüğün ve negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden insana hâkim olurken, melekî-insanî özellikler, kalp ve vicdan üzerinden insana yayılır.

Akıl ise; iyilik ve kötülüğü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı ayırt eden bir âlettir. Dolayısıyla akıl; nefse de, kalbe de hizmet edebilir. İnsan nefsinde üç temel his olan; öfke, şehvet ve akıl, “akleden kalbin” kontrolüne verilirse, insanın kötülüğe meyli azalır. Akleden kalbin kontrolündeki nefsin üç gücünden öfke gücü, yiğitliği; şehvet gücü, iffeti; akıl gücü de hikmeti üretir.

Kur’an’da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime cismanî merkezli hayata hâkim olan nefis çeşitleri iken; nefs-i mutmainne, zekiyye, raziyye, safiyye ise, ruhî hayata hâkim nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri nefsi, üçlü motif üzerinde de gruplamışlardır. Bu perspektiften insandaki nefis, nefs-i emmare (arka beynin ve limbik sistemin kumandasında olan nefis); nefs-i levvame (önbeynin devreye girdiği ve arka beyni ve limbik sistemi kontrol edebildiği ve şuurî farkındalığın oluştuğu nefis) ve nefs-i mutmainne (gelişimini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş nefis) şeklinde üçe ayrılır.

İnsan; hayra, iyiliğe ve güzelliğe yatkın yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur’ân penceresinden bakıldığında, kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve çirkinliğin de zahiri olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve güzellikleri temsil edip, kendini Yaratan’a ayinedârlık edebilmesi, nefsini terbiye edebilmesine bağlıdır.

Bir başka deyişle, nefisteki şehvanî ve gadabî güçlerin isteklerinin, aklın kontrolünde, meşru çizgide karşılanmasına bağlıdır. Ancak kontrol altına alınmamış nefsin, O’na ayinedârlık etmesi mümkün olmadığından, İslâm’da nefis terbiyesi ve insanın kendini tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mahiyetini oluşturan zihnî (akıl), hissî (his) ve fizikî (mide-beden) kapasitelerin; az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi, İslâm’ın önemli bir terbiye metodudur. Nefsin terbiyesine tefekkür ve okumakla da katkıda bulunarak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman’ın “akleden kalp” ifadesinde buna işaret vardır. Nefsî güçlerin üç faziletinin (iffet, yiğitlik ve hikmet) ortaya çıkışını ve devamını sağlayan adaletin gerçekleşmesi de, akleden kalbin sisteme hâkim olmasına bağlıdır.

Kâmil insan olma nefsin ve benliğin terbiyesiyle mümkündür. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya; istekleri meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefrite düşmemek için, kalbî hayatı; akıl, mantık ve adaletle dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini, ya velâyet yolu ile (az konuşma, az yeme, az uyuma) ya da zikir, fikir ve şükürle veya ikisinin birleşimi olan “akleden kalp -reşha” ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insanın kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa personeli, nefsi ve nefsin arzularını temsil eder, geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu ve onun tahtı olan kalbi temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten sorumludur. Akıl, hem tayfaya hem de kaptana hizmet eden, ihtiyaçları gideren ve hayatın sırlarını çözen bir unsurdur. İslâm’da nefis, terbiye edildikten sonra, benlik hapishanesinden çıkılır. Kâmil insan olmak için kalbin zümrüt tepelerine yolculuk başlar. Ruhî ve kalbî hayat yaşandığında, nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır. Ancak beden merkezli hayat sürdürüldüğünde de çoğu kez, kalp ve ruhun kendini ifade etmesi ve tekâmülü engellenir.

İnsan, nefsini ıslah ettiğinde, kalp ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer; kalp ilhama açık hale gelir. Kalpten beslenen akıl da, ilham ve sezgilerden beslenme imkânına kavuşur. İslâm’da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mani olmayacak seviyede arındırılır. Ve kendine özgü varlık mertebelerine doğru yükselir. Nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun ahiret âlemine göç etmesi anlamına gelir. Vicdan, ruhun bir alt bileşeni olarak, insana doğruyu, iyiyi ve güzeli hatırlatır. Ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken, nefsin sözcülüğünü, insî ve cinnî şeytanlar yapar.

Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden, nefs-i levvame derecesine) kendi üzerinde gözlem yapması, kişilik ve benlik hapishanesinin motiflerini keşfetmesi gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde sürdürmeye yatkın olan insanın asıl vazifesi, şuurlu bir hayat sürmek, ülfet-gaflet tuzağına düşmeden şükür ve tefekkür çizgisinde Allah’a ayinedârlık yapmaktır.

Özetlersek, insanın kendini tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında “Kendini bil!” yazılı imiş. “Kendini bilen, Rabbini bilir; kendini unutan, Rabbini de unutur.” sözü de bu açıdan çok anlamlıdır. Kur’ân’da tefekkürün enfüsî ve afakî olmak üzere iki tarzda gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan veya buna girmeyen bir insanın afakî tefekkürde muvaffak olamayacağı üzerinde durur. Enfüsî tefekkür; insanın kendi mahiyetini keşfetmesi, iç gözlem ve iç sorgulama yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları şuurlu bir şekilde kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.

İnsan Benliğini Keşfetme Yolculuğunda Dr. Selim AYDIN

Her çağın insanı, yaşadığı çağın birikimleri ve geçmişin mirası ışığında kâinatı ve hayatı mânâlandırır. Yirmibirinci yüzyılın bilim anlayışı, insan ve kâinatın içice geçmiş karşılıklı münasebetler içinde bir sistemler ağı olduğu kabullenmesi üzerinde gelişecektir. İnsan, kâinat ve hayat üçgenini Kurân-ı Kerim’in mesajları doğrultusunda birbirine bağlamayı ve bu üç hakikati birlikte bulunduran küllî bir resminin çizildiğini görmemizi mümkün kılacak bilgiler, bugün dağınık parçalar halinde üretilmiş bulunmaktadır. İhtiyaç duyulan tek şey, bütüncü-sistemci düşünebilmeyi öğrenmek ve muradımızı, azmimizi, gayretimizi bu sentezi yapmaya yoğunlaştırmaktır.

Kur’ân’ın perspektifinden insan, kâinat, hayat üçgenini anlamaya çalıştığımızda Kur’an’ın bu üç hakikatin çekirdeklerini bütüncül olarak ihtiva ettiğini ve Kur’an’daki insan, hayat, kâinat üçlemesinin kâinat kitabında, kudret kalemiyle detaylı şekilde resmedildiğini görürüz.

İnsanın mahiyeti sistemci düşünce perspektifinden analiz edildiğinde her insanın kendi içinde en az dört alt insandan meydana geldiği gözlenmektedir. Bunlar, fizikî (biyolojik) insan, hissî (psikolojik) insan, zihnî (entelektüel) insan ve ruhî insan. İlk üç insan (veya alt benlik) insanın kişiliğini (şahsiyetini) teşkil eder. İnsan sisteminde var olan bu alt benliklerin ortaya çıkışının ve gelişiminin tedrici basamakları vardır. Önce her insanın Allah tarafından yaratılan ve onun biyolojik bedeninin gelişmesini ve insanileşmesini sağlayan hayat sahibi ve şuurlu bir ruhu vardır.

Ruh, biyolojik bedene üflendiğinde ruha ev sahipliği yapacak biyolojik beden, anne karnında insanın ruh yapısına uygun şekilde yapı ve donanım kazanmaya başlar. Her bebeğin ruhî potansiyeline ve genetik mirasına uygun olarak kendisine ait alt benlikleri ve insanî mahiyeti gelişir. Embriyon döneminde ektoderm, endoderm ve mezoderm isimli hücre tabakalarından farklılaşıp gelişen cenin, temelde ruh olmak üzere yukarıda sözü edilen üçlü sacayağı üzerinden insanlaşıp bebek haline gelir. Öncelikle biyolojik (fizikî) yönü gelişen bebek,

0-7 yaş arasında dünyayı beş duyusu ile idrak eder ve öğrenir.

7-11 yaşları arasında duygularını fark etmeye başlayan çocuk, dünyayı hissî tarzda algılamaya ve his temelli münasebetleri anlamaya başlar. Psikolojik alt insan temelleri güçlendirilir. Yukarıdaki her iki dönemde de ait olma ve bağımlı olma duygusu baskın olan çocukta, aidiyet hissi güçlenir ve doyurulur.

11-16 yaş arasında ise, çocukta bağımsız olma, kendi farklılığını ifade etme istekleri ağır basar. Çocuk kendini ifade edebileceği kimlik arayışlarına başlar.

16-23 yaş arasında ise aklın mantığın, mücerret düşünmenin geliştiği ve zihnî potansiyelin ön plâna çıkıp kendini ağırlıklı olarak ifade ettiği dönemdir. Bu şekilde fizikî, hissî ve zihnî alt benliklerin gelişiminin tamamlanması ile insan, şahsiyetini bu üç alt benlik üzerine oturtmuş olur.

Bu gelişim dönemlerinin süresi ve geçiş aralıkları, eğitim, kültür ve doğuştan verilmiş olan meyelanlara bağlı olarak kendi içinde farklılıklar gösterir. Kişilik gelişim dönemlerinin yansımaları, biyolojik, psikolojik, zihnî alt sistemlerde gözlenebilir ve birbirleriyle âhenkli bir gelişme gösterir.

İnsan-Kâinat Âlemlerindeki Üçlü Motifler

Her insan başlıbaşına bir âlem olmakla birlikte insan toplulukları belli ortak motifler sergilemektedir. İnsan ruhu, insanı veya insan benliğini şekillendirirken insana ait üç temel fonksiyon olan düşünme, hissetme ve iş yapma fonksiyonlarını ortaya çıkaran yapılar inşa eder. İnsanda ruhun fonksiyonlarını ortaya çıkaran ve akıl, nefis, kalb olarak tarif edilen üç ana merkez vardır.

Akıl, zihin merkeziyle; kalb, his merkeziyle; nefis, fizik merkezi ile bağlantılıdır. İnsandaki zekâ da kafa (mücerret matematik zekâsı), kalb (hissî zekâ) ve beden (nefis) zekâsı olarak üçe ayrılır. Bediüzzaman İşaretü’l İcaz isimli eserinde, Fatiha suresini tefsirinde “Sırat-ı Müstakim” kelimesini açıklarken, insanda kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye olarak tanımlanan üç temel histen bahseder. Bu kuvvelerin de ortaya konuşunda üç farklı seviyenin (ifrat-sırat-ı müstakim-tefrit) olduğu belirtilir. Kuvve-i akliye, şeheviye ve gadabiyye modern psikolojide insan benliğinin üç ana rengini oluşturur. Kuvve-i akliye zihnî potansiyelin; kuvve-i şeheviye hissî potansiyelin; kuvve-i gadabiye fizikî potansiyelin bir tezahürüdür. Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar (1999, Nil) isimli eserinde, ruhun insanı şekillendirirken üç alt potansiyelde farklılaştığını belirtmektedir.

Elem, lezzet, sevgi-nefretin kaynağı olan hissî merkez; düşünce, idrak ve tasavvurun merkezi olan zihnî merkez ile bir işe yönelme ve yapma fiillerinin kaynağı olan fizikî merkezdir. Ruhun alt birimlerini oluşturan nefis, akıl ve kalbten nefis, biyolojik insanın devamını sağlayan bir sant-raldir. Nefiste de, zihnî, hissî ve fizikî potansiyellerden oluşan duygular vardır. İnsan nefsi, nebatî nefis (sindirim, solunum, boşaltım ve dolaşım fonksiyonları), hayvanî nefis (nebatî nefise ilaveten hareket ve sinir sistemi) ve insanî nefis (hayvanî nefisin üzerine ilâveten) olmak üzere üçe ayrılır. Tasavvufda akl-ı selim (hikmet), kalb-i selim (iffet), zevk-i selim (şecaat) bu üç potansiyelin denge halini ifade eder.

İnsanın beyninde de üç alt bölüm (yapı-fonksiyon bağlantılı) olup, bunlar ruhun sebepler dünyasındaki yansımaları için gereken bedendeki fizikî şartı âdi bölgeleridir. Bugünkü tıbbî bilgilerin ulaştığı noktada bu durum üç bölümlü beyin teorisiyle kısmen akla yakınlaştırılır. Söz konusu üç bölüm aklî melekelerin inkişaf ve zihnî potansiyelin tezahür ettiği neokorteks (ön beyin), hissî potansiyelin tezahür ettiği limbik sistem ve fizikî potansiyelin şekillenip tezahür ettiği arka beyindir (hipotalamus ve beyin sapı kısmı).

Bu üç kısma ait farklılık, nörokimyevî olarak da müşahade edilmektedir. Dopamin, fizikî dayanıklılığı ve ihtiyaçları düzenleyici, ayrıca yenilik arama ve risk almayla bağlantılı ana haberleşme molekülü iken; serotonin, hissî dayanıklılığı (itminan ve huzur) düzenleyici; norepinefrin ise zihnî açıklığı ve fonksiyonları düzenleyici temel nörotransmitterlerdir (uyartı iletici moleküller). Yine insanın hayat yolculuğunda cenin, çocukluk ve yetişkinlik dönemi şeklinde karakteristik üç safhanın varlığı gözlenir. İnsanın gelişiminde onun genel sağlığına tesir eden kritik üç ana geçiş safhası vardır.

Birincisi, çocukluktan delikanlılığa geçiş (benlik gelişmesi),

İkincisi, delikanlılıktan yetişkinliğe geçiş (aile ve meslek sahibi olma ile karakteristiktir)

Üçüncüsü ise yetişkinlikten ihtiyarlığa geçiş dönemidir (gençlik dinamizminin ve sağlığın yavaş yavaş insanı terkettiği dönem 50 yaş sendromu). Bu geçiş dönemlerinin her biri potansiyel olarak kendine mahsus avantaj ve dezavantajlar taşır. Bu açıdan bu geçiş dönemlerinin özellikleri hakkında bilgi edinilmesi ve bu dönemlere, psikoloji, zihin ve ruh açısından hazırlanılması son derece önemlidir. Bu üç potansiyel, insanın sağlıklı gelişiminde de gözlenir. Biyolojik gelişme (fizikî potansiyel), çevresiyle münasebet kurma (hissî potansiyel) ve öğrenme (zihnî potansiyel) insanın eğitiminde temel alanlar olup, rıza yörüngeli bir hayat sürmek için bu üç yönün birlikte dengeli olarak geliştirilmesi gerekir.

İnsanlar, fıtratlarının derinliklerinden gelen üçlü motif üzerinde şekillenen iç motivasyonlarının (güç arama-tasdik arama-ilham arama) baskınlığı ve çekinikliği açısından da farklılaşırlar. İnsanlar bu motivasyonlarını, fizikî âlemde, insanlararası münasebetlerde veya fikir dünyalarından birinde gerçekleştirmeye istidatlı olarak yaratılmışlardır.

Yeryüzü mirasçılarının temel gelişme motifi de üçlü sacayağı üzerine oturur. Medrese-tekke ve kışla üçlüsü. Medrese, zihnî potansiyelin, tekke hissî potansiyelin kışla fizikî potansiyelin ve disiplinin geliştiği, dengelendiği ve faydalı hâle getirildiği sosyal kurumlardır. Sağlıklı kalkınmada da üç ana sermaye çeşidine ihtiyaç vardır. Zihnî potansiyelden kaynaklanan entelektüel sermaye (bilgi), hissî potansiyelden kaynaklanan sosyal sermaye (insanî münasebetler) ve fizikî potansiyelden kaynaklanan fizikî sermaye (para, gayri menkul, alt yapı ve donanım). Bu üç sermaye sağlıklı şekilde toplanıp entegre edilirse, çok başarılı iş ve projelere imza atılabilir. Bu sermaye çeşitlerinin her biriyle fıtratları ve potansiyelleri birbirine denk düşen insanlar vardır.

Entelektüel sermayeyi tabiî olarak zenginleştiren zihin merkezli fertler iken, sosyal sermayeyi güçlendiren his merkezli fertler, fizikî sermayeyi güçlendiren de fizik merkezli kişilerdir. Bu açıdan, iş ve vazifelerin paylaşılmasında, insanların yaratılışlarından getirdikleri potansiyelleri dikkate almak önemlidir. Çünkü, fıtratlarındaki baskın potansiyele uygun işler yapmayanlar, o meslekte çırak veya usta olabilirler, ama asla sanatkâr olamazlar. Bir başka deyişle başarı elde edilebilir, ancak yüksek performans nadiren sergilenir. Kendi fıtratlarındaki potansiyele uygun işlerde çalışanlar, sanatkâr olabilme ve yüksek performans gösterme şansına sahiptirler. Bu açıdan yüksek performans gösteren fertlerin yetiştirilmesi isteniyorsa, insanlar fıtratlarındaki baskın potansiyele uygun işlerde istihdam edilmelidir. Peygamberimiz (sas)’in; “Fıtratlar maden gibidir. Cahiliyede kıymetli olan, iman ettikten sonra da kıymetlidir.” sözü çok mühim bir hakikati işaret etmektedir.

İlim de ilme’l-yakin, ayne’l-yakin ve hakka’l-yakin şeklinde üç mertebeye sahiptir. İnsan gözü de; cismani göz, akıl gözü ve kalb gözü olmak üzere üçe ayrılır. Peygamberler, hayatı insanî boyutta yaşamanın doğruluk-iyilik-güzellik şeklinde tanımlanan üçlü motifin dengesi üzerinde mümkün olduğunu belirtmişlerdir. Bunun karşıtında da yanlış-kötü-çirkin üçlüsü yer alır.

Yaşadığımız âlemde gerçek ve doğrular da başlangıçta zihnî, hissî ve fizikî olmak üzere üçe ayrılır. Paralel şekilde, her hadisenin de bilgi (kavram ve hâdise boyutu), his (aşk ve şevk boyutu) ve fizik (nesnel, pratik, aksiyon ve temsil boyutu) olmak üzere üç yönü vardır. İnsanlar da olayları idrak ederken, dikkat ve enerjilerini yönlendirirken, farkında olmadan bu üç boyuttan birine ağırlıklı olarak dikkatlerini verirler ve enerjilerini oraya akıtırlar. Bu açıdan insanlar olayları algılama, dikkat ve enerjilerini yönlendirme noktasından üçe ayrılırlar: hadiselerin zihin boyutunu, his boyutunu ve fizik boyutunu algılayanlar. Bunu misâllendirecek olursak; yemekli bir sohbet toplantısının değerlendirilmesini insanlara sorduğumuzda bazı insanlar farkında olmadan öncelikle yemeklerin lezzetinden, organizasyonun mükemmelliğinden bahsederek düşünce veya görüşlerini ifade ederler. Bazıları da insanların memnuniyetlerine, gülen yüzlerine ve tanıdıkları ile sohbet etme fırsatı yakaladıklarına dair değerlendirme yaparlar.

Kimileri de doğrudan doğruya konuşulan konuların muhtevası, orijinalitesi ve derinliği üzerine yorum ve değerlendirmede bulunurlar. Dolayısıyla böyle bir toplantıyı zihin merkezli bir insan organize ediyorsa, farkında olmadan özellikle birinci derecede sohbetin konu ve derinliğine önem verir. His merkezli birisi organize ediyorsa öncelikle davetlilerin duygularını rahatça ifade edebileceği, nostalji yaşayabileceği sevdikleri ve tanıdıkları kimseleri de programa dahil eder ve masalardaki oturma düzenini insanların birbirlerine yakınlıklarını, dostluklarını dikkate alarak yapar. Fizik merkezli bir kimse de yemeklerin ve ikramların zenginliğine ve kalitesine, program akışına öncelik verir.

Hak ve hakikatın aranması yollarının çeşitliliğini ve hak yolundaki insanların ihtilâfını açıklamada Bediüzzaman’ın kullandığı yaklaşımda (zühre, katre, reşha temsili) üçlü sistem üzerinde kurgulanmıştır. Bediüzzaman, Sözler isimli eserinde (24. söz, ikinci dal), insanların hak ve hakikati, nefis, akıl ve kalb yoluyla araştırdığını ve hakikatı arama yolculuğunda binler perdeleri kullandıklarını vurgular. Ayrıca her bir ana tabakanın kendi içinde üç alt grubunun olduğunu ve zühre, katre, reşha temsilinde her bir ana tabakada bulunan üç taifeye, belki dokuz taifeye işaretler yapıldığını söylemektedir. Bütün bunlar, insanların farklı fıtratlarda yaratıldığının ve herkesin hak ve hakikatı arama yolculuğunu kendi mizacı ve benlik motifi üzerinden yaptığının apaçık birer delili olup, Kur’ân-ı Kerim’de İsra süresinde 84. ayette ifade edilen; “her insan kendi şâkilesi (mizacı, fıtratı, karakteri) üzerinde hareket eder” hakikatı, Ezelî Kelâm’ı doğrulayan birer işarettir.

Benlik-Nefis-Ruh Münasebeti ve Kamil İnsan Üzerine Bazı Düşünceler
Kâinatın ve insanın hamurunda var olan iyilik, güzellik ve doğruluk, insanın imtihan edilmesi için nefis tarafından perdelenmiştir. Nefis perde olma özelliğini güçlendirdikçe, şerlere sebep olur. Nefsanî isteklerin sınırsızca karşılanması ruhun kendi güzelliklerini sistemde ifade etmesine engel olur. İnsanın nefis-akıl-kalb üçgeninde cereyan eden imtihanında nefis, kötülüğün, negatif kuvvetlerin merkezi ve şeytanın kullanabileceği bir santraldır. Şeytanî özellikler nefis üzerinden; melekî-insanî özellikler ise kalb ve vicdan üzerinden insana hâkim olur. Akıl ise iyilikle kötülükleri, doğru ile yanlışı ayırt etmede kullanılan, faydalı veya zararlı olabilen bir âlettir. Dolayısıyla akıl âleti nefise de kalbe de hizmet edebilir.

Kur’an’da nefsin yedi mertebesinden bahsedilir. Nefs-i emmare, levvame, mülhime, cismanî merkezli hayatta hâkim olan nefis çeşitleri iken, nefs-i mutmainne, zekiyye, raziyye, safiyye ise ruh merkezli hayatta hâkim olan nefis çeşitleridir. Bazı İslâm âlimleri insan nefsini, üçlü yapı üzerinde gruplamışlardır. Bu perspektiften insandaki nefis, nefs-i emmare (şart-ı âdi olarak arka beynin ve limbik sistemin ağırlıklı rol oynadığı nefis), nefs-i levvame (şart-ı âdi olarak önbeynin devreye girdiği, arka beyni ve limbik sistemi kontrol edebildiği ve şuurun taalluk ettiği nefis mertebesi) ve nefsi mutmainne (gelişmesini tamamlamış, kendini kontrol edebilen ve hakka teslim olmuş nefis) şeklinde üçe ayrılır.

İnsan fıtratı, hayra, iyiliğe güzelliğe yatkın olarak yaratılmıştır. Bediüzzaman, Kur’ân penceresinden bakıldığında kâinatta hayır ve güzelliğin esas, şer ve kötülüklerin zâhirî olduğunu belirtir. Ancak insan, bu dünyaya imtihan ve tecrübe için gönderildiğinden, insanın bu imtihanı kazanması ve fıtratındaki hayır ve güzellikleri temsil edip, kendini yaratan Yaratıcı’ya âyinedarlık edebilmesi, nefsini arındırmasına bağlıdır. Ancak nefis, bu özelliklerin ortaya çıkıp gelişmesine engel teşkil ettiğinden, İslâm’da nefis terbiyesi ve insanın kendini bilip tanıması önemli yer tutar. Nefsin veya benliğin mâhiyetini oluşturan zihnî, hissî ve fizikî kapasitenin az yemek, az konuşmak, az uyumakla kontrol edilmesi İslâm’ın tasavvuf düşüncesinde önemli bir terbiye metodudur. Bu nefsin arındırılması işlemine tefekkür ve okumakla da katkıda bulunularak, kalbin yolculuğunda denge gözetilmiş olur. Bediüzzaman’ın “akleden kalb” ifadesinde buna işaret vardır.

Kâmil insan olma süreci, ruhî insanın ön plâna çıkması ile bir başka deyişle nefsin ve benliğin arındırılması ile mümkündür. İslam’da ruhun kemale ermesini engelleyen nefsin terbiyesi ve temizlenmesi vardır. İnsan-ı kâmil olma yolculuğu, nefse hizmet eden aklı, nefsin kumandasından çıkarmaya, nefsî istekleri meşru daire ile sınırlandırıp, aklı kalbin kumandasına vermeye bağlıdır. Yolculuk esnasında da ifrat ve tefritlere düşmemek için, kalbî, ruhî hayatı, akıl ve mantıkla dengelemek gerekir. Kişi, bu nefis terbiyesini ya velâyet yolu ile (az konuş, az ye, az uyu) veya fikir (akıl) yolu ile (şuur ve tefekkür) veya ikisinin birleşimi olan “akleden kalb reşha” ile yapabilir. Şeytan, nefsin isteklerini kullanarak insan kalbine fısıldar ve ona fesatlık eker.

İnsanı bir gemiye benzetirsek, tayfa, personeli-nefsi ve onun arzularını temsil eder; geminin tertip ve düzeninden sorumludur. Kaptan da ruhu temsil eder; gidilecek hedefe gemiyi götürmekten mesuldür. Akıl da hem tayfaya hem de kaptana hizmet edebilecek bir problem çözme ve ihtiyaçları giderme âletidir. İslâm’da nefis terbiye edilip arındırıldıktan sonra, insanı kâmil olma yolunda Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne yolculuk başlar. Ruh ve kalbin hayat derecelerine girildiğinde, ruha ev sahipliği yapan biyolojik bedenin santrali olan nefsin ihtiyaçları meşru dairede karşılanır.

Ancak cismanî ve beden merkezli hayat sürüldüğünde de çoğu defa, ruhun kendini ifade etmesine ve tekâmülüne sed çekilir. İnsan, nefsini ıslah ettiğinde kalb ve nefis arasındaki zıtlaşma da sona erer. Kalb ilhamlara açık hâle gelir. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da, ruhun sözcüsü olup, nefse doğruyu, güzeli hakikati sürekli bildirir. İslâm’da nefis öldürülmez ancak ıslah edilip, ruhun inkişafına mâni olmayacak seviyede arındırılır. Çünkü nefsin ölmesi demek, biyolojik sistemin çökmesi ve ruhun âhiret âlemine göç etmesi mânâsına gelir. Vicdan, ruhun bir alt lâtifesi olarak, insana iyiyi-doğruyu hatırlatan bir merkezdir. İnsanda ruhun sözcülüğünü vicdan yaparken nefsin sözcülüğünü insî ve cinnî şeytanlar yapar.

Kişi, dikkat ve enerjisini ön beyniyle kontrol edip şuurlu şekilde yönlendirmek isterse (nefs-i emmareden nefs-i levvame derecesine çıkmak isterse), kendi üzerinde gözlem yapması ve kendi üzerinde çalışması gerekmektedir. Normalde hayatını arka beynin kontrolünde otomatik pilotla sürdürmeye yatkın olarak yaratılmış insanın asıl vazifesi, şuurlu davranışlarla yönlendirilen bir hayat sürmek ve ülfet-gaflet tuzağına düşmemektir.

Özetlersek, insanın kendini bilmesi ve tanıması, her işin başlangıç kısmını oluşturur. Eski çağlarda filozofların kapısında “kendini bil” yazılı imiş. “Kendini bilen Rabbini bilir, kendini unutan Rabbini de unutur” sözü de bu noktada çok mânâlıdır. Kur’an’da tefekkürün enfüsî ve âfâkî olmak üzere iki tarzda gerçekleştiği belirtilir. Bediüzzaman, enfüsî tefekkürü tamamlamayan insanın âfâkî tefekküre daldığında boğulacağı üzerinde durur. Enfüsî tefekkür, insanın kendi mâhiyetini keşfetmesi, kendi üzerinde gözlem ve çalışma yapması, üstün ve eksik taraflarının farkına varması ve bunları Rabbinin emirleri doğrultusunda şuurlu davranışlar sergileyerek kontrol edebilmesi gibi faaliyetleri kapsar.

KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI; NEFS VE ŞEYTAN

Kuran’da insanlara bildirilen, kötülüğün iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri her insanın içinde bulunan ve kendisine sürekli olarak kötülüğü emreden “nefis” tir. Nefis durmaksızın verdiği telkinlerle insanları doğru yoldan uzaklaştırmaya ve onları felakete sürüklemeye çalışır. Kuran’da nefsin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

“(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…” (Yusuf Suresi, 53)

Nefsin destekçisi olan ve insanlara kötülüğü ve çirkin davranışları emretmekle görevli olan bir diğer varlık ise “şeytan” dır. Kuran’da şeytanın insanları yalnızca kötülüğe çağırdığı şöyle haber verilmiştir:

O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 169)

Nefis ve şeytan, insanı kötülüğe sürükleyebilmek için hayatının son anına kadar ona karşı mücadele edeceklerdir. Şeytan bu mücadelesinde başarılı olabilmek için elinden gelen her yolu deneyecek, her türlü hileli yönteme başvuracaktır. Çünkü amacı, kendisi gibi insanları da cehennem azabına sürükleyebilmektir. Cehennem azabının kurtuluşu yoktur, bu azap sonsuza kadar sürecektir ve dayanılmaz acılarla doludur.

İnsanın kendisini büyük bir tehlikeye sürüklemeye çalışan şeytanın oyununu anlaması ve onun saldırılarına karşı bu dikkatle karşı koyması gerekir. Bunun için yapması gereken ise, şeytan hakkında en doğru bilgilerin yer aldığı Kuran’ı kendisine rehber edinmesidir. Allah Kuran’da şeytanın karakterini, amacını, insanlara karşı kullanacağı yöntemleri, bunların nasıl etkisiz hale getirilebileceğini insanlara bildirmiştir.

Şeytan hakkında bilinmesi gereken ilk şey ise, onun kendine ait müstakil bir gücü olmadığıdır. Tüm varlıklar gibi onu da Allah yaratmıştır. İnsanlara karşı kötülükten yana verdiği bu mücadele Allah’ın kontrolündedir. Allah dünya hayatında insanlardan hangilerinin güzel davranışlarda bulunacaklarının, hangilerinin ise kötülüğe meyledeceklerinin anlaşılması için böyle bir imtihan ortamı yaratmıştır.

Allah, bu imtihan ortamının bir gereği olarak, kötülüğe çağıran nefis ve şeytanın yanında insana her an doğruyu ilham eden “vicdan”ı yaratmıştır. Vicdan, nefsin tam tersine, şeytanın kışkırtmalarına karşı insana daima hak olanı söyler ve onu Allah’ın razı olacağı güzel davranışlarda bulunmaya teşvik eder. Dolayısıyla vicdanının sesine uyan kişi, kötülüğe çağıran nefsini ve şeytanı kolaylıkla etkisiz hale getirebilir. Allah Kuran’da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:

Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

Şeytan hakkında bilinmesi gereken bir diğer önemli konu ise, onun “insanlar üzerinde zorlayıcı hiçbir etkisinin olmadığı” dır. Şeytanın vasfı, insanları sadece kendi yoluna çağırmak ve onlara bu yönde telkinlerde bulunmakla sınırlıdır. Kötülükten ya da iyilikten yana tavır koyma konusundaki seçimi ise tümüyle insanın kendi iradesindedir. Eğer iman eder ve Kuran ahlakıyla hareket ederse “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99) ayetiyle bildirildiği gibi şeytanı etkisiz hale getirmiş olacaktır. Bu durumda Allah’ın “… Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76) ayetiyle bildirdiği gibi şeytanın düzeni bozulacaktır. Allah Kuran’da şeytanın samimi insanlara etki edemeyeceğini şöyle haber vermiştir:

Dedi ki: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım. Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.” (Sad Suresi, 82-83)

Eğer insan şeytana karşı Allah’a sığınıp, kendisine doğru yolu gösterecek olan Kuran’ı rehber edinmezse, bu durumda “Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl Suresi, 100) ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın etkisi altına girmiş olacaktır. Bu da onu dönüşü olmayan cehennem azabına sürükleyecektir.

Kuşkusuz böyle bir durum ile karşılaşmayı hiç kimse istemez. Bunun için yapılması gereken, şeytan hakkındaki tüm bilgileri Kuran’dan öğrenmek ve onun hileli yöntemlerine Kuran ile karşılık vererek, onun tuzağını bozmak olmalıdır.

İlerleyen satırlarda şeytanın kötülüğü savunan karakterini, insanları çağırdığı gizli dinini ve bunun için kullandığı yöntemleri deşifre ederek, kötülükten sakınmanın Kuran’da bildirilen yollarını ortaya koyacağız.

http://www.kuranahlaki.com/sessiz2.htm#1
————————————————–

Nefis kelimesinin yalınkat kökeni olan n-f-s, her ne suretle olursa olsun havanın çıkışına delalet eder. Rüzgar için de, soluk için de geçerlidir.

Teneffüs, soluğun göğüsten çıkmasına denilir. İnsanı rahatlatan rüzgara da aynı isim verilir. Hadisteki “Rüzgara sövmeyiniz, çünkü o Rahman’ın nefesindendir” ifadesindeki nefes bu türdendir.

İşte bu kökten türeyen nefis, lügatte ilkin kan manasına kullanılmış. Hayızlı kadına “nüfesâ’”, lohusalığa “nifas” denmesi bu yüzden. Kan, canlılığı temsil ettiği için, can ve hayat manasında, bunu sağlayan ve manevi hayatın kaynağı olan “ruh” ve maddi hayatın kaynağı olan “kalp” manasında kullanılmış. Nefs, semantik süreçlerden geçerek en geniş anlamını kazanmış ve nihayet “bir şeyin kendisi, zatı” anlamında kullanılmıştır.

İslam ilahiyatında bir ıstılah olarak nefis şu manaya gelir: “Kendi kendinin farkında olan zat”. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: “Ben idrakine sahip olan kendinde varlık.”

Bu ıstılahi anlam bizi şuurlu varlıkların kapısına getirip bıraktı. Demek ki, nefis bizim ilahiyatımızda “şuurlu” varlıklar hakkında kullanılıyor. Kur’an’daki kullanımları da bu çerçevededir.

Mukatil, Kur’an’da nefsi “nefs” maddesi olarak değil, çoğuluyla “enfus” başlığı altında almış. Mukatil’in yorumuna göre, Kur’an’da nefis yedi ayrı anlamda kullanılmış. Bunlar ve ayetlerden getirdiği şahitler şöyle:

1. “Kalp” anlamına (53:23; 12:53; 50:16; 17:25).
2. “İnsan” anlamına (5:54; 5:32)
3. “Millet/ümmet” anlamına (4:29; 24:61)
4. “Tür/cins” anlamına (9:128)
5. “Can/hayat” ve “ruh” anlamına (6:93; 39:42).
6. “Öteki, yekdiğeri” anlamına (2:85).
7. “Yakınlık” anlamına (4:44).

Mukatil b. Süleyman’ın (öl. 150 h.) bu kelimenin Kur’an’daki kullanımıyla ilgili Kur’an’dan yaptığı çıkarımların itiraz edilecek yönleri bulunabilir. Mesela nefsin “kalp” anlamına kullanılışına getirdiği Yusuf 53. ayeti, bunlardan biri. Üstada göre ayeti şöyle anlamamız lazım: “Ben kalbimi temize çıkarmam, çünkü kalp kötülüğü emreder.”

Bu ayeti ben tercüme edecek olsam, şöyle ederim: “..Bununla ben kendimi temize çıkarıyor da değilim; çünkü, Rabbimin rahmeti(yle koruması) dışında, kuşku yok ki insan benliği, kötülüğün daniskasını işletebilir; şu da var ki Rabbim, rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.”
“Bu sözler Züleyha’ya mı Hz. Yusuf’a mı nisbet edilmeli?” ihtilafında benim tercihim birincisidir. Bu ayrı bir konu. Ayette iki kez “nefs” geçmekte, bizce bu ikisinin anlamı dahi aynı vurguyu taşımamaktadır.

Birinci “nefis” doğruda doğruya “ben idrakine sahip zat”, yani kişinin “ben, kendim” derken kasdettiği “ben” iken, ikinci “nefs” bilinçaltında yer tutan şehvet, öfke, korku, hırs gibi güdüleri ifade eden “benlik/ego”dur.

Birinci “nefs” beyan ehlinin tarifine yakın iken, ikinci “nefs” irfan ehlinin tarifine yakın durmaktadır. Birinciyle ikinci bir dersek, o zaman “ben kendimi temize çıkarmam, çünkü ben kendim, kötülüğü emrederim” gibi bir anlam çıkar. Bu ise, insanın günahkar doğduğunu söyleyen kilise ilahiyatını destekler. Oysa ki insan, temiz bir fıtratla yaratılmıştır.

Yukarıdaki listede yer almayıp da Kur’an’da yer alan unsurlar da var. Mesela Kur’an’da ahiretteki insana “nefs” tabir olunur.

Bu mahiyetini bilemediğimiz özel bir kullanımdır: “Ey (Rıza ile) tatmin olmuş nefis!” (89:27) ayeti buna örnek. Yine Kur’an’da “nefs” insan türünün kendisinden yaratıldığı ilk “öz” veya “töz” (Msl. 4:1). Ayrıca Kur’an’da Allah için kullanılır (Msl. 5:116). Hem insanı hem cin topluluğunu ifade için kullanılır (6:130). Fakat melekler için hiç kullanılmaması, nefsin bilinçle bire bir alakasına yaptığımız vurguyu haklı çıkarması açısından ilginçtir.

Sanırım bir şey iyi anlaşılmıştır: Nefis Kur’an’da olsun, sözlükte olsun, gerçek bir “çok anlamlı” kelimedir ve yaklaşımların farklılığını biraz da kelimenin bu yapısı tahrik etmektedir. Bir dahaki yazıda nefsin İslam bilgi sistemleri içindeki yerine bakalım.

Evet, nefsin çok anlamlı bir kelime olduğunu, hakeza aynı şeyin Kur’an’daki kullanımlar için de söz konusu olduğunu, daha önce örneklerle göstermiştik.

Çok anlamlılık, sözlükle sınırlı kalmıyor ki! O kelimeyle yapılan kavramsallaştırmalara ve o kelimeyle inşa edilen düşünce dünyasına bir biçimde yansıyor. İşte nefis kelimesinin çok anlamlılığı da, bizim düşünce dünyamıza, “çok katmanlı” nefis teorileriyle yansıdı.

Çok katmanlı nefis kavramsallaştırması, en çok irfan bilgi sisteminde yaygınlık kazandı. Bu bilgi sistemi, Kur’an’da kullanılan ibarelerin çağrışımıyla, nefsin hallerini şöyle sıraladı:

1. Nefs-i emmâre (emreden nefis).
2. Nefs-i levvâme (kınayan nefis).
3. Nefs-i mülhime (ilham eden nefis).
4. Nefs-i mutmaine (tatmin olan nefis).
5. Nefs-i raziyye (razı olan nefis).
6. Nefis-i merziyye (razı olunan nefis).
7. Nefs-i safiye (arınmış nefis).

Biri çıkar da bu kavramsallaştırmanın Kur’an’la bire bir örtüşmediğini söylerse, ona hayır denilemez. Zira Kur’an’da bu ifadeler kavram olarak yer almazlar. Mesela nefs-i emmâre kavramsallaştırması, Kur’an’daki “inne’n-nefse le-emmaratun bi’s-sui” (12: 53) ibaresinden ilhamla kotarılmıştır.

Fakat ayette nefis bir “ıstılah” olarak kullanılmamıştır. İrfan ekolünün bu kavramsallaştırmasında, “nefis” sıradan bir kelime değil, bu okulun üzerine koskoca tezler yüklediği bir “ıstılah”tır. O bu anlamıyla artık bir tasavvuf terimidir. “Kur’ânî anlamıyla hiçbir alakası yoktur” denilemez, fakat “Bu kavramsallaştırma Kur’an’a aittir” de denilemez.

Hiç şüphe yoktur ki, bir tasavvuf ıstılahı olarak “nefs” kelimesi kavramsallaştırılırken, kadim inanç sistemlerindeki “nefs” teorilerinden birçok şey alınmıştır. İrfan ekolündeki nefs tasavvuru, tıpkı “dört unsur” (anasır-ı erbaa) tasavvurunda olduğu gibi, İslâm irfanının saf ürünü değildir. Bu da ayrı bir konu.

Fakat bu tasnifin bize vereceği çok önemli bir şey var: Nefsin tıpkı sözlük anlamı gibi, mahiyeti de tek ve değişmez değildir. Halden hale giren “ben”dir. Tam burada nefsin “kalp” karşılığı yerine oturuyor.

Çünkü kalbin anlamı da bu: “İnkılab eden, bir kararda durmayan, halden hale giren.” Hatırlayalım Efendimizin “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” duasını.
Bu neyi gösteriyor: Nefsin etkilenen tabiatını. Aslında kalbe “kalp” denmesi mecazdır.

Çünkü “kalp” maddi bedenin hayat merkezidir ve bastığı kanla bu hayatı tüm hücrelere iletir. Göz bu sayede görür, dil bu sayede söyler, kulak bu sayede işitir. Tıpkı bunun gibi, bir de manevi bedenin merkezi olan kalp vardır. Onu “akl-ı selim” bağı ile imandan yana bağlarsanız, oradan aldığı ışığı manevi göze, kulağa, dile, dudağa, ele, ayağa yansıtır. Eğer onu akıl adlı bağ ile şeytandan yana bağlarsanız, karanlıkta kalır: Sahibi sağır, dilsiz ve kör olur. Bu benzetmemizde “bağ” anlamına gelen aklın da “araç” makamında durduğu ortaya çıktı. Bir kararda durmayanı, sürekli devineni, halden hale geçen nefsi bağlayan bağ.

Bilinçli yapılan her hareket “nefsin” eylemidir. Bu eylemi bilinç belirlemez, aksine bilinci etkileyen odak belirler. Bu ya bilinçaltıdır, ya bilinçüstüdür. Bilinçüstü bilinci iman ile etkiler. Bu imanın tahkiki arttıkça, bilinç bilinçaltına karşı bağımsızlaşır ve güçlenir. Güdüleri iyi terbiye edilmiş bir yarış atı gibi kullanan usta bir süvari olur. Eğer bilinci etkileyen bilinçaltı ise, bilinç karanlığa odaklanmıştır. Çünkü içgüdüler bilinci esir alır. Şehvet, korku, öfke birer nimettir. Bu atla süvarinin yer değiştirdiği anlamına gelir. Bilincin amiri haline gelen içgüdüler, bilincin şeytanı olmuş demektir.

Kur’an’ın ifadesiyle artık o “ben”, ayartıcı benlik şeytanının uydusu haline gelir (43: 36).

Modern psikoloji işin içine işte bu noktada girer. Freud’un bilinçaltını putlaştıran “libido”su, tam bir emreden nefistir. Freud, nefs-i emarenin avukatlığını yapar. Ona karşılık Jung, bilinçüstünü savunur.

Jung’un Dört Arketip’te yaptığı “Kehf suresi tefsiri”, aslında içgüdülere karşı bilincin ve bilinçüstünün bir savunmasıdır.
Ben demedim mi, girdik mi çıkamayız diye? Daha fazla işi karıştırmadan noktalamayı ben istemez miyim? Fakat görüyorsunuz, beceremiyorum. Bir dahaki sefere söz, bitecek.

Şimdiye kadar yazılanlardan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1. Nefis “kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat”tır.
2. Nefis dilde ve vahiyde çok anlamlı bir kelime olarak kullanılmıştır.
3. Buna bağlı olarak, İslâm bilgi sistemlerinin nefis telakkileri farklılık arz eder ve bu telakkilerin tümünün ortak paydası da değişken ve halden hale giren bir nefis tanımıdır.
4. Nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir.
5. Bilinç nereye yönelirse, nefis aynasında o görünür. İmana yönelirse Rahman, inkâra yönelirse Şeytan görünür.

Bu özet ışığında, “nefis terbiyesi” kavramı nasıl anlaşılmalıdır?
Öncelikle “nefis terbiyesinden” söz etmek, elbette maddi insandan değil “manevi insandan” söz etmektir. Ne var ki, insanda yer alan manevi fakültelerden sadece birinin terbiyesinden değil, top yekun “insan terbiyesinden” söz etmektir. Çünkü nefis “ben”e ait her bir fakülteyi kapsar.

Bu anlamda nefis terbiyesi, nefsin bilinçle “olmazsa olmaz” ilişkisinden dolayı, akıl terbiyesidir. Kur’an aklı kalbin bir faaliyeti olarak alır ve “akleden kalp” ifadesini kullanır. Buradaki kalp de “kan pompası” değil, Kaf 37’nin de açıkça ifade ettiği gibi, tabir caizse manevi bedene başkent olan manevi kalptir.

Efendimiz, “kalp” kelimesini manevi kalbin yerine istiare yaparak kullandığı o meşhur hadislerinde, “Bedende bir et parçası vardır ki, o bozulursa bütün beden bozulur, o düzelirse bütün beden düzelir” buyurur.

Madem “akleden kalbe” manevi bedenin başkenti dedik, şöyle bir benzetme yapabiliriz: İnsan ülkesinin başkenti olan kalp kimin iktidarındaysa, bu ülkenin taşrasını oluşturan göz kulak, dil dudak, el ayak hep o başkente bağlı olarak çalışır. Taşranın kalitesini merkez belirler. Başkentteki kötü yönetim bütün ülkeye yansır. Sevaplar, imanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destek, günahlar şeytanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destektirler.

İman da, şeytan da o başkente göz diker. O başkentte imanın iktidarı, bedenin tüm taşrasına yansır. Göz hakkı görür, kulak hakkı ve hayrı işitir, dil hakkı ve hayrı söyler, el hak için kalkar, ayak istikamet üzre yürür. Yine akıl, bir kararda durmayan kalbi Allah’ın dediği istikamete bağlar.

Kalp başkentinde şeytanın iktidarı, bütün bunları tersine çevirir. Kalbi şeytana kaptırmış bir “nefs/ben/zat”, şeytanın yörüngesine girmiş ve onun uydusu olmuştur: “Kim O Sonsuz Rahmet Sahibi’nin vahyine karşı kör davranırsa, onun şeytanı (olmuş) bir türün yörüngesine sokarız da, kendisi onun uydusu haline gelir.” (43: 36).
“Nefis terbiyesi” adı altında, “terbiyeli şiş kebap”, “terbiyeli köfte”, “terbiyeli dolma” türü, kışkırtılarak azmanlaşmış bir nefis elde etmek istemiyorsak, bu terbiyenin kurallarını, âlemlerin terbiyecisi olan Rabbu’l-‘Alemîn’den sormak zorundayız. Hiç, “yaratan bilmez mi”? Nefsi o yarattı. Yarattığının en güzel nasıl terbiye edileceğini de, o bilir. Yukarıdaki ayet işte bu gerçeği, vahyin merkezinde yer almadığı bir terbiye sürecinin, bırakın terbiye etmeyi, şeytana uydu yetiştirmekle sonuçlanacağını söylüyor.
“Terbiye” etmek, bu kalıbın dildeki özelliği gereği, “bir şeyi basit halinden alıp, aşama aşama potansiyel olarak barındırdığı kemaline doğru yüceltmektir”. Burada terbiyesinden söz edilen insandır. İnsan terbiyesinden söz etmek için, insanı tanımak gerek. Kişinin kendi terbiyesinden söz edebilmesi için de, kendini bilmesi, tanıması gerek.

Nefis terbiyesinden söz ederken yine istiareye başvurmak zorundayız: Çift kutupluluk mahlukatın yasasıdır. İnsan benliği de bu yasaya tabidir. Yaratıcı yasası gereği, insanın içine bir pozitif, bir de negatif kutup koymuştur. Biri faz, biri nötr. Biri ışık hattını, diğeri toprak hattını temsil eder. Bu kutuplar, suladıkça gelişme potansiyeli taşır. Kişi hangisini sularsa, oradaki tohum büyüyüp serpilir. Negatif kutbu sulayan, sonunda Cehennem ağacı olan “Zakkum”unu büyütür, pozitif kutbu sulayan Cennet ağacı olan “Tuba”sını büyütür. Tercih insanındır; irade var olduğu sürece mazeret yoktur.

En garantili terbiye Rabb’in terbiyesidir; akıllı olan “nefs”, O’nun terbiyesine baş koyar.

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=885&Kat_id=7

KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI; NEFS VE ŞEYTAN

Kuran’da insanlara bildirilen, kötülüğün iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri her insanın içinde bulunan ve kendisine sürekli olarak kötülüğü emreden “nefis” tir. Nefis durmaksızın verdiği telkinlerle insanları doğru yoldan uzaklaştırmaya ve onları felakete sürüklemeye çalışır. Kuran’da nefsin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

“(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…” (Yusuf Suresi, 53)

Nefsin destekçisi olan ve insanlara kötülüğü ve çirkin davranışları emretmekle görevli olan bir diğer varlık ise “şeytan” dır. Kuran’da şeytanın insanları yalnızca kötülüğe çağırdığı şöyle haber verilmiştir:

O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 169)

Nefis ve şeytan, insanı kötülüğe sürükleyebilmek için hayatının son anına kadar ona karşı mücadele edeceklerdir. Şeytan bu mücadelesinde başarılı olabilmek için elinden gelen her yolu deneyecek, her türlü hileli yönteme başvuracaktır. Çünkü amacı, kendisi gibi insanları da cehennem azabına sürükleyebilmektir. Cehennem azabının kurtuluşu yoktur, bu azap sonsuza kadar sürecektir ve dayanılmaz acılarla doludur.

İnsanın kendisini büyük bir tehlikeye sürüklemeye çalışan şeytanın oyununu anlaması ve onun saldırılarına karşı bu dikkatle karşı koyması gerekir. Bunun için yapması gereken ise, şeytan hakkında en doğru bilgilerin yer aldığı Kuran’ı kendisine rehber edinmesidir. Allah Kuran’da şeytanın karakterini, amacını, insanlara karşı kullanacağı yöntemleri, bunların nasıl etkisiz hale getirilebileceğini insanlara bildirmiştir.

Şeytan hakkında bilinmesi gereken ilk şey ise, onun kendine ait müstakil bir gücü olmadığıdır. Tüm varlıklar gibi onu da Allah yaratmıştır. İnsanlara karşı kötülükten yana verdiği bu mücadele Allah’ın kontrolündedir. Allah dünya hayatında insanlardan hangilerinin güzel davranışlarda bulunacaklarının, hangilerinin ise kötülüğe meyledeceklerinin anlaşılması için böyle bir imtihan ortamı yaratmıştır.

Allah, bu imtihan ortamının bir gereği olarak, kötülüğe çağıran nefis ve şeytanın yanında insana her an doğruyu ilham eden “vicdan”ı yaratmıştır. Vicdan, nefsin tam tersine, şeytanın kışkırtmalarına karşı insana daima hak olanı söyler ve onu Allah’ın razı olacağı güzel davranışlarda bulunmaya teşvik eder. Dolayısıyla vicdanının sesine uyan kişi, kötülüğe çağıran nefsini ve şeytanı kolaylıkla etkisiz hale getirebilir. Allah Kuran’da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:

Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

Şeytan hakkında bilinmesi gereken bir diğer önemli konu ise, onun “insanlar üzerinde zorlayıcı hiçbir etkisinin olmadığı” dır. Şeytanın vasfı, insanları sadece kendi yoluna çağırmak ve onlara bu yönde telkinlerde bulunmakla sınırlıdır. Kötülükten ya da iyilikten yana tavır koyma konusundaki seçimi ise tümüyle insanın kendi iradesindedir. Eğer iman eder ve Kuran ahlakıyla hareket ederse “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99) ayetiyle bildirildiği gibi şeytanı etkisiz hale getirmiş olacaktır. Bu durumda Allah’ın “… Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76) ayetiyle bildirdiği gibi şeytanın düzeni bozulacaktır. Allah Kuran’da şeytanın samimi insanlara etki edemeyeceğini şöyle haber vermiştir:

Dedi ki: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım. Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.” (Sad Suresi, 82-83)

Eğer insan şeytana karşı Allah’a sığınıp, kendisine doğru yolu gösterecek olan Kuran’ı rehber edinmezse, bu durumda “Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl Suresi, 100) ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın etkisi altına girmiş olacaktır. Bu da onu dönüşü olmayan cehennem azabına sürükleyecektir.

Kuşkusuz böyle bir durum ile karşılaşmayı hiç kimse istemez. Bunun için yapılması gereken, şeytan hakkındaki tüm bilgileri Kuran’dan öğrenmek ve onun hileli yöntemlerine Kuran ile karşılık vererek, onun tuzağını bozmak olmalıdır.

İlerleyen satırlarda şeytanın kötülüğü savunan karakterini, insanları çağırdığı gizli dinini ve bunun için kullandığı yöntemleri deşifre ederek, kötülükten sakınmanın Kuran’da bildirilen yollarını ortaya koyacağız.

http://www.kuranahlaki.com/sessiz2.htm#1
————————————————–

Nefis kelimesinin yalınkat kökeni olan n-f-s, her ne suretle olursa olsun havanın çıkışına delalet eder. Rüzgar için de, soluk için de geçerlidir.

Teneffüs, soluğun göğüsten çıkmasına denilir. İnsanı rahatlatan rüzgara da aynı isim verilir. Hadisteki “Rüzgara sövmeyiniz, çünkü o Rahman’ın nefesindendir” ifadesindeki nefes bu türdendir.

İşte bu kökten türeyen nefis, lügatte ilkin kan manasına kullanılmış. Hayızlı kadına “nüfesâ’”, lohusalığa “nifas” denmesi bu yüzden. Kan, canlılığı temsil ettiği için, can ve hayat manasında, bunu sağlayan ve manevi hayatın kaynağı olan “ruh” ve maddi hayatın kaynağı olan “kalp” manasında kullanılmış. Nefs, semantik süreçlerden geçerek en geniş anlamını kazanmış ve nihayet “bir şeyin kendisi, zatı” anlamında kullanılmıştır.

İslam ilahiyatında bir ıstılah olarak nefis şu manaya gelir: “Kendi kendinin farkında olan zat”. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: “Ben idrakine sahip olan kendinde varlık.”

Bu ıstılahi anlam bizi şuurlu varlıkların kapısına getirip bıraktı. Demek ki, nefis bizim ilahiyatımızda “şuurlu” varlıklar hakkında kullanılıyor. Kur’an’daki kullanımları da bu çerçevededir.

Mukatil, Kur’an’da nefsi “nefs” maddesi olarak değil, çoğuluyla “enfus” başlığı altında almış. Mukatil’in yorumuna göre, Kur’an’da nefis yedi ayrı anlamda kullanılmış. Bunlar ve ayetlerden getirdiği şahitler şöyle:

1. “Kalp” anlamına (53:23; 12:53; 50:16; 17:25).
2. “İnsan” anlamına (5:54; 5:32)
3. “Millet/ümmet” anlamına (4:29; 24:61)
4. “Tür/cins” anlamına (9:128)
5. “Can/hayat” ve “ruh” anlamına (6:93; 39:42).
6. “Öteki, yekdiğeri” anlamına (2:85).
7. “Yakınlık” anlamına (4:44).

Mukatil b. Süleyman’ın (öl. 150 h.) bu kelimenin Kur’an’daki kullanımıyla ilgili Kur’an’dan yaptığı çıkarımların itiraz edilecek yönleri bulunabilir. Mesela nefsin “kalp” anlamına kullanılışına getirdiği Yusuf 53. ayeti, bunlardan biri. Üstada göre ayeti şöyle anlamamız lazım: “Ben kalbimi temize çıkarmam, çünkü kalp kötülüğü emreder.”

Bu ayeti ben tercüme edecek olsam, şöyle ederim: “..Bununla ben kendimi temize çıkarıyor da değilim; çünkü, Rabbimin rahmeti(yle koruması) dışında, kuşku yok ki insan benliği, kötülüğün daniskasını işletebilir; şu da var ki Rabbim, rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.”
“Bu sözler Züleyha’ya mı Hz. Yusuf’a mı nisbet edilmeli?” ihtilafında benim tercihim birincisidir. Bu ayrı bir konu. Ayette iki kez “nefs” geçmekte, bizce bu ikisinin anlamı dahi aynı vurguyu taşımamaktadır.

Birinci “nefis” doğruda doğruya “ben idrakine sahip zat”, yani kişinin “ben, kendim” derken kasdettiği “ben” iken, ikinci “nefs” bilinçaltında yer tutan şehvet, öfke, korku, hırs gibi güdüleri ifade eden “benlik/ego”dur.

Birinci “nefs” beyan ehlinin tarifine yakın iken, ikinci “nefs” irfan ehlinin tarifine yakın durmaktadır. Birinciyle ikinci bir dersek, o zaman “ben kendimi temize çıkarmam, çünkü ben kendim, kötülüğü emrederim” gibi bir anlam çıkar. Bu ise, insanın günahkar doğduğunu söyleyen kilise ilahiyatını destekler. Oysa ki insan, temiz bir fıtratla yaratılmıştır.

Yukarıdaki listede yer almayıp da Kur’an’da yer alan unsurlar da var. Mesela Kur’an’da ahiretteki insana “nefs” tabir olunur.

Bu mahiyetini bilemediğimiz özel bir kullanımdır: “Ey (Rıza ile) tatmin olmuş nefis!” (89:27) ayeti buna örnek. Yine Kur’an’da “nefs” insan türünün kendisinden yaratıldığı ilk “öz” veya “töz” (Msl. 4:1). Ayrıca Kur’an’da Allah için kullanılır (Msl. 5:116). Hem insanı hem cin topluluğunu ifade için kullanılır (6:130). Fakat melekler için hiç kullanılmaması, nefsin bilinçle bire bir alakasına yaptığımız vurguyu haklı çıkarması açısından ilginçtir.

Sanırım bir şey iyi anlaşılmıştır: Nefis Kur’an’da olsun, sözlükte olsun, gerçek bir “çok anlamlı” kelimedir ve yaklaşımların farklılığını biraz da kelimenin bu yapısı tahrik etmektedir. Bir dahaki yazıda nefsin İslam bilgi sistemleri içindeki yerine bakalım.

Evet, nefsin çok anlamlı bir kelime olduğunu, hakeza aynı şeyin Kur’an’daki kullanımlar için de söz konusu olduğunu, daha önce örneklerle göstermiştik.

Çok anlamlılık, sözlükle sınırlı kalmıyor ki! O kelimeyle yapılan kavramsallaştırmalara ve o kelimeyle inşa edilen düşünce dünyasına bir biçimde yansıyor. İşte nefis kelimesinin çok anlamlılığı da, bizim düşünce dünyamıza, “çok katmanlı” nefis teorileriyle yansıdı.

Çok katmanlı nefis kavramsallaştırması, en çok irfan bilgi sisteminde yaygınlık kazandı. Bu bilgi sistemi, Kur’an’da kullanılan ibarelerin çağrışımıyla, nefsin hallerini şöyle sıraladı:

1. Nefs-i emmâre (emreden nefis).
2. Nefs-i levvâme (kınayan nefis).
3. Nefs-i mülhime (ilham eden nefis).
4. Nefs-i mutmaine (tatmin olan nefis).
5. Nefs-i raziyye (razı olan nefis).
6. Nefis-i merziyye (razı olunan nefis).
7. Nefs-i safiye (arınmış nefis).

Biri çıkar da bu kavramsallaştırmanın Kur’an’la bire bir örtüşmediğini söylerse, ona hayır denilemez. Zira Kur’an’da bu ifadeler kavram olarak yer almazlar. Mesela nefs-i emmâre kavramsallaştırması, Kur’an’daki “inne’n-nefse le-emmaratun bi’s-sui” (12: 53) ibaresinden ilhamla kotarılmıştır.

Fakat ayette nefis bir “ıstılah” olarak kullanılmamıştır. İrfan ekolünün bu kavramsallaştırmasında, “nefis” sıradan bir kelime değil, bu okulun üzerine koskoca tezler yüklediği bir “ıstılah”tır. O bu anlamıyla artık bir tasavvuf terimidir. “Kur’ânî anlamıyla hiçbir alakası yoktur” denilemez, fakat “Bu kavramsallaştırma Kur’an’a aittir” de denilemez.

Hiç şüphe yoktur ki, bir tasavvuf ıstılahı olarak “nefs” kelimesi kavramsallaştırılırken, kadim inanç sistemlerindeki “nefs” teorilerinden birçok şey alınmıştır. İrfan ekolündeki nefs tasavvuru, tıpkı “dört unsur” (anasır-ı erbaa) tasavvurunda olduğu gibi, İslâm irfanının saf ürünü değildir. Bu da ayrı bir konu.

Fakat bu tasnifin bize vereceği çok önemli bir şey var: Nefsin tıpkı sözlük anlamı gibi, mahiyeti de tek ve değişmez değildir. Halden hale giren “ben”dir. Tam burada nefsin “kalp” karşılığı yerine oturuyor.

Çünkü kalbin anlamı da bu: “İnkılab eden, bir kararda durmayan, halden hale giren.” Hatırlayalım Efendimizin “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!” duasını.
Bu neyi gösteriyor: Nefsin etkilenen tabiatını. Aslında kalbe “kalp” denmesi mecazdır.

Çünkü “kalp” maddi bedenin hayat merkezidir ve bastığı kanla bu hayatı tüm hücrelere iletir. Göz bu sayede görür, dil bu sayede söyler, kulak bu sayede işitir. Tıpkı bunun gibi, bir de manevi bedenin merkezi olan kalp vardır. Onu “akl-ı selim” bağı ile imandan yana bağlarsanız, oradan aldığı ışığı manevi göze, kulağa, dile, dudağa, ele, ayağa yansıtır. Eğer onu akıl adlı bağ ile şeytandan yana bağlarsanız, karanlıkta kalır: Sahibi sağır, dilsiz ve kör olur. Bu benzetmemizde “bağ” anlamına gelen aklın da “araç” makamında durduğu ortaya çıktı. Bir kararda durmayanı, sürekli devineni, halden hale geçen nefsi bağlayan bağ.

Bilinçli yapılan her hareket “nefsin” eylemidir. Bu eylemi bilinç belirlemez, aksine bilinci etkileyen odak belirler. Bu ya bilinçaltıdır, ya bilinçüstüdür. Bilinçüstü bilinci iman ile etkiler. Bu imanın tahkiki arttıkça, bilinç bilinçaltına karşı bağımsızlaşır ve güçlenir. Güdüleri iyi terbiye edilmiş bir yarış atı gibi kullanan usta bir süvari olur. Eğer bilinci etkileyen bilinçaltı ise, bilinç karanlığa odaklanmıştır. Çünkü içgüdüler bilinci esir alır. Şehvet, korku, öfke birer nimettir. Bu atla süvarinin yer değiştirdiği anlamına gelir. Bilincin amiri haline gelen içgüdüler, bilincin şeytanı olmuş demektir.

Kur’an’ın ifadesiyle artık o “ben”, ayartıcı benlik şeytanının uydusu haline gelir (43: 36).

Modern psikoloji işin içine işte bu noktada girer. Freud’un bilinçaltını putlaştıran “libido”su, tam bir emreden nefistir. Freud, nefs-i emarenin avukatlığını yapar. Ona karşılık Jung, bilinçüstünü savunur.

Jung’un Dört Arketip’te yaptığı “Kehf suresi tefsiri”, aslında içgüdülere karşı bilincin ve bilinçüstünün bir savunmasıdır.
Ben demedim mi, girdik mi çıkamayız diye? Daha fazla işi karıştırmadan noktalamayı ben istemez miyim? Fakat görüyorsunuz, beceremiyorum. Bir dahaki sefere söz, bitecek.

Şimdiye kadar yazılanlardan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1. Nefis “kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat”tır.
2. Nefis dilde ve vahiyde çok anlamlı bir kelime olarak kullanılmıştır.
3. Buna bağlı olarak, İslâm bilgi sistemlerinin nefis telakkileri farklılık arz eder ve bu telakkilerin tümünün ortak paydası da değişken ve halden hale giren bir nefis tanımıdır.
4. Nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir.
5. Bilinç nereye yönelirse, nefis aynasında o görünür. İmana yönelirse Rahman, inkâra yönelirse Şeytan görünür.

Bu özet ışığında, “nefis terbiyesi” kavramı nasıl anlaşılmalıdır?
Öncelikle “nefis terbiyesinden” söz etmek, elbette maddi insandan değil “manevi insandan” söz etmektir. Ne var ki, insanda yer alan manevi fakültelerden sadece birinin terbiyesinden değil, top yekun “insan terbiyesinden” söz etmektir. Çünkü nefis “ben”e ait her bir fakülteyi kapsar.

Bu anlamda nefis terbiyesi, nefsin bilinçle “olmazsa olmaz” ilişkisinden dolayı, akıl terbiyesidir. Kur’an aklı kalbin bir faaliyeti olarak alır ve “akleden kalp” ifadesini kullanır. Buradaki kalp de “kan pompası” değil, Kaf 37’nin de açıkça ifade ettiği gibi, tabir caizse manevi bedene başkent olan manevi kalptir.

Efendimiz, “kalp” kelimesini manevi kalbin yerine istiare yaparak kullandığı o meşhur hadislerinde, “Bedende bir et parçası vardır ki, o bozulursa bütün beden bozulur, o düzelirse bütün beden düzelir” buyurur.

Madem “akleden kalbe” manevi bedenin başkenti dedik, şöyle bir benzetme yapabiliriz: İnsan ülkesinin başkenti olan kalp kimin iktidarındaysa, bu ülkenin taşrasını oluşturan göz kulak, dil dudak, el ayak hep o başkente bağlı olarak çalışır. Taşranın kalitesini merkez belirler. Başkentteki kötü yönetim bütün ülkeye yansır. Sevaplar, imanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destek, günahlar şeytanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destektirler.

İman da, şeytan da o başkente göz diker. O başkentte imanın iktidarı, bedenin tüm taşrasına yansır. Göz hakkı görür, kulak hakkı ve hayrı işitir, dil hakkı ve hayrı söyler, el hak için kalkar, ayak istikamet üzre yürür. Yine akıl, bir kararda durmayan kalbi Allah’ın dediği istikamete bağlar.

Kalp başkentinde şeytanın iktidarı, bütün bunları tersine çevirir. Kalbi şeytana kaptırmış bir “nefs/ben/zat”, şeytanın yörüngesine girmiş ve onun uydusu olmuştur: “Kim O Sonsuz Rahmet Sahibi’nin vahyine karşı kör davranırsa, onun şeytanı (olmuş) bir türün yörüngesine sokarız da, kendisi onun uydusu haline gelir.” (43: 36).
“Nefis terbiyesi” adı altında, “terbiyeli şiş kebap”, “terbiyeli köfte”, “terbiyeli dolma” türü, kışkırtılarak azmanlaşmış bir nefis elde etmek istemiyorsak, bu terbiyenin kurallarını, âlemlerin terbiyecisi olan Rabbu’l-‘Alemîn’den sormak zorundayız. Hiç, “yaratan bilmez mi”? Nefsi o yarattı. Yarattığının en güzel nasıl terbiye edileceğini de, o bilir. Yukarıdaki ayet işte bu gerçeği, vahyin merkezinde yer almadığı bir terbiye sürecinin, bırakın terbiye etmeyi, şeytana uydu yetiştirmekle sonuçlanacağını söylüyor.
“Terbiye” etmek, bu kalıbın dildeki özelliği gereği, “bir şeyi basit halinden alıp, aşama aşama potansiyel olarak barındırdığı kemaline doğru yüceltmektir”. Burada terbiyesinden söz edilen insandır. İnsan terbiyesinden söz etmek için, insanı tanımak gerek. Kişinin kendi terbiyesinden söz edebilmesi için de, kendini bilmesi, tanıması gerek.

Nefis terbiyesinden söz ederken yine istiareye başvurmak zorundayız: Çift kutupluluk mahlukatın yasasıdır. İnsan benliği de bu yasaya tabidir. Yaratıcı yasası gereği, insanın içine bir pozitif, bir de negatif kutup koymuştur. Biri faz, biri nötr. Biri ışık hattını, diğeri toprak hattını temsil eder. Bu kutuplar, suladıkça gelişme potansiyeli taşır. Kişi hangisini sularsa, oradaki tohum büyüyüp serpilir. Negatif kutbu sulayan, sonunda Cehennem ağacı olan “Zakkum”unu büyütür, pozitif kutbu sulayan Cennet ağacı olan “Tuba”sını büyütür. Tercih insanındır; irade var olduğu sürece mazeret yoktur.

En garantili terbiye Rabb’in terbiyesidir; akıllı olan “nefs”, O’nun terbiyesine baş koyar.

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=885&Kat_id=7

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:43 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: