şeytan vesvese

ŞEYTAN KİMLİĞİ (drmavi)

İnsanlığın ve cennetin ilk ve son hasmı, inancın, secdenin ve huzurun amansız düşmanı… Bin bir senaryolarla yürüttüğü bilinçaltı saltanatının baş danışmanı… “Şeytanın ruh dünyama yapacağı bütün taarruzlarından, bilinçaltı mahremime hakimiyet kurmasından ve bilincime zarar vermesinden sana sığınırım Allahım!..”

1-GENEL TESBİTLER

Şeytan kelimesinin anlamı, uzak oldu, Allah’ın rahmetinden uzak kaldı, diğer anlamı yandı işi bitti helak oldu demektir.

Nefis haritamızın detaylı olarak incelenmesi, şeytanı da çok iyi tanımamıza imkan verecektir.Tersini de düşünebiliriz; şeytanla ilgili ne kadar bilgi toplarsak, o oranda benliğimizi anlamış ve ona göre de nefis mekanizmamızdaki arızaları tespit ve tedavi şansını el de etmiş oluruz. O kadar da korunma tedbirlerini alırız. Bu konuda İnancın Gölgesi isimli eserden de yararlanılabilir.

Şeytan aslında, namaz gibi bir miraç işlevi görebilir. Namaz müspet bir merdivendir ki doğrudan ışıklar içinde bizi semalara yükseltir. Şeytan da menfî bir merdivendir ki, karanlıktan gün yüzüne çıkıp, basamak basamak derece elde etmemizde alternatif enerji üretmemize vesile olur.

Karanlık dehlizlerde, kömür elde eden işçiler gibi, yeraltından elmas, deniz diplerinden inci, çamurdan pirinci çıkartabiliriz. Allah’a sığınmakla, namaz ve hizmet ibadetleriyle hem şeytanın zayıf hilelerini ters yüz edebiliriz, hem de çok yarar elde edebilir onun vesveselerini nimete çevirebiliriz; gübreyi gül kokusuna, küfü peynire, kanı seruma, fosilleri yakıta, ateşi, suyu, havayı enerjiye çevirdiğimiz gibi…

Bu açıyı yakalamak için şunları düşünebiliriz: Şeytan hayat maratonunda benim için bir rakiptir. Kulvarı önde bitirmeliyim ki dereceye ve madalyaya ulaşayım. Askerin eğitimle beden gücü ve harp yeteneği kazanması gibi, düşman şeytan sayesinde, her an teyakkuz durumunda uyanık olmayı, inanç ve bilgi açısından kendimi geliştirmeyi öğreniyorum, gittikçe güçleniyorum. Şeytanla mücadelem sayesinde, Ruhumdaki kömür yapılardan arınıyor, tıpkı elmas gibi parlak, eşsiz bir form kazanıyorum ve dünya imtihanından alnımın akıyla çıkıyorum.

Şeytan bir perdedir. Tıpkı ölümlerden genellikle sorumlu tutulan Azrail gibi (ki kazalar, hastalıklar vb. acı veren şeyler de Azrai le perde oluyor). Bu perdelik sayesinde dış görünüşe bakarak insanlar şikayetlerini doğrudan Allah’a yapmıyorlar. İşte şeytan da, dünyada işlenen şerlere, kötülüklere bir perde oluyor, şikayetlerin Allah’a gitmesini önlüyor. Zaten bir ayet de, şeytanın parmağı, dahli de göz önünde bulundurularak, gelen her iyilik ve güzellikte, hayırda ve nimette doğrudan Allah’a yönelmeyi, hamd etmeyi; gelen belalara ve kötülükle re karşı da nefsimizi muhatap etmeyi ve sorumlu tutmayı öğütlemektedir (4/79). Kötü bilinen şeyleri, günahları da sadece Allah, insan iradesinin işlemesiyle yaratır fakat rızası yoktur.

Adem itaatin, şeytan isyanın sembolüdür. Hâbil, iffetin Kabil de şehvetin sembolü. Ademde hikmet, şeytanda ise diyalektik-cerbeze ve aldatma hakimdir. Ademde başı yere koyma, tevazu vardır. Şeytanda ise tersine baş kaldırma, secdeden kaçma vardır. Şeytan nefsin, bütün şerlerin lokomotifidir.

Melek, insanın meleklik yönüne destek çıkar, şeytan da şeytanlık yönüne. Melekler insanın daha çok vicdan sahasıyla ilgilenirken, şeytan bu sahaya doğrudan yaklaşamaz. Burası adeta korunmuş bölge, yasak şehir gibidir. Şeytanın gerçek at koşturabileceği saha ve arka bahçesi nefis alanıdır. Melek de o bölgede tabir caizse çok etkili olamaz. Çünkü onda nefis yoktur, şeytan gibi insani zaafları tam kavrayamaz. Ne var ki her iki taraf da, karşı tarafı bloke edip işlemez hale getirebilir ya da radyoaktif tesirleri altına alabilirler. Başka bir benzetmeyle, nefis şeytan için bir santral gibidir, oradan işletmeye başlar.

Şeytan, insanın şehvet, yeme içme, öfke, hırs, inat gibi mekanizmalarını çalıştırarak nefsi azdırmaya muvaffak olursa, meleğin ilgi alanı olan vicdanla olan bağlantısını zayıflatabilir.Çünkü nefis istekleriyle vicdanın hissedişleri tamamen birbirinin aleyhine çalışır. Bu yüzden öfkesini, kin ve düşmanlığa dönüştüren ve zalim olabilen bir insanda, merhamet gibi vicdanî hisler bulunmaz. Cinselliğin pençesine düşmüş insanda da aile sadakati, ar, haya gibi duygulara pek rastlanmaz. Bu sebeple Peygamberimiz: “Allahım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile beni nefsimle baş başa bırakma!” diyerek konunun hassasiyetine dikkat çekmektedir

Nefis, şeytan için kurtarılmış bölge gibidir. Bu, zihnimiz ve kalbimiz için de geçerli bir bakış açısı olabilir. Şeytan akıl ve kalp dünyamızda sınırlı da olsa, kıyamete kadar oturma iznine sahiptir. Şeytan, kurduğu uydu sistemiyle sürekli kalbimize, hayalimize programlar göndermektedir. Nefsimizi açık ve münbit bir alan olarak gördüğü için, devamlı yoğun bombarduman altında tutmaktadır. Bu göndermenin farklı alemlere ait özel bir şifresi olduğu için; “işte şu şeytan, şu da yayını!” diye tanımlama yapamıyoruz. Kur’an, vicdan, sağduyu ve akıl sayesinde olumsuz olduğunu hissedebiliyoruz.

Şeytan insanın bütün dillerini bilir. Özellikle de insan kalbinin his dilini ve zihninin düşünce dilini çok iyi deşifre edebilir. Nefsin dilinden anlaması ise, onun uzmanlık alanı olmalıdır. Dahi psikologlara taş çıkartırcasına, nefsin hoşuna giden şeyleri keşfeder ve onları sürekli empoze eder. Çoğunlukla da, üç beş telkin seansından sonra istediği davranışları yapmasını sağlar. Zavallı nefis de “Şu alem de beni en iyi anlayan tek sen varsın!” deyip, akıl ve kalbiyle olan ilişkisini dondurur ve şeytanın arkasına takılıp, ayetlerin benzetmesiyle adımlarını takip ediverir.

Şeytan, ruhumuz, duygu ve düşüncelerimiz ve nefsimiz için resmen uzman bir denge bozucudur. İnsanın en yumuşak karnı, nefis olduğundan nefsin akıl gibi, bilgi düşünce ve mantık desteği, kalp gibi, vicdan, inanç ve yüksek duygu desteği olmadığından, aksi ne sınır tanımaz, doymak bilmez, helal haram ayırmaz bir oburluğu bulunduğundan, şeytan için kolay bir lokmadır ve o bütün taarruz planlarını bu zayıf bölgeye göre yapmaktadır. Bilgi ve inançla koruma altına alınmış akıl ve kalp için kullanamadığı taktikleri, boy hedefi olan cahil ve zalim (14/34, 33/72) nefis için rahatlıkla uygulayabilir.

Nefsimizin hoşuna giden çok şey kuşkusuz şeytanın da hoşuna gitmektedir. Tersi cümleyle ifade edersek; nefsimizin hoşuna gitmeyen şeyler mutlaka şeytanın canını sıkmaktadır. Peygamber Efendimizin (S.A.S) “Cennet nefsin hoşuna gitmeyen, cehennem de hoşuna giden şeylerle donatılmıştır” der. Mesela kibir, israf her türlü fuhşiyat, eğlence ikisini de keyiflendirir.

Şeytanlar birer casustur. Şayet şeytanın iki kulağı varsa, birisini gökyüzüne dayar diğerini de insan yüzüne. Semalardan bilgi sızdırmak için sürekli rutin uzay seferleri düzenlerler. Kader kaleminin yazılarının sesini duymak, insanlığın geleceği ile oynamak ister ler. Gök kapıları aslında cinlere kapalıdır. Fakat yasak bölgeden sızabilen, üst düzey cinler, konuşmalarını dinlemek istedikleri, Melek güçleriyle yıldız savaşları yapmak zorunda kalır.

Şeytan, melekler arasında uzunluğunu bilemediğimiz bir süre kaldığı, onların tarzlarına vakıf olduğundandır belki, kendisi veya yetiştirdiği özel güçlerini melekler bölgesine gönderir. Nurdan yaratılan melekler, ışın türü varlık olan şeytanları, yani cin varlıkları, Kur’an da “şihab” diye isimlendirilen ateş toplarıyla bombarduman ederler (15 / 18, 37/10, 67/5, 72/9). Yanmaktan Kurtulup da üç beş kelimeyle dönebilenler, ürettikleri yanlış pek çok bilgiyi de ilave ederek insanları kandırmaya çalışırlar.

Şeytan benzer manevraları insan kalbine ve zihnine doğru da gerçekleştirir. Orda da melek ilhamıyla çatışmaya girer. İnançlı insanların iman şualarıyla, dilde dualarıyla karşılaşır, etkisiz kalır, bir şey çalamadan pusuya çekilir. Ya da inançsız veya nefsin esiri olan insanlardan alacağını alır, vereceğini de onlara yükler.

Şeytan üçgenini kurarken, genel olarak şu üç taktiği uygular:

1-Günahları süsleyerek kolay ve zevkli gösterir.

2-Hayırlı işleri kötüleyerek zor ve tatsız gösterir.

3-Nefsin, kalp ve zihin tatlarına ulaşmasını engeller.

Nefis kolaycılığı, zevki seçer ve bunu sürekli yaparsa, kendi günah lezzetine alışır, başka tat ve heyecanlara kapalı kalır. Oysa, yeme içme ve cinsellik zevkinin yanında, insanın zihin zevkleri vardır, okumak, yazmak, düşünmek, öğrenmek, öğretmek, insanlara eserler ve hizmet üretmek gibi…

Ve hiçbir maddeyle, eşya, zevk hatta bilgi ile elde edilemeyecek olan, kalp, vicdan ve inanç duyguları vardır. Bu sebeple, Bilinçaltı zevklerinin, bilinç üstü zihinsel zevkleri bastırmasına, et-kemik ve beden zevklerinin, vicdan derinliklerinde kaynayan kalbin yüce duygularını yok etmesine izin verilmemelidir. Bu üç tat her yaşta kazanılmakla beraber, küçük yaşta alıştırılması gereken bir konudur.

Nefsin aklı, mantığı, vicdanı, sağduyusu, mahremiyet duygusu asla yoktur. İhtimal Kabil, şeytanın kanına girmesi sonucu, nefsin bu anaforuna yakalandı. Et kemikten oluşan sıradan bedensel bir varlıkla, mahremiyeti olan bir varlığı ayıramayacak kadar duygusal sarhoşluk içindeydi, yüksek akımla adeta çarpılmıştı.

Nefis, mahremiyeti olanlara karşı bile, dizginden boşalmış dört ayaklılara benzeyebiliyorsa (einsest) mahremiyeti olmayan eş veya karşı cins hakkında çok daha cüretkar olacak demektir. İşte bu sebepden dolayı, bir kadınla baş başa kalmama tavsiyesi, şeytan-kan, nefis-cinsellik ilişkisi kurularak çarpıcı şekilde anlatılmış oluyor. Aids de akla gelebilir.

Şeytan, ümitsizlikten çok hoşlanır. Kuran, Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin der ve ümitsizliği bir inançsızlık özelliği olarak görür (12/87). Bu durumda inkarcılığa götürmesi açısından ümitsizlik, şeytanın en güçlü silahlarından biri olmaktadır.Özellikle, zayıf inançlı kimseler için bir tehlike olan yeis, insanın geçmiş ve gelecekle irtibatını koparan bir zaman biçeri gibidir. İnsanı karanlığa ve zaman boşluğuna atabilir, ciddi psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir, depresyona sokabilir ve suç eğilimi de doğurabilir.

Bağlantısız insan her şeye bağlanabilir. Aile desteği, öğretmen, dost, arkadaş yardımı bulunmayan insan, ilgi gösteren her in sana ve kötü alışkanlıklara açık hale gelir. Bunun en güçlü ilacı, Allah’ın beraberliğinde, meleklerin desteğinde olduğunu düşünmek, ümit soluklayan dostlar edinmek, yararlı faaliyetlerde, hizmetlerde aksiyon sahibi olmaktır. Şeytan en çok, insan Allah’a yaklaşırken musallat olur.

Günahlara dalmış insanın zaten kendi cephesinde olduğunu gördüğün den ona ilişme gereği duymaz. Hayırlı bir işi yapmak üzere olan, kimselere yönelir. Namaz bunun en çarpıcı örneğidir. Hiç akla gelmeyen konuların namazda aklımıza gelmesi boşuna değildir. Yapılması gereken üzerinde durmamaktır (Bknz.İnancın Gölgesinde). Şeytanın hilesi aslında çok zayıftır (4/76.) Sadece günahları süslü gösterir (6/43, 8/48, 16/63, 27/24, 29/38).

Yukarda ele aldığımız gibi, potansiyel gücü fazla olabilir, ama bu gücünü manevra alanı olarak sadece bilinçaltında, hayal dünyamızda kullanabilir. Bir de nefsi çok iyi tanımanın avantajını kullanarak, onun dilini çok iyi çözüp kolay, çabuk ve etkili bir iletişim kurabilir, insanın diğer ruh mekanizmalarını yönlendirecek oluşumlara yol açabilir.

Terazinin iki kefesi vardır. Bir kefesi şeytana tahsis edilmiş diyelim. Şeytanın yaptığı şey, bu kefeye gramlık ağırlığını bırakmaktır. Eğer biz, nefsimizle, bilinçaltı süsleriyle aynı kefeye yüklenirsek, şeytanın kefesindeki ağırlığı arttırmış oluruz. Öte yandan, bize ayrılan kefeye; inanç, bilgi ve aksiyon adına koymadığımız her ağırlık, şeytanın hesabına işleyecek, az da olsa onun tarafı ağır basacaktır.

Bu, zararsız, hatta çok faydası olan 500 kadar çeşit üzümden yararlanmak varken, bir çeşit zararlıya, alkole çevirmek gibi bir şeydir. Ya da onun allayıp pullayıp sunduğu bir karelik bir görüntüyü, uzun metrajlı filimlere dönüştürmek gibi…

Şeytanın hilesi de aynada yansıyan alev ya da pislik gibidir, zarar vermez, bu sadece bir görüntüdür. Bilinçaltımızda ve hayal sahnemiz de sahnelenen her şeytani oyun, böyle bir yansımadan ibarettir. Hayal aynamızın yönünün çevirir isek anında kaybolur, köpük gibidir üfleyince uçuverir…

Şeytanın hilesinin zayıf görülmesinin bir diğer açıklaması da, sürekli kolay yolu seçmesidir. Tahrip etme, yok etme, olumsuza çevirme yöntemini tercih ettiğindendir. Bir binayı yapmak zordur, masraflıdır. Fakat yıkmak çok kolaydır. Bir yerde cenneti kazanmak da öyledir; iman esasları, Kur’an ayetleri, ibadetler güzel ahlak…Sonsuzluğa hazırlanan insan bir cennet örecektir.

Oysa inkarcı olmak için, iki kelimeyle yaratıcı yok demek, kurulacak bunca şeyi yıkıp yok etmek demektir. Şeytan bu yolu seçtiği için bu tarzı zayıf sayılır. Hiç bir vicdan ve akıl da böyle bir hayat yöntemini benimsemez. Böyle bir kolaylık karşısında zorluklarla mücadele etmek, kesinlikle insanı başarıya götürecektir. Çünkü cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzumsuz değildir.

Şeytana “Sultan” özel gücü verilmemiştir (16/99). Bunu şeytan da itiraf eder (14/22). Sultan, yani maddi manevi, insanın bütün yönlerine nüfuz etme yeteneği ve Fetanet gücü demektir ki bu, sadece Peygamberlere tahsis edilmiştir. (28/35). Bu güçle Peygamberler, Feraset sahibidirler, insanı simasından tanıyıp okuyabilirler (2/273, 22/72).

İnsanlara ayetleri okurlar ve onları tezkiye ederler; insanların ruhlarına, kalp ve bilinç dünyalarına inip, nefislerini temizleyebilirler (2/151). Allah’a inanan, güvenen ve Peygamberlere uyan insanlara da, şeytanın bu anlamda bir etki gücü asla yoktur.

Şeytan, nefsi de yedeğine alarak çok insanı baştan çıkarmak için and içmiş ancak, “Halis”, “Muhlis”, “Muhlas” kelimeleriyle kur’anda ele alınan ihlaslı kullarına etkili olamayacağını itiraf etmiştir (38/83). İhlas kavramı öncelikle peygamberler için sıkça kullanılır (38/46,19/51). Dini Allah’a has kılma sadece ona ibadet ve dua etme, içten olma, sadece onun rızasını düşünme anlamında da çokça geçer (4/146, 39/2,11,14).

Bu kavramda sırlı bir anlam vardır. O da içi Rahman ile doldurma, O’nun dışında nefis ve şeytanın doldurmak isteyebileceği, dünyalık lezet adına bir boşluk bırakmamak, O’na âşık olmak, O’nun aşkıyla içini lebaleb doldurmaktır. İhlasın en güzeline sahip olanlar, “Allah’ım! Ben sadece sana âşıkım!” derler ve dediklerinde de burunlarının kemiklerinin sızladığını hissederler.

Yusuf Peygamberin, Züleyha’nın zorlayan isteklerine karşı Allah’a sığınmasını da Kur’ an, ihlas olarak değerlendirir (12/24) ki kadın mevzuu, şeytanın nefis adına işlettiği en önemli boşluktur. Bir ayette de sütün, kan ve işkembe içinden gelmesine rağmen, halis ve tertemiz oluşundan bahsedilir (16/6) Bu da bize, kalp ve akıl temizliğinin, nefis ve şeytan arasından sıyrılarak tertemiz kalmasının, ihlas sayesinde olacağı dersini vermektedir. İhlas, bir anda duygu ve düşüncelerin kimyasını değiştiren, dünyanın en güçlü antibiyotiği gibidir. Ya da bir ışık gibi…

Bir anda kalbi de, bilinci de temizler ve aydınlatır.Bir taraftan günahları siler,diğer taraftan günahların yerine sevap yazdırır,öbür taraftan da bir sevap çekirdeğini bir anda binler meyveli ağaç eder.

Ayete göre müşriklerin “Ünsâ” dedikleri kadın putları vardı ve ondan isterlerdi, oysa hakikatte şeytandan istemiş oluyorlardı. Bununla kadın, düşüncesi putlaştırılmış, tanrılaştırılmış ve zevklerine, güya bir kutsallık katmış oluyorlardı. Buna göre şeytan, her devirde kadını tapılacak bir varlık haline getirecektir, yüksekçe yerlerde kadınları moda adına elbiseli elbisesiz dolaştırarak, ona tutku içinde bakmayı amaçlayacak ve hedef kitleye, süsler içinde sunacaktır.

Diğer ayette Allah’a karşı “Kullarından belli bir pay edineceğim!” diyen şeytan, muhtemelen duygu ve düşüncelere, hayal ve bilinç altına müdahale gücünden söz etmektedir. Şeytan insanda sahip olduğu bu hissesini çoğaltma savaşında şirketi tamamen eline geçirmek istemektedir. Sonra onları kesinlikle saptıracağını, onları hayal ürünü boş hayallerle şaşırtacağını, çeşitli duygu ve düşüncelerle boğacağını ifade ettikten sonra, hayvanların kulaklarını yaracaklar diye bir beyanda bulunur. Bu putlara kurban edilen hayvanların işaretlenmesidir.

Bu, günümüzdeki, Allah adına olmayan, insanlara, binalara, araçlara, açılışlara vb. şekilde kesilen hayvanlar, dine uygun olmayan uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Şeytan bir de Allah’ın yarattığını değiştireceğini beyan eder. Buna göre erkeğin kadın kadının erkek şekline sokulması (Yazır,3/88), doğal yüz vb. yaratılışın estetik ameliyatlarıyla bozulması da çağımızın bir hastalığı gibidir.

Son ayette de şeytan insanların kafalarına boş hayaller, kuruntular, atacağını beyan eder. İnsanın zihni, bilgiyle, işle, insanlık yararına yapacağı hizmetlerle meşgul olmadığı sürece, kesinlikle boş kalmayacak, şeytan tarafından kendi programına ve hedeflerine uygun düşüncelerle doldurulacaktır (4/118-120)

Başka ayetlerde de şunlara yer verilir: Şarap.kumar, putlar, fal ve şans okları şeytan işi pisliktir. Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, Allah zikrinden namazdan uzaklaştırmak ister (5/90,91). Ayrıca unutma konusunda şeytanın da payı vardır ((6/68;12/42;18/83;58/19), sihir konusunda da etkilidir, öğretir (2/102). Küçük bir öneriyle bu maddeyi bitirelim: Bilgisayarda, metin ya da resim üzerine başka bir yazı veya resim yapıştırma olayı vardır. Ya da kumanda aletinin düğmesine dokunuvermekle değişen televizyon kanalları.

Siz, şeytan tarafından hayal aynanıza yansıtılmış bir görüntüyle, bir çağrışımla karşılaşırsanız, anın da önceden bilinçaltına yüklediğiniz bir görüntüyü getiriverin, o uçup gidecektir. Kabe resmini, ya da Peygamberimizin yeşil kubbeli mescit ve türbesini, bilinçaltı ekranınıza koruyucu gibi hemen yerleştirirseniz, gerekince otomatik olarak gelecektir. Çağırma düğmesi olarak isterseniz, şehadet parmağınızı kullanabilirsiniz!..

2-ŞEYTANIN DÖRT YÖNDEN YAKLAŞMASI

Şeytan insanları, yolun doğrusunda yürüdüklerini görürse, müdahale edeceğini, şükretmelerini önleyeceğini, günahları süslü gösterip azdıracağını, önden arkadan sağdan soldan sokulacağını ve cehennemi insanlarla dolduracağını ifade etmektedir (7/14-17, 15/39, 17/62, 38/ 79-81). Doğru yolda olmayanlara dokunma ihtiyacı zaten duymamaktadır. Şeytanın dört yönden sokulması ne anlama gelmektedir?

Yazır, bir düşmanın hücum edebileceği bütün yönlerden saldıracağı şeklinde yorumlar (Yazır,4/21). S.Kutup, şeytanın bu özelliklerinin fıtratında köklü biçimde yer ettiğini, bütün psikolojik sapmalarına rağmen, akli muhakeme ve muvazenesinin çok güçlü olduğunu belirtir. Ona göre bu akıllıca ve sinsice sokulma yolları, beş duyu ile kavranamaz (S.Kutup,fi-Zılalil-Kur’an, Hikmet Y.İst.6/34).

a-Önden gelmesi:

Geleceği karanlık gösterir. Kişiye, yapayalnızsın, herkes kötü, yeteneksizsin, hep başarısızsın, geleceğin belirsiz, zenginlerin elinde oyuncaksın der, ümitsizlik bataklığına atar, psikolojisini allak bullak eder. Millet olarak geleceğiniz yok, fakir, geri ve başarısız olacak, süper ülkelere esir kalacaksınız dedirtir, her gün daha kötüye gidiyor, bu düzelmez der ümitleri kırar. Gelecek kaderde yok, yani kader yok dedirtir. Geleceği kara delik gibi kaos içinde gösterir. Ölüm sonrası hayat yok dedirtir, ahireti inkar ettirir.

b-Arkadan gelmesi:

Geçmişle bağları kopartır, maziyi karalar, tarihi unutturur. Peygamber nuru yok, madde yaratılmadı, maddenin geçmişi yok, ezeli dedirtir. Kur’ an yazıldı dedirtir, maziyi büyük bir mezar olarak gösterir. Maddeci felsefeyi üfler, ”Geçmiş de gelecek de masal hep, sen gününü gün etmeye bak, hayatını yaşa!” dedirtir.

c-Soldan gelmesi:

Açık küfür, inkar ve şirk kimliğiyle yaklaşır, iman esaslarını inkar ettirir. İnkarcılığı ilke edinen , materyalizmi esas alan, dini afyon olarak gören farklı ideolojilerle, Niçe, Sartır gibi insanı veya hazları ya da aklı, bilimleri doğayı tanrının yerine koyan akımlarla gelir. İnanç konularıyla ilgili sorular üretir, kafaları karıştırır, diyalektik yaptırır. Açıkça en büyük benim der, benliğini kıyasıya savunur, gerisini yok sayar.

d-Sağdan gelmesi:

Münafıklığı, riyayı, ikiyüzlülüğü esas alır. Haktan doğrudan yana görünür. Pek çok hak makyajlı maskeler kullanır. Doğru şeylere fesat karıştırır. Müslümanların birbirini kıskanmalarını, gıybet etmelerini, siyasi rakiplerini refüze etmelerini, karalamalarını sağlamaya çalışır. Dünyaya bir kere geliyorsun, gençliğini yaşamana bak, her şey gençlikte olur, kötü ve yanlış olanı yaşa ki iyi ve güzel olanı anlayasın der. İbadet etmesen de kalbin temiz olmalı, önemli olan odur, asıl ibadet kalple olandır dedirtir. Yapılan hayırlı hizmetleri söyleyip gurura kapılmalarını, hayırlı işlere ve başarılara sahip çıkmalarını, ibadetleriyle övünmelerini övgü ve alkış beklemelerini sağlar, hatta ben kurtuldum, cennetliğim! fikrini pompalar. Benlik hep şeytanın mırıltılarını söylenir.

3-ŞEYTANIN İNSAN NEFSİNİ ALTI ŞEKİLDE ALDATMASI

İnsanın ruhuna, kalbine ve aklına altı yönden saldırır, altı cephede savaş verir. Hile yapar düzen kurar. Diğer ifadeyle, etkisi al tına alarak ahire tini tehlike içine atmaya çalışır.

a- Makam ve şöhret sahibi olmak.

Hakkın rızası yerine halkın alkışı ve övgüsü nefsi baştan çıkarabilir. Tezahürat kabre kadar sürer. Allah, ihlas sahiplerini, koltuk ve şöhretle hiç değişmeyenleri, zaten halka sevdirir, kabul ettirir (19/96).

b-Kendinden veya başkasından korkmak:

Kendine güvensizlik, başaramama duygusu insanı sığlaştırır, içe kapanık yapar, yalnızlığı tercih eder, bu da şeytanın işine gelir. Haksızlık, adaletsizlik ve zulüm yapanlara karşı can ve mal ile, koltuk korkusu yaşayan lar da şeytanın oklarına hedef olmuş demektir. Tedbirli olma, insanları idare etme, sabretme ve haklarını usulünce savunmak farklıdır.

c-Çok çalışma ve kazanma hırslısı, hastası olmak:

Bu, rızkın teminatını veren Yaratıcıyı itham olduğu gibi, insanı psikolojik ra hatsızlıklara da sürükler. Ayrıca haram kazanç konusundaki hassasiyeti kaybedebilir ve ferdi ve toplumsal dini yükümlülükleri aksatabi lir. Lüks ve sefahate de kapı açabilir. Dengeli olan, hizmetlerde koşan, çok kazanan, kazandığını, kıtalarla paylaşanlar da vardır.

d-Irk, soy, din, dil, renk taraftarlığı gibi damarları işletmek:

Dünya tarihi bu sebebe dayanan savaşlar, katliamlar, zulümler, sürgünler ve sömürülerle doludur. Mezhep, parti, kulüp vb. çatışmalar insanlara acılar çektirir. Şeytan adeta bir vampir gibi insan kanından çok hoşlanır. Dünyaya iner inmez ilk icraatı, Kabil’e, kardeşini öldürterek kan döktürmek olmuştur. O kandan içti mi bilemiyoruz!..Kadeh kaldırmış bile olabilir!..

e-Benlik kavgası yapmak:

Sadece kendini düşünmek, haklı görmek. Başkalarını küçük görmek, değer vermemek. Kusurlarını söyleyince Enaniyet damarını şişirmek. Otoritesini dayatmak. Hep ön planda olmayı istemek. Kıskançlık yapmak vb…

f-Zevk, eğlence, yeme içme ve lüks düşkünü olmak:

İnsan sadece bağırsaklarının ve cinselliğinin hayatını yaşasın diye gönderilmemiştir. Bu türler ormanlarda çoktur. Meşru zevkler keyfe kafidir, haram zevklerin dışında helal zevklere bile belli bir sınır çizilmeli. Çünkü beden hayatına aşırı ilgi, hem maddi hastalıkları hazırlar hem de kalp ve düşünce dünyasının gelişmesini önler.

4-ŞEYTAN VE BİLİNÇALTI KİMLİĞİ

Nefis-şeytan işbirliğinde bilinçaltına bir şekilde temas etmiştik.

Bilinçaltı, bilincimizin oluşturduğu söz ve düşünceleri, duygu ve davranışları, oluşturduğu kuralları sorgusuz, aynen, iştahla uygulamaya çalışan, düşünce dünyamızın bir mahzeni, hizmetkarı ve icra makamı gibidir. Sözgelimi, bizi, dualarımızda olmayı istediğimiz şekle sokmak için çaba sarf eder. Kendimize huzur bulmak için yaptığımız telkinleri dikkate alır onu tekrarlar durur. Kibirli, inatçı, günahkar olmayı, depresyon yaşamayı düşünüp duranlara da onları sunar. Zaman toplumsal kalkınma ve hizmet planını, yaşatmak için yaşama idealini yaşama zamanı!..

Bilinçaltı bir telkin mekanizması sayılabilir. Onu telkinlerimizin telkincisi olarak görebiliriz. Bilinçaltıyla hayatımız boyunca sürek li karşılıklı, selamlaşma gibi, telkinleşmekteyiz. Bu karşılıklı şartlandırma ve programlama anlamına da gelmektedir.

En önemli konu, bilincimizde mevcut ilahi bir yasayı ya da bu anayasaya ters düşmeyen, olumlu güzel dünyevi bir prensibi belirlemek ve bilinç altına okutmaktır. Bilgisayara program yükleme gibi…Ciddi bir inançla ve tekrarla oluşturduğumuz kurallar aynen alınıp bilinçaltı tarafından bizim için işlettirilmeye başlar. İnsanın zikri ne ise fikri de odur sözünü söyleyerek, bir ölçüde bu sistemi dile getirmiş olmaktayız. Bilinçaltının bir kulağı dilimizde bir gözü de düşünce penceremizdedir.

Bilinçaltı müthiş bir düşünce disiplini ve yönetimi imkanı tanımasına rağmen, ciddi tehlikeler de arz edebilir. Tıpkı nefis gibidir, sanki onun aynı yumurta ikizidir. Nasıl şartlandırır programlarsanız, öyle bulursunuz, öyle olursunuz. Size karşı son derece objektif tarafsız hizmetler sunduğunu görebilirsiniz. Dil gibi insanı vezir de eder, rezil de…

Şeytanla irtibatlı olarak konuya bakacak olursak, bilinçaltını bir tiyatro sahnesine benzetebiliriz. Nefis hoşuna giden rengarenk kostümleri ve dekoru seçer, senaryo yazarının verdiği rolleri oynar. Şeytan nefis için hoşuna gidecek pek çok senaryo üretir. Bu arada irade, bu arenada nefse sözünü geçirebilirse duruma el koyup bir yön verebilir ya da vicdan ve kalp muhafız ve mürşitlerini yardıma çağırarak nefse sahip çıkmaya çalışırlar ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmesine engel olurlar.

Bilinçaltının bu mücadele ortamında, seyirci kalmaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur, çünkü o tamamen objektif ve pasiftir Doğru ve yanlış ölçüsü vicdan ve mantık gücü yoktur. Ona göre melekten gelenle şeytandan gelen eşdeğerdir. Daima hakim olan tarafa hizmet etmek zorundadır.

Bilinçaltı bir banka gibidir, kim ne kadar yatırım yaparsa, geri istediğinde o kadar çeker, elde eder. İrademizi kullanarak şeytan ya da melek hesabı açabilir, yatırım yapmalarını bekleyebiliriz. Onların verdiği yetkiyle kendimiz de onlar adına bol bol tasarrufta buluna biliriz…

Bilinçaltı bir bahçe ve tarlaya da benzetilebilir. Şeytan sürekli İki cins tohum saçar. Birisi olumsuzluk dikenleri olarak biter, diğeri süslü günah zakkumları olarak. Devamlı ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık, hayattan tad almama, stres, depresyon vb. psikolojik rahatsızlıklar üretecek duygu ve düşünce fidanlarını diker, ya da fuhşa ve dinin hoş görmediği kötülüklere ait ekimlerde bulunur. Bilinçaltı çok verimli bir tarla gibi şeytanın bütün ektiklerini üretme çabasına girer. Çünkü o, gelen mesajların imzasına değil içeriğine bakar. Kendini maaşlı bahçıvan olarak görür…

Bilinçaltını şeytanın stüdyosuna, filim setine ya da dev bir ekrana bir tuvale de benzetebiliriz. Burada nefsi baştan çıkarıcı seri üretimler yapar, hayal sahnesinde 24 saat oynattığı rengarenk içerikli filimleri, tabloları bilinçaltına izletmeye, onu şartlandırmaya ve programlamaya çalışır.

Aslında bilinçaltında bütün bu olup bitenler, depolananlar, insana zarar veremez, insan sorumlu da olmaz. Zarar vermez, tıpkı bağırsaklarımız da olanların namaza ya da misafirliğe gitmemize engel olmadığı, bize zarar vermediği gibi. Ya da elimizdeki aynaya yansıyan bir ateşin elimizi yakmaması, pisliğin elimize bulaşmaması gibi.

Günah sayılmaz çünkü, Hadisin ifadesiyle günaha niyetlenen onu gerçekleştirmediği sürece günah yazılmaz, bilakis iyi niyetle vazgeçmişse sevap bile yazılabilir. Şeytanın sürekli giriş izni bulunması sebebiyle, bu, insanı dini açıdan sorumlu tutmasa da, fakat şeytanın fırınında pişirilen mutfağında, yani bilinçaltında servise hazırlanan bu olumsuzluklar, bilinç sofrasına sunulmaya başlayınca tehlike baş gösteriyor demektir. Çünkü sürekli izlenen reklam filimlerinin, bilinçaltımızı etkilemesi gibi, bu telkinler de zamanla bilincimizi yönlen dirip davranışa dönüşebilir.

Zaman gelir, bilinçaltına işlenen inkarcılık tezleri, günah tasarımları, bunalım senaryoları öyle kuvvetlenir ki bilinç de, bilinçaltı gibi bunu, gerçekmiş gibi algılamaya başlar. Hipnoz etkisinde kalmış gibi, kabullenmek zorunda kalır. İşte şeytanın bu etkisine: olabilecek olanı, olmuş veya olması gereken zorunlu bir şeymiş gibi göstermesi” diye adlandırabiliriz (imkan-ı zati, imkan-ı akli).

Bilinçaltına olumlu güzel mesajlar ve telkinler göndermek suretiyle, şeytanın olumsuz mesaj bombardımanına karşı bir dalga kıran oluşturulabilir. Fakat unutmamalı ki, şeytanın her planı ve geliştirdiği sistem, daima insanların akıllarının önünde olabilir. Onun güçlü vesvese dalgaları, bilgi setlerimizi aşabilir. Çünkü o, hiçbir insanın başaramayacağını başaracaktır; kıyamete kadar yaşayacaktır. Ve her insanın duygu ve düşüncesini, özellikle de zaaflarını anlayabilecek ve taktiklerini sürekli yenileyecet, geliştirecek ve güncelleştirecektir.

İnsanın kıyamet noktasındaki zihinsel ve duygusal durumunu dahi az çok görebiliyor olacak ki, yeminler ederek, kıyamete ka dar insanları azdırıp, cehenneme dolduracağını söylemiştir. Bu ifade, şeytanın, insanları bir gen haritası gibi çok iyi okuduğunun bir ka nıtıdır. Bu durumda, şeytanın taktiklerini, çağımızın salt akıl, bilinç, bilgi ve teknoloji düzeyiyle çözme ve aşma konusunda yetersiz kalabiliriz. Şeytan asırlar sonrasının insanının psikolojisini bile okuyabiliyorsa, gerçekten bizim canımıza okuyabilecek güçlü yeteneklere sahip demektir.

Bu tespit bir tespittir, düşmanı tanıma raporudur. Soyut bilgidir. Bu bilgiyi gerçek yapma eyleme dönüştürme yetki ve yeteneği sadece insana verilmiştir. Ateş yakar. Bu, bir bilgidir. Ama elini sokarsan yakar, bu da bir gerçek!..Şeytan da ateş olduğuna göre, ona elimizi de bilinçaltımızı da kaptırmamaya çalışacağız. Zaten bu mücadele sonucu inkişaf edecek, cennete ulaşacağız

Bu durumda, şeytanın bilinçaltımızda at koşturmasına, hakimiyet kurmasına ve bilincimizi etkisi altına alarak günah eylemleri ne yöneltmesine engel olabilmek için, bilinç ve bilgi gücünün yanında, dini inanç, ibadet , dua ve güzel hizmet eden insanların dostluğuna başvurmak gerekmektedir.

Bilinçaltı için şimdilik söylenebilecek son sözümüz, onun bir fıtrat belirleme kimlik oluşturma merkezi gibi işlediği noktasında dır. Açıklamalardan da bu anlaşılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği, yine kendi bilinçaltımızla bizi vurmaya çalışan şeytandır. Bu kimlik oluşumunda, insanın ikinci fıtrat kazanmasında en etkili sebep, belli inanç, duygu, düşünce ve davranış biçimini ruhunda hissederek ka bullenmesi ve tekrarla alışkanlık haline getirmesidir. Şeytanın kibirle kendi üstünlüğünü kabul etmesi ve kısır döngü oluşturarak bunu kıyamete kadar sürecek bir isyan alışkanlığına döndürmesi gibi..Benzer inat kimliğinin oluşmasını Ebu Lehep olayında da görmekteyiz. Hz. Ademle Havva’da ise itaat, tövbe ve tevazu kimliği oluşmuştu…

5-ŞEYTAN VE CİNSELLİK

Bu konuda hiç yorum yapmaya gerek yoktur. Her insan, kendi iç dünyasını kontrol etse, geçmiş hayatında yaşadıklarını veya gözlemlediklerini düşünse bu konuda açıklama gereği olmadığını anlar. Dış dünyamıza baktığımızda da durum bundan farksızdır. İnsanlar bir yangına doğru koşmaktadır.

Sadece, şeytanın ‘Takva Elbiselileri” soyamayacağına işaret ediyor, ayetlerin bu konuda neler anlattığını sizlere bırakıyoruz.

“Ey ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek ve süs olacak elbiseler yarattık. Takva elbisesi ise o daha hayırlıdır. Allah’ın bu ayetlerini belki düşünüp öğüt alırsınız!” “Ey Ademoğulları! Şeytan ana-babanızı, ayıp yerlerini göstermek için, onları çıkarttırarak cennetten çıkarttığı gibi, sizi de aldatmasın! O ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şeytanları, inanmayanların dostları yaptık!”(7/26-27).

6-ŞEYTAN VE DUA YASASI

Bilinçaltımızı hem şeytandan hem de kendimizden koruma altına alabilmemiz, böylece sicili tertemiz bir ruh ve kalp kimliğine kavuşmamız için, yapmamız gerekeni, gerçek ve sonsuz kimlik vericimiz olan Kur’an, Allah’a sığınma ve dua şeklinde özetle sunmaktadır (7/200, 2 3/97, 41/36, Nas süresi).

Bilinçaltı, sorgulamadan, sadık bir hizmetkar ve ayna gibi, sizin her düşündüğünüzü ve söylediğinizi, aynen uygulamaya çalışır demiştik. Bu sebeple, hem dış konuşmalarda hem de iç söyleşilerde, daima olumlu düşünce duygu ve sözlü mesajlar yollanmalıdır. Çünkü siz bilincinizde hangi yasanın uygulanmasını isterseniz, bilinçaltı icra memurunuz onu emir kabul ederek uygulamaya çalışacaktır.

Dualarımızı öğreten Peygamberimizdir, kabul edip istekleri yerine getirecek olan da Allah’dır. İslam’ın dua yasasında, aracı olmadan doğrudan ama yürekten Allah’tan isteme vardır. Ve bu yasanın bir yüzünde insanın himmeti, gayreti, irade savaşı vermesi, te miz kimlik oluşmasında adım atması bulunmaktadır.

Diğer bir yasa maddesi olarak, sadece sözle değil, aynı zamanda şartlar neyi gerektiriyorsa, fiilî olarak dua etme, çalışma, hi met etme vardır.

Dualar, bilinçaltı yazılımıyla Cenab-ı hakka isteklerimizi bildirme ve öyle olmayı isteme demektir. Allah, ilaçları bitkileri bizim için şifa yaptığı gibi, bilinçaltımızda görüntülenen kalbin derinliklerine kadar uzanan ve kendisine tekrar tekrar ulaşan duaları, kalbimizin samimiyeti oranında kabul edecek ve bizi, isteğine uygun düşen ve bizim de arzuladığımız hale getirecek, hatta fazlasını verecektir.

Dua’nın samimi olması kadar tekrar etmesi, hayat boyu sürmesi, bilinçaltımızı sürekli olumlu çizgide denetleme adına çok önemlidir. Duada insan şu beş boyutta aktifleşebilir: Şeytanın tesirinden olabildiğince uzak, koruma altındadır, nefsin ve arzularının çekiciliğinden soyutlanmıştır, düşüncesini belli bir noktaya teksif edebilmektedir, duygu yoğunluğu yaşayabilmektedir, vicdan duyarlılığı artabilecektir.

Duanın diğer bir özelliği de, bazı zaman risk taşıyan yalnızlığın büyük avantaja dönüşmesidir. Tek başına olan bir kimsenin duasında sadece Allah vardır. Kimseye gösteriş yapma ihtimali yoktur. İnsanların içinde de içten dua yapılabilir.

Dua sadece dille değil, eylemle de yapılmalıdır. Ve her mekanizmanın duası kendi mahiyetine göre olur. Dilin yapacağı kelimeleri sırasına göre söyler, gözler belki yaşını boşaltır, mimikler hüzün pozisyonu alır, eller temsîlen göklerin sonsuzluğuna açılır. Bazen bel de iki büklüm olur. Fakat aynı eller fiili olarak da yapabileceği şeyler varsa onları yerine getirmelidir. Çiftçinin bol ve helal ürün beklentisiyle dua amacıyla açtığı elleri, tarlada bahçede çalışarak o duayı tamamlamak zorundadır. Okul ve sınav başarısı için gözler uykusuz kalabilmeli, yorulmalıdır. Bunun gibi, düşüncenin duası da önemlidir. Çözmek istediğimiz bir problem üzerinde ciddi düşünme olmadan çözüm üretilemez. Toplumsal her problem için de öyle…Büyük beyinlerinin beyin çileleri ve sancıları da büyük olur, onlara lütfedilecek olanlar da…

Kalbin ve vicdanın duası ise, en önemli olanıdır ki hadis Allah’ın, insanların dış görünüşlerine değil, kalplerinde olana ve davranışlarına baktığını belirterek, sözle yapılan duaya biri kalbi diğeri fiili olmak üzere iki boyut daha eklemektedir. Buna göre şeytanın etkisinden korunmak, nefsin önü alınmaz isteklerinin hakkından gelebilmek için yapacağımız dua üç boyutlu olmalıdır: Kalp samimiyetle Allah’a yönelmeli, dil ve diğer duyu arkadaşları bu içtenliğe iyi tercüman olmalı, bir de davranışlarla üzerimize düşen görevler yerine getirilmelidir.

Böyle olunca, dille, ayak üstü yapıverdiğimiz bir sözlü dua ile şeytanın etkisinden, nefsin kötülüklere sürüklemesinden kurtulmayı beklemek en azından kolaycılık olur, anlattığımız gerçeklerle de örtüşmez. Ancak tam çaplı yapılan dua sonucu, şeytan etkisiz kalır, nefis dize gelir, bilinçaltı süt gibi saf duygular ve düşünceler üretir, akıl ve kalp birer kanat olup insanı başarılara ve sonsuz mutluluklara uçurur. Konu ile ilgili bir ayet: “Duanız olmasa ne kıymetiniz var!” (25/77) Peygamber Efendimizden örnek bir dua: ”Rabbim Beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle baş başa bırakma!”…

7-ŞEYTANIN DAMARDAKİ KANLA DOLAŞMASI

Şeytan, insanın ayağını bastığı her yerde, manyetik bir gaflet perdesi oluşturur. Kalp ve beyin gücünün çekimi zayıf olanlar, kolayca şeytanın, bu güçlü, gaflet çekim alanına girebilirler. Bu Allah’a en yakın olduğumuz namaz için bile geçerlidir. Namazda ses çıkararak, ağzını gergedan gibi açıp esneyen insana üzülmek, mümkünse tatlıca uyarmak gerekir. Çünkü şeytan gülmektedir. Bu sebeple sünnet ve farz namazları farklı yerlerde kılmak sünnettir. Peygamberimizin: “Size gaflet gelen yeri değiştirin!” tavsiyesi (Prof.i.Canan, Hadis Ans.7/368), hayatımızın her saati için bir davranış ilkesi olabilecek önemdedir. Uzun gece yolculuğundan sonra yorgunluk sebebiyle sabah namazına kalkılamayınca Peygamberimiz, şeytanın musallat olduğu bu yerden uzaklaşmalarını istemişti. Sokakta, çarşı da, yolculuklarda, işyerlerinde hatta evimizde televizyon başında durum bundan daha az endişe verici olmasa gerektir. Öfkelendiğimiz de de yer-ortam değişikliğinin istenmesi ve bunu yaptığımızda rahatlamamız da aynı konuyu destekler.

Öfke de adeta şeytanın sadistçe tad veren kamçısı gibidir. Öfkelendiğimiz yerde otağını kurmuş, av bekleyen örümcek gibi, el lerini ovuşturmaya hazır, kırıp dökmemizi beklemekte olduğunu hatırlamalı, o alanı terk etmelidir. Bermuda üçgenine onun isminin verilmesi de tesadüf olmasa gerektir. Bu sebeple, şeytanî çekim alanlarına karşı manevî ve ilmî yönü güçlü olan dostlar, arkadaşlar edinmekte yarar vardır.

Bilinen bir hadiste de Peygamberimiz, şeytanın, insanda kanın dolaştığı gibi dolaştığını belirtir (Canan, age.,c:7,s: 118). Bu genellikle yanlış anlaşılır. Şeytan kan mı ki damarlara girsin de dolaşsın! Oysa şeytan ilk cin atası olarak bir tür ışın varlıktır. Röntgen ışınları vücudumuza rahatlıkla nüfuz edebilmektedir. Ve şeytanın kıyamete kadar en üstün teknoloji seviyesine ulaşacak insanlarla beraber yaşama iznine sahip olduğunu unutmayalım.

Muhtemelen o, daha şimdiden, bilgisayarlar için hazırlanan virüs programları gibi, asırlar sonrasının, uzay yaşamlı insanları için bile farklı planlar ve alternatif sistemler, anti-hizmetler tasarlamakta, ekip çalışması yapmaktadır. Şeytan, insanda, kendisine ait önemli bir paya sahip olduğunu ve insanın yaratılışını değiştireceğini belirtir (4/118). Bu, kromozomlara müdahale ile farklı özelliklere sahip insan modellerinin geliştirileceğine bir işaret de sayılabilir.. İnsanlardan çok farklı şeyler görebildiklerine (3/48) ve deniz diplerine ve uzay derinliklerine dalabil diklerine göre (38/37), insanın gen haritasına müdahale etmek, şey tan gibi zulüm yayan yeni tür canavar insanlar üretilmesini teşvik için kanla, kromozomlarla yakından ilgileniyor olabilirler.

Ayetin, insanların mallarına ve evlatlarına ortak olacağını belirtmesi (17/64) de buna işaret sayılabilir.Ortaçağ Avrupa’sında kadınlar, içine şeytan girmiş diye kafaları haç şeklinde yarılıp derisi sıyrılarak tuz basılırdı, bazen de yakılırdı. Benzer gerekçe ile doğan çocuklar kilisede vaftiz edilir, temizlenir. O anlayışa göre kadın yani Havva, şeytanla işbirliği yapmış, hatta içine girmesine izin vererek, gizlice cennete sokmuştur. Bu yetmemiş gibi, Adem’i de kandırmış, yasak meyveyi yedirmiş insanoğlunun lanetlenmesine ve cennetten kovulmasına yol açmıştır. Bunun sonucu her doğan çocuk, alnında bu günah lekesiyle doğar. Bu yüzden kutsanmış su ile vaftiz edilmeli yıkanarak bu günah kirinden temizlenmelidir.

Bu anlayışta olduğu gibi gerçekten şeytan, her insanın damarlarında kan gibi, dolaşmakta mıdır? Bu aslında akla, tertemiz sü tün, kan ve işkembenin içinden süzülerek gelmesini de hatırlatıyor (16/66). Tertemiz duygu ve düşüncelerimizin, ihlasla yapılan saf, bembeyaz hayır yüklü davranışlarımızın, her an şeytan ve nefis tarafından kirletilme ihtimaline karşı uyanık olmalıdır.

Öte yandan, hem meleğin hem de şeytanın insanın psikolojik hayatını etkileyebilecek şekilde, sınırlı ölçüde de olsa belirli duygu ve düşüncelere ivme kazandırabileceklerini kabul etmek gerekir. Kur’an, şeytanın, insanın içine girip yerleştiğinden ve benliğini tamamen sahiplendiğinden söz etmiyor. Ruh boşluklarını ki duygu ve düşünce arızalarına yol açabilecek nefis istekleridir; bunları çok rahat okuyabildiğinden ve bildiğinden ve günahları süslü gösterdiğinden bahsediyor. Mücerret okuma ve bilme ise (kader konusunda olduğu gibi) yaptırım sayılmaz.

Fiziksel bir hulûl (iç içe geçme, bedende bütünleşme) söz konusu olmasa bile,” melek gibi şeytan gibi” dedirtecek tarzda bir karakter bütünleşmesi de inkar edilemez. Nas süresinin sonunda cin ve insanlardan oluşan şeytanlardan, Allah’a sığınmamız öğütleniyor olması da çok dikkat çekicidir.

O kadar ki şeytanı kıskandıran insanlar olmuştur. Firavun bunun en tipik örneğidir. Şeytan bile Allah ile konuşurken, isyan etmesine rağmen “Rabbim!” diye hitap ederken (15/36), Allah’tan, azabından korkarım diye itiraf ederken (3/48), Firavun “Rab benim!” diyebilmiştir (79/24).

Ve beyin yapıcı müfessirin dediği gibi, insanlığını kaybetmiş bu gibi insanların beden elbisesinden sıyrılmaları mümkün olsaydı, karşımıza o habis cinler çıkardı; o şeytan varlıkların insan bedenine dönüşmeleri mümkün olsaydı bu sefer de karşımıza bu tarihî zalimler ve benzerleri çıkardı. Bu, en şerefli ve mükemmel yaratılan insanın, pahalı tereyağın bozulunca acılaşması ve yoğurt kadar işe yaramaz hale gelmesi gibi, mahlukatı çok geride bırakan iğrenç bir durum almalarının kaçınılmaz sonucu olmaktadır.

Şeytanın kan gibi dolaşması, insana yakın oluşunu, kalbine ve bilincine sinsice sokulabileceğini ifade etmek için bir mecaz olarak ifade edilmiş istiare yapılarak, “Kan gibi, insandan hiç ayrılmadı” , gen haritasını çıkarır gibi kanını, duygu ve düşüncelerini çok iyi okudu manası kastedilmiş olabilir. Nitekim biz “Ben senin ciğerini okurum, bilirim!” deriz. Bununla beraber fiziksel bir tezahür de söz konusu olabilir. Kur’an’da eski milletlerin azgınlığı karşısında,”maymun olun!” denmesini de ( 2/65, 7/166), buna benzer şekilde anlayabiliriz. Yani sireten (karakter olarak) de süreten (fiziksel olarak) de bir değişim yaşamış olabilirler (Yazır,age; c:1,s:317). Cebrail de Dıhye isimli sahabi şeklinde gelip Peygamberimize islam’la ilgili sorular sormuştu. Bir keresinde şeytanın da insan şeklinde görünüp hicrette, müşriklerin tuzak kurmalarına yardımcı olduğu rivayeti vardır.

Zevaidde şu iki olayı görüyoruz: Bir sahabi, namazda bir durum yaşadığından, kıldığını anlamaz hale geldiğinden şikayette bulundu. Peygamberimiz, üç kez göğsüne vurdu “Çık Allah”ın düşmanı” dedi. O kişinin bir daha şikayeti olmadı. Benzer olayda da, delilik şikayetiyle getirilen birisine, değişik sürelerden ayetler okudu, nefes etti, o kişi iyileşti (Bknz.İ. Canan, age . c:17 ,s:471).

Hadis kitaplarının Tıp bölümlerinde değişik şifa tavsiyelerine ve olaylarına da rastlanır. Peygamberimiz bir taraftan şifayı Allah’dan bekleyerek dua etmeyi tavsiye ederken öte yandan, doğrudan muskalardan şifa aramanın yanlış olduğunu belirtir, şirk olarak de ğerlendirir ( İ.Canan, age,11/7).

Peygamberimiz öncelikle, yaşlılık ve ölüm hariç her derdin devası mutlaka olduğunu ve araştırılması gerektiğini istemiştir (İ. Canan,11/131) Fakat dua iki kanatlı olmalıdır: Sözlü ve fiili. Hem doktora gidip ilaç almalı, hem de dua etmelidir. Dua edilmese günah da olmaz, şifa da bulabiliriz.

Şeytanın çıkarılması olayına da önyargıyla yaklaşmamak gerekir. Bu Peygamberimize özel bir davranış biçimi olabilir. Nitekim, Hz. İsa da eliyle körleri iyi etmiş, ölüleri canlandırmıştı (3/49) Hz.Süleyman, cinleri hakimiyeti altına almış, mabet yapımı vb. işlerde çalıştırmıştı (27/ 17,39; 34/12). Peygamberler şeytan ve nefse karşı en güçlü ve korunmuş ve onlara daima üstün gelen kimselerdir.

Peygamberimiz, kendisinin de bir şeytanı bulunduğunu fakat onun ya da etki alanı nefsinin kendisine teslim olduğunu ifade eder (İ.Canan, 7/118,12/103)

Şeytanın ilgilenmediği bir tek insan bile yoktur. Şeytan, insanları azdıracağım cehenneme dolduracağım derken, muhtemelen bu ulaşım ağının kapsamının da farkındaydı. Ve belki de şeytanlar, (ki Kur’an onları grup, topluluk, ordular olarak da ele alır) enikleri çok olan kelpler gibi, en azından insanların nüfusuna denk düşecek şekilde çoğalabilmektedirler ki kişi başına en azından bir şeytan düşsün. Kelbin yaladığı kabın yedi kez yıkanıp toprakla ovulması tavsiyesinin hikmeti olarak, şeytanın kelplere olan yakınlığına dikkat çekilmek mi istenmiştir acaba? Çünkü şeytanlar da kimi zaman topluca bir insana saldırabilmektedir.

Bütün bunlardan sonra, şeytanın damarlarımızda dolaşan kan olduğunu iddia etmek kadar, aksini iddia etmek de doğru olmayabilir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde, kanda dolaşan mikroskobik cihazlarla operasyon yapılıyor. Geleceğin insanının, beynine yerleştirilecek minik bir cihazla şeytanca işler yaptırılırsa, ya da genlerle oynanarak şeytan gibi insanlar kopyalanırsa, o zamanın insanı bu hadisi herhalde daha farklı anlayabilecektir.

Kaldı ki Peygamberimiz, bu sözü, kocası yolculukta bulunan kadının yanına gidilmemesi uyarısında bulunurken söylemiştir. Aslında bu konuda da bu mecazi benzetme dikkat çekicidir. Akla hemen şeytanın Adem ile Havva’ya yaklaşması olayı ile Kabilin kız kardeşini ısrarla talep etmesi ve cinayet olayını hatıra getirmektedir.

Kur’an’da şeytanın Kabili bir şekilde doğrudan etkilediğinden söz edilmez. Kimbilir şeytan zaten adeta Kabil olarak temsil edilmiş oluyordu, Kabil iç dünyası itib.ariyle şeytanla bütünleşmiş, adeta şeytanı içine almış gibiydi ki, Koca Nebi Baba’ya ve kardeşine karşı şeytanca işler yapıyordu.

Yusuf’a yangın Züleyhayı da, Yusuf’u görünce, hayranlıktan kendilerinden geçip, meyve yerine ellerini doğrayan kadınlar konusu da akla gelmektedir…Ve cinsellik gibi bir konu ile şeytan ilişkisinin, ancak böyle bir benzetme ve mecazi sözle anlatılabileceğini daha iyi kavrayabiliyoruz.

Cinsellik yüksek elektrik enerjisi taşıyan bir akım hattı gibidir. Kiminin plastik izolasyonu kuvvetlidir kiminin kaçakları vardır, bazısı da çıplak kablo gibi azmışlık içindedir, etrafı çarpar, dokunanı yakar. Türkçe’mizde ” kan kaynaması “diye bir deyim vardır. Bir de “kanıma girdin!” derler! Nefse, nesli çoğaltması için avans lezzet olarak verilen bu duygu kadar, insanın damarlarına işleyen, kanına giren, kanını kaynatan ikinci bir duygu yok gibidir. O kadar ki, LPG gazına, ya da benzine bir kıvılcım değmesi gibi, anın da parlayabilen bu nefsani özellik, kontrolsüz kalırsa yangınlar ve farklı derecedeki yanıklar kaçınılmaz olacaktır. Ve halk dilindeki “Şeytan gibi kanıma girdin!” sözü daha iyi anlaşılmış olmaktadır.

8-HADİSLERE GÖRE ŞEYTANIN DÖRT İLGİ ALANI

Şeytanın ilgilenmediği bir insan olmadığı gibi, insanın hayatında elini karıştırmadığı bir anı ve alanı da yoktur. Hadislerde her insanın bir şeytanı olduğu ve insanın her şeyiyle ilgilendiğinden söz edilir. Biz, insanın hayatının, önemli bir bölümünü alan dört konuya dikkat çekmek istiyoruz. (İ.Canan age.,c:6,s:109;c:10,s:401): Namaz, konuşma, yeme ve uyuma…

Namaz dinin direği olduğuna göre, onun çökertilmesi dinin zedelenmesi anlamına gelir. Bu amaçla şeytan, ruhumuzda yüzen duyguları nasıl oltalıyorsa, hafızada depolanan bilgi merkezlerine nasıl müdahale edebiliyorsa, bilinçaltında saklı arşivlere nasıl ulaşabiliyorsa; dünyanın en uzman hipnozcusu gibi, bilgi dosyalarını açar, hiç hatıra gelmeyen olayları hatırlatır, anıları canlandırır, problemleri hortlatır, sıkıntılarıyla uğraştırır. O kadar ki, namaz sonrası kaç tesbih çekiyorsak, tek tek uğraşır, her birini yaralamak için o kadar mesaj gönderir. Bunu hep yaşarız, kaç rekat kıldığımızı unuturuz. Bu tekrar ediyorsa, namazı tamam kıldım demeli, vesveseye kapılmamalıdır.

Namaz, ruhun rehabilitasyonu gibidir. Vicdanda ve bilinçte bir onarım, bakım ve yenilenme eylemi sayılır. Namaz, yara almış iç duygu ve düşünce ünitelerinin hücre yenilenmesi anlamına gelir. Saatler boyu içten nefis, dıştan şeytan arasında örselenen, oklara hedef olan bu iki yapımız, bulaşan virüsleri namazla dezenfekte eder, siler atar. Şeytanın telaşı bundandır. “Gün boyunca bunca zah metlere katlandım; baktırdım, dinlettim, konuşturdum, düşündürdüm, duygular tattırdım,. Şimdi gidecek, namazda bütün emeklerimi he ba edecek. Buna asla izin veremem!” der ve tabya değiştirerek namaza yüklenir. Manevi ikmal yollarımızı bombarduman etmeye çalışır.

Bu açıdan bakınca şu ayetle huzur bulabiliriz: “Namaz bütün kötülüklerden ve fuhşiyattan korur” (29/45) Namazın beş tırnaklı manevi pençesi, bir şahin gibi şeytanın da, şeytanın konsolosu, kötülük isteyen nefsi de kıskıvrak yakalayıverir. Fakat namaz gibi ciddi bir savunma mekanizması olmayan veya kırmızı kuvvetlere karşı donanımı oldukça zayıf kalan insanın, yara almadan kurtulması ol dukça zordur. Sizin namazınız varsa, benim de namaz aralarım var dercesine şeytan, bir cephede kaybetse de mutlaka yeni cepheler açarak amacına ulaşmaya çalışır ki ona göre en kullanışlı olanı, insanı yerinde vezir yerinde rezil yapan dil olabilir. Hem sözlerle hem de lezzetlerle onu baştan çıkarmaya çalışır. Şeytan büyüleyici, ruhu esir edici sözlere, yazılara bayılır. Çünkü, Peygamberimizin dilinde, mucize olarak gelen, üslûbuyla ve muhtevasıyla insanları kıyamete kadar etkileyecek olan Kur’an vardır. Şeytanın dilinde de buna ra kip olabilecek güçlü sözler olmalıdır ki insanları cezp edebilsin. Bu manada, hayırlara vesile olmayan, kötülüğe sebep olan her türlü na zım ve nesir yazılar, sihir etkisi yapan konuşmalar hep, şeytanın tuttuğu ve teşvik ettiği tarzlar ve malzemelerdir.

Kur’an’a, İslam’a muhalefet eden, hasım olan ve bu konuda, şiirler döktüren, propaganda yapan, sloganlar atan, konferanslar veren her dil, kesinlikle şeytan tarafından taçlandırılmakta, alkışlanmaktadır. Dilde, gıybet, iftira, küfür, alay, hakaret, lakap, laf taşıma gi bi herkes tarafından çirkin olduğu teslim edilen sözlerin bulunması tartışmasız, şeytanın pek hoşuna gitmektedir. Diğer taraftan dilin, Hakkın anılması ve hak ve hakikatlerin gönüllere duyurulması istikametinde nasihatlerde ve ilmi sohbetlerde kullanılmaması da, şeytanın bu cephede galibiyetini ilan etmesi için yeterli olacaktır.

Namaz ve konuşma olaylarının yanında şeytan, yeme içme konusuna da oldukça yüklenir. Dilin, lezzet rüşvetlerine kurban edilmesi, israf bataklığında yok olması, önemlisi de haram lokmayla, içki ve uyuşturucuların mekanı olması, “Hedefime ulaşıyorum!” diye düşünmesi için yeterli sebeplerdir. Bu konuda o kadar titizdir ki, meleklerin misk kokan oruçlu ağız aramalarına mukabil, haram tüten yemek, alkol kokan içecek bulunan sofra şeytan için bir bayram yeri sayılabilir. Bunları bulamadığında, ilk lokmanın besmelesiz alınması bile onun mutlu olmasına yetebilir. Avanesine sevinçle seslenir: ”Şu eve koşun, orda size de rızık var, çünkü besmelesiz başladılar!” Besmelesiz başlanan aile ilişkisinde de Şeytan, aynı daveti yapmakta mıdır acaba!.. Hatta Peygamberimiz, besmelesiz lokmada şeytanın elinin de bulunduğunu belirterek, şeytan savaşlarında besmelenin, ne kadar önemli bir silah olduğunun altını çizmektedir.

Uyku, bilinçaltı tarlasını işlemenin, ekip biçmenin en uygun ve verimli mevsimi. Ruh sessiz, vicdan derinlere gömülmüş, bilinç kepenkleri göz kapaklarıyla beraber indirmiş, el ayak çekilmiş, dille kulak bütün işlemlere çoktan paydos demiş. Pusuda bekleyen düşman için, özgürce at sürme zamanı. Kapkara göz kapakları perdesinde, rengarenk rüya filimleri izletme saati. Şeytanın uykuda bile insan ruhuyla oynamaktan, alt bilince ulaşarak, onu gündüze şimdiden olumsuz olarak kurmaktan vazgeçmediğini görüyoruz. Uyumayıp haram eğlence dünyalarına dalanlar için o kadar endişe edilecek bir şey yoktur, onlar o istemeden onun istediklerini yapmaktalar!..

Eğer biz uyku öncesi gece programımızla; namazımız, abdestimiz, sohbetimiz, okumamız , düşünmemizle, uzun bir uyku yolculuğuna çıkmadan önce (ki uyku saati süresince artık kıtalar aşılıyor) uykumuza sahip çıkmazsak, sahip çıkacak ve kelepir mal bulmuş gibi sevinecek, bir yazı tahtası gibi sabaha kadar onu işleyecek yaratıklar, karabasanlar gibi hazır beklemekteler.Yatağımıza girdi ğimizde başucumuza beş (namaz) korumalarını dikmediysek, gün boyu dilimiz, güzel nasihatlarla hakikatlere tercüman olmadıysa, ye meklerde haram helal demeden, besmele nedir bilmeden yalayıp yuttuysak bir de tıka basa doldurduysak; aslında biz, ruhumuzu bilinçaltı hortlaklarının neşterli ellerine teslim etmişiz demektir.

Peygamberimiz, abdestli ve dualarla yatan insanın soluklarının bile tesbih sayılacağını belirtmektedir. Bu, aynı zamanda bilinç altının, manevi bir perde ile koruma altına alındığı anlamına gelmektedir. Gündüz yaşadıklarımız nasıl, gecemizi etkiliyor,uykumuz da da, serbest kalan balonlar gibi, bilinç semamızı kaplıyorlarsa, gece yaşadıklarımız ve rüyalarımız da aynı şekilde, ruhumuza yansıya cak ve gelen günümüzü etkileyecektir.

İnsan, namazına, yemesine, konuşmasına ve uyumasına bir disiplin kazandırırsa, şeytan-nefis ittifakına karşı, duygu ve dü şüncede ölçülü ve dengeli yönetim yeteneğini kazanmış olacaktır. Bu konu güncel kitaplarda sıkça işlenir. İnsanın duygusal durumu, onu belli davranışlara yönlendirdiği gibi, bedensel davranışları da, ruhsal durumunun değişmesinde etkili olmaktadır. Zaten bizim Kur’an ve Hadis kaynaklarımızda, başka akılların da bulabileceği, hayata denge kazandıracak pek çok prensip bulunmak tadır.

Kur’an akıl ve kalp için bir farklı ölçeklerde bir harita gibidir. Akıl da Kur’an’a denk düşen prensipler geliştirebilir. Ne var ki vahyin ışığında yürü yen akıl daha net ve isabetli bir görüşe sahip bulunmaktadır. (Konuyu kapatırken, büyüklerimizin tekrarladığı üç hayat prensibinden söz etmiş olduğumuzu farkettik: “Kılletü’t-taâm, kılletü’l-kelâm kılletü’l-menâm!” Vahiy rotasında dümen tutan akıllar nasıl da aynı sahillerde buluşuyorlar!..)

Şeytandan korunmanın en etkili yolu, secde etmektir. Bunun anlatıldığı yerde Kur’an’da secde ayeti vardır. Şöyle der: “Şeytandan bir dürtme bir tahrik geldiğinde hemen Allah’a sığın!”(7/200). Secde şeytanın ilk kopuş, kovuluş ve bir yönüyle yıkılış miladı sayıldığından, bunun hatırlatılması, onun canını acıtacak en birinci yöntem olmalıdır. O Allah’tan secde etmeyerek kaçmıştı, biz onun inadına secde ederek ondan ayrılmış, melekler tarafını tutmuş, Allah’a sığınmış oluyoruz.

Devamında da, gelen vesvesenin takva sahipleri tarafından, iç gözüyle anında fark edileceğinden ve Allah’ın hatırlanacağından söz edilir. Bu aslında secde görevlerini yerine getiren insanın, namaz ve secde dışındaki durumlarında da güçlü zihin yapısıyla, her zaman şeytanı alt edebileceğini göstermektedir.

Buradan yola çıkarak şu yöntemi uygulayabiliriz. Namaz, dua, dini hizmet gibi meşguliyetlerimizin dışında da biz namazdaki gibi güçlü ve donanımlı olabiliriz. Bu satırları okuduğunuz âna kadar, hayatınızda sizi en çok etkileyen bir secdenizi ya da namazınızı hatırlayıp hemen şu an zihninizde hatırlayıp canlandırmanızı, güçlü parlak ve renkli ışıklarla, sevinç içinde hayalinize büsbütün yaymanızı ve kuvvetle yapıştırmanızı öneriyoruz. Gözlerinizi kapayarak ve hamd ederek uzun süre izleyebilirseniz çok daha iyi olacaktır.

Bunu sık sık tekrarlayınız. Ne zaman hayalinize Kur’an’ın çirkin gördüğü bir görüntü veya ses yansımış olsa, dev parlak secde görüntüsü imdadınıza yetişecek, olumsuz düşünceyi anında kaplayıp yok edecektir. Biz buna zihin secdesi diyebiliriz. Bu teklif ölünce ye kadar sürmesi gereken bir taktiktir. İlk orijinallik, zamanla gidecektir. Ancak, biz her namazdan ciddi manevi lezzet almasak da onu ölünceye kadar kılmaya niyetli olduğumuzu gibi, zihnimizdeki secdeyi de böyle düşünebilir, her olumsuz ve çirkin şeytan veya nefis dürtmesinde, hayalen Allahü-ekber deyip secdeye gidebiliriz…Hem, hayalimizde en çok neyi yaşarsak, berzahta da onunla yaşayacağız…

İslam İnancında Şeytan Mehmet ŞEKER

İnsan, diğer varlıklardan çok farklı olarak yaratılmış, maddî-mânevî donanımıyla mahlukatın en şereflisi konumuna yükseltilmiştir. En üstün varlık olma, beraberinde bir takım sorumluluklar getirmiş, bir güzergah belirlenerek insanın ona uyması istenmiştir. Artık o, bütün saadetini Allah’a itaatte ve O’nun yolunda olmada; tüm mutsuzluğunu da bu güzergahtan sapmada arayacaktır.
İnsanın kazanma kuşağında kaybetmesine sebep olabilecek en büyük imtihan unsuru ise şeytandır. Şeytan geçirdiği şiddetli imtihan sonrası çizgisini koruyamamış, emre itaatteki inceliği anlayamamış, Cenab-ı Hakk’a karşı gelmiştir. Bununla da kalmamış, bahaneler ileri sürüp kendini müdafaaya kalkışmış, üst üste yaptığı yanlışlıklarla kendi sonunu hazırlamıştır. Allah’ın huzurundan kovulmuş, Cennet’ten atılmış, neyi var neyi yok hepsini kaybetmiştir.

Şeytanın bu hâllere düşmesinde Âdem (aleyhisselâm) bir test unsuru olmasına rağmen o, ego eksenli düşüncesiyle Allah’ın rahmetinden kovulmasının bütün suçunu Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) bilmiş, bir anda ona ve nesline azılı bir düşman kesilivermiştir. Bundan böyle o, hayra bütünüyle kapanıp, şerre ait bütün fakültelerini işlettirerek insanın üzerine çullanacaktır.
Allah’a karşı duruşunu ayarlayamamış şeytanın en büyük arzusu, insanoğlunun da Yüce Mevlâ karşısındaki duruşunu bozması, kendisi gibi, insanoğlunun da kaybetmesidir.

İnançlı bir insan ise bu zorlu düşmana karşı önlemler almaya, onun hile ve tuzaklarından korunmaya çalışır. Yaratılışına uygun hayat biçimi adına projeler geliştirir. Eğer bunlarla şeytanın saldırılarını savuşturabilirse maksadına ulaşmış olur. Fakat şayet şeytanla baş edemez, önünü alamaz, ona uyarsa bu defa da yaptığına pişman olur, kalbinde burkuntular meydana gelir, duygu ve düşüncesiyle zıtlaştığından iç deformasyonuna maruz kalır. Bu iç huzursuzluğu, onu yeniden toparlanıp, yarlıganma talebiyle rahmet ve merhameti nihayetsiz olan Mevlâ’sına yöneltir. Böylelikle insanın bu yönelişi, kendisini Allah’tan uzaklaştırmaya çalışan şeytanın tüm çabalarını boşa çıkartır.

Şeytan, Allah tarafından insana musallat edilmiş apaçık bir düşman ve bir imtihan vesilesi; hayat ise bir yönüyle şeytanla mücadeleden ibaret bir süreçtir.

Şeytanın mahiyeti

Şeytan, nar-ı semûmdan yani vücuda işleyen kavurucu bir ateşten yaratılmıştır. Bu ateşin insanın gözeneklerine işleyen, teması halinde yakan, kavuran ve zehirleyen bir özelliği vardır. Mahiyeti bu olan şeytan da tıpkı yaratıldığı ateş gibi insana nüfuz ederek onun mânevî dünyasını zehirler, yakar ve bitirir. Zaten o kendi ifadesiyle “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.” demiştir. Mahiyeti bu olan şeytan tıpkı yaratıldığı ateş gibi insanın mânevî dünyasını yakar bitirir.

Şeytan, kendisi gibi ateşten yaratılan cin sınıfına mensuptur: “Meleklere secde edin dediğimiz zaman, hepsi derhal secdeye kapandılar. İblis müstesna. O cinlerdendi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz, benden ayrı olarak onu ve neslini mi dostlar ediniyorsunuz! Oysa ki onlar, sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne fena bir değiştirmedir bu” ayetinde bu mana açıktır.
Meleklere yapılan ilâhî emre, içlerinde bulunduğundan ötürü şeytan da muhatap olmuştur. Fakat çizgisini koruyamamış, Âdem’in önünde secdeye kapanma emrini yerine getirmemiş ve kaybetmiştir. Ayetin ikinci kısmında da insanın Allah’ı bırakıp, şeytanı ve zürriyetini dost edinmesinin yanlışlığı ve fenalığı beyan ediliyor.

İmam Gazali şeytanın mahiyetinden ziyade zararları üzerinde durulması gerektiğine dikkat çekerek şöyle demiştir: “Şeytan hakkında lâtif bir cisim midir? Cisim değil midir? Cisim ise insanın vücuduna nasıl girer? gibi farklı şeyler söylense de işin doğrusu bu husus üzerinde durmaya gerek olmadığıdır. Şeytanın benliği üzerinde durmak, elbisene yılan girdi diyene yılanın enini, boyunu, rengini, şeklini sormak gibidir. Bunu duyan insan, hiç vakit kaybetmeden elbisesine giren yılandan kurtulmaya bakar. Bunun gibi, yılandan daha zararlı olan şeytanı duyan, onun cisim olup olmadığına bakmaksızın, derhal gerekli önlemleri almaya girişmelidir”

Şeytanın Yaratılış Hikmeti

Sadece şeytanın değil, etrafımızda müşahede ettiğimiz her şeyin bir yaratılış hikmeti/hikmetleri vardır. Sema, yer ve ikisinin arasında ne varsa hepsi bir gayeye matuf olarak varlık alemine çıkartılmışlardır. Abes yaratılmış hiçbir nesne gösterilemez. Öyleyse şeytanın mevcudiyetinde de birçok hikmetler vardır.

Hz Bediüzzaman, bu hikmetlerle alâkalı şunları söyler: “Şerrin yaratılması şer ve çirkin değil, bilakis şerrin işlenmesi şer ve çirkindir. Yaratma ve icat etme, bütünüyle neticeye bakar. Bir şeyi yapma ise hususi bir iş olduğundan hususi neticeye bakar. Mesela: Yağmurun gelmesinin binlerce neticeleri vardır ve bunların hepsi de güzeldir. İradesini kötüye kullandığı için bazıları zarar görse “yağmurun icadı rahmet değildir” veya “yağmurun mevcudiyeti şerdir” diyemez. Belki bu sözleri söyleyen şahsın bir ihmali veya hatası sebebiyle onun hakkında şer olur. İkinci bir örnek olarak ateşin yaratılmasında çok faydalar vardır, bütünüyle hayırdır. Fakat bazıları suistimal edip ateşten zarar görse “Ateşin yaratılması şerdir.” diyemez. Çünkü ateş sadece o şahsın kullanması için yaratılmadı. Belki o, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkarını kendine düşman yaptı…

İşte kâinattaki şerlerin, zararlı şeylerin ve şeytanların yaratılmaları, şer ve çirkin değildir. Çünkü çok önemli neticeleri vardır. Mesela: şeytanlar, meleklere musallat olmadıkları için meleklerde terakki yoktur, makamları sabittir, değişmez. Hayvanların durumu da aynıdır. İnsanlık aleminde ise yükseliş ve düşüşler nihayetsizdir. Bütün Peygamberler ve veliler terakkinin ve yükselişin, bütün Nemrudlar ve Firavunlar ise tedenni ve düşüşün misalleridirler.”

Anlaşılan o ki kötülerin ve kötülüklerin yaratılması şer ve çirkin değil, kötü işlerin yapılması şer ve çirkindir. Şeytan ve yardımcılarının mevcudiyeti fena ve kötü değil, asıl fena ve kötü olan, onların oyuncağı haline gelip şeytanlaşmaktır.

Küfrünün ortaya çıkmasına sebep olan Âdem’e ve onun nesline azılı bir düşman kesilen şeytan, onları azdırıp yoldan çıkartacağına dair yemin etmiştir. Artık o, insanın ebedi düşmanı, onun her türlü mahrumiyet ve sıkıntıya maruz kalması için çalışan en büyük hasmıdır. İşte böyle bir düşmanla uğraşmak zorunda kalan insan, devamlı tetikte ve uyanık kalacak, yaratılış gayesine uygun olarak yaşarken, kendisinde mevcut bulunan mekanizmaları rantabl kullanabilecektir. Öyleyse şeytan, insanın dünyada daha dikkatli ve temkinli bir hayat sürmesine sebep olmaktadır.

Allah, insanları sınamak, davranış ve inanç olarak onlardan hangisinin daha iyi olduğunu göstermek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Farklı farklı imtihanlar değişik vesilelerle bize uygulanmaktadır ki o vesilelerden biri de şeytandır.
Müslüman’a düşen, şeytana akide ve amel yönüyle muhalefet etmek, bütün davranışlarında ona değil, Hakk’a tabi olmaktır ki bu, manen terakki etmek ve Allah’a yakınlık kazanmak demektir. İnsanoğlu en yüksek insanlık derecesini, bu ezeli düşmanına karşı verdiği ve vereceği mücadele ile elde edebilecektir.

Şeytanın İsyanı

Şeytan, nâm-ı diğer İblis, insanoğlu henüz yaratılmamışken meleklerle beraber yaşamaktaydı. Yapısı meleklerden farklı olmasına rağmen onların içindeydi. Kim bilir belki kendisi gibi ateşten yaratılan başka hemcinsleri de aynı ortamı paylaşıyorlardı.

Ve bir gün Allah meleklere bir emir verdi. Melekler, o topluluğun çoğunluğunu teşkil ettikleri için Cenab-ı Hak onlara hitap etti. Fakat şeytan gibi o toplulukta bulunan herkes bu emre muhatap oldu. Kur’ân’da bu emrin geçtiği ayetlerden birisi şudur: “Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, ardından da Âdem’e secde edin dedik. İblisin dışında herkes secdeye kapandı, o secde edenlerden olmadı. Allah: “Emrettiğimde seni secde etmeden alıkoyan nedir?” dedi. O: “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten onu çamurdan yarattın” dedi. Allah: “Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin.” İblis: “Bana onların diriltilecekleri güne kadar mühlet verir misin?” dedi.

Allah: “Haydi sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. İblis: “Öyle ise beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere senin doğru yolunun üzerine pusu kurup oturacağım. Sonra onların önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım. Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın.” dedi. Allah: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan her kim sana uyarsa iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım.”

Şeytan, Âdem (aleyhisselâm) yaratılıp, önünde secde etme emri verilmesiyle denemeye tabi tutulmuş, böylelikle hissiyatı ve içinde gizledikleri ortaya çıkmıştır. İlahi emir gelince onun ilk işi secde etmekten kaçınma ve isyan, sonra da kibir ve küfrünü ilan olmuştur. Enaniyet içerisinde kendini temize çıkarmaya kalkışmış ve bunlara ilave olarak bir de ben ondan daha hayırlıyım diyerek hem yalan söylemiş, hem de bilgiçlik taslamıştır.

Halbuki böyle bir emir karşısında ona düşen boyun eğme ve itaat idi. Buna rağmen o kalkmış kendine göre fikir yürütmüş, batıl ve fasit bir takım kıyaslamalara girmiştir. Hz Âdem’i sadece çamurdan ibaret sanmış, maddeye takılıp kalarak Allah’ın çamurdan büsbütün farklı bir şey yaratabileceğini, ona kendinden bir ruh üfleyebileceğini anlayamamıştır.

Şeytan, geçirdiği imtihanla tersyüz olmuş, içi dışına çıkmış, mahiyetinde bulunan çarpıklıklar ortaya dökülmüştür. O, bu imtihan sürecinin hiçbir diliminde istenileni ortaya koyamamış, kabiliyetlerini kötüye kullandığından sürekli alçalmıştır. Neticede bütün hayır ve güzelliklere kapanıp, özündeki gelişmeye açık iyilik tohumlarını kurutmuş, birçok fena özelliğin kendisinde toplanmasına müsaade etmiştir.

İşte bu şeytan, insandan ve cinden şerre açık, nefislerini ıslaha kapatmış, vicdanlarını kirletmiş olanları kendine yardımcı edinir. Onları yaldızlı sözlerle kandırıp kendine meylettirir. Sonra da kendi uğursuz gayesi adına kullanır. Hep beraber sıradan insanların dışında peygamberlere bile sataşırlar: “Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları düzmekte oldukları yalanlarıyla başbaşa bırak. Ki ahirete inanmayanların kalbleri onların yaldızlı sözlerine kayıp kansın. Ondan hoşlansınlar ve işledikleri suçları devam edip dursunlar.”

Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak İbn Abbas hem insanlardan hem de cinlerden şeytanların bulunduğuna vurgu yaparak bazan cinni şeytanların insî şeytanları devreye sokarak insanları aldatmaya çalıştığını belirtmiştir. Nitekim Allah Rasûlü Ebu Zerr’e hitaben: “Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı? demiş, Ebu Zerr de: “insandan da şeytan olur mu? diye sorduğunda Rasûli Ekrem: “Evet olur, hatta onlar cin şeytanlarından daha tehlikelidirler” buyurmuştur.

Nas sûresinde de insanlardan ve cinlerden şeytan olduğu ifade edilir. Bu ifadeden önce de, şeytanın sinsice davrandığı ve insanların kalplerine vesvese verdiği anlatılır. Mahiyet itibariyle insan olsalar bile şeytanla aynı fonksiyonu yaptıklarından ötürü bunlara mecazen şeytan denilmiştir.

ŞEYTANIN VASIFLARI

Şeytan, mahiyetindeki iyiliğe açık tüm istidatlarını iradesiyle öldürmüş ve kötülüğe ait bütün kabiliyetlerini de geliştirmiştir. İçini tamamen küfürle doldurup, inanmaya yer bırakmamıştır. Öfkeli bir insanın her halinden öfke döküldüğü gibi, onun hayatını da bütünüyle kötülük kaplamış, küfürle bütünleşip, her türlü şerri işlemeye hazır hale gelmiştir.

Şeytanın vasıflarından bazıları şunlardır:

a. Düşmanlığı

Şeytanın insana olan düşmanlığı apaçıktır. O, içinde taşıyıp durduğu isyan ve küfür tohumlarının ortaya çıkmasına sebep olduğu için Hz Âdem’e ve onun zürriyetine harp ilan etmiş, Allah’a saygısızca karşılık verirken: “Ben hiç Senin çamurdan yarattığına secde eder miyim! Yemin ederim eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan pek azı dışında, onun neslini kendime bağlayacağım” demiştir.
Yüce Allah, onun bize olan bu öfke, kin ve nefretten müteşekkil düşmanlığını haber vermiş, bizim de onu düşman edinmemizin lüzumunu belirtmiştir: “Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman belleyin. O, kendisine tabi olanları alevli ateş halkından olmaya çağırır.”

Kur’ân’da: “Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokuşturmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor, artık vazgeçtiniz değil mi!” buyurulmaktadır. Şeytan işi birer pislik olarak nazara verilen içki ve kumar gibi vasıtalarla İblis, sosyal bünyeyi durmadan kemirir. İçki ve kumardan ötürü yıkılan aileler, dağılan yuvalar, meydana gelen insanlık dışı pek çok hadiseler, sosyal hayatı felç eden dünya kadar olaylar her türlü izahtan vareste olup bu toplumsal yarayı bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Onun azılı bir düşman olduğunu bilmek, ona karşı kendimizi uyanık tutmak açısından önemlidir. Esasen o, ciddî bir hasım olarak kabul edilse de edilmese de peşine düşenleri hep o can yakıcı ateşe sürükleyecek, hiçbir zaman iflah etmeyecektir.

b.Hıyaneti ve Nifakı

Şeytanın en belirgin özelliklerinden biri de hıyanetidir. Emanete vefasızlık yapma, verilen sözü yerine getirmeme, güveni kötüye kullanma manalarına gelen hıyanet, nifakla aynı manaya gelir. Şu var ki nifak, dine karşı lakayt kalma, umursamama yerinde kullanılır. Hıyanet ve nifak kelimeleri iç içe geçmiş, belli etmeden, verilen söze ve doğruluğa karşı çıkma manalarını ifade eder olmuştur. Şeytan insana en pes ve bayağı şeyleri yapmasını fısıldar, kötülüğü çok masum bir şekilde nazara verir. Maksadı hasıl olunca da sıvışır, ortadan kaybolur. Âdem’e ve hanımına da öyle yapmış, bir nasihatçi gibi onlara yaklaşmış, yeminler etmiş, o yasak meyveden tattırınca da çekip gitmiştir. Bundan sonra gelişen hadiseleri beraber göğüsleyecekleri yerde, onları yardımsız ve yardımcısız bırakmıştır: “Zaten şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır” ayetiyle ifade edilen mana da budur. O, hiçbir zaman insanın hayrına dost olmaz, bir felakete sürüklemek için öyle gözükür, nihayet başı sıkışınca çekiliverir, hainlikten hiç vazgeçmez.

Şeytan hazûldür, insanları hizlâna atar, muavenetsiz, yardımcısız, kimsesiz, tek başına, sefil bırakır, zelil eder. Kendi düşüncesi doğrultusunda kullandığı insan ve cin yandaşlarına dahi vefasız ve nankördür. O, dünyada peşinden koşturduklarını öbür tarafta kurtaramayacağını, onlara faydalı olamayacağını ifade edecek: “İş bitirildikten sonra şeytan: Allah size gerçeği vaad etti, ben de size vaadde bulundum, ama ben sözümden caydım. Benim , sizin aleyhinize kullanabileceğim bir gücüm de yoktu. Sadece sizi (inkara ve isyana) çağırdım. Siz de benim çağrıma uydunuz. Öyleyse beni kınamayın da kendinizi levmedin. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Ben daha önceden beni Allah’a ortak tutmanızı da tanımamıştım zaten. Hiç şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır” diyecektir.

Şeytan, münafıkların ilki ve sonrakilerin de akıl hocasıdır. Nifak kelimesi hıyanet kelimesi ile bir nüansla ayrılsa da birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler. İnsanlar ikiyüzlülüğü şeytandan öğrenmişlerdir: “(Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın şu durumuna benzer ki insana “inkar et” deyip insan inkar edince de “Ben senden uzağım, ben Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” der. Nihayet ikisinin de sonu, ebedi olarak ateşte kalmaları oldu. İşte zalimlerin cezası budur.”

c.Vesvesesi ve Sinsiliği

Nas suresinde geçtiği üzere şeytan “vesvas” ve “hannas” olarak nitelendirilmiştir. Vesvâs; kalbe hayırsız, faydasız, alçak hatıraları atan, yavaşça fısıldayan, insanların sinelerine vesvese verip durmada çok mahir olan demektir. Bu isim, söz konusu işte en başarılı olan şeytana ad olmuş, bu özelliğini çok kullandığından sanki vesvesenin bizzat kendisi haline gelmiş, bütün işi-gücü vesvese ve komplo olmuştur.

Hannâs kelimesi de Allah anıldığı zaman geri geri çekilen, sinen, o esnada kaybolan, sıvışıp giden, bu işi profesyonel olarak yapan demektir.

Vesvâs ve Hannâs kelimelerini, yukarıda söylenilen manaları göz önüne alarak şöyle ifade edebiliriz: İnsanın kalbine ve aklına, lüzumsuz ve alçakça düşünceleri atan, hiç belli etmeden fısıldayan, gizliden gizliye aldatma ve ayartma için fiskos edip duran, sinerek, gerisin geriye çekilerek fenalığa sürükleyen, değişik stratejilerle Hak’tan yüz çevirten, dönek, sineleri işkillendirip duran şeytan.
Kur’ân’da şeytanın vesvesesi ile alakalı misal olarak Hz Âdem ile eşine verdiği vesvese anlatılır. Şeytan, kendisine “Kovulmuş olarak çık oradan” denildikten, yani cennetten kovulduktan sonra Âdem’e ve Havva’ya vesvese vermiş, cennetin dışından, cennetin içindekilere tesir etmiş, ayaklarını kaydırmıştır.

Burada önemli olan husus şeytanın Âdem’e ve eşine verdiği vesvesenin cereyan şeklinden ziyade, cennetten kovulmasına rağmen, yine de vesveseye imkan bulabilmesidir. Cennetten çıkarılmış olma, onun bu işi yapma güç ve kabiliyetini kaybetmesi manasına gelmemiştir.

d. İsyanı ve İnadı

Şeytan için bitişin başlangıcı isyanı; bitişi geri dönülmez hale getiren de inadı olmuştur. O, Hz Âdem’e secde etmemiş, Allah’ın sözünü tutmamıştı. Rabbin emrine muhalefet etme manalarına gelen isyan, şeytanın birinci yanlışlığı oldu. O, emir geldiği zaman, diretip kibirlenmiş, küstahlaşarak emre karşı gelmişti.

Allah: “Emrettiğim halde secde etmekten seni alıkoyan nedir?” diye sorgulayınca da Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarattın onu çamurdan deme cüretini göstermişti. Secde etmediğine pişman olmamıştı ki Allah’a karşı böyle küstahça karşılık veriyordu. Bu da onun ikinci yanlışlığı oldu. İsyan etmiş, sonra da inat etmişti. Diretip inat etmeseydi belki de kurtulabilirdi. Nitekim Hz Âdem, hatasını anlayınca derhal Allah’a yönelmiş ve affa mazhar olmuştu. İblis bunu yapmamış, hatasını unutturacak bir hayır da işlememişti. Bu yüzden isyanı, onu başkalarından ayıran önemli bir özelliği oldu. Hakka muhalefet söz konusu olunca isyan; isyan söz konusu olunca şeytan akla gelir oldu. Hz İbrahim, putperest olan babasını tevhit dinine davet ederken: “Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti” diyerek şeytanın başka değil, sadece bu yanına dikkat çekmekteydi.

Allah’a asi olan şeytana itaat edip onu dost edinme, bir kafir sıfatıdır. İsyankar şeytana uyma, insanı Allah’a isyana götürür. Düşmanın dostu da düşmandır. İnsanın şeytanla olan irtibatı, imanı ölçüsündedir. İmandan hiç nasibi olmayanların dostları, amirleri başlarına tebelleş olmuş arkadaşları ise şeytanlardır: “Şeytanları, iman etmeyenlerin dostları yapmışızdır.” İmansızlık ile şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korumasız bahçeye zararlı böcekler hücum eder. “Biz kafirlerin üzerine kendilerini iyice isyana sevk eden şeytanları gönderdik” ayetinde de ifade edildiği gibi, imansız kalblere şeytanlar sataşır. Kafirler şeytanları sever, şeytani hasletlere, hareketlere tutkundurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. İmansızların bütün temayülleri, şeytanette olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevk ederler.

Şeytan, insanı fakirlikle korkutur, sadaka vermekten alıkoymaya çalışır. Kötülük adına ne varsa hepsinin yapılmasını emreder. Bunları allayıp pullayarak insanlara çok cazip gösterir. Bunların yanında bir de insanları namazdan alıkoymaya çalışır. Zira namazlarını kılan kimse, şeytanın en çok rahatsızlık duyduğu bir işi yapıyor demektir. Onun kötülükleri emretmesine bedel “namaz, fuhşiyattan ve hoş olmayan her şeyden nehyeder.”

Şeytanın daha birçok özelliği vardır ve bunları hedefine ulaşabilmek için kullanır. O, vesvese verdiği yerde süsler . Kötülüğü emrettiği yerde korkutur. O, körelttiği iyi hasletlerine bedel, bütün kötü sıfatları kendinde toplamış ve onları inkişaf ettirmiştir. Tıpkı bir insanın iradesini şer ve kötülük adına kullanıp, zamanla tüm hayır ve iyiliklere kapanması gibi. Şeytanın kendi gayesine ulaşması adına kullandığı bu hususiyetlerinin yanında onun zatıyla alakalı iki özelliği daha vardır: O, mel’un ve racimdir: Allah’ın huzurundan kovulmuş, hakarete maruz kalmış, rezalet ve helakete uğramış, horlanmış, lanetlenmiş, derdest edilerek kapı dışarı edilmiştir.
Şeytan, Hz. Âdem yaratılmadan önce de bu özelliklere sahipti. Fakat, o vakte kadar bunları kullanacak zemin oluşmadığından dışa vurmamıştı..

KUR’ÂN’DA ŞEYTAN

Kur’ân-ı Kerim, insanlara hem rehberdir, hem de rahmet. Şeytan hakkında bilgi vermesi onun rehberliği, vartalarına karşı insanı uyarıp, alınması gereken önlemler üzerinde durması da onun rahmet yanıdır.

Kur’ân: “Ne zaman, şeytandan bir dürtü seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın, çünkü O, işitendir, bilendir. Müttakiler, kendilerine şeytandan bir hayal iliştiğinde Allah’ı hatırlarlar ve hemen gözlerini açarlar. Şeytanların kardeşleri ise onları azgınlığa çeker, sonra da hiç mi hiç yakalarını bırakmazlar” buyurarak bu çok önemli korunmayı hatırlatır.

Hayatı gelişi güzel ve heves ağırlıklı yaşama, şeytanın insan üzerindeki tesirini artıracaktır: “Kim Rahmanın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, ona bir şeytanı sardırırız. (Artık onun yanından ayrılmayan, sürekli kötülükleri pompalayan bir arkadaş olur.) O şeytanlar, onları doğru yoldan alıkoydukları halde onlar kendilerini hidayette sanırlar” ayetleri bu gerçeğe işaret eder.

Şeytan, kıskançlığı, ve kıskançlıktan doğan kini, nefreti ve öfkeyi kullanarak kardeşi kardeşe vurdurur. O, Hz Yusuf’un kardeşlerinde bu duyguları öylesine körüklemiştir ki, kalkıp Yusuf’u kuyuya atmışlardı.

Hz Eyyüb (aleyhisselâm): “Şeytan, bana zahmet ve acı ile dokundu” diye Cenab-ı Hakk’a dua etmiştir. Buradaki dokunma daha ziyade şeytanın vesveseye yol bulması şeklinde tefsir edilmiştir.

İsraf ve saçıp savurma yasağını Kur’ân ifade ederken: “Saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleridirler. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür” der.

Allah’tan başkasına perestij edip, şeytanlık yapıp duranlarla mücadele edilmesi istenirken, özellikleri söylenen bu insanlar, şeytanın dostları olarak nazara verilir. Ayetin devamında da şeytanın tuzak, hile ve aldatmalarının zayıf olduğu belirtilmiştir.

Şeytanın istilası altında kalarak Allah düşüncesini unutanlar da şeytanın takımına üye olmuşlar demektir.

HADİSLERDE ŞEYTAN

Peygamber Efendimiz, yeri geldiğinde şeytandan bahisler açarak onun hakkında bilgi vermiş, ona karşı alınacak tedbirler üzerinde durmuş, bazı fenalıkları ona nispet etmiş ve çok defa da ondan Allah’a sığınmanın lüzumuna değinmiştir.

a) Şeytan insanın damarlarında dolaşır:

Efendimizin eşi Hz Safiye anlatıyor: “Allah Rasûlü itikafa girmişti. Bir gece ziyaret maksadıyla yanına gittim. O’nunla konuştum, sonra eve dönmek üzere kalktım. O da beni kapıya kadar uğurladı. Tam kapının önündeyken iki kişi oradan geçiyorlardı. Hz Peygamberi görünce hızlandılar. Allah Rasûlü onlara: “Olduğunuz yerde kalın” dedi sonra da “Bu eşim Safiyye b. Huyey’dir” dedi. O iki zat “Sübhanallah Ya Rasûlallah” dediler. Allah Rasûlü: “Gerçekten de şeytan insanın damarlarında dolaşır. Ben, şeytanın içinize kötü bir zan atmasından korktum” buyurdu.”

Bu hadisi bazıları Allah şeytana insanın damarlarında dolaşma imkan ve kabiliyetini vermiştir şeklinde anlamışlardır. Bazılarına göre de bu üslup, şeytanın vesvese ve kandırmasının çokluğundan kinayedir. Yani şeytan insanın kanı gibidir, ondan hiç ayrılmaz.

b) Öfkeyi kullanarak insanı dengesizliğe iter:

Hz Peygamber (sas): “Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söner. Sizden biriniz kızdığında abdest alsın” buyurmuştur.

Birgün Allah Rasûlü’nün yanında iki kişi birbirlerine sert sözler söylerler. Biri diğerine aşırı kızdığından kıpkırmızı kesilir. Hz Peygamber (sas) bir söz bildiğini, bu sözü kızgın birisinin söylediğinde o halinin ondan gideceğini ifade eder ve “Eûzu billahi mineş-şeytanir racim” der. O kızgın adama “Allah Rasûlü’nün dediğini duymadın mı!” diyenlere adam “Ben deli değilim” diye karşılık verir.

Öfkesini yenenin, hem öfkelendiği kimseye, hem o şahsın şeytanına hem de kendi şeytanına üstün geleceği haber verilmiştir.

c) Rüyalara tesir eder:

Arapça’da uykuda görülen güzel ve hayırlı şeylere rüya; çirkin ve şer şeylere de hulûm denir. Türkçe’de Arapça’dan alınan rüya kelimesi her iki durumda da kullanılır. Hz Peygamber iki kelime arasındaki nüansı da ifade ederek: “Rüya Allah’tan, hulûm ise şeytandandır. Sizden biriniz hoşlanmadığı bir düş görürse sol tarafına üç defa tükürsün ve onun şerrinden Allah’a sığınsın. Böyle yaparsa o düş kendisine zarar vermeyecektir” buyurur. Başka bir hadiste de “Sizden biriniz hulûm görürse şeytanın uykusunda kendisiyle oynamasını kimseye söylemesin” buyurur.

İnsanın uykusunda gördükleri de tabiiki Allah’ın yaratmasıyladır. Onların şeytana nispet edilmesi hayırsız ve çirkin olduklarından ötürü mecazidir.

d) Akşam vaktinde etrafa yayılırlar:

Peygamber Efendimiz(aleyhissalatu vesselam): “Çocuklarınızı ve suya giden hayvanlarınızı güneş battığında, yatsının karanlığı kayboluncaya kadar dışarıya çıkarmayın. Zira güneş batıp da yatsının karanlığı kayboluncaya dek şeytanlar etrafa yayılırlar” buyurur.

Konuyla alakalı bir başka hadiste: “Hava karardığında çocuklarınızı tutun, çünkü o vakitte şeytanlar etrafa yayılır. Geceden belli bir vakit geçtiğinde onları salıverin. Bismillah diyerek kapılarınızı kapatın. Çünkü şeytan kapalı kapıyı açamaz. Su testilerinizin ağzını besmele çekerek bağlayın. Kaplarınızın üzerine enlemesine birşey koymak suretiyle dahi olsa örtün ve besmele çekin, kandillerinizi de söndürün” buyurulur.

Bu hadislerde, dünya hayatını yaşarken, ona bir ukba buudu kazandırma dersi verilmektedir. Kapıları kapatma, testilerin ağızlarını bağlama, yemek kaplarının üzerlerini örtme gibi dünyaya ait işler yapılırken, Allah’ın adı anılmakta, böylece şeytanın vereceği rahatsızlıktan kurtuluşun yegane vesilesinin Allah’a sığınmak olduğu gösterilmektedir. Bu görüşü destekleyen bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurur: “Kişi evine geldiğinde, içeri girerken ve yemek yerken besmele çekerse şeytan yardımcılarına “Size yatacak yer ve akşam yemeği yok” der. O kimse evine geldiğinde Allah’ı anmazsa, şeytan avanesine “Yatacak yere yetiştiniz” der. O zat yemek yerken besmele de çekmezse “Hem akşam yatacak yere hem de akşam yemeğine kavuştunuz” der.”

Şeytanlar ışığı ve aydınlığı sevmez, aksine bunları uğursuz sayar ve karanlıktan medet umarlar. Zira onlar, hava karardıktan sonra daha rahat hareket etme imkanı bulabilirler. Anlaşılan o ki şeytanlar bu vakitte dört bir yanda cirit atmakta ve insanları yoldan çıkarma işlerine hız vermektedirler. Halk arasında söylenen “akşam şer olur” sözü, bu manadaki hadislerin enfes bir üslupla kendi dilimizdeki ifadesidir.

e) Diğer Hususlar

Şeytan, yemeye içmeye karışır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sas): “Şeytan her halinizle sizinle beraberdir. Hatta yemek yerken bile. Biriniz bir lokma yere düşürdüğünde pislenen yeri temizleyip yesin, onu şeytana bırakmasın. Yemek bitince de tabağını güzelce sıyırsın. Zira insan, bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemez” buyurmuştur.

Ebu Hüreyrenin rivayetinde Hz Peygamber: “Çan şeytanın çalgısıdır” buyurmuştur.

Efendimiz, ölenin arkasından ağıt yakılması konusunda da şeytanı anmıştır. Ümmü Seleme: “Kocam gurbet elde bir garip olarak vefat ettiğinde, vallahi onun için dillere destan olacak bir şekilde ağlayacağım deyip hazırlanmıştım.

Bir kadın da bana bu konuda yardımcı olacaktı. Allah Rasûlü: “Sen Allah’ın çıkardığı şeytanı eve tekrar mı sokmak istiyorsun!” buyurdu. Ben de “artık ağlamadım” demiştir.”

Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem) acele etmenin şetana ait bir özellik olduğunu vurgulamış: “Düşünüp taşınarak iş yapma Allah’tan, acele etmek şeytandandır” buyurarak bizleri dikkatli olmaya teşvik etmiştir.

Bazı hadislerde yabancı bir erkeğin yabancı bir kadınla yalnız kalmamaları salık verilmiş: “Bir erkek, yabancı bir kadnla başbaşa kalmasın, aksi takdirde onların üçüncüleri şeytandır” buyurulmuştur.

Peygamberimiz, eşeğin anırmasını şeytanla, horozun ötmesini melekle irtibatlandırmış: “Geceleyin horozun ötmesini işittiğinizde Allah’ın fazlından isteyin, zira horozlar o anda melek görmektedirler. Gece vakti eşeğin anırmasını duyduğunuzda da Allah’a sığının, çünkü eşek o esnada şeytanı görür” buyurmuştur.

Allah Rasûlü, deve ile şeytan arasında da bir bağ kurmuş: “Deve ağıllarında namaz kılmayın, çünkü deve şeytandandır” buyurarak devenin tabiatı icabı insana zarar verebileceğine işarette bulunmuşlardır.

Hasılı, Allah Resülü (aleyhissalatu vesselam) birçok sözlerinde şeytandan bahsetmiştir. Bazen gerçek şeytana atıfta bulunmuş, bazen de şeytanın işi gücü şer olduğundan, şer ve hayırsız işleri şeytan diye isimlendirmiş, onun adını mecazen zikretmiştir.

ŞEYTANDAN KORUNMA YOLLARI

Şeytanın şerrinden korunmak için alınması gereken belli başlı tedbirler şunlardır;

a) Kur’ân-ı Kerim Okuma

Yüce Allah, kendi kitabını bize anlatırken: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olan (sıkıntı)lara bir şifa, inananlara bir yol gösterici ve bir rahmet gelmiştir” buyurur. Bu ayete göre Kur’ân; insanları kötülük ve günahlara karşı uyaran, ikaz eden bir öğüt; insanın ruhi-bedeni her türlü rahatsızlıklarını giderici bir şifa; insanların dünyada değişik saplantılara girmeden, istikamet üzere yaşamalarını temin eden bir kılavuz ve rehber; içindekileri okumak, anlamak, yaşamak ve başkalarının da yaşamasına vesile olmak suretiyle, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin affını ve müsahamasını celbeden bir rahmettir.

Allah Rasûlü (sas) de: “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, şüphesiz ki şeytan, içinde Bakara süresi okunan evden kaçar” buyurarak Kur’ân okumayı teşvik etmiştir.

Şeytan, insana değişik yollar kullanarak yaklaşır. Onu değişik stratejilerle baştan çıkarmak ister. Sinesine vesvese verir. Hayır yapmasına engel olur. Nerede şer ve hayırsız işler varsa onları gönlüne güzel gösterir. Değişik baskılar yaparak ruhi ve kalbi rahatsızlıklara iter, bunalımlara sürükler, karanlık düşüncelere salar. Ebediyet için yaratılan insan, şeytanın peşisıra giderken aradığı mutluluğu ve huzuru bulamaz. Arzularının çoğuna yetişemediğinden, psikolojik sıkıntılara maruz kalır.

İşte tam bu anda Kur’ân onun imdadına koşar. Ondaki ebed arzusuna cevap verir. Burada ulaşamadığı arzularına, öte tarafta kavuşabileceğini fısıldar. İçini huzur ve itminanla doldurur. Hem dünya hem ukba mutluluğuna erdirir. Şeytanın devamlı aldatma yörüngeli vaadlerine karşılık Kur’ân, ona saadet vaad eder. İnsanın maddi-manevi hastalıklarına Allah’ın izniyle şifa olur.

b) Takva Sahibi Olma

Hakkın en çok beğendiği iş takva, en temiz, en nezih kulları da müttakilerdir. Takva adına müttakilere en saf, en duru mesajı da Kur’ân’ı Hakim’dir. Bütün hayır vesilelerini değerlendirme, bütün şer yollarına karşı kapalı kalma veya kapalı kalmaya çalışma manalarına gelen takva sayesinde insan, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan kurtulur ve alâ-yı illiyyin yolcusu olur.

Hayatlarını takva yörüngeli sürdürenler, şeytanın bir hücumuna maruz kaldıklarında yaşadıkları hayat seviyeleri, onların bu vartaya düşmelerine engel olur. Tıpkı kamil manada eda edilen namazın, sahibine büyük kusurları yaptırtmadığı gibi.

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal sinyali ilişince hemen düşünüp kendilerini toparlarlar, basiretlerine tam sahip olurlar” ayetinde anlatılan da budur. Onlar böyle bir durumda derhal kendilerini yoklayıp, nerede hata ettiklerini düşünürler, şeytanın hilelerini farkeder ve gerekli tedbiri alarak Allah’a sığınırlar.
Hayatlarını bu çizgide devam ettirmeyenlerin ise böyle bir avantajları yoktur. Şeytan, her zaman için onları kandırıp başaşağı getirebilir. Onun peşisıra sürüklenir giderler ki bunlar Kur’ân’da şeytanın kardeşleri olarak tavsif edilmişlerdir: “Şeytanların kardeşlerine gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra yakalarını hiç mi hiç kurtaramazlar.”

c) İbadet Etme

Peygamber Efendimiz, bir kudsi hadiste Allah (c.c.)’ın şöyle buyurduğunu haber verir: “Kim beni tanıyan ve ihlasla ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulum, kendisine yapmasını farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. O kulum, nafilelere devam etmek suretiyle de bana yaklaşmaya devam eder. Öyle olur ki artık ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden birşey isterse, onu veririm. Bana sığınırsa onu korurum…”

Allah kendisine ibadet edenlere “kullarım” diyerek sahip çıkmaktadır. Farzları tastamam yerine getirmenin yanında nafilelerle de ciddi meşgul olma, beraberinde Allah’ın sevgisini getirecektir. Yüce Mevla tarafından sevilen bir insanın, şeytanın yalan vaadlerine kanması, onun vartalarına düşmesi ihtimali yok gibidir. Zira artık onu Allah tutuyor, her türlü fenalıktan korumaktadır. Öyle ki artık o kişi hep doğruyu görür, doğruyu tutar, hak ve istikamet üzere hayat çizgisini devam ettirir. Bu insan, Allah’ın halis bir kuludur ki şeytan ona tesir edemez. O, bunu ağzından kaçırmış: “Rabbim, beni azdırmandan ötürü, andolsun ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım, ancak içlerinden ihlasa erdirilenler müstesna” demiştir. Allah da: “İşte benim korumayı üzerime aldığım yol budur. Benim ihlaslı kullarıma karşı senin hiçbir gücün yoktur. Sen, sadece sana uyan azgınları saptırabilirsin” buyurur.

d) Az Yeme

Şeytana karşı pratikte alınabilecek tedbirlerden birisi de yemeye içmeye dikkat etmektir.

Yeme-içmede dengeyi yakalama, hayatı sağlıklı, rahat, iktisatlı ve enerjik geçirmenin belki de birinci şartıdır. Ölçüsüz yeme içme, dünya hayatını olumsuz açıdan etkilediği gibi, dini hayata da olumsuz tesirleri vardır. Beraberinde fazla uyku, gaflet, lüzumsuz konuşma, çok gülme, unutkanlık, zihinsel faaliyetlerde donukluk, ibadetlere karşı arzusuzluk gibi istenmeyen şeyler getirir.

Şeytanın en güçlü silahlarından olan şehvetin önünü alabilmek için en pratik çözüm, alınan kalori miktarını azaltmaktan geçer. Allah Rasûlü’nün (sas) insanların şehevi duygularını dengelerken, gücü yetenlerin evlenmelerini, evlenemeyeceklerin ise oruç tutmalarını salık vermesi bundan ötürü olsa gerektir.

e) Allah’a Sığınma

Şeytandan korunma deyince ilk akla gelen, ondan Allah’a sığınmadır. Çünkü Kur’ân’da iki yerde bizzat Allah Resülü’ne hitap edilerek: “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse derhal Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten, herşeyi en iyi bilendir” buyurulmuştur. Bu işin ehemmiyeti sadece bu iki ayetle kalmamış: “Ve de ki Rabbim, şeytanların dürtmelerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim” şeklinde dua bize öğretilmek suretiyle meseleye bir kez daha dikkatler çekilmiştir.

İstiaze, Eûzu billahi mineşşeytanirracim diyerek Allah’ın huzurundan kovulan şeytanın şerrinden, Allah’ın koruması altına girmek, Ona sığınmak demektir.

Şeytan, hiç olmadık zaman ve mekanlarda bile insanların göğüslerini zararlı düşüncelerle doldurmanın planlarını yapar. Kur’ân okurken akla türlü türlü şeyler getirir. O esnada bile Kur’ân dışı şeylerle meşgul eder. Ayetler üzerinde düşünüp manasında derinleşmekten insanı alıkoymaya çalışır. Bundan ötürü Cenab-ı Hak, Kur’ân okumaya başlamadan önce ondan kendisine sığınılmasını: “Kur’ân okuyacağın zaman, racim şeytandan Allah’a sığın” buyurarak salıklamış, şeytanın, Kur’ân okuma esnasında da, kalbe olumsuz dürtülerde bulunabileceğini ihtar etmiştir.

Peygamber Efendimizin hayatında da istiâze çok önemli bir yer işgal eder. Hayatının hemen her safhasında duaları işiten ve yerine getiren Cenabı Hakk’a, ya bir duası veya bir istiazesi vardır. Biz burada, O’nun istiâzelerinden birkaç misal vermek istiyoruz:

1- Sizden birinize şeytan gelir: “Şunu kim yarattı, bunu kim yarattı der durur, hatta en sonunda Rabbini kim yarattı der. Bu hal kime gelir ulaşırsa hemen Allah’a sığınsın ve o hali terketsin.”

2- Efendimiz: “İnsanoğlu için hem şeytanın ve hem de meleğin telkini vardır. Şeytanın telkini şerri vaad etmesi, hakkı yalanlaması, meleğin telkini ise iyiliği vaad edip hakkı tasdik etmesidir. Kim vicdanında meleğin telkinini duyarsa bilsin ki bu Allah’tandır. Bundan ötürü Allah’a hamdetsin. Kim de diğerini hissederse, hemen o kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın demiş, sonra da “Şeytan size fakirliği vaad eder, fuhşiyatı emreder” ayetini okumuştur.

3- Ebu Bekir (ra): “Ya Rasûlallah, bana sabah-akşam okuyacağım bir dua söyler misin?” deyince Allah Rasûlü: “Şöyle de: Ey görüneni de, görünmeyeni de bilen, gökleri ve yeri yoktan vareden, herşeyin terbiyecisi ve sahibi! Şehadet ederim ki Senden başka ilâh yoktur, nefsimin ve şeytanın şerrinden, onun beni şirke düşürmesinden Sana sığınırım dedi ve bunu sabah-akşam ve yatağına uzandığında oku buyurdu.”

4- Peygamber Efendimiz, ölüm anında şeytanın aldatmasından da Allah’a sığınmıştır. O, yüksekten düşmekten, yıkık altında kalmaktan, suda boğulmaktan ve yanmaktan Allah’a sığındığı aynı yerde “Ölüm anında şeytanın çarpmasından Sana sığınırım” diye dua ederdi.

5- Efendimiz mescide girerken: “Racim şeytandan, Azim Allah’a, O’nun pek yüce Zatına, O’nun ezeli saltanatına sığınırım” derdi. Aynı hadisin devamında: “Birisi bu duayı mescide girerken okursa, şeytan: “Günün sair vakitlerinde benden korunmuş oldu” der” buyurulmaktadır.

6- Allah Rasûlü, sizden biriniz hanımına yaklaşacağı zaman: “Allahım, şeytanı benden de, bana rızık olarak lütfedeceğin çocuktan da uzaklaştır der, çocukları da olursa, şeytan ona zarar veremez, o çocuğa musallat edilmez” buyurmuştur.

Ayrıca Felak ve Nas sûrelerine muavvizeteyn, ihlas sûresiyle beraber muavvizât denilir ki sığındırıcı sûreler demektir. Allah Rasûlü, bir rahatsızlık duyduğunda ve her gece yatmadan önce bu üç sûreyi okuyup ellerine üfler, sonra başından başlayarak aşağıya doğru ellerinin ulaştığı her yerini sıvazlar ve bunu üç defa tekrarlardı.

Şeytandan Allah’a sığınma, aynı zamanda Allah’a olan tevekkülün de ifadesidir. İnsanın bu en büyük düşmanına karşı, Allah’ın korumasını istemesi, o kişinin Hakk’a olan itimadını gösterir. İstiâze eden birisi bilmekte ve inanmaktadır ki Allah’ın herşeye gücü yeter. İsterse kendisini şeytandan korur, onun bütün tesirlerini kırar. Bu mana: “Aslında, iman edip Rabblerine güvenen ve dayananlar üzerinde onun bir nüfûzu yoktur” ayetinde açıkca görülmektedir.

SONUÇ

Şeytan, Allah’a isyanında ne kadar hatalı ve haksız ise, Âdem’e (aleyhisselâm) olan düşmanlığında da o kadar yanlış ve haksızdır.
Yaptığı yanlışlıklar, onu rahmetten uzaklaştırmış, rahmetten uzaklaşma da ona başka hataları yaptırtmış, hasılı çıkamayacağı bir kısır döngüye kendini kaptırmış gitgide bütün iyi özelliklerini körelterek, hayra hasenata bütün bütün kapanmıştır.

Aslında o, rahmetten uzak yaratılmamış, kabiliyetlerini kötüye kullanarak kendi sonunu kendisi hazırlamıştır.

İnsanlardan ve cinlerden, ruhunu öldürmüş, vicdanını bozmuş, fıtratını tahrip etmiş olanları kendine yardımcı ve yandaş edinmiştir. Âhirette kendine yardım edenleri de yarı yolda bırakarak, vefasızlığın en büyüğünü yapacaktır.

Mahşer gününde Yüce Yaratıcının engin rahmetini görünce herkes gibi o da ümitlenecek, kurtuluş yollarını beyhude arayacaktır. Şeytan, herşeye rağmen, işin sonunda Allah’ın kendisini affedeceği ümidiyle yaşamaktadır ki buna şeytanın cennet ümidi denir.

Şeytanın şerrinden korunma reçetesi, Kur’ân’da ve Sünnette verilmiştir. Şeytana karşı bir müslümanın zırhı, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâ; siperi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhı ise, istiâze, istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır. Bu kutlu kaynaklara uyulduğu sürece, Allah’ın izniyle şeytanın tesiri kırılacak, insan Rabbinin razı olacağı hayat ufkunda hayatını devam ettirecek ve ebedi âlemde sonsuz mutluluğa erecektir.
——————————–

KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI; NEFS VE ŞEYTAN

Kuran’da insanlara bildirilen, kötülüğün iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri her insanın içinde bulunan ve kendisine sürekli olarak kötülüğü emreden “nefis” tir. Nefis durmaksızın verdiği telkinlerle insanları doğru yoldan uzaklaştırmaya ve onları felakete sürüklemeye çalışır. Kuran’da nefsin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

“(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir…” (Yusuf Suresi, 53)

Nefsin destekçisi olan ve insanlara kötülüğü ve çirkin davranışları emretmekle görevli olan bir diğer varlık ise “şeytan” dır. Kuran’da şeytanın insanları yalnızca kötülüğe çağırdığı şöyle haber verilmiştir:

O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 169)

Nefis ve şeytan, insanı kötülüğe sürükleyebilmek için hayatının son anına kadar ona karşı mücadele edeceklerdir. Şeytan bu mücadelesinde başarılı olabilmek için elinden gelen her yolu deneyecek, her türlü hileli yönteme başvuracaktır. Çünkü amacı, kendisi gibi insanları da cehennem azabına sürükleyebilmektir. Cehennem azabının kurtuluşu yoktur, bu azap sonsuza kadar sürecektir ve dayanılmaz acılarla doludur.

İnsanın kendisini büyük bir tehlikeye sürüklemeye çalışan şeytanın oyununu anlaması ve onun saldırılarına karşı bu dikkatle karşı koyması gerekir. Bunun için yapması gereken ise, şeytan hakkında en doğru bilgilerin yer aldığı Kuran’ı kendisine rehber edinmesidir. Allah Kuran’da şeytanın karakterini, amacını, insanlara karşı kullanacağı yöntemleri, bunların nasıl etkisiz hale getirilebileceğini insanlara bildirmiştir.

Şeytan hakkında bilinmesi gereken ilk şey ise, onun kendine ait müstakil bir gücü olmadığıdır. Tüm varlıklar gibi onu da Allah yaratmıştır. İnsanlara karşı kötülükten yana verdiği bu mücadele Allah’ın kontrolündedir. Allah dünya hayatında insanlardan hangilerinin güzel davranışlarda bulunacaklarının, hangilerinin ise kötülüğe meyledeceklerinin anlaşılması için böyle bir imtihan ortamı yaratmıştır.

Allah, bu imtihan ortamının bir gereği olarak, kötülüğe çağıran nefis ve şeytanın yanında insana her an doğruyu ilham eden “vicdan”ı yaratmıştır. Vicdan, nefsin tam tersine, şeytanın kışkırtmalarına karşı insana daima hak olanı söyler ve onu Allah’ın razı olacağı güzel davranışlarda bulunmaya teşvik eder. Dolayısıyla vicdanının sesine uyan kişi, kötülüğe çağıran nefsini ve şeytanı kolaylıkla etkisiz hale getirebilir. Allah Kuran’da bu gerçeği insanlara şöyle bildirmiştir:

Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)

Şeytan hakkında bilinmesi gereken bir diğer önemli konu ise, onun “insanlar üzerinde zorlayıcı hiçbir etkisinin olmadığı” dır. Şeytanın vasfı, insanları sadece kendi yoluna çağırmak ve onlara bu yönde telkinlerde bulunmakla sınırlıdır. Kötülükten ya da iyilikten yana tavır koyma konusundaki seçimi ise tümüyle insanın kendi iradesindedir. Eğer iman eder ve Kuran ahlakıyla hareket ederse “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99) ayetiyle bildirildiği gibi şeytanı etkisiz hale getirmiş olacaktır. Bu durumda Allah’ın “… Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.” (Nisa Suresi, 76) ayetiyle bildirdiği gibi şeytanın düzeni bozulacaktır. Allah Kuran’da şeytanın samimi insanlara etki edemeyeceğini şöyle haber vermiştir:

Dedi ki: “Senin izzetin adına andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp-kışkırtacağım. Ancak onlardan, muhlis olan kulların hariç.” (Sad Suresi, 82-83)

Eğer insan şeytana karşı Allah’a sığınıp, kendisine doğru yolu gösterecek olan Kuran’ı rehber edinmezse, bu durumda “Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl Suresi, 100) ayetiyle haber verildiği gibi, şeytanın etkisi altına girmiş olacaktır. Bu da onu dönüşü olmayan cehennem azabına sürükleyecektir.

Kuşkusuz böyle bir durum ile karşılaşmayı hiç kimse istemez. Bunun için yapılması gereken, şeytan hakkındaki tüm bilgileri Kuran’dan öğrenmek ve onun hileli yöntemlerine Kuran ile karşılık vererek, onun tuzağını bozmak olmalıdır.

İlerleyen satırlarda şeytanın kötülüğü savunan karakterini, insanları çağırdığı gizli dinini ve bunun için kullandığı yöntemleri deşifre ederek, kötülükten sakınmanın Kuran’da bildirilen yollarını ortaya koyacağız.

http://www.kuranahlaki.com/sessiz2.htm#1

ŞEYTAN VE VESVESE

1. Şeytan ve fonksiyonu:

Şeytan, isyan etmezden önce, ibâdet-ü taatta meleklerin içinde görünüyor ve onların yaptığı işi yapıyordu (Kehf, 18/50). Nurdan yaratılmış meleklerden olmadığı için de, melekler gibi teminat altında değildi. Melekler, daha önce ifâde edildiği gibi, isyan etmez, başkaldırmaz ve emrolunanı yaparlar (Tahrim,66/6) Şeytanın içinde bulunan kibir nüvesi ve isyan tohumu, Âdem (as)’e secde teklifi karşısında çatlayıp hortlayıverince, gerçek mahiyeti ortaya çıkmıştı. Kibirle, “Ben ondan üstünüm ve hayırlıyım; onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın” dedi (Sa’d, 38/76). Âyetin beyanıyla, esas isyan eden İblis olup, İmam-ı Şibli’nin de ifâde ettiği gibi, bu isyanından sonra “Şeytan” ismini ve Kıyamet’e kadar da yaşama iznini aldı ve “Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım (baştan çıkarıp, isyan ettireceğim) diye yemin etti.” (A’raf, 7/17)

Burada şu hususu öncelikle belirtmek isteriz: Savaşta düşman ordusunun tek tek fertlerinden ziyade mensubu bulundukları birliklerin kuvvet ve güç durumları, silah ve cephane keyfiyetleri, manevra kabiliyetleri, sayı ve silah üstünlükleri ve tuttukları mevziler gibi, muharebede en mühim yeri olan hususlar etüd edilir ve ona göre vaziyet alınır. Yoksa, düşman subay ve eratının saç ve göz rengi, elbise tipi ve diğer şahsî husûsiyetlerini bilip tesbit etmek hiç bir işe yaramaz. Yarasa da, diğer hususlar kadar ağırlığı olamaz. Durum, cin ve şeytanlar hususunda da böyledir; belki bu mes’ele üzerinde biraz fazla durduk, fakat yine de teferruata girmiş sayılmayız.

Bize bu mevzûda esas gerekli olan, şeytanların yaklaşma yollarını ve ebedî hayatımızın teminatı olan iman evimizden bizi vurabileceği hile ve desiselerini tesbit edip, gerekli çareleri bulup kullanmaktır.

2. Şeytanın yaratılmasının ve insanları yoldan çıkarmasına müsâade edilmesinin hikmeti nedir?

a. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti olmazdı. Bir defa, Allah (cc)’ın asla günah işlemeyen ve şeytanın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok yaratığı vardır. Allah (cc), insandan ayrı ve farklı olarak nebatâtı ve hayvanâtı yarattığı gibi, İlâhi san’atları meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı murad buyurmuştur. Evet, yarattığı insanların mahiyetlerinde meknî bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak şeytan ve habîs ruhları çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. Şeytan, insanı arkadan kovalayan rakip bir maratoncu gibidir. İnsanın hedefe varabilmesi, muzaffer olabilmesi için, peşini bir an olsun bırakmayan bu ezelî rakibini aşabilmesi, geride bırakması ve ondan daima önde ve daha ileride olması gerekmektedir. Eğer kendisine böyle tahrik ve teşvik unsuru olabilecek bir rakip ve hasmı bulunmasaydı, onun bu ciddî yarışı yapması ve kabiliyetlerini geliştirmesi kat’iyyen gerçekleşmeyecekti; daha doğrusu, kabiliyetlerini geliştireceği zemini bulamayacak ve neticede de körelip gidecekti. İnsanoğlu, en yüksek insanlık derecesini ve insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmiş ve bağrında Ebû Bekirler yetiştirmiştir.. ve yine aynı insanoğlu, bu müsabakadaki acz ve iradesizliğiyle de Ebu cehillerin meşcereliği olmuştur.

b. Şer olan, şeytanın yaratılması değil, ona tâbi olup şer işlemektir. Nasıl herhangi bir cinayete, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil de, cinayeti işleyen eller gerçek sebep olarak gösteriliyorsa, aynı şekilde, şeytan da insanın işlediği şerlerde kanlı bir alettir ve asıl suçlu, bu aleti isti’mal eden kanlı eldir. Evet, insandaki nefis ve nefsin emrine girmiş olan irâdenin, şeytana ait telkinatın tesiri altında bazı kötülükleri işlemekte ulaşdıkları kötü neticelerin esas sebebi şeytan değildir. Şeytan ve şerler, âdi birer sebepdirler; hakikî illet, insanın iradesidir. Evet insanlar, şeytanın varolmasıyla değil, kendi irâdeleriyle kötülük işlemektedirler.

c. İnsan, her şeyi kendi dar dairesinde ve elindeki küçük neticelere göre değerlendirme meylindedir; oysa Allah (cc)’ın yaratması, umum neticelere ve faydalara bakar. Meselâ, içine elimizi soktuğumuzda ateş, elimizi yakar; -ki, bu bir kesbdir- şimdi, ateşe “bütünüyle zararlıdır” diyebilir miyiz? Haddizatında, onu şerli ve zararlı yapan bizzat kendimiziz. Haydi bu türden cüz’î zararları olduğunu kabul etsek bile, biz onun umumî neticelerine bakıp, ateşin fayda ve lüzumlu olduğuna hükmederiz. Elektrik de böyledir, yağmur da.. Allah (cc), birşeyi yaratırken umum neticelere bakar. İşte Şeytan da, yaratılış noktasında böyle umumi neticelere bakar; Ebu Cehil’in irâdesinin dahliyle Cehennem’e sürüklenmesinde de, Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliya, asfiya ve kâmil mü’minlerin terakki edip, cennetlere yükselmesinde de şeytanın fonksiyonu vardır.

d. Büyük ve küllî neticelerini bırakıp da, cüz’î şerlere sebep oldular diye ateş, elektrik veya yağmuru muzır görüyor ve “olmasalardı!” diyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde, “Neden şeytan yaratıldı” da diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, bir takım şerlerden dolayı şeytanın varlığına da ses çıkarmamamız gerekir. Askerlerimiz ölüyor diye askerlik mesleğini kaldıralım ve muharebeye gitmeyelim diyebilir miyiz? Bunun gibi, şeytanın süsleyip püslemeleriyle alıp götürdükleri, Nebî’nin iman adına kazandırdıklarının yanında binde bir nisbetinde ya vardır ya da yoktur. “Nasıl olur? Şeytanın iğvasıyla binlerce insan Cehennem’e gitmiyor mu?” denemez. Çünkü, mü’mindeki keyfiyet, kafirdeki kemmiyetten hem daha önemli, hem daha üstündür. Bir insanın hayatı mı daha önemlidir, yoksa bin böceğin hayatı mı? Bin hurma çekirdeğinden 11’i ağaç olup, gerisi çürüdüğünde, bin çekirdeğe sahip olmak mı, yoksa 989’unun çürümesine rağmen 11 hurma ağacına sahip olmak mı daha kârlıdır?

3. Vesvese nedir?

Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.

4. Lümme-i şeytaniye nedir?

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanıbaşında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kafirin yanyana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir ma’nâda bunlar da, böyle bir tamamlaycılık içindedir.

5. Vesvese daha çok kimlerde olur?

Mübtedî müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can ü gönülden Din’e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah (cc)’a karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü’minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve isti’dât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.

Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü’mindeki vesvese, buhranlar ve deprasyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mümin çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe’den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye maruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi, vesveseye ma’ruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.

Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.

Evet şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri gözlerinde ve kalbleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar…

6. Şeytanın vesvese vermedeki gayesi nedir?

Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah (cc)’ın marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat (sav)’in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terkettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah (cc)’a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?” der, vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?” der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.

Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.

7. Şeytanın sağdan, soldan ve daha başka çok değişik yönlerden gelip, insana vurması ne demektir?

Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması ma’nâsını ifâde eder. Ma’nâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet’e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah (cc)’ın kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mahiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir.. ve, bu işi yapan da şeytandır.

Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi, vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (cc) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.

Şeytanî ve melekî saha, insanın mahiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te’sirleri melekî sahayı da te’siri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.

Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah (cc)’a karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur’ân anlatmaktadır(A’raf, 7/17). Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; “İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek” dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir… Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, “Devir değişti, onlar geride kaldı” dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: “Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbad etme!..” der.

Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz…

Evet, şeytanın bir diğer geliş şekli de, suret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek suretiyledir ki, bir mü’min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü’mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nisbet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü’min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine maruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe’de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.

Ömer bin Abdülaziz (ra) , birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahazasıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahazasıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (cc) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.

Her insan, Hakk’ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah’a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.

Bunlardan başka, umumî ma’nâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük mes’eleleri küçük, küçük mes’eleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah(cc), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir mes’elenin kavgasını verir.. bazan böyle bir mes’ele, bid’at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, “Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?” gibi teferruata ait mes’elelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur’ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan birşey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.

8. Vesvesenin faydalı yanı da var mıdır?

Esasen vesvese, yukarda temas ettiğimiz gibi, çok kimselerin, özellikle de hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberektir. Tıpkı saat zembereği gibi onun kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür; çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan ve ona gâzilik sevabı kazandıran kaynak, vesvesedir.

Diğer bir yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Mü’min, işini halletmiş olmanın ve duruma hakimiyetinin verdiği rehavet ve rahatlık içinde, uyku bilmez bir düşman olan şeytanın çukurlarından herhangi birine düşmemek için dâima tetikte bir asker gibi hep uyanık kalabilir. Hasta, hastalığından dolayı Allah (cc)’a karşı yalvarış ve yakarışa geçtiği gibi, vesveseli insan da, her vesvese emaresi karşısında “Aman ya Rabbi” der ve kendini o ifritten kurtarıp, gerilime sevkeder.. ve günahları içeri almayacak bir kalenin içine girer kurtulur. Elverir ki, işaret edeceğimiz üzere, vesveseyi büyütüp, zararlı hale getirmesin.

9. Vesveseden kurtulmanın pratik ön çareleri:

a. Vesvese, imanın kuvvetindendir.

Önce hemen şunu belirtelim ki, vesvese çok korkulacak birşey değildir, çünkü iman var ki, vesvese geliyor. Sahabe-i Kiram’dan Efendimiz’e gelip, “Ya Rasûlallah, vesveseye mübtelâyım” diyen birine, Efendimiz (sav)’in cevabı, “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir” şeklinde olurdu. Şeytan, sizde de iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihte gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.

Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü’minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu’nun ve Batı’nın kâfir ve zâlimleri de öyle değil mi?..

Vesveseye düşen mü’min, “Şeytan bütün cephelerde mağlûp oldu; bu yüzden, şimdi de iman ve İslâm’a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgûl etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir.. kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoş, gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah’ın izniyle hiç bir şey yapamaz” diye düşünmelidir.

b. Vesvese, kalbin malı değildir:

Kalb rahatsız olduğuna göre, vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı…

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb, vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında ma’nâ ve mahiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddi muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayâl, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AİDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, “Gel, ne istersen yap!” demektir ki, şeytanın da istediği budur.

c. Vesveseye maruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer:

Mes’eleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından mâlum ve meşhur hale gelmiş, dünyâca da kabûl edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, “Eyvah” diyorsunuz; “Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!” Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerinde atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiç bir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menba’ınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil… Evet, işte vesveseye maruz kalb de böyledir…

d. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mes’ul etmez:

Bildiğiniz gibi, mükellef ve mes’ul olmada irâde ve şuur şarttır. Hayvanatın yanısıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla, vesvese için irâde devrede değilse ve plân, programı yapıp, “gel” diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes’ul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrâde, umumiyetle böyle kendi kendine gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o davetsiz gelir. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile irâdesi dahilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de bir takım hatıralara, hayâllere ve düşüncelere maruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hali, yaratılışın muktezasıdır.

e. Vesvese, insanın ilerlemesine mani olmayan örümcek ağı gibidir:

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur’ân, “Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır” diye ferman etmektedir (Nisa, 4/76). Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbirşey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidayete de sevkeden Allah (cc)’tır. Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar…

Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..

f. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert haline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez:

Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayâl aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayâle gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya, elinizdeki aynaya akseden alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa, aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile, attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiç bir zararı yoktur.

Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiç bir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve “Allah (cc)’ın izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım” diyeceksiniz.

g. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir:

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.. vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayâl sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele bu sûretler, nefsâniliğe bakan, bedeni te’sir altına alan suretler olursa… Evet, insan onu alır ve hayâlinde maceralı bir film haline getirir. Halbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayâllerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

h. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar:

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke haline gelir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im’an-ı nazarla büyütüp, kendine mal eder. Derken onu huy haline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye’se düşüp, tam zarara uğramanın ifâdesidir. Bu hale ma’ruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde “Artık ben mahvoldum” deyip, mağlûbiyeti kabûl eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hale getirir, sonra da onu terkeder. Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevkeder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen bu, taktik bilememenin ve düşmanı tanımamanın ifâdesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim…

i. Vesvesenin manyetik alanından ibâdet ile uzaklaşmalı ve psikolojik te’sirinden çıkılmalıdır..!

Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifâde edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gadaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekat namaz kılın ve iç dünyânızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi dağıtacak daha başka meşrû bir kısım davranışlarda bulunun!.. İrâdenizi devreye sokarak, psikolojinize te’sir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sav), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, “Burayı derhal terkedin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş” buyurmuşlardı. Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah’ı ilan ve O’nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hattâ bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (sav) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği ma’nâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikce, biz de Allah ve Rasûlü’yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz (sav)’in Mi’rac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hattâ esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazan yumruğu sıkıp meydan okuma, bazan da hafife alma ma’nâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş… Daha ileri götürsen, yine boş… Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne ma’nâsı olabilir ki!” Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, dünyâ hayatının bir oyun ve eğlenceden ibâret bulunduğu ve gerçek hayatın Ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir (A.İmran, 3/185; Ankebut, 29/64). Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (cc) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır meyveler var. (Hâkka, 69/23) Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyânın bütün güzelliklerine karşı “İsteyene ver Sen anı, bana Seni gerek Seni” diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.

Hem “Allah Rasülü (sav) ve O’nun sâdık yaranı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?” diyerek, bu mevzûda şeytanın telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.

j. Abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir.

“Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?” şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabûl ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatıyla hareket etmelidir.

Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, “Mezheplerimizden birine uyar” deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gâye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def’etmektir.

(İnancın Gölgesinde)

HADÎSLER IŞIĞINDA TEMİZLİK ve İBÂDET KONULARINDAKİ VESVESELER ve TEDÂVÎ YOLLARI

Adem DÖLEK*

ÖZET

Hadîsler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, insanların psikolojik
zaaflarını hiçbir zaman göz ardı etmediği, bilakis insanların karşılaştığı
psikolojik problemleriyle de çok yakından ilgilendiği görülmektedir.
İnsanların özellikle de inançlı kişilerin en çok mâruz kaldıkları
psikolojik problemlerden bazıları, Allah’a îmândan sonra temizlik
ibâdet konusundaki vesveselerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), gerek
Kur’ân âyetleriyle, gerekse kendi sözleriyle yaptığı telkinlerle temizlik
ve ibâdet hususlarında mâruz kalınan vesveseleri tedâvî etmiş,
psikiyatri ilminin ifadesiyle psikoterapi icrâ etmiştir. Bu bakımdan
Vesvese ile ilgili hadîsler yorumlanırken psikoterapi açısından
da değerlendirilmesi, insanların özellikle de inanan kişilerin her türlü
vesveselerden uzak olarak gerek temizlik gerekse ibâdet hususlarında
huzura kavuşmalarıyla birlikte sağlıklı bir hayat sürdürmeleri
açısından büyük önem arz etmektedir.
Anahtar Kelimeler Peygamber, temizlik, ibadet, vesvese.

ABSTRACT

MISGIVINGS IN THE CLEANNESS AND WORSHIP AND THE WAYS
OF HEALINGS WITH INSPIRATIONS IN LIGHT OF HADITHS

Satan whispers evils into the hearts of mankind especially into
hearts of believers from all sides. Some of these and most important
are misgivings in the cleanness and worship.
When the hadiths are researched, it is seen that Holy Prophet
(PBOH) had showed ways of being saved or safeguarded and He had
cured them with his directions.
Key Words: Prophet, cleanness, worship, misgiving.
GİRİŞ
Hz. Peygamber (s.a.v.), diğer insanlar gibi bir beşerdir. Ancak O
(s.a.v.), kendisine vahy indirilen bir beşerdir1. Bununla birlikte O
(s.a.v.), bütün beşeriyetin içinden seçilmiş ve yine bütün beşeriyete
Peygamber olarak gönderilmiştir2. Bir beşer olarak peygamber gön-
——————————————————————————-
* Yrd.Doç.Dr., Atatürk Ünv. Erzincan İlahiyat M.Y.O. Hadis ABD.
Öğrt. Üyesi.
adem_dolek@hotmail.com
1 Kehf, 18/110; Fussılet, 41/6.
2 Sebe’, 34/28.
Adem DÖLEK
48
————-
derilmesinin hikmetlerinden birisi, insanlığa en güzel örnek olabilmesidir.
Öyle de olmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de “Muhakkak
Sen yüce bir ahlâk üzeresin.”3, “Allah’ı ve âhiret gününü ümit
edenler için Allah’ın Rasûlünde güzel örnekler vardır.”4 âyetleriyle
O’nun güzel örnekliği Allah tarafından tescillenmiştir. Ali Yardım’ın
da ifade ettiği gibi Hz. Peygamberin şahsiyeti, çok yönlüdür. “O’nun
Peygamberliğinin şümûlüne insanı ilgilendiren ve insanlığın ilgilendiği
bütün meseleler girmektedir.”5. İşte bu meselelerden birisi de insanlığı
çok yakından ilgilendiren ve insanlığın da –özellikle günümüzde-
en çok mâruz kaldığı ve ilgi duyduğu psikolojik problemlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “İnsan psikolojisini hiçbir zaman dikkatten
uzak tutmamış, gayr-i meşru olmamak şartıyla, insanların bir
takım zaaflarına dâimâ hürmet etmiştir.”6 ve bu zaafların dengede
tutulması için telkinlerde bulunmuştur. Bu bakımdan insanoğlunun
sık sık mâruz kaldığı psikolojik problemlerden bazıları temizlik ve
ibâdet husususlarındaki vesveselerdir. Daha önce çalıştığımız “Hadîslerde
Îmân Hususundaki Vesveseler ve Telkin Metoduyla Tedâvîsi”
7 isimli makalemizde vesvesenin tarifi ve mahiyeti, şeytanın; Allah’a
îmân ile ilgili konularda telkin ettiği vesveseleri ele almış ve
böyle durumlarla karşılaşan insanların bu tür problemlerinin çözümü
için Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gösterdiği çabaları ve önerileri, örneklerle
belirtmeye çalışmıştık. Bu makalede de temizlik, ibâdet ve
diğer bazı konularda mâruz kalınan vesveseleri ve tezâhürlerini, psikiyatri
bilimindeki ifâdesiyle “kompulsif problemleri”, ele alarak Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in bu konularda telkinlerle icrâ ettiği davranış tedâvîsi
örnekleri üzerinde durmaya çalışacağız.

I- TEMİZLİKLE İLGİLİ VESVESELER ve TELKİNLE
TEDÂVÎLERİ

Maddî ve mânevî her türlü kirlerden temizlenmek hem dînin,
hem de medeniyetin icaplarındandır. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Allah
nazîf (temiz)dir, nezâfeti8 (temizliği) sever.”9, “Temizlik, îmânın
—————–
3 Kalem, 68/4.
4 Ahzâb, 33/21.
5 Yardım, Ali, Peygamberimiz’in Şemâili, İst., 1998, s., 284-285.
6 Yardım, 106.
7 Diyanet İlmî Dergi’de yayınlanmak üzere gönderilmiştir.
8 Nezâfet; maddî-mânevî temizliği ifâde eden bir kelimedir. Yani; nezâfet; kişinin
maddî kirlerden temizlenmesinin yanında, kalbinin de, Allah’ı inkar etmemek veya
O’na ortak koşmamak veya kin, çekemezlik gibi kötü huylardan ve Allah’ın razı olmadığı
ve nefisin istek ve arzularına tâbi olmamak, haram olan şeylerden kaçınmak
gibi mânevî temizliği de içine alan muhtevalı bir kelimedir. “Allah Nazîfdir” demek,
her türlü noksanlıklardan ve ehl-i dalâletin isnat ettikleri bâtıl fikirlerden münezzeh
ve temizdir, demektir. “Allah nezâfeti sever” ifâdesi de Allah, kötü inançlardan,
kötü huylardan ve davranışlardan sakınanları, haramlardan kaçınanları ve
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 449
——————————
yarısıdır …”10 buyurarak temizliğin dînimizdeki önemine dikkati
çekmiştir. “‘Orada kirlerden iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah da böyle çok temizlenenleri sever’11 âyeti nâzil olunca
Rasûlüllah (s.a.v.): ‘Ey Ensâr topluluğu! Temizlik hakkında Allah
sizi övdü. Sizin övgüye lâyık temizliğiniz nedir?’ buyurdu. Onlar
da: ‘Biz namaz için abdest alırız, cünüplükten dolayı boy abdesti alırız,
abdest bozunca da su ile tahâretleniriz.’ diye cevap verdiler. Bunun
üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): ‘İşte temizliğiniz budur, o halde bu
temizliğinize devam edin.”12 buyurmuştur.
Temizlikle ilgili hadîsler incelendiğinde; yemeklerden önce ve
sonra ellerin yıkanması13, yataktan kalkınca ellerin ve burnun yıkanması,
eller yıkanmadan suya batırılmaması14, her müslümanın
normal şartlarda haftada en az bir gün (tercihen cuma günleri)15
banyo yapması16, tırnakların kesilmesi, koltuk ve kasık tıraşlarının
yapılması, bıyıkların kısaltılması17, ağız ve diş temizliğinin yapılması18
vs. tüm temizlik çeşitlerinin yapılmasının istendiği görülmektedir.
Hatta dâima abdestli olmanın ancak kâmil bir mü’minin özelliği
maddî kirlerden temizlenenleri sever, demektir. (Bkz. İbnu’l-Esîr, Mecduddin, en-
Nihaye fî Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., V, 78-79; İbn Manzur, Cemaluddîn
Muhammed b. Mükerrem, Lisanu’l-Arab, IX, 336-337).
Ali Yardım da, nezâfeti; sadece maddî temizlik olarak anlamanın veya ele almanın
büyük bir eksiklik hatta yanlışlık olacağına vurgu yaparak, nezâfetin maddî temizliğin
ötesinde mânevî temizliği ifade ettiğine dikkati çekerek nezâfeti şöyle izah etmektedir:
“Haram kazançla elde edilip iyice sudan geçirilmiş bir meyve, temizdir fakat
nazîf değildir, dışı temiz de olsa içi kirlidir. Banyosunu yapıp, en iyi biçimde giyinmiş
kimse temizdir, fakat içi yalan, kıskançlık, kin … gibi duygularla dolu ise
nazîf değildir. Tahâret “kalıp” temizliğini, nezâfet ise onun ötesinde “kalb” muhtevâ
temizliğini ifade eder. Nezâfet, tahâretin bir üst derecesidir. Her temizlik bir nezâfet
değildir, fakat her nazîf olan, aynı zamanda asgarî şekilde temizdir de. ‘Nezâfet îmândandır.’
sözünü, kuru bir ‘Temizlik îmândandır’la karşılamak, ifadenin
nezâfet ve nezâketinden çok şey kaybettirmektedir.” (Peygamberimiz’in Şemâili, s.232.).
———————————————-
9 Tirmizî, Muhammed b. İsa, Sünen, İst., 1992, Edeb, 41.
10 Müslim b. el-Haccâc, Sahih, İst., 1992, Tahâret, 1; Tirmizî, Sünen, İst., 1992,
Daavât, 86; Dârimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman, Sünen, İst., 1992,
Vudû’, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, İst., 1992, V, 342-344.
11 Tevbe, 9/108.
12 İbn Mâce, Muhammed b. Yezid, Sünen, İst., 1992, Tahâret, 28; Ahmed b. Hanbel,
III, 422; VI, 6.
13 Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as, Sünen, İst., 1992, Et’ıme, 11, 53; Tirmizî,
Et’ıme, 39, 48; İbn Mâce, Et’ıme, 23; Ahmed b. Hanbel, V, 441; Geniş bilgi için bkz.
İbn Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Garîbu’l-Hadis, Beyrut, 1988, I, 9; Denizkuşları,
Mahmud, Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, İst., 1982, s. 60-62.
14 Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahih, İst., 1992,Vudû’, 26.
15 Bkz. Buhârî, Cuma, 2, 3, 12.
16 İhtiyaca binâen ve çalışma ya da yapılan işin durumuna göre diğer günlerde de duş
alma ihtiyacı doğabilir.
17 Buhârî, Libas, 63,64.
18 Buhârî, Cuma, 8,9.
Adem DÖLEK 50
——————————-
olduğu19 bildirilerek müslümanların her zaman abdestli olmalarına20,
bir mânâda maddî temizlik hususunda titiz davranmalarına
teşvik edilmektedir.
İslâm, maddî temizliğin yanında mânevî temizliğe de büyük önem
vermiş ve işlenen günahlardan sonra hemen yapılan bir iyiliğin
o günahı sileceğini ya da tevbe ve istiğfarın kişinin günahını mânen
temizleyeceğini bildirerek hem maddî, hem de mânevî temizliğin yapılmasına
“Şüphesiz ki, iyilikler, kötülükleri giderir.”21, “Muhakkak ki,
Allah çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.”22 gibi âyetlerle
işaret etmiştir.
Maddî temizlik olmadan, sağlıklı bir hayatın sürdürülmesi düşünülemeyeceği
gibi, temizliksiz ibâdetlerin makbul olması da
düşünülemez. Maddî temizliğin sağlık ve ibâdetler açısından bu derece
önemli olmasının yanında, bazı kimselerin vesveseye kapılarak
bu konuda aşırı noktalara vardıkları ve bunun sonucu olarak da zamanla
psikolojik rahatsızlıklara mâruz kaldıkları görülmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), her şeyde olduğu gibi temizlik konusunda
da insanı aşırılığa götüren hiç bir davranışı tasvip etmemiş, aşırılıkların
neticesi olan ve insanı ifrat ve tefrite düşüren durumlara
dikkatleri çekerek, şeytanın her türlü vesvesesinden sakındırmıştır.
Şimdi Hz. Peygamber’in, temizlik konusunda insanı vesveseye düşüren
durumlardan nasıl kurtardığını, psikoloji ilminin ifadesiyle telkin
yoluyla icrâ ettiği psikoterapiyi, örneklerle açıklamaya çalışalım.
A- Abdestle İlgili Vesveseler ve Hz. Peygamberin Telkinleri
“Abdest” kelimesinin Arapça karşılığı olan “Vudû’”; temizlik,
nezâfet, temizlikten hasıl olan güzellik mânâsındadır23. Terim olarak
da; ibâdet kastı ile ellerin dirseklerle, ayakların topuklarlarla birlikte
yıkanması, yüzün yıkanması ve başın meshedilmesidir24. Başın dışındaki
abdest uzuvlarının kuru yer kalmaması şartıyla birer kere
yıkanması farz25, iki ve üç kere yıkanması ise sünnettir26. Birinci yı-
——————————————————————–
19 İbn Mâce, Tahâret, 4; Dârimî, Tahâret, 2; Mâlik b. Enes, el-Muvatta’, İst., 1992,
Tahâret, 36; Ahmed b. Hanbel, V, 277.
20 Kişinin, daha çok kirlenmekle karşı karşıya kalan âzâları olan el, yüz, ayak gibi
organlarının, her abdest almasıyla temizlenmesi yanında mânevî olarak da günahlardan
temizlendiği hadîslerde beyan edilmiştir.
21 Hûd, 11/114; Geniş bilgi için bkz. İbn Kesir, Ebulfidâ İsmail, Tefsiru Kur’âni’l-
Azîm, Dâru’l-Fikir, ts., II, 462-464.
22 Bakara, 2/222.
23 İbn Kuteybe, Garib, I, 8.
24 Bkz. İbn Kuteybe, Garîb, I, 8.
25 Mâide, 5/6; Ayrıca bkz; Buhârî, Vudû’, 1, 22; Merğınânî, Burhanuddin Ebu’l-Hasen
Ali b. Ebî Bekr b. Abdi’l-Celîl, el-Hidâye, el-Mektebetu’l-İslâmiyye, ts., I, 12; Molla
Husrev; Dureru’l-Hukkâm, I, 6.
26 Buhârî, Vudû’, I, 23, 24; Geniş bilgi için bkz. Aynî, Bedruddin, Umdetu’l-Kârî
Şerhu Şahîhi’l-Buhârî, Beyrut, ts., III, 7-8.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 451
——————————————————
kamada şâyet kuruluk kalırsa, ikinci veya üçüncü yıkayışlar farzın
yerine geçmektedir. Abdest âzâları yıkandığı halde her hangi bir kuruluk
kalırsa abdest sahih olmaz.
1- Abdest Almakla İlgili Vesveseler
Bazı kişiler, abdest alırken uzuvlarının ıslanıp ıslanmadığı konusunda
tereddüde düşerek “Yıkamadığım yer kaldı mı? Kalmadı
mı? Âzâlarımı iki defa mı yıkadım, üç defa mı?” şeklinde düşünmeye
başlarlar. Suyun ıslatıp ıslatmadığını veya uzuvlarını kaç defa yıkadıkları
hususunda tereddüt ederler, üç defa yıkaması gereken uzvu,
beş defa yıkarlar ya da “su ulaşmadı” diye haddinden fazla su kullanırlar.
Bir litre kullanması gerekirken, on litre su sarfederler. Böylece
su israfı ve zaman isrâfı ile birlikte, şeytanın vesvesesine düşerek
onun maskarası olurlar. Bu hâl ilerleyince de kişide psikolojik rahatsızlık
meydana getirir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bazı insanların bu konuda vesveseye düşebileceklerini
haber vermiş ve “Abdest (alırken vesvese vermek) için
‘Velehân’ denilen bir şeytan vardır. Suyun vesvesesinden sakının.”
27 buyurmuştur. Bazı rivayette de “Abdest (alırken vesvese vermek)
için ‘Velehân’ denilen bir şeytan vardır, Ondan sakının.”28
şeklinde nakledilmektedir.
Hadîste geçen ve “veleh” kelimesinden türetilmiş olan “Velehân”;
hevâ ile aklın gitmesi, hayrete düşme mânâsına gelmektedir29.
Abdest alırken kişiye vesvese vererek haddinden fazla su kullandırması
sebebiyle bu şeytana “Velehan” denilmiştir30. Kişi, abdest alırken
bu şeytanın vesvesesine kapılır ve şeytan da bu kişi ile oynamaya
başlar. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.), böyle bir şeytanın,
abdest alırken vesvese verdiğini haber vermek suretiyle kişiyi aşırılığa
düşmekten sakındırmıştır.
Bu konu ile ilgili şu hadîs de dikkati çekmektedir: Hz. Peygamber
(s.a.v.)’e bir a’râbî gelir ve abdest hakkında soru sorar. Hz. Peygamber
de abdest azalarını üçer kere yıkayarak abdestin alınışını
ona gösterir, sonra da “İşte abdest budur, kim üçten fazla yıkarsa
kötü etmiş veya haddi aşmış veya zulmetmiş olur.”31 buyurur.
Buhârî de, Hz. Peygamberin fiili olan üç defadan fazla yıkama ve suyu
israf etmeyi âlimlerin kerih gördüklerini belirtir32.
————————————————————–
27 Tirmizî, Tahâret, 43; İbn Mâce, Tahâret, 49; Ahmed b. Hanbel, V, 136; Ayrıca bkz,
Tebrîzî, Muhammed b. Abdillah el-Hatîb, Mişkâtu’l-Mesâbih, Beyrut, 1979, I, 131.
28 Tayâlîsî, Ebû Dâvud, Müsned, Beyrut, ts., s. 24.
29 Ebûlbekâ, Eyyub b. Musa, Külliyyât Mu’cemun fi’l-Mustalahât ve’l-Furûkı’l-
Lüğaviyye, Beyrut, 1993, s. 398.
30 Ebûlbekâ, s. 946.
31 İbn Mâce, Tahâret, 48.
32 Buhârî, Tahâret, 1.
Adem DÖLEK 52
———————————-
Hadîs kitaplarında Hz. Peygamber’in abdestte kullandığı su miktarı
anlatılırken, günümüz ölçü birimiyle yaklaşık bir litreye yakın
miktardaki (bir müdd) su ile abdest aldığı bildirilmektedir33. Bu da
bize abdest alma konusunda su israfı yapmadan kifâyet edecek derecede
su kullanılmasının gerekliliğine işaret etmektedir34.
Hz. Peygamber (s.a.v.), abdest alma konusunda böyle bir psikolojik
rahatsızlığa düşenleri tedâvî etme sadedinde, kişiye, abdest alınırken
şeytanın musallat olabileceğini, suyun abdest azalarını ıslatması
ve kaç defa yıkandığı konusunda vesveseye düşülmemesi gerektiğine
dikkati çekmiş35, üç defadan fazla yıkamanın haddi aşmak
olduğunu bildirmiştir. Böylece Hz. Peygamber, abdest hususunda
vesveseye mâruz kalan kişinin vesvesesini telkin yoluyla tedâvî etmiş
olmaktadır.
a- Abdestin Bozulması ile İlgili Vesveseler
Dinimizde abdesti bozan şeyler bellidir. Kişi abdestli iken küçük
ve büyük abdest mahallinden çıkan necasetler veya yellenme, vücudun
her hangi bir yerinden çıkan kan, iltihab vs. şeyler abdesti bozar.
Ancak bazı zaman, kişinin makadında bir hareketlenme meydana
gelir ve “Acaba yellenme mi oldu?” diye tereddüt eder, abdesti konusunda
şüpheye düşer, namaz kılmakta ise namazı bırakır gider.
Aslında o hareketlenme, bir yellenme değildir. Nitekim aşağıda zikredeceğimiz
hadîslerde de görüleceği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle
bir hareketlenmeyi şeytanın vesvesesi olarak nitelendirmiş ve böyle
bir durumla karşılaşan kişiye şu tavsiyeyi yapmıştır: “Ses ve koku
olmadıkça abdest almaya gerek yoktur.”36.
Rasûlüllah (s.a.v.)’a, namazda iken ‘hayaline abdesti bozuldu
gibi’ gelen bir adamdan bahsedilmişti. Rasûlüllah (s.a.v.): “Sesi işitip
kokuyu duymadıkça namazı sakın terk etmesin.”37 buyurmuştur.
İbnu Huzeyme (v.311/923)’nin rivâyetinde “Birinize şeytan gelip de
‘Abdestini bozdun’ dediği zaman, o da ‘yalan söyledin’ desin.
Ancak burnu ile koku hisseder ve kulağı ile de sesi duyarsa o hariç.”
38 buyurulmaktadır. Kişinin namazda şeytana “yalan söyledin”
33 Buhârî, Vudû’, 47; İbn Kuteybe, Garib, I, 8; İbnu’l-Kayyım, Şemsuddin Muhammed
b. Ebî Bekr, Şeytanın Tuzakları (Terc: Ömer Temizel), Konya, 1993, I, 442-443;
Geniş bilgi için bkz.Bâbânzâde, Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i
Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ankara, 1979, I, 166.
————————————————————
34 Bkz. Serahasî, Şemsuddin, el-Mebsut, İst., 1982, I, 45.
35 Mübârekfûrî, Muhammed Abdurrahman b. Abdirrahim, Tuhfetu’l-Ahvezî bi Şerhi’t-
Tirmizî, Beyrut, 1990, I, 156-157.
36 Buhârî, Vudû’, 4; Tirmizî, Tahâret, 56.
37 Buhârî, Vudû, 4; Müslim, Hayız, 98.
38 İbn Huzeyme, Muhammed b. İshak, Sahih, Beyrut, 1992, I, 19; Hâkim, Muhammed
b. Abdillah, el-Müstedrek ala’s-Sahihayn, Beyrut, 1990, I, 227.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 453
—————————————————————————
sözünü “içinden geçirmek” suretiyle demesidir. Aksi halde telaffuz
edecek olsa namazı bozulur. Bu da câiz değildir39.
Yine bir rivâyette “Biriniz namazda iken ona şeytan gelir ve
dübüründen bir kıl alır, onu uzatır. O kişi de abdestinin bozulduğunu
sanır. Böyle bir durumda ses duymadıkça veya koku hissetmedikçe
namazdan ayrılmasın.”40 buyurulmaktadır.
Başka bir rivâyette de “Biriniz mescidde iken, karnında
(dübüründe) bir hareket hissetse ve abdestinin bozulup bozulmadığı
hususunda tereddüde düşse bir ses işitmedikçe veya bir koku
duymadıkça (abdest almak için) mescidi terk etmesin.”41
buyurulmaktadır. Ahmed b. Hanbel (v.241/855)’in naklettiği bir hadîste
de “Biriniz namazda iken şeytan ona gelir ve bir adamın
hayvanını yumuşakça zaptettiği gibi o kimseyi ele geçirir, ona
hakim olunca o kişinin kalçalarının arasından, onu namazdan
vazgeçirmek için, yellenme gibi bir şey yapar. Biriniz böyle bir
durumla karşılaşırsa, şüphe bırakmayacak şekilde kesin olarak
bir ses duymadıkça ya da koku hissetmedikçe namazını bozmasın.”
42 buyurulmaktadır.
Nevevî (v.676/1277), hadîsi açıklarken; böyle bir durumda
abdestin bozulmasınin, yelin çıkmasına bağlı olduğunu ve kişinin
kesin olarak abdestinin bozulduğunu bilirse, yellenmenin sesini işitmesi
veya kokusunu duymasının şart olmadığını, bu hususta
müslüman âlimlerin icma etmiş olduklarını ifâde eder43.
Görüldüğü gibi hadîslerde, namaz esnasında veya mescide girince
ya da abdestli iken, abdestin bozulduğuna dair vesveseye düşüldüğü
takdirde takip edilecek yol gösterilmekte ve karşılaşılan bu
durumun şeytandan kaynaklanan vesvese olduğu bildirilmektedir.
Abdestinin bozulduğu hususunda kanaate sahip olan müslümanın
halinde tereddüt olmaz, zaten o bilir ki, abdesti bozulmuştur.
Abdestsiz olan kişi, abdest almadıkça namaz kılamaz. Abdestinin
bozulduğuna hükmeden kimsenin ses ve koku duymaya ihtiyacı da
yoktur44.
———————————
39 İbn Huzeyme, I, 19.
40 Ahmed b. Hanbel, III, 96.
41 Müslim, Hayz, 99; Ebû Dâvud, Tahâret, 68 (177); Tirmizî, Tahâret, 56; İbnu
Huzeyme, Sahih, I, 19.
42 Ahmed b. Hanbel, II, 330.
43 Nevevî, Muhyiddin, Ebû Zekeriyya Yahya b. Şeref, Şerhu Sahih-i Müslim, Beyrut,
ts., III, 49-50.
44 Aynî, Umde, II, 253; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi,
Ankara, 1990, X, 448.
Adem DÖLEK 54
——————-
Çünkü şüphe ile yakîn -kesin bilgi- zâil olmaz45. Yakîn ancak
yakîn ile zâil olur. Dînî konuların hiç birinde şüphe ile yakîn zâil olmadığı46
gibi, abdestin, yakînî olarak bozulduğu bilinmedikçe de
abdestin varlığı devam ediyor demektir47. Abdullah b. Mübârek
(v.181/797): “Kişi, abdest konusunda şüpheye düşse de, bozulmadığına
dair yemin edebilecek bir yakîne sahip olursa abdest alması
gerekmez.”48 der.
Bütün bu açıklamalar; Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kişinin büyük
abdest mahallinde meydana gelen hareketlenmeden ve tereddüde
düşüren bir durumdan dolayı oluşan vesveseden kurtulmanın yollarını
gösterdiğini ve böyle bir vesveseyi de telkin yoluyla tedâvî ettiğini
göstermektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir yandan abdestli olan kişiye şeytanın
vereceği vesvesenin şekillerini beyan ederken, öte yandan da namaz
kılacak insanların abdestlerini güzel şekilde almamaları durumunda
da şeytanın vesvese vereceğini bildirerek abdestlerini tam almalarını
emrettiğini görmekteyiz49. Meselâ; bir keresinde Hz. Peygamber
(s.a.v.) ashabına namaz kıldırır ve namazda “Rum sûresi”ni okur.
Ancak sûrenin bir kısmında şaşırır. Daha sonra “Bazı kimselerin
namaza abdestsiz olarak gelmelerinden dolayı şeytan namazda
kıraati bize şaşırttırdı. Namaza geldiğiniz zaman abdestlerinizi
güzelce alın.”50 buyurur.
Abdestin tam alınması, abdest azalarının hiçbir yerinde kuru yer
kalmadan yıkanmasıdır. Kuru yer kalacak olursa abdest olmaz, dolayısıyla
namaz da olmaz. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.v.), bir
taraftan abdest alma konusunda haddi aşmamayı, diğer bir ifâdeyle
ifrat etmemeyi yeğlerken, diğer yandan da noksan yapmamayı yani
tefrite düşmemeyi tavsiye etmektedir. Çünkü kişi, her iki durumda
da şeytanın vesvesesine mâruz kalabilir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), kişinin vesveseye düşmesine sebep olabilen
bu yolları açıklayarak şeytanın abdestle ilgili vesvesesinden ümmetini
korumuş olmaktadır. Bu anlatılanlar ışığında Hz. Peygamberin
abdestle ilgili sünneti iyi öğrenilmekle ve biraz da dikkat etmek
suretiyle şeytanın, abdestle ilgili hususlardaki vesveselerinden
kurtulunabilir.
45 Buhârî, Vudû, 4; Hattâbî, Hamd b. Muhammed, Meâlimu’s-Sünen, Beyrut, 1991,
I, 55-56; İbn Huzeyme, I, 18; Bkz. Ali Haydar, Dureru’l-Hukkâm Şerhu
Mecelleti’l-Ahkâm, Beyrut, ts., I, 20 (4. madde).
——————————-
46 Mubârekfûrî, I, 208.
47 İbn Huzeyme, I, 17.
48 Tirmizî, Tahâret, 56.
49 Bkz. Buhârî, Vudû, 29; Müslim, Tahâret, 25,26; Ebû Dâvûd, Tahâret, 4.
50 Ahmed b. Hanbel, III, 471.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 455
———————————————-
b-Gusül Abdesti ile İlgili Vesveseler
Gusül; cünüplük, hayız ve nifastan, temizlenmek niyetiyle, bütün
bedenin tamamının kuru yer kalmadan temiz su ile yıkanmasıdır.
Gusülden maksat temizlenmektir. Hükmü de her müslümana
farzdır51.
Bazı kişilerde görülen bir vesvese şekli de banyoda haddinden
fazla kalarak banyo yapmakla meşgul olmasıdır. Gusül abdestinin
alınışı ile ilgili farklı rivâyetleri değerlendirdiğimizde ve Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in gusül abdesti almasına baktığımızda şunu görürüz: Hz.
Peygamber (s.a.v.) önce ellerini, sonra vücudundaki necasetleri yıkar,
sonra da namaz abdesti gibi abdest alırdı; parmaklarını suya batırarak
kuru yer kalmaması için saçlarının diplerini hilâllardı; sonra
başına su döker, sonra sağ omuzuna ve daha sonra da sol omuzuna
üçer kere su döker, vücudunda kuru yer bırakmadan bütün bedenini
yıkardı52. Ancak yıkanılan yerde su birikmesi durumunda ayakların
yıkanmasının en sona bırakıldığı53 görülmektedir. Namaz abdesti
gibi abdest almadan da gusül abdesti alınabilir, bunun için gusülde
esas olan vücutta kuru yerin kalmamasıdır.
Hz. Peygamberin gusül abdestinde kullandığı su miktarı anlatılırken,
konu ile ilgili farklı rivâyetler değerlendirildiğinde, günümüz
ölçü birimiyle yaklaşık 2,5 litreden 5 litreye kadar varan miktarlarda
(bir sâ’) su kullandığı açıkça anlatılmaktadır54. Bu konuda Ahmed
Nâim (v.1934) şöyle der: “Peygamber Efendimizin muhtelif miktarlarda
su ile abdest alıp yıkandığına dair pek çok rivâyetler de vardır.
Buradaki miktarlar, orta yapılı bir kimsenin gusül edebilecek ve azası
üzerinden akacak suyun en az miktarını gösterir. Bedenin azalarının
ıslanıp üzerinden su aktıktan sonra bu miktarlardan da az su ile
hades/abdetsizlik giderilebilir. İsraf dedirtmeyecek şekilde ziyâdesi
ile de câizdir.”55
Şunu ifâde edelim ki, rivâyetlerdeki farklı ifâdeler; gusül işinin
icrasında Rasûlüllah’ın, farzların yerine getirilmesini esas alarak teferruatta
farklı davranışlar gösterdiğini, tâlî hususlarda da zamana
ve şartlara göre serbest davrandığını göstermektedir56.
—————————————————————————
51 Mâide, 5/6; Nisâ, 4/43; Bu konuda geniş bilgi için bkz. Sofuoğlu, M. Cemal, İslâm
Dîni Esasları, İzmir, 1999, s. 129
52 Buhârî, Vudû, 1,
53 Buhârî, Vudû, 2, 6.
54 Buhârî, Vudû’, 3, 47; Bu konuda geniş bil için bkz. Bâbânzâde, I, 164-165; Canan,
X, 542-543.
55 Bâbânzâde, I, 166; Ayrıca bkz. İbnu’l-Kayyım, Şeytanın Tuzakları, I, 442; Serahsî,
I, 45.
56 Canan, X, 538.
Adem DÖLEK 56
————————
Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki; Hz. Peygamber’in
boy abdesti alışı iyi bilinir ve günümüz şartlarındaki geniş imkânlar
da göz önüne alınırsa, haddinden fazla suyun kullanıldığı ve bunun
israf seviyesine ulaştığı söylenebilir. Buna ilâveten bir de vesvese
hastalığına kapılmış olanların uzun süre banyoda kalmaları düşünülürse
ne kadar su ve zaman israfı olduğunu anlamak zor değildir. Bu
durumlar karşısında Hz. Peygamberin beyan ettiği ve kendisinin de
tatbik ettiği gusül abdesti alma şekline uyulur ise hem vesveseden
hem de su ve zaman israfından kurtulmuş olunacaktır.
Şunu da belirtmek gerekir ki; insan bazen yolculukta veya misafirlikte
konakladığı yerlerde gusül abdesti almak icap eder de su
bulamazsa veya o anda yıkanma fırsatı bulamaz ise böyle durumlarda
şeytanın vesvesesi ile karşılaşabilir. Böyle bir olay Bedir savaşında
sahabinin başına gelmiştir. Bedir savaşı başlamadan önce düşman
Bedir suyunun etrafını kuşatmışlardı, müslümanların ise ne
içecek, ne de yıkanacak suları kalmıştı. Konakladıkları yerde geceleyin
uyduklarında bir çok sahabi ihtilam olmuştu. Şeytan da onların
gözlerine görünerek, “Siz, içinizde Peygamber’in bulunduğunu ve Allah’ın
dostları olduğunuzu söylüyorsunuz, halbuki cünüp cünüp
namaz kılacaksınız ve susuzluktan da helak olacaksınız, hak üzere
olsaydınız düşman size galip gelmezdi.” diyerek onlara vesvese veriyordu
ve korkutuyordu. Müslümanlar da cünüp durmaktan ve o
halde namaz kılmaktan mustarip oluyorlardı. O esnada Allah onlara
semadan yağmur yağdırdı, vadiler aktı, onlar da hem içtiler, hem de
gusül abdesti aldılar. Böylece Allah onları vesveseden kurtardı ve onlardan
sıkıntılarını da giderdi57. Kur’ân bu gerçeği şöyle anlatır: “Sizi
tertemiz yapmak, sizden şeytanın vesvesesi (ricsi)ni gidermek, kalplerinizi
pekiştirmek, ayaklarınızı sabit kılmak için Allah semadan su
indiriyordu.”58.
Böyle durumlarla karşılaşıldığında alınacak tedbiri yine dinimiz
bize öğretmektedir. Meselâ, suyun bulunmadığı veya donma, yaralı
olma ve hastalıklı olma gibi hayâtî bir tehlikenin bulunduğu zamanlarda
teyemmüm yapılmak suretiyle ibâdetlerin ifâ edilmesi imkânı
verilmiştir59. Bununla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de “… Cünüp iseniz gusül
ederek temizlenin, eğer hasta olup suyu kullanamayacak durumda
veya yolculukta olursanız veya biriniz abdest bozmaktan gelirse veyahut
kadınlarınıza temasta bulunmuş olursanız ve bu durumlarda da
su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin, yüzü-
————————————————————————————-
57 Bkz. Râzî, Fahruddin, et-Tefsîru’l-Kebîr, Tahran, ts., XV, 133-134; Âlûsî,
Şihâbuddin, Mahmud el-Bağdâdî, Rûhu’l-Meânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-
Seb’ı’l-Mesânî, Beyrut, 1985, IX, 187; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân
Dili, Eser, Neş. ts., IV, 2376.
58 Enfal, 8/11.
59 Geniş bilgi için bkz. Merğınânî, I, 25-28; Serahsî, I, 66 vd.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 457
————————————————————————–
nüzü ve ellerinizi onunla mesh edin. Allah size güçlük çıkarmak
istemez. O sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak
istiyor, umulur ki böylece şükredersiniz.”60 buyurulmaktadır.
Bu bakımdan şeytanın vesvesesine kapılmaya gerek yoktur.
Kur’ân’ın bu emri yanında Hz. Peygamber’in şu tavsiyelerini bilmek
ve uygulamak yeterli olacaktır: Bir adam Hz. Ömer’e gelir ve “Cünüp
oldum, su da bulamadım (ne yapabilirim)” der. O esnada Ammar b.
Yâsir, Hz. Ömer’e “Hatırlamıyor musun? Sen ve ben birlikte olduğumuz
bir yolculukta idik, sen namaz kılmamıştın, ben de teyemmüm
edip namazımı kılmıştım. Bu durumu Peygamber’e haber vermiştim
de, Peygamber de “Ellerini yere vurdu ve ellerine üfledi sonra da
elleriyle yüzüne ve kollarına meshetti de, bu şekilde yapman sana
kafidir, demişti.” diye cevap vermişti61. Teyemmüm ile ilgili bir
çok hadîs bulunmaktadır62. Konuyu fazla taşırmamak için bu kadarla
iktifa ediyoruz.
Netice olarak, âyette belirtilen durumlarla karşılaşan kişinin, su
bulamadığında her hangi bir sıkıntıya düşmeden ve şeytanın vesvesesine
kapılmadan, Hz. Peygamber’in tatbikine uyarak temiz bir toprağa
ellerini vurup onunla yüzlerini ve kollarını mesh etmek suretiyle
teyemmüm etmesi kâfidir.
Yine erkeklerde özellikle de bazı gençlerde vesveseye sebep olan
bir durum daha vardır ki, o da meni ile mezinin birbirinden farklı
şeyler olduğunun bilinmemesidir. Zira kişi, kendisinden mezi geldiğinde,
meni geldi zannı ile her mezi geldiğinde banyo yapmakta, bu
kadar fazla banyo yapmakla da baş edemeyince sıkıntıya düşmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), her erkeğin mezi ifraz edebileceğini haber
vermiş ve böyle bir durumla karşılaşan kişinin erkeklik uzvunu ve
husyelerini yıkayarak namaz abdesti almanın yeterli olacağını bildirmiştir63.
Bir başka örnek olarak şu hadîsi zikredebiliriz: Sehl İbnu
Hüneyf anlatıyor: “Ben mezi akıntısından epey bir sıkıntı çekiyordum.
Bu yüzden de sık sık gusül abdesti alıyordum. Sonunda
Rasûlüllah (s.a.v.)’a bu durumu sordum. Bana: ‘Meziden dolayı sana
abdest kafidir.’ buyurdu. Ben de: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Elbiseye
değen meziyi ne yapmalıyım?’ dedim. Rasûlüllah da: ‘Bir avuç su
alıp, bunu mezinin değdiğini gördüğün yerlere serpmen yeterli-
——————————————————————————-
60 Mâide, 5/6; Teyemmüm, hicretin altıncı senesinde meşru kılınmıştır.
61 Buhârî, Teyemmüm, 4.
62 Hadîsler için Hadîs kitaplarının Teyemmüm bölümlerine bakılabilir.
63 Ebû Dâvud, Tahâret, 83 (211).
Adem DÖLEK 58
—————————
dir.’ buyurdu.”64. Aynı olay Hz. Ali için de nakledilmekte ve ona da;
mezinin gelmesinden dolayı tenasül uzvunun ve mezinin ıslattığı yerlerin
yıkanması ile birlikte namaz abdestinin kifâyet edeceği, gusül
abdestinin gerekmediği bildirilmiştir65.
Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), mezinin sadece namaz abdestini
bozduğunu, gusül abdestini gerektirmediğini haber vermiştir66. Dolayısıyla
mezinin gelmesi kesildikten sonra bulaştığı yerlerin ve elbisedeki
bulaşan kısmın yıkanması ile temizlik hasıl olur ve ondan sonra
da namaz abdesti gibi abdest almak yeterli olur. Bu konuda her
hangi bir tereddüde ve vesveseye düşmeye gerek olmadığı hadislerde
işaret edilmiştir.

c- İstibra ile İlgili Vesvese

İstibra; küçük abdest bozduktan sonra idrar akıntısının kalmaması
için beklemektir67. Hz. Peygamber (s.a.v.); “Biriniz
bevlettiğinde erkeklik uzvunu üç kere sıyırsın.”68 buyurarak
istibrayı tavsiye etmiştir69. Taharetlendikten sonra kişi, idrar yolunda
idrarın çıkma ihtimalinden iyice emin olması bakımından da başkalarının
dikkatini çekmeyecek şekilde, biraz yürümek, hafifçe öksürmek,
ayakları hareket ettirmek, kımıldamak gibi bazı metotlardan
birisini yapabilir. Şâyet akıntı gelecek olursa tekrar taharetlenir
(istinca yapar) ve abdestini alır.

İstibranın yapılışı, genellikle insandan insana değişir: Kimi, hafifçe
bir sıyırmakla; kimi, öksürmekle yapabilir; kimi de bunların hiç
birine ihtiyaç duymadan biraz bekleyerek bunu sağlayabilir. Şâyet,
küçük abdesti bozduktan sonra, istibra yapmadan, hemen abdest
alınırsa bu sakıncalı olabilir. Çünkü idrar yolundaki kalıntılar,
abdest aldıktan sonra çıkarsa abdest bozulur70, namaz da olmaz.
Bununla birlikte elbise kirlenir ve idrar, el ayasından fazla miktarda
olduğunda yine namaza engel olur. Bu bakımdan istibra yapmanın
büyük önemi vardır. İdrar akıntısının kesilmesi kişiden kişiye değişebilir:

Bazı kişilerde çabuk, bazı kişilerde de biraz gecikmeli olabilir.
Fakat bazı kişiler, istibra yaparken, normal şartlarda yukarıda söz
konusu edilen ve kendisine en uygun olan metotlardan birini yap
—————————————————————————-
64 Ebû Dâvud, Tahâret, 83 (210); Tirmizî, Tahâret, 84; İbn Mâce, Tahâret, 70.
65 Buhârî, Gusül, 13; Müslim, Hayız, 17; İbn Huzeyme, I, 15.
66 Ebû Dâvud, Tahâret, 93, 83.
67 İbn Manzur, I, 33; Geniş bilgi için bkz. Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali,
İst., 1992, s., 70; İSAM (heyet), İlmihal, İst., ts. I, 193-194; Sofuoğlu, s.199.
68 Heysemî, Ali b. Ebî Bekir, Mecmeu’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, Beyrut, 1982, I, 207.
—————————
69 Erkekler, küçük abdestini bozduktan sonra, sol elinin işaret parmağı altta, baş
parmağı da üstte olmak üzere tenasül uzvunu dipten uca doğru hafifçe birkaç kere
sıyırmak suretiyle idrar akıntısının yolda kalmamasını sağlarlar, sonra da tahâretlenirler.
70 Zihnî, Mehmed, Nimetü’l-İslâm, İst., 1398/1977, 57; Canan, XIV, 566.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 459
————————————————————————-
ması yeterli olmasına rağmen, aşırılığa kaçarak idrarının kesilmediği
vesvesesine kapılır ve abdestini bozduktan sonra istibra yapmak
maksadıyla tuvalette ya da dışarıda uzun süre beklerler, yürürler,
hatta bu yüzden de cemaatle namaz kılmayı kaçırırlar. Böyle kişilerde
şâyet anormal (patolojik) bir rahatsızlık varsa idrar tahlili yaptırması
ve tıbbî bir rahatsızlık tesbit edildiğinde tedâvî görmeleri lazımdır.
Eğer tıbbî bir rahatsızlık yoksa o zaman böyle kişilerin rahatsızlıkları
vesveseden kaynaklanmaktadır. Bu durumda yapılacak iş, Hz.
Peygamber’in sünnetine ve O’nun yaptığı telkinlere uymak olacaktır.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cebrâil (bana) geldi ve: ‘Ey Muhammed!
Abdest aldığında (avucuna biraz) su alıp (avret mahalline)
serp.’ dedi.”71 buyurmuştur.
İbnu Mâce’nin rivâyetinde de “Cebrâil bana abdesti öğretti ve
abdest aldıktan sonraki çıkacak idrar (şüphesin)den dolayı elbisemin
altına su serpmemi emretti.”72 buyurulmaktadır. Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in de, abdest aldıktan sonra avucuna biraz su alarak
avret mahalline serptiği, başkasına da bu şekilde yapmasını emrettiği73
rivâyet edilmektedir74. Bu şekilde su serpmenin sebebi, vesveseyi
gidermek içindir75 ki, elbisesinde yaşlık hisseden kişi, (yaşlığın idrardan
olmadığında yakîn sahibi olmak şartıyla) bu hissin su serpintisinden
geldiğine hamlederek vesveseden kurtulmuş olur76.
Hadîslerde de görüldüğü üzere, abdestini aldıktan sonra akıntı
geldiği konusunda vesveseye kapılan kişi, Hz. Peygamber’in bu sünnetine
uyduğu takdirde, elbisesine idrar ıslaklığı bulaştığı vehmine
karşı, o ıslaklığın idrardan değil, serptiği sudan olduğunu düşünecek
ve abdesti konusundaki şüphesi ortadan kalkacak ve bu tarzdaki
kaygıdan da kurtulmuş olacaktır. Neticede kişinin, kendisine en uygun
olan metodu yaptıktan sonra vesveseye kapılmasına hiç gerek
kalmayacaktır. Bu bakımdan Hz. Peygamberin (s.a.v.), böyle vesveseye
mâruz kalabilecek insanların rahatsızlılarını gerek kendi tatbikiyle
gerekse de yaptığı telkinlerle tedâvî ettiği, diğer bir ifâdeyle psikoterapi
icrâ ettiği rahatlıkla söylenebilir. O halde abdest konusunda bu
tür vesveseye kapılan kişilerin, Hz. Peygamberin bu tavsiyelerine
uymaları vesveselerinden kurtulmalarına bir çare olabilir.
———————————————————————–
71 Tirmizî, Tahâret, 38.
72 İbn Mâce, Tahâret, 58; Ahmed b. Hanbel, V, 203.
73 İbn Mâce, Tahâret, 58.
74 İbn Mâce, Tahâret, 58.
75 İbnu’l-Esîr, Mecduddin, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., V, 69;
Fıkhî açıklamalar için bkz., Serahsî, I, 86.
76 Zihnî, 57.
Adem DÖLEK 60
—————————
d- Diğer Temizlikler ile İlgili Vesveseler

Yukarıda da bahsedildiği gibi, temizliksiz sağlıklı bir hayatın olması
düşünülemediği gibi, temizlik olmadan ibâdetler de makbul olmaz.
Ancak psikiyatristlerin tespitlerine göre bazı kişilerin özellikle
de bazı bayanların, temizlik yapma hususunda aşırılığa vardırdıkları
görülmektedir. Bu konuda psikiyatristlerin tespitlerinden bazıları
şunlardır: Bazı kimselerin;
-Ellerini, mikropların çıkmadığı kaygısıyla uzun süre yıkamaları,
-Ellerinin derisi soyulmaya varıncaya kadar sabunlayarak yıkamaları,
-Evlerini her gün yıkamaları,
-Elleri bir şeye dokunduğunda hemen sabunlamaları,
-Çorapla yere basınca o çorapla namaz kılmamaları,
-Bir eşyayı haddinden fazla defalarca yıkamaları,
-Kirlenme düşüncesiyle çocuğunu kucağına almamaları ve bebeklere
dokunmamaları,
-Eve her hangi bir misâfir geldiğinde evin kirlendiği vesvesesiyle
misâfir gider gitmez misâfirin bulunduğu yerleri tekrar tekrar silmeye
başlamaları gibi bir çok durumlar77.
Günümüzün tıbbî ve sağlık açısından gelişen imkânları, imâl edilen
bir çok temizlik maddeleri, ibâdetin sahih olması için fıkıh
kitablarındaki âlimlerin açıklamaları78 açısından konuya bakıldığında,
söz konusu edilen bu durumlar temizlik yapmanın ötesinde hayatı
zehir eden ve yaşantıyı azâba çeviren psikolojik bir rahatsızlığın
olduğunu göstermektedir.

İbâdete mâni, sağlığa zararlı, insan tabiatının hoş görmediği ve
göze görünen bir kirlilik mevzu bahis ise elbette o temizlenecektir.
Bunun temizlenme şekillerinin de en azından ilmihal kitaplarında
açıkça izahları yapılmıştır. Ancak dînî ölçüler içerisinde kifâyet edecek
temizlik yapıldıktan sonra onun ötesindeki aşırılık vesveseden
kaynaklanmaktadır ve bu durum da iyi görülmemektedir. Böyle bir
vesveseden kurtulmak için; ibâdet açısından temizlikle ilgili hadîslerin,
âlimlerin fıkıh kitaplarındaki “Necâsetten Temizlik” bölümlerinde
——————————————————————————–
77 Bu konularda şikayetçi olanlara örnek olarak bkz. Saygılı, Sefa, Strese Son, İst.,
2001, s. 41; Emmelkap, Paul M. G. (heyet), (Terc: Birsen Ceyhun, Nursen Oral),
Anksiyete Bozuklukları, Ankara, 1994, s. 126, 127; Karaçay, Yusuf, Bir
Psikiyatristle Sohbetler, İst., 2001, s., 24-25; Goleman, Daniel, Duygusal Zeka
(Çev: Banu Seçkin Yüksel), İst., 2003, s., 89.
78 “Bütün Fıkıh kitaplarının “Necasetten temizlenme” bölümleri bu konu ile ilgilidir.
Meselâ bkz. Serahsî, I, 44 vd.; Bilmen, s. 66-71; İSAM, İlmihal, I, 190-192.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 461
————————————————————————–
yer alan yorumlarına bakmak79, tıbbî açıdan da günümüzün temizlik
imkânlarını göz önünde bulundurmak yeterli olacaktır.
Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.v.), yıkanılan (banyo yapılan)
yerlere küçük abdestin yapılmamasını tavsiye ederek çoğu vesvesenin
bundan olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hiç biriniz
yıkandığı yere asla bevl etmesin, sonra orada gusül abdesti alır,
zira vesvesenin çoğu bundan hasıl olur”80. Bazı rivâyetlerde “sonra
orada abdest alır”81 şeklinde gelmiştir. “Vesvesenin çoğu bundan hâsıl
olur” ifâdesini âlimler bir çok yönden izah etmekle birlikte genel
olarak, banyo yapılan yere bevl edildiğinde, yıkanan kişinin, üzerine
o kirli suyun sıçramasından dolayı vehme kapılacağı, böylece vesveseye
kapılmış olacağını söylemektedirler82. Bu bakımdan Hz. Peygamber
(s.a.v.) de böyle bir vehme kapılmamak için yıkanılan yere
bevl edilmemesini tavsiye etmiş ve kişiyi vesveseye götürecek durumdan
sakındırmıştır.

II- İBÂDETLER İLE İLGİLİ VESVESELER ve TELKİNLE
TEDÂVÎLERİ

1-Namazla İlgili Vesveseler

Namazla ilgili hadîsler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in,
namaz kılarken şeytanın kişiye verdiği bir kısım vesveseleri ve bu
vesveselere karşı alınacak tedbirleri beyan ettikleri görülmektedir.
Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.): “Kim, Benim şu abdestim gibi abdest
alır sonra da vesveseye düşmeden iki rekat namaz kılarsa Allah
onun geçmiş günahlarını bağışlar”83 buyurarak, insanın namaz kılarken
vesveseden kurtulmasının âdetâ imkânsız olduğuna işaret
etmekte ve namazda mümkün olduğu kadar dünyevî meşgalelerden
uzak durmak suretiyle namaz kılındığında küçük günahların affedileceğini
beyan etmektedir84.

Namazla ilgili olarak şeytanın ilka ettiği vesveseleri; namazda
şaşırma, nâfile nevinden çok namaz kılma ve ibâdet etme, namazın
kabul olup olmamasını ya da doğru yapılıp yapılmamasını düşünme
gibi birkaç kısımda değerlendirmek mümkündür.

a-Şeytanın Namazdaki Vesvesesi
———————————————
79 Bkz. Bilmen, s. 70; İSAM, İlmihal, I, 193-194.
80 Ebû Dâvûd, Tahâret, 15; Tirmizî, Tahâret, 17; Nesâî, Ebû Abdirrahman b. Şuayb,
Sünen, İst., 1992, Tahâret, 22.
81 Ebû Dâvûd, Tahâret, 15.
82 Geniş bilgi için bkz. Suyûtî, Abdurrahman, Ta’lîkun alâ Sünen-i Nesâî, İst., 1992,
I, 35-36; Canan, X, 364.
83 Buhârî, Vudû’, 28; Ebû Dâvud, Tahâret, 51; Nesâî, Tahâret, 68.
84 Bkz. Sindî, Nuruddin. b. Abdilhâdî, Ta’lîkun alâ Sünen-i Nesâî, İst., 1992, I, 64. Adem DÖLEK 62
————————-
Hz. Peygamber (s.a.v.) şeytanın insanın aklına bir çok şeyleri hatırlatmak
suretiyle şaşırttığını bildirerek şöyle buyurur: “Namaza nidâ
edildiğinde (ezan veya ikamet okunduğunda) şeytan geri döner,
ezanı duyamayıncaya kadar yellenerek kaçar, uzaklaşır. İkamet
bitince döner, kişi ile nefsi arasına vesvese atarak şöyle
der: ‘Şunu hatırla, şunu hatırla, bunu hatırla … ta kaç rekat kıldığını
hatırlayamayıncaya kadar devam eder.’ Kişi de kaç rekat
kıldığını hatırlayamayacak kadar şaşırır.”85
Bazı rivâyetlerde ezan okunurken şeytanın Medine’den otuzaltı
mil uzaklıktaki “Ravhâ” denilen yere kadar uzaklaştığı bildirilerek86,
ezan okunurken şeytanın çok uzaklara kaçtığı ifâde edilmiştir. Görüldüğü
üzere hadîste, şeytan vesvese vermek suretiyle bir takım düşünceleri
hatırlatarak insanların zihinlerini meşgul ettiği ve namazda
şaşırttığı bildirilmektedir.
Namazda şeytanın vesvesesine mâruz kalan insanların alacağı
tedbirleri de Hz. Peygamber (s.a.v.) şu şekilde beyan etmektedir:
“Şüphesiz şeytan âdemoğlu ile kalbi arasına girer ve kişi kaç rekat
kıldığını bilemez. Bu hal adamın başına geldiği zaman
(tahiyyata) oturduğunda iki secde etsin.”87
“Herhangi biriniz namaz kılmaya başladığında şeytan ona gelir
ve namazını kaç rekat kıldığını bilmemesi için şaşırtır. Biriniz
böyle bir duruma maruz kalınca iki secde yapsın.”88
“Biriniz namazın rekatında şüpheye düştüğünde şüpheyi atsın
ve şüphesiz bildiği rekatı üzerine hareket etsin. Eğer namazı
tamam ise fazla kılınan rekat nâfile olur. Eğer noksan kılmış ise
o rekat, namazı tamamlamak için olmuş olur. Namazın sonunda
yaptığı iki secde de şeytanın burnunun toprağa sürünmesi için
olmuş olur.”89

Şeytanın namazda vesvese vermesiyle kaç rekat kıldığını şaşıran
kişinin baş vuracağı çözümü Hz. Peygamber (s.a.v.) beyan ederek,
kişinin emin olduğu rekat sayısına göre -eksik ise rekatları tamamlamak
suretiyle- selamdan önce veya sonra iki secde (sehiv secdesi)
yaparak namazı bitirmesini belirtmektedir.
Sehiv secdesi ile namazın eksikliği giderilmekle birlikte şeytanın
burnu da yere sürtülmüş olmaktadır. Çünkü şeytan secde etmekten
imtina ettiği için secdenin yapılması ona çok ağır gelmektedir. Bu
———————————————————————————-
85 Buhârî, Ezan, 4; Müslim, Salat, 16,18, 19; Ebû Dâvud, Salat, 30 (516).
86 Müslim, Salat, 15; İbn Huzeyme, I, 204.
87 İbn Mâce, İkamet, 135.
88 Buhârî, Sehiv, 7. Mâlik , Sehiv, 1.
89 Müslim, Mesâcid, 88,89; Ebû Dâvud, Salat, 190; Nesâî, Sehiv, 24; İbn Mâce, İkâmet, 132.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 463
————————————————————————-
bakımdan şeytana, Allah için secde yapılmasından daha ağır gelen
bir şey yoktur90.
Namazda yanılmak sadece sıradan kişilere mahsus değildir. Hz.
Peygamber de namaz kıldırdığında O’nun da namazda yanıldığı vuku
bulmuş, O da sehiv secdesi yaparak namazı tamamlamıştır. Böylece
namazda unutma vuku bulan ümmetine nasıl yapması gerektiği hususunda
da örnek olmuştur. Mesela, Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.)’dan
rivâyet ediliyor: “(Bir keresinde) Rasûlüllah (s.a.v.), öğle namazını beş
rekat kılmıştı da kendisine: ‘Namâza ziyâde mi kılındı?’ diye soruldu.
Rasûl-ü Ekrem de: ‘Bu nasıl suâldir?’ buyurdu. Sonra bir sahâbînin:
‘Namâzı beş rekat kıldınız.’ demesi üzerine Rasûlüllah, selâm verdikten
sonra (sehiv için) iki defa secde yaptı.”91
Abdullâh b. Mes’ûd (r.a.)’dun rivâyet ettiğine göre: (Bir defasında)
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) namaz kıldırdı. İbnu Mes’ûd’dan rivâyet
eden Alkame b. Kays-i Nehal’den rivâyeten, İbrâhîm b. Yezîd-i Nehal:
“Amma (namazı) fazla mı, eksik mi kıldırdı bilemiyorum.” dedikten
sonra İbnu Mes’ûd’un lâfzını rivâyete dönerek der ki: (Rasûl-i Ekrem
(s.a.v.), selâm verince biri ona: “Yâ Rasûlâllâh, namaz hakkında yeniden
bir şey (vahy) mi geldi?” diye sordu. (Rasûlüllâh (s.a.v.): “Neden
sordun?” deyince: “Yâ Rasûlâllâh, şöyle böyle kıldırdın da ondan.”
dediler. Bunun üzerine (Rasûlüllah, teşehhüd vaziyetini almak üzere)
iki bacağını büktü ve kıbleye karşı yöneldi, iki secde etti, sonra da
selâm verdi. Yüzünü bize dönünce: ‘Namaz hakkında yeni bir şey
gelmiş olsaydı, size (önceden) haber verirdim. Fakat ben de sizin gibi
beşerim. Sizin unuttuğunuz gibi Ben de unuturum92. (Bir şeyi) unuttuğum
zaman (tesbîh ve sâire ile) bana hatırlatınız. İçinizden biri
namazda şüphe edecek olursa doğru olanı araştırıp (doğrusu budur
diye verdiği karâra binâen) namazını tamamlasın. Sonra selâm verip
ondan sonra da iki kere secde etsin.’ buyurdu.”93
Osman b. Ebi’l-Âs, namazda kendisine şeytanın vesvese verdiğini
Hz. Peygamber’e haber verir ve Rasûlüllah’ın bu konudaki tavsiyelerini
şöyle anlatır: “Şeytan, benim ile namazım arasına giriyor ve
kıraatimi karıştırıyor (beni şüpheye düşürüyor) der. Rasûlüllah
——————————————————————————–
90 Zürkânî, Muhammed b. Abdilbaki, Şerhu’z-Zurkânî alâ Muvattâ-ı li İmam Mâlik,
Beyrut, 1990, I, 293.
91 Buhârî, Sehiv, 2.
92 Buradaki Hz. Peygamberin “Ben de unuturum” ifadesi, ahkâmın tebliğinde değildir.
Ancak tebliğ dışındaki fiillerinde ise âlimlerin çoğunluğu, vahiy ya da ilham yolu ile
Kendisine malum olması şartıyla yanılma vuku bulabileceği görüşündedirler. Nitekim
Peygamber (sav)’den de birkaç defa vaki olan sehiv ve unutma, “Benim unutmam”
veya “unutturulmam, ancak kâide takriri için olur.” ifadesi gereğince ümmetine
sehiv ve unutma arız olduğunda ne yapmaları gerektiğini fiilen göstermesi ve öğretmesi hikmetine müstenittir. (Bâbânzâde, II, 344)
93 Buhârî, Salat, 31.
Adem DÖLEK 64
——————————-
(s.a.v.) da: “Bu, Hınzıb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman
ondan hemen Allah’a sığın ve (namazdan sonra) sol tarafına
üç kere üfür.” buyurur. Osman: ‘Bu tavsiyeyi yaptım ve Allah o şeytanı
benden giderdi’”94 der.
Hadîste de görüldüğü gibi Osman b. Ebi’l-Âs, namazda kendisine
vesvese veren durumdan Rasûlüllah’ı haberdâr eder ve
Rasûlüllah ona bu vesvesenin, namazda insana vesvese veren hınzıp
adındaki şeytanın olduğunu ve bu şeytanın vesvesesinden kurtulmanın
çaresinin de Allah’a sığınmak olduğunu bildirir. Osman da
Hz. Peygamber’in kendisine yaptığı tavsiyeyi yerine getirdiğini ve o
şeytanın vesvesesinden kurtulduğunu söylemektedir.
Namaz kılan her insanın da, Osman b. Ebi’l-Âs gibi, aynı şekilde
vesveseye düştüğünü ve bu durumdan şikâyette bulunduğunu duyuyoruz.
Hz. Peygamber (s.a.v.), işte böyle bir vesvesenin çaresini
göstermektedir. Böyle rahatsızlığın tedâvîsi de, o vesvesenin şeytandan
olduğunu bilmek, o vesvese ile meşgul olmamak ve şeytanın şerrinden
Allah’a sığınmaktır.
Hz. Peygamber (s.a.v.), namazda şeytanın vesvesesine mâruz kalanlara
onun şerrinden Allah’a sığınmayı tavsiye ettiği gibi, kendisi
de mescide girdiği zaman “Eûzü billâhi’l-Azîm ve bivechihi’l-Kerîm
ve sultânihi’l-Kadîm mine’ş-şeytanirracîm.” şeklinde duâ etmiş”95
ve ümmetine bu konuda da örnek olmuştur. Yine Hz. Peygamber
(s.a.v.) “Her derdin bir devâsı vardır. Derdin devasına denk gelindiği
zaman Allah’ın izni ile o dert iyi olur.”96 buyurmuştur.

2- Daha İyi İbâdet Etme Düşüncesi ile İlgili Vesvese

Şeytanın vesvesesinden biri de kişiye, daha iyi ibâdet etmesi
şeklinde verdiği vesvesedir. Bazı kişiler, “en güzel şekilde ibâdet edeyim”
düşüncesiyle ibâdetlerini son derece güzel yapmaya çalışır ve
“Âdaplarını tam olarak yaptım mı? Güzel oldu mu?” şeklinde vesveseye
kapılır, “En iyiyi yapayım” derken, âdablarındaki küçük bir noksanlıktan
ve kendince en iyi şekilde olamayışından dolayı tekrar
tekrar meşgul olduğu ibâdeti yapmaya çalışır. Bu tür bir hareket en
iyi şekilde yapma vesvesesinden kaynaklanmaktadır. “Acaba benim
yaptığım ibâdetler tam oldu mu?” düşüncesine kapılan insan, böyle
bir düşünce yerine “Acaba makbul oldu mu?” şeklinde düşünmekle
ibâdetteki noksanlığından olayı istiğfar etmelidir. Zira ibâdetler Allah’ın
emrettiği ve şartlarına uygun şekilde îfâ edilirse o zaman tam
olur. Fakat Allah’ın kabulüne karîn olup olmadığı bilinemez. Bunun
için bilinen veya bilinmeyen noksanlıklarından dolayı istiğfar edilir.
——————————————————————————-
94 Müslim, Selâm, 68; Ahmed b. Hanbel, IV, 216; İbnu’l-Kayyım, Şeytanın Tuzakları,I, 441.
95 Ebû Dâvud, Salat, 18 (466).
96 Müslim, Selâm, 69.Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 465
—————————————————————————
Allah’ın kabul etmesi için duâ edilir. En azından şu bilinmeli ki, ibâdetler
ne kadar mükemmel olursa olsun yine de Allah’a layık şekilde
olmamaktadır, bu cihetle de noksandır, bunun için de istiğfar edilmelidir.
Bu hususların yanında önemli olan diğer bir husus daha bilinmeli
ki, o da; “En iyi şekilde yaptım.” şeklindeki bir düşünceyle kibre
ve ucba/ameline güvenmeye sebep olan bir ibâdetten, noksanlığı ve
layıkıyla yapılamadığı bilinen ve bundan dolayı da Allah’a yönelip
ilticâda ve istiğfarda bulunulan bir ibâdet, daha üstün ve daha iyidir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), “İstikâmetli olun, (ne kadar istikametli olmaya
çalışsanız da) güç yetirmezsiniz …”97 buyurmaktadır. Yani
her şeyde ifrat ve tefritten uzak şekilde, bıkkınlığa varmayacak, usanmayacak
şekilde ya da farzları ihmal etmeyecek şekilde istikamet
üzere olmaya çalışılması, çünkü her yönü ile tam mânâsıyla istikâmet
üzere olmaya güç yetirelemeyeceği, ibâdette en mükemmeli
yapmaktan âciz kalınması, yapılan ibâdetin noksanlığının sevabının
da noksan olmasını gerektirmediği98 bildirilmektedir. Bu bakımdan
kişi, ibâdetini elinden geldiği kadar yapmaya çalışır, ancak “En mükemmeli
yapamadım” diye sevabının eksikliğine hükmedemez.
Dinimizde “Dinde zorluk yoktur/lâ harace fi’d-din” düsturu önemli
bir kâidedir. Meşhur bir söz vardır: “Bazen olur ki hasen,
ahsenden ahsen/ bazen güzel, en güzelden daha güzel olur”. Bu kâide,
konumuz açısından da geçerli bir husustur. Çünkü az ve devamlı
olan ibâdet, usançlık veren ya da farzların terk edilmesine vesile olan
çok ibâdetten daha iyidir.

3- Daha Çok İbâdet Etme Düşüncesi ile İlgili Vesvese

Kişiyi vesveseye düşüren şeytanın diğer bir vesvesesi de nâfile
nevinden ibâdet etmek, yani “ ‘Daha çok ibâdet edeyim’, ‘Sabahlara
kadar namaz kılayım’, ‘Tesbih ve zikir çekeyim’, ‘Duâ okuyayım’ gibi
nâfile ibâdetlerle geceleri ihyâ edeyim.” düşüncesidir. Bu hususta şu
bilinmeli ki; şeytan insanı fazla nâfile ibâdetlerle meşgul ederek farz
ibâdetlerinden alıkoyar ya da farz ibâdetlerini vaktinin sonuna bıraktırır
veya unutturarak farz ibâdetlerinin vaktini geçirttirir. Meselâ,
gecelerini fazla nâfile ibâdetlerle ihyâ eden kişi, “Biraz istirahat edeyim.”
derken uykuya dalar ve bir çok kere farz olan sabah namazını
kaçırır99. Ya da nâfile olan “Evrad ve ezkârımı okuyayım.”, “Virdimi
bitireyim.” derken farz olan ibâdetleri vaktin sonuna kadar tehir eder.
Ya da evrâd ve ezkârını okuyamadığı zaman öyle telaşlanır ki,
farzlarındaki ihmalinden o kadar endişe duymaz.
————————————————————
97 İbn Mâce, Tahâret, 4; Dârimî, Vudû’, 2; Mâlik, Tahâret, 6 (36); Ahmed b. Hanbel, V,282.
98 Suyûtî, Ta’lîk, VIII, 122; Sindî, VIII, 122.
99 Bkz. Suyutî, Ta’lîk, VIII, 122.
Adem DÖLEK 66
———————-
Bu tarzdaki vesveselere kapılan bir insanın bundan kurtulması,
Allah’ın emirlerinin her şeyin fevkinde olduğunu, bu emirlerin yerine
getirilmesiyle nâfile ibâdetlerin hatta sünnetlerin kıymet kazanacağını,
aksi halde farzların ihmali ile nâfilelerin farzların yerini dolduramayacağını
bilmesi ile mümkün olabilir. Meselâ, sabaha kadar nâfile
namaz kılan bir insan, farz olan sabah namazını kaçırırsa, ömrünün
sonuna kadar kılacağı nâfile namazı, sabah namazının iki rekat farzına
denk gelemez. Bu tür vesveselerden Hz. Peygamberin bu konudaki
sünnetlerini ve uygulamalarını iyi öğrenmek ve ona göre hareket
etmekle kurtulmak mümkün olabilir.
Şunu hemen ifâde edelim ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), ibâdetlerde
ifrat etmeyi yasaklarken, ekmel olanı istemeyi yasaklamamaktadır.
İbâdetin az ama devamlı ve ihlâslı olanı, çok fakat ihlâssız olandan;
ya da faziletli olanı terk etmek, efdal olanı terk etmekten daha iyi ve
üstündür. Bunun içindir ki Hz. Peygamber (s.a.v.), “…en iyiye yakın
olanı yapın, az da olsa devamlı olanın daha sevaplı olması ile sevinin,
kolaylaştırın ve sabah akşam seferinde ve gece yolculuğunda
(tevfik vermesi için) Allah’tan yardım isteyin” buyurmuştur.
Dikkat edilirse, hadîste zorluğa kaçılmaması, az da olsa devamlı
olması istenirken bir temsîl ile en şevkli ve istekli olunduğunda yapılması
istenmektedir. İnsan isteksiz olduğunda ya da yapmak isteği
ile yorgunluk ve üşengeçlik hislerinin çatıştığı zamanlarda ibâdet edilmesi
yerine, dinç ve rahatlık zamanlarında yapılması istenmektedir.
Hadîsteki “sabah akşam seferinde ve gece yolculuğunda ( muvaffak
etmesi için) Allah’tan yardım isteyin” ifâdesiyle, Allah’a ibâdet
edenler, diyar diyar yolculuk yapan kişiye benzetilmiştir. Nasıl ki,
gündüzün sıcağından ve meşgalesinden fazla mesâfe alamayan tecrübeli
bir yolcu, sabahın ve akşamın erken vakitlerinde ve gecenin
sonunda yola çıkar, gece gündüz yolculuk yapıp kendisini yormaz.
İşte bunun gibi gündüzün yorgunlukları ve meşgaleleri sebebiyle fazla
ibâdetle meşgul olmayan sizler de gecenin sakinliği ve serinliğinden
istifâde ederek seherlerde, akşam ve sabah vakitlerinde nâfile
ibâdetlerinizi yapın ve bu hususta muvaffak olmak için de Allah’tan
yardım dileyin, denmektedir100.
Enes b. Mâlik anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.v.) bir keresinde
Mescid’e girdiğinde iki direk arasına uzatılmış bir ip gördü ve: “Bu ip
nedir?” diye sordu. Orada bulunan sahabiler “Bu, Zeyneb bintu
Cahş’ın ipidir, namazda ayakta durmaktan yorulunca buna tutu-
——————————————————————————-
100 İbn Hacer, Şihabuddin Ahmed b. Ali, Fethu’l-Bârî bi Şerh-i Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut,
1988, I, 78-79; Aynî, I, 238-239; Çantay, Hasan Basri, Kırk Hadis ve Mealleri,
II, 324; Necati, Muhammed Osman, Hadis ve Psikoloji (terc: Mustafa Işık), Ankara,2000, s.51.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 467
—————————————————————————
nur.” dediler. Peygamber (s.a.v.), “Hayır, bunu çözün. Biriniz zinde,
gücü kuvveti yerinde olduğunda namaz kılsın, yorulduğunda otursun.”
101 buyurdu. Yine konu ile alakalı olarak Hz. Aişe, de şu hadîsi
nakleder: “Yanımda Esedoğullarından bir kadın vardı.
Rasülallah (s.a.v.) yanıma girdi “Bu kadın da kim?” diye sordu. Ben
de “Filanca kadındır, geceleri hiç uyumaz.” dedim ve kadının geceleri
kıldığı namazdan bahsedildi. Peygamber (s.a.v.): “Bırak (bu sözü),
daima güç yetirebileceğiniz işleri yapın, siz usanmadıkça
Allah usanmaz (sevap vermeye devam eder).”102 buyurdu. Yani siz
usanıp amelleri terk etmedikçe Allah da size sevap yazmayı terk
etmez, demektir.
Yine Hz. Aişe anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) geceleri bir hasırı
hücre yapar ve orada namaz kılardı, o hasırı gündüzleri de yere serer
üzerine otururdu. O namaz kıldığında insanlar da arkasında toplanır,
Onunla birlikte namaz kılarlardı. Öyle oldu ki, bu insanlar çoğaldı.
Hz. Peygamber de onlara döndü ve şöyle buyurdu: “Ey insanlar!
Güç yetirebileceğiniz amelleri üstlenin, çünkü siz amel etmekten
usanıp bıkmadıkça Allah da size sevap yazmaktan
bıkmaz. Amellerin Allah’a en sevimli olanı az da olsa devamlı
olanıdır.”103
Hz. Peygamber (s.a.v.), Abdullah b. Amr’a: “Geceleri sabaha kadar
nâfile namaz kıldığın, gündüzleri de oruç tuttuğun bana haber
verildi, öyle mi?” diye sorar. O da “Evet, bunları yapıyorum”
der. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Sen böyle yaptığın zaman
(uykusuzluktan) gözün zayıflar, vücudun yorulur; nefsinin sende
hakkı vardır, ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Bazen oruç
tut, bazen tutma, gecenin bir kısmında (veya bazı gecelerde) namaz
kıl, bir kısmında uyu.”104 buyurmuştur.
Bütün bu hadîsler, her işte olduğu gibi nâfile ibâdetlerde bile orta
yolu tavsiye ederek bütünüyle ibâdeti terk etmenin ve vücudun,
ailenin, misâfirin hakkını zâyi edecek şekilde de ibâdetle meşgul olmanın
doğru bir davranış olmadığını vurgulamaktadır. Kişinin, zaman
zaman nâfile ibâdetlerle meşgul olması, ancak dînî ve dünyevî
işlerini aksatmaması, çoluk çocuğunun nafakasını ve ihtiyacını ihmal
etmemesi, tüm bunlarla birlikte nâfile ibâdetleri yaparken de
bıkkınlık verecek şekilde aşırışlığa kaçmaması istenmektedir105.
———————————-
101 Buhârî, Teheccüd, 18.
102 Buhârî, Teheccüd, 18.
103 Buhârî, Libas, 44.
104 Buhârî, Teheccüd, 20.
105 Geniş bilgi için bkz. Aynî, VII, 212; Âşık, Nevzat, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu, İzmir, 2003, s. 72 ve dv..
Adem DÖLEK 68
————————-
Böylece insanın, geceleri nâfile ibâdetlerle meşgul olup, sabaha
yakın uykuya dalarak sabah namazını kaçırmak gibi ya da farzları
terk veya tehir ettirecek derecede nâfilelere dalmak, diğer bir ifâde ile
faziletli olanı efdal olana tercih ettirecek şekilde ifrat etmemek şeklinde
ifâde edilmektedir.
Kur’ân’da da “Allah, dinde size bir zorluk kılmadı”106
buyurulmaktadır. Yani Allah, size emrettiği dinde teklifleri geniş tutarak
hiç kimsenin kaldıramayacağı bir yük yüklemedi107 aksine kolaylıklar
gösterdi, demektir. Yine Mâide sûresinde “… De ki, ey ehl-i
kitab! Dininizde haksız aşırılığa dalmayın, bundan evvel şaşmış, bir
çoklarını da şaşırtmış yolun doğrusundan sapmış bir kavmin
hevalarına da uymayın.”108 buyurulmaktadır. Bu âyet, ehl-i kitaba
hitap ederken, müslümanların da delile dayanmayan haktan geri bırakacak
şekilde aşırılığa kaçmamalarına da işaret etmektedir. Çünkü
aşırılık, geçmişteki bir kısım insanların haktan sapmasına sebep olduğu
gibi, aynı ifratı yapanların sapması da kaçınılmaz bir durumdur.
Dolayısıyla âyet; dinde hedefiniz daima hak olsun, körü körüne
bir taklit, kuru bir taassub ile ifrat veya tefrite sapıp hakkı tecâvüz
etmeyiniz, haksızlık yapmayınız, hak olmayan şeylerde ısrar etmeyiniz109,
diye ikazda bulunmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) de :“Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakının,
çünkü sizden öncekileri dindeki aşırılıkları helâk etti.”110
buyurarak, dînî hususlarda aşırılığa kaçmamayı istemektedir. Ali
Yardım’ın da ifâde ettiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hususta
ısrarla üzerinde durduğu ölçü, ibâdette; aşırı zorlamalardan sakınma,
işi bıkkınlık noktasına vardırmama ve usanma çizgisine iletmemedir.
Herkes kulluğunu, gücü yettiği nisbette, istidâdı ve imkânları
ölçüsünde yapmaya çalışmalıdır111.
Bu bakımdan gerek Kur’ân gerekse hadîsler, hangi ibâdet ve iş
olursa olsun orta yolu (iktisadı/itidali) teşvik etmekte, usandıracak
ve ibâdeti terk ettirecek derecedeki her türlü aşırılığı yasaklamaktadır112.

Sonuç

Konunun başından beri nakledilen hadislerde de görüldüğü gibi,
bir çok insan gerek temizlik gerekse abdest ve namaz gibi ibadetler
————————
106 Hacc, 22/78.
107 Bakara, 2/286.
108 Mâide, 5/77.
109 Elmalılı, III, 1785.
110 İbn Mâce, Menâsik, 63; Ayrıca bkz. Nesâî, Menâsik, 217; Ahmed b. Hanbel, I, 215,347.1
111 Yardım, 355.
112 İbadetteki aşırılık hususunda geniş bilgi için bkz. Aşık, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu.
Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004), Sayı: 469
————————————————————————–
hususunda şeytanın farklı yönlerden vesveselerine maruz kalabilmektedir. Hadisler incelendiğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in böyle vesveselere
maruz kalan insanların, istenilmeyen durumlarını ve davranışlarını
telkinlerle tedâvi ettiği, modern psikolojinin ve psikiyatrinin ifadesiyle psikoterapi icra ettiği açıkça görülmektedir.
Şeytanın yukarıda bahsedilen vesveselerine maruz kalındığı zaman
Hz. Peygamber’in yaptığı telkinlere müracaat edildiğinde ve buna
göre hareket edildiğinde insan, davranışlarının sünnette belirtildiği
ölçülere uygunluğunu düşünerek hem vesveseden kurtulmuş hem
de büyük oranda rahata ve huzura kavuşmuş olacaktır113.
113 Bir başka çalışmamızda cihâd ve sû-i zan gibi konular ele alınacaktır. Adem DÖLEK 70
———————-
BİBLİYORAFYA

-Ahmed b. Hanbel (v.241/855), Müsned, (I-VI), İst., 1992.
-Ali Haydar, Dureru’l-Hukkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, (I-XVI), Beyrut, ts.
-Âlûsî, Şihâbuddin Mahmud el-Bağdâdî (v.1270/1854), Rûhu’l-Meânî, (I-XXX), Beyrut,1985.
-Âşık, Nevzat, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu, İzmir, 2003.
-Aynî, Bedruddin (v.855/1451), Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, (I-XXV), Beyrut,ts.
-Bâbânzâde, Ahmed Naîm, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şer

Telkinden Vesvese ve Şüpheye Dr. Aslan MAYDA

İnsan hayatı boyunca iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, doğru ile yanlışı iç içe görür. Zıtlıklar arasında bir tercihte bulunması istendiğinde, alternatiflerden bir tanesini kendi iradesiyle tercih eder ve dolayısıyla da neticede ortaya çıkan müspet veya menfî durumlardan mes’ul olur.

Her meslek, en güzel ve en doğru şekilde erbabından öğrenilir. Ahlâk ve davranışların da öğreticileri farklıdır. Güzel ahlâka ait değerleri; dürüst, emin, insanı seven, insanî değerleri bizzat yaşayan eğitimcilerden; kötülüğe ait bilgileri ise, yalancıdan, gaspçıdan, ırz ve namus düşmanından öğreniriz. İyilikleri ve güzellikleri hayatına düstûr eden eğitimcilerin her davranışı bir telkindir. Hayatını kötülüğe ve karanlığa programlamış birisinin de etrafındakilere kötülük telkin etmekten başka bir işi yoktur.

İnsanların, çocukluktan itibaren beş duyu ile kayda aldığı ve kabul ettiği her şey içten gelen telkinlerin ayrı bir kaynağıdır. Şuur altından tercihe sunulan her davranış malzemesi telkin dediğimiz uyarıcı (stimülüs) olmadan açığa çıkmaz. Meselâ yolda giderken çocukluğunuzda çok samimi olduğunuz bir arkadaşınıza benzer bir çocuk görseniz, bu hemen şuur altından o arkadaşınızı tedaî ettirir ve hatıralarınızı canlandırır. Arkadaşınızı hayâlinize getiren telkin, yani uyarıcı sokakta gördüğünüz o çocuktur. Yine kendiniz bir araba hayâl etmek istiyorsunuz, burada telkin sizsiniz. Bir tv kanalında seyrettiğiniz film size bir insanın kötülüklerini anlatıyorken, siz o insanın kötü biri olduğuna karar verdiğiniz gibi, çocukluğunuzdan bu tarafa yaşadığınız kötü insan modelleri tek tek gözünüzün önünden geçer. Burada telkini ortaya çıkaran tv kanalındaki programdır. Kötü gösterilen bu şahsın masum olduğu daha sonra ortaya çıksa bile, ilk telkinle yerleşen düşünceleri eskiye dönerek silemezsiniz.

İnsanın dış âleminden telkinler geldiği gibi iç âleminden de telkinler gelir. İnsan kendi kendine, hem iyiyi hem de kötüyü aynı anda telkin edemez. Aynı kalbe birbirine zıt iki duygu hakiki olarak aynı anda yerleşemez. Bozulmamış ve kararmamış bir vicdan ve kalb iradenin imtihanına yardımcı olarak onun doğru ve yapıcı olanı seçmesini telkin eder. Bu telkinde fizyolojinin ve içinde bulunulan çevrenin çok ciddi tesiri vardır. Birçok kötülük ve günah uygun fizyolojik yapı ve çevre bulamadığı için henüz filizlenmeden sönerken, birçok kötülük de uygun ortam ve psikofizyolojik durumun elverişli zemininden neşet eder.

Bozulmamış, iyi bir vicdandan menfî düşünce çıkmaz, dolayısıyla bu insanların içine doğan kötü telkinler, kendisinden değildir. İnsanın kendi durumuyla ilgili menfaatleri, alâkalı olduğu diğer insanların menfaatleriyle çakıştığı zaman, içinde birbirine zıt iki düşünce hâsıl olur. Şahsî menfaatimize uygun düşmese de, kalbimiz ve vicdanımız önce doğruyu seçer, çünkü doğruyu tanır ve bilir; fakat menfaatine bir zarar geldiğinde olumlu düşünmekte zorlanmaya başlar. Tercihinde haksızlığa doğru kayma söz konusu olursa, işte o noktada menfî telkinler başlar. İşte bu menfî telkinler insanın kendisinden değildir. Mutlaka kötülüğü telkin eden vardır; yaptığının neticesinden haz duyuyorsa nefisten; iç sıkıntısı duyuyorsa şeytandandır. (Küçük bir çocuk yolda karşıdan karşıya geçerken “acaba araba çarpar mı, çarpmaz mı” vesvesesinin sıkıntısı gibi)

Dissonaus teorisine göre insan iki uyumsuz düşünceyle karşılaştığı zaman mutlaka psikolojik huzursuzluk duyar; bazı hususî mekanizmaları harekete geçerek düşünce ayrılıkları arasında bir barışma, bir yakınlaşma hâli meydana getirir. Çünkü ikilik insanda psikolojik gerilime yolaçar. Bunun sebebi, vicdanı rahatlatma ve huzursuzluğu dindirme isteğidir.

Meselâ milletin malını zimmetine geçirme plânları yapan birisi, henüz bu kötülüğü plânlamadan önce, yapacağının doğru olmadığının farkındadır. Vicdanı doğruyu tanır ve kabul eder. Fakat zengin olma isteği, çevresindekilerin kolay yolla zengin olmaları ve bir de söz dinlemeyen hanımının baskısı varsa, vicdanı ile çatışmaya başlar ve psikolojik rahatsızlığa girer. Beynin özel savunma ve kendini kandırma mekanizmalarını harekete geçirerek hem malı alayım, hem de hırsız olmayayım diye çözüm yolları arar. Aklın ve kalbin telkini doğru yönde olursa, vicdanı o mala sahip olmanın yanlış olduğunu tasdik eder. Kararını müsbet yönde verdiğinde içinde günahtan korunmanın büyük mutluluğunu duyar ve sevinir.

Malı zimmetine geçirmek fikrini tercih ederse menfî yönde telkinler gelir ki, işte bu insanın vicdanından ve kalbinden değildir, nefsindendir. Çünkü bu telkini insanın ruhu, kalbi ve vicdanı kabul etmez. Menfîlik kabul edilince “Devletin malı deniz, herkes yiyor, devlet bize ne veriyor ki, zaten verdiği maaş ne ki, şu maaşı verseydi şimdiye kadar şu kadar biriktirirdim…” gibi menfî telkinlerle psikolojik rahatsızlığını gidermeye çalışır. Burada mal edinme ile haz elde ettiği için buradaki telkin nefistendir.

İnsan menfî tercihlerde nefsinin kötü telkinleri altındadır. Vesvese de bunlardan biridir. Telkin ve vesvese vicdanî ve nefsî boyutlu iç içe iki durum değerlendirmesidir. Vesvese olumlu ile olumsuz arasında tercihte zorlanmadır. Vesvesedeki müsbet telkinler insanın vicdanından, sıkıntı veren menfî telkinler ise şeytandandır. İnsan müsbet–menfî düşünceler arasında gidip–gelirken şeytan menfîliği telkin ettiğinde, gelecek olan zararı düşünür. Zararın büyüklüğünü hayâl eder; psikolojik sıkıntı ve korkuya girer, kalbi çarpar, dudağı titrer, bağırsakları hızlı çalışır, ağzı kurur, rengi solar. İşte bu menfî telkinin fizyolojik belirtileridir.

Meselâ, “arkadaşımın kalemini verdim mi, vermedim mi?” gibi unutkanlık ve hatırlamamaktan doğan zararsız vesveseler haricindeki patolojik vesveselerde, kişinin zarar görmesine yol açabilecek menfî durumlar sözkonusu olduğundan, acaba farzın son rekâtını kıldım mı–kılmadım mı, evin dış kapısını açık bıraktım mı–bırakmadım mı, açık kapıdan eve hırsız girdi mi –girmedi mi, çocuklar tüpü açık bıraktı mı–bırakmadı mı, çocuk karşıdan karşıya geçerken araba çarpar mı–çarpmaz mı?” gibi tereddütlerde menfî tarafa bakış (muhtemel bir zarardan dolayı) ağırlık kazanır. Bu menfî düşünceler devamlı hale gelir ve insanın psikolojisini bozacak dereceye varırsa, gelen uyarılarla (stimuluslarla) beyin çok hassaslaşır.

Sinir kavşaklarındaki reseptör (alıcı nöron) farklılığından dolayı en ufak uyarıda vesvese meydana gelir ve kişi korku duyar. İşin sıklığı ve devamlılığı sonuçta evhamı meydana getirir. Eğer kişide psiko–fizyolojik yatkınlık da varsa ve bu uyartılar çocukluk döneminin psikolojik travmalarını (yaralanmalarını) uyarırsa, bu hal paranoya (şüphecilik) haline dönüşebilir. İşte insanın iç huzurunu bozucu sıkıntı doğurucu telkinler şeytandandır; çünkü burada haz yoktur eğer haz olsaydı nefisten olurdu…

Bir tv programında konuşmacı, diğer konuşmacıya; “Senin söylediklerin hep takiyye! Bunlar yalan, sen busun! Sen şusun! Sen din devleti kuracaksın! Sana inanmıyorum!” diyordu. Yıllardır inananlar hakkındaki menfî telkinler; vesveseyi, evhamı, şüpheyi peşi peşine doğurmuştur. Sûizandan başka duyulan ve hissedilen bir telkin yoktur. İşte bazı insanlara her türlü menfiliği telkin eden ve nefislerinden kaynaklanan bu menfî tutumlarıdır.

Vesvese için Bediüzzaman Said Nursî; “Ey vesvese illetine tutulmuş ve onun müptelâsı olmuş kişi, vesvesen neye benzer? Musibete benzer, ona önem verirsen şişer, önem vermezsen söner. Onu büyük görürsen büyür, küçük görürsen küçülür. Korksan, ağırlaşır hasta eder. Korkmazsan hafif olur, sathî kalır, mahiyetini bilmezsen devam eder, bilirsen onu tanırsan gider” diyerek, vesveseye karşı ilâç ve ümit vermektedir.

Vesvese bir belirtidir. Alışkanlık hâline gelir ve önem verilirse, büyük görülür ve şişer, menfî belirtilerinden korkulursa psikolojik hastalığa dönüşür.

Yapılacak şey ona önem vermemek, küçük görmek ve korkmamaktır.

Peygamber Efendimiz (sas) vesvesenin şeytandan geldiğini belirtmiş, tedavi için “Allah’ım; Kur’ân’ına, isimlerine ve sıfatlarına sığınırım” diye dua etmemizi buyurmuştur. Vesveseyi küçültmenin yolu her yerde Olan ve her şeye gücü Yeten her şeyi değiştirmeye Kadir Olan’a sığınmak ve dayanmaktır. Ancak böyle vesvese küçülür, kaybolur gider.

Yine Bediüzzaman, vesveseli adam için, “Bu sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan üzülür, onun yapısına kötü telkin yerleştirilmemiştir. Belki kalbe yakın olan lümme–i şeytâniyeden geliyor. Vesvesenin zararı, menfî neticelerini kişinin kendi kendine telkin etmesiyle olur, kalbi çarpar sıkıntıya girer.” demektedir. Peygamber Efendimiz (sas) de, vesvesenin şeytan tarafından geldiğini buyurmaktadır. İnsanın zararına olan ve mübtelâ olunduğunda devamlı menfî telkinlere maruz kaldığımız vesveseden kurtulmak için; menfî telkinlerin, nefis ve şeytandan kaynaklandığı düşünülürse kurtulmak kolaylaşır.

İnsanlara daima güzel düşünme tavsiye edilmelidir. Çünkü güzel düşünen güzel görür, iyi ve güzeli gören de hayatından lezzet alır. İyilikteki kötüye takılan da kötü görür, kötü düşünür; vesvese ve evham içinde şüpheci bir hayatla hayatını kendine de, çevresine de zindan eder.

————————————————————————————-

TAKINTI-SAPLANTI (Aksiyon Nursel Dilek)

Kimi sürekli elini yıkıyor, kimi apartman katlarını saymadan kendini alamıyor. Kimi de abdestinin bozulduğu endişesiyle tekrar tekrar abdest alıyor.

Anlayacağınız, ekonomik ve sosyal sorunlara kafayı takmanın yanında ‘takıntı’ hastalığımız da var.

“Camide, Kur’an okurken, dua ederken ve namaz kıldırırken aklıma sık sık abdestimin bozulduğu şüphesi takılıyor. İmanla ilgili şeyler de geliyor. Tekrar tekrar abdest alıyor, namaz kılıyorum. Bazen öyle bir hâl alıyor ki, bir vakit namaz için belki günde 20 defa abdest alıyorum. Binlerce kez tövbe ediyorum.” Bu sözler, 50 yaşlarında bir kasaba imamına ait. Artık çekilmez hâle gelen durumundan şikayetçi olan ve çareyi psikiyatra gitmekte bulan imam aslında bir ‘takıntı’ hastası. Anlayacağınız, ekonomik ve sosyal sorunlara kafayı takmanın yanında ‘takıntı’ hastalığımız da var.

Dış kapının kilitli olup olmadığını, ütünün fişini çekip çekmediğini, ocağın altını kapatıp kapatmadığını bir iki kez kontrol eden ve aklına kötü bir düşünce geldiğinde bu düşünceden kurtulmak için tahtalara vuran kişilere sıkça rastlarız. Böyle davranışları olan herkes hasta kabul edilmiyor elbette. Hastalıktan söz edilebilmesi için takıntılı düşüncelerin ve bunların sebep olduğu kaygıyı gidermeye yönelik davranışların aşırı derecede olması, kişinin hayatını ciddi anlamda etkilemesi gerekiyor. Nasıl mı? Temizlik kaygısıyla günün büyük bölümünü banyoda geçirenler, eşyaların yamuk durmasından rahatsızlık duyanlar, kaldırım taşlarındaki çizgilere basmadan yürüyemeyenler, konuşurken ağzımdan kötü bir söz çıkar mı diye çekinenler, dünya ve evrenin yaratılışı hakkında ardı arkası kesilmeyen sorular sormaktan kendini alamayanlar…

Günde iki kalıp sabun

Ruh ve Sinir Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Orhan Öztürk, kişilerin tekrar tekrar aynı şeyleri yapmasına sebep olan bu hastalığın tıbben obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) şeklinde adlandırıldığını söylüyor. Hastalığın “saplantı (takıntı) ve zorlantı” olmak üzere iki ana belirtisi olduğunu anlatan Öztürk, takıntıyı, “irade dışı olan, bireyi tedirgin eden, bilinçli çaba ile kovulamayan düşünceler” olarak tanımlıyor. Zorlantıyı ise şöyle tarif ediyor: “Kişinin aklına gelen bu düşüncelerinden kurtulmak için yaptığı ve sık sık yinelediği davranışlardır. Örneğin temiz olduğunu bildiği halde kişinin, bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünmesi takıntı. Böyle düşünerek elini tutkulu bir şekilde tekrar tekrar yıkaması ise zorlantıdır.”

Öztürk, bazı hastaların günde bir iki kalıp sabunu bile bitirebildiğine, hatta çok yıkamaktan ellerinin yara olduğuna dikkat çekiyor. İnsanda, sadece temizliğe yönelik takıntılar bulunmuyor. Başkalarına, özellikle de yakınlarına zarar verebileceği düşüncesi, kendisinin ya da yakınlarının başına kötü bir şey gelebileceği endişesi, bir şeyi yanlış ya da eksik yapmaktan şüphe etme, rahatsız edici dinî düşünceler gibi birçok takıntı şekli sıralanıyor. Takıntılar (obsesyonlar), kişide bunaltı meydana getirirken, zorlantılar (kompulsif) bunaltıyı kısa bir süre de olsa geçiriyor. Bazen de bu tür davranışlar, günün büyük bir bölümünü olumsuz etkiliyor; iş-okul başarısını düşürebiliyor, sosyal ilişkileri bozabiliyor.

Her 30 kişiden biri saplantılı

Halk arasında vesvese, evham gibi bildiğimiz şeylerin dışında gelişen ve batıl inançlardan farklı olan bu tip davranışları gösteren kişi sayısının gün geçtikçe arttığı da vurgulanıyor. Genel olarak toplumda her 30 kişiden birinde OKB görülebiliyor. Türkiye Ruh Sağlığı profili araştırmasına göre, 12 aylık bir süre içerisinde sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam ‘takıntı-zorlantı’ hastalığı oranı binde 5. Bunun, binde 6’sını kadınlar, binde 2’sini ise erkekler oluşturuyor. Yani, kadınlar risk grubunda.

Diğer yandan, kişilerin yaşadıkları durumu bir hastalık olarak görmemeleri ya da yoğun sıkıntı ve bunaltı uyandıran obsesif düşünceleri saçma, anlamsız, bazen de utanç verici bulmaları ve doktora açılmaktan çekinmeleri, vakaların görülme sıklığının daha fazla olabileceği tahminlerini beraberinde getiriyor.

Düşünün ama yapmayın

Özel Fatih Üniversitesi Hastanesi Psikayatri Uzmanı Dr. Gökçe Silsüpür toplumda bu hastalığın hayli yaygın olduğunu ifade ederken bu sıklığın kendilerine gelen hasta sayısından daha fazla olduğu gerçeğini yineliyor: “Çünkü, bu hastaların çoğu doktora gitmeyi pek tercih etmiyor, uzunca bir süre bu düşünce ve davranışlarının saçma olduğuna inanıyor. Rahatsızlıktır ve tedavi edilebilir düşüncesini taşımıyorlar. Tuhaf buldukları hareketlerinin, yalnızca kendilerinin başına gelmiş bir durum olduğunu zannediyor ve bunu biriyle paylaşmak onlara pek kolay gelmiyor.”

Psikiyatrik bir rahatsızlığa sahip olmayı kabullenmeme düşüncesinin de bunda etkili olduğunu belirten Silsüpür, kişilerin ‘düşündüğü veya aklından geçirdiği şeyleri yapmış gibi hissediyor olmasını’ da buna ekliyor. “Bu tip hastalar, düşüncelerinden dolayı yadırganıp yargılanacağını, suçlanacağını ve ayıplanacağını düşündükleri için doktora gelmiyor.” diyen Silsüpür, hastalara “Düşünmekten korkmayın. Düşünmek yapmak anlamına gelmez.” çağrısında bulunuyor.

Psikoterapi önemli

Psikiyatrik hastalıklar arasında yer alan ve bazı uzmanlara göre, ‘en acı veren psikiyatrik rahatsızlık’ olarak ifade edilen takıntı hastalığı, yaşamın her döneminde kişilerin karşısına çıkabiliyor. Kişi tarafından tanımlanmadıkça hastalığın, muayenelerde tanınması hemen hemen imkansız görülüyor. İşte bu noktada, hastalarla yaşayan kişilere çok iş düşüyor. Uzmanlar, hasta yakınlarını, ‘belirtilerin saçma-anlamsız olduğunu ifade ederek ikna yoluna gitmenin’ sakıncaları konusunda uyarıyor.

Ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Dr. Kemal Şahin, “Hastalar, zaten bu düşünce ve davranışın saçma olduğunu biliyor. Davranış tedavisinde amaç takıntılı düşünceleri ortadan kaldırmak değil, hastanın bu düşüncelerine barışık yaşamasını sağlamak.” diyor. Şahin, bir de örnek veriyor: “Çöp bidonunun yanından geçerken eline kir bulaştığını düşünerek defalarca elini yıkayan bir hastaya ‘hayır kir bulaşmadı’ demek yerine ‘eline kir bulaşıp bulaşmadığına karar vermek için çaba harcamalısın, kir bulaştığını kabul etsen bile elini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin’ düşüncesinin aşılanması gerekir.”

Prof. Dr. M. Orhan Öztürk ise bu hastalığın kişiye acı veren inatçı, zor bir rahatsızlık olduğunu belirtiyor. Tedavisi için uzun ve sürekli bir mücadele gerektiğinin altını çizerken de ekliyor: “Yalnızca ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılırsa çok da olumlu sonuç vermeyebilir. İlaçlarla birlikte hastanın psikoterapi görmesi gerekiyor. İlacı bıraktıktan sonra hastalık yineleyebilir; o yüzden psikoterapi bu hastalık için oldukça önem taşıyor.” Yine, Öztürk’e göre, tedavide iyi gelen şeylerden biri de “meşgul olmak” çünkü bu tür takıntılar boş zamanlarında daha çok geliyor. Kişi, meşgul olduğunda bu takıntılar daha da azalıyor.

İnce eleyip sık dokuyan, kılı kırk yaranlar dikkat!

Saplantı-zorlantı bozukluğu daha çok küçük yaşlarda başlıyor; ancak 18-25 yaşlarında yoğunlaşıyor. OKB hastalığının bilinen tek bir nedeni yok. Kesin bilinmemekle birlikte hem biyolojik hem de psikolojik nedenleri olabileceği söyleniyor. OKB’ye yol açan bir gen bulunamamış ama hastalığın sık görülüyor olması genetik yatkınlığı akla getiriyor. Beyinde kimyasal haberci görevi üstlenen serotonin seviyesinde düşmenin bu hastalığa neden olduğu belirtiliyor.

Sorumluluk duygusu yüksek olan, çabuk endişeye kapılan, gergin, içe dönük, karamsar, aşırı titiz, mükemmeliyetçi, kontrollü, kuralcı, ayrıntıcı ve kusursuzluk arayan kişilik yapısındakilerde daha fazla görülebiliyor. Prof. Dr.M.Orhan Öztürk, hastaları en iyi ‘ince eleyip sık dokumak’, ‘kılı kırk yarmak’, ‘dipsiz kiler, boş ambar’ deyimlerinin anlattığını aktarıyor.

Ebeveyn faktörü

Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Zeynep Çevikoğlu, bu hastalıktan mustarip olanlardan. Bir değil birçok takıntısı var. Ellerini sürekli yıkıyor, yamuk duran eşyalar onu rahatsız ediyor, kaldırım çizgilerine basmadan yürüyor… Eğer bu tür takıntılarını yerine getirmezse büyük bir bunaltı hissediyor. Zeynep, bu tür takıntılarının genetik olduğunu düşünüyor, bu takıntıların çoğu ve daha fazlası annesinde de görülüyor çünkü.

Temizlik takıntısından dolayı ders çalışırken her 5 dakikada bir elini yüzünü yıkayan Çevikoğlu, “Bu durumumdan rahatsızım ama hiç doktora gitmedim, kendi kendimin psikoloğu olmaya çalışıyorum” diyor. Dr. Kemal Şahin’in “Ebeveynler bir davranışı devamlı yaparlarsa bir müddet sonra çocuk da aynı davranışı uygular, çünkü bu tür davranışlar öğrenilmiş davranışlardır.” izahı, bu açıdan önemli olsa gerek.

Bu bilgiler ışığında takıntılarınızı gözden geçirin isterseniz. Ama, takıntı haline getirmeden…

İŞTE BİRÇOK TAKINTIMIZ

Temizlik: Saatlerce el yıkamak, banyo yapmak veya tekrar tekrar ev temizlemek.

Tekrarlama: Takıntılı düşünce ile oluşan sıkıntıyı gidermek için tekrarlayan davranışta bulunmak veya akıldan başka düşünceler geçirmek. Yakınlarının başına kötü birşey gelebileceğini düşünen bir hasta bunun olmaması için halen yapmakta olduğu davranışı ikinci kez yaparak bu düşünceden kurtulabilir.

Kontrol etme: Evine bir şey olacak veya yangın çıkacak korkusu ile kapıyı veya tüpün kapalı olup olmadığını tekrar tekrar kontrol etmek.

Biriktirme: İşe yaramayan birçok eşyayı biriktirmek. Örneğin bazı kişilerde yeterli yeri olmadığı halde gazeteler, boş kavanozlar veya konserve kutuları gibi işe yaramayan şeyleri atamama davranışı görülebilir. Hatta son birkaç yıl içerisinde gazetelere yansıyan çöplük evler buna en güzel örnek olarak değerlendiriliyor.

Sayma: Yolda yürürken kaldırım taşlarını saymak ve araba plakalarını okumak, günlük işleri yaparken belli sayılarda tekrar etmek. Kazağını üç kere giyip çıkarmak veya aynı yere beş kere gitmemek.

Tamamlama: Bu hastalar ise davranışı mükemmel olana kadar tekrar tekrar yaparlar. Örneğin kirlilik takıntısı olan bazı hastalar önce musluğu, lavaboyu ve sabunu yıkar (genelde belli sayıda), daha sonra elini belli sayıda yıkar ve sonra aynı işlemi tekrarlar.

Aşırı tertipli ve düzenli olma: Örneğin çalışma odasında her şeyin simetrik durması veya masanın üstündeki her şeyin belirli bir sıra ile dizilmesi gibi.

ÇOCUĞUMU ÖPERSEM BAŞINA BİŞEY GELİR Mİ?

Dr. Kemal Şahin, tedavi için gelen hastalarının ilginç takıntılarını şöyle anlatıyor:

“40 yaşlarında bir hastamız, televizyon izlerken tv kumandasını sert bir şekilde bırakırsa başına kötü bir şey geleceğini düşünüyor. Eğer, kumandayı elinden kaydırarak bırakırsa içi rahatlıyor. Diğer bir hastamız, eve gittiği zaman çocuğunu öperse, o gün çocuğunun başına kötü bir şey geleceğini zannediyor ve kendisini öpmeye çalışan çocuğundan sürekli kaçıyor.”

Yatağımı cetvelle düzeltiyorum

Adını vermek istemeyen bir hasta takıntısını şöyle anlatıyor: “Aşırı derecede simetri takıntım var. Yatağımı cetvelle ölçerek düzeltiyorum. Eğer isteğim ölçüde olmazsa çok büyük rahatsızlık ve huzursuzluk hissediyorum. Bu yüzden çoğu zaman okula geç kalıyorum ama yapmadan da kendimi alamıyorum.”

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=19449

———————————————————————————–

Takıntı-saplantı-evham-vesvese… (drmavi)

(Aynı dertten musdarip, üniversiteli pırılı pırıl bir delikanlı ile yaptığımız görüşmemizde birlikte ele aldığımız ve olumlu sonuçlara ulaştığımız bir değerlendirmedir)

Temizlik konusunda son derece hassas bir yapısı vardı. Çevreye serpilen sulardan ciddi rahatsız oluyordu. Islak ayakla dolaşanların ardından defalarca halılar siliniyordu. Abdest ve namaz acaba tam olmuş muydu?..

Aydınlık içi gibi temiz simasına bakıp anlattıklarını dinlerken bir taraftan da kendimin, bu nezafetin, bu ibadetteki hassasiyetin neresinde olduğumu sorgulamaya başlamıştım.

Bu takıntı mıydı? Bu takıntı bir hastalık mıydı?

Aklıma ayetler ve hadisler gelmeye başladı.

Allahü Teala elbiselerin temiz tutulmasını istiyordu (74/4), tövbe ile içlerini, temizlikle dışlarını tertemiz yapanları sevdiğini söylüyordu (2/22).

Kainatın Efendisi de temizliği imandan bir bölüm olarak ele aldığı gibi, özellikle hadis kitaplarının taharet bölümlerinde görüldüğü üzere, temizlikte ciddi titizliğin gösterilmesini tavsiye buyuruyordu. Ve Tıbb-ı Nebevi’de Hijyen-koruyucu hekimlik esaslı bir konudur.

Bir örnek:

Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Bir kaba, köpek banmışsa, onun temizlenmesi, yedi kere su ile yıkanmasına bağlıdır, hatta bunların ilki toprakla olmalıdır.”
Buhari, Vudü 33; Müslim, taharet 97; Muvatta, Taharet 35; Ebu Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68; Nesai, Miyah 7.

Siz evinizde bir kabın yedi kere yıkandığına hiç şahit oldunuz mu? Bunu yapan birisini görseniz bunda temizlik takıntısı mı var dersiniz? Köpek yaladığı için bu hassasiyetin ayrı bir anlamı mı vardır? Av, bekçilik, uyuşturucu takibi gibi insanlara yararlı olan alanların dışında köpeğin, insanların yakın hayatına girmesinin, gerek sağlık açısından gerekse manevi olarak ruh yapısına tesiri açısından bir kısım etkileri mi vardır bu araştırılmalıdır.

Delikanlımız anlatırken diğer taraftan, “Takıntı” kavramına takıldım!… Takıntı haline getirdiğimiz nice alışkanlıklarımıza ve nefis hastalıklarımıza baktım.

Mala mülke, paraya, kadına, makama, şöhrete takılıp kalan, beden arzularını doyasıya yaşayan nice insanların, nasıl büyük gülücükler dağıtarak mutlu insan profili çizdiklerini düşündüm. Ve esas tedaviye muhtaç olanların, dünyaya ve zevklerine saplanıp kalan, ruhi hayatlarını nefis hayatlarına kurban eden insanlar olduğu gerçeğine bir kez daha inandım…

Ne var ki Dinimiz, iki dünya arasında denge kurmaktadır. Peygamber Efendimiz, insanın ruh ve beden hayatına ve toplumsal yaşama denge getirmiştir. Sırat-ı Müstakim ve İtidal kavramlarıyla ele alınan bu gerçek, inanan insanları duygu, düşünce ve tutum ve davranışlarda ifrat ve tefrite düşmekten uzak tutmaktadır.

Bu gerçekten hareketle temizlik konusunda evham-takıntı rahatsızlığına mübtela olmuş, abdest ve namaz konularında vesvese-saplantı yaşayan insanlar için de Kur’an Nuru ve Psikoloji eksenli, dengeli bir çalışma yapılmalıdır.

Bilişsel terapi denilen bu yöntemle, Kur’an ve Hadis nurundan da yararlanarak, takıntı rahatsızlığı olan insanlar için, dengeli ve tutarlı bir duygu ve düşünce denetimi ve yönetimi sağlanabilir.

1-Nefsimiz bize emanettir, onu yaratılış gerçeklerine en uygun şekilde yaşatmakla yükümlüyüz.

Bir Sahabi evlendiği genç yaşında kendisini namaza ve oruca verir. İlerleyen günlerde durumunda bir değişme olmayınca konu Allah Rasulüne intikal ettirilir. Efendimiz, o Sahabiye, kendisinin Nebi olduğu halde öyle yapmadığını, nefsin ve ailenin hakları bulunduğunu belirterek onun ibadet takvimine bir denge getirmesine yardımcı olur.

Bu gibi olayları düşünerek, takıntılarımızla nefsimize ve de ailemize ve çevremize haksızlık ettiğimizi ve rahatsızlık verdiğimizi düşünmeli ve düşüncelerimize bir denge kazandırmamız gerektiği konusunda kendimizi ikna ederek, çok zorlamadan ciddi bir çaba içine girmede azimli ve kararlı olmalıyız.

2-Allah kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez ve Allah iradeyi aşan konularda insanı sorumlu tutmaz

“Amenerrasülü…” diye başlayan Bakara Süresinin son ayetlerinde Rabbimiz bu hususu ifade buyurur.
Devam eden ayetlerde: “Rabbimiz önceki milletlere yüklediğin ağır yükleri bize yükleme!” denir. Tefsirlerde Yahudilerin, elli vakit namazla, ¼ zekat miktarıyla, elbiselerine değen bir pislik dolayısıyla elbiselerini kesmekle yükümlü oldukları, helal yiyeceklerinin kısıtlanmasıyla, suçlarına peşin ve ağır cezaların verilmesiyle karşı karşıya kaldıkları gibi bir uygulamadan söz edilir. (Yazır, 2/280, Bakara-286.ayet tefsiri)

Buradan hareketle, temizlik ve ibadetler konusunda Rabbimizin bize yüklemediği ağır yükleri kendimize yüklememiz, olduğundan çok fazla titizlenmemiz hem dini açıdan hem de psikolojik açıdan doğru bir düşünce ve davranış biçimi değildir.

Öte yandan yine ayetin devamında, bilmeden farkında olmadan yaptıklarımızdan sorumlu tutulmayacağımız belirtilmektedir. Söz gelimi, yeterli tedbiri aldıktan sonra elimizde olmadan sıçrayan abdest sularından dolayı sorumlu olmayız.

3-İsteğimizin dışında gelen düşünceler ne kalbimize ne de aklımıza hiçbir zarar veremezler

Sorumlu olmayacağımız diğer bir konu da Hayal dünyamıza gelen ve bilinçaltımızdan yükselen duygu ve düşüncelerdir. Evham ve vesvese diyebileceğimiz düşünceler, hangi konuda olursa olsun, çoğunlukla insan iradesini aşan düşünceler olarak insana zarar da veremez sorumlu da yapmaz.

Mesela elimizdeki bir aynada yansıyan ateş elimizi yakmaz, yılan süreti elimizi ısırmaz, pislik elimize bulaşmaz…

Nitekim bağırsaklarımızda bulunan şeylere rağmen biz gönül rahatlığı ile namaz kılarız.

Evham ve vesvese şeytanın göbek adı gibidir. Fakat sabun köpüğü, saman alevi ve örümcek ağı gibi çok zayıftır. Biz sahip çıkmadıkça etkili olamaz. Korsanların hazine gemilerine saldırması gibi bizdeki iman olduğu için bize vesvese veriyordur diye düşünüp, gülüp geçmek gerekir.

Düşüncemize gelen her türlü evham ve vesvese de böyle zarar veremez. Ancak üzerine düşer, yoğunlaşır arı kovanına çomak sokar gibi karıştırırsak, bir balona üfler gibi şişirir büyütürsek bize zarar verecek hale gelebilir.

4-İsraf her çeşidiyle Allah tarafından yasaklanmıştır ve bu şeytana yakın bir şey olarak gösterilmiştir.

Bu, o israfla şeytanca işlere yol açılır demektir. Sözgelimi zamanını hayır, iyilik ve iş üreten bir yolda harcanmadığı boş geçirildiği zaman, insanın kötülüklere açık hale gelmesi şeytana boy hedefi olması demektir. Öte yandan israf insanın yeme içme ve cinsellik yönlerini çok besler ve ruhundan koparır. Bu da şeytanın canına minnet bir durum olur.

Öte yandan takıntı, ciddi bir enerji ve dikkat kaybını beraberinde getirir. İnsanın duygu ve düşüncelerini bloke eder, verimli çalışmasını engeller, çevresini üzdüğü gibi, kişinin kendi moralini de sıfırlayabilir. Ve yararlı pek çok işlere sarfetmemiz gereken zamanımızın bu rahatsızlıkla kaybolmasına sebep olabilir.

Temizlik olmadı deyip defalarca ortalığı yıkamak, üst üste abdest almak da aslında dolaylı olarak temizlik malzemesi ve su israfına yol açar. Bilindiği gibi akan suda abdest alırken bile suyu yeterince kullanmak bir esastır.

Bu açıdan da bu tür takıntı, evham ve vesveseye kendimizi teslim etmememiz gerekir.

5-Emirle nehiy bir arada bulunursa nehiy olanı kaldırmak öncelikli olur.

Bu güzel bir prensiptir ve takıntı rahatsızlığında güzel uygulanabilirse etkisini gösterebilir.

Söz gelimi bildiğimiz bir doğru vardır bunu söylemekle sevap kazanmayı umabiliriz. Fakat çevre koşulları ve muhatabımız bu doğrunun söylenmesine uygun değilse ve söylendiğinde fitne meydana gelebilecek, inanç açısından bir olumsuzluk ortaya çıkabilecekse bu hakikatı söylememek o hakikata saygının ifadesi olur.

Namaz kılmak farzdır. Avret yerini açmak ise haramdır. Şayet insanın üzerinde sadece avret yerini oturduğu haldeyken örtebilecek kadar bir parçacık elbisesi varsa, kalktığında avret yeri açılacaksa, avret yerini açmama tarafı tercih edilir. Kalkıp çıplak olarak namazını kılmaz.

Bunun gibi, bir temizlik güzeldir fakat bunun aynen tekrarı güzel görünmekle birlikte, yukarda belirttiğimiz çeşitli israf şekillerine girebileceği gibi, hem ruhumuza hem de çevremize zarar verme riski vardır. Bu yüzden güzel gibi görünen bu temizlik fikrinden vazgeçilmelidir. Ya da ikinci üçüncü kez abdest alıp tekrarla namaz kılma davranışından…

6-Peygamberimizin davranışları bize güzel model olmalıdır.

Vesvese aklımıza her geldiğinde Peygamber Efendimizi, o tebessümüyla açan ve anlam kazanan gülleri aklımıza getirmeye kendimizi alıştırabiliriz. Allah Rasulünün Mirac’ını hatırlama bir değil bin vesveseyi de evhamı da takıntıyı da bertaraf ediverir.

Ebu Davud’da Ebu Hüreyre’den bir rivayet şöyle: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Sizden biri, ayakkabısıyla bir pisliğe basarsa, bilesiniz ki, toprak onu temizler.” Ebu Davud, Taharet 141,

Bu hadis takıntı rahatsızlğı olanlara, mükemmel bir terapi uygulamakta, moral ve motivasyon aşılamaktadır.

İnsanın bedenine, elbisesine hayali pisliklerin lekelerin bulaşması değil, bizzat pisliğin kendisi bile gelip ayakkabılarımıza bulaşsa, çok ciddi temizleme işlemi yapmasak bile toprak o görevi kendiliğinden görmüş olmaktadır ve bu konuda Allah Rasulü insanın kalbini ferahlatacak, ruhuna huzur verecek, endişe ve evhamdan uzak tutacak teminatı da vermekte, toprağın kesin temizlik yaptığından söz etmektedir.

Toprak su gibi akıcı olmamasına rağmen pasif bu haliyle böyle temizlik yapabiliyorsa, bir defa da olsa elimizi, eşyamızı su ile temizlemekle tam bir temizlik yapmış olacağımızda kuşku kalmamalıdır. (Necaset bulaşmış bir çamaşırın üç kez yıkanıp sıkılması hususu fıkıh kitaplarında geçmektedir. Bugün otomatik çamaşır makinaları da bunu yapmaktadır)

Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: “Bir kadın bana: “Ben eteğimin zeylini fazla uzatıyorum ve pis yerlerde de yürüyorum? (Bu hususta ne dersiniz?)” diye sordu. Ben de ona Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın:

“(Pis yerlere değen eteği) ondan sonrası temizler” dediğini söyledim.”
Muvatta, Taharet 16; Ebu Davud, Taharet 140; Tirmizi, Taharet 109.

Bu hadis de benzer anlayışı getirmekte, takıntı yapılacak bir sebebin kalmadığını belirtmektedir.

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Biz, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte mescidde otururken bir bedevi çıkageldi. Durup mescidin içine akıtmaya başladı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Ashab’ı kalkıp:

“Dur! dur!” diyerek (üzerine yürümeye) kalktılar ki Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm müdahale etti:

“Kestirmeyin, bırakın tamamlasın.” Ashab müdahale etmedi, adam da ihtiyacını tamamladı. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, adamı yanına çağırdı ve:

“Bu mescidler, idrar ve pislik bırakma yeri değildir. Allah’ın zikredildiği yerlerdir. Buralarda namaz kılınır. Kur’an okunur” dedi. Sonra cemaatten birine bir kova su getirmesini emretti. Kova gelince sidiğin üzerine boşalttı.”
Buhari, Vudü 57, 58, Edeb 35; Müslim, Taharet 99; Nesai, Taharet 45.

İşte Allah Rasulünden müstesna bir davranış modeli…

Efendimiz panik yapanlara engel oluyor gördüğünüz gibi. Ki bu tepki de aslında normal karşılanabilecek bir tepki olabilir. Kimse mescid etrafına idrar boşaltılmasını istemez. Ne var ki Allah Rasulü bilmeyenlere davranış biçimlerini öğreten bir Muallimdir. Ve bir eğitimcinin nasıl yaklaşması gerektiğinin de dersini vermektedir. Önce anlatmakta, anlam, amaç ve hikmetleri açıklamakta sonra göstermekte ondan sonra da olumlu davranışı istemektedir.

Ve Peygamberimiz, bir kova su ile beraber konuyu kapatmaktadır. Artık ardından hiçbir evhame tereddüt ve şüpheye açık bir kapı kalmamıştır.

Aklımıza gelen evham ve vesveseleri birer kova su ile temizleyelim ve içimizi ferah tutalım…

Esas birer kova su ile temizlenecek olanlar, kafamıza yer etmiş ruhumuza sinmiş bu tür takıntılar olmalıdır…

Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın elbisesine bulaşan meniyi yıkıyordum. O, elbisesinde ıslak kısım (kurumamış) olduğu halde namaza giderdi.”
Buhari, Vudü 64, 65; Müslim, Taharet 108; Ebu Davud, Taharet 136; Tirmizi, Taharet 85, 86; Nesai, Taharet 187, 188.

Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Ben, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.”
Müslim, Tahâret 105, 109

Bu konu da kimi insanlarda bir evham aracı olabilmektedir. Hadislerde görüldüğü gibi konu, yaşlık varsa yıkamakla kurumuşsa ovalamakla hallolmaktadır ve namaza engel bir durum da insanı tedirgin edip evham verecek bir durum da söz konusu değildir.

7-Son olarak temizlik gibi konularda takıntısı olanlara bir tavsiyemiz. Değişik vesileleri kullanarak temizlikle kirlenmeleridir.

Bu nasıl olur? Bir köye gidip toprakla bahçeyle hatta hayvanlarla meşgul olabilirsiniz bazen. Evinizin veya komşunuzun kömürlerini taşıyabilirsiniz. Bir yurt yapımında tuğla çimento taşıyabilirsiniz. Kurban yaklaşıyor, derileri sırtlanıp taşıyabilir yararlı işlerde koşturabilirsiniz. Hatta kimi zaman yağmurda yürümenizi, sulara girip çıkmanızı çamurlara bulanmanızı bile önerebiliriz. Bunları yapamıyorsanız evliyseniz eşinizle ve çocuklarınızla, bekarsanız annenizle mutfakta patates soğan soyabilir, hamur karabilir unlara bulanabilirisiniz… Yeter ki ruhunuz bulanmasın ve bunalmayınız!!…

Ama hayır işlerinde kirlenmeniz biliniz ki bembeyaz kuşakta temizlenmeniz demektir…

8-İnşirah süresini, manasını düşünerek sıkça okumanızı ve sürenin ruhunu ruhunuza işrab etmenizi de son olarak tavsiye edebiliriz.
Ayrıca forumumuzda İnşirah süresi ile ilgili yazıyı okumanızı ve kendi durumunuzla mukayese etmenizi öneririz…

Şeytanın Hileleri, Muhyiddîn-i Arabî (ks)

İbn-i Abbas (r.a) Hz.’ inden naklen Muaz b, Cebel rivayet ediyor :

—Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık.. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık.

Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :

—Ev sahibi….. içerdekiler… Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var.

Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a)efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu… İzin ondan çıkacaktı.

Resullullah (s.a) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve :

— >

Buyurdu…. Biz hep birden şöyle dedik :

— En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.

Bunun üzerine Resullullah (s.a) Efendimiz :

— >

Buyurunca; hemen Hz. Ömer :

— Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim.

Dedi…. Resullullah (s.a) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

— >

Sonra şöyle buyurdu:

—>

Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi’ den. Şöyle anlattı :

Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki, şekli şu :
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu.

Sonra, şöyle bir selam verdi ;

Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin.
Onun bu selamına Resullullah (s.a) Efendimiz şu mukabelede bulundu ;

>
Sonra şöyle buyurdu :

>
Şeytan şöyle anlattı ;

Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resullullah (s.a) Efendimiz sordu ;

>
Şeytan anlattı ;
İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ;Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor : Muhammed ‘e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra … Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :
Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen …. seni kül ederim ; rüzgara savurur … Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim.
İşte … böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim.

Arzu ettiğini bana sor . Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem ;düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu :

— >

Şeytan şu cevabı verdi :

Sensin ya Muhammed. Allah’ ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?
Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :

>
Şeytan anlattı :

Müttaki bir gence ki … varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı :

>
Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan âlimi …
>
Temizlik işinde … yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
>
Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz… Halinden şikayet etmez.
>
— Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

>
Şükreden zengin.
>
— Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki : şükreden bir zengindir.

Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :

>
Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar . Titrerim.
>
Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.
>
O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.
>
O zaman da çıldırırım.
>
O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
>
— Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler.

Resullullah (s.a.) Efendimiz sebebini sordu :

>
Bunun üzerine iblis :

Onu da anlatayım ..
Dedikten sonra anlatmaya başladı :

Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1 – Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.

2 – O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.

3 – Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.

4 – Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.

Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu :

>
İblis ise şu cevabı verdi :

O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ?

>
İblis ona da şu cevabı verdi :

Allah’a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.

>
Ondan utanırım … hem de çok … Nasıl ki , Rahman’ ın melekleri de ondan utanırlar…,

>
İblis onun için de şöyle dedi :

— Ah onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa ; ben kendi başıma kalsam… O beni bıraksa….ben de onu bıraksam .. Ben onu bırakırım ama o beni bırakmaz.

Resullullah (s.a.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu :

>
Resullullah (s.a.) Efendimiz ‘ in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :

— Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?..

Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onalr , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini … Ümmilerini ve okumuşlarını … Facirlerini ve abidlerini … Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah’ın halis kullarını … Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu :

>
Bu suale İblis şu cevabı verdi :

—Bilmez misin ? ya Muhammed , bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever … O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.. bilirim ki o : ihlâs sahibidir… Hemen onu bırakır kaçarım.

Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği süre , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet , o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki : mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.

İblis anlatmaya devam etti :

—Ya Muhammed , bilmez misin ? … Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra … o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.

Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.

Bir kısmını gençlere yolladım.

Bir kısmını da meşayihe saldım.

Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim.

Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.

Çocuklara gelince … Onlarla da , bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.

Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.

Onlar bunların yanına girer.; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne … hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye…

İşte … böylece , onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı .. Ama , bu hallerin farkında olmazlar.

İblis, bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :

— Bilmez misin ; ya Muhammed, Rahip Borsisa, tam yetmiş yıl ihlas ile Allah ‘a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki ; Her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifâyap oluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi.

Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , ona şöyle anlatır :

> (59/16)
* * *

İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı..

YALAN

— Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse … o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse … o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem’e ve Havva’ya yalan yere Allah adına and içtim.

> (7/16)
Dedim… Bunu yaparım çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.

GIYBET – KOĞUCULUK

— Gıybet ve koğuculuğa gelince …. Onlarda benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

— Her kim talak üzerine yemin ederse … günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun .. İsterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa .. taaa.. hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.

NAMAZ

— Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince … onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkamak ister; tutarım . ona vesvese veririm. Derim ki : “Henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın.” Böylece o, vaktinin dışında namazını kılar… Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.

Şayet o kimse beni mağlup ederse .. ona insan şeytanlarından birini yollarım… Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O, bunda da beni mağlup ederse .. bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ;

sağa bak .. sola bak…
Derim… O da bakar … O ki böyle yaptı… Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona :

Sen ebedi yaramaz bi iş yaptın.
Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sende bilirsin ki ya Muhammed, her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa, başka şeyler düşünürse, namazından gafil olursa Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden birşeyler topladığı gibi.

Bu işi yaptırmakla da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükü’dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir.

O kimse bunda da beni yener ise, bu defa ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.

Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa onun içine küçük bir şeytan girer , dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar.

Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :

— Sen ümmetin hangisi için ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım… ne tuzaklar. Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki :

Namaz size göre değil.. O, Allah’ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir.
Sonra hastalara giderim :

—”Namaz kılmayı bırak ” derim çünkü Allah-ü Teala : > (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o, hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allah’ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teala’yı öfkeli bulur.

Sonra şöyle dedi :

— Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun. Sonra…. Eğer yalan varsa .. Allah ‘tan dile beni kül eylesin.

İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :

— Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım.

Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ona , yani İblis’e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi :

>
Faiz yiyen.
>
Zina eden.
>
Sarhoş
>
Hırsız.
>
Sihirbazlar.
>
Karı boşamak.
>
Cuma namazını bırakanlar.

Resullullah (s.a.v) Efendimiz bu defa başka bi mevzuya geçti ve şöyle sordu :
>
Allah yolunda cihada koşan atların kşnemesi.
>
Tevbe edenlerin tevbesi.
>
Gece ve gündüz, Allah’a yapılan bol bol istiğfar.
>
Gizli sadaka.
>
Gece namazı.
>
Çokça kılınan cemaatle namaz.

Resullullah (s.a.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu :

>
Namazını bilerek kasden bırakanlar.
>
Cimriler
>
Ulema meclisleri
>
Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
— >

İnsanların tırnaklarının arasında.
Resullullah (s.a.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi .

>
On şey talep ettim.
>
Şunlardır :
Allah’tan diledim ki, beni Ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu :
> (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.

Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah’a sığınılmayan malın da ortağıyım.

Cinsi münasebet anında ; Allah’a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler.

Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. > (17/64)

Allah-ü Teala’dan diledim ki : Bana bir ev vere .. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.

Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.

Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.

İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi.

Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere.. Sarhoşları verdi.

Diledim ki ; bana yardımcılar vere … Bunun için de Kaderiyye mensuplarını verdi.

İstedim ki ; bana kardeşler vere ..Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir :
> (17/27)

Bir ara Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu :

>

Bundan sonra İblis devam etti :

Ya Muhammed , Allah’tan diledim ki ; Ademoğullarını ben göreyim ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.

Diledim ki ; Ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem nasıl istersem.
Bütün bu isteklerimi verdi .

Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte .. Böylece kıyamete kadar , Ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :

Benim bir oğlum vardır. Adı : ATEME ‘dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.

Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MÜTEKAZİ ‘dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MÜTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir.

Sonra, benim bir oğlum daha vardır . Onun adı da KÜHAYL dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar.

Bundan sonra İblis şöyle anlattı :

— Hangi kadın olursa olsun .. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela :

Elini kolunu dışarı çıkar ; göster.
Der .. o da , bu emri tutar. Elini , kolunu açar, gösterir. Buından sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.

İblis bundan sonra ; Resullullah (s.a.) Efendimiz ‘ e kendi durumunu anlatmaya başladı :

—Ya Muhammed bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ;

>

diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah’ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah’ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , Şekavet ehli kılan da Allah .

Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu.

> (11/118-119)
> (33/38)
Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz , İblise şöyle buyurdu :

Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.

“Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.

EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.

Öyleyse, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA

Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür.

Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

İKİNCİ VECİH

Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.

Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştah, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

ÜÇÜNCÜ VECİH

Budur ki: Eşya mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr” tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur; pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

DÖRDÜNCÜ VECİH

Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

BİRİNCİ MERHEM:

Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mutezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

İKİNCİ MERHEM:

Dinde harec yoktur. Dinde zorluk yoktur. (Şer’î bir hükümdür.) Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine-böyle vesveseli adama-müreccahtır. Yani, böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir. “Din kolaylıktır.” Buhari, Îmân: 29; Nesâî, Îmân: 28; Müsned, 5:69. esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı veçhile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.

BEŞİNCİ VECİH

Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan
ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.

Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüt edebilir.

Hem bîtarafâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.

Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki, yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez.

İşte, bunun gibi, meselâ hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imânîye zarar vermez. Hem yani, “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kaide-i meşhure, hem usulü’d-din, hem usulü’l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli, euzü billahi mineşşeytanirracim demeli.

MÜZAKERE-6: VESVESE-TAKINTI MAHİYETİ VE KURTULMA ÇARELERİ

MÜZAKERE TABLOSUNDAN (drmavi)

NOT: Bu önemli konu hakkında aşağıda okuyacağınız risale-i nur ve İnancın Gölgesinde konuları üzerinde etüdlerimiz devam etmektedir. Bizler çalışırken sizler bu bölümleri okuyarak istifade ediniz. Arada bir bakıp açıklamalarımızı da isterseniz inceleyebilirsiniz. Rabbim istifadeye muvaffak kılsın)

Ayet: “Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.

Vesvesenin temel sebebi: Vesvesenin mahiyetini bilmemek

Vesveseden kurtulmanın çaresi: Vesvesenin mahiyetini anlamak. İlim vesveseyi yok eder.

Vesvese neden insanı etkiler? Vesvesenin mahiyetini anlamadan üzerine gitmek, önem verip titizlendikçe, büyük bir şey nazarıyla bakıp onu şişirmekle ve onu kendimiz için korkulacak bir hale getirmekle insanı hasta edecek bir mahiyet kazanır. Tıpkı arı kovanına çomak sokmak balonu şişirmek gibi…

Vesvesenin olumlu yanı: İnsanı uyanık ve dikkatli tutması, günah ve hatalara karşı duyarlı temkinli olmaya alıştırması, dini emirler karşısında lakaytlıktan ciddiyetsizlikten ahlaki gevşeklikten koruması ve en önemlisi daima Rabbimize sığınmaya ve rahmetine yönelmeye vesile olması

Vesveseyi gidermenin pratik çareleri:

Bilinçaltımız ve hayal sahnemiz her etkiye açık bir alandır. İman evimiz olan kalbimiz gibi mahrem bölge değildir. Sokakta herkesin dolaşması fakat evimizin içine girememesi gibi, Bu serbest dolaşım bölgesinde şeytana ait manalar nefsimize ait duygu ve düşünceler gezinip durmakta kimi zaman da adeta cirit atabilmektedir. İmtihan sırrına binaen bu bölge açık bölgedir bizim mücadele etmemiz için mahiyetimize konmuştur.

Bu sebeple hayal aynamıza yansıyan ve kalbimizin sınırları içine giremeyen düşünceler, biz kalbimize ve zihnimize zarar verecek hale getirmediğimiz sürece bize hem zarar veremez hem de mesul etmez diye düşünmelidir.

Bu açıdan bakılınca hangi düşünce gelirse gelsin bunun sadece AYNAYA YANSIYAN BİR GÖRÜNTÜ olduğu düşünülmelidir. Elimizdeki aynadaki görüntü ise mesela pislik yılan veya ateş süreti elimizi nasıl yakmazsa zihnimize gelen hiçbir görüntü ve düşünce de kalbimize zarar veremez.

Ya da namaza dururken bağırsaklarımızda bulunan NECİS ARTIKLAR NAMAZA NASIL ZARAR VERMEZLERSE düşüncemize gelen bu tür vesveseler de inancımıza düşünce dünyamıza ve davranışlarımıza zarar vermez diye düşünülmelidir.

BİLİNÇALTIMIZDA VE HAYAL DÜNYAMIZDA MELEKLE ŞEYTANIN YAKIN OLUŞLARI KOMŞULUKLARI SÖZ KONUSUDUR. Ancak bir mekanda inkarcı bir insan var olabilir ve yanıbaşında inançlı bir insan oturuyor olabilir. O inkarcının küfür inanç ve düşüncesi yanında oturan müslümanın inançlarını kirletmediği gibi kalbimize yakın olan meleğin diğer tarafında şeytanın vesvese verebiliyor almısa bizim temiz inançlarımıza ve düşüncelerimize zarar veremez diye düşünmeli.

İnançlarımız inanç dolu düşünce dünyamız bir mücevhere benzer MÜCEVHER ÇAMUR BULAŞMASIYLA DEĞER KAYBETMEZ diye düşünülmeli zihnimize gelen çirkin görünen her vesvesenin zarar veremeyeceğini bilmelidir. Eşyada asıl olan temiz olmasıdır. Allahın her yarattığı bizzat güzeldir veya dolayısıyla ve neticesi itibariyle güzeldir, hayır ve hikmet yüklüdür. İnsan iradesini kötüye kullanarak söz gelimi tertemiz yaratılan dünyamızı kirlettiği gibi temiz fıtratını kirletebilmektedir. Bu düşünülmeli daima temiz fıtratıma dönmeliyim o haldeyim gibi temiz çıkış noktası görebilmeliyiz. Şeytan ve vesvese yoluyla gelen kirler lekeler kötü düşünceler asli olan temiz fıtratımız üzerine konan geçici arizi toz toprağa çer çöpe benzer, aslında zayıftır üflemekle geçer gider… Daima bizde kalan iman mücevheri Allah sevgisidir demeli…

İnsanı her an derin kalbi hayatıyla yaşayamaz. Dünyanın işleri eğitim evlilik olayları ekonomik müşküller, sosyal olaylar, kişisel sorunlar gibi bizi daima yoran etkenler vardır. Kalp yorulur zihin dinlenmek ister ve bunlardan kurtulur kurtulmaz da baskıları kalktığından, hayal dünyamız serbest kalır ve onu rahatlatacak avutacak belki dinlendirecek her şeye açık hale geliverir. Belki zihnimiz, mutlu olduğunu düşündükçe çağrışımlarla çok farklı görüntüler de üşüşmeye başlar. Önemli olan bunlar yoğunlaşıp ve devamlı hale gelip zihni işgale uğratmadan vicdan ve akıl kontrolüyle süzgeçten geçirerek, ilim yoluyla güzel olanlar seçilmeli zararlılar ayıklanmaya çalışılmamlıdır.

Hayalimize gelen şekiller manalar görüntüler bizim KALBİMİZİN MALI İRADEMİZİN TALEBİ VE DAVETİ DEĞİLDİR diye düşünülmelidir. Çünkü irademizden ve inançlarımızdan BAĞIMSIZ HAREKET EDEN bir zihin yapımız vardır ve elimizde olmadan gelenlerden rahatsız olmamız onların bize zarar vermediğini gösterir. Onu bir görüntüden ibaret değil de sanki kalbimizin bir malı ve esas inancı gibi düşünmek vehmetmek … esas hatalı olan zararlı olan budur… yani:

Hasr-ı nazar zann-ı zarar: Esas zarar düşüncemizi ona yoğunlaştırmak ve zarar verdi evhamına düşüncesine kapılıp onu takıntı haline getirmektir… budur zararlı olan…

Özellikle ibadete ait vesveselerde Allahın sonsuz Rahleti ve Dinimizin kolaylık dini olduğu düşünülmeli, amellerimizin Rabbimiz tarafından kabul edildiği, eksik ve kusurlarımızın tamamlanıp affedileceği hatta hatalarımızın iyiliklere çevrileceği ümit ve düşüncesi hakim olmalıdır. Yaptığımız ameller olmamıştır diye (söz gelimi ilk defadan sonra) asla tekrar edilmemelidir.

NOT: AYRI BİR DOSYAMIZ OLAN ŞEYTAN VE VESVESE DOSAYISININ DA OKUNMASINI TAVSİYE EDERİZ

http://www.hercai.net/kurannuru/viewtopic.php?t=852
————————————————————

21. SÖZ İKİNCİ MAKAM

EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ! Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan, gider.
Öyleyse, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü’l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

BİRİNCİ VECİH – BİRİNCİ YARA
Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe “Eyvah!” dedirtir, ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:

Bak, ey biçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir. Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür.

Hem bununla beraber, o çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.

İKİNCİ VECİH
Budur ki, mânâlar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. “Eyvah!” der. “Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefis, beni matrud eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.

Şu yaranın merhemi şudur: Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ, sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştah, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.

ÜÇÜNCÜ VECİH
Budur ki: Eşya mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul olduğu san’ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir.” Yani, iki zıddın suretlerinin cem’ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura “tedâi-yi efkâr” tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.

Senin başın böyle bir tedâi-yi efkâra müptelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibaha geldiğin anda dön. “Aman, ne kusur ettim!” deyip tetkikle meşgul olup durma; tâ o zayıf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira, teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zayıf tahatturun melekeye döner, bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan, hassas asabîlerde daha galiptir. Şeytan şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir.

Şu yaranın merhemi şudur ki:

Tedâi-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır; onda mes’uliyet yoktur. Hem tedâide mücaveret var, temas ve ihtilât yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki, şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var. Ve füccar ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez. Öyle de, tedâi-yi efkâr saikasıyla, istemediğin pis hayalât gelip nezih efkârın içine girse, zarar vermez-meğer kasten olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele birşeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur; pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.

DÖRDÜNCÜ VECİH
Amelin en iyi suretini taharrîden neş’et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüt ettikçe, hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terk ettiriyor. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet ye’se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var.

BİRİNCİ MERHEM: Bu gibi vesvese, ehl-i i’tizâle lâyıktır. Çünkü onlar derler: “Medar-ı teklif olan ef’al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibarıyla ya hüsnü var, sonra o hüsne binaen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsülemirdeki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsülemirde varmış; lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mutezile der: “Hakikatte kabih ve fâsittir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyleyse, Ehl-i Sünnet mezhebine göre zahir-i şeriate muvafık olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe girme.

İKİNCİ MERHEM: Dinde harec yoktur. 4 Madem dört mezhep haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rüyetine-böyle vesveseli adama-müreccahtır. Yani, böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır.

Madem böyledir. Sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal bir harecdir. Hakikat-i hale muttali olmak güçtür, dindeki yüsre münafidir. 5 esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek, ibadeti lâyıkı veçhile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiyeye dehâlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilâne bir niyaza vesiledir.

BEŞİNCİ VECİH
Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan

ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye’se düşer. Bu yaranın merhemi şudur ki:

Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi, tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz’ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz’an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler.

Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz’an değiller. Öyle de, şüphe ve tereddüt sayılmazlar. Fakat, eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüt edebilir.

Hem bîtarafâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcip olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur eder.

Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, birşeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki, imkân-ı zâtî ise yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ, şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki, yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ şu güneş, zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez.

İşte, bunun gibi, meselâ hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imânîye zarar vermez. Hem yani, “Bir delilden neş’et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur” olan kaide-i meşhure, hem usulü’d-din, hem usulü’l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: “Bu derece mü’minlere muzır ve müz’iç olan vesvese ne hikmete binaen bize belâ olmuş?”

Elcevap: İfrâta varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaytlığı atar, tehâvünü def eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli, euzü billahi mineşşeytanirracim demeli.

İNANCIN GÖLGESİNDE- ŞEYTAN VE VESVESE

1. Şeytan ve fonksiyonu:

Şeytan, isyan etmezden önce, ibâdet-ü taatta meleklerin içinde görünüyor ve onların yaptığı işi yapıyordu (Kehf, 18/50). Nurdan yaratılmış meleklerden olmadığı için de, melekler gibi teminat altında değildi. Melekler, daha önce ifâde edildiği gibi, isyan etmez, başkaldırmaz ve emrolunanı yaparlar (Tahrim,66/6) Şeytanın içinde bulunan kibir nüvesi ve isyan tohumu, Âdem (as)’e secde teklifi karşısında çatlayıp hortlayıverince, gerçek mahiyeti ortaya çıkmıştı. Kibirle, “Ben ondan üstünüm ve hayırlıyım; onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın” dedi (Sa’d, 38/76). Âyetin beyanıyla, esas isyan eden İblis olup, İmam-ı Şibli’nin de ifâde ettiği gibi, bu isyanından sonra “Şeytan” ismini ve Kıyamet’e kadar da yaşama iznini aldı ve “Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım (baştan çıkarıp, isyan ettireceğim) diye yemin etti.” (A’raf, 7/17)

Burada şu hususu öncelikle belirtmek isteriz: Savaşta düşman ordusunun tek tek fertlerinden ziyade mensubu bulundukları birliklerin kuvvet ve güç durumları, silah ve cephane keyfiyetleri, manevra kabiliyetleri, sayı ve silah üstünlükleri ve tuttukları mevziler gibi, muharebede en mühim yeri olan hususlar etüd edilir ve ona göre vaziyet alınır. Yoksa, düşman subay ve eratının saç ve göz rengi, elbise tipi ve diğer şahsî husûsiyetlerini bilip tesbit etmek hiç bir işe yaramaz. Yarasa da, diğer hususlar kadar ağırlığı olamaz. Durum, cin ve şeytanlar hususunda da böyledir; belki bu mes’ele üzerinde biraz fazla durduk, fakat yine de teferruata girmiş sayılmayız.

Bize bu mevzûda esas gerekli olan, şeytanların yaklaşma yollarını ve ebedî hayatımızın teminatı olan iman evimizden bizi vurabileceği hile ve desiselerini tesbit edip, gerekli çareleri bulup kullanmaktır.

2. Şeytanın yaratılmasının ve insanları yoldan çıkarmasına müsâade edilmesinin hikmeti nedir?

a. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti olmazdı. Bir defa, Allah (cc)’ın asla günah işlemeyen ve şeytanın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok yaratığı vardır. Allah (cc), insandan ayrı ve farklı olarak nebatâtı ve hayvanâtı yarattığı gibi, İlâhi san’atları meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı murad buyurmuştur. Evet, yarattığı insanların mahiyetlerinde meknî bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak şeytan ve habîs ruhları çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. Şeytan, insanı arkadan kovalayan rakip bir maratoncu gibidir. İnsanın hedefe varabilmesi, muzaffer olabilmesi için, peşini bir an olsun bırakmayan bu ezelî rakibini aşabilmesi, geride bırakması ve ondan daima önde ve daha ileride olması gerekmektedir. Eğer kendisine böyle tahrik ve teşvik unsuru olabilecek bir rakip ve hasmı bulunmasaydı, onun bu ciddî yarışı yapması ve kabiliyetlerini geliştirmesi kat’iyyen gerçekleşmeyecekti; daha doğrusu, kabiliyetlerini geliştireceği zemini bulamayacak ve neticede de körelip gidecekti. İnsanoğlu, en yüksek insanlık derecesini ve insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmiş ve bağrında Ebû Bekirler yetiştirmiştir.. ve yine aynı insanoğlu, bu müsabakadaki acz ve iradesizliğiyle de Ebu cehillerin meşcereliği olmuştur.

b. Şer olan, şeytanın yaratılması değil, ona tâbi olup şer işlemektir. Nasıl herhangi bir cinayete, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil de, cinayeti işleyen eller gerçek sebep olarak gösteriliyorsa, aynı şekilde, şeytan da insanın işlediği şerlerde kanlı bir alettir ve asıl suçlu, bu aleti isti’mal eden kanlı eldir. Evet, insandaki nefis ve nefsin emrine girmiş olan irâdenin, şeytana ait telkinatın tesiri altında bazı kötülükleri işlemekte ulaşdıkları kötü neticelerin esas sebebi şeytan değildir. Şeytan ve şerler, âdi birer sebepdirler; hakikî illet, insanın iradesidir. Evet insanlar, şeytanın varolmasıyla değil, kendi irâdeleriyle kötülük işlemektedirler.

c. İnsan, her şeyi kendi dar dairesinde ve elindeki küçük neticelere göre değerlendirme meylindedir; oysa Allah (cc)’ın yaratması, umum neticelere ve faydalara bakar. Meselâ, içine elimizi soktuğumuzda ateş, elimizi yakar; -ki, bu bir kesbdir- şimdi, ateşe “bütünüyle zararlıdır” diyebilir miyiz? Haddizatında, onu şerli ve zararlı yapan bizzat kendimiziz. Haydi bu türden cüz’î zararları olduğunu kabul etsek bile, biz onun umumî neticelerine bakıp, ateşin fayda ve lüzumlu olduğuna hükmederiz. Elektrik de böyledir, yağmur da.. Allah (cc), birşeyi yaratırken umum neticelere bakar. İşte Şeytan da, yaratılış noktasında böyle umumi neticelere bakar; Ebu Cehil’in irâdesinin dahliyle Cehennem’e sürüklenmesinde de, Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliya, asfiya ve kâmil mü’minlerin terakki edip, cennetlere yükselmesinde de şeytanın fonksiyonu vardır.

d. Büyük ve küllî neticelerini bırakıp da, cüz’î şerlere sebep oldular diye ateş, elektrik veya yağmuru muzır görüyor ve “olmasalardı!” diyor muyuz? Hayır. Aynı şekilde, “Neden şeytan yaratıldı” da diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, bir takım şerlerden dolayı şeytanın varlığına da ses çıkarmamamız gerekir. Askerlerimiz ölüyor diye askerlik mesleğini kaldıralım ve muharebeye gitmeyelim diyebilir miyiz? Bunun gibi, şeytanın süsleyip püslemeleriyle alıp götürdükleri, Nebî’nin iman adına kazandırdıklarının yanında binde bir nisbetinde ya vardır ya da yoktur. “Nasıl olur? Şeytanın iğvasıyla binlerce insan Cehennem’e gitmiyor mu?” denemez. Çünkü, mü’mindeki keyfiyet, kafirdeki kemmiyetten hem daha önemli, hem daha üstündür. Bir insanın hayatı mı daha önemlidir, yoksa bin böceğin hayatı mı? Bin hurma çekirdeğinden 11’i ağaç olup, gerisi çürüdüğünde, bin çekirdeğe sahip olmak mı, yoksa 989’unun çürümesine rağmen 11 hurma ağacına sahip olmak mı daha kârlıdır?

3. Vesvese nedir?

Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü’mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.

4. Lümme-i şeytaniye nedir?

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü’minin kalp merkezinde önemli bir noktadır… İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanıbaşında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü’minle kafirin yanyana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir ma’nâda bunlar da, böyle bir tamamlaycılık içindedir.

5. Vesvese daha çok kimlerde olur?

Mübtedî müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can ü gönülden Din’e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah (cc)’a karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü’minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve isti’dât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.

Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü’mindeki vesvese, buhranlar ve deprasyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mümin çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe’den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye maruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi, vesveseye ma’ruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.

Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.

Evet şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri gözlerinde ve kalbleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar…

6. Şeytanın vesvese vermedeki gayesi nedir?

Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah (cc)’ın marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat (sav)’in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terkettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah (cc)’a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?” der, vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?” der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.

Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.

7. Şeytanın sağdan, soldan ve daha başka çok değişik yönlerden gelip, insana vurması ne demektir?

Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması ma’nâsını ifâde eder. Ma’nâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet’e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah (cc)’ın kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mahiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir.. ve, bu işi yapan da şeytandır.

Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi, vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (cc) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.

Şeytanî ve melekî saha, insanın mahiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te’sirleri melekî sahayı da te’siri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.

Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah (cc)’a karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur’ân anlatmaktadır(A’raf, 7/17). Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; “İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek” dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir… Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, “Devir değişti, onlar geride kaldı” dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: “Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbad etme!..” der.

Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz…

Evet, şeytanın bir diğer geliş şekli de, suret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek suretiyledir ki, bir mü’min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü’mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nisbet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü’min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine maruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe’de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.

Ömer bin Abdülaziz (ra) , birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahazasıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahazasıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (cc) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.

Her insan, Hakk’ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah’a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.

Bunlardan başka, umumî ma’nâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük mes’eleleri küçük, küçük mes’eleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah(cc), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir mes’elenin kavgasını verir.. bazan böyle bir mes’ele, bid’at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, “Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?” gibi teferruata ait mes’elelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur’ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan birşey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.

8. Vesvesenin faydalı yanı da var mıdır?

Esasen vesvese, yukarda temas ettiğimiz gibi, çok kimselerin, özellikle de hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberektir. Tıpkı saat zembereği gibi onun kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür; çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan ve ona gâzilik sevabı kazandıran kaynak, vesvesedir.

Diğer bir yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Mü’min, işini halletmiş olmanın ve duruma hakimiyetinin verdiği rehavet ve rahatlık içinde, uyku bilmez bir düşman olan şeytanın çukurlarından herhangi birine düşmemek için dâima tetikte bir asker gibi hep uyanık kalabilir. Hasta, hastalığından dolayı Allah (cc)’a karşı yalvarış ve yakarışa geçtiği gibi, vesveseli insan da, her vesvese emaresi karşısında “Aman ya Rabbi” der ve kendini o ifritten kurtarıp, gerilime sevkeder.. ve günahları içeri almayacak bir kalenin içine girer kurtulur. Elverir ki, işaret edeceğimiz üzere, vesveseyi büyütüp, zararlı hale getirmesin.

9. Vesveseden kurtulmanın pratik ön çareleri:

a. Vesvese, imanın kuvvetindendir.

Önce hemen şunu belirtelim ki, vesvese çok korkulacak birşey değildir, çünkü iman var ki, vesvese geliyor. Sahabe-i Kiram’dan Efendimiz’e gelip, “Ya Rasûlallah, vesveseye mübtelâyım” diyen birine, Efendimiz (sav)’in cevabı, “Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir” şeklinde olurdu. Şeytan, sizde de iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihte gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (as) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.

Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü’minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu’nun ve Batı’nın kâfir ve zâlimleri de öyle değil mi?..

Vesveseye düşen mü’min, “Şeytan bütün cephelerde mağlûp oldu; bu yüzden, şimdi de iman ve İslâm’a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgûl etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir.. kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoş, gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah’ın izniyle hiç bir şey yapamaz” diye düşünmelidir.

b. Vesvese, kalbin malı değildir:

Kalb rahatsız olduğuna göre, vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı…

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb, vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında ma’nâ ve mahiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddi muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayâl, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AİDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, “Gel, ne istersen yap!” demektir ki, şeytanın da istediği budur.

c. Vesveseye maruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer:

Mes’eleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından mâlum ve meşhur hale gelmiş, dünyâca da kabûl edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, “Eyvah” diyorsunuz; “Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!” Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerinde atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiç bir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menba’ınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil… Evet, işte vesveseye maruz kalb de böyledir…

d. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mes’ul etmez:

Bildiğiniz gibi, mükellef ve mes’ul olmada irâde ve şuur şarttır. Hayvanatın yanısıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla, vesvese için irâde devrede değilse ve plân, programı yapıp, “gel” diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes’ul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrâde, umumiyetle böyle kendi kendine gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o davetsiz gelir. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile irâdesi dahilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de bir takım hatıralara, hayâllere ve düşüncelere maruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hali, yaratılışın muktezasıdır.

e. Vesvese, insanın ilerlemesine mani olmayan örümcek ağı gibidir:

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur’ân, “Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır” diye ferman etmektedir (Nisa, 4/76). Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbirşey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidayete de sevkeden Allah (cc)’tır. Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar…

Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..

f. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert haline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez:

Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayâl aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayâle gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya, elinizdeki aynaya akseden alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa, aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile, attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiç bir zararı yoktur.

Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiç bir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve “Allah (cc)’ın izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım” diyeceksiniz.

g. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir:

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.. vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayâl sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele bu sûretler, nefsâniliğe bakan, bedeni te’sir altına alan suretler olursa… Evet, insan onu alır ve hayâlinde maceralı bir film haline getirir. Halbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayâllerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

h. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar:

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke haline gelir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im’an-ı nazarla büyütüp, kendine mal eder. Derken onu huy haline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye’se düşüp, tam zarara uğramanın ifâdesidir. Bu hale ma’ruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde “Artık ben mahvoldum” deyip, mağlûbiyeti kabûl eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hale getirir, sonra da onu terkeder. Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevkeder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen bu, taktik bilememenin ve düşmanı tanımamanın ifâdesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim…

i. Vesvesenin manyetik alanından ibâdet ile uzaklaşmalı ve psikolojik te’sirinden çıkılmalıdır..!

Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifâde edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gadaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekat namaz kılın ve iç dünyânızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi dağıtacak daha başka meşrû bir kısım davranışlarda bulunun!.. İrâdenizi devreye sokarak, psikolojinize te’sir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sav), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, “Burayı derhal terkedin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş” buyurmuşlardı. Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah’ı ilan ve O’nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hattâ bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (sav) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği ma’nâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikce, biz de Allah ve Rasûlü’yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz (sav)’in Mi’rac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hattâ esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazan yumruğu sıkıp meydan okuma, bazan da hafife alma ma’nâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş… Daha ileri götürsen, yine boş… Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne ma’nâsı olabilir ki!” Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, dünyâ hayatının bir oyun ve eğlenceden ibâret bulunduğu ve gerçek hayatın Ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir (A.İmran, 3/185; Ankebut, 29/64). Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (cc) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır meyveler var. (Hâkka, 69/23) Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyânın bütün güzelliklerine karşı “İsteyene ver Sen anı, bana Seni gerek Seni” diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.

Hem “Allah Rasülü (sav) ve O’nun sâdık yaranı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?” diyerek, bu mevzûda şeytanın telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.

j. Abdest ve namazda “eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir.

“Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?” şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabûl ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatıyla hareket etmelidir.

Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, “Mezheplerimizden birine uyar” deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gâye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def’etmektir.

vesvese ile ilgili klip

http://www.youtube.com/watch?v=pC8rvqLdGEE

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:42 pm
Yorumlar kapatıldı.
%d blogcu bunu beğendi: