osmanlı

OSMANLI KURULUŞ-YÜKSELİŞ-ÇÖKÜŞ-DİRİLİŞ DOSYASI (drmavi – Sızıntı sayıları ve ses kayıtlarından derlenmiştir))

TARİHİN GÖLGESİNDE DİRİLİŞ

ÖNSÖZ

ELLERİNDE, HER ASIRDA HER ALANDA MUCİZELER GÖSTEREN KUR’AN GİBİ BİR REHBER, ÖNLERİNDE, İNSANLIĞI 23 YILDA EN MEDENİ İNSANLIK SEMASINA YÜKSELTEN HZ. MUHAMMED (S.A.V.) GİBİ BİR LİDER BULUNDUĞU HALDE, MÜSLÜMANLAR BUGÜN NEDEN ÜSTÜN VE GELİŞMİŞ DURUMDA DEĞİLDİR?

BÖYLESİ BİR GEÇMİŞİ BULUNAN BİR MİLLETİN HİÇ GELECEĞİ OLMAZ MI?

Bu mütevazı çalışma, konuyla ilgili olarak bir fikir vermek amacıyla, Büyüklerimizin yazıları, bütün notlarımız, Pırlanta Serisi, Sızıntı Dergisi ve yeri geldikçe belirteceğimiz eserler, esas alınarak hazırlanmıştır.

Öğrencilik yıllarımızda neşre başlayan “SIZINTI DERGİSİ”, çok konuda bizim için bir okul olmuş, içimizde bir takım “SIZI” lar oluşturmuştu. Bunlardan birisi de, “TARİH ŞUURU VE ŞU MİLLETİN HALİ” idi kuşkusuz. Bu konuda sürekli düşünme, araştırma ve not tutma sonucu oluşan yılların birikimi notlarımızla Bilgisayar ve İnternet buluşunca, konuyu güncelleştirerek, insanımıza sunma duygusunun önü alınamaz hale geldiğini fark ettik içimizde. Geda’ca bir sunum olarak kabul edilmesini istirham ederiz…

Tarih ve mazi tutkusu sıradan bir nostalji olarak kalmamalıdır.

Geçmişten geleceğe bunca dinamikleri ve eserleri bırakan insanlara karşı bir kadirşinaslık ifadesi ve vefa borcu olarak görülmelidir en azından.

Geçmişin kapıları aralanıp, sahip olduğumuz zenginlikler yeni nesille buluşturulmalı ve milli kültürü müzle olan yabancılıktan kurtarılmalıdır.

Bu çalışmaya naçizane, bugünkü neslin, geçmişin gergefleri üzerinde, geleceğin kanaviçesini şekillendi rebilmesi için hazırlanmış şeffaf bir müsvedde olarak bakılabilir.

Tarih, Millet ve Hizmet bilincini sinelerimizde uyaran Sızıntı’mıza minnet ve şükranlarımızın bir nişane si olarak önsözü O’nun söylemesini isteriz:

“MAZİ, HAYATTAN ALINMIŞ MİSAL VE İBRET LEVHALARIYLA DOLU BİR MEDRESEDİR.

BU MEDRESEYİ VARİDATIYLA ÇOK İYİ TANIYIP DEĞERLENDİRENLER, GELECEĞE DE BAŞARIYLA HÜKMETMESİNİ BİLECEKLERDİR.

ZİRA BUGÜN, DÜNÜN AYNI, DÜN DE ÖBÜR GÜNÜN; DEĞİŞEN SADECE RENKLERDİR” (SIZINTI, ARALIK-1985).

“HER TERAKKİ HAMLESİ, HALI HAZIRI İYİ DEĞERLENDİRMEYE VE GEÇMİŞ NESİLLERİN TECRÜBELERİNDEN İSTİFADE ETMEYE ÖNEM VERİLDİĞİ ÖLÇÜDE NETİCEYE ULAŞIR.

AKSİNE ARKADAN GELEN NESİLLER, ÖNCEKİLERİN TECRÜBELERİNDEN İSTİFADE ETMEYİ DÜŞÜNMÜYOR VE HER KES KENDİNE GÖRE BİR YOL TUTUP GİDİYORSA, BU DAVRANIŞLARIYLA SADECE MİLLETİ GERİYE GÖTÜRECEKLERDİR” (SIZINTI, ŞUBAT-1985).

“TARİH, YARIM VE EKSİK KALANI MÜKEMMELLEŞTİRMEK İÇİN YAPILAN MEŞRU BİR TECESSÜSTÜR Kİ BÜTÜN MEDENİYETLER BU SAĞLAM VE YIKILMAZ TEMELLER ÜZERİNE KURULUR VE DEVAM EDERLER.

BİR MİLLETİN ÖMRÜ DE TARİH HAFIZASININ KUVVETİYLE DOĞRU ORANTILIDIR, BUNA GÖRE UZAR, KISALIR.

TARİH, MAZİNİN KARANLIK DEHLİZLERİNE GÖMÜLMÜŞ ESKİ FOSİLLERİN HORTLATILIP KONUŞTURULMASI DEĞİLDİR.

O, MAZİYİ, HAL HATTA İSTİKBAL YAPARAK; GELECEĞİN HUZUR DOLU NAĞMESİNİ HENÜZ TERENNÜM EDİLMEDEN DİNLEYEBİLMEKTİR.

TARİH, HADİSELERİ MAZİ OLMAKTAN KURTARIP YENİ VE DERİN MANALAR KAZANDIRAN VE İSTİKBALE MAL EDEN KUTSAL BİR EMANETTİR” (SIZINTI, OCAK-1988).

KUVVETLİ İSTİKBAL, MAZİYİ HATIRLAMAKLA HALİ HAZIRLAMAKLA GERÇEKLEŞİR.

GEÇMİŞLE İLGİLİ HAYALLERİMİZİ SÜSLEYEN İHTİŞAMLI TABLOLAR, BİZİ YENİDEN YÜCE BİR MİLLET OLMA YOLUN DA HAREKETE GEÇİRİYOR, SA’YE ŞEVKİMİZİ KAMÇILIYORSA MUKADDESTİR (SIZINTI, AĞUSTOS-1983)

GELECEĞE KARŞI GÖZÜ KAPALI OLMAK BİR KÖRLÜK, GEÇMİŞE KARŞI ALAKASIZLIK İSE BİR TALİHSİZLİKTİR.

SADECE MAZİNİN TÜRKÜLERİYLE AVUNANLAR GELECEKTEN NASİPSİZ OLURLAR.

GEÇMİŞ BİR MUALLİMDİR, BİZİ İRŞAD EDİYOR GELECEĞE HAZIRLIYORSA FAYDASI VAR DEMEKTİR. YOKSA LANETLER OKUMANIN DA MEZAR TAŞLARIYLA TESELLİ BULMANIN DA, FOLKLÖR GİBİ ANMALARIN DA HİÇ BİR FAYDASI YOKTUR.

BİZLER MAZİNİN GÜR VE PÜRÜZSÜZ SOLUKLARINI, GÜNÜMÜZÜN EN RENKLİ VE CANLI BESTELERİYLE SESLENDİRİP, BÜTÜN HUSUSİYETLERİYLE MİLLİ BİR NAĞME HALİNDE NESİLLERİMİZE DUYURMA MECBURİYETİNDEYİZ” (SIZINTI, AĞUSTOS-1983)
—————————————

GİRİŞ: YÜKSELİŞ VE ÇÖKÜŞ ÜZERİNE

A-DİN GELİŞMEYE ENGEL DEĞİLDİR

DİN GELİŞMEYE ENGEL OLMUŞ OLSAYDI, İSLAMİYETİN ZUHURUNDAN BU YANA HİÇBİR MÜSLÜMAN MİLLETİN TERAKKİ ETMEMESİ VE MEDENİYET YÜZÜ GÖRMEMİŞ OLMASI GEREKİRDİ.

Oysa Batı Ortaçağda karanlık içinde yaşarken, Müslümanlar 8’inci yüzyıldan itibaren çoğu müspet ilim lerin temellerini atmış batıya üstatlık yapmışlardır (Bknz: Şaban Döğen Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Ahmet Gürkan-İslam Kültürünün Garbı Medeni yetleştirmesi, Dr. Sigrid Hunke-Avrupa Üzerine Doğan İslam Güneşi)

KUR’AN’IN VE PEYGAMBERİN HAK OLMASI, ÜSTÜN PRENSİPLERE SAHİP BİR DİNE SA HİP OLUŞUMUZ AYRI BİR ME SELEDİR, BİLİM VE TEKNOLOJİDE İLERLEMEK DE AYRI MESELE DİR.

Müslümanlar Müslümanlık prensipleriyle hakkıyla sahip çıkıp yaşadıkları dönemlerde medeniyette geliş me kaydetmiş yükselmişlerdir. Güneşe sırtını dönen kendisine karanlık yapar. Elmas çamura düşmekle değerin den bir şey yitirmez. Kaybeden Müslümanlık değil, Müslümanlığı öğrenmeyen ve yaşamayan Müslümanlar dadır.

B-DÜŞÜNÜRLERE GÖRE ÇÖKÜŞ VE YÜKSELİŞ

a-İlim sahasında:

Düşünürlere göre kısırlaşma ilk kez ilimde görüldü: “Yeni bir şeyler üretme kabiliyeti azaldı. İlim adamı yetiştiremez olduk. Eskilerin tekrarıyla, şerh ve haşiyelerle yetindik. Basit meselelerin münakaşasıyla meşgul olup, gelişen çağın idrakine sosyal yapısına uygun çözümler üretemedik. Dünyaya orijinal fikirler sunamadık. Fikirlerde dumurlaşma ve kemikleşme oldu. Değişmeyen temel evrensel ilkelerimiz üzerinde yeni çağdaş normlara ulaşamadık.

Bunun temel sebebi, ilmi ve dini otoritenin ideal seviyede birliktelik ve uyum içinde teşekkül edemem esi, suiistimallere uğrama sı olmuştu. İlim belli ekollerin ve şahısların inhisarında kaldı, sınırlı çevrelerin kimliği ne büründü. İlme değil alime kıymet verildi, görüşten çok görüş sahibi savunuldu veya tenkit edildi. Bir görüş başka bir görüş için kilit görevi gördü. İlim özelleşti ve ulema sınıfına tahsis edildi, tabana inip yaygınlaşamadı kurumsallaşamadı kaliteden uzak kaldı. Dini otoriteler adeta tabulaştırıldı, özgür ilmi düşünce ye ket vuruldu.

Dini olanla tarihi olan, islami olanla gelenekten gelen birbirine karıştı, çoğu gelenek dinin yerini aldı, farklı anlayışlar ortaya çık tı. Din, geleneklerin ve görüşlerin korunması ve savunulması adına bir vasıta halini aldı. Batılı tarihini ve tabularını sorgularken biz başı mızı mağaradan dışarıya çıkaramadık….” b-İdari ve askeri sahada:

Saltanat ve babadan oğla devreden otorite anlayışı, fertleri mutlak itaate sevketmiş, ferdiyetçilik gelişememiştir. Sultan lar, yeryüzünde Allah’ın Halifesi ünvanıyla kanunnameler, fermanlar çıkarmış, bireylerin hükümet işlerine karışması engellenmiştir. Teb’a daima güdülmeye alışmış, düşünme ve teşebbüs yeteneğini kaybetmiştir.

Dönme ve devşirmelerin idareye ve orduya alınmaları çöküşü hazırlamıştır. 641 yıllık tarih içinde 200’den fazla Sadrazamın her üçten birisinin dönme olması, saray entrikalarına sebep olmuş, yabancı kadınlar alınmış, yeniçeriler isyancı ve yağmacı hale gelmiş, idari mekanizmalarda ve orduda düzen bozulmuş yeniliklere de kapalı kalmıştır.

c-Medrese ve Tekkenin bozulması:

İslami çevreleri, ilmi, fikri ve kültürel yapılanmaya gidemedi, gelişen ve değişen dünyaya kapalı kaldı, içe dönük ve mistik bir yapıya büründü. Tekkeler miskin yuvası haline geldiği gibi, şeyler halk üzerinde nüfuz sağlayarak siyasi otoriteye müdahale etmeye Başladı. Medreseler skolastik bataklığa saplandı, Medrese Tekke arası açıldı, ciddi fikir ayrılıkları ve çatışmalar ortaya çıktı.

Tasavvufun pompaladığı determinist kader anlayışı, ferdiyetçilik, özgürlük, girişimcilik gibi işlevlerin donuk kalmasını sağladı.

d-Batı kültürü ve Tanzimat:

Kanuni’den sonra 2.Mahmut ve 3.Selim ile başlayan kimlik ve yenilik arayışları neticesiz kaldığı gibi, başka kimlikleri transfer etmenin tescili olan Tanzimat ile çöküşün tarihi imzası atılmış oldu. İlim Fen ve teknoloji adaptasyonu yerine batı anlayışının, felsefi akımlarının ve hayat tarzının kopyalanması, Osmanlının yüzünü doğuda çevrili fakat rotası batıya doğru yol alıyor bir konuma getirdi.

Azınlıklara tanınan haklar ve kapitülasyonlar da çöküş senaryosunda belli rolleri kaptılar.

e-İktisadi, ticari, coğrafi sebepler:

Osmanlı, üç kıtada geniş alanlarda ve farklı unsurlardan oluşan kavimleri idare etmede zorluk çekti. Bir taraftan haçlı seferleri diğer taraftan doğudan gelen değişik akım ve akınlar; bunların yanında azınlıklar işini zorlaştırırken; Avrupalılar coğrafi keşifler yapmış, yeni zenginlik kaynaklarına ulaşmış, özellikle deniz ticaretinde üstün bir konuma geçmişti.

İslam dünyasının yeniden yapılanması, bir anlayış kazanması gerekmektedir. Bunun için de 14 asırlık tarihi meseleler tahlil edilmeli, dini olanla tarihi olan birbirinden ayrılmalı, islami prensipler ve modern kavram lar incelenmeli, Kur’an’ın temel esprisine ve felsefesine dayanarak güncel meselelere yeni çözümler üretilmelidir. Bilgiyi Kur’an’a tatbik etmek süretiyle, düşünceyi, bilgiyi ve modern kavram ve müesseseleri İsla mileştirmeli, ayetleri evrensel anlamda anlayıp ruhunu örselemeden yeni formlar kazandırılmalıdır. Ayetleri bütünlük içinde ele alıp belli sınıf, zümre ve anlayışların tahsisinden kurtarmalıdır.
———————————————————

BİRİNCİ BÖLÜM: İSLAM, İLİM, KÜLTÜR VE MEDENİYET KAVRAMLARI

İSLAM

Yapan en iyi bilendir. Yaratan bilir ( 67/14). İnsana en uygun duygu, düşünce ve davranış biçimlerini en mükemmel şekilde ancak O öğretebilir.Vahyi ve seçtiği Peygamberiyle insanın hayatını ve topyekün hayatla alakasını tanzim eder. İslam Dini insanın kendisiyle, insanlarla ve evrenle olan iletişimini sağlayıcı bir organizasyon görevi üstlenir.

MÜKEMMEL VARLIK OLAN İNSANIN HAYATIYLA MÜKEMMEL KAİNAT KANUNLARI ARASINDA UYUM VE DENGE SAĞLAR

Kainattaki kanunları koyan Allah, insana konuşunca bu kanunlara uygun olarak konuşur. İnsandan da vahiy kuralları gibi onlara da uygun davranmasını, doğa hayatıyla kendi hayatı arasında uyum sağlamasını ister. İnsanın ve hayatın mükemmelliği, bu uyum sayesinde ortaya çıkar.

NEV-İ ŞAHSINA MÜNHASIR OLUP, HER AKIL VE KALBİ DOYURAN, TÜKENMEZ GÜZELLİKLER VE MÜKEMMELLİKLER MENBAĞIDIR

Hem insanda hem de kainatta asıl olan iyilik ve güzellik, Rahmet ve Şefkat olduğundan İslam Dini hayatı bu açıdan değerlendirir ve sistemini hayır ve güzellik üzerine bina eder. Bu sebeple güzel hakikatlar daima en güzel ve mükemmel insanlar olan Peygamberler aracılığıyla temsil ve tebliğ edilmiştir. İslam Dinin insan için istediği ve istemediği her şey ya bizzat; ya da dolaylı olarak; hem başlangıcı hem de sonucu itibariyle güzeldir, hayırdır, yararlıdır.

İLMİ VE NAZARİ YÖNÜ AMELİ VE TEORİK YÖNÜYLE BERABERDİR

İslam Dinin gelişi insanın değişen ve gelişen hayatıyla paralel olarak gerçekleşmiştir. O, yaşanarak kendini tamamlamış, yaşanan bireysel ve toplumsal bir hayata isim olmuştur, Her ayet adeta insan ağacına bir kök, gövde dal, yaprak, çiçek ve meyva olmuş, her ayet insanın bir yönünü ve halini dile getirirken, insan her hali ve tavrıyla bir ayete tercüman olmuş, adeta kitaptan bir insan, insanla bir kitap doğmuştur. Çevrede müşahit sayısız insan da söylemlere değil, yaşanarak gelen bu güzelliklere talip olmuştur.

FİKİR VE HAYATA İSTİKAMET KAZANDIRIR

İnsanı hayatın güzelliklerini bozacak her türlü aşırılıklardan, ifrat ve tefritten, duygusal ve düşünsel sapmalardan ve davranış bozuklularından korumuştur. Her taşı en mükemmel şekilde en uygun yerine konan bina gibi, her prensibi ve tavsiyesi kainattaki mükemmelliklere, tabiata ve fıtrata yönelik olarak en isabetli şekilde vaz’ edilmiştir.

Bu sebeple de İhvan-ı Sefa’dan Farabilere, ondan günümüzdeki düşünürlere kadar hiç kimse kalkıp da “Şunu kaldıralım da onun yerine bunu koyalım” dememiştir. Bütün deformasyonlar İslam Dinine ve fıtrata zıt meselelerde ve çevrelerde yaşana gelmiştir. Varlıklarının devamı da aslında, onca olumsuzluğa rağmen sahip olabildikleri güzel hakikatler sayesinde mümkün olmuştur.

İslam Dini öncelikle Tevhid anlayışıyla inanca istikamet kazandırdı. Dünya ve ahiret, Ruh ve beden, sermaye ve emek gibi konularda muvazene sağladı. Bedevi kavmi yerden kaldırdı, zalim olmasına da izin vermedi, istikamet içinde medeniyet muallimi haline getirdi. Bilim ve teknolojinin kullanılması konusunda da aynı hassasiyetin gösterildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

BİZZAT KENDİSİNDE HEM MANEN HEM DE MADDEN GELİŞME VE YÜKSELME İSTİDAD I-YETENEĞİ VARDIR

Kitap okuma tarihi inceleme ve objektif aklı kullanma bu konuda yeterince bilgi ve delil verebilecektir. İnsanlık açısından olduğu gibi maddi gelişme açısından da insanlığın altın çağları, devamlı Peygamberlerin önderliğinde yürüdükleri zamanlar olagelmiştir. Nebi eliyle maddi manevi irtifa kaybetmiş hiçbir zaman dilimi ve insan topluluğu gösterilemez. Her Nebi İslam Dinin özünü getirmiş, insanları o öze çağırmışlardır.

İNSANIN RUHUNDAKİ SELİM FITRATI CANLI TUTAR, NEFİS ARZULARINA KARŞI AKIL, KALP VE VİCDANI İŞLETTİRİR

İnsanın olumsuz yanlarının frenlenmesi ve olumlu yanlarının ortaya çıkıp inkişaf etmesi için gerekli bütün alt yapıyı hazırlar. İnsanı bütünlük içinde ele alır. Sahip olduğu iç dış bütün güç, enerji ve organlarını yaratılış istikameti yönünde en rantabl şekilde kula nılmasını temin eder. Beden ötesi hayatın boşluklarını onun kadar doldurabilecek, insan ruhunu tatmin edebilecek ikinci bir sistem ve beşeri proje göstermek mümkün değildir.

İslam, hayatın hayatı, hem nuru, hem esası Dine uzaklığı nisbetinde şu milletin tedennisi

İhyayı Din ile olur şu milletin ihyası Olur temessükü nisbetinde elbette terakkisi

İLİM

ALLAH VE RASULÜNÜN DEĞER VERDİĞİ, HAYATIN GAYESİ İNSANLIĞIN MAYESİ OLAN DOĞRULARIN BİLİNMESİDİR

Hayat ancak ilimle sağlanabilir. İnsan insanlığını bununla anlayabilir. Hayat bilgiyle şekillenir ve varlıklar arasındaki fark ve iletişim sağlanır. Hz.Adem’in varlığa erişi, görev üstlenişi ve meleklere üstünlüğü bununla olmuştur. İlim doğrunun ifadesi olmakla esas anlamını bulur.

Hayatın akışında yalan yoktur. İnsanın hayatla en mükemmel ve verimli şekilde buluşması ancak doğrunun ilmiyle ger çekleşebilir. Doğurunu ilmi en doğru kaynak olan Kur’an ve Hadisle ve onların baş hizmet aracı ve aleti olan ve onların tayfları altında faaliyet göstererek inhiraftan korunabilen akılla elde edilebilir.

İLMİN ESAS HEDEF VE MAKSADI, İNSANIN MAHİYETİNİ VE KAİNATIN SIRLARINI YARATICISI HESABINA KEŞFEDİP İNSANI KEMALATA ULAŞTIRMAK OLMALIDIR.

İlim öğrenmenin gayesi insanı yüceltmek olmalıdır. Ruhlara mal edilmemiş ilim sırtta yüktür, aldanmışlıktır. Hedef ve maksadı belirlenmiş bir ilim, kemalat yolunda akıl ve mantığı aydınlatır. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarına biçim ve anlam kazandırır İnsan için tükenmez bir huzur kaynağı olur. Hedefi belirlenmemiş ilim sahibi durmadan yön değiştirir ve mutluluğu yakalayamaz.

İLİM, KAİNATIN İNSAN RUHU VE DÜŞÜNCESİ ÜZERİNDE HASIL ETTİĞİ ALAKAYA KARŞI, ARALARINDAKİ YABANCI LAŞMAYI KALDIRIP, İRTİBATLARINI SAĞLAYAN VE BÜTÜNLEŞTİREN BİR RABITA VE MENŞURDUR

İnsan kainatın özü ve fihristi durumundadır. Kainat insan merkezlidir. İlim ikiisinin iletişiminin adı sayılabilir.İlim aslında kaina tın insana, insanın da Allah’a teslim olmasının bir adıdır. Bir vasıta adıdır.

DOĞRUNUN İLMİ, İÇ-DIŞ, KAFA-KALP, KUR’AN-KAİNAT BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE EL ALINMAKLA ORTAYA ÇIKAR.

Din ilimleriyle tenevvür eden kalp ile, fen ilimleriyle aydınlanan akıl birlikteliği, salih terkiplerin ve eylemlerin ortaya çıkmasını sağlar. Kalp anlam kazandırırken akıl yön kazandırır ve başarıyla hedefe ulaşılır.

İlim sadece beyin faaliyeti olarak kısırlaştırılmamalıdır. Bir tabu haline getirilmemelidir. Sadece nefsin zevklerinin hizmetkarı da yapılmamalıdır. Kalbin, ilimde bir aslan payı bulunmaktadır. Bilim insanın bedenini yer çekimini aşıp yukarılara götürebilir ancak Ruhun ve kalbin derinliklerine yolculuk yapılması da ihmal edilmemelidir.

HER İLİM DALI ALLAH’IN BİR İSİM VE SIFATINA DAYANIR VE ALLAH’IN GÜZELLİKLERİNİ, SANATLARINI VE İCRAATINI ANLATAN BİRER DİLDİR

Her bilim dalı, Allah’ın bir ismine dayanır: Tıp>Şâfî (Şifa veren) ismine, Geometri>Mukaddir (Bir şekil ve ölçü veren) ismine, Matematik> Hasîb (Hesaplı yapan) ismine, Bilgisayar> Hafîz (Hafızada tutan, saklayan) ismine, Hijyen> Kuddûs (Temizlik eden) ismi ne, Güzel sanatlar>Bedî (Güzel ve sanatlı yapan) ismine, Rızıkılar>Rezzâk (Rızık veren) ismine, İdarecilik> Vâlî (Yöneten) ismi ne…dayanması gibi. Bu diller Sani’in marifeti adına mütalaa edilir ve değerlendirilirse doğrunun ilmine ve hem maddi hem de manevi planda terakkinin doruğuna ulaşılmış olur.

İKİ SATIRLIK İLİM İKİ SATIRLIK AMEL İSTER. BİLGİ HAMİLİ DEĞİL AMİLİ OLMAK GEREKİR.

Hayatı kavramak, Hayat vereni tanımak için bilmek, bildiklerimiz kadarıyla Müslüman olmak mecburiyeti vardır. Yazmak, yazdıklarımızı fişlemek, kitap ortaya koymak değil; kitapları ve bilgileri davranışlarımıza aktarmak gerekir. İlim lizatihi ve bizzat maksut değildir. Bir CD veya bellekte kütüphaneler taşınabilir . Bu milletin yıkılışa geçtiği çağda da Süleymaniye’de üç yüz bin kitap vardı!..Ama yıkılıyordu, kitaplarla bu yıkılışın önü alınamadı!..

DÜNYANIN İLİM VE TEKNİĞİNİ ALIRKEN PAROLA SORULMALI, KENDİ İMBİKLERİMİZDEN GEÇİRMELİ, TARİHİ ÖZÜ MÜZDE VE TARİHİ POTAMIZDA ERİTMELİ; MİLLİ BÜNYEMİZE GÖRE BİR ŞEKİL KAZANDIRILMALIDIR

İlmin yokluğu hayatımız için bir tehlike olabileceği gibi, hayatımıza uymayacak şekliyle varlığı da bir kısım riskler taşıyabilir. Hangi dalda olursa olsun alınan her ilim, kendi doğrular gök kubbemiz altında kendi rengimize bürünmelidir. Konfeksiyon tipi bir ilim transferi ruh bünyemize uymayabilir.

ORTAÇAĞ KİLİSESİNDE İLİM ANLAYIŞI

Dr. Sigrid Hunke, Avrupa Üzerine Doğan İslam Güneşi isimli eserinde bu mukayeseyi yapar. Ona göre kilise, bilgiyi, batıl şeyle re inanmak olarak nitelendirerek karanlık bir çukura itmişti. 1209 yılında Paris’de toplanan Sinod, ilimlere ait eserlerin okunmasını gü nah saymıştı.

Papa adayı Gerbert, Müslümanlardan rakamları alıp hesap yapmayı öğrendiği için büyücü ve sihirbaz ilan edilmişti (age., s:69). Müslümanlar daha 10 yy.da onlarca hastane yapmışken batıda çıbanlı ayak hemen kesiliyor, sıtmalı kadının başı haç şeklinde yarılarak tuz basılıyordu (age.,s:140).

Yazar şu cümlelerle tamamlıyor: “Kilisenin ilme koyduğu bu baskıdan dolayı batının, gelişebilmesi için, İslamın doğuşundan takriben bin yıllık bir kuluçka devresi geçmesi gerekecektir (age.,s:264).

KÜLTÜR

Kültür bir milletin dil, terbiye, adet ve sanatından doğmuş, sonra işlene işlene o toplumun hayat tarzı haline gelmiş bir kısım esaslar bütünüdür. Kültür kişiye öz kimlik ve şahsiyet, topluma bütünlük, millete medeniyet kazandırır.

Din, dil, ahlak, tarih, sanat, örf ve adetlerden beslenir. Kültür medeniyet için bir zemin oluştururken, medeniyet de kültürü ayakta tutan bir unsur olarak görev icra eder.

Gerçek kültür, Hakiki değerleri kendinde barındıran İslam Dininin yüksek faziletleriyle ve hazmedilmiş ilimleriyle olgunlaşmıştır. İnkarın ve cehaletin hakim olduğu atmosferde gerçek kültürden söz etmek mümkün değildir.

Kültür medeniyetler gibi bir toplumdan diğerine geçebilir. Ancak bu transferlerde milli imbikler güzel çalışmalıdır. Başka milletle rin hars ve kültürleriyle zifaf olanlar, dallarına başka ağaçlardan koparılıp takılan sahte meyveli ağaçlara benzerler.

MEDENİYET

Müdün kökünden gelir, ikamet etmek demektir. Ndan türemiş ayrı bir kelime olan Medine de şehir demektir. Buna göre medeni yet (Ümran) şehirleşmek, şehirli olmak anlamına gelir (İ.Canan, Medeniyet, Kültür ve Teknik, s:96). İlk kez 1835’lerde lügatlarda yerini alan bu kelimenin batı dilinde karşılığı Civilisation, aynı şekilde şehirleşmeyi ifade etmektedir.

Medeni insan, medeniyet ikliminde yetişmiş, ilmi, irfanı, görgüsü olan, adabı mübaşereti olan (olumlu iletişim kurabilen), duygu ve düşüncesi itibariyle inkişaf etmiş, gelişmiş yetenekleriyle toplumun hizmetine aktif olarak katılmış olan kimse demektir.

Medeniyet, kainat, Kur’an ve insan üçlüsünün, hayatının müstakim tabanıyla prizmalaşması, maddi manevi doğrular bütünüyle yaşanan müstakim bir hayat şekli olarak yorumlanabilir.

Peygamberler ilk ve esaslı medeniyet kurucularıdır. Hem ilim hem de kültür ve medeniyet, ilk insan Hz.Adem ile başlamış, in sanlık onun elinde yoğrulmuştur. Her Nebi, toplumu için hem manevi bir Rehber hem de maddi dünyaları için bir üstad durumunda olmuş, onları medeniyete taşımışlardır. Peygamber öğretisinden uzaklaşan insanlar, medeni olmaktan da uzak kalmışlardır.

Hiçbir zaman diliminde, Peygamber elinde hem maddi hem de manevi planda gerilemiş bir toplum gösterilemez.

Bu gerçeği, bazı batılı düşü nürler şöyle dile getirir: Hz.Adem’den Peygamberimize kadar, insanlık, ömrünün yüzde yirmi beşini yaşamış, medeniyetinin yüzde yirmi beşini kat etmiştir. Peygamberimiz zamanında ise 23 yıl gibi kısa bir zamanda yüzde 25 lik bir sıçramayı yapmıştır. İnsanlık, günümüze kadar diğer 25’lik gelişme sağlanmış olup geri kalan çeyrek gelişme de kıyamete kadar gerçekleşebilecektir…

Öte yandan Eflatun’un Cumhuriyet’inden Farabi’nin Medinetülfazıla’sına, Güneş devletinden Ütopyalara kadar yazılan bütün kitaplarda, hayallerdeki medeniyetler yazılmış fakat insanlığa örnek model olabilecek gerçek medeniyeti insanlığa Kainatın Efendisi yaşamış ve yaşatmıştır.
——————————————

İKİNCİ BÖLÜM: İSLAM MEDENİYETİ İLE BATI MEDENİYETİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ VE TARİHİ MUKAYESESİ

A- BİR MEDENİYETTE BULUNMASI GEREKEN BAZI GENEL NİTELİKLER

MEDENİYETİN AYDINLIK ÇIKIŞ VE VARIŞ NOKTALARI OLMALIDIR

İnsan vahyin aydınlatıcı tayfları altında her şeyin hem başlangıcına hem de sonucuna iman ışığıyla bakabilir. İnsan bütün varlı ğa, üzerlerinde damgası bulunan İlahi isimler adına yönelirse aydınlık bir kaynağa yönelmiş ve eşya ve hadiselerin üzerindeki karanlık perdeler kalkmış olacaktır. Bu itibarla medeniyet kuranlar, maddenin öncesini ve sonrasını da, bu dünya hayatının öncesi ve sonrasını da hesaba katma durumunda olmalı dır. İnançsızlık ve cehalet, geçmiş ve geleceği karanlık gösterir ve insanı mutsuz eder.

MEDENİYET İNSANI BÜTÜN YÖNLERİYLE KEŞFETMELİ, FITRATINI DEĞERLENDİRMELİ VE İNSANLIK SEMASINA YÜKSELMESİNİ HEDEFLEMELİDİR

İbni Sina gibi mütefekkirler insan fıtraten medenidir demişlerdir. İnsan tertemiz fıtratta ve tabiatta dünyaya gelir. Özlerinde medenilik gizli bulunmaktadır. Bu geliştirilerek insana ikinci bir fıtrat ve kişilik kazandırılabilir. İslam ini insanı tertemiz yapar çünkü insanı tertemiz fıtratıyla buluşturur. Semalardan geldiği için Kur’an insanı semalara çeker yükseltir; onun grafiğinde aşağıya doğru seyretmek yoktur. Gökten sarkan bir medeniyet ipi gibidir, tutunanı yüceltir.

İslam özü itibariyle terakki ve yükselme demektir. Kurtulmak demek olan anlamı, insanın madde esaretinden sıyrılıp yücelere yükselmesiyle daha net bir şekilde ortaya çıkar. İslam Dinin Namazında da sürekli terakki vardır. Bir mirac sayılan namaz bir merdiven gibi insanı sürekli kemalata yükseltir. Yok mu daha anlayışıyla iyilikler, hizmetler yapma yolunda müntesiplerini sürekli koşturur.

Medeniyet insanı bütün yönleriyle ele aldığı ve insanlık semasına yükselttiği oranda makbuldür, övülen ve sevilen bir şeydir. Peygamberlerin gönderiliş amacı da aslında budur.

Medeniyet insanı, Alex Carrel’in tesbitleriyle ortaya çıkardığı mahluk haline çevirmemelidir. İnsanı Fıtrat meşcereliğinde ağırlamalı, mezbeleliklere terk etmemelidir.

Medeniyet, inanç, ahlak ve fazileti esas ve hedef, bütün teknolojik gelişmeleri de araç olarak görmeli ikisini birlikte değerlendirmelidir. Sözgelimi medeniyet, insanın ölümcül hastalıklarına çare aradığı gibi, ölüm sonrası hayatına ait huzur verici tedavi yolları ve çareler de geliştirmelidir.

MEDENİYET, MODERNLEŞME; LÜKS BİR HAYAT; GÜZEL GİYİM-KUŞAM VE YÜKSEK TABAKALARA HAS BİR HAYAT STANDARTI YAKALAMAK DEĞİL; O BİR GÖRÜŞ TARZI, DÜŞÜNCE SİSTEMİ VE İNSANİ YAŞAM BİÇİMİ GETİREN RUHİ VE ZİHNİ BİR OLGUDUR.

O ne başa geçirilen bir urbadan ne de yakasız bir gömlekten ibarettir. Ne batılı büyük kafalardan yapılan iktibaslar onu tanımlayabilir ne de sevgi, tölerans ve insancıllık iddiaları ve gösterileri onu ifade eder. Büyük servetler ve silah güçleri de onu tanımlamada aciz kalır. İnsanı ruhi ve zihni meziyetlerle donatmadıkça medeniyet, gerçek insanlık hesabına hakiki tanımını bulamayacaktır.

İnsanı, toplulukları, toplumları ve milletleri üç beş senede medenileştirmek mümkün olsaydı, Tanzimatla bu transfer kolayca gerçekleşmiş olmalıydı. Tanzimat batı medeniyetinin (!) ülkemize giriş tarihi olarak değerlendirilir. O bir özgürlük müjdesi ve uygarlık belirtisi olarak lanse edilmişti. Tanzimatla medeniyet ilişkisi şöyle özetlenmişti:

“Birkaç saat içinde medeniyet yolunda üç dev adım attılar: Kadınlarla dans ettiler, açıktan içtiler ve kağıt oynadılar…” (Bknz. Sızıntı,Mart-l989). Usta ellerde hazırlanmış senaryodan bir sahney di o!.. Aydınlarımızın hayran olduğu Fransa, Medeniyetin temsilcisi olarak Cezayir’e, İngiltere de Fas’a medeniyet (!) götürmüştü!..

MEDENİYET, FERT, AİLE VE TOPLUMUN EĞİTİM, SAĞLIK, EMNİYET, HUZUR, REFAH VE MUTLULUĞUNU SAĞLAMALI YAYGINLAŞTIRMALI, BUNU PLANLI VE ADALETLİ BİR ŞEKİLDE TEMİN ETMELİDİR.

Teknolojik gelişmelerin insan sağlığına yönelik oluşturduğu çevre kirliliği, AIDS, deli dana hastalığı, hormonlu gıdalar, kanserolojin maddeler, fabrika atıkları gibi güncel konular örnek olarak yeterli olacaktır. Afrika ülkelerinde çocuklar açlıktan ölürken, dünyanın pek çok yerinde gece hayatlarındaki lüks ve sefahat da, silahlanma yarışı sonucu ölen kitleler de fazla söze gerek bırakmamaktadır.

Sanki medeniyet insanı kurtarmak ve yaşatmak için değil, yok etmek öldürmek için kurulmuş gibi…Sadece Amerika (90’lı yıllar itibariyle) silahlanma yolunda dakikada 1.7 milyon dolar harcamakta (Sızıntı, Nisan-89).

Medeni bir toplumda güven ve huzur hakimdir. Yukardan aşağıya sevgi ve ilgi, aşağıdan yukarıya saygı ve itaat vardır. Ne israf ve suiistimal, ne de isyan ve anarşi endişesi vardır. Aile huzurludur, her birey görev ve sorumluluklarının bilincindedir, hem üretim hem de kalite vardır. Toplum bireyleri bir vücudun uzuvları gibi dir, birbirlerine güvenirler ve yardım ederler. Sokaklarda her zaman huzur ve güven içinde dolaşılabilir.

Medeniyetin asgari ölçüsü şu olmalıdır: İnsanlığın yarısından fazlasının huzur ve mutluluğunu sağlama lıdır ve medeniyet nimetleri sekizlerin onların, bir avuç milletin ya da bir millet içinde sınırlı bir kitlenin tekelin de hapis olmamalıdır.

MEDENİYETİN HASENATI VE İYİLİKLERİ DAİMA SEYYİATINA VE KÖTÜLÜKLERİNE ÜSTÜN GELMELİDİR

Bu kainattaki armoniye ve fıtrat kanunlarına uyum göstermenin ifadesidir. Ateşin, suyun, elektriğin, hastalığın, musibetlerin vb. bir iki olumsuz etkisi görülse de çoğunluk itibariyle hepsi ya bizzat ya da neticeleri itibariyle hayırdır, güzellik getirirler.

Medeniyet de minyatür bir evren konumundaki insanı ele alırken aynı prensibi benimsemeli, bu evrensel varlık ilkesine tevfiki-uyumlu hareket etmelidir. Çünkü eski kavimlerin başlarına gelen olaylarda da görüldüğü gibi, insanın bozulduğu her zaman kesitinde kainattaki ahenk de bozulmuştur.

Günümüzde en masum yönüyle söz konusu medeniyet, insanları tüketim çılgını haline getirmiş, tabiattaki değerleri hoyratça telef ettirmiş, insanın temelde ihtiyaç duymadığı şeylere dahi bağımlı hale getirmiştir. Zenginlerin bile diğer yanları fakirleşip durmakta, ihtiyaç listeleri kabarmaktadır. Öte yandan da çalışmanın yerini tembellik almakta, insanın zevkleri amaç olmaktadır.

İnsanların kendi elleriyle kurdukları medeniyetlerinin seyyiatları hangi çağda hasenatlarına üstün gelmişse, sosyolojik tarihi bir kural olarak bu, kendi aleyhlerine işlemiş yıkılmışlardır.

B-İSLAM MEDENİYETİ İLE BATI MEDENİYETİNİN BAZI ÖZELLİKLERİ

İSLAM MEDENİYETİ DOĞAL VE SADE OLARAK İÇTEN GELEREK YAŞANAN BİR HAYATIN SONUCU OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞTIR

Sadelikte safvet, basitlikte mükemmellik saklı olabilir. Mütevazı ve kara kuru bir çekirdek bağrında ne tatları, renkleri ve güzellikleri barındırır. İnsanın ilk embriyolojik mahiyeti de böyle değil midir? Medeniyetler masa başı tekellüflü fizibilite çalışmalarıyla elde edilmez. O duygu ve düşüncelerde hissedilir ve basitçe sadece yaşanır. Nebimiz kumlara köleyle oturmuş, bir kadın bir yaşlı bir çocuk la yola koyulmuştu ve o fıtrat sadeliği içinde, vahşi olarak bulduğu insanlığı yoluna koymuştu. Koca Ömer, Kudüs’ün anahtarlarını aldığında sırtında en fakir teb’asının giyebildiği şekilde yamalı eski bir elbisesi vardı.

Hz.Osman kumdan döşeğinde sabahlarken, Türkiye’nin elli katı büyüklüğünde bir coğrafyanın sorumluluğunu taşıyordu. Osmanlının kıldan çadırlarından ve söğütün mütevazi dalından minik kanatlarıyla havalanan kelebek üç kıtada pervaz etmişti. Büyük insanlar hep böyle fıtri yaşamlardan, küçük kulübelerde neşet ederek gelmişler, büyük oluşumlara öncülük etmişlerdi.

İSLAM MEDENİYETİNİN DAYANAK NOKTASI GÜÇ YERİNE HAK VE HAKPERESTLİK OLMUŞTUR

İslam Dini Hak’tan geldiği ve kurduğu Medeniyet Hak’ka dayandığı için bütün doğruları bünyesinde barındırmaktadır. Bir toplumun ayakta kalmasının temeli sayılan adalet, hak ve hukuka saygı bu medeniyetin vazgeçilmez temel ilkesidir ve Hakk’ın hatırı daima her şeyin üstünde tutulmuştur. İnsanın kuvvetliyken hakperest olması oldukça zordur. Bu millet tarihinde bunu başarmıştır. Haktan hakperestlikten ayrılan toplumlar, içi karbonlaşan çınarlar gibi yıkılmaya mahkum olurlar.

İnançlı kalp, bilgili kafa ve ölçülü bilek ve silah gücü hakiki medeniyetin Rahmani üç ayağını oluştururlar.

İSLAM MEDENİYETİNİN HEDEFİ FAZİLETLİ İYİ İNSAN YETİŞTİRMEK OLMUŞ, MENFAATÇILIKTAN UZAK KALMIŞTIR

İnsanın egoistliğinin önüne geçmenin, başkalarını düşünen erdemli-fazletli bir birey olarak yetiştirmenin esası vicdan kültürü nün zenginliğine bağlıdır. Bu da ciddi ve etkili bir Allah bilgisine ve saygısına sahip olmakla gerçekleşir. M.Akif: Ne irfandır ahlaka veren ulviyet ne vicdandır, fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Allah Rasulü, Sahabei Kiram ile bir medeniyet kurmuştu. Bu medeniyetin temelinde fazilet duyguları ve en nihayet “İsar” başkalarını kendine tercih etme anlayışı bulunmaktaydı. Türk milletinin tarihinde bir şeref sayfası olarak yerini alan “Vakıflar” bu düşüncenin bir ürünü olarak varlığını sürdürmekte, faziletli insanlar yetiştirmektedir.

Günümüzde batı dünyasının menfaatlerini nasıl korudukları, diğer ülkelere nasıl davrandıkları herkesçe bilinmektedir.. Teknolojik üstünlüğü, para ve silah gücünü elinde bulunduranlar, diledikleri ülkelere rahatlıkla müdahale edebilmekte, menfaatlerini ön planda tutmaktadırlar. Kendi fazilet anlayışları kendi menfaatleri çerçevesinde şekillenip gösteriye dönüşmektedir.

İSLAM MEDENİYETİNİN HAYAT FELSEFESİ YARDIMLAŞMA, İNSANLARIN HAYAT PROBLEMLERİNİ ÇÖZME ESASI ÜZERİNE OTURMUŞ VE O, BELLİ TOPLUM KESİMLERİNE ÖZGÜ YAŞAM TARZI HALİNE GETİRİLMEMİŞTİR.

İslam Kültüründe insanlar bir vücuda benzetilir ve bir uzuvdaki rahatsızlığın diğer uzuvlarca paylaşıldığına dikkat çekilir. Hatta hizmetçiye yüklenen işlere yardım edilmesi öğütlenir. Peygamberimiz bizzat kendisi sırtında kerpiç taşımış, ateş yakmak için çalı çırpı toplamıştı. Allah Rasulü ve Sahabenin başlattığı, Ecdadımızın yaygınlaştırdığı Vakıf müesseseleri, bütün toplum kesimlerini kucaklayan İslam Medeniyetinin evrensel güzelliğinin en önemli belirtisidir.

“Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölsün bana ne!” anlayışı toplum kesimleri arasında ciddi uçurumların meydana gelmesine yol açar. Herkes kendi başına bir köşe dönmece oyununa kapılır, menfaatlerin çatışması ile toplum düzeni bozulur.

İSLAM MEDENİYETİ İNANÇ BAĞI VE VATAN BİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE İNSANLARI KARDEŞÇE BİR ARADA YAŞATMASI NI BİLMİŞTİR.

Irklardaki farklılık, insanların birbiriyle tanışması ve kaynaşması içindir. Irkların birbirine üstünlüğü yoktur. Her insan Adem-Havva çocuğudur ve Allah katında üstünlük ölçüsü sadece kalp yakınlığı ve güzel amellerdir. Ayrıca kimse kader kitabını açıp da bütün geçmişini tam anlamıyla görüp okuyamaz, hangi saf ırk tan geldiğini belirleyemez. Doğu-Batı köprüsü konumundaki ülkemizde asırlardır pek çok farklı ırk birbirine karışmış durumdadır. On milyon Osmanlı Türkü, 120 milyon dünya insanını bu anlayışla yönetebilmiştir.

Ayrıca insanların karşısına ırk söylemi ile çıkmak, en azından muhataplarda da benzer duyguların uyanmasına yol açacak, çatışmalar kaçınılmaz olacaktır.

Bu durumda insanlar için iki ana ortak payda söz konusudur: Din ve Vatan…Binlerce Bir’de bir araya gelebilmek!..

Peygamberimizin zenci Bilali Habeşi ile kumda diz dize verip oturduğu herkesçe bilinmektedir. Batı Medeniyetinin siyah ırka reva gördüğü muamele ise çok da uzak olmayan tarih sayfalarında bulunmaktadır.

İSLAM MEDENİYETİ NEFSİN AZGIN İSTEKLERİNİ TERBİYE ETMİŞ, İNSANA YÜCE DUYGULAR KAZANDIRMIŞTIR

İnanç, ibadet, bilgi ve hizmetle ruhu yüceltilmiş yüz delikanlının yönlendirilmesi, nefis arzularıyla gününü geçiren on delikanlı nın yönlendirilmesinden daha kolaydır ve huzur getiricidir.

Toplumda sıkça rastlanan psikolojik rahatsızlıklar, kişilik bozuklukları, duygu ve düşünce kaymaları, davranış bozuklukları hep bu misyonu yeterince yerine getiremeyen medeniyet anlayışının kaçınılmaz sonuçları olarak görülebilir. Psikolojik bütün hastalıkların temelinde aslında nefesin hastalığı, terbiye edilemeyişi ve ruhun yükseltilemeyişi bulunmaktadır.

Sonuç itibariyle batı dünyasının, dağ komşularını kıskandırırcasına nesillerine tanıdığı sınırsız özgürlük ler, toplumda önü alınamaz yaraların açılmasına sebebiyet vermiş, anne babasız yetişen çocuklar toplumda ciddi sorun olmaya başlamıştır. ABD’de, 2005 itibariyle liselere bekaretin kutsallığı ve evliliğin önemi konusunda yeni dersler konulmuştur.

İSLAM MEDENİYETİ HAK VE ADALETİ UYGULAMIŞ, GELİŞMİŞ NİMETLERİN İNSANLIK ÇAPINDA PAYLAŞILMASINI SAĞLAMIŞ, ÜLKELERİ SÖMÜRMEKTEN VE YERLİ YERSİZ MÜDAHALEDEN UZAK KALMIŞTIR.

Yeni dünya kovboylarının ve sığır çobanlarının yerli halka-Kızılderililere ve zencilere, İngilizlerin Hintlilere, Fransızların Cezayirlilere, Rusların Türklere, Almanların Yahudilere yaptıkları gibi, İslam Medeni yetinde benzeri bir uygulama görülmez. Aksine gidilen her ülkede ilim irfan yuvaları kurulmuş, insanlar inanç ve yaşamlarında özgür bırakılmıştır. Türkçe konuşmaya zorlanmış hiçbir ülke yoktur örneğin!..Bu asırda kim lerin nerelere nasıl ve hangi amaçlarla müdahale ettiği ve sonuçları çok iyi bilinmektedir.

C-BUGÜNKÜ MEDENİYETİN, BİLİM VE TEKNOLOJİNİN BATIDA GELİŞMESİNİN SEBEPLERİ

İTİKADİ, ZİHNİ-FİKRİ GELİŞME

Fransız ihtilali ve Rönesans ile Hristiyanlık anlayışı, yerini beşeri bilginin kutsallaştırıldığı bir dünyaya bıraktı. Naturalizm karşısında engel olarak görülen mistik anlayış, bütünüyle kiliseye hapsedildi. Bacon’un insana tabiat üstü bir güç veren yaklaşımlarının oluşturduğu din-ilim çatışması sonucu batılı dini tamamen terk etti, yeni bir din edinmiş gibi kendini düşünmeye adadı, hırsla çalışmaya başladı. Asırların birikimi bir enerji, kırılan fay hattı ile açığa çıkıyordu. Düşüncesini engelleyen kilise zincirlerini kırmış inanç kendi olmuştu.

Kavlin (öl:1564), Luther’den farklı olarak, kadere inanmama esasını işledi. Tanrının dünya işlerine bir müdahalesinin olmadığını ve bütün hayatı insanın kendisinin kurması gerektiğini, aslında böylece Tanrı Krallığının kurulabileceğini savundu (H.Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü). Orta sınıf Protestanlığa yöneldi ve çok çalışıp en başarılı insan olma duygusunun gelişmesini sağladı.

Endülüs Medeniyeti, haçlı seferleri, arapçadan tercüme edilen eserler, batı üniversitelerinde Müslüman Bilginlerin eserlerinin 18.yy’a kadar okutulması, batılı öğrencilerin Müslümanların medreselerinde eğitim gör meleri, tüccar ve gezginler de Batının aydınlanmasında, değişiminde ve gelişmesinde etkili olmuştur .

COĞRAFİ KEŞİFLER VE SÖMÜRÜ

Ortaçağda Avrupalı vatandaşın hedefinde kilisenin kutsaması ve manevi kurtuluş bulunuyordu.

Rönesansla birlikte bu bakış açısı değişti ve kral ve derebeylerin etkisinin de kalkmasıyla, milliyetçilik fikirleri gelişerek herkes kendisinin kralı, efendisi ve zengini olmaya başladı.

Soğuk bölgelerin insanları daha dinamikti. Nehirlerle iletişim ve teşriki mesai kolay sağlanıyordu. Ne var dar topraklar kalaba lık nüfusa yetmiyordu. İhtiyaçlar yoğun kaynaklar azdı. Deniz ülkeleri olmanın da avantajı ve rekabet hissinin de kamçılamasıyla, kovandaki arılar gibi dünya milletlerinin toprak zenginliklerine koştular ve yağmaladılar. Hindistan’ın Bengal kömürlerinin İngiliz sanayiinin gelişmesinde önemli bir rolü olduğu söylenir. Amerika, Meksika, Afrika ve farklı adalardaki altın madenlerinin batıya taşındığı da…Ve so nuç: Günümüzde gelişmiş ülkelerin nüfusu dünya nüfusunun yüzde 15’i oranında iken, dünya kaynaklarının yüzde 80’ine sahip durum dadır.

BATI DÜNYASININ BİRLİK VE İTTİFAKLAR SAĞLAMASI

Haçlı seferlerinde defalarca birlik oluşturmaya alışan Avrupa dünyası, İşgal kuvvetleri olarak İstanbul ve Çanakkale’ye gelirken de birlik oluşturmuşlardı. Değişik pakt ve ortak pazarlarla Hristiyan dünyasında sağladıkları ahenkli ve uyumlu çalışma ve ittifaklar, onları19 ve 20 yy’lar da süper güç denen konuma getirmişti. Ve Hristiyan dünyası için gösterilen hasassiyetin İslam ülkeleri için gösterilmediğini, çoğu konuda çifte standart uygulandığını, az köşe yazarı ve haberleri takip edenler kolaylıkla bileceklerdir.

EZİKLİK VE AŞAĞILIK DUYGUSUYLA AVANTAJLARINI ÇOK İYİ KULLANAN AVRUPA, ASLINDA KARŞILARINDA ALTER NATİFLER ORTAYA KOYAN GÜÇLÜ BİR DÜNYA BULAMADIKLARI İÇİN, BOŞ KULVARDA YÜRÜYEREK YÜKSELMİŞLERDİR.

İslam Medeniyeti dünya terazisinde asırlarca hep mürüvvet ve insanlıkta okka olmuş, ağır basmıştı. Bugün batılı ağır basıyor; basıyor ama boşa ağır basıyor!..(”iza kanel-vadi haliyen yekünüs-sa’lebü valiyen!”. Bu ibarenin anlamını bilenlerden sorup öğrenmenizi rica ediyoruz). Fransa’da sahnelenen, Voltaire’in Peygamberimizle istihza eden piyesini bir kükremesiyle alaşağı eden Cennetmekan Abdülhamid Han, hasta dönemde bile dünyada bir ses getirebiliyordu.

D-BATILININ MEDENİYETE VE İNSANLIĞA BAKIŞI

BATILIYA GÖRE KENDİ MEDENİYETLERİ HEM EBEDİ HEM DE EN MÜKEMMELDİR.

Toynbee, Guenon: Bugün medeniyetin temsilcileri batılılardır. Medeniyet Avrupa demektir. Batı medeniyeti hem en mükemmel hem de ebediyen kalıcıdır. Bütün dünyaya bu medeniyet ha kim olacaktır. Öbürlerine medeniyet sıfatı izafe edilemez. Diğerleri orta çağda kalmış yarım medeniyetlerdir.

Toynbee: Biz insanlara, keşfettiğimiz yerlerde rastladığımız bit ve hayvan türlerinin bir parçası olarak görüyoruz. Yerlileri tama men imha etmeyi veya ehlileştirmeyi düşünüyoruz.

Guyeau: Temel prensip üstün ırkların çoğalmasıdır. Bir Fransız, ırkının ırkı ve kabiliyetleri sebebiyle, bir zenci, bir arap, bir türk bir çinliye nazaran ortalama yüz defa daha üstün ictimai bir serveti temsil etmekte dir. Türklerin lehine bizim nüfus planlaması yapmamız tam bir aptallıktır

Toynbee: İnkılapçı ve müteassıp Müslümanlar ihmal edilmemelidir. Kitleler nasıl olsa fosilleştirilir ve dondurulur. Halk tabakası her zaman bir lider çıkarabilir, uyanık olunmalıdır. (Bknz,İ.Canan,age.,37,78,106)

E-BATILININ GÜNÜMÜZDEKİ DURUMU

BATILI, EBEDİ VE MÜKEMMEL BİR MEDENİYET DÜŞÜNCESİNİ KAYBETMİŞTİR.

Birinci cihan harbinden sonra batılı, kendinden önceki medeniyetlerin gibi, aynı sosyolojik kuralların sonucu olarak yıkılabileceklerini anlamış oldu.

Spengler, Batının Çöküşü isimli eserinde, bu medeniyetin çöküşünün, Mısır, Çin, Babil, Roma, Arabistan, Meksika medeniyetlerinin çöküşü gibi zaruri ve mantıklı bir durum olduğunu dile getirir.

BATI İNSANI RUHİ BUNALIMLARA DÜŞMÜŞ, UYUŞTURUCU YAYGINLAŞMIŞ, İNTİHARLAR VE CİNAYETLER ARTMIŞ, AİLE VE NESİL BOZULMAYA BAŞLAMIŞTIR

Her medeniyet aslında birer madde ve mana sentezinden oluşur. Fıtratta oluşan zıtlıklar er geç kendisini göstermektedir. Bu yüzden batı patentli materyalizm, manevi dünyayı tamamen yok saydığı için, 70 yıllık serüveninin ardından duvarlarla birlikte yıkılıp gitmiş, medeniyetse şayet; medeniyetler müzesindeki yerini almıştır. Batı ise makineleşmenin ve alabildiğine özgürlüğün ardından ruhlarda oluşan boşlukların farkına varmaya başlamıştır.

Andre Gide gibi düşünürler insanı hedef almayan makineleşmenin aleyhinde yazılar yazdı. Yapılan araştırmalarda Ralli diye adlandırılan araba yarışlarına katılanların, boksörlerin, pankreasçıların, intihara teşebbüs eden gençlerle aynı ruhi yapıya sahip oldukları ortaya çıktı. Avrupa da on yıl içinde gayrı meşru doğumlar yüzde 25, boşanmalar 3-4 misli artmış, sadece Fransa’da ortada bırakılan çocuk sayısı bir milyonu aşmıştı. Amerika’da her sene 100 doktorun intihar ettiği, Waşington’da her 15 saatte bir cinayetin işlendiği, Avrupa’da intihar oranlarının yüz binde 60’lara tırmandığı belirlenmiştir (Sızıntı, Mayıs-90) Özellikle Amerika’da silahı eline geçiren Lise öğrencilerinin okul bastıkları, sıkça gündeme gelen haberlerden olmuştur.

BATIDA BİLİME BAKIŞ AÇISI DA DEĞİŞMİŞTİR

Descartes’in, bütün ilim, kesin ve açık bilgiden ibarettir yaklaşımı, batı aydınlarınca benimsenmiş ve vahye dayalı bilgi reddedilmiş, modern bilimin kurallarıyla ölçülemeyen bilgi toplama vasıtalarının tümü rafa kaldırılmıştı. Aslında bu yaklaşım, bir zamanlar kilisenin yaptığı antidemokratik önyargılı yaklaşımın değişik bir uygulamasıydı. Kilise bağnazlığı yerini bilim bağnazlığına bırakmıştı. Ve bilim çoğunluk itibariyle silahlanma yolunda kullanılıyordu.

P.Feyerabend, bilimin doğmalardan oluştuğunu, düşünceleri daralttığını belirterek, batı biliminin dışladığı metodların dışlana mayacağını savundu. (Sızıntı,Nisan-90). Günümüzde alternatif tıp oldukça taraftar bulmaktadır

BATILI KURTULUŞUNU HIRİSTİYANLIKTA VE DİĞER TEDBİRLERDE ARAMAKTADIR

Gençlerin kiliseye çekebilmek için papazların, onların talep ve alışkanlıklarına müsamaha gösterdikleri belirtilmektedir. Bir zamanların demir perdesi ülkeleri değişimden sonra kiliseleri açma yarışına girdiler ve büyük stadyumlarda kitlelere, varillere doldurdukları kutsal sularda banyolar yaptırdılar. 2005’li yıllar itibariyle misyonerlik faaliyetleri dünyanın her yerinde yaygınlaşmaya başladı. Öte yandan basında ifade edildiği gibi, batılı araştırmacılar, arşivlerimize gelerek, vakıf müesseselerimizi ve ahilik teşkilatımızı incelemektedirler. Dış ülkelerde açılan Türk kolejlerine ne denli rağbet edildiği de görsel basında yer almaktadır.

F-HIRİSTİYAN BATI MEDENİYETİNİ TAKLİD EDEREK YÜKSELMEK MÜMKÜN MÜDÜR?

DİNİ TERK VEYA İNANÇ NOKTASINDA TAKLİT İLE GELİŞME VE YÜKSELME SAĞLANAMAZ

Batı dünyası, ortağ çağ boyunca Kilise-Bilim çatışması yaşadı. Düşünceye engel olduğu için ona reaksi yon gösterdi ve hayatın dan dışlayarak ve kendi kontrolüne alarak tamamen insan aklından kaynaklanan, madde ye dayalı, arzu ve isteklerine endeksli bir medeniyet kurmaya başladı.

Bir bakıma böyle bir tepki doğal karşılanabilirdi. Çünkü kilise insan fıtratına zincir vuruyordu.

Oysa İslam dini tamamen tersine, ilme ve düşünmeye teşvik ediyordu ve fen ilimlerinin temellerini de Müslümanlar atmıştı.

Kafeslerde sıkışmış çırpınıp duran bir Hıristiyan ile, ilmin semalarında alabildiğine pervaz edip duran bir Müslüman asla kıyas edilemez. Bu itibarla güneş altında, ışıklar içinde rengarenk bir hayat yaşayan bir Müslümana, ortaçağ karanlığındaki gibi bir mağaraya gir ve orda yaşa teklifi yapılamaz.

Müslüman, bir din baskısı altında kalmamıştır ki, bir Hıristiyan gibi davransın ve dinini terk etsin!

Ve Müslüman asırlarca kendisini en Medeni bir hayat yaşatan dinini bırakıp neden muharref bir dine karşı oluşan inançsızlık sistemini taklit etsin! Ve idam edilmek üzere sehpaya çıkarılan Hıristiyanlık gibi İslamı aynı sehpaya çıkarsın!

Ayrıca bir neferle bir paşanın vazifesinden kaçmasının sonuçları nasıl farklı olacaksa, bir Hıristiyanın, asliyetini kaybetmiş Hıristiyanlıktan çıkması ile, orjinalitesiyle ilahi koruma altında bulunan en son ve mükemmel İslam dininden bir Müslümanın çıkması aynı sonuçlar vermeyecektir.

“Bilgi, okuma, yazma, düşünme, araştırma, çalışma, icadlar yapma, sistematik olma, çevreyi güzelleştirme…gibi konularda batıyı taklit edelim o zaman!..” deniyorsa….Mirim bunlar zaten bizim has bahçemizin ürünleri değil midir?..

EN ALA-GÜZEL BİR ŞEY BOZULUNCA EN EDNA-ÇİRKİN HALE GELİR.

Süt bozulunca değişik ürünler elde edilebilir fakat en kıymetli tereyağı bozulunca acılaşır ve bir işe yaramaz. Aynı şekilde in san ne kadar yüksekten düşerse uğrayacağı zarar da o nisbette artar. İslam ve Kur’an ile şeref ve kıymetlerin en yücesine, son ve mükemmele ulaşan bir insan, dinden başını çıkarırsa uzatacağı başka bir kapı bulması imkansızdır. Aynı kapıya dönmekten başka çaresi yoktur.

İnsanlığın hayran kaldığı insanlığın Efendisi Peygamber Efendimizi tanımayan, sırtını çevirip ondan vazgeçen bir insanın, Musa’yı da İsa’yı da tanıması ve sevmesi düşünülemez. Elmasın kömürde dönüşmesi gibi o insan fıtrat kaybına uğramış demektir.

Bu itibarla bu milletin ihyası, yükselmesi ve dünya sahnesinde kendini göstermesi ancak sahip olduğğu yüksek değerlere tekrar sahip olmasıyla mümkün olabilir.

BOZULAN KALP VE AKILLARI; VİCDAN DERİNLİKLERİNDEKİ YÜKSEK DEĞERLERİ CANLANDIRARAK KURTARABİLİRİZ

Batı dünyasının fıtraten felsefeye ve akli ilimlere, İslam dünyasının da vicdani duygulara ve dine daha yatkın bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Doğu insanı aklı ve fikriyle inançlardan soyutlansa bile vicdanı ve fıtratı itibariyle kolayca dininden vazgeçmez. Daha çok günahlara girer, dinden başını çıkarır fakat tamamen terk etmez. Terk edip inkara sapanlar ise, asla akıl mantık ve muhakemeleriyle tatmin olmuş olarak İslamı terk etmiş değillerdir.

Aklı ve mantığı İslam Dininde doymayan birinin başka dinlerde tatmin olması mümkün değildir. Tersi ise sıkça gerçekleşmektedir; okumuş pek çok batılı düşünür ve ilim ada mı akıl ve muhakeme yoluyla Müslüman olmaktadır. Bu sebeple İslam Dinini terk eden insan başka dinde tutunamaz, ancak dinsiz olabilir.

İSLAM DİNİNDEN ŞİKAYETE, KÜSMEYE, TERK ETMEYE, KİMSENİN HAKKI DA YOKTUR GEREKÇESİ DE

Kur’an’ın ve Sünnetin getirdiği insani değerleri yaşayıp da, pişman olmuş, hayatından memnun kalmamış bir insan göstermek mümkün değildir. Buna gayrı Müslim teb’anın tarihteki hayatları da şahittir. Şikayet edenler, bir avuç insandır ve; ya inkar kibir ve inatlarından şikayet ederler, ya nefislerine ağır geldiğinden dolayı mızmızlanır ya da menfaatlerine ve planlarına ters düştüğü için hoşnut olmazlar.

En masumane ifadesiyle ise, dar çerçeveden bakıp Dinin ruhunu doğru anlamayan, yanlış yorumlayan ve uygulayan cehaletlerinin kurbanı olmuş kimseler şikayet ederler. Günümüzde ise asıl şikayetler, insanı makineleştirip ruhsuzlaştıran ve pek çok maddi manevi hastalığın pençesine atan medeniyetten ve modern yaşamdan yana yapılmaktadır

BATI DÜNYASININ KÜLTÜRÜNÜ VE YAŞAM ŞEKLİNİ KÖRÜ KÖRÜNE TAKLİT, YABANCILAŞMAYA; YOZLAŞMAYA VE KİMLİK KAYBINA SEBEP OLUR

Yıllardır belki bir iki asırdır bir mihrap ve kıble gibi görülen batıya yöneliş insanımızı kendi mana ve ruh kökünden kopardı. Batının pazarladığı kültürün etkisiyle insanımız, özünden uzaklaştı, başı döndü, bakışı bulandı, örf ve adetlerine sırt çevirdi, dini duygularından ve milli seciyelerinden uzak kaldı.

Senaryo şu idi: “Amsterdam, Paris, Londra gibi şehirlerimize birkaç aylığına Asyalı gençleri getirip geziderecek, giyim kuşamlarını değiştirecek, biraz lisan biraz da batı kültürü verdikten sonra, kendi hars ve kültürlerinden uzaklaştırarak yeniden ülkelerine göndereceğiz. Artık bizim borazanlarımız haline gelen bu gençler, ülkelerinde bizim düşündüğümüz gibi düşünecek ve bizim söylediklerimizi haykıracaklardır!..!

Ve Toynbee’nin tesbiti: “Türk insanının batı kültürünü taklit etmesi ona bir şey kazandırmayacak, taklitçiliği yaratıcı gücünü öldürüp ruhsuz bir ceset durumuna düşürecektir…Mesut yaşam kuruntusuna düştüler. Hadiseler gösterdi ki, aldıkları şey sadece batının gelecekteki manevi buhranlarıydı…” (İ.Canan, age.,s:37,66)

BATININ NESİ TAKLİD EDİLECEK? ONLARI TAKLİT KENDİMİZİ TAKLİT Mİ SAYILIR?

Her aklı yerinde vicdanı sağlam insan, batının aile ve ahlak anlayışını değil, fen ve teknolojisini, çalışma sistemlerini ve güzel uygulamalarını almamız gerektiğini söyleyecektir. Ama bu öyle alıverelim demekle olup bitecek bir mesele değildir. Batı dünyası bugünkü anlayış ve hayat tarzına bir anda bir okumakla, yazıp çizmekle ulaşmamıştır ki!..

Kısaca ifade etmek gerekirse, batının üstün duruma gelişi üstün vasıflara ciddi sahip oluşuyla gerçekleşmiştir; içten gelerek çalışmak, doğru ve dürüst iş yapmak, yardımlaşmak, paylaşmak, metodlu olmak, iş bölümü ve iş birliği yapmak, ittifaklar kurmak, dürüst davranmak, toplumsal nabzın atışına harfiyen uymak, kuralları yaşatmak gibi…

Fakat bütün bunlar zaten bir Müslümanda bulunması gereken temel vasıflar değil midir?

Öyleyse bu durumda biz, batıyı taklit etmeyi düşünürken aslında kendimizi taklid etme durumuna düşmekteyiz…Nitekim bugün özellikle ilahiyat sahasında araştırma yapmak isteyenler, batı kütüphanelerinde bulunan klasik islami eserlerin orjinallerini arama durumunda kalmaktadır.

Özümüz güçlü kökümüz sağlamdır. Alt yapımızdaki potansiyel değerlerimizin farkına varmamız ve kendi öz kaynaklarımıza ciddi olarak dönmemiz, konfeksiyon tipi değil; kendi bedenimize göre bir medeniyet urbası dikmemiz gerekmektedir.

MEDENİYETTE BİR ADAPTASYON, UYUM, TEKNİK VE SİSTEM TRANSFERİ BİR ZORUNLULUKTUR

Tarih boyu her millet bir diğer milletin kültüründen yararlanmıştır. Müslümanlar, Abbasiler döneminde Yunan medeniyetini kendi kültürlerine uydurmasını bildiler. Aynı şekilde Batı da Endülüs medeniyetinden yararlandı, ustaca kendine uydurdu. Böyle bir imbikten geçirdikten, parola sorarak tasfiyeye tabi tuttuktan sonra, batı Medeniyetinden yararlanmak mümkün hatta elzemdir. Akademik çevreleri bu konuda “Bilginin İslamileştirilmesi! deyimini kullanırlar.
————————————-

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BİR MİLLETİN ÇÖKÜŞÜ

A-ÇÖKÜŞTEN ÖNCE BİR MİLLETE BAKIŞ

BU MİLLETİN ÇÖKÜŞÜNDEN ÖNCE KURULUŞ, YÜKSELİŞ VE KALICILIĞININ İRDELENMESİ GEREKİR.

MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ, ALTI ASIR İSLAMIN BAYRAKTARLIĞINI YAPMIŞ, KITALARDA NÖBET TUTMUŞTUR

Bu asil ve necip millet bütün asalet ve faziletlerini, asırlarca bayraktarlığını yaptığı Dininden almaktadır. Müslüman Türk Milleti, Milliyetini İslamiyet ile mecz etmiş, onunla bütünleşmiş ve bayrağı taşıma sırası kendisine gelince, onu Aral Gölü çevrelerinden Viyana kapılarına kadar götürmüş ve Anadolu’yu İslam’ın son karakolu haline getirmiştir.

Bütün sanını, şerefini, haysiyetini; hayatını muharebe meydanlarında, at üzerinde, kıldan çadırlarda geçirerek, insanlığı özlerine erdirme ve hakiki medeniyete ulaştırma yolunda gayret göstermesiyle kazanmıştır. Bizi Din aziz etti demişlerdir. Bütün bu feda karlıklara karşı, en azından minnetle anma gibi bir vefa borcumuz olmalıdır.

BİR MİLLETİN ÇÖKÜŞÜNÜ İNCELERKEN ÇOK YÖNLÜ OLARAK, TARİH BOYU BÜTÜN ÇÖKÜŞLERLE MUKAYESE EDEREK DEĞERLENDİRMEK GEREKİR

Doğulu batılı pek çok araştırmacı ve düşünür, Osmanlı hakkında yazılar yazmış, fakat bu milletin tarihinde, insanlık suçu diyebileceğimiz zulüm ve işkenceye, katliama, asimilasyona ya da tehcire zorlamaya dair bir şey bulamamışlardır. Öte yandan, hatalı davranan yöneticiler çıksa da fakat, ihanete asla rastlamamışlar, dünyanın adeta yarışa girdiği konudan; sömürüden uzak kalmışlardır. Mütevazı Topkapılardan, batı stili saraylara geçenler, Frenk kıyafetiyle dans edenler, yerinde deli ünvanı takılanlar çıktıysa da fakat hiçbir zaman bir zalim veya haine rastlanamamıştır.

Bir milletin çöküşü incelenirken, öncelikle kuruluşu ve kalışı göz önünde bulundurulmalı, sonra diğer medeniyetlerle insanlığa kazandırdıkları ve kaybettirdikleri açısından mukayesesi yapılarak objektif olarak değerlendirmeye alınmalıdır.

KENDİ GEÇMİŞİNEE DÜŞMAN OLAN TOPLUMLARIN, GELECEKLERİ DONUK VE KARANLIK OLUR GELİŞMEYE KAPALI KALIRLAR

Her milletin sonradan gelenleri önceden gelenleri takdir eder, köşe bucak büstlerini yerleştirirler. Kopernikten Ayştayn’a kadar gelenler birbirlerine lanet etmemişler takdir etmişler varsa yanlışlarını düzeltmişlerdir. Bugün Hitler’e nerdeyse tapınan insanlar vardır ve geçmişlerine söz söyletmezler. Ne var ki batılı bize ecdad düşmanlığını empoze etmiş, bizdeki bab-ı ali kırıntısı megafon tipler de almış “Le Sultan Rouge” (Kızıl Sultan) deyivermişlerdir.

ECDADIMIZ KOCA BİR TARİH YAŞATMIŞ MEDENİYET YAPMIŞTI, BİZ İSE ONU YAZAMAMIŞ VE ANLATAMAMIŞTIK

Bir milleti anlamak, sadece belli sahalardaki kahramanlıkları anlatıp destanlaştırmakla mümkün olamaz. O Milletin bütün zamanlara ait hususiyetlerini ve bütün fertlere ait meziyetlerini ortaya çıkarmak gerekir. Bu işleri de mütefekkirler, araştırmacılar, sanatçılar, ilgili yöneticiler, yeri geldikçe her birey gerçekleştirir ve tarihi bilimsel buluşlarıyla, mimarisiyle, edebiyatı ve şiiriyle, musikisiyle, arşivler deki belgeleriyle, yazılı ve görsel medyasıyla bir millet olarak sergilemekle gerçekleşebilir.

Şanlı ecdadımız, başkalarının ütopyalarda aradığı medeniyetlerin en muhteşemini, bütün insani değerleriyle asırlarca yaşayacak şekilde teessüs ettikleri ve hazineler değerinde miras halinde bıraktıkları halde biz medeniyet felsefemizi ve tarihi kültürümüzü dünyaya anlatamamışız. Sözgelimi Firdevs’i şairlik otağını milletimizin dolaştığı zirvelere kurabilseydi, kimbilir nasıl derinleşecek, girdaplaşacak, yanardağlar gibi savrulacaktı. Tarihi ihtişamıyla bu milletin dinamiklerini ortaya koymak bu milletin fertlerine düşmektedir. (Sızıntı, Ağustos-1989)

BU MİLLETİN HASENATI VE HİZMETLERİ HATALARININ ÇOK ÜSTÜNDE OLDUĞUNDAN, HAYIRLA YADETMELİ FAKAT ÖVGÜYLE YETİNEREK ESAS GÖREV VE SORUMLU OLDUĞUMUZ VAZİFELER ASLA İHMAL EDİLMEMELİDİR

Peygamber Efendimiz, “Ölülerinizi mehasiniyle-iyilikleriyle anın” buyurmaktadır. Bu durumda ecdadımı zı ne kadar çok hayırla yad etsek yine az olacaktır.

Ecdadımızı hayırla anmamız onlara karşı bir vefa ve şükran borcumuzun ifadesi olduğu gibi, milletimize milli kimliğimize bağlılığımızın da bir ifadesidir. Bu anlamda kusur olarak nitelendirilebilecek ecdad davranışlarını, o günün dini, siyasi, ictimai, coğrafi, ekonomik vb. anlayış ve koşulları içinde değerlendirmek gerekir.

Diğer taraftan bir milletin çöküşüne sebep olan etkenleri ve amilleri görmezden gelip, tarihi hamaset destanlarıyla övünmekle, ve kutlamalar yapmakla yetinmenin de doğru olmadığı açıktır. “Biz üç kıtada at koşturan, İstanbul fatihi bir ecdadın torunlarıyız!”…”Peki sen ne yaptın? Gelecek nesil senin için aynı şekilde davranabilecek mi?…”. Ve “Onlar bir ümmetti, hasenatlarıyla seyyiatlarıyla çekip gittiler, onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız sizedir!..”

B-ÇÖKÜŞTEN ÖNCE, BU MİLLETİN BÜTÜN DEZAVANTAJLARA RAĞMEN ALTI ASIR AYAKTA KALABİLMESİ

400 ÇADIRLIK BİR AŞİRETTEN ÜÇ KITAYA HÜKMEDEN BİR DEVLETİN ÇIKMASI HANGİ SEBEPLERLA AÇIKLANABİLİR

Mütevazi bir toprak parçası üzerinde, kıldan çadırlarda oldukça mütevazi bir hayat yaşayan bir avuç insanın, hayallere sığmayan müthiş bir patlama ile, denizlerin dev dalgaları gibi birdenbire belirip ortaya çıkması, çelik iradeleri ile hadiselerin akışını değiştirmeleri, kitleleri peşinden sürüklemeleri, dünyanın efendisi ve hakimi haline gelmeleri hangi tarihi ve sosyal sebeplerle izah edilirse edilsin katiyen inandırıcı olmayacaktır (SIZINTI,Şubat-1986).

Yapılan bunca şeyleri ne ganimet, servet ve taç tutkusuna, ne istila etme cihangir olma sevdasına ne de beşeri ideolojik bir saplantıya vermek mümkündür.. Zira bu amaçlarla yola çıkan bütün milletler kısa sürede, arkalarında kan bırakıp, yıkılıp gitmişlerdir.

3 ASIRDAN FAZLA ABBASİ KÜLTÜRÜNDE KALMIŞTI

Güçlü konumlarına rağmen, Abbasi Hilafetini ele geçirip saltanat kurmayı düşünmediler. otansiyellerinde bulunan yüksek değerler ve güçlü dinamikler sayesinde bu cihan hizmeti onlara sunulmuştu (M.M.Pickthall, Yükseliş ve Çöküşün Nedenleri, İst/1985,s:49,58)

SÖĞÜTÜN BAĞRINDA KÜÇÜK BİR AŞİRETTİ

Koca bir tarihin rüyaları cılız bir söğüt ağacının dalları arasında g örülmüştü. Orta Asya’dan gelip bu söğütte bir tırtıl iken kelebek olup taşıdığı renkleri cihana taşıyacak olan ve ancak bir köyü doldurabilecek büyüklükteki bir aşiretin müthiş bir patlamayla zuhuru ve zirveleri tutacak hali gelmesi, sebep-sonuç ilişkilisi açısından açıklanacak gibi değildir. Burada kabiliyetlerin iç dinamizmi ile bütünleş mesi ve liyakat kesp eden bu topluluğa ilahi yardım söz konusudur.

ÜÇ KITADA, FARKLI MİLLETLERLE HAKKANİYET ÇERÇEVESİNDE MEŞGUL OLMUŞTU

20 milyon km’lik geniş bir coğrafyada, 120 milyonluk farklı milletleri, 20 milyon Türk olarak ne kadar idare edebilirsiniz; hem de hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde?..

SÜREKLİ İÇ VE DIŞ TOSLAMALARA MARUZ KALIYORDU

Bir Lise Tarih kitabı bile okunsa görülecektir ki, Osmanlılar, tarih boyunca hem doğudan hem batıdan hem de Kuzeyden sürekli baskı görmüş, üç taraftan güçler sürekli ezmeye ve yıkmaya çalışmışlardır. Bizans ve diğer Avrupa Haçlı güçleri, Balkanlardaki farklı milletler, Osmanlı Prensleri ve Taht mücadeleleri, Saray entrikaları, Türk Beyleri, Timur, Moğollar, Şah İsmail, Memlüklüler, İç isyanlar, Kuzeyden Ruslar, Kapitülas yonlar ve Azınlık faaliyetleri gibi olaylarla sürekli uğraşmak zorunda kalmışlardı. Aynı zamanda Fransa Kralının ve İspanya Yahudilerinin çağrısıyla da yardıma koşabiliyordu.

HİÇ BİR GÜCE VE PAKTA SIRTINI DAYAMIYORDU

Kendi ruhundaki dinamiklerden güç alıyor kendi öz kaynaklarından besleniyordu.. Nev-i şahsına münhasırdı, kendi kanatlarıyla mefkürelerinin ardından kanatlanıp uçuyordu. Payandaya ihtiyaç duymuyordu, menfaatlerin bir araya getirdiği bir oluşum düşünmüyordu. Aklı fikri insanlığa medeniyet ulaştırmaktaydı, kendinden vazgeçmişti. Ev bilmez at sırtında sabahlardı.

YARALIYKEN BİLE KÜKRÜYOR, HASTAYKEN KOŞUYOR, SAVUNMADA TAARRUZ EDİYORDU

Abdülhamid’in Peygamberimizin aleyhinde bir piyesi, Fransa’ya ültimatom çekerek indirtmesi gibi, Kurtuluş savaşlarında, Çanakkale’de, Erzurum’da, Balkanlarda benzeri olaylar yazılara sığmayacak kadar çoktur.

ÇÖKMESİNE RAĞMEN KOCA ÇINAR, YAPILMIŞ BİR TARİH, MUHTEŞEM BİR KÜLTÜR, MEDENİYET, SANAT ŞAHASERLERİ VE SÜRGÜNLERİNİ BIRAKARAK GİDİYORDU

Bir milletin varlık ve ihtişamı, o milletin kültür ve sanat derinliği ve çapı ile doğru orantılıdır. Özlerinde bulunan cevherleri adeta açık bir müze olarak miras bırakmışlardı. Üç kıtada bu izlere rastlamak mümkündür.

Tarihin aydınlık bağrına düşerken, uyanacak yeni bahar için çekirdek döküyordu.Üç kıtaya koskoca bir tarih taşımıştı yorgundu, vadesi dolmuştu mahzundu, giderken de şöyle dönüp bakmış vedemişti: Ben gidiyorum ta kucaklarında demet demet müjde çiçekleri taşıyanlar mezarımın başına gelip, insanlığa kazandırdıkları hizmetleri taşıdıkları ışığı bize takdim etsinler!..

Bütün bu açıklamalardan sonra şu cümleyi ilave etmek, zannederiz abartı olmayacaktır:

BU MİLLETİN GELİŞİ, YÜKSELİŞİ, KALIŞI VE MEDENİYET KURUŞU GİBİ MEĞER GİDİŞİ BİLE MUHTEŞEMMİŞ!

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNİ ALTI ASIR AYAKTA TUTAN VASIF VE DİNAMİKLER

A-İNANÇ, SAMİMİYET, MEFKÜRE VE YÖNETİM VASIFLARI

Bu konuyu şu maddelerle belirleyebiliriz. Bu aynı zamanda bir medeniyetin de tanımlaması sayılabilir.

1-Aşk ve heyecan dolu bir yürek ve buna bağlı meziyetlerle taşınan bir bilek

2-İstikamet içinde cevval bir düşünce ve mukaddes bir mefküre

3-Hak, hukuk ve adalete boyun eğen evrensel bir idare tarzı

4-Plan, program ve disiplin içinde teşkilatlanmış dinamikler 5-Bütün güzelliklerin müesseseleştiği topyekün hayatı kapsayan örnek bir yaşam

Değişik bir tasnifle aynı konuları üç başlık altında incelemek de mümkündür

BÜTÜN GÜÇLERİNİ SAĞLAM İNANÇLARINDAN VE DİNİN GÜZELLİKLERİNE BAĞLILIKTAN ALIYORLARDI

Kainatın Efendisinin ayağının bastığı toprağı taçlarına sorguç yapmışlardı.

Osman Gazi, Kelam-ı Kadim karşısında odasında ayaklarını uzatammış sabaha kadar ayakta beklemişti.

2’inci Murat tasavvufi yönüyle temayüz etmiş, şehadet kovalamıştı

Yavuz Sultan Selim, kölelerin kulaklarındaki küpenin esaret emaresi olduğunu öğrenince “Getirin bir küpe ben de takayım çünkü ben de Hakk’ın kölesiyim demişti.

Hocasının atının sıçrattığı çamur karşısındaki tedirginliğini görünce : “Beni bu elbisemle kefenleyin” diyecektir.

Ölüm döşeğindeyken “Şimdi Hakk”ı anma zamanıdır” diyen nedimine: “Ya sen şimdiye kadar bizi kiminle bilirdin?” demişti.

Fatih Sultan Mehmed, ismini aldığı Nebisine saygısını, surları “Muhammed” şeklinde inşa ettirerek göstermişti.

Sultan Ahmed eteğinde taşlar taşıyor, “Rabbim! Ahmed kulunun bu hayrını kabul buyur!” diyordu.

SAHABE-İ KİRAMA BENZEYEN BİR ÇIKIŞLARI VE YAŞAYIŞLARI OLMUŞTU

Peygamberimiz Arkadaşlarıyla birlikte, 23 yılda, insanlığın kıyamete kadar gösterebileceği terakkinin dörtte birini gerçekleştir mişti. Kalbi ve ruhu çok sağlam, fikri sağlıklı, disiplin içinde maddi gücü mükemmel bir cemaat oluşturmuştu. Peygamberimizden sonra, 10-15 sene gibi kısa bir zamanda baş döndürücü bir hızla Afrika”ya inilmiş, Aral Gölüne ve Erzurum’a kadar ulaşılmıştı.

4 Halife döneminde yapılan fütuhat, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı tarafından fethedilen yerlere hemen hemen denk düşüyordu.

Bugün dünyanın neresinde Müslüman varsa, Sahabei Kiramın fethettiği yerlerde yoğunlaştıkları görülmektedir. Endülüs 8 asır kadar Müslümanların elinde bulunmuş olmasına rağmen oralarda bugün Müslüman topluluğu bulmak zordur fakat Türkistan, Dağistan, Özbekistan, Mencükistan gibi yerlerde camiler medreseler bulunmaktadır.

Sahabe ile özde bütünleşen, güçlü irtibat kuran, benzer vasıflara sahip olan, aynı aşk ve heyecanı, hamle ve aksiyon ruhunu taşıyan Osmanlı da diğer Müslüman devletlere göre daha çalımlı adımlar atmıştır denebilir.

BÜTÜN YÜKSEK MEZİYET VE GÜZEL SECİYELERİNİ, AHLAK VE FAZİLETLERİNİ İSLAM DİNİNİN GÜZELLİKLERİNDEN ALIYOR VE HAKKIYLA YAŞAMAYA ÇALIŞIYORLARDI

Abasi kültürüne giren felsefenin de etkisiyle, Ütopyalar, Cumhuriyetler yazılıyordu. Osmanlı bunları yazmıyordu, hayallerde an latılan teorik toplum ve devlet yapısını çadırdan çıkıp yaşıyor, hayata geçiriyordu. Fıtratı çok müsaitti, İslamiyetin güzellikleriyle kısa zamanda tam uyum sağlamıştı. Adeta İslamiyet en güzel şekilde temsil edilmek için bir millet arıyordu ve o günkü milletler içinde en çok da o millete yakışıyordu. Zaten her çağda bu böyledir; atiyyeler gider hep matiyye ararlar, layık olanda kalır başlarında tac olurlar…

İnsanlar gibi milletlerin de fıtri meziyetleri ve mizaçları vardır. Bir Alman, Fransız, İngiliz, bir Arap konuşmasında ve davranışla rında bile farklılıklarını hemen gösterirler. Müslümanlığın güzellikleriyle yoğrulmuş bir Türk insanında nezaketle izzeti bir arada görmek mümkün olabilir. Saraylar yerine atların ter kokularıyla kıl çadırlarda neşet etmişti ama, ıtır kokulu çayırların güzellikleri hayatlarına sin mişti, keçe üzerinde oturuyorlardı ama mürüvvetleriyle cihana hitap ediyorlardı.

Yıldırım Beyazıt bir şahitlik için çıktığı mahkemede Molla Fenari tarafından reddedilir, şehadetinin kabul edilmeyeceği belirtilir. Molla Fenari, sabah namazına cemaate gelmeyen Hünkarın, insan hukukunun gözetilmesinde gereken hassasiyeti gösteremeyeceği kanaatına varmıştır.

MÜSTAKİM DÜŞÜNCE İÇİNDE YÜKSEK BİR İDEAL VE MEFKÜREYE SAHİP BULUNUYORLARDI

Gönüllerini İslamın güzelliklerine açınca, Müslüman Türk Milletinin esas düşüncesi de gönüllerini dolduran güzelliklerin başka insanlara duyurulması ve taşınması olmuştu.

İ’layı Kelimetullah olarak tanımlanan bu husus, Nefis arzularından uzak, mal ve servet hırsından, baş olma ve toprak işgal etme düşüncesinden tamamen uzak, sadece Allah’ın güzel ismini bayraklaştırmak ve muhtaç gönüllere ulaştırmak ve insanlığı özlerine kavuşturmak demektir.

Gittikleri yerlere ihtiraslarını değil mürüvvetlerini götürüyorlar ve gayrı Müslimleri hayran bırakıyorlardı.

Bir gök kuşağı gibi daima onların düşünce ufkunu tutan ve bir bayrak gibi başlarının üzerinde dalgalanıp duran bu yüksek inanç ve “Devlet-i Ebed-Müddet” idealinin, onlar üzerinde tesiri o kadar büyük olmuştu ki, kısa zamanda dünyanın adil ve hakperest Efendisi oluverdiler (Sızıntı,Şubat-1986)

Tuğrul Bey: Kendime bir bina yapıp da yanında bir cami yaptırmazsam Allah’dan utanırım

Alparslan: Ya Rab seni vekil yapıyor, yüzümü yere sürüyor, rızan için savaşıyorum, eğer şehit olursam beyaz elbisem kefenim olsun.

Melikşah: Ya Rabbi eğer Dinine faydalı olacaksam bana yardım et!

Osman Gazi: Allah’ın buyruğundan gayrı iş işlemeyin. Bilmediğini İslam ulemasından sorup öğrenesin.Zalim olma adaletle hükmet. Nerde bir ilim ehli görürsen ona hilim ve ikbal göster. Bizim mesleğimiz Allah yolu, maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır, yoksa kuru bir cihangirlik davası değildir.

Birinci Murat: Düşman belasını def için ey ilahi canımı fedaya hazırım. Askerlerime zafer verüp ama o bayram gününü bana gösterme. Attan inmeyesüz!

İkinci Murat: Mezarıma hükümdarlara yapılan türbelerden yapmayın. Vücudumu doğrudan toprağa gömün ki, Cenab-ı Hakk’ın Rahmetine işaret eden yağmur üzerime yağsın.

Fatih Sultan Mehmed: Gayemiz kale fethetmek değildir. Bütün zahmet Dinimiz yolunadır. Zahmete katlanmazsak bize gazi demek yalan olur (Sızıntı,Nisan-1991)

SAFFETLERİNİ BOZMUYOR, ZAFER SARHOŞLUĞUN KAPILIP TEFESSÜH (BOZULMA) ETMİYORLARDI

Bir insana bir muhtarlık bile verilse, eski saffetini koruması eskisine oranla güçleşebilir. Bir koltuk, makam, övgü, kadın, servet başarı, insanın bakışını bulandırıp başını döndürebilir, bir takım yanlışlara sürükleyebilir. Bu yolda kayıp giden niceleri vardır.

Bu açılardan bir köyü değil, koca cihanı etkileyen Osmanlı Padişahları incelendiğinde karşımıza hep aynı tablolar çıkmaktadır.

Osman Gazi vefatında arkada tereke-miras olarak birkaç tabak, birkaç koyun bırakmıştı.

Yavuz Sultan Selim, bir sefer dönüşünde kendisini heyecanla bekleyen İstanbul halkına görünmemek ve alkışlanmamak için gece bekler, Topkapıdan gizlice girer.

Kanuni Sultan Süleyman, sefer dönüşü içine gurur gelmesin diye yatağının bir izbede, kuytu bir köşede yapılmasını ister.

Bu gibi örneklere batkımızda, Sahabe ile karşılaştırdığımızda benzerlikler hemen göze çarpmaktadır.

Hz.Ebu Bekir devletten aldığı maaşın ihtiyaç kadarını aldıktan sonra, geriye kalan miktarı hazineye bırakmıştı

Hz.Ömer Kudüse girerken yamalı elbisesi ve elinde dizgini bulunan devesinin üstünde hizmetçisi bulunuyordu.

Hz.Osman kumda yatıyor, Hz.Ali Peygamber hatırası kılıcını rehin bırakıp yiyecek alıyordu.

Büyük fetihlere imza atan Halid ve Ebu Ubeyde gibi komutanların atı, kılıcı ve çadırda bir iki yemek kabı bulunuyordu.

Tabiinden Tarık bin Ziyad İspanyaya geçtiğinde, köleliğini kendine hatırlatıyor, ayağının altındaki hazinelere basıp geçiyordu.

B-HAK-HUKUK, ADALET VE İNSANLIĞA DAYALI BİR YÖNETİM ANLAYIŞINA SAHİP BULUNUYORLARDI

1-YÖNETİM VE HUKUK ANLAYIŞLARININ TEMELİNDE KUR’AN VE SÜNNET KAYNAKLARI BULUNUYORDU

Bu mevzuat hükümlerinin diğer tarafında, İslam Hukukunun dışına çıkmayacak şekilde oluşturulan ictihadi hükümler bulunuyordu. İdare hukuku, toprak hukuku, askeri hukuk, mali hukuk gibi…(Sızıntı,Kasım-1989)

Bu anlayışa göre bir kral, padişah veya seçkin bir zümre hukukun kaynağı olan Allah’dan başkası, esas hukuk vaz’edemez.. Adalet ve eşitlik devletin temel özelliğidir. Kanun kuvvette ve kuvvetlide değil, Kuvvet kanundadır. Padişah da olsa hukukuk karşısında yargılanabilir. Şura ve meşveret esastır, Ulülemr nezaretinde şuranın belirlediği prensipler icra kanalıyla yürütülür ve her fert yargı or ganları na uymak zorundadır (age.,Aralık-1989) (Geniş bilgi için Bknz.Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi).

2-YÖNETİMDE KARDEŞ KATLİ, KANUNNAME TANZİMİ

Bu gibi konular öncelikle gerçekleri objektif olarak ortaya koyan ve sağlıklı yorumlar kazandıran kaynaklardan incelenmelidir.

Her tarihi hadise kendi koşulları içinde irdelenmelidir. Sebep-sonuç prensipleri içinde ve perde arkaları da aralanarak ele alınmalıdır. On sene öncesinin olaylarını bile çala kalem değerlendirmek, önyargılı davranmak sağlıklı sonuç vermez.

Tarih boyu gelmiş geçmiş ve günümüzün batı medeniyetlerinin sabıkalarını da göz önünde bulundurmak yerinde olur.

Ne var ki her fert ve millet gibi, Osmanlı’nın de seyyiatı, hataları olabilir. Raşit halifeler dönemlerinde görülmeyen arızalı durumlara, uygulanamayan hükümlere, yanlış uygulamalara ve irtikap edilen cürümlere rastlanabilir.

Ancak hasenatları daima seyyiatları önünde gitmiş bu millet, asırlarca dünyanın Hak ve Adalet hamiliğini yapmıştır.O kadar ki toplumun huzur ve saadetinde zaaflar oluşmasın, evrensel tarihi bu görevde aksama meydana gelmesin diye farz olan haccın terk edildiği bile olmuş, Sürre (Hacca uğurlama) alayları ile konuya gereken hassasiyeti de göstermişlerdir.

Yapılan şey, devrin şartlarına göre adaleti mahza olarak; bir topluma mal olabilecek bir gailenin bertaraf edilmesidir. Divit tutan el kaçınılmaz olarak mürekkebe bulanır…Cihanla uğraşan hangi elde kanın damlası olmaz!..Bir diyet belki seylaplar halinde kanların akmasını önlüyordu. Cihanla ilgili evrensel bir disiplinin bozulması söz konusuydu. Bir taraftan beylikler diğer taraftan Vatikan ve Avrupa devletleri durmadan tahrik ediliyordu. Hiçbir yönetim iki başlı olarak varlığını sürdüremez, hedefine ulaşamaz…

Kaldı ki bütün icraatlar, Ebussuud, Molla Gürani, Molla Fenari, Zembilli gibi ulemanın bulunduğu dönemlerde yapılıyor, kontrolsüz ve başına buyruk hareket edilmiyordu.

Her devirde bir kısım zararları önleme (Seddi zerayi) ve umumun yararına yönelik adım atma (Maslahatı mürsele) adına bir kısım kanunlar vaz’ edilegelmiştir. Kütübü fıkhiyede bulunan prensiplere bağlı kalarak hüküm istinbat edilmiş olmaktadır.

3-YÖNETİM, BABADAN OĞULA GEÇEN BİR HANEDAN SALTANATI DEĞİL, HİLAFETİN SALTANATLAŞMIŞ ŞEKLİYDİ

Her şeyden önce Hilafete tarihi bir saygıları vardı. Pickthall şu tesbiti yapıyor: 350 yıl kadar Abbasi kültüründe ve medeniyetin de yaşadılar ve esas vasıfları askerlik ve yiğitlik olduğu halde daima boyun eğdiler. Çünkü beğenmedikleri halife olsa da, halife hilafet demek değildi. Hilafet saygı gösterilmesi gereken İslam Hilafeti idi.

Tuğrul Bey en güçlü durumdayken, en zayıf durumda bulunan Abbasi Halifesi el-Kaim’in huzuruna edeple girip Peygamberimi ze ait manaların müdafaası adına bir görev varsa emre amadeyiz demişti.

4-YÖNETİMDE, HİLAFETİ SALTANATTAN AYRILMAZ BİR BÜTÜN GÖRMÜŞ FAKAT SALTANATI HİLAFETİN EMRİNE SOKMUŞLARDI

İcraatta daima Kur’an, Sünnet ve Ulema mesnetleri vardı. Her sultan hukukla kayıtlı ve halk adına Hakk’ın temsilcisiydi.

Saltanat yönleriyle 30 milyon insana nezaret ediyor, Hilafet yönleriyle de 300 milyon Müslüman arasındaki rabıtayı temin ve te sis ediyorlardı. Saltanat bir cesed ise manevi boyutu temsil adına hilafet, o bedenin ruhu konumundaydı.

5-MAHFİLLERİNDEN SEFERLERİNE, ÜNVANLARINDAN MABEDLERİNE, SARIKLARINDAN MEHTERLERİNE KADAR HER ŞEY BU MANA ÜZERİNDE İHTİŞAMLAŞIYORDU.

Kendilerine Osmanoğulları demişlerdi. İmparatorluk kurmayı düşünmediler. Bir soy ve boyun adını da vermediler. Maddi ma nevi boyu, bosu, endamıyla, iç dış yapısal bütünlüğü, ahlaki vasıfları ve yüce amaçlarıyla Osman Gazi, bir oluşuma isim babası olmuş tu. Kendilerini unutarak, temsil ettikleri yüksek manaları remzedecek davranış ve tutum sergiliyorlardı.

6-YÖNETİMLERİNDEKİ HAK, HUKUK , ADALET VE HOŞGÖRÜ ANLAYIŞLARIYLA BÜTÜN CİHANI HAYRAN BIRAKIYORLARDI

Sözgelimi gayrı Müslim teb’aya tanıdıkları hakları kendi eski ırkdaşları ve dindaşları onlara tanımamıştı. Can, mal, ırz dokunulmazlığı zımmi vatandaşlar için de geçerliydi. Zembilli’nin Yavuz’a verdiği fetva şöyleydi: Madem onlar raiyetliği kabul ettiler, Dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi canımız, malımız ve ırzımız gibi korumakla mükellefiz. (Sızıntı,Aralık-89)

Hatta onlar, istedikleri iştke çalışıp sadece vergi veriyorlar, asker olmuyor savaşa gitmiyorlardı. Dinlerini özgürce yaşıyorlardı.Bazıları da önemli memurluklara getiriliyordu. Vezirliğe kadar yükselenler olmuştu

Öte yandan kendilerine ihtiyaç duyan milletlerin yardımına da koşuyorlardı. Fransa kralı Kanuniden yardım istemişti. 1492’de İspanya ve Portekizden tehcire zorlanan Yahudilere kapılarını açmışlardı. Orhan Bey zamanında Bursa’ya yerleştirilen Yahudiler, 2’inci Murat zamanında Orduda görev verilmiş, Kanuni Papalığın elinde esir olarak tutulan Yahudilerin, ültümatom çekerek bırakılmasını sağlamıştı (Sızıntı,Mayıs-1990).

Sırplar, Macarlarla Türkler arasında tercih yapma durumunda kalınca, ikisine de elçi gönderip amaçlarını öğrendi. Macar kralı her yerde Katolik kilisesi açacağını söyledi. Fatih ise, her caminin yanında bir de kilise inşa edilmesine müsaade edilecektir deyince, sırp kralı Osmanlılara itaat etmişti (Sızıntı,Haziran-1989)

Balkanlardaki Hristiyanlar şöyle dua ediyorlardı: Tanrım! Bize de Osmanlı hakimiyetinin altına girmeyi nasip et ki dinimizi huzur içinde yaşayalım (Sızıntı,Eylül-1989)

C-TEŞKİLATLANMIŞ TEKKE-MEDRESE- KIŞLA DİNAMİKLERİ

1-DİNAMİKLERİN TEMELLERİNİN ATILDIĞI AHİLİK-KARDEŞLİK TEŞKİLATI VE FÜTÜVVET-GENÇLİK

10’uncu Yüzyılda Müslüman Türklerde bir teşkilat olarak görülmeye başlayan Ahilik-Kardeşlik, hem Malazgirt kapısından girmiş, hem de Moğol istilasından uzaklaşan Müslümanlar tarafından taşınarak Anadolu’ya yerleşmişti. Özellikle Kırşehirde Ahi Ervan (öl:1262) tarafından ilk kez sosyal müessese haline getirilmiş ve Anadolu’ya yayılmıştır.

Ahilik önemli görevler icra etmiştir. Her çeşit esnaf ve meslek sahibini bünyesinde barındıran bu kuruluş, çevresine, ruh dina mizmi ve yüksek düşünceler kazandırmış, duygu ve düşünceleri vahdet içinde kurulacak yeni devlet için hazırlamıştı.

Tekke ve medreselerde faaliyetlerini yoğunlaştıran Ahilik teşkilatının müntesipleri çeşitli meslek erbabı, gençler ve devlet adamlarıydı. Ders olarak da Zanaat dersleri, kültür dersleri ve askerlik dersleri veriliyordu.

KABİLİYETLERİ HASSASİYETLE SEÇER, FORMASYON KAZANDIRARAK İŞ TAKSİMİ YAPARLARDI

Belli tekkelerde vakıf mütevellilerinin toplanıp istişare yaptıkları gibi toplanırlardı. Mensuplarının disiplinine son derece dikkat ederler, kararlar alırlar, hürmete en layık bir başkanın eşliğinde; ticari hayatın, çarşı pazarın kontrolü hususunda tedbirler alır müeyyideler tesbit ederlerdi.

Daima iş yapma ve aktif olma politikasını takip ederlerdi. O günün şartlarında en önemli ve hayati fonksiyonu olan meslek hangisi ise, hususi şartlarda seçtikleri kabiliyetli gençleri eğitir, geliştirip yönlendirirlerdi. Şu anlayış hakkimdi: Ahiye gerektir ki bir sanat ve meslek yolunda ola! Eğer sanatı yoksa ona fütüvvet değmez!…(Calvin, Protestanlara, çalışmanın mukaddes olduğu fikrini empoze etmeye çalışmıştı)

Estetiğe meyilli, hisleri ince ve çabuk müteessir olan ince ruhlu insanlar daha ziyade neyin büyüleyici ikliminde Hakka ulaşmaya çalışmış ki Mevlevilik bu fonksiyonu icra etmiştir. Cehri zikir veya hafi zikir farklı insanları değişik etkileyebilir. Dinamik yapılı, kabına sığmayan, hareketli ve güçlü kimseler de daha ziyade asker olmaya teşvik edilirler. Ahilik teşkilatı da bu yönde fonksiyon icra etmiş, sınır boylarına kurdukları tekke ve medreselerde sert mizaçlı insanları eğiterek orduya kazandırmışlardı…

Ahilik, insanların temayüllerine ve istidatlarına, karakter ve ruhi yapılarına göre dinamizm vermeye özen gösterirdi.

ELEMANLARININ İÇİNE YABANCI, SAHTE VEYA ÇÜRÜK UNSURLARIN SIZMASINA MEYDAN VERİLMEZDİ

Gayrı Müslimler teşkilata alınmaz, tekkelere sokulmazdı. Çarşıdaki imtiyazlı konumlarını koruyorlardı. Öyle zahidane ve safiyane yaşıyorlardı ki, aynı saflıkta olmayanlar onların hayatlarına ayak uyduramazlardı. Parolasız kimse giremezdi, girse de barınamazdı. Hain ve ham fikirliler, körüğün demirdeki pası eritip atması gibi, bu kurumların safiyetini bozacak mikropları, antikor hücreleri gibi eritip bünyeden dışarı atıyorlardı, öz korunuyordu.

GENÇ KARDEŞLER, MİSAFİR TOPLAR, BİR ARAYA GELİP SOHBET YAPARLARDI

Akşam olunca ahiler, özel evlerinde toplanıp sohbet yapar, hikmetli sözler okurlardı, sohbet yaparlardı, ahlaki eğitim görürl erdi. İbn-i Batuta (öl:1369), Ahiliği ve kendisinin de böyle bir sohbet salonunda ağırlandığını şöyle anlatır: “Ahi-kardeş, evlenmemiş, bekar ve sanat sahibi gençlere ve aralarından seçtikleri başkanlarına verilen addır. Bu topluluğa Fütüvvet-Gençlik denir. Önder olan bir kişi bir tekke yaptırır, burasını halı, kilim, kandil vb. eşyalarla donatır. Kardeşler gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek için çalışırlar. Ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip başkanlarına verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır. Beldeye gelen yolcuları misafirleri ağırlarlar, ikramda bulunurlar. Misafir olmazsa toplanır beraberce yemeklerini yerler” (Ziya Kazıcı, Mehmet Şener, İslam Türk Medeniyeti, İst/82, s:241).

DEVLET ADAMLARI DA BU MÜESSESELERE ÜYE OLURLARDI

Osman Gazi Beyliğin başına geçtiğinde etrafında Şeyh Edebali, Dursun Fakıh, Şeyh Mahmud, Aşık Paşa gibi ulema ve Hak dostu bulunuyordu.

Yönetimin başında bulunanlar devamlı bu Ahilik teşkilatının, idealist bu zümrenin, cemiyet ve toplum için bir nizam ve ahenk unsuru olduğunu görmüş, yardım etmiş, toprak ve köy vererek imar ve iskanlarını üstlenmişlerdir.

Saray ileri gelenlerinin ve zenginlerin tahsis ettikleri vakıflar, daima onları besleyici unsur olarak rol oynamışlardır.

1’inci Murad Hüdavendigar’ın ise bizzat Ahilerin reisi ünvanıyla anıldığı bilinmektedir.

Ayrıca tahta cülus eden Osmanlı Padişahlarının da meşayih tarafından kılıç kuşatılması gibi, Murat Hüdavendigar’ın da Ahilik kuşağını bağladığı belirtilmektedir. Bu kuşak, “Yed-i Gassal’de meyyit olmanin remzi” sayılmaktadır. (İrfan Gündüz, Osmanlıda Tekke ve Zaviye Münasebetleri, 21,74,93; M.Şeker, age.,s:243)

CİHAD VE HİZMET RUHUNU AŞILIYOR, HEM AHLAK HEM BECERİ HEM DE YÜKSEK İDEALLER VERİYORLARDI

Bu kuruluşlar mensuplarına Allah adının duryurulması mefküresini veriyorlardı. Bunun için de plan program ve disiplin içinde her bölgede ve şehirde teşkilatlanıyor, ordunun ikmal ve lojistik ihtiyaçları temin ediliyordu.

Yıkayıcı elinde ölü anlayışı içinde askerin kumandanlarına itaat etme inceliği de kazandırılıyordu.

ORDUNUN MOTORİZE GÜCÜ VE İLERİ KARAKOLLARI KONUMUNDAYDILAR

Ordudan önce gittikleri yabancı bölgelerde öncelikle gönülleri fethediyor, gönülleri gelecek ordulara hazır hale getiriyorlardı.

Osmanlılar gittikleri her yeri de aslında medrese, tekke ve zaviyeler inşa ederek, küçük bir medeniyet merkezi haline getiriyor ve Ahilerin kontrolüne emanet ediyordu. Böylece hem çorak yerler medeniyetle yeşeriyor hem de gönüllerde inançlar çimleniyor ve pekiştiriliyordu.

2-MEDRESELERE HAKİM OLDUKLARI DÖNEMLERDE, DEVRİN ANLAYIŞ VE ŞARTLARINA GÖRE ONLARA SAHİP ÇIKMIŞ FONKSİYONLARINI İCRA ETTİRMİŞLERDİ.

İlk kez 11’inci yüzyılda Selçuklu veziri Nizamülmülk, Bağdat’da medrese kurmuştu. Orhan Gazi 1330’da İznikte Medrese inşa ettirdi. Sonraları Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere pek çok yerde yaygınlaştırıldı.

Medreseler, ilmiye sınıfı olarak da anılan ve idari mekanizmalarda vazife alacak olan kimseleri yetiştirirdi.Şeyhülislam, Kadı, Kadıasker ve Profesör kavramına tekabül eden Müderrisler burada yetişiyorlardı.

Şeyhülislamlık kavramının Osmanlı tarihinde önemli bir yeri vardır. Din ve dini duygular, devletin manevi, medeni ve kültürel faaliyetlerinin ahenkli yürümesi, en liyakatlı dini bir otoritenin şahsında somutlaştırılmış, kurumlaştırılarak temsil edilmiş oluyordu. Bu, yönetimin, halkın, yeniçerinin, tekke ve medrese çevrelerinin vahdetlerinin güçlendirilmesi ve yapılacak hizmetlere ulvilik kazandırıl ması adına da oldukça önemlidir. Osmanlılar içerden ve dışardan baskılara maruz kalmış, fetretler, taht kavgaları, isyanlar, saray entrikaları yaşamış ve her dö nemde birliğe şiddetle ihtiyaç duymuşlar, çoğunlukla da bunu sağlamışlardır. Bu sebeple Yavuz’a ataları gibi batıya sefer yapmak hiç nasip olmamıştı. Sürekli birliği sağlamakla uğraşmıştı. Şeyhülislamın vahdeti sağlama gibi önemli bir misyonu vardı.

En önemlisi de şu idi: Kuvvet ve otorite, idarenin başındaki devlet yöneticisinde değil, onun başının da bağlı olduğu ve daima eğileceği Dinde, Din adına dinin temsilcisinde bulunmaktadır demekti.

Bu sultanların, kendilerini kendi elleriyle bağlamaları, otokontrol mekanizmasını kurmaları anlamına gelmektedir. Onu kendil erine bir hayırhah uyarıcı kabul etmişler, hakkın hatırı her şeyden alidir demişler, ikazlarına uymuşlar, uyarıları karşısında boyun bük müşlerdir. Bir otorite, zalim değilse, kendi eliyle getirdiği bir makamı, halka rağmen çiğneyip kendisiyle çelişkiye düşemez…

Medreselerin, başlı başına yönetimi kontrol eden bir Şeyhülislam yetiştirmesi bile o çağa göre emsalsiz bir olgu sayılabilir.

Kadılık, Hz.Ömer’le başlayan bir uygulama olarak halka adalet dağıtan, idari, ilmi ve askeri sorumluluğu da olan kurumdur. Hayatın her kesiminde yönetimin temsilcisi durumundadır. Serbest ve vicdanlarında hür idiler. Kadıların karşısında Padişahla sade bir vatandaş aynı konumdaydı. Ve mahkemelerde daha sonra batıda uygulanacak olan Jüri sistemi getirilmişti.

Bu konuda dikkat çekici bir husus, MEDRESELERİN KÜLLİYELER OLARAK VAKIF MÜESSESELERİ HALİNE GETİRİLMELERİDİR. Bu külliyeler, bir insanın ve toplumun bütün yönlerine hitap edebilecek ve bütün dinamikleri hareket geçirip komple bir insan yetiştirebilecek şekilde tasarlanmış müesseselerdir.

Bir diğer önemli konu da tekke ile medresenin, kalp ile kafanın kaynaşması ve bir bütünlük arz etmesidir.

13.asırda Anadolu Selçuklu medreselerinde öğrencilere ders okutan müderrislerin çoğu, birer tekke büyüğü durumundaydılar. Mevlana Celaleddini Rumi, Sadrettin Konevi, Kirmani gibi…İmam Gazali, asrının şartlarına göre hem Kelam ve Felsefe konularına girmiş, İslam Filozoflarıyla ciddi tartışmış, hem Nizamülmülk’de tedris görmüş, hem de tasavvufla meşgul olmuştu. Hatta hayatında yaşadığı manevi tecrübeleriyle ilgili kitap kaleme almıştı.

Çoğu medrese mensubu tasavvufla da uğraşıyordu. Osmanlılarda ilk Şeyhülislam olarak kabul edilen Molla Fenari hem zahiri hem de batini ilimlere vakıftı. Birinci Murat bir Ahi reisiydi, 2’inci Murat da zahid bir yapıya sahipti.(İ.Gündüz, Z.Kazıcı, M.Şeker,age.leri)

3-KIŞLADAKİ ASKER, İSLAMIN BAYRAKTARLIĞINI YAPMA ADINA CİHAD EDİYOR, KILICIN HAKKINI VERİYORDU

Her milletin tarihinde bir kısım savaşlar ve mücadeleler olmuştur. Osmanlılar da yapmıştır. Osmanlıda kılıç varken kılıç taşımayan bir millet zaten yoktu. İnsanlık yaşadıkça, bir kısım ülkelerin ellerinde bazı zenginlikler olduğu ve bir kısım ülkelerin de onları elde etmek için kuvvet kullandıkları, bir kısım haklar çiğnendiği, zulümler yapıldığı ve özgürlükler kısıtlandığı sürece benzer mücadeleler olmaya da devam edecektir.

İnsanlık tarihi boyunca yapılan ve günümüzde de cereyan eden bütün savaşların sebep ve amaçları incelenmelidir.

Savaş öncesinde, sırasında ve sonrasında insan haklarına saygının ölçüsü belirlenmelidir.

Savaş sonrası insanlığa neleri kazandırıp neleri kaybettirdiği irdelenmelidir.

Bu ve benzeri bütün bilgiler toplanıp bilgisayara yüklenmeli ve 100 büyük millet ve medeniyet içinde hangisinin insanlık ve medeniyet açısından ilk sırada yer aldığı belirlenmelidir. Michael Hart, Amerika’da tarihi yüz büyük arasında benzer çalışmayı yapmış ilk insan Hz.Muhammed (S.A.V.) olmuştu. Bu araştırmada da muhtemelen O’nun “Nı’me’l-Ceyş”i çıkacaktır…

Yeniçeri ocağı da aslında Fütüvvetin bir koluydu; seyfi kolu…

D-CİHAD VE MEDENİYET ANLAYIŞI

CİHAD, ALLAH’IN BİR EMRİ OLARAK İMANIN GEREĞİ VE BİR PEYGAMBER MESLEĞİDİR

CİHAD, İNSANLIĞIN İKİ DÜNYASINI MAMUR EDECEK EVRENSEL BİR MEDENİYET KURMA ÇABASIDIR

Kur’an defalarca “Cahidu…”der ( 9/29,41; 66/9). Canla malla, iç ve dış hayatın bütün mekanizmalarıyla mücadeleyi ister.

Peygamberler Allah’dan aldıkları bilgiler ve görev doğrultusunda insanların bu iç ve dış mekanizmalarını kullanmayı öğretmek insanların özlerine ermelerini sağlamak için gelmişlerdir. Bu güzel yolda en güzel şekilde mücadele etmenin adı cihaddır.

Diğer bir tanımla cihad: Kur’an, Sünnet ve kainatı inceleme sonucu oluşan bütün hikmet yüklü ilimlerin ışığında insanları temizleme ve özlerine erdirme eylemidir. Bakara süresinin 151’inci ayeti bu gerçeği maddeleştirerek dile getirmektedir.

Bundan anlaşılıyor ki CİHAD, HER DEVRİN ŞARTLARINA GÖRE FARKLI UYGULAMALAR GEREKTİRMEKTEDİR.

Osmanlının cihad anlayışı ve uygulamasında temel daima Kurani hakikatlar, hedef de insanları içlerinde ve dışlarında özlerine erdirme olmuştur. Ve kılıçtan önce ve kılıçla beraber ve kılıçtan sonra daima, kalemle kitabı kullanmış, ahiliği, gönül, fikir ve sanat insa nı olmayı hedeflemişler; tekke ve medreseleriyle, gittikleri yerlerde tüttürdükleri medeniyet ocaklarıyla bunu insanlığa göstermişlerdir. Yeri gelince de gönülleri ve kafaları gibi bileklerinin de güçlü oluşunun hakkını vermişler hakka tercüman olmuşlardır.

Cihada bir diğer açıdan şu anlamı da yükleyebiliriz: Cihad ruh, kalp, vicdan, nefis, duygu ve düşünceler gibi insanı insan eden mekanizmalardaki arızalara, toplumsal yaşamdaki ve topyekün insanlıktaki insani değerlerdeki dengenin bozulmasına karşı denge ve sıhhat sağlama arayışı demektir. Tarih boyunca insanın, toplumların ve milletlerin dengesini bozanlar, dengesiz deli liderler ve onlara uyan çevreleri olmamış mıdır? Bu denge sağlama işini Kur’an, inanmış ve Hakka boyun eğmiş topluluklara (Ümmeti vasat) bir görev olarak vermektedir (2/143, 21/105, 3/110).

Cihad, salaha ermiş, inanmış her insanın, başkalarını da salaha erdirme sorumluluğudur. Millet çapında da buna muvazene unsuru olma yükümlülüğü denebilir.

Bugün bilim alanında batı ile yarışamıyorsak, muvazene kuramamışsak, bilim cihadı yapamamışız demektir. Ekonomik olarak bir kısım açıklarımız varsa, bu, dünya insanı gibi okuma yazma ve çalışma cihadını gerçekleştiremediğimiz anlamına gelmektedir.

Öte yandan Cihad zorunlu ve kaçınılmaz bir savunma mekanizması olarak işlev görmüştür. Osmanlıdan evvel batılının kılıçla rı Kudüse kadar uzanmıştı. Bu Osmanlıda da devam etti. Silahlar ve taktikler değişti ama seferler asla durmadı, durmayacaktır da…

E-MEDENİYET ADINA, BÜTÜN YÜCELİKLERİN SOMUTLAŞTIĞI, KAVRAMLARIN KURUM LAŞTIĞI, GÜZELLİKLERİN YAYGINLAŞTIĞI VE İNSANLIĞA ÖRNEK OLACAK TOPYEKÜN MÜKEMMEL BİR HAYATA SAHİP OLMUŞLARDI

Baş yazılarda belirtildiği gibi, bizim tarihi toplum yapımız, “İşte talih!” deyip övünebileceğimiz, başka dünyalarında imreneceği seviyeler üstü ve toplumsal sistemlerin bugüne kadar arayıp da bulamadığı, bulsa da uygulayamadığı, bütün hayatı kapsayanı bir güzel likler meşheriydi (Sızıntı, Mart-1989).

1-MUKADDES MEFHUMLAR, ULVİ KELİMELER VE MEDENİYET HAYATLARINDA CANLANIYOR, GÖZLE GÖRÜLÜR ELLE TUTULUR HALE GELİYORDU.

Adaletin, insan hak ve hürriyetlerinin korunduğuna, din ve vicdan özgürlüğünün sağlandığına ilişkin, yaşanan sayısız örnek vardır. Şeyhülislam ve kadılık müessesesi somutlaşmış ve kurumlaşmış adalet mekanizmalarıydı.

Kalbin safileşmesi ve öze ermesi, vicdanların dupduru hale gelmesi, fikir ve düşüncelerin buudlaşıp yüksek mefküreler ve ilimler halinde zirveleşmesi tekke, zaviye ve medreselerle gerçekleşiyor, yiğitlik, kahramanlık, fetihler, şehitlik ve gazilik asker ve kışla da tecessüm ediyordu.

İttifak ve ittihad kavramları dilde bir temenni olmaktan çıkıp Osman Gazi’nin şahsında realiteye ulaşıyordu. Birlik ve dirlik deyince Yavuz, azim ve deha deyince Fatih, ihtişam deyince Kanuni karşınızda abideleşiveriyordu.

Sanat, estetik ve incelik ruhu sayısız mimari eserlerde, süsleme ve yazılarda görünür kılınıyor, hayır ve iyilik kavramı vakıf mü esseseleri halinde hayatın içinde yaşanıyordu. Çayırları ıtır, tertemiz şehirleri burcu burcu medeniyet kokuyor, batılı seyyahları hayran bırakan selvili mezarlarımızda bile güzellikler ve huzur dolaşıyordu.

2-İLK İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİ OSMANLI TEVSİK ETMİŞ, ONAYLAYIP UYGULAMIŞ, DÜNYAYA ÖRNEK OLMUŞTU

Peygamber Efendimizin özlü olarak belirttiği Veda Hutbesindeki evrensel insani değerler, asırlardır yaşanmıştı. Batıda ilk kez 1876’da yazılı metin haline getirilen özgürlük, kişinin başkasına zarar vermemesi şeklinde kayıtlanmıştı ki Osmanlıda bu, “Kendine ve başkasına zarar vermeme” şeklinde daha kapsamlı olarak çok önceden belirlenmişti. Batıda kadına değer verme adına ilan edilen me deni kanun 1912 tarihini taşır, Fransa’da ise 1970…1539’da Antep’de cereyan eden bir olayda mahkeme, bir çocuğun böbrek taşının alınması için hakkını arayan bir babaya belge vermişti (Sızıntı, Şubat-1989).

3-TOPLUMSAL DEVLET SİSTEMİNDE OTORİTE İLE OTO-KONTROL MEKANİZMALARINI BÜTÜNLEŞTİRMİŞLERDİ

Son yıllarda yapılan araştırmalarda Avrupa’da sosyal devlet anlayışının ancak 2’inci dünya savaşından sonra sözü edilmeye başlandığı, Osmanlının ise bunu kuruluşundan beri uyguladığı ortaya çıkmıştı.

Hatta İngiltere kralı 8’inci Henri’nin bu amaçla blir heyet gönderip Osmanlı adli teşkilatını incelettirdikten sonra İngiliz adliyesinde ıstılahlar-yenilikler yaptırmıştı

Orta Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan Osmanlı devletinin , 600 yıldan fazla ayakta kalmasının başlıca amili, bugün batılı ülkelerin, geliştirip başarıya ulaşabildikleri oto kontrol mekanizmasıdır. Kadılık müessesesi, toplum çapında işleyen bu vicdan mekanizmasının, suiistimal edilmesini önlemek için kurulmuş ikinci bir oto kontrol mekanizması olarak fonksiyon icra etmişti.Avrupa’da köylü ve işçiler toprak sahipleri tarafından cezaya çarptırılırken ve itiraz hakkı tanınmamışken, Osmanlıda Kadı tarafından görülen davaların Divan’a götürme yolu da açık bulunuyordu (Sızıntı-Haziran-1988).

Üçüncü bir kontrol mekanizması daha vardı ki bu da Avrupa’dan çok önce Osmanlıda görülen mahkeme jürisiydi.

4-İLK TAPU, İLK İMAR PLANI, İLK STANDARTLAR KANUNU, İLK ÇEVRE TEMİZLİĞİ NİZAMNAMESİ GİBİ İLKLERE İMZA ATMIŞLARDI

İlk tapu kanunu ve hukuki düzenleme dünyada ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından hazırlandı (Sızıntı,Ağustos-1988).

Batıda şehirler tepelerde çevresi taş duvarla çevrili olarak, loş karanlık, dar sokaklar halinde inşa ediliyor, hayvanlarla beraber yaşandığı gibi, tuvalet sularını boşaltma sistemi olmadığından sokaklara dökülürdü. Osmanlıda ise her türlü inşaat işi memur ocakları (Ahiler-Loncalar) tarafından kontrol ve takip edilirdi. 1571’de bilgisiz mimarların çalıştırılmaması konusunda ferman yayınlanmıştı.1762’de dükkan yapım nizamnamesi, 1820’de yolların, 1858’de şehir imar planının nizamnamesi çıkartılmıştı.

Dünyanın ilk standart ve kalite kontrol kanunu 1502’de 3’ncü Beyazıt tarafından 48 madde halinde çıkartılmıştı (Sızıntı,Ocak-91). Yine çevre temizliği ile ilgili olarak ilk kez Osman Gazi tarafından memurlar atanmış, 1539’da ilk kez nizamname düzenlenmiş, Avrupa Birliğinin ve çöp atanlara ceza verilsin mi tartışmasının yapıldığı günümüzden beş asır kadar önce, çevreyi kirletenlere ceza uygulaması getirilmişti (Sızıntı, Şubat-1988)

5-DÜNYA MEDENİYETİ, BEDEN TEMİZLİĞİNİ DE, ATLARIN NALLANMASINI DA, KUŞLARIN SARAYLARDA AĞIRLANMASINI DA ONLARDAN ÖĞRENMİŞTİ

Batılı seyyah ve gözlemciler hem kendi ülkelerinin hem de Osmanlı şehirlerinin ev insanlarının temizlik durumunu dile getirmiş lerdir. Avrupa’da saraylarda bile banyo bulunmazdı, İlk banyo dairesi 18.yy sonlarında Vesailles sarayında yapılmıştı. Fıçı içinde bazen se nede bir kez yıkanılırdı. Kimileri vaftiz suyu çıkmasın diye hayatı boyunca yıkanmazdı. Rahipler sadece yüzlerini ellerini yıkardı ve yı kanmayı kafir işi sayarlardı. Osmanlı illerinde ise hamamlar ve çeşmeler çoktu (Sızıntı, Mart-1989).

Osmanlı veteriner hekimleri atların ayak hastalıklarını nalla iyileştirme yöntemini uyguladılar

16.y.y.’dan başlayarak inşa edilen kuş sarayları ve köşkleri sadece Osmanlı Medeniyetine has bir özellikti.

Gurabayı laklakan denilen leylek hastanesinin tarihte eşini göstermek mümkün değildir.

6-VAKIFLARIYLA TOPYEKÜN HAYATI VE İNSANLARI KUCAKLAMIŞLARDI

Peygamberimiz Fedek ve Hayber arazilerini insanların hizmetine vakfetmişti. Hz.Ömer de aynı amaçla hurmalığını bağışlamış tı. Orhan Gazi ilk kez1336’da İznik’de çorbasını bizzat elleriyle dağıttığı Tekke-Medres-İmarethane külliyesini inşa ettirmişti.

Vakıflar tarih boyunca çok yönlü fonksiyon icra etmiş, bütün üniteleriyle topyekün bir hayatı kucaklamıştı. Müesseseler, Dini ve ilmi gayelere yönelik olarak bir külliye halinde inşa edildiği gibi, çeşme, sebil, hastane, kervansaray , su yolu yapılmış, cenazeleri kaldırmak, yolcu, fakir, kimsesiz cocukların bakımı hatta göçmen kuşlar icin vakıflar kurulmuştu. Bayram günü top atmak, yoksul kızlara çeyiz hazırlamak, kitap basıp dağıtmak, borçları ödemek, yazır karlı su dağıtmak gibi amaçlarla vakıflar kurulmuştu. İstanbul’da 18. y.y sonu itibariyle günde 30 binden fazla insan doyuruluyordu. 1530’da Fatih vakfı günde bin kişinin ihtiyacını karşılıyordu Z.Yazıcı, M.Şeker., age.,s:247-272).

7-SANATTA TEVHİD ANLAYIŞIYLA ESTETİĞİ BULUŞTURUP, İNSANLIĞIN İHTİYAÇLARI ADINA ESERLER VERDİLER

MÜSLÜMAN TÜRKLERDE SANAT ANLAYIŞI, ALAH’IN BİRLİĞİ VE İSİMLERİNİN VE SANATLARININ GÜZELLİĞİ ANLAYIŞINA DAYANIR

MANEVİ YÜCE DUYGULAR ESAS ALINMIŞ, AHLAK VE EDEP DIŞI TARZLARDAN UZAK KALINMIŞTIR.

Bu sebeple batı sanat anlayışında görüldüğü gibi erkek-kadın-çocuk insan heykel ve resimlerine rastlanmaz.

İNSANIN MADDİ-MANEVİ BÜTÜN HAYATINI KAPSAYAN İHTİYAÇLARI ESAS ALINMIŞ, İSRAFTAN KAÇINILMIŞTIR.

İbadet ihtiyacı için camiler sanatlı mimarî tarzlarda yapılmıştır. ilim ihtiyacı için medreseler, sağlık için şifahane su için çeşme ve şadırvan, açlık için imaret hane, temizlik için hamamlar, yolculara kervansaraylar hatta kuşlar için saraylar yapılmış, günlük ev eşyaları ve işlemelerde sanat uy gulanmıştır.

8-BİLİMİN BÜTÜN DALLARINDA PEK ÇOK BULUŞLAR YAPMIŞ İNSANLIĞA HİZMET ETMİŞLERDİ (Türk ve Arap asıllı pek çok Bilgin İslam Dininden aldığı teşvik ve bilgiyle ilimlerin temellerini atmışlardır)

MATEMATİK :

Harezmi (öl:850), sıfırı ve ondalık sistemi buldu. Cebir ilminin ve analitik geometrinin kurucusudur. Eserleri batıda 500 yıl okutuldu.

Ebul-Vefa: (öl: 998) Tanjant, kotenjant, sinüs kosinüsü buldu. Eserleri 6 asır batıda okutuldu.

Ebu Kamil Şuca,(öl:951) Beş bilinmeyenli denklemlere çözüm üretti.

Sabit bin Kura, 9. y.y. sonunda ilk kez dünyanın çevresinin 360 meridyene bölünmüş olarak kabul edilebileceğini, ekvatorun uzunluğunu ve dünyanın yarıçapını belirlemiş bilgindir (Sızıntı, Şubat-1991)

ORTAÇAĞ AVRUPASINDAKİ DURUM:

Avrupalılar, Müslümanlardan tam üç asır sonra sıfırı ve ondalık sistemi tanıdılar.

Descartes Müslümanlardan 800 yıl sonra, cebir, analitik geometriden bahsetti.

10.yüzyılda, Rahip Gerbert, Müslümanlardan sıfırı ve ondalık sistemi öğrendiği için; büyücü ilan edildi ve papalık adaylığı engellendi.

Batı dünyası, Endülüs’te eğitim görerek, eserleri tercüme ederek, Haçlı seferleri, gezgin ve tüccarlar aracılığıyla eserlere ula şarak, kilisenin tarihî baskısına tepki göstererek, ihtilaller ve reformlar yaptı, Aydınlanma yaşadı, keşiflerle ve ülkeleri sömürerek sana yileşti ve zenginliğe ulaştı.

ASTRONOMİ:

Battani (öl:1037)

İlk kez enlem boylam hesapları yaptı

İlk kez yer çekimini buldu.

Teleskop yaptı

Kitapları 18.yy.a kadar batı üniversitelerinde okutuldu.

Beyruni (öl:1051-Türk)

İlk kez enlem boylam hesapları yaptı

İlk kez yer çekimini buldu.?Teleskop yaptı

Kitapları 18.yy.a kadar batı üniversitelerinde okutuldu.

Uluğ bey (1449-Türk)

Semerkant’ta ilk rasathaneyi (Gözlem evi) kurdu

Ali Kuşcu (öl:1474-Türk)

İstanbul’da ilk rasathaneyi kurdu

ORTAÇAĞ AVRUPASINDA DURUM

Müslümanlardan 5-6 asır sonra bile, Galile (öl:l642) dünya yuvarlak, dönüyor dediği için aforoz tehlikesi yaşadı.

1600 de İtalyan bilim adamı Bruno, dünya dönüyor dediği için, Roma’da yakıldı.

Bunların esas sebebi, bu görüşün İncil’e ters düşmesiydi. İncil’de dünyanın düz olduğu yazılıydı.

Rahipler, dünya yuvarlak olsaydı, alttakiler düşerdi diyorlardı.

Ay ve güneş tutulmasını cinlerin işi sanıyor, tutulma zamanını Müslümanlara soruyorlardı.

Gözlem evi ve gözlem araçları Müslümanlardan ancak 5 asır sonra batıya girebildi.

TIP

İbn-i Sina (öl:1037)
Kanun isimli eseri l8.yy.a kadar batıda okutuldu

Yeni ameliyat teknikleri ve aletleri geliştirdi

Ebu Bekir Razi (öl:925)

Çiçek,kızamık tedavisi,böbrek taşı ameliyatı geliştirdi

50 tıp eseri batıda okutuldu

Ebu Kasım ez-Zehravi, 11. y.y’da ilk kez takma diş kullanımını uygulamıştı. İlk Fransız dişçi cerrahı, 14. y.y’da yazdığı kitabında Zehravi’den söz etmektedir (Sızıntı, Mart-1990)

ORTAÇAĞ AVRUPASINDA DURUM

10.yy.da Müslümanlar 50 hastane 800 doktora sahipken, Avrupa’da ilk tek doktorlu hastane 1500’de Strazburg’da, 1517’de Leipzig’de, 1516’da Paris’de kurulabilmişti. ‘(Sızıntı, Ağustos-1981, Ekim-1987)

Osmanlılarda 1206 yıllarında Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi devrin Tıp merkezi olarak bilinir.

2’inci Beyazıt devrinde tıp alanında kitaplar telif edilmiştir (Sızıntı, Haziran-1982, Şubat-1985, Ekim-1987)

Tedavi olabilmek için önce kiliseye gidip günah çıkarmak, tedavi onayı almak şarttı.

Osmanlıda Psikolojik tedaviler çiçekli fıskiyeli bahçelerde uygulanırken Avrupa 6 asır arkadan takip ediyordu. Psikolojik has talar günah işlemiş kimseler gibi kendi haline bırakılıyor, dövülüyor, tazyikli su uygulanıyor, içine şeytan girmiş diyerek yakılanlar bile oluyordu. Sar’alı hastanın başı, (içine şeytan girmiş diye) haç şeklinde yarılıp tuz basılırdı. Çıbanlı ayak hemen kesilirdi (Sızıntı,Mart-1990)

FİZİK

ibn-i Heysem (öl:!039)
Işığın kırılmasını, yansımasını, görme olayını açıkladı

Optik ilminin kurucusu

Fotoğraf makinesinin prensiplerini koydu ve yaptı

Teleskopun keşfine zemin hazırladı

ORTOÇOĞ AVRUPASINDA DURUM

Harun Reşit, Fransa kralı Şarlman’a büyük mekanizmalı bir çalar saat göndermişti. İlk kez gördükleri bu alet, saat başı şid detle gong vurmaya başlayınca kaçıştılar, içine cinlerin girdiğini zannetmişlerdi.

Robin Hood filminde, Müslüman arap dürbünle baktı, o da bakınca korktu, askerleri çok yakınında zannetmişti, çünkü dürbünü ilk kez görmüştü

KİMYA

Cabir bin Hayan (ÖL:776)

Özgül ağırlığı ilk bulandır.

Elementleri tasnif etti,

Yeni elementler keşfetti.

400 eser yazdı

ORTAÇAĞ AVRUPASINDA DURUM

Batıda Cabire kimyanın babası lakabı takılmıştı, 400 eserinden yararlandılar.

Nostradamus, gizli kütüphanesinde her gün Müslüman bilginlerin kitaplarını okuyordu

BİLİMLERİN, MÜSLÜMAN BİLGİNLER TARAFINDAN GELİŞTİRİLMESİNİN BAZI SEBEPLERİ:

(1)Kur’an çok ayette oku, yaz, düşün, aklını kullan, yeri gökleri bütün varlıkları incele! der. Allah’ın bu emrine uymayı, sevap kazanmayı, insanlara yararlı olmayı istemeleri.

(2)Peygamberimizin ilimlere kapılar açması (Bedir esirleri, 10 Müslüman çocuğa okuma yazma öğretme karşılığında salıverilmiş, Hicrette Medine’de yapılan Mescidin yarısı, 70 kadar gencin ilim öğrenmesi için ayrılmıştı)

(3)Namaz ve oruç vakitleri için astronomiye, zekat ve miras taksimi için matematiğe gerek duyuldu.

(4)Aklın veriliş hikmeti, düşünüp önce yaratıcıyı bulmak sonra yeni şeyler keşfetmektir Müslüman bilginler her milletin insanı gibi akıllarını kullanmış, çok çalışmış ilerlemişlerdir.

(5)Abbasiler döneminde kültür evi anlamına gelen “Beytü’l-Hikmet” ile Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülkün kurduğu Nizamiye Med reseleri, bilimlerin gelişmesinde katkı yapmışlardır.

(6)Toplum hayatının ve ahlakî yapının, zeki ve dürüst insanların gelişmesine ve çalışma yapmasına elverişli ve teşvikçi olması.

KUR’AN’DA BAZI BİLİMSEL GERÇEKLER:

Kur’an öncelikle inanç,ibadet ve ahlak konuları üzerinde durarak, insanın hem dünyada adalet içinde mutlu yaşamasını hem de ahiretini kazanmasını hedefler, Bunun yanında insan la ilgili her konuya da yeterince işaret eder. Çünkü kıyamete kadar insanlık için gelmiştir. Ve Evren ile insan da Allah’ın ayrı iki kitabıdır. Kur’an’ın bunlardan bahsetmemesi düşünülemez.

Bütün bilim dalları, Allah’ın kainattaki ve insandaki sanat eserlerini anlatan birer dildir. Allah adına hepsini okumak ve sevmek de ibadet sayılır. İnsanların hayırlısı insanlara yararlı olanı olduğuna göre bilimler, kesinlikle Müslümanın yitik malı gibidir

Örnekler:

“Yer gökler bitişik tek parçaydı, ayırdık” (21/30), Evren,tek parçayken, Big-Bang-büyük patlamayla oluşmuştur.

“Gökyüzünü size koruyucu tavan yaptık” (21/32)Atmosfere işaret.

“Semayı göremediğiniz direkle yükseltti (13/2) semayı düşmekten o tutuyor”(22/65)Çekim kanununa işaret.

“O yeri yumurta gibi döşedi(79/30)Gece gündüzü birbirine bohça-sarık gibi sarar” (39/5)Dünyanın yuvarlak olduğuna işaret.

“Dağlar, bulutlar gibi yürürler (27/88) O gölgeyi uzatıp yayar”.(25/45) Dünyanın dönmesine işaret.

Embriyo aşamaları (23/12-14) Parmak izi (75/4)

Mucizeler: Allah’ın izniyle,Peygamber elinde,onu tasdik ve yardım için meydana gelen doğa ötesi olaylardır.

Ayrıca bilimler için alternatif Proje modelleri anlamına gelir. Mucize kıyamete kadar, bilimlerin hep önünde zirvede Sınır taşı gibidir; benzerini yapmak için bilimler hep onlara koşturur!

Denizi ikiye yarıp yol yapan, Musa Asa”sı gibi…Tüp geçitle insanlar da deniz altında yürüyorlar.

Hz.İsa, eliyle hastaları, körleri iyi ediyor, ölüleri diriltiyor,çamurdan kuşa üfleyip can veriyordu Bugün yapay organlar,robotlar geliştiriliyor.

Hz.Süleyman rüzgara binip havada uçtu,

Hz.Davut eliyle demire şekil verdi

Hz.İbrahim ateşte yanmadı (Geniş bilgi için bknz. İman Dünyası, İ.Halis)

İSLAM HAK DİN OLDUĞU, MÜSLÜMANLAR BİLİMLERİN TEMELİNİ ATTIĞI HALDE, MÜSLÜMAN ÜLKELER NEDEN GERİ KALMIŞTIR?

Suç, Kur’an’da değil, okumayan, okuduklarını uygulamayan veya yanlış uygulayan Müslümanlardadır.

(1) Allah adalet sahibidir, dünya imtihan yeridir. Kim ciddi çalışırsa, inanmasa da karşılığını mutlaka verir. Müslümanları kayırmaz

(2) Allah sıfatlara değer verir: Nüfus kağıdındaki İslam kelimesine bakmaz, kalpteki dürüstlüğe, davranışlardaki ciddiyete ve güzel niteliklere değer verir. Çalışmak, dürüst olmak, iş birliği yapmak, sistemli olmak, kaliteli iş yapmak gibi.Allah’ın değer verdiği sıfatlara sahip çıkan, o sıfatlar yüzünden yükselir. Dünya üstünlüğü terazisinde, Müslümanlar, kefeye bir şey koymamışsa, batılılar az bir şey koysa da ağır basar ve üstün olur.

(3) Allah’ın 3 kitabı var; Kur’an (harflerle yazılmış), Evren (atom-enerji harfleriyle yazılmış), insan (hücre harfleriyle yazılmış). Bu üç kitabı birden okumak ve uygulamak şarttır.Sadece Kur’an’ı çok okuyan ve uygulayanlar, ahirette ecir alır fakat dünyada yükselemez; Müslüman diğer iki kitabı da çok iyi okumalı, araştırmalıdır. Ayetleri okumak sevap olduğu gibi, evren ve insanla ilgili her bilgiyi, Allah namına insanlık yararına okumak ve tatbik etmek de kesinlikle sevap kazandırır. Tarihte Müslümanların bilimlerin temellerini atmalarının ana sebebi budur; kalbi imanla kafayı da bilgiyle aydınlatıp, ibadet yaparken, okumayı araştırmayı, buluşlar yapmayı da ibadet anlayışı içinde ciddiyetle yaptıkları için başarmışlardır. Bir ayette “Üç kitabı (Tevrat-İncil-Kur’an) okuyup güzel uygulasalardı, altlarından üstlerinden rızıklar yağardı” der (5/66).

(4) Allah standartlar üstü işi sever: Ayet: “Yapın! Öyle yapın ki, Eserlerinizi Allah, Rasûlü ve müminler görecek,teftiş edip beğenecek!Sadece dünyada değil, eserleriniz öbür dünyada da teşhir edilecek!..” (9/105). Bu Allah’ın koyduğu bir ölçüdür. Buna Amerikalı, Alman ya da Japon uyarsa bütün sanayi ve teknoloji ürünlerinin üstünde onların isimleri olacaktır. Dürüst, çalışkan. başarılı ve üretken nesiller yetiştirmek gerekir.

Bknz: Avrupa üzerine doğan İslam güneşi, Dr.Sigrid Hunke; Müslüman ilim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen; İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ahmet Gürkan)

OSMANLIDA MATBAA

Padişah ve ulema tarafından destek görmüştür. 1726’da 3. Ahmed bir ferman çıkarttı Şeyhülislam da fetva yayınladı. Asırlardır bilim dallarının temsilciliğini ve üstadlığını yapan Müslüman Bilginlerin böyle bir gelişmeye karşı çıkmasını düşünmek tarihi ve mantiki gerçeklerle örtüşmez.

Dünyanın her yerinde ve her millette her toplumda yeni karşılaştığı şeylere karşı reaksiyon gösterenler çıkabilir. Ve bunların kendilerine göre haklı gerekçeleri bile olabilir. Örneğin o günlerde Osmanlıda binlerce Esnaf, işçi, Hattat (Güzel yazı yazan), Müzehhib (Süslemeci) yazı işlerinden geçimlerini sağlıyordu. Bugün bir kuruluşlu kapatmak veya özelleştirmek durumunda kalındığında insanlar nasıl sokaklara dökülüyorlar.

Şayet ilk planda matbaaya bir tepki olmuşsa bile bu, Batının ortaçağ boyunca yaptığı ilim düşmanlığı karşısında, devede tüy gibi kalır. İspanyada yüz binlerce Arapça el yazması eser yığınlar halinde yakılmıştı.(Gıranata’da 80 bin, Kurtuba’da 800 bin eser!) 1882’de Fransa’da ipek dokuma tezgahları geldi diye işçiler tezgahları tahrip etmiş, 1816’da İngiltere’de el işlerine engel oluyor diye tezgahları yakmışlardı (Sızıntı, Mayıs-1986).

Avrupalı ilk kütüphanesine 15. y.y’da kavuşurken, Endüsül’de her biri 500 bin kitap ihtiva eden 70 kadar kütüphane bulunuyor du ve Avrupalı ışık doğudan gelir Latince özdeyişini söylüyordu.

BAZI BATILI DÜŞÜNÜRLERİN GÖRÜŞLERİ

Fransız oryantalist Charles Misnure: “Şu Müslümanlar dinlerini bıraktıkları için gerilemişlerdir. Avrupalılar ise dinlerini bıraktıkları için ilerlemişlerdir. Batı dünyasını skolastik kilise zihniyeti içinde gömüldüğü karanlıktan çıkaran ve bugünkü medeniyet seviyesine getiren hiç şüphesiz ki doğunun okuma, yazma, öğrenme özelliklerinden azami faydalanmaları olmuştur (Sızıntı, Mart-1985, Haziran-1985, Temmuz-1986).

B.Show: İnsanlık, yığınla problem çözen Hz.Muhammed’e, her zamankinden çok muhtaçtır.

A.Comte: Pozitif ilimleri Avrupa’ya Müslümanlar soktu. Papaz ve aydınlarımız orda okudular.

Goethe: Biz, Hz.Muhammed’in son basamağına vardığı medeniyet merdiveninin daha ilk basamağındayız.

Bodley: Rönesansı İslam’a borçluyuz, öğrencilerimiz Endülüs’e okumaya gidiyorlardı

Dr.Sigrid Hunke: Medeniyetimizin üstadları Yunanlılar değil, Müslümanlardır (Geniş bilgi için bknz.Yeni Ümit, sayı:7)

BEŞİNCİ BÖLÜM: BİR MİLLETİN ÇÖKÜŞ SEBEPLERİ

A-İÇTE BOZULMALAR

Şimdiye kadar incelediğimiz konuların, çöküş ve yükseliş konusunda bir fikir verdiği kanaatindeyiz. Ancak bu önemli konunun sistematik olarak ve başlıklarla maddeleştirerek ayrı iki bölüm halinde ele alınmasında fayda mütalaa ediyoruz. Çöküş sebeplerini üç ana kısımda ele aldık ve öncelikle kalp dünyasını çıkış noktası yaparak insan, bütün dinamikleriyle toplum ve dış dünya daireleri olarak değerlendirdik.

1-İÇ YAPININ ÇÖKMESİ, RUH ZİNDELİĞİNİN SÖNMESİ, KALP HAYATININ ÖLMESİ

a-Kaniat insanın kalbiyle alakadardır

İnsanın iç alemi dış alemiyle ciddi alaka içindedir, Peygamberimizin buyurduğu gibi insandaki bir parça et gibi görünen kalp teki sağlık ve güzellik ile bozulmuşluk ve kötülük bütün organlarına, çevresine ve bütün kainata yansır; ya düzeni korur ya da bozar. Bir ayette, semavat ve arzın insanın ölümüyle alakadar olduğuna ve ağlamasına işaret edilmektedir (44/29). Sahabe vefatıyla Arşın titrediği rivayeti vardır. Kalp hayatı bozulan eski kavimlerin bir kısım felaketlere maruz kalması, kainatın gazaba gelmesi söz konusudur

Demek ki dünyanın dengesi insanların kalplerinin dengesiyle orantılı olarak seyretmektedir. İçteki bozulmalar, toplumdaki ve doğadaki bozulmaları de beraberinde getirmektedir.

b-Bütün çöküşlerin arkasında ruhun çöküşü ve iflası bulunmaktadır

Kalp akla, ruh bedene, vicdan nefse hakim olursa insan, dünya hayatında her alanda başarılara koşabilir ve ölüm sonrası ha yatını da teminat altına alabilir.

Sahabiden sonra, Tarık bin Ziyad bu konuda örnek insanlardan biridir. Endülüs’te bir avuç fedaisiyle 90 bin kişilik İspanya ordusuna üstünlük sağlayınca değil, o; kralın göz kamaştırıcı hazinelerinin üstüne basıp “Tarık! Dikkat et!..Dün bir köleydin bugün muzaffer bir kumandansın, yarın ise toprak altında olacaksın!..” dediğinde asıl ruhuyla kanatlanmış, başarının zirvesindeki yerini almıştı Ruhlarını nefsin tutkularından ve esaretinden kurtaramayan ruhlar, cihanları fethediyor görünseler de mağlup sayılırlar. Baştan başa dünyayı almalarına fetih denemeyeceği gibi, işgal ve istila ettikleri yerlerde uzun süre payidar olmaların imkan ve ihtimali yoktur.

Osmanlının asırlarca üç kıtada değişik milletler üzerindeki üstünlüğünü sadece ve sadece Ruh zindeliğinde aramak gerekir.

Selahaddi’nin Arslan yürekli Rişar karşısında gösterdiği alicenaplık, Alpaslan’ın Romen Diyojen’i hüngür hüngür ağlatan mürüvveti, Antalya kalesini aldıktan sonra esirleri hürriyete kavuşturması hep ruhun derin zirvelerindeki zaferlerin ifadesiydi. Osman Gazi, Mirad Hüdavendigar ve Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi üç büyüklerin hayatları da bundan farklı değildi…

Viyana bozgunu da aslında ruhtaki zindeliğin iflas edişin bir belirtisiydi (SIZINTI, MART-1983)

c-Özünü kaybedip karbonlaşan toplumlar, hayatiyetlerini sürdüremezler

Her oluşum, ideal kadrosunu, ekibini ve karasevdalılarını bulmazsa, samyeli gibi kuruyup gider. Tarih sayfalarında aynı hazin akibetle kadavralaşan pek çok toplum ve medeniyet vardır . Göz kamaştırıcı nice ümranlar, özlerini ve ruhlarını kaybettikleri için beklenmedik bir darbe ile esefli bir rüya gibi silinip gitmiştir.

Sağlıklı bir toplum ve millet, ancak fertlerinin kalbi ruhi ve fikri hayatlarının deriliğiyle varlığını devam ettirebilir. Toplum belli sütunlarla ve dinamiklerle ayakta duran bir çatı ise şayet, temelinde kalp ve ruh hayatında saffet ve berraklık kazanmış kişiler bulun maktadır. Kökler tefessüh edince gövde de ayakta duramayacak, çürüyen bir ağaç gibi devrilip gidecektir (SIZINTI, TEMMUZ-1981)

2-METAFİZİK GERİLİMİN GEVŞEMESİ, AŞK VE HEYECANIN SÖNMESİ, CİHAD RUHUNUN ÖLMESİ, YÜKSEK İDEAL VE MEFKÜRELERİN KAYBEDİLMESİ

a-Gerilimin kaybeden millet geriler

Metafizik gerilim, bir fikir ve düşünceyi aksiyon haline getiren derin, güçlü ve sürekli ruhi bir dalgalanmadır. Bu gerilim, ruha ait ulvi duyguları arttırırken, tene ait süfli arzu ve istekleri yok eder.

Gerilimi gevşemiş, hayat kavgasından kaçan insanlar eksilen gerilimleriyle doğru orantılı olarak hayat sahnesinden silinir giderler.

Ülfetin kölesi olmuş, lezzet bahşişleriyle yaşamaya alışmış ve bütün aksiyonu başkalarının başarılarını alkışlamaktan ibaret kalmış fertler ve milletler asla kendi belleri üzerinde doğrulup varlık gösteremezler.

Roma gerilimi içindeyken, Cermenlerin bütün saldırılarını püskürtüyordu, fakat gün geldi teslim oluverdi. Aynı akıbet Cermenleri de bekliyordu. Osmanlı da bu gerilimini ve aşk ve heyecanını kaybettiği zaman zirveyi terk etmeye başladı.

b-Hayatı istihkar etmeyenin hayatı çöker

Osmanoğulları Hakk uğrunda serhat boylarında polat ruhlarıyla cihan fethe yürüyorlardı.İdeal ve ümniyyeleri asker içinde cephede şehid olmaktı. Cihaddan lezzet alıyorlardı. Beyaz elbiselerini kefen olarak nitelendiriyor, ölüm anlarında “Attan inmeyesüz!..” diyorlardı. Ve daima ordunun önünde yürüyorlardı.

Bu kudsi aşk ve heyecan sönünce, padişahlar cephede değil saraylarda hayat aramaya başlayınca çürüme ve kokuşma kaçınılmaz olmuştu. Seyflerin yerini keyfler almıştı. Ser verilmeyince o tarih yapan milletin feri de gitmişti. Başka milletlere hayat taşıyorlardı kendi ayaklarının üzerinde duramaz bir hasta haline geldiler.

c-Yeryüzünün muvazene unsuru, varis halifesi ideallerinin yok olması, fetih ve zaferleri yok eder

Zafer, yüce gayeler uğrundaki büyük himmetlerin, gayretlerin, fedakarlıkların ve yüksek ideal ve mefkürelerin tomurcuk vermesidir. Yüce mefkürede daima insanlığı iki dünya mutluluğuna ulaştırma amacı bulunmaktadır.

Bir ağaç canlı kaldığı sürece meyva verdiği gibi, bir insan ve millet de zafer ve başarı meyvaları verdiği sürece hayatiyetini sür dürebilir. Yeryüzündeki medeniyetler hep bir ideal ve mefküre uğrunda mücadele veren lerin ardından gelişmiş serpilmiştir.

Anadolu insanının kısa zamanda kıtalar değiştirmesi, yüce duygu ve düşüncelerin havarisi haline gelmesi ve zulüm ve cehalet karanlığını dağıtma adına yola çıkıp şevkle yürümesinde aranmalıdır. Yüksek ideal ve mefküreler daima kanat olmuş, Söğütten havalanan kelebeği cihanın semalarına uçurmuştur.

Ruhlardaki aşk ve şevk, ideal ve mefkürelerdeki saffet ve canlılık sönünce yenilgiler ve çöküntüler kaçınılmaz olmuştur (SIZINTI, HAZİRAN-1981; EYLÜL-1983)

3-ZAFER SARHOŞLUĞU, HAYAT TUTKUSU, RAHAT VE REHAVETE DÜŞKÜNLÜK VE SEFAHETE GİRİLMESİ

a-Nefsinin burnunu kırmayan zafer sarhoşu olabilir, rahat ve rehavete gömülür ve çürür

Güç, başarı ve zenginlik insanın başını döndüren, şımartan ve bozabilen hususlardır. Refaha ulaşan insan ve toplumlar, lezzetler içine gömülebilir ve asli vazifelerini ihmal edebilirler.

Zafer sarhoşluğuna kapılan milletler, fetih sevinçlerini hamd, şükür, Hakka secde ve yeni fetihler için bir şevk unsuru olarak kullanmaz gurura kapılırlarsa muvazeneyi koruyamaz, kömürleşmeye başlar.

Her zafer sarhoşluğu rahat ve rehavete iter, o da o milletin kabiliyetlerini cendere ve kıskaç içine alır, o milleti güdükleştirir ve pasifleştirir Çünkü her bir zafer ve başarı, bir önceki çile, fedakarlık, gerilim ve aksiyonun bir sonucu, ikinci bir zafer ve başarının da başlangıcı sayılır. Rahata düşkünlük bu aksiyon ve zafer salih dairesini kırar.

Tarihi bir gerçek, sosyolojik bir kural olarak söylenir ki, insanlığın kaderine hakim olanlar, medeniyetler kuranlar daima bedevi milletler olmuştur; yani zafer sarhoşu olmayanlar, rahat ve lezzetli bir yaşam bilmeyenler, toprakta, kumda çadırda yatıp kalkanlar, basit ve sade yaşayanlar…

Bir millet, belli bir dönemde mücadele aşkı ve serhat tutkusu sayesinde küçük bir aşiret iken koca bir imparatorluk kurmuş fakat gün gelip aşk ve heyecanın yerini harem sevdası alınca da çöküp gitmiştir. Asker de saraydakiler gibi gelen ganimetlere ve yaşama sevdasına gömülünce, Viyana önlerine gitmek zor geliyordu artık!..Kabahat bir Merzifonlu’da değildi sadece, hayat sevdasına kapılmış Hadisin ifadesiyle “Vehen” sarmış bir kitle vardı karşısında.

Evet, gürül gürül akmayan, akıcılğını kaybeden durgun suların zamanla yosun tutması gibi, kendini hayatın rahatına ve lezzetlerine terk eden, felçli gibi sıcak yuvalarına gömülen insanların da gömülmüş canlı mezardan garkları kalmayacak, kokuşup çürüyecektir.

b-Yaşama tutkusuyla sefahete dalan milletler, tarih boyunca yıkılmışlardır

Bir millet sefahete girmişse, ahlaksızlık ve fuhuş alıp yürümüşse, ahlaksızlığın şimdiye kadar girip de yıkılmış gitmiş milletlerin akibetine uğramaması mümkün değildir.

Hayatın lezzetlerine perestiş etme, azim ve iradeye yüce duygu ve düşüncelere indirilmiş bir balyoz, toplumun başına geçirilen kementtir. Günahlar hangi milleti sarmışsa, o milleti yere vurmuş, damarları kesilmiş, kan kaybederek o millet solmuştur.

Yunan ve Roma’da hangi Peygamberin izi silinememiş soluğu var idiyse, bir hukuk devleti vardı. Bir senatör, kendi eşine kızının yanında elini uzattığı için, böyle laubali insandan senatör olmaz diye azl edilmişti. Fakat erkek kadın heykelleriyle onların bozulduğunu görürüz. Hindistan, Pombei ve Endülüs de aynı akibete maruz kalmıştı.

Bir millet mütevazı Topkapı sarayının loş küçük odacıklarında Sultan yetiştirirken ve ağırlarken yıkılmadı. Çoğalmış cariyeleriyle, tonlarca altın sarf edilerek batı tarzı inşa edilen saraylarda iken yıkıldı.

Pas demirin, kurşun elmasın düşmanı olduğu gibi, yaşama tutkusu ve sefahet de ruh ve kalp hayatının, yüksek duygu ve düşüncelerin baş düşmanıdır. Bugün olmazsa yarın bir insanı ve milleti çürütür ve yok eder (SIZINTI, ARALIK-l981)

Ruhlarda ve kalplerde olanlar değişine Allah’ın insanlara olan muamelesi de ona paralel olarak değişmekte…

c-Mütrefinin musallat edilmesi, istikametsiz bir milletin helak hükmü sayılır

Bu Hiçbir Peygamberde ve kavimde değişmemiş olan bir fıtrat kanunudur. İlahi İrade ve Kudret tarihte bazı kavimleri helak et miştir. İnsanların davranışlarını icraatına şart-ı adi yapmış, şeriat-ı fıtriyeye göre onların durumlarına terettüp den bir hüküm vermiştir. Allah, dünyaya inhimak eden-dalan, dini görevlerini terk edip nefsin zevklerinin peşinde koşan toplumların başına zevk ve eğlenceye düşkün kimseleri geçirir, söz sahibi yapar (17/ 16), onlar her konuda milleti yönlendirirler.

“Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz” Hadisi de aynı gerçeğe işaret eder. Tabanında süt bulunan kazanda süt kaymağı, şap bulunanda şap kaymağı oluşur!.. İnsanlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe ve istikamet kazanmadıkça Allah da onlara olan muamelesini değiştirmez .

B-DİNAMİKLERİN BOZULMASI

1-AHİLİK NÜFUZUNU KAYBETMİŞTİ

Daha önce temas ettiğimiz Ahilik, misyonunu tam anlamıyla yerine getirdikten sonra yerini, 1450’lerde, Fatih’in gelecek adına merkezi güçlendirmek için ayrı bir nitelik kazandırdığı Yeniçeri Ocağına bırakmıştı.

2- TEKKE VE ZAVİYELER FERSUDELEŞMİŞTİ

a-Tekke hayatının fetih can damarları kesilmişti

Tekkeler fetihler için birer motor gücü ve ileri karakol olduğu, fetihler de aslında Tekkeler için birer beslenme kaynağı ve aksi yon sebebi olarak görev yapıyordu. Fetihlerin durması, orduların seferlere çıkmaması, yeni iklimlerde farklı insanlarla tanışıp gönül güzelliklerini onlara boşaltma fırsatını da ortadan kaldırmış oluyordu.

Tekkeler birer beslenme musluğu ve can damarı durumundaki seferler ve fetihler kesilince canlılıklarını kaybedip ülfete düşmeye ve içe kapanmaya başladılar,

Daima dışa açılma, fetihlerle kendini yenileme, cihana söz geçirme durumunda olan bir millet için hayati bir meseleydi.

Ne var ki Kanuni’den sonra ilk kez bir Padişah ordunun başında sefere çıkmıyor ve ilk kez bir padişah İstanbul’da ölüyordu.

b-Liyakatsız şeyhlerin elinde sadece tesbih çekilen yerler haline gelmişti

Ahilerin, hayatın bütün ünitelerini kucaklayan çok yönlü etkinliklerinin ardından Tekkeler dervişlerin sadece tesbih çektikleri yerler haline gelmeye başladı. Hem zengin ilmi hem de manevi derinliği olan şeyhler görülmez oldu. O kadar ki cenaze kaldıracak bir adam bile bulunamadığı oluyordu (İ.Gündüz, age., s:166-169)

c-Bazı batıl zümrelerin istilasına uğramıştı

Hacı Bektaşi Veli’ye izafe edilen bidayetteki safi Bektaşilik, zamanla dejenere olmuş, müfrit Şiiler gibi kisve değiştirip batıl inançlarını yayarak zihinleri bozmaya çalışıyorlardı.

Bunun yanı sıra tarikatlar arası sürtüşmeler artmış, halk üstünde nüfuz kullanmak isteyen idareciler tarikatlara, sözü dinlenen şeyhler de idarecilere müdahale etmeye başlamışlardı (Bknz.age)

3-MEDRESELER FONKSİYONLARINI İCRA EDEMEZ HALE GELMİŞLERDİ

a-Modası geçmiş aristo mantığı ve şerh ve haşiyelerle ilmin tekrarı ve kaht-ı rical (Adam yokluğu) hakimdi

Medreseler kuruldukları yıllarda Batıdan 2-3 asır önde gidiyorlardı. 111’de vefat eden Gazali için Gibb, devrinin kültürünü onun gibi intikal ettiren ikinci birini tanımıyorum demiştir.

F.Razi’nin kitapları yığılsa başını aşar ve ömrüne göre günde 50 sayfa düşer. Biz sıradan bir sayfayı bir günde yazmak için zorlanırız. Hepsi tetkik ürünü ve kendi asırlarını çok aşmış yazılardır. Sonra gelen mirasyediler ilim anlayışını ileri götürememişlerdir.

Aristo’nun bin sene önce kabul edilen mantığını medreselerde tekrar etmiş; İsagoji, Muğnitullah, Seyfülgullab, Şemsiye demiş durmuşlar. Eskilerin kitaplarını tekrar etmişler, sadece metin ezberlemişler, şerh ve haşiye yazmakla yetinmişler onları aşamamışlar. Bu tarz bir medrese skolastik anlayışında sadece sınırlı bilginin hamalı yetişmişti.

b-Batıda hür düşünce gelişirken, tefekkür, yenilenme ve araştırma yoktu, devirlerini aşıp ayat-ı tekviniyeyi kavrayamadılar

Descartes hür olmayan düşünceye düşünce nazarıyla bakmıyordu. Calvin tesiriyle düşünmeye, araştırmaya ve çalışmaya lahutilik kazandırılıyordu. O dönemde batılı eşya ve hadiseleri didik didik ederken, bizim ellerde lalelerin keyfi sürülüyordu, yenilenme ve araştırma yoktu. Kur’an öğretiliyordu ama çağa göre anlaşılamadan öğretiliyordu.

c-Tekke ve medrese artan basit tartışmalarla birbirinden uzaklaşmışlardı

17’inci y.y’dan itibaren aralarındaki çekişme, medreseyi tekkenin vecdinden, tekkeyi de medresenin kültüründen koparmıştı. Biri formülcülüğe diğeri mistik bir havaya bürünmeye başlamıştı.

Katip Çelebi şöyle açıklar: Kanuni’ye kadar hikmet ilimleriyle şer’i ilimler uzlaştırılmıştı.Sonra gelenler felsefiyattır deyip .bazı dersleri kaldırdılar. Öyle oldu ki Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat geldi, ilimleri okutacak olanların kökü kesildi” Meşhur Kadızade Mehmed Efendi ile Abdülmecid Sivasi’nin şahıslarında Tekke Medrese mücadelesi doruklaşmıştı, bazen kanlı hadiselere kadar varıyordu. Bu tartışmalarda akli ilimlerin, matematik gibi riyazi bilgilerin tahsil edilmesinin caiz olup olmadığı meselesi ilk sırayı alıyordu ve kaşıkla yeme meselesi dini düşüncenin önemli problemi haline sokuluyordu (İ.Gündüz,age., 79-82)

Cevdet Paşa’nğn ifadesine göre “Akça ile mülazim, kısa zamanda müderris (Profesör) olma devri başlamıştı” Eğitim öğretim kalitesi düştüğü gibi, rüşvet yoluyla müderris olma döneminin başladığı ifade edilmektedir (Z.Kazıcı, M.Şeker, age., s:160)

d-Devlet adamları ve aydın kesim vazifelerini yapmamışlardı

Devrin ilim hayatını evirip çevirenler ileriyi göremediler. Kanuniden sonra gelenler ilimlere gerekli ilgiyi gösteremediler, gösterenler de ya yetersiz kaldı ya da tek taraflı olarak batı kültürüne yönelme şeklinde oldu. Batı ilimlere kendi din anlayışlarını dışlayarak ulaşma yoluna gittiler. Çünkü onların dini otoriteleri ortaçağ boyunca ilimlere ve düşünceye engel olmuştu. Oysa kendi kültürümüzde ilimlere teşvik vardı ve temellerini Müslüman bilginler atmıştı.

4-YENİÇERİ OCAĞI TEFESSÜH ETMİŞTİ

a-Refaha alışmış fetihlere gitmek istemiyorlardı

Bir zamanlar serhat boylarında fetihler için hayatını istihkar eden-hiçe sayan asker, savaşlarda isteksiz lik, sulhta dünya hayatına tama göstermeye başlamış, ya ulufe ya da iktidar peşinde koşar olmuştu Ahilik geleneği ve anlayışı bozulmuş, asker ticarete soyunmuş, kim asker kim esnaf belli olmaz hale gelmişti. 1740 itibariyle yeniçeri isimleri listesinde 40 bin kayıtlı asker bulunduğu halde mevcut asker sayısı iki bini geçmiyordu. Cevdet Paşa’nın tesbitiyle, asker yağmacılık yaptığı gibi, oruç tutmayı da terk etmişti (İ.Gündüz age.,94, 113).

Aslında askerin başını sallaması eskilere dayanıyordu. Baltacı 80 yaşlarında Prut’a (1711) gittiğinde Rusları sıkıştırmıştı. Tarih bu mevzuda tetkike muhtaçtır. Bir Osmanlı Paşasının bir Rus kadınla macera yaşadığı iddiası (daha doğrusu iftirası) hiç de mantıklı değildir. Ömrü savaş ortamlarında geçmiş bir Paşanın kişiliğini hem de bir savaş ortamında ucuza satması mümkün değildir. Kaldı ki 80 yaşında bir insanın bunu düşünme ihtimali çok zayıftır. Üstelik bir paşa olarak bir kadına ihtiyaç duyacak kimse değildir. (Osmanlıda harem mevzuu için Bknz.Asrın Getirdiği Tereddütler)

Meselenin diğer yanında Baltacı Mehmet Paşanın askerin durumunu göz önünde bulundurması söz konusudur. Eğer Ruslarla bir anlaşma yapmasaydı, ki mağlub durumda değilken nisbeten avantajlı bir anlaşma yapmıştı, şayet anlaşma yapmasaydı asker içinde bir bozgun yaşanması ve savaşa karşı durmaları gibi bir durumla karşı karşıya kalabilecekti, belki de bırakıp kaçacaklar daha büyük he zimetler yaşanacaktı. Bu sefer Rusların üstünlüğü altında anlaşma yapılacak daha büyük ödemeler yapılacak, toprak kaybı olacaktı..

Viyana bozgununda da Rus cephesinde de benzer durum vardı. Muhtar Ahmet Paşa, asker tokatlıyordu, savaşın diyordu, çünkü asker bırakıp kaçıyordu. Sıcak döşeğinde yaşamaya alışmış insanı cephede tutmak oldukça zordu…

b-Yabancı unsurlar içine karışmış sistem bozulmuştu

Ahilik ahlakının etkisinin zamanla azalması, Yeniçeriler üzerinde etkisi bulunan Bektaşiliğin içine batıl fikirleri yayan zümrelerin sızması ve 1590 yıllarında, takviye kuvvet olarak değişik meslek ve meşrepteki insanların Yeniçeri içine alınması bu kuruluşu olumsuz yönde etkilemiştir (İ.Gündüz, age., s:94, 154).

c-Yeniçerinin kaldırılması…Dinamiklerin kalışı 300 sene çöküşü de 300 sene sürmüştü

2’inci Mahmut tarafından 1826’da kaldırıldığında Vakayı Hayriye-hayırlı olay denmişti. Kangren olmuş bir organ vücuttan atılmıştı. Çünkü o dönemde, insanlarda can ve mal güvenliği bırakmayan bir eşkıya güruhu olarak tanımlanıyordu. Halk onlara beddua ediyordu. Halktan aldıkları gücü kötüye kullanıyorlardı.

Yeniçeri ocağının kurulma senesi: 1326’dır. Kapatılma senesi de 1826…Arada tam 523 sene vardır…Bu, genel dinamikler açısından 6 asırlık bir süreç demektir.

Bir milletin kuruluşu 300 sene, kalışı 300 sene gidişi de 300 sene sürmüştü…Demek ki öyle sağlam dinamikler üzerine otur tulmuştu ki bu dinamikler üç asırda inşa edilmişti…üç asır gücünü gösterdi ve üç asırda da ancak kurulduğu gibi çözülebildi!..

“Bu millet neden çöktü ve yıkıldı?” diye sorarken, öncelikle “600 sene nasıl kaldı ve çöküşü bile nasıl 300 sene sürdü?” diye sormalıdır. İsterseniz sonra objektif bir yorum yaparak: “Bu milletin çöküşü bile meğer ne muhteşemmiş!..”diyebilirsiniz…

Bu asırlar boyunca, kritiği yapıldığı ve eleştirildiği gibi ilimler ve teknik gelişmeler planında dünyayı etkileyecek gelişmeler gösterememiş olsa da, Osmanlı, üç kıtada idare mekanizmasını yürütme yükümlülüğünün ve sürekli meşguliyetinin altında bulunması sebebiyle, mesailerini seferlere teksif ettiklerini düşünebiliriz. Ve insanlık adına övülecek hasenatlarının ve hizmetlerinin çok olduğu kanaatını taşımakta ve hayır dualarla anmaktayız.

C-DIŞ TOSLAMALAR VE KADERİN CİLVELERİ

DIŞ TOSLAMALAR

1-HAÇLI SEFERLERİ VE DEVAM EDEN ZİHNİYETİ

Bir Milletin batıya doğru açılması Avrupalıları tedirgin etmişti. Hem bunun önünü almak, onları Anadoludan sürüp atmak, hem İstanbul başta olmak üzere Hıristiyanlık alemi için önemi olan Kudüs’ü almak, hem de ekonomik ve kültürel yağmacılık adına bu seferler başlamıştı. Bu gerekçeyle Papa öncülüğünde birlik oluşmuştu. Selçuklulardan itibaren Çanakkale’ye kadar sürmüştü. Kimi zaman Ruslarla da anlaşıyorlar, har ilan ediyorlar sonra da savaş tazminatı ödetiyor, toprak koparıyorlardı. Kırım, Artvin, İskeçe, Gümülcine, Edirne böyle gitmişti. Mısır, Libya, Fas, Cezayir, Tunus gibi ülkeler için de benzer yorumlar yapılabilir. Dost bilinen Almanlar bile suiistimal etmişti. Bu Millet, asırlarca böyle Avrupa ülkelerinin ve Rusya’nın kıskacında boy hedefi olarak farklı şekillerde hücumlara maruz kalmıştı.

Haçlı zihniyeti taktik değiştirip Milleti içten vurmayı öğrendi, milletin basireti bağlı ve entelijansiyanın uyukladığı dönemde Truva atlarını hazırladı, milli bünyede erozyonlar ortaya çıktı (SIZINTI, ŞUBAT-1983)

Azınlıklar tahrik edildi, ırkçılık düşüncelerini pompalandı, mezhep kavgaları tutuşturuldu, alevi-sünni, Türk-Kürt, laik-antilaik, sağcı-solcu mülahazaları ile millet evladı birbirine kırdırılmak istendi, İllegal örgüt mensupları ve binlerce Mehmetçik ve Türk insanın katili Öcalan beslendi…Müslüman ülkeler birbirine düşürüldü savaştırıldı, kimi zaman Körfez işgalleri yaşandı. Öte yandan milli benlik ten kimlikten ve dini kültürden uzak bırakma adına hayati dinamiklerimiz dinamitlendi, batı medya kültürü evlerimize kadar sokuldu

Kolejler, özel okullar batı kültürün üsleri ve köprüleri durumunda idiler. Sözgelimi Lübnan’da devlet okullarının sayısı 90’lı yıllarda 104 iken, ABD: 28, İngiliz: 37, Fransız: 39 olmak üzere 160 yabancı okul vardı. Müslüman ülkelerin açtıkları okul sayısı ise 72 kadardı ve kuşkusuz arada büyük bir kalite ve etki farkı vardı.

Robert Koljei 7 yıllık mücadelenin sonunda 1863’de dört misyoner papaz tarafından açıldı. İlk talebesi Bulgar ihtilalci Mateef’di ve 20 Haziran 1936 tarihli Mir gazetesinde şöyle demişti: “Dört kurucudan biri olan Dr. Hamlin, Müslümanlık İstanbul’a nerden girmişse Hıristiyanlığın da oradan girmesi için Rumeli Hisarının en yüksek kalesi üzerine bir kolej açmayı başardı.” Bir Yahudi de bu iş için 400 bin dolarlık bir servet bırakmıştı

Sartre: Avrupa şehirlerinde Asyalı gençlere kültürümüzü verdikten sonra ülkelerine göndereceğiz, bizim gibi düşünecek ve söyleyeceklerdir (SIZINTI, EYLÜL, ARALIK-1988, EKİM, KASIM-1990)

Oryantalistler de Modern yaşama ters buldukları İslami konuları sıkça gündeme getiriyor ve gençlerin kafalarını bulandırıyor lardı. Misyonerler dini gelişmeleri yakından takip ediyor, özel vakıfları ve kuruluşlarıy la faaliyet gösteriyorlardı (Diyanet Dergisi, Nisan-1991)

2005’li yıllarda dünyada farklı değişimler yaşanmaktadır. Dinler arası diyalog çalışmaları yapılmakta, farklı din ve kültürlerdeki insanlar ortak sempozyumlar düzenlemektedir. Bütün kıtalarda pek çok ülkede açılan ve milli kültürümüzü yaşatan Kolejler ve özel okullar, Türk insanın yüzünün akı olarak milli bir vazifeyi yerine getirmektedirler. Avrupa Birliğine girme çalışmalarının da hızlandığı bu dönemde, tarihte yaşanmış hadiseler aşılacak ve insanları bir araya getirecek olan şey, yararlı bilgi ve insani değerler olacaktır.

2-ENTELİJANSIYAMIZ-AYDINIMIZ BATI ŞARABIYLA MAHMURLAŞMIŞ KİMLİĞİNİ KAYBETMİŞTİ

Batının sanayi ve teknolojik gelişmeleri ile kültürel aydınlanması karşısında kendilerinden geçen Aydınımız, geçmişlerini ve içinde bulundukları durumlarını sorgulayıp kendilerini yenileyeceklerine, milletimize ait yüksek değerleri terk etmek ve duygu ve düşüncede batılılaşmak gibi tarihi bir yanlışa düştüler. Mehlika Sultanın aşıkları gibi yabancı ve yalancı bir sahile doğru koştular ve kendi kimliklerinden uzaklaştılar. Dilde yabancı türküler, ellerde kadehler, danslar, batı tipi giyinmelerle mihrap değiştirdiler ve Hasan Sabbah’ın yalancı cennetinde olduklarını zannettiler.

Yıkılan manevi değerlerle ve kaybedilen bir özle batıyı yakalamak da esasen imkansızdı. Çünkü çağlar boyu ruh ve kalp dinamikleriyle ayakta kalmış bir millet bünyesi, tamamen maddi çıkış noktalarıyla kendini ayakta tutan, bizdeki gibi insani değerler üzerine inşa edilememiş olan böyle bir medeniyeti zaten kabul edemezdi.

Her kültür bir önceki kültürün neticesiydi ve kendinden sonra gelecek olan kültürün de mukaddimesi…Yeni batı kültürü hangi geçmiş kültürün üzerine bina edilecekti? Kaldı ki onca koşmalara rağmen Batı, Ortak pazarına almıyor, hala kapılar sürmeli aramıza giremezsin diyor…Muhtemelen, asırların eşsiz kültürünü bir çırpıda silip atan, kendilerini bozan bu insanlar bizi de bozar diye düşünüyorlar. Çünkü insanlık aslında bizim sahip olduğumuz fakat bir türlü gerçeğiyle temsil edip gösteremediğimiz insani değerleri arı yor!…(SIZINTI, EKİM-198, NİSAN-1987, EYLÜL-1990, MAYIS-1991)

Her şeye ve onca kültürel toslamalara rağmen güzel değerlerimizi insanlara ulaştıran, tanıtan, samimi yaşayarak gösteren özel okullarımızdaki yöneticiler, iş adamlarımız, öğretmen ve öğrenciler, bu milleti ve imrenilecek tarihini dünyaya tanıtma adına çok önemli misyon üstlenmiş durumdadır…İnsanlığa insanlık aynası olmaktadırlar.

3-HASMIN İNSAFSIZLIĞI KADAR DOSTUN VEFASIZLIĞI DA MİLLETİ İNKİSARA UĞRATMIŞTI

Millet asırlardır kaybettiği kimliğini ve benliğini ona kazandıracak, özüyle bütünleştirecek, tarih şuuruyla yeniden dinamikleştirecek aşk ve heyecan insanı, ilim ve derin tefekkür insanı dimağlar bekliyordu. Fakat dost insanlar çoğunlukla maddi refaha giden yolları gösterdiler. Yaptıkları hizmetlerde ya bir hakk-ı temettü ve menfaat bekliyorlar ya da dun himmetlik yapıyor, inayet diler duruma düşüyorlardı.

İnançlı münevver kadro çözüm bekleyen onca kemikleşmiş tarihi, milli, ictimai ve ekonomik dert karşısında muvakkaten de olsa şahsi zevklerini ve düşüncelerini unutamadılar kitleleri şahsi kaprislerinin ve klik telakkilerinin peşinde sürüklediler, hak yalnızca bendedir deyip haksızlık yaptılar…Millet bu dostların vefasızlığı karşısında belini doğrultamadı (SIZINTI, TEMMUZ-1987)

4-DÖNMELER ÇÖKÜŞTE ETKİLİ OLMUŞLARDI

Asrı Saadetten, 2. Beyazıt zamanına, Fatih’den günümüze kadar Türk Milleti farklı din ve kültürde olan insanları bağrına bastı, yardıma koştu. Fakat kimlik değiştirip bünyenin içine girdiler, ticari hayatı kene gibi emdiler, meşrutiyetle sahnede önemli rol oyna dılar. Mesela 2.’nci Abdülhamid’i tahttan indirenler arasında Selanik Milletvekili Amenuel Karaso vardı. Daha önce Abdülhamid’e g elmiş, Filistin’i satın almak için çuvalla altın teklif etmişti. Daha sonraları bu tür insanların isimleri bizim isimlerden olmuş, ya ana ya da baba tarafından soy birliği vardır ve çoğunlukla hariciyenin üst düzeylerinde göreve gelmişlerdir.

Yabancı unsurları bünyeye sokmamanın ve atmanın tek yolu, yaşadığımız hayatı onların yaşayabilmelerine imkan vermeye cek şekilde hassaslaştırmaktır. Onların yaşadıkları günlük aktüel hayat içinde akıp gidiyorsak onlardan farkımız yok demektir. İbadetlerimizle, samimi ve sürekli insanlık hizmetlerinde koşmak süretiyle yabancı unsurların bünyeye sirayetinin önüne geçilebilir, onla rın yaşamasına imkansız hale getirilebilir.

5-BÜTÜN TOSLAMALARA RAĞMEN SON KARAKOL AYAKTA KALABİLMİŞTİ

Şimdiye kadar saymaya çalıştığımız bu çöküş etkenlerine farklı konuları ilave etmek de mümkündür. Ülkemiz doğu-batı köprüsüdür, memarrı efkardır, farklı kültürlerin uğrak yeridir ve her gelen ve geçen pek çok iz bırakmıştır. Bir Milletin bunları göğüsleme si ve taşıyabilmesi aslında ondaki gücü gösterir.

Öte yandan Farklı etnik gruplar ve komite çalışmaları, Balkanlardaki ayaklanmalar, Arap emirlerinin tutum ve davranışları, biri kapanmadan açılan yeni savaş cepheleri ve ülkelerin daima ittifaklar kurarak gelip toslamaları bu millete gerçekten boğmuş nefes aldırmamıştır. Bir Millet, Söğütten çıktığı andan itibaren sürekli müttefik bir dünya ile mücadele etmiş durmuştur. Bir pehlivan ne kadar güçlü olursa olsun, rakip sayısı arttıkça belirli zafiyetler gösterecektir.

“Bu milletin çökmesine değil, bunca toslamalara rağmen asırlarca ayakta kalabilmesine hayret etmeli!” sözünü bir kez daha tekrar etmek ve SIZINTI’dan bir alıntıyla bu konuyu kapamak istiyoruz.

“Anadolu yıllar yılı kendine bağlı dünyalara karakolluk vazifesini gördü. Geçmiş asırlarda, dünya emniyet ve muvazenesinde en şerefli vazifenin ona ait olduğunda hiç şüphe yoktur. Sonra sırasıyla onun livaları, sancakları birer birer kopup gitti. Fakat o bütün resanetiyle mevcudiyetini muhafaza etti ve yerinde kalabildi, özünü koruyabildi.

Bütün geçmişinde elli bin defa temiz bünyesine mikroplar saçıldı ve gül-endam kameti yüzlerce defa ırgalandı ama hiçbir zaman tamamiyle yerinden sökülemedi, mağlub edilemedi.

Bütün toslamalara rağmen koca deva ağaç sarsıldı, birkaç kez hazan gördü ve kurtlanan gövdesi birkaç kez kabuğunu yeniledi ama hiçbir zaman devrilip yerli bir olmadı. Bağrına üst üste hançerler saplandığı günlerde dahi, milli ruh kadranında zaman içinde bu son karakol varlığını sürdürdü. Yaralı iken bile kükrüyordu, Ruhuna cemre düşmüştü gidiyordu ve giderken mahzun arkaya bakıyor ama filizler bırakıp öyle gidiyordu (SIZINTI, EKİM-1980)

KADERİN CİLVELERİ

1-HER MİLLETİN BİR KADERİ, PARLAYAN BİR YILDIZI, BİR DE ECELİ VARDIR

Ayette belirtilen bir hakikat (7/34) her toplum ve medeniyet için bir ecel takdir edildiği belirtmektedir. Bütün Medeniyetler bir ağaç gibi doğarlar, büyür ve ölürler. Güneşin doğup yükselmesi ve sonunda batması gibi bu Sünnetullah hiç bir toplum ve medeniyet için değişmemiştir.

Her kemalin bir zevali vardır. Mekke fethinde “Bugün Dininizi tamamladım…” (5/3) ayeti nazil onluca Hz. Ebu Bekir ağlamıştı. Mutlu olunacak bir zafer sonrası ağlamasına anlam verilememişti ama o, Peygamberin vazifesinin sona erdiğini ve araların dan çekip gideceği zamanın yakın olduğunu anlamış ve ağlamıştı. Kemale ermenin zevali de beraberinde getireceği hakikatini kavramıştı.

Ne var ki O’ndan sonra başka Din gelmeyeceği için, her asrın başında tulu’ eden Müceddidler sayesinde saykıl vurulacak, parlatılacak, çağın idrakine uygun şekilde sunulacak, kıyamete kadar varlığını sürdürecek ve medeniyetlerin ruhuna hakim olacaktı…

Bir dönem için İslam Dini layık ellerde kendine düşen görevi yerine getirmişti. Bugün ve istikbalde de benzer layık ellerin elinde yine fonksiyonunu evrensel çapta ifade edecektir.

İslam Dini için bu tarihi gerçek böyle olunca hiçbir şahıs, zümre, devlet, imparatorluk ve medeniyet için aksi düşünülemez.

Bu hakikatı bir ayet şöyle ifade eder: “Biz bu günleri insanlar arasında çevirir dururuz” (3/140). Milletlerin ve Medeniyetlerin günleri düz bir hat şeklinde değil dairevidir, döner durur. Bazen bahar bazen hazan olur. Kıştan sonra bahar, leyl sonunda nehar olduğu gibi, insanlığın da böyle gecesi ve gündüzü vardır. Bugün birine yarın başkasına öbür gün bir başkasına güler ve bayram olur. Hiçbir millet düz bir hat üzerinde yürüyor gibi sonsuza kadar medeniyette zirveleri tutamaz…

Bizans’tan Endülüs’e, Büyük İskender’den Selçuklu’ya kadar zaman kara deliğinin girdabına yakalanmamış, yutulmamış bir millet yoktur.

İbn-i Haldun anlayışında bir determinizm, bir cebir söz konusu edilir mi? Bunu, şartı adi olarak insanın iradesine ve durumuna terettüp eden değişmez bir hüküm olarak anlamak doğru olacaktır. Tek taraflı bir cebir söz konusu değildir. Bir saatin akrep ve yelkovanı, bir fabrikanın çarkları gibi düşünülebilir. Merkezdeki küçük çarkın hareketi geniş dairedeki dev çarkların dönmesini sonuç verecektir. İnsanın kalbi vasıfları hangi yönde gelişme kaydederse dünya hayatı da o yönde gelişme gösterecektir.

Allah Adil-i Mutlak’tır. Kainatta uyguladığı kanunlara uygun hareket eden herkese bu günleri, sebepler dairesinde göstermeyi vaat etmiştir. Salih kullar yeryüzüne halife olurlar. Müslümanlar Salih kul olmaz, başkaları Müslümanlara ait Salih vasıflara sahip çıkarsa, medeniyet güneşi o Salih sıfatlardan ötürü onların yüzünü aydınlatır.

Bir milletin ve Medeniyetin ömrü de, bu Salih hayata sahip çıkma samimiyeti ve sürekliliğiyle doğru orantılı olmaktadır.

Bugün batı medeniyetinin parlak görünüşü daha güçlü ışığın olmayışındandır. Güneşin bulunmadığı yerde meydana gelen karanlıkta bir mum ışığı bile belli oranda çevresini aydınlatabilir. Nitekim İslam Medeniyetinin insanlığa ışık saçtığı dönemlerde Avrupa’ nın ancak Orta Çağ karanlığından söz edilebiliyordu. Terazinin bir kefesinde ağırlık olmazsa, öbür tarafındaki kefe az bir güçle bile, boşa da olsa, ağır basacaktır.

2-İSLAM DAİMA ZİRVLERDE OLSAYDI, GÜZELLİĞİ İDRAK EDİLEMEYECEK VE İMTİHAN SIRRI BOZULACAKTI

Allah’ın isimleri inansın inanmasın her insanda tecelli eder ve cennet gibi cehennem de, tokluk ve açlık da, sağlık ve hastalık da, bahar gibi kış mevsimi de Allah’ın isimlerine aynalık yaparlar. Ve olumsuz ve çirkin gibi görülen pek çok eşya ve hadisede sonuçları itibariyle bir kısım hayırlar ve güzellikler saklı olabilir. Ya bizzat güzellik vardır ya da neticesi itibariyle güzellik vardır.

Eşya zıtlarıyla bilinir. Gece gündüzün ziyasına sürme çeker onu parlatır. Açlık nimetlerin, hastalık sağlığın kıymetini bir başka gösterir. Buna binaen her yerde her zaman mükemmellikler, İslam Dininin güzellikleri hakim olmayacak. Çirkin duygu, düşünce ve davranışlar, olumsuz insanlar olacak ki insanlar İslam’ın güzelliklerinin farkına varabilsinler değerini anlayabilsinler.

Bugün Modernliğin, Çağdaşlığın, Uygarlığın ve Teknolojinin getirdiği olumsuzluklar, kirlenmeler, hastalıklar, yetiştirdiği bozuk nesiller, işgal edenler, ezilenler, katliamlar… bu konuda fazla söze gerek bırakmamaktadır.

Allah insanları gabya inanmakla imtihan etmekte, aklını kullanmasını istemektedir. Dünyada Kudret değil Hikmet hakimdir, ücret değil hizmet esastır. Mucize gibi olaylarla sürekli Müslümanların destekleniyor olması, hiç mağlubiyet yüzü gösterilmemesi, Adalete ve imtihan sırrına gölge düşürmüş olurdu.

Öte yandan Allah’ın insana verdiği sınırsız iç ve dış kabiliyetlerin ve sermayenin bir gereği olarak, inkişaf etmek ve mükemmelleşmek için sürekli mücadele etmek, yarışmak, terakki etmek gerekmektedir. İnsan, inansın inanmasın, insan olarak sahip olduğu istidatlarını geliştirme yolunda çaba sarf ederek belli seviyelere ulaşabilecektir. Cennette elde edilebilecek nimetler burada peşin olarak verilmeyecek, insanın cehd ve azmine bırakılacaktır.

Ayet, “Sizden önce geçen milletlerin çektiklerini çekmeden hemen cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz!” (2/214) demekle bu hakikate parmak basmaktadır. Peygamberlerin en çok bela ve musibetlere maruz kaldığı bilinmektedir. İnsan çilelerle zorluk ve mücadeleyle olgunlaşır, pişer, saflaşır, gerilime geçer, yenilenir, aksiyona yönelir ve büyük zorluklarla mücadele gücünü kazanabilir. Nitekim batı dünyasının aydınlanma hamlelerinde, ihtilallerinde Ortaçağ kilisesinin baskısı başrolü oynamıştır denebilir.

Sudan, önce ateş yudumlamadan çelik çelikleşemez!…

3-ALLAH MÜMİNLERİ İMHAL EDER İHMAL ETMEZ. MUVAKKAT MAĞLUBİYETLER, SAYKIL VURMAK, CANLANDIRMAK, HAREKETE GEÇİRMEK VE DÜNYA ŞARTLARINA GÖRE YENİLENMEYE VE YAPILANMAYA TEŞVİK DEMEKTİR.

GÜNÜMÜZÜN MEDENİYET KURUCULARI İSE DÜNYANIN DÖRT BİR YANINA KURMAK, AÇMAK, AŞKLA TAŞMAK VE İNSANLIKLA KUCAKLAŞMAK İÇİN SEVGİ, BİLGİ, BAŞARI, MÜESSESE VE KARDEŞLİK TAŞIYORLAR

Allah Sabır ismine sahiptir ve insanlara mühlet verir. Kullarının kendine yönelmesi, insanlık değerlerine ulaşmaları ve ahlaki bir medeniyet kurmaları için fırsatlar tanır.

Bu anlamda geçici yenilgiler ve çöküşler, yeni hamleler için bir soluklanma, kuvvet toplama, gerilime geçme anlamına gelir. Tıpkı uzun atlamada geri adımlar atılması gibi…

Osmanlı ağır şartlar altında birinci cihan harbine sürüklendi ve parçalandı. Bu durum Türk Milletine, içine düştüğü çukurun derinliğini gösteren bir yıldırım tesiri yaptı ve onların gözünü açtı, fedakar güçlü savaşçılar çıkardı. Büyük kurtuluş savaşı milletin içine düştüğü bu çukurun derinliklerinden çıkmıştır (SIZINTI, OCAK-1986)

Üst üste gelen cihan harpleri aslında dünya milletlerinin şuuraltı kin nefret ve planlarını ortaya çıkarmış, insanımızın da dünya karşısında gözünü açmış, dost düşman tanınmıştır. Bu aslında her millette görülebilen bir olaydır. 90’lı yıllarda Berlin duvarının yıkılması, Dünyadaki pek çok milletin özerkliklerini ilan etmeleri, Balkanlarda Rusya’da haritaların değişmesi, milletlerin nasıl bilendiklerini içten içe gerilim yaşadıklarını göstermektedir. Her millet baskılar karşısında özünü korumaya ve kendini ispat etmeye çalışır.

Gelişen dünya şartları içinde 17.y.y’dan itibaren Türk Toplumu yaşadığı dünyayı hazmedecek durumda değildi. Batıda farklı doktrinler, akımlar ve bilimsel çalışmalar gelişmişti ve Osmanlı bu hıza yetişememiş yabancı kalmıştı. Globalleşen dünyaya entegrasyon, Ortak Pazara uyum gibi konular hala tartışılmaktadır.

Müslümanlar, üç asırlık bu arka planda kalma döneminde dünyayı çok iyi bilmeleri, toplumsallaşma ları ve Dini çağın şartlarına göre sunma konusunda gözlem yapmaya, düşünmeye, bilinçlenmeye başladılar.

Gelişen dünya ile ortaya çıkan kimi yenilikler, bire bir fıkıh kitaplarında yer almıyordu. Sözgelimi dünya çapında yürütülen sendika faaliyetleri ve işçilerin çalıştıkları fabrikalara ortak yapılmaları dünyadaki uygulamalarla tanındı. Bu ve benzeri meseleler ve dünya medeniyetinin terminolojisi, geçici mağlubiyetlik içinde öğrenilmeye başlandı. Büyük ilim adamlarını, mütefekkirlerini, ilim adamlarını, dünyanın dört bir yanında münevver insanları yetiştirecek müesseseleri açmaya koyuldu. Bir Millet bir gün dünya çapında karar verme durumunda olursa, bu gibi konularda bilgili, deneyimli ve zengin olarak bulunmuş olacaktır.

Bu Millet, eski gücüyle bu gibi konuların üzerine yürüseydi belki de ortalığı kan götürecekti. Ve ilginçtir, Medeniyetin kurulması dünya milletlerinde kaç kişinin canına mal olmuşsa, hepsinin arkasında Müslüman olmayan milletlerin kanlı elleri bulunmaktadır. Kapitalizm köleleri kullanırken Komünizm kelleleri vurmuştu. İki dünya sömürü ve kan üzerinde bir medeniyet kuruyorlardı ve Tarihe temizlik ve güzellik boca etmiş bu Milletin ellerini Allah, geçici mağlubiyetlik içinde, bu gibi kanlara bulaşmaktan uzak tutmuş, korumuştu. Fani dünyayı başka ellere mamur ettiren Hikmet, asırlarca bayrak taşıyan elleri, bu medeniyet imarında kullanılmasına adeta izin vermemişti.

Ayrı bir bakış açısıyla konuyu şöyle de değerlendirebiliriz. Bu mağlubiyetlerle Müslümanların dünyaya meyli muhabbeti tuli emeli kırılmış, nazarları ahirete daha çok teveccüh ettirilmiş oldu.Bir yönüyle kader şefkatli tokadıyla, bugünkü medeniyetin içine düştüğü eracifin içine düşülmesini önlemiş oldu. O medeniyetin iç yüzünü mağlubiyet içinde görmüş tanımış oldular. İslam dünyasının asırlarca başını çeken bir Milletin başı sıkıntılarla mağduriyetlerle bağlanmış, itina ile korunmuş oldu. Muvakkaten bizi dünyaya küstürmüştü belki ama, mecazi muhabbetlerden uzak kalmamızı, intibaha gelecek şekilde manevi cephemizle irtibatımızın bağlı kalmasını sağlamıştı.

Bundan başka bu geri kalmışlık ve mağduriyetler bütün İslam alemini ortak bir noktada buluşturmuş oldu. Beraberce ağladılar, dualar ettiler, mücadeleye soyundular. Mağlubiyet paydasında buluşmalar, kardeşlikler, yakınlaşmalar yardımlaşmalar oldu.

Diğer bir gelişme de Kur’an’a yönelişte gerçekleşmiştir ki, gelişen bu dünyaya Kur’an’ın bakışı nedir diyerek O’na müracaat etmişler, Kur’an’ın sinesine dönmüşler, asrın idrakine göre onu tekrar anlamaya çalışmışlardır. Devrin ihtiyaçlarına göre toplumsal. Ekonomik, hukuki psikolojik, bilimsel bakış açıları geliştirecekler, İslami evrensel planda takdim etmenin planlarını yapacaklardır.

Bir zamanlar batı, İslam Medeniyetini kendi kalkınması için terakki zembereği yaptığı gibi, günümüzde de Müslüman milletler, batı dünyasının ileri durumu ve kendilerinin ezilmişliği karşısında aynı gayreti gösterme durumundadır.

Fakat bir farkla ki batı tarih boyunca gelip toslamış, menfaati çerçevesinde söküp alıp götürmüştü,

GÜNÜMÜZÜN MEDENİYET KURUCULARI İSE DÜNYANIN DÖRT BİR YANINA KURMAK, AÇMAK, AŞKLA TAŞMAK VE İNSANLIKLA KUCAKLAŞMAK İÇİN KOCA BİR TARİH DOLUSU; SEVGİ, BİLGİ, BAŞARI, MÜESSESE VE KARDEŞLİK TAŞIYORLAR…

Almak için değil vermek için yıkmak için değil gönülleri yıkamak, aydınlatmak ve gerçek medeniyeti kurmak için gidiyorlar…

Geçmişin aydınlık gölgesinde geleceğin tarihi yapılırken bizim duruşumuz nedir?

İnsan olarak, insanlığın bu yapılanmasında bizim katkı payımız ne kadardır?

Ölüm sonrası hayatımız için de bir yatırımda bulunmamız gerekmez mi?

Bu milletin gelecek tarihi kendi başına mı oluşsun?..

Yoksa özünüzden uzak birileri tarafından mı oluşturulsun?

Bu ikinci tarih yapılırken, Sahabe’den sonra müjdelenen ikincilerden ve kardeşlerden olmanın bu tarihî fırsatı kaçırılmamalı vesselam!..

ALTINCI BÖLÜM: BİR MİLLETİN YÜKSELİŞ ÇARELERİ

BİR MİLLETİN DÜŞÜŞÜ HANGİ YOLLARLA OLMUŞSA YÜKSELİŞİ DE AYNI YOLLARLA OLACAKTIR

Her Peygamber insanlığı, düştüğü noktalardan çıkarmış, Terk ettiği tevhid anlayışına ve güzel ahlaka çağırmış, aynı yollardan insanlık semasına yükseltmiştir. İnsan ve toplum hangi dönemde Yaratıcısını unutmuş, inanç ve ahlak noktasında sapmalara girmiş, uçurumlardan aşağıya yuvarlanmışsa elinden tutularak aynı nokta lardan yukarıya çekilmiştir.

Bu itibarla önceki bölümde ele almaya çalıştığımız çöküş sebeplerini çok iyi belirlenmesi gerekir ki aynı temel üzerinde yepyeni ve sağlam bir yapı oluşturabilelim. Buna göre çözüm yoları şöyle belirlenebilirdi:

İç bozulmalara karşı iç restorasyona gidilmeli, kalp ve kafa operasyonu gerçekleşmelidir

İnsanımıza aşk, şevk ve heyecan kazandırılmalı, yüksek idealler verilmelidir

Nefse ve hayatın zevklerine düşkünlüğe karşı irade güçlendirilmeli eğitilmelidir.

Bozulan dinamiklerimiz çağın idrakine uygun biçimde yeniden canlandırılmalıdır.

Dış kültür etkilerine karşısında erozyondan korunmalı, milli kimlik kazandırılmalıdır.

Kaderin yolumuza su serpmesi için millet çapında birlik oluşturulmalı, ilim ve hizmet yarışı seferberliği sürdürülmelidir.

Aynı manalar farklı cümleler şeklinde şöyle de dile getirilebilir.

A-ÖZE DÖNÜŞ

Öze dönmek, insanın kendi ruh köküne, kendi fıtratına, karakter ve kültürüne dönmesi ve sahiplenmesi demektir. Bu da fert ve toplumun kendi iradesiyle, duygu ve düşünceleriyle var olması, kendi mazisi ve kültürüyle beslenip gelişmesiyle mümkün olabilir.

Milli şahsiyeti hırpalayacak, kendine yabancı hale getirecek ve dejenere edebilecek taklitlerden ve sorgu lamadan kabullenmelerden sakınması kendi örf ve adetlerine, milli hususiyetlerine dönmesiyle gerçekleşebilir.

Bu, bizi kendi özümüzden ve kimliğimizden uzaklaştıran yabancı değerlerin hücumundan kurtulma, korunma ve kendi ayaklarımız üzerinde durma adına son derece önemli bir husustur.

Öze dönmek ırki bir tavır, sadece kan bağıyla hareket etmek ya da kabuğumuza çekilmek, içimize kapanıp dış dünyaya fermuarları kapatmak ve kendi klasik, donuklaşmış ve kemikleşmiş modellerimize hapsolmak anlamına gelmez.

Öze denmek, zamanın dişleri arasında aşınıp giden ve maddi manevi hiçbir değer ifade etmeyen mazi müzesine kaldırılmış şeylere gönül kaptırmışlık ve mistik bir havada uygulana gelen bir kısım ayin tarzı uygulamalara ve taassup çağrışımı yapabilecek söylemlere, sloganlara ve kılık kıyafete bağlılıktan ibaret de değildir.

Öze dönmek tamamen batı kültür ve medeniyetini silip atmak değildir. Hatta bir bakıma öze dönüp kendi benliğimizi ve kimliğimizi belirleyebilme adına belli ölçüde başka dünyaları bilmede gereklilik de vardır.

ÖZE DÖNÜŞ, TARİH ŞUURU İÇİNDE MİLLİ RUH VE MİLLİ KÜLTÜR HESABA KATILARAK GERÇEKLEŞEBİLİR

Tarih şuuru, geçmişle geleceği bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kuramayan milletlerin öbür sahilde gidip nereye aborda olacaklarını kestirmek oldukça zordur. Tarih şuurunu korumayan milletler payidar olamadığı gibi, başkalarına ait kültürleri tekrar tekrar besteleyip uygulayan batı hayranları da payidar olamazlar.

Bir millet geçmişiyle içli dışlı olduğu, tarih örtüsüyle özünü koruduğu sürece yarınlarını teminat altına alabilir ve varlığını sağlam temeller üzerine oturtmuş olur. Tarihini unutan özünden uzaklaşır ve her esen rüzgarla yer değiştiren yapraklar gibi savrulur durur ve asla istikbal vaat edemez.

Bir millet bir kıta sahanlığı prensibi içinde milli ruh ve milli kültür sahillerini ve semalarını kimselere ihlal ettirmeme prensibi içinde hareket etmeli, içimize sızma istidadında olan her türlü yabancı anlayışa parola sorma basiretini göstermeli, tarih şuuruyla milli kültür haremimizi ve özümüzü korumalıdır.

Millet çapında meydana getirilmesi düşünülen her oluşum ve uygulamada milli ruh katiyen feda edilmemeli, özümüze ters düşen değişimlerden uzak kalınmalıdır.

ÖZÜMÜZÜN VE MİLLİ KÜLTÜRÜN KORUNMASI İÇİN DİN ORJİNİNE UYGUN ŞEKİLDE FONKSİYONUNU İCRA ETMELİ, DİL GÜÇLENDİRİLMELİDİR

Kendi usul ve prensiplerine göre öğretilip hayata maledilmeyen ilim, aydınlatıcı ve yol gösterici olamaz, din, kültür ve din de kendilerinden bekleneni veremeyecektir. Din ile düşünce arasındaki tıkanıklık kaldırılmalı birbiriyle buluşturulmalıdır.

Din bir nazariyat sistemi değildir. Bütün insani değerleri ve güzellikleri insan ve toplum hayatında kristalleştiren pratik bir hayat tarzıdır. Akılla kalp, zihinle ruh, duygu ve düşüncelerle davranışlar bu sayede buluşabilir ve bir bütünlük oluşturabilirler.

Kafaları mağaralarda veya kumda olanlar, modern dedikleri yeniliklerle dinin uzlaşmadığını hatta dinin yetersiz olduğunu ileri sürerler. Oysa beşerin getirdiği bütün özgür sistemlerle zifafa giren toplumlar bunun acı semereleriyle karşılaşınca durumun hiç de öyle olmadığının farkına vardılar ve muharref de olsa incile, bir kısım skolastik düşünceyi korusa da Kiliseye dönme çabası hatta yarışı içine girdiler.

Dil insanın şahsiyetini ve bir milletin kıvamını temsil eden ve geçmiş kültürüne bağlayan önemli bir unsurdur. Dildeki her kusur ve eksiklik bir milletin kültür hayatını felce uğratır hatta bir toplumu bedevileştirir. Dil milletin kültürüne bekçilik yapabilecek kadar güçlü ve gelişmiş değilse, o milletin başka kültürlerin işgaline uğraması, zamanla da bütün özünü kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır.

TARİH ŞUURUYLA ÖZ KİMLİĞE DÖNMEK VE YÜKSELMEK BİR ÜTOPYA DEĞİLDİR

Yükseklerde kalışın geçiciliği gibi, yerlerde duruşlar de elbette geçici olabilir. Üstelik en olumsuz şartlarda en ümitsiz durumlarda bile bu millet kalıcı olabileceğini göstermiştir.

Gecenin zifiri karanlığında şafaklardan fecirlerden, kış dönemlerinde demet demet bahar çiçeklerinden söz edilmiş, çöktüğü yerde kalkmış, bitti dendiği anda yeniden başlamış; tarihin çeşitli dönemlerinde bu millet var olduğunu defalarca göstermiştir. Nebilerin ve tarih yapan büyüklerin iklimlerinde boy atan milletler yerden kalkmış ve zirveyi tutacak hale gelmişlerdir (SIZINTI, Eylül, Aralık-1985; Şubat-l987)

B-NESİLLERE SAHİP ÇIKMA

Asırlardır nesillerimizi ihmal etmiş, koruyucu ve kurtarıcı elimizi uzatamamıştık. Değerlerimiz askıya alınmış, dinamiklerimiz alt üst olmuştu. Doğu ve batıdan esen sürekli sert rüzgarlar karşısında gençliğimiz, bir saat kadranı gibi bir oraya bir buraya sürüklenip durmuştu.

NESİLLER ÖZLERİNE BAĞLI OLARAK YÜKSEK AHLAK VE FAZİLETLERLE DONATILMALIDIR

Yarınları kendilerine teslim edeceğimiz nesillerimiz, iradeleriyle var olmakla ve çağın idraki içinde gele ceklerine göre kalp ve kafa bütünlüğü içinde yetiştirilmezlerse, yetiştikleri çevrenin olumsuzluklarıyla bozulur giderler. Aile Okul ve güzel terbiye ile onlara yüksek ahlak ve fazilet duygusu kazandırılmalıdır.

Toplumlar, fertlerine verdikleri terbiye ve kazandırdıkları faziletlerle kendi yapılarını belirlerler. Çünkü bugün yetiştirilenler yarın milletin başına geçip yetiştirmeye başlayacaklar. Bir dünyaya etkili olma durumunda olan millet de ancak yüksek faziletleriyle cihanda varlığını sürdürebilir. Faziletleri yaşayan ve yaşatan milletler insanlığa hükmedebilirler…(SIZINTI, Nisan-1984)

NESİLLERE SAHİP ÇIKMA ADINA BÜTÜN MÜESSESELERDE HİZMETLER VERİLMELİDİR

Ailede tohumları atılan faziletler ancak okul gibi müesseselerle serpilip boy atabilir ve meyve verecek duruma ulaşabilir. Bu konuda özellikle ülke yöneticilerine ve topyekün millete önemli görevler düşmektedir.

Müslüman Türkün tarihinde Vakıf müesseseleri, millet hayatına dünyaya örnek teşkil edecek bir dinamizm kazandırmış, gelişen batı dünyası için de kopyalanacak önemli bir model oluşturmuştur. Ahilik teşkilatı hayatın bütün ünitelerine fazilet üreten faziletli insanlar yetiştiren bir kurum olarak önemli işlevler gör müştür. Bugün de çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hayır adına dünyayı ağ gibi saran bu milletin müesseseleri, dünya nesillerine götürdükleri faziletlerle çağın gerçek hizmetini sürdürmektedirler.

FERT VE TOPLUM, METAFİZİK VE DÜNYA PLANINDA SÜREKLİ YENİLENMELİDİR.

C-YÜKSEK VASIFLAR VE İDEALLER

İNSANLAR MADENLER GİBİDİR, VASIF VE MEFKÜRELERİYLE KIVAM VE KIYMET KAZANIRLAR

Cevher ne ise mürekkep de onun rengini alır. At için koşamamak, bülbül için şakıyamamak nasıl bir ta lihsizlik ise, bir insan, bir nesil ve millet için en büyük talihsizlik, yüksek vasıflardan mahrumiyettir. Nesiller Al tın nesil olarak ele alınmalı altın vasıflar kazandırılmaya çalışılmalıdır.

Muhabbet-Sevgi

Kainatın mayası muhabbettir. Bütün varlıklar koro halinde bu gerçeği mırıldanmaktadır. İnsan bu noktada kainatı içine alır, kainatın gerçek parçası olur, bütün haline gelir, kainata sığmaz onu da aşar…Cemale ulaşır, ve O’nun muhabbeti namına eşya ve hadiselere en güzel şeklini vermeye başlar. Kalpleri fethetmenin dünyaya açılmanın, cihanın kapılarını açmanın en etkili iksiri ve şifresi budur.

Merhamet-Şefkat

İnsanın, Muhabbetle taştıktan sonra bütün varlıklara, özellikle insana; en saf ve derin duygularıyla ve karşılıksız yönelmesinin adıdır. Anneler bu konuda Kahraman vasfını da taşırlar. Nesiller bu kulvarda Muhab betin Fedaisi kesilirler. Ecdadımız, bu merhamet ve şefkati, üç kıtada insanlığa taşımış, hayvanlara bile vakıflar kurmak süretiyle göstermiş, somutlaştırmış ve kurumlaştırmışlardır.

İhlas-Samimiyet-İstigna

İhlas, hem Hak’la hem de halkla gerçek iç iletişimi kurmanın adıdır. Bununla Hak’dan güç ve güven alınır, halka güç ve güven verilir. Hedef sadece Hakk’ın rızası olduğundan hiç kimseden bir karşılık beklenmez şahsi hiçbir beklentiye girilmez, hatta zorunlu olmadıkça hediye bile alınmaz, yapılanlar da unutulur, unuttuğu bile unutulur…

Muhasebe-Mesuliyet Duygusu

İnsanın iç dünyasını duygu, düşünce ve davranışlarını, kalp dairesinden başlayarak genişleyen daireler halinde bütün hayatını gözden geçirmesi bir durum raporu ve eylem planı hazırlamasıdır. Geçmişteki hatalarını ve eksiklerini irdeleyerek onları geleceği adına birer trafik işareti olarak yolunu belirlemesidir.

Daima nefsiyle hesaplaşma çizgisinde yaşayan fert ve toplumların inhirafları olmaz.

Kendini kontrol edemeyen başkasını kontrol edemez. Kalbine nazar etmeyen, başka gönüllere yol bulamaz. Kendini sorgulamayan başkasına etkili olamaz. En küçük hatası karşısında vicdanı yanmayan, gönül lerde manevi yangınlar meydana getiremez.

Çile-Mukaddes azap

Bu, canlılık savaşı, can taşıma sancısı demektir.Bilgi acı verir, düşünme beyni sülük gibi emer. Vicdan hafakanlar volkanına dönüşür. Kendisinden geçip davasını kendi yerine koyma, kendisiyle, himmeti olan mil letini becayiş yapma eylemidir. Evinin yolunu unutma, yeme içme uyuma konuşma işlevlerinin farkındalığını kaybetme halidir. Bir mum olma, teri kanı ve gözyaşıyla suladığı çevresini çemenzara çevirip sarmaşık olma, dikenlere sarılma ve güllere dayelik yapma organizasyonudur.

Çeliğin su göremeden ateşlere verilmesi, potada erimesi, buhurdanlık gibi tütmesidir. Ve o, nesillere din leteceği ulvi nağmeler altında ney gibi inleyen bir mızrap tınlamasıdır. Hayat verebilmek için hayatından hayat sunmaktır. Yüce hakikatları insanlara ulaştırmanın sevdalısı ve dertlisi olmaktır. En önemli rüknü bir yanardağ gibi onu ketmekmektir.

Çile ve mukaddes azab, yüksek gayelere ve başarılara her ikbal ve başarı, mirasla gelen mal gibidir ki gelişi gibi gidişi de emeksiz ve elemsiz olur. Ümit kırıklığı meydana getirenler, yarı yolda tıkanıp kalanlar, geri ye dönenler, falsolar meydana getirenler hep davayı hazmedemeyenler, çilesini çekmeyenler olmuştur SIZINTI, Ocak-1982, Haziran/1983)

Afv-Müsamaha

Bir dönüş ve tamir eylemi olarak Allah katında son derece sevimli bir şeydir. Kainatın Efendisi hayatı boyunca kendisine çile ve ıstırap çektirenleri affetmişti. İnsanları ve gönülleri elde etmenin önemli bir şartı onlara karşı hoşgörülü ve affedici olmaktır ki bu iletişim adına çok önemli bir kapıyı açık bırakma anlamına ge lir. Engin hoşgörümüz her insanın rahatlıkla bize yaklaşmasını, açılmasını ve iyiye yönelmesini sağlayacaktır.

Ümit-Azim-Kararlılık

İnanmış insan daima ümitlidir ve ümidi de daima inancı oranındadır. Sonsuzluk ümidiyle kanatlanan lar, iradeleri polat gibi olanlar, kandan irinden deryalar geçer, dağlar çöller aşar, hedeflere ulaşır. Hiçbir tehlike onların önlerinde engel kuramaz. Hiçbir vaad ve teklif onları yollarından alamaz, mevzi değiştirmezler Ümitsiz lik ise fert ve toplumu felç eder, çaresiz bırakır.

Sabır-Vefa-Sadakat

Sabır, iradenin gerçek zaferidir, eşya ve hadiselerle iletişim kurmak, fıtratı anlamak, sünnetullah armonisine uyum sağlamak, zamanı kavramak, akışına yön vermek için izlemek ve anlamaktır. Farzlara haramlara musibetlere iyilikler ve hizmetler yapmaya sabır yanında kainatı tanıma ve zamana karşı sabır da önemlidir.

Sabrın ayrı bir boyutu olarak vefa ve sadakatla Hakkın kapısında durmaktan, Hakka hizmetten, hiz met edenlerden asla ayrılmamalıdır.

(Bu ve benzeri vasıfların, bir yürekten çağlayıp gelen orijinal ifadelerini Pırlanta serisinden okumak daha isabetli olacaktır!)

BÜTÜN İNSANLIĞI ÖZLERİNE ERDİRİP YERYÜZÜNDE DENGE UNSURU OLMA MEFKÜRESİ GİBİ YÜKSEK İDEALLER-MEFKÜRELER DE TARİH BOYUNCA MİLLETİMİZİ ATEŞLEYEN VE TAŞIYAN BİRER MOTOR GÜCÜ OLMUŞTUR.

İdeal ve mefküre kavramları, insanın kendisini motive etmesi, hayatını, duygu düşünce ve davranışla rını ve de çevresini ve insanlığı yönlendirmesi adına son derece önemlidir.

Bir milletin canlılık ve sağlamlığı, fertlerinin yüksek ideal ve gayeler etrafında birlik ruhuyla bütünleş melerine bağlıdır. Her kesimi ayrı telden çalan, ayrı türküleri tutturan toplumlar, daima sendeler ve paradoks larla aşınıp giderler.

İdealsiz mefküresiz insanlar zamanla birer kadavra ve iskelet haline dönüşür, şevk ve aksiyon mahrumu olarak yosunlaşmaya mahkum olurlar, meyva vermediği sürece bir ağaç gibi kurur giderler.

Nesillerimize insanlığın özlerine erdirilmesi, hak ve hakikatların taşınması, bütün yeryüzünde ses ve so luklarının duyulması gibi yüksek bir mefküre mutlaka empoze edilmelidir. Her inanmış insan, dünyanın bir köşesinde cereyan eden olaylardan kendisini sorumlu hissetmeli, yapabileceği şeylerin ne olduğu konusunda düşünmeli ve gerekeni yapmaya çalışmalıdır.

Yeryüzünde muvazene unsuru olma ve bunu usulünce gerçekleştirme yolunda çaba gösterme ideali, erkek kadın, zengin fakir, okumuş okumamış, işçi köylü, genç yaşlı demeden milletçe her ferdin temel düşüncesi olmalıdır.

BÜYÜK DAVALAR VE YÜKSEK İDEALLER SAHABE GİBİ GÜÇLÜ OMUZLAR İSTER

Her büyük dava o davaya layık yürekler, bilinçler ve bilekler ister ki o güçlü omuzlar üzerinde bayrak gibi dünyanın dört bir yanında insanlığın gönüllerinde sürekli dalgalansın…

Büyük işleri büyük insanlar yapar.

İnsanın büyüklüğü iç aleminin büyüklüğü ile ölçülür.

İç aleminin genişliği kalbin derinliği ile doğru orantılıdır.

Kalp hayatı ise Allah’a iman, yakınlık ve bağlılıkla canlı kalabilir ve güçlenir.

Allah ile sıkı münasebeti olmayanlar büyük davaları taşıyamaz, afakı aleme götüremezler.

D-MİLLETÇE İLİM VE MÜESSESE SEFERBERLİĞİ

CEHALETE KARŞI BÜYÜK BİR SAVAŞ AÇILMALI, İLİM SEFERBERLİĞİ BAŞLATILMALI, VATAN SATHI BİR MEKTEP HALİNE GETİRİLMELİ, BÜTÜN TARİHİ DİNAMİKLERİMİZE MİL LETÇE, BÜTÜNLÜK İÇİNDE SAHİP ÇIKILMALI, HAYATIN BÜTÜN ÜNİTELERİ, MÜESSESELERİ BÜTÜN FONKSİYONLARIYLA EN VERİMLİ ŞEKİLDE ÇALIŞTIRILMALI , İŞLETİLMELİDİR.

BU AMAÇLA HİMMETLER ALİ TUTULMALI, MİLLET HESABINA SERVETLERİMİZ TEMER KÜZ ETMELİ, CİDDİ OLARAK İŞİN İÇİNE GİRMELİ SOLUK SOLUĞA ÇALIŞILMALIDIR.

OKUL: Hayatı gösterir, şahsiyet kazandırır; bilgi verir, bilgiyi kullanma ve insanın ve kainatın sırlarını anlama, eşya ve hadiseleri kavrama imkanı sağlar, insana faziletli olmayı, insanlarla düzeyli iletişimi kurmayı öğretir.

Çocuğun, ailede saçılan güzel duygu ve düşünce tohumlarının korunması, işlenmesi ve serpilmesi sağla nır, kötüleri ayıklanır. Bilgi hamallığı yaptırılmaz, bilgi ruha ve benliğe mal edilir. Yetenekler geliştirilir, mesleki yönlendirme yapılır, ihtisaslaşma sağlanır, dürüslük, çalışkanlık ve üretkenlik misyonu kazandırılır.

Öğrenci, millet ve insanlık çapında yararlı hizmetler ve ürünler vermesi yolunda yetiştirilir.

ÖĞRETMEN: Öğrencinin biçimlenmesinin, milletin yapılanmasının kader programında rehber sayılır. Kafa ve kalp bütünlüğü içinde uyguladığı dersleriyle; sevgisi bilgisi ve ilgisiyle, elindeki madenler saf altına dö nüşür.

E-PLAN, PROJE VE ORGANİZASYON

HER DAVA VE DÜŞÜNCE ANCAK PLAN VE PROJE İLE VARLIK SAHNESİNE ÇIKIP YAŞAYABİLİR. HESAPSIZ, İLİMSİZ, PLAN VE PROJESİZ AVAMCA VE AMATÖRCE YAPILAN HAREKETLER SAMİMİYETLE OLSA BİLE HEYECAN VE ACEMİLİK GİRDAPLARINDA KAYBOLUP GİDECEKTİR.

İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarındaki denge ve istikrar, onun iradesiyle bütünleşmesiyle orantılı olarak gelişir. Cüz’i iradesini Yaratıcısıyla buluşturmuş bir insan, şifreli bir anahtarı bir tılsımı elde etmiş gibi sınırlı iradesiyle sınırsızlığa ve güce ulaşır. Her var oluş ve yükseliş bu iradenin kanatlarına bağlı olduğu gibi her çöküş de bu kanatların kırılmasıyla gelir.

Sahip olunan irade, inanç, enerji, bilgi ve maddi bütün imkanlarla, sorumluluklarımız ve yapmayı düşün düğümüz işler arasında tenasüb-ü illiyet-sebep sonuç prensibine göre bir uygunluk bulunmazsa, başarı beklenen noktada hezimet, falso ve hayal kırıklığı söz konusu olabilir. Böyle bir durumda da yakader tenkid edilir ya da birbirini suçlamalar başlar.

İrademizi kötüye kullanıp gerekli sebeplere başvurmamak nasıl bir aldanmışlık ise, çok ince hesap ve planlara bağlı bulunan hayati dava ve meseleleri de avamca planlarla, sıradan projelerle ve amatörce gayretlerle yürütmeye çalışmak da akılsızca bir davranış olacaktır.

Hesapsız ve plansız ortaya çıkıveren ham ruhlar, geçici olarak göz kamaştırıcı ışıklar saçsalar da daimi aydınlatıcı olamazlar, kitleleri hedeflerine götüremezler. Üstelik çıkardıkları toz duman, hasım dünyanın uyan masına, tahrik olmasına, şartları ağırlaştırmalarına sebebiyet verecektir. Ümitler de kırılacak küskünlükler ola caktır.

Uzak mesafeler yakın mesafeleri kat ederek yakınlaşır. Merdivenler basamaklarla aşılır. Kitlelere ferden ferda gönülleri onarmakla ulaşılır.

Zaman tünelinin belli bir bölümü 2005’li yıllarda aşılmış olsa bile, latifleşme, mukassi olma, talattuf, sır ren tenevveret, şartları hesaba katma, geleceği düşünme, adımları daima hesaplı ve planlı atma gibi davranış bi çimleri, emanet zirvelere yerleşinceye kadar canlılığını daima koruyacaktır.

HER PLAN VE PROJE MUTLAKA FITRAT KANUNLARINA RİAYET ETMEKLE NETİCEYE ULAŞABİLİR.

HER MİLLET KENDİ RUH KABİLİYETİNE UYGUN, KENDİ KÜLTÜR VE DÜŞÜNCE ÇİZGİSİNDE TEŞKİLAT VE MÜESSESE İSTER.

BATI RUHUYLA YAPILAN PLAN VE PROJELER DE, GÜNCELLEŞMEYE KAPALI MAZİ ŞEKİLCİLİĞİ DE MİLLİ RUHU ÖRSELER.

Her milletin kültürel, ictimai, idari, hukuki farklı teşekkülleri, tarihleri, tarihi nitelikleri, ilmi yapıları, örf ve adetleri, düşünce tarzları, fıtri temayülleri, milli anlayışları, ahlak telakkileri ve yaşam şekilleri vardır. Fıtrat kanunlarına ve bir milletin duygu ve düşünce dünyasına uymayan sistemler de olumlu sonuçlar getirmeyecektir. Bir millete uyum gösteren bir sistemi farklı bir topluma uygulamak ve dayatmak da sonuçsuz kalabilecektir.

HER VARLIK GİBİ İNSAN VE TOPLUMLAR DA ANCAK YENİLENME İLE CANLI KALABİLİR LER VE VARLIKLARINI SÜRDÜREBİLİRLER

Baharda yeryüzü, insanda hücreler durmadan yenilenir. Bilim baş döndürücü hızla yenilikler getirmekte dir. Sosyal hayat ve kurumlaşma yönüyle de toplumlar değişiyor gelişiyorlar.

İki günü eşit olan aldanmıştır gerçeğinden hareketle; dünden fazla öğrenip uygulayarak bugünkülerden geri kalmamak, yarınki güne şimdiden hazırlanmak ve yenilenmekle de bugünkülerden ileri olmak gerekmek tedir.

Kendilerini ruh, fikir, ilim ve düşünce planında yenileyemeyen toplumlar yıkılmışlardır. Nizamı Cedid, Gülhane ve batı endeksli bütün teşebbüsler, Osmanlı’nın yenilenmesi için yeterli olamamıştı…

F-KUR’AN, KAİNAT VE İNSAN KİTAPLARINI OKUMA

ALLAH GALİP VE MAĞLUP OLMAYI, YÜKSELMEYİ VE ÇÖKÜŞÜ BAZI ŞARTLARA, KA NUNLARA, SIFATLARA VESİLELERE BAĞLAMIŞTIR

Allah’ın kainatta cereyan eden kanunlarında değişme olmaz. Kainattaki bütün kanunlar üzerinde, inan sın inanmasın her insen eşit istifade hakkına sahip bulunmaktadır. İnsanlar arasında bu yönüyle farklı standart uygulanmaz. Bilim ve teknoloji kendisini üreten tezgahları kuran ve çalışan bütün ellerde ürünlerini verecektir.

KUR’AN VE KAİNAT KİTAPLARI, KENDİLERİNE HAS DİLLERİYLE İNCELENMELİ VE BE RABER MÜTALAA EDİLMELİDİR.

KUR’AN VE KAİNAT KİTAPLARI BİR VAHİDİN İKİ YANI GİBİDİR. KUR’AN ALLAH’IN KELAM SIFATINDAN, KAİNAT DA KUDRET VE İRADE SIFATINDAN GELMEKTEDİR.

İlim sıfatıyla bilen, Kelam sıfatıyla konuşan Allah, İrade sıfatıyla diler ve Kudret ve Tekvin sıfatıyla var eder. Kur’an ile de bu varlık içindeki davranış biçimlerimizi belirtir. İki kitap bir başın iki göze, bir bedenin iki kanadı, bir terazinin iki kefesi, bir saatin akrep ve yelkovanı gibidir, aynı gerçeğe hizmet ederler.

Kainatı yaratan Allah, o kainatı derinliklerine kadar inceleme gibi bir zorluktan kurtarmış, Kelamıyla onu tercüme etmiştir. Ve Kur’an’ın üçte ikisine yakını Kainattan, varlıklardan ve kanunlarından bahsetmektedir

Ancak her iki kitabın kendilerine göre bir dili ve ahkamı vardır. Kelimeleri, Kanun ve fetvaları farklıdır. Birinde harfler, kelimeler, anlamlar konuşurken diğerinde atomlar hücreler ve doğa kanunları konuşmaktadır.

Her iki kitap da Allah’ın kitabıdır, Allah nazarında aynı kıymettedir ve ikisini mütalaa etmek de farzdır.

KUR’AN KİTABINA RİAYET ETMENİN VEYA ETMEMENİN MÜKAFAT VE CEZASI ÇOĞUNLUKLA AHİRETTE VERİLİR. KAİNAT KİTABINA UYMANIN VEYA UYMAMANIN MÜKAFAT VE CEZASI DA ÇOĞUNLUKLA DÜNYADA VERİLİR…ALLAH ADİL’DİR.

İnanmayan insanlar kevni farzları yerine getirip kainat kanunlarını didik didik etmişse, düşünüp çalışmış sa, inanan insanlar da böyle bir çaba içine girmemişse, kainat kitabının vereceği fetva bellidir; bilen ve çalışan üstün olacaktır.

Bu durumda inanan insanların vakit geçirmeden, bütün ilim dallarında müesseseler kurmalı, üniversiteler açmalı, bilim olimpiyatlarında madalyalar alabilecek yeterlilikte nesiller yetiştirmelidir.

G-MÜ’MİN SIFATLARINA SAHİP ÇIKMA

Allah’ın değer verdiği bu sıfatlara kim sahip çıkarsa, bu sıfatlardan ötürü üstün gelecektir. Müslümanlar Müslüman oldukları için değil, Müslümanca yaşamadıkları ve Müslüman sıfatların sahip olmadıkları için bugün geri kalmış ve mağlub durumdadırlar.

MİLLETİMİZİN HER ALANDA YÜKSELMESİ, ÖZÜNDEKİ YÜKSEK SIFATLARA SAHİP ÇIKIP TEKRAR YAŞAMASINA BAĞLIDIR.

Bir zamanlar Müslümanın has bahçesinin gülleri olan bu sıfatlara yeniden Sahip çıkmalı, istirdad edip geri almalıdır. Batı dünyası asırlar önce, Müslüman ilim dünyasından pak çok gelişmeyi ve kitapları alıp götür düğü ve gelişmesine basamak yaptığı gibi, Müslümana ait sıfatları da alıp uygulamış ve bugünkü konumuna gelebilmiştir. Seciyelerimizi almış terakkilerine basamak yapmışlardır. Günümüzdeki bilim ve teknoloji yarışı aslında sıfatlar arası yarış sayılabilir.

Ve eğer biz bugün batıya imreniyor taklid etmeye çalışıyorsak bilmeliyiz ki aslında kendi özümüze ait değerlere hayran oluyoruz ve taklit etmeye çalışıyoruz…Bu durumda bizler birer mahi oluyoruz!..

H-HAK VESİLE VE VASITALARA BAŞVURMA

HER GÜZEL NETİCEYE ANCAK GÜZEL VASITA, ARAÇ VE YÖNTEMLERLE ULAŞILABİLİR.

Namaz gibi güzel bir sonuca yine temiz olan abdest aracılığıyla gidilir. Güzel dostluk oluşturmak istediğimiz bir insanla iletişim kurarken, hakaret ve alay ifade eden sözler kullanmamız yanlış olur. Hayır yapmak fakirleri gözetmek isterken, zenginlerin malını çalıp çırpmayı düşünmek doğru olmaz.

Bunun gibi inanan insanlar maddi zenginlik ve gelişmişlik isterken bunu yalan ve hile ile, tembel likle, kısa yoldan köşeyi denmekle yapmayı düşünüyorlarsa yanlış bir yol tutmuşlar demektir.

Hak ve hakikata batıl yollarla ulaşılamaz. Mesela başa geçmeyi isteyen insanlar bunu sloganlarla, baskılarla, kırarak dökerek, ihtilallerle yapmayı düşünüyorlarsa batıl yolları seçmişler demektir.

İNANMAYANLARIN ELLERİNDEKİ HAK VESİLELER, MÜMİNLERİN ELLERİNDEKİ BATIL VESİLELERE HER ZAMAN GALEBE ÇALABİLİR.

İnananların elleri tembellikle kitlenmiş gibi oturuyorlarsa, inanmayanlar harıl harıl okuyor, çalışıyorlarsa, inanmayanların ellerindeki hak vesileler daima inananların ellerindeki batıl vesilelere galebe çalacak ve üstün gelecek demektir…

HAK VESİLELERLE DÜNYA ÇAPINDA MUKABELE-İ BİL-MİSİL YAPMAK GEREKİR

Mukabele-i bil-misil, aynıyla karşılık vermek demektir. Hangi muameleyi görüyorsak aynın karşımız dakine uygulamak demektir. Bu ifadeyi Kur’ani iki kayıtla sınırlamak gerekir (2/190) Birisi bu mukabele tamamen hak vesilelerle olmalıdır ve aşırı gidilmemelidir. Diğeri de mümkünse daima daha güzel ve hayırlı olanı ile mukabele etmenin mürüvvete daha uygun olduğunu unutmamak gerekir. Peygamberimizin uygulama larında asla kötülükle mukabele yoktur. Aksine savaşlarda kadınlar, çocuklar hatta hayvanlar ve ağaçlar koruma altına alınmıştır.

Bu durumda gelişmiş dünya ile iyilik ve ilim konularında yarış içine girmek bu yarışı insanlık yararına olarak aynıyla ve fazlasıyla yapmak, teknolojinin nimetlerini bütün insanlıkla paylaşmak gerekir. Bilimsel araştırma merkezleri, Gazete, Dergi, Televizyon, Her alanda faaliyet gösterebilen Vakıflar, Özel Okullar, Ders haneler, Bilgisayar, İnternet, Teknoloji, Ticari kuruluşlar gibi güncel olarak toplum kesimlerini etkisi altına alan ne kadar şey varsa, müminler, dünya çapında aynıyla ve daha güzeliyle mukabele edip en mükemmeline sahip olma durumunda olmalıdır.

Bugün kaliteli ve bilgin insan yetiştiren müesseseler bazında düyaya kendini kanıtlamış pek çok özel okulumuz bütün ülkelerde faaliyet göstermekte bu gerçeği yaşamakta ve yaşatmaktadır.

I-UHUVVET İÇİNDE BİRLİK SAĞLAMA

UHUVVET-İTTİFAK VE VİFAK, TEVFİK-İ İLAHİ’NİN EN BÜYÜK VESİLESİDİR

Kur’an Müslümanların muvaffak olmalarını bir kısım şartlara bağlamıştır ki bunların başında Müslüman ların birirlerini sevmeleri kardeşlik teessüs ettirmeleri, birbiriyle kenetlenip yardımcı olmalarıdır. Muhabbetin bir tezahürü olarak gerçekleşen bu vifak ve ittifak, ittihad etmiş insanlara büyük güç kazandırmakta, yıkılmaz bir bünyanı marsus olma ve üstünlük kurma özelliği meydana getirmektedir.

Bu birliği kuramamış, daha da kötüsü ihtilafa düşmüş topluluklar kesinlikle zafiyete uğrar, parçalanırlar.

SAHABE VE OSMANLI, FARKLILIKLARI AŞIP UHUVVETİ-VAHDETİ TEMİN ETMİŞLERDİ

Kainattaki zıtlıklardan bir birlik, bütünlük ve ahenk oluşmaktadır. Özellikle inanan insanları bir araya getirecek pek çok “BİR” leri vardır.

Ensar ve Muhacirin, Evs ve Hazrec kardeşlik çizgisinde bir araya gelmişlerdi. Ertuğrul Gazi’den sonra Osman Gazi de aşiretlerle ve beyliklerle uğraşmadı ihtilafa düşmediler, hatta bir araya getirme çabasına da girmediler; en büyük alternatifi gösterdiler, gözlerini daima batıya çevirdiler. Böylece onların kuşkulanmalarına meydan verilmemiş, gelecek ittihada hazırlamış ve esas hedefin batıya açılmak olduğu bu yolda ittifak kurul ması gereği gösterilmiş oluyordu.

HİSSİ BİRLİKLER YERİNE MANTİKİ VE FİKRİ BİRLİKLER KURULMALIDIR

Hissi birlik zayıf ve kısa ömürlü olur. Denizin kabarması gibi belli heyecanlarla bir araya gelen kitleler bir başka heyecan kaynağıyla yön değiştirebilir ve dağılabilirler. Bu sebeple hislerimizi aşıp, ortak değerlerimiz ve hedeflerimiz adına fikir ve mantık planında vahdeti teessüs ettirmek, en azından asla ihtilafa düşmemek gere kir.

İslam Kültürünün zenginliği, asırların birikimleri, farklı yapıdaki insanların farklı meşreplerde ortaya çıkmasının doğallığı, çağın ve dünyanın gerekli kıldığı şartlar doğrultusunda farklı dini oluşumların olağan ola bileceği, dünyadaki yeni ittifaklar gibi konular nazarı dikkate alınarak, inananlar aralarında ihtilaf yaşamamalı, birbirlerine muhabbet beslemeli, asgari müştereklerde bir araya gelmesini bilmelidirler.

HOŞGÖRÜ VE ÜÇ “O” PRENSİBİ

1-O OLDUĞUNU ONAYLAMA (Kişiliğini olduğu gibi kabullenme)

Her insanı duygu düşünce ve davranışlarıyla, ilk planda, bulunduğu konumuyla olduğu gibi kabul etmeli. objektif yaklaşmalı, inanç, fikir ve yaşam tarzından dolayı kimseye önyargıyla bakmamalı, dışlamamalı, hele asla bir baskı uygulamamalıdır. Duygusal, tatlı ve yumuşak nasihatlerle, anlamlı hikmetli ve mantıklı söylemlerle ve güzel ahlakın temsilcisi olarak olumlu davranışlarla o kimseye ulaşmaya çalışılmalıdır.

2-OLUMLU OLANA ODAKLANMA (Güzel yanlarını ön plana çıkarma)

Her insan, olumlu ve güzel yönleriyle ön plana çıkarılmalı, bir olumsuz ve kötü yanı yüzünden, diğer bütün olumlu ve güzel yanlarını yok saymamalıdır. Yaratılıştan gelen güzel haslet ve yeteneklerin sağlam birer karakter haline dönüşmesine ve kalıcı olmasına çalışılmalıdır.

3-ORTAK OLANA ODAKLANMA (Paylaşabildiğimiz konulara yoğunlaşma)

Her insanla ortak noktalarda (asgari müşterekler) buluşmasını bilmelidir. Paylaşabileceğimiz pek çok konuyu bir tarafa itip, anlaşamadığımız mevzular üzerinde yoğunlaşarak mesafemizi iyice açmamalıyız. Her insanla mutlaka bir diyalog kapımız açık bulunmalıdır.

İ-İNSANLIĞA HİZMETE VE ÜMİTLE GELECEĞE KİTLENMİŞLİK

TARİN BOYUNCA İNİŞLERİ HEP ÇIKIŞLAR TAKİP ETMİŞTİR

İnsanlık nerede çöküşe geçmiş tükenmişse bir Peygamber gelmiş yeni soluk getirmiş ve insanlığı ayağa kaldırmıştır. Eşya ve hadiselere müdahale etmiş yepyehi bir ümmet yetiştirmişlerdir. Ayetin ifadesiyle Hz.Nuh tam 950 yıl bu işi sürdürmüş fakat bir gemiye binebilecek kadar insanı arkasına alabilmiştir. Onun gibi hiçbir Peygamber arkasına bakıp üç beş insanı azımsamamış, ümitsizliğe düşmemiş vazifelerini hakkıyla yapmaya ça lışmışlardır. Günümüzün insanı da ümitsizliğe düşmeden vazifesini hakkıyla yapmakla mükelleftir.

ALLAH’IN VA’Dİ, NEBİ’NİN BEŞARETİ, VELİNİN İSTİHRACI, İCTİMAİYATÇININ TESBİTİ VARDIR

Allah Salih kullarının yeryüzüne varis kılınacağını vad etmiştir, vadinden dönmesi söz konusu değildir (21/105)

Peygamberimiz kıyamete kadar Hakkı temsil edecek, ona sahip çıkacak cemaatlerin geleceğini haber vermiş, insanların fesada gittikleri zamanlarda ıslahçı cemaatlerin geleceğini beyan buyurmuş, “Kardeşlerime Selam!” diyerek Sahabeden sonra ikinciler olarak adlandırılan bu güzel insanlara iltifatta bulunmuştur.

M. ibn-i Arabi gibi İslam büyükleri de gelecek insanları müjdelemiş, asrımızın başlarında da İslam Bü yükleri gelecek zamanların nurlu insanlarını teşvik ve teşci etmişlerdir.

Morris Bukay, Garudy, B.Show gibi düşünürler de gelecekte İslamın güzelliklerinin insanlığa hakim olacağı konusunda görüş bildirmişlerdir.

ÜMİTSİZLİK MÜMİN SIFATI DEĞİLDİR

MİLLETİMİZ DÜNYA ÇAPINDA NESİLLERE SAHİP ÇIKIYOR

İNANMIŞ DÜNYALAR BİRER BİRER DİRİLİP ÖZLERİNE DÖNÜYOR
TAASSUBU KIRILAN DIŞ DÜNYA YAVAŞ YAVAŞ ERİYOR

İÇTE VE DIŞTA DEĞİŞİME UĞRAMADIKÇA ATİYYELER KESİLMEYECEKTİR

DUYGU VE DÜŞÜNCE HALİMİZİ KAYBETMEDİKÇE DUALAR ÇEVRİLMEYECEKTİR

MAİYET-İ İLAHİYEDEN AYRILMADIKÇA AYDINLIK İSTİKBAL MUTLAKA GELECEKTİR

AYET: SİZ DEĞİŞİKLİĞE UĞRAMADIKÇA ALLAH, SİZE OLAN MUAMELESİNİ DEĞİŞTİMEYECEKTİR (13/11; 8/53)

HAKKIN ATİYYELERİNİ ANCAK MATİYYELER ÇEKER. ALLAH, İNSANLARIN SAHİP OLDUĞU GÜZEL VASIF VE SIFATLARA YANİ MATİYYELERE BİR KISIM İHSAN VE ATİYYELERDE BULUNUR. BU VASIFLAR O KULLARDA BULUNDUĞU SÜRECE RAHMET VE LUTUFLAR DA SAĞNAK SAĞNAK YAĞMAYA DEVAM EDECEKTİR…

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:44 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: