tevbe gözyaşı

TEVBE-GÖZYAŞI

TEVBE NEDİR?

Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır.

Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvâzeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hakk’tan Hakk’a kaçması, daha doğrusu. O’nun gazabından lûtfuna, hesabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idâresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifâde ile günah; vicdanın muvakkat bir murâkabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir.! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik.!

Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler giderilmedikten, ve zamanın “günah kare”sindeki boşluk doldurulmadıktan; hislerde ürperti, ruhta ızdırab, gözlerde yaş belirmedikten sonra, işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek, tutarsız ve kabûlden uzaktır.

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimâiyyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “nâdim ve pişman oldum” demeleri, sadece bir aldanma ve aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

Ah bu zahmetten kaçış ve beleşçilik..!

Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini bitiren, tüketen, ihmâl ve hataları kavrama ve onları telâfî etme şeklinde olmalıdır.

İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa ellibin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol almaya imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin nefrin, defalarca aynı şeylerle aldananlara…!

Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler ötesi saltanatlara namzet olur. O, adâlet soluduğu sürece, saatleri yıllar sayılır Hakk’ın katında. İsâbetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk’ın üstünlüğünü hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir…

Maarif teşkilâtı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin havârisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir müessesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de, harâmîlerden daha harâmî ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkar düşüncelere karşı, tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da, bağışlanamaz ve tevbesizdir…

Bütün siyasî kuruluşlar gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten dolayı, inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.

Evet, bütün bu fert ve müesseseler, bir kere daha kendilerini kontrol etmeleri ve alabora olan millet vapurunda, kendi hisselerine düşen hatâ, günâh ve ihmâlleri görmeleri, sonra da bunun telâfisine gitmeleri mutlaka elzemdir. Yoksa, bugüne kadar olduğu gibi, günâhlara, hep dışta namzet arar ve hep karşı tarafı karalamaya devam edecek olurlarsa maâzallah altından kalkamayacağımız bâdirelerin içine girilmesi ve silinip gitmemiz, kaviyyen muhtemeldir.

Evet, bizler en büyük günahı, herkesi suçlu ve kendimizi masum görmek suretiyle işledik. Bu anlayıştan kurtulamadığımız sürece de, içtimâî atmosfer sertleştikçe sertleşti ve birbirini takip eden parçalanmalar hep hız kazandı. Binaenaleyh, bu milletin mukadderatıyla, maddî ve manevî alâkalı görülen bütün ruhlar ve kendini bu millete adamış bütün hasbî gönüller, bir kere daha dize gelerek tevbe etmelidirler.

Makam ve mansıp sevdasına kapıldıklarına; hizip sevgisiyle kör-sağır olup inhisara saplandıklarına; binbir paradoksla nesilleri kalpsiz ve ruhsuz bıraktıklarına; tagallüp ve tahakkümlere gömülüp hakkı kuvvetle gördüklerine; düşüncelerine ters gelen şeyler, İlâhî soluklarla beslenmiş dahi olsa, ona karşı savaş ilân ettiklerine; şahsî çıkar ve menfaatlere dilbeste olduklarına; yalan, tezvir, aldatma ve iğfâle girdiklerine; hedeflerine varabilmek için her vesileyi meşrû saydıklarına ve her devre uyma eğiliminde bulunduklarına… Evet, bütün bunlara tevbe edip insanlık adına son bir kere daha yemin ve peymanlarını yenileme mecburiyetindedirler.

Ne mutlu, günahlarını idrak edip tevbeye koşanlara! Ne mutlu, nefsine karşı sert ve acımasız, başkalarına karşı hak ehli başkalarına karşı müsâmahalı ve affedici olanlara..!

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/cag.ve.nesil/a270.html
————

Günahına Göre Tevbe

Sızıntı, Ekim 1981, Cilt 3, Sayı 33

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “nâdim ve pişman oldum” demeleri, sadece bir aldanma ve aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır.

Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/gunahlar/gunah.ve.tevbe/a7184.html
———–

Namaz, Zikir ve Tevbe Buudu

Zikir, mümini Allah’a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgârdır. ‎Zikir; anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her ‎nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkı bir irtibat söz ‎konusudur. Hatta diğer ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak, tâli bir mübarekiyeti hâizdir. Zaten ‎o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme, anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale ‎edecek başka bir ibadet olsaydı, Allah, namazın yerine o ibadeti emir ve tavsiye buyururdu. ‎

Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı Kerim, “ve ekimi’s-salate lizikrî; ‎Beni hatırlamak için namaz kıl” âyetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, âyette de ifade edildiği gibi hatırlama ‎‎(zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın bu ölçüdeki öneminden ötürü Kur’ân’da Allah ‎‎(cc), günde beş vakit namazı sık sık vurgulamıştır. ‎

Oruç, gizli bir ibadettir ve oruçlu bir kimsenin oruçlu olduğunu kimse bilemez. Vakıa oruç, gizliliğinden ‎ötürü nezd-i ulûhiyette de ayrı bir hususiyet arz eder ki, Allah (cc), onu da kudsî bir hadisiyle tebcil ederken, ‎‎“Oruç Bana aittir ve mükafatını da Ben veririm.” buyurur. Ancak eğer Allah (cc), oruçta da namazdaki zarurî ‎temadî söz konusu olsaydı, bize savm-ı Davud gibi gün aşırı oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla denebilir ki, ‎namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir ibadette mevcut değildir. Belki cuma namazı veya ‎hac gibi küllî ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların hatırlatıcılığı önemli seviyede bir ‎zikir sayılabilir. Ancak, bunlar dahi namaz gibi her gün ve aynı zamanda günde beş defa olmadığı için namazın ‎yerini tutmaları mümkün değildir. ‎

Namaz, insanları günahlardan arındıran ve ondaki isi-pası temizleyen bir kurna gibidir. Her gün onda beş ‎defa yıkananlar günahlarından arınır ve tertemiz hale gelirler. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin ‎saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, ‎‎(Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.” âyeti, bu gerçeği delillendirmektedir. Bu âyetten anlaşılan şey, kılınan ‎her namazın, yekûn bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca âyet-i ‎kerimenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn; İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır” denilerek, namazın ‎hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir. ‎

Zikir ile namaz münasebetini bu şekilde tesbit ettikten sonra, tevbe ile namaz arasındaki irtibata gelince; ‎tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a (cc) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim ‎mahiyetimize dercettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latif duygularda, yeniden bir yapılanma ‎meydana getirme ameliyesidir. ‎

Her günah işleyen insan, sevaptan yüzünü çevirip küfre doğru bir adım atmış sayılır. Evet Üstad ‎Hazretleri’nin de ifadeleriyle “Her günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Öyleyse her günah işleyen, bir ‎adım Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşıyor demektir. Tevbe ile insan, “Eyledim hadsiz ‎günah, nihayet tasmalı boynumla döndüm sana İlâhî” diyerek, tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle bir insan ‎aynı zamanda seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe, insanı sürekli kötülüklere ‎açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir. ‎İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda bir tevbe şuuru meydana getirir. ‎Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî olarak tevbe etmese bile, onun kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe ‎yerine geçmektedir. Kaldı ki, namazda okunan evrad u ezkarda, tevbe-istiğfar mânâsı taşıyan birçok dua ve ‎âyetler vardır. Mesela; mümin namaza, “Allahu ekber” sözüyle başlamaktadır. Allahu ekber’le başka işlerden ‎kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu malâyanî şeylerin üzerine indirilmekte ve Allah’a ‎‎(cc) teveccüh edilmektedir. Evet namazda, masivadan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip, O’na yönelme ‎söz konusudur. Ne var ki, böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi kamet-i kıymetine göre ‎gerçekleştirebilmektedir. ‎

Daha sonra “Subhanekallahümme ve bihamdik” gelir ki, bu, makam-ı cem’in ifadesi bir sözdür. ‎Subhaneke, “Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek hiçbir şey yoktur. Sen, zatında, sıfatlarında ve icraatında ‎teksin. Ne benim ef’alim, ne de kâinatta cereyan eden hadiseler, Sen’den başkasına verilemez. İşte ben, böyle ‎bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni tesbih ve takdis ediyorum” demektir. ‎

Ve bihamdik, “hamd yalnızca Sana mahsus” anlamına gelir. Subhaneke sözünde Cenâb-ı Hakk’ı bütün ‎noksanlıklardan tenzih ederek, vâhidî tecelliye karşı tam bir ubudiyet ortaya koyma mânâsı, böyle bir tenzih ‎ifadesinden sonra gelen ‘Ve bihamdik’le insan, “Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen, bana bunu ‎duyuruyorsun. Zira Sen bunları bana duyurmazsan ben duyup hissedemem. Öyleyse ben Sen’i bir taraftan ‎tesbih ederken, aynı zamanda hamdle medyuniyet ve şükranlarımı da sadece Sana takdim ederim demektir. ‎

Ve tebareke’smük, “Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu tasmalı, ayağı prangalılara, o engin ‎hazinenden bir şeyler versen ne çıkar! Zira Sen, Seni inkâr edip, şirke koşanlara bile nice nimetler ‎bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen, Sana teveccüh ederek, Senin bereket kaynağı ‎mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı edasıyla;‎ Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden, / Kerem kesmek yakışır mı Keremkâne gedâlerden.” diyerek huzurunda inim inim inliyorum, demektir. ‎

‎‘Ve teâlâ ceddük’te, “Senin şanın mütealdir. Nitekim Sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır. Ben çok ‎düşüp kalkmış olabilirim, ancak şimdi iki büklüm olup kapına geldim; zira Sen’den başka gidecek melce ve ‎menca yoktur.. ve bu mülâhazada; evet günah bana yaraşmaz doğru, fakat af da Senin şanındır” mânâsı vardır.‎

‎‘Ve lâ ilâhe ğayruk’ ise, “Başkasına nasıl dönebilirim ki; Sen’den başka Mâbud u bi’l-hak ve Maksud u ‎bi’l-istihkak yoktur” demektir. ‎

Evet, namazda Allahu ekber’den başlayıp selam verene kadar hep böyle tevbe yörüngeli bir teveccüh söz ‎konusudur ve işte bu teveccüh zamanla kulu, adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir…‎

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/perspektif/a743.html

Tevbe-i Nasuh Nedir?

Tevbe-i nasuh ile alâkalı bir âyette inanan insanlar muhatap alınıyor ve şöyle deniyor: “Ey iman edenler! Kendi nefsiniz hakkında hayırhahlık düşüncesiyle Allah’a tevbe edin” (Tahrim/8).

Ayette üzerinde durulması gereken üç kelime var. Bunlar sırasıyla: İman, tevbe ve nasuh kelimeleridir.

Birinci kelime imandır. İman, İslâm’ın bütününü dil ile ikrar kalb ile tasdik etmek, demektir. İnanılması gereken meselelerin hepsine inanmadıkça insan iman etmiş sayılamaz.

Bizim için mühim olan imanın şer’i manâsıdır. Bununla beraber “İman” kelimesinin lügat manâsı nazara alınacak olursa, her iman eden insan Allah’ın teminatı altına girmiş olur. Evet, dünyada, dağlar gibi hadiselerin altında kalıp ezilmekten; ahirette ise dünyanın en büyük musibet ve belasına rahmet okutacak kadar dehşet verici azabın pençesine düşmekten, insan ancak imanı sayesinde kurtulur ve emniyete erer.

İkinci kelime tevbedir. Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hakk’tan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifade ile, günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah, erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!

İnsanlar dünyaya günahsız ve masum olarak gelirler. Hiçbir eğrilikleri yoktur. Fıtratın bu temiz ve doğru yolundan ayrılan insanlar, kendilerini kuvve-i inbatiyesi olmayan bir toprağın bağrına atar ve orada çürürler. Evet, günahlar insanları, yolun kenarına atıp çürüten faktörlerdir. Günahtan sonra insanın yeniden rücûu hakkında bir ayette “Ve enîbu ilâ rabbiküm ve eslimû.” (Zümer/54) “Allah’a inâbe edin (döndüm-geldim) deyin, Allah’a teslim olun” buyuruluyor. Öyleyse tevbe, insanın bazen günahlarla temizliğini yitirince, hemen temizlenip asliyetine dönmesidir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.” Yani günah işleme fikri artık onun dimağında gelişmiş olur. Nasıl ki merdivenin ilk basamağına adım atan bir insan, ikinci basamağa adım atma fikrine de hazırlanır. İkiye atan, üçe çok rahat adımını atar ve bir kere günah istikametinde perdeyi yırtınca -Allah korusun- artık sıkılmadan, haya etmeden, peşi peşine çok günahlar işleyebilir.. ve günah merdivenlerinden aşağıya, gayyaya doğru gitmeye başlar. Onun için yine büyük bir söz sultanı diyor ki: “her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Tevbe, bu yolları tıkama, aşağıya doğru atılan adımı değiştirme, insanı Allah’a götüren helezona girdirme ve Allah’a yükseltme gayretidir.

Tevbe şaşmışlıktan, yoldan çıkmışlıktan sonra, tekrar dönüp-gelip sahibini bulmadır. Onun içindir ki; Efendimiz Buhari ve Müslim’deki bir hadislerinde bu dönüşü şu şekilde anlatmaktadır: “Allah kulunun tevbesinden sonsuz derecede memnun ve mesrûr olur. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, “Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun” diyor. İşte tevbe eden kulu karşısında Cenab-ı Hakk’ın ferahı bu adamınkinden daha fazladır.”

Elbette ki Hadiste geçen “ferah” tabirini, bizim anladığımız manâda ve bizim ölçülerimiz içinde Cenab-ı Hakk’a izafe ve isnad edemeyiz. O’nun ferahı istiğna-ı mutlakına uygun bir ferah-ı mukaddestir ki, biz onun keyfiyetini idrakten aciziz. Bununla beraber, kulun tevbesi, Cenab-ı Hakk’ı işte bu şekilde memnun etmektedir. Ve bizim için mühim olan da bu manâyı anlamaktır.

Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk’a aittir. İşte bu manâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.” buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri kapanmış, bütün menfezleri de tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?” diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terk etmedim, siz Beni hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız Beni burada bulacaksınız.” dedi. Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ” demeyi düşürmemeliyiz.

Üçüncü kelime “Nasûh”dur. Nasuh, “faûl” vezninde ism-i fail bir kelimedir. Mübalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddînü ennasîha” “Din, nasihattir.” derken, başkaları hakkında hayırhah olarak hareket etmek kastedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün, İslâm’a hizmet eden güzide Müslümanlar, nûranî kadro, Hz.Mesih’in dilinde “kudsiler ordusu” diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslâm’a hizmet eden bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından çıkarmayacaklardır.

Evet, Allah’ı, Resûlü’ne, Kur’an’ı, İslâm’ı ve mübarek dinimizi anlatma, itminansız gönüllere itminan kazandırma, ahiret ümidi adına her şeyi kaybetmiş insanların vicdanında yeniden ahiret duygusunu tüttürme ve insanların gönüllerinde cennetin binlerce sene hayatı bir dakika rüyeti cemaline mukabil gelmeyen Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme arzusunu mayalama.. işte bunların hepsi hayırhahlıktır. Ve bunların hepsine bir çırpıda, Efendimiz “En nasîha” buyuruyor. Ve sonra da “Dinin ruhu nasihattir” diyor. Nasûh yukarıda da söylediğimiz gibi, çok hayırhah demektir. İnsanın en fazla hayırhahlığı da kendi nefsine olmalıdır. Kişi en başta nefsini bütün kötülüklerden korumalıdır. Nefsin korunması, temel hukukun beş prensibinden bir tanesidir. İnsan nefsini yani kendisini içkiden, zinadan, küfre ve dalâlete girmeden koruyacaktır. Bu korumalardan her birisi “Usul-ü hamse”den biriyle alakalıdır. İnsan nefsini cehenneme layık bir hatab haline gelmekten muhafaza etmelidir. Eğer odun gibi yaşarsa, odun gibi haşrolur, odunların gideceği yer de bellidir. Kur’an; “İnnehüm hatabü cehennem.” “Onlar, cehennemin odunlarıdır.” diyor. Böyle olunca, her insanın nefsine karşı hayırhahlığı, günahlara karşı çok dikkatli, titiz ve hassas olmasıyla mümkündür. İnsan nefsi için o kadar hayırhah davranmalıdır ki, “Allah onu bir kere küfür ve dalâletten çıkardıktan sonra, küfre ve dalâlete dönme, ona cehenneme girmekten daha ziyade ızdırap verici olmalıdır.”

Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan kur-tutabilirim.” diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasûh tevbenin bir yanını teşkil etmektedir.

Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek, nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’tan uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (cc) bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahî tevbeten nasûha” Yani siz, imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik) düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah, şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa/84). Öyleyse düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Allah’a yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh” denen müstesna yöneliş de bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhta bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür. Ne varki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azîm el-kerîm ellezi lâ ilâhe illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela nüşurâ” “Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir, ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı tevbe ediyorum.” Allah Resûlünden mervi bir hadiste, tevbe ve istiğfardan önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyûm bi rahmetike esteğîsü eslihlî şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” “Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma” gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor. Bu mevzuda yine Efendimiz’den (asm) şeref südûr olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar” diye bilinen bir dua daha mervidir ki oda: “Allahümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike min şerri ma sana’t, ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi feğfirli feinnehu leyağfiruzzunûbe illa ent” istiğfarıdır. Seleften bazıları, “ente” kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafûr” isimlerini de ilave etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da Rabbimizin iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme mânâsında çok güzeldir.

Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı, tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür. Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz: “Estağfirullah estağfirullah el azîm el kerîm ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum ve etubü ileyh.” veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla işlediğim her günahtan tevbe ettim, pişman oldum..” diyor fakat duygu ve düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifade de, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet tevbe ve istiğfar ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folklörü icra etmiyoruz. Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.

Ve son olarak burada şunu da arz edeyim: Camilerde yapılan nikah ve iman tecdidi gibi, aslı esası olmayan, ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin mü’minlere kazandıracağı hiçbir şey yoktur. Hele nikah gibi, ciddi bazı esaslara bağlı bir mesele de, “İnnî üridü en üceddidel-imane vennikahe” demek sadece bir tevbe olarak değil söz, dil kaideleri bakımından da tenkide açıktır. Çünkü adam: “Ben nikahımı ve dinimi yenilemeyi düşünüyorum.” diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani, düşünüyorum ilerde yenileyebilirim, demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir ifadedir. Çünkü bir insan, bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz etmişse hemen anında tecdidi iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hissi nedametle arkasını dönüp “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh.” demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur. Müslümanları boş şeylerle avutmak faydasızdır. Ciddi tevbe edelim. Her hata ve her sürçmelerimizden ürperelim ve Allah’a yönelelim. Bütün bunları yaparken de Allah Resulü’nün talim ve irşad daireleri içinde kalmaya çalışalım.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a615.html
—————-

GÜNAH VE TEVBE

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz.

Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inâyet eline kalmıştır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olmasına rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar değişikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryatlara karşı alâkasızdır.

Adem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn ettiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişti. Şeytan ise, baş aşağı düştüğü o günah gayyâsından kurtulamamış ve helâk olmuştu.

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günahtan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır. Bu fırtınaya marûz kalan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden de ölür.

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, baş aşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanunlarının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hikmet elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

Yığın yığın günah vardır insanın geçip gittiği yollarda. Bu yollarda, birer kobra gibi gözetler insanoğlunu günahlar… Birinden kurtulması mümkün olsa bile, diğerlerine kendini kaptırmadan yoluna devam etmesi, bir hayli müşküldür. Polat gibi sağlam irade gerektir ki, aşılsın bu yollar. Yoksa diferansiyeli bozuk bir araba ile, en sert virajları aşma gibi olacaktır ki, bir çukurda gidip “ârâm” edeceğini şimdiden söylemek, herhalde kehânet sayılmaz.

Çeşit çeşittir günahlar. Başta gelenleri, en doğru sözlünün beyanında, şu ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak; haksız yere cana kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şahâdette bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak vs… Bunlar, insanın düşünce dünyasına, iç hayatına, âile ve topluma karşı öyle inhiraflarıdır ki, vaktinde önü alınmazsa, âile de yıkılır gider, toplum da.

Evet, tevhitle iç âlemini düzenleyememiş, yükselip içtimâî hayata girememiş güdük ruhlardan, hem âile, hem toplum, hem de vatan çok sakınmalıdır. İç âlemi, isten, pastan görünmez hâle gelmiş ve derûnunda ak’ın kara’ya karıştığı bu talihsizler, bugün olmasa yarın, yurdu da yuvayı da kundaklayacaklardır. Dünden bugüne, bu gözü ve kalbi mühürlülerin, hıyânet ve ihanetleri, hiç de küçümsenmeyecek kadar çok olmuştur.

Nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum birer yeniçeri yığını hâline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmak büyük günahtır. Sonra, bu azgınlaşmış ruha ceza veriyorum diye, kazanlarda yeniçeri ve Bektâşî kellesi kaynatmak da, en az onun kadar günahtır.

Günahtır, nesilleri ihmal etmek. Günahtır, onların kalplerini ruhlarını inançsız ve itminânsız hâle getirmek. Günahtır, onları geçmişine ve köküne düşman yapmak.

Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki; o da, ortalığı yangına ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı… Toplumumuzu içten içe kemiren bu binbir günahın başbuğu, vicdanla sezilip, muhâsebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar, milletin, kendi kendini yenilemesinden ve hattâ yaşamasından söz etmek oldukça zordur.

Günahlar çeşit çeşit ve tevbeleri de başka başkadır. Millî vahdetin zedelenmesi büyük bir günahtır. Buna göre bu cürmü işleyen kimse, hem Hakk katında hem de halk katında en büyük mücrim sayılır. Binaenaleyh, böyle bir günahın tevbesi de, ancak, altı üstüne getirilmiş heyet-i içtimaiyenin eski sıhhat ve birliğine kavuşturulmasıyla kâbil olacaktır, yoksa içtimâî bünye korkunç hafakanlar içinde, güm güm gümlerken, onu bu hâle getirenlerin, “nâdim ve pişman oldum” demeleri, sadece bir aldanma ve aldatmacadır. Evet, böyle bir günahın tevbesi, ancak, toplum içine saçılmış olan bölücü, parçalayıcı sapık düşüncelerden dönüldüğünü, milletin her ferdine avaz avaz ilân etmekle olacağından, sırf gizli nedametlerle affedileceğini ummak bir aldanmadır. Ve dolayısıyla da, iç çekişmeler sürüp gidecek; ve toplumdaki zaafların, gevşekliklerin, dağınıklıkların davetiyle gelen dış baskı ve tazyikler de arttıkça artacaktır. Zira, bir toplumun dirlik ve düzeni, yani ilahî tevfîkin onlarla beraber olması, ancak ve ancak o toplum fert ve hiziplerinin anlaşıp uzlaşmalarına, hiç olmazsa birbirleriyle sulh olup ihtilâfa düşmemelerine bağlıdır. Aksine, birbirine düşmüş ve dolayısıyla içtimâî ufku ihtilâflarla kararmış bir milletin, toptan tevbe etmesi lâzımdır. Böyle bir tevbe de, sevgide, afta, müsamahada “Rûhullah”ın bağışlayıcılığına vefalı bir havârî olmaya vâbestedir. Yani, yolu ve yönü hak olduktan sonra, herkese ve her düşünceye arka vermek; her hamleyi alkışlamak ve her fedâkârlığa temennâ durmakla mümkündür. Bana öyle geliyor ki, asırlık yaralarımızın sarılmasında, bundan daha tecrübe edilmiş bir ilaç ve daha objektif bir usûl bulmak da, bugün için hemen hemen imkânsız gibidir.

Ne acıdır ki, bütün bunlara rağmen bizler, yıllardan beri, omuzlarımızı çökertircesine, boynumuza çullanmış yığın yığın vebâllerin altından sıyrılıp çıkmayı, bir perşembe akşamı merasimine bağlayarak, tevbe adına zahmetsiz ve ucuz yollar aramaktayız! Oysaki, ferdî günahlar için, böyle kestirmeden bir sıçrayış ve nedâmet yetse bile, toplumla alâkalı cürümlerde, daha sahici, daha özlü irkilmeye, silkinmeye ve kendini yenilemeye ihtiyaç vardır.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse; tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmaktır. Diğer bir ifâde ile günah; vicdanın muvakkat bir murâkabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise; tevbe, kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi, ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece insanî duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhtaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah erozyonlarının, ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimenlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemektir. Gözlerin döne yazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir.! Keşke onu, her günahın açtığı gediği kapatacak seviyede, âh u enînlerle yapmaya muvaffak olabilseydik.!

Evet, tevbe, böyle erkekçe bir dönüşün adıdır. Aksine, her söz yalan, her davranış da bir aldatmacadır. Çünkü günahla fevt edilen şeyler giderilmedikten, ve zamanın “günah kare”sindeki boşluk doldurulmadıktan; hislerde ürperti, ruhta ızdırap, gözlerde yaş belirmedikten sonra, işlenilen kötülüklere karşı nedamet duyulduğunu iddia etmek, tutarsız ve kabûlden uzaktır.

Toplumu meydana getiren her müessese tevbe etmeli ve tevbesi de, kendini bitiren, tüketen, ihmâl ve hataları kavrama ve onları telâfî etme şeklinde olmalıdır.

İdarî kadro, kendi cürüm ve günahlarını sezerek, onlara karşı tam vaziyet almak suretiyle tevbe etmeli, kendini yenilemeli ve dirilmelidir. Yoksa elli bin defa nedamet şeklindeki merasimlerle, bir çuvaldız boyu yol almaya imkân yoktur. Bin nefrin böyle bir derdi derman görenlere! Ve bin nefrin, defalarca aynı şeylerle aldananlara…!

Adlî teşkilât, hakkaniyet ve isabetli kararlarıyla kanatlanır ve gökler ötesi saltanatlara namzet olur. O, adâlet soluduğu sürece, saatleri yıllar sayılır Hakk’ın katında. İsâbetsiz kararları karşısında ızdırap duyup, iki büklüm olduğunda da, bundan geri değildir. Bir de onun Hakk’ın üstünlüğünü hiçe sayıp, kuvveti hâkim kıldığı, hakkı kuvvete boğdurduğu anları vardır ki, o, bu haliyle, affedilmez ve tevbesizdir…

Maarif (Eğitim) teşkilâtı da öyledir. Maarif, millî duygu ve düşüncenin havârisi ve koruyucusu olduğu sürece, takdire lâyık en mübeccel bir müessesedir. Sapık ve çarpık ideolojilere yüz verdiği müddetçe de, harâmîlerden daha harâmî ve mücrimlerden daha mücrimdir. Yabancı ve tahripkar düşüncelere karşı, tam ve ciddî tavır alacağı âna kadar da, bağışlanamaz ve tevbesizdir…

Bütün siyasî kuruluşlar gayri siyasî fertler ve cemaatler; hatta düşünürler, yazarlar ve mürşitler, nefislerine ve hiziplerine muhabbetten dolayı, inhisara sapmış ve dolayısıyla da kendi dışlarında kalan hak ehline düşmanlık beslemişlerse, büyük günah içindedirler ve teker teker tevbe etmeleri farzlar ötesi farzdır.

Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Yani, saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvâzeneyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hakk’tan Hakk’a kaçması, daha doğrusu. O’nun gazabından lûtfuna, hesabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hesaplaşması şeklinde tarif etmek de mümkündür. Yani nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idâresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahın karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

(m-fgulen.org’dan)

Günahı hemen silmeli

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn = Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi: “Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ = Rabbimiz kendimize zulmettik” (A’râf/23) deyip, nefsin zulmünden Cenab-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Adem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Adem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Adem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah… daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, kalb mühürlenir, hafizanallah.. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allahı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allahı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkilap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlüllah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a13043.html
—————–

Günahtan Allah’a sığınmaya muhtacız

Günah insan için mukadderdir ve aynı zamanda o, insanın tabiatının bir tezahürüdür. İnsan, günah karşısında Allah’a (cc) çok sığınmalı; tabiatının o meylini yenmeye, fıtratının o buudunu kapalı tutmaya çalışmalıdır. Sevap daha sonraki sevap için bir davetiye olduğu gibi günah da sonraki bir günaha çağrıdır. -Hafizanallah- İnsan tabiatında bir kere delik açılınca, artık onun arkası gelir; hata ve isyanlarla örülü fasit bir daire oluşur…

Günaha hiç düşmemeye çalışmak gerektir. Fakat eğer düşülmüşse hemen tevbe etmelidir.. hem bu tevbe sadece bir kereyle de kalmamalı; samimi bir kul işlediği bir günahtan dolayı, onu her hatırladığında yeni işlemiş gibi bin defa istiğfar etmelidir.. gözü bir kere harama kaymışsa, kendini bütün gün günah işliyormuş gibi bir yanlışlık içinde görmeli, “İşte ben böylesine bir zavallıyım.” deyip nefsini kınamalı, pişmanlıkla iki büklüm olmalı ve hemen tevbeye durmalıdır.. durmalı ve Yüce Dergâh’a el açıp yine O’na sığınmalıdır.

İnsan her zaman Allah’a (cc) muhtaçtır. Muhtaç olmayan bir tanedir: O da Allâhu’sSamed’tir. Fakat, O’na muhtaç olmakta da bambaşka bir güzellik vardır. Ben muhtaç olmayan bir insan olmaktansa, O’na muhtaç, boynu tasmalı bir kul olmayı tercih ederim. Her vesileyle O’na el açmak, her şeyi O’ndan dilenmek çok hoşuma gider. Mahiyetime yerleştirdiğinde beni Kendinden müstağni kılacaksa vâridat, mevhîbe, keşf u kerâmet.. hiçbirini istemem; benim O’na muhtaç olduğumu ruhuma duyuracak hisler isterim. Sürekli O’na karşı zaruriyet derecesinde bir ihtiyaç içinde olmayı ve O’nu duymayı arzu ederim.

Bunları inancı olmayanlara anlatmak çok zordur, anlayamazlar bu hakikati. “Bardağı tuttum, ağzıma götürdüm, içtim.” deyip bütün bu ifadelerin aslında mecaz olduğunu düşünmeyen nasıl anlayacak ki? ‘İçtim’ ne demek, O içiriyor işte; bardağı yaratan da O, suyu yaratan da O ve seni yaratan da O. İradenin ötesinde O’nun iradesi var.. Bir mümin tevhid mülahazasına bağlı yaşamak istiyorsa mülahazalarını sık sık gözden geçirmelidir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12295.html
————

Günahlar ve Sedd-i Zerâi’ – Günaha karşı önlem alınmalı

İnsan nerede olursa olsun, gözüne-kulağına, diline-dudağına hakim olmak zorundadır. Kalbî ve rûhî hayatımız açısından bu çok önemlidir. İslâmî hayatın yaşanmadığı ülkelerde oldukça zor görülen böyle bir titizlik daha bir ehemmiyet arz eder. Zira böyle yerlerde kasıtlı olmasa bile, her zaman günah ve kusurların zincirleme birbirini takip etmesi söz konusudur. Bu durumda yapılması gereken en önemli iş, mümkün mertebe günah zemininden uzak bulunmak olmalıdır.

Bu meseleye İslâm Hukuku’nda bazı ahkâmın istinbatında kullanılan “sedd-i zerâi’” prensibi çerçevesinde biraz daha açıklık kazandırabiliriz. Şayet “sedd-i zeraizerâi”yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, konuyla irtibatı kendi kendine ortaya çıkar. Meselâ, bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ اَزْكَى لَهُمْ

“Mü’min erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır..” (Nûr, 24/30) buyurmaktadır ki, maksat, haram sâiklerin içine girmemektir. Aslında, meşrû dairedeki bakmalar, duymalar ve ötesi ihtiyaçlar keyfe kâfîdir ve harama girme zarureti söz konusu değildir. Öyle ise insanın, haramları görebileceği, içine düşebileceği yerlerde gözünü kapatıp dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü harama bakmak, -bir kudsî hadiste ifade buyurulduğu gibi- şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Cenâb-ı Hak, daha baştan insana, “Harama bakmaktan sakın!” demek suretiyle, onu, baktığı zaman ruhunu delip geçecek ve zihnini alt üst edecek zehirli bir oktan korumaktadır.

Yine, Kur’ân-ı Kerim’de:

وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَى إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً

“Zinâya yaklaşmayın. Çünkü o kötü bir iş ve kötü bir yoldur.” (İsrâ, 17/32) buyurulur. İslâm’da asıl yasak olan, zinâ fiilidir. Âyette ise, zinâ yapmayın yerine ona yaklaşmayın denmektedir. Cenâb-ı Hak, insanın tabiatını/fıtratını çok iyi bildiğinden, onu, zinâya sürükleyebilecek bir pozisyon içine düşmekten sakındırmaktadır. Zira insanın böylesi bir atmosferde belli bir noktaya kadar ilerledikten sonra geriye dönmesi çok zor olabilir. Efendimiz (sav): “Sizden birinin içi şehevî duygularla köpürdüğü an, hemen ailesine dönsün.” hadisiyle, böyle bir konuma işaret buyurur.

Yine yukarıdaki disiplin çizgisinde Cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerimede ise: وَلاَ تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ “Yetimin malına yaklaşmayın..” (En’âm, 6/152) buyurur. Âyette, yetimin malını yemeyin, ifadesi kullanılacağına, yaklaşmayın denmesi aynı espriye binâendir. Zira yetimin malını yeme başka, ona yaklaşmak daha başkadır. Dolayısıyla bu, onunla aranızda daima bir mesafe olsun ki, hislerinize yenik düşerek hemen ona elinizi uzatamayasınız mânâsına gelmektedir.

Allah (cc), bu tür âyet-i kerimelerle, âdeta tehlikeli bölgelere “tehlike var” işaretlerini koyma mânâsına, insanı harama sürükleyecek vesîlelerden sakındırmak suretiyle, insanların haram işlemelerini engellemek istemektedir. Sedd-i zerâi’ye örnek teşkil edecek daha birçok âyet bulmak mümkündür. Ancak ben burada bir şeye dikkatlerinizi istirhâm edeceğim; ister eğitim ve kültür adına, isterse ticaret vs. adına yurtdışına giden kimselerin, Allah Resûlü’nün (sav): “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş sayılır. Kim de şüpheli şeylere düşerse o da harama düşmüş olur..” hadisinin gereğince hareket etmeleri, bir bakıma ayakların kaymaya daha müsait olduğu o yerlerde, haram ve şüpheli şeylerden olabildiğince kaçınmaları gerekmektedir. Zira, insan için neticesi endişe verici bir yolda yürümektense, endişe ve tereddüt duymayacağı yolları araştırması tavsiye edilmektedir.

Bu çerçevede; birinci esas olarak niyetlerin çok hâlis tutulması gelmektedir ki, Müslüman olarak gidilen her yerde sağlam bir düşünce, sağlam bir anlayış ve sağlam bir ruh hâletini temsile şiddetle ihtiyaç vardır. Evet, insanın yaratılış gâyesi, Allah’ı bilmek, O’na ibadet etmek ve sonra da O’nu başkalarına bildirmektir. Eğer, gidilen yerlere, başta bu niyetlerle gidilemedi ve arzu edildiği ölçüde bu düşünce korunamadı ise, tekrar Allah’a teveccüh edilmeli ve: “Allah’ım! Sana ait meseleleri plânlarken, ferdî mülâhazalarımızın karışmasını şirk sayarız. Bu şirki yeniden kafamızdan çıkarıp atıyor ve ‘Kim i’lâ-yı kelimetullah için çalışırsa, o Allah yolundadır.’ hadisinin müfadı müfâdı (ifade ettiği mânâ) olarak, Senin uğrunda mücadele edeceğimize ve bunu sırf Senin için yapacağımıza söz veriyoruz. Sadece ve sadece Senin yüce ismini bir bayrak gibi dalgalandırmak için buralardayız; zira, değil diyâr-ı küfre dünyalık bir şey için gelmemiz; insanımıza hizmet söz konusu değilse, kendi ülkemizde bile sıcak yuvalarımızda yaşamamız anlamsızdır. Biz, bunun farkında ve şuurundayız.

Allah’ım! Senin şanı yüce Peygamberinin buyurduğu gibi, biz küfürden kurtulduktan sonra, hangi sâikle olursa olsun, yeniden küfre, dalâlete dönmeyi, hatta en ufak bir günaha girmeyi bile cehenneme sürükleniyor gibi kerih görürüz. Ama buralarda istemeden de olsa yıpranıyor, kalbî hayatımızdan bir şeyler kaybediyoruz. Fakat Sen de biliyorsun ki, bütün bunların hepsini, Senin için, Senin dinini temsil için ve geleceği Senin rızan istikâmetinde istikametinde ihyâ etmek için yapıyoruz. Asrın fikir mimarı, ‘Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin imanını selâm‎ette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım..’ buyurur; biz de bu mülâhazalarla buralarda bulunuyoruz..” denmeli, niyetler tecdit ve tashih edilmelidir.

İkinci esas; gidilen her yerde, mutlaka birlik ve beraberlik içinde hareket edilmelidir. Zira Müslümanlar birbirleriyle kenetlenmez ve herkes kendi başına hareket ederse, bırakın İslâmî duygu ve düşüncelerini muhafazayı, onların kendi mevcudiyetlerini dahi korumaları çok zordur. Allah Resûlü (sav): “Tek başına kalan şeytandır. İki kişi de şeytandır. Üç kişi ise, cemaattir.” buyurur. Bu, tek başınıza kaldığınızda, ya da farklı bir ifadeyle bir cemaat teşkil edemediğinizde, şeytanlığa ve şeytanî düşünceleri taşımaya açıksınız demektir. Hadisin devamında: “İki kişi de şeytandır.” buyurulmaktadır ki, iki kişinin her zaman değişik fenalıklarda anlaşması mümkündür. Üç kişi ise, cemaattir ki, ihtimal hesaplarına göre üç kişinin bir kötülükte anlaşması oldukça zordur.

O halde şahsî arzu ve istekler bir kenara bırakılarak kolektif şuurla hareket edilmelidir ki, ilâhî siyânet sıyânet gerçekleşebilsin. Gerçi bazen cemaat içindeki insanların bir kısmının diğer bir kısmına karşı tabiatları kaba gelebilir; bundan dolayı da sinirler bozulup hafakanlar kabarabilir. Fakat ferdî hisler, ferdî tavırlar hiçbir zaman ölçü olamaz ve olmamalıdır da. Allah (cc): “Şanıma yemin olsun ki, ben insanoğlunu kerim yarattım.” (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Öyle ise, hem kendimize, hem de his, anlayış ve felsefemize rağmen, yalnız kalmamalı.. (hangi ırktan ve hangi renkten olursa olsun) aynı duygu ve düşünceye sahip insanlarla beraber yaşama yolları araştırılmalıdır. Bu duygular içinde hareket edildiği ve eller birbiriyle kenetlendiği müddetçe, üçüncü el Allah’ın eli olacaktır; olacaktır zira O’nun eli cemaatin üzerindedir.

Üçüncü esas; birlik ve beraberlik hâlinde hareketin bir buudu olarak zikredilebilecek bir başka husus da, İslâmî duygu, düşünce ve şuurumuzu takviye edici mahiyette yazılmış eserleri, hem de hiç fâsıla vermeden okuyup müzâkere etmektir. Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-i sadâ meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendine gelmesini sağlar.

Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: “Al sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..” şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesâbesindedir.

Dördüncü esas; daha önceleri çeşitli yerlere gitmiş, fakat yalnızlığın tüketici pençesinde kaybolmuş insanlarımız vardır. Aynı âkıbete maruz kalmak istemeyen kimselerin, hiç olmazsa senenin belli dönemlerinde bir araya gelmeleri gerekir ki, bu durum, hem onların yalnız kalmamalarını, hem de iman ve Kur’ân hizmeti adına yapacakları şeyleri, daha iyi ve güzel bir şekilde yapmalarını sağlasın. Tabiî bu vesileyle, bir kısım dua, evrâd ü ezkârda bulunma fırsatı da doğacaktır. Zaten yabancı ülkelerde, uzun müddet yalnızlığın pençesinde kıvranmış kimseler, herhalde bu tür şeylere daha çok ihtiyaç duyarlar. Kaldı ki dua, evrâd-ü ezkâr, Rabb’le irtibat adına da önemli şeylerdir. İnancım o ki, Allah (cc), bu kadarcık bir adımla dahi olsa kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktır. Çünkü O “Erhamü’r-rahiminrâhimîn= Merhametlilerin en merhametlisi”dir. Siz, herhangi birini anlatırken “Çok rahim; çok merhametli” diyebilirsiniz; fakat O kendisini anlatırken “Erhamü’r-râhimînErhamü’r-rahimin= Merhametlilerin en merhametlisi”[1] demektedir. Evet O, kullarına karşı Efendimiz’in ifadesiyle, bir annenin evladına karşı olan şefkatinden daha şefkatli ve daha merhametlidir. Öyle ki biz O’na karşı azıcık samimî ve vefalı olduğumuzda, O bizi asla bırakmayacaktır. Duha sûresindeki: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.” (Duhâ, 93/3) âyeti bu hakikati ifade bakımından ne manidardır. Şahsen ben bu âyeti her okuduğumda, bu mânâyı duyar ve sanki Rabbim bana hitap ediyor gibi bir hisse kapılırım.

Hâsılı; Allah’ın bizlere karşı gösterdiği vefanın gereği sadece kendi insanlarımızı değil, bütün insanlığı kurtarma adına, en karanlık ülkelere gidip O’nu anlatmak icap eder. Zira özellikle bu insanların Allah’ı (cc), Hz. Muhammed’i, Kur’ân’ı duyup bilmeye çok ihtiyaçları var. Bana göre insanlık adına yapılacak en önemli iş de, işte budur. Bunun ötesindekiler tâli meselelerdir. İnşallahİnşâallah, inanan gönüller, ışıktan kamalarla bütün karanlıkları yırtar-geçerler ve ruhlarının ilhamlarını bütün dünya insanlarının ruhlarına boşaltırlar.

[1] Bu tabir için bkz. A’raf A’râf, 7/151; Yusuf Yûsuf, 12/64, 92; Enbiya Enbiyâ, 21/83

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/a12040.html
————-

Tevbe İle Günah Öncesi Manevî Hâli Aşma (Günahkarın tövbelisi)

Hz. Yunus (as), kavmini Allah’tan izin almadan terketti. Peygamberler, kavimlerini terketmek gerektiğinde de, yine izin alırlar. Meselâ, melekler Hz. Lût’a, bizzat onun kavmini terketmesi emrini getirmişlerdir. Allah (cc), Hz. Nuh’a gemiye binip, mü’min olanları da yanına almasını ve kavmini öyle terketmesini emretmiştir. Aynı şekilde, Peygamberimiz’e (sav), Hz. İbrahim (as)’a ve daha başka bazı peygamberlere de hicret emri verilmiştir. Fakat Hz. Yunus (as), Allah’ın emrini almadan kavmini terkettiği için, malûm mihnete maruz kalmıştır. Şu kadar ki, bir peygamberin böyle kavmini terkedip gitmesi, kavmi üzerinde önemli bir tesir bırakmış ve o kavim, azap alâmetleri de belirince, hemen tevbe ve istiğfara yönelmiştir.

Kur’an-ı Kerim, bunu benzeri olmayan bir hâdise olarak zikreder: “Bir belde halkının, zamanında inanmaları gerekmez miydi ki, imanları kendilerine fayda versin (ve onları muhakkak bir azaptan kurtarsın. Fakat inanmaları gereken zamanda, azabı görmeden inanmadılar.) Fakat Yunus’un kavmi hariç.” (Yunus: 98) Yunus (as)’ın terk edip gitmesi ve arkasından onun kavmini tehdit ettiği azabın işaretlerinin görülmesi, o kavmi birden tebaha getirdi, uyandırdı ve hemen tevbeye koştular. Tabiî bu sonuçta, Yunus (as)’ın o zellesi neticesinde maruz kaldığı mihnetin de tesiri olmuştur. Mü’minlerin başlarına gelen musibetlerin, bir hemen verilen, bir de daha sonra verilen iki mükâfatı vardır. Sonra, Yunus (as), balığın karnında sürekli tesbihte bulunmuştur. Zaten, hep tesbih eden bir insandı. Neticede hem kendisi o mihnetten kurtulmuş, hem de 100 binden fazla insan birden ona iman etmiştir.

Gerçi, bir günah işleyeyim, tevbe edeyim ve daha büyük bir mükâfata nail olayım denmez ve denmemeli. Ancak, insanın kendisini günahsız, suçsuz görmesindense, bata çıka gidip, kendisini hiç görmesi, bir günahkâr bilmesi ve devamlı tevbe etmesi çok daha hayırlıdır. İnsan, hiçbir şeydir; aslında şümullü manâya sahip bu üç kelime bile, insan için çoktur. Sıfırdır insan; ve o, kendisini böyle bilmelidir. Sıfır ne güzeldir; hele o nokta gibi olan sıfır, bir atom mudur, bir partikül müdür; işte insan, kendisini hep öyle bilmeli, böyle olduğuna kendisini inandırmalıdır. Hattâ yan yana pek çok sıfır olarak bilirse, başına gelecek bir rakamla, sonsuz değere ulaşma kapısını açmış olur. Kendisini tamamen sıfır gördüğü, bütün bütün şeffaflaştığı zaman, kendisinde Allah’ın tecellisi için pak bir ayna vasfı kazanmış olur. Allah’ın o biricik Habibi, o en büyük insan için, önce ‘Abdühû (O’nun kulu)’ demiyor muyuz? Evet, kulluktan daha üstün bir makam yoktur. En büyük kul, en büyük insandır. Çünkü onda, Allah mütecellidir dâim.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/f.gulenle.amerikada.bir.ay/a2526.html
—————

Tevbe ve İstiğfar

İnsanın, günahtan bütün bütün hâlî kalması mümkün değildir. Zaten o, temelde melekler gibi günahtan masun ‎tutulmamıştır. Bu açıdan o her zaman hata işlemekle yüz yüzedir. İnsan için asıl önemli olan, sürçüp düştükten ‎sonra tekrar ayağa kalkmak ve eskisinden daha bir temkinle yoluna devam edebilmektir. İşte, onu meleklerden ‎daha yüksek seviyeye ulaştıracak şey de budur. ‎

Evet, günümüz dünyası çarşısıyla, pazarıyla âdeta bir günah deryası haline gelmiş ya da getirilmiştir. ‎Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol gezmekte, her köşe başında kendi ağına düşecek kurbanlarını ‎beklemektedir. Her mü’min, böyle bir toplum içinde “her günah içinde küfre giden bir yol vardır” anlayışıyla ‎hareket etmek zorundadır. O, beyninin bütün fakülteleriyle Allah’a müteveccih olmalı, duygu ve ‎düşüncelerinde günaha asla yol vermemelidir. Yanlışlıkla gözüne, kulağına bir şey iliştiği zaman, hemen tevbe ‎ve istiğfarla Rabbine yönelmeli ve: “Allah’ım, bunu nasıl yaptım bilemiyorum! Böyle bir günah işlemekten ‎dolayı Sen’den çok utanıyorum” deyip o günahtan duyduğu üzüntüyü dile getirmelidir. Öyle ki bu pişmanlıktan ‎kaynaklanan hüzün, onun bütün benliğini sarmalı ve kalbinin ritmini değiştirmelidir. Aksine böyle bir yakarış ‎ve hüzünle pişmanlığın dile getirilmemesi, o günaha giden yolların açık bırakılması demektir ki, şeytanın o ‎kapıdan tekrar girmesi her zaman mümkündür. ‎

Bu hususta yapılacak olan diğer bir şey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı hayat tanınmamasıdır. ‎Mü’min, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye ‎kapanıp gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç vakit fevt etmemelidir. Zira ‎ecel gizlidir. Her an gelebilir. ‎

Burada istidradî olarak bir hususa işaret etmek istiyorum; bütün gayretine rağmen kendi zaaflarına yenilip ‎nefsin ve şeytanın etkisinde kalarak günah işlemeye devam eden bir mü’min, bana göre her günah işlediğinde ‎adeta: “Allah’ım ben kendime bir kuyruk daha taktım. Sen bana ister hilebaz bir tilki, ister insanları sokmak ‎için kuyruğunu dikip gezen bir akrep, isterse bir yılan nazarıyla bakabilirsin..” demeli ve mutlaka kendini ‎sorgulamalıdır. O, bu şekildeki hareketiyle, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşetmiş olduğu insanî değerleri tezyif ‎ve tahkir edip bir kenara attığını; bunun aksine hayvanlığı benimsediğini itiraf etmiş olacaktır. Efendimiz ‎‎(s.a.s.) de, namazda yapılan birtakım yanlış hâl ve hareketleri, bazı hayvanî hallerle özdeşleştirerek bazı ‎mü’minlerin vasıfları itibarıyla deformasyona uğrayacaklarına işaret etmiştir. Mesela O, rükûdan tam ‎doğrulmadan doğrudan secdeye gitmeyi devenin hareketine, iki secde arasında tam-tekmil oturmadan tekrar ‎secdeye kapanmayı horozların yem gagalamasına ve yine secdede kolların yere yapıştırılmasını köpeğin ‎oturuşuna benzetmektedir. Demek namazın içinde dahi olsa birtakım hareketler, insanı siret itibarıyla aşağılara ‎çekebilmektedir. Nitekim modern çağ psikologları, insanları davranışlarıyla analiz ettiklerinde hayvana benzer ‎özelliklerini tespit edip ortaya koymuşlardır. Mesela Alexis Carrel, böyle bir araştırma sonucu kendi dönemi ‎açısından bazı gençlerin tavırları itibarıyla, serseri köpek formülüyle aynı çıktığı tesbitini ortaya koymuştu…‎

Hâsılı; insanın, günahın nerede ve ne şekilde karşısına çıkacağını bilemediği için, Üstad’ın ifadeleri içinde ‎öncelikle “günahlardan, yılandan-çıyandan kaçar” gibi kaçmalı; ona maruz kaldığında da tevbe ve istiğfarda ‎bulunup ondan arınmaya çalışmalıdır.‎

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a755.html

Tevbe, İnâbe ve Evbe

M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Ocak 1992, Cilt 13, Sayı 156

Hataları itiraf edip pişmanlıkla kıvranmak, fevt edilen so­rumlulukları yerine getirerek, yeniden toparlanıp Cenâb-ı Hakk’a yönelmek şeklinde ilk küçük yorumları ile tanıya­cağımız tevbe; hakikat ehlince, duyguda, düşüncede, tasav­vur ve davra­nışlarda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı içine düşülen mu­hâlefetten kur­tulup, O’nun emirleri ve yasakları zâviyesinden, yeniden O’nunla muvâfakat ve mutâbakata ulaşma gayreti­dir. Tevbe, sırf bir şeyin vicdanda kerih görülmesinden dola­yı, o şeye karşı tiksinti duyulması, terk edilmesi değildir. O, Allah’ın sevmediği, istemediği şeylerden -aklın zâhirî naza­rında güzel görünse, ya­rarlı olsa da- uzaklaşıp Hakk’a rücû etmektir.

Bir de “tevbe” sözcüğüne “nasûh” kelimesi ilave edilerek “tevbe-i nasûh” şeklinde kullanılır ki, o da, bir tevcihe göre, “en hâlis, en sâfi, en içten” anlamına, diğer bir tevcihe göre de, “yır­tığı, söküğü dikip kapayan, bozulanı ıslah eden ve hiçbir gedik bırakmayacak şekilde onaran tevbe” mânâsına gelir. Yukarıdaki hususların bütününü birden nazara alınca “tevbe-i nasûh”; “hüsn-ü niyet, hulûs-u kalb ve hayır mülâ­hazasıyla, ferdin kendi adına ve tabiî seviyesine göre, hâlis, ciddî, yürekten tevbede bulunması, dolayısıyla da başka­larına, tıpkı nasihat ediyor gibi hüsn-ü misâl teşkil etmesi” mânâlarına gelir ki, Kur’ân-ı Ke­rîm’de, gerçek tevbeden söz edilirken: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler, Allah’a tevbe-i nasûhla teveccüh edin.”[1] buyrularak böyle bir tevbeye işâret edilmektedir.

Tevbe, tevbe edenlerin durumu itibarıyla üç bölümde mütâlaa edilmiştir:

a. Hakikatlara kapalı avam halkın tevbesi ki, Hakk’a muhalefetin, kalbinde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve onun günahını idrâk şuuruyla gönlünde buğulaşan bu duy­guyu, bütün benliği ile Hak kapısına yönelerek, tevbe ve istiğfarla alâkalı malum sözlerle ifâde etmesidir.

b. Perde arkası hakikatlara yeni yeni uyanmaya baş­lamış havâssın rücûu ki, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her dav­ranış ve her düşünceden sonra, kalbde yoğunlaşıp basîret uf­kunu saran büyük-küçük her gaflet karşısında, himmet ka­nat­larını açıp Hakk’ın rahmet ve inâyetine sığınma cehd ü gayre­tidir. Böyle bir performans gösteren ruh:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ، فَإِذَا أَحَبَّ اللهُ عَبْدًا لَمْ يَضُرَّهُ ذَنْبُهُ، ثُمَّ تَلاَ: {إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ}، قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا عَلاَمَةُ التَّوْبَةِ؟ قَالَ: النَّدَامَةُ.

“Resûlullah: ‘Günahtan tam dönen, o günahı hiç işle­memiş gi­bidir; Allah bir kulu sevdiği zaman artık ona günahı zarar ver­mez.’ dedi ve şu meâldeki âyeti okudu: ‘Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.’[2] Tevbenin alâmeti nedir diye sorulunca da: ‘Gö­nül­den pişmanlıktır’ buyur­dular.”[3] hakikatının tam mazharı bir ruhtur.

c. Yaşayışlarını “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyu­­maz.”[4] ufkunda sürdüren has üstü hasların teveccühüdür ki, kalblerine, sırlarına, ahfâlarına perde olan mâsivâ (Hak’tan gay­ri her şey) ile alâkalı her ne varsa, bütününü benliklerinin derin­liklerinden söküp hiçliğin gayyâlarına atarak, yeniden “nûru’l-enver” (bütün ışıkların hakikî menbaı) ile münasebet­lerinin şuu­runa ulaşmaları demektir ki, “O ne güzel kuldu! Zira o, sürekli (Allah’a) rücûdaydı.”[5] gerçeğini gösterir ve “evb” yörüngesinde hareket ederler.

Ferdin, bir kısım iç deformasyonlardan sonra yeniden saf­vet-i asliyesine dönüp özüyle bütünleşmesi veya sık sık kendini yenilemesi mânâsında tevbe, hemen her mertebe­siyle:

1- Gönülden nedâmet etmek,
2- Eski hataları ürperti ile hatırlamak,
3- Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,
4- Sorumlulukları yeniden gözden geçirip fevt edilen mükel­le­fiyetleri yerine getirmek,
5- Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları iba­det ü tâat ve gece yamaçlarında seyahatla doldurmak,
6- Ve haslar, haslar-üstü haslar itibarıyla, zikr u fikr u şükrün dı­şında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak; duygu ve düşüncelerine kasdî olarak mâsivâ bulaşmış olabile­ceği en­di­şesiyle sarsılıp inlemek..

gibi hususları ihtiva eder.

Hatanın seviyesi ne olursa olsun, tevbe ederken, yeni gü­nah tasavvurlarına karşı pişmanlık ve tiksinti ile inlemeyen, her şeye rağmen bir kere daha istikamet çizgisinin altına düşebile­ceği endişesiyle ürpermeyen, Hak’tan uzak kalmanın sonucu olarak, içine düştüğü yanlışlık ve inhiraflardan kur­tulmak için Hakk’a kulluğa, kullukta samimiyete sığınmayan, tevbe adına yalan söylemiş sayılır…

Mevlânâ bir yerde gerçek tevbenin sembolü ‘nasûh’u şöyle konuşturur:

تُوبه اى كَرْدَمْ حَقِيقَتْ بَا خُدا
نَشْكَنَمْ تَا جَانْ شُدنْ اَزْ تَنْ جُدا
بَعْدَ ازان مِحْنَتْ كِرا بارِ دِگر
پا رَود سُـوى خَطَر إِلا كه خَر

“Cenâb-ı Hudâ’ya bir hakikî tevbe ettim ki, can tenden ay­rılıncaya kadar onu bozmayacağım. Aslında o mihnetten sonra, merkepten başka kim ayağını bir kere daha helâk ve hatar tarafına atar ki..?”

Tevbe bir fazilet yemini, onda sebat ise bir yiğitlik ve irâde işidir. Usûlünce tevbe edip sebat edenin şehitler merte­besinde olduğunu Hz. Seyyidü’l-evvâbîn söylüyor.[6] Tabiî sürekli tevbe ettiği halde, bir türlü günah ve inhiraflardan kurtulamayanın tevbe ve istiğfârının, tevvâbların, evvâbların yöneldikleri kapıyla alay olduğunu da…[7]

Evet, “Cehennemden korkarım.” deyip günahlardan ka­çın­mayan, “Cennete müştâkım.” deyip amel-i sâlih işleme­yen, “Peygamberi severim.” deyip sünnetlere karşı alâkasız kalan biri, iddialarında ciddi olamayacağı gibi, ömrünü kat’î günah ve sûrî tevbeler arasında sürdüren, dolayısıyla da, Hakk’a dönüş­lerini isyanlar arası molalara benzeteceğimiz böyle vefânâşinas­ların samimiyet ve hulûslarını kabul etmek de oldukça zordur.

Sâlikin ilk menzili, tâlibin ilk makamı tevbe, ikinci ma­kamı ise inâbedir. Sofîler arasında, herhangi bir mürşide inti­sâb etme merâsiminde temsil edilen usûl, âdâb ve töreye de “inâbe” de­nildiğini hatırlatıp geçelim… Tevbede, duygu, dü­şünce ve dav­ranışların, muhâlefetten muvâfakata, muâraza­dan mutâbakata yönlendirilmesine karşılık, inâbede mevcut mutâbakat ve muvâ­fakatın sorgulanması bahis mevzuudur. Tevbe, “seyr ilallah” uf­kunda bir seyahat ise, inâbe “seyr fillâh”, evbe de “seyr minal­lah” kuşağında bir miraçtır.

Bu üç teveccühü şöyle de anlatabiliriz: Ukûbet endişe­siyle Hakk’a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzu­suyla O’nda fâni olma bir inâbe; O’ndan başka her şeye ka­panma da bir evbedir. Birincisi, bütün mü’minlerin hâlidir ve ezanları da: وَتُوبُوا إِلَى اللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ “Ey iman eden­ler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah’a sığının!”dır.[8] İkin­cisi ev­liya ve mukarrabînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde’ iti­barıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ “Rabbinize inâbe ediniz.”[9], müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ “Cenâb-ı Hakk’a saygı dolu bir kalble gel­di.”dir.[10] Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususi­yetleridir. Şiar­ları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah’a) rücûdaydı.”[11] şeklindeki ilâhî takdîr ve iltifattır.

Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. On­­lardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya ev­be mânâlarını ifâde etmektedir. Hz. Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın, “Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim.”[12] sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir. Ayrıca tevbe, “kurb” ve “maiyyet”i bilmeyenler içindir. Hayatlarını kurb ufuklarında ge­çirenler, her tasarruflarına hâkim, her işlerine nigehbân ve on­lara her şeyden daha yakın olan Cenâb-ı Hakk’a herhalde, ava­mî mânâda rücûu gaflet sayarlar. Bu mertebe ehl-i vahdet-i vücûdun değil, ehl-i vahdet-i şuhû­dun, onlardan daha çok da Mişkât-ı Muhammed ve Sünnet-i Hazret-i Ahmed (aleyhi ek­melü’t-tehâyâ) Hazretleri’nin zıl­linde seyr u sülûk yapanların mertebesidir. Seviyesi bu mer­tebeye ulaşmayan ve makam-ı tabiatta vücudla uğraşanlar için evb ve inâbeden ve hele bu makamların müntehâsından söz etmek takliddir ve bâlâ per­vâzâne sayılır.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَابُوا وَأَصْلَحُوا إِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ

[1] Tahrîm sûresi, 66/8.
[2] Bakara sûresi 2/222.
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.168; el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl 4/261, hadis no: 10438 (İbn Neccâr’dan naklen). Kuşeyrî, hadisi senediyle zikretmektedir. Hadis kitap­larında da bu hadisin değişik kısımları farklı lafızlarla parça parça yer almaktadır. Örnek olarak bkz. İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/375, 5/387, 439; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/349.
[4] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 125.
[5] Sâd sûresi, 38/30, 44.
[6] Bkz. ed-Deylemî, el-Müsned 2/76.
[7] Bkz. el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/436; ed-Deylemî, el-Müsned 2/77.
[8] Nûr sûresi, 24/31.
[9] Zümer sûresi, 39/54.
[10] Kaf sûresi, 50/33.
[11] Sâd sûresi, 38/30, 44.
[12] Buhârî, deavât 3; Müslim, zikir 41, 42; Tirmizî, tefsîru sûre (47).

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kalbin.zumrut.tepeleri/kalbin.zumrut.tepeleri.1/a2272.html
———————————————————————————–

Hataları Silip Dereceleri Yükselten Ameller

Müslim’in naklettiği bir başka hadîste yine Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır :

ألا أدلكم على ما يمحو الله به الخطايا ويرفع به الدرجات. قالوا: بلى يا رسول الله. قال: إسباغ الوضوء على المكاره وكثرة الخُطا إلى المساجد وانتظار الصلاة بعد الصلاة فذلكم الرباط فذلكم الرباط فذلكم الرباط

“Allah’ın, hatalarınızı silip temizleyeceği ve sizi derece derece yükselteceği (önemli) bir hususa delalet edeyim mi? Ashabı: Evet Yâ Resûlallah dediler. O da şöyle buyurdu: (Şartların alabildiğine ağırlaştığı ve) abdestin zorlaştığı durumlarda, eksiksiz tastamam abdest almak, mescidle (ev arasında gelip) gidip çok yol yürümek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemeye koyulmak, işte (sınır boylarında nöbet tutma seviyesinde kendini Hakk’la) irtibatlandırma budur.” [1]

Şimdi, yine gücümüz yettiği ölçüde bu zeberced söz dizisi üzerinde duralım:

Evvela, Allah Resûlü, اَلاَ kelimesiyle, sözünün başında tenbih yapıyor ve muhatapları uyarıyor. Zira hadîsin devamında anlatılacak olan meseleler, dikkat isteyen meselelerdir. Zaten onların yapılması, ancak dikkat ve uyanıklıkla mümkündür. Bazı davranışlara insan, uyku halinde de muvaffak olabilir. Meselâ, bir insan uyuduğu için zina etmese veya uyuduğu için gıybette bulunmasa, en azından böyle günahlara girmemiş olur. Fakat bizim üzerinde durmak istediğimiz davranışlar, bizzat uyanıklık isteyen ve ancak uyanık olanların yapmaya muvaffak olacakları amellerdendir. Onun için, sözün başına tembih edatı olan اَلاَ getirilmiştir.

“Hata” kelimesi de, hadîste dikkat çeken bir kelimedir. Her insan hata işler. Hatta hatası olmadığını söyleyen bir insan, en büyük hatayı yapmış sayılır. Hata işlememek enbiyaya mahsustur; herkes hata işler, hata işleyenlerin en hayırlısı da tevbe edenlerdir.[2] İşte burada Allah Resûlü, insanı gayyâya doğru sürükleyen hatalardan kurtulma çaresini haber vermek istiyor.

Sadece hatadan kurtulmak yeterli değil, insanın derece derece yükselmesi ve mesafe alması da çok önemlidir. Aslında hatanın silinmesi de onun bir derece yükselmesi demektir. Diğer yapacağı amellerle de o, ayrı derinliklere ulaşacaktır. Böylece insan menfi-müsbet bu amelleri sayesinde nurdan bir helezon içine girecek ve sürekli nâmütenâhîliğe doğru pervaz edecektir. Zannediyorum, mârifet-i ilâhî deryasında yelken açmak da bu olsa gerek…

Bu amellerden birincisi, en zor şartlarda abdest almaktır. Ancak bu abdest, arızasız, kusursuz olmalıdır. Karda, kışta, soğukta, bazen suyun abdest alınmaz gibi olduğu anlarda…

İkincisi, mescid yolunda ömür tüketmektir. Böyle bir ömür, bir gün çürüyen bir çekirdek gibi, ahirette cennet meyvesi veren bir ağaç haline gelecektir. Çok uzak mescidlere gitmek ve ayağın hiç mescidden kesilmemesi, bu da ikinci ameldir.

Hedef: Namaz

Üçüncüsü ise, bir namazın ardından iştiyak içinde diğer namazı beklemektir. Bu da, bir başka hadîste de ifade edildiği gibi, kalbin mescide bağlı (asılı) olması, demektir.[3]

Namaz, ruhun istirahati, vicdanın tenezzühüdür. Herkesin, bir şeye karşı zaaf ve şehveti vardır. Allah Resûlü’nün şiddetli iştiyak mânâsına şehveti ise, namaza karşıdır.[4] Onun içindir ki, her defasında Bilâl’e seslenir: أرحنا يَا بلال “Bilâl, bizi biraz rahatlat! (İçimize su serp!)” [5] der. Ve وجُعل قُرّة عيني في الصلاة “Namaz, bana gözümün aydınlığı kılındı.”[6] buyurarak bu hususa işaret eder. Zannediyorum, bizim cennete girerken duyacağımız arzu ve iştiyakı, Allah Resûlü, her namaza duruşunda hissediyordu ve onun için de, bir namazdan sonra diğer namazı iştiyakla bekliyordu.

Hadîste üç ayrı şey anlatılıyor: Ancak, dikkat edilirse bütün bu üç şeyin de namaz etrafında dönüp durduğu hemen anlaşılır.

Namaz, insan hayatında, ucu miraca dayanan ve insanı, insanî hakikatlara karşı en güzel şekilde uyaran, tembihte bulunan, önemli bir faktördür ki, mü’minin miracı sayılmıştır.

Namaz, dinin direğidir [7] ve sefine-i dini namaz yürütür. O, olmayınca, dinin uzun süre ayakta durması mümkün değildir. Namaz, nasıl bizâtihi tenbih işidir; öyle de edası da, aynı şekilde bir münebbih olarak yerine getirilmelidir. İnsan, namazını kalbi ve duyguları başka bütün meşgalelerden âzâde olarak edâ etmelidir. Onun içindir ki, insanın abdest için sıkıştığı bir durumda namaza durması makbul sayılmamıştır.[8] Evet, insan, kafası böyle şeylerle meşgulken namaza durmamalıdır. Çünkü o anda insanın kafası, iki şeyle meşgul olur. Ve bu gibi durumlarda ise, ekseriyetle çok önemli hususlar kaçırılmış olur. Ayrıca, böyle bir vaziyette namaza durmada, namaza da hakaret vardır. Zira o, hemen geçiştiriliverecek kadar basit bir iş değildir. O, hemen aradan çıkarılıversin diye değil, arayı aydınlatsın diye vardır.

Namaza Hazırlık

Diğer taraftan, huzur-u kalble namaz kılmak için yapacağı bütün ön hazırlıklar da, aynen namaz gibi insana sevap kazandırır. Onun için evvela, atması gerekli olan şeyleri atacak ve ibadet turnikesine sadece ibadet duygusuyla girecek ve namazda kendisini meşgul edecek bütün tesirlerden kurtularak, namaza öyle duracaktır. Böylece namaza durma anına kadar geçen her merhale, o insana yine sevap kazandıracaktır. Çünkü onun niyeti, huzur içinde namaz kılmaktır ve mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.[9] Düşünmeli ki, bir başkası, bu ihtiyacını görürken sadece ihtiyacını görmüş olur; halbuki mü’min ıtrahatında dahi sevap kazanır.. evet onun istincası, istibrası hep sevaptır.

Aslında ihtiyacın giderilmesi, abdestin alınması, insanı ruhen namaza hazırlamaları itibarıyla da, oldukça ehemmiyetlidirler. İster bu abdest uzuvlarının yıkanması esnasında vücuddaki elektriklenmenin mecrâ değişikliğine uğramasından, isterse getirilen başka izahlar sebebiyle olsun, netice değişmez. Aslında mü’min abdest alırken, bu gibi hikmetleri hiç de aklına getirmez. O, abdesti ne için alıyorsa sadece onu düşünür. Düşündükleri arasında en birinci sırayı da namaz alır.

Abdest için yapılan hazırlık, tenbihin birincisi, abdest ise ikincisidir. Sonra ezan okunur, bu da, üçüncü defa insanı namaz için uyarır. Aslında hem abdest alırken, hem de abdestin sonunda mesnun olan artık suyu içmek, dua okumak gibi sünnetleri yerine getirirken insan, hep metafizik bir gerilime girmektedir. Ardından buna, bir de sünnet olan namazı kılmak eklenir ki, böylece insan farzı kılmaya tam hazır hâle gelir.

Evet, namaz turnikesinde her şey bize namazı hatırlatıyor. Ta işin başında minarelerden yükselen lâhûtî sadâ, gerilimimizi artırabildiğince artırıyor ve biz Allah’ın büyüklüğünü vicdanımızda duymaya başlıyoruz. Gideceğimiz mescide ulaşmak için, adımlarımızı daha da sıklaştırıyoruz.. böylece ezanla, ötelerden gelen bir çağrıya icabet ediyor gibi ritmimizi artırıyoruz. Ezanı okuyan ses, sona doğru erimeye yüz tutarken, biz de, vicdan ve ruhumuzla âdeta eriyoruz. Sonra mescide gelip nafile namaza duruyoruz. Bu da, bir bakıma bizim için farzın kapılarını zorlama oluyor. Ve sanki nâfilemizle teveccüh ettiğimiz Rabbimize şöyle demek istiyoruz: Allahım! İstiyorum ki hep Sana teveccüh edeyim.. aradığımı Sende bulayım… Seni görüp, Seni duyayım… Ve hep Seni soluklayayım. Çünkü Senin dışında başka taraflara bakmak, başkalarını görmek, başka şeylerle meşgul olmak fuzûlidir. Ben fuzûli şeylerden kaçıyor, çok önemli bir şeye teveccüh ediyorum.

Nafilede, kapıyı böylesine zorlamak ve Hak kapısının tokmağına dokunmak, farza şuurluca girebilme halini yakalamaya çalışmak, farzla konsantre olmak için önemli vesilelerdir.

Abdest, yapacağı tesiri yapmıştı… Ezan da yaptı.. ve nafile ile üçüncü adımı da atmış olduk. İşte tam bu esnada, nağmesi sûzişî bir müezzin kalkıyor, kemâl-i samimiyetle Allah’a yöneliyor ve kamet getiriyor. Bizim için bu, artık heyecan adına bardağı taşıran son damla oluyor…

Bu son noktada olsun, vicdan heyecana gelmiyor, Allah’a tam teveccüh edemiyor ve “mihrabım neredesin!” deyip inleyemiyorsa o işte bir noksanlık var demektir.

Müezzin kamet getirmekle, Allah’tan başka insanı meşgul edecek her şeye son darbeyi indirir ve kul da “Allahü Ekber” deyip namaza bu mülâhaza ile girer, sonra da rükûa giderken, secdeye varırken hep bu sözü tekrar eder. Böylece her rükünde Rabbinin büyüklüğünü, kendisinin de küçüklüğünü ilan ederek: “Rabbim, Sen büyüksün, ben de küçük” der büyük azemetiyle durur, küçük de O’nun karşısında tam bir kulluk ve kölelik şuuru içinde serfürû eder, düşüncesiyle kıvranır durur. Siz isterseniz buna, namazla konsantre olmanın umûmî serancamesi diyebilirsiniz.

İnsan, namazda Allah’a ulaşır.. hem öyle ulaşır ki, Hz. Muhammed Mustafa’nın Mirac’ta Allah’a mülâki olup, verdiği selâmı, o da tahiyyatta, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a yöneltir ve o selâmı tekrar eder.

Hataların Temizlenmesi

Hadîs-i şerifte hataların mahvedilmesinden bahsedilerek يَمْحُو اللهُ “Hataları siler temizler.” deniliyor. Burada “mahv” yazılmış bir şeyin silinmesi, demektir. Öyle ise, hata bir nüve halinde tabiat-ı beşerde var. İnsan bu nüveyi ya nemalandırır veya gelişmesine fırsat vermez. Allah Resûlü’nün, tavsiye ettiği hususların yapılmasıyla Cenâb-ı Hak, bu hataları silip süpürür ve kabiliyet-i şerri de kabiliyet-i hayra çevirir. يَمْحُو الله مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ Âyetinde de bu hakikate işaret edilir. Âyet şöyle demektedir: “Allah dilediğini silip, iptal eder, (dilediğini de) isbat edip sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun yanındadır.” (Ra’d, 13/39).

Demek oluyor ki, hata istidat olarak insan tabiatından ayrılmayan bir araz ve her insan için çok önemli bir husus… Öyle ise, onun temizlenmesi ve silinmesi de mutlaka herkesi ilgilendirecektir.

Her insan, hata işleyebilir, hattâ hayatını inhiraflar içinde sürdürebilir. Ancak bu hataların silinerek, yerlerine âli derecelerin kaydedilmesi de, her zaman ve herkes için mümkündür. İşte böyle bir bahtiyarlığa mazhar olma yollarından biri de, her şeye rağmen, bütün sıkıntılara katlanarak abdest almaktır.. ikinci olarak ciddi bir arzu ve iştiyakla sürekli mescidlere koşmak, sonra da âdeta kalbi mescide asılı kalmak ve hayatının diğer parçalarına da nur saçayım diye, yine mescide gelmek niyetiyle mescidden ayrılmak.. ve üçüncü olarak, namazdan sonra başka bir namazı intizar etmek. Bunlar, hem hataları siler, götürür hem de insanı, derece derece arş-ı kemalata urûc ettirir.

Ribat

Allah Resûlü, bu amelleri “Ribat” olarak takdim buyurmuş ve bu kelimeyi üç defa tekrarlamıştır.

“Ribat”, maddî-mânevî bereketin, akıp akıp gelmesine denildiği gibi, her türlü belâ ve musibetin geleceği noktalara karşı uyanık olma ve dikkat kesilmeye.. ve kendini bir işe, bir şeye bağlama ve adamaya da denir. Zaten, tehlike noktalarını beklemek üzere, kendini o işe adamış askere de “Murâbıt” denilmektedir. “Murâbıt”ın cem’isi “Murâbitûn” kelimesidir. Bir zamanlar, bu isim adı altında bir devlet de kurulmuştu.

Kur’ân-ı Kerim:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ الله لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin ve (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun! Allah’tan korkun ki başarıya eresiniz.” (Âl-i İmran, 3/200) buyurarak bize işte bu rabıtayı emretmektedir.

Başka bir âyette de:

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiğince kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın..” (Enfal, 8/60) buyurulmakla değişik bir zaviyeden “ribât” a dikkat çekilmektedir.

Ribat, kendini adama, vakfetme mânâlarına geldiğine göre, insan, tastamam abdest alır.. mescidle evi arasında âdeta mekik dokur.. sürekli kalbi mescidde evine veya işine bu düşünce ile dönerse o insan, kendini Allah’a adamış, vakfetmiş demektir.

Bu ifadesiyle Allah Resûlü bir cinas kapısı da açıyor ve diyor ki: Aslında ribat, düşman karşısında, askerlerin ülke sınırlarını korumak üzere kendilerini vakfetmelerine denir. Dış düşmanlara karşı hazırlıklı olmak ve onların gelebileceği noktalara tahşidat yapmak, bu bir ribat olduğu gibi, bir de insanın, şeytan ve nefis denen düşmanlara karşı bir kavgası vardır.. ve bu kavga bir mânâda o cihattan daha büyüktür. İnsan ise, bu her iki cihadı da yerine getirmekle mükelleftir. Bunlardan biri, küçük cihad, “cihad-ı asgar”, diğeri ise büyük cihad, “cihad-ı ekber”dir. Düşmanla yaka-paça olurken, insan çok defa nefsine ait, aldatıcı şeyleri düşünme fırsatını bulamaz; böyle bir insanın, tenin, cesedin, bedenin altında kalma ihtimali daha azdır. Zira, bütün benliğini cihad düşüncesi sarmış ve onu bütünüyle meşgul etmektedir. Fakat o, rahata, rehavete çekildiği zaman, ruhunu fena şeylerin sarma ihtimali yüksektir. Onlara karşı ruh dünyasını koruma ve kollama mecburiyetindedir. Bu da bir cihaddır ve bu cihadda kullanacağı en mühim silah da namazdır. Cihad, yerine göre farz-ı kifaye, yerine göre farz-ı ayn olur. Maddî cihadla, iç cihad arasında, farziyette de bir benzerlik vardır. Onun içindir ki Allah Resûlü, bir muharebeden dönerken: “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” buyurmuşlardır.[10]

İnsanın kalbinin camiye asılı olması; yani namazla içli dışlı bulunması ve Nebi’nin anlayışıyla namaza şehvet hissiyle bağlanması âdeta onun bir namaz âşıkı kesilmesi, kesilmesi ve namazın, o şahıs için göz aydınlığı haline gelmesi, cephede nöbet bekleyen insanın ameline denk ve müsavi tutulmuştur.

Bu hadisle ilgili mülâhazalarımıza kısa bir hülâsa getirecek olursak: İkisi daha ziyade davranışlarla, diğeri de niyetle alâkalı öyle üç şey ki, duygu ve düşünce itibarıyla insanı bir çeper içine alıyor, إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّـيِّئَاتِ “Şüphesiz iyilikler kötülükleri siler-süpürür götürürler” (Hûd, 11/114) inşirah-bahş fermanı gereğince, onu geçmişteki günahlarından arındırıyor ve geleceğin muhtemel hatalarına karşı da, ibadet aşkı, Hak’la irtibat ve niyet gücüyle techiz edip savaştırıyor.

Birincisi; su ve hava unsurlarının rahat abdest almaya müsait olmadığı; suyun da, havanın da soğuduğu veya nedretinden dolayı suyun, abdeste sarfedilmeyecek kadar kıymetlendiği durumlarda -tabiî hayatî ve zarûrî ahval müstesna- özene özene abdest almak, çok derin bir hulûs, ciddi bir sevap hırsı ve alabildiğine bir kulluk iştiyakı ister ki, yerine getirebilsin. Eğer bir insan bütün bu derinlikleri göstermenin ifadesi olarak, en ağır şartlar altında abdest alabiliyorsa, gönlü mâmûr ve O’nunla irtibatlı demektir. Zaten -buradaki “cihet-i câmia” da irtibattır- böyle aydınlık bir dünyada, lekeler kıymık kıymık gidip ruhun derinliklerine saplansalar bile, kat’iyen kalıcı olamazlar. Abdestin, vücudun elektriğini dengelemesi.. insanın abdestle büyük ölçüde streslerini yenmesi.. ve ruhun günde beş defa metafizik güçle yenilenmesi bizim için mahfuz ve müsellem olmakla beraber, mevzûnun çerçevesini aştığı için geçiyoruz…

İkincisi; bir mânâda mirac.. ve Allah’a ulaşma yolunda gidip gelip mescidlerin yollarını aşındırma.. bedenin zindeleşmesi ve fizikî gücün korunması mahfuz.. ruhun, idrakları aşan neşvelerle şahlanması, kalbin, daha namaza girmeden namaz mülâhazalarına dalması, tam Allah huzuru sayılan mühim bir ibadet için gerekli konsantrasyonun sağlanması ve “çokça adım” sözüyle ifade edilen bu uzun yolda ayrı ayrı buudlarda değişik mülâhazalara dalınması, dalınıp başkalaşılması ve bu başkalaşmalar içinde kara geçmişlerin nedametlerle silinip, iniltilerle ak’a boyanıp aklanması, hayrın, yeni hayırlara vesile olması mânâsında öyle salih bir dairedir ki -fâsid daire karşılığında kullanıyorum- bu dairede seyahate azmetmiş birinin geçmişi, لِيَغْفِرَ لَكَ الله مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنبِكَ “Neticede Allah senin geçmiş günahlarını yarlığayacak.” (Fetih, 48/2) beyanından nebean eden vefaya; geleceği de وَمَا تَأخَّرَ “Gelecek günahlarını da..” hısn-ı hasînine emanettir. Onun içindir ki, bu seyahatin her menzilinde gözler, يَمْحُو اللهُ بِهِ الْخَطَايَا ile açılır-kapanır, gönüller de وَيَرْفَعُ بِهِ الدَّرَجَاتِ beşaretiyle coşar…

Üçüncüsü; âşığın vuslat bekler gibi, namaz vakitlerini beklemesi ve o mübarek vakitleri, tıpkı “evkat cetveli” gibi kullanarak, hayat ve faaliyetlerini ona göre tanzim etmesi, öyle tasavvurları aşan bir zaman anlayışıdır ki; insan o sayede, amellerin belli zaman dilimlerine dağılmasından meydana gelen boşlukları, ancak, böyle bir niyet buuduyla doldurabilir, namazdaki huzuru ve Hakk’a yakınlığı namaz dışına da taşıyabilir ve bütün dünyevî meşgalelerini Allah’la irtibatlandırıp hepsini ibadet haline getirebilir. Bu itibarladır ki, sınırlılığı içinde niyet sayesinde sınırsızlaşan pek çok ibadet gibi, intizar ruhuyla kılınan namaz da, aynen maddî-mânevî cihad gibi رِبَاطٌ sözüyle insanın Rabbi’yle münasebetinin unvanı olmuştur.

Bu da, abdest ufkunda tüllenip, namazla semavileşen mü’minin aydınlık dünyasından, küçük bir kesit takdim etme adına, yine O’ndan, alabildiğine kısa fakat derin, oldukça az kelime fakat şümullü bir söz örneği…

Sözü daha fazla uzatmadan O’nun başka bir nurlu beyanına intikal etmek istiyorum. Bu defaki bir kudsî hadîs (mânâsı Cenâb-ı Hak’tan, lâfzı Efendimiz’den olan hadîslere “Kudsî Hadîs” dendiğini hepimiz biliriz).

[1] Müslim, Tahare, 41; Tirmizi, Tahare, 39
[2] Tirmizi, Kıyame 49; İbn Mace, Zühd 30
[3] Tirmizi, Zühd 35; Buharî, Ezan, 36; Müslim, Zekat, 91
[4] Mecmeu’z-Zevaid, 2/271
[5] Müsned, 5/364, 371; Ebu Davud, Edeb, 78
[6] Müsned 3/199; Nesai, Isretu’n-Nisâ, 1
[7] Kenzu’l-Ummâl, 7/284
[8] İbn Mâce, Tahâre, 114; Müsned, 5/250
[9] Mecmeu’z-Zevaid, 1/61,109
[10] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/424
————————————

Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bu hadîste Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

أعددتُ لعبادي الصالحين ما لا عَيْنٌ رأت ولا أُذُنٌ سمعت ولا خَطَرَ على قلبِ بَشَر

“Ben salih kullarıma, ötelerde, öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kimsenin hayaline gelmiştir.” [1]

Hadîste bir sürprizden bahsedilmektedir. İnsan orada, beklemediği şeylerle hem de beklemediği bir anda karşı karşıya gelecektir. Gerçi Kur’ân’da,cennete ait bazı nimetler anlatılmaktadır. Ancak bu, onlara sadece ad ve unvan, yaklaşma ve bir mirsad-ı tefekkürdür. Yoksa dünyada iken onların hakikatını kavramak mümkün değildir.

İbn Abbas (ra) وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاً “Onlara, benzer şeyler verildi.” (Bakara, 2/25) âyetinin tefsirinde der ki, cennette sizin bildiğiniz nimetlerin sadece adı vardır.[2] Tattığınız zaman, çeşnisiyle, “bu şuna buna benziyor” diyebilirsiniz ama kat’iyen onun aynı değildir. Çünkü cennet nimetleri de aynen cennetin kendisi gibi, onun ebedî ve bâki oluşuna muvafık yaratılmıştır. Bu dünyaya ait karpuzu, kavunu, elmayı, armutu orada aramak safdillik olur…

Cennet, sürprizler diyarıdır. Başınızı döndürecek, bakışınızı bulandıracak, sizi mest ve sermest edip kendinizden geçirecek ve âdeta ne yaptığınızı bilemez hale getirecek içinde her çeşit nimetin dizildiği bir ukba panayırıdır cennet. Ayrıca, binlerce sene cennet hayatı, bir anlık cemalini seyretmeye mukâbil gelmeyen, Cenâb-ı Hakk’ı müşahede de yine Cennet sürprizlerinden. Yani mü’minler cennete girince orada Rabbilerini müşahede edeceklerdir. Yoksa Cenâb-ı Hak, zaman ve mekandan münezzehtir.. o mekan cennet ve o zaman cennet zamanı olsa bile. Evet, salih kullara, Cemalullah’ı seyretme gibi bir sürpriz de hazırlanmıştır.

“Salih”; arızasız, kusursuz iş yapan demektir. Salihât ise, arızasız-kusursuz yapılmış işlere denir. Yapılan işlerin salihata dahil olup olmadığı ise, ancak İlâhî kıstaslara vurularak anlaşılır. Yani, Allah’ın ölçüleri içinde, namaz nasıl kılınır, oruç nasıl tutulur, zekat nasıl verilir, cihad nasıl yapılır, iç âlem nasıl kontrol altına alınır, vicdana nasıl bakılır, ruh nasıl şahlandırılır, irade nasıl güçlendirilir, his ve duygular nasıl geliştirilir? Bütün bu “nasıllar”, İlahî ölçü nasılsa öylece bir değere tabi tutulur ve öylece değerlendirilir. Bu itibarla, insanın kendini Allah’ın beyanına göre ayarlaması, akord etmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşuna gidebilecek şekilde sesler çıkarmaya çalışması salihat adına ilk adım sayılır.

Evet, bir sâzendenin çalma faslına geçmeden evvel sazını akord ettiği gibi, siz de, nezd-i Ulûhiyette hoşa gidecek, hora geçecek bir ses çıkarmak istiyorsanız mutlaka kendinizi Kur’ân’a göre ayarlamalı ve akord etmelisiniz. Tâ sesiniz ötelerde hüsn-ü kabul görsün. Yoksa yüzünüze bakılmaz! Cenâb-ı Hak, Semî ve Basîr’dir. Her şeyi görür, her sesi duyar. Ancak, eğer sesiniz o makama uygun değilse, sizi dinlemez. Dolayısıyla siz de sesinizi duyuramamış olursunuz.

Bir diğer mânâda Sâlihât; yapılan amellerin, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından gözetildiği ve gözetileceği mülâhazasıyla, özene bezene yapılması demektir. Öyleyse insan, önüne gelen bütün iyilikleri titizlikle yerine getirmelidir. Çünkü hangi amelin, kurtuluşa vesile olacağı belli değildir. Onun içindir ki, Allah Resûlü اِتق الله ولا تَحْقِرَنّ من المعروف شيئاً buyurmaktadır. “Allah’tan kork ve hiçbir mârûfu küçük görme.”[3]

Ayrıca mevzubahis ettiğimiz hadîste: “Benim salih kullarıma” mânâsına لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ denilmektedir. Demek ki salihât, onları Allah’a yaklaştırmış ve Allah tarafından sevilen sevgililer haline getirmiştir. Başka bir hadîs-i kudsîde ise Allah tarafından sevilenlerin durumu şu şekilde anlatılmaktadır:

فإذا أحببتُه كنتُ سمعَه الذي يَسمع به وبصره الذي يُبصِر به ويده التي يبطش بها ورِجْله التي يمشي بها

“Artık onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.!” [4]

Yani, kul, salihatla Allah’a öyle bir yakınlık kazanır ki, tamamen O’nun boyasıyla boyanır.. ve artık o, gassalın elindeki meyyit haline gelmiştir; onu sağa sola evirip çeviren, hep Cenâb-ı Hak’tır. Bu ne tatlı bir cebirdir ki, Rabb, onu doğruluk istikametinde sevk etmektedir. Gayri böyle bir insanın ilahî bir lütuf eseri olarak Hak’dan yüz çevirmesi söz konusu olmasa gerek. Çünkü o; “Benim kullarım” denilebilecek noktayı tutmuş ve mukarrebine dahil olmuştur.. ve zaten böyle biri: “Tut beni Allahım! Tut ki, edemem Sensiz” der, inler.

O, iyi ve güzel olan hemen her şeyi yapar ve yaptığı her şeyde de kurtuluşuna vesile arar. Zira o, hangi amelin kurtaracağını bilmediğinden dolayı, önüne gelen hiçbir iyiliği kaçırmaz. Yaptığı bütün bu ameller ahirete bir sürpriz paketi olarak gider ve bir gün cennete girdiğinde, bu paketler onun önünde bir bir açılır ve ona gözlerin görmediği kulakların işitmediği sürprizleri yaşatırlar.

Bazen, bir köpeğe su vermenin dahi insanı cennete ehil hale getirdiği ve getireceği[5] bazen de bir kediyi susuz bırakmanın cehenneme sebep olduğu ve olacağı[6] hakikatini nazara alarak diyoruz ki; cennet ve cennette verilecek de bütünüyle sürpriz şeylerdir.

Hem, insan ancak gözünün gördüğü, kulağının duyduğu, hayalinde canlandırabildiği şeyleri bilebilir. Halbuki, insan, sınırlı olduğu gibi bu duyguları da sınırlıdır. Dolayısıyla bu duygular vasıtasıyla ancak sınırlı olan şeyler idrak edilebilir; sınırsız bir âlemdeki nimetleri, bunlarla tartmak mümkün değildir.

“İdrak-i meâli bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (Z. P.)

Diğer bir tevcih de şu olabilir: Cenâb-ı Hak yapılan iyiliklere bazen on, bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon, bazen de sayısını ancak kendisinin bileceği mükafat verir. Hiçbir kul, kendisine nasıl bir mükafat verildiğini bilemez. Ahirette ise, amellerinin karşılığı böyle tasavvurlar üstü sürpriz olarak önüne çıkınca, şaşırır kalır ki, böylece onun hayalinden dahi geçmeyen şeyler, birer hakikat olur.

İşte bu kadar derin hakikatı, birkaç kelime ile anlatıveren Allah Resûlü, bizim idrakımızın kavrayış cidarlarını zorlayan bu sözleri hiç düşünmeden, âniden ve irticalî olarak söylemiştir. Sadece şu söz dahi, O’nun nasıl bir idrak üstü fetânete sahip olduğunu isbata yeter… Ancak biz, O’ndan bahsetmenin verdiği ledünnî hazdan vazgeçemediğimizden hiç olmazsa birkaç sözünü daha nakletmeyi düşünüyoruz.

[1] Buhârî, Tevhid, 35; Müslim, Cennet, 4, 5
[2] İbn Kesir, Tefsir, 1/91
[3] Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 1/121, Müslim, Birr ve Sıla; Ebû Davud, Libas, 25
[4] Buhari, Rikak, 38
[5] Buhari, Enbiya, 54; Müslim, Selam, 153, 154
[6] Buhari, Müsakât, 9; Müslim, Selam, 151; Müsned, 2/507

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/sonsuz.nur/bir.demet.hadis.tahlili/a2212.html

Günahlarımız ve Ağlama

Yağmur, Ekim-Kasım-Aralık 2002, Sayı 17

Günahlarımız, hatalarımız dağlar cesâmetinde; nedâmetlerimiz, nedâmet gözyaşlarımız riyâ ve süm’a edalı; gönüllerimizde ızdıraptan eser yok; ağlayıp sızlamalarımız büyük ölçüde dünyevî ve ma’siyet televvünlü. Bu vaziyette bizim başka şeye değil, birkaç asırlık kirlerimizi arındıracak pişmanlık gözyaşlarına ihtiyacımız var. Bizler ancak onlarla tevbe kapısına ulaşabilir ve onlarla ziyan olmuş ömrümüzü yeniden inşa edebiliriz.

Adem Nebi gözünde büyütüp Everest tepesi hâline getirdiği sürçmelerini gözyaşlarıyla eritip yerle bir etti; çıtır çıtır yanıp da etrafa kokular saçan öd ağacı gibi o da, içten içe yanıp çevresine saldığı nedâmet iniltileriyle ruhanîlerin, meleklerin metâfı olma ufkuna yükseldi. Gün gelip de çile bitince, doğan her gün artık onun affına ferman renkleriyle tülleniyordu.

Bunca günah, bunca ma’siyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellilerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor. Vefasızlığımıza, bir türlü samimi olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/tasavvuf/aglama.ve.gozyaslari/a8351.html
—————————

Peygamberlerin Ağlayışı

Sızıntı, Eylül 1979, Cilt 1, Sayı 8

Nebîsinin diliyle Hakk; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. Zaten “Ağlamayan gözden sana sığınırım” dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi…

Ermişin nazarında gözyaşları, cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, “tamu”yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmet-i Sonsuz’un katında…

Hakk’ın sâfî Nebîsi Âdem (as), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..

Dertli Nebî tûfan Peygamberi (as) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaradılış esrarına ilk dokunan Mevlâ’nın Halîl’i “Hasbî, Hasbî” diyerek gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selâm” etmedi mi?

O incelerden ince, Hakk esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?

Mâsum Resûl Dâvut (as)’ın ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derûnunda lâhûtî âhenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilâvet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın âhı duyulurdu…

Ve, son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın Keşşâf’ı, yaradılışın Özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Tâ ana kucağında bin niyaz ile: “Ümmetim, Ümmetim…” dediği andan, ba’sü ba’delmevt’e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?

Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Sultanı’na: “En muteber hediye” deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o âlî meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/tasavvuf/aglama.ve.gozyaslari/a8082.html
————————–

Ağlamak, hassas ruhların ferahlama gayreti ve vicdanda yanan ateşi gözyaşlarıyla söndürme hamlesidir. Ne var ki, insanların çoğu ağlanacak yerde güler, gülecek yerde de ağlar…

Ruh tutuşunca vicdan kavrulmaya başlar ve işte o zaman insan da ağlar. Tam bu esnâda gözyaşları imdada yetişir ve ruhun ateşini söndürür. Bence, çeşm ile çeşme arasındaki münasebet de buradan gelir…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/olcu.veya.yoldaki.isiklar/insan.ve.davranislari/a1558.html
———————-

M. Fethullah Gülen, herkul.org, 18.02.2003

“İki göz vardır ki onlara ötede ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire (uyanık duran göz).” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu. Allah karşısında haşyetle yaş dökmede önemli olan insanın kalbinin saf heyecanlarını, riya ve süm’a ile kirletmeden gözyaşı ile şiirleştirmesidir. Riya ve süm’anın olmaması için de tenha yerlerin seçimi her bakımdan daha selametlidir. Fakat bazen olur ki insan, kalbinin heyecanlarına hakim olamaz. Bu durumda iradeyi devreye sokup onu önlemeye çalışmalı. Bu da olmazsa işte o zaman insan salmalı kendini. Ağlamanın aktörlüğünü yapmak çok tehlikelidir. Öldürür insanı o. Onun için İmam Gazali Hazretleri der; “Ağlayan da kaybedebilir, ağlamayan da.”

İşin aslına bakılırsa sadakat sessizliktedir. Sadakat dar bir vitrinden içeriye doğru açılan, dünyaları alabilecek engin bir mağaza gibidir. Gözyaşı da, o mağazanın parlak vitrini. Mağaza dolu ise vitrin o ölçüde zengin ve süslü olur. Ama mağaza bomboşsa ve herşey bir vitrinden ibaretse, işte onun kıymeti de o kadardır.

Hadis-i şerifte “Kur’an okurken ağlamaya gücünüz yetmiyorsa, ağlamaya kendinizi zorlayın.” buyuruyor Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem). Bu kendinizi yumuşatacak, sizi rikkate getirecek, ağlamaya zorlayacak, içinizi dökecek hadiseleri takip edin, hadisteki ifadesiyle bükâ’ (ağlama) yollarını araştırın demektir.

Gözyaşları aynı zamanda bağlı olunan şeye karşı vefanın bir tezahürüdür. Nasılsa öyle görünme, nasıl görünüyorsa öyle olma demektir. “Olma” hiç yok, sadece “görünme” varsa, orada nifak vardır. Dolayısıyla bir yerde sadakatın aksi nifaktır. Onun için Tevbe suresinde munafıkların Tebuk seferinden geriye durduklarını anlattıktan sonra der ki Kur’an; “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve sadıklarla beraber olun.”

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a12629.html
————————

Gözyaşları

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık, ciğeri dağlanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. O, dünyâda gönülde dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksir olacaktır. Onun içindir ki Allah Rasûlü (sav), bu mevzûda şöyle buyurur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri göz yaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”

Yine bir başka hadîslerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla göz yaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem‘i görmez” buyurur ve devam eder: “Biri, Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, memleketin içine düşebileceği tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi plânda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Dışarda dışı, içerde içi gözetleyen gözler. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsavîdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer bu işi tebcil ve takdir ederek,: “Onlar, Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar”(İsrâ, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Bu, bir nevi, “Düşünün ve bir sürü kazandığınız şeyler karşısında yürekleriniz hoplasın.! Ölüm ve sonrasında başınıza gelecekleri ve hesap yerindeki durumunuzu tefekkür edin de, az gülün çok ağlayın” demektir. Bu yönü ile göz yaşı, Cennet kevserlerine müsavî tutulur.. ve Efendimiz, “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden sana sığınırım Allah’ım” diye yalvarır. Kalbleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda göz yaşı görülmez.

İçten kaynamadan, sun’î zorlamalarla ağlamamalıdır:

Mes’elenin bir diğer yönü daha var. Aleyhissalâtu ves’selâm Efendimiz, “Her istediği zaman ağlayan bir insan riyakârdır” buyururlar. İçten kaynamadan, hiç bir iç zorlama olmadan, kalb sıkışmadan durup dururken ya da sun’î zorlamalarla göz yaşı akıtmaya çalışan insandan da endişe edilir. Zira ağlamak, kalb heyecanı ve duyguların baskısı altında bulunma neticesinde bir boşalmadır. Bazan olur ki, kalb fevkâlâde sadakat içindedir; din’in emirlerini yerine getirme, dince yasaklardan kaçınma mevzuunda kararlı ve dimdiktir.. dönüş nedir bilmez, fakat gözünden de damla yaş gelmez. Ama, onun sözünü ettiğimiz şekildeki sadakatı çok mühimdir. O, adeta bir girdap, bir fevvare gibidir.. ve o kat’iyyen boş değildir.. Bunların her ikisi de makbuldür; şu kadar ki, sâdık, âşıktan ileridir. Yanlış anlaşılmasın; bu, hiç bir zaman sâdıkın gözünden yaş gelmez demek değildir. Hz. Ebu Bekir de, Hz. Ömer de sâdıktılar; bir kalbi kırığın yanına oturduklarında, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlarlardı. Namazda iken hıçkırıklarının arka saflardan duyulduğu herkesin malûmudur. Bu itibarla, nasıl içte haşyet ve ürperti duyulmayıp gözden yaş gelmemesi, her zaman kalbin kasvet bağladığına hamledilemezse, aynı şekilde, bazen de göz yaşlarının ceyhun olması, mutlaka kalbin haşyet, rikkat ve saygısına verilemez. Evet, bazen insan kendini kontrol edemez, hislerine mağlûp olur ve ağlar; eğer bu insanın iç murakabesi ve sadakatı yoksa, bu onun için tehlikelidir. Ağlama, insanın önünü alamayacağı şekilde iç tazyiklerle bir boşalma şeklinde ve meşru çizgide olursa makbuldür, matlubdur, Hakk indindeki değeriyle de dünyalara bedeldir.

İmam Gâzâlî İhya’sında der ki: “Ağlayan da pişman, ağlamayan da.” İnsan ağlamıyorsa, bir gün pişman olacaktır; çünkü kendisini ağlatacak çok badireler var önünde. Öte yandan, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarına değil, başka şeylere ağlarlar; belli hislerin tesirinde dökerler gözyaşlarını. Demek oluyor ki, gözyaşının da meşrû istikamette olanı makbuldür.

Sâdık olmayan ve meşrû gözyaşları da bulunmayan kalbi kasvet bağlamış ve içinde günahlara karşı ürperti kalmamış bir insan, şeytana boy hedefi olmuş, vurup avlanmasına müsait hale gelmiş demektir. Çünkü böyle bir insan, günahlardan irkilmez, dolayısiyle de bir daha o günaha girmemek üzere vicdanında onun ağırlık ve ızdırabını taşımaz. Katı kalbli insana ne terğib (teşvik), ne de terhib (korkutma) tesir eder.. her yerde rahatlıkla gezer, günah tehlikelerinden hiç korkmaz ve gafleti kendisine daima -mayınlı tarlalarda da bulunsa- emniyette olduğunu fısıldar.

İnancın gölgesinde
——————————-

Ağlamanın Ehemmiyeti

Yağmur, Ocak-Şubat-Mart 2001, Sayı 10

Ruhu besleyen bir diğer önemli dinamik göz yaşlarıdır. Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği anın çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları… Cennet hurilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..!

Gözyaşı, ihlâs ve samimiyet sahibi bağrı yanık ve ciğeri kebap insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Gözyaşları dünyada, dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, Âhiret’te de Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksirdir. onun içindir ki Allah: Rasulü (sav), bu mevzû da şöyle buyururlar: ”Mahşerde, Cehennem’in kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselam elinde bir bardak suyla görünür. Ona, ‘Bu ne?’ diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: ‘Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir’.

Yine bir başka hadislerinde Efendimiz (sav), Allah korkusuyla gözyaşı dökmeyi, cephede düşmanı kollayıp, içimize sızmasına engel olan mücahidin nöbetine denk tutar. “İki göz Cehennem’i görmez” buyurur ve meâlen devam eder: ‘”Biri Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de, millet ve ülkenin maruz kaldığı tehlikeler karşısında yüreği atan ve nereden, hangi gedikten düşman içimize sızacak, hangi planda bizi tahrip edip çürütecek diye nöbet bekleyen göz.” Yani, dışarıda dışı, içeride içi gözetleyen gözler ne mübarektir. Evet, iç fetihle dış fetih birbirine müsâvidir.

Şair İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebiler Sultanı’na: ”En muteber hediye” deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben, gökler ötesi o ali meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/tasavvuf/aglama.ve.gozyaslari/a8718.html
———————–

Gözyaşları

M. Fethullah Gülen, Sızıntı, Eylül 1979, Cilt 1, Sayı 8

Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.

Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları…

Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..!

Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları…

Bulut bulut yükselip, Hakk rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fani âlemin bekâya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları…

Bu tuzak ülkesinde, böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı lâhut âleminin kapısını çalmak başka hangi fâniye müyesser olmuştur..?

Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek kazanmak ve Yunus diliyle “Deryada mâhî ile sahrada âhû ile” O’nu “anmak”, inlemek… Her yerde O’nun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar gibi erimek… Sel olup çağlamak, başını taştan taşa vurup ağlamak… Tıpkı Yunus gibi, Celâleddin-i Rumî gibi. Devrin “Büyük dertlisi” gibi yanmak, kavrulmak… Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir?

Annenin ağlaması içten içedir; riyâsız, âri ve durudur. Onun her iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir. Yavru da ağlar. Hem de dünyaya gelir gelmez… İyi güne ereceğine, saadet göreceğine, yahut başına geleceklere, ihmâl edilişine belki de atalarının günahına ve çevresinin körlüğüne…

Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatının sonuna kadar, o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün, anayı da unutur, atayı da…

Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı! Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez; bahar demez, güz demez daima ağlar…

Nebîsinin diliyle Hakk; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. Zaten “Ağlamayan gözden sana sığınırım” dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi…

Ermişin nazarında gözyaşları, cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, “tamu”yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmet-i Sonsuz’un katında…

Hakk’ın sâfî Nebîsi Âdem (as), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..

Dertli Nebî tûfan Peygamberi (as) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaradılış esrarına ilk dokunan Mevlâ’nın Halîl’i “Hasbî, Hasbî” diyerek gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selâm” [1] etmedi mi?

O incelerden ince, Hakk esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?

Mâsum Resûl Dâvut’un (as) ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derûnunda lâhûtî âhenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilâvet ederken, en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın âhı duyulurdu…

Ve, son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın Keşşâf’ı, yaradılışın Özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Tâ ana kucağında bin niyaz ile: “Ümmetim, Ümmetim…” dediği andan, ba’sü badelmevt’e [2] ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi?

Şâir İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Sultanı’na: “En muteber hediye” deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o âlî meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.

“Ağla ey gözlerim, gülmesem ayruk,
Dost iline varup, gelmesem ayruk.”

Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak…

Bu ağlayış, bir yetimin, bir ümitsizin ağlayışı da değil… Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden veya visâlin neşesinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için de, tatlıdır. Ve yine bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için de hüsransızdır.

“Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhı dağlasan ahvalini sormaz mı?”

Anadolu insanı bu manâda ağladı. Kurduğu umranların çamurunu hep böyle gözyaşlarıyla yoğurdu.

Gözyaşları ruh inceliğinin şâhitleridir. İnce insan, yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlardır. Bu incelik bir havârî inceliği de değildir. Şecaat ve cesaret arz edeceği yerde, o birden bire tunçlaşır, demirleşir; aşılmaz ve bükülmez hâle gelir. İşte o en büyük devlet adamı Ömer, Peygamber hâlesinde en büyük devlet adamı… Şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir “yerdeki yüz” karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.

O manzumede daha niceleri vardır ki, haykırışı arslanın ödünü koparmış, ormanı velveleye vermiş; harp meydanlarında bir haykırışla bin hânümânı harap etmiştir. Fakat, Hakk’ın huzurunda, muhasebe ânında öylesine incelerden ince bir hâl almıştır ki, ancak Cennet hûrîleri o kadar incelikten haberdar olabilirdi.

Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mâbedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara… Ve bütün bir mâziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara da sormalı, ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yad kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi…?

Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevç fevç geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!

Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “ÂH” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukbâ ateşini…

Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için. Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şâk şâk oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sîneler kebâp olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.

Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sâkin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.

Heyhât ki “merhamet merhamet” diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibariyle değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ “Bu delidir” desinler…

“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-ı Pâk’a, o denlü ağlayayım ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın.”

Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehit kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve âli Rehberimden kaçayım. Sonra bir âli dîvân kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o dîvâna çağrılayım “Lâ tüâhiznâ” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, “Bu da bizdendi” desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğulayım…!

[1] Berd ü selâm: Serin ve emniyetli.
[2] Ba’sü badelmevt: Öldükten sonra dirilme.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/cag.ve.nesil/a244.html
———————–

(Günahlara ağlamak)

Bence Tam Ağlama Mevsimi

M. Fethullah Gülen, Yağmur, Ekim-Kasım-Aralık 2002, Sayı 17

Bence Tam Ağlama Mevsimi
“Zihnî dehr elinden her zaman ağlar
Vardım bahçesine bâğubân ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı.” (Zihnî)

Gönüldeki hüzün-keder, neş’e-sevinç, merhamet-şefkat.. gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O’na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismânî ve rûhânî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, gayriiradîdir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar.

Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O’na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O’nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O’nu okumasına, O’nu duymasına, O’nu talep etmesine, O’nu bilmesine ve O’nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve “Leylâ” der ağlar.

Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir; her zaman O’nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur; bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O’ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr’ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli’ne uyanma, O’nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O’nu dinleme ve O’ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışma demektir.

Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; dolar ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir. Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da “Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!” mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar.

Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir.

Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir rûhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telâş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.

Hazreti Yakub’un Yusuf ve Bünyamin’e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de, bu Yüce Nebi’nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabil ağlamaların da hiçbir mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf’un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: “Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin.” (Yusuf, 12/92) diyecekti. Onlar da “Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ – Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır.” (Yusuf, 12/91) ile ona mukabelede bulunacaklardı.

Allah için ağlama, O’na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur, aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur.

Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber’in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O’na bir hüzün ve ağlama peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Sen’in kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Aziz Sen’sin, Hakîm Sen’sin.” (Maide, 5/118) mealindeki âyetle “Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.” (İbrahim, 14/36) mânâsına gelen beyanı tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah’ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah’a ulaştırınca da Cenâb-ı Hak: “Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim.” bişaretiyle O’nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.[1]

O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler.

Hüzün ve ağlama, hak dostlarının her zamanki hâli ve gece-gündüz inleyip durma da Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur. Âşığı gözyaşlarından ötürü ta’n edenler kendi hamlıklarını mırıldanmış sayılırlar. Hasretle yanan sinelerden bir şey anlamayanlar da ötede hasret ve hicran içinde sabahlar-akşamlarlar.

Kur’ân sık sık ciğeri kebap, gözleri giryan insanlara dikkat çeker ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar:

O, ruhun selâmeti adına, âhiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti, ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan gözleri takdirlerle yâd etme sadedinde: “O rabbânîler, kitaplarında geleceği vâdedilen Peygamber’i (Kur’ân’ın soluklarıyla) dinlediklerinde ağlayarak çeneleri üzere yere kapanır ve içlerinde her an artıp duran bir huşû yaşarlar.” (İsra, 17/107-109) der ve Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacat armağanı gibi değerlendirir.

Allah, Meryem sûresinde değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil, takdir ve tahsin ettikten sonra: “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.” (Meryem, 19/58) diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar.

Önceki din ve başka kitaplarla ilk tembihini almış olan, müteâkiben Son Peygamber’den son mesajı dinlerken hâlden hâle giren eski mü’min, yeni mûkinleri tebcil sadedinde de Kitab-ı Mübîn: “Onlar, Peygamber’e inen Kur’ân’ı dinlediklerinde ondan anlayıp zevk ettikleri haktan ötürü sen onların gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.” (Maide, 5/83) şeklinde ferman ederek, gözyaşlarının nezd-i ulûhiyetteki önemini ihtar eder.

Kezâ Kur’ân, Allah yolunda mücahede için, gerekli imkâna sahip olamadıklarından ve bu konuda kendilerine bir el uzatılamadığından dolayı “Habibim! Sen onlara: Size binek olarak verecek bir şey bulamıyorum, dediğinde, (düşmanla savaşa iştirak edemediklerinden ötürü evlerine) gözleri yaşlarla dolu olarak döndüler.” (Tevbe, 9/92) fermanıyla daha başka gözyaşı kahramanlarını nazara verir ve semanın takdirleriyle o kırık kalbleri teselli eder.

Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu hatırlatmanın yanında, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkındaki ikaz ve tembih de yine Kur’ân’a ait. Kur’ân “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82) irşadıyla ağlamanın önemine farklı bir göndermede daha bulunur.

Kur’ân onlarca âyetle ve farklı üslûplarla hep aynı gerçeği hatırlatır ve bize, konumumuza göre bir duruş belirlememizi salıklar.

Kur’ân’ın bu ısrarlı tembihleri karşısında onun aydınlık ruh mübarek Mübelliği de hayat-ı seniyyelerini hep bu çizgide sürdürür:

O, arkadaşlarına yer yer: “Müjdeler olsun nefsine hakim olana! Müjdeler olsun (misafir kabul etme adına) evini geniş ve müsait tutana.! Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökenlere!”[2] diyerek âdeta üç basamaklı bir miraç yolunu gösterir ve onları kendi ufkuna çağırırdı; çağırır ve “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.”[3] ferman ederek arkadaşlarının nazarlarını da fizik ötesi dünyalardaki ürpertici şeylere çevirirdi.

Onlara, hep âh u vâh edip ağlamayı salıklar ve riya ile kirlenmemiş, haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkatlerini/dikkatlerimizi çeker: “İki göz vardır ki ötede onlara ateş dokunmaz: Biri, Allah karşısında haşyetle yaş döken göz, diğeri de hudut boylarında ve düşman karşısında ayn-ı sâhire.”[4] diyerek irşadda bulunurdu.

Bu mazmunu farklı bir üslûpla vurguladığı bir başka münasebetle “Memeden çıkan sütün dönüp memeye girmesi nasıl mümkün değildir; (âdet-i ilahî açısından) öyle de, haşyetullahla ağlayıp inleyenin de Cehennem’e girmesi asla söz konusu olamaz.”[5] der ve gözyaşlarının nezd-i ilâhîdeki kıymetine vurguda bulunur.

Hele bir de bu ağlayıp sızlama, halka kapalı Hakk’a açık yerlerde gerçekleştiriliyorsa.. doğrusu böyle bir şeyi değerlendirecek bir kıstas bilmediğimi itiraf etmeliyim…

O her yerde ve her zaman bu kabil şeyleri hatırlatıyordu ve hatırlattığı şeylerin de gerisinde değil, her zaman arkasındaydı; evet O namaz kılarken, iç ağlamalarından ötürü, sinesinde âdeta değirmen taşlarının çıkardığı ses gibi bir ses duyulurdu.[6]

İbn Mes’ud’a, kendisine bir miktar Kur’ân okumasını emretmişti, o da Nisa sûresinden bir kısım âyetler okuyup da nihayet “Her ümmetten bir şahit (peygamber), Seni de bunların üzerine şahit getirdiğimiz zaman bakalım nasıl olacak!” (Nisa, 4/41) mealindeki fermana geldiğinde eliyle işaret edip kesmesini söyledi. İbn Mes’ud diyor ki, “Dönüp baktığımda gözleri şakır şakır yaş döküyordu.”[7]

O yaş döküyordu da, o seçkinlerden seçkin arkadaşları sessiz mi duruyordu; hayır! Onlar da ağlıyor ve bazen ağlamalarını âdeta bir âh u vâh korosuna çeviriyorlardı. “Siz, bu sözü mü (Kur’ân) tuhaf buluyorsunuz; (bulup da ağlayacağınıza) gülüyorsunuz.” (Necm, 53/59-60) mealindeki âyetleri onlara hatırlatınca, hepsi birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu. Bu manzara karşısında O da bu âh u efgâna iştirak edip gözyaşları dökmeye başladı. Bu defa da O’nun ağlamalarıyla rikkate gelen ashab bütünüyle kendilerini ağlamaya saldılar.[8] Zaten onlar her zaman ağlayıp inlemişlerdi; evet bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve akıbet korkusuyla, bazen de ufuklarının kararmasıyla; ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi.

Aslında, Allah’a en hızlı ulaşan dua ve niyazların kaderi de büyük ölçüde iç sızlamalarına ve gözyaşlarına bağlanmıştır. Bağlanmıştır; zira gönül heyecanlarını gözyaşlarından daha seri, daha duru aksettirecek bir başka şey göstermek de mümkün değildir.

Gönülden hıçkırıkların bayrak çektiği yerlerde, günah orduları tarumar olur gider.. hüşyâr gönüller, gelip vicdanlarına çarpıp geçen kabul esintileriyle âdeta berd ü selâm yaşar ve serinlerler.

Hayatlarını Allah için hep âh u vâhla geçirenler, gök ehlince sadakat ve aşk bülbülleri sayılırlar. Onlar şakıdıklarında bütün ruhanîler seslerini keser ve onları dinlemeye koyulurlar. Ağlama eğer bu ise ve o, gözler yoluyla gönlün köpüren çağlayanları ise, insan onu ebediyete bağlayıp fevkalâde bir gizlilik içinde Ebedler Sultanı’na sunmalı; riyâ ve süm’a ile kirleterek sineklerin önüne koymamalıdır.

Işığını kaybetmiş ve her yanıyla toz-duman bir dünyada yaşıyoruz; hepimiz birer ağlama bülbülü edasıyla başlarımızı mum gibi önümüze eğip bin bir isyan ve günahlarımızı düşünerek öyle bir çığlık koparmalıyız ki, bütün gök ehli ellerinde nurdan çerağlar bu ağlama şölenine koşup gelsin. Ateşin bacayı sardığı şu günler, tam gözyaşlarıyla boşalma zamanıdır. Gözyaşları her türlü şeytanî oyunun büyüsünü bozacak sihirli bir iksirse –ki öyledir– gezip durduğumuz, oturup kalktığımız her yerde kaba sevinçlerle tepinme yerine gözyaşlarıyla serinlemeye çalışmalı ve hep ağlamalarla âh u efgânları dindirme yolunda koşmalıyız.

Aslına bakılacak olursa gözyaşları, İsa Nebi’nin nefesi gibi, cansız cesetlere can olma sırrını taşımakta ve âb-ı hayat gibi, ulaştığı her yerde hayatla çağlamaktadır. Halka kapalı Hakk’a açık gece koylarını ağlamalarıyla derinleştirenler, çığlıklarıyla ruhlarına feryat mûsıkîsi dinletenler bugün olmasa da yarın mutlaka dirilirler ve gezdikleri yerlerde hayat kokusuyla eser dururlar.

Seccadeler kuruyalı yıllar oldu; seneler var kulaklarımız gönül çığlıklarına hasret.. çöller gibi kupkuru atmosferimiz.. hicranla yanan sinelerin nasıl yandığını hissetmiyor gibiyiz.. çehrelerimiz âdeta birer buz parçası, bakışlarımız anlamsız.. sinelerimizde kıvrandıran acıdan iz yok, simalarımız asla inandırıcı değil.. bu gafletle geleceğe yürümemiz, yürüyüp varlığımızı sürdürmemiz çok zor olsa gerek…

Gözlerimizin yaşı dindiği günden beri, göklerin bereket pınarları da bir mânâda kurudu. Artık yağmıyor ilham yağmurları; bitmiyor güller, lâleler; gökten gelen ışıklar aksak ve vakit vakit esen yeller de perişan.. sema sakinleri âh u efgâna susamış, bulutlaşacak rahmet durmuş gözyaşlarından imdat bekliyor.. Zihnî deyişiyle: “Gül ile sümbülü sanki hâr almış / Süleyman tahtını siyah mâr almış / Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış / Gama tebdil olmuş ülfetin çağı…” Kim bilir belki ruhanîler de “iş başı” demek için bizden gözyaşı bekliyorlar. İhtimal biz dört bir yanımızı kuşatan dertlerden âh u vâh edip ağlayınca, melekût ufku da tül tül rahmet yüklü bulutlarla dolacak ve gözyaşlarımızın önünde sürüklenen günahlarımızı, isyanlarımızı, saygısızlıklarımızı, densizliklerimizi gördükçe onlar da sevinç neşideleriyle coşacak ve şefkatle üzerimize boşalacaklar..!

İhtimal bazen bizler, mevlid meclislerinde -şerefi mevlide ait- gül sularını yüzlerimize-gözlerimize sürdüğümüz gibi, gök ehli de, hicranla yanan sinelerin soluklanmaları sayılan gözyaşlarını yüzlerine-gözlerine sürüyor ve bunu kendilerine sunulmuş en değerli bir armağan sayıyorlardır..

Günahlarımız, hatalarımız dağlar cesâmetinde; nedâmetlerimiz, nedâmet gözyaşlarımız riyâ ve süm’a edalı; gönüllerimizde ızdıraptan eser yok; ağlayıp sızlamalarımız büyük ölçüde dünyevî ve ma’siyet televvünlü. Bu vaziyette bizim başka şeye değil, birkaç asırlık kirlerimizi arındıracak pişmanlık gözyaşlarına ihtiyacımız var. Bizler ancak onlarla tevbe kapısına ulaşabilir ve onlarla ziyan olmuş ömrümüzü yeniden inşa edebiliriz.

Adem Nebi gözünde büyütüp Everest tepesi hâline getirdiği sürçmelerini gözyaşlarıyla eritip yerle bir etti; çıtır çıtır yanıp da etrafa kokular saçan öd ağacı gibi o da, içten içe yanıp çevresine saldığı nedâmet iniltileriyle ruhanîlerin, meleklerin metâfı olma ufkuna yükseldi. Gün gelip de çile bitince, doğan her gün artık onun affına ferman renkleriyle tülleniyordu.

Bunca günah, bunca ma’siyet ve o ölçüdeki hicrandan sonra zannediyorum bize de hep yalnızlık koylarını kollamak ve gecelerin siyah örtüsünü başımıza çekerek, Hak tecellilerine açık, o kimsenin göremeyeceği yerlerde başımızı yere koyup hıçkıra hıçkıra ağlamak düşüyor. Vefasızlığımıza, bir türlü samimi olamayışımıza, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizişimize, durduğumuz yerin hakkını veremeyişimize, mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemeyişimize ve bizim gibi davrananların münasebetsizliklerine öyle bir ağlamalıyız ki, vazifesi ağlamak olan gök ehli dahi bundan böyle hep bizim çığlıklarımıza gözyaşı döksünler…

Evet biz, bize bahşedilen yerimizi koruyamadık, durduğumuz yerde kararlı, şuurlu ve ihlâs derinlikli duramadık. El elden çözüldü, yar elden gitti, gülleri hazan vurdu, bülbüller âha düştü. Çeşmeler kesildi çaylar kurudu, âdeta her yanda dikenler salınıyor ve her tarafta saksağan sesi. Gönüllerimizin diliyle bir şeyler söylemeli, hasret ve heyecanlarımız üzerine gözyaşı iksirleri saçarak bu kurumuşluğa bir son vermeliyiz.

Yaradan bize vücud, hayat, his, şuur, idrak.. gibi nimetler lütfederek, bizi donanımımıza göre yaşama ufkuna yönlendirdi. Bizse her şeyi hevâ ve hevesimize kurban ederek, konduğumuz yerin çok gerisine, gerilerin de gerisine çekilerek insanca yaşamayı kirlettik ve kirlendik. Hiç olmazsa, bundan sonra olsun ömrümüzü kalbimizin çizgisinde yaşamamız gerekmez miydi..!

Gelin, bugüne kadar gülüp eğlenmelerimize karşılık biraz da feryad ü figân türküleri söyleyelim.. nefsânî yaşamaya veda edip biraz olsun dertlenerek hayatın başka renklerini de duymaya çalışalım. Dert söyleyip dert dinleyelim ve dertlileri dinleyene yakın durma yollarını araştıralım.

Ömrümüzün işe yarar günleri büyük ölçüde boşuna gitti. Artık ufukta bu hayat gündüzünün gecesinden emareler var. Bundan böyle bize kalkıp o uzun gece için, sönmeyen bir çerağ tutuşturmak düşüyor. Bundan sonra olsun, kendimize gelmeli, dağınıklıklardan sıyrılmalı, özümüze dönmeli ve ciğerlerimizin hasretini gözyaşlarıyla soluklamalıyız.. ve bilmeliyiz ki, Hak katında toprağın bağrına, gözyaşlarından daha aziz hiçbir şey damlamamıştır. Bugün toprağa dökülen o damlalar, çok yakın bir gelecekte her tarafı İrem bağlarına çevirecektir. Gel, çöllerden daha kuru şu beyâbanda herkese gözyaşlarının sâkisi olalım ve güftesi heyecan, bestesi ağlama en taze meyvelerden yepyeni ziyafetler tertip edelim.

[1] Müslim, İman 346
[2] Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhib 4/116
[3] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Fezâil 134
[4] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 12
[5] Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 8; Nesâî, Cihad 8
[6] Ebu Davud, Salât 157; Nesâî, Sehiv 18
[7] Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 33; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 247
[8] Beyhakî, Şuabü’l-İman 1/489

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/beyan/a4678.html

TEVBE HUTBESİ

HAŞİR-10 (17 Şubat 1978)

HER NAZARİ İNANÇ, MUTLAKA AMELİ DURUMLA, SALİH AMELLE TAKVİYE EDİLMELİDİR…

TÖVBE İLE HAKKA DÖNMEK GEREKİR…

CENNET, İMAN VE SALİH AMELLE KAZANLIIR…

KUDSİ HADİS: “KULUM BENİ NASIL ZANNEDERSE ONA ÖYLE DAVRANIRIM”

ZİNA EDİP ÇOCUĞUNU DA ÖLDÜREN KADININ TÖVBE ETMESİ, AFFINI DUYUNCA SECDEYE KAPANMASI…

YAŞLI GÜNAHKARIN TÖVBE ETMESİ, AFFINA SEVİNMESİ…

MAHŞERDE HESAP YERİNE BAKIP, AFFI UMDUĞUNU SÖYLEYENİN AFFEDİLMESİ…

HZ.ADEM’İN TÖVBESİ…

HZ.MUSA’NIN TÖVBESİ…

HZ.DAVUD’UN TÖVBESİ…

HZ.SÜLEYMAN’IN TÖVBESİ…

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İllâ men tâbe veâmene ve amile amelen salihan…” (Meryem, 19/60)

——————————————————————————–
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
——————————————————————————–
Anlatılan her meselenin bir nazari yönü vardır bir de meselenin ameli yönü vardır. Nazari yönünde biz anlatılan şeye inanmaya çalışırız.

Safi temiz inancımıza mani engelleri bertaraf etmeye, kanaatımızı dupduru hale getirmeye çalışırız.

Bu kanaatı mücerret planda bırakmamak için ameli durumumuzla işin imdadına koşarız.

Her nazarinin yanında, ameli durum yoksa, o zayıftır devam etmez, kısa ömürlüdür çabuk söner.

Allah’a inanıyorsunuz, bunu sağlamlaştırmak pekiştirmek için, Mevlayı Mütealin kapısında, yüzünüz mütemadiyen onun kapısında, eşiğinde olması gerektir.

Bu sağlam kanaatinizin solmaması, itikadınızın ölmemesi, iç aleminizin sönmemesi için bunda zaruret vardır.

Rasulüllah’a inanıyorsunuz. Hakkında destanlar yazacak şekilde ona inansanız, fakat sünnetini kendinize rehber etmeseniz, o yolda bir müddet yürüseniz dahi, bir gün inhiraf edecek ve ayrılacaksınız.

Rasulü Ekrem’e kanaatiniz, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile olacaktır. Arkasından ayrılmayacak, dediklerini terk etmeyecek, kendisinin pişdar olduğunu bir an hatırdan çıkarmayacaksınız.

Öldükten sonrda dirilmeye mi inanıyorsunuz? Delillerle bürhanlarla bu meseleyi takviye ettikten, zıtlarını kalpten ve kafadan sildikten, aksine ihtimalleri yıktıktan sonra şayet, amelle işin imdadına koşmaz iseniz, bu dahi uzun ömürlü olmaz, silinir gider.

İşte bu büyük hakikatin dahi ameli bir yönü vardır. Bu ancak ameli yöne dayanarak yaşayacaktır.

Haşre, öldükten sonra dirilmeye yardım edecek ameli yön,

Onun için tevbev edenlerde, hakka rucu edenlerde aranacak vasıflardan bir tanesi bu idi.

“İllâ men tâbe veâmene ve amile amelen salihan…” (Meryem, 19/60)

Bütün bunlarda görülüyor ki, yıkıcı küfür, dalalet ve günahların yıkıcılığını müteakip mümin, Cenab-ı Hakka döndüğü veya döneceği zaman, imandan sonra salih ameli şart koşuyor.

Mümin salih amelle cenneti kazanır…

Mümin salih amelle cehennemden kurtulur…

Mümin salih amelle kıyametin dehşet saçan manzarasından masun kalır…

Mümin salih amelle kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirir…

Mümin vicdanlara cehennemin oturduğu, kalbi ve kafayı sardığı, etrafa salındığı o günde, bütün dehşet engiz manzaralarından ancak salih amelle kurtulur.

Binlerce âyâtü beyyinat bize bu husustaki birinci rüknü anlatıyor

“Ve en leyse lil-insâni illâ mâ se’â…” (35/39)

“İnsanın sa’yinden amelinden başka ne vardır?”

Öyleyse siz bütün kanaatlarenizi ameli durumla takviye etmek mecburiyetinde olduğunuza inanacaksınız. Allah7a imanınız amelle takviye edilecek.

Rasulüllah’a imanınız Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile takviye edilecek.

ÖLdükten sonra dirilmeye inanma kanaatı, sizde ebediyyen bir rehber olarak kalacak, fakat onun rehberliği salih amel sayesinde devam edecektir. Bu rehberi bu kaideyi bu esası ve bu rüknü bırakmayacaksınız. Birinci rüknünüz olarak temessük edeceksiniz.
——————————————————————————–

Ebu Hüreyre anlatıyor:

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü veseslam’a bir kadın geldi. Mescidde onu meşgul bulduğundan kendisini ben dinledim. kadına sordum:

– “Ne halin var?”

– “Ben zina ettim!” dedi…Zayıf vak’a…

– “Bir çocuk dünyaya geldi zinadan ve sonra onu öldürdüm…Benim için bir ferec bir mahrec var mı?” dedi.

Ben memnun olmadığımı ifade ettim sözlerimle, Rasulü Ekrem’in yanına da böyle çıkmasının uygun olmayacağını açıkladım. Sonra namaz kıldık. O da bir tarafta kırık kalbiyle, mahzun gönlüyle namaz kıldı. Namazdan sonra onu gördüm. Rasulü Ekrem’e sokuldum;

– “Yâ Rasûlallâh! Bir zaniye geldi, bir katile geldi, zina etmiş ve sonra doğan çocuğunu öldürmüş, munzam günahlar işlemiş bir mücrime geldi. Ben

“Hiç huzur-ı Rasulüllah’a gelme! der gibi bir şey dedim ona”…

– “Bi’semâ kulte yâ ebâ Hüreyre!”

– “Ne fena söz söyledin yâ Ebâ Hüreyre!”

– “İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen salihan…”

– “Bilmiyor musun, Kur’an bütün bu senin dediğin günahları saydıktan sonra diyor ki:

“Ancak tövbe eder, Allah’a döner, kalbiyle Allah’a teveccüh eder, iman eder, salih amel yaparsa Allah, onun şer kabiliyetini hayır kabiliyetine çevirir, deftei â’mâlindeki seyyiâtı hasenâta çevirir. En kötüyü en mücrimi ve ücrimeyi en masum, en safi hale getirir”…

Yerimden fırladığım gibi kadının yanına koştum, Rasulü Ekrem’in dediğini dedim…Kadın bir “Hey!” çekti ve secdeye kapardı…Allah’a rucû ediyordu…
——————————————————————————–

Mekhûl, Tabiin imamı, bize ayrı bir vakayı anlatıyor. Bu vakayı mürsel olarak anlatıyor, çünkü doğrudan doğruya Allah Rasulü anlatıyor…

Allah Rasulü oturuyordu mescidde…Yaşlı ihtiyar biri, ayakları vücudunu zor taşıyan bir ihtiyar içeri girdi, kiprikleri dökülmüştü, gözleri göremiyordu, rasulü Ekrem’in dizlerine dizlerini karşı verdi ve oturdu:

– “Racülün şeyhun fecera ve gadera yâ Rasûlellâh! Hel min tevbetin lehû”

– “Gadretmiş, fücur yapmış, günaha girmiş, işi bitmiş bir yaşlı…Tevbe var mı ey Allah’ın Rasulü?” dedi.

Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem:

– “Eteşhedü enlâ ilâhe illallâh ve enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû”…

“Sen bunu diyor musun?”…Adam içinden gele gele söyleyince Allah Rasulü:

– “Allah senin fücûrunu da gadrini de her şeyini bağışladı” buyurdu.

Yaşlı için gençlik bağışlanmış gibi olmuştu…kapalı cennet yolu, tıkanmış cennet yolu açılmış gibi olmuştu…Ayaklarına beline bir zindelik gelmiş gibi olmuştu… “Allahüekber!” deyip secdeye kapanıvermişti
——————————————————————————–

Hakkın kapısı dönecek, kalbini düzeltecek, imanına salih ameli inzimam ettirecek, Rabbinin kapısında sağlam bir kullukla devam edeceksin…

Kanaatlerin de bu sayede kuvvet kazanacak, haşir akidesi rusuh bulacak ve sen onunla hayatını tanzim etme imkanını bulacaksın…İman ve salih amel…

Saniyen saniyen, Rahmet-i ilahi en son ve ilk menca ve melceğimiz…Ondan başka kuvvetle ümit bağladığımız, hiç bir yer yoktur.

Mevlayı Müteal okuduğum ayetle bizim nazarlarımızı ve hissiyatımızı, içimize inşirah hasıl eden bu ilahî ufka çekiyor, Rahmetini nazara veriyor…

Rahmet-i ilahi ile nmahşerde kurtulacaksınız…

Rahmet-i ilahi ile kabir koridorunu geçecek, Rahmet-i ilahi ile hesap cenderesinden çıkacak, Rahmet-i ilahi ile cennete vasıl ve yine Rahmet-i ilahi ile cehennemden masun ve mahfuz olacağız.
——————————————————————————-

“Ene ınde zanni abdi bî ve ene ma’ahû haysü yezkürunî”

“Ben, kulum beni nasıl zannediyorsa öyleyim. Beni nerede nasıl anarsa orada öyle zuhur ederim, tecelli ederim. Kulum beni zannettiği gibi bulur”

Rasulü Ekrem tatlı bir tabloda anlatıyor:

“Kulun hesabı görülüyor, defteri dürülüyor,

“Vesîkallezîne keferû…” (39/71)

güruhu arasında yerini alıyor, ayakları kamçılaya kamçılaya: “Velteffetissâku bissâkı…” (75/29) ayetiyle ifade edilen dehşetli bir manzara içinde cehenneme doğru sevkediliyor…

Bir aralık dönüp de hesabın görüldüğü yere bakıyor. Rabîm ve Rahmân olan Allah soruyor. Rahmaniyet ve Rahimiyetiyle hazırladığı cennetten mahrum kalan bu zatın bakışına bakıyor da soruyor::

– “Sorun kuluma niçin geriye baktı?”…Soruyorlar:

– “Niçin dönüp de hesap mahalline baktın?”

– “Ben Rabbimi böyle düşünmüyordum!………………………………

Ben öyle düşünüyordum ki……………….

Ne kadar günahla gelmiş olursam……..olayım…………………….haydi seni affettim desin………..beni cennete koysun……………………..

Rahmet ihtizaza gelmişti, Gufran tepesinde onu örten bir perde halindeydi…

Allah ferman ediyordu:

– “Kulumun yüzünü cennete çevirin ve oraya koyun!”……..

Biraz evvel ayakları kamçılayarak yürüyen kul:

“Vesîkallezînettekav……” (39/73) ayetiyle anlatılan, tasvir edilen zümre arasına girmiş ve cennete sevk oluyordu…………………………

Rahmet-i İlahî’den…………………ümid ederim ki…………………… o kul ben olayım!……………….

O kadar cürmüme rağmen, Cenab-ı Hak bağışlasın, iyi insanların………… içinde, salihlerin içinde……….. bu bendeyi de cennete koysun ……………………
——————————————————————————–

Müminin en mühim melcei, müminin en kuvvetli nokta-i istinadı Cenab-ı Hakkın rahmetidir ……………. Bu Rahmetten zerre kadar ümidinizi kesmeyin.

Cenab-ı Hakkın rahmetinden ancak kafirler ümidini keser (12/87).

Cürmünüze bakmadan gönlünüzü Allah’a verin. Cenab-ı Hakka çok itimad edin. Sizi mahşerin dehşetinden kurtaracağına itimad edin ve cennete koyacağına kavi bir iman ile iman edin.
——————————————————————————–

Üçüncü nokta-i istinadınız sizin tövbe olsun. Mevlaya rucû’unuz olsun. Bin türlü günah işledikten sonra, yeniden ona dönme duygusu ve düşüncesi içinizde silinmesin.

Yolun neresinde olursanız olunuz, günah ne noktaya varırsa varsın, isyanlar nasıl sizi kaplarsa kaplasın fakat günahlarınızın ve isyanlarınızın, onun gufran deryası içinde daima bir köpük parçasından ibaret olduğunu düşünün.

Her şeyin bittiği ve tükendiği yerde::

“Ey Rabbim!” dediğiniz an, O’nun sizin içinizde inşirah hasıl edecek mübarek “Lebbeyk!” sesini duyacağına itimad edin…

Tövbe duygu ve düşüncesini, hayat yolunun hiç bir noktasında kafanızdan çıkarmayın. Bu yolda bu ebedi yolda önünüze çıkacak pek çok gaile, pek çok dehşet salıcı manzara vardır.

Kabirden, Rabbinizin cemalini göreceğiniz âna kadar, korkunç şeylerle karşı karşıya kalacaksınız ki bütün bu yollarda bir rehber olacak tövbeniz…

Hayatınızın belli safhalarında günah işledikten sonra, O’na dönmenizi ifade eden çeşitli varyantlar halinde, zikzaklar halinde “Tübtü ilallâh” sözleriniz karşınıza çıkacak, bu karanlık yolda size ışık tutacak ve her vadide, Nebilerin şefaat gamzeden soluklarını duyacaksınız. Mendinizi yanlız hissetmeyeceksiniz…
——————————————————————————–

Hz. Adem günah işledi…

Günah hıristiyan anlayışı içinde Adem’den bize intikal etmedi. Cibilliyet-i beşeriyede vardı günah işlemek. Aka akıllı Nebi ne yaptı?

“Kâlû rabbenâ zalemnâ enfüsenâ…” (7/23) …………………

“Rabbimiz…………….nefsimize zulmettik………………

Eğer magfiret etmezsen. hüsranda olanlardan olacağız……………. diyordu………………

Bam teline dokunmuştu…………..

Gufranın kapısını güzel çalmıştı……………

Rahmete iltica etmesini güzel bilmişti…………….

“Fetelekkâ âdemü min Rabbihî kelimâtin fetâbe aleyh” (2/37)

“Rabbinden ilham alıp bellediği kelimelerle Rabbine tövbe etti”

“İnnehû hüvettevvâbürrahîm”

“O tövbeleri çok kabul edendir” ayeti karşısında bir ufuk gibi idealleşiyor, idealleştikçe Hz. Adem’in iştiyakını arttırıyor, bir abide gibi yükseliyordu.

Adem, Allah’ın Tevvâb ve Rahîm olduğunu görmüş, Nübüvvetin yüksek payesine yeniden yükselmiş, kendisinden istenen vazifeyi yapmıştı.
——————————————————————————–

Kelimullah olan Hz. Musa, bir darbe ile birisini öldürdükten sonra:

“Kâle Rabbî innî zalemtü nefsî…” (28/16)

“Rabbim nefsime zulmettim, günah işledim, katl yaptım, beni magfiret et!” diyordu…

“Magfiret et!” diyen Hz. Musa’ya:

“Fe gafera leh!”

“Rabbi onu bağışladı” hitabı yetişiyor, magfiret ettiğini ifade ediyordu.
——————————————————————————–

Hz. Davud… O kalbini mızrap haline getiren ve sinesinde bin insanın ısdırabını taşıyan Hz. Davud, “Fezanne Dâvûdü ennema…” (38/24)

Hz. Davud, Allah’ın kendisini imtihan ettiğini zannetmiş, isitgfar etmiş ve secdeye kapanmıştı…

Venab-ı Hak onu yeniden Peygamberlik payesiyle serfiraz kılmış, magfiret buyurmuştu…
——————————————————————————-

Hz. Süleyman, “Fagfirlî…” (38/35) deyince Cenab-ı Hak, seni de “Magfiret ettim!” diye ferman etmişti. Tarihin hangi vadisinde olursa olsun, sözü sohbeti, edası, havası yerinde, kâmet-i bâlâsı mükemmel binlerce insan, binlerce vadide:

“Rabbim!” dediği an imdadlarına koşulmuş:

“Festecâbe lehüm Rabbehüm..” (3/195) Ferman-ı Sübhanîsiyle onlara mukabele yapılmış, muamele yapılmış, günahları magfiret edilmiş, eski payeleriyle serfiraz edilmişlerdir.
——————————————————————————–

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz:

Beşer nerede ne zaman ne yaparsa yapsın, elverir ki bütün kalbiyle yeniden Mevla’ya dönsün, düştü fakat yeniden doğrulsun; ekin gibi tıpkı…doğrulsun, Mevla’ya teveccüh etsin…

Çamura düştü; üstünü başını silsin…yeniden Mevlayı Müteala doğru koşsun.

Rabbini daima Gafûr ve Rahîm olarak bulacaktır…

20’inci asrın 500-600 milyonu aşkın, bütün günahkar Müslümanları, mücrim Müslümanları, Cenab-ı Hakkın bu engin Rahmetinden ümitlerini kesmesinler!

Dünyevî hapyatlarını Cenab-ı Hak mamur edeceği gibi, bu sayede uhrevî hayatlarını da mamur edecek, dünyada da uhrada da onları mesut ve bahtiyar kılacak, Nebilerin arkasında haşr ve neşr edecektir.

Allahü teala ve tekaddes hazretleri, bizleri yolunda daim ve kaim eylesin. Her türlü dehşetten kurtulmamızın vesilesi olan salih ameli yapmaya, tövbe ile serfiraz olmaya, Rahmete bel bağlağmaya bizleri muvaffak kılsın!..
——————————————————————————- Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……………………………………………………………………………………………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…
İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

http://drmavi.sitemynet.com/fgulen/

TEVBE (menba.org)

اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّا بينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرينَ

Bakara 222…Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever

اَلَّذينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذينَ امَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحيمِ

Mümin / 7. Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).

وَالَّذينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّهِ اِلهًا اخَرَ وَلَايَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتى حَرَّمَ اللّهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَايَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ يَلْقَ اَثَامًا () يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيمَةِ وَيَخْلُدْ فيه مُهَانًا () اِلَّا مَنْ تَابَ وَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُولئِكَ يُبَدِّلُ اللّهُ سَيَِّاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَحيمًا

Furkan 68-70 / Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı (nın cezasını) bulur; Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allahı onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا تُوبُوا اِلَى اللّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا

Tahrim 8 / Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün…

HADİS…

* Hâris İbnu Süveyd anlatıyor: “Abdullah İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) bize iki hadis rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’ dendi, diğeri de kendisinden. Dedi ki: “Mü’min günahını şöyle görür: “O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür” İbnu Mes’ud bunu söyledikten sonra eliyle, Şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır.

Sonra dedi ki: “Ben Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini duydum: “Allah, mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: “Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: “Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır. ”

Müslim’in bir rivayetinde şu ziyâde var: “(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: “Ey Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.”

* Zirrü’bnü Hubeyş anlatıyor: “Saffân İbnu Assâl el-Murâdî (radıyallahu anh) bize, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğ’ini rivayet etti: “Mağrib cihetinde bir kapı vardır. Bu kapının genişliği -veya bunun genişliği binekli bir kimsenin yürüyüşüyle- kırk veya yetmiş senedir. Allah o kapıyı arz ve semaları yarattığı gün yarattı. İşte bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe için açıktır. ”

* Ebü Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim güneş batıdan doğmazdan evvel tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder.”

* İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Son nefesini vermedikçe Allah, kulun tevbesini kabul eder. ”

* Ebü Musa (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Aziz ve Celil olan Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Gece günah işleyenlerin tevbesini kabul etmek için de gündüz elini açar, bu hal, güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir. Burada “el”, Allah’ın ihsan ve fazlından kinayedir

* Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: “Hayır yoktur!” dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir?” dedi. Ve ilâve etti: ” Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. ”

Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi” dediler. Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”

Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü sâlih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.” Bir diğer rivayette (aynı hikaye ile ilgili olarak) şöyle denmiştir: “Allah Teâla beriki köye adamdan uzaklaşmayı, öbür köye de yaklaşmayı vahyetti, sonra da: “Adamın geldiği ve gitmekte olduğu köylere uzaklıklarını ölçüp kıyaslayın” dedi

* Hz.Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanoğlunun herbiri hatakârdır. Ancak hatakârların en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.”

* Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: “Günahlarınız semaya ulaşacak kadar çok bile olsa, arkadan tevbe etmişseniz, günahınız mutlaka affedilir.”

* Ebu Eyyub radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”

* Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir hadis-i kudsi’de) Rabbinden naklen buyururlar ki: “Bir kul günah işledi ve: “Ya Rabbi günahımı affet!” dedi. Hak Teâla da: “Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim günahımı affet!” der. Alllah Teâla Hazretleri de: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.” Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabbim beni affeyle!” der. Allah Teâla da: “Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!” buyurdu.”

* Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri diyor ki: “Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.”

* Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Beni İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkardı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü: “Beni Allah’la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabülâleminin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâla Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kadir misin?” dedi. Günahkara da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.” Ebu Hüreyre radıyallahu anh der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münasebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de heba etti.”

* Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: “Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın. Allah’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!” Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz’a emrederek: “Sende ondan ne varsa bana toplayıver!” dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. “Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?” diye Rabb Teâla sordu. “Senden korktuğum için ey Rabbim!” cevabını verdi. Allah Teâla Hazretleri bu cevap üzerine onu affetti

PIRLANTA SERİSİ…

Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, sapdırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hisabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hisablaşması şeklinde ta’rif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmakdır. Diğer bir ifade ile, günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddî olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhdaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah, erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe” ile çimlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemekdir. Gözlerin döneyazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açdığı gediği kapatacak seviyede, âh-u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!

İnsanlar dünyaya günahsız ve masum olarak gelirler. Hiçbir eğrilikleri yoktur. Fıtratın bu temiz ve doğru yolundan ayrılan insanlar, kendilerini kuvve-i inbatiyesi olmayan bir toprağın bağrına atar ve orada çürürler. Evet, günahlar insanları, yolun kenarına atıp çürüten faktörlerdir. Günahtan sonra insanın yeniden rücûu hakkında bir ayette “Ve enîbu ilâ rabbiküm ve eslimû.” (Zümer, 39/54) “Allah’a inâbe edin (döndüm-geldim) deyin, Allah’a teslim olun” buyuruluyor. Öyleyse tevbe, insanın bazen günahlarla temizliğini yitirince, hemen temizlenip asliyetine dönmesidir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.” Yani günah işleme fikri artık onun dimağında gelişmiş olur. Nasıl ki merdivenin ilk basamağına adım atan bir insan, ikinci basamağa adım atma fikrine de hazırlanır. İkiye atan, üçe çok rahat adımını atar ve bir kere günah istikametinde perdeyi yırtınca -Allah korusun- artık sıkılmadan, haya etmeden, peşi peşine çok günahlar işleyebilir..

Ve günah merdivenlerinden aşağıya, gayyaya doğru gitmeye başlar. Onun için yine büyük bir söz sultanı diyor ki: “Herbir günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Tevbe, bu yolları tıkama, aşağıya doğru atılan adımı değiştirme, insanı Allah’a götüren helezona girdirme ve Allah’a yükseltme gayretidir.

Tevbe şaşmışlıktan, yoldan çıkmışlıktan sonra, tekrar dönüp-gelip sahibini bulmadır. Onun içindir ki; Efendimiz Buhari ve Müslim’deki bir hadislerinde bu dönüşü şu şekilde anlatmaktadır: “Allah kulunun tevbesinden sonsuz derecede memnun ve mesrur olur. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, “Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun” diyor. İşte tevbe eden kulu karşısında Cenab-ı Hakk’ın ferahı bu adamınkinden daha fazladır.”

Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk’a aittir. İşte bu ma’nâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.” buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri kapanmış, bütün menfezleride tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?” diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terketmedim, siz Beni hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız Beni burada bulacaksınız.” dedi… Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ” demeyi düşürmemeliyiz.

Nasuh, “faûl” vezninde ism-i fail bir kelimedir. Mubalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddînü ennasîha” “Din, nasihattir.” derken, başkaları hakkında hayırhah olarak hareket etmek kasdedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün, İslâm’a hizmet eden güzide müslümanlar, nûranî kadro, Hz.Mesih’in dilinde “kudsiler ordusu” diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslâm’a hizmet eden bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından çıkarmayacaklardır.

Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan kur-tulabilirim.” diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasuh tevbenin bir yanını teşkil etmektedir.

Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek, nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’dan uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (c.c.) bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahî tevbeten nasûha” Yani siz, imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik) düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah, şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa, 4/84). Öyleyse düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Alah’a yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh” denen müstesna yöneliş de bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhda bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür. Ne varki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azîm el-kerîm ellezi lâ ilâhe illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela nüşurâ” “Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir, ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı tevbe ediyorum.”

Allah Rasulü’nden mervi bir hadiste, tevbe ve istigfardan önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyum bi rahmetike esteğîsü eslihlî şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn” “Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma” gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor.
Bu mevzuda yine Efendimiz’den (a.s.m.) şeref südur olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar” diye bilinen bir dua daha mervidir ki oda: “Allahümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike min şerri ma sana’t, ebuu leke bini’metike aleyye ve ebuu bizenbi feğfirli feinnehu leyağfiruzzunube illa ent” istiğfarıdır. Seleften bazıları, “ente” kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafur” isimlerini de ilave etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da Rabbimiz’in iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme mânâsında çok güzeldir.

Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı, tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür. Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz: “Estağfirullah estağfirullah el azîm el kerîm ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum ve etubü ileyh.” veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla işlediğim her günahdan tevbe ettim, pişman oldum..” diyor fakat duygu ve düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifade de, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet tevbe ve istiğfar ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folklörü icra etmiyoruz. Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.
…Günümüz dünyası çarşısıyla, pazarıyla âdeta bir günah deryası haline gelmiş ya da getirilmiştir. Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol gezmekte, her köşe başında kendi ağına düşecek kurbanlarını beklemektedir. Her mümin, böyle bir toplum içinde “her günah içinde küfre giden bir yol vardır” anlayışıyla hareket etmek zorundadır. O, beyninin bütün fakülteleriyle Allah’a müteveccih olmalı, duygu ve düşüncelerinde günaha asla yol vermemelidir. Yanlışlıkla gözüne, kulağına birşey iliştiği zaman, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmeli ve: “Allah’ım, bunu nasıl yaptım bilemiyorum! Böyle bir günah işlemekten dolayı Senden çok utanıyorum” deyip o günahtan duyduğu üzüntüyü dile getirmelidir. Öyle ki bu pişmanlıktan kaynaklanan hüzün, onun bütün benliğini sarmalı ve kalbinin ritmini değiştirmelidir. Aksine böyle bir yakarış ve hüzünle pişmanlığın dile getirilmemesi, o günaha giden yollann açık bırakılması demektir ki, şeytanın o kapıdan tekrar girmesi her zaman mümkündür.

Bu hususta yapılacak olan diğer birşey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı hayat tanınmamasıdır. Mümin, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye kapanıp gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç vakit fevtetmemelidir. Zira ecel gizlidir. Her an gelebilir.

BİR HİKAYE

Bir gün Hz. Muaviye’yi şeytan namaza kaldırır. Hz. Muaviye şaşkınlıkla neden kaldırıldığını sorar: Şeytan ona şu ibretâmiz cevabı verir: “Ben şeytanım. Geçen gün birisi sabah namazını kaçırdı. Kalktığında öyle bir “of” etti ki, onun nedameti yüzü suyu hürmetine Allah pek çok kimseyi bağışladı. Seninki de öyle olur diye korktum ve onun için seni namaza kaldırdım.”
Evet, günahlara karşı ciddi bir nedamet hissi, o günahın açtığı boşlukları kapatabilir. Aksi takdirde açılan gayyalar her zaman bizi içine çekip yutabilir. Bundan dolayıdır ki, çok dikkatli yaşama mecburiyetindeyiz. Çünkü, insan hayatında “kabz u bast”lar sürekli olarak birbirini takip eder ve onu hep boşlukların etrafında gezdirirler.

Çarşıda gözünüz bir harama iliştiğinde, hemen anında mescide gidip, iki rekat namaz kılmalı.. bir an kahkahayla gülme gafletinde bulunulduğunda, derhal bir kenara çekilip tevbe edilmeli.. zira, unutulursa kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb ile irtibat, kesilir ve o günahzede kendini dalâlet ve inhirafların ağında bulur.

Soru: Tevbe ettikten sonra veya tevbe esnasında aynı günaha düşme endişesi varsa bu tevbe geçerli ve yararlı olur mu?

Cevap: İnsan yaratılırken, hata işlemeye kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Yani insanı günaha çekebilecek duygular, hisler vardır tabiatında. Bu duygu ve hisler, iyi şeylere esas teşkil etsin diye insanın tabiatına yerleştirilmiştir. Ama her zaman bunları değerlendirmek mümkün olmayabilir. Meselâ, öfke insana niye verilmiştir? Elbetteki iyi şeyler için. Bununla insan gazilik ve şehidlik de kazanabilir. “El-buğdu fillah vel-hubbu fillah” fehvasınca kin, buğz ve öfke de, sevgi ve muhabbet de Allah için olursa bunlarla insan sevab kazanabilir, kazanabilir de her an hayatını cihadda geçiriyor gibi olur.

Bedenî hislere, şehevanî duygulara sahip bir insan, bunlara sabretse, onun için cihad sevabı hasıl olur. Bunlar zabt u rabt altına alınmadığı zaman ise, insanı başaşağı götürebilirler.
Yani hata, insanın eşi gibidir. İnsan günah ve hataların ağırlığını vicdanında duymalıdır. Duymazsa, hissetmezse tıpkı cansız bir cisim gibi yaşar. Kalbinde bir kısım derunî duygular, latifeler varsa bunlar da zamanla söner.

Öyleyse insan hemen kısa yoldan tevbeye müracaat etmelidir. Hadis-i Nebevî’de: “Her insan hata işleyicidir. Hata işleyenlerin en hayırlısı da (hemen) tevbe edenlerdir” buyurulmuştur.
Tevbeye sarılmalı ve hemen Allah’a teveccüh edip “Eznebtü” “Günah işledim” demelidir. Ayrıca, tevbede, bir daha yapmamaya azim ve cehd olmalıdır. Hiç olmazsa tevbe esnasında insanda tereddüt olmamalıdır. Bundan da öte, kesin ve katî bir şekilde, bir daha dönmemeye niyet ve kasıt olmalıdır.
Ancak, tabiat-ı beşer muktezası olarak insan, sonradan yine -tabii kasıd olmayarak- hata ve günaha girebilir.
Evet, insan tevbe ederken şek ve şüpheye yer vermeden mutlak “Bu sondur” demeli ve kararlı olmalıdır.

TEVBE İLE GÜNAH ÖNCESİ MANEVÎ HÂLİ AŞMA

Hz. Yunus’un (as) kavmini bırakıp gitmesi, sanki, kavminin iman etmesi için nihaî nokta gibi görünüyor. Kendisi için her ne kadar bir zelle de olsa, fakat çok büyük bir hayra kapı açmış gibi. Böyle, işlenen bazı günahlardan tevbe ile, günahtan önceki hâlden daha öte bir hâle ulaşmak mümkündür denebilir mi?

Hz. Yunus (as), kavmini Allah’tan izin almadan terk etti. Peygamberler, kavimlerini terk etmek gerektiğinde de, yine izin alırlar. Meselâ, melekler Hz. Lût’a, bizzat onun kavmini terk etmesi emrini getirmişlerdir. Allah (cc), Hz. Nuh’a gemiye binip, mü’min olanları da yanına almasını ve kavmini öyle terk etmesini emretmiştir. Aynı şekilde, Peygamberimiz’e (sav), Hz. İbrahim’e (as) daha başka bazı peygamberlere de hicret emri verilmiştir. Fakat Hz. Yunus (as), Allah’ın emrini almadan kavmini terkettiği için, malûm mihnete maruz kalmıştır. Şu kadar ki, peygamberin böyle kavmini terkedip gitmesi, kavmi üzerinde önemli bir tesir bırakmış ve o kavim, azap alâmetleri de belirince, hemen tevbe ve istiğfara yönelmiştir.

Kur’an-ı Kerim, bunu benzeri olmayan bir hâdise olarak zikreder: “Bir belde halkının, zamanında inanmaları gerekmez miydi ki, imanları kendilerine fayda versin (ve onları muhakkak bir azaptan kurtarsın. Fakat Yunus’un kavmi hariç.” (Yunus/98) Yunus’un (as) terk edip gitmesi ve arkasından onun kavmini tehdit ettiği azabın işaretlerinin görülmesi, o kavmi birden tebaha getirdi, uyandırdı ve hemen tevbeye koştular. Tabiî bu sonuçta, Yunus’un (as) o zellesi neticesinde maruz kaldığı mihnetin de tesiri olmuştur. Mü’minlerin başlarına gelen musibetlerin, bir hemen verilen, bir de daha sonra verilen iki mükâfatı vardır. Sonrası, Yunus (as), balığın karnında sürekli tesbihte bulunmuştur. Zaten, hep tesbih eden bir insandı. Neticede hem kendisi o mihnetten kurtulmuş, hem de 100 binden fazla insan birden ona iman etmiştir.

Gerçi, bir günah işleyeyim, tevbe edeyim ve daha büyük bin mükâfata nail olayım denmez ve denmemeli. Ancak, insanın kendisini günahsız, suçsuz görmesindense, bata çıka gidip, kendisini hiç görmesi, bir günahkâr bilmesi ve devamlı tevbe etmesi çok daha hayırlıdır. İnsan, hiçbir şeydir; aslında şümullü manâya sahip bu üç kelime bile, insan için çoktur. Sıfırdır insan; ve o, kendisini böyle bilmelidir. Sıfır ne güzeldir; hele o nokta gibi olan sıfır, bir atom mudur, bir partikül müdür; işte insan, kendisini hep öyle bilmeli, böyle olduğuna kendisini inandırmalıdır. Hattâ yan yana pek çok sıfır olarak bilirse, başına gelecek bir rakamla, sonsuz değere ulaşma kapısını açmış olur. Kendisini tamamen sıfır gördüğü, bütün bütün şeffaflaştığı zaman, kendisinde Allah’ın tecellisi için pak bir ayna vasfı kazanmış olur. Allah’ın o biricik Habibi, o en büyük insan için, önce ‘Abdühû (O’nun kulu)’ demiyor muyuz? Evet, kulluktan daha üstün bir makam yoktur. En büyük kul, en büyük insandır. Çünkü onda, Allah mütecellidir dâim.

RİSALE…

Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb’den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder. Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki, (“Kazandıkları günahlar, kalblerini kaplayıp karartmıştır.” Mutaffifîn Sûresi, 83:14.) sırrı anlaşılsın.

NÜKTELER…

İmam Şa’rani der ki:
– Bize ulaşan bir habere göre, bir bedevi Allah’a olan münacatı sırasında ona şöyle yalvarmış:
– Allah’ım, günahta ısrarla beraber, istiğfar etmem, bir alçaklıktır.
Fakat, senin rahmetinin genişliğini bildiğim halde, istiğfarı terk etmem de bir şaşkınlıktır. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım, benim alçaklığımı, senin rahmetine olan güvenim hürmetine affeyle!..

DELİKANLININ TEVBESİ

Utbet-ül Gulam şamatacılığı ve sarhoşluğuyla meşhur, günah ve kötülükte ileri gitmiş biri idi. Bir gün Hasan Basri hazretlerinin toplantısına katıldı. Şeyh şu ayet-i kerimenin tefsirini okuyup açıklıyordu. Ayet-i Kerime’de ulu Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
– Allah’a iman edenlerin, O’nu zikirden dolayı kalplerinin ürpereceği zaman gelmedi mi” “yani kalplerinin korkacağı vakit gelmedi mi” dedi (Hadid 16)
Hasan Basri hazretleri ayetin tefsirini naklederken gayet etkili bir va’z yaptı, öyle ki, herkesi ağlattı.
Bu sırada kalabalığın arasından bir delikanlı ayağa kalktı. “ey müminlerin müttakisi ! Allah benim gibi günahkarlık ve kötülüğe batmış birinin tevbesini kabul eder mi” diye sordu. Şeyh “tabi, tevbe edecek olsan Allah senin günahkarlık ve kötülüğe dalmışlığını affeder” diye cevap verdi.
Adı Utbe-ül Gulam olan bu delikanlının bu cevap üzerine benzi sarardı, böğürleri titredi ve öylesine gür bir nara attı ki, arkasından baygın olarak yere düştü. Ayılınca yanına yaklaşan Hasan Basri ona şu beyitleri okudu:
Ey Arş’ın Rabbi’ne karşı gelen delikanlı
Bilir misin, nedir günahlarının cezası?
Günahkarların alınlarının yakalandığı gün
Asiler için “sair” var ki, onun yalazı gümbürtülü ve öfkelidir.
Eğer bu ateşe dayana bilirsen Allah’a isyan et,
Değilse günah işlemekten kaçın
Kazandığın günahlar yüzünden
Nefsini ipotek etmişsin, onu kurtarmaya çalış
Bu şiiri duyan delikanlı, bir kere daha gür bir nara salarak baygın vaziyette yere düştü. Ayılınca Şeyh’e yine sordu, “ey Şeyh! Esirgeyici olan Allah, benim gibi bir alçağın tevbesini kabul eder mi?” Hasan Basri hazretleri delikanlıya “günahkar kulun duasını bağışlayıcı olan Allah’dan başka kim kabul edebilir ki” diye cevap verdi.
Bu cevap üzerine kalbi biraz daha ferahlayan delikanlı, başını yerden kaldırarak Allah’tan üç şey dua etti. Birinci duası, “Allah’ım eğer tevbemi kabul ederek günahlarımı affedersen , bana gerek Kur’an-ı Kerim ve gerekse diğer ilimler ile ilgili olarak işittiğim her cümleyi kavrayacak derecede kuvvetli bir zeka hıfzetme gücü ihsan eyle”
İkinci duası şuydu: “Allah’ım bana öyle tatlı bir ses bağıla ki, benim dilimden Kur’an-ı Kerim duyan en katı kalpli kimselerin bile gönlü yumuşasın”
Üçüncü duası ise, “Allah’ım bana helal lokma nasibeyle, zaruri geçim kaynağımı ummadığım yerden temin eyle”
Allah (c.c.) delikanlının her üç duasını da kabul etti…

ASR-I SAADETTEN…

Hz. Ömer (r.a.) bir gün Medine mahallelerinden birini dolaşırken bir delikanlıyla karşılaşır. Delikanlı, elbisesinin altında içki şişesi taşımaktadır. Hz. Ömer “delikanlı, elbisenin altında ne var” diye sorar. Delikanlı az kalsın “içki” diye cevap verecekti ki o anda içinden şöyle dua etti. “Allah’ım beni Ömer’in karşısında rezil etme, rüsvay etme, ayıbımı gözünden sakla, bundan sonra bir daha içki içmeyeceğim.”
Arkasından “ey Emire-l müminin, elbisemin altında taşıdığım sirke şişesidir” diye cevap verdi. Hz. Ömer “göreyim” der. Delikanlı elbisesini kaldırır, Hz. Ömer bakar, gerçekten şişe sirke olmuştur. Demek ki içki sirkeye dönüşmüştür.
Kul korkusu ile tevbe ettiği için samimiyetinden dolayı Allah’ın içkisini sirkeye değiştirdiğini görüyorsun. Bu böyle olunca kötülüğe batmış bir günahkar, dönülmez bir tevbe ederek işlediği kötülüklerden vazgeçecek olsa ulu Allah onun günah içkisini ibadet sirkesine dönüştürecektir.

TEVBEYİ TEHİR ETMEMEK

Bir veli, otuz senelik terziye sormuş:
– “Neden hala tevbe etmiyorsun da, günahlı hayata devam ediyorsun?”
– “Nasıl olsa demiş terzi, can boğaza gelinceye kadar tevbenin vakti var. O zaman tevbe eder, kurtulurum.” Allah dostu sormuş
– Sen kaç senedir terzilik yapıyorsun?
– Otuz senedir.
– Bu kadar zaman içinde en çok elin neye alıştı.
– Makasla kumaş kesmeye:
Allah dostu bu defa şunu sormuş:
– Canın boğaza geldiği anda eline bir makas verseler yine kolayca kumaş kesebilir misin?
Omuzlarını silkmiş otuz senelik terzi:
– Öylesine korkulu anda kumaşı doğru kesemem ki?
Allah dostu taşı gediğine koymuş:
– Peki otuz senedir yaptığın bir işi doğru yapamıyorsun da, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi nasıl yapacaksın o anda?…

TEVBE EDENDE ÜÇ ÖNEMLİ HASLET

Allah (c.c.), tevbe edene üç önemli haslet vermiştir.

1- Kur’an-da, “Allah tevbe edenleri sever ve temizlenenleri sever” (Bakara: 222) buyurulmuştur. Allah’ın sevdiklerine azap etmeyeceği açıktır.

2- Bir başka ayeti kerimede, “arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler ve iman edenler için istiğfar ederler. “Rabbimiz, her şeyi rahmet ve ilim bakımından kuşattın, tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehim’in azabından koru” (Mü’min:7) buyurulmaktadır. Aşr’ın çevresindekiler ve onu taşıyanlar, tevbe edenler için istiğfarda bulunurlar.

3- “Ve onlar ki, Allah’ın yanı sıra bir başka ilahı çağırmazlar ve Allah’ın, hakla olması dışında haram kıldığı nefsi öldürmezler ve zina etmezler; kim bunu yaparsa , ismi(nin-büyük günahının- cezasını) bulur. Kıyamet günü azap onun için katlanır ve onda hor ve hakir olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve amel-i Salih işleyen başka. Onlar ki, Allah onların seyyiatını hasenata çevirir. Allah ne çok bağışlayan ve rahimdir” (Furkan 68-70) ayetlerinde tevbe edenlerin öteki kötülükleri yerine iyilik yazılacağı ifade olunmaktadır.

TEVBE NE ZAMANA KADAR

Hz. Ali (r.a.) de günahlarının çokluğundan ötürü ümitsizliğe düşen ve bunun derdini çeken ve bir kurtuluş çaresi arayan birine hep “tevbe ve istiğfar et” diye öğüt verirmiş. O kimse de:
– “Sen bana durmadan tevbe ve istiğfar et diyorsun. Bu tevbe ve istiğfar ne zamana kadar sürecek?” diye sormuş. Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap vermiş:
– “İşlediğin günahlarını tümüyle terk edinceye kadar”
Evet işlediğimiz günahları tümüyle terk edinceye ve her halimizle istikamet çizgisinde oluncaya kadar tevbe ve istiğfar etmek ve yüce Mevlamızın engin rahmetinden hiç bir zaman ümitsizliğe düşmemek, perişaniyetten kurtulmanın yegane çaresidir…
Hem, Yakup gibi ağlasan, sular gibi çağlasan
Ciğergahı dağlasan; Mevla halini sormaz mı?
Hem, şimdiye kadar o kaypa müracaat edip de eli boş olarak geriye dönen var mı hiç? Hatta içeriye alınıp izzet ve ikram görmeyen bir kimse var mı? Yeter ki müracaat ve münacat, yalvarış ve yakarış duanın kabulünün şartları dahilinde ve yüce huzurun edebine riayet edilerek yapılmış olsun…
Biz de o Kudsi huzurun edebine riayet eden büyüklerimiz tarzında deriz:
Derya olunca nefes, parelenince kafes, ta kesilince bu ses
Çağırırız: Ya Hak, Ya Mevcud, Ya Hay, Ya Ma’bud
Ya Hakim, Ya Maksud, Ya Rahim, Ya Vedud
Ya vehhab, Ya şekur, Ya Tevvab, Ya Gafur.
DİL ÇABUKLARIYLA YAPILAN TEVBE
Hz. Ali (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “O, bir çöl arabının “Ey Allah’ım senden beni bağışlamanı diliyor ve sana (günahlarımdan dolayı) tevbe ediyorum.” dediğini işitmişti de ona,
“Ey adam! Tevbede dil çabukluğu yalancıların tevbesidir.” demişti. Adam,
“O halde tevbe nedir?” deyince de,
Hz. Ali (r.a) ona şöyle cevap vermişti: “O tevbenin altı özelliği vardır.
 Geçmiş günahlara pişmanlık duymak,
 farzları iade etmek,
 mazlumun hakkını vermek,
 düşmanlarla helâllaşmak,
 bir daha ona dönmemeye azmetmek
 ve nefsi günah içerisinde büyüttüğün gibi Allah’a itaatte eritmek ve ona günahların tadını tattırdığın gibi, itaatın da acısını tattırmaktır.”

O BENİN DOSTUMDUR

Allahu teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
” (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun isini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun isini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Oradakilere:
-Bu gece, burada, Allahu teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allah’ın peygamberi! Allahu telalânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler. Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahu telalânın rahmet ve lütfünü saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o”Benim dostumdur.” İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahu teâlâ:
“Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah’ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu.

HAK DOSTU

…Hakk dostu ruhunu Allah’a teslim edeceği an evlatlarını çağırır onlara şu tavsiyede bulunur(vakai Buhari Müslüm’de görüyoruz): Resulü ekrem(a.s.m.) anlatıyor, Der ki evlatlarım benim rabbime karşı yaptığım onu hoşnut edecek ve benim gönlüme itminan kazandıracak hiç güzel birşeyim yoktur. Bunu deyen Hakk dostudur. Bunu deyen tekyede ve zaviyede ömrünü geçiren insandır. Bunu deyen bir feryadında binlerce bülbülün nalanı gizli bulunan insandır. Gözünün tek kapsesinde ummanların çağladığı insandır.
Benim sevabım yoktur. Sevabım yoktur derken kul kendi küçüklüğü mevlanın büyüklüğü ölçüsünden meseleyi ele alıyor. Eğer Allah’ımın büyüklüğüne göre kulluk yapacak olursam vallahi hiçbir şeyim yoktur benim, işte onu anlatıyordu. Allah öyle büyük öylesine lutufkar öylesine ibadete müstehaktır ki insan soluk almadan ona kulluk yapsa ve sonra döse deseki vallahi bu Allah’a karşý benim kulluğum yoktur yeminide hanis olmaz o insan. Yoktur çünkü Allah o kadar büyüktür ki , onun kulluğu o deryada zerre kalır katre kalır.
Ben böylesine tepeden tırnağa cürümle alude mahiyetimle rabbimin huzuruna gitmeden hicap ederim, sıkılırım. Beni şimdi kabre koydukları zaman münkir nekirle beraber bakacak bana , neyle geldin deyecek buraya . Amelin kabri olan bu sandığa nasıl geldin deyecek bana. Ben istemem öyle gitmek . Peki ne istersin. Ben vefat ettim mi beni yakın , ondan sonrada külümü savurun saçıverin fezaya. Gidi versin sağa sola. Mevlam toplarsa ben de deyeceğimi bilirim. Resulü ekrem naklediyor gayibbin gözüyle kabirde durumunu müşahede edip söylüyor. Vefat eder Hintliler gibi evlatları bir yığın odunun üzerine koyup yakarlar, cayır cayır yanar. Kül olur, kül olur savrulur Hak’ın korkusundan. Mevlanın haşyetinden. Allah ferman eder ruhun bütün zerratın vücutla münasebeti temin ve tesis edilir. Onlarla ruh münasebet kurar. Kabirde onun beklediği gibi , korktuğu gibi Mevla-ı mutaale zuhur ediverir. Tecelli ediverir. Kulum sana bunu yaptıran ne idi. Allah’ım çok korktum. Korkumdu. Bende seni afv ettim. Ben benden bu kadar korkanı cürümü günahı içinde bırakmam. Hatiat ve seiat içinde bırakmam. Affettim der. Mümin muvazene ve muadele kuruyor. Kalbinde bu saygı varsa ümit var ol. Rahmetinden ümit edilir ki mevla seni afv edecektir.

Adres bırakacaksın , kendini tanıtacaksın, günde bir kaç defa hatırlatacaksın, bir kaç defa hatırlayacaksın, bir kaç defa adı cansızlara can getiren , kurumuş ölmüş kemikleri hayata kavuşturan, Hz. Muhammed (a.s.m.)’ın – adına da kurban olayım, tadına da kurban olayım, yazına da kurban olayım – adını anacaksın. Adının anıldığı yerde ölmüş şeyler hayata kavuşur. Anacaksın, sen anacaksın ki oda seni ansın orada. İşte bu anma bir adres bırakmadır. Ben ya Resulullah şu durumdayım , şuradayım demektir. Ben ki mücrimim. Ben ki günahkarım. Sen ki sultansın. Ben ki kapında hav hav ederim. Sen ki benimle av avlarsın. Lütfet beni de beraber götür. Ne hoş der: bu noktada hissi dahi olsa demeden geçemeyeceğim.

Cami, ashab-ı kehfin köpeğinin durumunu serhişte ederek Resulü Ekrem (a.s.m.)’a dert yanar. Nasıl dert yanmayacaksın ki tabibul kulubtur. Kalplerin doktoru kalplerin hekimi odur. Benim kalbimi O tedavi etmezse kim tedavi edecek. “Ya Resulullah çibaşet çun sek ashabı kehf dahili cennet şevam der zimrei ashabi tu. O revas der cennet men der cehennem key revas o seki ashabı kehf men seki tu.” Nasıl olur ya Resulullah ashabı kehfin bir köpeği vardı. Onlardan ayrılmadığı için onlarla beraber cennete girecek. Senin de bir ashabın var ben de senin ashabının köpeğinim. Senin ashabın cennete girerken ben nasıl dışarıda kalırım. Bunu cami söyler. Allah lutf ederse , bize Allah Resullünün Ashabına, ashabı kehfe değil, köpek ederse siz bilmem kabul eder misiniz, ben cana minnet bilirim bunu, beni köpek ederse , arkasından gel gel derse bunu cana minnet bilecek koşa koşa sevinç ve sürur içinde cennete gireceğim. Cenab-ı vacibül vucud bizi cennete koysun , Cenab-ı vacibül vucud bizi cehennemden korusun. Bizi masum ve mahfuz buyursun (amin)
Yıkıldığın döküldüğün ümitlerin kırıldığı bütün kapıların kapandığı anda mevlaya teveccüh edecek ondan bekleyeceksin. Kapanmış kapılarını O açacaktır. Ümitsizliğini ümide O kalbedecektir. Bütün sana korku ve dehşet veren şeylerin, hadiseleri güler hale tebessüm eder hale o getirecektir. Cenabı Hakk kabirden daha karanlık gecemizi gündüz etsin inşallahu taala. Cennet asa baharlara ulaştırsın inşallahu taala. Rızasıyla payidar etsin inşallahu taala. Aklıma gelenleri geldikçe bu bayram dersinden mümkün olduğu kadar ben zihni ve fikri izhariyeden sakınırım.
Mümin işinin bittiği üstesinden kalkamayacağı hadiselerle karşı karşıya kaldığı, yıkıldığı, döküldüğü anda korktuğu haşyet ve saygı dolu bir kalbe sahip bulunduğu anda mevlaya teveccüh edecek. Ona teveccüh edecek. Başka kapı bilemediği ve bulamadığı için ona teveccüh edecektir.

Size çok naklettiğim bir hususu müsaadenizle nakledeyim. Nereye teveccüh edeceksin ki başka kapı yok. Nereye gideyim. Ne güzel der İbrahim Ethem :”İlahi abdukel asi etake …” İlahi sana başkaldırmış kulun sana geldi. İsyan eden kulun sana geldi. Günahlarını itiraf ediyor ve sana dua ediyor. Eğer yargılar günahlarını afv edersen bu zaten senin işindir. Başka günah afv eden yok ki. Günahları sedreden başka yok ki. Settar yok ki. Ona gidilsin. Eğer ret edersen ben kime gideyim. Şimdi senin kapına geldim durdum. Bu kapının tokmağına dokunuyorum. Ya rahman diye sesleniyorum. Ta gaffar diye sesleniyorum. Ayıplarımın burada da orada da örtülmesi için sana yalvarıyor ya settar diyorum. Kovarsan benim derdime derman olacak yok ki. Hekim sensin. Tabip tabibi akdes sensin. Derdime derman sen olacaksın.

Hak dostu sizin gibi böyle dinledikleri bir zatı dinliyorlar. Cenabı hak onları rüşte ve hidayete erdiriyor. Gözleri açılıyor. Hakikat bin oluyorlar. Eşyanın hakikatına ledünyatına nüfus peyda ediyorlar. Mahfuz levhaları seyreder hale geliyorlar. O mahfuz levhalardan birisinde kendilerini irşat eden zatın şaki olduğunu müşahede ediyorlar. Bir mürşit bir derviş düşünün ki etrafına bir sürü mürit toplamış. Muratları olan bu zat hakikate giden yolda onlara pişdarlık yapmış. Hakikatin berrak ve açık yüzünü onlara göstermiş. Ve sonra onlar ermişler tepeyi aşmışlar. Şahikaya çıkınca da ayla kamerle karşı karşıya gelmişler. İhraz ettikleri bu noktada bir de ne görsünler, şeyhlerini mürşitlerini, muratlarını cehennemlik görmüşler, talihsiz görmüşler, betbah görmüşler. Ve yavaş yavaş kopmaya şeyhi terk etmeye başlamışlar. Ama şeyhe hiç fütur gelmiyor. Tepenin dibinde gözüküyor. Çünkü Allah nazarında şaki. Ama hiç fütur gelmiyor. Başını kaldırmıyor secdeden. Ellerini indirmiyor duadan, nasıl indirsin ki yok başka kapı mevla şimdi bizi kovsa nereye gideceksin, Çıkamazsınız dışarıya. Bütün hükümranlık ona ait. Bütün anahtarlar ve kilitler onun elinde. Herkes gidiyor birisi kalıyor. O kalma işine sakat denir. O zata sıddık denir. Sıddık olmak çok mühimdir. Hz. Ebu Bekir’in makamıdır. Her şeye rağmen vefa gördüğünü terk etmeme. Bana bir kelime öğreten beni köle yapmıştır. Hayatımın sonuna kadar minnettarlığımı ona ifade ederim. Ona sadakat denir. Tek adam en sadık adam en sıddıktır. Dayanıyor sonuna kadar. Mürşidin Allah’ın kapısından kopmadığı gibi oda Mürşidin kapısından kopmuyor. Efendim nasıl sadık ben onu şaki de görsem bende öyle sadığım. Sadıka sadık gerek diyor. Bu sadık mürit kalınca çağırıyor bir gün.

Arkadaşlarında bir şey hissettim. Ne gördüler acaba. Söylemek istemiyor. Israr edince diyor ki hazret sizin şaki olduğunuzu müşahede ettiler. Ondan ayrıldılar. Tebessüm ediyor, acı bir tebessüm. Nasıl bir acı tebessümdür ki binbir ıstırabın namesi vardır onda. Ah diyor. Ben onu kırk senedir öyle görüyorum orda. Kırk senedir müşahede ediyorum. Kırk senedir mevlam beni cehennemlik yapmış müşahede ediyorum. Ama nereye gideyim. Israr ettim durdum. İşte o zaman rahmet ihtizaza gelmiştir. Gökler oynamıştır. Sa’d ibni Muaz’ın cenazesinde ihtizaza geldiği gibi. O esnada yazı silinip yerine said yazılmıştır. Bunu dedirtecektir mevla. Bunu gösterecektir mevla. İşte sen ve ben bizi boğan boğaltan buhrandan buhrana sevk eden, yığın yığın hacaletler günahlar altında inlerken dahi kapısına geldiğimiz zaman şekavedimizi Saadete tebdil edecek bir mevlanın mevcudiyetine inanarak gelirsek bütün seyiatımızı hasenata bütün hatalarımızı sevaba bütün günahlarımızı sevaba tebdil edecektir. Mahiyetimizi tebdil edecektir. Cenabı Hak bu lutfu bizlere lütfetmek suretiyle bizi afv etsin bayramımızı bayram etsin.

Alvar imamı … Hoş bir sözü vardı. “Mevla bizi afv ede bayram o bayram olur. Cürmü hatalar gide bayram o bayram olur. Gör ne güzel yiğit olur.” Bayram o bayram olacak şurada günahlarımızı atıp aşağıya inmiş isek şayet. Allah bayramımızı öyle bayram etsin. Seyranımızı öyle seyran etsin. Bizi afv-u keremine mazhar etsin inşallahu taala.

ŞEYTANI DİZE GETİREN TÖVBE-İSTİĞFARLAR

Bir sabah meşhur sahabelerden birisinin şiddetle kapısını vurup uykudan uyanması sağlanır. Güneşin doğmasına az kalmıştır. Sahabe, “sen kimsin? Bu saatte benden ne istiyorsun?” diye sorar. Kapıyı vuran, “ben inanmayacaksın ama şeytanım, senin güneş doğmadan önce sabah namazını kılmanı istiyorum. Hemen acele et!…” der.
Sahabe, “sen hep şer peşinde koşarsın, niçin böyle bir hayra sebeb olmak istiyorsun?” diye sorunca:
-“Evet doğru…ama hatırlayacaksın geçen, seni bir defa seni meşgul ettim, gaflete boğdum ve sabah namazına kalkmanı engelledim. Fakat sen öyle bir pişmanlık gösterdin, öyle bir tevbe istiğfar ettin ki, sabah gafletinle beraber daha pek çok günahlarını da affettirdin. Bu işten ben zararlı çıktım. Onun için şimdi kurnazlık yapıp, bir daha öyle bir dua ve yalvarmayla tövbe etmemen için sana iyilik yapıyormuşum gibi davrandım. Fakat sen acele et, yeni geç kalıp başıma iş açacaksın,” diye cevap verir.

Günaha Karşı Tevbe

İNSAN GÜNAH işleyebilen bir varlık. “Benim günah işlemem mümkün değil” diyebilen hiç kimse bulunmuyor. Her insan, şu veya bu şekilde, az veya çok, günah çukuruna yaklaşıyor, bazen de içine düşüyor.

Bizler, akıl ve kalb dengesi içinde hayatımızı sürdürüyoruz. Fakat, insan sadece akıl ve kalbden ibaret olmadığı için, başta nefis olmak üzere baskın duygular, söz dinlemez hisler, önü alınmaz hevesler ve karşı konulmaz vehimler altında, bazen farkında olarak veya olmayarak irademize söz geçiremiyor ve günah işliyoruz.
İşin aslına bakılırsa, Yüce Allah bizi kendisine yaklaştırmak, bizi kendisine muhtaç etmek, bizi kendisine çekmek için birbirinden farklı, değişik vesileler yaratmış.

Meselâ, acıkma gibi bir duygu verip, bizi rızka muhtaç etmiş, Rezzak olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla Kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor.

Aynı şekilde, biz günahkârız, Allah bağışlayandır. Biz hata işliyoruz, Allah affedendir. Biz isyana kapılıyoruz, Allah mağfiret edendir. Biz tevbe ediyoruz, Allah tevbemizi kabul edendir. Allah Gafûr’dur, Afuvv’dur, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır. İşlediğimiz günahlar bizi Allah’ın bu isimlerine götürüyor, bizi O’na yöneltiyor. Böylece Allah’ı Gafûr ve Gaffâr isimleriyle tanımış oluyoruz.

Bediüzzaman’ın dediği üzere, ‘Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusurların bulunmasını iktiza ediyor.’ Açıkçası, günah işlensin ki Allah’ın Gaffâr ismi tecelli etsin; kusur edilsin, hata yapılsın ki, Allah da kulunun kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin.
Bir hadisinde, sevgili Peygamberimiz bu tatlı gerçeği ne de güzel dile getiriyor:

“Nefsim kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helâk eder; sonra günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.”1

Ne kadar günah, o kadar tevbe

İnsan nefsine aldanır, şeytana kanar, hislerine hâkim olamaz, iradesine söz geçiremez de, sonunda bir günah işler, ardında da yaptığına, yapacağına bin pişman olur ve tevbe üstüne tevbe eder. İşte, kulun günah işlemiş de olsa tevbe ile Rabbine rücu ettiği bu hal, hadislerden öğrendiğimize göre, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut etmektedir.

Ebû Hureyre radıyallahu anh anlatıyor:

“Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm Rabbinden naklen buyurdular ki:
Bir kul günah işledi ve ‘Yâ Rabbi, günahımı affet!’ dedi.

Hak Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır’ buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim, günahımı affet!’ dedi.

Allahu Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır’ buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim, beni affeyle!’ dedi.

Allahu Teâlâ da, ‘Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim’ buyurdu.”2

Büyük hadis âlimi İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarır:
“Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tevbe etse, tevbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tevbe etse bile, yine tevbesi sahihtir.”

Bir hadiste de, istiğfar eden kimsenin günde yetmiş defa günahını tekrar etse bile, ‘günahında ısrar etmiş’ sayılmayacağı belirtilir.3
Hz. Ali’nin bu konuya getirdiği açıklama daha ilginçtir:

“Beraberinde kurtuluş reçetesi olduğu halde helâk olan kimsenin durumuna hayret ediyorum. O reçete de istiğfardır.”

Zaten Gaffâr ve Tevvâb isimleri, ‘çok çok bağışlayan, tevbeleri çok çok kabul eden, her günah işleyişte istiğfar edeni affeden, her tevbe edişte tevbe edenin tevbesini kabul eden’ anlamına geliyor.

Şayet Cenâb-ı Hak kulunu hayatı boyu sadece bir sefere mahsus olmak üzere affedecek olsaydı, ondan sonra insana günah işleme imkânı ve fırsatı vermemesi gerekirdi. Yani, Allah affetmek istemeseydi, bize af isteme duygusunu vermezdi.

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hakk’ın günahları bağışlaması O’nun fazlı, lütfu ve ikramıdır. Hadiste de ifade edildiği gibi, günahı sebebiyle cezalandırması ise adaletinin tecellisidir. Said Nursî’nin belirttiği üzere, “Cenâb-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazldır, tâzib etmesi [azap ile cezalandırması] adldir.”

Efendimizin(a.s.m.) dizi dibinde yetişen sahabe nesli bu ince noktayı çok iyi kavramıştı. Allah’ın yüce isimlerini mükemmel mânâda hem çok iyi anlamışlar, hem de hayatlarına yansıtmışlardı. Rivayet ettikleri hadislere bakınca, bu eğitimin seviyesini ve anlayışlarının kapasitesini farketmek hiç de zor değildir.

Meselâ, kulun günahı ne kadar çok olursa olsun ve kul ne kadar af dilerse dilesin, hiçbir zaman isteğinin karşılıksız kalmayacağını, Hz. Enes haber veriyor.

Enes radıyallahu anh, “Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellemi şöyle buyururken dinledim” diyor.

“Allahu Teâlâ [buyurdu ki]: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.”4

Peygamber Efendimiz de, bir hadisinde, kulun işlediği günahtan dolayı tevbe edip Rabbine dönmesini çöl ikliminde yaşayan, çöle çıkınca varı yoğu devesi olan bir insanın üzüntüsünü ve sevincini dile getirerek bize şöyle anlatır:

“Öyle bir kimse ki, çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki, devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanıbaşında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mü’min kulunun tevbe ve istiğfarı ile, böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.”5

Anne çocuğunu ateşe atar mı?

Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, şefkati ve merhameti sonsuzdur. Bütün kullara yeter, bütün bir âleme kâfi gelir. Kendini tanıyan, fakat günahtan elini çekemeyen, nefsinin eline esir düşmüş kullarını kendi hâline bırakmaz. Bir başka deyişle, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen kulunu çeşitli vesileler yaratarak onu rahmet iklimine çeker. Yani, Allah kulunu cezalandırmak için yaratmamış, bir fırsatını yakalayıp da onu Cehenneme atmak için dünyaya göndermemiş. İnsan nasıl kendi çocuğunu hatasından dolayı ateşe atmazsa, Yüce Allah da kendisini Rab olarak tanıyan kullarından sonsuz merhametini esirgemez, onları Cehenneme atmaz.

Hazret-i Ömer Saadet Asrında şahit olduğu bir olayı anlatırken, bu hususta Efendimizin müjdesini bize de ulaştırıyor.

Bir savaş sonrasıydı. Esirler arasında çocuğundan ayrı düşmüş bir kadın da vardı. Kadıncağız çocuğuna olan özlemini gidermek için gördüğü her çocuğu kucaklıyor, bağrına basıyor ve emziriyordu.

Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem çevresindekilere:

“Bu kadının kendi çocuğunu ateşe atacağına ihtimal veriyor musunuz?” diye sordu.

“Asla, atmaz” dediler.

Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem, ”İşte Allahu Teâlâ kullarına bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir” buyurdu.6

Hadis-i şerifler Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz mağfiretini ve rahmetini anlatıyor. Aynı şekilde, şaşmaz bir prensip olarak âyet-i kerimeler, genel ölçüleri verdikten sonra önemli bir noktayı hatırlatıyor. O da, kulluk şuurunu zedelememek, kulun Rabbine olan saygı sınırını taşmamaktır. Tevbe, istiğfar ettikten sonra, nasıl olsa Allah affeder deyip suç işlemeyi sürdürmemeli ki, kulluk sırrı kaybolmasın. Kur’ân bu gerçeğe şöyle işaret eder:

“Onlar çirkin bir günah işledikleri veya herhangi bir günaha girerek kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar ve günahlarını bağışlaması için O’na niyazda bulunurlar. Günahları ise Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar işledikleri günahta bile bile ısrar etmezler.”7

Günahla manevî yükseliş

Kul işlediği günahtan dolayı Allah’a daha ciddi olarak sığındığı ve daha ihlaslı bir şekilde yöneldiği takdirde, manevî bir yükselişe de geçebilmektedir. Kur’ân bu gerçeği ‘günahların sevaba dönüştürülmesi’ şeklinde anlatmaktadır.

“Ancak tevbe eden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”8

Cenâb-ı Hak, suç ve günahlarını itiraf eden, pişmanlık duyan kimselerin hem günahlarını bağışlıyor, hem de günahların yerini sevapla dolduruyor, böylece günah yerini sevaba bırakıyor, günah sevapla yer değiştiriyor. Bu sırdandır ki, bazı hadis âlimleri, “Birtakım günahlar vardır ki, mü’min için birçok ibadetten daha faydalıdır” derler.

Herkes hata işleyebilir, hatta herkes mutlaka hata eder, günaha girer. Fakat günahkârların da hayırlısı vardır. Bu hayrı Efendimiz şöyle ifade eder:

“Her insan hata işler; ama hata işleyenlerin en hayırlısı, çok tevbe edenlerdir.”9

Hata işleyenlerin tevbeleri ile hayırlı bir insan olmalarının ötesinde, bir de Allah’ın sevdiği bir kul olma mertebesine yükselmeleri sözkonusudur. Kur’ân’ın gösterdiği bu müjde, İslâm’ın insana sunduğu en tatlı müjdelerden biridir:

“Muhakkak ki, Allah çok çok tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.”10

Peygamber Efendimiz, bu âyeti şöyle tefsir ederler:
“Şüphesiz Allah, tekrar tekrar günah işlediği halde üst üste tevbe eden kulunu sever.”11

Bu sevginin gerçek şuurunda olan Peygamberimiz, hiçbir günahı olmadığı, günahlara karşı korunduğu halde, günde yetmiş kere, bazı zamanlar yüz kere tevbe ve istiğfar ederdi. Çünkü, istiğfarın içinde ‘mahbubiyet’ mertebesi ve sevinci vardır.

Ancak, bu müjdeyi yanlış bir tarafa çekerek, “Madem günahlar sevaba dönüşebiliyor, önce günah işleyip sonra da tevbe etsek olmaz mı?” gibi cerbezelerle meseleyi istismar etmemek de gerekir.

Böyle bir yaklaşım, herşeyden önce, kulluk edebine aykırıdır. Bu durum, hâşa, Allah’ı imtihan etmek, dinî hükümleri ciddiye almamak sayılır ki, işin sırrını kavramamak olur. Böyle bir istismara karşı, birçok âyette af yetkisinin Allah’a ait olduğu, Allah’ın istediğini bağışlayacağı, istediğini azaba çarptıracağı bildirilerek, havf-reca muvazenesine, ümit-korku dengesine dikkat çekilir.

Kaldı ki, “Nasıl olsa tevbe ederim” düşüncesiyle günaha dalan kimse tevbe etme fırsatı bulabilecek midir, buna ömrü yetecek midir, bir garantisi var mıdır? Veya en önemlisi, davranışları Allah’ın gazabını çektiği halde, Allah kendisine tevbeye dönüş fırsatı verecek midir? Bütün bunların da gözönünde tutulması gerekir.

“Farzları yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur”

Bütün bunlarla birlikte, özellikle her gün yüzlerce günahın hücumuna maruz kalan mü’minin en mühim meselesi, günahtan kaçınmaya çalışması, günahlı ortamdan uzak durması, günah işlemeye açık olan kapılara yanaşmamasıdır. Bir bakıma, ‘def’i şer’ yapması, şerli işlerden uzak kalmasıdır. Bu husus bu zamanda çok büyük önem kazanmaktadır.

Takva sırrına da ancak bu yolla erişilebilir. Çünkü bir haramı, bir büyük günahı terk etmek farzdır. Bir vacibi işlemek birçok sünnetten daha sevaplıdır. Takvanın esas alınmasıyla binlerce günahın hücumuna karşılık bir kerelik yüz çevirme ile, yüzlerce günah terk edilmiş, dolayısıyla yüzlerce farz ve vacip işlenmiş olur. Böylece, takva niyetiyle, günahtan kaçınmak maksadıyla çok sayıda salih amele yol açılır. Çünkü bu zamanda “Farzları yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur.”12

Bu kurtuluşu, yani büyük günahlardan kaçınanların nimete, ikrama ve Cennet saadetine ereceklerini Kur’ân haber veriyor:

“Eğer size yasaklanmış günahların büyüklerinden kaçınırsanız, geri kalan günahlarınızı örter ve sizi nimet ve ikramlarımızla dolu olan Cennete koyarız.”13

Madem öyledir, “Hayatınızı imanla hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”14

1. Müslim, Tevbe 9.
2. Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29.
3. Müsned, 5:130.
4. Tirmizî, Daavât 98.
5. Müslim, Tevbe 3.
6. Buhari, Edeb 19, Müslim, Tevbe 22.
7. Âl-i İmran sûresi, 3:135.
8. Furkan sûresi, 25:70.
9. Tirmizî, Kıyâme 49.
10. Bakara sûresi, 2:222.
11. Müsned, 1:80.
12. Risale-i Nur Külliyatı, 2:1632.
13. Nisa sûresi, 4:31.
14. Risale-i Nur Külliyatı, 1:5.

Mehmet Paksu

http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=199

GÖZYAŞI HUTBESİ, fgülen

HUTBE-11 (24 Şubat 1978)

– İNSAN YÜREKTEN ARADIĞINA VE İSTEDİĞİNE MUTLAKA ULAŞIR…

– GÖZLERİ YAŞARMAYAN KATI KALPLER ASRIMIZDA GÖRÜLÜR….

– NECAŞİNİN RAHİPLERİNİN, KUR’AN’I DİNLEYİP AĞLAMALARI…

– HZ.ÖMER’İN NAMAZDA AĞLAMASI…

– HZ.İBN-İ ÖMER’İN NAMAZDA VE EVİNDE AĞLAMASI…

– “Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli terâ a’yünehüm tefîdu mineddem’ı mimmaâ arafû minel-hakkı…” (Maide, 5/83)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsanın Cenab-ı Hak ile alakası, onu her şeyin üstünde tutması, her şeye tercih etmesi, rızasını bütün meseleler üstünde âlî tutması, hiç bir şeye feda etmeme havasında bulunmasına bağlıdır.

Onu kaybetme bir mümin için, her şeyi kaybetmek manasında olmalı.

Cenab-ı Hakka ait bütün manalar, bütün hakikatlar, bir müminin kalbinde öylesine taht kurmalı, öyle oturmalı di, bunlardan bir tanesinin eksikliği müminin ruhi hayatında, kalbi hayatında büyük bir eksiklik olarak kendisini daima hissettirmelidir.

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren, hakperestliği nisbetinde bu hakikatın arkasından koşacak, bu her şeyin üstünde matlub, her şeyin üstünde makbul, mahbub, mergub olan, Hz. Allah’a ait mana ve hakikatların arkasından koşacak, gönlünü onlarlma mamur etmeye çalışacak…

Bir gün gönlüne gelip oturacağına inanacak…

Ve geldiği zaman da “Geldi oturdu” diye ayrı bir iman izhar edecek

İnsan aradığı nisbette, arkasına düştüğü nisbette elde edecek bulacak. İnsan alakasız kaldığı nisbette de mahrmu kalacak…

Hak ve hakikatı ne zaman, hangi devirde olursa olsun, arayan insanlar bulmuşlardır.

“Men talebe ve cedde vecede”…Darb-ı mesel haline gelmiş bu söz çok büyüktür. Talep etme…Arkasına düşme…Ciddiyat izhar etme…Aradığın şeyi senin karşına çıkaracaktır…Sen ebediyyen mahrum kalamazsın.

Varsa içinde hakikata karşı bir arzu, bir iştiyak, o gelip seni bulacaktır deniz aşırı da olsa…

Deniz aşırı…

Deniz aşırı bir memlekette bir diyarda yaşayan Necaşi, hiç bekler miydi ve beklenir miydi ki, içinde yaşattığı, bir taht kurup üzerine oturttuğu hakikat arzusu ve iştiyakı, hakperestlik, taassubu bırakma, ona Allah’ın en büyük lutfunun gelip ulaşmasına vesile olsun…

Onun duygusundan ve düşüncesinden belki çok uzaktı, böyle bir şeyi elde etme…O samimiyetle sadakatla, Hz. Mesih’in ümmeti olma havası içinde yaşarken, Eshab-ı Rasulüllah deniz aşırı diyarına kadar gittiler. Onun tarafından orda izaz ve ikrama mazhar oldular. Ve bir gün âyât-ü beyyinatın huzurunda okunması lutfunu da Allah lutfediverdi. Hepsine birden lutfediverdi.

Hz. Meryem hakkında Kur’an ayetleri var mı diye talepte bulununca, Cafer ibn-i ebî Talib, Mute’nin kahramanı, yeşil kanatlarla semalarda göklere pervaz eden, Hz. Ali’nin kardeşi, kanat çırpıp uçuverdi Necaşi’nin karşısına. Uçuşu gibi süre-i Meryem’i okuyuverdi.

“Zâlike ‘îsebn-ü Meryem…” (19/34) ayetinegeldiği zaman Necaşi yere serilivermişti. Bütün uskûfenin rahiplerin gözleri yaşlarla dolmuştu……Ortalığı bir çağlayan almış gidiyordu………70 insanı Rasulüllah’ın huzuruna gönderdi. Bu hakikat menbağına gidin de dinleyin diyordu…………………..

Bu 70 insan Huzur-ı Rasûlüllah’a geldiler…………..Rasulü Ekrem’in huzurunda menbağından Kur’an’ı dinlediler……….. Necaşi’nin huzurundaki Kur’an gibi değildi bu……

Orada okuyar Cafer bin-i ebî Talib ise, burda okuyan doğrudan doğruya Mahbit-i vahy-i ilahînin makesi, kalb-i pake sahip olan Rasulü Ekrem ve Emced idi.

Bütün rahipler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Dönüp tekrar Necaşi’nin huzuruna gittiler.

Kur’an bu ağlayan cemaatin halini anlatıyor:

“Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli terâ a’yünehüm tefîdu mineddem’ı mimmaâ arafû minel-hakkı…” (Maide, 5/83)

O şanı yüce Nebiye inen ayat-ü beyyinat kendilerine oknudu, onlar onu dinledikleri zaman, gözlerinin adeta çeşmeler halinde yaş bıraktığını salıverdiğini görürsün.

Haktan bildikleri şeyi bildiklerinden ötürü. Diyorlardı ki: “İnandık, hak gelecek, inandık gerçek zuhur edecek, inandık gün doğacak diyorlardı deniz aşırı…

İnandık elimizden tutacak halaskâr gelecek diyorlardı. Kapılarını önünde bulunca bu defa onlar, artık şimdi inandık geldi diyorlardı.

Rabbimiz iman ettik ikinci defa, Mesih’e imandan sonra, Kiliseye imandan sonra Rasulüllah’a iman ettik ya Rabbi diyorlardı. bizi de şahitlerden yaz Allahım diyorlardı. Kur’an bunların halini anlatıyor.

Acaba sadece Necaşi’ye, Necaşi’nin cemaatine mahsur mu kaldı âyât-i Kur’an, meâni-i Kur’an, mefhûm-i Kur’an?..

Kur’an’ın âyâtını dinleyen, onun içindeki hakperestliğin ifadesi, hakkın hakikatın ifadesi, kelimata şahit olan herkes kendinden geçiyor ve:

“Rabbenâ âmennâ…” diyor (5/84)

Devr-i Risaletpenahide hangi Sahabi vardır ki, bam teline dokunuyor gibi, âyâti Kur’âniyeyi dinlesin de yerinde rahat dursun. Adeta dalgaları dinmiş deniz gibi, camid ve hayatiyetini kaybetmiş insanların yaşadığı devir, ancak bizim içinde yaşadığımız devirdir. Bizde muttasıl bir iki asrın insanını böyle ölü ve ölgün görürsünüz.

Sahabi anlatıyor…Şeddad ibn-i Hâdî diyor:

Hz.Ömer camide namaz kılıdırıyordu. Ben arka saflardaydım.

“Ve izâ semiû mâ ünzile…” ayetinini okuyordu, hıçkırık sesini soluğunu kesiyordu.

“İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallah…” (13/86) ayetine gelince, okuyacak hali kalmayınca arkasını getiremedi, “Allahüekber” dedi rukuya gitti.

Ebu Hüreyre Beyhaki’nin süneninde:
Bir aralık bir kütürdü duyuldu mihrapta. Yıkılan Hz. Ömer’di. Dayanamamış yıkılıvermişti. Sedyeye koyup evine götürürken götürenler hasta diye zannediyorlardı. Halbuki Allah’ın azabı gelecek çatacak, ferman-ı Sübhanisi karşısında kalbi çatlayıvermiş, ayakta duramamış yıkılıvermişti.

İbni Ömer âyât-i beyyinatı okuyor. Mutaffifin süresini okuyor.

“Yevme yekûnünnâsü lirabbil-âlemîn” (83/6) dediği zaman o da cemaatin önünde yıkılıveriyordu

O gün insanlar, hayatta yaptıkları şeyin hesabını vermek üzere Mevlayı mütealin huzuruna dikilecek, hayatın hesabını verecekler…

İşte bu ayetlere gelince, ayakta durmaya takatı kalmadı, yıkıldı.

Ayati beyyinat okununca o kadar ağladı ki, hayatının sonlarına doğru gözleri tamamen bozulmuştu, görmüyordu gözleri……..ve sürme çekiyor bunu kapamaya çalışıyordu…………..

Gün gelir ki Sahabi anlatıyor, evinin içine kapanır……………… saatlerce dışarıya çıkmazdı………………. kapısının sürgüsünü arkadan sürdüğü zaman, içerden hıçkırık …………. sesleri duyulurdu…….. evinin duvarları adeta beraber ihtizaza gelmiş gibi………….. inleyen bir gönül, kendisine dokunan tokmak karşısında……… ses çıkaran bir davul gibi ses çıkarırdı.

Ve dışarıya çıkarken de gözlerine sürme çekerdi……… bunu görmesinler diye sürme çekerdi…………..

İlham-ı ilahî, vahy-i ilahi, bir gönüle aksettiği zaman, gönülde öyle makes buluyor tesir ediyor.

Ölülerin ve ölgünlerin, yıkıkların ve döküklerin topyekün yaşadığı asır, tenzih edeyim cemaatimizi, sadece 20’inci asırda görülür bunlar.

Bütün kolu kanadı kırıklar, kalbî hayatını tüketenler, bitirenler, his hayatı duygusuz hale gelmiş olanlar, kafasında idraki kaybedenler, dünya tarafından esir ve zebun edilenler, bir tekmede rahatlıkla dünya ve mafihasını terkedemeyenler, bunlar, yobazlar ve softalar, sadece 20’inci asırda vardır, 19’uncu asırda vardır.

Göremezsiniz insanların yaşadığı asırda bu derece hamlığın hükümferma olduğunu…

“Ve izâ semi’û mâ ünzile ilerrasûli…”

Necaşi ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Eshab-ı sefîne ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Huzuru Risaletpenahiye gelen sefirler ağlıyor gözleri çağlayan gibi…

Ömer ağlıyor…

İbn-i Ömer ağlıyor…

Ebu Hüreyre ağlıyor…

Ümmü ebî Hüreyre ağlıyor…çağlayan agibi……….

Yığın yığın günahların kendilerini zebun ettiği, bellerini kırdığı, boyunlarını büktüğü, kalbî hayatlarını öldürdüğü cemaatimiz ne yapıyor acaba?…………….

Allah bunu size sorarsa ne diyeceksiniz?………………………

Rasulüllah sorarsa ne diyeceksiniz?………………………

“Ne yapıyorsunuz?…..Nerdesiniz?” derse ne diyeceksiniz………………………?

Ben kendi namıma diyecek bir şeyim yoktur; azmış, sapmış, tâgî nefsimle diyecek bir şeyim yoktur.

Yıkılışları adeta şiir söylüyor gibi, bütün çöküşlerin harabe haline gelişlerin destanını yazıyor gibi, her şeye karşı laubali kalan, gayr-ı ciddi kalan kem talih bana sorulacak olsa diyeceğim bir şey yoktur…………………………………………………….

Gidin şu cuma gecesinde, cumayı cumartesine bağlayan gecede…..

Hayatınızın hesabını yapın…….

Kazandığınız şeylerin Allah karşısında sizi nereye götürdüğünün hesabını yapın………………..

Müterakim seyyiatın sizin belinizi bükecek ma’sıyyetin, sizi nereye götürdüğünün hesabını yapın…….

Belki fevt ettiğiniz şeyi geriye döner bakarsınız da anlayıverirsiniz……

Anlayıverir de kervana arkadan katılıverirsiniz…………………………………………………………….

Ve benim bu sözlerim sizin içinizde…………………….. bu heyecanı………………….. bu aşkı uyarırsa………………

Bir gecede hayat muhasebesi yapmaya…………………… sizi sevkederse,

“Ve kelbühüm bâsitun….” (Kehf, 18/18)……ile Ashab-ı Kiram’ın arkasında yerini alma…………………… ümidi belirir içimde.

Bunu da Cenab-ı Hakk’ın Rahmetinden intizar ediyorum……….

Ne beni ne de sizi kalbi kırık ve münkesir bırakmasın……….

Kalplerinize sizin kalbî hayat, ruhlarınıza duygu, hissiyatınıza duyguluk ihsan eylesin…
—————————————–

Allah Dostları Neden Ağlar?

Hiç sordunuz mu kendinize bu soruyu, dertleri ne onların? Ya da gözünüz yaşardığında, kalbiniz kaynar kazanlar gibi fokurdayarak göz kapaklarının ardından buhar damlaları gönderdiğinde, bunun derininde yatan sebebinin ne olduğunu merak ettiniz mi?

Dünya için ağlayıp namerde minnet edenlerle, Allah için ağlayanlar, günahı için ağlayanlar, Müslüman’ın derdine derman olamadığı için ağlayıp yataklara düşenler, bu yüzden aylardır konuşamayanlar bir mi?

Allah dostları günahlarına mı ağlarlar, günahları o kadar çok mu Allah dostlarının? Yoksa bütün bir kâinat namına, kainatın her bir zerresinden Allah’ın sonsuz kudret ve azametine karşı gösterilen en ufak bir saygısızlığa bile dayanamadıklarından mı dökülür göz yaşları.

Bu yüzden mi Hz. Ebubekir (ra) gözyaşları arasında “Allah’ım vücudumu o kadar büyüt, o kadar büyüt ki, cehennemi doldursun benden başka kimse yanmasın orada” demiş?

Neden hep gözü yaşlı görürüz Hz. Ebubekir’i, neden hep ağlamış o Allah dostu.? Ağlamış ve dalda gördüğü bir kuşun hürriyetine bakarak insan olmanın ağırlığını ruhunda hissedip “Keşke bir kuş olsaydım” deme ihtiyacı hissetmiş.

Günümüzün gereksiz geleneklerinden birisi olan ve güya erkeği yücelten bir meziyet olarak lanse edilen gözyaşı gerçekten de erkeğe yakışmaz mı? Yani erkekler ağlamaz mı? Şayet böyle ise gönlü yüce Allah dostları neden ağlıyorlardı?

Yoksa olay tam da bunun tersi gibi mi? Yani asıl eroğlu erler gözyaşlarıyla tanınanlar, Allah için sürekli gözyaşı dökenler midir?

İnsan boşuna, yani rol icabı ağlayabilir mi? Ve bu rol icabı bütün bir hayat boyu sürebilir mi?

Kalbinizin sıkıntıdan patlayacak hale geldiği, çok önem verdiğiniz, adeta kendisine kilitlendiğiniz bir olayınız olduğunda gözünüze uyku girmediği, boğazınızdan bir lokma ekmeğin geçmediği ve gizli gizli gözyaşına boğulduğunuz oldu mu?

Sorular alabildiğine çoğaltılarak bir gözyaşı medeniyeti kurmanın gözyaşı dökmeden olamayacağı ifade edilebilir. Evet gözyaşı medeniyeti kurmak gerçekten o kadar kolay değildir. Ama o medeniyet o his kalplere bir kere yerleştirildikten sonra artık başarılamayacak, rahmeti sonsuzdan istenipde alınamayacak hiçbir şey yoktur.

Müminleri bir binanın tuğlalarına benzeten Allah Resulü, binaya vurulan en ufak bir darbenin binanın bütün duvarlarında hissedildiği gibi müminlerin başına gelen bütün sıkıntı ve musibetlerin de müminlerce aynı oranda hissedilmesi gerektiğini ve bunun da imandan kaynaklandığını ifade buyuruyor. Bu hissediş öyle sıradan bir hissedişde olmamalı. İnsanı yataklara düşürmüyor ve insanın konuşma takatini elinden alacak kadar vicdanı rahatsız etmiyorsa Allah korusun problem var demektir.

Bakın bütün bir hayatını bu şuurla geçirmiş bir Allah dostu gözyaşı için neler söylüyor: “Gözyaşları, ihlaslı ve samimi insanlar için, başka bir ifadeyle, daima ciğeri ve bağrı yanan insanlar için bir boşalma ameliyesidir. Âdeta, sînesinde cehennem korları ve içi cayır cayır yanarken, onun duyguları dışa, göz yaşı şeklinde dökülür. Onun içindir ki, Allah Resulü tarafından, cehennemle göz yaşı arasında bir muvazene kurulmuştur. Cehennem kıvılcımlarının mahşerde insanları kovaladığı zaman, Cibril elinde bir bardak su ile görünür. Ve Allah Resulü ona sorar: “Elindeki nedir?” Cibril’in cevabı şu olur: “Müminlerin gözyaşı, cehennemi söndürsün diye!”.

Gördünüz mü Cenabı Hakk’ın sonsuz kudret ve azametini? Aslında bir sıvı olan bir damlacık gözyaşı (su) cehennemi (ateşi) söndürürken, yine bir sıvı olan benzin bir yeri birden cehenneme (ateşe) dönüştürebiliyor.

Allah Dostundan devam ediyoruz: “Başka bir hadîslerinde bu muvazeneyi şu sözleriyle ifade ederler. “İki göz cehennem ateşi görmez: Düşmana karşı nöbet bekleyen ve Allah (cc) korkusundan ağlayan gözler”. Evet, Cehennemin korkunç kıvılcımlarını söndürecek ancak gözyaşıdır.

Allah Resûlü bu ve benzeri hadîsleriyle, dışa karşı mücadele ve mücahede eden insanın bu durumuyla, içe karşı mücadele yapan ve nefsiyle yaka paça olan, bu yüzden de göz yaşı döken insanın amelini aynı mütalaa ediyor. Kur’ân-ı Kerim, ağlayan insanların durumunu bir ibret vesilesi olarak nakleder. Ayrıca, az gülüp çok ağlamayı, kazanılan günahlar karşısında iki büklüm olmayı emreden nice ayetler vardır.

Ruh inceliğinin şâhidi durumunda olan göz yaşının her damlası, bir rikkat ürpertisidir ki, Cennetteki kevserlere denk kıymete sahiptir. Gözyaşının kuruması cidden acınacak bir zavallılık örneğidir. Allah Resûlü, şeytandan sığındığı gibi, kurumuş gözden Allah’a (cc) sığınmaktadır.”

O şanlı Resulün bu sığınması kabul edilmiş ki biz onu hayatının bütününde diğer dostları gibi ya gözü yaşlı, ya da bir gözü yaşlının gözyaşını silerken görüyoruz. Bu yüzden Allah Resulü: “Siz benim bildiklerimi bilseniz çok ağlar, az gülerdiniz…” O, O’na çok bildiren Rabbinin istediği gibi bir hayat yaşamış ve bizim bilmediklerimize muttali olduğu için çok ağlamış az gülmüştür.

Mümin kardeşine ağlayamayan çoğu kere kendisine de ağlama fırsatı bulamıyor.

Bu gün geminin karaya oturduğu ve işin doğrudan Rahmeti Sonsuz’a kaldığı günleri yaşıyoruz. Bu zor günleri aşmanın yolu yine O’nun engin rahmetine sığınmaktan geçiyor. Bıçağın kemiğe dayandığı iman, izan ve vicdan dürbünüyle hareket etmesi gerekenlere çok işler düşüyor. Çok ama ciddi işler öyle sokaklarda bağırıp çağırmakla olmuyor. İnsanlar gazlarını alıp belki de rahat bir şekilde evlerine dönüyorlar. Sokaklarda söylenenler her şeyi bilen ve gören Müheymin tarafından kabul edilseydi şimdi yeryüzünde zulüm yapan bir tek insan kalmayacaktı.

Her gün gazetelerde “Falan ülkeye lanet yağdı” gibi başlıklar okuyoruz. Bizim asıl görevimiz lanet yağdırmak değil, rahmetin celbine vesile olmak, onu celb edecek külli, ferdi amellerde bulunmaktır. Biz rahmeti celb edersek gerisi zaten gelecektir. Allah nereye ne zaman lanet edeceğini bizden çok iyi biliyor. Elverir ki biz rahmetin celbine vesile olalım. Lanetin adresi belli.

Son sözü yine bir yol haritası gibi şairin mısralarına bırakıyoruz.

“Ağlayın su yükselsin
Belki kurtulur gemi”

Karaya oturmuş ve bütün fertler tarafından yüzdürülmesi istenen bir geminin yüzmesi için gözyaşı gerekiyor. Gözyaşı rahmetin ta kendisidir.

Ey alemi İslam gemisini karaya oturtan bahtsız efrad! Bu gemiyi yüzdürmek istiyor musunuz? Dün Çanakkale’de, Yemen’de, Mısır’da, Galiçya’da, Sakarya’da düşman tarafından karaya oturtulmaya çalışılan bu aziz gemiyi kanlarıyla yüzdürmeyi başaran aziz şehidlerimizin yaptığını bu gün siz gözyaşlarınızla yapmak zorundasınız.

Unutmayın ki Allah için samimiyetle dökülen bir tek damla gözyaşı ötede cehennemi söndürme kabiliyetindeyse, burada da okyanuslardan daha fazla suya mukabil bir keyfiyettedir.

O cesamette bir tek damla, evet bir tek damla gözyaşı yok mu?

Abdülkadir Süphandağı, fgulen.com, 16.08.2006

GÖZYAŞLARI DÜNYASI

Yazar : Ahmed ÖZER

Yayınevi : Çağlayan

Baskı : İzmir / 1997 / 172 shf.

Takdim

Gözyaşları! Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları… Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği anın çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları… Bulut bulut yükselip Hak rahmetinin, eteklerine dudak gezdiren bu fani alemin, bekâya mushar pırlantalarıdır gözyaşları… Tıpkı Yunus gibi Celaleddin Rumi gibi inlemek ve sızlamak “Devrin Büyük Dertlisi” gibi yanmak, yakınmak… Bir düşünün: gözü dolu bulut ana ağlamasa nice olur halimiz? Ya o denizler gibi cimri olsaydı: Güneşe vurmadan incelmese, bularlaşmasa ve yukarı uçmasaydı… Ya bulut öyle mi? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar… (Ağla ey gözlerim, gülmezem oyruk. Dost iline varup gelmezem ayruk…)

Allâh’ım Senden diliyor ve dileniyoruz: gözlerimize yaş ver ve merhamet etmen için bizi ağlat… Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün şak-şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına… Öyle ağlat ki, sineler kebap olsun. Ondan bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin. Fethullah GÜLEN

Önsöz:

Gözyaşı ve merhametin saadet ikliminde hayat; cennet nimetlerine nailiyetin adıdır. Orda insanlar adeta cennetle yaşarlar. Biz bu fasılda, Efendimizle başlayan gözyaşı ve hüzün koridorunda ilk durakta, nefes alacak ve o deryadan birkaç damla takdim edeceğiz. Cehennemin alevlerini geri püskürten; o kutsi kaynaktan taşan bir iki damla gözyaşıdır dense sezadır.

“-Ancak tevbe eden, inanan ve iyi iş yapanlar, onlar cennete girecekler ve hiç haksızlığa uğratılmayacaklardır.(Meryem Suresi)

Ahmet ÖZER

ASR-I SAADET GÖZYAŞLARI

Hz. Osman ve Gözyaşı: Osman b. Affan (ra)’ın azatlısı Hani’den: Osman, bir kabrin başına durduğu zaman gözyaşları sakallarını ıslatıncaya kadar ağlardı. Ona: “Cenneti ve cehennemi hatırlayınca kabri hatırlayınca ağlıyorsun?”dendi. Osman (ra) buna “Resulullâh (sav)’ın kabir, ahiret geçitlerinden ilk geçittir. Bu ilk geçitten kurtulanlar için ilerisi daha kolaydır. Kurtulamayanlar için ise ilerisi daha da zordur.’ Dediğini duydum.” Yine Resullulâh (sav) “Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim.”

Ebu Hureyre’nin Gözyaşları: Müslüm B. Bişr’den: Ebu Hureyre hastalandığı zaman ağladı. “Ya Eba Hureyre (ra) Seni ağlatan nedir?” diye sorulduğunda, o: “Ben sizin bu dünyanız için ağlamıyorum. Beni ağlatan, yolumun uzaklığı ve azığımın azlığıdır. Cennetle cehennem arasında bir uçurumdayım. Hangisine götürüleceğimi bilmiyorum.”(1) cevabını verdi.

Habbab B. Eret’in Ağlaması: Yahya B. Ca’de anlatıyor. Resullulâh (sav) ashabından bir grup insan gelip, Habbat’a: “Müjde Ya Eba Abdullah, Kevser havuzu başında Resullulah (sav)’la bulunacaksın” dediler. Habbab içine oturduğu evi eşyayı göstererek: “Durum böyleyken nasıl olur?” diye sordu. Çünkü Resullullah (sav): “Size bir yolcunun erzağı kadar yiyecek yeter” buyurmuştu.

Harise B. Müdarıp anlatıyor: Habbab’ı ziyarete gittik. Karnı yedi yerden dağlanmıştı. Bize: “Resullulah (sav) “Hiç biriniz ölümü temenni etmesin.” Buyurmasaydı, şüphesiz ölümü temenni ederdim.” Dedi. İçimizden biri: “peygamber (sav)’le arkadaşlık edeceğini ve O’nun yanına gideceğini düşün”dedi. O zaman Habbab: “Sahip olduğum bu servetin -ki evinde kırkbin dirhem vardı- Resullulah (sav)’ın yanına gitmeme mani olmasından korkarım.” diye cevap verdi.

BEDİÜZAMAN VE GÖZYAŞI

Müteharrik cenazelerin hazin akıbetlerine nazar edebilseniz, dünyevi haz ve eğlence içindeki gülmelerine bedel, siz onların akıbetleri için ağlardınız.

Zira, güzel simaların, neşeli gülmelerin zıdlarına inkılab etmesi sizin akıl ve kalbinizi incitip vicdanınızı sızlatmayacak mıdır?

Bayramlarda, gaflete dalmadan, sevinç ve sürur nimetlerinin ziyadeleştirmenin eğer çaresi sizce malum ise, avazınız çıktığı kadar haykırarak bütün bir aleme gerçeği duyurmak istemez misiniz?

İşte insanların bu garip haline Üstad’ın feryadı:

Nevi beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve akıbet-binlik adesesiyle gayet şa’şaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevaahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki: Elli sene sonra, bu kemal-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar.

“Külli atin garib” kaidesiyle, madem yakıda gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattır; elbette gördüğün hayal değildir. Madem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette biçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya olan meftun ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkarane, gafletsiz masumane eğlenecektir. ve sevap cihetiyle baki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki; bayramlarda gaflet istila edip, gayri meşhur daireye sapmamak için riayetlerde riklullaha ve şükre çok azim tergibat vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü; şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır…16

Rahmet ve Gözyaşı

Senin Bahtına Düştüm: Bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez. Sonra niyaza başladı. Ta, tılsımın anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerleri hakimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkarım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum” ve bu niyazdan sonra birden kuyunu duvarı yarılıp, şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı o kapıya inkilab etti ve arslan ve ejderha iki hizmetkar suretini giydiler ve onu içeriye davet ediyorlar. Hatta o arslan kendisine musahhar bir at şekline girdi.

Alem-i İslam ağlıyor

Eyvahlar, yazıklar olsun!…: duygulara kezzap tesiri veren bu hazin manzara sizin tahammülünüzü zorlayan bir elem olmayacak mıdır? Aziz, muhterem kardeşim binüçyüz seneden beri Alem-i İslam’ı ağlatan bütün Ehl-i haikata “Eyvahlar1 Yazıklar olsun!” dedirten Alem-i İslam’ın en dehşetli büyük yarasını deşmek düşünmek benim hususi meşrebimde tahammülüm fevkinde elem veriyor.

-Tevekkül ve Gözyaşı: Kalbinize gelen teellümün tevekküle inkılabıyla kaç kez sürur ve huzur bulduğunuz. Dinmez sandığınız feryadınızı ilahi fermana ram kıldığınız anlar neler hissettiğinizi ifade edebilir misiniz? Gözyaşı ikliminde içinizin yıkandığını inkar etmeniz mümkün müdür? Teslimiyetin dayanılmaz sabrına azmı rıza gösterdiniz? Emrine amade olduğunuz gözyaşların hasrete dilbeste kılındığı kutsi mekanların hatıraları sizi yürekten yaralamadı mı? Tevekkülün kanadına sığınmaktan başka ne çareniz vardı söyler misiniz? Tevekkül ve gözyaşların ruhumuza sundukları o teselli mevsiminde dirilir ve kendimizi buluruz.

Gençlik ve gözyaşı

“Şimdiki güldüklerine bedel”: Nefret ve elemle pişmanlık gözyaşları dökme gayri meşru eğlencelerin bir mahsulüdür. Çünkü ihtiyarlığın ağır mevsimi, günahlarda daha da ağırlaşmakta ve çekilmez bir hal almaktadır. Kabrin ve berzahın kışına tutulmak büyük bir nasipsizliktir. Üstad diyor ki: Evet gördüğüm hakikattır; hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün ahiri kıştır. Öyle de; gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanı elli sene evvelki hadisatı sinema ile hali hazırda gösterildiği gibi gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehli delalet ve sefahatin elli altmış sene sonrası vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayri meşru keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.

Üstad İçin Akan Gözyaşları

Gözyaşlarım bulunacaktır: Mücrim talebeniz senelerden beri halikından bir hami istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlarla dolu olan defteri amalim tetkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyazın vardır ve ne kadar gözyaşların bulunacaktır. Kuran-u Hizmet uğrunda arzın sekenesi kadar hayatım olsa, herbirisini feda etmeyi, ne büyük saadet ve şeref kabul etmiştim. (Hüsrev)

Kalbim ağlıyor: İşte sevgili üstadım, bu kadar ikramı ilahi karşısında bir taraftan kulluk edemediğimi için gözlerim yaşarıyor. Kalbim ağlıyor. Diğer taraftanda berzahı samadiyete af olunmaklığım için yalvarırken, bihal ve bihesab minnet ve teşekkürlerimi takdim ediyorum.

SÜLEYMANİYE’DE HÜZÜN KORİDORU

Süleymaniyenin nisan ikliminde: Şair Süleymaniye’de bayram sabahında “Ey ulu mabet seni ancak bu sabah anlıyorum. Bende bir varisin olmakla mağrurum.” Diyordu. Şairi gurura sevkeden sebepler elbette çoktu. Ne zaman Süleymaniye adını duysam gayri ihtiyari yukarıdaki mısraları mırıldanırım. Mekanlar, içlerinde taşıdıkları değerler kadar kıymetlidirler. Süleymaniye bütün ihtişamıyla bu kıymet ufkunu her zaman temsil etmiştir. 21. Yüzyılın eşiğinde kutlu bir başlanıcın sinyalleri oradan verilir. Süleymaniye kürsüsü kutsi bir makamdır. İnkisar ve kisran dönemlerinde yeniden dirilişin rüyaları o muhteşem kubbelerle süslüdür. Bize göre Süleymaniye vaazları, bugünden çok yarının kucaklar. Orda nefesler, temiz nasiyelere tercüman olur. Lahuti iklimin sırı bize of mabette açılır. O dinleyenler, ilahi ummana doğru akan çağlayanlar olur. Gözyaşı küçümsenir bir hediyemidir? Kaldı ki o kubbe ve gözyaşı döken ulu mabette şahittir ki, o hıçkırık ve gözyaşları sadece günahlara akan damlalar değildir. Onlar; İslam aleminin hüsran koridorunda mazlum durumda bekleşen milyarları aşmış ahir zaman müslümanları içindir. Aksa seza değil midir? Zalim kin ve öfkelerin mağdur mazlum ve mazlum müslümanlar için akan gözyaşlarına kıymet vermemek ve kale almamanın sizin yanınızdaki adı nedir? Söyler misiniz? Şimdi Süleymaniye’nin nisan iklimindeyiz. Rahmet damarlar8ı bir kalbe bir kubbeye düşer. Bakalım hangisi önce yeşerecek kubbe mi kalb mi?”

“Neticede hep ağladık: Ağlamak kaderimiz oldu. Yılar yılı ağlamadan başka bir şey bilmedik. Ölen insanımıza, yıkılan ummanımıza, tarumar olan harmanımıza ve kaidesiz kalan ümidimize ve cesaretimize…. Nihayet binbir girdapla pençeleşe pençeleşe neslimize gülen şafaklar ülkesine geldik. Ama yine ağlıyoruz; dün bir harabe-zade, bugünde lale-zare. Ağlıyoruz, kasvetli bulutların çözülüşüne, gözü kurumuş semamızdan sağnak sağnak yağmur dökülüşüne, zamanın burcu burcu bahar kokusuna ve herşeyin yeniden dirilişine. Şurada emekleşen civcivleri beride formasına takmış tomurcuklara öte bin sancağa elimizde baharda bir demet gül, gözümüz güle şebnem yetiştirmekte. Asrın garipleri olarak kışta gelmişin kapısında büyük beşareti mırıldanıyoruz: Sümbüllerin kemer kuşandığın tohumların başak saldığı gülün gamze yaktığını, bülbülün nağme attığın ve bir nevbahar olduğunu. Attığın diri tohumların elimizle solduğumuz çiçekleriyle huzuruna geldik ise bizi kınama, Sultan’a sultanlık nitekim Geda’ya gedalık yaraşır. Biz kötü devrin rüzgar vurmuş garipleri ruh ve gönül hayatına eremedik ve durulamadık. Nazardan duru kılma bendeganu gözde sultanım.”

http://www.uluyol.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=86
———————————————-

Gözyaşı / Şefik Can

Eski insanlar hayvanların gülmediklerini ve ağlamadıklarını sanarak insanı tarif ederken “Hayvan-ı Dahik”; yani “gülen hayvan” diye tavsif etmişlerdir. Çünkü burada insanın maddi yönden hayvanlara benzemesi bahis konusudur. Hayvanların da kalpleri var, ciğerleri var, onlar da insanlar gibi yiyor, içiyor, nesil bırakıyor. Fakat hayvanlar gülmüyorlar, ağlamıyorlar…

Öyle sanıyorlardı da, insanı gülen hayvan diye tavsif ediyorlardı. Şimdi, aslını ararsanız gözyaşı, duygulu bir varlık olan insana mahsus bir şeydir. Nitekim Peygamber Efendimiz (SAV): “Allah’ım! Ağlamayan gözden sana sığınırım” diye dua etmişti.

Fakat bazı hâdiseler vardır ki, bizlere zaman zaman hayvanların da ağladıklarını düşündürür. Nitekim harb okulundaki tabîiye hocamız, tatbikatta bize bir vak’a anlatmıştı. Bu vak’a hâlâ hatırımdadır. Şöyle ki;

Bu hocamız balkan harbine iştirak etmişti. Bulgarlara, Yunanlılara, Sırplara mağlup olan Türk ordusu çekilirken hocam da orada bir topçu subayıymış. O zaman şimdiki gibi motorlu vasıtalar olmadığı için topları büyük atlara çektirirlermiş. Trakya’da toprak çok özlü olduğundan çamura saplanan tekerlekleri atlar çekememiş, atlara yardımcı olması için köylerden manda getirip top arabalarına koşmuşlar, arabaları mandalara çektiriyorlarmış.

Bize vak’ayı anlatan subayımız diyordu ki: “Neferlerden birisi yol kenarında bulunan bilek kalınlığında bir ağacı kopararak eline almış, çamura saplanan mandaya bu dikme ile acımasızca vuruyordu. Ben de sürekli; “Vur!.. Vur!.. Vur!..” diye komut veriyordum. Tam bu sırada sopaları yiyen manda bize doğru döndü, “Vur!” emrini benim verdiğimi anlıyor gibi kalabalık içinde yalnız bana göz-lerini dikti. Yalvaran gözleriyle öyle bir manâlı bakışla baktı ki; o anda mandanın gözlerinde acıyla dolu göz yaşları hissettim. Belki ağlamıyordu, ama gözleri yaşarmıştı. Ve o yaşarmış gözlerle bana baktığı zaman, o bakışlar içime işlemişti. Manda, bakışlarıyla bana diyordu ki: “Ey subay! Sen emir veri-yorsun, ben de gücümün yettiği kadar çek-meye çalışıyorum. Daha niçin bu kadar vuru-yorsunuz?..”

Komutanımın anlattığı bu hadiseyi hiç unutmuyorum. Binaaleyh o göz yaşları, eski insanların sandıklarının aksine, beni hayvanların da ağladıklarına inandırmıştı. Bu bir görüş ve seziş işidir. Aslında mantıken hayvanlar insanlar gibi ne gülerler, ne de ağlarlar. Evlerinde kedi gibi, köpek gibi veya diğer tür hayvanlardan besleyenler bunu müşahade etmişlerdir. Her ne kadar Nâmık Kemâl bir şiirinde:

“Şîr’in dahi kastetmesi câna gülerekdir”

“Bir arslan, avını; yani bir karacayı veya bir ceylanı yakalayıp da öldürmek istediği zaman, onu gülerek parçalar” derse de; O’nun bu sözü tamamıyla duygusal bir düşüncedir. Aslında arslan gülmüyor; çehre durumu onu öyle gülüyormuş gibi gösteriyor. Ne bir arslan güler, ne de bir ceylan ağlar. Gülmek de, ağlamak da sadece, duygulu bir varlık olan insana mahsustur.

Tüm bu anlattıklarım bana Mesnevi’deki bir hikayeyi hatırlattı. Sahabeden birisi Pey-gamber Efendimizin imamlık ettiği ikindi namazını kaçırmış, koşa koşa mescide gelmiş. Bir de bakmış ki, herkes câmîden çıkıyor. Peygamber Efendimize iktida etme nimetinden mahrum kaldığını anlayınca çok üzülmüş, ağlamaya başlamış ve göz yaşları içinde bir köşeye oturmuş. Bir başka sahâbi gelmiş: “Kardeşim niçin ağlıyorsun?” diye sormuş.

Ağlayan sahâbi: “Nasıl ağlamayayım ki! Ben, Peygamber Efendimiz’e uyamadım! Namaz kılarken O’na iktida edemedim. Onun için ağlıyorum!” demiş. Bunun üzerine diğer sahabi: “Ben sevabımı sana veriyorum, ver sen bana o göz yaşlarını” demiş. Ahh, o göz yaşları…

Göz yaşı, hassas bir insanın gözünden akan sıradan bir yaş değildir. O yaşda büyük ızdıraplar, kederler, sıkıntılar gizlidir.

Göz yaşı insana mahsus ilahi bir armağandır. Çünkü göz yaşı dökerek insan teselli bulur. Bu göz yaşının derin manâları vardır; hem büyük ızdıraplar, kederler o göz yaşında gizlenmiştir, hem de o göz yaşı Erhâmûrrahimîn olan, çok merhametlilerin merhametlisi olan Allah’ın insana verdiği teselli gözyaşıdır; rastgele bir yaş değildir, ağlamak değildir.

Bir anne evladını kaybettiği zaman kalbin-den vurulmuş gibi ağlar, ızdırap duyar ve o ızdırabı gözyaşlarıyla ifâde eder. O acıyı teselli etmek için Allah göz yaşına çok şeyler vermiştir. Ağlarken insan teselli bulur. Nitekim Peygamber Efendimiz de çok sevdiği oğlu Kasım’ı kaybettiği zaman ağlamış, göz yaşı dökmüş, sonra Cenab-ı Hakk’a yalvarmıştır: “Ya Rabbi! Ben, hata ettim. Ben, senin takdirine karşı göz yaşı döktüm. Beni affet” demiştir. Ama göz yaşına da değer vermiş, daha evvelce söylediğim gibi: “Ya Rabbi!.. Ya Rabbi! Ağlamayan bir gözden sana sığınırım” demiştir.

Böylesine çok anlamlı bir isimle yayın hayatına başlayan Gözyaşı dergisine ebedi başarılar dilerken, siz değerli okuyucularımızı Hazreti Mevlana’nın Mesnevi’sinden “gözyaşı” ile ilgili bir bölümle başbaşa bırakıyorum:

AĞLAMAK DA BİR ZEVKTİR,

BU YÜZDEN ÇOK AĞLAYINIZ

(Mesnevi, Cilt 5, 134-143)

Bulut ağlamayınca, yâni yağmur yağmayınca, yerdeki çimenler nasıl güler? Çocuk ağlamayınca anasının sütü nasıl coşar?

Bir günlük çocuk bile, yolunu bilir, “Ağlayayım da şefkatli dadım yetişsin, gel-sin.” der.

Sen biliyor musun ki, dadıların dadısı olan “Kerim Allah” ağlamayınca, bedavaca sütünü az verir.

Cenâb-ı Hakk; “Çok ağlayın.” diye buyurmuştur. Bu söze kulak ver de, Allah’ın ihsanı ve kerem sütü aksın.

Bulutun ağlayışı, güneşin harareti dünyanın, dünyadaki hayatın direğidir. Bunlar bükülmüş iki ip gibidir. Sen de bu iki ipe iyi sarıl.

Güneşin yakışı, bulutun ağlayışı olmasaydı; cisimle â’raz nasıl gelişirdi.

Bu hararetle, bu ağlayış temel olmasaydı, bu dört mevsim nasıl olur da ma’mûr hale gelirdi?

Güneşin sıcaklığı, dünya bulutlarının ağlayışı, dünyanın ağzını tatlılaştırıyor, dünyayı güldürüyorsa.

Öyle ise, sen de akıl güneşini yak, parlat; gözlerinden bulut gibi yaşlar saç.

http://www.gozyasi.com.tr/dergi/gozyasi.php
—————————————————-

PEYGAMBER (SAV)’DEN GENÇLİĞE BİR DEMET MESAJ, Doç. Dr. Mesut Erdal;

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmiştir. Gerek O’nun üstün seciyelerle donatılmış olması ve gerekse ilâhî gözetim ve koruma altında bulunması sebebiyle, O’nun bütün hayatı gibi gençliği de bizim için en güzel örnektir. O, peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih bir ahlaka sahipti.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bi’setinden evvel ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyor ve ortaklık şeklinde ticarî faaliyetlerde bulunuyordu. Hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bu alanda da örnek bir şahsiyetti.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme daha bi’set (peygamberlik) gelmezden önce O’ndan bir şey satın almıştım. O alışverişten ona hâlâ bir miktar (borç) bakiyesi kalmıştı. Ben o kalanı, kendisine yerinde vermeyi vaad ettim. Ama bunu unuttum. Üç gün geçtikten sonra hatırladım, geldiğimde o hâlâ (sözleştiğimiz) yerindeydi. “Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum” buyurdular. (Ebu Davud, Edeb 90, (4996).

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, hiçbir kimseye haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alışveriş yapanlar, yaptıkları alışverişten çok memnun kalırlardı.

Sâib ibnu Ebi’s- Saîb anlatıyor: Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme geldim. Beni, O’na zikredip hakkımda methüsenada bulunarak tanıtmaya başladılar. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem : “Ben onu sizden iyi tanırım” buyurdu. Ben hemen atılıp: “Annem, babam sana kurban olsun” dedim. “Doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık.” (Ebu Davud, Edeb 20, (4836); İbnu Mace, Ticaret 63, (2287).

O, el-Emîn Lakabı İle Bilinirdi

Hacer-i Esved’in yerleştirilmesi konusu ihtilafa yol açmış ve neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye ibni Muğîre: “Yarın sabah Safa kapısından ilk olarak kim girerse, o bizim aramızda hakem olsun.” dedi. Teklif yerinde bulundu ve kabul edildi. Sabahleyin Kureyş’in önde gelenleri ilk giren kişiyi merakla bekleşmeye durdular. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi görünce sevindiler. Çünkü O’nun doğruluğuna ve güvenilirliğine asla şüpheleri yoktu. O’na el-Emin diyorlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi çağırdılar ve meseleyi kendisine arz ettiler. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, orada bulunanlara hemen bir sergi/yaygı getirmelerini söyledi. Onlar da sergi/yaygıyı getirdiler. Her kabileden bir temsilci seçti. Kendisi Hacer-i Esved’i yaygının üzerine koydu. Seçtiği adamlara yaygının uçlarından tutmalarını söyledi. Böylelikle taşı yerine koyma işi, bütün kabilelerin katkısıyla gerçekleşmiş oldu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin feraseti ile mesele kan dökülmeden halledildi. Evet, O gençliğinde böyleydi ve güvenilir bir gençti. Pek çok beşerî duyguları, feverana hazır vaziyette bekleyen bir gencin güvenilir olması ve hakem kabul edilmesi, bizim gençlerimiz için önemli bir davranış modelidir.

Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında kişi, bir rüya görecek olsa rüyasını, Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme anlatırdı. Bir gün İbnu Ömer bir rüyasını anlattı ve Allah Rasulü rüyayı, onun için tevil etti:

“O sıralarda ben genç, bekar bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa radıyallahu anhaya anlattım. Hafsa da Rasulullah sallallahu aleyhi ve selleme anlatmış. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa!” demiş. Salim der ki: “Abdullah bundan sonra geceleri pek az uyur oldu!” (Buhari, Ta’bir, 35, 36, Salat 58, Teheccüt 2, Fedailu’l-Ashab 19; Müslim, Fedailu’s-Saha-be 140, (2479).

Allah’a İbadet İçinde Büyüyen Genç

Fahr-i Kainat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir:

“Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar: Adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi, güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde: ‘Ben Allah’tan korkarım’ de(yip icabet etmey)en kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudud 19; Müslim, 91, (1031)

http://www.ilkadimdergisi.com/204/mesut_erdal_peygamber_den_genclige.htm
———————————————————————————–

Manevî Kirlerden Arınma Yolu: Tövbe
Doç. Dr. Mehmet SOYSALDI
Sözlükte “Al lah’a dönüş ve yöneliş” anlamına gelen tövbe, dini terim olarak “günahtan Allah’a dönme” anlamıyla meşhur olmuştur.1

İmam Gazalî, İbn Arabi, İbn Hacer gibi İslâm âlimleri tövbeyi farklı şekillerde tarif etmişlerdir.2

Biz burada tövbeyi açık ve anlaşılır bir tarzda tarif edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tövbe; yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah’a dönmek, O’ndan affetmesini, bağış lamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız Allah’a yal varmak demektir.

1. Tövbenin Önemi:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: “Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz: “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11) buyurmuştur.

Bu zikrettiğimiz hadislerden de anlaşıldığı üzere, insan, günah ve sevap işleme özelliğinde yaratılmış bir varlıktır. Günah işlemek, insanı meleklerden ayıran bir özelliktir. Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmış olup, asla Allah’a karşı gelmeyen, günah işle me yen varlıklardır.

İslâm fıtrat dinidir. İslâm’da insanın günah işleyebileceği kabul edilmiş ve bundan korunma ve kurtulma yolları insana öğretilmiştir. İşte yapılan kötülükten, işlenen günah ve kabahatten kurtulup manevi kirlerden temizlenme yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlar dan kurtulup o günah ve hataları hiç yapmamış gibi tertemiz olur. Nitekim bu hususta Peygamber Efendimiz, “Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gi bidir.” (İbn Mace, Zühd 30) buyurur.

Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz.” (Nur, 24/31) Başka bir ayette ise Yüce Al lah, Peygamberine şöyle buyurur: “De ki: “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Al lah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 39/53)

Bu ayette Yüce Allah, Peygamberine, günahkâr kullara, Allah’ın rah metinden umut kesmemelerini söylemesini emrediyor. Çünkü çok bağışlayan, çok acıyan Allah, dilerse bütün günahları bağışlar. Bundan dolayı kullar, Allah’ın azabı gelmezden önce Allah’a yönelmeli, O’na teslim olmalı, şirki ve bütün günahları bırakmalıdırlar.

Bir rivayete göre, çok günah işlemiş olan bazı müşrikler, Müslüman oldukları takdirde günahlarının affedilip edilmeyeceğini Hz. Peygambere sormuşlar ve bunun üzerine bu ayet inmiştir.3 Bu ayet, bütün insanları tövbeye ve İslâm’a yöneltmekte, Müslüman oldukları takdirde Allah’ın, onların bütün günahlarını affedeceğini bildirmekte, günahkârlara umut kapılarını ardına kadar açmaktadır.

Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah’a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder. Bu ayetler yanında kulları umutsuzluktan kurtarıp tövbeye yönelten çok hadis vardır. (Bkz: Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47)

Günah ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne şöyle çağırmaktadır:

Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel! Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

Yüce Allah, Tahrim suresi 8. ayette: “Ey inananlar, tövbe- i nasûh ile Allah’a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi içinden ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir…” buyurmaktadır. Bu ayette kastedilen nasûh tövbesi nedir?

Nasûh Tövbesi Nedir?

Nasûh, nush kökünden mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tövbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütle yen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah’a dönünüz demektir. O halde nasûh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gele cekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan her hakkı sahibine ödemek demektir.4

Efendimiz (s.a.s.), nasûh tövbesini; “Kulun işlediği günahtan pişmanlık duyması, Allah’a tam rucu’ edip, tıpkı sütün memeye dönmediği gibi, kişinin tekrar günaha dön memesidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/446) şeklinde tanımlamıştır.

Gazalî, nasûh tövbesini tanımlarken şunlara yer vermiştir: “Nasûh tövbesi yapan lar, tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Bunlar geçmişteki eksiklerini tamamlar ve bir daha günaha dönmeyi hatırdan bile geçirmezler, zelle ve sürçmeler müs tesna. İşte tövbede istikamet budur. Günahların sevaplarla değiştirilip hayırlarda müsabaka edenler bu tür tövbe sahipleridir.”5

2. Tövbenin Kabulünün Şartları:

Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah’ın tövbe edenleri methetmesi (Tevbe, 9/112) ve tövbe kapısını çalan kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara, 2/222), tövbelerin kabul edileceğinin birer delilidir.

Allah Resulü (s.a.s.), kullarının tövbesi karşısında Allah’ ın ne kadar hoşnut olacağını şöyle bir örnekle anlatmaktadır: “Allah’ın kulunun tövbesine sevinmesi şuna benzer: Bir insan azığını, su tulumunu bir deveye yüklemiş, sonra yolculuğa çıkmıştır. Nihayet çorak bir yere vardığında uykusu gelmiş, devesinden inerek bir ağacın altında istirahata çekil miştir. Kalktığında devesinin kaybolduğunu görmüş ve değişik tepelere koşarak onu ara dığı halde bulamamış ve yorgun bir vaziyette, ağacın altına yatmıştır. Tekrar uyandığında devesini yanı başında durduğunu görüp de yularından yapışıp, son derece sevinerek, yanışlıkla; “Ey Allah! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 3) demiştir. İşte Yüce Allah, kendisine tövbe eden kuluna, devesini kaybettikten sonra bulan adamdan daha fazla sevinir.

Tövbenin Allah katında makbul olması için bazı şartlar vardır. Yalnız bu şartlar işlenen günahın çeşidine göre farklılık arz etmektedir. Günahın kime karşı işlenmiş ol duğu, onlardan kurtulmak için tövbe yapılırken önem arz etmektedir. Bu bakımdan gü nahı ikiye ayırabiliriz:

a- Allah Hakkı ile İlgili Günahlar: Allah hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etme nin üç şartı vardır:

1) O günahı işlediğine pişmanlık duymak: İnsan vicdanında, işlenen günahın bir kötülük olduğu ve kul ile Allah arasında bağlantıyı zedelediğine karar verildiğinde, bir huzursuzluk6 ve pişmanlık başlayacaktır.

Günah işleyen kul, tövbe kapısına; günahlarını itiraf ederek, bu günahların verdiği huzursuzluk ve pişmanlıkla silkinmiş, uyanık bir kalp ve gönülle gelecektir.7 Sözü edilen huzursuzluk, şahsı tövbe etmeye iten bir etkendir.

Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü, önemine binaen, “tövbe pişmanlıktır” (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423) buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.

2) Tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmek: Tövbe; yalnız bir kalp işi, bir ürperti, irkilme ve gözyaşı dökme şeklinde, soyut bir pişmanlık değildir. Yani tövbe, birtakım iç duygulardan ibaret değildir. Aksine tövbe, derunî duygular üzerine birtakım eylemlerin bina edildiği bir süreçtir. Örneğin, tövbe eden, Allah’ın yasakladığı günahı terk etmeli8, imkân ölçüsünde emirlerini yerine getirmelidir.9 Tövbe ettiği günaha devam etme meli dir.10 Günahlarına tövbe ettiği halde, onları işlemeye devam eden fert, kendisi ile tezada düşmüş demektir. Böyle bir tavır, pişmanlık olgusu ve günahı tekrar işleme yeceğine dair sözü ile bağdaşmayacaktır. Hâlbuki şahsın, tövbe ettiği günahları hemen terk etmesi,piş manlığının ve aynı günahı tekrar işlememedeki kararlılığının bir belirtisi ola caktır.

3) Tövbe edilen günaha kesinlikle dönmeme kararı: Geçmişteki günahlarından pişmanlık duyan şahsın, tövbe etmiş olması için, o günahı tekrar işlememeye kesin karar vermiş olması gerekmektedir.11 Pişmanlık ve tövbe edilen günaha dönmeme kararı, birer kalp işi olduğundan, bunları gerçek anlamıyla yalnız Allah bilebilecektir. Dolayısıyla, ki min gerçek manada tövbe etmiş olacağı insanlar tarafından bilinemeyecektir.12 Tövbenin sıhhat bulması için, şahsın tövbe ettiği günaha tekrar dönmeyeceğine dair Allah’a söz vermesi gerekmektedir.13

b- Kul Hakkı ile İlgili Günahlar: Kul hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etmenin ise dört şartı vardır. Bu şartlar; yukarıda zikrettiğimiz üç şartla birlikte dördüncü şart ise; hakkı yenilen kulun hakkını sahibine iade etmek ve ondan helallik almaktır. Kul hakları, mal nevinden ise, aşağıdaki ihtimallerle karşılaşılabilecektir.

1. Gasbedilen mal, elde mevcut ve sahibi de biliniyorsa geri verilmelidir.14 Burada suçu gizleyerek tövbe etmeye çalışmak yetmez.

2. Çalınan mal, hırsızın elinde mevcut, ancak sahibi bilinmiyorsa, bu mal tasadduk edilerek zimmetten çıkarılır. 15

3. Bir şahısta önceki yıllara ait kul hakları var ve sahipleri de belli değilse, gasbe dilen mallar kadar tasadduk eder, hayır-hasenat yapar.

4. Suçlunun yediği bir mal, mislî değil de; kıymeti belirlenebilen cinstense ve şah sın imkânı da varsa, o kıymeti sahibine vermelidir.16 Buna gücü yetmiyorsa, imkân bul duğunda vermeye niyet etmelidir. İmkân nispetinde, malı sahibine ulaştırmaya çalışıp da bunu başaramayanı Allah’ın affetmesi umulur.17

5. Malında ne kadar haram bulunduğunu bilmeyen şahıs, zann-ı galibine göre, bir miktar ayırır ve onu önceki kul haklarını elinden çıkarma niyeti ile dağıtır.18

Tövbe edilmek istenen günah, insanın namusu ve şahsiyeti ile ilgili olduğunda; söylenen söz, eğer mağdurun kulağına gitmemişse, tıpkı Allah hakkı ile ilgili günahtan tövbe edildiği gibi tövbe yapılabilir. Bu tür söylenen sözler, mağdurun kulağına gitmiş ise, o zaman şahsa müracaat edilerek, helallik alınması gerekir.

İşte bu şekilde, günahkâr şahıs, utanarak Rabbinden bağışlanmasını ister ve zik rettiğimiz bu şartları yerine getirirse, Allah böyle tövbe eden kulunun tövbesini kabul ederek bağışlayacak ve ona azap etmekten hayâ edecektir.

3. Tövbede Zaman Unsuru:

Günahlar, Allah’a giden yolda birer engeldir. Günahkâr, zehirlenmiş bir insan gi bidir. Zehirlenen kişi için, vakit geçirmek ne derece tehlikeli ise, günah işleyenin de tövbede gecikmesi o derece risklidir.

Günah işleyen mü’min, imanının bir belirtisi olarak rahatsızlık duyacak ve hemen ondan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Günahın hemen ardından tövbe etmenin farz ol duğu hususunda icma mevcuttur. Ayrıca tövbeyi geciktirenler bu sebeple günah kazan maktadırlar.19

Gazâlî’ye göre; kişi yaptığının günah olduğunu anladığı an, derhal pişmanlık duy malı ve onun tesirini iyi amel ile silmelidir. Aksi halde, kötülükler kalbi istila eder ve bir daha izalesi mümkün olmaz.20

Nitekim hadiste: “Mü’min günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke olur. Tövbe eder, günahı terk eder ve istiğfar ederse, bu siyahlıktan kurtulur, günah artarsa siyahlık da artar…” (İbn Mâce, Zühd 29) buyurulmaktadır.

Tövbe için geçerli olan zamanın son sınırı hakkında şu hadis bize bir fikir vermektedir: “Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelmedikçe kabul eder.” (Tirmizî, Deavât 100; İbn Mâce, Zühd 30) Ölüm kesinleşip, can boğaza geldiğinde ise, tövbe kabul edilmeyecektir.

Son nefeste tövbenin kabul edilmeyişinin sebepleri şunlardır: İnsan o anda ümit sizlik halindedir. Hâlbuki tövbe, kişinin hayattan ümidini kesmediği bir ortamda olmalıdır. Son nefeste fertlerden teklif kalkar. O anda yapılan işler için iyi veya kötü denmez. Hâlbuki tövbe dünya işlerindendir ve teklif kalkmadan yerine getirilmelidir. Ahirette herkes pişman olacaktır, ancak o halleri tövbe olarak nitelendirilmeyecektir. 21 Zira son nefeste günahkârların pişmanlık duydukları an, teklifin olmadığı andır.22 Son nefeste yapılan tövbe kabul edilmediği gibi, o bir yok hükmündedir ve sonuç olarak hiç bir şey ifade et memektedir.23 Ömrü boyunca hiç tövbe etmeyenle, ölümü anında tövbe eden, sonuç itibarıyla aynı görülmektedir.24

Sonuç olarak, tövbe ile ilgili şöyle bir zaman dilimi çizebiliriz: Tövbe için zaman; günahın peşinden başlamakta, ileriki günlerde herhangi bir vakte bağlı kalmadan devam etmekte ve ölüm alametleri belirince son bulmaktadır. Yani, tövbenin son sınırı olarak; yaşama ümidinin bitmesi, ölüm alametlerinin belirmesi ve şahsın son anlarını yaşamasıdır.

4. Tövbede Mekân Unsuru:

Namaz, hac gibi bazı ibadetlerin, belli mekânlarda yapılması, faziletli veya gerekli olduğu halde, tövbe için böyle bir 13 mekân şartı yoktur. Zira tövbe, çok yönlü bir pişmanlık olduğu için, yalnız bir mekânda başlayıp sona ermeyecektir.

Bu sebeple, tövbe edebilmek için, şahsın camide bulunması, tekke veya zaviyede olması şeklinde bir şart yoktur. Diğer taraftan; cemaat ha linde, bir araya toplanarak, koro halinde tövbe etmek de şart değildir.

Günah işlemiş insan, tövbesini her mekânda gerçekleştirebilir. Şahıs için, günah larını göz önüne getirdiği, onların çirkinliklerinden kurtulmaya karar verdiği her yer tövbe mekânıdır. Yani işçi işinin başında, çiftçi tarlasında, evde kalanlar evlerinde, bu kararı ve rebilir ve tövbe sürecini başlatabilir.

Nitekim Yunus (a.s) balığın karnında ve denizin karanlıklarında; “Ya Rabbi Sensin ilah, Senden başka ilah yoktur, Sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) deyip, en faziletliyi yapabilecek iken faziletli olanı yaptığından ötürü Allah’tan af dilemiş tir.25 Allah da onu affetmiştir.

Yine bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva, cennette yasak meyveden yiyerek, Al lah’ın emrine karşı gelmişlerdi. Cennetten çıkarılıp, dünyada epey müddet dolaştıktan sonra Arafat meydanında “Rahmet Dağı” denen bir dağın başında yaptıkları hatadan do layı Allah’a tövbe etmişler; “Rabbimiz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki zi yana uğrayanlardan oluruz” (A’raf, 7/23) diyerek Yüce Allah’a yalvarmışlar ve af dilemişler, Cenab-ı Hak da onları affetmiştir.

Tövbe süreci, günahlardan kurtulmaya kalbin kesin olarak karar vermesiyle başlamaktadır. Bu kararın verilebildiği her yerde tövbe sahihtir. Tövbeyi bir mekâna hasretmek, tövbe için kutsal bir yer şartını ileri sürmek, tövbe olayını bilmemek ve konu ile ilgili İslâm’ın esprisini yakalayamamak demektir.

Sonuç:
Yüce Allah, insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevî kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.

* Fırat Üniv. İlahiyat Fak. Ögrt. Üyesi msoysaldi@yeniumit.com.tr

___________

DİPNOTLAR
1. Fîruzabâdî, Muhammed b.Ya’kub, el-Kâmûsu’l-Muhît, Beyrut 1991, I, 166; Cevherî, İsmail b.Hammad, es-Sıhah fi’l-Lüga ve’l-Ulûm, Beyrut 1974, I, 146; İbn Manzur, Ce ma leddin Muhammed b.Mükerrem, Lisanu’l-Arab, Beyrut 1990, I, 233.
2. Bu tarifler için bkz., Gazâlî, Ebu Hamid Muhammed, İhyâu Ulûmi’d-Din, (trc. Ahmed Serdaroğlu), İstanbul 1974, IV, 10; Muhyiddin İbn Arabî, el-Futuhâtü’l-Mekkiyye, (thk. Osman Yahya), Kahire 1988, XIII, 298; İbn Hacer, el-Askalânî, Şihabuddin Ahmed b.Ali, Fethu’l-Bârî bi Şerhi’l-Buhârî, Kahire 1987, XI, 106.
3. Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b.Ahmed, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur’an, Kahire 1959, XV, 268; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, IV, 59.
4. İbn Manzur, age, II, 617; İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, Kahire trs, I, 356.
5. Gazalî, İhyâ, IV, 78.
6. Bu huzursuzluğun imanın bir alameti olduğu hadiste şöyle belirtilmiştir: “Kişi kötülük yapar da, bu ona rahatsızlık verirse işte o mü’mindir.” Bkz., Buharî, Deavât, 4; Tirmizî, Kıyamet, 49; Ahmed b.Hanbel, age., IV, 12.
7. Gazalî, İhyâ, IV, 9.
8. Kurtubî, age, V, 91.
9. Kâsımî, Muhammed Cemaleddin, Mehâsinü’t-Te’vil, (thk. M.Fuad Abdulbâkî), Kahire trs, XII, 4597.
10. İbnü’l-Kayyım, el-Cevziyye, Muhammed b.Ebubekir, Medâricü’s-Sâlikîn, Kahire trs, I, 301.
11. Kurtubî, age, V, 91.
12. M.Ebu Zehra, el-Cerime ve’l-Ukûbe fi’l-Fıkhı’l-İslâmî, Kahire trs, s.223.
13. İbn Hacer, age, XI, 106; Âlûsî, Ruhu’l-Meânî, IV, 240.
14. Serahsî, el-Mebsut, IX, 176; Kâsânî, Bedâyi, VIII, 96; Âlûsî, age, VII, 96.
15. Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber, (trc. Yunus Vehbi Yavuz), İstanbul 1979, s.415.
16. Muhyiddin İbn Arabî, Futuhât, XIII, 298.
17. İbn Hacer, age, XI, 106.
18. Gazalî, İhyâ, IV, 68, 69.
19. İbn Kayyım, age, I, 297, 298.
20. Gazalî, İhyâ, IV, 13.
21. Âlûsî, age, XXVIII, 158.
22. Kurtubî, age, V, 93.
23. Suyûtî, Abdurrahman Celalüddin, ed-Dürrü’l-Mensur fi Tefsiri’l-Me’sur, Beyrut 1414h, II, 458.
24. Maverdî, Tefsir, I, 456.
25. Taberî, Ebu Cafer Muhammed b.Cerir, Câmiu’l-Beyân an Te’vili’l-Kur’an, Beyrut 1988, XVII, 80.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=454&yumit=bolum2

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:43 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: