namaz

Namazda Yaşanan Manevi Duygular, Sızıntı, Temmuz 1994, Cilt 16, Sayı 186

Böylece ibadet, gönüllerde gizlenen, gizlenip kenzen bilinen o ezelî güzellik ve bütün vâridâtların kaynağını, buudlara sığmayan derinlikleriyle bir kere daha fâş eder. Bu itibarladır ki, namazın içinde açıktan açığa bilinen ve net olarak görünen hususlardan daha çok, azamet ve heybet buğulu, kemmiyet ve keyfiyetleri aşan bir his tûfânı ve bir duygu anaforu yaşanır. Namazda, hep söylenemez şeyler beyan ufkumuzu sarar.. ifadesi imkânsız hisler ruhumuza garip bir mûsıkî fısıldar.. gündelik lisana sığmayan engin duyuşlar, düşünüşler benliğimizi işgal eder.. ve maddî aklın, mücerret mantığın sınırlarını aşan gaybûbet renkli bir fetânet, peygamber çizgisindeki meâdî bir düşüncenin kapılarını aralar. Bu açıdan da diyebiliriz ki, kulun namazdan daha büyük bir ibadeti ve namaz içinde köpüren tasavvur ve tahayyüllerden daha sıhhatli ve engin bir hali yoktur.

İnsan ruhunun, duyuş ve sezişleriyle şuhud ve vücudu aşıp gayb noktasına ulaştığı namaz ufku, onu duyan ruhların bütün hasretlerini, hicranlarını ve dâussılalarını söyler. Aynı zamanda kalbin itminânını, insanî duyguların revh u reyhânını, varlığın ezelî serencâmesini, yıldızların yeryüzünü temâşâsını, göklerin sırlarını, ukbânın ışıklarını, cennetin yamaçlarını, yamaçlarda salınan ağaçlarını, ağaçların altında her zaman çağlayan ırmaklarını söyler.. rükünleriyle söyler, içindeki Kurân’la söyler, duâlarla söyler; söyler ve söylediklerini yepyeni bir edâ ve üslupla ruhlarımıza kevserler içiriyor gibi tekrarlar…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/ibadetler/namaz.hakkinda/a9694.html
———————————————————————————————-

Cenâb-ı Hakk’ın Huzûruna Girerken ne Gibi Fikrî Bir Hazırlık Yapmalı ve O’nun Huzûrunda Neler Düşünmeliyiz? Fethullah Gülen

Huzûr derken daha ziyade namaz gibi ibadetlerdeki huzûr kastediliyor zannediyorum. Eğer sorudaki huzûr bu manâda sorulmuşsa, zaten namaz bizzat kendisi huzûrdur. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Mi’rac gibi huzûrun en mükemmel ve en münevveriyle şereflendirilmişti.. bu çok önemli hâlin bizim mahiyet menşûrumuza aksi namaz şeklinde olmuştu. Evet O’nun Mi’rac’tan bize getirdiği en kıymetli hediye namaz olmuştur. Bizler için mikro plânda namaz bir Mi’rac demektir. Bunu duyup doyabilmemiz için, bir rahmet eseri olarak, günde beş defa namazla huzura alınıyor ve Rabbimiz’e muhatap olma bahtiyarlığıyla şereflendiriliyoruz.

Efendimiz’in Mi’rac’da semaları dolaşması, Rabbimiz’le bizzat vicâhî olarak, perdesiz konuşması ve kendi idrâki vüs’atinde Cenâb-ı Hakk’ı, minvechin, perdesiz hicapsız müşâhedesi ve ardından namazı, bir armağan ve hediye olarak bize getirmesi, evet bu iki hâdise birbiriyle o denli irtibatlıdır ki,namazı Mi’rac’tan ayrı düşünmek mümkün değildir. Evet, namaz, Mi’rac’ın ve herkes için bu kavsî urûcun, semere ve meyvesidir.

Tüccarlar, sağa-sola gider; alış-veriş yapar ve gelirken de bir şeyler alır, öyle dönerler. Allah Rasulü de tamamen ebediyyet gamzeden bir mukaddes alış-veriş için Rabb’inin huzuruna çıkmıştı. Kudsî yolculuğun daveti.. bu âdetâ bir alış-verişti; Cenâb-ı Hakk’dan gelmişti. Bu alış-verişte Rabb’imizin bizden istediği de sadece itaat ve kulluktu. Buna mukabil O da, namazımızı, Efendimiz’in Mi’racı gibi kabul buyuracaktı. Biz O’nun yolunda olacaktık, O da bizim elimizden tutacak ve bizi zâyi etmeyecekti. Biz görmeden O’na inanacaktık, O’da bir manâda namazımızda bize görünerek gözlerimizi aydın kılacaktı. Ortada böyle bir alış-veriş vardı; ama, hiç bir surette pazarlık yoktu. Çünkü verilenlerin hepsi bir lütuftu…

Allah (cc) lütfuyla O’nu huzûruna aldı. Ve en çok sevdiği bu insanı bizim nâmımıza konuşturdu. Tahiyyatı ile O’na selâm verdi ve bize de selâm gönderdi. Efendimiz (sav) istifade ettiği gibi, biz de o teveccühten istifade ettik. Namaz işte böyle bir huzûru sembolize eder.

İnsan namaza gelirken, bu anlayış ve bu düşünce ile gelmelidir. Böyle kudsî bir işe hazırlanma çok önemlidir. her şeyden evvel namaza hazırlanırken abdest alınır. Bazı hallerde de abdest yerine gusül yapılır. İnsan, abdestte her uzvunu yıkayışıyla ayrı bir mesafe alır, ayrı bir aydınlık idrak eder ve ayrı bir canlılığa ulaşır.. abdest içinde okunan duâlarla da belli bir metafizik gerilim içine girer. Bu arada camiye giderken yapılacak bir kısım duâlar da vardır ki, insan bunlarla adım adım Rabb’-inin huzuruna gelişini hisseder ve yaptığı duâlarla âdeta semavîleşir. Bu kapı, herkese olmasa bile çoklara açıktır. Hz. Ali (ra) gibi insanlar her namaz vakti sararıp solar ve âdeta bayılacak hâle gelirlerdi…

Zira namaz İlâhî huzûra ermek ve o âdeta, vicâhî olarak Hakk’la görüşmek demektir.

Bir insan düşünün ki, kendisine çok mühim bir meselede, seçkin bir topluluk karşısında, bir konuşma teklifi yapılmıştır.. ve o insan ilk defa böyle bir topluluk huzuruna çıkacaktır. Dinleyenler arasında her sınıfın en üst seviyedeki temsilcileri de bulunmaktadır. O insan böyle bir durum karşısında nasıl sararır, solar, bocalar, kem-küm eder ve müthiş bir heyecan içine girer; öyle de kul, namazında bu kişinin durumundan bin misli daha fazla bir heyecan ve helecan içine girer.. tabiî ne yaptığının şuurunda ise… Çünkü biraz sonra onun konuşacağı meclis, sadece misâl olsun diye sözünü ettiğimiz meclisten kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha mehabetli ve daha yücedir.

Evet bu insan, her an ayrı bir şe’n ve tecellide olan Rabb’in huzûruna girecektir. Ve daha önceki namazdan bir sonraki namaza ülfet adına intikal edecek heyecan yatıştırıcı müsekkinlere karşı dikkatli olmalıdır.

Düşünmeli ki, Hz. Mûsa (as) gibi ulü’l-azm bir peygamber, Cenâb-ı Hakk’a ait mehabetle dopdolu olduğu halde, yine de Firavunun yanına girmeden evvel (Rabbişrahlî..) (Tâhâ/25) demek suretiyle bir iç hazırlık yapıyordu; vicdanını konuşturuyor ve mukavemetini arttırması için Cenâb-ı Hakk’a duâ ve niyazda bulunuyordu…

Mü’minin abdesti ve mescide gidişi bir ilk hazırlıktır sanki. Hayalinde Allah Rasûlü (sav) temessül etmiş ve biraz sonra da namazında O’na cemaat olacaktır… Bu şuur ve bu iştiyak içinde namaza duracak.. ve namazında okuduğu Kur’ân’ı bizzat Cenâb-ı Hakk’a takdim ediyor gibi okuyacaktır. Belki yer yer, mescidin dışında bırakmaya çalıştığı uygunsuz düşünceler onu rahatsız edecek; fakat o böyle eşkiya ve yol kesicilere kat’iyyen teslim olmayacak ve yoluna devam edecektir. Ayakta durmaya dermanı kalmadığını hissedince de, Rabb’in azameti karşısında iki büklüm olup rükû’a varacak, rükû’dan kalkarken de vicdanında Cenâb-ı Hakk’ın kendisine Rahmet nazarıyla bakışını yakalamaya çalışacak.. çalışacak ve o bakışı yakalamış gibi, hayretinden dizlerinin bağı çözülecek, tam ve ciddi bir teslimiyet içinde, kulun Rabb’ine en çok yaklaşabileceği sınır nokta olan secdeye kapanacak. Ümmetlerin âhirette diz çöküp oturmasına mukabil, o, bu ızdırarî hâli ihtiyarî olarak dünyada yapacak ve diz üstü çöküp, yalvarış ve yakarışlarla Rabb’ine müracaatta bulunacak ve gönül dünyası huzûrun ışıklarıyla dolup taşacaktır. O, böyle yapıp ve bunlara mazhar olunca, âhirette böyle bir duruma düşmekten de -İnşaallah- kurtulacaktır. Zira Allah (cc) iki korkuyu bir arada vermeyeceğini va’d etmektedir. İki emniyetin bir arada verilmediği ve verilmeyeceği gibi.

Bu seviyeyi elde edebilmenin kendine göre yolları vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamamız mümkündür:

Birincisi: Âfakî ve enfüsî tefekkürde ısrar… İnsan hiç durmadan âyât-ı tekvîniyeyi düşünmeli, âfâktan enfüse ve enfüsden âfâka düşünce mekiğini gezdirip durmalıdır. Evet insanın tefekkürü, onu, bir taraftan semânın yıldızlarla yaldızlanmış ufuklarına götürmeli, diğer taraftan da mahiyetinin derinliklerinde seyahat ettirmelidir ki “kör ve sağırların” yediği damgayı yemiş olmasın. Çünkü böyle olanlar, kalblerini terk ve rabbanî latîfelerini ihmâl ettiklerinden dolayı, körler, sağırlar ve dilsizler gibi yaşamaktadırlar. Kendi mahiyetlerini görüp dururken de durumları daha farklı değildir.

İnsan tefekkürle, bir saatlik ibadetini bin senelik ibadet hükmüne getirebilir ve bu seviyede sevap kazanabilir. Ve işte, bu tefekkür şuuruyla namaz onu, esmâ dâiresinden sıfat dâiresine, oradan da Zât dâiresine sıçratır ve insan âdeta sonsuzluğa yelken açmış gibi olur.

İkincisi: “Râbıta-i mevt” dediğimiz ölümün düşünülmesidir. Bu yapılırken de ihtimal ve faraziyelerle değil, bizzat ölümle burun buruna gelmiş bir insan hâletiyle yapmalıdır. Zaten Kur’-ân-ı Kerim’de “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” (Âli İmran 3/185) âyetiyle bu hakikata arz edilen çizgide parmak basmaktadır. Bir kısım tefsir ve mealcilerin söylediği gibi âyetin manâsı “Her nefis ölümü tadacaktır” şeklinde ifade edilmesi oldukça eksik bir manâdır. “Her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır” şeklindeki ifade öncekinden daha tutarlıdır. Çünkü Türkçe’de “Her nefis ölümü tadacaktır” ifadesinin Arapça karşılığı “Küllü nefsin seyezûku’l-mevt” şeklinde olur. Halbuki âyetteki ifade yukarıda söylediğimiz şekildedir. Âyetin Türkçeye en yakın ve az kusurlu meâli ise “Her nefis ölümü tatmaktadır” şeklinde olmalıdır. (Âli İmran/185). Evet, her nefis her an ölümü tadıp durmaktadır ve burada başka herhangi bir manâ da bahis mevzuu değildir.

Bu hususu da kısaca izâh etmek uygun olacak:

Biz her an ölüp dirilmekteyiz. Zira bizler, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerinin akislerinden ibaretiz. Bu tecelliler o kadar seri bir şekilde ve peşipeşine gelmektedir ki, biz, kendimizi inkıta’sız ve devamlı kabul ederiz. Bu aynen sinema şeridindeki karelerin çok hızlı dönüşüyle, oradaki nesnelerin hareketli görünmesi gibidir. Aslında, biz, her an -ki an kelimesiyle zamanın en küçük parçası neyse onu kastediyoruz- var olup yine yok olmaktayız. Bu tecelliler O feyz-i akdesten geliyor ve biz de daimî bir var ve yok olmayla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda sanki biz, saatin akrep veya yelkovanı üzerindeymişiz gibi oluruz. Yani ilk hareketin bizi her an öbür tarafa atması ihtimaliyle karşı karşıya bulunuruz.. ve zaten sonunda da bu durum kaçınılmaz bir netice olacaktır. Öyleyse, ölümü, istikbalde vâki olacak bir hâdise gibi değil, her an yaşanmakta olan bir vak’â gibi değerlendirmeliyiz.

Bu değerlendirme bizi, daima âhirete hazır hâle getirecek ve namazımızı da, âhiret hazırlığı içinde olan bir insan edâsıyla kılmaya vesile teşkil edecektir.

Üçüncüsü: Namazı huzur dolu insanların yanında kılmak da bir yoldur. Zira, başını secdeye koyduğu zaman soluklarında Muhammedîlik esip duran birinin yanında kılınan namaz da insanın o havaya bürünmesine bir vesiledir. Ondandır ki, cemaat olma tavsiye ve emredilmiştir. Çünkü ferdin iç mukavemeti her zaman huzur temin etmeye yetmeyebilir. Bu durumda, cemaat içindeki fertlerin manevî desteği onun imdadına yetişir ve ona da huzur kazandırır.

Göz yaşı içinde namaz kılan bir insanın hâl ve durumu, en azından, onun yanında namaza duran insanın da kalbini yumuşatır, hatta bazan ona da göz yaşı döktürür. Bir çoğunuz müşahede etmişsinizdir? Ravza-i Tâhire’de ve Beytullah’da öyle namaz kılan, secde ve rukû’uyla öyle ubûdiyette bulunan insanlar vardır ki, bizler onları seyrederken kalbimiz duracak hâle gelir…

“Rukû’ edenlerle beraber siz de rukû’ edin” (Bakara/43) âyetinin işaretinden biz bunu anlıyoruz. Kişi sevdiğiyle beraberdir. Onun için evvela bu türlü ibadetle Rabb’ine kulluğunu takdim edenleri sevecek ve sonra da hep onlarla beraber olmaya çalışacağız. Bu arada namazlarımızı da onlarla beraber kılacak ve onlarla huzûr-bahş olan bir iklimde bulunmaya çalışacağız.

Hz. Aişe (ra) validemiz, Allah Rasûlü’nün namazını anlatırken şöyle der: “Allah Rasûlü’nün iki rekat namazına şahid oldum. Öyle bir kıyamda durdu ve kıyamını öyle uzattı ki, o kıyamın güzelliğini ne sen sor ne de ben söyleyeyim. Sonra rukû’u da böyle oldu. Ardından secde etti; secdesi de en az rukû’u kadar güzeldi…” İşte biz de bir taraftan namazımızı Allah Rasûlü’nün bu namazına benzetmeye çalışacak, diğer taraftan da namazı Hakk dostlarıyla beraber kılacak ve onların kulluk keyfiyetini gönüllerimizde yakalamağa çalışacağız.

Dördüncüsü: İrâdemize hürmet ve saygı duyarak ve irâdeli bir varlık olmanın gereğini yerine getirerek, namazımıza biraz çeki-düzen vermeliyiz. Evet irâdemize temrinler yaptırmalı ve huzûra giden yolda biraz da onun mevcudiyeti esasına göre yürümeliyiz.

Namaz, öyle dünyevî işlerimiz arasından geçiştiriliverecek kadar ehemmiyetsiz bir vazife değildir. O bizim için en mühim bir meşgaledir. Namaz ciddiyetle ele alınmalı ve öyle edâ edilmelidir. Değil başka bir iş yüzünden onun ihmâle veya aceleye getirilmesi, gerektiğinde her türlü işimiz ona fedâ edilmelidir.

Aynı zamanda cemaatin ehemmiyeti de unutulmamalıdır. Sadece Hanefî mezhebinde cemaat sünnet-i müekkededir. Halbuki diğer üç mezhebe göre cemaat farz veya vaciptir. Onlar “Ferke‘û maa’rrakiîn” âyetinden bu hükmü çıkarmışlardır.

Son olarak şunu da ilâve edeyim ki, huzûr içinde ve erkânına riâyet edilerek kılınan bir namazın mü’minde hasıl edeceği haz ve zevki,ona başka hiç bir mazhariyet kazandıramaz.Yeter ki insan, bu mazhariyetin şuurunda olabilsin ve namazın kıymet ve değerini idrâk etsin!…

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a643.html
———————————————————————————————

Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız? Fethullah Gülen, herkul.org, 05.06.2006

Soru: Namazlarımızı derin bir kulluk şuuruyla eda edebilmek için ne yapmak lazım?

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek’atta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

Her Gün Yüzlerce Rek’at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salatü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi’rac yapmalıdır.

Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona “tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi’rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma’bud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’an-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur’an’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’an talebeleri, Hazreti Gazalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a15674.html
—————————————————————————–

Namazın İnkişafı, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Kendisinde namazın ruhu inkişaf eden bir insan en tatlı bir işle meşgulken fırlayıp namaza durmak ister ve namazdan zevk alır. Her zaman olmasa bile çok defa der ki: “Keşke ömür hiç bitmese ve ben hep ayakta dursam böyle.” Ama bunun inkişaf etmesi için insana bazen yirmi, bazen otuz, bazen kırk sene lazımdır. Kırk sene kemerbeste-i ubudiyet içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder. Namazın mahiyeti inkişaf ederse ne olur: sen o zamana kadar hep bir altın namaz damarını aramak için madende toz-toprak içinde dolaşmıştın, fakat ısrar ettin. Bu damardan oraya gidiliyor, dedin. Bu damar, o damar; bu damar, o damar, dedin ve birgün kendini o hazine içinde buldun. O ana kadarki çalışmalarının hepsi altın olur mu olmaz mı?

Ayet-i Kerime’de “Ve tebettel ileyhi tebtîlâ” (Müzzemmil, 73/8) buyuruluyor. Fiil tefa’ul babında olduğu için bir zorlama ifade ediyor. Ve başlangıçta Hazreti Peygamberimize (sav) böyle hitap ediliyor. Ama Efendimiz zamanla o hale geliyor ki, “Sizin yeme içme ve cinsî münasebete karşı duyduğunuz arzuyu ben namaza karşı duyuyorum.” diyor. Aynen öyle de, bu hususta gereğince ısrarlı olsan ve sabretsen, namazın mânâ peçesinin senin içinde açılmasını beklesen, sonunda sana deseler ki “Cennette sofralar hazırlanmış.”; sen, “Namazımı kılayım ondan sonra. Namazımı feda edemem ben.” diyecek hale gelirsin. Azrail aleyhisselam gelse “Müsâde edersen vakti giren namazımı kılayım, kaçmasın. Ondan sonra ne yaparsan yap.” dersin. Öyle bir ruh haleti hasıl olur ki; ölecek bile olsan namazını eda etmeye çalışırsın. Namazlaşırsın artık. Hazreti Hubeyb’in şehid edilmeden önce bütün teklifleri geri çevirip sadece namaz kılmak istemesini de bu şekilde anlayabiliriz; artık namaz onun ruhuna mal olmuştur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12436.html
—————————————————————————-

Bir Kere Daha Namaz

Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak ?gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. ?Buna göre Allah’a iman, kalbî huzurun yegane esası ve teminatıdır. Allah’a imandan nasibi olmayan kalbler, ?bu boşluğu kat’iyen başka bir şeyle kapatamazlar. “Dikkat edin. Kalbler başka değil ancak Allah’ı zikir ile ?tatmin olur.” âyeti bu hakikatı hatırlatır.?

Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli ?bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı’na iman sayesinde, dünya ve ukbanın en tehlikeli ?yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O’nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle ?serfiraz olacağımıza iman ederiz.?

Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve ?gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı ?duyarak hissederek yaşarız.?

Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O’ndan olduğuna, aksine ihtimal ?vermeyecek kat’iyette inanma demektir.?

Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en ?büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir ?müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Resûlü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i ?salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk ?u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.?

Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere ?oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def ?edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen ?husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei, ibadet öncesindeki icmalen arz ettiğimiz iman esaslarında ?aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.?

Burada soruya cevap ararken, namaz ile ilgili bazı mücmel değerlendirmeler de yapılabilir zannediyorum. ?Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her ?zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. ?Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ?ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fatiha âyetleri üzerinde durarak ?biraz daha açabiliriz:?

Elhamdü’lillahi rabbi’l âlemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren, ?olgunlaştıran Allah’a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle ?bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki??

Er-Rahmani’r Rahim: O dünya ve ukbada, kâfirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ?ve öfkesini aşkındır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki??

Mâliki yevmi’d-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük amelleri ?dahi, kendisine arz edecek ve hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah’ım bana orada da ?yardım elini uzatacaktır.?

İyyake na’büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Sen’den yardım ?diliyoruz. Sen’in Rububiyetin, Ulûhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına ?geldik. Bu halimizle Sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, ?Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah’ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve ?şerefliyiz. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus’un ifadeleri içinde ?

?“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana Seni gerek Seni”

diyoruz.?

Şimdi, her tarafında tevhid akidesi nümayan ve şuurla yapılan bu kulluğun arz edilmesi ve yardım dileme ?aslında Allah’ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir ?itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. ?Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki??

Fatiha’nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen ?mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen ?bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz ?hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.?

İnsan, namaz ibadeti ile, tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi ?gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu ?yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını ?yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah’ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. ?Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir ?anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.?

Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, ?mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve ?muhasebe hislerini coşturur. O mekânizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. ?Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise ?

?“Nâçar kaldığı yerde
Nâgah açar ol perde
Derman olur her derde.”

dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.?

Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa ?Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine ?başlar. 6-7 saatlik yoğun bir mesai ile yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye ?kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî ?tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, âdeta imkânsız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları ?bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.?

Hâsılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna ?göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ?ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. ?Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun ?hayata yansıtılmasıdır. ?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a762.html
———————————————————————————————–

Namaz ve Secde

Muhakkikîn-i ulema, namaz rükünleri arasında yer alan secdeyi, “insanın ulaşabileceği en son zirve” olarak ?kabul eder ve “diğer rükünler, secdeye ulaşabilmek için birer basamak hükmündedir.” derler.?

Bu tahlile bütünüyle katılıyorum. Evet insan abdest ile başlayan, Rabbin huzuruna çıkma ameliyesinde çeşitli ?safhalardan geçer ve Allah Resûlü’nün ifadesiyle “kulun Rabbisine en yakın olduğu” mekâna, yani secde hâline ?ulaşır. Yalnız burada önemli olan, secdedeki insanın, Rabbisi ile olan kalbî münasebeti ve duyduğu, hissettiği ?şeylerdir. Meselâ bana göre bir insan, kıyamda dururken “Rabbim, şayet Sen teşrî kılmasaydın, Sana karşı nasıl ?kulluk yapılır ben bilemezdim; Sana sonsuz hamd u senalar olsun”; rükuda “Bu hâlim benim ubudiyetimi ifade ?etmede yeterli mi değil mi bilemiyorum ama Efendimizi örnek alarak yapabildiğim kadar yapmaya çalışıyorum, Sen ?kabul eyle.” ve secdede; “Eğer muktedir olsaydım Allah’ım, başımı ayaklarımdan da aşağıya koyardım.” gibi ?düşüncelerle namazın her bir rüknünü duya duya edâ etmelidir.?

Evet, namaz, miracın gölgesinde öteler ötesine yapılan bir seyahat ise, secde de o namazda en âzâm bir rükün ?olduğuna göre, insan secdede nihaî kurbeti hissetmeye ve kalbinde onu yakalamaya çalışmalıdır.?

Bana göre secde, Mevlâna’nın tabiriyle “şeb-i arus” misali insana değerlendirmesi için verilmiş bir fırsattır. ?Herkesin mârifet ufku ve kâmet-i kıymeti ölçüsünde “âsâr-ı feyz”e mazhar olabileceği bir zemindir. Secde Allah’ın ?haricinde her şeyin ve herkesin nefyedilip “illallah” deneceği mekândır ve onun Rabbisiyle olan kurbet ?yudumlayacağı bir yerdir.. evet Cenâb-ı Hakk’ın şanına muvafık kemal-i inkıyadın adıdır secde. Öyleyse burada ne, ?nasıl, ne şekilde ve niçin yapılması gerekiyorsa, bunlar nazara alınarak yapılmalıdır.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/ruhi.hayat/a1041.html
—————————————————————————————————————–

Cemaatle Namaz ve Kollektif Şuur

Peygamber Efendimiz (s.a.s), namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik ?etmiştir. “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, ?sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip insanlara imam olmasını, sonra da cemaatle ?namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.” hadisi O’nun cemaate verdiği önemi göstermektedir. ?Nitekim fukaha, bu hadisten hareketle cemaate farz, vacip ve sünnet-i müekkede hükmünü vermişlerdir. Ahmed b. ?Hanbel Hazretleri; “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (Bakara, 2/43) âyet-i ?kerimesi ve arz ettiğimiz hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının farz-ı ayın olduğu hükmüne ?varmıştır. Şafiî fukahası, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifaye olarak kabul ederken, Hanefî ve Malikîler ise ?sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir. ?

İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s), “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 derece daha ?üstündür.” buyurmuş ve cemaatle kılınan namazın sevap açısından daha faziletli olduğunu bildirmiştir. Sevab-ı ?uhrevînin umuma terettüp etmesi itibarıyla, bir ferde verilen sevaptan diğerlerinin mahrumiyeti söz konusu değildir. ?O sevabın tamamı, nuraniyet sırrıyla herkesin defterine işlenir. ?

Bu hadisler, aynı zamanda bize, Allah yolunda yapılan ibadet ü taat ve seyr u sülûkteki ferdî muvaffakiyetlerin, ?mutlak mânâda mükâfat ve karşılık göreceğini, ancak neticede bunların yine ferdiyet plânında kalıp, hiçbir zaman ?cemaat hâlinde edâ edilme keyfiyetine ulaşamayacağı hakikatini öğretmektedir. Bu husus; namaz, oruç, hac vs. ?ibadetlerde olduğu gibi, iman ve Kur’ân yolunda yapılan gayretlerde de mevzuubahistir. ?

Ancak, devamlı olarak tek bir ferde, Allah’ın vadettiği şeylere ulaşma teminatının olmadığının da mutlak olarak ?bilinmesi gerekir. İnsan, iman ve Kur’ân adına tek başına harikulade bir şeyler yapsa bile bu, daima ferdiyet plânında ?kalır. Fakat bir iş, duygu ve düşüncede aynı değerleri paylaşan bir topluluk hâlinde edâ edildiği takdirde, iştirak-ı ?âmâl-i uhreviye düsturundan hareketle, o insanların her bir ferdi bu amelden kazanılan sevaptan hissedar olur.?

Hâsılı, asrımız kolektif şuur asrıdır ve ancak bu şuurla hareket edilerek Kafdağından ağır yükler kaldırılabilir.?

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/perspektif/a1008.html
—————————————————————————————————————–

Şeytanın Namaz Hırsızlığı, Fethullah Gülen, herkul.org, 20.01.2002

Namazda sağa sola bakmaya şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor.

Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstadımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşaallah tam ihlasa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlasa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.

Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikatı namaz misalî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedi yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını… o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz.” mi der, “Beni berbat ettiniz.” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (cc) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı. Mebdedekilerin o meseleyi duyarak yapması zor. Yalan olur “Duydum.” derse. Fakat Allah bir gün o kapıyı aralar. Hele siz dişinizi sıkın; en önemli, en müsait vaktinizi ona verin ve zorlayın kendinizi. İnşaallah, bir gün gelir onu güzel edâ etme imkanı doğar.

İhtimal, hâkikatı salata ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Bir kaç yüz rekat kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir…

Namaz ibadetin kalbidir. Namazın her rüknünün kendine göre bir kıymeti vardır. Ama onun en kıymetli parçası alnın yere konması halidir, secdedir. “Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secdedir.” buyurulur. Evet, namaz secde ile taçlanır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12439.html
—————————————————————————-

Beş Vakit Namaz Farzdır. Kutuplarda İse, Bazen Altı Ay Gece, Altı Ay da Gündüz Olur. Burada Nasıl Namaz Kılınacak? Fethullah Gülen

Bu soruyu soranların samimî olup olmadığını bilmiyoruz. Zira, şimdiye kadar bu soru hep İslâmiyet’in âlemşümûl bir din olduğunu inkâr eden mülhitler tarafından soruldu. Ve demek istendi ki: Siz İslâmiyet’i âlemşümûl kabul ediyorsunuz ama, altı ay gece ve altı ay gündüz olan bazı yerlerde namazıyla, orucuyla bunu yaşamak acaba mümkün olacak mıdır?

Hemen arz edeyim ki, dünyada hiçbir sistem hatta, bu sistem sadece iktisâdî bir sistem dahi olsa, kat’iyen, İslâm’ın ulaştığı âlemşümûl hüviyete ulaşamaz. İşte günümüzdeki bin-arıza sistemler ki, insan bunlara sistem demeye sıkılır. Hatta bunların içinde, daha sistemin nazariyecisi hayatta iken, birkaç defa revizyona tâbi tutulanları da var… Meselâ, Marks’ın iktisâdî sistemi, Engels’le beraber birkaç defa gözden geçirilip düzeltilmiş olmasına rağmen, birbirini takip eden enternasyonellerde, yer yer yine tâdilâta girilmiş, rötuşlar yapılmış ve her defasında ayrı bir kılığa sokulmuştur.

Bu husus, günümüzdeki her iktisadî sistemde böyle olduğu gibi, bütün zamanlarda ve çeşit çeşit sistemlerde de, sık sık göze çarpan tabiî kusur ve beşerîliğe ait bir arızadır.

Şunu da hemen ilâve edeyim ki, ben böyle mukayese ile işi örtbas edip hafife almak niyetinde değilim. Ne var ki, bazılarının meslek ve meşrebi diyalektik olduğundan bizim için de muvakkat bir tenezzül ve çocuk edâsına girmeye sebep oluyor…

Sâniyen, acaba dünya nüfusunun kaçta kaçı bu türlü yerlerde yaşıyor ki, onların biraz da hususiyet arz eden durumlarıyla, öyle âlemşümûl bir din tenkide tâbi tutuluyor. Evet, o buzullar ve karanlıklar diyarında yaşayanlar, insanlığın kaçta kaçıdır? Belki de milyonda biri bile değil. Öyle ise, küre-i arzın her tarafını ve bütün beşeri bir tarafa bırakarak, üç-beş gayr-i medeni ve zavallı kimselerin durumlarını mevzû kanunlara menat gibi gösterip tereddüt imâl etmeye çalışmak, nasıl samimiyetle ve ilmîlikle telif edilecek ki!..

Sâlisen, acaba kutuplarda Müslüman var mıdır ki, Müslümanların namaz meselesi dert ediliyor da, kutuplarda yaşayan insanların namaz kılacakları soruluyor. Eğer bir gün insanlık kutuplarda yerleştikten sonra, bazı kimseler ibâdet ü taatı sormaya gelirlerse o zaman böyle bir soru irat etmenin de mânâsı olur. Yoksa şimdilik öyle bir soruyu sırf mâsum gönüllere şüphe atmak için uydurulmuş kabul edeceğiz. Materyalistlerle konuşurken, gönül istemediği hâlde dil, diyalektik yapıyor, affola!

Şimdi de İslâm’ın bu hususta bir şey deyip demediğini kısaca arz edelim. Şurası muhakkak ki, hiçbir noktada açıklık bırakmayan İslâm bu mevzûu da ihmal etmemiştir. Evet bu husus bir hâdise münasebetiyle, tâ ilk asırda vuzûha kavuşturulmuştur. İmam Buhârî’nin Sahih’i ile, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, Efendimiz’le Ashâbı arasında şöyle bir müzâkerenin cereyan ettiğini görüyoruz. Peygamberimiz: “Dinden dönüldüğü zaman, Deccal çıkar.” başka bir rivayette: “O, şarktan zuhûr eder ve kırk günde, yeri bir baştan bir başa dolaşır. O’nun bir günü sizin bir seneniz… Ve bir günü de vardır ki, bir ayınız; diğer bir günü bir haftanız; sâir günleri ise sizin günleriniz gibidir.” buyurur. Sahabi sorar: “Miktarı bir sene olan o günde, bir günlük namaz yeter mi?” O cevap verir: “Hayır, takdir ve hesap edersiniz.” (1) Yani, bütün bir gece ve gündüz olan ayları ve haftaları yirmi dört saatlik günlere böler, ibadetinizi ona göre yaparsınız.

Mesele fukahanın eline geçince, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde, Şafiî’nin “El-Umm” kitabından, mezhebindeki “Minhaç”a kadar ve Hanefîlerin, kadîm kitaplarından “Tahtâvî” hâşiyesine kadar, üzerinde durulmuş ve işlene işlene herkesin bileceği bir mesele haline getirilmiştir.

Bu mevzû, vakitlerin namaza sebep olması bahsinde ele alınır ve izah edilir. Biz bu mevzûda sadece meselemizle alâkalı kısma temas edeceğiz.

Vakitler, namazların sebepleridir. Vakit bulamayınca, namaz da farz olmaz. Meselâ, bir yerde yatsının vakti tahakkuk etmiyorsa, yatsı namazı da farz olmaz. Ama bu, günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir; yoksa Deccal hadîsinde anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmı gece veya gündüz olduğu yerlerde, o uzun gün veya geceyi, günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve takdir etmekle vazifelerimizi yerine getiririz. Yani o mıntıkaya en yakın yerin imsakiyesini kullanarak, mevcut gece ve gündüzü, belli bölümlere ayırıp, geceleri, gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de, gündüz yapılan ibadeti eda ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabiî ve fıtrî olarak bu parçalama işini yaptığımız gibi…

Evet aylarca güneşin batmadığı ve doğmadığı yerlerde, fıtrat kanunlarına karşı nasıl iki büklüm isek, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerde de, yaşadığımız hayata hemâhenk olarak, aynı âhengi muhafaza etme mecburiyetindeyiz.

Hâsılı, diyebiliriz ki, İslâm, bu hususu da kat’iyen ihmal etmemiş, kutuplara en yakın yerlerden, beş vaktin tahakkuk ettiği bir daireye ait evkât cetvelinin kullanılması prensibini getirmiştir.

Burada diğer bir meselenin de ele alınması uygun olacaktır. O da vaktin bulunmadığı yerde namazın da tahakkuk etmeyeceği hususudur. Evet, gerçi vakitler namazlara sebep gösterilmiş ise de, namazın hakiki sebebi Allah’ın emridir. Binâenaleyh, vaktin tahakkuk etmediği yerlerde dahi başka bir vakit içinde o namazın kaza edilmesi ihtiyata muvafıktır.

İşin doğrusunu O bilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/asrin.getirdigi.tereddutler/a533.html

Peygamber (s.a.s.) Efendimizin Namazı

“Nebiler Sultanı’nın güzel vasıflarını,
hiç durmadan devamlı olarak şerh etsem,
yüzlerce kıyamet geçer de yine bitmez.”
Mevlana

Sevgili Peygamberimiz hiç günahı olmadığı halde, gündüzleri; devlet, millet ve din işlerini yürütüyor, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar namaz kılmakla meşgul oluyordu. Böylece rabbinin ihsan ve ikram ettiği nimetlerin şükrünü edaya ve onun rızasını tahsile çalışıyordu. Hâsılı, korku, hastalık, sefer, sıkıntı ve zorluklar… hiçbir şey onun namaz kılmasına mani olmuyordu.

Mirac’da beş vakit namazın farz kılınmasından itibaren iki cihan Güneşi Efendimiz ömürlerinin sonuna kadar namazı hiç terk etmemişlerdir. Vefatlarına yakın hasta olduklarında, Hz Ali ve Hz Abbas -radıyallahü anhümâ-‘nın koltuğuna girerek cemaate devam etmiş, ashabına ve ümmetine namazın ehemmiyetini, devam lüzumunu ve şiddetli hastalık halinde bile hiçbir suretle asla terki câiz olmayacağını fiilen talim ve irşat buyurmuşlardır.

Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: Rasulullah bizimle konuşur, biz de onunla konuşurduk. Ama namaz vakti gelince sanki bizi tanımıyor gibi bir hale gelir, bütün varlığıyla Allah’a yönelirdi. (Fezail-i A’mal s. 303)

Sahabe-i Kiram, Rasulullah -sallallahü aleyhi ve sellem-‘e:

“- Fetih suresinde Allah Teala, sizi tamamen bağışladığı bildirmiştir. Öyleyse neden böylesine uzun ve ebedi bir ibadet yapıyorsunuz? dediklerinde, Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem-:

“- Allah’a şükreden bir kul neden ben olmayayım?” diye cevap vermiştir.

Bir Hadis-i Şerifte bildirildiğine göre; Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem- namaz kılarken, mübarek göğsünden sürekli el değirmenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi gelirdi.

Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-‘den rivayete göre Rasul-i Ekrem -sallallahü aleyhi ve sellem-‘in namazda göğsünden tencere tokurtusuna benzeyen tarzda sesler gelirdi. (İbn-i Mace, Mukaddime, 3.)

Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-‘ Validemizin anlattığına göre, Hazret-i Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz, geceleri mübarek ayakları şişinceye kadar uzun müddet teheccüde devam ederlerdi. Durumdan müteessir olan muhterem zevcesi:

“-Ey Allah’ın resûlü, geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde niçin böyle yapıyorsun?” diye sorunca;

“-Ey Âişe! Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?” karşılığını vermiştir. (Buhari, Teheccüd, 6)

Hazret-i Ata -radıyallahü Anh- şöyle anlatmıştır. Hazret-i Aişe -radıyallahü Anhâ-‘ya :

“-Allah Resulünden şahit olduğun en şaşırtıcı hadiseyi bize haber ver.” dedim. Hazret-i Aişe ağladı ve dedi ki:

“- Onun hangi hali şaşırtıcı değildi ki. Bir gece geldi. Benimle beraber yatağa girdi. Tenim tenine değdi ve sonra dedi ki:

“-Ey Ebû Bekir’in kızı, bırak beni! Rabbime ibadet edeyim.” Ben dedim ki:

“-Senin yanında olmayı seviyorum, fakat senin arzuna uymayı tercih ederim.”

Kendisine izin verdim, kalktı, su ibriğine gitti, abdest aldı. Suyu çok dökerek israf etmedi. sonra namaza durdu, ağlamaya başladı. Öyle ki, göz yaşları, mübarek göğsüne doğru aktı. sonra rükûa gitti, gene ağladı. sonra secdeye gitti, gene ağladı. sonra başını secdeden kaldırdı, gene ağladı. Bu ağlaması sabaha kadar devam etti. Sabah namazı vakti Bilal geldi. Ezan okudu. Ben o zaman dedim ki:

“-Ey Allah’ın rasûlü! Seni ağlatan sebep nedir? Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti. Buyurdular ki:

“-Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu şükrü ben neden yapmayayım?” (Sâdık Dânâ, Altınoluk sohbetleri, C.1, s. 193)

Fahr-ı Kainat -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimizin, ahir ömürlerinde ruhi saadetlerini teslim ederken yaptığı son nasihati, namaza dikkat etmek hususunda olup; bu, ondan rivayet edilen son Hadis-i Şeriftir. Hazret-i Enes -radıyallahü anh- anlatıyor:

“Rasûlullah Aleyhissalâtü Vesselama ölüm geldiği vakit, can çelişirken yaptığı vasiyetin hepsi:

“-Namaz(ı ihmal etmeyin) ve sağ ellerinizin sahip oldukları (nın yani kölelerinizin hukukuna riayet edin!) demek olmuştur.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 338)

Bir kimseye en çok sevdiği insanlardan birinin geldiği müjdelendiğinde nasıl sevinir ve kendinden geçerse; Allâh Rasûlü de namaza duracağı zaman, bu sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Rabbine karşı huşû ve tevâzûun zirvesine çıkar ve O’na yalvarıp yakarmaktan ayrı bir kulluk zevki alırdı. Bir defâsında Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- namazı şöyle târif buyurdular:

“Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rek’atta bir teşehhüd vardır. Namaz huşû duymak ve temeskün (tezellül) izhâr etmektir… Ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve Yâ Rabb! Yâ Rabb! Yâ Rab! diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166) Yani namaz kulun Yaratanı karşısında aczini ve za’fını idrak ederek muhtaçlığını arz etmesi ve gönülden gelen feryatlarla iç âleminde kıyâmetler koparması, tazarrû ve niyazda bulunmasıdır.

Müslümanlar kendilerine farz olan beş vakit namazı kılarlardı, halbuki Rasûl-i Ekrem fazla olarak kuşluk, işrak, teheccüd gibi nâfile namazlar da kılardı. Bütün müslümanlar her gün üzerlerine farz olan on yedi rek’at farz namazı kılarlarken, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- geceli gündüzlü günde farz ve nâfile olarak 50-60 rek’at namaz kılardı. Bu namazlarda Allâh’a muhabbet manası Rasûlullâh’ın kalbindeki her şeyden ve her manadan daha üstündü. Rükûu uzatırdı, o derece ki uzaktan bakan onu secdeye kapanmayı unuttu zannederdi.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor: Bir gece Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile berâber namaza durdum. Bakara sûresini okumaya başladı. Ben içimden:

– Yüzüncü ayete varınca rukûya varır, dedim. Yüzüncü ayete geldikten sonra da okumasını sürdürdü.

Ben: – Herhalde bu sûre ile iki rekat kılacak, diye zihnimden geçirdim. Okumasına devam etti. Sûreyi bitirince rükûa varır, diye düşündüm. Sonra Nisâ sûresini okumaya başladı. Bitirince Âl-i İmrân sûresini okumaya başladı. Ağır ağır okuyordu. Tesbih âyetleri geldiğinde ‘sübhânallâh’ diyor, dua âyeti geldiğinde duâ ediyor, istiâze ayeti geldiğinde de Allâh’a sığınıyordu. Sonra rükûa vardı. ‘Sübhâne Rabbiye’l-Azîm’ demeye başladı. Rükûu da kıyâmı kadar sürdü. Sonra ‘Semiallâhu limen hamideh. Rabbenâ leke’l-hamd’ diyerek (doğruldu). Rükûda durduğuna yakın bir müddet kıyamda durdu. Sonra secdeye vardı. Secdede ‘Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ’ diyordu. Secdesi de kıyâmına yakın uzunlukta idi. (Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn, 203)

Vahyin başlangıcından itibaren namazını Beytullah’ın avlusunda kendisine düşman olan, insafsızca eza ve cefâ eden müşriklerin gözünün önünde kılardı. Namazda iken müşriklerden bazıları üzerine hücum etmişti de onlardan korkup da namazını bile bırakmamıştı. Savaş esnasında iki tarafın kuvvetleri karşılaşıp da kılıç seslerinin şakırdadığı, mızrakların vızıldadığı, kalplerin hızla çarptığı bir zamanda dahî namaz vakti geldiğinde, namazı kılmak için müslümanlar saf saf olurlar, önde Peygamberleri imam olurdu.

Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir sefer esnâsında

Dacnân ile Usfan arasında konaklamıştı. Müşrikler:

– Onların bir namazları vardır ki onlar için babalarından ve evlatlarından çok daha kıymetlidir. Bu namaz ikindi namazıdır. Hazırlığınızı yapın, üzerlerine toptan bir kerede çullanın!” dediler.

Cebrail aleyhisselam, Resulullah -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-‘a gelerek ashabını iki kısma ayırmasını, onlardan bir grupla namaz kılarken diğer grubun geri tarafta ayakta beklemesini, tedbirli olmalarını ve silahlarını beraberlerinde almalarını, birinci gruba bir rek’at kıldırmasını, bu kısmın birinci rekatten sonra geri çekilmesini, arkadaki grubun öne ilerlemesini, bu yeni gruba da bir rek ‘at kıldırmasını, böylece her bir grubun Resulullah’la birlikte birer rek’atlerinin olmasını, Resulullah’ın da böylece iki rek’at kılmış olmasını emretti. (Tirmizî, Tefsîr, 4 (3035)

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-‘in âllâh’ın huzûruna durma iştiyâkı o kadar yüksekti ki savaşlarda sâdece farz namazları kılmakla yetinmez, geceleri sabahlara kadar doya doya ibâdet iklimini yudumlardı. Nitekim Ali -radıyallâhu anh- Bedir Gazvesi’ni anlatırken şöyle demektedir:

– Bedir günü aramızda Mikdâd’dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Rasûlü hâric hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.

İşte onun Alâh’a bağlılığı böyleydi. Namazlarını dâima vaktinde kılmıştır. Hatta vefat ettikleri hastalıklarının en şiddetli ânlarında dahî, bile bile namazı geçirmemişti. Bu hastalığı o kadar çok şiddetlenmişti ki kuvvet ve tâkatten kesilmişti. Öğle ve ikindide iki kişinin yardımıyla odasından çıkarak mescide kadar vardı ve namazı cemaatle kıldı. Ölüm acıları içinde kıvranmasına rağmen ümmetinin en çok istifâde edeceği husûsları hatırlatmaktan geri durmamış ve son sözleri: “Namaz! Namaz! Mâlik olduğunuz (köleler) hakkında Allâh’tan korkun!” olmuştu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 133)

Sevgili Peygamberimiz’in son nefesinde dahî hatırlatmayı lüzûmlu bulduğu mevzûlar herhalde insanın kulluk vazîfesi için en ehemmiyetli noktalar olmalıdır. Birincisi kulu Hâlıkına ve mahbûbuna ençok yaklaştıran, İslam’ın direği namaz, ikincisi de insanı cehennem çukurlarına yuvarlanmaktan koruyacak olan, zayıflara, Rabbimiz’in emânet olarak emrimize vediği işçilere ve kadınlara güzel muâmele.

Birgün Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbı ile birlikte mescidde namaz vaktini beklerken adamın biri kalktı ve:

-Yâ Rasûlallâh! Ben bir günah işledim, dedi. Rasûl-i Ekrem adama cevap vermedi. Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem- namazını bitirdikten sonra aynı adam yine kalktı ve önceki sözünü tekrarladı. Peygamberimiz sordu:

– “Sen şu namazı bizimle kılmadın mı? Ve onun için güzelce abdest almadın mı?”

Adam: – Evet yâ Rasulullah! dedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bu defa:

– “İşte o namaz işlediğin günaha keffâret olur”, buyurdu . (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 301)

Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in kötülüklerden ve çirkinliklerden koruyacağını ve daha önce işlenmiş günahlara keffâret olacağını bildirdiği namazı O’nun kıldığı şekilde ve o şuur içerisinde kılmak gerekmektedir. Aksi takdirde en mühim faydaları ihtivâ eden namaz hayâtımızda hiçbir değişikliğe sebep olamaz ve biz içinde bulunduğumuz günah bataklıkları ve çirkinlikler içerisinde ebedî hüsrâna doğru yüzüp gideriz.

İnsanların en hayırlısının ömrü uzun ve ameli güzel olan kimse olduğunu bildiren Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve selem-, kısacık dünyâ hayâtında kalbini bütünüyle Allâh’a vererek olabildiğince çok namaz kılmaya çalışmıştır. Namaz için her fırsatı değerlendirirdi. Herhangi bir şey kendisini üzecek olursa hemen namaza koşardı. (Ebû Dâvûd, Salât, 312) Cennette kendisi ile birlikte olma aşkı ile yanıp kavrulan sahâbîsine, bu arzûsunun gerçekleşmesi için duâ etmeyi kabul ettikten sonra, onun da çok secde ederek kendisine yardımcı olmasını istemişti. Ebu Hureyre -radıyallâhu anh- anlatıyor: Rasûlullâh’ın sağlığında Kudâa kabilesinin Beliyy boyuna mensup iki zât birlikte İslam’a girmişlerdi. Bilâhare birisi şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp öyle ölmüştü. Talha bin Ubeydullah:

– Rüyamda, bir sene sonra vefât edenin şehid düşenden daha önce cennete girdiğini gördüm ve hayret ettim, diye anlattı. Sabah olunca Talhâ’nın bu rüyâsı ben veya bir başkası tarafında

Rasûlullâh’a anlatıldı. Rasul-i Ekrem Efendimiz:

– “O, şehit olandan sonra ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekat namaz kılmadı mı? (O halde ikisi arasında bu kadar fark olacak!)” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 333)

Hayâtını İslam’ı en güzel bir şekilde tebliğ etmeye ve ashâbını ilâhî bir terbiye ile yetiştirmeye adamış olan Habîb-i Ekrem -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- Efendimiz, insanlar için huzûr kaynağı olan bu namazın bütün insanlar tarafından en güzel bir şekilde kılınmasını isterdi. Mute gazâsına gitmek üzere hazırlanan Abdullah bin Revâha, Peygamberimiz’in yanına geldi. Gül yüzüne hasret kalacağı Efendisi ile vedâlaştıktan sonra:

– Yâ Rasûlallâh! Bana ezberleyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şey tavsiye buyur, dedi.

Peygamber Efendimiz:

– “Sen yarın Allâh’a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri, namazları çoğalt.” buyurdu. Abdullah bin Revâha:

– Yâ Rasûlallâh! Bana nasihatini artır! dedi. Sevgili Peygamberimiz bu defâ:

– “Allâh’ı dâimâ zikr et! Çünkü Allâh’ı zikir, umduğuna ermende sana yardımcı olur!” buyurdu. (Vâkidî- Megâzî, II, 758)

Allâhu zü’l-celâl Hazretleri Rasûlüne şöyle emretmişti:

“Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Biz seni rızıklandırırız ve akıbet takvânındır.” (Tâ-hâ/20, 132)

Bu nedenle Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- de ashâbına ve bütün insanlara namaz üzerinde hassasiyetle durmalarını ve bu husûsta sabırlı olmalarını emrederdi. Kendisini Peygamber Efendimiz’in halîfesi olarak telakkî eden Osmanlı sultânı VI. Mehmed Reşâd’ın, saraydaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere “muallime-i selâtin” (sultan hocası) tayin ettiği Safiye Hanım’a ilk iradesi şu olmuştur:

“Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin”. (Ünüvar, Safiye; Saray Hatıralarım, İstanbul, 1964, s. 21)

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-‘in namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durduğunu gören ve bütün varlıklarını onun izinde yürüyebilmek için fedâ eden ashâb-ı kirâm hazerâtı da namaza durduklarında kendilerini kaybederler ve Allâh’ı en yakınlarında bulurlardı. Huzûr-ı İlâhîde okumaya başladığı bir sûreyi yarıda bırakmak istemeyen ve bir an da olsa alacağı feyz uğruna bütün ömrünü fedâ eden ashâba âit olan şu hâtıralar ne kadar dehşet vericidir:

Zâtü’r-Rikâ gazvesinde Peygamber Efendimiz Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i kendi istekleri üzerine bir konak mahallinde gece için muhâfız olarak tensib etmişti. Ammâr gecenin ilk vaktinde istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Abbâd bin Bişr de kalktı ve namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Abbâd’ın vücûduna isâbet etti. Abbâd oku çıkardı. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyordu. Rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırarak:

– Kalk! ben yaralandım, dedi. Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik ikisini görünce arkadaşını uyardığını anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce:

– Sübhânallâh! İlk oku attığında beni uyandırsaydın ya! dedi. Abbâd ise namaza olan aşk ve şevkini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:

– Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama okları peşpeşe atınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim. (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned, III, 343-344)

Yaratanının emir ve isteklerini henüz duymamış olan diğer insanlara da en son ilâhî dinin ulaşabilmesi için kendisine tevdî edilen vazîfeyi ihmâl korkusu olmasa bu sahâbîyi Rabbinin huzûrundan ayırabilecek hiçbir kuvvet bulunmamaktadır. Ne var ki, umûmun istifâdesini düşünüyor olması kendi zevk ve lezzetini yarıda kesmesini gerektirmiştir. Çünkü İslam müntesiplerinden, ferdîlikten ziyâde içtimâî olmalarını istemektedir.

Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh-, ashâbın namaza atfettikleri ehemmiyeti gösteren diğer bir ibretli hâdiseyi şöyle anlatıyor: Ömer bin Hattab radıyallâhu anh hançerlendiğinde, zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdiğimde üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:

– Kendisini nasıl buluyorsunuz? diye sordum.

– Gördüğün gibi (baygın) dediler.

– Namaza çağırdınız mı? Eğer yaşıyorsa onu namazdan başka bir şey korkutup uyandıramaz, dedim. Bu ikazım üzerine oradakiler:

– Ey Mü’minlerin Emîri Namaz! Namaz kılındı! dediler. Hemen uyandı ve:

– Öyle mi? Vallahi namazı terkedenin İslam’dan payı yoktur, dedi. Kalktı, yarasından kan fışkıra fışkıra namaz kıldı. (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 295; İbn-i Sa’d, III, 35)

Allâh’ın emri herşeyden azizdi. Mal ve can onun yanında bir hiç mesâbesindeydi. Toplumun bütün fertleri bu şuuru yakalamış ve namazın ibâdet hayâtının mihverini teşkil ettiğini kavramıştı. Sıhhat için ruhsat verilmiş olmasına rağmen hakîkat karşısındaki anlayış ve kabulleri sebebiyle azîmeti tercih etmek onlar için daha doğru idi. Müseyyib bin Râfî anlatıyor:

Abdullah bin Abbas -radıyallâhu anh-‘ın gözlerine perde inince bir kimse geldi ve:

– Eğer yedi gün hiç kalkmadan sırtüstü yatmaya dayanabilirsen ve bu arada namazlarını îmâ ile kılmayı kabul edersen seni tedâvî edebilirim. İnşaallâh şifâ bulursun, dedi.

İbn-i Abbas, Hz. Âişe ile Ebû Hureyre’ye ve daha başka sahâbîlere haber gönderip mes’eleyi sordurdu. Hepsi de:

– Ya bu süre zarfında ölürsen namaz hususunda yöneltilecek soru karşısında ne cevap verirsin? dediler.

Bu cevaplar üzerine İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- gözünü tedâvî ettirmekten vazgeçti. (Hâkim, Müstedrek, III, 629, 6319)

Bir kudsî hadîste; “Namazı benimle kulum arasında ikiye böldüm: Kulum için de istediği verilecektir.” buyurulmuştur. Bu va’d gereğince usûlüne göre kılınan namazda, gönlü başka taraflara kaydırmadan okunan Fatiha’da çok müjdeli ilhamlar vardır. Gözde nûr, gönülde mânevî bir sürür hasıl olur. Namaz, insanın dâimâ Allâh’ı düşündüğü, O’ndan bir an bile gâfil olmadığı ihsân haline yükselmesinin yolunu gösterir. Bütün hareket, söz ve düşüncelerinde Yüce Yaratanını düşünün bir insan kâmil bir mü’min olma vasfını kazanmış olur.

Peygamber Efendimiz’in Medîne’yi teşriflerinde onu görmek için yanına gelen ve gül yüzünü görür görmez “Vallâhi bu yüz yalancı olamaz” diyerek hakîkatı haykıran Yahudî âlimi Abdullâh bin Selâm -radıyallâhu anh-, mübârek ağızlarından ilk olarak “Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize ikrâmda bulununuz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak selâmetle Cennet’e giriniz.” (Tirmizi, Kıyamet, 42) sözlerini işittiğini söylemektedir. Herkesin uyuduğu bir vakitte veya çoğu kimsenin muvaffak olamadığı bir şekilde Allâh’a yönelmek hiç şüphesiz cennetin yollarını kolaylaştıran en mühim âmildir.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır: Hz Peygamberin sağlığında rüya gören bir kimse onu Peygamberimiz’e anlatırlardı, ben de bir rüya görmeyi ve onu Hz Peygamber’e anlatmayı çok isterdim. O zaman bekar bir delikanlı idim ve mescidde uyurdum. Bir defasında rüyamda iki melek beni cehenneme götürdüler. Baktım ki, o kuyu duvarı gibi örülmüş olup kuyununki gibi iki boynuzu vardı; o da ne, orada kendilerini tanıdığım insanlar da vardı. Ben şöyle haykırdım: “Cehennemden Allah’a sığınırım! Cehennemden Allah’a sığınırım!” O sırada bir başka melek diğer iki meleğe katıldı ve bana şöyla dedi: “Korkutulmayacaksın!”

Abdullah ibni Amr ibni Âs -radıyallâhu anhümâ-‘ya da Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle tavsiyede bulunmuştu:

– “Abdullah! Falan adam gibi olma! Çünkü o, gece ibâdetine devâm ederken artık kalkmaz oldu.” (Buhârî, Teheccüd, 19; Müslim, Sıyâm, 185) Hayırlı bir ibâdete başladıktan ve onun feyzini aldıktan sonra terk etmek Allâh ve Rasûlünün tasvîb edeceği bir şey değildir elbette. O güzel hasleti daha da geliştirmek ve artırmak gerekmektedir.

Gece ibâdeti, insanın gündüz hayâtının bereketli ve feyizli geçmesinin temel şartıdır. Gündüz yapacağı işlerin ve hizmetlerin semereli olabilmesi teheccüd vaktinde kalbin doldurulmasına bağlıdır. Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e emrederken şöyle buyurmaktadır:

“Ey örtünen (Peygamber!) Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl). Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt. Veya bunu artır ve yavaş yavaş güzel güzel tertil ile Kur’ân oku. Çünkü biz, senin üzerine ağır, (sorumluluk gerektiren) bir söz indireceğiz. Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır.” (el-Müzzemmil/73, 1-7)

Kendisini söz konusu olduğunda kimsenin dayanamayacağı kadar ağırlığa ve meşakkate katlanan Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-, ümmetine tavsiyede bulunurken engin bir merhamet ve şefkât âbidesi olurdu. “Allâh Teâlâ’nın en çok beğendiği namaz Dâvûd aleyhisselâm’ın namazı, Allâh Teâlâ’nın en çok beğendiği oruç da yine Dâvûd aleyhisselâm’ın orucudur. Dâvûd aleyhisselâm gecenin ilk yarısında uyur, üçte birinde namaz kılardı. Gecenin altıda birinde yine uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.” (Buhârî, Teheccüd, 7; Enbiyâ, 37, 38) buyurarak insanların sıkıntıya düşmemelerini isterdi. Bununla birlikte bütün geceyi uyku ile geçirmeye de hiç razı olmazlardı.

Nitekim Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-‘in yanında bir adamın zikri geçti ve sabaha kadar uyuduğu, namaz kılmadığı söylendiğinde Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- Efendimiz:

– “Bu adamın kulağına şeytan bevletmiştir.” buyurmuşlardır. (Buhari, Teheccüd 13, Bed’u’l-Halk 11)

Uzun geceleri uyku ile geçiren gaflet ehlinin durumunu tasvir ve hakîkaten teheccüde kalkmak isteyenlere de yol gösterme sadedinde Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Biriniz uyuyunca ensesine şeytan üç düğüm atar. Her düğümü atarken, düğüm yerine eliyle vurarak ‘üzerine uzun bir gece olsun, yat, uyu’ der. Adam uyanır ve Allah’ı zikrederse bir düğüm çözülür, abdest alacak olursa bir düğüm daha çözülür, namaz kılarsa bütün düğümler çözülür ve böylece canlı ve hoş bir halet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde habis ruhlu (içi kararmış) ve uyuşuk bir halde sabahlar.” (Buhari, Teheccud 12, Bed’u’l-Halk 11; Muslim, Musafirin 207)

Teheccüd namazı ve geceleri ihyâ etmenin maddî ve mânevî faydasını dost düşman herkes kabul etmiş ve itirâfta bulunmuştur. Gece ibâdetinin bu faydalarını ifâde eden şu misaller ne kadar ibret vericidir:

Yermük savaşında iki ordu birbirlerine yaklaşınca, Rum askerî komutanı, bir Arap câsusu, İslam askerlerinin durumunu tedkîkle görevlendirir. Adam dönüp gelince:

– Durumları nasıl? Ne yapıyorlar? diye sorar. Câsus da gördüklerini şöyle anlatır:

– Onlar geceleri râhip, gündüzleri süvâri bir millet! (Gecenin büyük bir kısmını ibâdetle geçiriyorlar)

Kendi aralarında birbirlerinin kölesi gibi iken başkalarına karşı aslan kesiliyorlar. Konuştuklarında doğruyu söylüyorlar ve vaadde bulunduklarında sözlerini yerine getiriyorlar… Meliklerinin oğlu birşey çalsa muhakkak elini kesiyorlar, zinâ etse hakkı ikâme için onu recmediyorlar.

Bunun üzerine komutan şu cevâbı verir:

– Şâyet doğru söylüyorsan yerin altında olmak, onlarla yerin üstünde karşılaşmaktan daha hayırlıdır…(Taberî, Târih, II, 347)

İbn-i İshak da şunları nakleder:

Hiçbir düşman savaşlarda Rasûlullâh Efendimiz’in ashâbına karşı üstün gelemiyordu. Aynı şekilde müslümanlara yenilen Hırakl, askerlerine hiddetle:

– Yazıklar olsun size! Şu savaştığınız kavim nasıl insanlardır? Onlar da sizin gibi beşer değiller mi? diye sordu.

– Evet, dediler.

– Peki siz mi çoksunuz yoksa onlar mı?

– Evet Efendim biz her hususta onlardan kat kat üstünüz.

– O halde size ne oluyor ki onlarla her karşılaştığınızda hezîmete uğruyorsunuz? diye sorduğunda Rum büyüklerinden bir bilge ihtiyar şu tesbitlerde bulunur:

– Çünkü onlar, geceleri kıyâmda ibâdetle geçiriyorlar, gündüzleri oruç tutuyorlar, ahdlerini yerine getiriyorlar, iyiliği emredip kötülükten sakındırıyorlar ve aralarında herşeylerini paylaşıyorlar. Ve bir de şunun için yeniliyoruz ki; biz içki içiyor, zinâ yapıyor, haramlar içinde yüzüyor, ahdimizi bozuyor, gasbediyor ve zulümde bulunuyoruz. Allâh’ın gadabını celbedecek şeyleri emredip, râzı olduğu şeyleri yasaklıyoruz ve yeryüzünde fesâd çıkarıyoruz. Bu cevap üzerine Hirakl:

– Sen gerçekten doğruyu söyledin, dedi. (İbn-i Asâkîr, Târîhu Dımeşk, II, 97)

Gece kalkıp Allâh’a ibâdet eden mü’minlere, kalkamadıkları günler için de kendilerine mükâfaat verilecektir. Çünkü onların niyetleri samîmî idi ve teheccüde kalkma düşüncesi ile uyumuşlardı. Bu durumu Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle müjdeler:

“(Mûtad olarak) geceleyin namaz kılan bir kimse, uykunun galebe çalmasıyla (bir gece uyuyakalsa ve namazını kılamasa) Allâh Teâlâ Hazretleri onun namazının sevâbını yine de yazar. Uykusu da kendisine (Allâh tarafından ikram edilen) bir sadakâdır. (İmam-ı Mâlik, Muvatta’, Salâtu’l-Leyl, 1)

http://www.namazzamani.net/turkce/peygamber_namazi.htm
————————————————————————

Fudayl bin İyâz -radıyallahü anh- şöyle anlatır:

“Ashab-ı Kiram (Allah onlardan razı olsun), sabaha girdikler zaman saçları dağınık, renkleri sararmış bir şekilde bulunurlardı. Geceyi secde edici, rükû edici olarak geçirirlerdi. Bazen uzun müddet kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Aziz ve Celil olan Allah’ı andıkları zaman, rüzgarlı bir günde ağaç sallanır gibi sallanırlar; gözlerinden, elbiselerini ıslatıncaya ve yerde abdest suyu ölçüsünde eser bırakıncaya kadar yaş boşanırdı. Sabah olunca yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler; halk içinde sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş gibi çıkarlardı.

Sahabe-i Kiram, namaza durdukları zaman kendilerini Allah korkusu ve azameti kaplardı. Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-, abdest alırken rengi değişirdi. Biri:

“- Niye böyle oluyorsun?” diye sorunca Hazret-i Hasan -radıyallahü anh-:

” Azametli, mutlak kudret sahibi, her istediğini derhal yapan bir sultanın huzuruna dikilme zamanı gelmiştir.

Hz. Ali (r.a)’nin savaşta vücuduna saplanan okun namaz kılarken çıkarılması olayı meşhurdur. Nitekim bir keresinde baldırına bir ok saplanmıştı. Çıkarmak için uğraşılmış da çıkarılamamıştı, çok acı veri veriyordu. Hz. Ali’inin namaza durmasına ve okun bu ara da çıkarılmasına karar verildi. Nafile Namaz kılmaya başlayan Hz.Ali secdeye kapanınca, oku kuvvetle çektiler ve çıkardılar. Namazı bitirince etrafına bakınarak “oku çıkardınız mı?” diye soran Hz. Ali’ye Oradakiler çoktan çıkardık dediler.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallahü anh- namazını hûşu ve kalp huzuru ile kılardı. Öyle ki namazda duruşları esnasında adeta bir cansız direk gibiydi.

Mücahit -radıyallahü anh-, Hazret-i Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr -radıyallahü anhüma-‘nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:

“Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı.”

Misver b. Mahreme diyor ki:

Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:

“-Durumu nasıl?” dedim.

“-Gördüğün gibi.” diye cevap verdiler.

“Namazı hatırlatarak onu uyandırın namazdan daha önemli dahi olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız.”dedim.

“-Ey müminlerin emiri! Namaz vakti geldi.”dediler.

“-Ha! Peki kalkayım.”dedi.

İslam’da namazı terk edenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Teberani, Hayatü’s sahabe)

Hz Osman -radıyallahü anh-, bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra , sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahi namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş namazını kılmış ve şöyle demişti:

“-Namazı terk edenin İslam’da yeri yoktur.”

Hz Osman -radıyallahü anh- bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekatta tüm Ku’an’ı kerimi hatmettiği olurdu. Hz. Ali -radıyallahü anh-‘ın namaz vakti gelince, vücudu titremeye başlar ve yüzü sararırdı. Sebebini soranlara şöyle derdi:

“Yerle göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan aciz kaldığı bir emaneti eda etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım bilemiyorum.

Sâbit -radıyallahü anh- diyor ki:

“Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi.”

Başka bir Zât şöyle diyor:

İbn-i Zübeyr secdeyi öyle uzun ve hareketsiz yapardı ki, kuşlar gelir, omzuna konardı. Bazen de öyle rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazen de secdeyi uzatır, butün geceyi secde ile geçirirdi.

İbn-i Zübeyr Hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr -radıyallahü anh- ‘ın boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu, ne rükû ve secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeye başladı. Ev halkı yetiştiler bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazını sükunetle kılmaya devam etti. Selam verdikten sonra :

“-Gürültüye benzer bir şey işittim, neydi o?” buyurdu. Hanımı:

“-Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı?” dedi.

Buna karşılık İbn-i Zübeyr Hazretleri şöyle cevap verdi:

“-Allah hayrını versin! Eğer namazda başka bir şeyle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı?”

Bir sabah erkenden O büyük îmânlı Sahâbînin zincirlerini çözüp, zindandan çıkardılar. Mekke dışında Ten’im denilen yere götürdüler. Çünkü bütün mel’anetlerini, orada yapmayı âdet edinmişlerdi.

Bu iki Allah ve Resûlullah dostu ise, heyecanlı değildiler. Yolda karşılaşıp görüşen bu iki Sahâbî kucaklaşarak birbirlerine uğradıkları belâya sabretmelerini tavsiye ettiler.

Az sonra bir müşrik bağırdı:

– Ey Hubeyb! Sen bizim babamızı, Hâris bin Âmir’i öldürdün. Bugün onun intikamını senden alacağız. Ölmeden önce bir isteğin var mı?

Hubeyb bin Adiy gâyet sâkin, şunları söyledi:

– Yaşatan ve öldüren ve öldükten sonra gene diriltecek olan, yalnız Cenâb-ı Allahtır.. O’na binlerce hamd olsun.

Darağacında namaz

Müşrikler hayretle tekrar sordular:

– Ölmeden önce son bir arzun yok mudur?

– Beni bırakınız iki rekât namaz kılayım…

– Kıl orada.

Elleri ve ayakları çözülen Hz. Hubeyb, hemen namaza durup, büyük bir sükûnet içinde huşû’ ile iki rekât namaz kıldı. Cenâbı Hakka son duâlarını yaptı.

Toplanan müşrikler, kadınlar, çocuklar heyecanla onu seyrediyorlardı. Namazını bitirdikten sonra

– Vallahi eğer ölümden korkarak namazı uzattığımı zannetmeyecek olsaydınız, namazı uzatırdım ve daha çok kılardım, dedi.

Böylece idam edilirken iki rekât namazı ilk kılan, âdet ve sünnet olmasına sebep olan Hubeyb bin Adiy’dir. Peygamber efendimiz, onun idam edilirken iki rekât namaz kıldığını işitince bu hareketini yerinde ve uygun bulmuştur.

Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.

http://www.namazzamani.net/turkce/sahabe.htm

HUTBE NAMAZ-1 (11 Ağustos 1978) (fgülen)

ALLAH KAİNATI KENDİSİNİ TANITMAK İÇİN YARATTI…NEBİLER HAKKA ÇAĞIRDI…
LİLAHE İLLALLAH DİYENLERİN ÇOĞALMASI…

UMEYR İBN-İ VEHB’İN PEYGAMBERİMİZİ ÖLDÜRMEK İÇİN MEDİNE’YE GELMESİ AMA MÜSLÜMAN OLMASI…

SAFVAN İBN-İ ÜMEYYE’NİN MEKKE FETHİNDE MÜSLÜMAN OLMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İzâ câe nasrullâhi vel-fethi…” (Nasr, 110/1)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Allah Celle Calâlühû bir kainat kurmuş, kendini tanıttırmak, onda kendini okutturmak üzere bir kainat kurmuş, kainatta bir düzen kurmuş.

Şuurlu ve şuursuz varlıkların her birisini birer dil haline getirmiş, kendisini onlara vird-i zeban ettirmiş, nizam onu konuşmuş, ahenk onu konuşmuş, alem onu konuşmuş.

Beşer idrak şuur ve iradesiyle kainattaki bu konuşmalara tercüman olma durumunda, kendisinde hitap çiçeği açmış bir varlık olarak, kavlen bu meseleyi eda ve ifade etmek üzere yaratılmış, bütün varlıkların fihristi müstesna varlık.

Allah kendisini tanıttırmak istiyor, muhteşem düzeniyle, baş döndürücü ahnekli düzeniyle kendisini tanıttırmak istiyor. İnsan abidesiyle kendisini tanıttırmak istiyor. Kur’anıyla, Nebilerina ğzındaki diliyle kendisini tanıttırmak istiyor. Mevsimi gelince çığlar çözülünce karlar eriyince kendisini tanıyanlar da oluyor yığın yığın…

Adem’in arkasında saf bağlayanhlar, Nuh’un arkasında saf bağlayanlar, yüzlercesinin arkasında sa bağlayanlar…

Peygamberler dahil, alemin arkasında saf bağladığı Hz. Muhammed’in arkasında saf bağlayanlar..Çözülmüş buzlar gibi, çözülüp de akan çaylar gibi, ırmaklar gibi hakka, hakkın istediği şeyi eda etmek üzere çağlayıp gidiyorlar.Allah deyin diyor Allah diyorlar. Lailahe ilallalah deyin diyor diyorlar.

Ama buzlar baharda çözülür, diller baharda çözülür, bülbüller baharda şakımaya başlar, bir lailahe illallah deme mevsimi gelir. Bu baharda olur. Tohumlar atılmıştır, atılıyor, rüşeymler baş çıkarmıştır ve çıkarıyor, bir bahar geliyor adım adım, her tarafta her vadide binlerce lailahe illalah duyacaksınız.

Devr-i Saadeti hatırlatan bir devir, Hz. Muhammed’in etrafındaki çözülmeyi tablolaştırır bir tablo. Göreceksiniz, belki hayata için en zevli şey odur. Her tarafta yüz bir gedaının, yüz bin muhtacın el kaldırıp aczini fakrını dile getirip, lailahe illallah deme havasını müşahede etme…

Bu tatlı tabloyu beşeri kesafetin verasında, o kapının küçük deliğinden gözümü arka tarafa tevcih edebilirsem bakabilirim, cennete girmiş gibi iliklerime kadar müstagrak olacağım.

Her vadide lailahe illallah kudsî cümlesinin mevcelenceği tatlı tatlı an, Rasulü Ekrem devri, diş sıkanların devri, göğüs gerenlerin devri, binlerce hadisenin içine dalanların devri, islamı yaşamada tehalük gösterenlerin devri..

Dayanılıyor, katlanma istenenin üstünde yapılıyor, bir de bahar geliyor arkadan, bütün Mekke vadileri lalilahe illallah diyenlerle doluyor. En umulmadık kimselerde çözülme meydana geliyor. İlerisi için kimbilir ne anlatır ama kelimei tevhid adına çok şey anlatır,. Kainatta kelimei tevhidin ağırlığı adına çok şey anlatır, Allaha katındaki bu işin manası adına çok şey anlatır. İleriye matuf size ne anlatır, ilerdeki düşünce hayatınıza onu havale ediyorum.

Bedir zaferi olmuştu. Bütün keferenin burnu kırılmıştı. İslam yürür hale gelmişti. Bir makina gibi artık raylarına oturmuş ahenkle yürüyordu. Kafirlerin gururu kırıldığından hınç almak istiyorlardı, öfke içinde bulunuyorlardı. Hüneyn’den sonra müslüman olacak Safvan ibn-i Ümeyye ibn-i Halef burnunun kalkıp inişi içinde, Rasulü Ekrem’e öfke ve kin kusuyordu.

Umeyr ibn-i Vehb ondan geri değildi, amcazade idi. Allah Rasulüne her kötülüğü yapmaya hazır idiler. Ve bedri müteakip oturmuş konuşuyorlardı, kırık gönüller mahzun gönüller olarak konuşuyorlardı.

Medine canibinde ise sevinçli gönüller, tatlı ifadelerle zaferi anlatıyor, Allah’ın bu nimetini yenilemesini ondan istiyorlardı.

Umeyr ve etrafı, Safvan ibn-i Ümeyye ve etrafı kedere sokacak şeyleri dile getiriyorlardı. Amr ibn-i Vehbin oğlu esirdi, Safvan’ın da babası bedirde öldürülmüştü. Her ikisi de tepeden tırnağa hınçı içindeydiler.

Cahiliye devrinde kureyş arasında Umeyr ibn-i Vehb’e şeytan kureyş denirdi. Kureyşin en şeytan adamı denirdi. Ama sen gel gör ki devran başka şeyler besteleyince, Kureyşin şeytanının adı Havari-i Rasül oluyordu.

Safvan ile konuşup işi karara bağladılar, o oğlunu görme bahanesiyle Medine’ye kadar gidecekti, fidye verip oğhlunu kurtarma bahanesiyle Rasulü Ekrem’in yanına sokulacaktı,. zağladığı zehirli kılıcıyla Rasulü Ekrem’i şehid edecekti, bağrı yanan bütün Kureyş’in intikamını alacaktı. Bu düşünceyle Medine ye kadar gitti. Mescidin önünde devesini ıhdığı zaman, Ömer bin Hattab Kureyşin şeytanı dediği bu adamı gördü, “Habis mescide girmeden dalıverin mescide!” dedi. Rasulü Ekrem’e bir kötülük yapacak rıdasının altında kılıç belirtisi var…

Ne hassasiyet ne titizlik ve ne denli uyanıklık…Habis dediği adam içeriye giriyordu, Ömer ondan önce dalmıştı:

– “Ya Rasulülallah Habis geliyor bir kötülük yapmasın sana!” Tebessüm buyurdu Allah Rasulü:

– “Da’nî ya Ömer!” “Bırak benimle onu ya Ömer! Bırak gelsin!”

Umeyr ibn-i Vehb Rasulü Ekrem’in yanına sokuldu. Allah Rasulü:

– “Umeyr niçin geldin buraya?”

– “Oğlumu kurtarmak onun fidyesini eda etmek üzere geldim!”

– “Sen bana doğrusunu söylesene! Niçin geldin buraya?”

Umeyr şudur budur deyince, Allah Rasulü;:

– “İstersen ben söyleyeyim, anlatayım…Safvan ile oturup konuştunuz Beytullah’ın kenarında, sen oğlunu kurtarma bahanesiyle buraya geleceksin ve günlerden beri en korkunç zehirhlerle suladığın kılıcınla beni öldüreceksin!”

Söz daha bitmemişti ki şeytan-ı Kureyş denen adam bir kaç karış yukarı fırlamıştı…..Lailahe ilallallah Muhammedürrasulülah diyordu…

– “Müsade eder misin ya Rasulallah yanında kalayım? Şu zağlı kılıcın hakkını vereyim. Ona yaptıracağım şeyi yaptırayım…”

– “Kal da Kur’an’ı talim et!..

O Kur’an talim ediyordu. Nebinin mescidinde…Kureyşin şeytanı Havari-i Rasul olmuştu, Ömer’in yanında yerini almıştı.

Nihayet dolabildiği kadar doldu. O dolarken Safvan her gün ellerini oğuştura oğuştura, Mekke’nin sokaklarında geziyor, Medine’de olacak müthiş hadiseyi bekliyordu. Gelecek haber onun için de Mekke halkı için de tarih için de çok önemliydi. bu haler Rasulü Ekrem’in şehadet haberi olacaktı. Her kervana soruyor her kafilede araştırıyordu, haber yoktu. Bir türlü beklediği şey olmamıştı

Bir gün birine sordu”Medine’de ne var ne yok? Bir haber yok mu?” deyince adam:

– “Çok büyük bir haber var” deyince sevindi, ne yapacağını bilemedi, oh dedi Kureyşin bağrını yağ bağlatacak hadise nihayet oldu…

– “Nasıl oldu şu müthiş hadise bana anlatır mısın?”

– “Anlatayım da dinle!..Ümeyr, Muhammed’in yanına gitti, yerinden ayrılmış bir çığ gibi gitti, gitti ama onun sözlerini dinlerlken de eridi bir çağlayan oldu, başınıza geldeiği zaman çekeceğiniz var!…İşte budur hadise!..”

Safvan beyninden vurulmuşa döndü, ne bekliyordu ne haber geliyordu!..

Bu arada Ümeyr ibn-i Vehb de iyice dolmuştu Medine’ye sığmıyordu artık. Peygamberi şehid edecek kadar gayzla dolan bir insan, bir gönül bir maden, pahalı bir maden demektir. Bu maden hakkını verecekti

– “Müsade eder misin ya Rasulallah? Senin köyüne döneyim yerin göbeğine döneyim, şu zağlı kılıcın hakkını vereyim!” dedi.

Allah Rasulü onu biliyordu, etrafının olduğunu da biliyordu, ona bir şey yapamayacaklarını da biliyordu. Ömer gibi mert bir adama; adı zaten ömercik manasına gelir, bir Ömer vardı bir

de ömercik vardı…müsade buyurdular.

Umeyr Mekke’den içeriye girerken, kendisini ilk karşılayan Safvan olmuştu, bir şey soramıyordu, bir şey öğrenemiyordu, …Umeyr kılıcının hakkını verecekti, bütün Mekke halkına meydan okuyordu. Ömer’in Mekke’den ayrılışı gibi, ayrıldığı anki durumu gibi, herkese dini anlatıyor, lailahe illallah bezmine bağlılığı dile getiriyordu.

Bir iki sene sonra Medine’ye dönerken arkasında arkasında bir tayfayla dönüyordu, bir sürü insanı arkasına takmıştı. Safvan ise hala direniyordu. Hala erimemede israr ediyordu. Bir buz gibi hala içinde bulunduğu suyu soğutmaya çalışıyor, mevcudiyetini korumaya çalışıyordu.

Mekke fethedildi, nicenin gönlü fetholundu Safvan hala dayanıyordu. Nihayet yükünü mükünü devenin sırtına yükledi, deniz aşırı memleketlere gidecek kabolacaktı,

Umeyr ibn-i Vehb, sevdiği bu amcazadesinin böylesine küfre girmesine razı değildi. Rasulü Ekrem’e geldi ve :

– “Ya Rasulüllah! Safvan gururlu bir insandır, enaniyeti olan bir insandır, lutfedin ona aman verin. İslama çok faydası olur kanaatındayım” dedi. Allah Rasulü:

– “Safvan’a eman verdim” buyurdu.

– “Ama ya Rasulallah! Eman verdiğini bilmez ki, nasıl bilsin?”

– “E ne yapayım ben?”

– “Mekke’ye girerken başınızdaki siyah sarığı herkes gördü, onu bana lutfederseniz, onunla giderim, eman vermenizin bir alameti sayarım.”

Ve Rasulü Ekremin sarığını alıp başına koydu, gideceği yerde Safvan’ı yakaladı, meseleyi yeniden ona anlattı, şerhetti ve nihayet Rasullülah’ın huzuruna gelmeye ikna edebildi.

Safvan huzura geldiğinde çok mahcuptu, yere bakıyordu, Rasulü Ekrem’in yüzüne bakamıyordu. Sonunda sordu:

– “Ya Rasulallah bu senin bana eman verdiğini söylüyor doğru mu?”

– “Evet doğrudur!”

– “Ya Rasulallah! Senin getirdiğin şeyin hakkaniyetini kabul ediyorum fakat bana iki ay mehil ver düşüneyim!”

– “Sana ben dört ay mehil verdim!”…Tebessüm ediyordu Allah Rasulü. Yermük’te savaşan Safvan’ı görüyordu, Roma önlerinde savaşan Safvan’ı görüyordu. Kumandanlık istemeyen bir er olarak savaşan Kureyş’in asil çocuğunu görüyordu, tebessüm ediyordu. “İki ay mı istiyorsun al sana dört ay!” diyordu.

Rasulü Ekrem’in ciddi semahatini de bir kaç gün sonra görünce Huzuru Risaletpenahiye geldi Umeyre şakır şakır gözyaşı döktürecek şu sözü söyledi: Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulüh…Safvan da kendi vadisinde el açıp mabudu mutlakın maksudu bil-istihkak olduğunu ilan ediyordu.

“İzâ câe nasrullahi vel-feth” (Nasr, 1) Artık mesele ferden ferda olmaktan çıkmış, hendesi bir hüviyet kazanmış, frenkçe ifadesiyle geometrinin derinliği içinde derinleşiyor, buudlaşıyor genişliyor, esrarlı ve mütekabil aynaların gösterdiği gibi, derinleştikçe derinleşiyordu.

Her vadide binlerce lailahe illallah yükseliyordu.

Biz Rasulü Ekrem’in bezmini idrak etmiş olmanın neşvesi içinde bulnuuyoruz. Bataklıkta bize gül gösteren Allah’a hadsiz hamdü sena olsun. Küfrün kasırgaları içinde rahmet bulutlarını taşıttıran Allah’a hamdü senalar olsun. Bütün ağaçların çiçekleri yeşilliklerin köklerinin kesilip kazınmasını müteakip yokta varın cilvelerini gösteren Allah’a binlerce hamdü senalar olsun.

Neleri gördük, ne denli dudaklarımız ümitsizlikle burkuldu, içimiz kanadı…Ya şimdi?..İçimiz ümitle dolup taşmakta, hakikat gamzeden simaları gördükçe, Saadet asrını hatırlamaktayız.

Cenab-ı Hak buu hatıra ile bize daha çok hatıraları gösterme yoluna hidayet buyursun, neslimizi tarik-i müstakime hidayet buyursun. Bu büyük kavga ve mücadelede, biz zayıf kullarına cesaret, emniyet ve itminan ihsan eylesin. Kelime-i Tevhid’e bel bağlayıp, bel kırıp boyun bükenlerden eylesin. Kendisine dayandığımız zaman, iş yapar çağları esir ederiz. Kendi başımıza kaldığımız zaman, elimizden bir şey gelmez. Cenab-ı Hak tarfet-i ayn içinde bile bizleri nesimizle başbaşa bırakmasın…

HUTBE NAMAZ-2 (25 Ağustos 1978)

ABDEST VE NAMAZLA MÜMİN TEMİZLENİR, PARLAR VE AHİRETTE TANINACAK HALE GELİR…

PEYGAMBERİMİZİN SAHABİ KABİRLERİNİ ZİYARET EDİP “KARDEŞLERİME DE SELAM OLSUN!” DEMESİ…

ÜMMET-İ MUHAMMED’İN AHİRETTE “GURRAN MUHACCALİN” OLMASI…

MAHŞERDE ÜMMET-İ MUHAMMED’İN ALINLARI ABDEST UZUVLARI PARLAYACAK…
ALLAH RASULÜ TANIYACAK, BENDENDİR DEYİP ALACAK…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Yâ eyyühellezîne âmenû izâ küntüm ilassalâti…” (Maide, 5/4)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Allah’a kulluğun, Allah’a karşı yaptığımız kulluğun fihristi, hülasası, enmüzeci olan namazın, miftahı, içte bir hazırlık ve dışta da abdest almaktır.

Abdest almak, ruhu zindeleştirmek, Rabbimizden gelecek lutufları intizar etme havasına girmektir. Soğuk suyu vücudumuza vurduğumuz zaman, bir elektriklenme ile nasıl vücudumuzda bir zindelik hissedersek, nasıl mafsallarımıza dokundurmakla bu suyu vücudumuzda bir zindelik hissedersek, nasıl bunun fiziki ve tabii bir izahı vardır. Öyle de gençleşmiş, dinçleşmiş ve zindeleşmiş ruh, Rabbinden gelecek şeylere makes olabilme hüviyetini kazanmış demektir.

Bu mana ve keyfiyette olan temizlenmedir ki, ümmet-i Muhammed’in ahirette sair ümem arasında hususi bir isimle çağrılmasına vesile olacaktır. Allah Rasulü:

“ümmetî yür’avne yevmel-kıyameti gurren muhaccelîn min âsâril-vudû’ “…”

Kıyamet gününde benim ümmetim gurren muhaccelîn diye söylenir, onlardan bahis yapılır.

Nedir “Gurren Muhaccelin”?

Alınları pırıl pırıldır, etrafa nur saçmakta, hakikat gamzetmektedir. Abdest uzuvlarından çıkan nur, onların ümmet-i Muhammed olduğuna delalet eder. Abdest uzuvları da pırıl pırıldır. Bir taraftan tertemiz dupturu öbür taraftan ammet-i Muhammed olduğunu gösterecek mahiyette nur saçmaktadır, parıl parıldır.

“Her kim abdest uzuvlarının parlaklığını arttırmak izterse, daha fazlasıyla yıkamak isterse yapsın!” buyruyor Allah Rasulü…

Sahih bir hadisi şerfite bu meseleyi tafsilen değişik bir şekilde bize bize Sahabi naklediyor.

Bakiyyül-Garkad’a gittik, bugün dahi tarihçilerin tesbit ve ifadesiyle on bin Sahabiye sinesinde yatıran Medine mezarlığına, Rasulü Ekrem son günlerini yaşarken hem Bakiyyül-Garkad’akilere veda etmiş hem de şühedasına veda etmişti.

Bunun ledünnî ayrı bir manası vardı: Ahirette Rasulü Ekrem kendisine has yüksek paye ve makamla belki, kıyamete ve mahşere kadar kimse kendisiyle görüşemeyeceği için, doğrudan doğruya kabirdekilere veda etmiş, cismaniyeti itibariyle bir kere daha onların karşısına çıkmış, bir daha o büyük ruhlara selam çakıvermişti.

Bakiyyül-Garkad’a girdiğinde:

“Selamün aleykül dâra kavmin mü’minîn ve innâ inşallahü an kabîbin lâhikûn”

“Ey bi mezarlık ahalisi! size selam olsun, inşallah yakında buraya geleceğim!” diyordu. Ve o gün bugün mezara gidince bunu söylemek ümmete sünnet olmuştur.

Ve bir müşahede oldu muhtemelen, nazarları derinleşti bakışları buudlaştı ve dudaklarından şu sözler döküldü:

“Vedittü ennâ kadre ihvânena”

“Ah ne kadar isterdiğim kardeşlerimi görmeyi.

– “Evelesnâ ihvâneke yâ Rasûlallâh”…Biz kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?..

– “Entüm Ashâbî ve ihvânî lem yeti min badü”…

– “Siz benim arkadaşlarımsınz, sadık yârım ve yârânımsıznız. Benim kardeşlerim henüz gelmediler, onlar sonra gelecekler”

Şerefli bir cemaat, şerefli bir ümmet şerefli bir millek!..

– “Eta’rifü yâ Rasûlallâh, inne men lem ye’ti min ba’dü”

– “Henüz gelmemiş kimseleri tanıyabilecek misin, nasıl tanıyacaksın?”…Allah Rasulü şöyle buyurdu:

– “Eraeyte lev enne racülen lehû haylün gurrun muhacceletün ve beyne zahrânihim haylün dühmün hel ya’rifü hâzâ haylehû”…kaâlû…”Neam!”

– “Bir adam düşünün…Öyle bir adam ki alınları parıl parıl atları var, ayaklarının sekileri bembeyaz olan atları var. Siyah ve dor atların içinde kendi atlarını tanır mı tanımaz mı?”

– “Evet tanır” dediler.

– “Feye’tûnâ gurran muhaccelûn”

– “Benim ümmetim de gurran muhaccelin olarak gelecekler. Allah’ın huzuruna gelirken karşıdan bakacağım, alınlarında secdenin emaresi nur gamzeder göreceğim. abdest uzuvları nurla etrafa nur saçıyor göreceğim, at sahibinin atlarını tanıyacağı gibi ümmetimi tanıyacağım.

– “Ve ene faratuhüm alâ havzî”

– “Ben havzımın başında onların faratıyım! Ben o kardeşlerimden evvel gidiyorum”…

Faratın manası budur: Onlardan önce gidiyorum…

– “Onlardan önce gidiyorum, gideyim onlara yer hazırlayayım, kevserimi hazırlayayım, maşrapalarımı hazırlayayım, bir misafiri misafir eder gibi…onları güzel karşılaya, istikbal ede, hüsn-ü istikbalde bulunayım”

– “Eve ene faratuhüm alâ havzî” buyuruyor.

“Havzımın başında ümmetimin faratıyım. Secde ede ede alınlarında secde emaresi belirmişlerin faratıyım. Abdest ala ala mahkeme-i kübrada, ma’dele-i ulyâda, mahşerde herkesin “Nefsî nefsiî” dediği yerde, abdest uzuvlarının saçtığı nurlarla kendilerini tanıyacağım ümmetimin faratıyım…

Nicelerini havzımın başından kovdukları zaman, yüzü nur gamzeden, abdest uzuvlarından semalara doğru amudi nuraniler yükselen ümmetimin imdadına koşacak şefaat edeceğim..

“Ve ene alâ havzî faratün”…

Havzımın başında onların faratıyım…Hadis değişik rivayetlerle nasıl ifadeedilirse adilsin, bize anlatılan şudur:

Fahr-ı kaniat Efendimizden asırlarca beride uzak kalmış, bulunmuş olmasına rağmen, abdest ve namaz hatırasıyla, abdest ve namaz müzekkiratıyla, Allah ve Rasulüllah’ı hatırlayarak içinde bir aydınlık hasıl eden, iç berraklığına ulaşan bir cemaate Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam Bakiyyül-Garkad Ashabına selam çakarken, asırları aşıyor, bir temenna çekiyor, bir selam veriyor:

“Ne kadar arzu ederdim kardeşlerimi görmeyi buyuruyor”

Büyük bir keyfiyet var idi ki ahirete irtihal edeceği zaman, mezarın altındaki Ashabı Allah ona gösterdiği gibi, bir televizyon ekranında adeta gelecek ümmet-i Muhammedi de gösterdi. O Bakıyyül-Garkad’da son teftişini yapıyordu. Gelmiş geçmiş ölmüş ümmetler güruhuna karışmış ümmetinin teftişini yaptığı gibi, gelecek ümmetinin ruhlarını da teftiş ediyordu.

Bu cismaniyet itibariyle, bedeni keyfiyetiyle son bir kere daha, Kaid-i Azam’ın kumandan-ı muhteşemin, ümmetine “Sağdan hizaya gel!” deme manasınaydı…

Bakıyyül-Garkad’da son görmüştü Eshab-ı kabre, kabir ehline selam verilir gibi selam vermişti. Ekranda gördüğü ümmetinin simasını görünce de, pırıl pırıl simalara, kendi nurundan müktesib simalara, kendi nuruna aşık ve hayran olmanın ifadesi manasında:

“Ne kadar arzu ederdim, sonradan gelecek kardeşlerimi görseydim!” buyuruyor

Muhterem Müslümanlar!…

Bu Rasulü Ekrem’in iştiyakıdır…

Bizdeki iştiyak!..

Bizdeki iştiyak, abdest uzuvlarını, O’nun fermanına uyarak, ahirette nurlanacak şekilde burada yıkamak, alnımızı secdenin gamzesiyle süslemek, O’na ümmet olma şiarıyla, şeairiyle alametiyle huzurunda haşr-u neşr olmak. Onun görme arzusuna burada icabet etmek…

“Bizi görmek mi arzu ediyorsun yâ Rasûlallâh…”

İşte sana kavuşma iştiyakı içindeyiz. İşte ubadüt-ü taatımızla sana krubiyet için çırpınıyoruz. İşte senin Hadisi şerifte ifade buyurduğun gibi, mekarihte abdesti tastamam alıyoruz, sıcakta camide terlemeye rağmen namaz kılıyoruz. İşte sana kavuşmak için oruç tutuyoruz. Günler uzun havalar sıcaktır, orucunu yiyen bir sürü bakışı bulanmış insan vardır, bunların içinde biz, dişimizi sıkmış, senin bıraktığın müzekkirata sadakat içinde yapıyoruz.

Böyle diyebiliyorsak ne mutlu bize..

O, ümmetine bağlılığının ifadesi, 14 asır ötesine selam çakmak süretiyle söylediği “Selamün aleyküm” e “Ve aleyküm selam” demiş olacaksınız.

Saygın varsa, içinde kavuşma arzu ve iştiyakın varsa, O’na kavuşma yolunda olacaksın. Zira niceleri var ki mahşere çıkacak ama O’nu göremeyecekler. Hesap için Allah’ı görecek ama şefaat için O’nu göremeyecekler.

Bütün bu göremeyen körler ve mahrumlar içinde, kör ve mahrum olmamanın yolu mescidden geçer, oruç manasına aç durmadan geçer, malından bir parça ayırıp hak yolunda zekat vermenden geçer, meşakkate ve masrafa katlanıp mehaliki iktiham ederek hacca kadar gidip, ubudiyet-i kübraya mazhar olmak, Kabeyi tavaf etmek Aleyhissalatü vesselam’ın huzuruna gitmek, selam verip ahd-ü peymanını yenilemekten geçer…

Allahü teala 14 asrın tozunun toprağının gözünü kör ettiği ümmeti Muhammed’in gözünü lahut aleminin mütebessim vechesine açsın, bizleri gaflet aleminde, mağaranın içinde esrarlı oyunları oynamadan halas eylesin…

Nazarımızı ebedileştirsin, ulvileştirsin, lahut aleminin sürmesiyle sürmelendirsin, gerçek aleme kamet-i kıymetine uygun bizleri muttalî kılsın..

HUTBE NAMAZ-3 (01 Eylül 1978)

NAMAZ, AĞIR AMA TATLI BİR MÜKELLEFİYETTİR…

NAMAZ CAMİ BİR İBADETTİR, BÜTÜN GÜZEL ÖZELLİKLERİ KENDİNDE TOPLAR…

ABDEST VE NAMAZ MELE-İ ALA’DA KONUŞULAN ÇON ÖNEMLİ BİR İBADETTİR…

NAMAZ İNSANI HER ÇAŞİT GÜNAHTAN, KÖTÜLÜKLERDEN UZAK TUTAR…

HZ.ÖMER NAMAZDA DÜŞÜNDÜĞÜ BİR KONUYLA HASTA OLMUŞ YATMIŞTI…

HZ.ALİ’NİN VÜCUDUNA SAPLANAN OKU NAMAZDA ACISIZ ÇIKARTTIRMASI…

HZ.CAFER’İN, MUTE’DE ŞEHİT OLMASI, CENNETTE KANATLARIYLA UÇMASI

HZ.ABDULLAH İBN-İ CAFER’İN KANGREN OLAN AYAĞININ KESİLMESİ, KALANI İÇİN HAMD ETMESİ…

HZ.ABDULLAH İBN-İ CAFER’İN OĞLU DÜŞÜP ÖLÜNCE, DİĞER ÇOCUKLARI İÇİN HAMD ETMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnassalâte tenhâ anil-fahşâi velmünker…” (Ankebut, 29/45)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Müminler olarak, hayatımızı emir ve nehiy ortasında; birini yaparak, öbüründen kaçarak tanzim etmemiz gerekmektedir.

Bütün emredildiğimiz şeyleri yapmak, İslamın bir yanı, bütün yasak edilen şeyleri terk etmek o da öbür yanı.

Biz sırat-ı müstakim erbabı olarak böyle yaptığımız zaman Ümmet-i Muhammed olacağız.

Bütün yasaklar terk edilmiş bütün emredilen şeyler yerine getirilmiş bir cemaat, namazın bu işi teminde rolü çok büyüktür.

Evvela namaz bizim emrolunduğumuz şeylerden biridir. Hem çok ağır birisidir. Abdesti ile beraber günde beş defa, Allah Rasulü buyuruyor

“Mele-i âlâ’da neyin çekişmesi yapılıyor biliyor musunuz?”

“İsbâgul-vüdû’ı alel-mekarih”

“Nefsin hoşnutsuzluğuna rağmen tastamam abdest almak, karda kışta soğukta sıcakta abdest almak, suyun az bulunduğu çok bulunduğu yerde abdest almak, tastamam abdest almak…”

Mele-i âlâ’da bu işin sevabının yazılması hususunda melekler arasında çekişme devam eder. Bu meselenin münakaşası, kalemlerin münakaşası duyulur.

Namaz ağır bir mükellefiyet!..

Ama tatlı bir mükellefiyet!..

Namaz mükelelfi, Mükellif’e yaklaştıran, emir verene yaklaştıran, emir verenle verilen arasında bir bakım hayt-ı vüslat halinde görülen bir mukaddes ibadettir. Memur olduğumuz şeylerin başında namaz gelir.

Aynı zamanda namaz kur’an’ın beyanıyla:

“İnnassalâte tenhâ anil-fahşâi velmünker…” (Ankebut, 29/45)

Namaz insanın menhî olan şeylerden insanı alıkor. İnsanı fuhşiyattan, ahlaksızlıktan, her türlü denaetten, nefis hissetinden, şer’in çirkin gördüğü münkerattan insanı alıkor nehyeder.

Namaz, câmî bir ibadettir…

Namaz, Ahmed isminin mazharı, Esma’nın iç içe giriş keyfiyetinin ifadesi…Namaz hem bir emirdir hem de nehyedici bir hüviyet taşımaktadır…Onun için ona câmî diyoruz…

Namaz insanı ahlaksızlıktan alıkor.

Siz mefhum-ı muhalifiyle veya lazim-ı manasıyla meseleyi anlatırken, namazı kendisini ahlaksızlıktan alıkoymayan bir insana namaz kılmıyor diyoruz. Bu bir bakıma doğru bir bakıma belki değil.

Ama şurası doğru: Mümin dosdoğru namaz kılarsa, o namaz onu, fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyacaktır…

Çünkü namaz günde 5 defa hayatın hesabını vermek üzere Rabbin huzuruna geliştir.Cennetim ve cehennemim vard iyen Rabbin huzuruna geliştir. Cehennem üzernide sıratı geçiyor gibi, cennete koşuyor gibi, arkadan Azrail’in pençesini yiyeyecek gibi, önde Rabbin hesabına çıkacak gibi, solda şeytanın igvası, sağda meleğin teyidi, Rabbin huzuruna öyle gelişin ifadesidir.

İmam fatihayı zammı süreyi okuyor, namaz kılıyorsunuz, huzurda duruyorsunuz, cennete ait bütün hususiyetler, cehenneme ait bütün hususiyetler gözünüzün önüne dökülüyor…

Ne gibi oluyor?..

Bir adama diyoruz ki:

“İşte sana kadın alemi; istediğinle istediğin gibi temettü edebilirsin? gırtlağına kadar batabilirsin…

İşte sana helal haram demeden kazanç yolu…faiz, riba, rüşvet her şeyi alıp yiyebilirsin, istifade edebilirsin, zevk sürebilirsin…

İşte sana dünyanın, makamın mansıbın yolu…

Bunları mvakkat yaşadıktan sonra perdeyi kaldırıyoruz:

Gideceğin yer şu alev alev yanan gayyadır, eğer bu şeylere inhimak etmezsen; perdeyi kaldırıyoruz, gideceğin yer şöyle zümrüt zümrüt cennet bahçeleridir, perdeyi indiriyoruz…

Şimdi sen serbestsin!..”

“Femen şâe feyümin vemen şâe fel-yekfür!..” (Kehf, 18/29)

Hakikatı açık seçik anlattıktan sonra isteyen kafir olsun isteyen mümin olsun, isteyen ehl-i dalalet isteyen ehl-i hidayet olsun…İsteyen masiyete inhimak etsin, isteyen ibadet-ü taata tehalük göstersin.

İnsan orayı gördükten sonra artık fuhşiyata dalar mı!..İnsan cenneti gördükten sonra ibadüt-ü taatı artık bırakır mı?..

Onun için Allah Rasulü:

“Cennet ve cehennem her ikisi de kuşatılmıştır. Biri şehvetle çepeçevre sarılmıştır. Birine girmek için bir kısım meşakkatlere katlanmak lazımdır. Birinden de kurtulmak için bir kısım şehevî şeylere sabretmek lazımdır. Namaz bu perdeyi kaldırıyor bize…

Günde beş defa gözümüzün önünde, manasıyla mahiyetiyle, içindeki kıraat ve tilavetiyle gözümüzün önünde, manasıyla mahiyetiyle, içindeki kıraat ve tilavetiyle gözümüzün önünden perdeyi kaldırınca, değil menhiyata girmek, değil fuhşiyata dalmak, değil münkerata inhimak etmek, belki mubah şeylerden bile iştahımız kaçar; gerçek müminlerin iştahı kaçıyordu.

Hz. Ömer namazda duyduğu bir şeyle hasta oluyor, bir gün evinde hasta yatıyordu.

Sahabi anlatıyor, hasta diye ziyaretine gidiliyordu. Namaz bu kadar dünyadan ve dünyaya ait işlerden alıkoyuyordu.

Anladınız mı “İnnessalate tenhâ anil-fahşâi….” ne demek!

Muhakkak ki Allah’ın zikri çok yücedir. Rabbin hatırlatması, kendini hatırlatması…O’nu hatırdan çıkarmama çok büyüktür. Bu da işin ayrı bir yönüdür.

Tablonun ayrı bir tarafı: Her cuma hutbeden minberden inerken söylüyoruz:

“Velezikrullâhi ekbek”

Allah’ı anış çok büyüktür. Huzurun dâîsi huszursuzluğun dâfiidr Allah’ı çok anış.

Allah’ı gönülden anıştan daha büyük hiç bir şey yoktur. Onun için gerçek mümin, O’nun aklından çıkışına tahammülü yoktur.

Ehlullah da kendi makamlarına göre, Rabbi unutma guslü icab ettirir demişler.

Guslün manası: Yan çizme, muvakkaten Rabden uzaklaşma, behimî ve şehevî hislerini yaşamaktır.

Keffaret için guslediyorsun. Ehlullah bir ân-ı seyyâle Rabbinden gafil olsa kalkar boy abdesti alır, gerektir bu der.

Şeriat böyle bir şeyi teşrî etmemiş, bu bir gönül işidir, vicdandaki durulugun ifadesidir. Ehlullah bir anı seyyale Rabinin kafasından çıkmasına tahammülü yoktur ve O, kafada iken de başka şeylerin oraya girmesine imkan da yoktur.

Hz. Ali, vücuduna saplanan oku namazda aldırıyordu. kemiğe saplanan oku çıkarılırken acı duymuyordu.

O sülaleden hatıra gelen birisini anlatayım:

Abdullah ibn-i Cafer ibn-i ebî Talib.

Var mı bilmeyen onu? Mute’nin kahramanının oğlunu bilmeyen var mı? Allah Rasulü Mute’den sonra şöyle buyuracaktır:

“Cennette Cafer’i iki tane yeşil kanatla uçtuğunu gördüm. Cennete kendisiyle beraber giren arkadaşlarının boynunda tasma vardı. Zira onlar başlarına kılıç ve mızraklar inerken, sağa sola bakma, başlarına çare arama az akıllarının köşesinden geçtiği için onların boyunlarına tasma vurulmuştu.

Cafer’i gördüğümde dosdoğru tasmasız gördüm. Çünkü ölümü gülerek karşılamıştı. Mızraklar vücuduna kalkıp inerken, kılıçlar üzerinde onu budarken, zevkle bu manzarayı seyrediyordu…tasmasız gidiyordu…

Abdullah ibn-i Cafer bu büyük zatın

oğludur. Mute Kahramanı’nın oğlu…

Emevi devrinde Şam’a gidiyor. Haşim ibn-i Abdilmelik’i ziyaret etmek üzere. Muhtemelen Rabbin böyle bir ziyarete rızası yoktu. rızası yoktu ki, mukarrabinden olan bu zatın ayağına yolda bir şey battı. Tedavi yoluna tasaddî edilmediği için de yara fesada uğradı kangren gibi bir şey oldu. Hişam’ın huzuruna çıkınca da çoktan iş işten geçmişti.

Hekimler çağrıldı onlar: Ayağı kesmezsek bacak kesilecek…Ve babasının kolu bacağı Mut’de kesilen bu insanın ayağı, Halife’nin önünde kesiliverdi.

Kaderin cilvesi baba oğul ayaklarını dünyada bırakıph Rablerinin huzuruna öyle gidecekler.

Hekimler: “Ayağı keserken uyuşturalım acıtmayalım bağırtmayalım” dediler.

– “Nasıl uyuşturacaksınız?”

– “Sen uyuyacaksın, hiç bir şey duymayacaksın!”

– “Katiyyen olmaz dedi, bir an-ı seyyale Rabbimden gafil olmak istemem”

Gönlünü Rabbine tevcih etti, onlar ayağını keserken o bakıyordu.

Tezekkür…Bu işin bir yanı…Rabbinden bir an-ı seyyale gaflete tahammülü yoktu ehlullahın…

Öbür tarafına bakın!..

Kesik ayağı bir kaç dakika sonra eline alıyor ve :

“Rabbim! Sana ham ederim, bana daha evvel bütün uzuvlarımı tastamam vermiştin, şimdi bu uzuvlarımdan bir tanesini aldın! Diğer afiyet içinde bıraktığın uzuvlarımdan ötürü sana hamd ve sena ederim!”

Şuura bakıyor musunuz?

“Velezikrullâhi ekber!..”

Rabbi Azametine uygun büyüklüğü ile hatırlama…

Bu belakeşin başına bela yağmur gibi yağar. Bir haber geliverir Abdullah’a, çocuklarından biri Hişam’ın damından düşüp şehit olmuştur. Ellerini kaldırır:

“Rabbim! Geriye kalan afiyetteki çocuklarımdan ötürü sana ham ederim!…

Gidenin fezâ’ı ve cezâ’ı değil, geriye kalanın hamd ve senası..

Rabbin sana lutfettiği şeyleri idrak etme ve onların şükrünü eda etmeye çalışma…

“Velezikrullâhi ekber”

Müminin yolu budur. Bu derin tezekkür içinde, bu ciddi hatırlayış içinde, hayatının her zerresine Rabbin adını zerk edecek, melekler gibi yaşayacak…Melekten farklı göremezsiniz Abdullah ibn-i Cafer’i…

Hz. Eyyüb misal müşahede edersiniz Abdullah ibn-i Cafer’i. Babasıyla cennete pervaz edip uçtuğuna şahit olursunuz.

Nedir onu böylesine pervaz ettiren husus?

Gönlünü hakka vermesi, namazın hakiki manasını bütün hayatına işlemesi, gerçek huzuru kazanması, kinden nefretten, öfkeden…Allah’ın sevmediği bütün münkerattan uzak kalaması, tatlı bir hayat nescetmesi….Nescine Allah cümlemizi muvafak kılsın.

Ramazanın elveda el-firaklarıyla, kırık gönlümüzle Rabbimizden niyaz ediyoruz: Bizi Sırat-ı Müstakime hidayet eylesin, arzularımızın kaprislerimizin, şehvetlerimizn meydana getirdiği insanlar olmadan bizi masun ve mahfuz eylesin. İhlası etemme, Peygamberlerin istediği şeye, Muhlisîn ve Muhlasîn olmaya muvaffak kılsın…

HUTBE NAMAZ-5 ( 15 Eylül 1978)

NAMAZ İNSANIN HAYATINA DENGE KAZANDIRIR…

PEYGAMBERİMİZİN NAMAZI…SABAHA KADAR GÖZYAŞIYLA DUA ETMESİ, NAMAZ KILMASI…

ABBAD BİN BİŞR’İN, NAMAZDA İKEN OK YEMESİNE RAĞMEN HUZURU BOZMAK İSTEMEMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..:” (Ali İmran, 3/191)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Namazınız ve namazınızı şuurlu eda etmeniz, düzensiz hayatınıza bir düzen getirecektir.

Dağınık kalbinize bir denge, bir insicam getirecektir. Perişan hislerinizi ayağa kaldıracaktır. Bulanık yönlerinize ışık saçacaktır.

Namaz sayesinde, onun şuurla eda edilmesi sayesinde, doğru görme, doğru düşünme, doğru konuşma imkanını elde edeceğiz.

Günde bir kaç kere Rabbin huzuruna gelip hesap verme sayesinde kendimizi kontrol etme, Rabbimizle münasebetimizin kuvvetine bakma sayesinde ruhta bu denge ve düzen, fikirde istikamet, Allah’ın lutfuyla meydana gelecek, biz maddi manevi yaşayışta bir ahenk kazanacağız.

Namaz bu manayı hamil ve bu manayı tekeffül etmiş bulunmaktadır. Namaz kılıp da bu manadan uzak kalanlara Allah rahmet eylesin, bol bol magfirette bulunsun, ölü gönüllerine hayat, nur ve ruh saçsın…

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, Hz. Aişe’nin ifadesiyle, “Namaza durunca içinde boyunduruklar dönüyor gibi ses duyardık” buyuruyor.

Veya bir tencerenin içinde yemek kaynıyor gibi kaynamadır duyardık. Rabbin huzuruna geldiği zaman buhurdanlık gibi tüter dururdu ve sonra da azamet kokusu tütmeye başlardı.

Bir gece bana dedi ki:

– “Yâ Aişe Müsade edersen, Rabbime ibadet yapmak istiyorum”

İncelik ve zerafetin anlaşılmaz bir noktaya varmış olmasının ifadesidir bu.

Gece Nebiler Nebisi döşeğinden uzaklaşacak, yanından uzaklaştığı hanımından isti’zanda bulunacak: “Müsade edersen başımı yere koyup Rabbime kulluk yapacağım”.

– “Ey Allah’ın Rasulü! Yanımda bulunmanı kurbunda bulunmayı her şeye tercih ederim fakat Rabbine ibadetin benim için de sevimlidir, nasıl istersen öyle yap!”

Karanlık gecede kalktı, Rabbin huzurunda el pençe divan durdu. Ayakta ne kadar kaldı, rukuya nasıl vardı bilemem. Bildiğim tek şey ayakta iken göğsünü gözyaşlarının ıslattığıdır. Secdeye gittiği an, seccadesinin ıslanmasıdır. Celsede olduğu an eteklerinin ıslanmasıdır. Şafağa kadar bu vaziyette ibadet yaptılar.

Her gün ibadet yapardı ama o gün şafağa kadar fasıla vermeden ibadet yaptılar. Etrafından adeta habersizdi, hiç kimseyi görmüyor, kimseyi duymuyordu, görmesi ve duyması gereken şeyde fani olmuş, mübtagrak, kendi vecdi içindeydi.

Bilal “Essalah!” diye kapısının önünde seslenince, hala onun o müstagrak hali devam ediyordu. Hz. Aişe soruyordu:

– “Bu ne haldir ya Rasulallah? Niçin bu kadar ağlama ve ısdırap ya Rasulallah?”

– “Bir ayet nazil oldu”:

“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..:” (3/191) Göklerin ve yerin yaratılışında tefekkür ederler…başı bu manayı ifadeediyor. Ama Rasulü Ekrem kendisinden istenen şeyi ikinci ayette harfiyyen yerine getiriyor. Onlar ki tefekkür ederler, hayatı bilenler hayatın gayesini yerine getiriyor. Rabbin kendilerine diktiği ideal ufkuna doğru koşahlar, Rabbin rızasını tahsil istikametinde soluk soluğa gelenler, ayakta Allah’ı anarlar…

“Yezkürûnallâhe kıyâmen”…

Allah Rasulü ayakta Rabbini anıyor, şakır şakmır gözyaşı döküyordu.

“ve alâ cünûbihim”

Yan gelip yatarken veya başını yere korken, secdeye kapanırken Rabbini anar. Rasulü Ekrem başını yere koyuyor:

“Akrabü mâ yekûnül-abdü min rabbihî fehüve sâcid feeksiruddüâe fissücûd” fehvasınca hareket ediyordu.

Kulun Rabbine en çok yaklaştığı an ve hengam secde anı ve hengamıdır, orada duayı çok edin…

Belki dakikalar geçiyordu, yüzü yerde Rasulü Ekrem’in…

“Allah Allah rabbî lâ üşrikü bihî şey’en…

Allahümme innî zalamtü nefsî fagfirlî…

Sübhâneke mâ a’zame şe’nük…

Subbûhun kuddûsün rabbüna ve rabbül-melaiketi verrûh diyordu…

Sübhâne rabbiyel-a’lâ çekiyordu…

fe-azzamtü bizil-mülki vel-melekûti va’tasamtü bizil-ızzeti vel-kibriyâi vel-ceberût diyordu…diyordu…

Rabbi bütün Celadet ve Azametiyle anmak süretiyye içinde bir heybet ve dehşet hasıl ediyordu…

Ayakta ağlıyor, oturarak ağlıyor, rukuda ağlıyor, secdede ağlıyordu…Ve:

“Bu gece bu ayetler nazil oldu. Veyl olsun bu ayeti okuyup da tefekkür etmeyene, veyl olsun bu ayeti okuyup da içinde mevcelenme hasıl etmeyene!…” diyordu…

Rasulü Ekrem haşyet ve saygıyla Rabbin huzuruna geliyor, edeple o huzurun adabını yerine getirmeye çalışıyor. bir lahsa kul olduğunu hatırdan çıkarmayarak, Rabbin Mabudieytine karşı nasıl kulluk yapmak gerekiyorsa öyle kulluk yapmaya çalışıyordu.

Zaten bir insan, Rabbin huzuruna, O’na bu vazifeyi yapmak üzere gelince başka şeyleri düşünmesi mümkün değildir. Düşünüyorsa huzura gelmemiş demektir.

İnsan ya malbiyle beraber Rabbin huzurundadır veya başka alemdedir. Rabbbin huzuruna kalbiyle gelmişse, agyar ocağına karşı sırtını dönmüş o huzurun ateşiyle yanmakta ve püryan olmaktadır…Yanmıyşorsa şayet huzurda kalbiyle bulunmuyor demektir. Kalp bir başka vadide ceset başka bir vadide Allah7ın bir yarattığı şeyleri parçalamış ikiye bölmüş, bilmeyerek hafî bir şirkin içine girmiş ve yine bilmeyerek Rabbisinin hizirina gelmiş.

Sahabi bize Abbad ibn-i Bişr’i anlatıyor.

Sahabenin namazında esneme hiç görülmediğini söylerler. Namaz odur zaten. Çünkü tam huzurdadır. Buhari, Müslim, Ebu Davud vakayı naklediyor.. İsimleri megazi yazarlarından öğreniyoruz.

Ammar bin Yasir Muhacir’inin en şereflilerinden.

Abbad ibn-i Bişr Ensar’ın en şereflilerinden. Abbad, Mus’ab’ın tilmizlerinden. Mus’ab şöyle demişti:

En son Akabe’de “Ya Rasulallah! Tavzif buyurdunuz. Medine’ye gittim, ferman ettiğiniz gibi anlattım, size innaanları arkama taktım, yeniden Akabe’ye döndüm, elinizi sıkmak isterler”…Bu topluluk içinde Abbad ibn-i Bişr de vardı.

Yemame’nin yuttuğu kimselerden. kılıcıyla kalkanıyla yalancı Peygamberin vakumunun yuttuğu kimselerden. Bir tepenin üzerine çıkıp da: “Ensar!” diye bağıranlardan ve sonra korkunç vakum tarafından yutulan kimselerden…

Müstalikoğulları seferinden dönülüyor. Allah Rasulü iki emini gözcü koymuştur. Gözcüler gece bekleyecekleri yerde, karakolda beklerken birisi yatacak az istirahat edecek, öbürü bekleyecek.

Abbad diyor: “Ben arkadaşıma Ammar bin Yasir’e dedim ki : Sen istirahat et, ben bekliyeyim, sonra sen kalkar beklersin!” O istirahata dalınca ben de boş durmayayım, etrafı emin buldum, düşman izi göremediğim için namaz kılmaya durdum, süre-i Kehf’i tilavet ediyordum, kendimden geçmiştim. Meğer bizim orada olduğumuz bir kafir müfrezesi biliyormuş, çok yakın mesafeye kadar gelmişler, ben kendimden geçmiş vecd içinde okurken, vücudumun bir tarafına sert bir ok saplandı. Okla mı uğraşsam, Ammar’ı mı uyarsam, yoksa şu neşveyi devam mı ettirsem, düşündüm, oku çıkarttım attım devam ettim. Namaz uzadıkça uzuyordu, zevk içinde kendimden geçmiştim rukuya gittim, kavameye kalkarken bir ok daha vücuduma saplandı, onu da çıkardım attım rukuda husurumu bozmasın dedim. Rukuda yine vecd içinde kendimden geçmiştim, secdeye gittiğim zaman kanım mı uyardı benim hareketim mi uyardı, Ammar gözlerini açınca benim dize gelecek halde olduğumu gördü…

– “Allah aşkına niçin beni uyandırmadın?”

– “Vallah Kur’an’a öylesine dalmıştım ki Rabbimin huzurundaki o huzuru bozmak istemedim”

Ammar da kendisine düşeni yapınca kafir müfrezesi de kaçıvermişti.

Mümin namaza durunca bütün etrafını unutuyor.

Öyle bilmezdim kendimi, O ben miyim, ya ben O mu? Sen O musun, O sen mi? İşte bu işin iltibas ve karışması…Namaza duruş bu muamma içinde manasını bulur.

Silinme…Sadece silinme…Orada sadece silinme…

Rabbinle başbaşa kalma dünya ve mafiha her şeyi kalbinden çıkarıp atma…Bir kerecik olsun böyle bir namazı kılmaya çalışma…

Onun için Muhbir-i Sadık’a isnad edilen bir sözde:

“Namaz kılarken veda namazı kılın”

Ne olur ne olmaz, bir daha kılamam, şunu sağlam eda edeyim de Rabbime karşı son armağanım olsun veda namazı olsun…

Sözü gerçekten Rasulü Ekrem söylemişse gerçekten çaplı, büyük ve bize büyük bir tavsiye…

Namaz kılarken veda namazı kılın!..Şu cumayı veda namazı olarak eda edin Elinizde yaşama teminatı, bir kaç gün idrak etme teminatı yoktur. Bu son namazınız olabilir. Her namaza dururken bu hava içinde durun.

Ve ikinci namazı bu hava içinde intizar edin. Hazırlık yapın.

Namaz bu huzur, haşyet ve saygıyı temin eder. Cenab-ı Hak bunu temin eden namazı edaya bizi muvaffak kılsın, yolunda bizi kaim ve daim eylesin, felaha götürücü namazı edaya muvaffak kılsın…

HUTBE NAMAZ-6 (22 Eylül 1978)

NAMAZIN MİRAC OLUŞ KEYFİYETİ…

TAHİYYATTA MİRACIN DESTANLAŞTIRILMASI…

ALLAH’A KAVUŞMA İŞTİYAKI…

MİRAC’DA PAYGAMBERİMİZLE ALLAHÜ TEALA’NIN SELAMLAŞMASI…

MELEKLERİN SELAMLAŞMAYA İŞTİRAK ETMESİ…

NAMAZIN ARMAĞAN EDİLMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Sübhanellezî esrâ biabdihî…” (17/1)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Mümin namaz kıla kıla, Rasulü Ekrem’in arkasında ihraz etmesi gereken yeri ihraz ederek, tıpkı onun kulluğu sayesinde yükseldiği miraçta Rabbiyle vicahî görüştüğü gibi bir görüşmenin böyle bir mülakatın ifadesidir.

Mümin devamlı namazını kılarken, işte bu mualla mevkii ihraz etmek için, kurb-u huzura müşerref olmak için likayı ilahi iştiyakıyla kılmaktadır. Allah’ın huzuruna çıkma ve Cenab-ı Hakkın Cemal-ü bâ-Kemâlini müşahede etme iştiyakı içinde kılmaktadır. Rabbisinin kendisine yaptığı emir ve teklifi, böylesine Rabbisinin va’di içinde kendisine vadettiği şeyi elde etmek için yapan mümin, namazın bütün erkanında tatlı bir zevk ve namütenahi bir lezzet duyacaktır ve duyar…

Zira verasında likayı ilahi vardır. Verasında Cemali ilahiyi müşahede vardır ve bu büyük vazifeyi Rabbine karşı eda ederken, önünde ALeyhissalatü veseslam vardır.

“Men ehabbe likâallâhi ehabbellâhü likâeh”

Kim Allah’a kavuşma arzu ve iştiyakı içinde ise, kim Allah’ın huzuruna çıkmayı şiddetle arzu ediyorsa, Cenab-ı hak onun likasını sever, onu huzuruna almayı sever, teşrif ve tekrimde bulunmayı sever, muhatap ittihaz etmekle serfiraz kılmayı sever. Adımın kadar belki bir kaç katı Cenab-ı Hakkın lutfunun sana doğru geldiğini görürsün, rahmetin sana doğru geldiğini görürsün namazda…

Namaz, tahiyyata kadar kulluğun inip kalkması, terakki için çabalaması ve gayret göstermesi, kendi gücüyle kulun bitmesinin ifadesidir.

Vücudunda ne kadar enerjin var? Dimağında ne kadar duyarlılığın var? Ruhunde ne kadar heyecan ve helecanın var. Hislerin ne kadar hüşyar? Bütününü Rabbine terakki etmek için kullanacak, tahiyyata oturacaksın…

Zira tahiyyatta Mirac destanlaştırılmakta.

Rasulü Ekrem’in inişli çıkışlı kulluk yolunun semeresi destanlaştırılmakta, halkın i’râz etmesine yüz çevirmesine mukabil, göklerin Rasulü Ekrem’e tebessüm ettiği miraç kapılarının açıldığı, Allah’ın “Buyur gel!” diye iltiatta bulunduğu bir şey dastanlaştırılmaktadır.

Tahiyyatta Aleyhissalatü vesselam, Allah’a Allah’ı azametine uygun selam vermişti. Her mümin kendi çapına göre, kalbinin vüsatına göre, duygularının duyarlılığına, hislerinin hüşyar olmasına göre, namazını inişi ve çıkışıyla, zikzaklarıyla eda ettikten sonra, ister hesabın ağırlığı altında ayağa kalkamayacak şekilde kendisini tasavvur etsin ve otursun, isterse artık her şeyden azade, nimetleri elde etmenin havası içinde ferih ve fahûr olarak:

“Müttekiîne alel-erâik” (76/13)

Hükm-ü sübhanisi, ferman-ı sübhanisi ile anlatıldığı şekilde otursun, cennetin koltukları üzerine oturursun…isterse,

“Sübhanellezî esrâ biabdihî…” (17/1)

İsra süre-i celilesiyle anlatılan, Rabbin huzuruna çıkma, vücub ve imkan arası bir yeri ihraz etme, vicahî olarak Rabbiyle konuşma muallâ makamında otursun, kalbinin vüs’atına göre, duygularının hüşyarlığına göre, namazın iniş ve çıkışıyla, zikzaklarıyla, maddi ağırlık ve külfetiyle, belki iç inşirahı içinde eda ettikten sonra miracın destanını okursun…

Tahiyyat miracı anlatır…

Biz, anlaşılıyor ki, kendi kendimize Rabbin huzuruna çıkmak için kapılar sürmeli ve kapalı, Öyle anlaşılıyor ki çok kulluk yapsak bile, bizden evvel gelip geçen, iz bırakan ve bir şehrah açan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a uğramadan, O’na selam çakmadan, O’nun tavassutunu temin etmeden, Cenab-ı Hakkın huzuruna böyle bir mirac ile çıkmamız imkansız.

Onun için Rabbimize karşı tahiyyatımızı, bedeni ve mali ibadetlerimizi, yaptığımız her şeyi, O’na tahsis ettiğimizi ifadeden sonra, Aleyhissalatü vesselam’a selam veriyoruz.

“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” diyoruz.

Tasavvurda bunun manası şudur: Cenab-ı Hakkın huzuruna giderken, günah ve seyyiatımızla, hata ve noksanlarımızla, Rasulü Ekrem’in arkasında saf bağlama, kulak kesilme, dilini tutma ve bu tatlı mülakatta tatlı konuşma, konuşulan şeylere kulak kesilme, ne dediğini anlamaya çalışma…

Rasulü Ekrem mirac yapıyor…

Namaz miracın semeresidir.

Namaz miracta Allah’ın Rasulü Ekrem’e armağanıdır.

Namazın alınması ahz-ü îtâsı muamelesi yapılır.

Rasulü Ekrem Allah’a selam verir.

Allah Rasulü Ekrem’in selamını alır.

Aklın alamayacağı, mekan var mı yok mu idrak edilemeyeceği bir yerde, bir makamda bu hadiseler cereyan eder.

Ve biz bu hadiseler cereyan ederken, Rasulü Ekrem’e dehalet ederek “Dehîlek yâ Rasûlallâh!” diyerek, onun arkasından bu sese ve söze kulak kesilmeye çalışırız.

Rasulü Ekrem Allah’a selam veriyor, Allah Rasulü Ekrem’in selamına mukabele ediyor.

Rasulü Ekrem Allah’a:

“Ettehıyyâtü lillâhi vesselavâtü vettayyibâtü” diyor.

Zerrat-ı vücudumuzla yaptığımız ibadetler sanadır Allah’ım!

Kazanıp topladığımız maldan sarfettiğimiz şeyler sanadır Allah’ım! Senin içindir, senin rızan içindir.

Malî ve bedenî bütün ibadet-ü taat senin içindir Allah’ım!

Ben böylesine ahd-ü peymanımı dile getirmek için senin huzurunda bununla seni selamlıyorum…

Allah mukabele ediyor:

“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü verahmetullahi ve berekâtühü”

“Ey şanı yüce Nebi! Sana da selam olsun!….Selamına mukabil sana da selam olsun…

Bir arkadaşına sen “Selamün aleyküm” diye selam verdiğin zaman “Ve aleyküm selam!” dediği gibi, Zât-ı Ulûhiyet kemal-i hikmetle Aleyhissalatü vesselam’a:

“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü verahmetullahi ve berekâtühü” diyor.

“Allah’ın rahmeti bereketi, selamı, emn-ü emniyeti, rünya ve ahiret mihnet ve meşakkatinden emin kılması, huzur ve sürura erdirmesi senin üzerine olsun…

Melekler bu senfonizmaya tatlı bir ahehk katıyorlar. Hepsi arş-u ferşi çınlatacak şekilde:

“Eşhedü enlâ ilâhe ilallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh”

Şehadet ederiz ki Mabud-ı Mutlak Mabud-ı bil-istihkak sensin Allah’ım!..

Gökte ve yerde Ma’bûd sensin Allah’ım!

Yaratan tasvir eden sensin Allah’ım!..

Sem’ı, basar’ı açan sensin Allah’ım!..

Ahsenü’l-Hâlikûn sensin Allah’ım!..

Seni böyle Ma’bud-ı bil-hak bilerek. buna şehadet ederiz.

Ve yine şehadet ederiz ki, Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, Allah’ın yüce bir Nebisidir. Nübüvvet vazifesini bihakkın yapmış, beşere imamlık yapma durumunu bihakkın iktisap etmiş ve namaz miracıyla onları Allah’ın huzuruna getirme liyakatını kesbetmiştir…

Allahü Teala namazımızı eda ederken, tahiyatta bu ser-encameyi tasavvur etmeye bizleri muvaffak kılsın…

Tahiyyat, Miracta bu zer-encamenin tahayyülünden, kulun kulluğu sayesinde Allah’a karşı yükselmesinin destanlaştırılmasından ibarettir.

Gönül bu duygu içinde, hisler böylesine hüşyar, insan her tarafıyla adeta ruh kesilmiş…

Cenab-ı Hak, bu hava ve eda içinde bunu demeye bizi muvaffak kılsın…

HUTBE NAMAZ-7 (06 Ekim 1978)

TAZE BİR NESİL YETİŞTİRMEKLE GÖREVLİYİZ…

BÜTÜN MÜŞKÜLLER ALLAH’A DAYANMAKLA AŞILABİLİR…

PEYGAMBERİMİZE GECE NAMAZ KIL EMRİ!..

TEHECCÜD KILANLAR MAHŞERDE SORGUSUZ CENNETE GİRER…

PEYGAMBERİMİZİN GECE, HZ.AİŞE’NİN YANINDA SABAHA KADAR NAMAZ KILMASI, DUA ETMESİ…

GECELERİ TEHECCÜD, ALNI SECDE, SECCADESİ GÖZYAŞI GÖRMEMİŞ NİCELERİ VAR…

RASULÜ EKREM’E ALNIMI ÖPTÜRDÜ İSEM…BUNU NESLİM NAMINA YAPTIM…

DERTLİ BİR NESLİN TERT YÜKLÜ TERCÜMANI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Veminelleyli fetehecced bihi nafileten leke…” (İsra, 17/79)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsanlığını hatırlayan insanlar olarak, bir kalp taşıdğını müdrik olan nisanlar olarak, yitirdiğimiz şeyleri yeniden elde etmenin yollarını araştırmak insanlığın muktezası olduğu için, yitirdiğimiz şeyleri yeniden elde etmenin yollarını araştıracak ve bulmaya çalışacağız.

Bil-kuvve bil-imkan mevcut olan bir şeyi, bil-fiil hale getirmeye çalışacağız.

Ölü olan İslam alemine yeniden hayat nefhetme yollarını araştırmaya çalışacağız.

Yepyeni ve teü taze bir nesille Müslümanlık adına yeni yeni cilveler göstermeye çalışacağız.

Bu, bizilerin İslami hayatı idrak etmesine yaşamasına bağlıdır. Kur’anî bir cemaat olmamıza bağlıdır.

His ve hevesimizin merceğiyle adesesiyle İslamı anlama değil, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam mirsadıyla, Hz. Muhammed zaviyesinden İslamiyeti anlamakla, anlatmak vazifesiyle mükellef bulunuyoruz. Üzerimizde bunu bur vazife olarak hissediyoruz.

Bu ağır külfetli ve büyük işi yapmak için Rabbimize dayanma mecburiyetindeyiz. Sultanına dayanan neferler gibi…Sultana dayanıp da şahları esir eden neferler gibi..

Her şeyi intisabımızla halledecek, O’na dayanmakla her şeyi dize getirecek, O’na dayanmakla dağları kökünden sökecek, O’na dayanmakla çığlar meydana getirecek, O’na dayanmakla şakır şakır akan sular ve çağlayan şelallere meydana getireceğiz.

O’na dayanmadan hiç bir şey yapamayacağız… Bu alem-i İslamın kaderi tamamen Kur’an’a teveccüh bağlıdır.

Biz İslam aleminin âtîsi, istikbâli ve ikbâli Kur’an’a ve Sahib-i Kur’an’a teveccühe bağlıdır.

Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın arkasında, Kur’an’ın rehberliği altında, Cenab-ı Hakkın kapısında kulluk vazifesini yaptığımız nisbette Cenab-ı Hak bizi aziz ve şerif kılacaktır.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:42 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: