kuranda teşbih temsil

Kur’an’da teşbih ve temsiller, Şadi Eren

ÖNSÖZ

Bütün insanlığa son ilahi mesaj olan Kur’ân-ı Kerim, çok cihet­lerle mu’cizedir. Onun mu’cizevi yönlerinden biri de, getirdiği teşbih ve temsillerde görülür. Etkili, güzel anlatımıyla muhataplarını hayran bırakan Kur’ân-ı Kerim, meselelerini teşbih ve temsiller kullanarak anlatmaktadır. Kur’ân, en derin mücerred (soyut) meseleleri teşbih ve temsillerle insanların anlayışları seviyesine indirir. Mesela, “kâfirlerin amelleri boşa gitmiştir” manasını”onların amelleri çöldeki serap gibidir”, veya “onların amelleri fırtınalı bir havada savrulan küller gibidir” şeklinde müşahhas (somut) hale getirir. Bu tarz anla­tımla hem havas, hem de avama hitap eder. Böylece, bu semavî sofradan herkes nasibini alır, doyarak kalkar.

Arapça olarak Kur’ândaki temsilleri anlatan hayli eser vardır. Bu meyanda Hakim Tirmizi, Maverdi, İbnu Kayyim, Meydanî, Beya­nunî, Abdalî ilk hatıra gelen isimlerdendir. Türkçe olarak ise Prof. Dr.Veli Ulutürk’ün “Kur’ânda Temsilî Anlatım” isimli matbu bir eseriyle, Hasan Keskin’in “Emsalü’l- Kur’ân” ve Yusuf Kurt’un “Kur’ân Meselleri” adıyla birer yüksek lisans tezi bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerimdeki temsiller “Emsal” kitaplarında ele alınmakla beraber, bunların tamamının konu bütünlüğü içinde takdim edil­mediğini, ayrıca, temsillerin esasını teşkil eden teşbihlerin temsillerle bağlantılı bir şekilde değerlendirilmediğini müşahede ettik. Teşbih ve temsillerin bir bütün olarak araştırılmasının Kur’ânî mesajların sunul­masına kolaylık sağlayacağını düşündük.

Bu araştırmada Kur’ân’daki teşbih ve temsiller bir bütün olarak takdim edilmeye çalışılmıştır. Ayetlerdeki teşbih ve temsiller konular halinde gösterilmiştir. İsim olarak “Kur’ân’da Teşbih ve Temsil” denil­mekle beraber, istiare ve meseller de ele alınmıştır. Çünkü bütün bunlar, “benzetme” esasına dayanmaktadır. İstiare, kısaltılmış bir teşbih; mesel, şöhret bulmuş temsildir.

Eserin “Giriş” bölümünde Kur’ân’ın belağatına ana hatlarıyla bakılmış, Birinci Bölümde ise sonraki bölümlere alt yapı oluşturmak üzere “teşbih-istiare-temsil ve mesel” kavramları fazla ayrıntıya girmeden öz olarak değerlendirilmiştir.

Diğer bölümlerde, Kur’ân’ın temel konularını ifadede teşbih ve temsilleri nasıl kullandığı muteber kaynaklardan yararlanılarak anlatılmıştır.

Ulaşabildiğimiz çalışmalardan hayli farklı bir sistematik içinde takdim ettiğimiz bu araştırmanın, Kur’ân’ın bir takım mesajlarını sunmaya vesile olması, muhataplarına yeni ufuklar açması en büyük dileğimizdir.

Tevfik ve hidayet Allah’tandır. Şadi EREN, Mayıs 1998

GİRİŞ

KUR’ANIN BELAĞATINA GENEL BİR BAKIŞ

A. Belağat

Belağat, kısaca “etkili söz söyleme sanatı” olarak ifade edilebilir. Klasik belağat kitaplarında “fasih bir sözün muktezay-ı hale mutabık olarak ifadesidir” şeklinde tarif edilmiştir.[1]

Tarifte geçen fesahat, lafızla alakalı olup, lafzın akıcılığını ifade eder. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de “bulut” anlamında “müzne” ve “sehab” kelimeleri kullanılmış, fakat kulağa hoş gelmeyen aynı anlamdaki “buaq” kelimesi terkedilmiştir.[2] Keza, okumayı zorlaştıran ardarda tamlamalar yapılmamıştır.

Lafızdaki güzelliği bülbülün sesine benzetebiliriz. Bu ses insanı neşelendirir. Halbuki, karganın sesi ise nefret uyandırır.[3] Şırıl şırıl akan sular neler söyler bilmeyiz ama, akıştaki o tatlılık bizi mesteder, hayran bırakır.

Belağatta birinci umde lafzın fesahatıdır. Beliğ bir ifade fasih lafızlardan meydana gelir. Fakat, o ifadenin etkili olabilmesi için lafzın ötesinde başka bir şeye daha ihtiyaç vardır: Duruma uygun olması.

Muhatabın kabule hazır veya inkarcı olması birer haldir. Kabule hazır olan birine te’kitsiz anlatmak yeterlidir. Ama inkarcı birine te’kitli ve delilli bir şekilde anlatmak gerekir. Keza muhatabın zeki veya kıt anlayışlı olması da birer haldir. Zeki insana veciz, kıt anlayışlıya ayrıtılı olarak anlatılır.[4]

Edip zatlar kuyumcuya benzer. Nasılki kuyumcu huliyyattan bir şey yapmak istediğinde, evvela inci ve cevherleri seçer. İkinci olarak onların mütenasip olanlarını yan yana dizer. Onun gibi, edip dahi fasih kelimeleri seçer ve onları birbirinden mütenafir olmayacak vecihle dizer.[5]

Belağat, başlıca şu üç bölüme ayrılır:

1. Meanî

2. Beyan

3. Bedi’

Bunlardan Meanî, sözün yerinde kullanılmasını, muhatabın haline uygun söylenmesini sağlar. Mesela, çocukla konuşurken çocuklaşmak, âlimle ilmî konuşmak, sözü kabule müheyya olanlara nasihat etmek, inatçı kimselere delilli söz söylemek gibi durumlar Meanî ile ilgilidir. Belağatı terzilik san’atına benzetirsek, Meanî, terzinin muhatabına göre elbise dikmesidir. Çocuğa bir büyük elbisesi dikilmesi uygun olmadığı gibi, büyüğe bir çocuk elbisesi dikilmesi de münasip değildir. İyi bir terzi, elbiseyi tam vücuda göre keser, biçer. O elbise, ne bol gelir, ne de dar. Beliğ kişi de tam muhatabına uygun söz söyler, onun seviyesinden hitap eder.

“Ettalâku merratân” (Boşanmak iki kere olur…)[6] ayettir ama, nikah meclisinde okunmaz” vecizesi, sözün yerinde kullanılmasını çok güzel bir şekilde yansıtır.[7]

Muallim Naci şöyle der: Bir ordu komutanı, askere hitaben irad edeceği nutku cezaletli lafızlardan teşkil etmeye çalışır. Çünkü kışla, nazikçe söz söylenecek bir yer değildir. Bunun tam aksi olarak, bir aşık, gönlünü cezbetmeye çalıştığı maşukasına ince, nazik lafızlarla söz söylemek ister. Zira, sevgilinin kulağı, şiddetli kelimelerin hücumuna dayanamaz.[8]

Beyan, mananın farklı üsluplarla, çeşitli yollarla ifade edilmesidir. Bir terzi, elbiseyi farklı tarzlarda, modellerde dikebildiği gibi, beliğ bir kişi de, aynı manayı çeşitli şekillerde anlatabilir. Mesela, “Ahmed’in uykusu var” ifadesi,

“Ahmed’in gözünden uyku akıyor” şeklinde bir mecazla; veya,

“Ahmed herhalde dün gece beşik sallamış” şeklinde bir kinayeyle anlatılabilir. Hepsi de Ahmed’in uykusu olduğunu gösterir. Bizim bu çalışmada ele alacağımız teşbih ve temsiller, beyan ilminin sahasına girmektedir.

Bedi’ ise, lafız ve mananın süslenmesidir. Terzinin, müşterisinin endamına göre diktiği elbiseyi daha güzel göstermek için yer yer süslemesi gibidir. Mesela, “ak akçe, kara gün içindir” sözü, “beyaz akçe siyah gün içindir” şeklinde söylense aynı manayı ifade etmekle beraber, gücünden ve güzelliğinden çok şey kaybeder. Cemil Meriç’in “kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” ifadesi, “sözlük, bir milletin namusu gibidir” şeklinde söylense, yağı alınmış ayrana döner.

Bir kelamın bedii sanatlar ile süslenmesi ancak beliğ ifadelerde bir kıymet taşır. Cevdet Paşa’nın dediği gibi, belağatı olmayan kelamı sanayi-i bedia ile süslemek, bir çirkine son derece kıymetli süsleri takmak gibidir.[9]

Kelamda iki türlü güzellik aranır:

1. Hüsn-i zâtî. (Zâtî güzellik)

2. Hüsn-i arazî (Arizî güzellik)

Bunlardan zâti güzellik Meânî ve Beyan ilimleriyle, ârızî güzellik ise Bedî’ ile cilveger olur. Söz bir dilbere benzetilirse, Meanî ile Beyan endamın düzgünlüğüne, hareketlerinin inceliğine; Bedi’ ise, dış süslere benzetilmek lazım gelir.[10]

B. Lafız – Mana İlişkisi

İnsanın cesed ve ruhtan meydana gelmesi gibi, kelâm dahi lafız ve ruh manadan meydana gelir. Lafız bir sadefse, mana o sedefteki inci; lafız bir zarfsa, mana o zarftaki mektup; lafız bir elbise ise, mana o elbisedeki dilberdir.

Kelamdan asıl maksat, mananın ifade edilmesidir. Lafız buna bir hizmetkardır.[11] Edebi bir ifadede, güzel bir manaya, güzel elbise giydirilir. Ediblerin mana incilerinin sadefleri de güzeldir. Sadece lafzın, kelimelerin güzelleştirilmesine çalışmak, sıradan bir mektubu çok süslü bir zarfla göndermek veya yaşlı bir bayana gelinlik giydirmek gibidir. Belağatın büyük imamlarından A. Kahir Cür­cani’nin ifadesiyle, “lafız yerine manayı ön plana çıkarmak müzmin bir hastalıktır.”[12]

Sadık Kılıç, lafzı şöyle değerlendirir: “Lafız unsur u, sadece ken­disinden sonsuz ufukları, düşünce ve itikat burçlarını seyrettiğimiz, aklı aşan bir biçimde de ötesine geçebildiğimiz bir parmaklık, bir fanus rolünü oynamaktadır.”[13]

Gazali şöyle der: Lafızlardan hakikatleri arayan belki de lafızlar çok olduğunda şaşırır, manaların da çok olduğunu (yani her birinin farklı anlamlar ifade ettiğini) hayal eder. Hakikatler kendisine açılan kişi ise, manaları asıl, lafızları tabi’ kılar. Zayıf kişinin hali ise onun tersidir. Çünkü hakikatleri lafızlardan ister. Cenab-ı Hakk’ın şu sözü her iki fırkaya işaret etmektedir:[14]

“Yüzüstü kapanarak giden mi daha doğru, yoksa dosdoğru bir cadde üzerinde düpedüz giden mi?”[15]

Kur’ân-ı Kerim’de en güzel manalar en güzel lafızlarla ifade edil­miştir.[16] Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan herbir kelime, bulunduğu yere tam bir uyum arzeder. Mesela, Şeytanın vesveselerinden bahseden “Nas” suresinde sıkça tekrar edilen “s” sesi, adeta şeytanın fiskoslarını ses olarak da yansıtmaktadır. Yerden suyun çıkışını anlatan “yeş­şaqqaqu”[17] ifadesi, çatlayışın, akışın bütün fışırtısını, şakırtısını, takır­tısını duyurarak, adeta suyun çıkış tarzını göstermektedir.[18] Kafirlere haşmetli bir üslûbla hitab eden Kaf suresinin kelimeleri, cezaletli lafızlardan seçilmiştir. Cenneti anlatan ayetlerde, kelimeler cennetin letafetinden hisse almışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm, gerçi şiir değildir. Fakat onu okuyanların açıkça gördükleri gibi, Kur’ân ayetlerinde şiirin de fevkinde bir akıcılık ve selaset vardır. Bu İlâhî beyan, manaya muhatab olamayanları lafızlarıyla cezbettiği gibi, manaya aşina olanları da engin ve zengin manalarla kendine çekmektedir.

C. Üslûb

Üslûb, ifade tarzı demektir. Her hatibin bir konuşma tarzı vardır. Üslûbu teşekkül etmiş bir insan, nerede olursa olsun, ifadelerinden hemen tanınır. “Üslûb-u beyan, aynıyla insan”[19] şeklinde özetlenen bu durumu, bazıları şöyle ifade eder: “Ağzınızı her açışta, başkaları oradan içinizi seyreder.” Üslûbu teşekkül etmiş, belli bir kimlik kazanmış olanların imzaları, Tahiru’l-Mevlevi’nin dediği gibi, yazı­larının altında değil, satırlarının arasında bulunur.[20] Sözgelimi, Necib Fazıl gibi bir şairin ifadelerine aşina birisi, onun bir başka şiirini okuduğunda, şiirin sonunda “Necib Fazıl” imzasını görmeden şiirin kime ait olduğunu bilebilir.

Mevlana, bu konuda şöyle der: “Dil, gönüle perdedir. Perde deprendi mi, sırlara erilir. Çayırlıktan, çimenlikten gelen yel, kül­handan (hamamdan) esip gelen yelden farklıdır. Korkakların narasıyla, babayiğit erlerin narası, tilkiyle arslanın sesi gibi farkedilir.

Yahut dil, tencerenin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı, içinde ne yemek var anlarsın.”[21]

“İnsan, dilinin altında gizlidir. Bu dil, ruh kapısının perdesidir. Bir rüzgar perdeyi kaldırınca, evin içerisi bize görünür.”[22]

1. Üslûbun Teşekkülü

Her insanın şu umumi dünyadan hususi bir dünyası vardır. Ellerinde büyükçe birer ayna olan kişiler aynaları bir saraya karşı tutsalar, o saray herbirinin aynasında bir görüntü olarak görülür . Aynalardaki bu görüntü, herbir aynanın şekline ve rengine göre değişir. Kırık aynada saray parça parça görülür… Eğri aynada eğri büğrü… Keza kırmızı aynada görüntü kırmızı, yeşil aynada görüntü yeşildir. Sarayın net görüntüsü, ancak düz ve renksiz aynalarda gerçekleşir.

Onun gibi, her insanın mahiyet aynasında şu âlemin bir görüntüsü vardır. Neşeli bir insan, herşeyi güler ve neşeli görür. Ağlayan biri, âlemdeki herşeyi ağlıyor zanneder. İnsanın mahiyet aynası ise, o kimsenin meşguliyetine, dikkat ettiği şeylere, ilgi duyduğu san’atlara göre şekillenir.[23] İşte, birisi konuştuğunda, onun ifadelerinden iç âle­mine uzanabilir, onun dünyasında neler olduğunu hissedebilir, elem­lerinden ve emellerinden haberdar olabiliriz. Mesela, “bu şehirde kaç tane rakibiniz var?” diye sorduğumuz bir esnaf, “rakiplerimiz değil, meslektaşlarımız var” cevabını verdiğinde, onun nezaketli iç âlemini hemen hissedebiliriz. “Adam, oturuşuyla bir dik kenarlı üçgeni andırıyordu” diye konuşan bir kimsenin matematikle ilgilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İmtihanı kılpayı kaybeden bir delikanlının “direkten döndük” ifadesinden futbola düşkünlüğünü sezebiliriz. Hasta annenin durumunu soran babaya, çocuğunun “görüntü net ama, ses bozuk” diye cevap vermesinden, çocuğun televizyon mübtelası olduğunu anlayabiliriz… Bir de şu şiire bakalım:

“Gül hazin, sünbül perişan… Bağzarın şevki yok.

Dertnâk olmuş hezâr-ı nağmekârın şevki yok.

Başka bir haleyle çağlar, cûybârın şevki yok.

Ah eder, inler nesîm-i bî-kararın şevki yok.

Geldi amma neyleyim, sensiz baharın şevki yok.”[24]

Recaizâde Ekrem, bu hüzünlü ifadeleri Şevki isimli arkadaşının vefatı üzerine yazmıştır. Bu ifadelerden, şairin hüzünlü iç âlemini görmek mümkündür. Mesela, “Başka bir haleyle çağlar, cûybârın şevki yok” derken, ırmakların dahi kederinden başka bir hal ile çağladığını anlatmaktadır.

“Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl,

Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su”[25]

diyen Fuzûlî ise, Peygamber aşkıyla ve hasretiyle tutuşan suların, Rasulullahın ayağına yüz sürmek için çağladığını ifade eder. Her ikisi de suya bakmış ve kendi ruh hallerine göre suyun akışından bir mana sezinlemişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, konumuza ışık tutan pekçok ayet vardır. Mesela, münafıklarla ilgili olarak Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’e şöyle bildirir:

“Dilesek biz onları sana gösterirdik de, kendilerini simalarıyla tanırdın. Fakat sen onları sözlerinin edasından tanırsın.”[26]

Yani, münafık sözlerinde tutarsızdır. Konuşması esnasında, müna­fıklığına alamet bazı şeyler kendini gösterecektir. “Mü’minin ferasetin­den korkun. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar” [27] diyen Rasulullah’ın o engin ferasetinden, böylelerinin halleri gizli kalması elbette mümkün değildir.

Hüdhüd, Hz. Süleyman’a hizmet eden bir kuştur. Ordu sefere çıktığında yerin neresinde su bulunduğunu haber vermektedir.[28] Bir nevi su mühendisidir. Yemendeki Sebe isimli beldeye gidip döndükten sonra, Hz. Süleyman’a güneşe tapan bir kavme rastla­dığını söyler ve şöyle der:

“Göklerde ve yerde gizlilikleri çıkaran, gizlediğiniz ve açığa vur­duğunuz herşeyi bilen Allah’a secde etmezler.”[29]

Cenab-ı Hakk’ın nice vasıfları varken, Hüdhüdün “göklerde ve yerde gizlilikleri çıkaran….” şeklinde Cenab-ı Hakk’ı nitelemesi, Hüd­hüd’ ün kendi san’atının ifadesine yansımasıdır.

2. Üslûb Mertebeleri

Üslûb, genelde üç mertebe olarak ele alınır:

1- Mücerred (sade) üslûb.

2- Müzeyyen (süslü) üslûb.

3- Alî (yüce üslûb). [30]

Mücerred üslûb, mananın sade ifadelerle anlatılmasıdır. Günlük konuşmalar, resmi yazışmalar, ders kitapları genelde bu üslûb çerçevesindedir.

Müzeyyen üslûb, manayı süslendirerek anlatmaktır. Şairlerin, hatiplerin ifadeleri ekseriya bu üslûbla olur.

Alî üslûb ise, yüksek manaların muhteşem ifadelerle anlatılması­dır. Kur’ân’ ın üslûbu, baştan sona âlî bir üslûbtur. Belağatın zirve­sinde yer alan bazı zatların bazı kelâmları da, bu üslûb çerçevesinde mütalaa edilebilir.

“Müslümanlıkta köle almak köle olmaktır”[31] diyen Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecelle’deki ifadeleri; Cemil Meriç’in “Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi, belki açarlar, belki açmazlar”[32] tarzındaki sözleri; Selahaddin Şimşek’in;

“Göklere giden yolu bulmak isteyenler, Allah’ın elçisinin yerdeki ayak izlerini takip etsinler.”

“Deha, imkansız zannedilende mümkünü görebilmek demektir. Gemilerin karada da yüzebileceğini sezmek, Mehmet’lerden birini “Fatih” yapar”[33] şeklindeki ifadeleri, süslü üslûb sınırını aşıp, âlî üslûb seviyesinden birer hitaptır.

Bu tür ifadeler, bir sayfalık, hatta bazen bir kitaplık muhtevayı bir cümleyle verebilir. Güllerin preslenmesiyle önce gülsuyu elde edilir. Gülsuyunun damıtılmasından ise, gülyağı meydana gelir. Bir gram gülyağı, litrelerce gülsuyundan daha tesirlidir. Kokusu, haftalarca devam eder. İşte, âlî üslûbla söylenmiş sözler de gülyağına benzer. Bu tür sözlerin etkisi aylarca, hatta yıllarca sürer; bazen bir ömür boyu devam eder.

D. Kur’ân’ın Belağatı ve İ’cazı

Kur’ân, dibine erilmez, incileri tükenmez, acaibi bitmez bir deniz­dir.[34] Kur’ânın i’cazının esası nazmıyla alakalıdır.[35] Yani harflerinin, kelimelerinin, surelerinin birbirleriyle bütünlük arzetmesi, onda yer alan her şeyin bulunduğu yere tam uygunluk arzetmesidir. Kur’ânda her kelime binanın tuğlaları gibi yerli yerine konulmuştur.[36]

Dokuma hususunda birinin elinde ipek, diğerinin elinde pamuk olan iki kişi yarıştırılmaz. Ancak her ikisinde aynı malzeme olursa yarışma söz konusudur. İşte Kur’ân, insanların kullandıkları kelime­leri kullanarak meydan okumuştur.[37] Aynı kumaştan elbise diken iki terzi veya aynı hammaddelerden ilaç yapan iki eczacının ortaya koydukları eserlerdeki farklılık, kullandıkları malzemede değil, tarz ve modeldedir.[38]

Kelimeler, bazan muhataplarının kulaklarında çınlayan bir nağ­me, bazan ruhları canlandıran, kalplerin hastalıklarını iyileştiren bir seher nesimidir. Bu tarz bir etki Kur’ânın ifadelerinde açıkça hisse­dilmektedir… Ama nasıl ki güneşin ışığı ve harareti görülür, fakat mahiyeti bilinmez. Onun gibi Kur’ânın da kalp ve ruhlarda etkisi açıkça hissedilmekle beraber, bunun kelimelerle anlatımı o kadar kolay olmamaktadır.[39] Manadan anlamayan ümmî bir insan bile Kur’ân’ın lafızlarında insanı hayran bırakan bir akıcılık, bir fesahat olduğunu az-çok hisseder. Şırıl şırıl akan sular misali Kur’ân’ın beyanı hoş bir şekilde akmakta, bülbülün seci’li nağmeleri misüllü insanı mestetmektedir. Lafzın ötesinde bir de manaya aşina olanlar, Kur’ân’daki beşer ötesi ifade karşısında genelde teslim olmaktadır.

Hz. Peygamberi davasından vazgeçirmek gayesiyle Kureyş’in el­çisi olarak gelen Utbe b. Rabia, Hz. Peygamberden dinlediği Kur’ân ayetleri karşısında adeta bir başka Utbe olur. Döndüğünde kavmine der: Vallahi ben bugüne kadar böyle söz işitmedim. Bu sözler ne şiir, ne sihir, ne kehanet, Ey Kureyş! Gelin beni dinleyin, bu zâtı kendi haline bırakın. Eğer Arap ona galip gelirse, siz hiç bulaşmamış olursunuz. Eğer o galip gelirse, onun saltanatı sizin sal­tanatınız demektir. Onunla insanların en mutlusu olarak yaşarsınız.[40]

Hz. Ömer, Rasulullah’ı öldürmek niyetiyle yola çıkar. Kızkarde­şinin evinde dinlediği “Taha” suresi, onu bir başka Ömer yapar, İslam’a teslim olur.[41]

Ashabıyla sabah namazını kılan Hz.Peygamberin okuduğu Kur’ân’ı işiten cin taifesinden bir grup, dinledikleri bu İlahî beyan karşısında hayran kalırlar. Kavimlerine döndüklerinde “Biz gerçekten acaip bir Kur’ân dinledik, rüşde erdiriyor. Biz de ona iman ettik…”[42] demekten kendilerini alamazlar.[43]

Peygamberlere verilen kevnî mu’cizeler vardır. Fakat bunlar bir defa vuku’ bulur, tekerrür etmez.[44] Hz. Peygambere verilen pek çok kevnî mu’cize vardır. Bunlar muayyen vakitlerde, özel hallerde ve belli şahıslara gösterilmiştir. Kur’ân ise, umumi bir mu’cizedir. Bütün cin ve inse hitap eder. Hükmü bütün zamanlarda devam eder.[45] O, Hz. Peygamberin ebedi ve en büyük mu’cizesidir.[46]

Kur’ânda yerine göre bir harf bile mu’cizedir. Çünkü o harf, bulunduğu kelimeyi, o da ayeti, ayet de pek çok ayetleri tutar.[47]

Kur’ânın hangi cihetlerden mu’cize olduğu konusunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır:

-Lafzındaki fesahat.

-Manasındaki belağat.

-Nazmındaki cezalet.

-Doğru gaybi haberleri.

-İhtiva etmiş olduğu ilimler.

-Hükümlerinde isabet.

-İşaret etmiş olduğu kevnî ilimler.[48]

İ’cazu’l-Kur’ân sahasında eser veren her zat belirtmiş olmamakla beraber, bazı müellifler Kur’ândaki teşbih ve temsilleri de onun i’caz cihetlerinden saymışlardır.[49]

Muallim Naci, Kur’ânın i’cazı hususunda şu mühim tesbitte bulunur: “(Büleğa ve füseha) ne kadar i’caz bahsinde iktidar gösterirlerse, karşılarında Kur’ânın i’caz kuvveti o kadar büyür. Onlar bahislerinde ne kadar fikirlerini yükseltirlerse nazarlarında Kur’ân o kadar teali eder. Hayır, Kur’ânın i’caz kuvveti o kadar büyümez. Kur’ân o kadar teali etmez. Füsehaya, büleğaya öyle gelir. Kur’ân zaten beşerin hayaline sığmayacak derecede büyüktür. Yüksek fikirleri, yanında aşağı gösterecek mertebede yücedir.”[50]

Muallim Naci’nin bu ifadelerinden Kur’ânın yüce bir dağa ben­zetildiğini hissediyoruz. Uzaktan bakınca o dağ küçük zannedilir. Fakat yaklaştıkça büyüklüğü, ihtişamı çok bariz bir şekilde görülür. İşte, söz ustaları olan beliğ ve fasih zatlar, Kur’âna yaklaştıkça onun mu’cizeliğini daha yakından temaşa etmişlerdir.

E. Kelimelerin Sihirli Dünyası

Etimolojik olarak “kelime” incelendiğinde, onun iz bırakıcı bir mana ifade ettiği görülür.[51] Gerçekten de, bir kısım sözler büyüleyici bir etkiye sahiptir. Hz. Peygamber (asm), “beyanın bir kısmında sihir vardır”[52] diyerek bu tür sözlere dikkat çeker. Bülbülün nağmeleri sizi kendine celbedip, hayran hayran kendisini dinlettiği gibi, beyanda sihri yakalayanların da sözleri muhataplarını cezbeder, hayran bırakır. Kürsüde coşan bir hatibin ifadelerinde, milyonları peşinden sürükleyen bir liderin sözlerinde böyle bir sihri görmek mümkündür. Dersini güzel anlatan bir öğretmen, tatlı dille konuşan bir Pazar­lamacı, san’atlarında başarılı kimselerdir.

Allah’ın san’atını anlatan iyi bir hatip, ifadeleriyle sizi bahar bahçelerinde gezdirir, Allah’ın rahmet eserlerini yakından temaşa ettirir. Sonra, semaya çıkartır, yıldızlar âleminde Allah’ın kudret eserlerini gösterir. Sizi hayret ve muhabbetle dolu olarak secdeye götürür.

Tarihi iyi anlatan bir konuşmacı, büyüleyici sözleriyle sizi asırlarda dolaştırır. O asırların mühim olaylarını gösterir, olay kahramanlarıyla tanıştırır. Pek çok ders ve ibret almış biri olarak, sizi tekrar yaşa­dığınız asra teslim eder.

Kur’ân-ı Kerim, bir takım olayları tablolar halinde sunar. Bu tablolar, ressamın renklerle gerçekleştirdiğini kelimelerle gerçekleş­tirir.[53] Muhatap, ayetlerin ifadelerine kendini kaptırdığında canlı bir tabloyla karşı karşıya gelir. Mesela:

1. Baygın Bakışlar

“İman edenler ‘bir sure indirilseydi’ diyorlar. Derken muhkem bir sure indirilip onda savaş zikredilince, kalplerinde bir maraz olanları, ölüm baygınlığı gelmiş kimse gibi sanabakıyorlar görürsün…”[54]

Mekke döneminde müslümanlara savaş farz kılınmamıştır. On­lara “ellerinizi çekin, namazını kılın…”[55] denilmektedir. Medine döne­minde ise “hoşunuza gitmese de savaş size yazıldı”[56] gibi ayetlerle Allah yolunda savaş emredilir. Güçlü bir imana sahip olanlar bu emri sevinçle karşılarken, kalblerinde nifak, iman zaafı gibi rahat­sızlıklar olanlar, daha savaşa gitmeden adeta ölümü yaşarlar. Ayetin tasviriyle “ölüm baygınlığı gelmiş kimse gibi” çevrelerine bakmak­tadırlar.

Malumdur ki, göz kalbin aynasıdır. Kalpteki sevinç-heyecan veya korku gibi durumlar doğrudan göz aynasına yansımaktadır.

2. Göz Göre Ölüme Sevkedilenler

“Rabbin seni hak uğruna evinden çıkarmıştı. Mü’minlerden bir kısmı ise istemiyorlardı. (Savaş olacağı )anlaşıldıktan sonra hakta seninle münakaşa ediyorlardı. Sanki göz göre göre ölüme sev­kolunuyorlardı.”[57]

Ayetler, Bedir savaşı öncesinden çarpıcı bir tabloyu sunmaktadır. Kureyş, Ebu Süfyan önderliğinde Şam’a bir ticaret kervanı gönderir. Bu kervandan elde ettikleri kazançla silah almayı, Medine’ye saldırıp müslümanları imha etmeyi planlamaktadırlar. Hz. Peygamber (asm) kervanın Şam’dan ayrıldığını haber alınca 310 küsur sahabeyle kervanı ele geçirmek niyetiyle yola çıkar. Ebu Süfyan durumu öğrenince yolunu değiştirip, deniz tarafından Mekke’ye yönelir. Bu arada Mekke’yi durumdan haberdar eder. Ebu Cehl’in önderliğinde 1000 kadar kişi yola koyulur. Hz. Peygamber ve ordusu, ya kervanı takip etmek, ya da kendilerinin üç misli düşmanla savaşmakla karşı karşıyadır.[58]

Sahabeden bir kısmı kervanın peşinden gitmek fikrindedir. Yapı­lan meşverette düşmanla savaş kararı çıkınca bunlar hayal kırıklığına uğrarlar. Ayetin tasviriyle “sanki göz göre göre ölüme sevkolun­maktadırlar.”

Ayetin ifadelerinde temsili bir teşbih vardır. Zelil bir vaziyette, göz göre göre ölüme götürülen kimselere benzetilmişlerdir.[59]

“Bedrin Arslanları”ndan bazılarına arız olan bu hali, beşerî bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür.

3. Ölüm Baygınlığı

“…Korku geldiğinde, onları ölüm baygınlığı gelmiş kimse gibi gözleri dönerek sana bakıyorlar görürsün. Korku gittiğinde ise, sizi keskin dillerle eleştirirler…”[60]

Ayet, Hendek Savaşından bir tablo çizmektedir. Müslümanlarla aynı safta görülen münafıklar, savaşmak yerine kaçmanın yollarını aramaktadırlar. Zira onlar, zora gelmeyen kimselerdir. Savaş esna­sında korkulu anlar yaşandığında ödleri patlayacak gibi olurlar. Korku, tedirginlik, şaşkınlık gibi halleri doğrudan gözlerine yansı­mıştır. Artık o gözler bedbindir, bitkindir, sönüktür, ümitsizdir.

Korku hali gittiğinde ise kahraman kesilirler. Savaş esnasında çalışmayan ellerine bedel, savaş sonrası dilleri çok çalışır; mü’minleri sert bir üslupla eleştirirler.

Onların durumunu tasvir eden ayette “korku geldiğinde… korku gittiğinde…” denilmesi de manidardır. Korkuya âdeta bir şahsiyet verilmekte; korku gelmekte, gitmektedir. Bir dalga misali korku bu münafıkları kapladığında hepsi ölüm sekeratına tutulmuş kimseler gibi baygın baygın bakmakta; dalga kesildiğinde ise, dilleri ön plana çıkmaktadır.

4. Güç Saat

“Andolsun ki, Allah lutfetti Peygambere ve o güçlük saatinde ona ittiba eden muhacir ve ensara. Öyle ki, içlerinden bir kısmının kalpleri az daha eğilecek gibi olmuş idi, sonra onların tevbelerini kabul etti…”[61]

Ayet Tebük seferiyle alakalıdır. Hicretin 9. senesinde gerçek­leştirilen bu sefer, Bizans’a karşı yapılmıştır. Bu sefere otuzbin kişi katılır. Gerçi bir savaş olmaz ama, iki ay süren bu seferde pekçok güçlüklerle karşılaşılır, ibretli olaylar yaşanır. Bu güçlüklerden dolayı sefere “gazvetu’l-usre” (zor savaş) ve bu gazveye katılan orduya “ceyşu’l-usre” (zorluk ordusu) denmiştir. Zira, yiyecek-içecek sıkıntısı vardır. Ordunun techizatı tam değildir. Yeterli sayıda binek yoktur.[62] Ayrıca, senenin en sıcak günleridir. Üstelik, gidilecek mesafe hayli uzaktır.[63]

Ayette geçen “güçlük saati” (saati’l-usre) mezkur zorluklara işaret etmektedir. Şüphesiz olaylar bir ayıraçtır. Özellikle savaş gibi müheyyiç olaylar, insanların karakterlerinin ortaya çıkmasında mühim rol oynar. Muhacirler ve Ensardan bir kısmı, böyle çetin bir olayda bazı sarsıntılar geçirdikleri “içlerinden bir kısmının kalpleri az daha eğilecek gibi olmuş idi” ifadesinden anlaşılmaktadır.

İnsan kalbi, Hz. Peygamberin teşbihiyle “bir ağacın dalından sarkıtılmış ince bir ipin ucundaki tüy gibi”[64] hassastır, her yönden gelen rüzgarlara açıktır. Böylesine çetin bir seferde bazı mü’minlerin kalplerinin istenmeyen bazı temayüllerde bulunması, beşerî bir realite olarak kendini göstermektedir.

5. Dar Gelen Dünya

“Geride kalan üç kişinin de Allah tevbelerini kabul etti. O derece bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğiyle beraber kendilerine dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıkıştırdı. Allah’tan, yine O’na sığın­maktan başka çare olmadığını anladılar…”[65]

Ayet, Tebük seferinden geri kalan üç sahabinin iç dünyasını tasvir etmektedir. Bu üç sahabi, Ka’b b. Malik, Mürare b. Rebi ve Hilal b. Ümeyye’dir. Bunlar, Tebük seferine katılabilecekleri halde ihmal etmişler, fakat bu ihmalleri dolayısıyla çok ciddi bir pişmanlık duymuşlar, vicdanen rahatsız olmuşlardır.[66] Ayet, “yeryüzü bütün genişliğiyle beraber başlarına dar geldi” diyerek onların iç dün­yalarını anlatır. Türkçedeki “dünya sanki başıma yıkıldı” ifadesi benzeri bir manayı ifade etmektedir.

I. BÖLÜM

TEŞBİH – İSTİARE – TEMSİL VE MESEL

1. Teşbih

Kur’ânın i’caz sırlarından biri teşbihtir.[67] Teşbih (allegori), ara­larında ya hakikaten veya mecazen münasebet bulunan şeyleri bir­birine benzetmektir.[68] Teşbihte esas olan, zayıfın kuvvetliye benze­tilmesidir.

Mesela, “Ali, arslan gibi cesurdur” dediğimizde Ali’nin cesaretini arslana benzetiriz. Bu cümlede teşbihin dört esasını da görmekteyiz:

1. Müşebbeh, yani benzeyen. (Ali)

2. Müşebbehün bih, yani benzetilen. (Arslan)

3. Vech-i şebeh, yani benzetme ciheti. (Cesaret)

4. Edat-ı teşbih. (gibi)[69]

Bu dört unsurun da beraber bulunduğu teşbihe “teşbih-i mufassal”; vech-i şebehi söylenmeyen teşbihe “teşbih-i mücmel”; edat-ı teşbihi bulunmayan teşbihe “teşbih-i müekked” ve vech-i şebehle edat-ı teşbihi olmayan teşbihe “teşbih-i beliğ” adı verilir.[70]

Dört unsuru da taşıyan teşbihler fazla kullanılmaz. Belağat cihetiyle de makbul değildir. “falanın ilmi deniz gibi” demektense, “falan deryadır” demek daha etkilidir.[71]

Teşbihte her cihetle mutabakat aranmaz.[72] Müşebbehin müşeb­beh bih’e bir yönden benzemesi yeterlidir. Diğer bir ifadeyle, teş­bihin bir haddi vardır. Çünkü eşya bazı cihetlerden birbirine benzer, bazı cihetlerden ise birbirinden farklıdır. Dolayısıyla teşbihin hangi cihetten olduğuna bakılır. Mesela insanın yüzü ay ve güneşe benze­tilince bununla yüzün parlaklığı kastedilir. Yoksa cirmen büyüklük ve yakıcılık hatıra gelmez.[73] “Ali arslandır” dediğimizde cesaret yönünü nazara almak yeterlidir. Ayrıca tüy ve pençe aramaya lüzum yoktur.

Teşbih ile anlatımda bir takım incelikler, nükteler, ibretler vardır[74] Teşbih, manayı canlı bir şekilde zihne yaklaştırır.[75] Günlük haya­tımızda ve edebiyat alanında sıkça teşbihlerle karşılaşırız. Mesela, siyah saç geceye, yüksek insanlar yıldıza, at rüzgar ve şimşeğe, yıl­dızlar inci ve çiçeklere, gemiler dağlara, cimri insan kurak araziye… benzetilir.[76]

Yahya Kemal’in “durmuş saat gibiydi durup geçmeyen zaman” [77] ifadesinde, zaman durmuş saate benzetilmiştir. Durup geçmeyen za­man, gerçekten “durmuş bir saat” değildir. Şair, ruh sıkıntısından do­ğan vaktin bir türlü geçmeyişini bu şekilde daha kuvvetli anlat­mıştır.[78]

Bir de şu ifadelere bakalım: Gökgürültüsü sanki havada gezen bulutların çobanıdır. Hava okyanusunda şimşek asasını bulutların başlarına doğru uzattığında, bu parçalar titreşir, sarsılırlar. Onların bu hali, haşre rastlamış dağları veya kasırgaların oynadığı gemileri, altta depremin titreştirdiği bahçeleri veya eşkiyanın hücumundan kaçan bir kafileyi hatırlatır.[79]

Teşbih müşebbehün bih itibariyle de “hissî ve aklî” olmak üzere ikiye ayrılır. “Sen güneş gibisin” ifadesi hissî bir teşbihtir, “Cehalet ölüm gibidir” ifadesi ise aklî bir benzetmedir. Cehennem zakku­mundan bahseden ayette “o ağacın tomurcukları şeytanların başları gibidir”[80] denilmesi ise vehmî bir benzetmedir. (Teşbih-i muhay­yel.)[81] Yani hariçte ve vaki’de insanlar böyle bir şey görmemekle beraber, zihnen ve hayalen böyle bir ifadeyi tasavvur edebilmek­tedirler.

Kur’ân-ı Kerim’in bazı teşbihleri din düşmanlarınca saptırılarak İslam’a saldırıda kullanılmak istenir. Bunlardan biri şu ayettir:

“Kadınlarınız sizin için bir harstır”[82]

Hars kelimesi, “ekinlik, ekim yeri” anlamında olup, bununla kadının kadınlık uzvu toprağa, erkeğin nutfesi tohuma, doğacak çocuk da hasılata benzetilmiştir.[83] Bu beliğ teşbih, gerçeğin latif bir anlatımı iken, bunu “Kur’ân kadını tahkir etmiştir” şeklinde yorum­lamak idrakten mahrumiyetin ve art niyetin net bir göstergesidir.

Şu ayet de kadınlarla alakalı beliğ bir teşbihtir:

“Onlar (kadınlar) sizin için bir libas, siz de onlar için bir libassınız.”[84]

Yani, elbise gibi yekdiğerinize sarılır, sarmalaşırsınız. Elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, herbiriniz diğerinin halini örter, iffetini muhafaza ve fücurdan viikaye eder.[85]

Kur’ânda Teşbihle İlgili Yazılmış Başlıca Kitaplar

Esraru’t-Tenevvü’fi Teşbihati’l-Kur’âni’l-Kerim, Melik Hasan Bahş

Et-Teşbihati’l-Kur’âniye ve Mede Te’siruha fi’n-Nüfus, Daifullah er-Rahili

Kitabu’l Ceman fi Teşbihati’l-Kur’ân, Abdullah b. Hüseyin İbnu Nakiya

Teemmülat fi Belağati’t-Teşbihi’l-Kur’ânî, Abdülhamid Mustafa İbrahim

Edevatu’t-Teşbih ve Delalatuha ve İstimalatuha fi’l-Kur’âni’l – Kerim, Mahmud Musa Hamedan

Cahiliye Şiirinde ve Kur’ânda Benzetme, İsmail Durmuş

2. İstiare

Kelimeler ya gerçekten vaz’olundukları anlamda veya, vaz’olun­dukları mana dışında kullanılırlar. Birincisine “hakikat”, ikincisine “mecaz” adı verilir.[86] Mesela, “bülbül” kelimesini kuş için kullan­dığı­mızda “hakikat”, güzel sesli biri hakkında kullandığımızda “mecaz”dır.

İşte istiare, “alakası teşbih olan mecaz” şeklinde tarif edilir.[87] Mecaz istiareye göre daha geniş kapsamlıdır. Her istiare mecazdır, fakat her mecaz istiare değildir.[88] Benzeri bir cümleyi teşbih – istiare ilişkisi açısından söylemek mümkündür: Her istiare teşbihtir, fakat her teşbih istiare değildir.[89] Banarlı’nın ifadesiyle istiare, teşbihin en kısa, en güzel şeklidir.[90]

İstiare kelimesi etimolojik olarak birinden iğreti birşey isteyip almayı bildirir. Mesela, “Gece siyah bir yarasa gibi uçtu” ve “Kar­şımızda muazzam bir sonsuzluk çölü uzanıp gidiyordu”[91] cümlelerine bakalım. Birinci cümlede gece siyah bir yarasaya benzetilmiş ve uçurulmuştur. İkinci cümlede ise çölün bitmez tükenmez enginliği, ona sonsuzluk verilerek anlatılmıştır.

Bir de Mehmed Akif’in şu ifadelerine bakalım:

“Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa…”[92]

Burada düşman kalabalığı önce mahşere benzetilmiş, sonra da “kudursa, çıldırsa…” ifadeleriyle o mahşeri kalabalık bir köpeğe teşbih edilmiştir. Burada “mahşer- kudursa- çıldırsa” kelimeleri ödünç olarak gerçek anlamları dışında kullanılmışlardır.

Yahya Kemal “Sessiz Gemi” isimli şiirinde bir cenaze manzarasını anlatır. Şiirde tabut bir gemiye, ölüm de seyahate benzetilir.. Bu gemiyle yapılan seyahat manzarası, bir cenaze alayının temsilidir. Benzetilen (gemi) söylenmiştir ama, özellikler hep bir ölünün ardın­da kalanların davranışlarını yansıtır. [93]

İstiarede şu üç özellik görülür:

1. İstiare bir mecazdır.

2. İstiarede gerçek anlamda kullanılmadığına delalet eden bir “karine-i mania” vardır.

3. İstiarede teşbih amacı söz konusudur.[94]

İstiarenin lafzı müfret ise müfret istiare, terkip halinde ise mürek­kep istiare olur. Mürekkep istiare aynı zamanda temsili istiare olarak değerlendirilir. Müfret istiare, mekni ve musarrah olmak üzere ikiye ayrılır. Musarrah istiare ise, ya asli veya tebei’dir.

Bunların dışında istiare türleri de vardır. Mesela, cimri kişiye “Ha­tem” denilmesi tehekkümi bir istiaredir. “Ölümün tırnakları falana saplandı” tarzında hayalin meydana getirdiği istiare tahyili’dir.[95] “Kahvehanede bir arslan gördüm” şeklindeki bir ifade mutlak, “Kah­vehanede silahlı bir arslan gördüm” şeklindeki bir ifade mücerred istiaredir. “Derin bir deniz ile tartıştım” şeklindeki istiare ise müraşşah olarak isimlendirilir. Burada, tartışılan kişi önce denize benzetilmiş, ardından “derin” kelimesi denizin bir sıfatı olarak kullanılmıştır.[96]

Teşbih ve istiare bazan birbiriyle iltibas edilir. Benzetme edatı zikredildiğinde teşbih olduğu aşikardır. Eğer hazfedilip, müşebbeh zikredilirse teşbih-i beliğ, zikredilmezse istiaredir.[97] Mesela, “Ali ars­landır” ifadesi beliğ bir teşbihtir. “Arslan geldi” ifadesi ise istiaredir.

İstiare, Abdülkadir Cürcani’nin dediği gibi, cansızı canlı, dilsizi fasih, konuşmayan varlıkları beyan sahibi, gizli manaları aşikar yapar.[98]

1. Kelimelerde İstiare

Bazı manaları istiare ile anlatmak, anlatıma bir letafet, bir tatlılık verir. Muhatabın fikir ve hayalini harekete geçirir. “Bu at çok sür’atli” yerine “bu at uçuyor” demek çok daha etkilidir. Burada kelama istiare manası kazandıran “uçuyor” kelimesidir.[99]

“Bu kitap otuz yılda bestelendi” ifadesi “otuz yılda yazıldı” demekten çok daha engin manalar ifade eder. Bu engin manalara bizi kanatlandıran, cümledeki “bestelendi” kelimesidir.

“Bizim oğlan zeka tarlasını nadasa bırakmış” cümlesi zeka kapa­sitesinin kullanılmamasını latif bir şekilde anlatır. Bu letafeti kazan­dıran “zeka tarlası” istiaresidir. “Dünya yeni bir oluşum içinde. Her­şey sür’atle değişiyor” demek yerine “dünyada değişim rüzgarları esi­yor” demek daha beliğdir. “Enflasyon canavarı”, “Trafik canavarı” şeklindeki istiareler, artık günlük hayatımızın bir parçası durumuna gelmiştir. Süratle yükselen tüketim malları fiatlarından bahsederken “fiatlar çıldırdı” demek, durumun vehametini çok daha etkin bir şekilde anlatmaktır. İbnu Hacer, sahabeyi anlatan eserine “Üsüdü’-l Ğâbe: Ormanın Arslanları” adını vermiştir. Böyle bir isim, muhatabı engin ufuklara sevketmektedir.

“Masanın bacağı”, “dağın eteği” gibi deyimlerde de istiare vardır. Fakat bu tür kullanım artık dilin tabii bir parçası haline gelmiştir. Şu deyimleri de de misal olarak zikredibiliriz: “Kelime hazinesi”, “inci dişler”, “fildişi boyunlar”, “tel tel altın saçlar.”[100]

Manayı bir takım deyimlerle anlatmak söze letafet kazandırır. “Deyimsiz bir anlatımın tuzsuz- baharatsız bir yemekten farkı yoktur. İkisi de yavan ve tatsızdır.”[101]

Sosyal hayatta karşılaştığımız bazı istiarelere bu atf-ı nazardan sonra, Kur’ân ayetlerinden bazı misallerle konuyu açmak istiyoruz:

a. Tek Başına Bir Ümmet

“Muhakkak ki İbrahim başlıbaşına bir ümmet idi.”[102]

Ayet, bir fert olan Hz. İbrahimi “bir ümmet” olarak vasıflandır­makta. Ayetin açıklamasında başlıca iki yorum karşımıza çıkar:

a. “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım”[103] ayetinin bildirdiği üzere insanlara rehber olması.

b. Bütün hayır sıfatlarında kemâlde olması, diğer insanlarda bütünden birer parça olarak görülen güzellikleri kendinde toplaması cihetiyle tek başına bir ümmet gibi olması. Çünkü, “bütün âlemi bir fertte toplamak, Allah’ın kudretine hiç de zor değildir.”[104]

b. Kalb-i Selim Hediyesi

“O Rabbine selim bir kalp ile geldi.”[105]

Hz. İbrahim’den bahseden bu ayet, O’nun mümtaz bir yönüne dikkat çeker: O Rabbine selim bir kalb götürür. Bu ifade, sultanın huzuruna kıymettar bir hediyeyle varan ve hediyesi kabul edilen kimsenin durumunu tasvir etmektedir.[106]

Kur’ân-ı Kerim’de selim kalbden bahseden iki ayet vardır.[107] Her iki ayetin de Hz. İbrahimle ilgili oluşu, gerçekten manidardır.

c. Efendisinden Kaçan Köle

“Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerden idi. Bir vakit dolu gemiye kaçmıştı…!”[108]

Ayetler Hz.Yunus’un hayatının mühim bir olayından bahset­mekte. Otuzüç yıl Ninova’da kavmine tebliğde bulunan Hz.Yunus, onların dinlememesi üzerine, daha İlahî izin gelmeden bir gemiye biner, şehri terkeder. Ayette bu terkediş, (ebeqa) ile ifade edilmiştir. Bu ise, kölenin efendiden kaçmasını anlatmaktadır.[109]

d. Susan Öfke

“Vakta ki, Musa’dan gazap sustu…”[110]

Tur’dan dönen Hz. Musa, kavmini bir buzağı heykeline tapıyor görünce, son derece öfkelenir, celâllenir. Halef olarak bıraktığı kardeşi Harun’un başından tutup çekmeye başlar. Onun mazeret bildiren ifadelerini duyunca sükunet bulur. Üstteki ayet, ondaki gazabın susmasından bahsetmekle, gazabı bir şahıs olarak tasvir etmektedir. Sanki, gazap Musa’nın içinde müstakil bir fert olarak O’nu yönlendirmekte “Kavmine şöyle de! Tevrat levhalarını yere bırak! Kardeşinin başından tut, kendine çek!” demekte, bağırıp çağırmakta, emirler vermektedir.[111]

Muaviye b.Gurre, öfkenin susmasını anlatan…. (sekete) ifadesini, …. (sekene) şeklinde okumuş, Ama bu kıraatte, diğerindeki hareket­liliği, parlaklığı görmek mümkün değildir.[112] “Sekene” keli­mesi, süku­net bildirir, öfkenin yatışmasını anlatır. “Sekete” kelimesi ise, “sustu” anlamında olup, o ana kadar çok şeyler söylediğini çağrıştırır.

e. Şaşkın Seyyahlar

“Görmez misin onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.”[113]

Ayet, imandan ve salih amelden mahrum şairlerin perişan hal­lerini bildirmektedir. “Her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar” ifadesi, bunların hidayet yollarından sapmalarını, medih ve hicivde aşırılık­larını sahrada yolunu kaybedip de nereye gittiklerini bilmeyen kim­selere benzetmektedir.[114] Zemahşeri’nin yorumuyla, “bunlar her alan­da konuşurlar, Sözde aşırılıktan, haddi tecavüzden kaçınmazlar. Öy­le ki, en korkak insanı Antere’ye, en cimri kişiyi Hatem’e tercih eder­ler. Temiz kişiye iftiradan, müttakiyi fasık göstermekten geri kalmaz­lar”[115]

Râzî, ayetin ifadelerinin “ben bir vadide sen bir vadide” deyişimiz misali, onların muhtelif yollarda olduklarını beyan ettiğini söyler. Çünkü şairler, bakarsın birşeyi zem’den sonra medhe başlarlar veya medihten zemme geçerler. Bazen de birini tahkir ederler, sonra ta­zim gösterirler. Veya tazim ettiklerini bir başka sefer tahkir ederler.[116]

f. Dinden Pay

“İşlerini aralarında pay ettiler.”[117]

Ayet, insanların dinden nasiplerini anlatır. Ayet metnindeki (tekattau) ifadesi, bir bütünü parçalara, hisselere bölen bir topluluğu hayale getirmekte. Adeta “bu bunun payı, bu şunun payı” demek­teler.[118] Bu ifade, insanların dinde ihtilaflarını ve fırka fırka oluşlarını temsil etmektedir.[119] Hz. Peygamberin şu ifadesine bu zaviyeden bakabiliriz:

“Yahudiler 71 fırkaya bölündü, hristiyanlar 72… Benim ümmetim ise 73 fırkaya bölünecek…”[120]

Yani, bütün dinlerde ihtilaf tarihî bir realitedir. Hemen her dinde pek çok fırka, hizip ortaya çıkmıştır. Bunların herbiri aynı dine men­sup kişiler olmakla beraber, dini algılayışları farklı farklı olmuştur.

g. Kader Kuşu

“Her insanın “tair”ini boynunda kendine taktık…”[121]

Türkçe mealini vermekte zorlandığımız ve başkalarının da zorlan­dıklarını gördüğümüz bu ayet, insanın baht ve kaderinden, talep ve amelinden bahsetmekte. İstiare olarak kullanılan “tair” (kuş) kelime­sinin ayette kullanımını anlamak için, o devirdeki Arapların kuşa bakışlarını bilmek gerekiyor. Araplar herhangi bir işe girişecekleri zaman, “bu işin sonu hayır mı olacak, yoksa şer mi” sorusuna kuşların durumundan cevap ararlardı. Kuş kendisi mi havalanıyor, yoksa bir başkasının kışkırtmasıyla mı? Uçtuğunda sağa – sola yahut yukarıya mı gittiğine dikkat ederler, bunlarla o işin hayır veya şer, uğurlu veya uğursuz olduğuna istidlalde bulunurlardı. Bu hal onlarda sıkça olduğundan hayır ve şer, bir şeyin lazımıyla tesmiyesi kabilinden “tair” ile isimlendirildi.[122]

Veya ayet farsça “baht” denilen o kişinin kaderden payını anlat­maktadır. Allah insanları yaratıp herbirine belli bir miktar akıl, ilim, ömür, rızık, saadet, şekavet vermiştir. İnsanın bu miktarı aşması ve ondan inhiraf etmesi mümkün değildir. Buna göre, sanki bu mukad­derat (takdir olunan şeyler), o insana doğru uçmaktadır.[123]

h. Yüksekten Düşenler

“Benim kime gazabım inerse, o uçuruma gider.”[124]

İsrailoğullarına müteveccih bu ilahî beyanda “uçuruma gider” manası, ayette…. “hevâ” ile ifade edilmiştir. Bu ifade “helak olur” manasını tazammun eder. Ancak bu helak oluş, dağ gibi yüksek bir yerden düşüp perişan olmak tarzındadır.[125]

ı. Alevlenen Saç

“Ya Rabbi dedi, İşte ben… Artık kemik gevşedi benden. Baş bembeyaz alev aldı…”[126]

Ayet, Hz. Zekeriyanın Cenab-ı Hakk’a hazin yalvarışından bir parçadır. “Baş bembeyaz alev aldı” kısmı bir istiaredir. Bu ifadede, ihtiyarlık dolayısıyla saçındaki beyazın her tarafa ilerleyişi, ateşin intişarıyla anlatılmıştır.[127]

Ayetlerden verdiğimiz bu misallerden öyle anlaşılıyor ki, istiare yoluyla kullanılan bir kelime muhatabın zihnini harekete geçirmekte, hayalini kanatlandırmakta, onu bambaşka ufuklara götürmektedir.

3. Temsil

Bazıları teşbih ve temsil arasında bir fark görmez.[128] Ancak, manada yakınlık aynı anlamı taşımayı gerektirmediğinden, genelde bir ayrım cihetine gidilmiştir.

Çok cihetle yapılan teşbihe temsil denir.[129] Mesela, âlim birisi hakkında “o bir deryadır” sözü teşbihtir. “O, hem yakındakilerin hem de uzaktakilerin istifade ettiği bir denizdir. Yakındakiler denizin cevherlerinden, uzaktakiler de bulutlarından istifade ederler” sözü ise bir temsildir.

Ahmet Haşim şöyle der: Hiçbir şey dil kadar ağaca benzemez. Diller tıpkı ağaçlar gibi mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Dilin yaprakları kelime­lerdir.[130]

Bu ifadelerde diller ağaca benzetilmiş ve dildeki yenilenme ağacın bazı yapraklarının dökülüp yerine yenilerinin gelmesiyle anlatılmıştır. Teşbih çok cihetle yapıldığından bu bir temsildir.

Teşbih umumi, temsil ona nisbetle hususidir. Her temsil teşbihtir. Fakat her teşbih temsil değildir.[131]

Temsil temessüle vesiledir. Kur’ân-ı Kerimde Hz. Meryem’e görülen ruh (Cibril) için “O’na düzgün bir beşer halinde temessül etti”[132] denilmesinden mülhem olarak şöyle diyebiliriz: Göze görül­meyen o ruh, bu şekilde temessül ile gözle görülür hale geldiği gibi, gaybî – derin manalar dahi temsil vasıtasıyla temessül eder.

Sokratın insan zihnini balmumundan bir levhaya benzeterek öğrenme ve unutma olaylarına açıklık getirmesi, Eflatun’un mağara misaliyle “ide’ler alemini” anlatması unutulmaz birer temsildir.[133]

Temsil, en uzak hakikatleri yakına getiren bir dürbün; en dağınık meseleleri toplattıran bir cihetü’l-vahdet; en yüksek gerçeklere ulaş­tıran bir merdiven; gaybî gerçeklere açılan bir penceredir.[134] Belağat alimleri, temsilin etkisi hakkında gayet kıymetli mütalalarda bulun­muşlardır. Mesela:

Temsil, “huri kavramı” gibi gaybi bir şeyi zihne yaklaştırır. Haşir gibi anlaması güç bir meselede muhatabı ikna eder. Allah yolunda vermek gibi bir meselede insanları meylettirir. Faiz gibi haksız bir kazançtan onları vazgeçirir. Methettiğini göklere çıkarır, zemmettiğini yerin dibine batırır. Muhatabın dikkatini çekerek fikir gücünü harekete geçirir. Çok söze muhtaç bırakmadan veciz olarak ifade-i meramı sağlar.[135]

Temsil, manayı keşf, matluptan perdeyi ref eder. Vehmî birşeyi gözle görülür hale getirir.[136]

Temsil, kalbe daha çok nüfuz eder. İnatçı hasmı susturmada daha etkili olur. Çünkü, mütehayyel şeyi muhakkak, ma’kulu mahsus olarak gösterir.[137]

Temsil, vehmin akla itaatine en latif vesiledir. Aklen bilinen gözden ırak şeylerin yüzünden perdeyi kaldırır, onları gözle görülür tarza getirir. Bilinmeyeni bilinir, tanınmayanı ülfet edilir yapar.[138]

Temsil ile ifade edilen manalar, fikri de harekete geçirir. “Acaba bundan murat nedir?” dedirtir. İnsan, birşeye iştiyaktan sonra onu elde etse, daha hoş olur. Bu tür manalar, sedefteki inci gibidir. İçini açmadan kendini göstermez.[139]

Akıllar çoğunlukla vehimlerin müdahale ve tasallutlarına maruz olduklarından, gizli makulatı güzel bir şekilde idrakten mahrum kalırlar. Temsil ise, vehimleri akla itaat ettirip, hakikatı cahil, anlayışsız kimselere bile fehmettirmeye vesile olur. Zira temsil, dakik ve rakik gizli makulatın peçe ve perdesini atarak onları açık mahsusat kisvesinde ibraz eder. Böylece tanınmadık şeyleri tanın­mış, görülmedik şeyleri görülmüş gibi izhar ve ifham eyler.[140]

İnsanın hayali makulattan ziyade mahsusata daha itaatkardır. Temsil, hayale hoş gelir. İşi gücü insana tereddüt vermek ve akla muhalefet olan vehmin akla itaatini temin eder. Gaibi şahit suretinde, yani gözle görülmeyeni gözle görülür şekilde gösterir. Temsil, vicdanı tehyic ve tahrik eder. Aklî bir mesele, duyulara hitap eder bir şekilde gösterilerek, fikir ve his birleşir. Temsil vasıtasıyla, ayrı ayrı manalar birbirine bağlanır.[141]

Abdülkahir Cürcanî, belağatın temel kitaplarından olan “Esraru’l-Belağa” isimli eserinde, temsilin tesirini şöyle anlatır:

“Temsil, manaya bir elbise giydirir. Ona nüfuz kazandırır. Kadrini yükseltir. Ateşini alevlendirir, manayı daha parlak yapar. Nefisleri kendine çekmede kuvvet sağlar. Kalbleri kendine davet eder. Kalbin en uzak köşelerinden o manalara bir hareket başlar. İnsan tabiatını, muhabbetle o manalara boyun eğdirir.

Getirilen temsil eğer medh için ise, o manaları daha parlak, daha azametli yapar. Nefiste tesiri daha asil, daha büyük olur, Meyilleri daha ziyade tahrik eder. Medhi daha süratli sağlar, feraha daha çabuk ulaştırır. Medhedene şefaati celbeder. Dillere daha kolaydır. Kalblerin taallukuna daha evla ve daha layık olur.

Eğer zem ise, dokunuşu daha acıtıcı, dağlaması daha yakıcı, incitmesi daha şiddetlidir.

Eğer hüccet ise, bürhanı daha nurlu, galebesi daha kâhir, beyanı daha bâhirdir.

Eğer iftiharsa, öne geçirmesi daha çabuktur. Daha şerefli yapar, dili daha yaman olur.

Eğer özür beyan etmek ise, kabule daha yakın, kalplere daha cazip, karanlıkları daha rahat dağıtıcı olur. Gadabı daha çabuk giderir, düğümü daha kolay çözer. Güzel bir sonuca bağlar.

Eğer vaaz ise, sadra daha şifalı, düşünmeye daha etkili, tebliğ ve zecirde daha müessirdir. Gayeyi gösterir, hastayı iyileştirir, susuza şifa olur.”[142]

Cürcani’nin bu veciz ifadelerini bazı misallerle açmakta yarar görüyoruz. Şöyle ki:

“Yaptığın kötülüğe karşı iyilik göremezsin, boşuna kendini kandırma!” yerine, “dikenden üzüm toplayamazsın, ancak ektiğini biçersin” demek;

“Kıymetini bilmeyeceği şeyleri cahile söyleme” yerine, “hınzırların önüne inci saçma!” demek;

“Dünya devam etmez, baki kalmaz” yerine, “dünya geçici bir gölge, geri alınacak bir ödünç mal ve emanettir” demek elbette daha edebi ve daha müessirdir.[143]

Arkadaşın insan üzerindeki etkisi herkesce bilinen bir hakikattır. Fakat şöyle bir ifade, bu hakikati daha açık ve etkili bir şekilde gösterir: “Kişi salihlerle arkadaşlığa devam ettikçe salihlerden olmaya devam eder. Ancak kötülerle arkadaşlığa başlarsa, tatlı suya sahip nehirlerin denize karışmasına benzer.”[144]

“İnsan şu dünyaya doymaz” fikri, şöyle bir temsille daha kalıcı olarak ifade edilebilir: “Dünya tuzlu su gibidir. Ne kadar içsen, susuzluğun o derece artar.”[145]

Güzel konuşan biri hakkında “çok güzel konuşuyor” demek sade bir anlatımdır. Fakat, “Onun sözleri su gibi akıcı, seher rüzgarı gibi latif, bal gibi tatlıdır.” şeklinde söylemek, ifadeye letafet katacaktır:

Cömert kişilerin buluta benzetilmesi, az-çok alışılmış bir haldir. Fakat şöyle bir ifade, herhalde daha çarpıcı ve daha dikkat çekicidir: “Birgün biri seni cömertlikte buluta benzetirse medhinde hata etmiş olur. Çünkü bulut verir ağlar, fakat sen verir, gülersin.”[146]

Bir insanın üstünlüğünü anlatırken şöyle bir ifade kullanmak aynı zamanda bir delil manasını da taşır: “Onlardan biri olduğun halde senin diğer insanlara üstün olman, miskin ceylanın kanından bir parça olması gibidir.”[147]

“Dinin füruatı asırlara göre değişiklik arzeder” cümlesi mücerred bir ifadedir. Fakat bu cümleden sonra “nasıl mevsimlere göre gıdalar ilaçlar, elbiseler değişir. Öyle de…” denilse, bu mücerred dava zihinlere daha kolay yerleşir.

“Biz Kur’ân’dan mü’minlere bir şifa ve rahmet indiririz. Fakat o, zalimlerin ancak hüsranını artırır”[148] ayetini okuyan birisi “zatında şifa ve rahmet olan Kur’ân, acaba zalimlere nasıl hüsrana sebebiyet verir” diye düşünebilir. Fakat ayetin yorumunda, “güneşin ziya­sından pis maddeler kokuşur” denildiğinde, böyle bir vesvese ortadan kaldırılmış olur.[149]

Temsil, Kur’ânın gizli manaları bildirmekte, gerçekleri göster­mekte kullandığı bir vesiledir.[150] Kur’ân-ı Kerim, meselelerini anlatır­ken sıkça temsiller verir. Kelâmın medih, zem, delil getirme, öğüt verme gibi kısımlarında getirilen temsiller, sözün tesirini artırmakta, güzelliğini ziyadeleştirmektedir. Mesela, Kur’ân-ı Kerim, sahabenin medhinde şöyle der:

“Onların hali bir ekine benzer ki, filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, ardından gövdesi üzerinde doğrulmuş, ekincilerin hoşuna gidiyor…”[151]

Hamdi Yazır, ayetin yorumunda şöyle der: “İşte, Rasulullah ve ashabı böyle hoş, mükemmel, muntazam, güzel bir ekin gibi yetiş­tirilmiş bir ordudur. Burada Rasulullahın feyz-i ahlakı, talim ve terbiyesi ile ümmetine ruhen ve cismen verilen hayatî nizam ve neşenin bir ifadesi ve Mekke fatihlerinin bir resm-i geçidi vardır.”[152]

Ayet, tek başına olan Hz. Peygamberin ehl-i imanla kuvvetlen­dirilmesini anlatmaktadır.[153] Sahabe, İslamın başlangıcında sayıca az idi. Sonra çoğaldılar, kuvvetlendiler. İnsanları hayrette bırakacak şekilde ilerlediler.[154]

“Şüphesiz Allah kendi yolunda kurşunlarla kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever”[155] ayetinde medih yoluyla bir teşvik vardır.

Şu ayet ise, ilmiyle dalalete düşenlerin en adi bir seviyede ol­duklarını gayet müessir bir şekilde tasvir eder:

“Onlara o herifin kıssasını oku ki, ona ayetlerimizi sunmuştuk da, o onlardan sıyrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da, sapkınlardan oldu. Eğer dileseydik biz onu o ayetlerle yükseltirdik. Lakin o, yere (süfli şeylere) saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun meseli, o köpeğin meseline benzer ki, üzerine varsan dilini salar solur, bıraksan yine dilini salar, solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kimselerin meselidir.”[156]

Ayet, ilminin hilafına amel eden kötü alimi anlatmakta. Dalalete düşmesi cehilden değil, ilimden. Bilerek küfrü imana tercih etmekte.

Artık hiç dönmeyecek bir şekilde imandan ayrılması ayette “insılah” olarak ifade edilmiştir. Zira insılah, hayvanın derisinin soyulması anlamında kullanılır.[157] Ayette “şeytana uydu” denilmeyip “derken onu şeytan arkasına taktı” denilmesi de manidardır. Bu ifade, şeytanın onu avladığını anlatmaktadır.[158]

Köpek, hayvanlar içinde en habis, kadri en düşük, en hasis nefse sahip bir hayvandır. Himmeti batnını aşmaz. Kuvvetli bir hırsa sahiptir. En aşağı şeylere de razı olur. Mesela kokuşmuş cife, ona taze etten daha hoş, pislik helvadan daha tatlı gelir. Bir leş bulsa yüz köpeğe yeteceği halde kimseyle paylaşmaz, yaklaşana hırlar.[159] İşte, böyle hasis bir hayvanın en nahoş bir hali dilini sarkıtıp solumasıdır. İlahî ayetlere muhatap olduğu halde, şeytanın peşinden gidenler böyle bir köpeğe benzetilmiştir.

Ayette hali tasvir edilen şahıs hakkında Beni İsrail bilginlerinden biri, Ümeyye b. Ebî Salt veya Bel’am b. Baura şeklinde farklı rivayetler vardır.[160] Ümeyye b. Ebî Salt, semavî kitaplardan Allah’ın bir peygamber göndereceğini öğrenen ve kendisinin peygamber olarak gönderileceğini uman birisidir. Hz. Peygamber gönderilince, hasedinden onu inkar eder. Hz. Peygamber Onun hakkında “şiiri iman etmiş, fakat kalbi kâfir” demiştir.[161]

Bel’am ise, kendisinde bazı İlahî kitapların bilgisi olan biridir. Fakat Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, anlatılan bu kıssadan maksat şahsın tarifi değil, halini tefhim ve temsildir.[162] Her devirde, ayetin tasvir ettiği tipleri görmek mümkündür.

Kur’ânın yetim malı ve faiz yiyenlerle ilgili ifadeleri son derece caydırıcı birer temsil tarzındadır. Şöyle ki:

“Zulmen yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarında sırf bir ateş yerler ve yarın bir çılgın ateşe yaslanırlar.”[163]

Ayet, zulmen yetim malı yiyenlerin şimdiki ve ilerdeki hallerini vicdanlarda iz bırakacak ifadelerle tasvir etmektedir. Onların yedik­leri ateştir, akibetleri de ateş olacaktır. Zemahşerinin ifadesiyle, yedikleri onları ateşe götürecektir.[164]

Rivayet edilir ki, yetim malı yiyen kişi kıyamet günü kabrinden ağzı-burnu-kulakları ve gözlerinden duman çıkar bir halde diriltilir. Böylece insanlar onun bu dünyada yetim malı yiyen birisi olduğunu bilirler.[165]

Cenab-ı Hak faiz yiyenlerle ilgili olarak şöyle bildirir:

“Faiz yiyen kimseler şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa öyle kalkarlar. Bu, onların ‘alışveriş tıpkı faiz gibidir’ demelerin­dendir…”[166]

Onların ‘alışveriş tıpkı faiz gibidir’ demeleri “teşbih-i maklup” olarak değerlendirilir. Yani normalde ‘faiz tıpkı alışveriş gibidir’ demeleri beklenirdi. Böyle demekle faizin kendilerinde bir asıl, alışverişin ayrıntı olduğu hissettirilmiştir.[167]

Ayette bildirilen kalkışın ne zaman olacağı hususunda başlıca kabirden kalkış veya kıyamette ilahi huzurdaki perişan halleri nazara verilmiştir.[168] Bunlar kabirlerinden cin çarpmış kimse gibi kalka­caklardır. Yedikleri faiz karınlarında ağırlık ve şişkinlik yapacak, hamile kadınlar misali bir görünümle kabirden kalktıklarında dik duramayıp yere düşeceklerdir. İnsanlar normal yürürken, onların her kalkışlarını bir düşüş takip edecek ve bu şekilde onların faiz yiyen kimseler oldukları bilinecektir.[169]

Hz. Peygambere mi’raçta sarkık karınlı insanlar gösterilir. Hz. Cebrail’e “bunlar kimler” diye sorunca Hz. Cebrail şu cevabı verir: “Bunlar faiz yiyenler.”[170]

Seyyid Kutub, ayetin tasvir ettiği şeklin bizzat bu dünyada beşeri hayatta vaki’ olduğuna dikkat çeker. İçinde yaşadığımız alemin hemen her tarafında endişe, ızdırap, korku, stress hakimdir. Bunların en büyük bir sebebi ise faiz belasıdır.[171]

Hamdi Yazır, bu tür kimselerin dünyadaki durumunu şöyle ele alır: Bunlar faiz yoluyla, çalışanların mesai semeresini alıp geçin­diklerinden rehavet içinde yatar, seri bir intibah ile kalkamaz. Ekserisi yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşerek, ağzını gözünü eğerek sendeleye sendeleye kalkar. Hayatları faiz fikri ile delicesine geçer. Düştükleri zaman bellerini doğrultamazlar.[172]

Temsil ile delil getirmek Kur’ân’da sıkça görülen bir durumdur. Mesela, öldükten sonra dirilmek meselesinde, ilk yaratılış sıkça nazara verilir. Bu tarz ifade, bu derin meseleye kuvvetli delil olur, akılları ikna eder.[173]

Verilen öğüt, temsille desteklenirse daha kalıcı ve etkileyici olur. Mesela Hz. Lokman oğluna “(büyüklerin yanında) yüksek sesle konuşma” dedikten sonra “çünkü der, seslerin en çirkini merkebin sesidir.”[174]

1. Temsilden Hakikate

“Kelimeler cama benzer; görmeye yardım etmedikleri zaman görüşe engel olurlar.”[175] Hakikatleri anlatmakta güzel bir vasıta olan teşbih ve temsil, bazan muhataplarca doğrudan hakikat zannedilir. Halbuki, teşbih ve temsil hakikata şeffaf bir cam veya ayna olmalıdır. Camdan bakılınca arkası görülür, aynaya bakılınca aynanın kendisi değil, orada temessül edene nazar edilir.

Durum böyleyken bazıları camın arkasını görmemiş, aynadakine bakmak yerine aynanın kendisine bakıp kalmışlardır.[176] Mesela Müşebbihe mezhebi, ayet ve hadislerdeki teşbih- temsil ve istiareleri hakikat olarak değerlendirmekten ortaya çıkmıştır. Kur’ândaki müteşabih ayetler “Müteşabihat” başlığı altında tefsir usulü kitap­larında ele alınmıştır. Celaleddin Süyuti’nin “Te’vilu’l-Ehadisi’l- Mûhimeti li’t-Teşbih” adıyla müteşabih hadislerle ilgili müstakil bir eseri vardır.

Müşebbihe ile ilgili bazı misaller müteşabihatta ele alınacaktır. Burada birkaç misalle konuyu açmakta yarar görüyoruz:

1. İlk Kadının Yaratılışı

Konunun belki en çarpıcı misali Tevrat’ta Hz. Havva’nın yaratılışı anlatılırken, O’nun Hz. Ademin kaburga kemiğinden yaratıldığının söylenmesidir: “Rab Allah, adamın (Ademin) üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu. Ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapadı. Rab Allah, adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı.”[177]

Bu hristiyanlarda öyle yerleşmiş bir inanç haline gelir ki, Andrea Vesalius (ö. 1564) ve yolundan gidenler, “Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması yüzünden erkeklerin bir kaburga kemiği eksik olduğu,” şeklindeki iddiayı çürütünce, kilise ayağa kalkar. Vesalius, terk-i dâr ve diyara mecbur kalır.[178]

“Allah sizi bir tek nefisten yarattı ve ondan da (o nefisten) eşini yarattı”[179] ayetinin açıklamasında bazı zatlar Kur’âna dayanarak Hz. Havva’nın Hz. Adem’den yaratıldığını anlamak istemişlerse de, ayetin ifadeleri böyle bir anlayışa uygun değildir. Ayetteki “minhe” ifadesindeki “he” zamiri müennes olup nefse raci’dir. Hz. Havva müstakil ve Hz. Adem’e mukabil olarak yaratılmıştır. Hamdi Yazır bu konuda şu değerli açıklamaları yapar:

“Erkek ve dişi, zâtü’l-felkateyn gibi bir menşe’de inşikak etmiş, özellikleri ayrı, vazifeleri biri diğerini tamamlayan farklı tabiatlı bir çifttirler. Ve aynı zamanda bir aslın tenevvüüdürler… İnsanlığın başlangıcı Adem ve Havva diye ifade edilen bir çifte, yani bir erkekle bir kadına raci’dir ve bunlar arasında aslın birliğini ifade eden bir alaka vardır. Bu alakada erkek evvel, kadın sonradır. Binaneleyh o kadın o erkeğin nefsinden münşaiptir, onun ruhundan kopmuştur… O kadının erkekten teşaubu bir evlat teşaubu gibi değildir. İki cinsi taşıyan bir kökten çatallanan ve ilerde birbirlerine telaki etmek üzere karşılıklı bir incizap besleyen ve ortak bir gayeye hizmet eden farklı özellikli fail ve kabil bir çift yaprakçığın inşikakı gibidir. Bu ise, topraktan insanın süzülmesi gibi, bizzat Allah’ın yaratmasıyla izah olunur.”[180]

Hz. Peygamber (asm), kadının eğe kemiğinden yaratıldığını, dü­zeltilmeye çalışılırsa kırılacağını söyler.[181] Bazıları, hadisin ifade­sinden, kadının böyle bir kemikten yaratıldığını anlamak istemişlerse de, Hamdi Yazır’ın da işaret ettiği gibi bu, erkekle kadının arasındaki tabiat farklılığına ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılması, onları kırıp atmak olduğuna tenbih ihtiva eden bir temsildir.[182] Nitekim hadisin farklı varyantlarında aynı mana teşbih edatıyla “Kadın eğe kemiği gibidir…” şeklinde ifade edilmiştir.[183]

Sabbağ, hadisi “parlak bir teşbih” olarak yorumlar. Kadındaki bu tabiattan kurtuluş söz konusu olamaz. Bunu bilen ve rıza gösteren mutlu yaşar. Allah’ın koyduğu tabiatı değiştirmeye kalkan ise, kadını kırmış olur, iş boşanmaya kadar varır.[184]

2. Mü’minlerin Anneleri

Kur’ân-ı Kerim Hz. Peygamberin hanımlarını mü’minlerin anne­leri olarak niteler.[185] Şüphesiz onların mü’minlerin anneleri olmaları her cihetle olmayıp bazı hükümlerdedir. Mesela, anneyle evlenmek haram olduğu gibi, Hz. Peygamberin hanımlarıyla evlenmek haramdır. Anneye hürmet göstermek gerektiği gibi, onlara da hürmet göstermek vaciptir. Bundan dolayı ayet beliğ bir teşbih olarak değerlendirilmiştir.[186]

3. Beyaz İplik-Siyah İplik

“Fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin, için..”[187]

Sahabeden Adiyy b. Hatem Hz. Peygamberle sohbet ederken, bu ayetin gereğince yanında beyaz ve siyah iki iplik bulundur­duğunu, bunlar birbirinden ayrılıncaya kadar sahur yaptığını söyler. Hz. Peygamber, Adiyy’in bu sözlerine tebessüm eder, ayetin anlat­tığının gündüzün beyazlığı ve gecenin siyahlığı olduğunu bildirir.[188]

4. Dünyada da Kör Ahirette de

“Kim burada (dünyada) kör ise, ahirette de kördür ve yolca daha sapıktır”[189]

Ayet, hidayet yoluna gelmeyen için bir istiaredir.[190] Bu dünyada gerçekleri görmeyen kişi, köre benzetilmiştir.

Rivayet edilir ki, âmâ bir zat, Kur’ân’da mecaz ve istiarenin varlığına inanmayıp, bütün lafızları hakikat olarak kabul etmektedir. Kendisine “üstteki ayet hakkında ne dersin?” diye sorulunca aklı başına gelir, eski görüşünden vazgeçer, Kur’ân’da mecaz olduğunu kabul eder.[191]

“Gerçek şu ki, gözler kör olmaz. Lakin, sinelerdeki kalbler kör olur”[192] ayeti bu noktada bize rehberlik etmektedir. Zira, Kur’ân’ın bir kısmı bir kısmını tefsir eder.[193]

5. Semadaki Dağlar

“…Allah semadan, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onu dilediğine isabet ettiriyor…”[194]

Ayetin açıklamasında bazı ehl-i tefsir semada buzdan dağlar olduğunu söylemişse de,[195] ayeti bedii bir istiare olarak yorumlamak Kur’ânın belağatına daha uygun olacaktır. Zira, yağmurun geldiği dağlar hem renk, hem rutubet, hem de soğukluk itibariyle dağlara benzemektedir.[196] Keza, o bulut yığınları büyüklük ve azamette yer­deki dağlardan geri değildir.

6. Necis İnsanlar

“Ey iman edenler! Müşrikler ancak necistirler. Artık bu yılların­dan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar..”[197]

İbnu Abbas bu ayete dayanarak onları domuz gibi necisü’l ayn (bizzat pis) saymış. Hasan-ı Basri, “bir müşrikle tokalaşan abdestini tazelemeli” demiş. Fakat mezhep imamları, bu iki ifadeden farklı bir şekilde meseleye yaklaşmışlar. Ayetin “müşrikler ancak necistirler…” ifadesini teşbih-i beliğ olarak yorumlamışlar. Onların necisliği şirk içinde olmaları, gusül almamaları, necasetten kaçınmamaları itiba­riyledir.[198]

Seyyid Kutub’un ifadesiyle, onların necisliği, gerçekte hissî değil manevidir. Dolayısıyla, cesedleri bizatihi necis değildir. Kur’ân’ın böyle ifadesi etmesi, Kur’ânî tecsim metodundan başka birşey değildir.[199]

En büyük pislik olan şirke ve şirkten kaynaklanan ve herbiri birer pislik olan günahlara dalmış olan müşriklerin bedenen temiz olmaları, kendilerini bu Kur’ânî hükümden kurtarmaz.

“Habisat habisler içindir”[200] ayetinin hükmünce, pis bir iç dünayaya sahip olan kâfirler ve müşrikler, pis şeylerden lezzet alırlar. Mesela, sütü değil şarabı severler, nikahı değil zinayı seçerler, helalden değil haramdan kazanırlar.

2. Temsil ve İrşat

İnsan çok zengin bir his dünyasına sahiptir. Sevinç, ümit, rağbet gibi teşvik edici; korkmak, çekinmek ürpermek gibi sakındırıcı; hoşlanmak, sevmek, kutsal tanımak gibi meylettirici hisleri vardır. Başarılı bir terbiyeci, kamil bir mürşid bütün bu hislere hitap etme­sini bilmelidir.[201] Kur’ân ayetlerine baktığımızda insanın bu pek zen­gin his dünyasının ihmal edilmediğini görürüz. Konunun belki de en çarpıcı misalini, Kur’ân’ın Allah yolunda infaka teşvikinde görebiliriz. Bakara suresinde 261. ayetten 266. ayete kadarki bölümde ardarda dört temsil vardır. Bu temsiller, Allah yolunda vermenin kat kat mükafatını, minnet ve eza ile vermenin neticesini gayet müessir bir şekilde anlatmaktadır. Şöyle ki:

a. Bire Yediyüz Mahsul

“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin meseli, bir dane meseli gibidir ki, yedi başak bitirmiş. Her başakta yüz dane… Allah dile­diğine daha da katlar. Allah Vasi’dir, Alim’dir.”[202]

Ayet, Allah yolunda infak edenlere bire yediyüz karşılık veri­leceğini toprağa atılan buğday danesiyle anlatmaktadır. Bu daneden yedi başak çıkmakta, her başakta yüz dane bulunmaktadır. Ancak Allah’ın mükafatı bire yediyüzle de sınırlı değildir. O, dilediğine daha fazla verebilir.

Ayet, şu manaya da işaret etmektedir: İnsanlar fesadı bertaraf edip ziraat ilmini ilerletecek olurlarsa, bu kadar mahsul alabilirler. O zaman “yeryüzünün erzakı bize yetişmiyor”

Ayet, şu manaya da işaret etmektedir: İnsanlar fesadı bertaraf edip ziraat ilmini ilerletecek olurlarsa, bu kadar mahsul alabilirler. O zaman “yeryüzünün erzakı bize yetişmiyor” diye kavga etmezler, “yetişmeyecek” diye ümitsizliğe düşmezler. Lakin misale dalıp ta asıl maksadı unutmamak gerekir. Maksat buğday toplamak değil, onları yerinde “fî sebilillah” (Allah yolunda) sarfetmektir. Bu ekinin hasılatı ise, asıl cennette biçilecektir.[203]

b. Kayaya Yağan Yağmur

“Ey iman edenler! Sadakalarınızı minnet ve eza (başa kakmak-gönül kırmak) ile boşa çıkarmayın! O kimse gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da, ne Allah’a inanır, ne ahiret gününe… Onun meseli, bir kaya meseline benzer ki, üzerinde biraz toprak var. Derken şiddetli bir sağnak üzerine iner de onu büsbütün topraktan mahrum bırakır… Öyleler kazandıklarından hiçbir şey istifade ede­mezler. Allah, kâfirler güruhunu doğru yola çıkarmaz.”[204]

Muhtaç insanlara yapılan yardım, minnetsiz, eziyetsiz yapılma­lıdır. Başa kakarak ve gönül kırarak yapılan yardımlar, sahibine bir sevap kazandırmayacaktır. Bunların hali şuna benzer: Bir kaya var, üzerinde de bir parça toprak. Şiddetli bir yağmur yağıyor. Her tarafın yemyeşil olmasına vesile olan yağmur, kaya üzerindeki bu azıcık toprağı da silip götürüyor, geriye ancak çıplak bir kaya kalıyor.

İşte, minnet ve eziyetle verilen bir sadaka, böyle bir taş üstüne atılmış tohum gibi zayi olur, gider.[205]

c. Tepedeki Bahçe

“Allah’ın rızasını aramak ve kendilerini Allah yolunda sabit kılmak için mallarını infak edenlerin meseli ise, bir tepedeki güzel bir bahçenin haline benzer ki, kuvvetli bir sağnak düşmüş de mah­sulünü iki kat/ kat kat vermiştir. Bir sağanak düşmese bile, ona az bir çisinti de yeter. Allah yaptıklarınızı görendir.”[206]

Bir önceki temsilde veren, fakat minnet ve eza edenlerin hali anlatılmıştı. Bu ayette ise, onun tam mukabili anlatılıyor. Her iki­sinde ortak yön sağanak halindeki yağmur. Fakat yağmurun geldiği yer neticeyi değiştiriyor. Üzerinde azıcık toprak bulunan bir kayaya yağmur geldiğinde onun az toprağını da silip süpürürken, aynı yağmur tepedeki bir bahçeye geldiğinde verimi kat kat artırıyor. İşte, muhtaç olanlara malından verme fiili de böyledir.

Hem minnet ve eziyet edenler, hem de Allah’ın rızasını arayanlar birşeyler vermektedir. Fiil aynı olmakla beraber netice bir değildir.

d. Kavrulan Bahçe

“Sizden biri arzu eder mi ki, kendisinin hurmalar ve üzümlerden bir bahçesi olsun (ağaçların) altından nehirler akmakta, bahçe içinde her türlü mahsüller var. Ve kendisine ihtiyarlık çöksün. Ayrıca bakıma muhtaç bir takım zürriyeti (yavrucakları) olsun. Derken o bahçeye ateşli bir bora isabet etsin de, o bahçe yanıversin. İşte Allah ayetlerini böyle anlatıyor, gerek ki düşünesiniz.”[207]

Ayet, güzel işler yapan birinin, bu işleri boşa çıkaracak riya, eza gibi fiiller de yapmasını ve kıyamet günü bu güzel işlerin sevabına en muhtaç olduğu bir durumda hiçbir faydasını görmemesini anlat­maktadır.[208]

Bu anlatım son derece etkili, hatırda kalıcı ifadelerle yapılmış. İşte, yaşlı bir adam. Cennet misal gayet güzel bir bahçesi var. Ancak bu adam tek başına değil. Bakması gereken elleri ermez, güçleri yetmez kimseler var. Bu durumda biri, birgün uyandığında ateşli bir bora ile o güzelim bahçenin yanıp kül olduğunu görse acısı ne kadar şiddetli olur? Kalbi nasıl gam ve kederle dolar? Çünkü, hem böyle güzel bir bahçeyi kaybetmiş, hem de çalışmıyacak bir durumda muhtaç kalmıştır. Kendini bile geçindiremez iken, bir de bakması gereken kimseler vardır.[209]

Hz. Ömer, sahabeye bu ayetten sorar. “Allahu a’lem” (Allah bilir) derler. Hz. Ömer böyle cevap verilmesinden hoşlanmaz “Böyle değil, “biliyoruz” veya “bilmiyoruz” deyin der. İbnu Abbas, “ey emiru’l-mü’minin der, ben bir şey biliyorum” Hz. Ömer, “söyle der, kendini küçük görme.” Bunun üzerine İbnu Abbas ayeti şöyle değerlendirir: “Bu, amel için getirilmş bir meseldir. Zengin biri iyilikler yapmış, fakat sonra şeytana uyup günahlara dalmış, böylece bütün iyiliklerini batırmış.”[210]

Beydâvî, ayetin genel muhtevası hakkında şu yorumu yapar: Ayet, sırrıyla melekut âleminde cevelan edip, fikren Cenab-ı Hakk’a yükselen birinin, gerisin geriye dönerek Allah’tan başkalarına iltifat ile çalışmasını heba etmesini temsil etmektedir.[211]

3. Temsil ve Cedel

Ehl-i imanla ehl-i küfür arasında çeşitli şekillerde devam edegelen mücadele, temsil alanında da cereyan etmektedir. Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Hz. Peygamber devrinde, O’nu zor durumda bırakmak için her türlü metodu deneyen ve her fırsatı kollayan müşrikler, Hz. İsa’dan bahis açılıp Hristiyanların O’na ibadet ettikleri medar-ı bahs olunca, buradan kendilerine bir pay çıkararak, aslında aleyhlerine olan durumu lehlerine göstermek isterler. Yani, “O’na ibadet edildiğine göre bizim ilahlarımıza hayli hayli ibadet edilir” derler. Bu münasebetle şu ayetler iner:[212]

“Meryemin oğlu bir mesel olarak ortaya atılınca, kavmin keyif­lenerek çığrıştılar. “Ya! dediler, bizim ilahlarımız mı hayırlı yoksa O mu?” Bunu sana sırf bir cedel olsun diye fırlattılar. Doğrusu onlar çok husumetli bir kavimdirler.”[213]

Ayetin iniş sebebi olarak şu olaya da yer verilir: “Siz ve Allah’ın madununda taptıklarınız cehennem odunusunuz”[214] ayetini du­yunca, İbnu Zebari isimli müşrik, “bu hüküm biz ve ilahlarımıza mı has, yoksa bütün ümmetlere mi?” diye sorar. Hz. Peygamber “bütün ümmetlere” deyince İbnu Zebari sevinçle “Ka’be’nin Rabbine yemin ederim seni mağlup ettim, der. Sen Meryem oğlu İsa’nın nebi oldu­ğunu iddia edip, O’nu ve annesini methetmiyor muydun? Sen de biliyorsun ki hristiyanlar o ikisine tapıyorlar. Yahudiler Üzeyr’e ve meleklere tapıyorlar. Eğer bütün bunlar ateşte iseler, biz ve ilah­larımız ateşte olmaya razıyız.” Onun bu sözleri, diğer müşriklerin de hoşuna gider, gülerler, gürültü çıkarırlar.[215]

Halbuki, ayette onların batıl davasına delil olabilecek hiçbir şey yoktur. Ayetteki “siz ve Allah’ın madununda taptıklarınız” ifadesinde yer alan “ma” sılası akıl sahibleri için olmayıp, cansızlar için kullanıl­maktadır. Sebeb-i nüzulün muhatapları ise, hayat ve akıl sahibi olmayan putlara tapmaktadırlar.[216]

Necran Hristiyanlarından bir grup Hz. Peygamberle konuşur­larken, Hz. İsa’nın babasız oluşundan hareketle O’nun ilahlığına delil getirmek isterler. Cenab-ı Hak bu konuda şu gerçeği bildirir:[217] “Şüp­hesiz Allah katında İsa’nın meseli Adem’in meseli gibidir.”[218] Yani “anne ve babasız yaratılmak Ademi ilah konumuna getirmediği gibi, babasız yaratılan İsa’nın da ilah olması gerekmez.”

Cenab-ı Hak, temsil hususunda da Hz. Peygamber’e ilahi te’yi­dini şöyle bildirir: “Onlar sana hangi meseli getirirlerse, biz sana ger­çeği ve en güzel tefsiri getiririz.”[219]

Mesela, eline çürümüş kemikleri alıp ufalayan ve ardından Hz. Peygamber’e “bunları kim diriltir?” diye kafa tutan hakkında şu ayetler nazil olur:[220]

“Görmedi mi o insan, biz onu bir nutfeden yarattık da, şimdi apaçık bir düşman kesildi. Yaratılışını unutarak bize bir de mesel getirdi. “Çürümüş kemikleri kim diriltir” dedi. De ki: Onları ilk defa inşa eden diriltir. Ve O, her türlü yaratmayı bilendir…”[221]

Konunun bir başka misalini şu ayette görmekteyiz:

“Onlardan öyleleri var ki Peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni dinler bir kulaktır’ diyorlar. De ki: Sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a inanır, mü’minlere güvenir ve iman edenleriniz için bir rahmettir. Allah’ın rasulünü incitenler için elim bir azap vardır.”[222]

Araplar casusa “ayn: göz” dedikleri gibi, her söyleneni dinleyip kanan sade-dil kimseye de “üzün: kulak” derler. Rivayete göre münafıklardan bir grup Hz. Peygamberi zemmetmiş. Haber Hz. Peygambere ulaşınca telaşlanmışlar. İçlerinden biri demiş: “Kork­mayın bir şey olmaz. O her söyleneni dinler bir kulaktır. Haberi ulaştıranı dinledi, rahatsız oldu. Biz de gider, özür dileriz, özrümüzü dinler, razı olur.”[223]

Ayette onların ayıplamak niyetiyle söyledikleri “kulak” ifadesi, başka bir mecraya kaydırılarak muhataplar ilzam edilmiştir. Yani, “evet O bir kulaktır. Lakin ne güzel kulaktır. Hayır ve rahmet kulağıdır. Bunlardan başkasını işitmez.”[224]

4. Temsil ve Sembolik Anlatım

Temsili bir nevi sembolik anlatım olarak görebiliriz. Mesela, ilim nur ile, cehalet karanlık ile, bilginler yıldızlarla, nifak bukelemun ile, cesaret arslan ile… sembolize edilir. Bunlara baktığımızda, benzetilen şeylerin benzeyen şeyleri hatıra getirdiklerini görürüz.

Sembol, “görülen bir surette görülmeyen bir hakikata işaret eder. Bu işaret, ruhun derinliğine, şuuraltındaki sahalarına kadar tesirler bırakıp birçok fikir ve duyguları uyandıracak kadar kuvvetlidir… Sembol, kutsal olanın iki tarafını, yani heybet ve korku uyandıran celal ile, hayranlık ve zevk bahşeden cemali ihtiva etmektedir.”[225] Bir hristiyan için haç’ı, bir müslüman için Kabeyi görmek, bu görü­lenlerin fevkinde engin ufuklar açar.

Trafik işaretleri, belli manaların sembolik ifadesinden ibarettir. Böyle bir anlatım, doğrudan ifadelerle anlatmaktan daha rahat, daha kalıcıdır.

Kur’ân-ı Kerim, getirilen bazı mesel ve temsillerde anlatılan olayın sadece bir temsil olduğuna “onların meseli şöyle birinin meseli gibidir” demek suretiyle dikkat çeker.[226]

Hamdi Yazır, meselenin bu yönüyle alakalı şöyle der: Zamanlar olmuş ki, önceki dinlerin makulatının ruhu, karinesiz temsiller ile ifham ve tamim edilmiş ve temsili, tersim ve tecsim ile timsaller de takip etmiş ve bu suretle ruhlar unutulup putlara, timsallere perestiş olunmuştur… Kur’ân ise, insan ruhunu meselden hakikata, temsilden tahkika terakki ettirmiş, tahkik ile temsil arasına karine-i zahire koyarak hak ile batılı birbirine karışmaktan korumuştur.[227]

“Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz”[228] diyerek putlara tapan cahiliye müşriklerinin durumu bu hakikate güzel bir misaldir. Onlar pencereden bakmak yerine pencereye bakmışlar; şekilden hakikata, lafızdan manaya geçememişlerdir.

Özellikle hac ibadeti pekçok sembollerle doludur. “Gerçekten Safa ve Merve Allah’ın şeairindendir”[229] ayeti bu noktada bize rehberlik etmektedr. Şeair, şiar kelimesinin çoğuludur. Şiar, alamet demektir. Allah’ın şeairi, Allah’a alamet olan şeyleri içine alır. Arafatta vakfe, tavaf, sa’y, şeytan taşlamak, kurban kesmek gibi hac menasiki, hep şeairdendir.[230]

Ayette geçen Safa ve Merve, Hz. Adem ve Havva’nın oturdukları, keza Hz. İbrahim’in hanımı Hacer’in su bulmak için gidip geldiği iki tepenin adıdır.[231] Bu iki tepe arasında hacıların sa’y yapmaları o olayları hatırlamaktır. Hac’da şeytan taşlamak “adüvv-i mübin” olan o apaçık düşmanı tahattura yöneliktir.

“Ka’be, mü’minlerin namazlarında kendisine yöneldikleri bir “teveccüh noktası”, bir kıblegah olmaktan öte, mutlak, kendisi hiçbir şeye benzemeyen, eşyaya varlık veren ve beşerî tefekkür burçlarını aşan yüce Allah’ın yeryüzündeki bir alameti, bir nişanıdır.”[232]

“Mü’min ile ka’be arasındaki münasebet insanın taştan mürekkep bir nesneyle olan münasebetini aşmakta olan dipdiri diriltici ve özlü bir ilişkidir.”[233]

Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de Ka’beden “beytim” diye de bahseder. Hz. İbrahim ve İsmail’e şöyle ahid verir: “Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rüku ve sücuda varanlar için Beytimi tertemiz bulundurun.”[234]

Kur’ân ayetlerinde Ka’beden “Beyt-i Atik” olarak da bahsedilir.[235] “Atik” kelimesi, hem “eski” hem de “hür” anlamında kullanılır.[236] Bu ikinci manaya göre Ka’be, hürriyetin, tam bağımsızlık ve kurtul­muşluğun tek gerçek simgesidir.[237] Şüphesiz bu kurtuluş herşeyden önce nefs-i emmarenin esaretinden ve şeytanın rezil istibdadından kurtulmak şeklinde tecelli edecektir. Zira gerçek hürriyet, Allah’a kul olmakla gerçekleşir. Ka’be bedenin kıblesidir. Ruhun kıblesi ise Allah’tır.

Şu ifadelerle, Ka’be’ye müteveccih bir mü’minin iç dünyasına bakabiliriz: “Müşahhas bir akis önce dikkatimizi çeker, ama hemen arka planı maverasını tecessüs ettiğimiz ruhî menzil, manevi derinlik… İçimizde kopan tasavvurlar, ifadeler, ruh ummanımızdaki kabarmalar, patlamalar, fırtınalar ve sükunet…”[238]

4. Mesel

“Mesel” kelimesi eş-benzer anlamındadır. Kendisinde garabet bulunan bedi’ sözdür. Bu garabet onu dillere destan yapmış, belde­lerde seyeran ettirmiştir.[239]

Meselde temel umde olan garebet[240] onun diğer sözlerden farklı olması demektir. Bu özelliği sebebiyle, mesel dillere destan olur, ağızdan ağıza, nesilden nesile yayılır gider. Sözgelimi Hz. Musa ile Firavunun mücadelesi dillere destan olduğundan hemen her devirde kendilerine atıfta bulunulmuştur. Mesela 1980 sonrasında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi seçmeli olmaktan çıkarılıp zorunlu derslerden kabul edilince, bundan rahatsızlık duyan gazetecilerden biri şu yorumu yapar: “Bu, Firavnun kucağında Musa’ların büyümesi demektir.”

Kendisinde garebet olan her hayret verici hal, sıfat veya kıssa için “mesel” tabiri kullanılır.[241] Mesela, Hz. İsa’nın babasız yaratılışı ile ilgili olarak “Şüphesiz Allah katında İsa’nın meseli Adem’in meseli gibidir.”[242] denir. Burada söz konusu olan her iki peygamberin hayret verici halleridir. Zira, Hz. Adem anne-babasız olarak doğrudan topraktan yaratılmış, Hz. İsa ise, sadece anne ile dünyaya gön­derilmiştir. Ra’d 35 ve Muhammed 15. ayetlerde “müttakilere va’do­lunan cennet’in meseli şöyledir…” denilmekte ve ardından cennetin hayret verici tavsifi yapılmaktadır. Kehf suresinde anlatılan iki kişinin hayret verici maceraları ve Yasin suresinde anlatılan “Ashab-ı Karye”nin durumları, meselin kıssalar için kullanımına birer misaldirler.[243]

Mesel ve temsil, aslında aynı kökten gelir. Her mesel, aynı zamanda bir temsildir. Ancak her temsil mesel değildir. Temsil şöhret bulup yaygınlaşınca mesel olur.[244] Temsilde olduğu gibi, meselde de asıl teşbihtir.[245]

Bir de edebiyatımızda kullanılan “irsal-i mesel” san’atı vardır. İrsal-i mesel, gerçekte bir teşbihtir. Ancak bu teşbih çok yönlüdür.[246] İrsal-i mesel, vaktiyle bir olay veya tecrübe münasebetiyle söylenmiş olup, “atalar sözü” diye dilden dile dolaşan güzel sözlere denir. “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfler de yer” sözü böyle bir irsal-i meseldir.[247]

Nice nimetlere mazhar insanların bu nimetlerin farkına var­madıklarını ifade ederken, “ol mahiler ki derya içredür, deryayı bilmezler” demek; yapılan iyiliğin asla unutulmayacağını söylerken, “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözünü hatırlatmak; hocalara hürmetten bahsederken, “bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” vecizesini söylemek, irsal-i mesele birer örnektir. Keza,

“Mangal kenarı kış gününün lâlezarıdır.”

“Gök gürlerse az yağmur yağar.”

“Kurt dumanlı havayı sever.”

“Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vurur.”[248] ifadeleri de birer irsal-i meseldir.

Namık Kemal’in şu ifadeleri, güzel birer irsal-i meseldir:

“Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma.

Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr u kıymetten.

Muini zâlimin dünyada erbab-ı denaettir

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insafa hizmetten.”[249]

Yani, şanlı milletimiz şu anda zor durumlarda olsa bile, yere düşmüş bir cevher gibidir. Cevher yerde iken yine kıymetlidir. Zâlimlerin şu dünyada yardımcıları, alçak insanlardır. İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan, ancak köpektir.

Ziya Paşa’nın Bendleri de birer irsal-i mesel niteliğindedir. Mesela,

“İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”[250]

Yani, akıl terazisi her meseleyi tartamaz. Bazı meseleler aklın idrak boyutunu aşar.

“Bed asla necabet mi verir üniforma?

Zerdüz palan vursan eşek yine eşektir.”[251]

Yani, asaleti olmayan insanlara üniforma bir şeref kazandırmaz. Merkebin palanı altından bile olsa, o yine merkeptir.

Son olarak Selahaddin Şimşeğin herbiri birer vecize olan cümlelerinden bazılarına bakalım:

“Yanlış yazılacak seneleri silmeye ihtiyarlığın silgisi yetmez. Hayat, ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır.”

“Engel olunmayan kötülük engel olunamaz olur! Ejderhalar doğduklarında yavruydular!”

“Düşmanın açık bıraktığı kapılar onun istediği yere çıkar. Örümcekler kendi ağlarına takılmazlar.”

“Sonuçlar birikimlerin çocuğudur. Boş bardağı hiçbir damla taşıramaz.”[252]

Bu tarz meseller, kolay hatırda kalan birer vecize olarak halkın dilinde yerleşir, günlük hayatta sıkça kullanılır. Bu zaviyeden Kur’ân’a baktığımızda, çok çarpıcı ifadeler karşımıza çıkmaktadır. Veli Ulutürk’ün ifadesiyle, “bazı ayetler gayet veciz, şümullü mana­lara sahip ve halk tarafından kolayca söylenebildikleri için müslü­manlar arasında dilden dile dolaşarak ‘el-Meselü’s-Sair’ yani atasözü veya deyim halini almıştır.”[253] Bunlara “kamin emsal” diyenler de olmuştur. Şimdi bunlardan bazılarına kısaca bakmaya çalışalım:

1. “Kötü tuzak, ancak sahibinin başına geçer.”[254]

Kur’ân-ı Kerim, bu ifadeyi peygamberlere karşı kibirlenen, hile ve tuzak hazırlayanlar için kullanmıştır. Bununla, “başkasına çukur kazan, içine kendi düşer” manası ifade edilmektedir.[255]

2. “Evlere kapılarından gelin.”[256]

Hz. Peygambere ayın önce ince bir hilal olması, gittikçe kalınlaşıp dolunay haline gelmesi ve ardından tekrar incelip ilk başlangıç haline gelmesinin sebebini sorarlar.[257] Bu münasebetle inen ayette şu cevap verilir:

“Sana hilalin durumlarından soruyorlar. De ki; Onlar insanların muameleleri ve hac için vakit ölçüleridir. Bununla beraber iyilik evlere arkalarından gelmeniz değildir. Lakin iyilik, haramlardan sakınanın iyiliğidir. Evlere kapılarından gelin…”[258]

Ayet, bir cihetle mesel manası taşımaktadır. Yani, “bu halinizle siz kapıyı bırakıp eve arkadan gelene benziyorsunuz. Meselelerinizi ter­sinden yapmak bir iyilik değildir. İyilik takvadadır” mesajı verilmek­tedir.[259] Zira, Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiğ gibi, Rasulullah’a astro­nomi sorusu sormak, İlahi hikmet ve hükümleri beyan ve tebliğ için, gönderilmiş bulunan peygamberi -haşa- bir gökbilimci ve Kur’ânı bir astronomi kitabı yerine koymak ve fen bilimlerinin maksatlarıyla nübüvvet ilminin gereklerini ayıramamak, işe tersinden başlamak demektir. Dolayısıyla “siz böyle yapmayın, evlere kapı­larından gelin! İşlere doğru yol ile, layıkı vechile girişin, aksilik etmeyin. Bir sual sorarken de halinizi bilin, melayani ile uğraş­mayın!”[260] mesajı verilmiştir.

3. “Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır.”[261]

Ayet, Hz. Peygamberin azatlı kölesi Zeyd b. Harise münasebe­tiyle veya zıhar olayına bir cevap niteliğinde gelmiş olmakla bera­ber, aynı zamanda bir irsal-i mesel özelliği de taşımaktadır.[262] Şöyle ki:

Zeyd b. Harise, Hz. Peygamberin azatlı kölesidir. Hz. Pey­gamber, peygamberlik şefkatiyle O’na “oğlum” diye hitap etmekte ve sahabiler de Hz. Zeyd’i Peygamberin oğlu olarak çağırmaktadır. Hz. Peyamber, Zeyd’i Zeyneb’le evlendirir. Zeyd, Zeyneb’le imtizaç edemeyince onu boşar. Hz. Peyamber, Zeyneb’le evlenince bazıları oğlunun boşadığı hanımla evlendi” şeklinde yaygara yapacak olurlar. Bu münasebetle inen ayetlerde “Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır” ifadesi de yer alır. Yani, “Bir insan için iki kalp olmadığı gibi, bir çocuk için iki baba olamaz.”

Zıhara cevap niteliğinde olmasına gelince: Zıhar, bir adamın hanımını annesine benzetmesidir. Zıharda “Anam bana nasıl haram­sa, sen de bana öyle haramsın” telakkisi söz konusudur.[263] Araplarda yaygın olan bu adetin düzeltilmesi sadedinde “Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır. Ve kendilerinizden zıhar yaptığınız zevcelerinizi analarınız kılmamıştır. Evlatlıklarınızı da oğullarınız kılmamıştır.”[264] ayeti hükmü beyan edilmiştir. Yani, “bir adam için iki kalp olmadığı gibi, zıharda bulunduğu kadın da annesi olamaz.”

“Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmamıştır” ifadesi, Kur’ân’ın evrensellik özelliğinden hareketle bir irsal-i mesel olarak da yorum­lanabilir. Mesela bu ifade, “iman ile inkar bir gönülde birleşmez” manasını te’kiden kullanılabilir.[265] Zira, bir kalpte birbirine mugayir iki inanç bir arada bulunamaz.[266]

Bursevi’nin yorumuyla: “Kalp sadece muhabbet için yaratılmıştır. Kalp bir olduğuna göre muhabbet de birdir. Dolayısıyla kalb, gerçek mahbub olan Allah’tan başkasının muhabbetine elverişli değildir. Kalıp ve kalbiyle dünya ile meşgul birisi, ahiret sevgisi, Allah sevgisi iddiasında bulunsa davasında yalancıdır.”[267]

Kur’ân-ı Kerim ayetlerinde irsal-i mesel olarak değerlendirebile­ceğimiz daha nice ayetler vardır. Nümune olarak bir kısmına dikkat çekmek istiyoruz:

-“İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir.”[268]

-“Her bilenin fevkinde bir bilen vardır.”[269]

-“Kötülüğün karşılığı misli bir kötülüktür.”[270]

-“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe ulaşamazsınız.”[271]

-“Kim bir kötülük işlerse onun karşılığını görür.”[272]

-“Hoşlanmadığınız bir şey hakkınızda hayırlı olabilir.”[273]

-“Nice az topluluklar, çok topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmiştir.”[274]

-“Allah hiçbir nefse kaldıramıyacağı şeyi yüklemez.”[275]

-“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[276]

-“Herkes kendi haline göre hareket eder.”[277]

-“Her hizip kendilerindekine güvenmektedir.”[278]

Mesel kelmesinin çoğulu “emsal”dir. Kur’ân’ın her tarafında saçılmış inciler misali bulunan emsal, onun i’cazının esrarından bir sırdır.[279] Emsal, birer fikir hazinesi ve o fikirlerin neşir vesilelerin­dendir.[280] Avamdan olan kimselerin bile kolayca hatırında kaldığın­dan, emsal için “hikmet-i avam” ve “felsefe-i umum” denilmiştir.[281]

Hz. Peygamber, emsale de temas eden bir sözünde şöyle der:

“Kur’ân beş vecih üzere inmiştir: Helal, haram, muhkem, müte­şabih ve emsal. Helalle amel edin. Haramdan kaçının. Muhkeme tâbi olun. Müteşabihe iman edin ve emsalden ibret alın.”[282]

Başlıca Emsal Kitapları

Pek çok emsal kitabı yazılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

a- Tefsir Alanında

El- Emsalü’l-Kamine fi’l-Kur’ân, Hüseyn b. Fadl

El- Emsal, Hakim Tirmizi

Emsalü’l-Kur’ân, Ebu Abdurrahman es-Silmi en-Nisaburi

Emsalü’l-Kur’ân, Hasen Ali b. Muhammed el-Maverdi

Emsalü’l- Kur’ân, İbnu Kayyim el-Cevziye

Emsalü’l- Kur’ân, Mahmud b. Şerif

Muhadarat fi Emsali’l-Kur’ân, Emin Hûli

El-Mesel fi’l-Kur’âni’l-Kerim, Münir Kadı

El-Emsal fi’l-Kur’âni’l-Kerim, Muhammmed Cabir Feyyaz

El-Emsalü’l-Kur’âniyye, Muhammed Bekir İsmail

Delalatu’l-Emsal fi’l-Kur’âni’l-Kerim, Mahmud B. Şerif

Es-Suretu’l-Fenniyye fi’l-Meseli’l-Kur’ânî, Muhammed Hüseyin Ali Sağir

El- Emsal ve’l-Misl ve’l-Mesülat fi’l-Kur’âni’l-Kerim, Semi’ Atıf Zeyn

Emsal ü’l-Kur’ân, Abdurrahman Hasen Habenneke Meydani

Darbu’l-Emsal fi’l-Kur’ân, Abdülmecid Beyanuni

El-Emsal fi’l- Kur’ân, Şerif Mansur b. Avn Abdali

Kur’ânda Temsilî Anlatım, Veli Ulutürk

b- Hadis Alanında

Revaiu’l-Beyan Fi Emsali’n- Nebeviyye, Mahmud Seyyid Hasen

Emsalü’l-Hadis, Abdülmecid Mahmud

Et-Tasviru’l Fennî fi’l-Hadisi’n-Nebevi, Muhammed Lütfi Sabbağ

El-Emsalü’n-Nebeviyye ve Hikemüha, Ali A. Fettah Ali

c- Osmanlıca

Türkî Durub-u Emsal, Ahmet Vefik Paşa

Emsal, Şemseddin Sami

Durub-u Emsal, İzzet Hamid

Durub-u Emsal-i Osmaniye, Şinasi

5. Kur’ân’daki Teşbih ve Temsillerin Özellikleri

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan teşbih ve temsillere baktığımızda, bazı özellikler taşıdıklarını görürüz. Mesela:

1. Kur’ân’daki emsal, hem hüküm hem hikmettirler.

2. Sahih, makbul, mütefavit manaları cem ederler.

3. Lafzen veciz, manen mu’cizdirler.

4. Beşerin farklı seviyedeki fehim ve idraklerine hitap eden birer cevamiu’l kelimdirler.[283] İnsanda hem fikir hem de his yönü vardır. Fikre hitap eden mücerred ifadelerden avam pek yararlanamazlar. Bu mücerred fikirler, temsillerle halkın seviyesinden daha rahat anlatılabilir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in tamamı insanların akılları seviyesinden hitapla dolu “tenezzülat-ı İlahiye”den ibarettir.

5. Gerçek hayattan alınmış olup, nevadirden veya dar bir çevrede yaşanmış olaylardan değillerdir.[284]

Yani, hemen herkes tarafından bilinip anlaşılabilecek sinek-örümcek gibi varlıklarla misaller getirilmiştir.

6. Getirilen bazı mesel ve temsillerdeki hakirlik, belağata zıt ol­madığı gibi, aksine belağatın gereğidir. Mesela, ilmiyle amel et­meyenlerin kitap yüklü merkebe,[285] Allah’tan başka dostlar edi­nenlerin, evlerin en zayıfı olan örümcek evinden meded bek­leyenlere benzetilmesi,[286] konuyu gayet çarpıcı ve etkili bir şekilde ifadeye yardım etmektedir. Bu sırrı anlamayan müşrikler bunu tenkit konusu yapmışlar, yahudiler ise gülmüşler “bu Allah kelamına benzemiyor” demişler.[287] Halbuki, temsil getirilecek şey azim olursa temsil de azim olur. Hakirse hakir olur. Mesela, hak gayet açık olduğundan ziya ve nurla, batıl ise bunun aksi olduğundan zulmetle temsil edilmiştir.[288]

Bu münasebetle, Cenab-ı Hak şu gerçeği bildirir:

“Şüphesiz Allah bir sivrisinek, hatta daha üstününü (daha küçük veya daha büyüğünü) mesel olarak getirmekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o şüphesiz haktır, Rablerindendir. Amma küfre saplananlar “Allah böyle bir meselle ne murat etmiş?” derler. Allah onunla birçoklarını şaşırtır. Yine onunla birçoklarını yola getirir. Onunla şaşırttıkları, fasıklardan başkaları değillerdir.”[289]

Allah sinek gibi küçük varlıkları yaratmaktan çekinmediği gibi, onlarla misal vermekten de çekinmez.[290] “Allah’ın kudretine nazaran arş ve sivrisinek eşittir. Yoksa, arşı yaratmak O’nun kudretine daha zor, sivrisineği yaratmak daha kolay değildir.”[291]

6. Müteşabihat

Müteşabihat konusu bir cihetle meselemizle ilgilidir. Zira müteşa­bih kelimesi teşbihle aynı kökten gelmektedir ve onda da bir nevi benzetme vardır. Bu çok geniş konuyu, biz burada bizi ilgilendirdiği kadar ana hatlarıyla ele alacağız. Şöyle ki:

Kur’ân’ın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısım ayetleri müteşa­bihtir. Muhkem, manaya delaleti vazıh olan; müteşabih, manaya delaleti kapalı olan ayetler için kullanılır.[292] Muhkemin te’vili bilinir, mana ve tefsiri kolay anlaşılır. Müteşabihte ise, işkal ve tereddüt vardır. Mananın çok vecihlere ihtimali söz konusudur. Muhkem asıl, müteşabih fer’dir.[293] Yani muhkem ayetler, Kur’ân ağacının kökü, müteşabih ayetler ise, o ağacın dalları durumundadır.

Cenab-ı Hak, şu ayette muhkem ve müteşabihin esaslarını bildirir:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir, bunlar Kitab’ın anası (esası)dır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalb­lerinde şüphe bulunanlar, fitne niyetiyle ve te’viline gitmek için müteşabih ayetlere uyarlar. Halbuki onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde rasih (kökleşmiş) olanlar “ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Bunları ancak akıl sahibi olanlar düşünürler.”[294]

Müteşabihattan bahseden bu ayetin bizzat kendisinde bazı teşbihler bulunmaktadır.

“Ümmü’l Kitab” (Kitabın Anası)

Bu ifade ‘Kitabın aslı – esası’ manasını Kitabın Anası şeklinde bildirir. Nasıl ki çocuk anasıyla alakalıdır, başı daraldığında ona sığınır. Onun gibi, diğer ayetler de bu Ana Kitaba tabi ve onunla alakadardırlar.[295]

İlimde Kökleşenler

Bu ifade, yere kök salmış sağlam bir ağacı hatıra getirir. Bazı ağaç böyle köklüdür. Bazı ağaç ise ufak bir rüzgarla savrulacak şekilde köksüzdür. Ayette müteşabihata muhatap olacak bilginler, köklü bir ağaca benzetilmiştir.

Müteşabih ayetler, aklı işlettirmek, taklid zulmetinden kurtarmak içindir. Muhataplarına, köklü bir anlayışa ulaşmaları için, lugat, fıkıh gibi ilimlerin tahsiline lüzum hissettirir.[296] Bu tür ayetler, insan aklının daha çok çalışmasını sağlamış, adeta onu aklını kullanmaya zor­lamıştır.[297]

İbnu Kuteybe bu konuda şöyle der: Kur’ânın manaları açık olsaydı, onları bilmekte alim ve cahil eşit bulunsaydı insanlar arasında biribirine üstünlük batıl olur, imtihan olmaz, yorum ortadan kalkardı. Halbuki, ihtiyaç insanı fikre ve çözüm yolları aramaya sevkeder. Kafi görmekle ise, acz ve düşüncesizlik ortaya çıkar. Bilge kişiler şöyle demişlerdir: “Zenginliğin aybı düşüncesizlik, fakirliğin fazileti arayışa sevketmesidir.”[298]

Müteşabihat ufuk açıcıdır. Ulaşılan her ufuktan ilerde bir başka ufuk kendini gösterir. Böylece, idrak bir ufuktan bir başka ufka açılır, düşünce monotonluktan kurtulur, Kur’âna yönelenler “ufuk-u âlâ”ya doğru yol alırlar.

Müteşabih ayetler hususunda iki yol izlenmiştir:

1. Selef “bunlara inanmalı, fakat onların gerçek bilgisini Allah’a havale etmeli” der.

2. Sonra gelenler ise, zahiri anlamına yormak mümkün olmayan ayetleri te’vil cihetine giderler.

Selef bilginleri müteşabihle ilgili Al-i İmran suresi yedinci ayette “… onun tevilini ancak Allah bilir” kısmında dururlar. “Ve ilimde râsih olanlar…” kısmını müstakil cümle kabul ederler. Müteşabihatı te’vil edenler ise, “…Onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde rasih olanlar (bilir)” şeklinde vakıf yaparlar.[299]

Kanaatimizce bir orta yol bulmak mümkündür. İlimde kökleşmiş olan rasihun’un bütün müteşabihatı bilmesi elbette mümkün değildir. Ama bazı müteşabihatı bilmeleri ve salt imanın ötesinde, bu müteşabihatla ilgili bazı yorumlarda bulunmaları hiç de garipsenecek bir durum değildir. Sadık Kılıç’ın ifadesiyle “müteşabihatın bir kısmını ilimde nüfuz kesbedenlerin bilmesi, ilme ve insanlığa çok görül­memelidir.”[300] Müteşabih ayetler sadece iman edilmek için değil, aynı zamanda anlaşılmak için gelmiştir. İslâmî düşüncenin inkişafı, müteşabihatın muhkem ayetler rehberliğinde yorumuyla gerçek­leşecektir.

“Doğrusunu Allah bilir” kaydıyla “bu müteşabih ayetten murat bu olabilir” diye göstermek, “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa bazı kalblerde kilitler mi var”[301] ayetinin mucibince amel etmektir. Müteşabihatı bütünüyle yorum dışı bırakmak ise, aynı surede beş defa tekrarlanan “Biz Kur’ân’ı zikr (öğüt) için kolaylaştırdık. Yok mu düşünen?”[302] ayetine aykırıdır.

Şimdi misal olarak bazı müteşabih ayetlere bakmaya çalışalım:

a. Allah’ın Eli

“Şüphesiz sana biat edenler ancak Allah’a biat ederler. Allah’ın eli onların elinin üstündedir.”[303]

Ayet Hudeybiye Seferiyle alakalıdır. Umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber ve ashabı, Hudeybiye mevkiinde durdurulur, Mekke’ye girmelerine izin verilmez. Hz. Osman elçi olarak Mekke’ye gönderilir. Hz. Osman’ın gelişi gecikir ve hatta öldürüldüğü hakkında bir şayia çıkar. Bunun üzerine Hz. Peygamber ashabından biat alır.[304] Biatta Hz. Peygamberin eli yukardadır. Ashabının O’na biatı, üstteki ayetin hükmüyle Allah’a biat olarak değerlendirilmiştir. Zemahşerinin de belirttiği gibi, ayette “tahyil” metodu vardır. Allah elbette azalardan, maddi sıfatlardan münez­zehtir. Mana şudur: Peygamberle akid yapmak Allah ile akid yap­mak gibidir.[305] Nitekim şu ayet buna dikkat çeker: “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.”[306]

Ayette geçen “Allah’ın eli” ifadesi Müşebbihe ve Mücessime tarafından maddi, mücessem bir el olarak anlaşılmak istenmişse de cumhur böyle yorumlamaktan kaçınmıştır. Zira “devletin eli” dedi­ğimizde nasıl mücessem bir el anlaşılmazsa, “Allah’ın eli” dediğimizde de anlaşılmamak lazım gelir. “Allah’ın eli” ifadesi, Allah’ın kudreti, yardımı, nimeti, koruması, kahr ve galebesi tarzında yorumlan­mıştır.[307]

b. Rahman’ın Arşı

“Rahman arşa istiva etti.”[308]

Arş ile ilgili ayetler, hakkında en fazla konuşulan müteşabihat­tandır. Arş, kelime olarak, taht anlamındadır.[309] Esasen “sakf” demektir ki, bir binanın veya yerin ulvi muhitini teşkil eder. Çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren herşeye de ıtlak olunur.[310]

“Arş” kelimesi Kur’ân’da yirmialtı defa geçer. Bunlardan yirmibiri Allah’ın tasarrufuyla, beşi de beşerî arşla ilgilidir. İnsanların arşından bahseden bu beş ayetten biri Hz.Yusuf’un, dördü de Belkis’in tahtı ile alakadardır.[311]

Mücessime, Arş’ı cismani bir taht ve Rahman’ın Arş’a istivasını maddi bir oturuş olarak anlamak istemişlerse de, ilgili ayetlerin bu tarz yorumu Kur’ân’ın esaslarına, muhkematına aykırıdır. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “aklen ve şer’an pek büyük bir cehalettir.”[312] Keza, Hamele- Arş’tan bahseden ayetlerden hareketle, İlahi Arşı meleklerin omuzuna yükleme gayreti, haktan inhiraftır. Arş, genelde müfesirler tarafından ilahi saltanattan kinaye olarak değerlendirilmiştir.[313]

Yani, nasıl ki bir hükümdar tahtına oturur, emir ile ülkesini idare ederse, Cenab-ı Hak dahi, emir ve iradesiyle alemde hükmeder, tasarrufta bulunur. Bu konuda Hamdi Yazır şu açıklamaları yapar:

“Arşta cismiyetin zaruriyeti iddia olunamaz… Bir hükümdarın tahtına cülus edip kurulması mefhumunda bile asıl maksud olan mana, cismanî bir cülus değil, hükümdarlık sıfatıyla ittisafıdır. Bu öyle bir manadır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde kıyamını ifade eder ve bir hükümdarın tahtında istikrarı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hakimiyetinde devam ve bekası demek olur.”[314]

“Arşa hamele olan (Hamele-i Arş) ve Arş’ın etrafında olanlar, hamd ile Rab’lerini tesbih ederler ve O’na inanırlar.”[315] ayetini Mücessime kendi görüşlerine delil olarak kullanır. Müfessir Zemah­şeri, ayetle ilgili şu yorumda bulunur:

“Şayet Allah Arş’a oturmuş olsaydı Hamele-i Arş ve Arşın çevresinde olan melekler O’nu görürlerdi. Ayetin “Ona inanırlar” kısmı, durumun böyle olmadığına bir tenbihtir.”[316]

Fahreddin Râzî bu yorumla ilgili olark şöyle demekten kendini alamaz: “Allah Keşşaf sahibini rahmetine mazhar kılsın. Kitabında sadece bu nükte bile olsa, ona fahr ve şeref olarak kafi gelirdi.”[317]

c. İlahi Kalem

“Kalem’e ve onların yazdıklarına yemin ederim.”[318]

Ayette, “onların yazdıklarına” ifadesinin, Ademoğullarının amel­lerini yazan melekler veya doğrudan insanlar olduğu söylenmiştir.[319] Melekler insanların amellerini yazdıkları gibi, insanlar da kalem vasıtasıyla devamlı birşeyler yazmaktadırlar. Hatta, şairler bu ayetle istidlalde bulunarak kalemleriyle iftihar etmişler, kalemi kılıçtan üstün görmüşlerdir.[320]

Ancak Hz. Peygamber kalem’in bir başka yönünden bahseder. Allah’ın en önce kalem’i yarattığını söyler ve “nurdan bir kalemin nurdan bir levhaya, olacak herşeyi Allah’ın emriyle yazdığını” bildirir.[321] Bu İlahi kaleme “kader kalemi” denilmiştir.[322] Şu kainat, kader kalemiyle yazılan muhteşem bir kitaptır.

Bu son misalde de görüldüğü gibi, müteşabihat düşünce ufku­muzu açmakta, çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz bir kelime bile, birden bizi farklı bir mana boyutuyla karşı karşıya getirebilmektedir.

7. Hadislerde Teşbih ve Temsil

“Arab’ın en fasih konuşanıyım”[323] diyen Hz. Peygamber, ifa­delerinde sıkça teşbih ve temsile başvurmuştur. Nümune olarak bunlardan bazılarını nakletmek istiyoruz:

“Cennet bahçelerine uğradığınızda istifade edin!

-Cennet bahçeleri nedir ya Rasulallah?

-İlim meclisleri.”[324]

“Çöplükte biten çiçekten kaçının!

-O nedir ya Rasulallah?

-Kötü nesepten gelen güzel kadın!”[325]

“Bilir misiniz müflis kimdir?

-Bizde müflis, parası-malı olmayana denir.

-Ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününe namaz-oruç-zekatla gelir. Ama şuna sövmüş, buna iftira etmiş, falanın malını yemiş, filanın kanını akıtmış, bir başkasına vurmuştur. Bu adamın hasenelerinden o adamlara verilir. Hesabı bitmeden haseneleri bittiğinde, zulmettiği şahısların hatalarından alınıp bu adamın kefesine konulur. Sonra da cehenneme atılır.”[326]

“Ateşin odunu yemesi gibi, haset de haseneleri yer, bitirir.”[327]

“Bana haber verin bakayım! Sizden birinin kapısı önünde bir nehir olsa, orada günde beş defa yıkansa, üzerinde hiç kir kalır mı?

-Kalmaz ya Rasulallah

-İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah onunla hataları affe­der.”[328]

“Ağaçlar içinde yaprağını dökmeyen biri vardır. İşte, mü’minin meseli ona benzer… O hurma ağacıdır.”[329]

“Zekat İslam’ın köprüsüdür”[330]

“Oruç kalkandır”[331]

“Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız yolunuzu bulur­sunuz.”[332]

“Ümmetimin alimleri Beni İsrailin peygamberleri gibidir.”[333]

“Mü’minler birbirlerine karşı ilgilenmekte, şefkat göstermede bir cesed gibidirler. Cesedin bir azası rahatsız olduğunda diğer azalar uykusuzluk ve ateşin yükselmesi şeklinde etkilenirler.”[334]

II. BÖLÜM

İLAHİ GERÇEKLERİ İFADEDE

TEŞBİH VE TEMSİL

“İlahi gerçekler” ifadesiyle Cenab-ı Hakk’ın zat, sıfat, isim ve tasarruflarını kastediyoruz. “O’nun misli gibi bir şey yokur. O Semi’dir, Basirdir”[335] ayeti Cenab-ı Hakk’ın zatı itibariyle misli olmadığını beyan eder. Bununla beraber O, işitendir, görendir. “Ahirete inanmayanlar için kötü mesel var. Allah için ise, en güzel mesel.”[336] ayeti ise, Allah için meseli kabul eder. Demek Cenab-ı Hak için misil almamakla beraber, mesel vardır. Yani, O’nun dengi hiçbir şey yoktur. Ama O’nun tasarruflarına O’nun şanına uygun misallerle bakılabilir.

Ayette geçen “en güzel mesel “(el-meselü’l-e’lâ) ifadesi, “Allah” deyince O’nun lazımı olan en güzel sıfatları nazara verir. “Kafir” deyince acz kusur, cimrilik, muhtaç olmak gibi kötü sıfatlar hatıra gelir. “Allah” dediğimizde ise, vacibu’l-vücut olmak, mutlak ğına, sınırsız cömertlik, yaratılmışların özelliklerinden münezzeh oluş gibi iyi sıfatlar söz konusudur.[337] Keza, herşeye yeten bir kudret, herşeye şümullü bir hikmet gibi hayret verici sıfatlar şeklinde de tefsir edilmiştir.[338]

Allah için en güzel meselin olduğunu bildiren üstteki ayetle, “Allah’a emsal getirmeyin”[339] ayeti ilk nazarda birbirini nakz eder görülür. Halbuki, “Allah’a emsal getirmeyin” ayeti, “O’nu başkalarına kıyıslamayın, O’nu mahlukatına benzetmeyin” manası taşır.[340] “Yara­tan, yaratamayana benzer mi?”[341] ayetinin de belirttiği gibi, Halık ile mahluk arasında bir benzerlik söz konusu değildir. Fakat, her ne kadar tamam-ı mahiyette muhalif de olsa, mahiyetten hariç olarak bazı sıfatlarda iştirak mümkündür.[342] Yani, bazı mesel ve temsillerle Cenab-ı Hakk’ın sıfat, isim ve tasarruflarına bakılabilir. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın kainattaki tasarrufu, bir padişahın tahta oturup memleketi idare etmesi misaliyle anlatılsa, daha kolay anlaşılır. Nitekim, “Rahman arş’a istiva etti”[343] ayeti genelde bu şekilde tefsir edilmiştir.[344]

1. Tevhid’i İfadede Teşbih ve Temsil

Şu ayet, Cenab-ı Hakk’ın yegane yaratıcı olduğunu gayet haş­metli bir üslupla beyan eder:

“Ey insanlar! Bir mesel getirildi, şimdi ona iyi kulak verin! Haberiniz olsun ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınızın hepsi toplansalar bile, bir sinek yaratamazlar. Şayet sinek onlardan birşey kaparsa, onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de zayıf istenen de!”[345]

Ayette hem batıl mabutların zaafına dikkat çekilmiş, hem de böyle zayıf şeylere tapan müşrikler kınanmıştır.[346]

Ayette bir başka varlıkla değil de, sinekle mesel yapılması bu hayvanın hem son derece bol, hem de gayet zayıf nahoş olma­sından dolayıdır. Yani, “Allah’tan başka taptıklarınız böyle en zayıf, en hakir bir canlıyı yaratamazlar. Değil bir sinek yaratmak onun putlardan birşey alışına engel olamazlar. Böyleleri nasıl ilah, mabud olur, kendilerine itaat edilir?”

Rivayete göre müşrikler putların önüne yemek koyuyorlar, sinek de gelip yiyordu.[347] Ayetin “isteyen de zayıf istenen de” kısmı iki şekilde açıklanmıştır:

a. Puta tapanlar da zayıf, taptıkları put da zayıf.

b. Sinek de zayıf, sineğin musallat olduğu put da.[348]

Benzeri bir durumu şu ayette görmekteyiz.

“Tuttular da Allah’tan başka bir takım ilahlar edindiler; güya yardım olunacaklar! Onların onlara yardıma güçleri yetmez. Onlar ise, onlar için hazırlanan askerler!”[349]

Putlar mı puta tapanlara asker, yoksa puta tapanlar mı putlara hazır kıta asker? Ayetin ifadesi, her iki manaya da gelebilecek bir üslupla gelmiştir. Her ikisinin de kastedilmesi mümkündür diyebiliriz. Çünkü bir cihetten putlar, puta tapanların önünde adeta elpençe divan durmaktadırlar. Diğer yandan da, puta tapanlar aynı şekilde putların önünde beklemektedirler.[350]

Her türlü şirk şaibesinden uzak tevhid eksenli bir hayat modeli, Kur’ân’ın en temel bir hedefidir. Bu hedefi gerçekleştirmek için Cenab-ı Hak muhtelif temsiller verir. Mesela,

a. Çok Efendili Köle

“Allah şunu bir mesel yapmıştır: Bir adam var, bir takım şerikler onda birbirleriyle çekişiyorlar. Bir adam da sadece bir adamın. Hiç bu ikisinin meseli bir olur mu?…”[351]

Ayet, müşrik ve muvahhid için bir mesel olarak değerlendiril­miştir.[352] Râzî, ayetin çizdiği tabloyu şöyle açıklar: Bir köle. Ara­larında ihtilaf olan pekçok şerik bunda ortaklar. Herbiri “benim kölem” diyor, isteklerini yaptırmak için onu kendine çağırıyor. Köle ise ne yapacağını şaşırmış bir halde. Birini razı etse, diğerleri küsüyor. Bir ihtiyacı olduğunda ise müracaat ettiği herbir şerik onu diğerlerine gönderiyor… Köle mütehayyir, kimi razı edeceğini, kimden yardım isteyeceğini bilmiyor. Bu yüzden devamlı bir azap ve telaş içinde.

Ama bir başka köle, ihlasla bir efendiye hizmet ediyor. Efendisi onun ihtiyaçlarını görüyor, yardımcı oluyor. İşte bu ikisinden hangisinin durumu daha iyi, daha güzel?[353]

Said Nursî, ayetin muhtevasını şöyle yorumlar: “Kur’ân ve ehl-i iman, hadsiz masnuatı bir tek Allah’a verir. Doğrudan doğruya her işi O’na isnad eder. Vücup derecesinde kolay bir yolda gider, sevkeder… Ve ehl-i şirk ve tuğyan, bir tek masnuu hadsiz sebeplere isnad ederek, imtina derecesinde zor bir yolda gider. Şu halde Kur’ân yolunda bütün masnuatla, dalalet yolunda bir tek masnu beraberdirler. Hatta, belki bütün eşyanın vahidden suduru, bir vahidin hadsiz eşyadan sudurundan çok derece daha kolaydır. Nasıl ki bir zabit, bin neferin tedbirini bir nefer gibi kolay yapar ve bir neferin tedbiri bin zabite havale edilse, bin nefer kadar müşkilatlı olur, keşmekeşe sebebiyet verir.”[354]

b. Efendi-Köle Farkı

“(Allah) size kendinizden bir temsil yaptı. Hiç size kısmet ettiğimiz şeylerde elleriniz altındaki kölelerinizden ortaklarınız bulunur da, onlarla siz eşit olur, kendilerinizi saydığınız gibi onları sayar mısınız?”[355]

Ayet-i Kerime, şirkin batıl olduğunu açık bir şekilde göstermek için verilmiş bir temsildir. Yani, “hiç sizin köleniz, uşağınız, hayva­nınız, haşeratınız gibi elleriniz altında mülkünüz olan şeyler, Allah’ın size bahşettiği mülkünüzde şerikiniz, denginiz olur da, köle efen­disine eşit olabilir mi? Olamaz değil mi? Halbuki, sizin mülkleriniz Allah’ın vergisi, malikiyetiniz arızî ve gelip geçicidir… Şimdi sizin mülkünüzden size şerik olamazken, Allah u Teala’nın mülkünden, mahlukatından, kullarından kendisine şerik nasıl olabilir?”[356]

Aşağıda ele alınan ayetler de bu muhtevayı bildirmektedir:

a-“Allah bazınızı bazınıza rızıkta üstün kıldı. Rızıkta üstün kılı­nanlar rızıklarını ellerinin altındakilere verip de, hepsi o rızıkta eşit oluyor değillerdir. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkar ediyorlar?”[357]

Ayet-i kerime, hem hakikat, hem de şirkin ibtali için bir mesel olarak yorumlanmıştır. Hakikat olarak şu manayı ifade etmektedir: “Efendi ve kölelerin hepsine rızık veren benim. Onların hepsi benim rızık vermemde eşittirler. Dolayısıyla, efendi olanlar sakın kölelerine rızık verdiklerini zannetmesinler. Efendilerin kölelerine verdikleri de benim rızkımdır, onlara efendilerinin eliyle veririm.”[358]

Şirki ibtal eden bir mesel olarak ise, şu manayı bildirir: “Siz, size nimet olarak verdiğim şeylerde kölelerinizi kendinizle bir tutmuyor, onları o nimetlerde ortak yapmıyor, buna razı olmuyorsunuz. Öy­leyse ne hakla benim kullarımı bana şerikler yapıyorsunuz?”[359]

İbnu Abbas, ayeti hristiyanlara bir itab olarak yorumlar. Yani ayette şu mesaj vardır: “Kölelerinizi sizi malik kıldığım şeylerde kendinize müsavi kabul etmezken, nasıl oluyor da kulum İsa’yı bana bir veled ve uluhiyette bir şerik yapıyorsunuz?”[360]

b-“Allah şunu temsil getirdi: Bir abd-i memluk (köle), hiçbir şeye kudreti yok. Bir de o zat ki, kendisine tarafımızdan güzel bir rızık nasip etmişiz de, ondan gizli açık verip duruyor. Hiç bunlar müsavi olurlar mı?”[361]

Ayet, köle ile hür bir insanın mukayesesini yaparak, putları eli kolu bağlı köleye benzetmektedir. Allah ise hürdür, dilediğini dilediği şekilde yapmaktadır. Şimdi “köle ve hürün her ikisi cinsiyet ve mahlukiyette eşit oldukları halde eşit sayılmazlarsa, putlar ve Allah nasıl bir tutulabilir? Putlar Allah’a nasıl ortak sayılabilir?”[362]

İbnu Abbas, ayeti mü’min ve kâfir için mesel olarak değer­lendirir.[363] Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “Allah’tan başkasına tapanlar abd-i memluk (köle) gibi hürriyetini verip bir mahluka kul olmuş köleler kabilindendir. Allahtan başka ilah tanımayan muvahhid mü’minler de “ahrar” (hür insanlar) demektir.”[364]

İbnu Kayyim, İbnu Abbas’ın nazara verdiği manayı, ayetin doğrudan manası olarak değil, ayetin levazımından bir mana olarak kabul etmek gerektiğini söyler. Yani, “muvahhid mü’minin böyle olması gerekir” şeklinde temsilden bir netice çıkarmak müm­kündür.[365]

c-“Allah şunu da bir temsil getirdi: İki kişi, biri dilsiz, hiçbir şeye kudreti yok. Efendisine sadece bir ağırlık. Ne tarafa gönderilse, hiçbir hayra yaramaz. Hiç bu, adaletle emreden ve doğru bir yolda giden kimseye eşit olabilir mi?”[366]

Bir önceki ayetin hemen peşinde gelen bu ayet, Allah’ın şeriki olmadığını beyan sadedinde ikinci bir temsil olarak yorumlan­mıştır.[367]

Zemahşeri’nin ifadesiyle, Cenab-ı Hak kullarına rahmetinin eser­lerini, dinî ve dünyevî nimetlerinin en latiflerini bolca verir. Putlar ise, cansız şeyler olup, ne zarar verebilirler, ne de fayda.[368]

Ayet hakkında şu yoruma da yer verilmiştir: Dilsiz olarak tavsif edilen kişi kâfiri, adaletle emreden ise mü’mini temsil etmektedir.[369]

c. Örümceğin Evi

“Allah’tan başka velilere tutunanların meseli örümcek meseli gibidir. Bir ev edinmiştir. Fakat evlerin en gevşeği de şüphesiz örüm­cek evidir. Eğer bilselerdi…”[370]

Ayette, insanların dinlerinde Allah’tan başka dayandıkları bel bağladıkları, dost edindikleri şeyler gevşeklik ve zayıflıkta örümceğin evine banzetilmiştir.[371] Örümceğin ağı, gevşeklikte meseldir. Ne örter, ne sıcak ve soğuktan korur, hiçbir şeye yaramaz.[372] En edna bir hayvanın dokunmasına, en hafif bir rüzgarın esmesine dayana­maz.[373] İşte örümcek kafalı müşriklerin de istinadgahları, tutamakları böyle çürüktür. Bütün tutundukları fanidir.[374] Örümcek o ağ ile sinek avlar. Kafirlerin de putlara ibadetle elde etikleri dünya metaı, böyle sinekten daha değersiz şeylerdir.[375]

Ayette örümcek “ankebut” kelimesiyle ifade edilmiştir. Ankebut,” dişi örümcek” demektir. Erkeğine “ankeb” denir. Çiftleşmeden sonra eşini öldüren dişi örümceğin evi en yakın dostuna bile felaket yer olduğu gibi, oraya giren sinekler ve böcekler için de ölüm ağıdır.[376]

Örümceğin evi’nden muradın onların batıl dinleri olması da caizdir.[377] Yani, o batıl din onlara bir fayda vermiyecek, ne azabtan kurtaracak, ne saadete erdirecektir.

Ayetin sonunda geçen “eğer bilselerdi” kısmı “eğer bilselerdi elbette Allah’tan başka dost, yardımcı edinmezlerdi” manasını bil­dirir. Ayrıca tarihi bir olaya da işaret eder. Şöyle ki: Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir Mekke’den Medine’ye hicret ederken bir mağaraya sığınırlar. Onların izini takip eden müşrikler mağara önüne kadar gelirler. Fakat mağaranın giriş kısmını örümcek ağıyla örülmüş bu­lunca içeriye bakma lüzumu hissetmezler, başka yerlere doğru ara­maya devam ederler.[378]

İşte en gevşek evin örümcek evi olduğunu ifade eden ayetin Mekki olması[379] yani hicretten önce inmesi, Mekke’nin imana gelmeyen reislerinin ilerde bir örümceğe mağlup olacaklarına işaret eder. Örümceğin evi olan ağ en zayıf bir perde iken, o kuvvetli reisleri mağlup edeceğini göstermekle ayet, “en zayıf bir hayvana mağlup olacaklarını faraza bilseydiler, bu cinayete ve suikaste teşebbüs etmiyeceklerdi” demektedir.[380]

İnsanların Allah’ın madununda edindikleri dost ve yardımcıların örümceğin ağına benzetilmesinde, hem o batıl mabutların aczlerini ilan, hem de böyle acizlere itimad edenlere şiddetli bir kınama vardır.[381]

Ayetin devamında Cenab-ı Hak Şunu bildirir:

“Şüphesiz Allah, O’nun madununda nelere yalvardıklarını gayet iyi bilmektedir. O Aziz’dir, Hakim’dir. Biz bu meselleri insanlar için getiriyoruz. Ama onlara, alimlerden başkasının aklı ermez”[382]

Kureyş’in cahil ve sefil kişileri, “Muhammed’in Rabbi sinekle örümcekle misal getiriyor” deyip gülüyorlardı.[383] Onlara ve onlar gibi böyle temsillerin sırrına eremeyenlere cevap olarak gelen ayet, kuvvetli bir tarizdir. Ayetin “Biz bu meselleri insanlar için getiriyoruz” kısmı, onların gerçek insan olmadıklarına, “onlara alimlerden baş­kasının aklı ermez” kısmı ise, cehaletlerine işaret etmektedir.

d. Kuyu Başındaki Şaşkın

“Hak dua ancak O’nadır. Ondan başka yalvarıp durdukları ise, onlara hiçbir şeyle icabet edemezler. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açana benzer. Halbuki, o su, ona gelecek değildir. Kafirlerin duası hep dalal içindedir (boşa gitmiştir)”[384]

Ayet, batıl mabutların onlara tapanlara, perestiş edenlere bir fayda vermiyeceğini, bir teşbihle anlatmaktadır.[385] Bir kuyunun başına gelen ve avucunu açıp suyun gelmesini bekleyen kişiye su nasıl gelmezse, o batıl mabutlar da kendilerine yapılan dualara icabet edemezler.[386]

Cansız putların duaya cevap vermiyecekleri aşikardır. Fakat ayette (vellezine) mevsulünün akıl sahipleri için kullanımı zahir olduğu cihetle, bunu yalnız putlar ile te’vil etmek, zahirin hilafınadır. Binaenaleyh, burada yalnız şuursuz putlar değil, Allah’ın madu­nunda mabud ittihaz edilen, yalvarılan akıl sahiplerinin de putlar gibi hiçbir duaya icabet edemiyecekleri mevzu bahis demektir.[387]

Cansız putların duaya icabet etmiyeceği bedihi olmakla beraber, putlaştırılan insanların kendilerine getirilen bazı taleplere icabet etmeleri mümkündür. Fakat bu icabet, son derece sınırlı bazı işler­dedir. Yoksa kendilerine tapanları ne onlar yaratmıştır, ne de rızık­larını verirler. Ne onlardan hastalığı, ölümü def ederler, ne de onlara ebedi hayat ve o ebedi hayatta ebedi mutluluk kazandırırlar. “Bütün işler Allah’a racidir”[388] ayetinin hükmünce, bütün işler Allah’ın irade­siyle husule gelir. “Allah dilemeyince siz dileyemez­siniz”[389] ayetinin bildirdiği gibi, İlahî meşiet asıldır. O dilemeyince insanlar birşey dileyemezler. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “Allah müsa­ade etmeyince duyan kulaklar duymaz, isteyen gönüller istemez oluverir.”[390]

2. İlahî Sıfatları İfadede Temsil

Cenab-ı Hak, bütün kemal sıfatlarıyla muttasıftır. İlim irade, kudret, sem, basar ve kelam sıfatları bunlardan bazılarıdır. Kur’ân ayetlerinde, bu sıfatlar hakkında temsiller getirilmiştir.

a. İlim Sıfatı

Cenab-ı Hakk’ın herşeyi kuşatan bir ilmi vardır. “O herşeyi bilendir”,[391] “O, kalblerde olanları bilendir”[392] gibi yüzlerce ayet ilm-i ilahiden bahseder. İlahî ilmin herşeyi içine alması, Kur’ân’da temsillerle de anlatılmıştır. Mesela,

1.”Yavrum, haberin olsun ki yaptığın (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, bir kaya içinde veya göklerde veya yerin dibinde gizlense, Allah onu getirir (mizanına koyar.) Çünkü Allah Latiftir, Habirdir.”[393]

Hz. Lokman’ın oğluna öğüt olarak söylediği bu sözler, İlahî ilmin herşeyi kuşattığını anlatmaktadır.[394]

2.”Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıkları içinde hiçbir tane yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yaş ve kuru ne varsa, hepsi bir “kitab-ı mübin”dedir.”[395]

Ayet, ilm-i İlahinin şümulünü anlatmaktadır.[396] Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “bu ayetin evvela gaybtan şuhuda, makulden mahsusa, sonra derece derece mahsustan makule, şuhuddan gaybe giden öyle bedi’ bir tertibi vardır ki, bunun ne izahı biter, ne acaibi tükenir.”[397]

Cenab-ı Hak, “gaybın anahtarları O’nun yanındadır, Onları ancak O bilir” diyerek önce tamamen mücerred (soyut), aklî bir hüküm bildirmiştir. Sonra bu aklî meseleyi, “düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıkları içinde hiçbir tane yoktur ki, Allah onu bilmesin” diyerek temsil yoluyla gözle görülür hale getirmiştir. “Yaş ve kuru ne varsa hepsi bir kitab-ı mübin’dedir” diyerek ise, gözle görülen şeylerden hareketle genel bir hükmü bildirmiştir.

Sadece akla hitap eden “makulatın” muhatabı azdır. Kur’ân bütün insanların istifadesi için indirildiğinden, bu misalde olduğu gibi, makulatı mahsusat takip etmiş, yani aklen anlaşılan soyut meseleler, misallerle gözle görülür hale getirilmiştir.[398]

Ayette geçen “kitab-ı mübin” ifadesi

a. İlm-i İlahi

b. Levh-i Mahfuz

şeklinde açıklanmıştır.[399] Yani, herşey Allah’ın ilminde vardır. Keza, ilm-i ilahinin bir tecelligahı olan Levh-i Mahfuzda da yazıl­mıştır.

Ayetteki “Yaş ve kuru ne varsa” ifadesi bütün eşyayı içine alır.[400]

Ayette geçen “düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıkları içinde hiçbir dane yoktur ki, Allah onu bilmesin” ifadesi, Cenab-ı Hakkın cüziyyatı da bildiğine delalet eder.”[401]

Hamdi Yazır, ayetin genel muhtevası içinde şu ince manaya da dikkat çeker: Kara ve deniz olaylarından sonra sukut (yere düşme) olaylarının yaprak ve tane ile temsil olunması, bütün semavi yıldız hareketlerinin birer yaprak ve tane gibi sukut kanunlarına tabi bulunduğuna bir delaleti haizdir.[402]

Ayete geçen “gaybın anahtarları” gayba bir istiare olarak değer­lendirilmiştir. Çünkü, kapalı hazinelere anahtarlarla ulaşılır. Gaybın anahtarlarının Allah katında olduğu ifade edilerek, O’ndan başka­sının mugayyebata (gaybi şeylere) ulaşamıyacağı anlatılmıştır.[403]

b. İrade Sıfatı

Bütün mahlukat ilahi irade ile vücuda gelir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. İlahî iradenin nüfuzu “kün feyekun” “ol der ve olur” mazmunu ile ifade edilmiştir. Mesela şu ayete bakalım:”O’nun emri, bir şeyi murat edince sadece “ol” demektir, o oluverir”[404]

“Kün” emrinden bahseden ayetlerde, irade ve kudretin beraber taallukundan bahis vardır. Allah dilemekte ve dilediği şey, dilediği şekilde vücuda gelmektedir. Müfessirlerin beyanına göre “ol” emri yaratmadaki sür’ati ifade için bir mecazdır. Yani, aslında ortada böyle bir “ol” emri tarzında bir konuşma yoktur. Bununla, itaatkar bir memurun verilen emre hemen itaat etmesi gibi, Allah’ın nafiz irade ve kudretine karşı varlıkların itaati ifade edilmiştir.[405]

“Kaf-Nun” (kün) tezgahından vücuda getirilen varlıklar, daima ilahî iradeye itaat halindedirler. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “Yürü!” derse yürürler. “Dön!” derse dönerler. “Dur!” derse dururlar. “Parla!” derse parlarlar. “Sön!” derse sönerler.[406]

c. Kudret Sıfatı

İlm-i İlahide miktarları belirlenmiş olan eşya, Cenab-ı Hakkın dilemesi ve kudretini taalluk ettirmesiyle vücut bulur. Bu ince mana, temsillerle zihinlere daha menus, daha me’luf kılınmıştır. Mesela;

1.”Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim indimizde (yanımızda) olmasın. Fakat biz onu, ancak malum bir mikdar ile indiririz.”[407]

Ayetin metninde geçen “hazain” kelimesi hızane’nin çoğuludur. Hızane ise, kıymetli şeylerin hıfzedildiği yer demektir. Nasıl ki sultanın hazinesi olur, insanlara o hazineden verir. Onun gibi, Cenab-ı Hakkın hasra gelmez makduratı (kudretin taallukuyla vücuda getirdiği şeyler) böyle bir üslubla ifade edilmiştir.[408]

Bazıları, ayetin manasını yağmur olarak açıklamışlarsa da, Râzî böyle bir sınırlamayı “tahakküm-ü mahz” (isbatsız bir dava) olarak değerlendirir. Çünkü “hiçbir şey yoktur ki” ifadesi bütün herşeyi içine alır.[409] Bu durumda ayetin yağmurla tefsiri, olsa olsa misal ka­bilinden bir yorum olabilir. Yani, herşeyin hazineleri Allah katında olduğu gibi, yağmurun hazineleri de Allah katındadır. O yağmuru belli bir miktarla indirir.

Râzî’ye göre ayetin “hiçbir şey yoktur ki” kısmı, İlahî kudretin sonsuzluğuna, “Fakat biz onu ancak malum bir miktar ile indiririz” kısmı ise, vücuda gelenlerin mütenahi olduğuna işaret eder. Çünkü her varlık belli sıfatlarla vücuda gelir. Halbuki, her varlığın çok daha farklı sıfatlarla yaratılması imkan dahilinde idi. İşte, bu imkan dairesindeki sıfatlar Allah’ın ilminde bulunmaktadır.[410]

Ayette “bizim indimizde” denilmesinden hareketle ayetin muh­tevasının Cenab-ı Hakk’ın ilmine mesel olduğunu söyleyen olmuşsa da, eşyanın kudret hazinelerinde olması harici vücut itibariyle değil, ilmî vücut itibariyle olduğu nazara verilerek, böyle bir te’vile hacet olmadığı ifade edilmiştir.[411]

2.”Göklerin ve yerin mekalidi (kilitleri) O’nundur…”[412]

Ayet ile, yer ve gök hazinelerinin Allah’a ait olduğu ve onlarda dilediği gibi tasarruf ettiği anlatılmaktadır.[413] Veya Cenab-ı Hakk’ın kudretinin gökleri ve yeri himaye ettiği anlatılmaktadır. Çünkü hazinelere, o hazinelerin anahtarı elinde olandan başkası giremez ve tasarrufta bulunamaz.[414]

-Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihazlarını ve mukadderatının proğramını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların Cenab-ı Hakkın “uyan!” emriyle ve irade anahtarıyla açılması,

-Zemin hazinesinin yağmur anahtarıyla açılması,

-Hayvanların, kuşların nutfelerden yaratılmaları,

-İnsanın bir nevi mahzenleri durumunda olan kalp, dimağ mide gibi azalarının açılması ayetin şumulüne birer misal olabilir. Bunlardan hareketle, kainatta küllî ve cüz’î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoların, Cenab-ı Hakk’ın hikmet, irade, rahmet ve meşiet eliyle açıldığını anlamak daha kolay olacaktır.[415]

3. “Yoksa Aziz, Vehbab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?”[416]

Ayet, Peygamberin daveti karşısında inatla mukabele eden kâfirlerden bahsetmektedir. Ayetin devamında “Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mı?” ifadesinin gelmesi, bu rahmet hazineleri cümlesinden olmak üzere gökleri ve yeri nazara vermektedir.[417] Yani gökler ve yer, Cenab-ı Hakk’ın rahmet hazine­lerinden çıkarıp bütün şuur sahiplerine gösterdiği iki pırlanta gibidir. O rahmet hazinelerinde daha nice pırlantalar vardır. Nitekim Cennetten bahseden bir hadis-i kudside “orada öyle şeyler var ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insan kalbine hutur etmiştir.”[418] ifadesiyle bu pırlantalara işaret edilmiştir.

4.”Hiçbir dabbe (hareket halinde canlı) yoktur ki, (Allah) onun nasiyesini tutmuş olmasın.”[419]

Ayet, her canlının Allah’ın kahr ve hükmü altında olduğunu, O’nun kabzasında bulunduğunu anlatan bir temsildir.[420]

Nasiye, başın alın bölgesinde saçın bitim yerine denir. “Falanın nasiyesi (perçemi) falanın elindedir” denildiğinde, o şahsın diğerine itaati, boyun eğmesi anlatılır. Çünkü, bir insanın nasiyesinden tutunca ona hükmedersin. Demek ki, her canlı Cenab-ı Hakk’ın kahr ve kudreti altındadır. O’nun kaza ve kaderine boyun eğmiştir.[421]

5.”Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki bütün arz kıyamet günü O’nun bir kabzası, gökler de yeminine dürülmüşlerdir.”[422]

Ayet temsil yoluyla Cenab-ı Hakkın azametine, vehimlerin hayret ettiği büyük fiillerin Allah’a nisbetle küçük kaldığına uyarıda bulun­makta ve âlemi tahrib etmenin O’na en kolay şey olduğuna delalet etmektedir.[423]

Ayette geçen “kabza” ifadesi İlahî kudretin bütün mahlukatı kuşatmasını anlatır. “Yemin” kelimesi ise, sağ el, kudret, mülk anlam­larında kullanılmaktadır.[424] Avuç anlamındaki kabza ifadesi Türkçede “bir sıkım” diye de ifade edilebilir. Bu ifade, kıyametin tazyikini anlatmada daha açıktır.[425]

Zemahşeri ayetin yorumunda şöyle der: “Ortada ne bir el, ne bir avuç yoktur. Bu ifadelerle Cenab-ı Hakkın azameti anlatılmıştır. Çünkü fehimlerin, zihinlerin hayrette kaldığı, vehimlerin künhüne vakıf olamadığı büyük fiiller, Allah’a son derece kolaydır.”[426]

d. Sem’ ve Basar Sıfatı

“Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah’a şikayetini arzeden o kadının sözünü Allah işitti. Allah ikinizin muhaverenizi dinliyordu. Allah, işitendir, görendir.”[427]

Ayet, asr-ı saadeten bir tabloyla, Cenab-ı Hakk’ın herşeyi işiten ve gören olduğuna güzel bir temsil sunmaktadır. Şöyle ki: Saha­beden Evs b. Samit hanımına zıhar yaparak, yani onu annesine benzeterek boşar. Karısı Havle binti Salebe ise ayrılmak isteme­mektedir. Hz. Peygambere gelir, yaşlılığını, kimsesiz olduğunu, çocuklarının küçüklüğünü, muhtaç durumda olduğunu yana yakıla anlatır. Hz. Peygamber ise, zıharla ilgili henüz bir hüküm gelme­diğinden mevcut örfe göre boş olduğunu bildirir. Kadın, bunun üzerine halini Allah’a şikayet eder. Cenab-ı Hak zıharla ilgili hükümler indirir. Keffaret ile, tekrar karı-koca olarak yaşama imkanı bulurlar.[428]

“Bir damla denize delalet eder” fehvasınca, bu küçük olay Cenab-ı Hakk’ın her sesi işittiğini, herşeyi gördüğünü herkesin anlıyabileceği bir olayı misal göstererek anlatmaktadır.

e. Kelam Sıfatı

Muhit bir ilim, nafiz bir irade, şümullü bir kudret sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın bir sıfatı da kelamdır. Yani, Cenab-ı Hak, kendine layık bir kelamla mahlukatıyla konuşur. En seçkin insanlar olan peygamberlere vahiyle, diğer seçkin kimselere ilham ile, meleklere, hayvanlara onların mahiyetlerine uygun bir tarzda hususi ilhamlarla konuşur. Şu İlahi beyan İlahi kelamın kelimelerinin bitmez-tükenmez olduğunu temsilî bir üslupla ifade etmektedir:

“Eğer yerdeki bütün ağaçlar hep kalem, deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak mürekkep olsa Allah’ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah Azizdir, Hakim’dir.”[429]

Ayet-i Kerime, “bize Tevrat verildi, her hikmet onda var” diyen yahudilere, veya “bu vahiy bir kelamdır, biter” diyen müşriklere cevap olarak inmiştir.[430]

Ayette geçen “kelimat” (kelimeler) ifadesi Arapça’da azlık bildiren bir çoğul kalıbıyla gelmiştir. Böyle ifade edilmek suretiyle “bütün bunlar azına yetmezse, çoğuna nasıl yetsin?” manası te’kiden bil­dirilmiştir.[431]

“Allah’ın kelimeleri (kelamı) bitmez” manası mücerred bir ifadedir. “Eğer yerdeki bütün ağaçlar hep kalem, deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak mürekkeb olsa…” ifadesi, bu mücerred manayı zihne yaklaştırmış, adeta gözle görülür bir hale getirmiştir.

3. İlahi Tasarruflar ve “Nur” Meseli

Bütün varlık âlemi Allahın yaratmasıyla vücuda gelmiştir. Alemi yaratan O olduğu gibi, “O her zaman bir şe’ndedir.”[432] ayetinin de ifade ettiği şekilde, her an u zaman bir tasarruftadır. İlahi tasarrufları beyan eden ve Nur suresine ismini verdiren şu ayet, Kur’ândaki en dikkat çekici mesellerdendir:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. Nurunun meseli sanki bir mişkat (camekan/ kandil); içinde bir lamba. Lamba bir cam içinde. O cam, sanki inci gibi bir parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan tutuşturulur. Bir zeytinden ki, ne şarkîdir, ne de garbî. Onun yağı, neredeyse ateş dokunmadan ışık verir. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur. Ve insanlar için meseller getirir. Allah herşeyi bilendir.”[433]

Ayet, Allah’ın azametini, kudretini ve kainat üzerinde haki­miyetini anlatmakta.[434]

Nur, Allah’ın isimlerinden olup, “her türlü zuhurun kendisiyle olduğu zahir” anlamındadır. Nur için, “nefsinde zahir, gayrı da muzhir” yani kendi zatında zahir olup, başkasını da zuhur ettiren, gösteren anlamı verilmiştir. Nur kelimesi, zulmetin zıddı bir manayı ifade eder.[435]

“Cenab-ı Hakk’a “Nur” denilmesi hakiki midir, yoksa mecazi midir?” meselesi ihtilaflı bir meseledir. Gazali’ye göre gerçek nur Allah’tır. Bu kelimenin başkaları hakkında kullanımı mecazdır. Allah lizatihi ve bizatihi nurdur. Bütün nurlar O’ndan gelir. Bu nurlar, Allah tarafından onlara emanet ve ödünç olarak verilmiştir.[436] En’am suresinin ilk ayetindeki “Allah zulümatı (karanlıkları) ve nuru yaptı” ayetinden hareketle bazıları Allah’a “Nur” denilmesini müteşabih bir mana olarak değerlendirirler.[437] Çünkü burada Cenab-ı Hak’tan doğrudan “nur” olarak değil, “nuru yapan” şeklinde bahsedil­mektedir. Kanaatimizce, isimde müşareket mahiyette aynı olmayı gerektirmediğinden Cenab-ı Hak için Nur ismini hakikat olarak kabulde bir beis olmasa gerektir.

“Nur” kelimesi, ziyaya ve ziyanın parıltı, kırılması ve yansımasına ıtlak edildiği gibi, gerek hissî ve gerek aklî her çeşit karanlıkların zıddı olarak vicdan ve basirette inkişaf eden afaki ve enfüsi (nesnel ve öznel) tecellilerin umumuna da ıtlak olunur.[438]

Bursevi, dört çeşit nurdan bahseder:

1. Eşyayı göze gösterip kendisi görmeyen. Mesela güneş.

2. Eşyayı hem gören, hem gösteren. Mesela göz nuru.

3. Akıl nuru. Bu nur, cehil karanlığında gizli makulatı basirete gösterir, görür, idrak eder.

4.İlahi nur (nur-u Hak.) Bu nur, yokluktan varlığa çıkarır Cenab-ı Hak eşyayı hem yoklukta, hem varlıkta görür. Çünkü eşya, her ne kadar önce hadd-i zatında yok ise de, ilm-i ilahide mevcuttur.[439]

Gecenin karanlığında göze görülmeyen eşya, üzerlerine güneşin doğmasyla göze görülür. Onun gibi, yokluk karanlığındaki mevcudat dahi nur-ı İlahi ile haricî vücut kazanırlar. “Allah, göklerin ve yerin nurudur” ifadesi, ilk olarak bu manayı hatıra getirmektedir. Çünkü nur, biraz önce de işaret edildiği gibi “bizatihi zahir, ligayrihi muzhirdir.” Görülmemenin aslı adem (yokluk) olduğu gibi, zuhurun aslı da vücud, yani var olmaktır. Allahu Teala, bizatihi Mevcud, maadası için Mucid’dir.[440] Hamdi Yazır’ın ifadesiye, “bütün âlemi meydana koyan, kainatı gösteren, hakikatı bildiren, gözleri, gönülleri şenlendiren O’dur. O olmasa idi hiçbir şey bulunmaz, hiçbir hakikat sezilmez, hiçbir neş’e duyulmazdı.”[441]

“Allah göklerin ve yerin nurudur” ayetinin üstte bildirilen “onları yokluktan varlığa çıkaran, gözlere gösterendir” manasının yanında, şu gibi manalarına da dikkat çekilmiştir.

-Allah göklerin ve yerin münevviri, yani nurlandırıcısıdır. Semayı meleklerle, arzı nebilerle tenvir etmiştir.

-Allah, göklerin ve yerin müdebbiri, yani mutasarrıfıdır.

-Allah, sema ve arzda olanları idrak edendir. Çünkü hem kendini idrak eder, hem de külliyat-cüziyat, mevcudat-madumat şeklinde diğer şeyleri idrak eder. Onların batınlarına nüfuz ile, onlarda terkip ve tahlil yoluyla tasarrufta bulunur.

-Allah, göklerde ve yerde olanlara hidayet eder, yol gösterir. Göklerde ve yerdekiler, Onun nuruyla yol bulurlar, iş yaparlar.[442]

Allahu Tealanın göklerin ve yerin nuru olduğu ifade edildikten sonra, bir mesel getirilmiştir. Bu meselde geçen “mişkat, misbah, zücace, mübarek zeytin ağacı ve bunun yağının safiliği”, hepsi de nurun ziyade parlaklığını ifade etmekte kullanılmıştır.[443] Çünkü mişkat, kapalı pencere misali, etrafı camekanla çevrili dar bir alanı ifade eder. Böyle dar bir alanda lambanın ışığı daha etkilidir, dağılmaz. Geniş alanda ise ışık, dağılır, kaybolur. Lambanın cam içinde oluşu, gücüne güç katar. Normal benzinle uçak benzini arasındaki kalite farkı misali, bu lamba özel bir yağla yanmaktadır. Bu yağ “ne şarkî ne de garbîdir.” Hamdi Yazırın ifadesiyle cihet şaibelerinden âri, yani bildiğimiz dünya zeytinlerinden değil, la mekanî bir zeytindir.”[444]

Ancak, bildiğimiz zeytinle açıklayanlar da olmuştur. Eskiden lambalar, zeytinden elde edilen yağla yakılırmış. Zeytin ağacı, bir tepenin eteğinde olsa, ya sabah güneşi alır (şarkî) veya akşam güneşi alır (garbî.) Fakat sahradaki zeytin gün boyu güneş alır. Böyleleri ne şarkî ne de garbî olup, yağı daha safi, daha kalitelidir.[445]

Bu mesel ile anlatılan ilahi nurun ne olduğu farklı şekillerde yorumlanmıştır. Ancak, kanaatimizce yorumlardaki farklılık tezadî bir ihtilaf olmayıp, tenevvü ihtilafı kabilindendir. Ayetin bütün bu mana­lara şümulü olması Kur’ân’ın i’cazının ve icâzının bir gere­ğidir.[446]

Bu cümleden olarak, doğrudan Allah’ın nuru, Hz. Peygamber, Kur’ân, iman nuru şeklinde yorumlar söz konusudur.[447] Ayrıca, ilim ve marifet nuru şeklinde de yorumlar vardır.[448] Cenab-ı Hak Kur’ân’dan Nur olarak bahsetmiş;[449] keza, Hz. Peygamberi “sirac-ı münir” (nur saçan bir lamba) olarak nitelemiştir.[450]

Hz. Peygamber, cehalet ve şaşkınlık zulmetindeki akılları, gönül­leri aydınlatan ve doğru yolu gösteren bir ışıktır.[451] Cenab-ı Hak güneşini gözlere bir nur yaptığı gibi, peygamberinin nübüvvetini de basiretlere bir nur kılmıştır.[452] O’nun nuruyla cehalet karanlıkları aydınlanır, O’nun nurundan basiret nurları iktibas edilir.[453] Ay nurunu güneşten aldığı gibi, Hz. Peygamber de nurunu Allah’tan almıştır. Ay, gecenin karanlığında etrafı aydınlatır. Hz. Peygamber de zulümat içindeki insanlık alemini aydınlatmış ve aydınlatmak­tadır.

Bursevi, insanların Hz. Peygamberin nurundan istifadeleri hususunda şöyle der: Bir lambadan bin lamba tutuşturulur da, onun nurundan bir şey eksilmez.[454]

İmanın, ilim ve marifetin de birer nur olduğunda şüphe yoktur. Çünkü, küfür karanlığıyla herşey zulümat içinde görülürken, iman nuruyla kainat nurlanır, munis bir şekil alır. Keza, cehalet karan­lığıyla bir kitaba bakan kişi hiçbir manaya muhatap olamazken, ilim nuruyla bakınca, o kitabı baştan sona engin ve zengin manalarla dopdolu görür.

İlahi nur için getirilen meselin, Cenab-ı Hakkın insana bahşettiği beş hisse işaret ettiğine dikkat çekilmiştir. Şöyle ki:

1. Beş duyu. Mahsusat bu beş duyu ile idrak olunur.

2. Hayal. Beş duyunun getirdiklerinin suretlerini korur, akla arzeder.

3. Akıl. Külli hakikatleri idrak eder.

4. Müfekkire. Aklen anlaşılan şeyleri (makulatı) telif eder, bunlar üzerinde fikir yürütür. Bunun sonucunda, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere ulaşır.

5. Kudsi kuvvet. Bu, peygamberlere ve evliyaya has bir kuvvet olup, gayb levhaları ve melekut sırları bu kuvve’ye tecelli eder.

İnsandaki beş duyu mişkat gibidir. Çünkü mişkatın mahalli dardır ve zahire bakar. Görülenin ötesini (maverasını) idrak edemez. Işık vermesi makulat ile olup bizzat değildir.

Hayal kuvveti, etraftan gelen müdrekatın (idrak edilen şeylerin) suretlerini kabulde, akli nurları zabtetmekte ve müştemil bulunduğu mahlukatı aydınlatmakta zücace (cam/ayna) gibidir.

Akıl, külli idrakler ve İlahî marifetler ile ziya vermekte misbah (lamba) gibidir.

Müfekkire, nihayetsiz semereler (meyveler/neticeler) vermekte şecere-i mübareke (bereketli bir ağaç) gibidir.

Kudsi kuvvet, zeyt (kandil yağı) gibidir. Çünkü bu kudsi kuvvet, safiliği ve arınmışlığı ile neredeyse tefekkür ve taallüm olmadan ışık vermektedir.[455]

Serdedilen bu mütalanın, özellikle bilgi teorisi (marifet nazariyesi) noktasında apayrı bir öneme haiz olduğu ortadadır. Beş duyu, bize dış dünyadan intibalar getirir. Bunlar hayalde yer eder. Akıl, bu intibaları yorumlar, küllî sonuçlara ulaşır. Müfekkire ise, aklın ulaştığı hammadde niteliğindeki sonuçlardan devamlı yeni sonuçlara var­maya çalışır. Seçkin kudsi zatlarda bulunan kuvvet ise, vahiy veya ilhama mazhariyetle birden neticelere, nihaî bilgilere ulaşır. İlkokul tahsili bile görmemiş bir halk ozanının, edebiyat profesörlerini hayretle bırakan manzum manaları rahatlıkla ve irticali bir şekilde ifade etmesini, bu kudsi kuvvenin küçük bir tezahürü olarak görebiliriz. Bunun daha üst mertebesi ilhama mazhar evliyalarda görülür. En üst mertebesi ise, vahye mazhar peygamberlerde görülmektedir. Kur’ân’ın da bildirdiği, gibi ümmi bir zat olan Hz. Peygamberin,[456] ondört asır boyunca nice müdakkik, muhakkik insanlarca incelenen, devamlı ve dikkatle okunan bir kitabı getir­mesi, elbette ve elbette böyle bir kuvve-i kudsiyenin eseridir. Hz. Peygameber, o şeffaf-hassas kalbiyle vahye mazhar olmuş, Kur’ân’ı insanlığa takdim etmiştir.

Nitekim, Ka’bu-‘l Ahbar ayeti bu tarzda yorumlamıştır. O’nun yorumuna göre, ayette geçen mişkat Hz. Peygamberin sadrı; zücace, O’nun kalbi; misbah nübüvveti; şecere-i mübareke ise nübüvvet ağacıdır.[457]

Beydavi, ayeti insan aklının mertebeleri hususunda bir temsil olarak değerlendirir. Şöyle ki:

İnsandaki akıl kuvveti, başlangıçta ilimlerden hâli (boş) olup, ancak onları kabule müstaiddir. Bu haliyle mişkat gibidir.

Sonra, cüziyyatı (tek tek fertleri, olayları) hissetmek vasıtasıyla zaruri ilimlerle nakışlanır. Nazariyatı (teorik şeyleri) tahsil imkanı bulur. Bu haliyle, nurları kabule elverişli zücace (cam/ayna) gibidir.

İlimlerin o akılda yerleşmesi eğer fikir ve içtihadla ise, şecere-i zeytune gibidir. Eğer hads ile ise, zeyt gibidir. Eğer kuvve-i kudsiye ile ise, “Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir” ile ifade edildiği gibidir.[458]

Beydâvî’nin gayet veciz olarak ifade ettiği bu manaları bir parça açmak istiyoruz:

İnsan, hiçbir şey bilmez bir vaziyette dünyaya gelir. Fakat, kendisinde adeta sonsuza açılan bir bilgi kapasitesi vardır. İnsan, bu kapasitesini kullanmakla, öğrenme kabiliyetini geliştirir. Ayna ne derece parlaksa, mukabilindeki şeyleri o derece net yansıtır. Akıl da ne derece keskinse, eşyanın hakikatlerine o derece nüfuz eder. Zeytin ağacının kendisi ve ondan çıkarılan yağ, yanma hususunda farklıdır. Ağacın kendisinin alev alması hayli çaba gerektirir. Fakat, ondan çıkartılan yağın alev alması için bir kibrit yeterlidir. Bir de o yağı damıtmak, süzmek yoluyla daha hassas bir hale getirmek mümkündür. O zaman uzaktan bir kibrit çakmak bile yeterli olacaktır. “Onun yağı neredeyse ateş dokunmadan ışık verir” ifadesi bu mertebeye işaret eder.

Kur’ân’da zeytin ağacı ve ondan elde edilen zeyt (yağ) ile getirilen bu temsilin bir benzerini petrolde de görmekteyiz. (Petrolün Arapçası da “zeyt” ile ifade edilir.) Ham petrol, o haliyle hemen alev almaz. Rafine edildikten sonra, bir kibrit ile hemen alev alacak duruma gelir. Arıtılmanın ileri bir seviyesinde elde edilen uçak benzininde ise, yakından kibrit çakmağa bile lüzum yoktur; uzaktan çakılan bir kibrit, alev alması için yeterlidir.

İşte, aklın başlıca iki türlü seyri vardır.

1. Fikr

2. Hads (sezgi.)

Fikir; aklın, ağır, tedrici ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir.[459] Fikirde, görgüleri-bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağ­lamak vardır.[460] Hadste ise, birşeyin birden açılması, dolaysız kav­rama, bir anda yakalama söz konusudur.[461] Gecenin karanlığında çakan şimşeğin bir anda etrafı aydınlatıp eşyayı göstermesi gibi, hads’te de böyle bir ani aydınlatma vardır. Hadsin daha ileri mertebesi ise, sırasıyla ilham ve vahiydir.

Ayetin insan aklının mertebelerine işaretini anlattıktan sonra, son olarak bir başka latif manaya dikkat çekmek istiyoruz. Şöyle ki:

Ayet, aynı zamanda mü’minin kalbindeki imanı tasvir etmektedir. Mişkat, mü’min kişi, misbah ise onun imanıdır. Zücace ise o mü’minin kalbidir. Hüccet ve hikmet, kalbteki iman lambasını yan­dırır.[462] Nur, zücace’nin (camın) zahirinden batınına, batınından zahirine geçiş yapar. Onun gibi, iman nuru mü’minin kalbinden diğer azalarına geçiş yapar. (Yani, iman amele, amel imana yansır) Keza, cam en edna bir afete karşı hemen kırılıverecek bir hassasiyettedir. Onun gibi, insanın kalbi de, ona arız olan en edna bir afete karşı hemen bozuluverecek bir özellik gösterir.[463]

III. BÖLÜM

KAİNAT ve DÜNYA HAYATI İLE

İLGİLİ TEŞBİH VE TEMSİL

Bu bölümde, Kur’ân-ı Kerimin alemdeki varlıklardan bahseder­ken ne gibi teşbih ve temsiller kullandığı ve dünyanın mahiyetini bize temsillerle nasıl anlattığı ele alınacaktır.

1. Kainatla İlgili Teşbih ve Temsiller

Kur’ân-ı Kerim, kainattaki varlıklardan bahsederken yer yer teşbih ve temsiller kullanır. Bu teşbih ve temsiller, ifadeye bir renklilik, bir hareketlilik kazandırır. Muhatabın hayali, bunlarla harekete geçer, birden farklı bir boyuttan kainata bakmaya başlar. Mesela, yaratılıştan bahseden şu ayete bakalım:

“Sonra (Allah) bir duman halinde olan semaya yöneldi de ona ve arza “ikiniz de ister istemez gelin ” dedi. Onlar, “isteye isteye geldik ” dediler.”[464]

Ayet, Cenab-ı Hakk’ın sema ve arzda kudretinin tesirini ve onların da bu kudrete itaatlerini tasvir etmektedir. “Kün feyekun” (ol der ve olur)[465] tarzında, itaatkar bir memurun, amirine hemen icabet etmesi gibi, gök ve yerin Allah’ın nafiz iradesine boğun eğmeleri, anlatılmaktadır.[466] Bu anlatım üslubu içinde, sema ve arz emre âmâde iki nefer olarak karşımızda arz-ı endam etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın “ikiniz de ister istemez gelin” deyişinde “isterseniz gelmeyebilirsiniz” manası yoktur. Bu ifade, “isteseniz de, istemeseniz de” manasındadır. O sema ve arzın “isteye isteye geldik” demeleri ise varlık nimetinin büyüklüğünü gösterir. Aç bir insan sofraya davet edildiğinde severek geldiği gibi, sema ve arz dahi, varlık alanına davet edildiklerinde -tabir caizse- koşarak gelmişlerdir.

Şimdi, Kur’ân’ın kainattan bahseden bazı ayetlerini teşbih ve temsil yönünden değerlendirmeye çalışalım:

a. Uzatılan Gölge

“Bakmaz mısın Rabbine, zılli (gölgeyi) nasıl uzattı? Dileseydi onu sakin kılardı. Sonra, nasıl güneşi ona delil yaptık? Sonra nasıl tutup onu azar azar kendimize almaktayız.”[467]

Zıll, halis ziya ile halis zulmet arasında orta bir durumdur. Tan yeri ağarmasından güneşin doğuşuna kadar her taraf gölge ile kaplıdır. İnsanın tabiatı karanlıktan hoşlanmaz, nefret eder. Güneş­ten feyezan eden halis ziya ise, kuvveti ile gözü kamaştırır. Ayrıca yakıcıdır, insanı rahatsız eder. O halde zıll, en hoş bir durumdur.[468] Sema üzerimizde bir gölge gibi durmakta, bütün âlem İlahi himaye sayesinde (yani O’nun zıllinde) ayakta kalmaktadır.[469]

İşarî bir mana ile bütün âlemi bir zıll (gölge) olarak da göre­biliriz.[470] Zira gölge, asıldan haber verir. Aslın olmadığı yerde gölge de yoktur.

Hamdi Yazır, “gölgenin uzatılması” (medd-i zıll) manasından şu ince istihraçta bulunur: Med, “çekip uzatmak, mekanda veya zaman­da imtidad ve inbisat vermek veya doğrudan mümted olarak yarat­mak” manalarını ifade eder. Rü’yet karinesiyle (yani ayetin “bakmaz mısın” demesinden hareketle) gölgenin uzatılması, cisim­lerin hayal­leriyle uzak mesafelerden göze verilmesi manasına da haml oluna­bilir.[471] Bir gölge olan suretlerin nakli bu türden bir olaydır.

b. Güneş Lambası

“(Allah) ay’ı semada bir nur, güneşi bir lamba kıldı. Allah sizi arzdan nebat tarzıyla yetiştirdi. Sonra sizi oraya geri döndürecek ve sizi oradan çıkaracak. Allah sizin için arzı bir sergi yapmıştır..”[472]

Ayetler Hz. Nuh’un kavmine Allah’ı anlatışından bir bölümdür. Bu ifadeler, muhatabı engin manalara sevkedecek kuvvet ve belağattedir. Ay, gecenin sultanı, güneş gündüzün sultanıdır.[473] Ayet, beliğ bir teşbihle ay’ı bir nur, güneşi bir lamba olarak göstermiştir.[474] Arzın bir sergi yapılması da yine beliğ bir teşbihtir.[475] Bu teşbihler ile, arz bir hane, gökyüzü bu haneye tavan, ay ve güneş bu tavana asılı birer lamba, yerüyüzü rengarenk bir halı şeklinde hayale engin ufuklar açmaktadır. Şu ayet de benzeri bir manayı ifade eder:

“Ne yücedir O Allah ki, semada burçlar yapmış, içlerinde lamba ve bir de nurlu bir ay asmış.”[476]

Ayette geçen “burçlar”, “yüksek köşkler” anlamındadır. Çünkü o yıldızlar, sakinleri için birer menzil durumundadırlar.[477] “Büruc” olarak nekra gelmesi, hakikatleri ve sayıları bizce tam bilinme­diğindendir. Arz haritasında şehirler ve şehir haritasında yüksek binalar nasılsa, sema haritasında da burçlar öyledir.[478]

Yüksek köşkler, kandillerle sema heyetinde yüksek bir şehrin, bir medeniyetin dilnişin manzarası ifade edilmiş, böyle yüksek bir sosyal manzaraya yükselmek hissi telkin olunmuştur.[479] Ayette geçen “sirac” (lamba) ifadesiyle ise güneş kastedilmiştir.[480]

c. Arz Beşiği

“(Allah) arzı sizin için bir beşik yaptı.”[481]

Beşik, çocuk için rahat yeri olduğu gibi, arz da içindeki konfor dolayısıyla insanlar için bir beşiğe benzetilmiştir.[482]

Benzeri bir mana, şu ayette ifade edilmiştir:[483] “Allah arzı sizin için bir döşek kıldı.”[484] Arz, insanlar için atmosfer içinde böyle döşenmiş bir döşek gibidir. Evvela bu döşek hazırlanmış, beşer bu döşekte doğmuştur.[485]

Arz bir beşik olunca, arzın sakinlerinin de son derece aciz, inayete muhtaç bebekler durumunda olması gerekir. Gerçekten de öyledir. Dünyaya geldiğinde annesinin sinesinde sütü hazır bulan insan, hayatı boyunca da bitkiler ve hayvanlar memelerinden en güzel gıdalarla beslenerek hayatını devam ettirir.

d. Hazineli Direkler

“… Dağları birer kazık / direk yaptık.”[486]

Dağların birer kazık, birer direk yapılması, arz döşeğinin bunlarla sebat bulduğunu, eğer dağlar kaldırılıvermiş olsa o döşekte ikamet ve huzurun ortadan kalkacağına işaret eder.[487]

Said Nursî, farklı konumdaki insanların ayetten kendi durum­larına göre bir mana hissedeceklerine dikkat çeker. Şöyle ki:

“Dağları birer kazık / direk yaptık” ifadesini duyan bir şair, zemini bir taban, gök kubbe bu taban üzerinde elektrik lambalarıyla süs­lenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir daire suretinde ve semanın etekleri başında görünen dağları o çadırın kazıkları misalinde hayal eder.

Çadır hayatı yaşayan bir edib, zeminin yüzünü bir çöl, dağların silsilerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevi çadırları gibi, güya toprak tabakası yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o toprak perdesini yukarıya kaldırmış, birbirine bakar çok muhtelif mahlukatın meskeni olarak tasavvur eder.

Coğrafyacı bir edib, dünyayı hava veya esir okyanusunda yüzen bir gemi ve dağları o geminin üstünde tesbit ve denge için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder.

Bir jeoloji uzmanı ise ayetten şöyle ders alır: Zemin bir hane ve o hane hayatının direği canlıların hayatıdır. Canlıların hayatının direği ise, hayat için gerekli olan su-hava ve topraktır. Bunların da direği ve kazığı dağlardır. Zira, dağlar suyun mahzeni, havanın tarağıdır, Yani, ondaki zararlı gazları, tortulaştırıp havayı süzer. Ayrıca toprağın hamisidir, bataklıktan ve denizin istilasından korur. Bunlara ilave olarak, insan hayatının diğer levazımatının hazinesidir.

Bir tabiat bilimci ise, şöyle anlar: Zemin küresinin karnında olan bazı inkılablar ve imtizaçların neticesi olarak meydana gelen zelzele ve sarsıntılar, dağların zuhuruyla sükunet bulur. Dünyanın yörün­gesindeki istikrarına ve sarsıntıyla yörüngesinden çıkmamasına sebep yanardağların hurucudur. Zeminin hiddeti ve gadabı, dağların menfezleriyle teneffüs eder, sükunet bulur.[488]

Farklı konumdaki insanların aynı ayetten farklı bir hisse almaları, yüksekten akan bir şelaleye bakan değişik insanların farklı şeyler hissetmeleri gibidir. Mesela bir ressam böyle muhteşem bir manzara karşısında o hali tablolaştırmak ister. Bir şair, o coşku ile manzum birşeyler ifade eder. Bir çiftçi, böyle bir suyu tarlasına çevirebilse verimin ne kadar artacağını hesaplar. Bir baraj mühendisi ise, bu çağlayan önünde yapılacak bir barajla, çevrenin hem sulama, hem aydınlanma projelerini yapmaya başlar.

e. Gece Elbisesi

“O (Allah) ki sizin için geceyi bir libas, uykuyu bir tatil ve gündüzü de nüşur (yeni bir hayat) kıldı.”[489]

Ayet geceyi bir elbiseye benzetmektedir.[490] Elbise insanı bürü­düğü gibi, gece dahi karanlığıyla insanı setreder.[491] Geceleyin uyumak ve sabah olduğunda uyanmak, ölümün ve ölümden sonra tekrar dirilişin nümunesidirler. Anlatılır ki, Hz. Lokman oğluna şöyle demiş: “Yavrum, uyuduğun gibi ölecek, uyandırıldığın gibi dirilti­leceksin.”[492]

Hamdi Yazır, ayetin yorumunda şöyle der: “Arzın gölgesi olan geceyi, bedeni örten elbise gibi üzerinize bir örtü yaptı. Uykuyu adeta bir ölüm, gündüzü de yeniden bir hayata kalkış, bir “ba’sü ba’de’l-mevt” kıldı. Geceleyin rahat döşeğinde tatil-i faaliyet ederek, “o Allah ki, geceleri sizi vefat ettirir”[493] medlulünce ölmüş bulunanlar, sabahleyin o gölge kabzolunurken uyanıp hareket ve intişara başlar, yeni bir hayata atılırlar.”[494]

Gecenin bir elbiseye benzetilmesine Hamdi Yazır’ın şu ifade­leriyle de bakabiliriz: Nasıl ki elbise insanın ayıp ve kusur yerlerini örtmek, sıcaktan- soğuktan, haşerelerden korumak gibi bir takım faideleri haiz ise, gece de karanlığıyla başkalarından, düşmandan, yırtıcı hayvanlardan gizlenmek ve uyarıcı veya gammaz olan ziyanın ihtizazlarından saklamak ve aynı zamanda açıktan erilemeyecek bir takım maksatlara ermek için bir pusu hizmeti görmek gibi nice faideleri haizdir.[495]

f. Nefes Alan Sabah

“Yöneldiği dem o geceye ve nefes aldığı dem o sabaha yemin ederim ki, muhakkak o (Kur’ân), kerim bir elçinin getirdiği kelamdır.”[496]

Cenab-ı Hak, bitmeye yönelen geceye ve rahat bir nefes alan sabaha yemin ederek, Kur’ân’ın kerim bir elçinin getirdiği kelam olduğunu haşmetli bir üslupla beyan etmektedir. Teneffüs peşpeşe nefes almaktır. Tanyeri ağarırken ışığın ardarda gelişi, nefes alan bir insana benzetilmiştir.[497] Sabah, sıkıntıdan kurtulan bir insan misali, gecenin koyu karanlığından kurtulmuş, rahat nefes almaktadır.[498]

Zemahşeri’nin dediği gibi, sabah tatlı bir rüzgarla gelir.[499] Gece, sanki mahzun, kederli, hareketsiz duran bir şahıs. Kalbi hüzünle dolu, ancak nefes alınca rahat bulacak. İşte, sabah olduğunda, sanki bu hüzünden kurtulmakta.[500]

Veya sabah sanki uzun bir yoldan gelmiş, yorulmuş nefes alıyor.[501]

Veya gündüz, gecenin her tarafı kaplamasıyla dertli bir insan gibi. Böyle bir dertli nefes almakla rahat bulduğu gibi, sabah da karan­lıktan kurtularak halas buluyor.[502]

Veya gündüzü bürüyen gece, sanki onu öldürmüş, defnetmiş. Sabahın ilk ışıkları ise, hayata delalet eden nefes almaya ben­ziyor..[503]

g. Giden Dağlar

“Dağları görür de onları camid (yerlerinde sabit) sanırsın. Halbuki onlar bulut gibi geçip gider.”[504]

Kur’ân-ı Kerim’in bu tür ifadelerinde cemadat hareketlilik kazanır. Muhatabın hayali de, ifadeler doğrultusunda harekete geçer. Ayette beliğ bir teşbih vardır.[505]

Dağlar, zahir nazarda hareketsiz görülür. Gerçekte ise hareket­lidirler. Eğer onlar hareketli ise, onların oturduğu arz da hareketli demektir.[506] Yani, ayet aynı zamanda dünyanın hareketine işaret etmektedir.

h. Müjdeci Rüzgarlar

“O (Allah) ki, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci gönder­mektedir ve Biz semadan tertemiz bir su indirmekteyiz. Diriltelim diye bununla ölü bir beldeyi ve sulayalım diye mahlukatımızdan nice hayvan sürülerini ve birçok insan kümelerini.”[507]

Ayet-i Kerime, rüzgar ve yağmurdan bahsetmekte; İlahi rahmetin bir tecellisi olan yağmurla ölü bir beldenin hayata kavuşması ve bu su ile nice canlıların ve insanların istifade etmelerini nazara vermek­tedir.

Ayette “yağmur” yerine “rahmet” denilmesi dikkat çekici bir istiaredir.[508] Hamdi Yazır’a göre, böyle denilmesi,

a. Felaket tufanı teşkil eden yağmurlardan ihtiraz,

b. Mazmununun diğer nimetleri dahi şümulünü iş’ar içindir. Zira, rahmet yağmurdan daha umumidir. Yalnız hava cereyanlarından ibaret olan rüzgarların değil, gaflet uykusundan uyandıran İlahi hareketler, fikrî ve sosyal akımlar dahi ilahi rahmetin müjdecileri, naşirleridirler… İlahi rahmet durgun havada gelmez. Önünde gönderilen rüzgarların müjdesiyle gelir ve onların intişar derecesine göre intişar eder, yayılır.[509]

Alûsî, işarî bir mana olarak şunu ifade eder: Cenab-ı Hak tecelliyat ve keşif rahmetinin öncüsü olarak, Hak dostlarının kalplerine iştiyak rüzgarlarını gönderir. Kerem semasından irfan ab-ı hayatı indirir. Bununla, ölü kalpleri diriltir.[510]

Ayet mealinde “müjdeci” şeklinde ifade edilen kelime, ayetin metninde “büşran” olarak geçer. Bu kelime, “nüşran” şeklinde de okunabilmektedir. O zaman “neşredici, yayıcı” manasını ifade eder.[511]

ı. Dağ Gibi Gemiler

“O’nundur denizde inşa olunmuş dağlar gibi akıp gidenler.”[512]

Denizde gemiler, karadaki dağları hatırlatır.[513]

“Dağlar gibi” şeklinde mealini verdiğimiz kısım, ayetin metninde “ke’l-e’lam” olarak geçer. Bu ifade, bayrak ve alamet manasını da ima edebilir. Böylece ayet, sema deryasında yüzüp duran bütün gök cisimlerinin Allah u Teala’nın kudret alametlerinden olarak, denizde akan gemiler gibi akıp gitmekte bulunduklarını ifadeye müsaittir. Bu suretle, peşinde gelen “onun üzerindeki herkes fani”[514] ayetine de bir girizgah olmuş olur.[515] Yani “gerek o gemidekiler, gerek diğerleri, hepsi de su üzerindeki o “münşeat-ı câriye” (akıp gidenler) gibi akıp akıp fenaya gidecekler, öleceklerdir.”[516]

i. Eski Hurma Dalı

“Aya da hurmanın eskimiş dalı haline gelinceye kadar menziller takdir ettik.”[517]

Güneşin devamlı sabit bir manzarası varken, ay devamlı değiş­kendir. İnce bir hilal olarak görülmekte, gittikçe kalınlaşıp dolunay haline gelmekte ve sonunda yine hilal şeklini almaktadır. Ayet-i Kerime, ayın menzillerinden bahisle, onun ay sonundaki durumunu hurmanın eskimiş beyaz bir dalına benzetmektedir.

Zemahşeri’ye göre hilal halindeki ay, üç cihetle yaşlı eski hurma dalına benzer: Hurmanın eski dalı incelir, kıvrılır ve sararır. Hilal halindeki ayın durumu da böyledir.[518]

Hamdi Yazır, ayetin yorumunda şu ince nükteye temas eder: Bu teşbih pek bediidir. Zannedildiği gibi hilalin ilk ve son şeklini göster­mekle kalmıyor, ayın o menzillerde giderken arz etrafında bir ayda katettiği yörüngenin bir mürtesemini de göstermiş oluyor.[519] Yani, ayın dünya etrafında bir ayda çizdiği yörünge, şekil olarak “hur­manın eskimiş beyaz bir dalı” teşbihinde anlatılan bir görüntü göstermektedir.

Bu ayetle ilgili olarak, işarî tefsir ekolünün en güçlü simalarından Bursevi’nin kaydettiği bir manaya dikkat çekmek istiyoruz:

Bazı zatlar şems (güneş) gibi, bazıları da kamer (ay) gibidir. Şems gibi olanlar daima marifet ziyası neşrederler. Bunlar, sahib-i temkin kimseler olup, gayr-ı mütelevvindirler. Yani renkten renge, şekilden şekile girmezler. Ne küsuf bunlara arız olur, ne de bir perde. Kamer-vari olanlar ise, bir halden bir başka hale intikal eder dururlar. Sahib-i telvindirler, yani bir kararları yoktur, renkten renge girerler. Dolunay misali kemale erdikleri de olur, hilal misali inceldikleri de.[520]

2. Dünya Hayatı ile İlgili Teşbih ve Temsiller

Dünya ve ahiret birbirine mukabil iki âlemin isimleridir. Dünya fani, ahiret bakidir. Dünya bir imtihan salonu, ahiret ise mükafat veya ceza mahallidir. İnsanlar, ebedi hayatlarında şu dünyada yaptıklarına göre muamele göreceklerdir. Hadisin ifadesiyle “dünya ahiretin tarlasıdır.”[521]

Hamdi Yazır, “dünya hayatı” ifadesini “dünya denilen alçak hayat” şeklinde ele alır ve şöyle tahlil eder: “Dünya” kelimesi “en yakın” veya “pek alçak” anlamında bir sıfattır. “Hayat-ı dünya” “dünyanın hayatı” değil, “dünya denilen hayat”, yani süfli- alçak hayat, yahut bugün içinde bulunmak itibariyle “en yakın bulunan hayat” demektir. Bu kelime, ahiret kelimesi gibi ve onun mukabili bir isim olarak ta kullanılır.”[522]

Kur’ân-ı Kerim ayetlerinde dünyanın mahiyeti, hem akla, hem de hislere hitap edecek tarzda anlatılmıştır. Mesela:

a. Sararan Yeşillikler

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Bir yağmur temsili gibi ki, otu rençberleri imrendirmiştir. Sonra değişir, bir de görürsün sararmıştır. Sonra da bir çerçöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de Allah’tan bir mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayat bir aldanış metaından başka birşey değildir.”[523]

Ayet, önce akla hitap ederek dünya hayatının bir oyun, bir eğlence, bir süs, bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışı ol­duğunu nazara vermekte, daha sonra ise, bir temsille bu hakikatleri zihne yaklaştırmaktadır. Zemahşerinin de dikkat çektiği gibi, ayetteki temsil dünya hayatının çabuk geçtiğini ve faydasının azlığını anlat­maktadır.[524] Ressamın fırça kullanarak tablolar çizmesi misüllü, bu ayet kelimeleri kullanarak dünya hayatının mahiyetini ve akibetini ortaya koyar. İşte, gökten yağmur yağar. Bu yağmurla her tarafta yeşil bitkiler çıkar. Bitkilerdeki yeşillik, canlılık çiftçilerin hoşuna gitmektedir. Ama bu yeşil renk kısa bir süre sonra yerini sarıya terkeder. Ardından ise, o güzelim yeşillerin yerinde sadece çöp yığını kalmıştır.

Dünya hayatı da böyledir. Önce caziptir, tatlıdır. Fakat ebedi olmadığından bu tatlılık yerini acılığa terkeder. Kendileriyle iftihar edilen mal- evlat gibi şeyler birer birer elden çıkar. Daimî zannedelen gençlik, yerini ihtiyarlığa terkeder. İhtiyarların rengi de ayette tasvir edilen bitkiler gibi sararmış durumdadır. Fakat o dönem de bitecek, ardından ölüm ve ayrılık gelecektir.

Mealde “rençberler” olarak ifade ettiğimiz kısım, ayetin metninde “küffar” olarak geçer, Bu ise, hem “rençberler”, hem de “kâfirler” anlamı taşıyan tevriyeli bir ifadedir.[525] Bu ifadede, ahirete inan­mayan kâfirlerin hoşlandığı da hayvanî bir hayat olduğuna işaret vardır.[526] Çünkü kâfirler dünyanın zinetinden en çok hoşlanan kimselerdir. Mü’min güzel şeyleri gördüğünde, fikri hemen Sani’in kudretine intikal eder. Kafir ise, duyulardan ileri geçemez, bütün benliğiyle eşyanın zahiri zinetinde müsteğrak olur.[527]

Bir başka ayette, dünya hayatında kâfirlere verilen nimetler “zehrete’l hayati’d dünya” (dünya hayatının cici-bicisi) olarak ifade edilir.[528] Bu ifade ile, dünya hayatının nimetleri önce parlak olup sonra solan çiçeklere benzetilmiştir.[529]

Kur’ân-ı Kerimde dünya hayatının son derece kısa bir hayat olduğu değişik ifadelerle tasvir edilir. Mesela şu ayetlere bakalım:

-“Sanki, gündüzün bir saatinden başka durmamışlar gibi, Allah hepsini mahşere sevkedeceği gün aralarında tanışırlar.”[530]

-“Onu (kıyameti) görecekleri gün, sanki bir akşam üzeri veya kuşluk vaktinden başka durmamışa dönecekler.”[531]

Bu ayetlerde, dünya hayatında geçirilen müddetin günün bir vakti, akşam üzeri veya kuşluk zamanı gibi az bir zaman dilimi olduğu bildirilmiştir.

b. Süslü Gelin

“Dünya hayatının meseli şunun gibidir: Bir su, biz onu semadan indirmişiz. Derken onunla insan ve hayvanların yediği arzın nebatı birbirine girmişler. Nihayet arz, bütün zinetini takıp süslendiği, ehli de onun üzerine kendilerini kadir zannettikleri bir sırada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelivermiş, bir anda onu öyle biçmişizdir ki, sanki dün hiçbir şenlik yokmuş. İşte, düşünecek bir kavim için ayetleri böyle tafsil ediyoruz.”[532]

Gökten yağan yağmurla yeryüzü yemyeşil olur. rengarenk çiçek­ler açar. Yeryüzünün bu süslü hali, “Nihayet arz bütün zinetini takıp süslendiği…” ifadesiyle bir geline benzetilmiştir.[533] Arzda yaşa­yanlar, bu geline sahip olacaklarını zannederler. Fakat o, kimseye yar olmaz. Bütün süsü, tatlılığı, biçilmiş ekin misali ortadan kaybolur. Ayette “Onu öyle biçmişizdir ki…” ifadesi, bu akibete işaret eder. Bu ifadede, dünya hayatının o tatlı zinetli şeylerinin, neticede biçilmiş ekine döndükleri manası kendini hissettirmektedir. [534]

Ayet, dünya hayatının fenasını, zevalini, kıymetinin ve lezzetinin azlığını temsil yoluyla anlatmaktadır.[535] Bu cihetten bakıldığında, ayet dünyanın zevalinin sür’atini göstererek insanları ondan uzak­laştırmakta, diğer aleme yönelmelerini ve onun mutluluğunu arama­larını sağlamaktadır.[536]

Süyuti, dünya hayatının su ile temsil edilmesini şöyle değer­lendirir:

-Suyu ihtiyacından fazla alsan zarar görür, ihtiyacın kadar alırsan faydalanırsın. Dünya da öyledir.

-Suyu almak için elini daldırdığında elinebirşey geçmez. Dünya da onun gibidir.[537]

c. Savrulan Çöp Kırıntıları

“Onlara dünya hayatının meselini şöyle yap: Sanki bir su, onu semadan indirmişiz. Derken onunla yerin bitkileri birbirine karışmış. Derken bir çöp kırıntısı olmuştur, rüzgarlar onu savurur gider. Allah herşeye muktedirdir. Mal ve oğullar dünya hayatının zinetidir. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin indinde sevapça da hayırlı, amelce de hayırlıdır.”[538]

Ayette dünyanın parlaklığı behçeti ve bunların ardından helak ve faniliğin gelmesi bitkilerin haline benzetilmiş. Önce yeşil, sonra sararıyor, rüzgarlar onu uçuşturuyor.[539]

Râzî, ayeti dünyanın hakareti ve bekasının azlığına bir mesel olarak değerlendirir.[540]

Mal ve evlat, dünya hayatının bir zineti olarak ifade edilmiştir. Bunlar, gelip geçici fani şeylerdir. Bunlarla işlenecek salih ameller ise, fani değil, bakidirler. Diğer âlemde insan “malım- evladım” deyip onlardan bir meded umamaz. Ancak, bu fanileri baki yolunda değerlendirmişse, hoş bir akibet onu beklemektedir.

d. Oyuncaklar Dünyası

“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir.”[541]

Ayet, dünyanın insanlara fayda vermediğini ve sebatsız olduğunu beliğ bir teşbihle ifade etmektedir.[542] Ayette bahsedilen hayatın kâfire mi, yoksa kâfir-mü’min ayırmadan bütün insanlara ait mi olduğu ihtilaflıdır.[543] Kafir hayatının zaten bir oyun ve eğlence olduğu bedihi olmakla beraber, şu dünya hayatının bir mü’min için de cennetteki hayatına nisbetle bir oyun, bir eğlence mesabesinde olduğunu söyleyebiliriz.

Oyun ve eğlence (laib ve lehv) ifadeleri hatıra çocukları getirir. Çocuklar bir miktar oynar, sonra dağılırlar. Şu dünya hayatı da öyledir, sür’atle zevale gider. Üzerinde yaşayanlar da sür’atle ölüme koşarlar.[544]

Çocuklar, oyun esnasında oyuncak evler kurarlar. Hatta kibrit kutularından apartmanlar yaparlar. Kimi muhtar olur, kimi doktor. Kimi kumandan olur, kimi asker. Oynarlar, oynarlar, sonra yorulur, evlerine dönerler. Artık ne apartman kalmıştır, ne muhtar, ne doktor. Ne askerler vardır, ne de kumandan. Onun gibi, diğer âleme gidildiğinde şu dünya hayatının izafî ve itibari değerlerinin ancak bir oyun ve eğlence mesabesinde olduğu bütün haşmetiyle görülecektir.

IV. BÖLÜM

İNSAN GRUPLARIYLA İLGİLİ

TEŞBİH VE TEMSİL

Kainat-dünya ve insan birbirini tamamlayan unsurlardır. Kainat bir ağaç ise insan o ağacın meyvesi, bir saraysa insan o sarayın efendisidir. İnsan kainatla yaşar, kainat insanla bir anlam kazanır.

Şu alemde yaşayan herkes belli ölçüde birbirine benzemekle beraber, aslında her insanı farklı bir alem olarak değerlendirmek mümkündür. Zira, herkes çok farklı bir iç dünyaya sahiptir. Her insan iman, amel, emel gibi yönlerden değerlendirildiğinde diğer insanlardan çok farklı bir görünümde karşımıza çıkacaktır.

Bu insanları farklı açılardan gruplara ayırmak mümkündür. Mesela kimi zengindir, kimi fakir. Kimi alimdir, kimi cahil. Kimi maddecidir, kimi idealist. Pitagoras (ö. 494 m.ö), dünya hayatını spor yarışmalarına benzetir. Sahada üç grup insan vardır:

1- Kazanmak için yarışan sporcular.

2- Para kazanmak için orada bulunan satıcılar.

3- Olup biteni seyreden seyirciler.[545]

Biz burada, insanların inanç yönüyle ayrıldıkları grupları teşbih ve temsil yönüyle ele alacağız. Kur’ân nazarında insan ya mü’mindir veya kâfirdir. Münafık, aslında kâfir olmakla beraber kendini mü’min gösteren kimsedir. Yahudi gibi ehl-i kitaptan olanlar ise, kendilerini mü’min zannedenlerdir.

1. İnsan Hayatı İle İlgili Teşbih ve Temsiller

a. Ezeli Sözleşme

İnsan, varlık âlemi içinde en seçkin bir konuma sahiptir. Arzın halifesi,[546] mahlukatın sultanıdır. İlahi, sonsuz ikramlara mazhardır. Cenab-ı Hakk’ın kelâmına muhataptır. Cenab-ı Hak bu muhatap oluşu şöyle bildirir:

“Rabbin Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp ta, “Rabbiniz değilmiyim” diye onları nefislerine karşı şahit tuttu. “Belâ” (evet, Rabbimizsin), şahid olduk” dediler.”[547]

Ayet, ekser müfessirlerce temsilî bir anlatım olarak değerlen­dirilmiştir. Burada bilinen manasıyla şahit tutma, sual ve cevap düşünmek lazım değildir. Sanki öyle denilmiş ve öyle cevap verilmiş de, bir mukavele yapılmış gibi hukukî kıymet taşıyan kuvvetli bir fıtrat vermek söz konusudur. Cenab-ı Hak fıtrat itibariyle insanları, afak ve enfüste nasbedilen delillerinden istifade ile İlahi rububiyeti tasdik edecek kabiliyette yaratmıştır.[548] “Her çocuk fıtrat üzere doğar”[549] hadisi de bu manayı teyit etmektedir. İnsan, peygamber gönderilmese bile, bu fıtratla Allah’ı bulabilir. Seyyid Kutub’un ifadesiyle, “peygamber göndermek bir hatırlatma ve fıtrattan inhiraf edenlere bir uyarı içindir.”[550] Hamdi Yazır, ayetin anlatımını fıtrî bir akd ve misak şeklinde değerlendirir.[551] O’na göre, bu misak tekvinî olmakla beraber, ruhî ve kelâmî haysiyeti de haizdir. Dolayısıyla buna “mukavele” demek de hakikattır. Ancak bu hitap, lafzî kelâm ile değil, meleklere olan tebliğ gibi, nefsî kelâm ile bir tebliğ tarzında telakki edilmelidir. Ayetin başında “Biz şöyle dedik” denilmemesi bu manaya işaret eder.[552]

Cenab-ı Hakk’ın insanı yaratması, onu rızıklandırması, ona güzelliğin bütün çeşitlerini görebilecek bir göz, hakikatin bütün inceliklerine nüfuz edebilecek bir akıl vermesi gibi durumlar, aslında “Rabbiniz değilmiyim” demesidir. Duyan kulaklar için her an ve zaman Cenab-ı Hakk’tan “Rabbiniz değilmiyim” sadası gelmektedir.

Ayette,”onları nefislerine karşı şahit tuttu.” denilmesi rububiyetin bilhassa enfüsî delille daha iyi bilinebileceğine bir işaret olarak değerlendirilebilir. İnsanın vicdanı Allah’ın rububiyetini tasdike müheyyadır. Ayçiçeği ile güneş, demir ile mıknatıs arasındaki ilişki misali, vicdan ile Allah arasında benzeri bir durum vardır. Ayçiçeği, başı ağırlaşmadıkça güneşe yönelir. Demir, arada engel olmadıkça mıknatısın cazibesine kapılır. Vicdan dahi fıtratını bozmadıkça Allah’a müteveccih olur.

Ehl-i tasavvufa göre bu muhavere ruhlar âleminde cereyan etmiştir. Cenab-ı Hak cesetleri yaratmadan ruhlara vücut vermiş ve onlara “Rabbiniz değilmiyim” diye sormuştur.[553] Zünnun-i Mısri’ye “Allah’ın bizden söz aldığı zamanı hatırlıyor musun?” diye sorulunca şöyle dediği anlatılır: “Sanki o, şimdi de kulağımda çınlıyor.”[554]

b. Mukaddes Emanet

Allah’a muhatap kılınan bu insan, emanet-i kübranın (en büyük emanetin) taşıyıcısıdır. Kur’ân bunu şöyle anlatır:

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.”[555]

Ayetin üslubu, müfessirlerce temsil üslubu olarak değerlen­di­rilir.[556] Yani, emanet güya göklere, yere, dağlara sunulmuş, “bunun hakkını verebilir misiniz?” denilmiş, onlar ise “hayır, biz bu ağır yükün altından kalkamayız” demişler, insan ise o ağır yükün altına girmiştir. Fakat emanetin gereğini yerine getirmemekle, çok zalim, çok cahil olmaktadır.

Ayetin yorumunda Beydâvî şöyle der: Belki de emanetten murat akıl veya teklif. Emanetten göklerin, yerin ve dağların kaçınmaları, liyakat ve kabiliyetlerinin olmayışı itibariyledir. İnsanın yüklenmesi, böyle bir emaneti kaldırabilecek kabiliyet ve kapasitede oluşu, çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) oluşu ise, o insana şehvet ve gadap kuvvetlerinin galip gelişidir.[557] Yani, insan bu emanete aklıyla muhatap olur. Ancak kendisine gadap duygusunun hükmetmesiyle çok zulümler yapar. Şehvet duygusunun galip gelmesiyli de cahilce işlere girişir. Artık öfke ve şehvetin galebe ettiği hallerde o kimsede akıl ortadan kalkar.

Bir başka zaviyeden ayet, dinin mükellef kıldığı şeylerin zor­luğunu böyle bir temsille anlatmaktadır.[558] Bu öyle büyük bir emanettir ki, kuvvet ve şiddette mesel olan gökler, yer ve dağlara faraza böyle birşey arzedilse kabulden kaçacaklar, ondan korkacak­lardır.[559]

Emanetten muradın ne olduğu yoruma açık bir meseledir. Ebussuud’un da dikkat çektiği gibi, bütün dinî vazifeler emanet adı altında mütalaa edilebilir.

Gazali bu emaneti “marifet ve tevhid” olarak açıklar.[560] Bu meyanda, “ne yer, ne gökler beni içine almadı. Fakat mü’min kulu­mun kalbine yerleştim” hadis-i kudsisini nazara verir.[561]

Muhyiddin b. Arabi, benzeri bir yaklaşımla “marifetullah’a güç, vüs’at” şeklinde yorumlar. Çünkü, insan âlemin meyvesidir. Nefsini alemde görür. Alemin tamamını içine alan nefsiyle Rabbini görür. Bundan dolayı, alemin güç yetiremediğine güç yetirir, kalbiyle Allah’a muhatap olur.[562]

Bursevi ise, emaneti üç mertebede ele alır:

1. Dinin mükellef kıldığı şeyler. Emanetin edası gerektiği gibi, bunların da gözetilmesi gerekir. Mesela, akıl bir emanettir, azalar birer emanettirler. Ruhlar aleminde insandan alınan misak ve ahitler, hep birer emanet durumundadır.

2. Muhabbet, aşk, incizab-ı İlahi. Bu, birinci mertebenin neticesidir. İnsan, bu gibi özellikleriyle meleklere üstün gelir. Gerçi, meleklerde de muhabbet vardır. Fakat onların muhabbeti, terakkiye sebep olan mihnet, bela ve zor tekliflere bina edilmemiştir. Gerçek terakki, sadece insan içindir.

3. Vasıtasız feyz-i İlahi. Bu feyz, ayette “zalumiyet ve cehuliyet” ile işaret olunan vücudî perdelerden çıkmakla elde edilir.

Bu üç mertebeden birinci mertebe avam, ikinci mertebe havas, üçüncü mertebe ehass-ı havas içindir.[563]

Said Nursî, emanetin çok cihetlerinden bir cihetini “ene” olarak görür. Yani, insan Allah’ın verdiği benlik ile Allah’ı tanır. Mesela, Kendi cüz’i ilmiyle Allah’ın külli ilmini, cüz’i kudretiyle O’nun sonsuz kudretini anlar.[564]

Gök, yer ve dağa doğrudan Allah’a muhatap olabilecek kabiliyet­ler verilmediğinden, onlar emaneti kabul etmemişler, çekinmişlerdir. İnsan ise, emaneti taşıyabilecek kabiliyette yaratılmakla beraber, zulüm ve cehalet perdelerini aralamadan o ağır emaneti taşıyamaz, kaldıramaz.

Şu ayet de, temsili bir ifadeyle, mükellefiyetin zorluğunu anlatır:

“Biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirseydik, sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, çatlamış görürdün…”[565]

Ayet bir temsildir. Buna, ayetin devamı da açıkça delalet etmektedir. Maksad, insanların kalplerindeki katılığa ve etkilen­memeye karşı bir kınamadır.[566] Hamdi Yazır’in ifadesiyle, “bilfarz Kur’ân büyük bir dağ üzerine indirilmiş, dağa öyle bir şuur verilmiş olsaydı, semaya doğru başkaldırmakta bulunan o ulu dağ, bütün kasvetine rağmen haşyetullah şuuru altında her türlü serkeşliği atarak çatlayıncaya kadar İlahi emirlere serfüru eder (baş eğer), bu derece müteessir olurdu.”[567]

c. Beka Tohumları

İlahi emanete muhatap olmak bir şeref, fakat bu emanetin gereğini yapmamak büyük bir hüsrandır. İnsan, irade sahibidir. Bu iradesini hem hayra, hem de şerre yönlendirebilir. Mesela, kendisine verilen ömür sermayesini ve kabiliyetlerini fani dünya işlerinde de kullanabilir, ebedi ahiret işlerinde de… Kur’ân bunu şöyle bildirir:

“Her kim ahiret “harsı” isterse ona harsını artırırız. Her kim de dünya “harsı” isterse, ona da ondan veririz. Ama ahirette ona hiç nasip yoktur.”[568]

Ayette geçen “hars” kelimesi “toprağa tohum serpmek” demek­tir. İstiare yoluyla, amellerin netice ve meyveleri için kullanılmıştır.[569] Ahiret veya dünya için çalışmak, bu kelime ile çiftçinin ürün almak için ziraat yapmasına benzetilmiştir.[570]

Râzî, “hars” kelimesinin işaret ettiği ince bir manaya şöyle dikkat çeker: Ayet delalet ediyor ki, ahiret ve dünya menfaatleri hazır lokma olmayıp “harsı” gerektirir. Hars ise, tohumu serpmek, sula­mak, nemalandırmak, hasad ve ayıklama gibi zorluklara dayanmak ile gerçekleşir.[571]

İnsanın ahiret harsını gerçekleştirebilmesi, ciddi bir cehd ve gayret ister. Zira, cennete giden yol engellerle doludur. Cenab-ı Hak şu ayetle işin zorluğunu bildirir.

“(O insan) göğüs veremedi o akabeye.”[572]

Akabe, sarp, çetin dağ yolu demektir.[573] Burada salih amel için istiare olarak kullanılmıştır. Çünkü, salih amel yapmak, nefislere zor gelir.[574] Ayetin devamından anlaşıldığı üzere, mesela bir boyun kurtarmak veya şiddetli açlık zamanında akrabadan bir yetime veya son derece fakir kişiye yemek yedirmek, sarp-çetin dağ yolundan aşmak gibi nefse zor gelen fiillerdendir. İnsan hayatı, hep böyle akabelerle, sarp yokuşlarla doludur.

d. Şeytan

İnsanın bu akabeyi aşamamasında şüphesiz en büyük etken şeytandır. Şeytan, cennete giden yolda en büyük bir engeldir. İnsanın nefs-i emmaresi ise, şeytanın bir talebesi gibidir. Şeytan kuvvetli bir verici, nefis hassas bir alıcıdır. Şeytandan gelen telkinlere kulak veren nefis, insanı fısk ve fücura, isyan ve inkara, gaflet ve dalalete, her türlü rezalet ve malayaniyata sevkeder.

Şu ayet, temsilî bir üslupla, şeytanın her türlü vasıtayı kullana­bileceğini anlatır:

“Onlardan gücün yettiğini sesinle oynat! Süvarilerin ve piya­delerinle üzerlerine bas gürültüyü. Mallarına ve evlatlarına ortak ol ve onlara vaatler yap! Fakat şeytan onlara bir aldanıştan başka ne vaat eder?”[575]

Şeytanın insanlara musallat oluşu baskın yapanlara benzetilmiş: Bir kavme baskın yapıyorlar. Onları mekanlarından dışarı çıkaracak şekilde ses çıkarıyorlar, telaşlandırıyorlar. Ardından atlı ve yaya kuvvetleriyle onların işlerini bitiriyorlar.[576]

Kanaatimizce, ayetin “mallarına ve evlatlarına ortak ol ve onlara vaatler yap!” bölümü de aynı temsilin muhtevası içinde değerlen­dirilmelidir. Zira, baskın yapan grup, baskın yaptıkları bölgeyi ele geçirince, oradaki insanların hür iradelerine engel olurlar, onların mal ve evlatlarına müdahale ederler. Hakimiyetlerini devam ettirmek için, o insanları bir takım vaatlerle avuturlar.

İşte, şeytan ve güruhu, insanın vücut ülkesini ele geçirmek isterler. Bunun için her türlü yolu denerler; hem korkuturlar, hem ürkütürler. Hem piyadeleriyle, hem süvarileriyle seferber olurlar. Ele geçirdikten sonra, o insanın duygularını, cihazlarını esir alırlar, Allah yolunda değil, şeytan yolunda kullandırırlar. Bir takım yalancı vaadlerle oyalama siyaseti takip ederler.

Bu noktada Cenab-ı Hakk’ın şu uyarısı hatırlanmalıdır:

“Ey Adem oğulları! Ben sizden “Şeytana ibadet etmeyin” diye ahit almadım mı? O size apaçık bir düşmandır.”[577]

Şeytan insana suret-i haktan görünüp saptırmaya çalışır. Kur’ân-ı Kerim buna misal olarak şöyle der:

“Tıpkı şeytanın meseli gibi ki, hani insana “küfret” dedi de, o insan küfredince “ben dedi, senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbı olan Allah’tan korkarım.”[578]

Ayet, sebeb-i nüzul itibariyle Medine münafıklarının Beni Nadir yahudilerini savaşa teşvikleriyle alakalıdır.[579] “Yemin ederiz, eğer siz çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye itaat etmeyiz. Şayet sizinle savaşılırsa, muhakkak size yardım ederiz” demişler, fakat savaş patlak verince onları yüzüstü bırakıvermişlerdir.[580]

İşte şeytanın hali de böyledir. İnsanı kötülüğe teşvik eder. Bunu yaparken de insanın hayrını istiyormuş gibi davranır. Fakat o insanı küfre atınca, artık ondan teberri eder.

Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “küfret!” diye emir verirken korkma­mıştı da, aldatıp belaya soktuktan sonra azabı hatırlayarak korkacağı tutmuş “ben karışmam, ne halt edersen et” diyerek savuşuvermişti ki, bu da bir şeytanlıktı.”[581]

Cumhura göre bu teberri kıyamet gününde olacaktır. Zahire uygun olan da budur. Bazıları ise, şeytanı İblis, ayette bildirilen insanı ise, Ebu Cehil olarak açıklamışlardır.[582] Ebu Cehl’in şeytanın aldatmasına kurban gidenlerden olduğunda tereddüt yoksa da, ayette bu hususi manaya kesin bir delalet olmadığı aşikardır.

Esasen din bir imtihandır. Elmas gibi ulvi ruhlarla, kömür gibi süfli ruhların birbirinden ayrılması gerekir. Bu ayrışma ameliyesi için şeytan ve ekibine görev düşmektedir. Mesela ayetin hükmüyle “mallar ve çocuklar bir fitnedir.”[583] Yani insanlar bunlarla imtihan edilmekte, bunlar yüzünden günaha ve ikaba düşmektedirler.[584] Keza bunlar dünya ile meşgul eder, Mevlaya hizmete hicap olur.[585] Ayette geçen “fitne” kelimesi altın, gümüş gibi kıymetli madenleri ateşte eritip posasından ayırmak işlemini ifade eder.[586] Altın ateşe bırakıldığında halis mi, karışık mı olduğu ortaya çıkar.[587] Onun gibi, insanların birbirinden ayrılması için açılan bu imtihan meydanının ateşi şeytandır. Şeytanların insanlara musallat olmasıyla, insanların dereceleri ortaya çıkar. Bir tarafta nebiler, sıddıklar, şehitler, salihler gibi insanlar temayüz edip ayrılırken, diğer tarafta kâfirler, hainler, zalimler, facirler gibi posalar ortaya çıkar.

e. Mü’min ve Kafir

İman ve küfür, birbirine mukabil ve zıt kavramlardır. İnsan hem iman edebilecek, hem de küfre düşebilecek bir yaratılıştadır. Varlığı, erkek veya kadın oluşu, boyu gibi durumlarda hür olmayan bu insan, iman ve küfür noktasında tam bir hürriyete sahiptir. Kur’ân, insanın bu hürriyetini şöyle bildirir:

“De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen küfür.”[588]

“Biz insana yolu gösterdik. İster şakir olsun isterse nankör kâfir.”[589]

İman, peygamberlerin bildirdiklerini kabul etmek, küfür ise bunları inkar etmektir. Bir başka cihetle, iman gerçeklere kalp gözüyle bakmak, küfür bu gerçeklere göz kapamaktır.

Hz. Adem ve Havva ile başlayan insanlık tarihi, bir yönüyle iman ve küfür tarihidir. Kur’ân’ın bildirdiği gibi, “İnsanlar bir tek üm­metti.”[590] Bir yoruma göre, hepsi hidayet üzere idi.[591] Veya bedevi bir hayat yaşıyorlardı. Basit düşünceleri, basit hayat tarzları vardı. Dünya geniş, rızıkları boldu. Derken çoğaldılar ve sosyal hayat baş­ladı. Aralarında ihtilaflar ortaya çıktı.[592] “Bunun üzerine Allah, müj­deleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi. İhtilafa düştükleri şey­lerde hak ile hükmetmesi için, o peygamberlerle beraber kitap indirdi.”[593]

İman ve küfrü, insanlık ağacının iki dalı olarak değerlendirebiliriz. Her iki dal, kıyamete kadar meyve vermeye devam edecektir.

Mü’min, âlemin yaratıcısı olan Allah’ı tasdik eder. O’nun gön­derdiği peygamberlere, indirdiği kitaplara inanır. Fizik ötesi âlemin mensupları olan meleklerin varlığında bir tereddüt göstermez. Ölüm sonrası hayatı, geceden sonra gündüzün gelmesi kat’iyetinde görür. İlahi proğram olan kadere inanmanın, insanın hür iradesine engel olmadığını kabul eder.

“İşte onlar Rab’lerinden bir hidayet üzeredirler.”[594] ayeti mü’min­leri bir şeye binip yükselen kimselere benzetir.[595] Mü’minler bu ilahi hidayet ile, dünya ve ahirette süfli şeylerden kurtulup, ulvi bir hayat yaşarlar.

f. Allah’ın Boyası

Mü’min, Allah’ın boyasıyla boyalıdır. Şu ayet, mü’minin halini tasvirde renkli bir ufuk açar.

“Allah’ın boyası (sen ona bak.) Allah’tan güzel kim boya vura­bilir?”[596]

Hristiyanlar çocuklarını sarımtırak bir suya daldırır, bunun temiz­leyici olduğunu söylerler. Ne zaman birisi çocuğunu böyle vaftiz ederse “işte şimdi hakkıyla hristiyan oldu” derler.[597]

Hamdi Yazır, ayeti şöyle yorumlar: “Biz Allah’ın boyası olan fıtri iman ile iman ettik. Sudan imana, sun’i boyaya tenezzül etmeyiz. Allah boyasına, Allah boyasına.”[598] Yine O’nun ifadesiyle, “insanları bir paçavra boyar gibi bulaşık bir suya sokup çıkarmaktan ibaret sudan bir din ve imanın ne kıymeti olur?” (…) “Din-i İslam ve iman-ı tevhid, insanların min tarafillah boyandıkları öyle güzel bir Allah boyasıdır”[599]

“Allah’ın boyası” şeklinde mealde gösterilen “sıbğutullah” keli­mesi, “Allah’ın insan mahiyetinde dercettiği fıtrat” şeklinde de açık­lanmıştır. Zira, insanın mahiyetinde acz, fakr vardır. Keza, hudusuna (yaratılmış olduğuna) şahit alametler vardır. Bunlar o kimse için bir boya gibidir.[600]

İsfehani, “sıbğatullah” ifadesini Allah’ın insanlarda var ettiği akla işaret olarak görür. İnsan bu akılla hayvanlardan ayrılır.[601]

Sadık Kılıç, “sıbğatullah” ifadesinden mülhem olarak şöyle der:

“Sonsuz ihtimalli karışım ve ahenklerinde, yüce Rabbin eser­lerini, O’na götüren akisleri buluruz… Bu maddî ve hissî olayın arkasında bu kevnî boyanın sahibini, fırçayı tutan kudret elini ararız. Eşyayı sonsuz renklere boyayan, insanları da en şerefli bir boyaya, onları küfrün kirlerinden temizleyip, güzel eserleriyle tezyin eden bir “iman boyası”na çağıran O Rabbe yöneliyoruz. Tabiat tuvalinden Cenab-ı Hakk’ın ilahi tuvaline, oradan kainata nakış nakış, ahenk ahenk bir rahmet ve bağış yağmuru gibi düşen tablolarına yöne­liyoruz.”[602]

g. Kalb

İman ve küfür, kalple ilgili olduğu için, bir nebze kalpten bahis açmak istiyoruz. Şöyle ki: Kalb kelimesi, “çevirmek” anlamın­dadır.[603] Hadisin teşbihiyle insan kalbi “bir ağacın dalından sarkıtılan ince bir ipin ucundaki tüy” gibidir.[604] Bu derece hassas olan kalb, hem imana, hem de küfre yönelebilir.

Mü’minin kalbi itminan halini yaşar. Kafirin kalbi ise daima sıkıntılıdır. Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlerin kalpleriyle ilgili şöyle temsil üslupları karşımıza çıkar:

1.“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi. Gözlerinde de bir perde var.”[605]

Kafirlerin kalp ve kulaklarının mühürlenmesi, gözlerinde bir perde oluşu, hakkı kabul etmemelerini istiare yoluyla anlatmaktadır. Yani gerçekte bir mühür, bir perde yoktur. Hakkı kabul etmemeleri, gerçekleri görmemeleri böyle ifade edilmiştir.[606] Şüphesiz bu mühürleme, onların yaptıklarına bir ceza durumundadır. Sözgelimi, bir fırının mühürlenmesi, ya temizliğe dikkat edilmeyişi, veya piyasaya eksik gramajlı ekmek sürülmesi gibi sebeplerden dolayıdır.

2.“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa, bir takım kalpler üzerine kilitler mi vurulmuş?”[607]

Bu ifadeyle, Kur’ân’ı düşünmeyenlerin kalpleri, kilitli kapılara benzetilir.[608] O kalplerde küfür ve inat kilitleri vardır.[609] Ayet, öğütün o kalplere ulaşmadığını böyle bir temsille anlatmıştır.[610]

3.“…Biz onların kalplerine, anlamalarına engel örtüler geçir­mişizdir. Kulaklarında da bir ağırlık var. Her ayeti (mucizeyi )görseler de iman etmezler…”[611]

Bu ayet de, temsili bir istiare ile, onların hak ve hakikatı kabul etmemelerini anlatır.[612] “Örtüler” şeklinde mealini verdiğimiz ifade, ayetin metninde “ekinne” olarak geçer. “Ekinne” örtü anlamındaki “kinan”ın çoğuludur. Ayette nekra (elif-lamsız) olarak gelmesi büyüklük ifade eder. Yani, öyle basit bir perde değil, ciddi perdeler vardır. Keza, o perdelerin bilinmez oluşuna da işaret eder.[613]

4.“Hayır, hayır! Onların yapagelmiş oldukları şeyler, kalplerinin üzerine pas bağlamıştır.”[614]

Ayetin metninde geçen “Râne” kelimesinin masdarı “rayn”dır. Rayn, kılıç ve aynanın üzerindeki pası ifade eder.[615] Demek kalp bir ayna gibidir. İşlenen herbir günah, bu şeffaf kalp aynasında siyah bir nokta oluşturur. Kişi, tevbe ve istiğfarla günah kirlerini temizlemezse o kalp artık kararır, şeffafiyetini kaybeder.[616] Ancak, pas tutmuş ayna gibi olan bu kalpler, tevbe ve istiğfarla cilalanmış ayna haline gelir.[617]

5.“… Allah kâfirlerin kalplerini işte böyle tab’ eder.”[618]

Ayette geçen “tab’ eder” ifadesi, “mühürler, küfrü onlara böyle tabiat kılar” manasını bildirir.[619] Bu ifade, çamur- balmumu ve benzerlerinde basmakla meydana gelen tesiri anlatmaktadır.[620]

Bu ayetler dışında, ehl-i küfrün kalblerinin “ğılaflı” (örtülü),[621] gerçekleri görmede kör olduğu ,[622] Kur’ân’ın bildirdiği temsilî hakikatlerdendir. Yani, bu örtü maddi bir örtü değil, körlük de gözün görmemesi değildir. Böyle ifadelerle, kâfirin adeta kalp haritası çıkarılmıştır.

h. İman ve Hür İrade

Cenab-ı Hakk’ın kalpleri mühürlemesi, perdelemesi, Allah’tan bir cebri değil, onların kesplerine terettüp eden bir neticeyi bildirir. Kendisine akıl verilen her insan, İlahi tekliflere bizzat muhataptır. Tabir yerindeyse, kimseye özel muamele yapılmamıştır. Kur’ân’ın şu ayetleriyle, bu gerçeği daha iyi anlayabiliriz:

“Allah, inkar edenlere Nuh’un karısıyla Lut’un karısını bir mesel yaptı… O ikisi, kullarımızdan iki salih kulun nikahlısı idiler. Fakat hıyanet ettiler. Bundan dolayı o iki peygamber, onları Allah’ın azabından zerrece kurtaramadılar. O iki kadına denildi: Girin ateşe, girenlerle beraber.”[623]

Ayet, hak dine inanmayanlara ahirette hiçbir yakın ve akrabanın fayda vermiyeceğini bildirir.[624]

Dolayısıyla kâfir, Allah’a, rasulüne ve evliyasına küfür ve düş­manlığının cezasını çekecek, kendisiyle mü’minler arasında olan neseb bağı gibi bağlar bir fayda vermeyecektir. Kıyamet günü bütün bağlar kopacak, ancak Allah ile olan bağ kalacaktır. Ayet, “eğer nesep bağı fayda verseydi Nuh ve Lut’un hanımlarına fayda verirdi” manasını bildirmektedir.[625]

Ayetlerde, her iki peygamberin hanımlarının isimleri bildiril­memiştir. Zira mühim olan isimleri değil, peygamber hanımı olmaları ve hıyanet etmeleridir.[626]

Şu ayetler de bu manayı teyit eder:

-“Ne hısımlarınızın, ne de evlatlarınızın size asla faydası olamaz. O (Allah), kıyamet günü aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı gören­dir.”[627]

-“Sur’a üfürülünce artık aralarında o gün ne nesep (soy-sop) kalır, ne de birbirlerine birşey sorarlar/isterler.”[628]

Hud suresi 45-47. ayetlerinde anlatılan Hz. Nuh’un oğlunun tufan olayında boğulması da, bizzat imana talip olmayınca peygamber oğlu olmanın bile fayda vermediğini gayet çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Meselenin diğer yönü ise Firavun’un hanımı misaliyle bildiril­miştir:

“Allah iman edenlere de Firavun’un hanımını bir mesel yaptı. Şöyle demişti: Ya Rabbi, indinde benim için cennette bir ev yap ve beni Firavun ve amelinden kurtar. Beni o zalimler topluluğundan kurtar.”[629]

Mü’minin kâfirle olan bağı, onun küfür ve amelinden ayrı kal­dığında kendisine bir zarar vermez… İşte, Nuh ve Lut’un hanım­larına, peygamberle olan bağları bir fayda vermediği gibi, kâfirlerin en önde gelenlerinden biri olan Firavun’a eş olması hanımına bir zarar vermemiştir.[630]

Cenab-ı Hak, iki peygamber hanımı ve Firavun hanımıyla misalden sonra, üçüncü bir misali de bakire Meryem’den verir:

“Allah bir de, ırzını pek sağlam koruyan İmran kızı Meryemi mesel yaptı. Biz ona ruhumuzdan üfledik. O, hem Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etmişti, hem de “Qânitin” (kendini ibadete verenler)den idi.”[631]

Hz. Nuh ve Lut’un hanımlarıyla, Firavun’un hanımı ve bakire Meryemden bahseden bu ayetler surenin bütünlüğü çerçevesinde değerlendirildiğinde, Hz. Peygamberin hanımlarına ilahi bir uyarıda bulunur.[632] Yani, bu misallerle “biz peygamber hanımıyız deyip mağrur olmayınız. Ameliniz olmazsa, peygamber hanımı olmak bir fayda temin etmez!” mesajı verilmiştir.

Hz. Meryem’in misal olarak getirilişinde ise, facir ve fasık insanların salih kişiye iftiralarının Allah katında bir zarar vermiyeceği mesajı vardır. Çünkü, yahudiler Hz. Meryem’e iftira etmişlerdi. Fakat bu, O’nun Allah indinde dünya kadınlarının en üstünlerinden olmasına engel olmamıştır.[633]

Keza Hz. Meryem’den misal verilişi, ayet eğer Hz. Aişe’ye yapılan ifk (iftira) olayından sonra inmişse bir teselli, önce inmişse onun nefsini bir hazırlamadır.[634]

2. Kafirin Dünyası

Allah’ı ve Allah’ın bildirdiği şeyleri inkar eden kâfir, kendine has bir dünyaya sahiptir. Allah’a ve mukaddesata inanmaktan kaçarken, aslında bazı şeylere inanmaktan kurtulamaz. Sözgelimi, ezeli bir Allah’ı kabul etmez, fakat maddeye ezeliyet verir. Allah’a ibadet etmez, fakat hevasına kul olmaktan kurtulamaz. Veya müsemmasız isimlere mabudluk payesi verir. Mesela tabiata perestiş eder veya şahısları putlaştırır.

Şu ayet, bize kâfirin his dünyasına nüfuzu sağlayacak ipuçları verir:

“İnsanlardan kimi de Allah’tan beride bir takım şerikler edinirler. Onları Allah sever gibi severler…”[635]

Yani bu kâfirler Allah’ı sevmekten kaçarken batıl mabutlara takılırlar, onları sever, perestiş ederler. Ayetin metninde bu batıl mabutlardan akıl sahiplerine mahsus “hüm” zamiriyle bahsedilmesi, insanların bilhassa akıl sahiplerinden mabutluk payesi verdiklerine dikkat çekmektedir.[636] Sevgi yönüyle böyle oldukları gibi, korku yönüyle de benzeri bir hal yaşarlar. Allah’tan korkar gibi o batıl mabutlardan korkarlar.

Kafir iç âleminde zulümat içinde yaşar. Şaşkındır, perişandır. Duyular itibariyle hayvanî bir hayat mertebesindedir. Gözü, afakta ve enfüste nasbedilmiş İlahi ayetleri görmez. Kulağı, kainatın tesbihini anlamaz. Dili hak ve hakikati terennüm etmez. Selim fıtratını kaybettiğinden herşeyi gerçekte olduğundan farklı değer­lendirir. Ömrü gaflet ve isyanla geçer. Hatalar her taraftan onu kuşatır. Semeresiz bir hayatın sonunda, şu dünyadan çeker gider. Fakat onun gidişine ne gök ağlar, ne de yer.

Ana hatlarıyla ifadeye çalıştığımız kâfirin dünyasına, şimdi biraz daha yakından bakmaya çalışalım:

a. Karanlık Denizdeki Adam

“(O kâfirlerin işi) derin bir denizdeki zulümat (karanlıklar) gibidir. Onu bir dalga bürüyor, üstünden bir dalga, üstünden bir bulut! Birbiri üstüne karanlıklar. Öyle ki, elini çıkardığında neredeyse onu bile göremiyecek. Allah’ın bir nur vermediği kimse için artık hiçbir nur yoktur.”[637]

Ayet, kâfirlerin şaşkınlığını tasvir eder.[638] Mü’minin dünyası nurlarla doludur. Kafir ise zulümat içindedir. Bu ayette kâfirin o karanlık dünyası, gecenin karanlığında denizin dalgaları altında kalmışkimsenin durumuyla anlatılmıştır. Gecenin o zifiri karanlığına, ardarda gelen dalgaların dehşeti ilave edilmiştir. Ayrıca ay ve yıldızların ışığından istifade imkanı da yoktur. Zira, afakı bulut kaplamıştır. Kendi elini bile göremiyecek kadar yoğun bir zulümat içindedir. Böyle biri, iç âleminde korku, dehşet, yalnızlık, çaresizlik gibi karanlıklarla karşı karşıyadır.

Ayetteki deniz kâfirin kalbi; ardarda gelen dalgalar o kalbi bürüyen cehalet, şek, hayret gibi haller; karanlık bulut ise, o kalbin mühürlenmesidir.[639]

Ayette tasvir edilen dalgalarla dolu karanlık deniz tasviri, kâfirin bilhassa fikir ve kalp dünyasına bakar. Zira kâfir daima şek, şüphe dalgalarına maruzdur. Kalbi, denizin dalgaları misali hep çalkan­tılıdır.[640]

Hasan-ı Basri, ayeti şöyle değerlendirir: Ayette üç karanlık zikretilmiştir:

1. Deniz’in karanlığı.

2. Dalgaların karanlığı.

3. Bulutun karanlığı.

Kafirin de üç karanlığı vardır.

1. İnanç karanlığı.

2. Söz karanlığı.

3. Amel karanlığı.[641]

Übey b. Ka’b, kâfirin zulümat içindeki hayatını şöyle açıklar: Kafirin sözü karanlık, ameli karanlık, girdiği her yer, çıktığı her yer karanlık ve akibeti karanlıktır.[642]

Gazali, ayeti şöyle yorumlar:

Ayetteki bahr-ı lücci (derin deniz), helak edici tehlikeleri, alçaltıcı meşguliyetleri ve basireti körleştirici tasalarıyla şu dünyadır.

Ayetteki birinci dalga: Hayvanî sıfatlara, hissî lezzetlerle meş­guliyete ve dünyevî ihtiyaçları tedarike sevkeden şehevat dalgasıdır. Bu dalgaya kapılanlar hayvanların yediği gibi yerler, zevklenirler. Bu dalganın karanlık olması uygundur. Çünkü bir şeyi sevmek, insanı kör ve sağır eder.

İkinci Dalga: Ğadap-düşmanlık-buğz-kin-haset-övünmek-çokluk sevdasına sevkeden parçalayıcı hayvanî sıfatlar dalgası. Bunun da karanlık olması uygundur. Çünkü mesela, gadap aklın cadısıdır. Bu dalganın diğer dalganın üstünde olması uygundur. Çünkü çoğu kere ğadap şehevata galip gelir. Gadap heyecana gelince şehevatı dağıtır. Arzu edilen lezzetleri unutturur. Şehvet ise, heyecana gelmiş gadaba asla direnemez.

Buluta gelince: Kafirin imana gelmesine, hakkı bilmesine, akıl güneşinin nurundan istifadesine engel olan çirkin itikatlar, yalancı zanlar ve fasit hayallerdir. Çünkü bulutun özelliği, güneş nurunun parlaklığına engel olmaktır.

Bütün bunlar birer karanlık olunca “Birbiri üstüne karanlıklar” ifadesi münasiptir.

Bu karanlıklar, değil uzaktakilerin, yakın şeylerin bile bilinmesine engel olmuştur. Mesela kâfirler, en edna bir teemmülle kolaylıkla ulaşabilecekleri ve anlayabilecekleri Hz. Peygamberin hayret verici hallerinin marifetinden perdeli kalmışlardır. Bundan “Öyle ki, elini çıkardığında neredeyse onu bile göremiyecek.” şeklinde bahsedil­mesi münasip olmuştur.

Bütün nurların menbaı, ilk nur olan Cenab-ı Hak olduğundan her muvahhidin şuna itikat etmesi gerekir: “Allah kime bir nur vermemişse, artık onun için hiçbir nur yoktur.”[643]

b. Gökten Düşen Kişi

“Her kim Allah’a şirk koşarsa, öyle olur ki, sanki gökten düşmüş (paramparça olmuş da) kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgar onu ücra bir yere sürüklüyor.”[644]

Ayet, müşrikin perişan halini tasvir etmektedir. Gökten düşüyor, yeryüzünde bir an bile kalmıyor. Derhal onu kuşlar kapıyor. Ya da rüzgar onu savurup uzak bir yere atıyor.[645] Bu tasvir, imanın sema­sından küfrün çukuruna düşmek olarak yorumlanmıştır.[646] Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “İşte şirk böyle mühliktir. insanın kalbini didik didikler, uçurumlara sürükler.”[647]

Tasvir edilen tablonun, imandan dönen mürted hakkındaki işareti açıktır. Mürted, imanın semasından düşüp perişan olur. Önceden imanı olmadığı halde doğrudan şirk içinde olanlar için ise, ayeti fıtrat noktasında yorumlamak mümkündür. Yani, müşrik tabiatı itibariyle imana müsaittir, fıtraten müslümandır. Fakat kendi hür iradesini inkar veya şirk yönünde kullanarak, asli yaratılış tabiatının semasından inkar ve şirk derelerine sukut etmiştir.[648]

Allah’a şirk koşanı gökten düşüp paramparça olan kimseye benzeten bu ayeti, hem teşbih-i müferrak, hem de teşbih-i mürekkep olarak açıklamak mümkündür:

Teşbih-i müferrak olarak: İman sema gibidir. İmanı terkedip şirke düşen semadan sukut eden kimseye benzer. Böyle bir müşrikin fikrine arız olan şeyler onun parçalarını yiyen kuşlara, onu dalalet vadisine savuran şeytan ise rüzgara benzer.[649]

Teşbih-i mürekkep olarak ise: Teşbihin heyet-i mecmuası (tümü) Allah’a şirk koşanın helaketini tasvir etmektedir. Bu öyle bir helaktir ki, ondan daha büyük bir helak tasavvur edilemez.[650]

c. Sahradaki Şaşkın

“De ki: Hiç biz Allah’ı bırakır da, bize ne fayda ne zarar veremiyecek nesnelere mi yalvarırız? Ve Allah bizi hidayetine kavuşturmuş iken ardımıza mı döneriz? O kimse gibi ki, arzda şaşkın şaşkın dolaşırken kendini şeytanlar ayartıp uçuruma çekmekte. Beride ise arkadaşları var, “bize gel” diye onu doğru yola çağırıp duruyorlar…”[651]

Ayet, şeytanın adımlarına uyup İslam yolundan sapan kimsenin halini tasvir etmektedir. Müslümanlar onu çağırıyorlar, fakat o, bunlara iltifat etmiyor. Arapların cahiliyedeki inancına göre, sahrada yol alırken insana cin veya hayalet görülüp “burdan gel” diye onu yönlendirir, uçuruma sürüklermiş.[652]

Temsili biraz açarak şöyle ifade edebiliriz: Sahrada yol alan bir kervan var. Kervandan biri ayrı kalıyor, yolunu kaybediyor. Nereye gideceğini bilemez durumda. Şaşkın şaşkın sağa sola bakınmakta, şuursuzca oraya buraya gitmekte. Arkadaşları bunu aramaya çıkı­yorlar, uzaktan görüyorlar.

Fakat o esnada, cin ve hayalet devreye giriyor, “bu tarafa, bu tarafa gel” diye o şaşkını çağırıyorlar. Halbuki, çağırdıkları yer uçurumdan başka birşey değil. Onların çağırdığı tarafa gitse, helak olacak. Arkadaşları onun bir helakete doğru gittiğini görüp olanca güçleriyle “bize gel” diye doğru yola davet ediyorlar.

İşte, vücut sahrasında yol alan ve ebedi saadete namzet olan beşer kervanında yolunu kaybedenler var. Şeytanlar ve şeytan fikirli insanlar, bu şaşkın kimseleri cehennem çukuruna çekmek için her türlü aldatma yollarını deniyorlar

İşte, vücut sahrasında yol alan ve ebedi saadete namzet olan beşer kervanında yolunu kaybedenler var. Şeytanlar ve şeytan fikirli insanlar, bu şaşkın kimseleri cehennem çukuruna çekmek için her türlü aldatma yollarını deniyorlar. Hak yolun yolcuları ise, bu mütehayyir insanları kurtarmak istiyorlar, hidayete çağırıyorlar.

d. Prangalı Mahkumlar

“Onların ekserisine söz hak olmuştur (azaba hak kazanmışlardır) da imana gelmezler. Biz onların boyunlarına ağlal (boyunduruklar / bukağılar) geçirmişiz, onlar çenelerine dayanmıştır da, burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar. Hem önlerinden bir sed, hem arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini sarmışızdır da artık görmezler.”[653]

Bazıları ayetleri o kâfirlerin ahiretteki cezalarını beyan olarak değerlendirmiş, cumhur ise temsil olarak açıklamıştır.[654]

Ayetler, kâfirlerin küfürde israrı, hakka iltifat etmemeleri ve bo­yun eğmemelerini temsilî bir üslupla anlatmaktadır.[655] Ayetlerde iki ayrı temsil getirilmiştir:

a. Elleri boyunlarına bukağılarla bağlanmış insanlar. Bununla küfürde inatları, hakka yönelmemeleri, boyunlarını o tarafa çevir­memeleri anlatılmıştır.

b. Önlerinden ve arkalarından sed çekilip, ne önlerini, ne arkalarını göremiyen insanlar. Bununla da teemmül ve basiretleri olmadığı, Allah’ın ayetlerine nazar etmekten kör oldukları beyan edilmiştir.[656]

Bunları iki ayrı temsil olarak görmek mümkün olduğu, gibi ikinci temsili birincinin mütemmimi olarak değerlendirmek de mümkün­dür. Nitekim, bu tarzda da yorumlayanlar olmuştur.[657]

İmana engel olan şeyler ya enfüsi veya afaki, diğer bir ifadeyle öznel veya nesnel’dir. “Biz onların boyunlarına bukağılar geçir­mişiz…” enfüsi engeli, “önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çek­mişiz” afaki engeli ifade eder.[658] Yani, bunlar kendilerini beğenmiş, peygamberlere tabi olmayı gururuna yediremeyen kimselerdir. Peygamberlerin getirdiklerine boyun eğmek yerine dik başlılık ediyorlar. Ayrıca, kendilerine fayda verecek tefekkür kapıları bütünüyle seddedilmiştir. Çünkü iradelerini kötüye kullanmışlar, kendi hallerini aşk derecesinde beğeniyorlar.[659] Bundan dolayı bakmıyorlar ki görsünler, düşünmüyorlar ki anlasınlar.

Alûsî, önlerindeki ve arkalarındaki sedleri şu açıdan da yorumlar: Önlerindeki sed, müstakbel akibetlerini düşünmemeleri, arkaların­daki sed, önceki ümmetlerin haline ibretle bakmamalarıdır.[660] Tabir yerindeyse, kâfir kopuktur. Yani, geçmişle ve gelecekle olan bağ­larını kesip atmıştır. Geçmiş onun nazarında bir yokluk ülkesi, gele­cek ise geniş bir mezardır. O, sadece hazır zamanın dar kıskacı için­de kıvranıp gitmektedir.

Hamdi Yazır, ayetin “biz onların boyunlarına bukağılar geçir­mişiz” kısmını şöyle açıklar: Bu hidayetlerine engel olan enfüsi ve içtimai (sosyal) alışkanlık ve şartların, kendilerinin kesbine bir karşılık halinde tab’ ve ilzamını tasvirdir. Çünkü, tomruk ve kelepçe gibi bağlar, ceza aletlerinden olmak itibariyle, cebrî olan fıtriyatı değil, ferdin kesbine terettüp eden cezaî bir ilzam ifade eder.[661]

Ayetteki “ağlal”, (bukağılar) hem ferdin fıtri kabiliyetini yanlış hedeflere sevk eden bir cemiyet sultasının fena baskılarını, hem de batıl inançlar, çirkin alışkanlıklar, kötü huylar, taklit- taassup- heva gibi küfür ve masiyeti hoşlandırıp imandan kaçındıran fena meleke­lere ve keyfiyetlere nefislerin alıştırıla alıştırıla değişmez hale getiril­miş olmasını temsildir.[662]

Şüphesiz cemiyetin insanlar üzerinde müsbet veya menfi bir baskısı vardır. İnsanlar genelde topluma göre şekillenir. Komünist sistemde olduğu gibi, devlet eliyle yürütülen bir dinsizlik eğitimi, ister istemez fertler üzerinde etki göstermektedir. Ayrıca, insanın nefsini alıştıra alıştıra bırakamaz hale geldiği fena huylar da iman etmeye ciddi bir engeldir. Sigara gibi küçük bir adeti kolay kolay terke­demiyen bir insanın, ömür boyu yapageldiği çirkin şeyleri terkedip, birden imanın güzel dünyasına girivermesi o kadar da kolay değildir. Toplumun yaptırım gücü olduğu gibi, nefsin de muazzam bir yap­tırım gücü vardır.

Hz. Peygamberin konumundan bahseden şu ayet, bir yönüyle üstteki ayetle alakalıdır:

“O ümmi peygamber onlara marufu emreder, münkeri yasaklar. Temiz şeyleri onlara helal, habis şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki ağlalı (bukağıları) indirir atar…”[663]

Ayette geçen “ağır yükler” ve “ağlal” ifadelerinde istiare vardır.[664] Mü’minler peygambere tabi’ olmak suretiyle manevi ağır yüklerden, onları nefsin-hevanın-şeytanın peşinden sürükleyen zincirlerden kurtulurlar. Zira esir, sadece boynu zincirli kölelerden ibaret değildir. Zahiren hür, ama gerçekte köle nice insanlar vardır. Öyle anlaşılıyor ki, gerçek hürriyet nefsin- hevanın- şeytanın esaretinden kurtulmakla mümkündür.

e. Çobanın Koyunları

“O kâfirlerin meseli, sadece bir çağırma ve bağırmadan başkasını duymaz bir kulakla haykıranın haline benzer. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Dolayısıyla akıl da etmezler.”[665]

Ayet kâfirin anlayışının azlığını, kötü kabulünü temsil etmektedir. “Onlar düşünme- anlama yetileri olmayan hayvanlar gibi davranı­yorlar. Mana yüklü bu sözler kendilerine sanki içi boş gürültülere benzer bir ses yığınıymışcasına anlamsız geliyordu.”[666]

Hayvan kendisine seslenildiğinde sesi duyar, ama söyleneni anlamaz.[667] Ayette her ne kadar çoban ifadesi geçmese de, genelde tefsirlerde çoban ve sürüsü şeklinde yorum yapılmıştır.[668] Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “kâfirlerin hali o hayvanın haline benzer ki, bağırıp çağırmadan başka birşey işitmeyerek haykırır. Duyup dinlediği kuru ses, çıkardığı yine kuru sestir. Manadan haberi yoktur. Onlar bir takım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Hiçbir şey anlamazlar. Sade hay u huy kuru gürültülere, çan sadasına, kaval sesine kulak verirler, haykırırlar.”[669]

Ayet, Hz. Peygamber ve müşrikler şeklinde de yorumlanmıştır.[670] Yani Hz. Peygamber çoban, müşrikler bir sürü gibidir. Hamdi Yazırın ifadesiyle “bunlara söz söyleyecek, hak yola davet edecek olanların hali de o hayvan çobanının haline benzer. O yolda railik etmesi iktiza eyler. Çoban onlara “insan gibi yiyiniz, içiniz, yayılınız” derse anlamazlar. Manasız şeylerle ıslık- düdük çalar, bağırıp çağırarak zecreder, sürer, hay’larsa birşey duyarlar. İşte kâfirlerin hali de böyledir. Bunlar Allah’tan peygamberden anlamazlar. Manalı sözleri duymazlar. Çan ve düdük sesleri arkasında dolaşırlar. Bunları işittikleri zaman haykırırlar, höykürürler ve yiyip içmek, yayılmak için yola gelirlerse, zecr ile haykırarak, bağırıp çağırmakla gelirler.”[671]

Ayetteki “onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Dolayısıyla akıl da etmezler.” kısmını hem temsil getirilen hayvanlar, hem de kâfirler için anlamak mümkündür. Şöyle ki:

Hayvanlar çobanın sözünü anlamadıklarından sanki sağır, ona söylemek istediklerini söyleyememeleri cihetiyle sanki dilsiz, gör­düklerinden mana çıkaramamaları yönüyle de sanki kördürler.

Kafirler ise, gerçekleri duymadıları için sağır, hakkı söyleye­medikleri için dilsiz, Allah’ı gösteren tekvinî ayetleri okuyamadıkları için kördürler.

Ayet, işin hakikatını bilmeden kâfirlerin atalar yolundan gitme­lerine bir temsil olarak da değerlendirilmiştir.[672] Şöyle ki: Bir önceki ayette şöyle denilmektedir:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduksa ona uyarız’ derler. Ya ataları birşeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez iseler! (Yine mi onlara uyacak­lar?)”[673]

Bu yönden baktığımızda, kâfirlerin inançta körü körüne bir taklit içinde olduklarını görürüz. Günümüz inkarcılarının ileri sürdüğü fikirler, geçmişte aynen veya benzeri bir şekilde dile getirilmiştir.

Kur’ân’da kâfirlerin sağır ve kör olduklarıyla ilgili pekçok ayet vardır. Bu ayetler farklı üsluplarla onların dünyasını anlatmakta, gerçeklere kulak tıkamalarını, görmemelerini beliğ bir tarzda ifade etmektedirler. Mesela,

-“İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Fakat akıl etmemeleri durumunda sağırlara sen mi işittireceksin? İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat basiretleri yokken körlere sen mi yol göstereceksin?”[674]

-“De ki: O (Kur’ân) iman edenler için bir hidayet ve şifadır. İman etmeyenlerin ise, kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlara karşı bir körlüktür. (Sanki) onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.”[675]

Malumdur ki, uzaktan çağrılan kimse duymaz. Duysa da anla­maz. Bunlar da öyledirler.[676] Hakkı kabul etmemeleri ve dinleme­meleri, uzak mesafeden çağrılan kişiyle temsil edilmiştir.[677]

-“Onların gözleri beni hatırlatan ayetlerimden bir perde içinde idi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı.”[678]

Ayette anlatılan kâfirlerin gözlerinin perdeli olması, hakkı kabul­den şiddetle kaçınmalarını ifade eder.[679]

f. Hayvandan da Aşağı

“Yoksa onların ekserisini işitirler veya akıl ederler mi zanne­diyorsun? Onlar sırf hayvan gibi, hatta gidişçe daha sapkındırlar.”[680]

Ayette kâfirler önce hayvana benzetilmiş, ardından ise hay­vandan daha aşağı oldukları ifade edilmiştir. Çünkü hayvan çoba­nına itaat eder, kendine iyilik edeni kötülük edenden ayırır. Fayda verecek yere varır, zarar verecek şeyden kaçınır. Bunlar ise, Rab’lerine itaat etmiyorlar. Onun iyiliğini, şeytanın kötülüğünden ayırmıyorlar. En büyük fayda olan sevaba talip olmuyor, en şiddetli zarar olan uhrevi cezadan kaçınmıyorlar.[681]

Ayrıca, hayvanlar kâfirlerin hilafına, hakka itikat etmeseler ve bir hayır kazanmasalar bile, hiç olmazsa batıla inanmıyor, şer kazan­mıyorlar.

Keza, hayvanların cehaleti kimseye zarar vermiyor. Bunların cehaleti ise, fitneyi dalgalandırıyor, insanları haktan alıkoymaya sebep oluyor.[682]

Keza, hayvanların mükemmeli aramaya kabiliyetleri olma­dığından mazurdurlar. bunlar ise mazur değillerdir. Dolayısıyla en büyük cezaya layıktırlar.[683]

Ayrıca, hayvanlar bir görüşe göre[684] Allah’a tesbih eder. Kafir­lerde ise tesbih yoktur.[685]

Şu ayetler de, kâfirlerin hayvanî hayat mertebelerini ifade eder:

-“Kafirler zevketmeye bakarlar ve hayvanlar gibi yerler..”[686]

Bu ayetle, kâfirlerin hayvana benzeme yönlerinden en mühim ikisine dikkat çekilmiştir:

a. Zevki peşinde koşmak.

b. Düşünmeden yemek.

Hayvan, kesileceğinden gafil bir şekilde otlar, zevkine bakar.[687] Hedonist bir hayat felsefesine sahip kâfirler de böyle bir hayat yaşarlar.

-“Dabbelerin Allah nezdinde en kötüsü, akletmeyen o sağırlar, dilsizlerdir”[688]

Ayet metninde geçen “devâbb” kelimesi, “dabbe”nin çoğuludur. Dabbe ise yeryüzünde hareket eden her canlı için kullanılır. Hayvanlarda kullanımı daha meşhurdur.[689]

g. Bataklıkta Oynayanlar

“Allah! de, sonra bırak onları daldıkları batakta oynaya dur­sunlar!” [690]

Bu ayette, kâfirler bataklıkta oynayan kimselere benzetilmiştir.

-“Şimdi sen onları bırak “ğamre”leri içinde. Ta bir vakte kadar.”[691]

Ayette geçen “ğamre” kelimesi boyu aşan su anlamındadır.[692] Cehalet ve körlüklerine mesel olarak zikredilmiştir.[693] Veya, suya girip oynayanlara benzetilmişlerdir.[694] Çünkü kâfirler şu dünya hayatını gafilce oyunlarla geçirip vakitlerini boşa harcamaktadırlar. “Bırak onları gafletleri içinde” ifadesi, “bırak ne halleri varsa görsünler” tarzında bir teselli cümlesidir.[695] Çünkü, başta Hz. Pey­gamber olmak üzere hak ve hakikatın tebliğcisi durumunda olan kimseler, gaflet içerisinde yüzen kimseleri gördükçe, onların ebedi hayatı hesabına rahatsız olurlar. İşte, bilerek küfrü tercih eden ve inatla küfürde ısrar edenlere üzülmemek için taraf-ı İlahiden böyle bir teselli verilmiştir.

Kafir, hatalarla, günahlarla dolu bir hayat yaşar. Kur’ân bunu şöyle anlatır:

“Evet, kim bir fenalık yapmış da, günahı kendisini her taraftan kuşatmışsa, işte onlar ateş ehlidirler…”[696]

Ayet, istiare yoluyla hataların kişiyi kuşatmasını anlatır. Hatalar düşman ordusuna benzetilmiş. Bu ordu, bileziğin bileği kuşatması gibi, her taraftan o kavmi sarmış.[697]

“Günahların kişiyi ihata etmesi, yaptığı kötü işlerin onun bilincini sarması, kendisinin o günahları içinde tutuklu kalmasıdır. O kişi kendisini tam özgür sanır, ama gerçekte şehvetlerinin tutsağı, günah­larının mahpusudur. Manevi karanlıklar içinde tutukludur.”[698]

h. Arslandan Kaçan Yaban Eşekleri

“Onlara ne oluyor ki o öğütten yüz çeviriyorlar. Sanki onlar arslandan kaçan ürkmüş yaban eşekleri” [699]

Mü’minler bir öğüt olan Kur’ân’ı dinlemekten son derece zevk alırlar. Kafirler ise, onu duyunca rahatsız olurlar. Arslanı görüp ürken ve ondan kaçan yaban eşekleri gibi, ürküp kaçarlar.

Ayette kâfirler için son derece bir zem vardır. Çünkü öğütten kaçmakla, saadet ve hayatlarına vesile olacak hidayetten kaçmış oluyorlar.[700]

Yaban eşeklerinin kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber, yine tehlikeden kaçmaktır. Onda bir halas, bir fayda melhuzdur. Öğütten kaçan bu kâfirler ise, tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyorlar, faydalarını bırakıp helake koşuyorlar.[701]

Kur’ân-ı Kerim’in “o kâfirler davete icabetten şiddetle ürküyorlar” demeyip böyle bir üslupla anlatması, daha etkili, daha kalıcı bir anlatım özelliğidir.[702]

3. Kafirin Ameli

Kur’ân-ı Kerim kâfirlerin amellerinin bir işe yaramamasını “Allah onların amellerini boşa çıkardı”[703] şeklinde mücerred bir tarzda nazara verdiği gibi, bir takım temsillerle de anlatır.

a-Çöldeki Serap

“O kâfirlerin amelleri bir engin çöldeki serap gibidir. Susayan onu bir su zanneder. Nihayet ona vardığı vakit onu birşey bulmaz da Allah’ı yanında bulur. O da ona tamamıyla hesabını görüverir. Allah, hesabı seri olandır.”[704]

Kafir şu dünyada sıla-i rahim, başkalarına yardım, misafire ikram gibi bazı iyi ameller de yapar. Fakat bütün amellerin başı olan ve onlara değer kazandıran imanı olmadığı için, yaptığı bu iyilikler onu cennete götürmeyecektir.[705] Onların amellerinin boşa gitmesi, “çölde görülen serap” misaliyle anlatılmıştır.

b-Savrulan Küller

“Rablerini inkar edenlerin meseli şudur: “Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandık­larından hiçbir şey ellerine geçmez. İşte budur asıl o uzak sapık­lık.”[706]

Ayet, kâfirlerin amellerinin boşa gitmesini ve onlara bir fayda vermemesini anlatmaktadır.[707] Fırtınalı bir havada küller nasıl savrulursa, onların da yaptıkları böyle savrulur gider.

Ayette kastedilen ameller, ya onların sadaka, sıla-i rahim, muh­taçlara yardım gibi müsbet işleri, ya da putlar için yaptıklarıdır.[708]

c-Kavrulan Ekinler

“Onların bu dünya hayatında harcadıkları şeyler, kendisinde kavurucu bir soğuk olan ve nefislerine zulmeden bir kavmin ekinine isabet edip de onu mahveden bir rüzgara benzer”[709]

Şüphesiz kâfirin şu dünyada bir takım harcamaları da vardır. Fakat o, bu harcamalarını bazılarına yakınlık, övünmek veya başkalarına işittirmek için yapmıştır. Veya münafık olan kimsenin ya riya veya korku ile yaptığı bazı müsbet harcamalar vardır. İşte, bu harcamalar ayaz yemiş bir ekin misali kendilerine bir fayda sağla­mıyacaktır.[710]

d-Saçılmış Toz Zerreleri

“Amel olarak ne yapmışlarsa, ona varmışızdır da, onu bir “heba-i mensur”a çevirmişizdir.”[711]

“Heba-i mensur”, saçılmış toz zerreleri demektir.[712] Ayet, kâfir­lerin amellerinin boşa çıkarılmasını, isyan etmiş ve binaenaleyh hükümetleri tarafından varılıp bütün tutamakları parçalanarak dağı­tılıp yok edilmiş bir kavmin haline benzetmiştir.[713]

4. Kafirin Akıbeti

“Ayetlerimizi yalanlayan ve onlara imanı kibirlerine yediremeyen kimselere semanın kapıları açılmaz ve deve iğnenin deliğinden geçmeyince cennete giremezler. İşte mücrimleri biz böyle ceza­landırırız.”[714]

Bu ayet, ilahi ayetleri yalanlayan ve imanı kibirlerine yedire­miyenlerin akibetiyle ilgilidir.

Ayette geçen “devenin iğne deliğinden geçmesi” bizim “balık kavağa çıkıncaya kadar” meselemiz gibi, bir şeyin muhale talikini ifade eder.[715] Yani, deve iğne deliğinden geçmediği gibi, bu kâfirler de asla cennete giremezler.

Ayette deve “cemel” kelimesiyle geçer. “Ceml” şeklinde bir kıraatla deveyi halat yapanlar olmuşsa da, cumhur “cemel” olarak okumuştur. Gerçi halat da iğneden geçmez. Fakat, iğne deliği darlıkta, deve de büyüklükte mesel olduğundan, bu tarz ifade daha beliğdir.[716]

Bir de, deve girebileceği yere kendi girer. Halat ise, başkasının müdahalesiyle girer. Şimdi devenin iriliğinden başka, bizatihi hareketli bir canlı olması, sonra boynu, hörgücü, ayaklarıyla özel şekli dahi, bütün eğri büğrülüğü ve acaibiyle göz önüne getirildiği zaman iğne deliğine girmesindeki akıldan uzak görme fikri ve imkansız oluşu hayale öyle bir kuvvetle tebarruz eder ki, bu kuvvet halatta yoktur.[717]

“Sema kapılarının açılmaması” meselesi ise, değişik şekillerde açıklanmıştır. Bu cümleden olarak,

-Duaları müstecap olmaz.

-Ruhları yükselmez.[718]

-Biraz fırlasalar bile mealiye nüfuz edemezler. Melekutun sırlarına eremezler, düşerler.[719]

-Üzerlerine bereket inmez, kendilerine yardım edilmez.[720]

Râzî, ayetin bu kısmıyla ilgili şu açıklamayı yapar: “Ruhlar, ya semadan kendilerine hayırlar inmesi veya amellerinin semaya yükselmesiyle mutlu olurlar. Bu da delalet eder ki, semavat, ruhların sürur ve saadet diyarıdır. Hayırlar ve bereketler ordan iner, kemal-i saadeti elde eden ruhlar oraya yükselir.”[721]

Şu ayet de kâfirin akibetiyle ilgilidir:

“O inkar edenler toplanıp cehenneme sevkedilecekler. Ta ki Allah habisi temizden ayırsın ve habisi birbiri üzerine yığsın da hepsini cehenneme koysun!”[722]

Ayette geçen “habisi birbiri üzerine yığsın” ifadesi kâfirleri atılacak değersiz şeyler olarak tasvir etmektedir.[723] Bilindiği gibi kıymetli şeyler muhafaza edilir, cüruf ve posa ise atılır. Kafir, insanlığın cürufu ve posası kabilinden olduğundan, akibeti onların akibetine benzemektedir.

Veya ayet, toplama kamplarında olduğu gibi, zindana üst üste yığılan kimselerin perişan halini tasvir etmektedir.[724]

Kur’ân’ın kâfirin dünyasını teşbih ve temsillerle nasıl tasvir ettiğine ayırdığımız bu bölümü, onların dünyadan ayrılmasını anlatan şu ayetle noktalamak istiyoruz:

“Sonuç itibariyle ne gök ağladı üzerlerine, ne yer…”[725]

Ayet, Firavun ve yandaşlarının denizde boğularak ölmelerinin peşinde bu hükmü bildirir.

Araplar değerli bir şahıs öldüğünde “gök ve yer ona ağladı” derlermiş. Ayet ayrıca “ne gök ehli olan melekler, ne de yer ehli olan insanlar onlara ağlamadı” şeklinde de açıklanmıştır.[726]

Ayetin üslubu, bir aşağılama, bir küçümseme halini canlan­dırıyor. “Bu zalimleri, bu azgınları gökte ve yerde hiç kimse ciddiye almıyor. Gökte ve yerde kimse üzülmüyor onların yok oluşuna. Bir karıncanın, bir böceğin yok olup gidişi gibi kayboluyorlar orta­dan.”[727]

5. Münafığın Dünyası

Münafık, gerçekte iman etmediği halde, kendini mü’min gösteren kimsedir. “Münafıklık, bir inanç sahtekarlığıdır… İnanç ve eylem planında bir namertliktir.”[728]

Münafık bukelemun gibidir; bulunduğu araziye göre renk değiştirir.

Tünel şeklinde yuva yapıp istediğinden girip çıkarak düşman­larını aldatan jerbua, münafığın hareket tarzına güzel bir misaldir.[729]

Münafık kendini rüzgara göre ayarlar. Hangi taraftan kuvvetli bir rüzgar eserse o doğrultuda döner… Onun din ve inanç anlayışına menfaat hakimdir. Hadisin ifadesiyle münafık, “iki koyun arasında mütereddid bir kuzu gibidir. Bir ona gider, bir diğerine.”[730]

Zarar verme noktasında ise münafık, pirincin içindeki beyaz taşa benzer.

Kur’ân-ı Kerim’de münafıklarla ilgili pekçok ayet vardır. Bu ayetler, münafıkların genel portresini çizer, onları ismen değil, vasfen teşhir ederler. Bu portreye bakıldığında, her devrin münafıklarını görmek mümkündür. Biz burada, onlarla ilgili ayetlerden konumuzu ilgilendirenlere bakmaya çalışacağız:

a. Duvara Dayalı Keresteler

“Onları gördüğünde kalıpları hoşuna gider. Söylerlerse dedik­lerine kulak verirsin. Sanki onlar, dayanmış keresteler gibidirler…”[731]

Ayet, münafıkları dayanmış kerestelere benzetiyor. Kerestede ne ruh, ne gölge, ne meyve vardır. Münafıklar da, iman ve hayırdan bomboş birer kerestedir.[732] Keza, kereste akletmez, anlamaz. Müna­fıklar da, gerçek manada akletmekten uzak kimselerdir.[733]

“Oturdukları yerde, dayanmış ahşap keresteler gibi dışları düz­gün, endamları süzgün, hareketsizce kurulur, otururlar. Lakin içleri irfan ve şuurdan, neşv ü nema kabiliyetinden mahrum, metanet ve salabetten hâli, boş, kuru tahtalara, direklere benzerler, öyle ruhsuzdurlar. İstifade edilmesi lazım gelen sözler kulaklarına girmez, ondan istifade etmezler.[734]

b. Yemin Kalkanı

“Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler.”[735]

Münafık, menfaatinin takipçisidir. Kendi çıkarı için her türlü yola baş vurur. Mesela, yalan söylemekten ve yalan yere yemin etmekten hiç çekinmez. Ayette yalan yere yeminle kendilerini korumaya çalışmaları bir kalkana benzetilmiştir.

Onları bu tarz harekete sevkeden durum, öldürülmeleri, esir edilmeleri veya kendilerine kâfirlerle ilgili hükümlerin uygulanma endişesidir.[736]

c. Ne Oraya Ne Buraya

“İnsanlardan kimi de Allah’a kıyıdan kıyıya ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır isabet ederse onunla mutmain olur. Eğer bir sıkıntı isabet ederse yüzüstü dönüverir. Dünyada da ahirette de ziyana uğramıştır. İşte apaçık hüsran budur.”[737]

Ayet, Allah’a tam bir güven ve yakinle ibadet etmeyen müzeb­zeblerin durumunu bildiren bir temsildir.[738] Bu cihetle, ayette durumu anlatılan kimseleri itikadda münafık değil, amelde münafık alarak görmek herhalde daha isabetli olacaktır.

Ayetin çizdiği tablo şudur: Savaş esnasında bazıları ordunun durumuna göre tavır sergiler. Zafer veya ganimeti hissettiğinde yerinde sebat eder. Fakat mağlubiyet hissederse de kaçar.[739] İşte, bazılarının Allah’a ibadeti bunun gibidir. İşleri iyi giderse bir problem yoktur. Fakat dininden dolayı az bir sıkıntıyla karşılaşsa, dönü­vermekte tereddüt etmez. Allah’ın emrini yerine getirmekte bir miktar sıkıntıya maruz kalmak veya o emrin gereğini yapmamak alternatifleri karşısında, emr-i ilahiyi terketmeyi tercih eder.

Alûsî’nin de dikkat çektiği gibi, Allah’tan keramet, insanlardan övgü ve dünya malı bekleyenler de ayetin şümulünde değer­lendirilebilir. Böyleleri, bu türden birşey görse ibadete şevkle devam eder. Görmese, gevşer veya terkeder.[740]

d. Zararlı Alışveriş

“İşte bunlar hidayete bedel dalaleti satın almış kimselerdir. Onların ticareti kâr etmemiştir. Yolunu tutmuş da değillerdir.”[741]

Bakara suresinin başında 8-20 ayetler münafıklardan bahseder. Bu ayet öncesinde onların başlıca özelliklerine dikkat çekilmiş, bu ayetle de hidayet bedeline dalaleti satın almalarının zararlı bir ticaret olduğu bildirilmiştir.

Ayet bir istiaredir. Burada bir alışveriş söz konusudur. Satın almada bir bedel verilir, karşılığında bir şey alınır. İşte bunlar, hidayeti vermiş dalaleti satın almış kimselerdir. Dolayısıyla ticaretleri zararlı bir alışveriş olmuştur.[742]

Hidayet ve dalalet birbirine zıt kavramlardır. Hidayet yola varmak, dalalet yola hiç varmamak veya yoldan sapmaktır. “Bun­ların hidayeti verip dalaleti satın almaları zarar üzerine zarardır. Dalaleti almakla hüsrana düştükleri gibi, hidayet gibi büyük bir nimetten de mahrum kalmışlardır.”[743]

Ayetin, “yolunu da tutmuş değillerdir” kısmı onların cehaletine işaret eder. Çünkü, ticaretten maksat, sermayeyi muhafaza ile beraber kazançtır. Bunlar ise, sermayeleri olan fıtrat-ı selime ve aklı zayi etmişlerdir.[744]

Kur’ân’ın ilk muhatapları ticaretin acı tatlı hallerini yaz-kış yapmış oldukları ticaret yolculuklarıyla tatmışlardı. Ayetin, münafıkların hüsranını böyle bir ticaret üslubuyla anlatımından şu mana da kendini hissettirir: İnsanlar dünyaya daimi kalmak için değil, sermayeleri olan kabiliyetleriyle ticaret için gönderilmişlerdir. Ta ki, birer çekirdek hükmünde olan kabiliyetlerini sünbüllendirsinler, sonra meyvelerini toplasınlar.[745]

İşte münafıklar bu ticaretin gereğini yapamamış; değil sermaye­leriyle birşeyler kazanmak, onu büsbütün zayi etmişlerdir.

e. Sönen Ateş

“Onların meseli, şunun meseline benzer ki, bir ateş yakmak istedi. Ateş, o kişinin çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi de, kendilerini zulümat (karanlıklar) içinde bıraktı. Artık bunlar görmezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar dönmezler.”[746]

Kur’ân-ı Kerim bu temsille münafıkların durumunu gözler önüne serer. İfadeler öyle canlı, tasvir öyle hareketlidir ki, muhatap okumak yerine adeta onları seyretmektedir.[747]

Hz. Peygamber Medine’ye gelince iman edenlerden bir kısmı, sonra münafık olmuşlardı. Ayet onların ve emsalinin hallerini temsil yoluyla anlatmaktadır.[748] Bu münafıklar, zahirî imanlarıyla canlarını, mallarını, evlatlarını korudular. Keza ganimetten de yararlandılar. Kendilerine müslüman muamelesi yapıldı. İşte, şu dünya hayatından azıcık faydalanmaları ayette “nur” ile ifade edilmiştir.[749]

Kur’ân’ın ilk muhatapları, temsilde anlatılan manzaraya alışkındı. Güneşin zulmü sebebiyle gecenin zulmetine sığınıyorlar, gece yol alıyorlardı. Bazan semayı bulutun kaplamasıyla hiçbir şey göre­miyorlar, bu sebeple ateş yakıyorlardı.[750]

Temsili ana hatlarıyla şöyle ifade etmek mümkündür: Sahrada yolunu kaybetmiş bir kafile, kendilerine bir ateş yaktılar. Fakat muhafaza etmediler. O da söndü, karanlıkta kaldılar. Hiçbir şey görülmediğinden herşey onlar hakkında yok hükmünde oldu. Gecenin sessizliği sebebiyle sanki sağır oldular. Gecenin karanlığı ve kendi ışıklarının sönmesi sebebiyle sanki kör oldular. Kendilerine muhatap ve yardımcı olmadığından feryat edip yardım isteye­miyorlardı; bu yüzden sanki disiz oldular. Dönüş mümkün olma­dığından, ruhsuz cesed gibi kalakaldılar.[751]

Temsildeki ateşi yakan kimse, münafığa; çevrenin aydınlanması iman izharına, ateşin sönmesi iman etmiş görünerek elde ettiği faydaların kesilmesine işaret eter.[752]

Temsilde geçen “zulümat”, zulmetin çoğuludur. Karanlık anlamın­daki bu kelime, nurun olmayışını ifade eder.[753] Ayette çoğul ve nekra (elif-lamsız) gelişi, karanlığın şiddetini bildirir. Peşinden “artık bunlar görmezler” ifadesi, bunu te’kid eder.[754] Temsildekilere bakan cihe­tiyle, onların pekçok karanlıklar içinde olduğunu anlatır. Mesela, gecenin siyahlığı ve bulutların zulmeti, onların ruhlarında ümitsizlik ve korku karanlığı meydana getirir. Mekan itibariyle, yalnızlık ve dehşet karanlığı, zaman itibariyle sükun ve sükut zulmeti yaşarlar.[755]

Münafıklara bakan cihetiyle ise, onların dünya ve ahirette karşı­laştıkları ve karşılaşacakları karanlıklara bakar. Mesela, kalplerindeki küfür bir zulmettir. Kıyamet gününde nurlarının gitmesi bir zul­mettir.[756] Keza, her an nifaklarının ortaya çıkma ihtimaliyle yaşa­maları, ruhlarında daimi bir zulmettir. Müslümanların gittikçe kuvvet­lendiğini görmeleri bir başka zulmettir.

Ayette geçen “zulümat” ifadesi, şüphe-cehalet-küfür için kullanıl­mıştır. Şek ve şüphe makulattan, yani akılla idrak edilen şeyler­dendir. Gecenin karanlığında kişi bir şey göremediği gibi, ilmî ger­çekleri idrake mani olan şüphe ve cehaletle de bir şey göremez.[757]

Ayette, ateşin çevreyi aydınlatmasının hemen peşine “Allah onların nurunu giderdi” denilmesi nice münafığın şu dünyada nifakı ortaya çıkmadan yaşayıp gitmesi realitesine ters düşmez. Zira, münafık iç âleminde zaten zulümat içindedir. Onların nurunun giderilmesinin en haşmetli manzarası ise, mahşer meydanında yaşanacaktır. Şöyle ki:

“O gün sen erkek ve kadın mü’minleri nurları önlerinde ve arkalarında koşuyor bir halde görürsün… O gün erkek ve kadın münafıklar, iman edenlere şöyle diyecekler: “Bize bakınız, nuru­nuzdan bir parça alalım.” Onlara denilecek ki: “Arkanıza dönün de bir nur araştırın!” Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilecek. Surun iç kısmında rahmet vardır. Dış yanında ise azab. (Münafıklar mü’minlere) şöyle bağırışırlar: “Bizler sizinle beraber değilmiydik? “Evet, derler. Lakin sizler kendilerinizi fitneye düşürdünüz. Fırsat gözlediniz. İşkillendiniz. O kuruntular sizi aldattı. Sonunda Alah’ın emri (ölüm) geldi. O aldatıcı şeytan sizi Allah’a güvendirdi…”[758]

Görüldüğü üzere, ayet münafıkların mahşerdeki perişan halini bir tablo olarak sunmaktadır. Artık nurları yoktur. Dünyada mü’min görülmeleri sebebiyle, orada mü’minlerin nurundan istifade etmek isteyecekler, fakat birşey bulamayacaklardır.

Tahlilinde bulunduğumuz temsilde, nurun yanında nar da vardır. Hamdi Yazır, temsilin bu kısmını şöyle açıklar: “Bu davet, bir taraf­tan müjde, diğer taraftan uyarmayı muhtevidir. Bu davet, cennetin mukabilinde bir de cehennem ateşi gösteriyor “Bu ateşten kaçın, şu cennete koşun” diyor. Münafıkların da müjdelere ağızları sulanıyor, inzar (uyarı)dan da başları dönüyor. Ağızdan “amenna” diyorlar, hidayet buraya kadar geliyor. Lakin kalplerine iman girmiyor. Çünkü iz’an nurları sönmüş. Fenalığa ceza veren adil bir Allah’a inanmak istemiyorlar.”[759]

Ayette “Allah onların nurunu giderdi” denilip “narını giderdi” denilmemesi ince bir nükte ifade eder. Şöyle ki: Ateşte hem aydın­latma (nur), hem yakma özeliği vardır. Allah, onların nurunu gider­miş, dolayısıyla geriye bu münafıklara ancak yakıcı ateş kalmıştır.[760]

Ayetin “sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler” kısmına gelince: Bu münafıkların her ne kadar bu duyuları sağlamsa da fonksiyonlarını icra etmemektedirler. Kulaklarıyla, kendilerine okunan ayetleri din­lemiyorlar. Dilleriyle onları konuşmuyorlar. Gözleriyle, afak ve enfüste nasbedilen tevhid delillerine nazar etmiyorlar.[761] Bundan dolayı da, içinde bulundukları küfürden dönemiyorlar. “Ceza, amelin cinsindendir” hükmünce bunlar ahirette kendi durumlarına uygun bir şekilde haşredileceklerdir.[762] Kur’ân bunu şöyle bildirir:

“Biz onları kıyamet günü kör-dilsiz ve sağır bir halde yüzü koyun haşrederiz.”[763]

Açıklamaya çalıştığımız bu temsil, bir cihetle de Hz. Peygamberin davet ve hidayeti karşısında münafıkların durumunu anlatır.[764] Şöyle ki: Hz. Peygamber şöyle der: “Benimle insanların hali şuna benzer: Bir adam ateş yakmış. Ateş, o kişinin çevresinde olanları aydın­lattığında kelebekler ve emsali ateşe koşan canlılar o ateşe düşmeye başlar. O adam ise onları çekip kurtarmaya çalışır. Onlar ise illa ateşe düşmek isterler. İşte ben, sizi ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum.”[765]

Bu hadisin ışığında baktığımızda şöyle bir tablo karşımıza çıkar: İnsanlık küfür, cehalet, gaflet gibi karanlıklar içinde yaşarken son peygamber gönderilir. Bu karanlıkları aydınlatacak bir ateş yakar. Fakat bir kısım insanlar, ateşin nurundan istifade yerine, narında yanmayı tercih ederler.

f. Sağanağa Tutulanlar

“Yahut (bu münafıkların) hali, semadan boşanmış bir yağmura tutulmuşların hali gibidir ki, onda zulümat ra’d ve berk (karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek) var. Ölüm korkusuyla, yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah kâfirleri kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek. Onlara ışık verdiğinde ışığında yürüyorlar. Karanlık yaptığında ise, dikilip kalıyorlar. Allah dilemiş olsaydı elbette işitmelerini de, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah herşeye kadirdir.”[766]

Bu temsil, münafıkların içinde bulunduğu şaşkınlık, ızdırap, telaş, endişeyi resmetmektedir.[767]

Bir önceki temsilin peşinde ikinci bir temsil getirilişi, münafıkların iki kısım olduğuna işaret eder:

1. Ami, aşağı tabaka.

2. Mütekebbir, mağrur tabaka.

Birinci temsil tâbi durumda olan birinci kısma, ikinci temsil nifakda ileri ikinci kısma bakar.[768]

Buradaki temsilin çizdiği tabloyu şöyle ifade edebiliriz: Karanlık bir gecede çölde yol alırken sağnak halinde yağmura tutulan bir grup. Yağmurun taneleri sanki birer mermi gibi kendilerine isabet etmekte. Sema bunlarla dolu. Sanki sema, onları helake azmetmiş. Gökgürültüsüyle onlara bağırıyor. Bunlar, dehşetlerinden parmak uçları yerine parmaklarını kulaklarına koyuyorlar. Arada şimşek çakıyor. Fakat bu şimşek neredeyse onların gözünü kapıverecek. Onun ışığında birkaç adım atıyorlar. Fakat hemen peşine her tarafa karanlık çöküyor. Bunlar, mecalsiz bir vaziyette oldukları yerde dikilip kalıyorlar.[769]

İşte, münafıklar vücut sahrasında yol alırken, halleri temsilde anlatılan kimselerin halini andırmaktadır. Münafık inançsız oldu­ğundan âlemin bütün eczasını kendisine düşman telakki eder. Herşeyin bela ve musibetleriyle kendisini tehdid ettiğini, olaylarıyla kendisine bağırdığını zanneder. Sanki bütün nev’ler, ona düşman­lıkta ittifak etmiştir. Onun bu hali istinad ve istimdad noktalarının olmayışından kaynaklanmaktadır.[770]

Hamdi Yazır temsilin muhtevasını şöyle ifade eder: “Semanın her tarafından bardaktan dökülür gibi boşanmış kuvvetli bir yağmur. Onda türlü karanlıklar var. Gece karanlığı, kara sayyib bulutu dünyayı kaplamış Yağmurun kesafeti de bunlara munzam olmuş, insanın içini sıkıyor mu sıkıyor. Göz, gönül kararıyor mu kararıyor. Binaenaleyh, zulmetler katmerlenmiş. İç dış zifiri karanlık. Bundan başka dehşetli bir gökgürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde çatlıyor afakta gürlüyor. Bir de şimşek, şimşek çakışı, çakıp şakıdıkça parlayıp yıldıradıkça bir ümit parıltısı gibi karanlıkları yarıyor, yürekleri ağıza getiren bir halecan veriyor. Bunlara tutu­lanlar, o ateşli kamçılardan, o dehşetli şirarelerden, yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Bunu da ölüm korkusuyla, ölüm­den sakınmak için yapıyarlar. Lakin kulak tıkamak neye yarar? Kor­kunun ecele faidesi ne? Allah bütün kâfirleri her taraflarından, iç­lerinden dışlarından, dünyalarından ahiretlerinden kuşatmıştır.”[771]

Ayette “semadan bir yağmur” denilmesi de dikkat çekici bir husustur. Zira, yağmurun semadan geldiği aşikardır. Bununla, yağ­murun semanın her tarafından geldiği anlatılmıştır.[772]

Şimdi, temsilde yer alan unsurların hakikatına bakalım:

Kuvvetli yağmur, İslam dinine,

Zulümat (karanlıklar) kâfirlerin şüphelerine,

Ra’d ve berk (gökgürültüsü ve şimşek) dindeki vaad ve vaide,

Yıldırımlar, müslümanlardan münafıklara gelen korku, bela ve fitnelere işaret eder.[773]

Keza, şimşeğin ışığında birkaç adım atmaları İslamdan istifade ettikleri miktara, dikilip kalmaları ise kendilerine bir şüphe geldiğinde duraklamalarına bakar.[774] Yani, münafığın iç âleminde zaman zaman bir ışık parlar, İslam’ın hak olduğuna inanacak gibi olur. Fakat hemen ardından arız olan bir şüphe, imana gelmesini engeller.

Temsilde yıldırımların korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkamaları onların dehşetinin şiddetini bildirir.[775] Münafıklar da, Kur’ân’ın haber verdiği dünyevi ve uhrevi azap saikaları karşısında kulak tıkamakla kurtulmak isterler. Halbuki, yıldırımın gürültüsüne karşı kulak tıkamak, ondan isabet almaya engel değildir. Duymaz­dan gelmek neticeyi değiştirmez.

Yağmur, haddi zatında bir rahmettir. Fakat, temsilde anlatıldığı şekliyle dehşet verir. Onun gibi, iman samimi olunca faydalı, nifak karışınca zararlıdır.[776]

Hamdi Yazır temsilde ifade edilen “ra’d ve berk” yani gökgürül­tüsü ve şimşeğin atıf vav’ıyla beraber zikredilmesini şöyle değer­lendirir: Bilmeyenler gökgürültüsünü şimşekten sonra, yıldırımı da bu gürültü ile beraber gelir zannederler. Halbuki yıldırım şimşekle düşer. Esasen gökgürültüsü de onunla beraber patlamıştır. Daha esasında gökgürültüsü, o yıldırımı çıkaran sarsıntıda, sadmede dar­bedilir… Ses ağır gelir, sonra işitilir ve geldiği zaman “size geçmiş olsun, biiznillah yıldırımı düşürdüm. Siz kurtuldunuz” der.[777]

Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim temsiller getirirken bile, bazen böyle ince ilmî işaretlere yer veriyor; çok cihetlerle mucize olduğunu gösteriyor.

6. Yahudinin Dünyası

Yahudiler, tarihin kaydettiği en eski milletlerden biridir. Kur’ân-ı Kerim’de bunlarla ilgili pek çok ayet vardır. Biz bunlardan konumuzla ilgili olanlara kısaca temas edeceğiz:

a. Zillet Damgası

“Üzerlerine zillet ve meskenet damgası basıldı.”[778]

Bu ayet, yahudilerin daima zillet ve meskenete maruz kalacağını, zillet ve meskenetin onların ayrılmaz parçaları haline geldiğini ifade eder.[779]

Ayet aynı zamanda, bir çadırın içindekileri ihatası gibi, zillet ve meskenetin her taraftan onları kuşattığını bildirir.[780]

1948 yılına gelinceye kadar 2000 yıl boyunca devletsiz yaşayan ve dünyanın her tarafında dağınık olarak bulunan yahudiler, üstteki ayetin manasını tarihleriyle göstermektedirler.

Bir başka ayette, aynı durum şöyle bildirilir:

“Allah’tan bir ip veya insanlardan bir ipe tutunmak dışında, nerede bulunsalar zillet altında kalmaya mahkumdurlar. Allah’tan bir gadaba maruz kaldılar ve üzerlerine meskenet damgası basıldı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerine küfrediyorlar (inkar veya nankör­lükte bulunuyorlar) ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Çünkü asi olmuşlardı ve aşırı gidiyorlardı.”[781]

Bu ayet, onların zillet ve meskenete maruz kaldıklarını beyanla beraber, hem bunun sebebini, hem de nasıl kurtulabileceklerini bildirir.

Nefis-mal ve ailelerinin heder olması, batıla yapışmaları, başka milletlerin idaresi altında cizye vermeye mecbur olmaları, onlara basılan zillet ve meskenet damgasının bazı görünümleridir.[782]

Bu zillet ve meskenetin sebebi ise, ayette şöyle açıklanmıştır:

a. Allah’ın ayetlerine küfür (yani ya onları inkar veya onlara nankörlük.)

b. Haksız yere peygamberleri öldürmek.

c. İsyan.

d. Aşırılık.

Bu zillet ve meskenetten kurtulmaları ise iki şekilde olabil­mektedir:

a. Allah’tan bir ip.

b. İnsanlardan bir ip.

Dikkat edilirse, bu ifadede bir istiare söz konusudur. “Habl” (ip) kelimesi hayale şunu getirmektedir: Bunlar, kendi başlarına çıka­mıyacakları kuyu gibi bir çukura düşmüşlerdir ve ancak üstten uzatılan bir iple kurtulabileceklerdir. Mesela, Endülüs Emevi Devle­tinde himaye altında yaşayan yahudiler, 15. y.y. sonunda bu dev­letin çökmesinden sonra sığınacak ülke ararlar. Kimse bunları kabul etmez. Ancak Osmanlı Devleti bunlara bir ip uzatır, himaye eder.

b. Kitap Yüklü Merkep

“Kendilerine Tevrat verilip sonra onu taşımayanların meseli, ciltlerle kitap taşıyan merkebin meseli gibidir.”[783]

Ayet, Tevratı bilip de onun gereğini yerine getirmeyen yahudileri, citlerle kitap taşıyan merkebe benzetir. Kitap yüklü merkep meseli, kolayca zihinlerde yer edecek bir ifade olup, ilmiyle amil olmayanlar için genel bir mesel olarak getirilebilir.[784] Merkebin kıymettar kitaplar taşımaktan payı, ancak ağırlık ve yorgunluktur. Onların manalarını bilmez, onlardan faydalanamaz, onların sahibi değildir.[785] Ayette ümmet-i Muhammed’e de bir uyarı söz konusudur.[786]

c. Buzağı Sevdası

“Küfürleri sebebiyle, kalplerinde buzağı sevdası iliklerine işle­mişti.”[787]

İsrailoğulları Mısır’da uzun yıllar esir olarak kalırlar. İneği kutsal tanıyan, buzağıya tapan Mısırlı’lardan inanç yönüyle de hayli etkilenirler. Öyle ki, esaretten kurtulduktan sonra Hz. Musa Tur’da iken Samiri isimli biri zinet eşyalarından buzağı heykeli yapar. İsrailoğullarını buna ibadete davet ettiğinde Hz. Harun dışındakiler buna ibadetten çekinmezler.[788]

İşte, dem ve damarlarına işlemiş olan buzağı sevgisi, yıllar sonrasında bile kendini bu şekilde gösterir.

Ayet boyanın elbiseye nüfuzu gibi, buzağı sevgisinin kalplerine nüfuzunu istiare yoluyla ifade etmektedir.[789] Su nasıl ki yerden biten şeyler için hayat maddesidir. Öyle de, bu buzağı sevgisi onlardan sudur eden fiillerin esası olmuştur.[790]

d. Taştan Katı Kalpler

“Sonra bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. Artık onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz. Çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor. Öylesi var ki çatlıyor da, bağrından sular fışkırıyor. Öylesi de var ki Allah’ın korkusundan yerlere yuvarlanıyor. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”[791]

İsrailoğullarında bir cinayet vak’ası olur. Katilin bulunması için Hz. Musa’ya giderler. Hz. Musa, Allah’ın onlardan bir sığır kesmelerini istediğini söyler. İsrailoğulları işi hayli yokuşa sürerlerse de, sonunda keserler. Allah’ın emriyle bu sığırın bir parçasıyla ölüye vurulduğunda, ölü bir an için dirilir, katilini söyler.[792]

İşte, böyle bir mu’cizeyi gören ve hala isyana devam edenlere Cenab-ı Hak, üstteki benzetmeyi yapar. Onların kalpleri taşlar gibi, hatta daha da katıdır. Artık böyle kalplere öğüt işlememekte, nasihat tesirini göstermemektedir.[793]

Katı kalpler için “taş gibi, demir gibi” benzetmesi çokça karşılaşılabilen bir durum olmakla beraber, Cenab-ı Hakk “O kalpler taşlar gibi hatta daha duygusuz” dedikten sonra bu davayı isbat eden deliller serdetmiştir:

a.Taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor. (Ekser nehirler dağlardan kaynadığı ilmen de bilinen bir gerçektir.)

b. Öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor. (Mesela, Hz. Musa bir taşa vurunca, oniki musluklu bir çeşme olur. Oniki israiloğlu boyu, herbiri ayrı bölümden suyunu alır.)[794]

c. Öylesi var ki, Allah’ın korkusundan yerlere yuvarlanıyor. (Mesela, Hz. Musa Cenab-ı Hak’tan rü’yet talebinde bulununca Cenab-ı Hak dağa tecelli eder, dağ paramparça olur.)[795]

İşte, taşlar o sertliğiyle beraber böyle tecellilere mazhar olmuşlar. Bunların kalbi ise öyle kasavet bağlamış ki, o kalplerden ne marifet nehri akıyor, ne kalp gözlerinden yaşlar dökülüyor, ne de ilahi tecelliler karşısında bir yumuşama görülüyor.

e. Arkaya Atılan Kitap

“Allah tarafından onlara beraberlerindekini tasdikleyici bir peygamber gelince, ehl-i kitaptan bir kısmı sanki bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın Kitabını arkalarına attılar.”[796]

Ayet, ehl-i kitaptan olan yahudilerin ahir zaman peygamberine muhatap olduklarında sergiledikleri tavırlarını bildirmektedir. Allahın kitabını arkalarına atmaları, ondan yüz çevirmelerini ifade eden bir temsildir.[797]

Malum, birşeyi beğenmeyip istihfaf eden onu alır, arkasına atar.[798] İşte, bunlar da ilahi Kitab’a böyle muamele ederler.

f. Dünya Sevdası

“İşte onlar, ahiret bedeline dünyayı satın almış kimselerdir.”[799]

Yahudilerden bahseden bu ilahi beyan, onların hüsranlı alış­verişini anlatır. En kıymetli şeyi verip, onun bedeline en alçak şeyi satın almaktadırlar.

7. İman-Küfür Muvazenelerinde Teşbih ve Temsil

Mü’min ve kâfir aynı dünyada yaşamakla beraber, ayrı dün­yaların insanlarıdır. Kur’ân-ı Kerim, nice ayetinde iman ve küfrün muvazenesini, mukayesesini yapar. Bunu, hem doğrudan akla hitap eden ifadelerle, hem de akıl ve hisse hitap eden teşbih ve temsillerle gerçekleştirir. Mesela, şu ayetler meselenin aklî boyutunu anlatır:

“Mü’min olan fasık olan gibi midir? Onlar müsavi olmazlar.”[800]

“Cehennem ashabıyla cennet ashabı bir değillerdir. Cennet ashabıdır kurtulanlar.”[801]

“Yoksa o kötülükleri yapıp duran kimseler, kendilerini o iman edip salih ameller işleyen kimseler gibi yapacağız, hayat ve ölüm­lerini müsavi kılacağız mı sandılar? Ne kötü hükmediyorlar!”[802]

Şimdi, akla hitap eden bu ifadelerin teşbih ve temsillerine bakalım:

a. Tayyip ve Habis Ağaç

“Görmedin mi Allah nasıl bir temsil yaptı, “kelime-i tayyibeyi” (hoş bir kelimeyi), hoş bir ağaç gibi ki, kökü sabit, dalı semada, yemişlerini Rabbinin izniyle her an verir. Allah insanlara böyle temsiller yapar ki, kavrayıp düşünsünler.”

“Habis (kötü) bir kelimenin temsili de, habis bir ağaç gibidir ki, toprağın üstünden cüsselenmiş, kararı yoktur.”

“Allah iman edenleri hem dünyada, hem ahirette sabit söz ile tesbit buyurur, haksızlık edenleri (zalimleri) ise şaşırtır. Allah, ne dilerse yapar.”[803]

İslam, hurma misali güzel bir ağaca, şirk hanzale türü köksüz bir ağaca benzetilmiştir. İslam ağacının kökü, kalbdeki “La ilahe illallah” kelimesidir.[804]

İman kalbde kök salar. Daima zahiri ve batıni salih amel meyvelerini verir.[805]

İman ve İslam ağacının kökleri ilim, marifet ve yakindir. Gövdesi ihlas, dalları amellerdir. Ağaç sulanmazsa kuruduğu gibi, kalbdeki İslam ağacı faydalı ilim, salih amel, zikir ve tefekkürle sulanmazsa kurur. Habis ağaç ise şirk ağacına işarettir. Şirkin bir delili yoktur. Ne yerde sabit bir kökü, ne semada bir dalı vardır.[806]

Alûsî, ayetlerin işarî manasına şöyle işaret eder: İman ağacının gövdesi marifet, dalları muhabbet, yaprakları şevk, bekçisi helal-harama riayettir. Bu ağaç her nefeste ubudiyet letaifinden ve Rububiyet envarının hissedilmesinden meyveler verir.[807]

İmanın tercümanı olan kelime-i tevhid güzel bir ağaç gibidir. Kökü kalben tasdik, dalı dille ikrar, meyveleri amellerdir. Meyvesi olmayan ağaç ta bir ağaçtır. Onun gibi, ameli olmayan bir mü’min, yine mü’mindir. Lakin, ağaçtan beklenen meyvesidir. Meyve zamanı gelince meyve verme özelliği kaybolmuş ağaçlar, ateşe atılmaya hak kazanırlar.[808]

Râzî, daima meyve veren bu hoş ağacı marifetullah olarak yorumlar.[809] Bizim bildiğimiz ağaçlar daim meyve vermez. Mari­fetullah ise daima meyvesini verir. Marifetullah ağacının kökü kalpte, meyveleri azalardadır. Marifetullahı elde eden birisinin bakışı ibret, işitmesi hikmet, sözü hakikattir. O kişiden sadır olan güzel söz, salih amel, hudu, huşu, Allah için gözyaşı, tezellül hep birer meyvedir.[810]

Pekçok rivayette bu ağacın hurma ağacı olduğu söylenmişse de, herhalde bunu o ağacı anlamada bir misal kabul etmek gerekir. Râzî, bu rivayetleri şöyle değerlendirir: “Böyle diyenler her ne kadar ayetin lafızlarının müfredatında isabet etmişlerse de, maksudun idrakinden uzak kalmışlardır… Bu ağacın hurma mı veya bir başka ağaç mı olduğu bizi ilgilendiren bir mesele değildir.”[811]

Kelime-i tayyibeyi, kelime-i tevhid, tesbih, tahmid, istiğfar, tevbe, dua gibi bütün güzel sözlere şamil olarak görmek de mümkündür. Nitekim, bu tarzda da tefsir edilmiştir.[812]

Kelime-i tayyibenin en isabetli yorumu herhalde kelime-i tevhid olsa gerektir. Tevhid davasının temsilcileri olan nebileri de şecere-i nübüvvet şeklinde görebiliriz.[813] Nübüvvet ağacı, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar her devirde meyvesini vermiştir. Bu ağaç, Hz. Peygamberden sonra ise, sıddıklar, şehitler, veliler, salihler şeklinde meyvve vermeye devam etmektedir.

Habis ağaç ise, şirktir. Keza, her çirkin sözdür.[814] Şecere-i tayyibeye misal olarak hurma verildiği gibi, şecere-i habiseye de “hanzale” isminde meyvesi son derece acı bir ağaç misal getirilir.[815] Ayette tavsif edilen habis ağacın ne sağlam bir kökü, ne tatlı meyveleri vardır. Başta şirk olmak üzere, her batıl söz de böyle köksüz, böyle semeresizdir.

Cafer-i Sadık, ayette anlatılan habis ağacı şehvet ağacı olarak yorumlar. Şehvet ağacı nefis toprağında biter. Bu ağacın suyu emel, yaprakları tembellik, meyveleri günahlardır. Ve bu ağacın akibeti, ateşte yanmaktır.[816]

Şia, temiz şecereyi Ehl-i Beyt, habis şecereyi ise Emeviler olarak değerlendirmek ister.[817] Ehl-i Beytin temiz bir şecere olduğunda şüphe yoksa da, Emevilerin tamamını habis bir şecere tarzında görmek insafsızlıktır. Zira o şecerede Ömer b. Abdülaziz gibi nice hoş insanlar da vardır.

b. Tayyip ve Habis Arazi

“Tayyib beldenin (toprağı iyi olan arazinin) nebatı Rabbinin izniyle çıkar. Fenasının ise çıkmaz. Çıkan da birşeye yaramaz. Şükredecek bir kavim için ayetleri böyle açıklarız”[818]

Ayet, mü’min ve kâfir için bir meseldir.[819] Ayrıca, şu yorumlar da yapılmıştır:

-Adem ve nesli, kimi tayyip, kimi habis (Mücahid.)

-Allah’ın kitabını işitip aklıyla anlayan ve ondan faydalanan ve bir de tam tersi olanlar. (Katade)[820]

-Çabuk anlayan, geç anlayanlar.

-Öğüt kabul eden ve etmeyen kalpler.

-Mü’min-münafık.[821]

Ayet, bir önceki ayetle beraber mütalaa edilirse daha iyi anlaşı­lacaktır kanaatindeyiz. Şöyle ki:

“O Allah ki, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeleyici yollar. Nihayet bunlar o ağır ağır bulutları hafif birşey gibi kaldırıp yük­lendiklerinde, bakarsın biz onları ölmüş bir memlekete sevketmişiz­dir. Derken ona su indirmişizdir de, orada her türlüsünden ürünler çıkarmışızdır. İşte ölüleri böyle çıkaracağız. Gerektir ki, düşünüp ibret alırsınız.”[822]

Ayetlerin yorumunda İbnu Kayyim şöyle der: Allah’u Teala semadan kalplere indirdiği vahyi, arza indirdiği suyu benzetti. Her ikisiyle de hayat husule gelmektedir. Kalpleri arza benzetti. Çünkü bitkiler arzdan çıktığı gibi, ameller de kalpden çıkar. Vahiyden faydalanmayan kalp, sudan faydalanmayan toprak gibidir. Vahye inanıp onunla amel eden kalp ise, yağmur vesilesiyle bitkilerini çıkaran arz gibidir.[823]

Hamdi Yazır, benzeri bir yaklaşımla her iki ayeti beraberce değerlendirir. Şöyle ki: Peygamberler İlahi rahmetin müjdecisi ve neşredicisidirler. Taşımış oldukları mükellef kılınan şeyler ve hükümler, hayata vesile olan safi su ile dolu ağır bulutlar gibidir. Kur’ân, kalplerin ab-ı hayatıdır. Mükellef ve muhatap olan insanlar da iki kısımdır: Tayyibler ve habisler.[824]

Ayrıca, ayette ilahi rahmet öncesinde müjdeleyici rüzgarlardan bahsedilmektedir. “Cenab-ı Hak, yağmur yağdıracağı, nimet ve hayat neşredeceği zaman önce durgun havaları oynatır, sükunlarını harekete tebdil eder.”[825]

Peygamberler ve peygamberlerin varisi olan zatlar, rahmet yüklü bulut gibidirler. Onların gelmesinden önce hava dalgalıdır. Fakat bu dalgalı havanın peşine yağmur gelecek, yeryüzü yeşillenecektir. Güzel araziler bu yağmurdan istifade ile biiznillah güzel bitkiler çıkarırken, çorak arazilerde ya hiçbir şey bitmeyecek, ya da bitenler de dikenler misali işe yaramıyacaktır.

c. Sağır ve İşiten

“Bu iki fırkanın meseli, körle sağır, görenle işiten gibidir. Hiç bunlar müsavi olurlar mı? Artık düşünmez misiniz?”[826]

Ayette belirtilen iki fırka, ehl-i iman ve ehl-i küfürdür.[827] Ehl-i küfür kör ve sağır kimseye, ehl-i iman gören ve işitene benzetilmiştir. Râzî, ayetin yorumunda şöyle der:

“İnsan ceset ve ruhtan meydana gelmiştir. Cesedin göz ve kulağı olduğu gibi, ruhun da göz ve kulağı vardır. Cesed, gözü görmez kulağı duymaz olursa şaşkınlaşır, birşey yapamaz. Zulümat çuku­runda ne yapacağını bilmeyen kimse gibi olur. Ne bir ışık görür, ne bir ses duyar. Hak yoldan sapan ve saptıran kimse de böyledir. Kalbi kör ve sağırdır. Dalalet karanlıklarında şaşkın bir şekilde kalır.”[828]

d. Karanlık ve Nur

“Ne kör ile gören eşittir, ne karanlıklar ile nur, ne de gölge ile hararet. Ölülerle diriler de bir değildir. Allah dilediğine işittirirse de, sen kabirdekilere işittirecek değilsin…”[829]

Râzî ayeti şöyle yorumlar:

Kör, kâfir.

Gören, mü’min.

Zulümat ve nur bunlardaki küfür ve iman.

Zıll ve harur (gölge ve hararet) bunların akibeti. (Yani, mü’min Cennet bahçelerinde gölgelenecek, kâfir ise cehennem ateşinde yanacaktır.)

Diriler ve ölüler ise, mü’min ve kâfir için ikinci bir meseldir. Cenab-ı Hak, ikinci temsille sanki şöyle demiştir: “Mü’min ve kâfirin hali, görenle görmeyenin durumundan da ötedir. Mü’min hayat sahibi, kâfir ise ölü mesabesindedir.” [830]

Râzînin bu orijinal yorumu yanında başka yorumlar da yapılmıştır. Mesela, kör ve gören, kâfir ve mü’min; zulumat ve nur, batıl ve hak; gölge ve hararet sevap ve cezadır. Diriler ve ölüler, alimler ve cahillerdir.[831]

Zemahşeri diriler ve ölüleri, İslam’a girenlerle, girmeyip küfürde israr edenler şeklinde yorumlar.[832]

Seyyid Kutub, ayeti şöyle değerlendirir:

“İmanının tabiatıyla basar-nur-zıll (gölge) ve hayatın tabiatı arasında bir bağ olduğu gibi, küfrün tabiatıyla da körlük-karanlık-hararet ve ölümün tabiatı arasında da bir bağ vardır.

-İman, kalpte, azalarda, duygularda bir nurdur. Bu nur, eşyanın gerçeklerini keşfeder.

-İman bir gözdür.

-İman, nefsin rahat nefes aldığı, kalbin rahatlık duyduğu bir gölgedir.

-Ve iman hayattır.

Küfür ise, bir körlüktür, zulmettir, hatta zulümattır, yakıcı bir ateştir, ölümdür.”[833]

e. Kör ve Gören

“Kör ile gören, iman edip salih amel işleyenlerle kötülük yapanlar bir değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.”[834]

Kafirin köre, mü’minin görene benzetilmesi daha önce geçtiği halde, bu ayeti burada ele alış sebebimiz, ayette temsil ile hakikatın beraberce zikredilmesidir.

Kör ile gören hakkında şu yorumlara da yer verilmiştir:

Gafil-uyanık.[835]

Kötülük yapan-iyilik yapan.[836]

Taklitçi cahil-delilleriyle bilen muhakkik.[837]

Bu yorumları tezat olarak değil tenevvü olarak görmek gerekir. Çünkü, bu ayetin ve genelde bütün ayetlerin ifadeleri bu tür yorumlara müsaittir.

f. Ölü ve Diri

“Bir adam ölü iken biz onu diriltmişiz ve kendisine bir nur vermişiz, insanlar içinde onunla yürüyor. Hiç böyle birisi, karanlıklar içinde kalmış ve ondan bir türlü çıkamıyacak bir halde bulunan kimse gibi midir?”[838]

İbnu Kayyim temsili şöyle açar: Bir adam var, yolunu kaybetmiş. Gecenin karanlığı üzerine çökmüş, çıkış yolu bulamıyor. Bir başkası ise, gecenin karanlığında elinde meş’ale ile sakınacağı şeyleri görerek rahat bir şekilde yoluna devam etmekte.[839]

İbnu Abbas’a göre, ölü halde olan kimse kâfir kişidir. Buna hayat verilmesi hidayettir. Ona verilen nur, Kur’ân’dır. Zulümat ise, küfür ve dalalettir.[840]

Ölü halde bulunan bu kimse, dalaletteki kişiyi temsil eder. Cenab-ı Hak ona hidayet ile hayat vermiştir. Bu temsilde dalalet ölüme, hidayet hayat vermeye benzetilmiştir.[841]

Ayette geçen ölüm, bir yönüyle cehalet, ölüye hayat verilmesi ise ilimdir.[842] Cehalet karanlığı içinde adeta ölü bir halde bulunan kimse, ilim nuruyla hayat bulur, insanlar içinde temayüz eder.

Râzî, ayette geçen nuru, akıl ve vahiy nuru olarak yorumlar ve şöyle der: “Basarın (gözün) ışığa ihtiyacı olduğu gibi basiretin (kalp gözünün) de akıl ve vahiy nuruna ihtiyacı vardır.”[843]

İşte böyle bir nurla insanlar içinde gezen mü’min, elbette küfrün karanlıkları içinde olan kâfir gibi değildir.

Ayetin Hz. Ömer ve Ebu Cehil hakkında indiğini söyleyenler olmuşsa da, Alûsî’nin de işaret ettiği gibi, lafzın umumî oluşundan hareketle bunu ancak bir misal olarak anlayabiliriz.[844] Yani, Hz. Ömer İslam’a girmeden önce manen ölü idi. İlahi hidayet ile hayat buldu. İman ve Kur’ân nurlarına mazhar kılındı. İnsanlık âleminde seçkin bir konuma sahip oldu. Ebu Cehil ise, kendi hür iradesiyle karanlıklarda kalmayı tercih etti, karanlık işlerle uğraştı. “Cehlin babası” olarak anıldı.

g. Kalpte İnşirah ve Daralma

“Allah her kimi hidayetine erdirmek isterse, İslam’a sinesini açar (gönlüne genişlik verir.) Her kimi de dalalette bırakmak isterse, onun da kalbini daraltır, göğe çıkacakmış gibi sıkıştırır.”[845]

Ayet, mü’minin ve kâfirin kalp âleminden bahsetmektedir. İlahi hidayete mazhar sineler inşirah halini yaşarlar. Dalalette olanlar ise, ızdırap halindedirler.

Ayette, dalalet ehlinin durumu “göğe çıkacakmış gibi olan” kimseye benzetilmiştir. “Haydi, göğe çık bakalım” denilen kimsenin kalbi nasıl daralır, sıkışırsa, kâfire de iman öyle zor gelir.[846]

Hz. Peygamber’e ayette geçen “İslam’a sinenin açılması”nın ne demek olduğu sorulur. Rasulullah: “Bu, Allah’ın mü’min kulunun kalbine bıraktığı bir nurdur. Bu nurla kalp, inşirah duyar, genişlenir.” der. Sahabe, “bunun bilinecek bir emaresi var mı?” diye sorunca Rasullulah şu cevabı verir: “Ebediyet yurduna ciddi teveccüh, şu aldanış diyarından yüz çevirmek ve daha gelip çatmadan ölüme hazırlık!”[847]

Dalalet içindeki kişinin sıkıntılı iç dünyasını tasvir eden bu ayet, aynı zamanda ilmî bir gerçeğe de işaret etmektedir. Şöyle ki: İnsan yükseklere çıktıkça kalbinde bir daralma, bir sıkışma hisseder. Zira her yüz metre yükseklikte hava basıncı bir derece düşmektedir. Basınç düştükçe ise nefes almak zorlaşır. Çok yüksekte uçan pilotların özel teneffüs cihazı kullanmaları şart olur.[848]

Arabistan gibi çöllerle, düz alanlarla kaplı bir yerde, tecrübî olarak bilinmesi mümkün olmayan bir meseleyi Kur’ânın bu şekilde ifade etmesi gerçekten dikkat çekicidir. Üstelik ayet “dağa tırmanan kimse gibi göğsü daralır” demeyip, semada yükselen ve göğsü daralan kimseyi örnek getirmiştir.[849]

h. Delile veya Heva’ya Uymak

“Rabbinden bir “beyyine” üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilmiş de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi midir?”[850]

Mü’min Rabbinden bir beyyine üzeredir. Beyyine, delil-hüccet- ayet gibi anlamlar taşır.[851] Kafir ise, kötü işler yapar. Fakat bu kötülükler şeytan tarafından kendisine süslendirilmiştir. Sözgelimi, “içki içmekle ne olur sanki, insan şu dünyada keyfine bakmalı” gibi bir desiseyle, şeytan onu kandırmıştır. Böyle kimseler artık heva ve heveslerinin peşinden giderler. Antik çağ felsefesindeki “hedonizm” görüşü, nefsin kötü arzularına, heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir. Bu görüşün taraftarları günümüzde de sayıca hayli kalabalıktır.

Hedonizm (hazcılık/lezzetiye) ekolü denilen bu felsefî akım, hayata zevk ve lezzet noktasından bakar. Bunların gayeleri, duyu­ların ve içgüdülerin tatminidir, zevktir. [852]

Hedonist felsefenin meşhur simalarından Epikur’a göre, “hayatın amacı, yaşadığı an için acı duymamak, geçmiş durumları için hoş anıları olmak, gelecek için güven içinde bulunmaktır.”[853]

Bu ekolün özdeyişleri: “Aç kalmamak, susamamak, üşüme­mektir.” Vücudun istedikleri, özledikleri bunlardır. Bu durumda olan veya ilerde bu durumda olacağını umabilen kimse, mutlulukta tanrı Zeus’la bile yarışabilir.”[854]

Hakim Tirmizi heva hakkında şöyle der: “Ademoğlundaki heva, bütün arzı kaplayan ve arkasında güneş olan bulut gibidir. Güneş bu şekilde bulutla kaplandığında, gündüz gece gibi olur. Küsuftan kurtulunca ise, bulutun sıyrılması derecesinde arz aydınlanır.

Onun gibi, insandaki heva kalbi örter. Kalpteki nur, bulutun arkasındaki güneş gibidir. Kişi şeytanın aldatmasıyla Allah’a şirk koşar, güneşi küsuf tutar. Küfür, o perdedir.”[855]

Şu ayet böyle birinin durumunu anlatır:

“İlahını heva’sı edineni gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne bir perde çekmiştir. Artık onu Allah’tan sonra kim yola getirir?”[856]

ı. Yüz Üstü Sürünenler

“Yüz üstü sürünerek giden mi daha doğru, yoksa dosdoğru bir cadde üzerinde düzgünce yürüyen mi?”[857]

Ayet, müşrik ve muvahhid,[858] mü’min ve kâfir,[859] alim ve cahil[860] için temsil olarak değerlendirilmiştir.

Hamdi Yazır, bir üstteki ayette “Eğer O (Allah) rızkını size keserse kimdir size rızık verecek…” denilmesini de nazara alarak şöyle yorum yapar: “İnsanlık, süfli hayvanlar gibi yerde sürünmekte, rızkı yerde aramakta değil, doğru bir yol ve istikametle hakka doğru düpedüz gitmektedir.”[861]

i. Uçurum Kenarındaki Bina

“Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kurmuş olan mı hayırlıdır, yoksa binasını çökecek bir uçurumun kenarına kurup da onunla beraber cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler güruhunu hidayete erdirmez. Onların kurmuş oldukları binaları, kalblerinde bir nifak ukdesi olup kalacak. Meğer ki, kalpleri parçalansın. Allah Alimdir, Hakimdir.”[862]

Ayet, “Mescid-i Dırar”dan bahseden ayetlerin peşinde gelmiş olup, mana olarak da onların bir devamı niteliğindedir. Münafıklar Ebu Amir isimli bir rahibin telkiniyle bir mescid inşa ederler. Bu mescid, İslam’a zarar vermek, küfrü yaymak, mü’minler arasına ay­rılık sokmak, İslam düşmanlarına yataklık etmek niyetiyle yapılmıştır. Münafıklar mescide bir meşruiyyet kazandırmak için Hz. Peygamberi davet ederler. Hz. Peygamber gideceği zaman gelen ayetler, işin içyüzünü ortaya koyar. Rasulullah’ın emriyle mescid yıktırılır.[863]

Ayette, bu münafıkların durumu mü’minlerle mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Mü’minler, işlerini Allah korkusu ve rızasıyla yaparlar. Bu cihetle binalarını muhkem, sağlam yapmış olurlar. Münafıklar ise, Allah korkusu ve rızası gibi yüce değerlerden mah­rumdurlar. Onların binası ise son derece zayıftır, uçurum kenarında her an yıkılmaya hazır durumdadır.[864]

Seyyid Kutub, ayetin temsilî yönünü şöyle ifade eder: “Gerçekten hayret verici bir sahne. Heyecan verici hareketle dolu. Ve bunu çizen ve harekete geçiren sadece bir kaç kelime.”[865]

Aslında her insanın hususi bir dünyası vardır. Mü’min dünyasını takva, ihlas gibi yüce değerler üzerine bina eder. Münafık ise, şek – şüphe, ihanet-hıyanet gibi alçak değerlerle bir dünya kurar.

Mesela, yaptıkları mescidin yıkılması, o münafıkları “Acaba kendi hallerine mi bırakılacaklar, yoksa öldürülüp mallarının yağma edil­mesi mi emredilecek” şeklinde şek, tereddüt ve endişeye sevket­miştir.[866]

Hamdi Yazır, ayetin çizdiği tabloyu şöyle anlatır: “Ayette geçen “cüruf”, dere kenarında, selin dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an yıkılmaya hazır bir durumdadır. “Hâr” ise, bunun geriden çatlamış devrilmek üzere bulunanıdır ki, bunun üzerine yapıldığı farz olunan bir binanın ne kadar çürük ve çökmeye mahkum olduğu açıkça tasavvur oluna­bilir.”[867]

j. İki Deniz

“İki deniz eşit olmaz. Şu tatlı, hararet keser, içimi rahat. Şu da tuzlu, yakar, kavurur. Bununla beraber herbirinden bir taze et yersiniz ve bir zinet çıkarır, giyinirsiniz. Gemileri de görürsün Allah’ın lütfundan rızık aramanız için o denizi yarar giderler. Olur ki şükredersiniz.”[868]

Ayette temsil yoluyla mü’min ile kâfirin[869] veya dar-ı İslam ile dâr-ı küfrün farkına işaret vardır.[870]

Mü’min ile kâfir, cesaret-cömertlik gibi bazı güzel ahlakta beraber de olsalar, aslında farklıdırlar. Çünkü mü’min yaratıldığı fıtrat üzere devam etmekte, diğeri ise bunu bozmuş durumdadır.[871]

İşarî tefsir ekolunun güçlü simalarından Alûsî, ayetin işarî bir manasını şöyle anlatır:

Tatlı, hararet kesici, içimi rahat olan deniz vehbî ilme işaret eder. Bu tür ilim, şek ve vehim arızalarından hâlidir. Tuzlu, yakıcı, kavurucu olan deniz ise kesbî ilme işaret eder. Bu tür ilimde fikir meşakkat çeker, çalışmak gerekir. Keza, şek-tereddüt ve ızdırap arızaları vardır. Her ikisinden taze et ve giyilecek zinet çıkarılması ise, her iki tür ilimde de insanların gıdalanacağı ve çalışma gücü bulacakları latif işaretler olduğuna bakar. Bu denizlerde gemilerin yol alması ise, şeriat ve tarikat gemilerine işarettir. Bu gemilerin hedefi, Allah’ın lütfuna nailiyettir.[872]

Şu ayette de benzeri bir anlatım söz konusudur:

“O (Allah) ki iki denizi birbirine salmış. Şu tatlı, hararet keser, şu tuzlu acı. Aralarında bir “berzah” ve “hicran mahcura” koymuş­tur.”[873]

Ayet ehl-i iman ve ehl-i küfrü birer denize benzetir.[874] Şu andaki kullanımımızda her ne kadar suyu tatlı olan deniz yoksa da, büyük nehre “deniz” denilmesi şüyu’ bulmuş bir kullanımdır.[875]

Ayette geçen “berzah” kelimesi “iki şey arasındaki engel” demek­tir.[876] Mesela Dicle Nehri denize karışır, denizde kilometrelerce yol alır, fakat tadı değişmez.[877]

Mealde Türkçe karşılığını vermediğimiz “hicran mahcura” “ben­den uzak ol” anlamında bir deyimdir. Sanki her iki deniz birbirlerine böyle demekte ve karışmamaktadır.[878] Ehl-i iman ve ehl-i küfür de böyledir. Aralarında mübayenet ve muhalefet vardır. Zira, iman ve küfür gece ve gündüz gibi birbirine zıddır.

Alûsî, işarî bir mana olarak iki denizi ruh ve nefis olarak ele alır. Rabbani sıfatlara haiz olan ruh tatlıdır. Kınanmış sıfatlara sahip olan nefis ise acıdır. Bunların aralarında berzah vardır. Ruha, kınanmış sıfatların menşei olmak, nefse de Rabbanî sıfatların kaynağı olmak haramdır.[879]

V. BÖLÜM

HAK-BATIL MÜCADELESİNİ

ANLATMADA TEŞBİH VE TEMSİL

Hak ve batıl, birbirine mukabil iki kavramdır. Bunlar gündüz ve gece, beyaz ve siyah gibi birbirinden farklılık arzederler. Hak müsbet, batıl menfidir. Hak vücudî, batıl ademîdir. Mesela gündüzün aydınlığı güneşin var olmasıyla açıklanır. Fakat gecenin karanlığı için güneşin olmaması yeterlidir.

Kur’ân-ı Kerim’de hak-batıl mücadelesinin teşbih ve temsillerle de anlatıldığını görürüz. Bu cümleden olarak:

1. Sel ve Köpük

“(Allah) gökten bir su indirdi de, vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de, yüze çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir alet yapmak için ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de öyle bir köpük meydana gelir. İşte Allah, hak ve batılı böyle anlatır. Köpüğe gelince, atılır gider. İnsanlara fayda veren ise, arzda kalır. İşte Allah böyle meseller getirir.”[880]

Ayet, hakkın sebatını, batılın izmihlalini tasvir etmektedir. Batıl, zaman zaman üstte görülse de, köpük misali sönmeye mah­kumdur.[881] İbnu Kuteybe’nin ifadesiyle, batıl bazı durumlarda hakka galip görülse, üste çıksa bile, Allah onu mahvedecek, boşa çıkara­caktır. Akibet hakkın ve ehl-i hakkın olacaktır.[882]

Hak, yerde karar kılan safi su, insanların faydalandığı maden­lerdeki safi cevher; batıl ise suyun üzerinde görülen köpük, çabuk sönmeye mahkum posa gibidir.[883]

Ekser müfessirler, gökten inen suyu Kur’ân, vadileri kalpler olarak açıklar.[884] Her vadinin kendi kapasitesince yağmurla dolması misali, her kalp de ilahî vahiy olan semavi Kur’ân’dan hissesini alır.

Hz. Peygamber, Allah’ın kendisiyle insanlığa gönderdiği hidayet ve ilmi yağmura benzetir. Bir kısım toprak onu kabul eder, üzerinde yeşillikler biter. Böylece o yağmurdan hem kendi istifade eder, hem de başkaları bundan yararlanır. Bir kısım toprak ise, suyu üzerinde tutar, altına geçirmez. Bu toprak, inen yağmurdan istifade etme­mekle beraber, üzerinde biriken sudan başkaları istifade eder. Kaya gibi sert bir kısım toprak ise, ne o sudan istifade eder, ne de başkalarının istifadesine vesile olur.[885] Birincisi ilmiyle amil mü’mine ikincisi amelsiz ilim sahibine, üçüncüsü ise, ne ilim ne de amel olmayan kimselere misaldir.

Sel suyu aslında safidir. Fakat vadilerden ona karışanlar onu bulandırır. Onun gibi, nefsin hayalleri, şek gaileleri Kur’ân’ın safi manalarının anlaşılmasına arız olur.[886]

Ayette “seller” denilmeyip “sel” şeklinde müfret getirilişi ehl-i hakkın zahirde farklı farklı görülse de gerçekte bir olduklarına işaret eder. Bu selin uğultusu, zamanın kulağında her zaman çınlamakta, eserleri arzın her tarafında görülmektedir.[887]

Madenlerin ayrışma misalini aynı manayı anlatan ikinci bir temsil olarak değerlendirmek mümkün olmakla beraber, Hamdi Yazır’ın yorumladığı gibi, ayrı bir temsil olarak ele almak daha yerinde olacaktır kanaatindeyiz. Şöyle ki: O’na göre, semadan inen ve hayata vesile olan halis su Kur’ân’ın, hak vahyin temsilidir. Bunda beşerin hiçbir müdahalesi yoktur. Ocaklarda eritilen madenler de, beşerin kesb ve ictihadıyla ortaya çıkarılan hak bilgilerin temsilidir.[888]

Su, hayatın esasıdır. Maden de bu hayatı daha kolay yaşanır hale getirir.[889]

Madenlerin bulunması ve ayrıştırılmalarında beşerin kesbi söz konusu olduğu gibi, madenler misali örtülü nice hak (gerçek) bilginin ortaya çıkarılması ve netleştirilmesinde de beşerin çalışması söz konusudur. Ancak bu bilgilerin de tamamı yakinî bilgi türünden değildir. Bunun da posa kabilinden atılması gereken kısımları vardır.[890]

2. Batılın Beyni

“Hayır! Biz hakkı batılın tepesine fırlatırız da, beynini parçalar. Bir de bakarsın, o anda mahvolmuştur.”[891]

Ayet, hak batıl mücadelesinin akibetini istiare yoluyla beyan etmektedir. Kaya gibi sert bir cisim, içi boş yumuşak bir cisme atılıp onu paramparça yapmaktadır. Hakkın batılı yenmesi, dağıtması da böyledir.[892]

Ayetin yorumunda hak için delil, batıl için şüpheler de denil­miştir.[893] Yani delil karşısında şüpheler mağlup olmaya mahkumdur.

Şu ayette de benzeri bir mana vardır:

“De ki: Hak geldi, batıl zevale erdi. Gerçekten batıl, zevale mah­kumdur.”[894]

Hak ve batıl ışık ve karanlık gibi birbirine zıttırlar. Birinin olduğu yerde diğeri yoktur. “Ben her tarafı kapladım” diyen karanlığın ömrü güneş doğuncaya kadardır.

3. Allah’ın Nuru

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler hoşlanmasalar da.”[895]

Ayette geçen “Allah’ın nuru” ifadesi Allah’ın dini, kitabı, delili olarak açıklanmıştır.[896] Üfleyerek güneşi söndürmeye çalışanlar nasıl hedefine varamazsa, Allah’ın dinini, kitabını, delilini ibtal etmeye yönelik çalışmalar da neticesiz kalmaya mahkumdur.[897]

“Allah’a, rasulüne ve indirdiğimiz nura iman ediniz.”[898]

“Ey insanlar! size Rabbinizden bir bürhan (delil) geldi ve size apaçık bir nur indirdik”[899] ayetlerinde ifade edilen nur, Kur’ân olarak açıklanmıştır.[900] Bu nuru, bu nurun tebliğcisi Hz. Peygamberi, tebliğ edilen İslâm nurunu ve bu nura inanan insanlardaki iman nurunu söndürmek isteyenler kendileri sönüp gitmişlerdir.

4. Zulümattan Nura

“Allah iman edenlerin velisidir, onları zulümattan nura (karan­lıklardan aydınlığa) çıkarır.”[901]

Zulümat ve nur Kur’ân’da birbirine mukabil olarak kullanılır. Bir yönüyle zulümat batılı, nur hakkı temsil eder. Mesela, küfür bir karanlıktır, iman ise bir nurdur. İman nurunun girdiği kalpte, küfür karanlığı artık barınamaz. Kur’ân’ın gönderiliş hikmeti, insanları zulümattan nura çıkarmaktır. Ayetin ifadesiyle,

“O (Allah) ki sizi karanlıklardan nura çıkarsın diye kuluna apaçık (hak ve hakikatı açıklayan) ayetler indiriyor…”[902]

Bu ayetteki zulümat küfür, nur ise iman olarak açıklanmıştır.[903] Ancak zulümat ve nurun küfür ve imandan ibaret olmadığı da bir vakıadır. Bütün günahlar, isyanlar, şek ve şüpheler hep birer zulmettir. Yakine ulaşmak, gerçekleri ayan beyan görmek ise birer nurdur.[904]

Zulümat ve nurdan bahseden ayetlerde karanlığın çoğul, aydınlığın tekil olarak getirilmesi de manidardır. Çünkü, küfür ve delalet türlü türlüdür, İslam Dini ise tek bir dindir.[905] Diğer taraftan batıl çok, hak birdir.

Alûsî, Allah u Teala’nın mü’minleri zulümattan nura çıkardığını beyan eden ayetin yorumunda şu ince manalara dikkat çeker:

-Allah onları kesret zulümatından vahdet nuruna,

-Sonradan elde edilen sıfatların karanlıklarından fıtrat nuruna,

-Fiilller ve sıfatlar perdelerinden nur-u zata,

-Küfür karanlıklarından iman nuruna,

-Bid’a zulümatından sünnet nuruna,

-Nefislerin zulümatından kalp nuruna,

-Zan karanlıklarından hakikat nuruna ulaştırır.[906]

VI. BÖLÜM

İLAHİ UYARILARDA

TEŞBİH VE TEMSİL

Kur’ân-ı Kerim, bir cihetiyle ilahi emirler ve yasaklar manzume­sidir. İnsanı yaratan ve onu hem iyilik, hem de kötülük yapabilecek kabiliyette şu dünyaya gönderen Cenab-ı Hak, insanlara yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri bildirmiştir. Bu emir ve yasaklar sadece akla değil, akılla beraber duygulara da hitap edecek şekilde Kur’ân’da ifade edilmiştir. Konunun misalleri verilirken önce emirler anlatılacak, daha sonra yasaklara geçilecektir.

1. İlahi Emirlerde Teşbih ve Temsil

a. Ticaret

“Ey iman edenler! Size, sizleri gayet acı bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah ve Rasulüne iman eder, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. (Bu ticareti yaparsanız) günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından nehirler akan cennetlere ve Adn cennet­lerinde hoş meskenlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Seve­ceğiniz bir başka şey: Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele!”[907]

Ayetler, “ticaret” kavramına alışılmış manasının fevkinde bir boyut kazandırmaktadır. Ticaretten amaç kazanmaktır. Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği bu ticaret öyle bir kazanç getirmektedir ki, bu ticareti yapanlar hem ahirette mesut olacaklar, hem dünyada mutlu yaşayacaklardır.

“Şüphesiz Allah mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşı­lığında satın aldı”[908] ayetinde de benzeri bir temsil üslubu vardır.[909] Çünkü, müşteri sahip olmadığını satın alır. Her şeyi yoktan yaratan Allah’ın gerçekte birşey satın alması söz konusu olamaz. Bundan dolayı, Hasan-ı Basri ayetin yorumunda şöyle der: “Allah kendi yarattığı nefisleri ve kendi verdiği rızıkları satın aldı.”[910] Mü’minler bedel olarak canlarını, mallarını verecekler, bunun mukabilinde Cenab-ı Hak onlara cenneti verecektir. Bu alışveriş, zengin bir zatın velayeti altındaki bir çocuğa sermaye vererek ticarete sevkedip dükkan açtırması ve başka müşteri aramayıp satacağı malı mün­hasıran kendisine satmasını şart kılıp, her aldığına kat kat fiat ver­mesi gibi bir alışveriştir.[911]

Cenab-Hak şu ayetle de kârlı bir başka ticareti gösterir:

“Hani var mı Allah’a karz-ı hasen verecek? Ta ki Allah ona kat kat versin.”[912]

Ayette geçen “karz-ı hasen” borç vermek anlamındadır. Cenab-ı Hak, rızası yolunda verilen borç parayı kendisine verilmiş kabul edip, karşılığını kat kat vereceğini böyle bir üslupla bildirmiştir.

Malumdur ki insan bir verip fazla almak ister. Borç vermede böyle bir şeyi insanlarla yaparsa bunun adı faiz olur. Ama Allah’a verirse bunun adı “karz-ı hasen”dir.[913]

Ancak, bütün insanların böyle karlı ticaretler yaptığı söylenemez.

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, bir ilme dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutmak için “lehve’l-hadis”i satın alır.”[914] ayetinin bildirdiği gibi, bazıları fena şeylere müşteri olur.

Ayette geçen “lehve’l-hadis” (laf eğlencesi), insanı oyalayan, işinden alıkoyan sözler, asılsız hikayeler masallar, romanlar, tarih kılıklı efsaneler, güldürü lakırdılar, gevezelikler, şarkılar gibi eğleyici seslere şümulü olan bir ifadedir.[915] Hasan-ı Basri, “lehve’l-hadis” ifadesini “Allah’a ibadetten ve zikirden alıkoyan her söz” şeklinde açıklar. Ayetteki “satın alır” ifadesi, ayete bir istiare manası kazandırmıştır.[916]

Sanki bir söz pazarı kurulmuş. Bu pazarda hem iyi, güzel sözler var, hem de kötü, çirkin sözler. Bunlar, kötü ve çirkin sözlere müşteri olmuşlar.

Ayetin üslubundan, bu işi yapanların zararlı alış-veriş yapanlara benzetildiği anlaşılmaktadır.[917]

Münafıkların durumunu anlatan ayette “İşte bunlar hidayete bedel dalaleti satın almış kimselerdir. Onların ticareti kâr etmemiştir. Yolunu tutmuş da değillerdir.”[918] denilmesinde iman noktasında yapılan ticarete dikkat çekilmiştir.

Şu ayet ise, asıl neye müşteri olunması gerektiğini ders verir:

“O halde, dünya hayatını ahiretin ebedi hayatına satacak olanlar Allah yolunda mücadele etsinler!”[919]

Ayet, faniyi verip bakiyi almak manasını istiare üslûbuyla ifade etmektedir.[920]

b. Takva Azığı ve Takva Libası

“Azık edinin. Çünkü azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri, bana takva ile gelin!”[921]

Ayetin evvelinde hacdan bahis vardır. Daha sonra ise, genel bir ifadeyle “hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir” denilmiş, ardın­dan “en hayırlı azık” olarak nitelenen takva emredilmiştir. Bu emrin “azık edinin” şeklinde yapılması zihne engin ufuklar açmaktadır. Şöyle ki:

İnsan için iki sefer mukadderdir:

1. Dünyada sefer.

2. Dünyadan sefer.

Dünyada sefer için yiyecek, içecek, binek ve lüzumunda sarfedecek zâd ve zahire lazım olduğu gibi, dünyadan sefer için de bir zâd ve zahire lazımdır.[922] Ahiretin azığı ise, takvadır.[923]

Râzî, dünya ve ahiret azığını şöyle mukayese eder:

Dünya azığı insanı geçici bir azaptan kurtarır; ahiret azığı ise, daimi azaptan.

Dünya azığının lezzeti elemlerle karışıktır. Ahiret azığının ise, lezzeti daimidir, zarar şaibelerinden uzak, zevalden emniyetlidir.

Dünya azığı her an senden ayrılır. Ahiret azığı ise, devamlı sana yönelir, sana yakındır, ayrılığı yoktur.[924]

Üstteki ayette takva “en hayırlı azık” olarak tavsif edilirken bir başka ayette “en hayırlı elbise” şeklinde takdim edilir:

“Ey Adem oğulları! Bakın size çirkin yerlerinizi örtecek ve süs olacak elbise indirdik. Fakat takva elbisesi en hayırlısıdır…”[925]

Hem takva, hem elbise her ikisi de libastırlar. Biri kalbin avretlerini örter ve onu süsler. Diğeri cismin avretlerini örter ve süsler. Bunların her ikisi, birbirinin lazımıdır.[926]

Takva kelimesi korunmak, sakınmak anlamındadır. Allah’a itaatle O’nun cezasından kendini korumak, nefsi cezaya ehil kılacak şeyleren korumak hep takvadır.[927] Takva, kalb-ruh-sır ve hafinin elbisesidir.[928]

Takva elbisesi için “iffet-haya” da denilmiştir. Çünkü, mü’min elbiseden çıplak da olsa avreti yine görülmez. Facir ise, giyinik de olsa avreti açık olur.[929] Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “takva hissi, haşyet ve imanı, haya ve irfanı olanlar zorunlu olarak çıplak bile kalsalar, en azından Adem ve Havva’nın yapraklarla tesettür ettikleri gibi ayıp ve avretlerini örter, muhafaza ederler…”[930]

Bu yorumların yanında, takva elbisesi için Allah korkusu, iman, vakar gibi manalar da verilmiştir.[931] Bu manalar adeta birbirinin lazımı kabilindendir. Çünkü, günahlardan uzak tertemiz bir hayat yaşamak ancak Allah korkusu, iman, vakar gibi güzel vasıflara sahip olmakla mümkündür.

c. Hayırda Yarış

“Her biriniz için bir din (şir’a) ve bir yol (minhac) yaptık. Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı. Lakin sizi herbirinize verdiği şeyde imtihan edecek. O halde durmayın, hayırlara yarış edin. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size, ihtilaf ettiğiniz şeyleri haber verecektir.”[932]

Ayet, istiare yoluyla ümmetler yarışını tasvir etmektedir.[933] Allah dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Fakat onlar arasında bir müsabaka murat etmiştir. “…O halde durmayın, hayırlara yarış edin!” diyerek müsabakaya teşvikte bulunmuştur.

Şu ayetler de birer müsabaka tablosu çizer:

“Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökle yerin eni gibi olan bir cennete yarışın, ki o (cennet), Allah’a ve elçilerine inananlar için hazırlanmıştır.” [934]

“Rabbinizden bir mağfirete ve eni göklerle yerin genişliğinde olan bir cennete koşuşun, ki o (cennet) müttakiler için hazırlanmıştır.”[935]

Dikkat edilirse, bu iki ayet hem lafız, hem mana itibariyle birbirine benziyorsa da aynen tekrar şeklinde değildir. Birincide “sâbiqu” (yarışın) emri vardır, ikincide “sâriu” (koşuşun). Birincide, cennetin eni hakkında teşbih edatıyla “gökle yerin eni gibi” denirken ikincide ise, teşbih edatı zikredilmeden “eni göklerle yerin geniş­liğinde” denilmiştir.

d. Allah’ın İpi

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, birbirinizden ayrılmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken kalbleriniz arasında ülfet meydana getirdi de, O’nun bu nimeti sayesinde birbirinize kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun (bir ateş çukurunun) tam kenarında idiniz de, O tuttu, sizi ondan kurtardı…”[936]

Ayetin ilk muhatapları Medine’nin iki kabilesi olan Evs ve Hazreç’tir. Her iki taraf yüzyıl boyunca süren “Buas” savaşlarında çokça zarar görmüştür. Hz. Peygamberin Medine’ye teşrifiyle bu iki kabile İslam’a girmiş, düşman iken birbirine kardeş olmuştur. Fakat, Şa’s b. Kays isimli bir yahudi, birgün bir yahudi çocuğunu yönlendirir. Bu çocuk Evs ve Hazreç’li gençlerin arasına girer, onlara eski Buas günlerinden sorar. Derken bunlar arasında tartışma başlar. Neredeyse birbirlerine girmek üzere iken Hz. Peygamberin yetiş­mesiyle yatışırlar, akılları başlarına gelir.[937]

İşte bu olay münasebetiyle inen ayette, teşbih ve temsil nokta­sında ilk dikkati çeken “Allah’ın ipi” anlamındaki “Hablullah” ifade­sidir. Bu ifade, bir istiare olup Allah’ın dini veya Kur’ân anlamında kullanılmıştır. İpe yapışan çukurdan kurtulduğu gibi, Allah’ın dinine yapışan da her türlü zilletten, aşağı hallerden kurtulur.[938]

Hz. Peygamber bir keresinde fitneler çıkacağından söz edince sahabe “kurtuluş ne ile?” diye sormuş, Hz. Peygamber “Kur’ân ile” diye cevap vermiş ve Kur’ân’ı “Allah’ın sağlam ipi” olarak tavsif etmiştir.[939]

Aynı ayette dikkati çeken diğer bir husus, onların küfürden imana çıkışlarını temsil eden “Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz de, o tuttu, sizi ondan kurtardı” ifadesidir. Bununla “bu halinizle ölseniz ateşe düşecektiniz” hatırlatması yapılmaktadır.[940] Keza, ayetin bu bölümünü cahiliyedeki durumlarını anlatan bir istiare olarak görmek de mümkündür.[941]

Benzeri bir manayı şu ayette görmekteyiz:

“Kim Tağutu inkar eder ve Allah’a inanırsa, işte o urvetu’l- vüs­ka’ya (hiç kopmayacak sağlam bir ipe) yapışmıştır.”[942]

Hakkın delilleri, şek ve şüpheler arız olamaz bir şekilde öyle kuvvetli, öyle sağlamdır.[943] Ayet, dine sarılan kimseyi, kopmaz bir ipe sarılana benzetmiştir.[944]

e. Arzın Omuzları

“O (Allah) ki size arzı zelul (emre âmâde) kıldı. Haydi, onun menakibinde (arzın omuzlarında) yürüyün ve O’nun (Allah’ın) rızkından yiyin…”[945]

Ayet, “zelul” ifadesiyle arzı uysal bir hayvana benzetmektedir. Bu teşbihle arz, her türlü istifadeye müsait olarak binilen ve incitmeden yürüyen uysal bir binit halinde tasvir olunmuştur.[946]

“Arzın omuzları” ifadesi, arzın insana itaatkar oluşuna bir mesel­dir. Çünkü ayetin metninde geçen “menakib” kelimesinin müfredi olan “menkeb” “devenin sırtı” anlamındadır. Bununla “Arzın men­kebinde bile yürünürse, diğer yerleri hayli hayli sizin için kullanıma, istifadeye daha da elverişlidir” manası ifade edilmiştir.[947]

“Arzın omuzları” ifadesi, dağlar, tepeler, yollar, arzın etrafı, yan­ları şeklinde de açıklanmıştır.[948]

Hamdi Yazır, ayetin yorumunda şu ince manalara dikkat çeker: Bu emir, arz üzerinde inkişaf hissi telkin ederek, müslümanlara az bir zaman içinde âleme intişar yollarını açmış olan ilahi irşatlardandır. Şu halde “menakib” tabiri için de ayrıca bir mana mülahaza etmek gerekir: Arzın menakibi, arzın en yüksek, en uzak ve yürümek için en müşkil ve en nazik yerlerine kadar sırtı demek olur. Bu da, dağları, tepeleri, ovaları, dereleriyle bütün şark ve garb cihetlerine, güney ve kuzey kutublarına varıncaya kadar onu kaplamış olan sathın hepsine şamil olur.[949]

Şüphesiz arzın menakibinde yürümek için herşeyden önce onu keşfedip bilmeye de ihtiyaç vardır. Bu ise, coğrafya, jeoloji gibi ilimlerle mümkündür. Nitekim, bu emrin gereğini yerine getiren Avrupa milletleri, ortaçağ sonrasında dünyanın her tarafına açılıp çok muazzam imkanlara kavuşmuşlardır. Onlar bu imkanları sömürü için kullanarak zulmetmişlerdir. Fakat aynı emre kulak verecek müslümanlar, dünyanın her tarafına ulaşmaya çalışarak, gittikleri yere huzuru, barışı, gerçek medeniyeti, insanlığı götüreceklerdir.

f. Şefkat Kanatları

“Mü’minlere kanadını indir!”[950]

Hz. Peygambere yönelik bu ilahi hitap, “onlara kol kanat ger” anlamında bir istiaredir.[951] Ayet, latif bir üslupla Hz. Peygambere yumuşaklık ve tevazuyu emretmektedir.[952] Zira O, bir babanın kendi evladıyla alakadar olması misali, bütün ümmetiyle alakadardır. Kur’ân Hz. Peygamberin bu yönünü şöyle anlatır:

“Andolsun ki içinizden bir elçi size geldi, gayet izzetli. Sizi inciten şeyler O’nu ağır gelir. Size son derece düşkündür. Mü’minlere cok şefkatli, çok merhametlidir.”[953]

Şu ayet de, benzeri bir ifadeyle evladın anne-babaya muamele tarzlarını bildirir:

“…Onların her ikisine (anne-babana) şefkat kanatlarını ger..!”[954]

Nasıl ki kuş terbiye için yavrusunu bağrına basmak istediğinde ona kanatlarını gerer, onun gibi evladın da anne-babaya öyle yumuşak muamele etmeleri emredilmiştir.[955]

2. İlahi Yasaklarda Teşbih ve Temsil

a. Allah ve Rasulünün Önüne Geçmek

“Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasulünün önüne geçmeyin!”[956]

Ayette kitap ve sünnet esas alınmadan, herhangi bir mesele hakkında öne atılmaktan nehiy vardır. Öne geçme ve geçirme anlamına gelebilecek her türlü davranış yasaklanmıştır.[957] Bu mana, temsili bir istiareyle ifade edilmiştir. Şöyle ki: Bir maslahat olmaksızın, yürüme esnasında hizmetçinin efendinin önüne geçmesi nasıl uygun değilse, Allah ve Rasulünün hükmünün önüne geçmek de öyle uygun değildir.[958]

Allah ve Rasulü bir mesele hakkında hüküm beyan etmişlerse, mü’minlere düşen “işittik, itaat ettik” demeleridir.[959] Ortada ayet veya hadis varken o mesele hakkında mü’minlerin “bence” deme hakları yoktur. “Bence” denilecek yerler, ayet ve hadisin ya hüküm beyan etmedikleri veya beyan edilen hükmün yoruma açık olduğu durumlardır. “Bence” diyebilecek şahıslar ise, sahalarında uzman, dini iyi bilen seçkin kimselerdir.

b. Kabir Ehlinden Ümidi Kesmek

“Ey iman edenler! Öyle bir kavmi dost tanımayın ki, Allah kendilerine gazap etmiş, kabir ehlinden kâfirlerin ümitsizliğe düş­tükleri gibi ümitsizliğe düşmüşlerdir.”[960]

Ayet, Allah’ın gazap ettiği kâfirleri dost tanımaktan nehyeder. Ayette geçen “min” harf-i cerri beyaniye veya ibtidaiye olabilir. Her iki durumda da sahih bir mana ifade eder. Şöyle ki:

a. “Min” beyaniye olunca ayet “Kabir ehlinden olan kâfirlerin ümitsizliği gibi…” manasını ifade eder. Çünkü, ölmüş, kabre girmiş olan kâfirler cehennemdeki ebedi mevkilerini görmüş, ahiret nimet­lerinden mahrumiyetleri ortaya çıkmış, ne ilerde birşey kazanmak ne de gerideki dirilerden bir imdad almak ihtimali kalmamış olduğun­dan, her cihetle ümitleri kesilmiş, yeisleri tamamen gerçekleşmiş olur.

b. “Min” ibtidaiye olunca ise, ayet kâfirlerin kabir ehlinden ümit kesmiş olmalarını bildirir.[961] Yani, kâfirlerin nazarında ölüm bir son olduğundan, onlar ölmüş olanlardan büsbütün ümitlerini kesmiş­lerdir.

Her iki manayı ayetin mealinden hissetmek mümkündür.

c. İpliğini Büküp Eğirdikten Sonra Söken Kadın

“Ahitleştiğinizde Allah’ın ahdini yerine getirin ve kuvvetlice ettiğiniz yeminleri bozmayın! Nasıl olur ki, ona Allah’ı kefil kılmış­tınız? Şüphe yok ki Allah yaptıklarınızı bilir. İpliğini kat kat kuvvetle büktükten sonra söken kadın gibi olmayın…”[962]

Ayet-i Kerime, önce yapılan anlaşmalara bağlı kalmayı emret­mekte, ardından bir darb-ı meselle bunu te’kid etmektedir. Burada, ahitleşmek ipliğin kuvvetle bükülmesine, ahde riayet etmemek ise bunun sökülmesine benzetilmiştir. Rivayete göre, aklı kıt yaşlı bir kadın gün boyunca ipliğini kuvvetle büker, akşam da bunları tekrar çözermiş. Ayet, bu darb-ı mesele işaretle, verilen sözden dönmenin akıllıca bir iş olmadığını beliğ bir üslupla ifade etmiştir.[963]

Bir de şu ilahi beyana bakalım:

“Yeminlerinizi aranızda hile ve fesada vesile etmeyin ki, sonra sağlam basmışken ayak kayar…”[964]

Ayette geçen “ayağın kayması” afiyetten sonra belaya, nimetten sonra mihnete düşen hakkında kullanılan bir meseldir.[965] Türkçede de “falanın ayağı kaydı” şeklinde benzeri bir kullanım vardır. Ayet, yeminini hile ve fesada vesile edenin ayağının kayacağına işaret etmiştir. Böylece makul (akla yönelik) bir mana, hissî bir olayla te’kid edilmiştir.[966]

d. Ölü Eti Yemek

“(Ey iman edenler!) Birbirinizi gıybet etmeyin. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bakın tiksindiniz.”[967]

Ayet gıybetin kötülüğünü en etkili tarzda beyan etmektedir.

Gıybet, hadisin ifadesiyle “mü’min kardeşinin hoşlanmayacağı şekilde ardından konuşmaktır.”[968] Onun gıyabında (yokluğunda) konuşulduğundan “gıybet”denilmiştir. Söylenen şeyler o şahısta varsa bu bir gıybet, şayet yoksa ayrıca bir iftiradır.[969]

Ayet-i Kerime, kişinin ardından yapılan gıybeti, ölü birinin etini yemeye benzetmiş, kurtlu bir cife halinde bulunan o etleri hırs ve iştiha ile seve seve yemek kabilinden bir canavarlık şeklinde tasvir etmiştir. Demek ki, gıybet öyle sefil bir canavarlık ve gıybet eden öyle alçak bir canavar mesabesindedir.[970]

Gıybetin tab’an, aklen, şer’an çirkinliğini anlatan bu ayette hayli tekidler vardır. Mesela,

-Takrir için yapılan istifham.

-Tamim için “sizden biri” denilmesi.

-Muhabbetin son derece kerih bir şeye talikı.

-Gıybetin insan eti yemekle temsili.

-Yenilenin ölü kardeşin eti olması.[971]

Said Nursî, ayetin mu’cizane altı tarzda gıybetten nefret ettir­diğini, zemmi zemmettiğini, gıybetten şiddetle sakındırdığını söyler. Şöyle ki:

1. “İstifham hemzesiyle der: Acaba sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?

2. “Sever mi” lafzıyla der: Acaba, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

3. “Sizden biri” kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan toplum ve medeni hayatınıza ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

4. “Ölü kardeşinin etini yemek” kelamıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

5. “Kardeşinin” kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir maz­lumun şahs-ı manevisini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi azanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

6. “Ölü kardeşinin” kelamıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

Demek şu ayetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle, zem ve gıybet, aklen-kalben-insaniyeten-vicdanen-fıtraten ve milliye­ten mezmumdur.”[972]

e. Şeytanın Adımları

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytan adımlarına uyarsa, şüphe yok ki o (şeytan) çirkin ve merdud şeyler emreder…”[973]

Ayette şeytan yoluna sülûk, birisini adım adım izlemekle istiare edilmiştir.[974] Şeytan, adım adım hedefine varmaya çalışır. Onun adımlarını izleyenler ona kul ve köle olmaktan kurtulamazlar. Üstteki ayette ve Bakara 169. ayette “o şeytan çirkin ve merdud şeyleri emreder” denilmiştir. “Emreder” ifadesi şeytanın sözüne uyanların ona memur olduklarına bir işarettir.[975]

f. Eli Boyna Asmak

“Elini bağlayıp boynuna asma ve onu büsbütün de açma ki, “melûm-mahsûr” olmayasın!”[976]

Ayet-i kerime cimrilikten ve israftan mehyeder. Bunu temsilî ifadelerle söyleyerek daha etkili bir anlatımda bulunur. Cimri kişi, eli boynuna bağlı kimseye, müsrif ise eli sonuna kadar açık olan kimseye benzetilmiştir.[977] Türkçede kullanılan “eli sıkı” “eli açık” deyimleri de benzeri bir mana ifade eder.

VII. BÖLÜM

GEÇMİŞ KAVİMLERİN KISSALARIYLA

İLGİLİ TEŞBİH VE TEMSİL

Kur’ân-ı Kerim’in mühim bir bölümü kıssalardan meydana gelir.[978] Bazan -Yusuf ve Nuh surelerinde olduğu gibi- surenin tamamı tek kıssayı anlatır. Çoğu kere ise, kıssalar dağınık olarak surelerde yer alır. Anlatılan kıssalar genelde peygamber kıssalarıdır. Ama bunun yanında Ashab-ı Kehf kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin kıssaları dışında da olaylara yer verilir. Bazan ise, zaman-mekan, şahıs veya şahıslar belirtilmeden bir mesel olarak kıssa anlatılır.

“Onların kıssalarında akıl sahipleri için bir ibret vardır”[979]

ayetinin hükmünce, bu kıssalar ibret için zikredilmiştir. “Geçmiş zaman, gelecek zamanın tohumlarının mahzeni ve olaylarının aynası olduğu gibi, gelecek dahi geçmişin tarlası ve olaylarının aynasıdır.”[980] Geçmiş gelecekte gelecek geçmişte yansımaktadır.

Bu kıssalar, İslam binasının temelinde yer alan Hz. Peygamber ve ashabına hem bir teselli, hem bir müjde verdiği gibi, aynı zamanda onlara bir strateji belirlemekte, neler yapabileceklerini anlatmaktadır. Mesela, önceki kavimlerin çektikleri çilelere işaretle, asr-ı saadetteki ilk muhataplarını psikolojik olarak sabra, çileye hazırlayan şu ayete bakalım:

“Yoksa siz kendinizden evvel geçenlerin mesel olmuş halleri hiç başınıza gelmeksizin cennete girivereceksiniz mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zaruretler dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber ve yanındaki ehl-i iman “ne zaman Allah’ın yardımı?” dediler. Dikkat edin, Allah’ın yardımı yakındır!”[981]

Ayette onların hallerinden “mesel” olarak bahsedilmesi, onların başlarına gelenlerin adeta gözler önünde dikilip durduğuna işaret eder.

Biz, kıssaların bu cihetlerine sadece bir işaretten sonra, asıl konumuz olan teşbih ve temsil yönüne geçmek istiyoruz. Şöyle ki:

1. İyilere Mükafat

“İşte biz muhsinlere böyle karşılık veririz.”[982]

Bu ayet, Saffat suresinde Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Harun ve Hz. İlyas’ın kıssalarından sonra beş defa tekrar edilir.[983] Bu ifade, müşriklere karşı mücadele eden Hz. Peygamber ve ashabına ve bütün ehl-i imana hem bir teselli, hem bir müjde vermektedir. Yani, ehl-i hak sonunda ehl-i küfre galip gelecektir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın devam ede gelen bir adeti, bir kanunudur.

2. Kötülere Ceza

“Mücrim bir kavmi işte biz böyle cezalandırırız.”[984]

Ayet, Hud kavminin helakini anlattıktan sonra bu şekilde umumi bir kanunu ifade eder. Mücrimleri cezalandırmak, Cenab-ı Hakk’ın adaletinin bir gereğidir. Fakat bu dünya imtihan dünyası oldu­ğundan, hemen her cürüm işleyen şahıs veya topluluk hemen cezalandırılmaz. İlahi cezaya istihkak kesbettiklerinde ise, cezadan kurtulamazlar. Firavun ve kavminin helakini anlatan şu ayete bu noktadan bakabiliriz:

“Böylece ne zaman ki bizi gadaplandırdılar, onlardan intikam aldık. Hepsini suda boğuverdik de, onları sonra gelenlere hem bir selef, hem bir mesel yaptık.”[985]

Helak olan kavimler için Firavun ve etbaı çarpıcı bir örnektir. Ayet, “onları sonra gelenlere hem bir selef, hem bir mesel yaptık” diyerek buna dikkat çeker.

Bu ifadede, müslümanlara her türlü baskı ve zulmü reva gören Mekke müşriklerine ve emsaline “sizin haliniz Firavun’un kavminin hali gibidir” şeklinde bir mesaj vardır.[986]

-“Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı Ad’a, İrem’e, beldeler içinde daha önce misli yaratılmamış Zatü’l-imad’a, vadilerde kayaları yontan Semud’a ve kazıklar sahibi Fir’avna. Onlar o memleketlerde azgınlık etmişler, oralarda fesadı çoğaltmışlardı. Onun için Rabbin de üzerlerine bir azap kamçısı yağdırıverdi.”[987]

Ayette geçen “azap kamçısı yağdırıverdi.” ifadesinde onların başlarına getirilen şiddetli azap, cezalandırılan kişiye vurulan ve onun cesedini dağlayan kamçıya benzetilmiştir.[988] Ayetteki “yağdırı­verdi” ifadesi ise, bu azabın sağanak halindeki yağmur misali ardarda geldiğini ve kaçmakla kurtulanacak türden olmadığını hayale getirmektedir.

-“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı, ta ki kendilerinden önce­kilerin akibetine baksınlar? Allah onları helak etti. Kafirlere de onun (o akibetin) emsali vardır.”[989]

Şu ayetleri de benzeri bir mesaj olarak yorumlayabiliriz:

-O inkar edenler kendilerine ansızın o saat veya akim bir günün azabı gelinceye kadar ondan bir kuşku içinde kalır giderler.”[990]

Ayette “akim bir günün azabı” ile onların bu dünyadan gidecekleri gün nazara verilmiştir. “Akim” kelimesi “çocuğu olmayan” demektir. O güne “akim” denilmesi ise, artık onlar için günler bittiği içindir.[991] Bu ayette günler gecelerin çocuğu menzilesinde gös­terilmiş, gelecek o gün ise, istiare yoluyla diğer günler arasında “akim” kılınmıştır.[992] Yani, her gece yeni bir güne gebedir. Ama, geleceği bildirilen o son gün kısırdır, yeni bir gün tevlid etmeyecektir.

-“Onlardan evvelkiler hileler kurmuşlardı. Allah da kurdukları binaya temellerinden geldi de, tavan tepelerinden üzerlerine çöktü. Azap kendilerine farkına varmıyacakları cihetten geldi.”[993]

Ayet, temsilî bir anlatımla, İslam öncesi kavimlerde ehl-i imana tuzaklar hazırlayanların, o tuzaklara kendilerinin düştüğünü, hilelerinin boşa gittiğini anlatmakta.[994] Öyle ki, tahassun ve istila için yaptıkları, kendi helak ve yokoluşlarına sebep oldu.[995] Başkaları düşsün diye kazdıkları kuyuya kendileri düştüler.[996]

Ayette “tavan tepelerinden üzerlerine düştü” denilmesi de dikkat çekmektedir. Çünkü, tavan elbette üzerlerinden çökecektir. Ayetteki bu kayıt şöyle açıklanmıştır: Bu, ya te’kid için, ya da onların da tavan altında kaldığını beyan içindir. Çünkü bazan olur tavan çöker, fakat altta kimse olmaz.[997]

-“Şimdi onlar hemen bizim azabımızı mı istiyorar? (Azabımız) onların sahasına indiği zaman, ne fenadır o uyarılanların sabahı”[998]

Ayet, bir sabah baskını temsiliyle, İlahi azaba düçar olanların perişan halini tasvir eder.[999] Sabah düşmanın ani hücumuyla tatlı uykularından uyanan insanlar ne derece fena bir durumda ise; ansızın bir deprem, bir sel baskını, gökten taş yağması gibi semavi bir afetle karşı karşıya kalanların da durumu öyledir.

-“Siz aşırı bir kavim olduğunuz için, şimdi sizden o öğütü bertaraf mı edeceğiz? Halbuki, evvelkiler içinde biz nice peygamberler gönderdik. Gelen her peygamberle eğleniyorlardı. Ama biz onlardan daha sert pençelileri helak ettik. Öncekilerin meseli geçti.”[1000]

Ayetin ilk muhatabı inatçı Mekke müşrikleridir. Cenab-ı Hak, onlardan önce dini yalanlayan, peygamberle alay eden nice kavimleri helak etmiştir. Bu helak edilenler içinde Mekke müşrik­lerinden daha çetin, daha zorba olanlar da vardır. Dolayısıyla, tarihte semavi bir azapla helak edilen kavimler, aslında birer mesel olarak sonraki kavimlere ders verirler. O kavimler sessiz bir feryatla kabirlerinden adeta şöyle haykırırlar: “Sakın bizim gibi yapmayınız. Bizler, peygambere kulak vermek, O’ndan istifade etmek yerine onunla istihza ettik, helakine çalıştık. Ama sonunda biz perişan olduk. Dünyamızı da harap ettik, ahiretimizi de… Bize bakın, ibret alın. Sakın siz bizim gibi yapmayın!”

Cenab-ı Hak, Hud suresinde sırasıyla Nuh’un kavmi, Ad-Semud-Lut ve Şuaybın kavimleriyle Firavun ve kavminin helakini anlattık­tan sonra[1001] şöyle bildirir:

“İşte bu, beldelerin mühim haberlerinden. Sana onu kıssa olarak naklediyoruz. Onlardan (o beldelerden-medeniyetlerden) duran da var, biçilen de.”[1002]

Ayetin son kısmındaki “onlardan duran da var, biçilen de” ifadesinde bir teşbih vardır. Bu beldeler ve medeniyetler ekine benzetilmiş. Bir kısmı gövdesi üzerinde durmakta, bir kısmı ise ekin gibi biçilmiş vaziyettedir.[1003]

Şu ayet de, benzeri bir üslupla dikkatleri helak olan kavimlere çevirir:

“Biz nice zalim beldeyi kırdık geçirdik. Arkasından başka kavim­ler var ettik. Azabımızı hissettikleri vakit hemen oradan mahmuz­luyorlar (kaçıyorlar)dı. “Yok dedik, deprenmeyin. Dönün o içinde şımartıldığınız şeylere ve meskenlerinize ki, sorguya çekileceksiniz.” Dediler “Vay bizlere! Bizler cidden zalimler idik..” Artık bütün davaları bu oldu, kaldı. Nihayet onları öyle yaptık ki, biçildiler söndüler.”[1004]

Ayette, köklerinin kesilmesi biçilmiş ekin misaliyle,[1005] hayat­larının sona ermesi ise ateşin sönmesi misaliyle ifade edilmiştir.[1006]

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber dönemindeki ibretli olayları da mesel olarak nazara verir. Mesela, Beni Nadir yahudileri Hz. Peygamber’e hıyanet ederler. Onların da cezalarını çekeceği ayette şöyle bildirilir:

“Yakında önlerinden geçenler gibi ki, onlar yaptıklarının vebalini tattılar. Ayrıca onlara elim bir azap var.”[1007]

Yani, daha öncesinde müslümanlara eza ve cefa veren Mekke müşrikleri, Beni Kaynuka yahudileri belalarını buldukları gibi, Beni Nadir de ettiği hıyanetin cezasını çekecektir.[1008] Nitekim çekmişlerdir de. Bunların kaleleri kuşatılır, altı gün süren muhasaradan sonra teslim olurlar. Hepsi sürgüne gönderilir. Develerinin götürebileceği kadar mallarından almalarına izin verilir. Kimi Şam tarafına, kimi Hayber tarafına gider.[1009]

Kur’ân-ı Kerim, geçmiş kavimler içinde özellikle Ad ve Semud kavimlerine çokça dikkat çeker. Cenab-ı Hak Peygamberine şu talimatı verir:

“Eğer yine yüz çevirirlerse de ki: Size Ad ve Semud saikası gibi bir saikayı haber veriyorum.”[1010]

Ayette geçen “saika”, yıldırım gibi bir çarpışta helak edecek şiddetli bir azabı ifade eder.

Şimdi, konumuzu ilgililendiren yönüyle onların başlarına inen saikalara bakalım:

a. Ad Kavmi

Kur’ân-ı Kerim, helak edilen kavimlerin feci akibetlerini hafıza­larda iz bırakacak teşbihlerle anlatır. Bunlar içinde en fazla dikkat çeken ayetler Ad kavmi ile ilgilidir. Şöyle ki:

“Ad kavmi (Allah’ın ayetlerini) yalanladı. Nasıl oldu azabım ve tehditlerim! Çünkü müstemir, uğursuz mu uğursuz bir günde üzer­lerine insanları kökünden devrilen hurma kütükleri gibi çekip alan soğuk bir rüzgar (sarsar) saldık.”[1011]

Ad, iri bedenli bir kavim oldukları için başları kopup kopup devrildikçe, bu teşbihe masadak olmaktaydı.[1012] Veya, hurma kütük­leri gibi büyük cüsseler halinde ölü olarak yere düşüyorlardı.[1013]

Rivayetlere göre, Ad kavmi bu şiddetli rüzgardan kurtulmak için çukurlara girmişler, bir kısmı birbirlerine tutunmuşlar, fakat kurtula­mamışlardı.[1014]

Bir başka ayette, Ad kavmine gönderilen şiddetli rüzgar (sarsar) “rih-i akim” olarak ifade edilir:

“Ad kavminde de (sizin için bir ibret vardır.) Üzerlerine o kökler kesen “rih-ı akim”i salıvermiştik. Vardığı herşeyi “ramim” gibi yapı­yordu.”[1015]

Bu şiddetli rüzarın “akim” ile tavsifinde kısır kadına benzetme söz konusudur. Nasıl ki, kısır kadının nesli kesiktir. Onun gibi, bu rüzgar da onların neslini kesen köklerini kurutan bir rüzgardır.[1016] Veya bu rüzgar bir hayır getirmedi, onlara bir faydası olmadı. Mesela ne yağmur yağdırdı, ne ağaçları aşıladı.[1017] Bilakis onlara felaket getirdi.

Normal şartlarda rüzgar bulutları sevkeder, bitki ve ağaçları aşılar, hayatın hararetini serinletir. Lakin Ad kavmine gönderilen rüzgar bunları yapmıyor. O, bütün bunlardan farklı bir şey. Her türlü hayra son veren bir rüzgar.[1018]

Ayette, bu rüzgarın onları “ramim” haline getirdiği ifade edil­miştir. Bunu, “çürümüş kemikler gibi un-ufak etti” şeklinde anlaya­biliriz.

Şu ayet de Ad kavminin helak tablosunu çizer:

“Ad kavmine gelince, azgın bir sarsar rüzgarı ile helak edildi. Allah, yedi gece sekiz gün ardarda onu üzerlerine musallat etti. Artık o müddet zarfında, o kavmi yıkılıp kalmışlar, içleri kof hurma kütükleri haline gelmişler görürsün. Şimdi artık onlardan geriye birşey görebilir misin?”[1019]

Bir önceki ayette rüzgar “akim” şeklinde nitelendirilmişti. Burada ise, aynı rüzgar “âtıye” (azgın) olarak tavsif edilmekte. Yani, her taraftan esen, deli dolu bir rüzgar. Önüne geleni kırıp geçiriyor, “bu kadar yeter” deyip tatmin olmuyor.

Bu ayette, Kamer 20. ayette olduğu gibi Ad kavmi yine hurma kütüklerine benzetiliyor. Fakat orada kökünden devrilen hurmaya teşbih edilirken burada “hâviye”, yani içi boş şeklinde nitelen­diriliyor. Bu ifadede, bedenlerindeki ruhlarının çıktığına bir işaret sezmek mümkündür.[1020] Yani, “içi boş hurma kütükleri misali, ruhsuz birer ceset olarak yere yığılıp kaldılar.”

Bir başka ayette ise, bu azgın kavmin akibeti şöyle bildirilir:

“Derken onları bir sayha bihakkın yakalayıverdi de, biz onları bir sel süprüntüsü yapıverdik.”[1021]

Bu ayette, helak edilen bu kavim sel artıklarına benzetilmiştir.[1022]

b. Semud Kavmi

Ad kavminin zikredildiği ayetlerin peşinde genelde Semud kavminden de bahis vardır.[1023] Cenab-ı Hak, bu kavmin akibetini şöyle tavsif eder:

“Biz üzerlerine tek bir sayha salıverdik. Ağıl çırpısı gibi kırılıp döküle kaldılar.”[1024]

Mealde “ağıl çırpısı” olarak ifade edilen “heşim-i muhtazar”, şu şekillerde yorumlanmıştır:

-Çoban ağılının etrafına harim olmak için çekilen çalı-çırpının, dökülüp çiğnenerek çürüyen kırıntıları haline geldiler.[1025]

-Veya, çobanın ağılında yaktığı çalı – çırpının yanık kırıntıları gibi kırıla kaldılar.[1026]

-Veyahud bu ifade cehennemdeki akibetlerini beyan etmektedir. Yani, yakılacak odun parçaları haline geldiler. Çünkü çalı-çırpı, bina yapılmaya müsait olmadığından ancak yakılır.[1027]

c. Ashab-ı Fil

Bu konuda son olarak “ashab-ı fil”in başlarına gelen felaketin tasvirini nazara vermek istiyoruz:

Hz. Peygamberin doğumuna yakın günlerde Ebrehe isimli Yemen hükümdarı, San’ada Ka’be’ye alternatif olsun diye büyük bir kilise yaptırır. Daha sonra, Kabe’yi yıkmak niyetiyle ordusuyla yola koyulur. Ordunun önünde filler olduğundan bunlara “ashab-ı fil” denilmiştir. Mekke’ye hücuma hazırlanan bu orduya, gaga ve ayaklarında küçük taşlar taşıyan bir kuş sürüsü musallat edilir. Bu taşlar, kime isabet etse, onu perişan etmektedir.[1028] Böylece, Hz. Peygamberin ve müslümanların kıblesi olan Ka’be, Cenab-ı Hakk’ın hıfz ve inayetiyle korunmuş olur.

Kur’ân, bu olayı müstakil küçük bir sure ile anlatır:

“Görmedin mi Rabbin nasıl etti ashab-ı file? Onların tuzağını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar (ebabil) saldı. Bunlar onlara siccilden taşlar atıyorlardı. Sonunda onları yenik bir ekine çevirdi.”[1029]

“Yenik ekin” benzetmesi, değişik şekillerde yorumlanmıştır. Mesela,

-Hayvanların yediği ekin yaprağı haline getirdi. Yani, mafsalları birbirinden ayrıldı, vücutları parça parça oldu.

-Habbesi çıkmış, sadece kabuğu kalmış ekin haline geldiler. Ruhları çıktı, geriye sırf cesetleri kaldı.[1030]

-Hayvanların girip yediği, hurdahaş edip çiğnediği, berbat ettiği taze ekin gibi yaptı. (Bu yorumda, kırılıp serilişlerini tasvir vardır.)[1031]

Ayette geçen “me’kul” kelimesiyle aynı kökten gelen “ükal”, kurt yemiş, böcek yeniği olmuş ekin yaprağı demektir. Böyle ekin evin tutmayacağı gibi, çoğu kere yenik yapraklar delik deşik olduğundan, ashab-ı filin maksatlarına ermeden bedenlerinin delik deşik olması manzarası, böyle yenik ekin yapraklarına benzetilmiştir.[1032]

3. Geçmiş Kavimlerle İlgili Dört Mesel

Kur’ân-ı Kerim, geçmiş kavimlerin başlarına gelen semavi azaplardan bütün muhataplarına dersler verdiği gibi, bazı mesellerle de onlara ilahi mesajlar sunar. Biz burada bunlara kısaca temas etmek istiyoruz:

a. Emin Belde

“Allah bir şehri mesel yaptı ki, emniyet ve asayiş içinde idi. Her yerden rızkı ona bol bol geliyordu. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onların bu yaptıklarına karşılık açlık ve korku libasını ona tattırdı.”[1033]

Allah bir kavme nimette bulunmuş, fakat nimet onları şımartmış, nankörlük yapmışlar, yüz çevirmişler. Allah da onlara cezalarını vermiş, onları açlık ve korkuya mübtela kılmış.[1034]

Pekçok müfessir, bu şehrin “Mekke” olduğunu söyler. Fakat Râzî’nin de dediği gibi, Mekke için verilen meselin Mekke’den başka bir şehir olması gerekir. Bununla beraber, darb-ı meselde bulunulan şeyin illa mevcut olması da gerekmez. Farazi ve hayali de olması mümkündür.[1035]

Ayet, ilk muhatapları nazara alındığında Mekke ahalisine ibretli mesajlar verir. Aynı mesajlar, kıyas yoluyla emsali için de söz konusudur. Bu meselle şöyle denilmiştir:

“Ey ehl-i Mekke! Emniyet ve asayiş içinde yaşamak, bol rızka mazhar olmak gibi büyük nimetler içindesiniz. Bu nimetlerin kıymetini bilin, Allah’a şükredin. Yoksa nankörlük ederseniz nimetler elinizden gider. Emniyet yerine korku, bolluk yerine kıtlık gelir. Nitekim sizden önce de aynı durumda bir şehir vardı. Fakat nankörlük ettiler, belalarını buldular!”

Ayette, “Allah da onların bu yaptıklarına karşılık açlık ve korku libasını ona tattırdı” denilmesinde istiare vardır. Bununla açlık ve korkunun bir elbise gibi onları kuşattığı tasvir edilmiştir.[1036]

Malumdur ki, elbise bütün bedeni örter. Aclık ve korku da şiddetli olunca bütün bedene hakim olur. Keza, elbise cisme yapışıktır, ondan ayrılmaz. Bunların korku ve açlığı da kendilerinden ayrılmaz bir parça haline gelmiştir.[1037] Ayrıca şunu da söylemek mümkündür: Birisine bakınca onun elbisesini görürüz. Bunlar bu ilahi cezanın sonunda o hale gelmişlerdir ki, kendilerine bakıldığında sanki sadece açlık ve korku görülmektedir.

b. Bağ Sahipleri

“Biz onları, o ashab-ı cenneti (bağ sahiplerini) denediğimiz gibi denedik. Onlar sabah olunca (o bağın mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. İstisna da yapmıyorlardı. (İnşaallah demiyorlardı.) Derken onlar uykuda iken Rabbinden bir dolaşan ona dolaşıvermişti de, o bahçe kapkara kesildi. Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler: “Haydi devşirecekseniz ürününüzü toplamaya erkenden koşun!” dediler. Hemen fırladılar. Aralarında fısıldaşıyorlar, “sakın bugün bağınıza bir yoksul sokulmasın” diyorlardı. Zanlarınca mah­rum etmeye güçleri yeterek erkenden gittiler. Bağı gördüklerinde “biz, dediler, herhalde yanlış gelmişiz. Hayır, hayır, mahrum edilmişiz.” En mu’tedilleri “demedim mi size tesbih etseydiniz” dedi. “Sübhansın ya Rabbena” dediler. “Bizler doğrusu zalimlermişiz.” Sonra birbirlerini kınamaya başladılar. “Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız. Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha iyisini verir. Biz bütün rağbetimizi Rabbimize çeviriyoruz.” İşte böyledir azap ve elbette ahiret azabı daha büyüktür, şayet bilselerdi.”[1038]

Rivayete göre, kıssada anlatılan bağın sahibi salih bir zat idi. Mahsul zamanı fakirleri çağırır, bolca verirdi. Bu zat ölünce oğulları “babamız gibi yaparsak geçimimiz zor olur” diye düşündüler. Mahsul toplama zamanı gelince, fakirlere duyurmadan bir sabah gizlice toplamaya karar verdiler. Fakat bağa gittiklerinde o gece bağın semavi bir afetle simsiyah kesildiğini gördüler.[1039]

Bu kıssanın sonunda “işte böyledir azap ve elbette ahiret azabı daha büyüktür” denilmesi, nazarları birden dünyevî cezadan uhrevî cezaya çevirmektedir. Bu kıssada görüldüğü gibi, dünyada da azap vardır. Semavi afetler, haddini aşanlara her devirde haddini bildirmektedir. Dünya ahiretin tarlası olması ve dünyadakilerin ahirettekilere bir nümune teşkil etmesi noktalarından, diğer âlemdeki büyük azabın da nümunesi şu dünyada vardır. Bu azap, ehl-i küfre zecr tokadı olarak inerken, ehl-i imana şefkat tokadı şeklinde tecelli etmekte, onları intibaha, gafletten uyanışa sevketmektedir. Nitekim, anlatılan bu kıssanın kahramanları ehl-i küfür değildir, belki ehl-i gaflettir. Böyle bir cezayla karşılaşınca hemen kendilerine gelmişler “Sübhansın ya Rabbena! Bizler doğrusu zalimlermişiz… Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız. Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha iyisini verir. Biz bütün rağbetimizi Rabbimize çeviriyoruz” demişlerdir.

Rivayete göre, bunlar ihlaslarına binaen kurtulurlar. Kıssanın başında bunlara “ashab-ı cennet” denilmesinin sebebi de bu hüsn-ü hatimeleri olsa gerektir.[1040]

Hamdi Yazır, ayetin sonuç kısmını şöyle yorumlar:

“İşte böyledir azap.” Bilenleri, bilmek-anlamak kabiliyetinde olan­ları böyle dünyada uyandırır, yola getirir, hakka teslim ettirir. Daha büyük tehlikeden korunmasına ve daha büyük hayra ermesine sebep olur. Allahu Teala’nın bela vermesinin, acı azap ile ceza­landırmasının hikmeti de budur. “Ve elbette ahiret azabı daha büyüktür.” Mala değil, canadır. Geçici değil, ebedidir. O bir kere başa geldikten sonra intibahın faydası olmaz. İntibah arttıkça şiddeti artar… Ahiret azabı sonsuzdur. O tecrübeye gelmez, artık bütün tecrübeler onda tükenmiş, neticesini vermiş bulunur.”[1041]

c. Son Bulan Servet

“Onlara iki adamı mesel olarak getir: Birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz ve ikisinin de etrafını hurmalarla donatmışız. İkisinin arasına da bir ekinlik yapmışız. Her iki bağ yemişlerini vermiş, hiçbir şey noksan bırakmamış. Ve ayrıca iki bahçenin ortasından bir de nehir akıtmışız. O adamın başka geliri de var. İşte bu adam arka­daşıyla muhavere ederken dedi: “Ben senden malca daha servetli, toplulukça daha kuvvetliyim.”

“Nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi: “Bunun helak olacağını asla zannetmiyorum. Kıyametin kopacağını da zannet­miyorum. Bununla beraber şayet Rabbime döndürülecek olursam, herhalde bundan daha hayırlı bir akibet bulurum.”

“Arkadaşı onunla muhavere ederek dedi: “Seni bir topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni düzgün bir adam kılığına getirene küfür mü ediyorsun? (O’nu inkar veya nimetlerine nan­körlük mü yapıyorsun?) Lakin ben, o Allah Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğinde “Maşa­allah La kuvvete illa billah” desen olmaz mıydı? Eğer malca, evlatça beni kendinden az görüyorsan… Ola ki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, seninkinin üzerine de semadan bir afet indiriverir de, yalçın bir toprak oluverir. Yahut bağının suyu çekiliverir de, bir daha onu aramakla bulamazsın.”

“Derken bütün serveti istila ediliverdi. Bunun üzerine, ona yaptığı masraflara karşı avuçlarını ovuşturdu kaldı. Bağ ise, çardakları üzere çöküp kalmıştı. “Ah, diyordu, n’olaydım Rabbime hiçbir ortak koşmamış olaydım” Allah’tan başka yardım edecek bir topluluğu da yoktu. Kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada velayet, elhak Allah’ındır. O sevapça da daha hayırlı, sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”[1042]

Ayet, mü’min ve kâfir için bir temsil olarak değerlendirilmiştir.[1043] Kafir, malıyla topluluğuyla mağrurdur. Mü’min ise, mütevazi, halim – selimdir. Ehl-i küfür, mal ve kuvvetlerine dayanarak ehl-i imana karşı gururlanmak isterler. Fakat genelde şu dünyada bile bunun cezasını görürler. Güvendikleri mal, dayandıkları kuvvet ellerinden gidiverir. Bunun üzerine şaşkınlıktan ellerini oğuştururlar. Fakat artık yapacak birşey kalmamış, malları bitmiş, kuvvetleri çökmüştür.

Kehf suresi Mekkî surelerden olmak itibariyle,[1044] temsildeki iki adamın mağrur Mekke müşrikleriyle, onlarla aynı toplumda yaşayan bir avuç ehl-i imanı temsil etmesi de mümkündür. Nitekim ayetin sebeb-i nüzulünde bu manayı te’yit eder bir surette, “kâfirler mal ve kuvvetleriyle yoksul müslümanlara karşı iftihar edince bu ayetler nazil oldu” denilmiştir.[1045]

d. Ashab-ı Karye

“Onlara “ashab-ı karyeyi” (o şehir halkını) temsil getir. Hani o şehre elçiler gelmişti. Onlara iki kişi göndermiştik, bunları yalan­ladılar. Biz de bir üçüncü ile kuvvet verdik de, varıp “biz size gön­derilmiş elçileriz” dediler.

“Onlar, “siz dediler, ancak bizim gibi beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi. Siz sırf yalan söylüyorsunuz.”

“Rabbimiz bilir, inanın biz dediler gerçek size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen ancak açık bir tebliğdir.”

“Doğrusu biz sizinle uğursuzluğa uğradık dediler. Eğer vazgeç­mezseniz sizi çekinmeden taşlarız ve herhalde bizden size pek acıklı bir azap dokunur.”

“Dediler: Sizin uğursuzluğunuz kendinizden. Ya! Nasihat edilir­seniz, öyle mi? Doğrusu siz müsrif (aşırı giden) bir kavimsiniz.”

“O esnada şehrin aksa’sından (ileri ucundan veya ileri gelen­lerinden) bir adam koşarak geldi “ey kavmim, dedi uyun o elçilere, uyun sizden bir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayet üzeredirler. Hem bana ne oldu ki, beni yaratana ibadet etmiyeyim. Ve siz O’na döndürüleceksiniz. Hiç ben O’ndan başka ilahlar mı edinirim? Eğer o Rahman bana bir keder dilerse onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar. Şüphesiz ben, o vakit açık bir dalalet içinde olurum. Haberiniz olsun ki, ben Rabbinize iman ettim, gelin beni dinleyin!”

“(Şehit edildi) de, denildi ki: “Haydi gir cennete!” Dedi: No’lurdu kavmim bilselerdi, Rabbimin beni bağışladığını, beni ikrama mazhar kıldığını.”

“Arkasından biz kavminin üzerine semadan bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. Ancak bir sayha ile onları helak ettik, derhal sönüverdiler. Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine her gelen rasul ile istihza ediyorlardı. Görmediler mi, kendilerinden evvel ne kadar milletler helak etmişiz. Onlar hiç onlara dönüp gelmiyorlar. Hepsi ancak bizim huzurumuzda toplanıyorlar.”[1046]

Ashab-ı Karye kıssası, Hz. Peyamberi tanımayan ve müslü­manlara her türlü ezayı reva gören Mekke müşriklerine karşı getirilen bir temsildir. Ekser müfesirlere göre, kıssada bahsedilen şehir Antakya, elçiler Hz. İsa’nın iki havarisi, üçüncü elçi Şem’un isimli daha hikmetli hareket eden biridir.[1047]

Hamdi Yazır iki elçiyi Hz. Musa ve Hz. İsa, bunların davalarını te’yid ve takviye eden üçüncü elçiyi Hz. Peygamber olarak değer­lendirir.[1048]

Bu mesel, gerek üzerlerine azap hak olanları uyarmak ve gerek bir öğüt olan Kur’ân’a uyanları müjdelemek sadedinde, peygambere vadedilen inkılapların mühim bir misalini vermektedir. Yani, hris­tiyanlığın karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse, İslâmîyetin karşısında da öyle devletler sukut edecek, “O’dur ki Rasulünü hidayet rehberi ve hak dinle gönderdi. O’nu her dinin üstüne çıkarmak için. Şahit olarak da Allah yeter!”[1049] ayetinin sırrı zahir olacaktır.”[1050]

VIII. BÖLÜM

AHİRETLE İLGİLİ TEŞBİH VE TEMSİL

Dünya ve ahiret birbirine mukabil kavramlardır. Bütün semavi dinlerin bildirdiğine göre, şu dünya hayatını ahiret âlemi takip edecektir. Bu bölümde, kıyametin kopuşu, cennet ve cehennemle ilgili Kur’ânda geçen teşbih ve temsiller ele alınacaktır.

1. Kıyametin Kopuşu

Kıyamet, büyük bir insan (makro kozmoz) olan alemin ölümü­dür. Bir amip, bir fil, bir insan ölümün pençesinden kurtulamadığı gibi, koca dünya dahi kurtulamıyacaktır. Kur’ân-ı Kerim “her nefis ölümü tadacaktır.”[1051] ayetiyle her varlığın bağlı olduğu küllî bir hük­mü bildirir.”(Arz) üzerindekilerin hepsi fanidir.”[1052] ayeti de aynı manayı teyid etmektedir.

Kur’ân’ın yüzlerce ayetinde gayet net ifadelerle anlattığı kıyamet, günümüz ilim çevrelerinin de kabul ettiği bir gerçektir. Artık buralarda “kıyamet kopar mı kopmaz mı?” tartışması değil, “acaba kıyamet nasıl kopar” tartışması yapılmaktadır. En azından güneşin enerjisinin bitmesi, bizim sistemimizdeki hayatı sona erdirecektir. Keza, bir gezegenin veya bir kuyruklu yıldızın yörüngesinden çıkıp arzımıza çarpması kıyametin kopması demek olacaktır.

“Sur’a üflenmiştir de Allah’ın diledikleri dışında göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona bir daha üflenmiştir, bu defa hepsi kalkmışlar, bakıyorlardır.”[1053] ayetinden anlaşıldığına göre, kıyametin iki safhası olacaktır. Birinci safhada, Allah’ın dile­dikleri dışındakilerin hayatı bitecek, ikinci safhada ise, bütün ölüler ayağa kalkacaklar, şaşkın şaşkın bakınacaklardır.

Ekser müfessirlere göre sur büyük boru gibi bir şeydir. Hz. İsrafil, Allah’ın emriyle kıyamette bunu kullanacaktır. Bazıları ise sur’u temsilî bir anlatım olarak değerlendirmişlerdir.[1054] Yani, nasıl ki koca ordu bir boru sesiyle bir anda eğitimine son verir, istirahata dağılır. Ardından ikinci bir boru sesiyle tekrar bir araya gelir. Onun gibi, kıyametin ilk safhasında göklerde ve yerde hayat – hareket bitecek, ikinci safhada ise, yeni bir âlemde devam edecektir.

Şu ayet, kıyametin bir anda kopacağını bildirir:

“Kıyametin emri, ancak göz kırpmak gibi, yahut daha yakın­dır.”[1055]

Ayetin üslûbu, Ebussuud’un da dikkat çektiği gibi, icabetteki sür’ati temsil yoluyla ifadedir.[1056] Demek ki, gerek kıyametin kopuşu, gerekse ölülerin kabirlerden kalkışı göz kırpmak gibi kısa bir zamanda gerçekleşecektir. Bir merkezden milyarlar lambaları bir anda söndürmek veya bir anda yakmak, Kur’ân’ın bu ifadesine güzel bir misal olabilir.

Kur’ân-ı Kerim, kıyameti çeşitli şekillerde tasvir ve temsil eder. Bu tarz anlatımda, kıyametin dehşetini, azametini ifade hissedilir. Mesela,

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Şüphesiz kıyametin zelzelesi (zelzelete’s-sâa) çok büyük bir şeydir.”[1057]

Burada kıyametten “zelzele” olarak bahis vardır. Yeryüzünde zaman zaman yaşanan zelzeleler, o en büyük zelzelenin habercisi ve nümunesidir. Bir beldede zelzele olduğunda üstü altına gelir. Binalar yerle bir olur. Kıyametin zelzelesi ise, bir beldenin değil, koca dünyanın zelzelesidir.

Kıyamet esnasında dehşetli, azametli manzaralar yaşanacaktır. Mesela:

“O gün semayı kitapların sayfalarını dürer gibi düreceğiz. Evvel başladığımız gibi, mahlukatı iade edeceğiz.”[1058]

Ayette, kıyamet bir kitabın sayfalarının dürülmesine, tekrar diriliş ise, ilk yaratılışa benzetilmekte. Türkçede kullanılan “işini bitirmek” anlamındaki “defterini dürmek” ifadesi de benzeri bir anlatım bildirir. Demek ki kıyamet geldiğinde kainat kitabının sayfaları birer birer dürülecek. Mesela, sema sayfasında artık güneş olmayacak. Yıldızlar saçılıp dağılacak, dağlar yerlerinden uçacak… Ayetlerin tasviriyle,

“Güneş dürüldüğü, yıldızlar saçıldığı dağlar yürütüldüğü… zaman”[1059]

Güneşin dürülmesi, bir bohça gibi dürülüp sarılması, ışığının sönmesi anlamında olabileceği gibi, bununla dürülüp atılması gözden kaybolması, kendisinin yok edilmesi anlamı da kastedi­lebilir.[1060]

Yıldızların saçılıp dökülmesi, temsilî bir istiaredir. Dağılan yıldızlar ipi kopmuş mücevherlere benzetilmiştir.[1061] İnfitar suresi ikinci ayet de bu manayı ifade etmektedir.

Dağlar yürütülecek, yerlerinde yeller esecektir. Ayetin benzetme­siyle “ıhn-i menfuş”[1062] yani atılmış rengarenk pamuklar halini alacaktır. Çünkü, dağlar renk renktir. Kıyamette havada uçuştuk­larında rüzgarın uçurduğu rengarenk pamuklar görünümü kazana­caklardır.[1063]

Ayrıca sema “mühl” gibi olacak.[1064] Yani, yağ posası veya kurşun-bakır-gümüş eriyiği gibi bir hal alacaktır.[1065] Bir başka açıdan ise “verdeten ke’d-dihan”[1066] haline gelecek, yani gül gibi kırmızı, yağ gibi erimiş ateş halini almış olacaktır.[1067]

2. Kıyamette İnsanların Hali

Küçük bir alem olan insan, şu dünyadan ayrılırken hayli zor anlar yaşar. Kur’ânın tasviriyle ölüm anı “bacağın bacağa dolaştığı” bir andır.[1068] Yani, son derece zor, çetin bir zamandır.[1069] Kıyamette ise bu zorluk ve şiddet son derece belirgin bir şekilde görülecektir. Göğün, yerin, dağların kıyametteki hallerini teşbihlerle anlatan Kur’ân ayetleri, kıyametteki insanların durumunu da teşbihlerle nazara verir. Şöyle ki:

-“O gün insanlar “feraş-ı mabsus”(çırpınıp yayılan kelebekler) gibi olacak.”[1070]

Öyle zelil, öyle zaif, öyle perişan halde bulunacaklar.[1071]

-“O gün sen insanları sarhoş görürsün, halbuki sarhoş değillerdir. Lakin Allah’ın azabı şiddetlidir.”[1072]

Ayette tahkik ve teşbih beraberce zikredilmiştir. Yani, gerçekte sarhoş değillerdir. Fakat o günün dehşetinden sarhoş gibi olacak­lardır.[1073]

-“O gün çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirir.”[1074]

Ayet, dehşetin şiddetini ifade eden bir temsildir.[1075] Zira, şiddetli gam ve keder insana galebe ettiğinde onu çökertir, ihtiyarlatır. Hatta bu süreç çok hızlı yaşandığında, bir günde insan ihtiyarlayabilir. Zemahşeri’nin naklettiğine göre, adamın biri rüyasında kıyameti, cenneti, cehennemi görür. Uyandığında, simsiyah saçları bembeyaz olmuştur.[1076]

Bir ayette, kıyamet gününden “abusen qamtarira” (asık çehreli, suratsız kara gün) olarak bahsedilir.[1077] Bu tarz bahiste o gün insanların çehresinin asılacağı, dehşetten kapkara bir hale geleceği manası vardır.

Şu ayet de, bir cihetle kıyametle alakalıdır:

“O gün onları bırakıvermişizdir, bir kısmı diğerlerinin içinde dalgalanıyorlar…”[1078]

Yani denizin dalgaları gibi çalkalanacak, ins-cin birbirine karı­şacaktır.[1079]

Ayetin evvelinde Ye’cüc ve Me’cüc fitnesine engel olmak için Zülkarneyn’in bir sed yapması anlatılır. Ardından, Allah’ın vadi gelince bu seddin dümdüz olacağı bildirilir.[1080] Ye’cüc ve Me’cüc’ün kıyamet alametlerinden olduğundan hareketle,[1081] ayetin kıyamet öncesi insanlık âlemindeki büyük dalgalanmalara, çalkantılara işaret ettiğini söylemek mümkündür.[1082]

3. Yeniden Diriliş

Kur’ân’ın bildirdiği en temel esaslardan biri, öldükten sonra dirilmedir. İnsanlar uyudukları gibi bir gün ölecekler, sabah uyan­dıkları gibi haşrin sabahında diriltileceklerdir.

Kur’ân-ı Kerim bu büyük davayı farklı üsluplarla hemen her sayfasında dile getirir.

“Allah! Başka ilah yok, ancak O! O sizi muhakkak kıyamet gününe toplayacak, onda şüphe yok! Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”[1083]

“Allah’ı nasıl inkar edyorsunuz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri öldürecek, sonra diriltecek. Sonra döndürülüp O’na götürü­leceksiniz.” [1084] gibi ayetler akla hitap ile öldükten sonra dirilme davasını ifade ederler. Fakat Kur’ân bu büyük davayı “Allah sizi diriltecek” deyip bırakmaz, teşbih ve temsillerle zihinlere yaklaştırır. Kıyas yoluyla bu büyük meselenin anlaşılmasını sağlar. Mesela:

a. İlk Yaratış Misali

“İlk yaratış bizi yordu mu ki, onlar yeni bir yaratılıştan şüphe içindeler?”[1085]

Cenab-ı Hakk’ın eşyayı ve insanları yoktan yaratması, aslında öldükten sonra dirilmeye en büyük bir delildir. Bir defa yaratan ikinci defa niye yaratamasın? Kendi yazdığı şiirin kağıdını yakan bir şair, onu ikinci bir kağıtta niye yazamasın? Herbirini muhtelif yerlerden toplamış olduğu askerleri belli bir nizamla yetiştiren, itaata alıştıran bir kumandan, istirahat emri verdiği ordusunu bir boru sesiyle niye toplayamasın? Kur’ân bunu şöyle bildirir: “Göğün ve yerin O’nun emriyle durması Allah’ın ayetlerindendir. Sonra sizi bir çağırış çağırdığı vakit, derhal siz arz’dan çıkarsınız.”[1086]

Ayet, emrine itaat edilen bir davetçinin davetine sür’atli icabeti anlatmaktadır. Yani, Cenab-ı Hak’tan “ey ölüler, çıkın!” emri gel­diğinde bütün ölüler ayakta olacaktır.[1087]

Ayetin devamı şöyle gelir:

“Göklerde ve yerde kim varsa hepsi O’nundur. Herbiri O’na divan durmakta (itaat etmektedir.) Hem O’dur mahlukatı ilk yaratan, sonra iade edecek olan, ki bu ona daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce mesel (şan) O’nundur. Ve O, Aziz’dir, Hakim’dir.”[1088]

Ayette, ilk yaratanın onları tekrar iade etmesinin daha kolay olduğu ifade edilmiştir. Şüphesiz bu, Allah’a bakan cihetiyle değildir. Çünkü bütün mümkinat Allah’ın kudretine nisbetle birdir. Fakat ayetin bu üslubu, temsil yoluyla meseleyi akılların idrakine yaklaştırmaktadır. Çünkü insanlara nisbetle bir şeyi yeniden yap­mak, ilk defa yapmaya göre daha kolaydır.[1089]

İlk yaratılışın ikinci yaratılışa misal olduğu Kur’ân’ın değişik yerlerinde farklı ifadelerle nazara verilmiştir. Mesela:

-“Biz yarattık sizi, hala tasdik etmiyecek misiniz? Şimdi gördünüz mü o döktüğünüz meniyi? Siz mi yaratıyorsunuz onu, yoksa biz miyiz yaratan? Biz takdir ettik aranızda ölümü. Kılıklarınızı değiş­tirmek ve sizi bilemiyeceğiniz bir surette inşa etmek için bizim önümüze geçilmez. Herhalde ilk yaratılışı biliyorsunuz. Öyleyse düşünsenize!”[1090]

Yani, ilk yaratışa kadir olan, elbette yeniden diriltmeye daha ziyade gücü yeter. Çünkü, madde mevcuttur, eczalar bellidir, model ortadadır.[1091]

-“İnsan zanneder mi başıboş bırakılacak? O meniden dökülen bir nutfe değil miydi? Sonra bir “alaka” oldu. Derken (Allah), biçi­minlendirdi, derken tesviye etti de ondan erkek ve dişi olmak üzere çift yaptı. Bunu böyle yapan, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?”[1092]

Ayet, ilk yaratılışa dikkat çekerek, ölülerin diriltilmesini zihinlere yaklaştırmaktadır. Ayetin sonunda soru şeklinde “Bunu böyle yapan, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?” denilmesi, muhtaplarının vic­danını harekete geçirip “evet, elbette kadirdir” dedirtecek bir kuvvettedir.

-“İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi ki, apaçık bir hasım kesildi? Yaratılışını unutarak bize bir mesel getirdi. “Kim diriltir o çürümüş kemikleri?” dedi. De ki: “Onları ilk defa inşa eden diriltir. Ve O, her türlü yaratmayı bilendir.”[1093]

Rivayete göre, “kim diriltir o çürümüş kemikleri” diyen Übey b. Halef’tir. Bu kişi, elinde çürük kemikle Hz. Peygamberin yanına varmış, kemiği ufalayıp meydan okurcasına “kim bunu diriltir?” demiştir. Hz. Peygamber “Allah onu diriltecek ve seni de ateşine (cehenneme) koyacak” diye cevap vermiş, bu vesile ile haşirden bahseden bu ayetler ve devamı nazil olmuştur.[1094]

b. Bahar Misali

“Allah’ın rahmet eserlerine bak, ölümünden sonra arzı nasıl diriltiyor? Bunu böyle yapan elbette ölüleri de diriltir. O, herşeye kadirdir.”[1095]

Öldükten sanra dirilmenin en kolay anlaşılır misallerinden biri, şüphesiz ölü arza baharda yeniden hayat verilmesidir. Senenin sonbaharında rengi sararıp ölen ve üzerine ölümün beyaz kefeni çekilen yüzbinlerce tür canlı, İlahi rahmetin eserlerinden olan bahar yağmurlarıyla yeniden hayat bulurlar, öldükten sonra dirilmeye misal olurlar. Adeta her sonbahar bir kıyamet, her bahar bir haşirdir.

Ölü arzın ihyasının haşre misal olması, Kur’ân’ın değişik yer­lerinde nazara verilmektedir. Mesela,

-“O’nun ayetlerinden biri de şudur: Sen arzı boynu bükük, huşu’ içinde görürsün. Derken üzerine suyu indirdiğimizde deprenir ve kabarır. Şüphe yok ki, onu dirilten, elbette ölüleri dirilticidir. Gerçek­ten O, herşeye kadirdir.”[1096]

Mealde “boynu bükük” olarak ifade edilen ibare, ayette “hâşia” şeklinde geçer. Huşu’dan gelen bu kelime, şöyle bir manayı hatıra getirmektedir: Arz, kuraklıktan dolayı boynu bükük bir zelil misali perişan bir hale düşmüştür.

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:39 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: