üç aylar

Mübarek Gecelerimiz, Kandiller… Yunus Gülendam, Yeni Ümit

Zaman ve mekânlar bütün kıymet ve kutsiyetini, hakikatte Allah’ın dilemesinden alırlar. Bu İlâhî dileme ise varlıklar için binbir maslahat ve hikmetler içerir. Ayrıca o zaman dilimlerinde gerçekleşen mühim olaylar ve o mekânları dolduran kıymettar mekînler de, içinde bulundukları zaman ve mekâna değer kazandırmışlardır. İslâm’da mübarek zaman dilimlerinin kudsiyeti de meşiet–i İlâhî’den geldiği için, Müslümanlara sonsuz feyz ü bereketin nüzulü için birer vesile olmaktadırlar. Mübarek ay, gün ve geceler, İslâm’ın şeairindendir; hususi kıymetleri ve kerametleri vardır. Kâinat, semavat, feza–yı âlem ve bütün varlıklar1 bu kutlu zaman dilimlerine hürmet etmektedir.2 Âyet veya hadîslerin, kutsallığını tespit ettiği ve Mü’minlerin de yüzyıllardan beridir kutladığı bu mübarek ay, gün ve geceler, senenin içine dağılmış vaziyette bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (sas)’in hicretini esas alan ay takvimine göre Recep, Şaban ve Ramazan ayları öncelikli olan kutsal aylardır. İslâm toplumunda bu aylara Şühûr–u Selâse (Üç Aylar) denilmiştir. Eşhürü’l–Hurum (Haram Aylar) ise Muharrem (ki senenin ilk ayıdır), Zilkade, Zilhicce ve Recep aylarıdır. Mübarek günlere gelince: Hicrî Yılbaşı, Aşûre Günü, Arafe Günü, Ramazan ve Kurban Bayramları, Cuma Günleridir. Bu yazıda kutlu zaman dilimleri içinden yalnızca kandil geceleri üzerinde durulacaktır.

Mevlid kandili hariç diğer kandillerin hepsi Üç aylar içindedir ki bunlara dört Leyâli–i Mübareke (Müberek Geceler) denilir. Regâib ve Mi’rac kandilleri Receb ayında, Berâat kandili Şaban ayında, Kadir gecesi de Ramazan ayındadır. Mevlid–i Nebi ise Ramazan’dan beş ay sonraki Rebiü’l–evvel ayındadır.

“Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zahirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır… Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı ‘merhaba’ der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan ‘Regâib’ bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Mi’rac ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Berâat bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bir aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.” 3

REGÂİB KANDİLİ

Sevgili Peygamber Efendimiz (sas)’in Allah’ın bazı çok özel fiilî tecellilerine mazhar olduğu, nuranî lütf u ihsanlara, semavî mevhibelere eriştiği bir gecedir. Recep ayının ilk Cuma gecesine tevafuk etmektedir.4 Kelime olarak regâib, “çokça rağbet edilen, nefis, kıymetli, değerli, ihsan” mânâlarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaip Gecesi denilince: “Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece” mânâsı anlaşılır. Bu gece Allah lütuflarını sağanak sağanak yağdırır. Müslümanlar arasında ise Peygamberimiz’in dünyaya teşriflerinin ilk halkasını teşkil eden anne rahmine şeref verdiği gün olduğuna inanılmaktadır. [Ancak bu gece ile veladet–i Nebeviyye arasındaki müddet, bunun hilafına işarettir. Şu kadar var ki Hz. Âmine’nin Fahr–i Âlem Efendimiz’i hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olabileceği düşünülebilir.5] Peygamberimiz’in doğuşuyla yeryüzü nasıl küfür ve cehaletin karanlıklarından kurtulup büyük bir mutluluğa boğulduysa, onun teşriflerinin ilk basamağı olan bu geceyi de bütün kâinat alkışlamış, coşkun bir sevinçle ayakta karşılamıştır. Mânen bereketli olan bu gecenin bir hususiyeti de mübarek Ramazan ayının ilk habercisi olmasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Regaib gecesinin Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanı olduğunu; Mi’rac gecesinin de Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının zirve noktasının ünvanı olduğunu bildirmektedir.6 Bu gece Allah Rasûlü (sas), söz konusu mazhariyet ve mevhibeler için Cenâb–ı Hakk’a şükür için oniki rek’at namaz kılmışlardır. Bu geceyi ibadetle ihya etmenin sevabı pek çoktur.7 Diğer zamanlarda okunan her Kur’ân harfi için on sevap verilirse, Recep ayında yüzleri geçmekte, Regâib kandilinde ise daha da artmaktadır. Kaza ve nafile namazların sevabı ise diğer gecelere oranla kat kat fazladır. Regâib kandilinde yapılacak ibadetlerden birisi de duadır. Peygamberimiz (sas), bir hadîslerinde bu gecede yapılacak duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini bildirmişlerdir.8

“Regâib, Mirâc, Berâat kandilleri gibi gece âleminin tâçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevîlik büyüsü kaplar; her sîneyi, dillerin ifadeden aciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi hâline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere iman ve ümitle yemyeşil tepeler, cennette Cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.”9

MİR’ÂC KANDİLİ

Allah’ın emriyle Peygamber Efendimiz (sas)’in rûhen ve bedenen, Burak10 isimli semavî bir binite binerek Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid–i Haram’dan Kudüs’teki Mescid–i Aksa’ya [Beytü’l–Makdis] kadar yapmış olduğu gece yolculuğuna –ki buna İsra denilir–, oradan da bir mi’râcla [manevî asansör] yedi kat göklere yükselip tâ Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaşması, burada Cebrail’i arkada bırakıp Refref denilen ledünnî binitle Allah’ın huzuruna varıp O’nun Zât–ı Akdes’ini yakînen müşahede etmesi ve zaman–mekân üstü konuşması olaylarına Mi’râc denilir. İki aşamalı bu gökler ötesi yolculuk, peygamberliğin 12. yılında, hicretten 18 ay önce, mübarek üç ayların ilki olan Recep ayının 27. gecesinde (Regâib gecesinden yirmi küsur gün sonra) gerçekleşmiştir. Kadir gecesinin de Ramazan’ın 27. gecesi olması ile aralarında çok gizemli bir tevafuk vardır. Bediüzzaman Hazretleri: “Mi’rac gecesi ikinci bir Kadir gecesi hükmündedir.”11 sözleriyle, bu gecenin Kadir gecesinden sonra en kutsal bir gece olduğunu belirtmişlerdir. Ebu Talip’in ve Hatice validemizin vefatı ile çok hüzünlenen, müşriklerin üç yıl süren ablukası ve Tâiflilerin saldırıları karşısında daralan Allah Rasûlü (ve mü’minler), bu mi’rac olayı ile çok muhteşem bir teselliye ve ihsan–ı İlâhîye ve nail olmuştur. Üç ayların ilk kandili, Regaip gecesi, ikinci Mi’rac gecesidir. Regaib gecesi, Zât–ı Ahmediye’nin terakki hayatının başlangıcının ünvanıdır. Mi’rac gecesi de Zât–ı Ahmediyenin terakki hayatının zirve noktasının ünvanıdır.12

Kur’ân–ı Kerim’de İsrâ suresi (17/1) bu İsrâ olayını anlatır. Necm suresi de İsrâ’nın devamı olan Mi’râc hadisesini anlatır.13 Âyetlerde biraz da kapalı olarak anlatılan bu esrarengiz yolculuğu, Peygamberimiz (sas) bir çok hadîslerinde detaylarıyla anlatmışlardır.14 Bir gece Kâbe–i Muazzama’nın Hatîm mevkiinde yatarken, Cebrail (as) gelip mübarek göğüslerini yardı, kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra içini iman ve hikmetle doldurup eski hâline koydu. Sonra beyaz bir binek Burak ile (normalde bir aylık mesafedeki) Mescid–i Aksa’ya uçtular. Orada bütün peygamberlerin ruhlarına imam olup namaz kıldırdı. Bu, onların şeriatlerinin asıllarına mutlak varis olduğunu ifade ediyordu.15 Bir de kendisine su, şarap ve süt takdim edildi. O, fıtrî ve tabiî olan sütü içti. Bu ise ümmetinin doğru yola iletildiğini ifade ediyordu. Ardından yüceliklere yükseltici bir mi’rac (manevî asansör) ile göklere çıkartılıp yedi kat semaları bir bir dolaştırılmıştır. 1. kat semada: Hz. Adem’le, 2. kat’ta Hz. İsa ve Hz. Yahya, 3. kat’ta Hz. Yusuf, 4. kat’ta Hz. İdris, 5. kat’ta Hz. Harun, 6. kat’ta Hz. Musa ve 7. kat’ta Hz. İbrahim ile görüştü. Melekleri, Cennet ve Cehennem’e kadar bütünüyle ahiret hayatını müşahede etti. Bütün mülk ve melekût âlemlerini dolaştı.16 Cebrail daha sonra Peygamberimiz’i daha da yükseklere çıkardı, öyle bir fezaya vardılar ki kaderleri yazan kalemlerin cızırtıları duyuluyordu. Nihayet varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretü’l–Müntehâ’ya ulaştılar. Cebrail: “İşte burası Sidretü’l–Müntehâ’dır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” dedi. Peygamberimiz’e Sidre’de dört kutsal nehir ve her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beyt–i Ma’mûr gösterildi. Sonra kendisine şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. O, yine sütü tercih etti. İçtiği süt, onun ve ümmetinin fıtratı, yani hilkat–i İslâmiyesiydi. Ayrıca şehitlerin ve muttakilerin cenneti olan Cennetü’l–Me’vâ’yı temaşa etti. Cebrail’i geride bırakan Zât–ı Ahmediye Aleyhisselam, burada Refref’e binerek Arş–ı A’lâ’ya urûç etti ve tâ Kâb–ı Kavseyn olarak belirtilen “imkân dairesinin bitiş, vücûb dairesinin başlama sınırına” ulaştı. Huzûr–u Kibriya’da Zât–ı Akdes’e ok yayının iki ucu kadar, hattâ daha fazla yaklaştı.17 Cemâlullah’ı perdesiz ve vasıtasız olarak müşahede etti, Onunla zaman ve mekândan münezzeh olarak bîkem u keyf konuştu. Daha sonra tekrar Refref’le Sidre’ye geri döndü. Orada Cebrail’i asıl hüviyetiyle –tıpkı ilk defa Hira’da gördüğü şekliyle– gördü.18 Müteakiben de yine Cebrail ile birlikte göz kırpması kadar kısa bir zaman parçasında dünyaya nüzûl eylediler.19

“Ben mi’racdan daha güzel bir şey görmüş değilim”20 diyen Peygamberler Sultanı, mi’rac yüceliklerinden –âdeta bir vefa duygusuyla– geri dönerken yanında ümmetine çok büyük hediyeler getirmiştir. Birincisi: Beş vakit farz namazı getirmiştir. İhsan şuuruyla kılınan namazlar, ümmetin mi’rac asansörleri olacaktır. İkincisi: “Âmenerrasûlü” diye bilinen âyetleri getirmiştir. [Bakara, 2/285–286]. Üçüncüsü: İsra Suresi’nin 22–39. âyetlerinde21 bahsedilen 12 adet İslâm prensibini getirmiştir.22 Dördüncüsü: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini getirmiştir. Beşincisi: İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi. Bir diğer hediye de, Mi’rac gecesi Allah ile karşılıklı selâmlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki et–Tahiyyâtü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’racda Allah ile Habibi (sas) arasındaki o kutsî sohbeti hatırlatmakta ve benzerî bir mükâlemeye namaz kılanı mazhar etmektedir.23

Evet Zât–ı Ahmediye, bütün velayetlerin üstünde bir külliyet ve ulviyetle tezahür eden velayetinin bir neticesi olarak İlâhî kemal mertebelerinde seyr ü sülûk olan Mi’rac24 ile huzur–u kibriyaya uzanan yolu açmıştır. Kapıyı da açık bırakmıştır ki, arkasındaki evliyayı ümmet, ruh ve kalp ile o nuranî caddede, Mi’râc–ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre yüce makamlara çıkıyorlar.25 Mi’rac’ta farz kılınan beş vakit namaz, mü’minin mi’racıdır;26 ve Mi’rac–ı Ekber’in (Efendimiz’in Mi’racı) cilvesine mazhar27 olan bir mi’rac–ı asgar (küçük mi’rac’tır.28 Bu mi’racın zirvesi ise secde hâlinde yaşanır,29 kulun Allah’a en yakın olduğu anda. Her mü’min, namazın fiil ve rükünlerine fikrini bindirip, bir nevi mi’rac ile kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider.30

Bediüzzaman Hazretleri: “Leyle–i Mi’rac, ikinci bir Leyle–i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket–i maneviye sırrıyla, inşâallah her biriniz kırkbin dil ile tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisan ile bu kıymetdar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz ve hakkımızda gelen fırtınada binden bir zarar olmamasına mukabil, bu gecedeki ibadet ile şükredersiniz.”31 sözleriyle bu gecenin manevî bir fırsat bilinip değenlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir.32 M. Fethullah Gülen Hocaefendi: “Mi’rac’ın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her mü’minin mi’racı olarak, onları da miraca götürecek nurdan bir helezondur. Namaz, herşeyiyle halis bir ibadet ve mi’rac için yegane vesile, sonra da Allah Rasulü (sas)’ne gökler ötesi seyahatin en son noktasında tevdi edilen İlâhî bir armağandır. Bu armağan içinde herkese kılacağı namazı ölçüsünde bir mi’rac mukadderdir.”33 “Mü’min için her namaz bir mi’râc vesilesidir. Ve mü’mine düşen de her namazda farklı farklı buudlarda bile olsa mi’râcını tamamlamaktır.”34 “Mi’raca namazla çıkılır.. Allah’a namazla ulaşılır, enbiyanın huzuruna namazla varılır. Ama herkes bunu namazda kendine göre hisseder ve kabiliyeti nispetinde yükseldiğini duyar. Herkesin hissettiği kendi miracıdır.”35 “Bu bağlamda, fıkıh kitaplarında bir Mi’rac gecesi namazından bahsedilmektedir ki, kılınması müstahsen görülmüştür: 12 rek’attir. Her rek’atında fatiha suresiyle beraber herhangi bir sure okunarak iki rek’atte bir selâm verilir. Sonra da 100 kere “Sübhânellâhi velhamdü lillahi vela ilahe illallâhü vellâhü ekber.” denilmelidir. Müteakiben ise 100 kere tevbe ve istiğfar edilip, 100 kere de Efendimiz (sas)’e salât ü selâm getirilmelidir. Gündüzünde de oruçlu bulunmalıdır; zira bu hâlde günaha dair olmaksızın yapılacak her duanın kabul edileceği inayet–i İlâhîden umulur.36 Ayrıca bütün mü’minlere dua etmeyi de unutmamalıdır.

Nasıl ki Efendimiz’in Mevlid kandillerinde, Onun kutlu doğumunu anlatan Mevlidler okunur; öyle de Mi’rac kandillerinde, bu semavî seyehati anlatan Mi’râciyeler okunur.37 Mevlid–i Nebi şairi Süleyman Çelebi’nin “Söyleşirken Cebrail ile kelâm / Geldi Refref önüne, verdi selâm” beytiyle başlayan mi’raciyesi meşhurdur. Bu kandil gecesi, Mi’rac olayını anlatan hadîsler ve kitaplar yeniden okunmalı, toplantılar düzenleyip mi’raciyeler okutulmalıdır. Gönüller ilâhilerle coşmalı, ilmî–manevî sohbetlerle kendinden geçmelidir. Kur’ân’dan özellikle [İsra, 17/1, 22–39. âyetleri, Necm 53/1–18; Bakara, 2/285–286] âyetleri ve tefsirleri okunabilir. Eğer kişi, Kur’ân’ın dilinden kalp kulağıyla iman derslerini dinleyip başını kaldırıp vahdete tam yönelse, “kulluğun mi’racı”yla kemalat arşına çıkabilir.38 Mi’rac’ta iman hakikatleri gözle görüldüğü için, bu kandil gecesi imanî konuları ve o konular içinde Mi’rac’a ait meseleleri derinlemesine okuyup mütalâa etmek lâzımdır.39 “Mi’rac–ı imânî”40 ile âdeta İlâhî mükâlemeye nail olmalıdır.

Camilerde cemaatle kılınan akşam ve yatsı namazları ve okunan Kur’ân’larla kıvamını bulan ruhlar, daha sonra evlerine çekilmeli, evlerindeki mescid–i haram mesabesindeki odalarından seccade burak’ına binerek ilham cebrail’i eşliğinde ihlas mescid–i aksa’sına varmalı; orada gözyaşıyla karışık bir kâse mânâ sütü içtikten sonra secdelerin mi’racıyla yükselip âyetlerin kanatlarında ruhunun mülk ve melekût semalarına yelken açmalı, her rek’atta âdeta bir kat yukarılarına doğru yücelmeli, bir noktadan sonra binit değiştirip ihsan41 refref’ine binerek kendi kemal sidre–i müntehalarında pervaz etmeli, nihayet insanda arş–ı azam mesabesindeki kalbin derece–i ufkuna urûç ile tâ kâbı kavseyne ulaşıp “et–tahiyyâtü”nün sırrıyla huzur–u kibriya’da sünûhât ve ilhâmât ötesi bir nevi mükâleme–i İlâhiye ve müşahede–i Rabbâniyeye mazhar olmalıdırlar.

BERÂAT KANDİLİ

Üç ayların ikincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesidir. Berâat gecesinde, beşerin kader programı nev’inden bir İlâhî icraat yapıldığı için, bu gece Kadir gecesi kudsiyetindedir; ve bütün senenin bir çekirdeği hükmündedir.42 Bu gece mahlukatın bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, ihya veya imate edileceklerine, ecellerine ve hacıların adetlerine dair Allah tarafından meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır. 43

Beraat, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına gelir. Sahih hadîslerin beyanına göre: Şaban ayının on beşinci gecesi tevbe eden mü’minler, Allah’ın afv ü mağfireti ile günahlarından ve dolayısıyla Cehennem’den berâat edecekler, kurtulacaklardır. Şaban’ın ortasındaki geceye Berâat isminin dışında; mâ’nen verimli, feyizli, bereketli ve kutsi bir gece olduğu için Mübarek Gece; iyi değerlendirildiği takdirde günahlardan arınma ve suçlardan temize çıkma imkânı taraf–ı İlâhî’den verildiği için Sâk (Berâat, Ferman, Kurtuluş Belgesi) Gecesi; Lutf u ihsanı aşkın, afv ü merhameti engin olan Allah’ın ikram ve iltifatlarına erişildiği için de Rahmet Gecesi de denilmiştir.44

Berâat gecesinin mübarekiyet ve hususiyeti hakkında sahih hadîs–i şerîflerden bir–ikisi şöyledir: “Allah Tealâ, Şaban ayının onbeşinci (Berâat) gecesinde –rahmetiyle– dünya semasına iner, orada tecelli eder ve Kelb Kabîlesi’nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok sayıda günahkârı affeder.”45 Başka bir rivayete göre de Hz. Peygamber: “Şaban’ın ortasındaki (Berâat kandili) geceyi ibadetle ihya ediniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Allah Tealâ o akşam güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen, onu affedeyim. Yok mu benden rızık isteyen, ona rızık vereyim. Yok mu bir musibete uğrayan, ona afiyet vereyim. Yok mu şöyle, yok mu böyle!’ der.” buyurmuştur.46 Bir diğer hadîste ise, Berâat kandilinde yapılacak duaların geri çevrilmeyeceği müjdesi verilmiştir.47

Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid–i Aksa’dan Mekke’deki Kabe–i Muazzama istikametine çevrilmesinin Hicret’in ikinci yılında Berâat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.

Bazı müfessirler “Biz Onu (Kur’ân’ı) kutlu bir gecede indirdik. Çünkü biz haktan yüz çevirenleri uyarırız. O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile o zaman yazılıp belirlenir.”48 âyetinde belirtilen gecenin Berâat gecesi olduğunu söylemişlerdir. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre ise bu gece Kadir gecesidir. Çünkü diğer âyetlerde Kur’ân’ın Ramazan ayında49 ve Kadir gecesinde50 indiği açıkça bildirilmektedir. Bu takdirde Kur’ân’ın tamamının Berâat gecesi Levh–i Mahfuz’dan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de görevli kâtipler tarafından istinsah edilip, âyetlerin Cebrail tarafından Efendimiz (sas)’e peyderpey indirilmeye başlandığı şeklinde bir yorum ortaya çıkmaktadır ki bazı müfessirler bu görüşü benimsemişlerdir.51

Bazı âlimlere göre: Berâat gecesi, emirlerin Levh–i Mahfuz’dan istinsahına başlanır, kâtip melekler bu geceden, gelecek seneye müsaadif ayın geceye kadar olacak olan vak’aları yazar ve bu işler, Kadir gecesi bitirilir. Rızıklarla alâkalı defter Mikail (as)’e; harpler, zelzeleler, saikalar, çöküntülerle ilgili defter Cebrail (as)’e; amellerle alakalı defter, dünya göğünün sahibi ve büyük melek olan İsrafil (as)’e; musibetlere ait nüsha da Azrail (as)’e teslim olunur.52 Rasûlulllah (sas): “Allah Tealâ tüm şeyleri Berâat gecesinde takdir eder. Kadir gecesi gelince de bu şeyleri sahiplerine teslim eder.” buyurmuştur. Berâat gecesinde eceller ve rızıklar; Kadir gecesinde ise hayır, bereket ve selametle alâkalı işler takdir edilir. Kadir gecesinde sayesinde dinin güç–kuvvet bulduğu şeylerin takdir edildiği; Berâat gecesinde ise, o yıl ölecek olanların isimlerinin kaydedilip ölüm meleğinin teslim edildiği de söylenmiştir.53

İslâm kaynaklarında Berâat gecesinde beş hasletin varlığından bahsedilmektedir: 1– Her önemli işin bu gecede hikmetli bir şekilde ayrımı ve seçimi yapılır. 2– Bu gece yapılan ibadetin (kılınan namazların, okunan Kur’ân’ların, yapılan dua ve zikirlerin, tevbe ve istiğfarların), gündüzünde tutulan oruçların fazileti çok büyüktür. 3– İlâhî ihsan, feyiz ve bereketle dopdolu bir gecedir. 4– Mağfiret (bağışlanma) gecesidir. 5– Rasul–i Ekrem’e şefaat hakkının tamamı (şefaat–ı tamme) bu gece verilmiştir.54

Bu gece her tarafı kaplayan rahmet, merhamet ve lütuftan tevbe etmedikleri takdirde şu kimseler istifade edemezler: 1– Allah’a ortak koşanlar. 2– Kalpleri düşmanlık hisleriyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler. 3– Müslümanların arasına fitne sokanlar. 4– Akraba bağını koparanlar. 5– Gurur ve kibir sebebiyle elbiselerini yerde sürüyenler. 6– Anne ve babalarına isyanda devam edenler. 7– Devamlı içki içenler.55

Hz. Peygamber’in Şaban ayına ve özellikle bu ayın içindeki Berâat gecesine ayrı bir önem vererek onu ihya ettiğine dair diğer rivayetleri göz önüne alan çoğu âlimler bu geceyi namaz kılarak, Kur’ân okuyarak ve dua ederek geçirmenin çok büyük sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Berâat gecesi kılınacak namaza Salâtü’l–Hayr/Hayır Namazı denilmiştir. Bu namaz bir çok rivayete göre yüz rek’attir. Her rek’atinde fatiha suresinden sonra on (veya on bir) kere ihlas suresi okunur.56 Bir rivayet göre ise on rek’attir; ve her rek’atinde fatiha’dan sonra yüz İhlas suresi okunur.57

Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir Berâat Kandili tebriğinde bu gecenin değeri ve değerlendirilmesi ile alâkalı şöyle demektedir: “Elli senelik bir manevî ibadet ömrünü ehl–i imânâ kazandıran Leyle–i Berâatınızı ruh u canımızla tebrik ederiz.”58 “Bu gelen gece olan Leyle–i Berâat [Berâat Gecesi], bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat–ı beşeriyenin [insanlığın kaderinin] programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle–i Kadrin kudsiyetindedir. Herbir hasenenin [salih amelin] Leyle–i Kadir’de otuzbin olduğu gibi; bu Leyle–i Berâat’ta herbir amel–i sâlihin ve her bir harf–i Kur’ân’ın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, Şuhur–u Selâsede [Üç aylar] yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâlî–i meşhûrede [meşhur geceler], onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.59

KADİR GECESİ

Kur’ân–ı Kerim’in Levh–i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirilmiş olduğu gecedir. Cebrail, Peygamberimiz (sas)’e ilk vahyi bu gece getirmiştir. Alak suresinin “İkra! Oku!” emriyle başlayan ilk beş âyetini. Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı da yapılmaktadır.60 Kadir gecesi Ramazan’ın 27. gecesi olarak kutlanılmaktadır. Kandillerin en üstünüdür ve “Gecelerin Sultanı” olarak isimlendirilmiştir. Kıyamete kadar yüz milyarlarca insana dünya ve ahirette rehberlik edecek olan bir Kitab’ın yeryüzüne iniş günü ve bunun yıldönümleri elbette ki müstesna bir gündür; ve bayramlar, ihtifaller ve merasimlerle kutlanması gayet isabetlidir. Kur’ân’daki “Kadr suresi” vahyin başlangıcından ve bu gecenin büyük kudsiyet, fazilet ve bereketinden, bu gece kâinatı kaplayan ilâhî esenlikten bahsetmektedir: “Biz Kur’ân’ı Kadir gecesi indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi. O gece Rablerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner… Artık o gece bir esenlik gider.. tâ tan yeri ağarıncaya kadar.”61 Duhân suresinde ise bu gecenin kudsiyetine yemin edilmektedir:”Açık olan ve gerçeği açıklayan bu Kitâb’a yemin olsun ki; biz onu kutlu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz haktan yüz çevirenleri uyarıcılarız. O öyle bir gecedir ki, her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir…”62

Kadir gecesi, İslâm âlimleri tarafından üç şekilde yorumlanmıştır: 1. Hüküm Gecesi demektir. Takdîr–i İlâhîde hükmolunmuş işlerin, yahut birçok işlere hükmeden muhkem emirlerin ayırt edildiği gece anlamına gelir. Takdîrden maksad, ezelî hükmün açığa çıkmasıdır. Hikmetli işler karara bağlanır.63 2. Mevki, Şeref, Değer ve Azamet Gecesi demektir. Bin aydan daha hayırlı oluşunu ifade eder.64 3. Tazyik (Sıkıştırma, Zorlama) Gecesi demektir. Bu gece inen meleklere yeryüzü dar gelir. Hem Cebrail ilk vahyi getirdiğinde Efendimiz’i üç defa kolları arasına alıp sıkmış, sonra âyetleri bildirmiştir.65 Kadir gecesi, Efendimiz’in ümmetine olan aşkın sevgisi sebebiyle yaptığı bir duanın kabul edilmiş hâlidir, şöyle ki: Fahr–i Kâinat Efendimiz’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin müddeti veya bu ömürlerden Allah’ın dilediği kadarı gösterildi. Bunun üzerine ‘Başka ümmetlerin uzun ömürleri içinde yapamayacakları amelleri ümmetim kısa ömrü içinde yapmış olsun.’ diye dua etti. Allah da O’na (içinde bu gece bulunmayan) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti.”66 [Bin ay, 83 yıl, 4 aya denk gelmektedir.67]

Kadîr–i Mutlak Hazretleri, ümmete rahmet için Kadir gecesinin Ramazan’ın hangi gecesi olduğu açıkça bildirmemiştir. Malumdur ki Cenab–ı Hak şu imtihan dünyasında çok mühim şeyleri gizlemiştir. İnsanın ecelini ömrü içinde, makbul veli kullarını insanlar içerisinde ve ism–i azamı esma–i hüsna içinde gizlemiştir. Aynı şekilde Cuma günü içinde icabet saati, beş vakit namaz içinde salât–ı vustâ, bütün ibadetler içinde rızayı ilahî, zaman içinde kıyamet, hayat içinde ölüm ve Ramazan günleri içinde kadir gecesi gizlenmiştir.68 Bunlar gizli kaldıkça sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir.69 Üstad Bediüzzaman, bazı şeylerin bazı şeyler içinde gizlenmesinin hikmetinin, o şeyin diğer fertlerini de kıymetlendirmek olduğunu ve eğer bu gibi özel şeyler açıklanırsa, diğer şeylerin değerden düşeceğini belirtir.70 Bilindiği üzere: Peygamberimiz (sas), bu gecenin Ramazan’ın son on veya yedi günündeki (21, 23, 25, 27) tek gecelerden birisi olduğunu söylemiştir.71 Ancak 27. gecesi olduğunu belirten hadîs–i şerifler,72 ekserî âlimler tarafından büyük kabul görmüş ve bütün İslâm âlemi de bunu benimsemiştir. Bu benimseme ile alâkalı, Bediüzzaman Hazretleri’nin yorumu şöyledir: “Yarın (27.) gece leyle–i Kadr olma ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler, o geceye leyle–i Kadri tahsis etmişler. Hakiki olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor. İnşallah hakiki hükmünde kabule mazhar olur.”73 demiştir.

Peygamberimiz: “Allah, Kadir gecesini ümmetime hediye etmiş, ondan önce hiçbir ümmete vermemiştir.”74 buyurmuştur. Bir başka hadîslerinde ise “Her kim Kadir gecesini, sevabını Allah’tan umarak ihlaslı bir biçimde ibadetle ihya ederse, geçmiş günahları affolunur.”75 demiştir. Meleklerin yeryüzüne indiği ve bir nevi ruhaniyetin yoğunlaştığı bu Kadir gecesi,76 kaçırılmaması gereken manevî bir fırsattır. Bu gecenin büyük bir nimet olması, onu hakkıyla değerlendirmeye bağlıdır. Nitekim M. Fethullah Gülen Hocaefendi: “Kadir gecesi ‘kadr’den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık ruh ve mânâsı nümayandır. Öyle ise o gecenin kadrini bilin ki, kadriniz bilinsin. Ayrıca Allah’ın fevkalade atâsının verildiği şeyler de olabilir bu gecede. Tıpkı ulûfe gibi. Bu gecenin gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sas) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu.77 Ta ki, ihya edilsin. Sadece bu geceyi ihya eden de belki hissemend olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihya edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.”78 sözleriyle bu geceyi şuurluca değerlendirmeye dikkat çekmiştir.

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb–i şerifte yüzden geçer, Şaban–ı muazzamada üçyüzden ziyade ve Ramazan–ı mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve leyle–i Kadirde (Kadir gecesi) otuz bine çıkar.”79 Kadir gecesi tam olarak bilinemediğinden, Allah’ın sevgili kulları Ramazan’ın her gününü Kadir gecesi olabilir düşüncesiyle geçirmeye çalışmışlardır. Aynı senede Hilal’in farklı günlerde görünmesine göre başlangıç günü değişkenlik arzeden Ramazan’da Kadir gecesi de değişmektedir. Bu bağlamda pek çok ehlullah gibi Bediüzzaman da Kadir gecesini bir gün öncesi ve bir gün sonrası ile (daha bir itina göstererek) ihya etmiştir.80 Bir mektubunda “Gizli olan her gecede muhtemel bulunan Leyle–i Kadirlerinizi tebrik ederim.” şeklinde geçmektedir.81

Peygamberimiz (sas): “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesinde namaz kılarsa, geçmiş günahları affolunur.” buyurmuştur.82 Bir başka hadîste: “Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, o geceden nasibini almıştır.” buyrulmuştur.83 Bir diğer hadîste ise: “Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve sabah namazlarını cemaat ile kılarsa, Kadir gecesinden fazla bir hisse alır.”84 Ayrıca Kadir gecesi namazı kılınmalıdır: Kadir namazının en azı 2 rek’at, ortası 100 rek’at, en çoğu da 1000 rek’attir. Bu namaz iki rek’at kılındığı takdirde her rek’atinde 200 âyet okumalıdır. 100 rek’ate kadar kılındığı takdirde her rek’atinde Fatiha’dan sonra Kadr suresiyle üç kere de İhlas suresi okunup her iki rek’atte bir selâm verilmelidir.85 Bu gece kendine ve bütün Mü’minlere dualar edilmelidir; zira müstecab vakitlerden olması sebebiyle bu gece dua etmek sünnettir.86 Kadir gecesinde bir an vardır ki, o ana rastlayan bir dua her hal ü karda kabul olunur.87 Hz. Aişe demiştir ki: “Ey Allah’ın Resulü dedim, şâyet Kadir gecesine tevâfuk edersem nasıl dua edeyim?” Şu duayı okumamı emrettiler: “Allahümme inneke afuvvun, tuhibbu’l–afve, fa’fu annî.

Allahım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.”88 Kadir gecesinin hakkımızda seksen üç sene ibadetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat–ı Leyle–i Kadri şefaatçi ederek rahmet–i İlâhiyye’den niyaz etmeliyiz.89 Ayrıca bu gece derin tefekkürde bulunulmalıdır. Kur’ân tefsirleri okunmalıdır. Bediüzzaman Hazretleri der ki: “Leyle–i Kadrin sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşallah Kur’ân’a ait mesâille iştigal, bir nevi manevî mütefekkirâne Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat–ı Kur’ân mânâları Risale–i Nur Tefsirlerinin istinsah ve mütalaalarında vardır itikadındayız.”90

MEVLİD KANDİLİ

Sevgili Peygamberimiz (sas) ’in dünyaya teşrif ettikleri [20 Nisan 571, Pazartesi] Rabiülevvel ayının 12. gecesidir ki buna Mevlid–i Nebi [Kutlu Doğum] denir. Kâinat ve beşeriyetin yüzyıllardır yolunu gözlediği o Peygamberler Peygamberi’nin doğum günüdür bugün. Hz. İbrahim’in duası91, Hz. İsâ’nın müjdesi ve dedesi Abdülmuttalip92 ve annesi Âmine’nin rüyasıdır.93 Fil vak’ası onu haber verdi. Doğduğu gece irhasât denilen bir takım olağanüstü hâdiseler cereyan etti. Dünyanın doğusunu ve batısını aydınlatan bir nur görüldü. Sâve Gölünün suları bir anda çekiliverdi. Ateşe tapanların bin yıldır aralıksız yanmakta olan ateşleri hiç sebepsiz sönüverdi. Asırlardır kupkuru olan Semâve Vadisi, seller altında kaldı. Gökyüzünden onlarca yıldız kaydı. Kisrâ’nın saraylarından ondört burc kendiliğinden yıkıldı. Kâbe’deki putların pek çoğu baş aşağı devrildi. Şeytân, ölesiye çığlık kopardı.94 Daha ne gizemli olaylar iç içe ve peş peşe yaşandı.95 Nasıl yaşanmasındı ki Kâinatın Efendisi, İnsanlığın İftihar Tablosu Hz. Ahmed–i Mahmud–u Muhammed Mustafa (sas) dünyaya teşrif ediyorlardı. Bütün varlık O’nu ayakta karşılamıştı.

Doğum ânı öncesi hane–i saadetleri nurla doldu, yıldızlar evin üzerine salkım salkım dökülecekmiş gibi aktı.96 Seher vaktiydi. Bir ara Âmine validemizin kulağına müthiş bir ses geldi. Korkudan eriyecek gibi oldu. Bir de ne görsün? Bembeyaz bir kuş peydahlandı ve yanına geldi; sonra da kanatlarıyla Âmine’nin sırtını sıvazladı. Ne korku kaldı, ne kaygı. Yine doğum öncesi başka bir nur gözüktü. Âmine’ye bu nur ile Şam’ın saray ve köşkleri gösterildi. Kendisine ak bir kâse içinde şerbet sunuldu. İçer içmez de muhteşem bir nur bulutu kendisini sardı. Tam o esnada mukaddes doğum gerçekleşti.97 O sıra ebesi Şifa Hatun gizemli bir ses duydu: “Allah’ın rahmeti, Onun üzerine olsun!” diye. Hattâ Rum diyarının bazı sarayları bile görünmüştü kendisine. Maşrık ile mağrib arası nurlara boğulmuştu.98 Annesinin anlattığına göre: “Doğuda, batıda ve Kâbe’nin üzerinde bir bayrak gördüm. Doğum tamamlanmıştı. Yavruma baktım, secdedeydi. Parmağını da göğe kaldırmıştı. Hemen bir ak bulut inip onu kapladı. Şöyle bir ses işittim: ‘Doğuları ve batıları dolaştırın, deryaları gezdirin. Tâ ki mahlukât Muhammed’i ismiyle, sıfatıyla, sûretiyle tanısınlar!’ Biraz sonra da bulut gözden kaybolup gitti.”

Hz. Âdem’den başlayarak devirlerden devirlere, aileden aileye intikal ede ede gelen o Biricik Nur,99 artık vücud sahnesinde varlık bulmuştu. Efendimiz’in “Allah’ın ilk yarattığı şey, benim nûrumdur.”100 dediği kendi Nur’u, beden giymiş, görünür hâle gelmişti. Her çocuk doğunca yere düşerken, o ise ellerini yere dayamış, önce secde edip sonra da başını ve parmağını semaya kaldırmıştı.101 Doğduğunda sünnetli ve göbek bağı kesilmiş vaziyetteydi.102 Sırtında, iki kürek kemiği arasında, tam kalbinin hizasında peygamberlik mührü “Hâtem–i Nübüvvet” vardı.103 Dedesi Abdülmuttalip adını Muhammed104 koymuştu. Övülen demekti. Zira onu Allah övmüştü; melekler, insanlar ve cinler de övecekti. Sonra o Nur topunu alarak Kâbe’ye götürdü ve Allah’a duada bulundu: “Bana bu temiz çocuğu ihsan eden Allah’a hamdolsun!” dedi.105 Nasıl ki insanlara ve cinlere sonsuz mutluluğun yollarını gösterecek Nebi dünyaya teşrif edince bütün varlık ayağa kalkmıştı. Teşrifinden asırlar sonra da “Doğdu ol saatte ol Sultân–ı Dîl / Nûra gark oldu semâvât ü zemîn” –S.Çelebi– deyince mevlidhânlar, benzeri bir heyecanla Mü’minler “Hoş geldin ey Kutlu Nebi!” mânâsına ayağa kalkmaya devam ediyorlar. Bir edep anlayış ve göstergesi olan bu hürmet ve tazimlerini, O’na arz etmeye çalışıyorlar.106

Efendimiz’in terakki çizgisinin müntehası Mi’râc, başlangıcı da Mevliddir.107 Bu kutlu gecede S. Çelebi’nin Mevlid–i Nebi’si gibi, Peygamber aşkını körükleyen na’t–ı şerifler, mevlidler okunmalı.108 Hafızlar, Kur’ân’dan Peygamberimiz’in adının geçtiği aşirleri seslendirmeliler. Hem yetim, hem öksüz yetişen o Nebi’nin doğum günü vesilesiyle öncelikle yetimler ve öksüzler sevindirilmeli, yoksullara ziyafetler verilmeli. Kutlu doğum hakkında yazılmış kitaplar ve makaleler bir kere daha topluca okunmalı. O’nu anlatan sohbetler dinlenmeli. Bol bol salât ü selâmlar getirilmeli. Gözümüzün Nuru, Gönlümüzün Sürûru Efendimiz Hazretleri’nin doğum günü münasebetiyle bizlere düşen vazifelerin ön önemlisi ise, herhalde O’nu her yönüyle daha iyi anlamaya ve O’nun, insanlığa tebliğ ettiği esasları kavramaya çalışmak olmalıdır.109 Fakat kutlu doğumu, aynı zamanda kendi doğumu olan İslâm dünyası, o Nevrûz–u Sultânî’yi lâyık–ı vechiyle tes’îd edememektedir. Hz. İsa’nın doğumun bütün dünyada noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallarla kutlanılması ölçüsünde, bu Kutlu Doğum’un en azından ümmet içinde olsun O’na ve O’nun mesajına yaraşır biçimde tes’îd edilmesi, bir vefa borcu olmanın ötesinde İslâm’ın ruhundaki Hz. Muhammed’e muhabbet ve hürmet emrinin bir gereği olsa gerektir…110

KANDİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bütün kandil gecelerinde yapılabilecek ve yapılması gereken önemli bir takım afv ü mağfirete nail olma, ecr ü sevap kazanma, manevî terakki kaydetme, bela ve musibetlerden kurtulma ve rıza–i İlâhiye ulaşma vesileleri vardır ki, bunlardan bazılarını maddeler hâlinde kısaca ve toplu olarak yeniden hatırlamakta yarar var:

1. Kur’ân–ı Kerim okunmalı; okuyanlar dinlenmeli; uygun mekânlarda Kur’ân ziyafetleri verilmeli; Kelamullah’a olan sevgi, saygı ve bağlılık duyguları yenilenmeli, kuvvetlendirilmeli.

2. Peygamber Efendimiz (sas)’e salât ü selâmlar getirilmeli; O’nun şefaatini ümit edip, ümmetinden olma şuuru tazelenmeli.

3. Kaza, nafile namazlar kılınmalı; varsa o geceye ait nakledilen namazlar,111 onlar da ayrıca kılınabilir; kandil gecesi, özü itibariyle ibadet ve ibadette ihsan şuuruyla ihya edilmeli.

4. Tefekkürde bulunulmalı; “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, Allah’ın benden istekleri nelerdir” gibi konular başta olmak üzere hayatî meselelerde derin düşüncelere girmeli.

5. Geçmişin muhasebe ve murakabesi yapılmalı; ve şimdinin ve geleceğin plân ve programı çizilmeli.

6. Günahlara samimi olarak tevbe ve istiğfar edilmeli; idrak edilen geceyi son fırsat bilerek nedamet ve inabede bulunulmalı.

7. Bol bol zikir, evrad ü ezkarda bulunulmalı.
8. Mü’minlerle helalleşilmeli; onlarla irtibatımız cihetinden rızaları alınmalı.
9. Küs ve dargın olanlar barıştırılmalı; gönüller alınmalı; kederli yüzler güldürülmeli.
10. Kişi kendine ve diğer Mü’min kardeşlerine hattâ isim zikrederek dualar etmeli.
11. Üzerimizde hakları olanlar aranıp sorulmalı; vefa ve kadirşinaslık ahlâkı yerine getirilmeli.
12. Yoksul, kimsesiz, öksüz, yetim, hasta, sakat, yaşlı olanlar ziyaret edilip, sevgi, şefkat, hürmet, hediye ve sadakalarla mutlu edilmeli.

13. O gece ile ilgili âyetler, hadîsler ve bunların yorumları ilgili kitaplardan ferden veya cemaaten okunmalı.

14. Dini toplantılar, paneller ve sohbetler düzenlenmeli; va’z ü nasihat dinlenmeli; şiirler okunmalı; ilâhî ve ezgilerle gönüllerde ayrı bir dalgalanma oluşturmalı.

15. Kandil gecesinin akşam, yatsı ve sabah namazları cemaatle ve camilerde kılınmalı.

16. Sahabe, ulema ve evliya türbeleri ziyaret edilmeli; hoşnutlukları alınmalı; ve manevî iklimlerinde vesilelikleriyle Hakk’a niyazda bulunulmalı.

17. Vefat etmiş yakınlarımızın, dostlarımızın ve büyüklerimizin kabirleri ziyaret edilmeli; iman kardeşliğine ait sadakati yerine getirilmeli.

18. Hayattaki manevî büyüklerimizin, üstadlarımızın, anne ve babamızın, dostlarımızın ve diğer yakınlarımızın kandilleri bizzat giderek veya telefon, faks yahut e–mail çekerek tebrik edilmeli; duaları istenmeli.

19. Bu kandil gecelerinin gündüzlerinde mümkün olduğunca oruç tutulmalı.

Dipnotlar

1) Risale–i Nur Tefsirinin pek çok yerinde, ister müellif Bediüzzaman, isterse talebelerinin
hayatlarındaki bir takım olaylar ile mübarek gün ve geceler arasındaki manevî irtibatı ifade eder mahiyette pek çok beyanatları vardır. Bunlardan birkaç tanesi için bkz. Sikke–i Tasdik–i Gaybi, s. 205–208, 240; Emirdağ Lahikası, 1/37, 40, 46, 166. 2) Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke–i Tasdik–i Gayb–i, s.208, Envar Neşriyat, İstanbul, 1998). 3) Gülen, M. Fethullah, Yeşeren Düşünceler, s.45, 47, Nil Yayınları, İzmir, 1996. 4) “Mübarek gecelerin hepsinin vakti mevzuunda şüphe var. [Pratikte yüzde yüz tespit etmek mümkün değildir. Y.G.] Sadece Regaib Gecesi bundan müstesnadır. Zira Regaib, Receb Ayı’nın ilk perşembesidir. Ama o perşembe ayın birine rastlarsa, o da şüphelidir.” (Gülen, Fasıldan Fasıla, 1/322, Nil Yayınları, İzmir, 1995). 5) Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, s.187, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1990. 6) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.207. 7) Bilmen, a.g.e, s.187. 8) Suyûtî, Celâlüddin, Câmiu’s–Sagîr, (Feyzü’l–Kadir’le birlikte), 3/454, Beyrut, 1972. 9) Gülen, Yeşeren Düşünceler, s.160–161. 10) Merkepten büyük, attan küçük bu göksel binit beyaz renklidir ve Cennet’ten getirilmiştir. (Nursi, Mektubat, s.303, Envar Neşriyat, İstanbul, 1992). 11) Nursi, Şualar, s.499; Tarihçe–i Hayat, s.598. 12) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.207. 13) Necm, 53/1–18. 14) Buhari, Bed’ü’l–Halk, 6; Enbiya, 22, 43; Müslim, İman, 263, 264; Tirmizi, Tefsîr’u–İnşirâh, 33–34; Ahmed b. Hanbel, 1/309; Musannef, 14/306; İbn Hişâm, Sîretü’n–Nebî, 2/44, İhyâü’t–Türâsi’l–Arabî, Beyrut, Beyrut. 15) Nursi, Sözler, s.525. 16) Nursi, Sözler, s.560. 17) Necm, 53/9. 18) Necm, 53/1314. 19) Nursi, Sözler, s. 136, 562. Mi’rac olayının “bast–ı zaman gibi” çok kısa bir sürede olduğuna dair bkz. Nursi, Mesnevi–yi Nuriye, s.197; Nursi, Lem’alar, s.17; Gülen, Kur’ân’dan İdrâke Yansıyanlar, 2/276, Feza Gazetecilik, İstanbul, 2000. 20) Buhari, Salât, 1; Hacc, 76, Enbiya, 5, Tevhid, 37, Menâkıb, 24; Müslim, İman, 259; Ahmed b. Hanbel, 3/148, 149, 5/143. Mi’rac: Semavî asansördür ki, ölülerin ruhları gökyüzüne onunla yükseltilir. Bu yüzdendir ki ölülerin gözleri yukarılara gökyüzüne doğru bakar. 21) “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ana–babanıza da iyi davranın. Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını verin. Gereksiz yere de saçıp savurarak israfçı ve cimri olmayın. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Zinaya yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Ahdinizi yerine getirerek verdiğiniz sözü tutun. Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.” (İsra, 17/22–39). 22) Müslim, İman, 264. 23) Nursi, Şualar, s.77–79. 24) Nursi, Sözler, s.561, 563. 25) Nursi, Sözler, s. 580; Nursi, Mektubat, s.306. 26) Kaynaklarda bu mânâyı gösterir şekilde bazı hadîsler bulunmaktadır: “Sizden biriniz namaza durduğunda Rabbiyle münacat edip konuşur.” “Cenab–ı Hakk’ın namaz kılan kula teveccühü ve ikbali devam eder, tâ ki kul namazdan çıkıncaya kadar (ya da kul sağına–soluna dönünceye kadar).” Buhari, Salât, 39; Müslim, Mesâcid, 54; Salât, 108, 121; Müsned–i Ahmed, 2/26, 34, 36, 129. 27) Nursi, Şualar, s. 92, 643. 28) Nursi, Şualar, s.645. 29) Nursi, Mesnevi–yi Nuriye, s.63; Nursi, Sözler, s.47. 30) Nursi, Sözler, s.572. Ümmet de insilâh–ı küllî denilen bir haletle bir nevi mi’rac yapmaktadır. İnsilâh–ı küllî: Kulun (mutasavvıfın) unsurlardan mürekkep olan kesif madde bedeninden çıkarak, bütün unsurları bırakıp âlem–i gaybdan olan latif cesediyle semalara urûc etmesi olayına denir. Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, 5/315152, Eser Neş.İstanbul. 31) Nursi, Şualar, s.499; Tarihçe–i Hayat, s.598, Envar Neşriyat, İstanbul, 1989. 32) Bediüzzaman Hazretleri bazen kandil gecelerini iki gece olarak değerlendirirdi. Örneğin bir defasında Mi’rac gecesini iki gece olarak kutladığını kendisi belirtmektedir. [Nursi, Emirdağ Lahikası, 2/65]. 33) Gülen, Prizma, 2/152, Nil Yayınları, İzmir, 1998. 34) Gülen, Fasıldan Fasıla, 3/56, Nil Yayınları, İzmir, 1997. 35) Gülen, Fasıldan Fasıla, 1/92, 154. 36) Bilmen, a.g.e., s.188. 37) Nursi, Mektubat, s.307. 38) Nursi, Sözler, s.364. 39) Bu meyanda Risale–i Nur Tefsirlerinden uygun bahisler okunabilir. Zira “Risalei–Nur, hakikat–ı Kur’ân ve mi’rac–ı îmandır.” [Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.266]. 40) Mi’rac–ı İmânî için bkz: Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.373; Asa–yı Musa, s.138). 41) İhsan: Allah’ı görüyor gibi veya O’nun gördüğü şuuruyla ibadet ve kulluk yapmaktır. 42) Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.601, Envar Neşriyat, İstanbul, 1989. 43) Bilmen, a.g.e., s.188. 44) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/288. 45) Tirmizi, Savm, 39; İbn Mace, İkame, 191. 46) İbn Mace, İkame, 191. 47) Suyûtî, Celalüddin, Câmiu’s–Sagîr, 3/454, Beyrut, 1972. 48) Duhân, 44/3–6. 49) Bakara, 2/185. 50) Kadr, 97/1. 51) Yazır, a.g.e., 5/4293–4295. 52) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/287. 53) Razi, a.g.e., 23/293. 54) Şöyle ki: Rasulullah (sas) Şaban’ın 13. Gecesi Allah’tan ümmetine şefaat etme hakkı istemiş, üçte biri verilmiş; 14. Gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş; 15. Gecesi (Berâat gecesi) tekrar istemiş ve bu gece şefaatin tamamı kendisine verilmiştir. 55) İbn Mace, İkame, 191. 56) Bilmen, a.g.e., s.188. 57) Berâat gecesi namazını İmam Gazali İhya–u Ulumi’d–Din’inde (1/203) zikretmektedir. Ali el–Kari de bu rivayetin uydurma olduğunu belirterek Berâat gecesi namazının h. 400 (m.1010) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını kaydetmektedir. (el–Kari, el–Esrarü’l–Merfua, s.462). Ancak Fakihi’nin (ö.272/885’ten sonra) Mekkelilerin bu geceyi Mescid–i Haram’da ihya ettiklerine ve bazılarının yüz rek’atlı bir namaz kıldığına dair rivayeti (bk. Fakihi, Ahbaru Mekke, 3/84, Mekke, 1407/1986) dikkate alınırsa bu namazın h.400’den daha önceden de kılındığını söylemek mümkündür. [D.İ.A, 5/475, Bk. Berat]. 58) Nursi, Şualar, s.426. 59) Nursi, Şualar, s. 426; Tarihçe–i Hayat, s.601. 60) “Yani İmam–ı Mübin’den, Kitâb–ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sas)’in mi’racta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek…” Bkz. Gülen, Fasıldan Fasıla, 2/323, Nil Yayınları, İzmir, 1995. 61) Kadir, 97/1–5. 62) Duhân, 44/1–5. 63) Dihlevî, a.g.e., 2/156. 64) Kadir, 97/3. 65) Yazır, a.g.e, 9/59–69. 66) Muvatta, Îtikaf, 6. 67) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/285. 68) Nursi, Sözler, s. 309; Algül, Hüseyin, Mübarek Gün ve Geceler, s. 21, Nil Yayınları, 1991, İzmir. 69) Nursi, Mektubat, s.476; Hutbe–i Şamiye, s.124; Sünûât–Tulûâtİşârât, s.13. 70) Nursi, Sünûhât, s.29. 71) Müslim, Sıyâm, 212, 215, 208; İbn Mace, Sıyâm, 56. 72) Müslim, Müsâfirîn, 179, Sıyâm, 220, 221; Ahmed b. Hanbel. [İmam Azam da bu hadîsi benimsemiştir.] 73) Nursi, Şualar, s. 510. 74) Suyûtî, Câmiu’s–Sagîr, 2/269. 75) Buhari, Kadr, 1; Müslim, Müsâfirîn, 175. 76) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/286. 77) Buhari, Fadlu Leyleti’l–Kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 213. 78) Gülen, Fasıldan Fasıla, 2/323. 79) Nursi, Şualar, s.416. 80) Nursi, Sikke–i Tasdik–i Gaybî, s.136, 169. 81) Nursi, Emirdağ Lahikası, 1/62. 82) Buhari, Sıyam, 71. 83) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289. 84) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289. 85) Bilmen, a.g.e., s.188. 86) Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/287; Nursi, Mektubat, 279. 87) Bilmen, a.g.e., s.188. 88) Tirmizi, Deavât, 89; İbn Mâce, Duâ, 5. 89) Nursi, Tarihçe–i Hayat, s.516. 90) Nursi, Barla Lahikası, s.176. 91) Bakara, 2/129. 92) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130131, Beyrut, 1980. 93) Nitekim Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuracaklardı: “Ben babam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyasıyım.” Tecrid–i Sarih, 6/18; Ahmed b. Hanbel, 5/262. 94) İbn Kesir, el–Bidâye ve’n–Nihâye, 2/266, Beyrut, 1978.. 95) Suruç, Salih, Peygamberimiz’in Hayatı, 1/47–52, Feza Gazetecilik, İstanbul, 1998; Halebî, İnsânu’l–Uyûn, 1/86–88; İbn Sa’d, Tabakâtü’l–Kübrâ, 1/102, Beyrut, 1978.) 96) Bu olayı, İki ebeden birisi olan, Osman b. Ebi’l–Âs’ın annesi Fatma Hatun görmüş ve haber vermiştir: İbnü’l–Esîr, el–Kâmil, 1/459, Beyrut, 1385/1965. 97) Bu olayı, Hz. Âmine bizzat kendisi anlatmıştır. Bkz: (Suruç, Salih, a.g.e., 1/44). 98) Bu olayı da ikinci ebesi, Abdurrrahman b. Avf’ın annesi Şifâ Hatın görmüş ve nakletmiştir. (Suruç, a.g.e., 1/45; astalani, Mevâhibü’l–Ledünniye Tercümesi, 1/21–22, Mtc: Abdülbâki). 99) Tecrid–i Sarih, 9/272. 100) Aclûnî,Keşfu’l–Hafâ, 1/265. 101) Halebî, a.g.e., 1/109110. 102) Suruç, a.g.e., 1/45. 103) Hatem–i Nübüvvet: üzeri tüylü, kabarık, kırmızımtırak inci gibi benlerden oluşmaktaydı ve keklik yumurtası büyüklüğündeydi. Rasul–i Ekrem’in son peygamber olduğunun alâmetlerinden birisiydi. (Suruç, a.g.e., 1/45). 104) Halebî, Ali b. Burhaneddin, İnsânu’l–Uyûn, 1/130–131, Beyrut, 1980. 105) İbn Hişâm, es–Sîre, 1/168; İbn Kesîr, 1/208209. 106) Gülen, Fasıldan Fasıla, 1/268. 107) “İşte böyle bir Zât’ın Mevlid ve Mi’râcını dinlemek,yani terakkiyatı mebde’ ve müntehâsını işitmek, yani tarihçe–i hayat–ı maneviyyesini bilmek, o Zât’ı kendine reis ve seyyid ve imam ve şefî’ telakki eden mü’minlere; ne kadar zevkli, fahirli, nurlu, neş’eli, hayırlı bir müsamere–i ulviyye–i dîniyye olduğunu anla…”(Nursi, Mektubat, s.308).Gülen, Fasıldan Fasıla, 2/303. Bediüzzaman Sikke–i Tasdik–i Gaybi s.207’de Efendimiz’in terakki hayatının başlangıcını Regaip Gecesi –ki O’nun ana rahmine düştüğü veya rahimde olduğu annesi tarafından fark edildiği an) olarak belirtirken; burada ise ise başlangıcı Mevlid gecesi ile –doğumuyla– başlatmaktadır. Lafızlar farklı, ama mânâ yaklaşık olarak bir sayılır. Birisi, terakki çizgisini ana rahminden başlatırken; diğeri ise doğumundan başlatmaktadır. [Y. G.] 108) Nursi, Mektubat, s. 307. 109) Algül, Hüseyin, Mübarek Gün ve Geceler, s.52, Nil Yayınları, İzmir, 1991. 110) Gülen, Günler Baharı Soluklarken, s.27–28, TÖV Yayınları, İzmir, 1993. 111) “Mübarek gecelerin ihyası ile ilgili hususi bir ibadet mevcut değildir. Namaz, tilavet–i Kur’ân, dua gibi bütün ibadet çeşitleri ile gece ihya edilebilir… Mübarek gecelerde kılınan bazı hususi namazlar sünnette mevcut değildir; muteber bir rivayete de istinad etmezler. Bu, “O gecelerde namaz kılmak mekruhtur” anlamına gelmez. Teheccüd ve nafile namazları teşvik eden rivayetler çoktur. Bunların mübarek gecelerde yapılması elbette daha faziletlidir.” (Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/289). Kandil gecelerine ait olduğu kaydedilen namazları da ayrıca kılmakta ise bir beis yoktur; sevaptan hâli değildir. [Y.G.]

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=208&yumit=bolum2
—————————————————————————–

Değerli Mü’minler! (Diyanet)

Üç aylara girmek üzereyiz. Bu aylar, imandan gelen bir heyecanla ibadet hayatımızın daha canlı tutulduğu feyizli, bereketli bir mevsimdir. Recep ayında, Regâib ve Mi’râc, Şaban ayında Berat ve Ramazan ayında ise Kadir gibi dört ayrı mübarek gece bulunmaktadır. Bu geceler, üç ayların manevi atmosferinin bereketli ve hikmetli yıldızları gibidir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu aylarda daha çok ibadet eder ve: “Allah’ım! Recep ve Şâbânı hakkımızda mübarek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur”[1] diye dua ederdi.

Muhterem Müslümanlar!

Bu aylar, duaların Allah’a arz edilmesi, pişmanlık gözyaşlarıyla günahların silinmesi, yapılan ibadetlere verilen sevabın katlanması bakımından büyük bir fırsattır. Bu günlerde nefis muhasebesi yapılmalı, ana sermayemiz olan ömrümüzün nerede tüketildiği gözden geçirilmeli, amel defterimize neler yazıldığı, Mahşer günü kurulacak Büyük Mahkemenin tek Hakimi Yüce Allah’ın hakkımızda nasıl bir hüküm vereceği düşünülmelidir. Çünkü Yüce Rabbimizin ikram ettiği bu dünya hayatını ibadet ve taatla değerlendirmeyenlerin o gün pişman olacaklarını ve: “ Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!”[2] diyeceklerini, Kur’an-ı Kerim bize haber veriyor. Bir başka ayette ise, Yüce Allah, ahiret için hazırlık yapmamızı emrederek şöyle buyuruyor: “ Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir”[3]

Peygamber Efendimiz (a.s.), hastalık, mal-mülk edinme, yaşlılık, aniden gelen ölüm gibi engeller çıkmadan, ibadet için eldeki fırsatların güzelce değerlendirilmesini istemiş ve şöyle buyurmuştur:“ Yedi şey gelmeden önce, ibadetleri yerine getirmede acele ediniz! İnsana her şeyi unutturan fakirlik, taşkınlığa götüren zenginlik, sağlığı bozan hastalık, takati kesen yaşlılık, hayatı sona erdiren ölüm, beklenilen ve ne zaman çıkacağı fark edilmeyen büyük şer ve çok ürpertici ve çok acı bir gün olan Kıyamet ”[4] .

Aziz Cemaat!

İdrak edeceğimiz üç aylar ve mübarek geceler, öncelikle Rabbimize, ailemize, milletimize ve ülkemize karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hatalarımızdan ve günahlarımızdan tevbe etmemize vesile olmalıdır. Nitekim Yüce Allah, engin rahmetine sığınıp, tevbe etmemizle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!) De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O bağışlayandır, merhamet edendir.” [5]

Ayrıca büyüklerin gönülleri alınmalı, eş ve dostlarımızın hatırları sorulmalı, garipler aranmalı, sofralarımıza davet edilmeli, yetimler gözetilmeli, yardıma muhtaç kimselere yardım edilmelidir. Aramızdaki kırgınlıklar, dargınlıklar, şahsi çıkar hesapları bir tarafa bırakılmalı, hoşgörü, kardeşlik ve birlik içerisinde olunmalıdır.

[1] Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259

[2] Fecr, 89/24

[3] Haşr, 59/18-19

[4] Tirmizi, Zühd, bab, 3, IV,552,H.No: 2306

[5] Zümer, 53

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/hutbe.asp?h_id=92
—————————————————————

————————————–
Muhterem Müminler! (Diyanet)

Yüce Allah’ın insanlara rahmetini ve nimetlerini çokça ihsan ettiği belli vakitler, belli mevsimler vardır. Haftanın günleri arasında Cuma; kameri aylardan olan Recep, Şaban ve Ramazan bu türden feyiz ve bereketi bol zaman dilimlerindendir.

Allah’a şükürler olsun ki, İslam dinine gönülden bağlı Yüce milletimizin “üç aylar” diyerek özel bir önem verdiği Recep, Şaban ve Ramazan aylarının başlangıcına ulaşmış bulunuyoruz. Önümüzdeki 29 Ağustos Cuma günü üç aylar başlayacaktır. Sevgili Peygamberimiz, bu aylarda her zamankinden daha çok ibadet eder ve “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” diye dua ederdi. Kuşkusuz bu aylar, dünyanın ağır meşgaleleriyle bunalan ruhlarımızı dinlendirmek ve kulluk şuuru içinde Yüce Allah’ın rahmet ve merhametine sığınmak için çok kıymetli fırsatlardır. Yüce Allah’a bu aylarda yapılacak yakarışlar, tevbe istiğfarlar, kalıcı iyilik ve hayırlar, gönülden paylaşılan sevinç ve kederlerin mükafatı insanlara kat kat verilecektir.

Üç ayların ilki olan Receb’in ilk Cuma gecesi Regaib Kandilidir. İnşaallah önümüzdeki 28 Ağustos Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece Regaib kandilini idrak etmiş olacağız. Yüce Allah’ın ilahi ihsan ve manevi hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regâib” denilmiştir.

Muhterem Müslümanlar!

Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Yani iç gözlemdir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Nefis muhasebesi, varlığımızın özünde var olan ve kimliğimizin temelini teşkil eden ahlaki değerlerimizi kaybetme tehlikesinden bizi uzak tutacak, en emin yoldur. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yol, ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de, arsızlık, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması; merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar. Nefsiyle muhasebesini hakkıyla yapanlar ve iç dünyasına yönelenlerde görülen ilk değişim, bütün kötülükleri reddedip, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın ıstıraplarını yüreklerinde hissetmeleridir.

İşte Regaib Kandili, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesinin yapılması bakımından bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şu halde bu gece hatalarımız varsa onları terk edelim, kötü duygu ve düşüncelerimizi kalplerimizden atalım. Allah ve Resülünü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakalım. Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. Birbirimize, anne ve babımıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşalım. Dünyamızı saran düşmanlıklara karşı birlik ve beraberlik içinde olalım. Gönüllerimizde iyilik, fazilet ve bilgi ışığını yakalım. Kalplerimiz bu güzel duygularla dolsun. Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/hutbe.asp?h_id=23
—————————————————————-

Üç aylar, İslam Ansiklopedisi

İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan ayları. Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri, ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Kameri ayların süresi, şemsî ayların süresine nazaran değişiklik arzeder. Kamerî sene, şemsî seneden on bir gün daha kısadır. Ayrıca kamerî ayların diğer bir özelliği şemsî aylarda olduğu gibi senenin aynı mevsimine değil, değişik mevsimlerine tesadüf etmesidir. Mesela, kamerî bir ay olan Ramazan ayı, senenin mevsimlerini dolaşır. Hicrî ve kamerî aylar arasında küçük önem taşıyan ve “üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilirler. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (s.a.s)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Rasûlüllah (s.a.s) bir hadis-i şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz, Receb ayı girince, ” Âllahım! Receb ve Şabanı bize mübarek kı!! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

Hz. Peygamber (s.a.s) Şaban ayında çok oruç tutardı. Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s)’ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim” (Tecrid-i Sarih, VI, 295).

Ramazan ayının fazileti ise çok daha yücedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır” (Müslim, Kitâbu’s-Sıyam, 1).

Receb ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insanî özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insanî vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevî hazza ulaşır.

Bu nedenle özellikle, bu aylarda bol bol istiğfar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’ân okumak ve dua etmek en uygun davranışlardır.

Şamil İA

Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz.”

Dinî anlatımda “Şühûr-ü selâse”, yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.

Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur’ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban’da üç yüzü aşar, Ramazan’da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.

Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.

Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur’ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.

Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.

İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.

Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.

Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü’minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur’ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.

Böylece bütün mü’minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah’ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur’ânlar, Arş’a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.

Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü’min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur’ân’ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.

Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız
o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.

Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü’min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.
Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü’minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

(1). Şuâlar, s.416.
(2). Emirdağ Lâhikası, 1:40.
(3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285.

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/uc_aylara_girerken.php
———————————————————————————————
Recep ayı

Recep Ayının Fazileti (1)

Receb, tazim ve saygı anlamına gelir, îslâm öncesi Araplar Receb ayına ayrı bir ehemmiyet verirler, saygı gösterir ve şanını yüceltirlerdi. Receb ayı gelince kılıçlar kınına sokulur, oklar torbalarına yerleştirilir, derin ve kanlı husumetlerin üzerine geçici de olsa bir sükûnet örtüsü çekilirdi. Artık o gürültülü ve korkunç çöller tatlı bir huzurun baharına dalar, her taraf bir güven ve selâmet sahasına dönerdi. Öyle ki, bu ayda bir kimse babasının katiline rastlasa bile başını kaldırıp kaşına bakmazdı. Bu aya “sağır ay” denilmesi de sükûnet mevsimi olmasındandır.

Receb ayına sağır denmesinin bir başka anlamı da şöyle ifade edilir: Bu ayın bereketi hürmetine, bu ayda işlenen günah ve hataları manen bu ay duymamakta, mü’minlerin sadece ibadet ve sevaplarına şahitlik etmektedir. Böylece Cenab-ı Hak mü’min kullarının bu ayda işlemiş oldukları günahları bağışlamaktadır.
İslâmiyet gelince de Receb ayına mahsus olan saygı devam ettirildi. Bilhassa Regaib ve Mi’rac gibi tecellilerle şereflendirildi.
Resul-i Ekrem Efendimiz dualarında, “Allahım! Receb’i ve Şâban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır” buyururlardı. (2)

Receb’e, “recm ayı” da denir. Buna göre, mü’minlerin eziyet ve zahmet vermemesi için şeytanlar bu ayda taşlanır, kovulup uzaklaştırılır.

Receb kelimesindeki “R” Allah’ın rahmetine, “C” Allah’ın cömertliğine ve yardımına, “B” ise Allah’ın birrine (iyilik ve ihsanına) işaret eder.

Receb ayına “mutahhar” denmesinin sebebi, bu ayı oruçlu geçirenlerin günah ve hatalarından temizlenip paklanmasıdır. Receb ayının Peygamberler tarihinde ayrı bir yeri vardır. Meselâ, Nuh Aleyhisselâm ve kavmi Receb ayında gemiye binmiş ve tufandan kurtulmuşlardır.

Receb ayı Hicrî ayların yedincisi ve Ramazan’dan iki ay öncesidir. Fazileti bakımından ayrı bir yeri vardır. Regaib ve Mi’rac gibi mübarek geceleri içinde bulundurması faziletini daha da arttırmaktadır. Ayrıca, Kur’ân’da haram ayları olarak geçen dört aydan birisi olması, Müslüman kalblerdeki yerini bir kat daha daha artırmıştır.

Receb ayı, “üç aylar” olarak bilinen mübarek bir mevsimin ilk ayıdır. Bu aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman, onların kazandırdıkları sevap ve mükâfatlar bakımından, mü’minlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesilesi olduklarına şöyle işaret eder:
“Her hasenenin (ibadetin) sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.” (3)

Buna göre Receb ayında işlenen ibadet, edilen iyilik, yapılan hizmetlerin manevî ecri ve sevabı bire yüz verilmektedir. Bunun için mü’minler bu aydaki nasiplerini arttırmak maksadıyla daha çok gayret sarf ederler. Hayır ve hasenata biraz daha ağırlık verirler.

Bazı hikmet ehli âlimler Receb ayı hakkında şu yorumları getirmişlerdir:
Receb eza ve cefâyı terk içindir, Şaban amel ve vefa içindir, Ramazan sıdk ve safa içindir.
Receb tevbe ve pişmanlık ayıdır, Şaban muhabbet ayıdır, Ramazan kurbet (Allah’a yakınlık) ayıdır.
Receb hürmet ayıdır, Şaban hizmet ayıdır, Ramazan nimet ayıdır.
Receb ibadet ayıdır, Şaban dünyanın safasını terk etme ayıdır, Ramazan ibadetlerin mükafatını artıran aydır.
Büyük tasavvuf ehli Zünnün Mısrî der ki:
“Receb ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa cezasını çeker. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.” (4)

Receb ayının diğer aylardan farklı bir ibadeti de oruçtur. Mümkün mertebe bu ayda daha fazla oruç tutulmaya çalışılır. Ebû Davudta, hiç ara vermeden devamlı surette oruç tutan bir zâta Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bazı tavsiyelerden sonra şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Haram aylarından bazısını tut, bazısını bırak, haram aylarda tut ve bırak, haram aylarda tut ve bırak.” (5)
Hadisin devamında ravî olan Şahabı şöyle demektedir:

“Resulullah ‘tut’ dedikçe, üç parmağını yumdu, ‘Bırak’ deyince de üç parmağını bıraktı.” Böylece Peygamberimizin o zata, “Üç gün tut, üç gün ara ver” dediği anlaşılıyordu.
Bilindiği gibi haram ayları, “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” aylarıdır.
Receb ayında devamlı olarak bir ay boyu oruç tutmanın uygun görülmeyişinin sebebi, Receb ve Şaban aylarının Ramazan ayına benzemesinden kaçınılmasıdır. Çünkü hiç kesintisiz bir ay boyunca oruç tutmak sadece Ramazan ayına mahsustur. Hattâ Receb ayında bir ay süresince oruç tutmanın mendup bile olmadığını söyleyen İmam Gazâlî ve İbni Kayyim el-Cevzî gibi müçtehidler, Ramazan ayına benzememesi için diğer aylardan farklı olarak Receb ayında devamlı bir ay boyu oruç tutmayı mekruh görürler. (6)

Diğer aylarda nasılsa, Receb ayında da ayın ortasında veya belli günlerinde, yahut üçer gün ara vermek suretiyle oruç tutulması tavsiye edilmektedir.

Görüldüğü gibi Receb ayında tamamen oruçlu geçirme hususunda bir hadis ve rivayet yoktur. Üç ayları hiç ara vermeden tutmak sünnet ve müstehap da değildir, sadece sâlih zatların güzel bir âdetidir. Receb ayını tam olarak tutanlara “Tutma” denilmez, ama fıkhı olarak da hükmünü belirtmek gerekir.
Bu arada Ramazan ayında bozmuş olduğu bir oruçtan dolayı kefaret orucu tutmak isteyenler için Receb ve Şaban ayı iyi bir fırsattır. Receb ayının birinci gününden itibaren hiç ara vermeden Şaban ayı da dahil olmak üzere iki ay üst üste oruç tutarsa tam bir kefaret borcunu ödemiş olur. Peşinden Ramazan ayının orucu da geleceğinden böylece üç ay boyu, bir gün dahi yemeden oruç tutmuş olur. Bu durumda oruç borcunu öderken aynı zamanda sevap hazinesini de doldurmuş ve geliştirmiş sayılır.
Madem Receb ayı günahların affedildiği aydır. Bağışlanmanın yolunu ve istiğfarın nasıl yapıldığını bilmek gerekiyor. Rivayete göre şu istiğfar duasını Receb ayında yedi kere okuyan kimsenin günahları affolunmaktadır.

“Estağfirullâhe’l-Azîme’llezî la ilahe illâ hû el-Hay-yü’1-Kayyûmu ve etûbü ileyh. Tevbete abdin zâlimin li-nefsihî lâ-yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ.”
Mânâsı: “Hayat sahibi olan, her şeyi idare edip ayakta tutan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tan mağfiret dilerim. Kendi nefsine zulmetmiş kulun tevbesi gibi Ona tevbe ederim. Öyle bir kul ki, kendi nefsi adına ne ölüme, ne hayata ve ne de tekrar dirilmeye sahip değildir.” (7)
Üç aylar birer dua ve niyaz mevsimidir. En güzel duaları başta sahabiler olmak üzere İslâm büyüklerinden öğreniyoruz. Hz. Ali’nin Receb ayında şu şekilde dua ettiği rivayet edillir:
“Allahım, salat eyle Muhammed Aleyhissalâtü Vesselamın üzerine; hikmet yıldızları ve devamlı nimet ve ismet kaynağı ehl-i beytine.
Allahım, beni her türlü kötülükten koru. Beni unutkan etme ve gaflet üzerinde bırakma. Sonumu da hasret ve pişmanlıkla bitirme. Benden razı ve hoşnut ol. Senin mağfiretin zalimler içindir, ben de nefsime zulmettim.
Allahım, beni bağışla, beni bağışlamakla Sana bir zarar gelmez. Bana nimetlerini ihsan et, bana vermekle senin ihsanın azalmaz. Senin rahmetin geniş ve boldur. Hikmetlerin ise hoş ve güzeldir.
Allahım, bana sıhhat ve afiyet ver. Güven ve huzur ihsan eyle. Şükür ve takvaya ulaştır.
Allahım, Senden sabır ve doğruluk istiyorum. Bana işimde kolaylık ver. İşlerimi güçlükle gördürme. Aileme, çocuklarıma ve kardeşlerime iyilik ve ihsanda bulun. Onları mü’min ve Müslümanlardan kıl ve bu şekilde dünyadan ayrılmalarını nasip eyle.”
Bazı Selef büyükleri de Receb ayı gecelerinde şöyle dua etmişler:
“Allahım, Sana mahzun gönlümle, isteklerini kabul buyurduğun dostlarının duası ile niyaz ediyorum. Zatına eriştirdiğin ve Senin rızanı isteyenlerin dili ile Senden talep ediyorum. Umarım Senin ululuğundan, Seni bileyim ve kulluk edeyim.
Yâ Rab, bu gecenin rahmet ve bereketinden sevap ve mükâfatından beni nasiptar et.
Allahım, kullarından istediğine, istediğini verirsin, kim Seni onlara ikram etmekten alıkoyabilir? Ben fakir ve âciz bir kulum. Fazl ve kereminden nimetlerini ümit ediyorum. Sana sığınırım ve ancak Senden yardım dilerim
Yüce Mevlam, bu gece kullarına çok rahmet ve bereketini döker, saçarsın. Allahım, Sana yalvaran dilleri, Sana kalkan elleri boş çevirme. İyilik ve yardımınla faydalandır bizi. Nimetlerinle donat hepimizi.
Allahım, salât eyle Muhammed ve evladına, eşlerine ve dostlarına, bitip tükenmeyen rahmet ve bereketinle. Yâ Rabbe’l-Âlemin!”

Recep Ayı İbadetleri (8)

Recep Ayı Girdiğince Yapılacak Duâ

Okunuşu: “Allahumme barik lena fi recebe ve şa’ban ve belliğna ramazan”

Açıklaması:
“Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına ulaştır”. Amin!..
Üç ayların ilki olan recep ayı girdiğinde bu duayı sıkça yapalım, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu duayı yaparlardı ve ümmetinin de yapmasını istemiştir.

Recep Ayı Orucu

Abbad ibnu hanif anlatıyor: “Said İbnu Cübeyr Rahimehullah’a Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabi verdi.
İbnu Abbas Radıyallahu Anhüma’yı dinledim, şöyle demişti:
– Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak) derdik, (bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz, galiba hiç tutmayacak derdik.” (9)
Yukarıda ki hadisi şeriften anlaşıldığı üzere Recep ayında oruç tutmak pek faziletlidir. Çünkü Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz bu ayda oruç tutmuştur. Bazı yıllarda tamamına yakınını oruçlu geçirmiş, bazı yıllarda da az bir kısmını oruçlu geçirmiştir.
Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Recep ayı ve Recep ayında tutulacak oruç hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

-“Recep Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır, ramazan ise ümmetimin ayıdır”. Recep ayının niçin Allah’ın ayı olduğu sorulduğunda: -“Çünkü bu ayda özellikle mağfiret boldur. Bu ayda, halkın kan dökmesine mani vardır. Bu ayda, Allah-ü Teala, Peygamberlerinin tövbelerini kabul buyurmuştur. Allah-ü Teala bu ayda, peygamberlerini düşmanlarından korumuştur. Birkimse, recep ayını oruçlu geçirirse, Alla-ü Teala üç şeyi onun için gerekli kılar. Şöyle ki:
-Geçmiş günahlarının tümünü bağışlar.
-Kalan ömrünün temiz geçmesini temin eder.
-Büyük huzura çıkılan kıyamet gününün susuzluğundan da onu emin kılar.”;
Resuhullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e sorarlar:
“Ya Resulullah Recep ayının tümünü oruçlu geçirmeye gücüm yetmez.
– O halde, ilkinden bir gün, ortasından bir gün, sonundan da bir gün tutarsın. Böyle ettiğinde ayın tümünü oruçlu geçirmiş olursun. Zira, yapılan iyilikler on misli sevap getirir”. (10)
Ashab’tan Mucibetü’l-Bahiliyle Radıyallahu Anh’dan: babası veya amcası, kabilesinin elçisi olarak Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldi ve gitti. Bir sene sonra kılık ve kıyafeti değişmiş olduğu halde peygamberimizin yanına geldi, ve:
-“Ya Resulallah ! beni tamdınız mı?” dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
– “Sen kimsin?” Diye sordu:
– “Geçen sene huzurunuza gelen Bahili’yim” dedi.
– “Neden bu kadar değiştin? Halbuki kılık kıyafetin düzgündü” dedi.
– “Ya Resulullah! Senden ayrıldığım günden beri yemek yemedim; yalnız geceleri yedim.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem:
– “Kendi kendine işkence yapmışsın. Sabır ayında (Ramazan) tamamıyla, diğer ayların her birinden birer gün oruç tut” buyurdu.
– “Ya Resulullah, günün sayısını artır. Zira bundan fazla tutmağa gücüm yeter” dedi. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
-“O halde her aydan ikişer gün oruç tut” dedi.
-“Biraz daha arttır ya Resulullah” dedi.
-“Her aydan üç gün” dedi.
-“Daha artır ya Resulullah” deyince,
-“Recep, Zilka’de, Zilhicce, Muharrem aylarında üçer gün oruç tut, kalan günlerde iftar et.” Emrini üç defa tekrarladı ve üç parmağıyla işaret etti. Onları yumdu sonra bıraktı. (11)

Recep Ayı Namazı

Recep ayı içinde otuz rekat namaz kılınır. Bu otuz rekatın on rekatı Recep ayının ilk on günü içinde kılınır. İkinci on rekatı da ikinci on günü içinde kılınır. Üçüncü on rekatı da üçüncü on günü içinde kılınır. Her rekatta fatiha okunduktan sonra üç kere ihlas suresi okunur, ihlası okuduktan sonra da üç kere de Kâfirun suresi okunur. Bütün rekatlar bu şekilde okunarak tamamlanır. Bu namazın kılınma zamanı nafile namazların kılınacağı vakitlerdir. Belli bir vakti yoktur. (12)

(1). Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler, Nesil Yayınları
(2). Camiü’s-Sağîr, 2:90; Râmuzu’l-Ehâdis, 532.
(3). Şualar, s. 416.
(4). Abdülkadir Geylânî, Üç Aylar ve Faziletleri. Haz: Mustafa Güner.
(5). Ebû Dâvud, Savm: 54.
(6). İhya, 1:237; Zâdü’I-Meâd, 2:64.
(7). Mecmûatü’l-Ahzâb, 1:599.
(8). Muhammed Yusuf, Üç Aylar İbadet Rehberi, Ekmel Yayımcılık
(9). Buhari, Savm; Müslim, Sıyam 179,1157;Ebu Davud, Savm 55, 2430
(10). Gunyet’üt Talibin, Abdulkadir Geylani
(11). Riyazü’s-Salihin
(12). Gunyet’üt Talibin, Abdulkadir Geylani

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/recep_ayi.php
————————————————————————————
Regaib Gecesi

Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım!

Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, âmîn. ( Kastamonu Lahikası, 84 )

Regaib Nedir?

Regâib, arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”‘den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, “reğîbe”dir. “Reğîbe”nin çoğulu da “reğâib” dir. Kelime olarak “Regâib”in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.

Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek… Sabbe, Arapçada dökmek demek… Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten… Receb-ül esabb; Allah’ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.

Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa’ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.

Onun için, “Receb ayı tevbe ayıdır.” demişler. Yâni kul ne yapacak?.. “Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet…” diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk’ın yoluna girecek.

Şa’ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.

Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:

Regâib kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Ancak “reğabe”den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur’ân’da sekiz yerde geçmekte ve “reğabe”nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .

Ayrıca, “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: ”

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:

• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]
• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]
• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala]
• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]
• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)
• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)
• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır.” (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)
• “Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)
• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )’dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: “Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)
• Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye]
• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]
• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed]
• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)
• Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır:
“Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki:
“Adım Menazil… Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar” dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.”
Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor.

Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur’da Geçen İfadeler:

Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan “Cevşen-ül Kebir” isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158)

“Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib’inizi tebrik, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz.” (Emirdağ L. – 1: 166)

Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147)

“Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.” (Emirdağ L.-2: 121)

Birinci Sualiniz: Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır?
Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani “gıyaben ona dua etmek”; hem hadîste ve Kur’anda gelen me’sur dualarla dua etmek. Meselâ:

Allahumme inni es’elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret
Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.

gibi câmi’ dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki’-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me’muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat)

Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

1. Kur’an-ı Kerim okuyarak,
2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,
4. Allah rızası için namaz kılarak,
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah’tan af dileyerek,
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz

Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır?

Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek’attir. Bu namazın kılınışı şöyledir:

Her rek’atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek’atta bir selam verilerek 12 rek’at tamamlanır. On ikinci rek’at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere “ Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi” denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” denir.

Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere “Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta’lemü” dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555)

Regâib namazını cemaatle kılmak bid’attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/regaib_kandili.php
—————————————————————————————-

MİRAÇ KANDİLİ
Feyiz ve bereketin coştuğu mübarek gecelerimizden biri de Miraç Gecesidir. Miraç bir yükseliştir, bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.
Bu ulvi seyahat, mucizelerin en büyüğüdür. Miraç mucizesi Kur’ân-ı Kerimde âyetlerle anlatılmış ve varlığı inkâr edilemeyecek bir şekilde ortaya konmuştur. Bu îlâhî yolculuğun ilk merhalesi olan Mescid-i Aksâya kadarki safha Kur’ân’da şöyle anlatılır:

“Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” (İsra Suresi, 1)

Miraçın ikinci merhalesi de Mescid-i Aksâdan başlayarak semânın bütün tabakalarından geçip tâ İlâhi huzura varmasıdır. Bu safha da Necm Sûresinde şöyle’ anlatılır:

“O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar, hatta daha da yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. O’nun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi O’nun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? And olsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Müntehâda gördü. Ki, onun yanında Me’vâ Cenneti vardır. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı, ne de başka bir şeye baktı. And olsun ki Rabbinin âyetlerinden en büyüklerini gördü.” (Necm Suresi, 7-18.)

Miraç nasıl oldu?
Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ’ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam Mescid-i Haramdan (Mekke’den), Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs’e) ata benzer beyaz bir Cennet bineği olan Burak ile geldi. Kudüs’e gelmeden yol üzerinde Hz. Musa’nın makamına uğradı, orada iki rekât namaz kıldı, daha sonra Mescid-i Aksâ’ya geldi. Orada bütün peygamberler kendisini karşıladı. Miraçını kutladılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam burada peygamberlere iki rekat namaz kıldırdı, bir hutbe okudu.
Bir rivayette Hz. İsa’nın doğduğu yer olan Betlaham’a uğradı, orada da iki rekât namaz kıldı. Ve bugün Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu yerden Muallak Taşının üzerinden Miraça yükseldi.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler.
Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra hergün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.
Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.
Süleyman Çelebi’nin dediği gibi

“Aşikâre gördü Rabbü’l-izzeti/Âhirette öyle görür ümmeti” İnşaallah…

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa’nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.

Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail’in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke’ye döndü.

Sabah olunca Kabe’nin yanında Mekkelilere Miraçı anlattı. Onlar Peygamberimizden delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam de onlara yolda gördüğü kafilelerinden haber verdi. Kureyşliler hemen kafileleri karşılamak için Mekke dışına çıktılar. Gelenleri aynen Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam haber verdiği gibi gördüler, ama iman nasip olmadı.

Ama yine de Peygamberimizden üst üste Miraça çıktığına dair delil istediler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya uğradığını anlatınca Kureyşliler, “Bir ayda gidilebilen Bir yere Muhammed nasıl bir gecede gidip gelebilir?” diye itiraz ettiler, ardından da Mescid-i Aksâ’yı görmüş olanlar, “Mescid-i Aksâ’yı bize anlatır mısın?” diye Peygamberimize soru yönelttiler.

Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle anlattı:
“Onların yalanlamalarından ve sorularından çok sıkıldım. Hatta o ana kadar öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Derken Cenab-ı Hak birden Beytü’l-Makdis’i bana gösterdi. Ben de ona bakarak her şeyi birer birer tarif ettim. Hatta bana, ‘Beytü’l-Makdis’in kaç kapısı var?’ diye sordular. Halbuki ben onun kapılarını saymamıştım. Beytü’l-Makdis karşımda görününce ona bakmaya ve kapılarını teker teker saymaya ve anlatmaya başladım.”

Bunun üzerine müşrikler:
“Vallahi dos doğru tarif ettin” dediler, ama yine de iman etmediler.

O esnada Hz. Ebû Bekir çıkageldi, müşrikler durumu ona haber verdiler. Hz. Ebû Bekir, “Eğer bu sözleri ondan duymuşsanız seksiz şüphesiz doğrudur” diyerek hemen tasdik etti ve bundan sonra Hz. Ebû Bekir “Sıddîk, tereddütsüz inanan” ünvanını aldı.

Peygamberimiz neden mirac’a çıktı?
Bir padişahın iki türlü konuşması vardır. Biri, bir vatandaşla telefon ederek küçük bir meseleyi görüşmesi. Diğeri de devlet başkanı, halifelik yönü ve milletin idarecisi olarak, emirlerini her tarafa duyurmak için özel bir elçisi ile konuşması, sohbet etmesi, onun aracılığı ile ferman yayınlamasıdır.
Bu örnekte olduğu gibi Cenab-ı Hakkın da kulları ile iki tarzda muhatap olması vardır. Biri, özel ve cüz’i, diğeri de geniş ve genel mahiyette bir konuşması. Cenab-ı Hakkın bazı velilerle özel ve cüz’i anlamda ilham etmesi birinciye örnektir.

Ama Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün velayet mertebelerinin üstünde bir büyüklük ve yücelikte, kâinatın Rabbi, bütün varlıkların Yaratıcısı olarak Cenab-ı Hakkın sohbetine müşerref olması ise ikinci ve mükemmel olanına misaldir.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam elçiliği iki taraflıdır. Birisi halktan Hakka, diğeri de Haktan halka. Birisi mi’râcin bâtıni tarafı olan velayet yönüdür, diğeri de zahiri tarafı olan risalet yönüdür.

Yani Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam bizi temsilen Cenab-ı Hakkın huzuruna çıktı, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkların ibadet, kulluk, tesbih ve zikirlerini toplu olarak (askerin komutana tekmil vermesi gibi) arz etti. Bu yönüyle Miraç halktan, insanlardan, varlıklardan Hakka bir gidiştir. Diğeri de Cenab-ı Hakkın biz kullarından istediklerini, emir ve yasaklarını Resul olarak getirmiştir. İbadetlerin özü ve esası olan beş vakit namazı Miraç hediyesi olarak getirmesi gibi…

Peygamberimiz, Allah ile nasıl görüşebilir?
Soru: “Bize herşeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”

Cenab-ı Hak herşeye herşeyden daha yakındır, fakat herşey O’ na sonsuz şekilde uzaktır.
Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki ayna aracılığıyla bizimle konuşabilir.
Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.
Bu misalde olduğu gibi, gerçek anlamda Cenab-ı Hak herşeye yakındır, ama herşey ona sonsuz derece uzaktır. Ancak Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam, Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir anda binlerce perdeyi geçerek Miraça yükselmiş; bütün manevi mertebeleri aşarak huzura varmıştır.

Bir insan nasıl göklere çıkabilir?
Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay’a ve Venüs’e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”

Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman’ın Arşına çıkaramaz mı?

Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı?
Soru: “Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?”

Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir.

Görünen âlemin anahtarı olan gözünü, işitilen âlemin anahtarı olan kulağını Arşa kadar birlikte alması gerektiği gibi, ruhunun sayısız görevlerini üstlenen âlet ve makinesi hükmünde olan mübarek bedenini Arşa kadar çıkarması akıl ve hikmet gereğidir.

Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Çünkü pekçok kulluk görevine ve sınırsız lezzetlere ve acılara beden kaynaklık etmektedir.
Öyle ise bu mübarek beden ruha arkadaşlık edecektir. Cennette ruh bedenle birlikte olacaksa Cennetü’1-Me’vâ’nın gövdesi olan Sidretü’l-Müntehaya Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın zatının arkadaşlık etmesi hikmetin tâ kendisidir.

Peygamberimiz Miraça sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.

Peygamberimiz kısa zamanda nasıl gidip geldi?
Soru: “Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?”

Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn’dır.

Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?

Yine bir insan on dakika uyusa bazı olur ki, bir yıllık iş görebilir. Hatta bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, rüyada işittiği sözleri, konuştuğu kelimeleri toplansa uyanıkken bir gün, belki daha fazla bir zaman gerekir.

Demek ki bir zaman dilimi iki kişiye göre değişebiliyor, birisine bir gün, diğerine de bir yıl hükmüne geçebilir.

İşte Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Burak’a binerek şimşek gibi bütün kâinatı gezip İlâhi huzura çıkıp Rabbiyle sohbet şerefine ermiş, Onun cemalini görmüş, emirlerini alıp dönüp gelmiştir.

Miraçın benzeri bir olay var mıdır?
Soru: “Peygamberimizin Miraça çıkması mümkündür. Fakat her mümkün gerçekleşmiyor. Bunun bir benzeri var mı ki kabul edelim?”

Miraçın çok örnekleri vardır:
Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.
Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.
İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit Miraçla kâinata arkasına alarak İlâhî huzura girebilir.
Kalb gözü açık bir veli, İlâhî sırlara kırk günde ulaşabilir. Hattâ Abdülkadir Geylânî ve İmam-ı Rabbanî gibi bazı evliyanın bir dakikada Arş-ı Âlâya kadar ruhen çıktıkları bildiriliyor.
Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar.
Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.

Bu kadar örnekler gösteriyor ki, bütün evliyanın sultanı, bütün mü’minlerin imamı, bütün Cennet ehlinin reisi ve bütün meleklerin makbulü olan Resul-i Ekrem Efendimizin bir anda Miraça çıkması, dönmesi, bütün yüce âlemleri gezip görmesi gayet makuldür ve şüphesizdir.

Miraçla gelen hediyeler

Birincisi: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bütün iman hakikatlerini gözleriyle gördü. Melekleri, Cenneti, âhireti, hattâ Cenab-ı Hakkın cemâlini gözleriyle müşahede etti. Sözlerinde ve vaadinde en küçük bir hilafı, aksi beyanı olmayan o yüce insan mü’min ruhlara manen şöyle diyordu: “Sizin inandığınız, melekleri, âhireti, Rabbinizin Nur cemâlini bizzat gördüm; bu iman esasları vardır, mevcuttur; tereddüt ve şüphe etmeyiniz.” Böylece mü’minler sonsuz bir imana ermenin saadetine kavuştular.

İkincisi: İnsan herşeyi merak ediyor. Ayda hayat var mı, yok mu diye araştırıyor. Halbuki Ay O Ezelî Sultanın memleketinde ancak bir sinek kadar yer kaplıyor.

Mü’minler merak ediyorlar. “Rabbimiz bizden ne istiyor? Acaba ne yaparsak Rabbimiz bizden razı olur? Bir yolunu bulsak da doğrudan doğruya Rabbimizle muhatap olsak, bizden ne istiyor, anlasaydık” derken, İki Cihan Serveri yetmiş bin perde arkasından ezel ve ebed Sultanının razı olacağı amelleri Miraç meyvesi olarak getirdi beşere hediye etti. Bu hediye başta namaz olmak üzere İslâmın diğer esasları ve ibadetleridir.

Üçüncüsü: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam ebedî saadet definesinin anahtarını alıp getirmiş, cinlere ve insanlara hediye etmiştir. Peygamber Efendimiz kendi gözüyle Cenneti görmüş, sonsuz saadetin varlığını müşahede etmiş ve bu büyük müjdeyi haber vermiştir. Öyle ki, bir adama idam edileceği anda affedilerek padişahın yakınında bir saray verilse ne kadar sevinir.
Öyle de bütün cinler ve insanlar sayısınca toplu bir müjde olan bu sevinç ne kadar önemli ve değerlidir.

Dördüncüsü: Peygamber Efendimiz Miraçta Cenab-ı Hakkın cemalini görme nimetini tattı. Bu manevi nimetin Cennette mü’minlere de nasip olacağı müjdesini verdi. “Ayın on dördünü nasıl açıkça gözünüzle görüyorsanız, Rabbinizi de öyle Cennette apaçık göreceksiniz” buyurarak bu ezelî müjdeyi bizlere hediye olarak getirdi.

Beşincisi: İnsan kâinatın en kıymetli bir meyvesi ve Kâinat Sahibinin en nazlı bir sevgilisi olduğu Miraçla anlaşıldı. Kâinata nisbetle küçük bir varlık, zayıf bir canlı olan insan bu meyve ile öyle bir dereceye çıktı ki, bütün varlıklar üzerinde bir makam ve mevki kazandı. Çünkü rütbesiz bir askere, “Sen paşa oldun” dense ne kadar sevinir.
Öyle de âciz, fani, devamlı ayrılık ve zeval tokadını yiyen biçare insana birden, “Sonsuz ve baki bir Cennette Rahman ve Rahîm olan Allah’ın rahmetine gireceksin” dendiğinde o insan ne kadar büyük bir mevki ve makama çıkar. Cennette hayal hızında, ruh genişliğinde, akıl akıcılığında, kalbin bütün arzularında Cenab-ı Hakkın ebedi mülkünde seyir ve seyahate erecektir. Cenab-ı Hakkın nur cemalini seyretme nimetini tadacaktır. Böyle bir insanın kalb ve ruhu ne kadar büyük bir sevince kavuşur değil mi? Miraçın bu meyvesi insanın en büyük arzu ve hedefidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 31. Söz.)

Miraç Gecesi Namazı
Miraç gecesi kılınacak namaz on iki rekattır. İki rekatte bir selam verilerek kılınacak olan namaz on iki rekat ile bitirilir. Her rekatte Fatihadan sonra on kere ihlas okunur. Kılınma zamanı yatsı namazı kılındıktan sonra, imsak vaktine kadar ki herhangi bir vakit olabilir. Bu oniki rekat namaz bittiği zaman selamdan sonra yüz defa :

“Sübhanallahi vel hamdülillahi vela ilahe illallahü vallahü ekber vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim” duası okunur.

Ardından da yüz kere istiğfar yapılır.

Miraç Gecesinin Gündüzünde Kılınacak Namaz
Miraç gecesinin gündüzünde öğlen namazını kıldıktan sonra sonra dört rekat namaz kılınır.
Bu namazın;birinci rekatında Fatiha’ dan sonra bir kere Felak suresi, ikinci rekattan sonra bir kere Nas suresi, üçüncü rekatta üç kere Kadr suresi, dördüncü rekatta elli kere İhlas suresi okunur.

Kaynaklar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 31. Söz
2. Mübarek Aylar Günler ve Geceler
3. Üç Aylar İbadet Rehberi

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/mirac_kandili.php
——————————————————————————————
Şaban Ayının Fazileti,
Mehmet Paksu, Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları
İlâhî feyz ve bereketin yeryüzünü şenlendirdiği bu mübarek ay, mü’minler için en kârlı ve kazançlı fırsattır. Çünkü Şâban’ın değer ve kıymetini arttıran en önemli tarafı, diğer aylara göre (Ramazan hariç) yapılan her amelin ve ibadetin sevabının üç yüz kattan fazla oluşudur.(1)

Diğer vakitlerde kılınan bir rekât namazın sevabı on ise, Şaban ayında üç yüzden fazladır. Okunan her bir Kur’ân harfi için üç yüz Cennet meyvesi vardır.

Yine bu ihsan ve bağış ayı olan günlerde amel defterimizin sevap hanesine kaydettirdiğimiz ibadetler, her an şeytan ve nefsin fırlattığı gaflet, vesvese ve şüphe oklarına birer kalkan vazifesi görerek gerçek huzurumuzun kaynağı olur. Çünkü farkında olmadan veya bir anlık gaflet sonunda işlediğimiz hatâ ve kusurların keffareti olabilecek hasenat ve iyilikler en bereketli şekilde bu günlerde elde edilmektedir. Ayrıca bu ibadetler ileride hücumuna maruz kalabileceğimiz günahlar için de bir siper hüviyetini taşır.

Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam diğer aylara göre bu ayda daha çok ibadet ve taatte bulunurlardı.

“Şaban benim ayımdır.”

“Şaban günahları temizleyendir” buyurarak kadrini yüceltirdi.(2)

Receb ayı geldiği zaman da “Allahım, Receb ve Şaban (ayını) bize mübarek ve bereketli kıl” buyururdu.(3)

Böylece dua ve niyazlarında bu ayların kudsiyetini dile getirmişlerdir.

Peygamberimizin Şaban ayına gösterdiği bu hürmetin bir sebebi de devamında gelecek olan Kur’ân ayı olan Ramazan’dan dolayı idi. Hz. Enes’in rivayetine göre, Peygamberimizden sual ederler:

“Ya Resulallah, Ramazan’dan başka en faziletli oruç ayı hangi aydadır?”
Bu soruya Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam,
“Ramazan’ı tazim için (Ramazan hürmetine) Şâban’ da tutulan oruçtur” cevabını verirler.(4)

Basta Hz. Âişe Validemiz olmak üzere Sahabilerin beyanına göre Peygamberimiz bazan Şaban ayının tamamını, çok kere de çoğu günlerini oruçlu geçirirdi. Zaten diğer günler, bilhassa Pazartesi ve Perşembe günleri de oruçlu bulunan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam maddî ve manevî pekçok hikmetinden dolayı oruç ibadetini sıkça yapardı.
Bu hususta Hz. Âişe’nin (r.a.) şöyle bir rivayeti vardır:

“Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam bazı aylarda çok oruç tutardı. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç iftar etmedi sanırdık. Bazı aylarda da çok iftar ederdi. Hattâ, biz, onu bu ayda hiç oruç tutmadı derdik. Resulullahın Aleyhissalâtü Vesselam Ramazan’dan başka bir ayın orucunu tamamladığını görmedim. Şaban’daki kadar, kendisinde, çok oruçlu olduğu bir ay da görmedim”(5)

Hz. Âişe başka bir rivayetinde bu konuda şunları söyler:
“Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam senenin hiçbir ayında Şaban ayındakinden fazla oruç tutmaz ve şöyle buyururdu:
“Amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Çünkü siz bıkmadıkça, Allah da size asla bıkmış muamelesi yapmaz. Allah yanında amelin en makbulü, kişinin az da olsa devam üzere işlediği ameldir.”(6)

Yine Hz. Âişe, İbni Mâce’de geçen başka bir rivayetinde de, “O (Resul-i Ekrem) Şaban ayının tamamını oruçla geçirerek nihayet Şâban’ı Ramazan’la birleştirirdi”(7) diyerek Peygamberimizin bu ayda daha çok oruç tuttuğunu ifade etmektedir.

Bu iki rivayetten hadis âlimleri, Peygamberimizin bazı seneler Şâban’ın tamamını, bazı zamanlarda da çok günlerini oruçlu geçirdiği kanaatine varmışlardır. Zaten hadiste geçen “tamamı” mânâsına gelen “küll” kelimesi Arapçada çoğunluk mânâsında kullanılırdı.

Bir kimse bir ayın çok günlerini oruçlu geçirirse, tamamını oruçlu geçirdiği ifadesi yer alırdı.
Her iki rivayetten Şaban ayının tamamını oruçlu geçirmenin veya bir kısmında oruç tutmanın caiz olacağı hükmü çıkarılmaktadır.

Şaban ayında oruç, namaz, sadaka gibi ibadetlerin ve diğer imâni ve İslâmî hizmetlerin fazla yapılmasının bir hikmeti de, devamında gelecek olan Ramazan ayı için zihnen, bedenen ve ruhen bir hazırlık ve alışkanlığa sebep olmasıdır. Çünkü bazı insanlar, “Nasıl olsa, Ramazan gelince daha çok ibadet ederiz” diye gaflet ve tembelliğe kapılabilirler. İşte Şâban’da yapılan ibadetler bu perdeyi yırtmaktadır.

Bu hususa Peygamberimiz, Hz. Üsame bin Zeyd’in suâli üzerine işaret etmektedir. Hz. Üsame sorar:
“Yâ Resulallah, Şaban ayında tuttuğunuz kadar hiçbir ayda oruç tuttuğunuzu görmedim.”
Bunun üzerine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyururlar:
“Receb ve Ramazan ayları arasında şu Şaban ayında insanlar gafildir. Bu öyle bir aydır ki, ameller, Alemlerin Rabbine bu ayda yükseltilir. Ben oruçlu iken amellerimin yükseltilmesini severim.”(8)

Bu mübarek günleri değerlendirerek gün ve gecelerimizi manevî yönden daha çok bereketli kılarsak, bu ayın feyzinden daha fazla istifade etmiş oluruz. Bu aylarda tutulan oruç farz ve vacip olmayıp sadece sünnettir. Peygamberimize uyarak sevap ve mükâfatına nail olmak için oruç tutmaya gayret ederiz.

Cenab-ı Hak bizleri Şaban ayının nurundan ve feyzinden en azami mertebede istifade eden kullarından eylesin. Amin.

Kaynaklar

1) Şualar, s. 416.
2) Keşfü’l Hafâ. 2:9
3) Müsned, 1:259
4) Tirmizı, Zekât: 28.
5) Buhari, Savm: 51.
6) Müslim. Sıyam: 177.
7) İbni Mâce, Savm: 4.
8) Nesei, Savm: 70.

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/saban_ayi.php
——————————————————————————-

BERAT KANDİLİ, Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler

Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505)

Hadislerle Berat Kandili

– Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
“Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.

Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.

Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
—“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
—“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
—“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.

Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: “Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: “Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Bu gece secde edenlere ne mutlu”.
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece dua edenlere ne mutlu.” Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -“Bu gece, Allah’ı zikredenlere ne mutlu”.
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu.”
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Müslümanlara ne mutlu.” Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail’e sordum: “Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: “Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder.”

– Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: “Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa’ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.”

Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur.”
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil’in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?

Yıllık kader programı

İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil’e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî”nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin “bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde” olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

Berat Gecesinin özellikleri

Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü’min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: “Mübarek Gece”, “Berae Gecesi”, “Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü’min kullarına beraet yazar)”, “Rahmet Gecesi.”
“Berat, beraet” kelimesi “el-berâe” kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
“Berâet” iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü’minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah’ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah’tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka…
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Bu gece af dışı kalanlar

Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban’ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”5

“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”9

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

Berat Gecesi ibadeti

Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur’ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ’da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs’te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid’at bile olduğunu ifade eder.

Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.

Berat Gecesi Duası

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”11

Berat Duası

Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.

Berat Gecesi Namazı -I

Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.

Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh’den gelen rivayete göre:
“Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: “Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala’nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala’nın mağfiretidir.

Berat Gecesi Namazı -II

Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar…
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum’a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-“Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-“En iyisini, Allah ve Resulü bilir.” Dedim. Şöyle buyurdu:
-“Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin”?
-“Olur” dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
“Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem…”
Sonra kendisine sordum: “Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: “Sen onları öğrenebildin mi”? Bu sorusuna karşılık: “Evet” deyince, şöyle buyurdu:
“Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.”

Kaynaklar

1 Hülâsâtü’l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ.”Berat” maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve’t-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve’t-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597.

http://www.islamiyet.gen.tr/mubarek_gun_ve_geceler/berat_kandili.php
———————————————————————————–

ÜÇ AYLAR, ravda.net

Üç Aylar, kamerî aylardan Recep, Şâban ve Ramazan aylarıdır. Bu mübârek aylardan birincisi olan Receb’in mânevî değerine, Kur’an-ı Kerim’de ve sevgili Peygamberimiz’in hadis-i şeriflerinde işaret buyurulmuştur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle
buyurulur: “Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylarıdır. Bu, dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin…”(1)[/DimGray]

Bu Âyet-i Kerime’de işaret buyurulan “haram ayları”nın Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğunu Peygamberimiz (s.a.s.) şu hadis-i şerifleriyle açıklamışlardır: “Muhakkak ki zaman Allah’ın yarattığı günkü şekliyle olup akıp gitmektedir. Sene oniki aydır. Onlardan dördü haram aylardır. Bunlardan üçü peşpeşedir: Zilkade, Zilhicce, Muharrem, bir de Cemaziyelâhir ile Şâban ayları arasında olan ve Mudar Kabilesi’nin ayı Recep’tir. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) Üç Aylar hakkında şöyle buyururlar:

“Recep Allah’ın ayı, Şâban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.”(3)

“Ey Allah’ım! Recep ve Şâbanı bize mübârek kıl, bizi Ramazan’a kavuştur.”(4)

Recep ayı, gerek İslâm’dan önce, gerekse İslâm’dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslâm dini gelmeden önce bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır, herkes bu ayda kendisini emniyet ve selâmette hissederdi. İslâm güneşinin doğmasından sonra da -ilâhi hikmet ve takdir gereğince- bu aya olan hürmet devam ettirildi. Bu ay Regaib ve Mirac gibi mübârek geceler ve ilâhi tecellilerle şereflendirildi. Ülkemizde de asırlardır bir “Üç Aylar” geleneği oluşmuş Ramazan’a hazırlık bununla başlar hale gelmiştir.

Bu mübârek aylar içerisinde öyle feyizli geceler vardır ki, Yüce Allah’ın rahmet ve mağfireti bu gecelerde müminler üzerine yağmur gibi yağar. Recep ayının ilk Cuma gecesi olan Regaib kandili, Allah Teâlâ’nın kullarına bol bol bağışta bulunduğu, az ibâdetlerine karşılık çok ecir verdiği bir rağbet gecesidir. Regaib gecesi, duâların kabul olunduğu ve Allah’ın, isteyen kullarına ihsan ve ikramının bol bol olduğu bir gecedir. Regaib Kandili, Recep ayının 27. gecesindeki Mirac ve Şâban ayının 15. gecesindeki Berat Kandillerini, Ramazan ayını, Kadir Gecesini, Ramazan ve Kurban Bayramlarını müjdeleyen mübârek bir gecedir.

Recep ayı içerisinde bulunan bir başka mübârek gece de Mirac gecesidir. Mirac gecesi, Allah’ın sevgili kulu ve Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s.)’i; Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya ve oradan da göklerin ilâhî derinliklerine yükselttiği gecedir. Mirac gecesi, Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberimiz’e büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilahî vahye muhatap kıldığı, kendi âyâtını ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, mü’minlere namazın farz kılındığı ve biz müslümanlar için de ilâhî lütuflarla dolu olan mübârek bir gecedir.

Üç Ayların ikincisi olan Şâban ayı ve onun onbeşinci gecesi olan Berat gecesi de müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin, diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibâdet edilmesi adet halini almıştır. Bu gece hakkında Peygamberimiz (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. “Allah Teâlâ -rahmetiyle- Şâban’ın 15. gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından fazla kişiyi bağışlar.” (5) Diğer bir rivayete göre de Hz. Peygamber (s.a.s.); “Şâbân ayının ortasında gece ibâdet ediniz, gündüz oruç tutunuz, Allah o gece, güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, Ôyok mu benden af isteyen, onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona âfiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle! der.” (6) buyurmuştur. [/I]

Bir kısım alimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan, Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin; Hicret’in ikinci yılında Berat gecesinde vukû bulduğunu kabul etmeleri de bu geceye ayrı bir önem kazandırmıştır. Bu rivayetlerle, Hz. Peygamber’in Şâban ayına ve özellikle bu ayın onbeşinci gecesine ayrı bir önem vererek, onu ihyâ ettiğine dair diğer rivayetleri gözönüne alan İslâm bilginleri, bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevâba vesile olacağını söylemişlerdir.(7)

ÜçAylar’ın sonuncusu olan Ramazan ayı ve onda bulunan Kadir Gecesi’nin ise dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Ramazan ayı, hayır ayı, yoksullara ve düşkünlere yardım ayı ve bütün anlamıyla Kur’an ayıdır. Ramazan’ın diriltici özelliği, bütün insanlığı huzura ve saâdete kavuşturmak için yeryüzüne gönderilen Kur’an-ı Kerim’in bu ayda inmeye başlamasında(8), bin aydan, yani seksen küsur yıllık bir ömürden daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin(9) bu ay içerisinde bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Ayrıca, İslâm’ın beş esasından biri olan oruç, bu aya tahsis edilmiştir. Ramazan
ayının, günahkâr kullar için, yeniden kendine gelme, canlanıp ayağa kalkma ve şeytanın vurduğu prangayı koparma fırsatı verdiğini de Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle belirtir: “Ramazan ayı gelince cennet kapıları ardına kadar açılır, cehennem kapıları
kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.”(10)

Böylece Ramazan ayı, diğer aylar içinde bir başka aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hayatımızın kazandığı ve kazanacağı yeni boyutların filizleneceği önemli bir devredir. İnsanî ve sosyal ilişkilerimizin daha güzel bir hüviyet kazanacağı bir zaman dilimidir.

Halk arasında “Üç Aylar” diye adlandırılan Recep, Şâban ve Ramazan ayları, Yüce Allah’ın ruhumuza ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir. Yapılan dileklerin dalga dalga Allah’a ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günahları silip yokettiği kandiller geçididir. Melekî olduğu kadar şeytânî özelliklere de sahip, günah işlemeye müsait bulunan insanın, günahlarından temizlenmesi için, Üç Aylar bir fırsattır.

Kısaca Üç Aylar, günahlardan arınma, sevaplarla bezenme mevsimidir. Ramazandan önce oruçla buluşanlar, Cuma Namazına koşanlar, namaza başlayanlar, ibadetlerini ziyâdeleştirenler, tevbe ile Allah’a çok yaklaşanlar…gibi manevî kazanç elde edenlerin çokça görüldüğü anlardır Üç Aylar

Üç Aylar geçmişin muhasebesini yaparak, geleceğe azim ve enerji dolu bir şevkle atılmak için iyi bir imkandır. Hayatımızda adeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesile olan mübârek Üç Aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır.

İnsanoğlu, yaşadığı günlerde farklılıklar olmazsa, belli alışkanlıklarıyla hayatını sürdürür. Fakat alışkanlıklarının dışında ve farklı durumlarla karşılaşırsa kendine bir çeki düzen verir. İşte idrak ettiğimiz Üç Aylar ve bu aylar içerisinde bulunan mübârek
geceler, müslümanların hayatındaki mûtad gün ve geceler arasında fazlasıyla sevap kazanacağı kıymetli zaman dilimidir.
Unutulmamalıdır ki, insan bu dünyada nasıl yaşamışsa, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna, dünyada işledikleriyle birlikte varacaktır. Götürdükleri iyi ise sevinip mesrûr olacak, kötü ise pişmanlık duyarak mahcûp olacaktır. Ancak bu mahcûbiyetin orada faydası da olmayacaktır.

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına bir baksın; Allah’tan sakının, çünkü Allah, işlediklerinizden haberdârdır.”(11)

Mübârek Üç Aylar, Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize ve gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır.
Aramızdaki çekişmeleri, tefrika ve ihtilâfları, şahsî menfaat hesaplarını ve basit düşünce farklılıklarını bertaraf etmeli; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ve Yüce Dinimizin bizden ısrarla istediği; barış, hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesini, insânî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesini sağlamalıdır.

1- Tevbe, 36.
2- Buharî, Tefsir, Sûre, 8,9, Bed’ül- Halk, 2, Meğâzî, 77, Edâhî, 5, Tevhîd, 24; Müslim, Kasame, 29, Ebû Dâvûd, Menâsik, 67, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 5, s. 37, 73.
3- Aclûnî, Keşf’ül-Hafâ, c.1, s. 423, Hadis No: 1358.
4- Ahmed b. Hanbel; Müsned, c. 1 s. 259, Keşf’ül-Hafâ, c.1 s. 186, Hadis No: 554.
5- Tirmizî; Savm, 39, İbn-i Mâce,İkâme, 191, Hadis No: 1389.
6- İbn-i Mâce, İkâme, 191, Hadis No: 1388.7-T.D.V. İslâm Ansiklopedisi “Berat Gecesi” Maddesi, c. 5, s. 475, 476.
8- Bakara, 185.
9- Kadir, 3.
10-Buhârî, Savm, 5, Müslim, Sıyam, 1-2.
11-Haşr, 18.

http://dinibilgiler.ravda.net/include.php?path=content/content.php&contentid=8
————————————————————————

REGAİB KANDİLİ

Recep ayının ilk cuma gecesine “Leyle-i Regâib” denir. Bu gece, İslâm’ın mübarek gecelerinden biri olup bütün İslâm dünyasında kutlanır.

Kelime olarak regâib, “ragibe”nin çoğuludur. Ragibe; nefis, Kıymetli, değerli, ihsan gibi mânâlara gelir. Buna göre Leyle-i Regâib denilince “Çok lütuf ve ihsanla dolu, kıymeti ve değeri büyük, iyi değerlendirilmesi gereken gece” anlaşılır. İslâm âlimlerinin açıklamalarına göre bu gecede Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz birtakım fi’li tecellilere, nurani mevhibelere erişmiş, bu sebeple Cenâb-ı Hakk’a şükür için on iki rekât namaz kılmıştır.
Halk arasında “Bu gece, Amine Hatun’un Peygamberimiz’e hamile kaldığı gecedir” tarzında yanlış bir kanaat yaygındır. Esasen Peygamber Efendimiz’in doğum tarihi böyle bir kanaati doğrulamamaktadır. Şu kadar var ki Âmine Hatun, Rasul-i Ekrem Efendimiz’e hâmile olduğuna, bu gece muttali olmuş olabilir. Halk arasında yaygın olan kanaatin böyle yorumlanması daha uygun olmalıdır. Yine de doğrusunu Allah bilir.

Manen Bereketli Gece:

Kelime olarak düşünülünce bile, adı üstünde anlaşılıyor ki, bu gece, mânevi açıdan çok bereketli, bu sebeple de Müslümanlarca iyi değerlendirilmesi gereken gecelerden biridir. Bu gecenin bir hususiyeti de “Mübarek Ramazan Ayı”nın ilk habercilerinden olmasıdır. “Receb, Şaban ve Ramazan” aylan peşpeşe olup, Müslümanlar bu aylar ve günlerde daha kontrollü davranmak durumundadırlar. Receb’in ilk cuma gecesiyle giren bu kandil, Müslümanlar’a ilk hatırlatmayı yapmakta ve hâl diliyle “iki ay sonra Ramazan ayı gelecek, ona hazır olunuz, onu karşılayınız, on bir ayın sultanına hoş geldin ey mübarek Ramazan diyebilmenin mânevi gayretine şimdiden girişiniz!…” demektedir.

Bu Geceyi Nasıl Değerlendirmeli?

Mümkünse sıhhati yerinde olan Müslümanlar bu gece yatsı ve sabah namazını camiye giderek cemaatle eda etmeli, mahalle ahâlisi ile bütünleşmeli büyüme çağındaki çocuklarını da camiye götürmeli, onlara gece hakkında bilgi vermeli, minarelerde yanan kandillerin mânâsından bahsetmeli, beraberce va’z-ü nasihat dinlemeli, Kur’ân-ı Kerim okumalı, okuyanları dinlemeli, aile yakınlarıyla bir araya gelip gecenin mânâ ve önemiyle ilgili olarak dini sohbette bulunmalı, geçmiş namazlarını kaza etmeli, kazası yoksa nafile kılmalı, dinimizin ve milletimizin bekası için dua etmeli, günahlara tevbe etmeli; milli birliğimizin, ilâhi bir sıyanetle korunması için bütün samimiyetle Allah’a yalvarmalıdır.

Mİ’RAC KANDİLİ

Mi’rac gecesi, Receb-i Şerifin yirmi yedinci gecesidir. Bu olay Kur’ân-ı Kerim’de “İsrâ” kelimesiyle anılmıştır (Bk. İsrâ, 17/1). İsrâ, sözlükte. “Geceleyin yürüme” anlamına gelir. Bu büyük hâdise geceleyin meydana geldiği için ona İsrâ denilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de bu adı taşıyan bir sure vardır. Mi’rac ise “Uruc” kökünden türemiştir. Bu kelimenin sözlükteki anlamı: “Yükseğe çıkmak”tır. Peygamber Efendimiz (sav) mi’raca erdirildikten sonra insanlara anlatırken “Göğe çıkarıldım” ifâdesini kullandıklarından bu hâdiseye “Mi’râc-ı Nebi” denilmiştir (Ayrıntılı bilgi için bk. Hüseyin Algül, İslâm Tarihi, İslâm Tarihi İstanbul 1986, I, 244 vd.).

Hak Teâlâ Hazretleri ilâhi mükâfatla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ilâhi mükâfatlara eriştirilen Peygamberler —hepimiz biliyoruz ki— daima sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Yine biliyoruz ki, son Peygamber -Efendimiz Hazretleri de- çeşitli sıkıntılarla karşılaşmış, fakat hepsine göğüs germiştir. İşte Cenâb-ı Hakk, İslâm’ın tebliği uğrunda her fedakârlığa katlanan sevgili Habib’ini Mi’rac’la mükafatlandırmıştır. Mi’rac, kuvvetli görüşe göre, Medineye hicretten önceki bir buçuk yıl içinde, Receb-i Şerifin yirmi yedinci gecesinde cereyan etmiş ve gerek Sevgili Peygamberimiz, gerekse Ashab için büyük teselli kaynağı olmuştur.

Mi’râc-ı Nebî

Peygamber Efendimiz, Kâ’be’nin yanındaki Hatim’de yatmış, uyurla uyanık arasında (yakaza âlemi) iken veya Ümmihâni bint-i Ebi Tâlib’in evinde iken Cebrail (as) geldi, göğsünü yarıp zemzemle yıkadı, hikmetle doldurdu. “Burak” adlı binite bindirilip Cebrail ile, Mekke’deki Mescidü’l Haram’dan Kudüs’teki Mescidü’l-Aksâ’ya gidildi.

Orada bütün peygamberlerle namaz kılındı. Sonra yüksek makamlara çıkılacak bir mi’rac, bir mânevi asansör kuruldu, gök katlan açıldı; birinci katta Hz. Adem’le, ikinci katta Hz. İsa ve Hz. Yahya ile, Üçüncü katta Hz. Yusuf ile, dördüncü katta Hz. İdris ile, beşinci katta Hz. Harun ile, altıncı katta Hz. Mûsa ile ve yedinci katta Hz. İbrahim ile görüşüldü. Sonra Sidre-i Müntehâ sahası açıldı ve Beyt-i Ma’mur gösterildi. Daha sonra beş vakit namaz farz kılındı. Cebrail Aleyhisselâm Sidre’den öteye geçemedi. Peygamber Efendimiz oradan Kurb-i Zât’a “‘Refref” adlı özel bir binite bindirilerek götürüldü, ve Cenâb-ı Hakk’a ok yayının iki ucu kadar, hatta daha da fazla yaklaştırıldı. Nice sırlara eriştirildi, vahye mazhar kılındı; Cenâb-ı Hakk’la, mekândan münezzeh olarak tekellüm vuku buldu ve tekrar Refref ile Sidre’ye döndürüldü. Peygamberimiz (sav) orada Cebrail Aleyhisselâmı asıl şekliyle gördü. Daha evvel de ilk vahye mazhar olduğunda Hira’da asıl şekliyle görmüştü.
Her peygambere ayrı derecelerde mi’rac nasip olmuşsa da bir yayın iki ucu kadar Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırılmak makamı ancak Peygamber Efendimiz’e nasip olmuştur. “Araları iki yay aralığı kadar belki daha yakın oldu” âyeti buna işaret etmektedir (Necm, 53/9).

Hâdisenin Tepkisi:

Peygamber Efendimiz, gördüklerini Mekkeli’lere anlattığında müşrikler inanmamışlar ve O’na Kudüs hakkında sorular sormuşlar, Peygamberimiz (asv) onların sorularına —Cenâb-ı Hakk’ın göstermesi ve bildirmesiyle— doğru cevaplar vermiş; o zaman yolda gelmekte olan bir kervanın nerede olduğunu sormuşlar, Peygamber Efendimiz onu da doğru olarak cevaplandırmış, kervan geldiğinde kervandakilerin verdiği cevapla Efendimiz Hazretleri’ninki birbirine uygun düşmüştü. Fakat bütün gerçeklere rağmen müşrikler yine de inanmaktan kaçınmışlardı. Çünkü şirkin gözü kördü. Hz. Ebu Bekir ve öteki Müslümanlar ise işitir işitmez tasdik etmişler, sadakatle inanmışlardı.

Mi’rac gecesi Sidre’de Peygamberimiz’e pek çok ilâhi bahşiş verildi, ümmet-i Muhammed içinde “Allah’a ortak koşmayanların Cennet’e gireceği” va’dolundu. Beş vakit namaz farz kılındı.
Bu Gece Müslümanlar için indirilen Hükümler:

İsrâ Suresi’nin 22-39 âyetlerinde Müslümanlar’a 12 esas bu gece bildirilmiştir:
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ana-babaya iyi davranın. Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını verin. Cimri ve israfçı olmayın. Evlâtlarınızı yoksulluk korkusu ile öldürmeyin. Fuhuş ve zinaya yaklaşmayın. Cana kıymayın. Yetimin malına doğru olmayan bir surette yaklaşmayın (Yetimin malını haksızlıkla yemeyin). Ahdi yerine getirin (Verilen sözü tutun), ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat edin. Hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyin ardına düşmeyin. Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümeyin, büyüklük taslamayın.”

Bu Geceyi Şânına Uygun Olarak Değerlendirelim!

Bu gecenin büyüklüğü hakkında ne kadar şey söylense ve yazılsa yine de tam mânâsı ile ifâde olunamaz; bu gecenin şânını, şerefini, feyzini, bereketini, büyüklüğünü kalem yazmaktan ve dil tarif etmekten âcizdir. Bu sebeple Müslümanlar için bu gece, hayatlarında ilâhî armağanlara erişmek için karşılarına çıkan fırsatların en önemlileri arasındadır. Bu geceyi zikr-ü tefekkürle, ibadetle, Kur’ân okuyup dinlemekle ve Rasulüllâh’a salavât ile değerlendirelim! Ayrıca bu gece on iki rekât namazın kılınması iyi görülmüştür. Her rekâtında fatiha ile başka bir sure okunarak iki rekâtta selâm vermeli, sonra yüz kere “Sübhânellâhi velhamdülillâhi velâ ilahe illallâhü vellâhü Ekber” demeli, bunun peşinden yüz kere istiğfar ederek, yüz kere de salat-ü selam okumalıdır. Bu gece bütün Müslümanlar için dua etmeyi de unutmamalı.

Hüseyin Algül
————————

BERAT GECESİ

Mübarek üç aylardan Şa’ban ayının on beşinci gecesi (18 Eylül 2005 Pazar) her yıl, biz müslümanlar tarafından mânevi bir coşkunlukla kutlanmaktadır. Çünkü bu gece, ifâde ettiği anlam ve taşıdığı değer itibariyle çok mübarek olan Berat Gecesi’dir.

Bu gece İslâm Alimleri tarafından “Mübarek, Berâet, Sak (Berat, Ferman, Rahmet)” gibi isimlerle anılagelmiştir. Bereketli, manen verimli, feyizli ve kutlu bir gece olduğu için “Mübarek”; iyi değerlendirildiği takdirde günahlardan arınma ve suçlardan temize çıkma imkânı Hakk Teâla tarafından Müslümanlar’a ihsan edildiği için “Beraat”; şânına uygun ameller yapıldığı takdirde Yüce Mevlâ’nın seçip beğendiği kullar arasına ayrıldığı için “Sak (Berat)”; esirgeyen, bağışlayan Cenâb-ı Hakk’ in ihsanına erişildiği için de “Rahmet” isimleri verilmiştir. Her bakımdan bereket dolu olan bu gece memleketimizde; “Berat Gecesi—Berat Kandili” terimleriyle anılmakta ve kutlanmaktadır.

Bu Gecenin Anlam ve önemi:

Hakk Teâla Hazretleri Kur’ân-ı Kerim’in de Duhan Suresi’nin 1-3 âyetlerinde şöyle buyurmaktadır: “(Helâl ve haramı ve başka hükümleri) açıkça bildiren bu kitaba yemin ederim ki, hakikat biz onu mübarek bir gecede indirdik. Hakikat biz (O’nunla kâfirlerin uğrayacakları azabı) haber vericileriz. (O öyle bir gecedir ki,) her hikmetli iş, nezdimizden bir emir ile o zaman ayrılır”. Âyette geçen “Mübarek gece”yi bazı müfessirler “Kadir Gecesi”, bazıları da “Berat Gecesi” olarak yorumlamışlardır. Diğer bazı müfessirler ise iki görüşü şöyle birleştirmişlerdir: “Gecenin mübarek oluşu Kur’ân-ı Kerim’in indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim Şa’ban’ın on beşinci gecesinde (Yani Berat Gecesinde) bir defada dünya semâsına indirilmiş. Kadir Gecesi’nde ise görevli kâtipler tarafından istinsahına ve Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’e Cebrail Aleyhisselâm aracılığı ile kısım kısım indirilmeye başlanmıştır. Bu sebeple buradaki mübarek geceden Berat Gecesi’nin de kastolunmuş olması Kur’ân-ı Kerim’in Kadir Gecesi’nde indirilmeye başlandığına zıt düşmez”… (Bu ayetlerin tefsiri için bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4293-4297).

Bu Gecede Mevcut Olan Beş Haslet ve Şefaat Meselesi:

İslâm kaynaklarında bu gecede beş hasletin varlığından bahsolunur:

1. Her önemli işin o gecede hikmetli bir şekilde ayırımı ve seçimi yapılır.
2. O gecede yapılan ibâdetin (Kılınan namazların, okunan Kur’ân’ın, yapılan dua ve zikirlerin tevbe ve istiğfarların), gündüzünde tutulan orucun fazileti çok büyüktür.
3. İlâhî ihsan, feyiz ve bereketle dopdolu bir gecedir.
4. Mağfiret (Bağışlama) geçeğidir.
5. Bu gece Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz’e şefaatin tamamı verilmiştir. Şöyle ki, Rasul-i Ekrem Efendimiz Şa’ban’ın 13. gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, üçte biri verilmiş; 14. gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş; 15. gecesi (Berat Gecesi) tekrar istemiş ve bu gece şefaatin tamamı verilmiştir.
Şa’ban’ın on beşinci gecesi ile ilgili şu hadisi de nakledelim:
Efendimiz buyurur ki: “Şa’ban ayının yarısı oldu mu, o geceyi ibadetle ihya edin. Gündüzünde de oruç tutun. Çünkü Allah Teâla o akşam, gurup vakti dünyâ semâsına tecelli eder ve “İstiğfar eden var mı ki, affedeyim. Rızık isteyen var mı ki, ona rızık vereyim. Hastalığa uğramış var mı ki, ona âfiyet vereyim. Varmı ki, varmı ki”, diyerek sabaha kadar devam eder” (et-Tâc, (Bekir Sadak Tercümesi), II, 154, İbn Mâce rivâveti.).

Müslümanlar İçin önemli Bir Fırsat:

Görüldüğü gibi Hakk Teâla Hazretleri; kendi dergâhına boyun eğen, suçlarından tevbe ederek secdeye kapanan, hatalarına göz yaşı döken her kulunu affedeceğini; bereketi, feyzi, ihsanı ile Berat Gecesi’ni şenlendireceğini açıkça ilân buyuruyor. Kullarını huzur-ı ilâhisinde nefs muhasebesine çağırıyor, öte yandan Peygamber Efendimiz, ümmetine şefaat için Cenâb-ı Hakk’a yalvarmış ve kendisine “Şefâat-ı tâmme” verilmiştir, ümmetine fayda sağlamaya düşkün, ümmetinin acıları ile ağlayan o mübarek Peygamber elini açmış: “Yok mu şefaatimden istifâde etmek isteyen?” derken, bu davete “Hayır” demek doğru olur mu? Bir İslâm âliminin benzetmesiyle: “Bu şefaatten mahrum olanlar: Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden, devenin ürküp kaçtığı gibi kaçanlar “dır. İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre: “Büyücüler, kindarlar, içkiye düşkün olanlar, ana-babasını incitenler, zina etmekte ısrar edenler” bu gecenin bağışından, bereketinden ve şefâatından yararlanamazlar. Müslümanlar genellikle bu gecenin feyzinden nasibini alırken bir kısım insanların bundan mahrum kalmaması için, içini dışını tasfiyeye tabi tutması, kendini hesaba çekmesi ve bu geceyi fırsat bilerek kalbini-zihnini bütün kötülüklerden arındırmaya yönelmesi gerekir. Bu gece “Artık ben günâh yığınına batmışım, benim için kurtuluş umudu kalmadı” diyenler için de bir fırsattır. Bunlar da bu gecede Hakk’ın dergâhına yüz sürsünler, camilere koşarak cemâate karışsınlar, ibâdet etsinler, Kur’ân dinlesinler, dua etsinler, ilâhî bağışa erişmek için yalvarıp yakarsınlar, kendilerini bu gecenin mânevi havasına bıraksınlar; göreceklerdir ki, sabaha; kindarlıktan, iftiradan, dedikodudan, ana-babalarını incitmekten, sarhoşluktan, kumardan, zinadan kısaca her çeşit hileden, yalandan, dolandan uzaklaşmaya azmetmiş, and vermiş, irade sahibi ve kararlı bir insan olarak ulaşacaklardır.

Hüseyin Algül
———————

KADİR GECESİ

Nebiyyi Muhterem (sav) tarafından Ramazan’ın yirmisinden sonraki gecelerde aranması tavsiye edilen Kadir Gecesi, öteden beri yirmi yedinci gecesi kabul edilerek kutlana gelmiştir. Bu konuda Rasûl-ü Ekrem (sav)’den bazı hadisler nakledelim. Efendimiz buyurur ki:

“İçinizden bazı insanların rüyasında Kadir Gecesi ilk yedide gösterildi. Yine içinizden bazı kimselere de son yedide gösterildi. Siz onu son onda arayın” (Müslim, Siyam, 208).

“… Siz onu son ondaki tek gecelerde arayın …”(Müslim, Siyam, 212).

Bu konuda en kapsamlı rivayetlerden biri Ashâb-ı Kiram’dan Ebû Said El-Hudrî Hazretleri’nin rivayetidir. Bu zât şöyle nakleder:

– Rasûlüllah (sav) Ramazan’da ilk on günde itikaf etti. Sonra ortadaki on günde keçeden yapılmış bir Türk çadırına itikaf etti. Çadırın kapısı yerinde bir hasır bulunuyordu. Rasûlüllah bu hasırı eliyle aldı, çadırın bir tarafına koydu. Sonra başını dışarı çıkardı. Mescidde bulunan insanlara hitâb etmeye başladı. Halk ona yaklaştı. O da kendilerine hitaben: “Ben şu Kadir Gecesi’ni arayarak ilk on günde itikaf etmiştim. Sonra ortadaki on günde itikafa devam ettim. Sonra bana melek geldi ve “Kadir Gecesi son on gündedir”, dedi. Benimle beraber itikafta bulunanlar dilerlerse son on günde de itikaf etsinler” buyurdu. O insanlar da Rasûlüllah ile beraber itikaf eylediler. Rasûlüllah (sav) şöyle dedi: “Bana Kadir Gecesi tek gecede gösterildi…” (Müslim, Siyam, 215)

Ashâb-ı Kiram’dan Ubeyy b. Kâ’b Hazretleri, kardeşinin, Kadir Gecesinin yirmi yedinci geceye rastladığını, Peygamber Aleyhisselâm’ın o günün alâmetlerine dair verdiği bilgilere dayanarak tespit ettiğini söyler (Müslim, Siyam, 220).

İslâm kaynaklarında yer alan bilgiye göre Kadir Gecesi’nden başka “Cuma günü içinde icabet saati, beş vakit içinde sâlât-i vustâ, ilâhi isimler arasında İsm-i Azam, bütün tâat ve ibâdetler içinde rızây-ı ilâhî, zaman içinde kıyamet, hayat içinde ölüm” gizlenmiştir. Bunun gayesi, mü’minleri Allah’a karşı olan kutsi vazifelerinde sürekli bir hassasiyet içinde bulundurmaktır.

“Kadir” kelimesi İslâm Âlimleri tarafından üç şekilde yorumlanmıştır:

1. Hüküm gecesi demektir. Buna göre, Kadir Gecesi demek: Takdîr-i ilâhi’de hükmolunmuş işlerin, yahut birçok işlere hükmeden muhkem emirlerin ayırdedildiği gece anlaşılır. Buradaki takdir’den maksat, ezeli hükmün açığa çıkmasıdır.

2. “Şeref ve azamet” anlamına gelir. Buna göre Kadir Gecesi demek: Şeref ve azamet gecesi, yani “çok şerefli ve çok değerli bîr gece” demektir.

3. “Tazyik” anlamına gelir. Buna göre “Tazyik gecesi” demek olur. Zira denilmiştir ki, o gece inen meleklere yeryüzü dar gelir. İslâm Âlimlerine göre tazyikten maksat “Sonunda büyük hayırların gerçekleşeceği değerli işlerin ortaya çıkmasıdır. Hatırlanacağı üzere Kur’ân’ın, Efendimiz Hazretlerine ilk vahyi Cebrail Aleyhisselâm’ın tazyiki ile başlamıştı” (Ayrıntılı İzah için bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, IX, 5969 vd.d.).

Kadr Sûresi’nin Meali

‘Kadr’ kelimesi Cenâb-ı Hakk tarafından Yüce Kitâb’ımızda hususi bir sûreye ad olarak verilmiştir ki, meali şöyledir: “Gerçek Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin (o büyük fazl-ü şerefini) sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. O’nda melekler ve Ruh Rablerinin izniyle her bir iş için iner de iner. O gece tan yeri ağarıncaya kadar bir selâmdır” (Kadr, 97/1-5).

Bin Aydan Hayırlı Gece

Yukarıda mealini verdiğimiz surede Kadir Gecesi’nin, “îçinde kadir olmayan bin aydan hayırlı” olduğu bildirilmektedir. Bu ilâhî müjde hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kuvvette ve netliktedir. Dolayısıyle bu durum Kadir Gecesi’nin yüksek faziletine en parlak ve en kuvvetli delildir. Bu konuda şu haberi de nakledelim: Fahr-i Kâinat Efendimiz’e kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu; yahut Allah’ın dilediği kadar olduğu gösterildi. Peygamber (sav) bunu görünce kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu. Uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri sâlih amelleri işleyemezler diye düşündü. Bunun üzerine Allah Teâla O’na, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’ni ihsan etti (et-Tâc, II, 135, İmam Mâlik rivayeti.).

Kur’ân-ı Kerim’in inzal Olunduğu Gece

Bu gecenin kıymeti saymakla tükenmeyecek ölçüye ulaşmaktadır. Mübarek Kadir Gecesi’nin ölçüye sığmaz faziletlerinin bir kaynağı da bu gecede Kur’ân’ın Peygamberimiz’e indirilmeye başlanmasıdır. Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimiz’e Cenâb-ı Hakk tarafından verilmiş ebedi bir mucizedir. Kur’ân’ın eşsizliği, mucizeliği kıyamete kadar devam edecektir.

İnsan yüreği Kur’ân’la şenlenir, kalbi Kur’ân’ın ince ve yüksek mânâları ile kuvvetlenir, zekâsı keskinleşir. Kur’ân’dan nasibi olmayan bir insanın kalbi harabeye dönmüş bir eve benzer, O halde Kur’ân’ı sevelim, okuyalım, okutalım, okuyanı dinleyelim; öğrenilmesini, okutulmasını teşvik edelim. Ayrıca Kur’ân âyetlerinin derin mânâ ve inceliklerini de öğrenmeye çalışalım, bu konuyu iyi bilenlerden dinleyelim!

Bu Geceyi Nasıl Değerlendirelim?

Gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru sevgili Peygamberimiz: “Kim Kadir Gecesi’ni sevabına inanarak içtenlikle ihya ederse, geçmiş günahları yarğılanır” buyurmuştur. (Riyâzü’s-Sâlihin, II, 464, Buhâri-Müslim) Bu mübarek geceyi lâyık-ı veçhile değerlendirmelerine yardımcı olur ümidiyle okuyuculara birkaç hususu belirtmek isterim:

1. Bu gece ibâdet edilmeli, geçmiş namazlar kaza edilmeli, geçmiş namazı olmayanlar nafile kılmalı.

2. Kur’ân-ı Kerim okunmalı, okuyanlar dinlenmeli, Kur’ân-ı Kerim’e sevgi ve bağlılıklar tazelenmeli.

3. Peygamberimiz’e salât-ü selâm getirmeli, O’nun şefaatini ümid etmeli, onun ümmetinden olmanın şuuruna ermeli.

4. Vâz-ü nasihat dinlemeli, kalbi istilâ etmiş olan gaflet sisleri dağıtılmalı.

5. Gecenin önemine dair veya diğer mühim dini konularda sohbet yapılmalı. Zira sohbet, ülfet, dostluk ve muhabbet, birlik ve beraberliğin kuvvetlenmesine vesiledir.

6. Tevbe ve istiğfar yapılmalı, ciddi bir nefs muhasebesi ile hatalardan dönmeye azmedilmeli, hayra yönelme istikâmetinde irâdeler kuvvetlendirilmelidir.

7. Zikir yapılmalı, tefekkür edilmeli. Zira Allah Teâlâ’nın zikriyle kalbler itminan bulur. Cenabı Hakk’ın sonsuz kudretiyle yoktan var ettiği kâinatın inceliklerini tefekkürle gönüllerde iman kuvvetlenir.
8. Bol bol dua yapılmalı. Zira dua, kulları, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran en ulvi vâsıtadır. Peygamber Efendimiz’in, şu duayı bu gece çok çok okuduğunu kaynaklar naklederler: “Allahümme inneke afüvvün tuhibbü’l-afve fa’fü anni: ALLAH’ İM! SEN AFFEDÎCÎSÎN, AFFETMEYİ SEVERSİN, BENi DE AFFET!”

9. Kadir Gecesi’nin gündüzünü de tıpkı gecesi gibi değerlendirmek büyük sevaptır. Böyle yapılırsa mübarek gecenin ruhlara aktardığı mânevi ışığın izleri Müslümanlar’ın kalblerinde derinden hissedilecektir.

10. Bu gece’nin hürmetine, Rabb’imizden bütün müslümanların bağışlanmalarını dilemeliyiz. Kadir gecesinin hayırlara vesile olmasını, kardeşlim ve sevgi-saygı bağlarını kuvvetlendirmesini, İslâm âleminin birliğine vesile olmasını niyaz etmeliyiz.

http://www.damlalar.org/ucaylarveramazan/ucaylarveramazan.htm
———————————————————————————

Üç Aylar Orucu, Vecdi Akyüz

Üç aylarda ve mübarek günlerde dinî duyarlılık yoğun ve yüksek olduğundan, bu kutlu zaman dilimleri, daha çok ibadet etme isteği uyandırmaktadır. Ama üç aylar denince, akla ilk olarak gelen şeylerden birisi, bu aylarda oruç tutmaktır. Özellikle ülkemizde, üç aylarda ve bu ayların içindeki kutlu gecelerin gündüzlerinde oruç tutulması, çok yaygındır. Bu aylarda tutulan oruçların dinî yönlerini incelemeye çalışalım.

Aylık Oruçlar

Hz. Peygamber (s.a.), her ay üç gün oruç tutardı. (Müslim, sıyâm,194; Ebu Davud, savm, 70) Bu üç günü, bazen ayın başına, bazen ortasına (eyyâm-ı bîd:kamerî ayların 13, 14 ve 15./dolunay geceleri), bazen da sonuna rastlatırdı. (Tirmizî, Şemâil, 51) Özellikle dolunay günlerinde oruç tutmayı tavsiye ettiği nakledilir. (Buharî, savm, 56, 58; Müslim, sıyâm, 181-182) Hatta, bu günlerde orucu emrettiği ve faziletini belirttiği olmuştur: Abdullah İbnu el-Kaysî, babasından anlatıyor: Resulullah (s.a.), bize eyyam-ı bi’z’de yani ayın onüç, ondört ve onbeşinci günlerinde oruç tutmamızı emrederdi ve ‘Bunlar yıl orucu vaziyetindedir’ derdi.” (Ebu Dâvud, savm 68; Nesâi, savm 83) Bu hadislere dayanarak, her ay üç gün oruç tutmak, nafile oruçlar arasında sayılmıştır.

Ramazan’dan sonra en sevaplı nafile oruçlar, Recep ve Şaban aylarında tutulan oruçlardır.

Recep Orucu

Hz. Peygamber (s.a.), Receb-i Şerif ayında çok sık oruç tutmuştur. İbnu Abbâs (r.a.), şöyle demiştir: Resulullah (s.a.) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz, “(Gâliba). hiç yemeyecek (ayın her gününde tutacak)” derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi ki biz; “(Galiba) hiç tutmayacak” derdik.” (Buharî, savm 53; Müslim, sıyâm 179, no:1157; Ebu Davud, savm 55, no:2430)

Şaban Orucu

Hz. Peygamber’in (s.a.), Ramazan ayı dışında en çok nafile oruç tuttuğu ay, Şaban-ı Muazzam ayıdır. Hz. Ayşe (r. a.) anlatıyor: “Resulullah (s.a.) (bazan) oruca öyle devam ederdi ki, ‘(Bu ay) hiç yemeyecek’ derdik. Bazan da öyle devamlı yerdi ki, ‘(Bu ay) hiç tutmayacak’ derdik. Ben, onun Ramazan dışında bir ayı tam olarak tuttuğunu görmedim. Herhangi bir ayda, Şâban ayında tuttuğundan daha fazla tuttuğunu da görmedim.” (Buharî, savm 52; Müslim, sıyâm, 34, 175)

Başka bir rivayete göre ise, Hz. Peygamber’in (s.a.) Şaban ayının tamamını oruçlu geçirdiği olmuştur. Ümmü Seleme (r. a.) , şöyle anlatıyor: “Ben, Resulullah’ın (s.a.) Şâban ve Ramazan dışında iki ayı peşpeşe tam olarak oruçla geçirdiğini görmedim.” (Tirmizi, savm 37; Ebu Dâvud, savm 11; Nesâi, savm 70)

Şaban ayındaki orucun faziletini, Hz. Peygamber (s.a.) önemle belirtmiştir. Hz. Üsâme (r. a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü dedim, Şâban ayında tuttuğun kadar başka aylarda oruç tuttuğunu göremiyorum (sebebi nedir?)” diye sordum. Şu cevabı verdi: “Bu, Recep ile Ramazan arasında insanların gaflet ettikleri bir aydır. Halbuki o, amellerin Rabbülâlemin’e yükseltildiği bir aydır. Ben, oruçlu olduğum halde amelimin yükseltilmesini isterim.” (Nesâi, Savm 70. Benzeri için bk. Tirmizî, Şemâil, 50-51)

Pazartesi-Perşembe oruçları ile her ay üç gün şeklinde tutulagelen mutat oruçlar dışında, özellikle Şaban ayının ikinci yarısında oruç tutmak, bazı bilginlerce mekruh görülmüştür; Şafiîler ise, bu orucu haram saymıştır. Çünkü, “Şaban’ın yarısından sonra, Ramazan gelinceye kadar oruç yoktur” (Ebu Davud, savm, 12; Tirmizî, savm, 38) şeklinde hadis vardır.

Üç ayların tamamını oruçlu geçirmek ise, Hz.Peygamber’in (s.a.) uygulamaları arasında sayılmamıştır. Ramazan-ı Mübarek, zaten farz olan orucun tutulduğu aydır. Üç ayların Ramazan’dan önceki iki ayda tutulan oruçların bir amacı da Ramazan’a ve oruca ruhen hazırlıktır.

http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/agustos/09/vecdiakyuz.html

Üç Ayların Gelişi, fgülen, Sızıntı, Nisan 1992, Cilt 14, Sayı 159

Ramazan öncüsü, hayırla, bereketle gelen aylar; sessiz, sâkin; fakat dolu dolu bir feyzin taşıp bütün gönülleri saracağı mübarek günlerin ufukta olduğunun emareleri ve işaretleri gibidirler. Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle ramazan sath-ı mâiline girdiğini duyar, yaşar ve birkaç adım ileride kendini bekleyen bir bereket ayını olabildiğince değerlendirebilmek için şimdiden, sesi-soluğu ve sergileyeceği kulluğu itibariyle bütün duygularını bir kere daha gözden geçirir.. sanki gözleri henüz uykudan uyanmamış ve yapılacak iş, seslendirilecek mevzû ile konsantrasyon sağlanamamış da, bir kısım mırıltı ve sayıklamalarla, bu büyük iş ve kudsî teveccühün mûsikisini bulma, ritmini yakalama gayretini gösteriyor gibi olur.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10155.html
———————————————————————-

Üç Ayların Özelliği, Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10174.html
——————————————————————————————————————

Üç Aylarda Manevi Atmosfer, Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.
Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalp gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi’nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10172.html
—————————————————————————————————————–

Recep Ayı: Üç Ayların Başlangıcı, Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a7434.html
—————————————————————————————————————-

Kandil Gecelerinin Hususiyeti, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Hele, Regaip, Mirâc, Berâat kandilleri gibi gece âleminin taçları ve zamanın Allah’a en yakın zirveleri ya da O’na açılmanın rıhtımları, limanları, rampaları sayılan o mübarek gün ve gecelerde, gönüller ayrı bir duyarlılıkla parıldar; ruh sonsuza doğru bir başka türlü kanat çırpar; her şey verâların ezelî şiirine dem tutar; her yanı tam bir uhrevilik büyüsü kaplar; her sîneyi, dillerin ifadeden âciz kaldığı bir naz ve niyaz zemzemesi sarar. Hususî bir kısım tecellilerle ötelerin kapısı, penceresi, menfezi haline gelen mekân; ümit ve beklentilerin yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi, her sûresi, her makta, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, cennette cuma yamaçları gibi rüyete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mümin olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telaffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.

Öyle ki, ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle verâileştirir.. ve kendimizi, uhrevilerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehâbet yudumluyor ya da cennetlerin ferah-fezâ ikliminde, hûri ve yılmandan müteşekkil bir korodan neşîdeler dinliyor gibi buluruz.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10179.html
——————————————————————————————————————

Mübarek Günlerin Manevi Tesiri , Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Evet, varlık, insan ve ötelerin daha mükemmel duyulup hissedildiği bu mübarek günler, dimağlarımızda en kudretli düşünceleri tutuşturur, ruhlarımızda en zevkli şiirleri besler, gönüllerimize en sırlı vâridât kapılarını aralar ve bize en mahrem hislerimizi ifade etme imkânını hazırlar.

Bu mübarek zaman diliminin mehâbetiyle bazen hemen pek çoğumuz susar ve âdeta kendi iç dünyamızla hasbihâle başlarız. kim bilir, belki de böyle bir sessizleşme, güven, sevgi, itibar ve herkesi kucaklama yolunda en beliğ sözlerden daha anlamlı tesirler icrâ ediyordur. Evet bazen, murakabe, his, marifet mülâhazası ifade eden böyle heybetli bir sessizlik en derin sözlerden daha müessir olabilir.. ihtimal bizim en çok hasretini çektiğimiz işte bu sâmit talâkattır.!

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10180.html
—————————————————————————————————————–

Mübarek Günlerin Toplumumuzdaki Yeri, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Eskiden beri bu kutlu zaman dilimi yaşana yaşana ruhlarımıza öyle işlemiştir ki, o daha ufukta belirir belirmez, kalbimizin dudaklarında ne şeker-şerbet şeyler duymaya başlar, ne engin mânâların bir beyan zemzemesi halinde içimize aktığını hisseder ve ne enfes düşüncelerin kalemlerden akan mürekkeplere karışıp nakış nakış kâğıtların üzerine döküldüğüne şahit oluruz. Olur ve hâlihazırdaki mevcûdiyetimizin yanında olmayı düşündüğümüz, iman ve ümitlerimizde tomurcuk tomurcuk açan günleri sayıklar, arzu ve emellerimize göre yepyeni dünyalara doğru kanat çırpıp uçtuğumuzu sanırız.

Biz hepimiz, bu mübarek ayları ve o ayların zirve gün ve gecelerini imanlı gönüllerimize, her zaman akseden ışık tayfları şeklinde görmüş ve sevmişizdir. Aradan yıllar ve yıllar geçse, insanların düşünce ve tarz-ı telakkileri değişse de bu mübarek gün ve geceler, bizleri hep aynı duygu ve düşünce yamaçlarında dolaştıracak ve gönüllerimize aynı ilhamları boşaltacaklardır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10181.html
—————————————————————————————————————–

Mübarek Gün ve Gecelerde Milletimizin Davranışı, Sızıntı, Kasım 1998, Cilt 20, Sayı 238

Bu büyü ve ledünnîlik, binbir feyiz ve bereketin sağanak sağanak yağdığı mübarek gün ve gecelerde daha bir aşkınlığa ulaşır. Öyle ki, çevremizdeki her şey bir neşeye bürünür, her taraf daha bir uhrevîleşir ve ruhlarımızın metafizik hedefli heyecanları gider kendi zirvelerine, tasavvufî ifadesiyle kemâlâtlarının arşına ulaşır. Etrafımızı duyup dinleyebildiğimiz ölçüde bizler tıpkı çocuklar gibi seviniriz, çocuklar da kendilerini saf neşenin lunaparklarında sanırlar; sanır ve hep bir bayram sevinci yaşarlar.
Böyle bir dünyada sabahlar, yolu beklenen birer misafir gibi kapımızdan, penceremizden içeriye akar; akşamlar, birer sevgili gibi gelir halvethânelerimizde yanımıza oturur; geceler, Dost’la vuslatın çağrışımlarıyla çınlar durur.. ve her vadide O’na yükselmiş eller, O’ndan gelecek vâridleri yakalamak için, ruhunun gücüyle metafizik gerilime geçer “Tut elimden ey Dost tut ki edemem Sensiz” der inlerler.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10187.html
——————————————————————————————————————

Mübarek Günlerde Maneviyatın Önemi, Sızıntı, Kasım 1998, Cilt 20, Sayı 238

Böyle bir dünyada, namazlar, dualar, gülbanklar gibi gürler ve uhrevî bir derinliğin sesi-soluğu olarak uğuldar.. gecelerin halveti bir ipek gibi ruhlarımızı sarar.. nabızlarımız, müşâhede muştusu almış bir sînenin heyecanıyla atar.. ve belki de bazılarımız, en içten duygularını, en içli sesleriyle, ifade edeceği mazmunu ifade edebilmek için çatlayıncaya kadar öten bülbüller gibi açık-kapalı her yerde şakır durur.. hâsılı, herkes kendine göre bitmeyen bir melâl ve sevinç, dinmeyen bir aşk ve heyecanla durmadan bir şeyler mırıldanır.. kendi ruhunun raşelerini dinler ve dinletir.. aşk u melâlle inler ve başkalarını da inletir. Evet, bir taraftan o, ruhunun heyecanını ve gönlünün ilhamlarını çevresine aksettirerek hem boşalıp hem de kendini son bir kez daha ifade ederken, diğer taraftan da herkesin müşterek hissiyâtına tercüman olarak söylemek isteyip de ifade edemediğimiz müphem mânâları söyler.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10188.html
—————————————————————————————————————–

Üç Aylarda Manevi Zevkler, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Aslında bir zamanlar, bu bizim en tabiî hâl ve iklimimizdi: Eskiden senenin hemen her mevsiminde yudumlayıp dolaştığımız o ledünni zevk ve uhrevi hazlara, şimdilerde, pek çoğumuz itibariyle fevkalâde aç ve susuz bulunuyoruz. O zevk ve hazları, geçmişe ait enginlikleriyle duyabilmek için, gündelik duygulardan ve düşüncelerimizi saran isten-pastan arınmamız, sonra da ümit ve beklentilerimizde daha bir derinleşmemiz icap ediyor. Bunu başarabildiğimiz sürece, varlığın içinde her zaman gizli, büyülü, ince ve gönüllerimizi rikkate getiren pek çok gerçeği duyabilir ve sınırlılığımızı aşabiliriz. Hele, insanı sürekli ledünni ufuklarda gezdiren mübarek gün ve gecelerde…

Evet, varlığı gönül kulağıyla dinleyebilenler için mübarek gün ve geceler, âdeta ötelerin diliyle bir şeyler mırıldanan birer şâir, birer bestekâr haline gelir ve bizlere ne harikulâde şeyler fısıldar. Duyup hissettiğimiz esintiler, cismâniyetimizi kuşatan başka görüntü ve başka gürültüleri bir tarafa iterek, gönlümüzün derinliklerinden, ukbâya açılan husûsî menfez ve koridorlarla bizi, öbür tarafın meçhûl ve büyülü yamaçlarına ulaştırır ve temâşâ zevkiyle âdeta mest eder. Böyle bir mülâhazalar dünyasında sabahlar, cennete ilk adım atışın mest ü mahmurluğu içinde; öğlenler, Sevgiliyi temâşâ ile günün yorgunluğunu atma hazzıyla; akşamlar, bir alaca karanlık içinde vuslata yürüme neşvesiyle; geceler, halvetin idrâkler üstü güzellikleriyle tüllenir ve her biri ayrı bir tat, ayrı bir neşe ile gelir-geçer gönül ufkumuzdan.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10183.html
—————————————————————————————————————–

Üç Aylarda Zaman Ötesi Duygular, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Hele, bazılarımız itibariyle ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevilik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de, âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da, öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz… derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevi ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umûmi havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye koştuğumuz mâbetlerin; bizimle aynı duyguyu paylaşan ve hislerimize tercüman olan tertemiz insanların.. evet bütün bunların hemen hepsinin ayrı ayrı birer mevcûdiyeti, birer ruh ve mânâsı, birer lezzeti ve birer büyüsü olduğunu duyar gibi oluruz. İşte bu mânâ ve muhteva ile dopdolu ruhlarımız, asıl kendilerine döndüklerinde, her şeyden daha engin olan iç dünyalarının derinliklerini temâşâya dalar ve çevrelerindeki eşyayı daha bir farklı duymaya başlarlar.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10185.html
—————————————————————————————————————–

Üç Ayları Değerlendirenler, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

Mânevî kirlerden arınmış, semâvîliklere açık nezih ruhlar, bilhassa içindeki bazı gecelerle daha bir zirveleşen bu mübarek zaman dilimini, âdeta bir lezzet gibi duyar, bir gül gibi koklar, bir musiki gibi dinler ve bir kevser gibi yudumlarlar. Azıcık dikkat edebilsek hemen hepimiz, bu ayların ufkumuzda tulûunu, tıpkı semâvî bir koruya veya uhrevî bir koya giriyor gibi en büyüleyici şekilde hisseder ve ötelerde seyahat ediyormuşçasına bütün benliğimizle köpürür ve nâsûtiyetimizin hudutlarına sığmaz hale geliriz.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10186.html
——————————————————————————————————————

Üç Aylarda Değerlendirilemeyen Zaman, Sızıntı, Ocak 1996, Cilt 17, Sayı 204

İçinde bulunduğumuz kutlu zaman dilimini tam duyabilmek için, evvelâ ruh ve vicdanların gökler ötesi böyle bir mûsıkîyi ve şiiri hissetmeye hazır olmaları lâzımdır. İç âlemleri, dış çevreleri ve hayat televvünleri itibariyle âfâkî ruhlar onu sadece gökte değişen hilâller şeklinde takip ederler.

Günümüzde umûmî atmosfer; radyolarla, televizyonlarla, klaksonlarla; uçak, tren, vapur, otomobil, tramvay gürültüleriyle; âsâbımızı bozan münasebetsiz sirenler ve ciyak ciyak reklam ve propaganda vasıtalarının çığlıklarıyla o kadar ciddi kirlendi ki, esaslı bir ameliyât-ı rûhiye ve fikriye geçirmeden, hattâ yeni baştan bir kere daha bütünüyle uhrevîleşmeden bu mübarek ayların semâvîliğini ve bu aylarda ötelerin bayıltan musikîsini duymak çok zor, belki de imkânsızdır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10182.html
——————————————————————————————————————
Şaban Ayı, Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/dini.gunler/uc.aylar/a10170.html
——————————————————————————————————————

Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar, Fethullah Gülen, Sızıntı, Şubat 1994, Cilt 16, Sayı 181

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve ma’bedlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, ma’bedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalp gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi’nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuzbeş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk ma’bede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. ma’bedler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden ma’bede, ma’bedden mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itmi’nânı yaşanır.. ibadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arus” arifesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaadederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dosta vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/yeseren.dusunceler/a433.html
—————————————————————————————————-

Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar, Fethullah Gülen, Akademi, 01.10.2001

Bu aylarda insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Üç aylar, imanı, İslam’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; ruhları sarıp okşayan zevk meltemleriyle kucaklar. Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukâbil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve izanlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sînesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurûb ve tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedâileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hâtıra ve tedâiler, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler

İbadetle Derinleşen Saatler

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki rûhânî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i rûhânîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller nâralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umûmî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semâvî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sînelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itminan dolu, lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde mi’rac fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Receb, Şaban ve Ramazan

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Mi’rac ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, mi’rac yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsikî gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabb’ine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’an hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminânı yaşanır.. ibadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arus” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Ramazan Ufku

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaat ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edâsıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı; ama dikkatli, heyecanlı; fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ebedi Saadet

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu; fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakîkî aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sînelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülahazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2001.akademileri/a6300.html
—————————–

HİS Dünyası: Hüzün

Hayatın sonbaharı, güneş ufukta mosmor,

Dünya âdetâ bir hayâlet gibi sopsoğuk..

Hüzünle tülleniyor akşam olunca ufuk;

Altın saçlı sabahlar artık gülümsemiyor..

Günler-geceler hep ukbâ türküsü söylüyor.

Tıpkı hazan serinliğinde yaprak sesleri,

Buğulu bir edâ var varlığın çehresinde..

Gönlüm her an değişen renklerin pençesinde,

Daha açık duyuyorum uhrevî hisleri;

Yaşlandıkça gönlümde yıkılan hevesleri…

Ömrün baharında duyduğum her neş’e sönmüş,

Dolaşıyorum ötelere açık koylarda;

Bir boşluk yaşıyorum düğünlerde-toylarda..

Sanki bütün eşya uhrevîliğe bürünmüş..

Ve gençlikle kızaran günler hasrete dönmüş.

Geçmişe bakıp yarınları heceliyorum,

Hissiyâtım lime lime, duygularım yırtık;

Gönlümden kopup gelen bir hüzünlü hıçkırık,

Her gün bir ayrı hafakanla geceliyorum..

“Çölden çöle geziyor”, “Yâr” deyip inliyorum!

Vuslat eli perdeyi aralayıncaya dek,

Sakın ayrılma ey tasa, sen bana lazımsın!

Gök kuşağı gibi hep ufkumda kalmalısın!

Tâkatime eş, rahmetin enginliğine denk..

Sen, ey gerçek çilekeşin çilesine mihenk!

(M. Fethullah Gülen)

Mübarek Günler – 1 DİNİ BAYRAMLARIMIZ Yunus Gülendam

Dinî, millî veya ictimaî özel bir kudsiyeti ve ehemmiyeti olduğu için ümmetçe ve milletçe kutlanan gün veya günlere bayram denir. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumî merasimlerle kutlanması olarak da tarif edilebilir. Bugünlerin kendine mahsus bir manası ve tes’îd biçimi vardır. Özünde ise büyük bir neş’e, sürur ve mutluluk bulunur. “Bayram, İslâmî duygu ve düşüncenin sızıp kâsesinden dışarıya çıktığı ve köpürüp her yanı sardığı bir buluşma günüdür.”1

Bayram kelimesinin aslı olduğu ileri sürülen farsça bazrâm veya bezrem kelimesi, sevinç ve eğlence günü manasına gelmektedir ki, çiçekler ve ışıklarla bezenen yere “bazrâm gir, yani gönül açan yer” denilir.4 Arapça’sı ıyd, çoğulu a’yâddır. Bayram tebriğine ta’yîd, bayramlaşmaya da muayede denilir. Bugünlere ıyd denilmesi, bunların bir huzur ve meserret zamanı olup avdetleriyle tefe’ül edilmesinden veya bunlarda Allah Teala’nın birçok avâid-i ihsanı (ihsan gelirleri) tecelli eylediğinden dolayıdır.2 Iyd/bayram kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de tek bir âyette geçmektedir: [Maide 5/114]. Bayramlar, Allah’ın büyük bir ikramı nev’inden “hukuk-u ibâd / kulların hakkı”3 olarak da yorumlanmıştır.

İslamiyette bizzat Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî olarak teşrî’ buyurmuş oldukları dinî bayramlar, haftalık cuma bayramı, senelik de (arafe’yle beraber) kurban ve ramazan bayramlarıdır. “Cenâb-ı Hak, cuma gününü (bayram olarak) bize ihsan etmiştir.”5 Bu hadis-i şerifte cuma günün müslümanların (haftalık) bayram günü olduğu açıkça ifade edilmiştir.

“Arafe günü, nahr günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır.”6 beyanıyla kurban bayramının teşrî’ kılınışını bildiren bu hadiste arafe gününün de –her ne kadar kurban bayramının bir mukaddimesi şeklinde mütalaa edilmesi ma’ruf ve meşhur olsa da- bayram olduğu belirtilmiştir. Dolayısı ile karşımıza dört bayram çıkmaktadır; ancak arafeyi bir başka hadisin ifadeleri ışığında “bütün senede affedilenlerden daha çok mü’minin cehennemden azad olduğu gün”7 olması hasebiyle “mü’minlerin cehennemden kurtuluş bayramı” şeklinde algılayıp, müstakillen olmasa bile en azından kurban bayramına dahil bir bayram günü olarak değerlendirmek isabetli olacaktır.

Dinî bayramlar, hicrî birinci yılda meşru kılınmıştır. Rasulullah (sas) hicretle Medine’ye geldiğinde Medinelilerin iki bayram günü vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi. “Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?” diye sordu. “Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!” dediler. Aleyhisselatü vesselam: “Allah Teala, kutlamakta olduğunuz bu iki gününüze karşılık, size onlardan daha hayırlı diğer iki gün lutfetti: yevm-i edhâ (kurban bayramı) ve yevm-i fıtr (ramazan bayramı).”8

Medinelilerin daha önce kutlamakta oldukları günlerin, nevruz ve mihrican bayramları olduğu söylenir. Bu günlerin değiştirilmesinin sebebi şudur: Bayram olarak kutlanılan bütün günler incelendiğinde, onların mutlaka dinî bir nişaneyi takdis etmek, yahut mezhep imamlarına uygunluk arzetmek, ya da daha başka dinî mahiyet içeren bir sebebe dayandığı görülür. Rasûl-i Ekrem onları, eski adetleriyle başbaşa bırakmış olsaydı, cahiliye dönemi din anlayışı takdis edilmiş olacağından, atalarının yolları tervic edilmiş olabilirdi. Bu endişeyle onlara, hanif İslâm dinine ait nişanelerin yüceltildiği iki günü bayram kıldı ve kutlamalara, Allah’ı anmak ve bazı taatleri işlemek görevi de ekledi ki, bayram günlerinde müslümanların bir araya gelmeleri sadece eğlenceye yönelik olmasın, Allahın dinini yüceltme amacından geri kalmasın.9

İslam dini, her müessesesinde kendi istiklaliyet ve orijinalitesi kurduğu gibi, bu konuda da iki cahiliye adetini kaldırmış, yerlerine ilâhî kaynaklı iki bayram teşrî’ etmiştir. Böylece mü’minlerin bayramı da İslâmca olmuştur. Müslümanların haftalık bayramı olan cuma gününün kılınması farz olan hususî ibadeti cuma namazı bulunduğu gibi senelik bayramları ramazan ve kurban bayramlarının da kılınması vacip olan hususî bayram namazları vardır. Mü’minlerin bayramı ibadetle başlar; zira hakikî sürur Allah’a ibadettedir. Bayramlar getirilen tekbirlerle sonsuzluğa açılır; amel-i salihin artırılması ile ahiret hesabına büyük değerler kazanır. Kur’ân-ı Kerim’inde “Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lutfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar!” [Yunus 10/58] buyurmak sûretiyle Cenab-ı Hak, mü’minlere ihsan-ı ilahî ile ferahlanmalarını emretmektedir. Cuma, ramazan, arafe ve kurban bayramları da o İlahî lütufların başlıcalarındandır.

Bayram kavramı, tarihî süreç içerisinde ıstılahî anlamından artık olarak, lügavî manasından istinbatla daha genel bir anlam çerçevesine de oturtulmuştur. Buna göre büyük mutluluk kaynağı olan hadiseler ve bu hadiselerin vuku zamanları da bayram olarak tavsif etmiştir. Hatta değil sadece insan ve cinlerin, belki gök ehlinin ve meleklerin bile kendilerine mahsus bir nevi bayramlarından bahsedilmiştir. Örneğin Cemâlullah’ı seyr ü temaşa etmeleri zamanı meleklerin en büyük bayramıdır. Yine Peygamber Efendimiz’e ilk defa ilâhî vahiy geldiği esnada, “Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman” [İnfitar 82/2] âyetinde ifade edilen manzaraların bir nümunesini gösterir tarzda yıldızların dökülmesi, Zât-ı Ahmediye’nin cin ve inse peygamberlikle teşrif etmesini bir bayram olarak algılayan semavat ehlinin yapmış oldukları sevinç nişanesi bir kutlamadır, bir şenliktir.10 Nitekim Kutlu Doğum’un bütün varlık âleminin bir bayramı olduğu şu ifadelerde de dile getirilmiştir: “Bir bayram vardır ki, o, bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılır; o da Allah Resûlü’nün dünyaya teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür.. Velâdet-i Ahmediye’dir. Evet, O Nûr sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve âlem nûra gark olmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın cin ve ins’e en büyük bir lütfu ve büyük bir ihsanıdır.”11

Kur’an-ı Kerim’in ahir zamanda yeniden insanlığın hidâyet ve saadetine vesile olması da, “bütün kıt’alara şamil bir hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bir bayramı”12 şeklinde yorumlanmış ve İslam âleminin istikbaldeki büyük bayramı olarak nitelendirilmiştir.13 Hassaten Osmanlı Devlet-i Aliyesinin gurubundan sonra İslâm dininin insanlık çapında dirilişi istikametinde gerçekleşen her müsbet adımı, Bediüzzaman gibi ilim ve aksiyon imamları, hep İslam’ın ahir zamandaki büyük bayramının bir mukaddimesi olarak görmüş ve öyle yorumlamışlardır.14 Hassaten son yüzyılda mü’minler, bayramları İslam âleminin mazide olduğu gibi dini, milli, siyasi, iktisadi, kültürel.. alanlarda hakimiyeti elde etmesiyle idrak edeceği büyük bayrama vesilelikleri nokta-i nazarından değerlendirmekte.. ve –haklı olarak- bu meyanda bir takım dileklerde ve yorumlarda bulunmaktadırlar.15

Edebî ve tefekkürî açıdan pek çok bayram tavsif ve tasvirleri yapıla gelmiştir. Örneğin: Bahar ağaçların bayramı,16 yeryüzü ve kainat da zîruh her mahluk için bayram yeri olarak değerlendirilmiştir.17 Tasavufta da kendine has bir bayram kavramı gelişmiştir. Örneğin: “Böyle (sekine ve tuma’nîneye mazhar) bir ruh için dünya, affa giden yolda hazırlanmış bir Arafat; ondaki zaman, büyük bayram için bir arefe; ukbâ ise bayramlar bayramıdır.”18 cümlesi, bayramı tasavvufî bir yoruma oturtmaktadır. Kaderini milletine adamış nice vatan aşıkları da “Gün doğa ülkemize / “Bayram o bayram olur.”19 diyerek bayram kutlamalarını ülkesinin şahlanışına tehir eder ve “Her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir gecesi vardır. Allah’ın günleri insanlar arasında dairevî olarak dönüp-duruyor. Bugün birilerine bayram, yarın da başkalarına. Bakalım meşime-i şeb’den neler doğacak!..”20 dualarıyla kanatlanırlar.

“Bayram bir neş’e ve sürur günüdür. Bilhassa manâsını bilenler için. İnsanlar sevinçli ve huzurlu görünürler bayramlarda. Yaratıcı’nın affına mazhar oldukları, cürm ü hatalardan kurtuldukları, geçmişi ve geleceği bir kere daha iç içe yaşadıkları için… Her bayram, milletin gönlünde bir huzur, vatanın simasında bir sürur olarak belirir ve bir sürü hâtıraları tedâî ettirmekle de kemâle erer.”21 Şimdi cuma, ramazan, arafe ve kurban bayramlarını ilgili âyet ve hadislerin ışığında ve bazı ulemânın yorumlarıyla icmâlen ele almaya çalışalım:

CUMA GÜNÜ
Müslümanların Haftalık Bayramı

Semavî, gayr-i semavî bütün dinlerin kutsal saydığı bazı özel günler vardır ve bu zaman dilimlerinde kendine özgü birtakım toplu ibadetler yerine getirilir. Hafta günleri içinde Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar da pazarı kutsal kabul ederler. Biz Müslümanlar için ise cuma günü bizzat Allah ve Rasûlü (sas) tarafından haftalık ibadet ve toplantı günü olarak teşri’ buyrulmuştur. “Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki (cem’) kökünden türetilmiş bir isim olan cum’a (cumua, cumaa) kelimesi, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’in 62. sûresinde yer almış ve sureye de adını vermiştir.

Burûç sûresindeki “Burçlarla süslü göğe, yevm-i mev’ûd’a, şâhid ve meşhûd’a kasem ederim ki…” (85/1-3) âyetinde geçen ve üzerinde yemin edilen şâhid ve meşhûd’tan muradın ne olduğuna dair yapılan tefsirlerden bir tanesi de, şâhid’in cuma, meşhûdun da arafe günü olduğu şeklindedir ki, bunu bildiren bazı hadisler bulunmaktadır: “Yevm-i mev’ûd (va’d olunan gün), kıyamet günü; şâhid, cuma günü; ve meşhûd da arafe günüdür. Cuma günü bizim için Allah’ın (hazırlamış olduğu) bir zahîresi (nimet deposu)dur.”22 , “Günlerin efendisi, cuma günüdür; o, şâhiddir. Meşhûd ise arafe günüdür.”23

Bir başka yoruma göre: “yetteki (şâhid ile değil de) meşhûd ile cuma günü kastedilmiştir. Zira cuma günü, bütün müslümanların, namaz için ve Allah’ı zikretmek için toplandıkları (meşhûd oldukları) bir gündür. Şu iki hadis de, cuma gününe “meşhûd” dendiğine delalet etmektedir: “Cuma günü bana çokça salât ü selâm getirin. Çünkü bu gün, meleklerin kendisini müşahede ettiği, hazır bulunduğu meşhûd bir gündür.”24 , “Melekler, cuma günü camilerin kapılarında hazır bulunurlar ve (girenlerin) adlarını yazarlar. İmam minbere çıkınca, bu sahifeler dürülür-kapatılır.”25 Binâenaleyh mezkur hadislerin ışığında âyette geçen şâhid veya meşhûd gün olan cuma üzerine yemin edilmesi, bugünün Allah’ın katındaki ehemmiyet, kutsiyet, fazilet ve kıymetini açıkça ifade etmiş olmaktadır.
İslam’dan önceki dönemde haftanın altıncı gününe (bize göre cuma) arûbe denirdi. râmî dilinde arafe günü anlamına gelen arûbe, Yahudilerin yedinci gün olan cumartesiye hazırlık yaptıkları ve bunun için Medine’de sabahtan öğleye kadar pazar kurdukları bir gündü. Mahlukatın mükemmel şeklinin yahut Hz. Adem’in yaratılışının o gün tamamlanması sebebiyle bugüne cuma adının verildiği söylenmiştir.26 Yine bu isimlendirmeyi, Kureyş’in atalarından olup bugünde kavmini toplayan, onlara Harem’e saygı göstermelerini emreden ve kendi neslinden bir peygamberin geleceğini haber veren Ka’b b. Lüeyy’e kadar götürenler olduğu gibi [bu kişinin Kusay olduğu da söylenmiştir], bugünün hicretten önce Medine’de Ensar tarafından toplantı ve ibadet günü olarak seçilmesine bağlayanlar ve ismi bu tarihten itibaren başlatanlar da vardır.27

Cuma adı verilmesi bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır ki ismini alan sûrede: “Ey iman edenler! Cuma günü cuma namazına ezan ile çağrıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır. Namaz tamamlanınca yeryüzüne yayılın, işinize gücünüze bakın, Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Ve daima Allah’ı anın ki felah bulasınız.” [Cum’a 62/9-10] buyrulmuş olması, cuma namazının –hicret esnasında28 – farz kılınmasından önce de bugünün aynı isimle anıldığını ve bir toplantı günü olduğunu göstermektedir. Cuma gününün en kutsal unsuru, cuma namazıdır. Cumanın kulluk cihetiyle en mühim sırrı da, mü’minlerin kalplerini birleştirmesi ve dillerini bir kelimede cem’ etmesidir.29 Günlük beş vakit namazdan daha yoğun olarak bu cuma namazında Müslümanlar bir araya gelirler ve topluca İlahî dergaha yönelirler. Ümmetin birlik ve dirliğini kuvvetlendirici, kardeşliklerini özleştirici bir misyon eda eder cuma namazları.

Cuma gününün kudsiyeti ve müslümanlar için hususiyeti hakkında şeref-sudûr olan birçok hadis-i şeriften anlaşıldığına göre: Allah Teala cuma gününe diğer günlerin üstünde bir kutsiyet atfetmiş, sonra o gününü tespit edip onda topluca Allah’a ibadet etme mevzuunda Yahudi ve Hıristiyanları muhayyer bırakmıştır; ancak onlar bugünü belirleme konusunda ihtilafa düşmüşler; Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar da pazarı haftalık bayram ve ibadet günü olarak tayin etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, cuma gününü bayram olarak biz müslümanlara ihsan etmiştir.”30 Bir cuma günü Allah Rasûlü: “Ey Müslümanlar! Bu öyle bir gündür ki, Allah Teala, onu sizlere bayram kılmıştır.” buyurmuştur.31 Evet cuma günü, Müslümanların haftalık bayramıdır. Her bayramda mutlaka bir kutlama ve merasim biçimi ve bunun da sebepleri vardır. Bu bağlamda cuma gününü kutlamaya sevk eden belli başlı hususiyetleri hadis-i şeriflerden istinbatla şöylece sıralamak mümkündür:

Allah katında haftalık günlerin en şereflisi ve en kıymetlisidir.32 Senenin en hayırlı günlerindendir.33 Müslümanların haftalık bayramıdır.34 Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gündür.35 Allah, Âdem’i cuma günü yaratmıştır36 ; vazifeli olarak cennetten o gün yeryüzüne indirmiştir; [tevbesini o gün kabul etmiş37 ] onun ruhunu da o gün almıştır. Allah katında kurban ve ramazan bayramı günlerinden daha faziletlidir.* Kıyamet cuma günü kopacaktır.38 Mü’minler cennetten, Cemalullah’ı o gün temaşa edeceklerdir;39 yine o gün cennet ehli misk tepeleri üzerinde toplanacaklardır. Cuma günü yapılan ibadetler diğer günlerdekilerden daha faziletlidir. Cuma günü, ümmet-i Muhammed için hayır ve bereketi artırılmış bir gündür.40

Cuma günü yapılan hayırlı işlerin de özel kıymeti, kutsiyeti ve makbuliyeti vardır.41 Amellerin sevabı, cuma gecelerinde binlere çıkar.”42 Hayırlar o günde sabitleşir, yüce ruhlar o gün bir araya toplanırlar.43 Meleklerin hazır bulundukları bir gündür.44 Vakfesi cumaya denk gelen hacca hacc-ı ekber (en büyük hac) denilir.45 [Efendimiz (sas) de, mübarek hac ziyaretlerinde Cuma günü vakfe yapmışlardır. Hacc-ı ekber ifadesi Kur’an’da da geçmektedir: [Tevbe 9/3-4]. Cumanın gündüzünde –haram istekler haricindeki- duaların kabul olunacağı gizli bir icabet vakti bulunduğu gibi46 gecesinin son üçte birinde de bir icabet vakti bulunmaktadır; yine aynı zaman dilimi, meleklerin de hazır bulunduğu meşhûd bir an olmaktadır. “Cuma günü içindeki icabet saati, ramazan’da kadir gecesi gibidir.” denilmiştir. Ka’b b. Mâlik: “Bir grup, anlaşarak cuma gününü dua etmek üzere taksim etseler, icabet vaktine daha kolay erişirler.” demiştir. [Canan, Kütüb-i Sitte, 12/501] Hz. Yakup, oğlu Yusuf’a karşı işledikleri suçtan dolayı diğer evlatları adına cuma gecesi istiğfar etmiştir [Yusuf 12/98]. Hafızayı güçlendirme namazı da cuma gecesi kılınır.47 Peygamber Efendimiz: “Kıyamet gününde her merhalede bana en yakın olanınız, dünyada bana en çok salat ve selam getireninizdir. Kim, cuma günü ve cuma gecesi bana salât ü selâm getirirse, Cenab-ı Hak onun yetmişi ahiret ve otuzu dünya ihtiyaçlarından olmak üzere yüz hacetini giderir. Sonra Allah bir meleği vazifelendirir. Size nasıl hediyeler gelirse o da kabrime girer, bana salat edeni adı, nesebi ve kabilesine kadar haber verir. Ben de onu beyaz bir deftere yazarım.” buyurmuşlardır.48

Cuma gününün dinen en bağlayıcı mükellefiyeti, cuma namazıdır. Zaruret olmaksızın üç cuma namazını peşpeşe terk eden kimsenin kalbi mühürlenir. Şeytanlar cumaya gitmek isteyen müslümanları engellemeye çalışırlar.49 Kim cuma günü yıkanır, yaya olarak erkenden mescide gider, hutbenin başına yetişir, imama yakın oturur, onu dinler ve malayani söz sarf etmezse, ona her adımı için bir yıllık amelin (oruçları ve namazlarıyla) sevabı yazılır;50 haftalık günahları affolunur. Cuma günü olunca, mescidlerin her bir kapısında melekler bulunur. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlenmeye giderler.51 Sünnete uygun olarak hutbeyi dinlemek, namaza dahil olmak, zikir ve duada hazır bulunmak, huşû, susmak gibi fiillerin sevaplarını ise hafaza melekleri yazmaya devam ederler.52

Cuma günü bu kadar kutsi, bu kadar feyizli bir gün olmasına karşılık; yeryüzünde en şerli faaliyetler de genellikle yine bu günlerde yapılmaktadır. Nasıl Arafat’a çıkılan Arefe günü, haccın yümün ve bereketinin toplandığı gündür; aynen öyle de cuma günü de haftanın günleri içinde bir nokta-i beyzâdır. Onun lekelenmesiyle diğer günler de o lekeden nasiplerini alırlar.53 Allah bir kulunun ruhunu cuma gününde kabzederse bu onun saadetine ve iyi bir akibetle gittiğine işaret addedilir.54 Cuma günü veya gecesi vefat eden, şehid sayılır; kabir fitnesinden (azap ve sual) korunur.55 Yine cuma günü cehennem ateşi yakılmaz, kapıları kapatılır.56
Cuma namazı kılmak, her akıl-bâliğ mü’min erkeğe farz-ı aynıdır [Cuma 62/9-10]57 . Ezan okununca başka şeylerle uğraşılmayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir.58 Bunun dışında cuma günü yapılması sünnet olan bazı ameller vardır:59 Cuma sabah namazında Secde ve Dehr/İnsan sûreleri okumak. Cuma namazı öncesi yıkanmak. Misvak veya fırça ile ağzı temizlemek. Hoş koku sürünmek. Tevbe ve istiğfarlarla manen arınmak. Dua, zikir ve tesbihlerde bulunmak. Hz. Peygamber’e çokça salât ü selâm getirmek. Cuma gününe mahsus güzel elbiseler giymek. Güler yüzlü ve sevinçli olmak. Camiye erken gitmek ve iki rek’at tahiyyetü’l-mescid namazı kılmak. Kehf sûresini okumak veya dinlemek. Mescidleri temizleyip kokulandırmak. Cuma namazında Cum’a ve Münâfikûn veya A’lâ ve Gâşiye sûreleri okumak. Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olmak… Cuma günü, bayram günü olduğundan, bir gün önce veya sonrası olmaksızın sadece o güne has oruç tutmak haramdır.60 Camiye ezandan sonra girmek;61 zaruret olmaksızın, imam minbere çıkıp iç ezanın okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri bir dünya işiyle meşgul olmak ve cuma namazı vakti girdikten sonra namazı kılmadan yolculuğa çıkmak ise dinen kerih görülmüştür.62

Hutbe esnasında boş konuşan ve başka şeylerle ilgilenen kişi sevaptan mahrum kalır; ancak cumaya ezandan önce gelen, mü’minleri rahatsız etmeyen, hutbeyi sükûnet ve edep içinde dinleyen, namazı huşu ile kılanın bu namazı ise, bir önceki cumaya ve fazladan da üç güne kadar (işlemiş olduğu) günahlara keffarettir; zira Cenab-ı Hak: “Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir.” buyurmuştur [En’am 6/160]63. Bu sebeple cuma günü salih amelleri artırmalıdır.64 Allah’ın kardeş ilan ettiği Müslümanlar, bütün mübarek gün ve gecelerde olduğu gibi cumayı da bir vesile, bir fırsat bilerek yaratılış gayeleri olan ubûdiyetin [Zâriyât 51/56] gereğini hayırda yarış emr-i Sübhânî’si [Bakara 2/148] ufkunda sergilerler ve sergilemelidirler. İslam uleması arasında cumayla alakalı atasözü hükmünde bir değerlendirmeyle konuyu bağlayalım: “Cuma haftanın, ramazan yılın, hac ise ömrün ölçüsüdür.”

RAMAZAN BAYRAM
Ramazan bayramı, senenin oruç ayı olan ramazan-ı şerifin bitiminde giren ve Türkiye’de bayram ayı denilen şevval ayının ilk üç gününde kutlanan dinî bayramdır. “Ramazan bayramı, bir ay oruçla Rabb’e yaklaşma sevincini, yaşama neş’esini paylaşmanın ifadesi zengin, dolgun ve bereketli bir bayramdır.”65 “Hakkullah/Allah’ın hakkı olan ramazan” ayında oruç ibadetini tamamlayan mü’minlere İlahî ikram sadedinde ve ramazandan ayrılığın acısına bir teselli anlamında “hukuk-u ibâd/kulların hakkı olan bir bayram”66 dır. Allah’a karşı bir farz görevi yerine getirmiş olmak ve bir yıl ailecek afiyet üzere bulunmak, aklı başında olan herkes için sevinmeyi gerektiren bir ikram-ı ilahîdir.67 Fakirlerin sadaka-i fıtırlarla rahat ve sürura kavuşmaları, zenginlerin de başkalarını mutlu etmekle huzura ermeleri, bu bayramın toplumun ruhî ve psikolojik yapısına olan pozitif katkılarındandır.

Allah’ın isimlerinden birisi olduğu rivâyet edilen ramazan68 , malum aya özel isim olmuştur. Kelime olarak “temizlik, ihtirak (yakmak) ve keskinlik” manalarına gelir; ancak dinî açıdan, günahları temizleyip pâklamak anlamındadır.69 Kur’an-ı Kerim’de ramazan kelimesi sadece bir âyette geçmektedir: [Bakara 2/185]. Ramazan ayı ve oruçla alakalı hükümlerden bahseden pek çok âyet-i kerime bulunmaktadır: [Bakara 2/183, 184-185, 187; Nisa 4/92; Maide 5/89, 95; Tevbe 9/112; Ahzâb 33/35; Mücadele 58/4; Tahrim 66/5]. Kur’an’da ramazan bayramından da bahsedilmektedir:

Bakara sûresindeki ramazan ayı ve oruçtan bahseden beş âyetten (2/183-187) 185. âyetin son kısmı zımnen, 188. âyetin baş kısmı da işareten ramazan bayramından bahsetmektedir: “Oruç sayılı günlerdedir… O sayılı günler, ramazan ayıdır… Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Ve litükmilü’l-ıddete ve litükebbirallâhe alâ mâ hedâküm ve lealleküm teşkürûn” [Bakara 2/184-185]. Bu âyette meali verilmeyen cümlelerin, ilgili rivâyet ve dirâyet yorumlarının ışığında tefsîrî mealini şu şekilde birleştirmek mümkündür: “Allah, sizden ramazanın bütün günlerinde tastamam oruç tutmanızı ve eğer şevvâl ayının hilali görülmezse sayıyı otuza tamamlamanızı.. hilali gördüğünüzde ramazan bayramı için (içinizden gizlice) tekbir getirmenizi; size hidâyet etmesine veya hidâyet ettiğine hamdetme niyetiyle (gizlice) Allah’a tekbirler getire getire bayram namazına gidip, namazı da yine (sesli olarak) getirdiğiniz tekbirlerle eda etmenizi.. sonra da bayramı Allah’a şükürle dolu olarak meşru dairede kutlamanızı ister.” Hasıl-ı mana: “Ramazanı tamamlayıp, tekbir alarak bayram namazını kılınız.” demektir.

Tekbir ise: “Allahü Ekber, Allahü Ekber, Lâilâhe illallahü vellâhü Ekber, Allahü Ekber ve lillâhi’l-hamd” şeklinde getirilir ki, sonunda “hamdin Allah’a mahsus oluşu”nu bildirir ifade, tefsirinde olduğumuz âyetin sonundaki “leallekum teşkürûn / şükredesiniz diye” ifadesiyle örtüşmektedir, güzel bir tevafuk sergilemektedir. yette “litükebbirullâhe” ile tekbirlerin emredilmesi, bayram namazı ve içindeki tekbirleri yerine getirmeyi bildirdiği gibi; “leallekum teşkürûn”la şükrün istenmesi de bayramı merasimlerle helal dairede kutlamayı bildirmektedir. Zira “Leallekum teşkurûn”da bayram süruruna ve bayramın bir şükran tarzı üzere yapılması hususuna özel bir işaret bulunmaktadır. Ve bu ifade, ondan oniki âyet önce geçen “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helalinden yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, şükrediniz!” [2/172] âyetindeki emirle de çok manidar bir tevafuk oluşturmaktadır.70 Yine “Leallekum teşkurûn” âyetinin müteakip üçüncü âyetle de güzel bir tenasübü vardır: Sayılı günlerin oruçlarını tamamladıktan ve Allah’ın yasakladığı sınıra yaklaşmamak terbiyesini aldıktan sonra siz, yine “külû, yeyin!” müsaadesine dönecek ve ramazan bayramı yaparak yiyip içeceksiniz.. yiyin, fakat: “Velâ te’külû… Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin!” [Bakara 2/188].71 Nasıl ramazan ayında kendi rızıklarınızdan bile belli vakitler el çektiniz; öyle de aynı itaat doğrultusunda bayram günlerinde ve müteakip zaman dilimlerinde yeme-içmede gayr-i meşruluğa sapmayın, hele katiyyen birbirinizin mallarına göz dikmeyin, anlamı çıkmaktadır

“Ruhlar bir aylık ramazanla tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe yatışı gibi, olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir ramazanın, hatta geçmiş bütün ramazanların özü, usaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkat ve duyarlılığını ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi. Biz, bütünüyle onun, o da bütünüyle bizim olur.. ve gitmeyecek gibi okşar kâküllerimizi.. dönüp gelecekmiş gibi öper alınlarımızdan.. ve veda tavafı edasıyla uzaklaşır bizden.”72

Ramazan bayramı Türkiye’de dört isimle anılmaktadır: ramazan bayramı, fıtır bayramı, şeker bayramı, küçük bayram. O günde fıtır sadakası verildiği için İslam literatüründe “fıtır bayramı” adını almıştır. Eski İstanbul’da ramazan bayramı ziyaretlerinde şeker ikramı âdet olduğundan Türklerde bu bayrama “şeker bayramı” da denir. Aynı zamanda “küçük bayram” ismi de verilen ramazan bayramı, hakikatte, halk arasındaki tezahürleriyle büyük bayram mahiyetindedir.73 Ancak “dinî isim ve kavramların korunması, bunların mahiyetlerinin korunması kadar önem arz etmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber’den bize intikal ettiği şekliyle bu bayramları isimlendirmek ve gelecek nesillere taşımak Müslümana düşen vazifeler arasındadır.”74

Ramazan bayramında eda edilmesi gereken iki vacip amel vardır temelde: bayram namazı kılmak ve fıtır sadakası (fitre) vermek. Ramazan ve kurban bayramı namazları ikişer rek’attir; aynı şekilde ve cemaatle kılınır. Cuma namazı üzerine farz olanların bayram namazı kılmaları Hanefî mezhebine göre vaciptir. Kadınların bayram namazı kılmaları sünnettir. Asr-ı saadette kadınlar bayram namazlarına cemaate iştirak ediyorlardı. Bayram namazlarından sonra okunan hutbeler sünnettir. Bayram namazının vakti, güneşin doğup, ufukta bir veya iki mızrak yükselmesinden itibaren başlar ve zeval vakti denilen güneşin tam tepeye dikilme zamanına kadar devam eder. Bir zaruret sebebiyle birinci günü kılınamazsa, cemaatle ikinci gün de kılınabilir.

Sadaka-i fıtır, ramazan-ı şerifin sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından (yani borcundan, ikametgahından, evinin lüzumlu eşyasından, bineceği arabasından ve kendisiyle ehlinin bir aylık veya diğer bir kavle göre bir yıllık nafakalarından) başka en az nisap miktarı bir mala (yani iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın veya bunların kıymetlerine denk bir mala) malik bulunan her hür müslümanın için (hatta çocuk veya mecnun bile olsa ki, bunların yerine velileri verir; velileri vermezse, büyüyünce kendileri verirler) vermesi vacip olan bir sadakadır; malın üzerinden bir yıl geçmiş olması şart değildir. Buna fıtra denilir ki, fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtır, zekattan önce, oruçla beraber farz kılınmıştır. Bu bir yardımlaşmadır; orucun kabulüne, ölüm sekeratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Sadaka-i fıtır, ramazan bayramının birinci günü fecrin tuluundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta birkaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ancak namazından önce verilmesi, fakirlerin namaza ve bayrama tasasız olarak iştiraklerini sağlayacağı için daha makbuldür.75 Ta ki fakirler, bununla bayrama çıkmadan evvel, noksanlıklarını tedarik edebilsinler.. ve şairin “Kıla erbâb-ı dili âb-ı hayata sîrâb / İrişüb Hızır gibi âh mübarek bayram” –Nedim- dediği üzere, insanların imdadına bir Hızır gibi yetişsin bayramlar.

“Allah Teala, ramazan ve kurban bayramı günlerinde yeryüzüne rahmetiyle tecelli eder. Öyle ise namaz ve ziyaret için evlerden dışarı çıkın ki, rahmet size dokunsun.”76 hadis- şerifine riâyetle, bayramlarda evlere kapanıp kalmamalı, belki öncelikle namaz ve ziyaret için evlerden dışarı çıkılmalı, o bayram sevincini yaşamalı ve yaşatmalıdır. Peygamberimiz’in ramazan bayramının birinci günü bayram namazına gitmeden önce hurma gibi tatlı bir şey yemeden hane-i saadetlerinden çıkmadığı da gelen rivâyetler arasındadır.77 Bunda ise, bir gün önceki oruç haline –oruç ayının bitmesi sebebiyle muhalefet etme gayesi vardır. Bayramda büyükleri ziyaret etmek ve arz-ı ta’zimde bulunmak, en azından bu ikisi yerine geçmek üzere tebrikler gönderip, onların hayırlı dualarını talep etmek, bayramın dinî neşvesini duymada önemli bir amel-i salihtir denilebilir.78

İslâm âlimleri, bayramlarda hediyeleşmeye büyük önem vermişlerdir.79 Hediye-i ramazaniye olarak çok farklı şeyler düşünülebilir. Ancak bunlar arasında kitapların yeri, her zamanki hürmetini ve kıymetini korumaktadır. Hatta bir ramazan’da kendisine müellifi olduğu Risale-i Nur tefsirlerinin bazı nüshaları sunulan Bediüzzaman Hazretleri’nin, memnuniyetinin bir ifadesi olarak bu bayramın çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçtiğini söylemiş olması manidardır.80 Özellikle dinî bayramlar, insanı bütünüyle saran birer mutluluk kaynağıdırlar. Hatta bir mübarek ramazan bayramında bile düşmanlığını sürdürerek bir âlimin yemeğine zehir katıp öldürmek isteyecek kadar kin ve nefretle dolmuş kimseler için dahi.81 Onun bu engin dünyasından herkesin azami seviyede nasiplenmesini sağlamak, yine o dine inanan insanların bayram sorumluluklarından olsa gerektir.

Üç aylar, recep, şaban ve ramazan derken.. bayramın bütün ihtişam ve coşkusuyla gelivermesi ve inananlara bedenî-ruhî hazlar yaşatması. Bu süreçte mü’minlerin his, şuur ve idrak seviyesinde duyup yaşadıkları manevî güzellikler ve bu zaman parçalarında gerçekleşen ledünnî hadiseler ile alakalı şu bir-iki paragrafa kulak verelim: “Ramazan öncüsü, hayırla, bereketle gelen aylar; sessiz, sâkin; fakat dolu dolu bir feyzin taşıp bütün gönülleri saracağı mübarek günlerin ufukta olduğunun emareleri ve işaretleri gibidirler. Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle ramazan sath-ı mâiline girdiğini duyar, yaşar ve birkaç adım ileride kendini bekleyen bir bereket ayını olabildiğince değerlendirebilmek için şimdiden, sesi-soluğu ve sergileyeceği kulluğu itibariyle bütün duygularını bir kere daha gözden geçirir.. sanki gözleri henüz uykudan uyanmamış ve yapılacak iş, seslendirilecek mevzû ile konsantrasyon sağlanamamış da, bir kısım mırıltı ve sayıklamalarla, bu büyük iş ve kudsî teveccühün mûsikisini bulma, ritmini yakalama gayretini gösteriyor gibi olur.
Gönüller, bitevî heyecanla dolup, ruhlar da kıvamını bulunca, bu üstüste şafaklar değerindeki günlerin arkasından hilâl remziyle, fakat dolunay gibi ramazan doğuverir. En tatlı yeller gibi inşirâhla eser.. eser gönüllerimizi sarar, canlarımızı, tenlerimizi ipekler gibi okşar geçer ve tıpkı bahar yamaçları gibi gözlerimizi güzelliklere uyarır, gönüllerimizde yükselme arzusunu coşturur.. ve şelâleler gibi, sinelerimize yumuşak, tatlı bir ürperti salar.

Nihâyet bir aylık misafirlik biter, binbir vâridatla gelen ramazan da gider.. gider ama, onun getirdiği ışığa uyanmış ve dirilmiş ruhlar, sürekli düşünmüş ve haşyetle ürpermiş gönüller, vuslat arzusuyla yollara dökülmüş ve köpürmüş vicdanlar bu defa da bayramın sımsıcak günleriyle kucaklaşırlar. Evet kendilerini denize salan insanların bir müddet sonra, dört bir yandan su ile sarıldıklarını duyup hissetmeleri gibi, biz de üç aylardan sonra, kendimizi bayramın rengârenk ikliminde, huzur ve itmi’nan tüten atmosferinde buluruz.. bulur ve onu bütün duygularımızla hisseder, bütün benliğimizle yaşar ve mahiyetimizin bütün rükünleriyle paylaşırız.

Bayram şafağı söküp minarelerin başında temcidler tınlamaya başladığı ve her yanda lâhûtîliğin tütüp durduğu dakikalarda hülyalarımızı coşturup köpürten öyle sırlı şeyler duyarız ki, bunlar alır bizi derinlere, derinlerden de daha derinlere götürür ve gönüllerimize hiçbir zaman söylenemeyen ve bir şeyler anlattıkları hâlde katiyyen ifade edilemeyen, hele gündelik lisanla asla anlatılamayan en mahrem duyguları fısıldarlar.”82

“Bayramdaki temcid, salâ, ezan ve gizli-açık her yanda duyulan evrâd u ezkâr kulaklarımıza âdetâ,
gök kapılarının gıcırtılarını aksettirir; tebrikler, tes’îdler, el öpmeler, ziyaretler ise şanlı geçmişimizden köpürüp köpürüp gelen ruhu ve manâyı andırır. Evet, öteler buudlu bu lâhûtî ses hevenkleri, bu mâzi renkli töre ve merasimler, sanki ruhlarımızın, anlatmak isteyip de anlatamadıkları sevinçlerini, neş’elerini veya hasretlerini ve hicranlarını söylüyor gibi gelir bize…
Bayram, hemen her zaman oldukça şümullü bir dil kullanır ve anlatılması gerekli olan her şeyi anlatır: İnsanın toprak gibi hiçliğini ve ayaklar altında oluşunu.. yağmurun toprağı kucakladığı gibi rahmetin de onu kucakladığını.. arı kovanından daha canlı, kuş yuvalarından daha yumuşak yuvalarımızın şefkatini.. ruhlarımızın ötelerle olan alâkalarını, emellerini.. kalblerimizin huzur ve itmi’nanını.. fert plânında insanın bir bilinmez noktadan başlayıp ve bir türlü bitmeyen sırlı yolculuğunu.. yolculuğun sevindiren veya ürperten son durağını.. toplum plânında milletimizin doğuşunu.. çağlar ve çağlar boyu mücadelesini.. kültür ve medeniyetini.. örf ve âdetini.. üslub ve şivesini, hem de senede bir iki defa ve toplumun bütün katmanlarına en beliğ bir dille anlatır.”83

ARAFE GÜNÜ
Müslümanların Mağfiret Bayramı

Kurban bayramından bir önceki gündür [9 Zilhicce]. Haccın iki temel rüknünden birisi olan vakfe, kurban bayramından bir gün evvel Arafat meydanda topluca yapıldığından bu güne yevm-i arafe [dilimizde arefe veya ârife günü] denilmiştir. Türkiye’de ramazan bayramından bir gün öncesine de arefe denir. Bunun gibi, mühim bazı günlerden bir önceki güne veya önemli bir olay ya da olayların cereyan ettiği dönemden önceki günlere de arefe denmektedir;84 fakat bunlar örfî isimlendirmelerdir; özel bir dinî hüviyeti ve kudsiyeti yoktur. Bütün sene içinde affedilenlerden daha çok mü’minin cehennemden âzad olduğu bir gün85 olması itibariyle de bugün: Müslümanların kurtuluş bayramıdır.

Arafe kelime olarak: tanışmak, öğrenmek, itiraf etmek ve güzel koku manalarına gelir ki, İslam âlimleri bugüne arafe denilmesinin sebeplerini izah ederken bütün bu anlamlara itibar etmişlerdir. “Tanışma” manasına göre: Cennet’ten yeryüzüne indirilen Hz. dem ile Havva’nın buluştuğu güne arafe günü, buluştukları dağa da Arafat dağı adı verilmiştir. Bir diğer görüşe göre: Hz. İbrahim, Allah’ın emri üzerine oğlu İsmail ve eşi Hâcer’i Mekke’de bırakıp Şam’a gittikten yıllar sonra onlarla buluşup görüştüğü mekana Arafat, zamana da arafe günü ismi verilmiştir. “Öğrenme” manasına göre: Cebrail, Hz. dem’e haccın menâsikini –bizzat uygulatarak- öğretmiş, vakfe yaptıkları gün ona “Artık öğrendin mi?” diye sormuş, Hz. dem de “Evet, öğrendim.” demiştir. Bunun üzerine oraya Arafat, o güne de arafe günü adı verilmiştir. “İtiraf” manasına göre: Hacılar vakfe yaptıkları günde, Allah’ın rubûbiyetini, celalini, azametini, kimseye ihtiyacı olmamasını; kendilerinin ise zillet ve fakirliklerini, Allah’a son derece muhtaç oluşlarını itiraf ederler. Nitekim Hz. dem ve Havva da Arafat’ta ilk defa buluştuklarında “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Günahlarımızı bağışla!” [A’râf 7/23] diye itirafta bulunmuşlardı. Bu itirafların yapıldığı o zamana arafe günü, mekana da Arafat dağı adı verilmiştir. “Güzel koku” manasına göre ise: Hacılar, arafe günü Arafat’ta bütün günahlarından tevbe ederler. Böylece günahların manevî pisliğinden temizlenen mü’minler, mânen güzel kokulu hale gelirler ki bu sebeple o güne arafe, o yere de Arafat denilmiştir.86

Kur’ân-ı Kerim’de arafe gününden iki yerde bahsedilmektedir.

1. “Şâhid ve meşhûd’a kasem ederim ki…” (Bürûc 85/3) âyetindeki şâhid ve meşhûd’tan maksadın ne olduğun dair yapılan tefsirlerden üç tanesi bunlardan birinin her hal ü karda arafe günü olduğunu belirtmektedir:

Meşhûd, arafe günü; şâhid de arafe günü Arafat’ta hazır bulunan hacılardır. Arafe gününün “meşhûd” diye adlandırıldığının delili ise, Hak Teala’nın “Gerek yaya, gerek her uzak yoldan gelecek arık develerin üstünde (binitli) olarak sana gelsinler. Böylece kendilerine ait olan menfaatlere şahid olsunlar.” [Hacc 22/27-28] âyetidir.

Şâhid, cuma günü; meşhûd da arafe günüdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yevm-i mev’ûd (va’d olunan gün), kıyamet günü; şâhid, cuma günü; ve meşhûd da arafe günüdür. Cuma günü bizim için Allah’ın (hazırlamış olduğu) bir zahîresi (deposu)dur.”87 Said b. Müseyyeb’in de mürsel olarak, Hz. Peygamber’den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Günlerin efendisi, cuma günüdür; o şâhiddir. Meşhûd ise arafe günüdür.88
Şâhid, arafe günü; meşhûd da kurban bayramı günüdür. Çünkü bu iki gün, Allah Tealâ’nın büyük saydığı, kıymet verdiği ve hac günlerinin önemlilerinden kıldığı iki gündür. Dolayısıyla bugünler, kendinde bulunan kimselerin, mü’min olduklarına ve İlahî rahmete müstehak olduklarına şehadet eder.”89

2. Arafe günü Kur’an’da, ikinci olarak “eyyâm-ı ma’dûdât / sayılı günler” ifadesinde zımnen geçmektedir: “O eyyâm-ı ma’dûdât / sayılı günlerde (arafe ve kurban bayramı günleri tekbir getirerek) Allah’ı zikredin.” [Bakara 2/203]. yetteki “sayılı günler”, arafe günü sabah namazıyla başlar, bayramın dördüncü günü ikindi namazıyla sona erer [9-13 Zilhicce].

Âyette arafe ve bayram günlerinin en önemli hususiyetlerinden birinin “farz namazların akabinde, kurbanlar kesilirken ve şeytanlar taşlanırken teşrîk tekbirleri getirmek” olduğu vurgulanmıştır. Nebevî tatbikat üzere bugünlerde ister seferî, ister mukim, ister cemaatle, isterse yalnız olarak kılınan beş vakit namazın farzlarını müteakip selam sonrası teşrîk tekbiri getirmek, hacdakilerle beraber bütün yeryüzündeki müslümanlara vaciptir. Bu, arafe günü sabah namazıyla başlar, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar devam eder. Teşrîk tekbiri şöyledir: “Allahü Ekber. Allahü Ekber. Lâilâhe illallâhü vellâllü ekber. Allahü ekber ve lillâhilhamd. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. O’ndan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Ve bütün hamdler O’na mahsustur.” Namazların farzını müteakip verilen selâmdan sonra unutarak konuşan veya yerinden ayrılan biri teşrîk tekbiri söylemez. Teşrîk günlerinde kazaya kalan bir namaz, teşrîk günlerinde kaza edilirse teşrîk tekbiri getirilir; diğer günlerde ise getirmek gerekmez.

Bediüzzaman’ın arafe ve kurban bayramı günlerindeki teşrîk tekbirleriyle alakalı tahayyül, his ve kanaat çizgisinde belirginleşen bir müşahedesini kaydetmekte yarar var: Arafe ve kurban bayramında bütün insanlığın beşte birisinin teşrîk tekbirleriyle Allahü Ekber demesi; ve koca yer küresi, kendi büyüklüğündeki o Allahü Ekber kutsi kelimesini göklerdeki gezegen ve yıldız arkadaşlarına işittiriyor gibi, milyonlarca hacının Arafat’ta ve kurban bayramında hep bir ağızdan Allahü Ekber demeleri, Rasul-i Ekrem’in 1400 sene evvel âl ve ashabıyla söylediği ve emrettiği Allahü Ekber kelamının bir nevi aks-i sadası olarak İlâhî rubûbiyetin “dünyanın ve bütün âlemlerin rabbi” azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî kullukla yapılan bir mukabeledir.90 Bu mukabelenin milyonlarca hacının cemaat halinde aynı duygu ve düşüncelerle çarpan yüreklerinden yükselmiş olması da onu sonsuz şükürlere müsavi hâle getirmektedir ki, M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu manaya şu ifadelerle vurgulamıştır: “Ferd hususî meziyet ve fazîletleriyle belli şeylere taliptir ve Allah onları verir; ama cemaate Allah’ın vereceği bazı şeyler vardır ki, onlar ancak cemaat halinde istendiği zaman verilir. Bir istiska duası, bir bayram namazı, bir Arafat’ta toplanma (ibadetlerinde olduğu gibi).”91

Kurban bayramı ismiyle bilinen kutlu zaman dilimleri, aslında arafe günüyle başlar, kurbanın dördüncü günü ikindi namazında son bulur [9-13 Zilhicce]. Nitekim Rasulullah (sas):
“Arafe günü ve teşrîk günleri (2, 3 ve 4. günleri), hepsi bizim bayramımızdır.”92 “Arafe günü, nahr günü (kurbanın 1. gün) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır.
Bu günler yeme-içme günleridir.” buyurmuşlardır.93 Dolayısıyla arafe günü de bayram günleri içine dahildir. Ayrıca kurbanların, bayram namazı kılınmadan geceleyin kesilmesinin tenzihen mekruh oluşu da94 Arafe gününün hükmen bayrama dahil olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Hadiste teşrîk günleri de bayram olarak nitelenmekle, birinci gün geçtikten sonra bayram bitti havasına kapılmamak ve bayramı doyasıya yaşayabilmek için ayrıca vurgu yapılmıştır.

Arafe gününün fazilet, hürmet, ehemmiyet ve kudsiyetini ve bugünde yapılan duaların makbliyetini bildiren pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan üç tanesinde şöyle buyrulmaktadır: “Arafe günü vakfe sırasında Cenab-ı Hakk’ın Cehennem’den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad ettiklerinden kat kat fazladır. Allah, arafe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek “Bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar?” der.95 Arafe gününde bütün sene içinde affedilenlerin toplamından daha çok mü’minin bağışlanarak cehennemden âzad edildiğini ve bu günün bayram olduğunu bildiren mezkur hadisler yan yana getirildiğinde şu terkibe ulaşılır: Arafe günü, Müslümanların mağfiret bayramıdır; cehennemden kurtuluş bayramıdır.

İlâhî merhametin galeyana geldiği böyle bir zaman diliminde içli yakarışlarla, samimi ve nasûhî tevbe istiğfarlarla Allah’a inâbede bulunulmalıdır. Başka iki hadiste ise şöyle buyrulmuştur: “Kim arafe günü dilini, kulağını ve gözünü haramdan korursa, iki arafe arasındaki küçük günahları bağışlanır.”96 “Günlerin en efdali arafe günüdür. (Faziletçe) cumaya denktir. O, cuma günü dışında yapılan (yani hacc-ı ekber dışındaki) yetmiş haccdan efdaldir. Duaların en efdali de arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en efdal söz de: “Lâilâhe illallâhü vahdehû lâ şerike lehu. (Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.”97 Aliyyü’l-Kâri’: “Hadiste, arafe gününün en efdal veya cumaya müsavi gün olduğuna dair bir işaret vardır.” demiştir. Alimlerin çoğunluk kabulüne göre: “Allah katında günlerin en şereflisi ve en kıymetlisi cuma günüdür.”98 hadisi, haftanın en hayırlı gününü tespit eder. Arafe ve kurban günleri ise yılın en faziletli günleridir.99 Yine arafesi cumaya tevafuk eden haccın fazladan kutsiyet kazanıp hacc-ı ekber haline gelmesi gibi, hacc-ı ekberin arafe günleri de diğer hacların arafe günlerinden daha kutsidir100.

Kur’an-ı Kerim’de Arafat dağı ismen geçmektedir: “Arafat’ta vakfeden ayrılıp sel gibi (Müzdelife’ye doğru) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da (teşrîk tekbirleri, tehliller ve telbiyeler getirerek) Allah’ı zikredin.”[Bakara 2/198]. Birçok hadis-i şerifte zikredilen Arafat dağı, Mişail namiyle bilinen Mihail Peygamber’in kitabının 4. babında da yer almış ve ahirzamanda bir ümmet-i merhumenin toplu (hac) ibadet için bu mübarek Arafat dağını seçecekleri haber verilmiştir101 Nitekim bu dağın eteklerinde hac ibadetinin iki rüknünden birisi olan vakfe ibadeti ise Ümmet-i Muhammed’e nasip olmuştur. Haccın derûnî seyahatinin anlatıldığı bir makalede Arafat’ın ve arafe gününün mavera buuduna dair enfes yorumlar yapılmıştır: “Arafat’ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat’iyen dünyevîler gibi ölmez… Arafat’ta, sabahlar da gurublar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şâirlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalplerimize boşaltır ve bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat’ı yaşamalı ve Arafat’ın tulu’ ve gurubunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir. Arafat’ta insan, duânın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şâhit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen duâlar, daha bir derinlikle tüllenir; sesler, soluklar, göklerötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır… Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semâvîlik solukladığı, Hakk rahmetinin sağnak sağnak gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır.102”

Vakfe, arafe günü zeval vaktinden kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşuna kadar olan süre içinde yapılır. O gün vakfenin dışında yapılması gereken önemli başka hususlar da vardır. Hacıların terviye günü [arafeden bir önceki gün: 8 Zilhicce] Mekke’den Mina’ya gidip orada geceledikten sonra arafe günü sabah namazını Mina’da kılarak güneşin doğuşunu takiben Arafat’a çıkmaları, zeval vaktinden sonra orada gusletmeleri, öğle ve ikindi namazlarını öğle vakti cem ederek kılmaları, zamanlarını tekbir, tehlil, telbiye, salat ü selam ve dua ile geçirmeleri ve arafe akşamı güneşin batmasıyla birlikte Müzdelife’ye doğru yola çıkmaları sünnettir. Hz. Peygamber’den arafe günü oruç tutmanın faziletine dair hadis rivâyet edildiği gibi, Arafat’ta oruç tutmanın yasaklandığına ve kendisinin orada oruç tutmadığına dair hadisler de vardır. Buna göre, hacıların zayıf düşerek asıl görevlerini aksatmalarına yol açacağı için terviye ve arafe günleri oruç tutmaları mekruh, hacca gitmeyenlerin aynı gün oruç tutması ise müstehap kabul edilmiştir.103 Arafe gününde Arafat’ta bulunmayanlara Peygamber Efendimiz: “Allah’ın, arafe günü oruç tutan kişinin bu oruç sebebiyle, (yaşadığı andan) önceki ve sonraki yıl olmak üzere iki senelik günahlarını bağışlayacağını ümit ediyorum.”104 müjdesini vermişlerdir.

Diğer taraftan, arafe ve daha sonra dört gün içinde umre yapmak, diğer hac vazifelerini aksatabileceği için tahrimen mekruhtur. Arafe günü, Arafat’taki hacıları taklit maksadıyla halkın Mescid-i Nebi’de veya başka herhangi bir mescid ya da yerde toplanması dinî bir esasa dayanmaz; bazı âlimler bunu mekruh görmüşler,105 bazıları da bid’attır demişlerdir.106 Ancak nasıl ki hacdakilerin teşrîk tekbirlerine başlamasıyla diğer bütün mü’minler de başlıyorlar, onlarla aynı günde bayram edip kurbanlarını kesiyorlar.. öyle de, arafe gününün şuurunda olarak kalben niyeti halis tutup vakfe saatlerine denk gelen vakitlerde (hatta gün boyu) şahsen veya cemaaten bunu gelenek hale getirmeksizin topluca tevbe ve istiğfar edip dua ve niyazlarda bulunmakta bir beis olmadığı gibi, aksine “haccın yümün ve bereketinin toplandığı bugünde107” sıdk-ı ihlâsla istenildiği takdirde Arafat’takilere lutfedilen İlahî mağfiret ve nimetlerden nasibdâr olmak kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Asr-ı saadette bir sahabi, Peygamberimiz’e gelerek: “Ramazan’ın dışında ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?” diye sormuştu. Efendimiz (sas): “Muharrem ayında oruç tut. Zira Muharrem ayı, Allah’ın ayıdır. O ayda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiştir. O günde başka bir kavmi de affedebilir.108” buyurmuşlardır. Aynı Rahmet tecellisinin arafe gününde, hacda bulunmayan Müslümanlar hakkında gerçekleşmesi de dinen ve aklen mümkündür; Merhameti Sonsuz’dan aynı ikramı bu şekilde ummakta bir beis gözükmemektedir.
İhlâs sûresini yüzer defa tekrar ile okumak, mübarek arafe gününde yapılması müstahsen olan bir âdet-i İslâmiyedir. Bazı yörelerde bin ihlâs-ı şerif okunması gelenek olmuştur. Beş yüz arafe’de, beşyüz de ondan önceki günde olmak üzere ikiye taksimle de bu okunabilir. Böyle bir okuyuşun bereketiyle kalbte bir takım hakikatlerin açıldığını ve çoğu manevî duyguların bundan gıdasını aldığını bazı İslâm ulemasının tecrübeleri göstermektedir109.

Peygamberimiz’in bayram ilan ettiği arafe gününü110 yalnızca, bir gün sonra başlayan kurban bayramı günlerine (eyyâm-ı nahr) hazırlık günü olarak değil, Alvarlı Efe Hazretleri’nin “Mevlâ bizi afvede; Bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar gide; Bayram o bayram olur.” mısraları içinde belki Arafat’ta İlâhî mağfiret ve rahmete erişen hacılarla birlikte aynı mazhariyete nail olan talihli mü’minlerin günahlardan arınma ve azaptan kurtulma günü olması hasebiyle kendi müstakilliği içinde bir bayram olarak tes’îd etmek, isabetli bir tercih ve bereketli bir amel olsa gerektir.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=110&yumit=bolum2

KURBAN BAYRAMI

Kurban bayramı [ıydü’l-edhâ / ıydü’n-nahr], İslam âleminin 10-13 Zilhicce günlerinde kutladığı en meşhur dinî bayramdır. Kur’ân-ı Kerim’de Saffât [37/83-113] ve Hac sûrelerinde [22/26-28] geçtiği üzere Hz. İbrahim’in sünneti olarak tes’îd edilegelmektedir. “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken O’nun adını ansınlar…” [Hac 22/34] âyeti de bunun daha sonra bütün ümmetlere şamil bir ibadet olduğunu bildirmektedir. Kurban bayramı, Mekke’de nâzil olan “Biz gerçekten sana kevseri verdik. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” [Kevser 108 /1-2] emr-i İlahîsince yalnızca kendisine farz kılınmış olarak kuşluk namazı (veya şükür namazı) kılmaya ve kurban kesmeye başlayan Rasulullah tarafından ilk defa hicretin birinci yılında Medine’de Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî sünnetiyle bütün mü’minlere bayram olarak teşrî’ buyrulmuş ve bu günlerde bayram namazı kılmak ve kurban kesmek vacip kılınmıştır.111 Bir hadis-i şerifte: “Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.”112 buyrulmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu ve hükümlerini belirlediği bayram olan kurban bayramı, aynı zamanda ilgili hadislerin bildirdiğine göre senenin en kıymetli günüdür veya hayırda arafe gününe denktir. Arafe günü ve kurban bayramı günleri, esasında İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan hac ibadetinin113 vakitleridir.

Kurban, kelime olarak k-r-b kökünden mastar olarak yaklaşmak, isim olarak ise hizmetiyle sultana yakınlaşmış kişi anlamına gelir. Istılâhî olarak da: Allah’a manen yakınlaştıran şey demektir;114 yani belirli bir havyanı, belirli bir vakitte ibadet niyetiyle kesmektir. Bereketli ve feyiz dolu bayram günlerimizden olan “Kurban bayramı, Hz. İbrahim’in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları.. ve bu gâyeye ma’tûf, bazılarının Beytullah’a yüz sürüp, Arafat’ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür.”115 Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i (as) kurban etmek istediği, Cenâb-ı Hakk’ın da büyük bir koç göndererek onu kurtardığı günün yıldönümlerinde kutlanır. Bu bayram, hanîf İslam dininin önderleri olan peygamberin anılarını tazelemek, Allah uğruna canı ve malı feda etmek, bu yolda sabır ve metanet göstermek konusunda onları örnek almak anlamları taşır116

Kurban kelimesi üç âyette yer almaktadır: [Âl-i İmrân 3/183; Maide 5/27; Ahkâf 7/28]. Kelime olarak hadis-i şeriflerde ise nadiren geçmektedir: “Salât, (Allah’a sunulan bir) kurbandır.”117 Ancak kurban bayramı, kurban kesimi, hac ve menasiki ile alakalı pek çok âyet ve yüzlerce hadis bulunmaktadır.118 Kur’an’ın en çok kurban bayramından bahsetmesi onu, diğer bütün günlerin üzerine çıkarmaktadır; zira Kur’ân herşeye kâmet-i kıymetince yer verir. Kur’ân’da kurban ve hacdan başka, bizzat bunların yapıldığı kurban bayramı günlerinden de üç sûrede bahsedilmektedir:
,
1. Kevser sûresinde geçen “Venhar!” [108/2] ifadesinde mef’ûl mücmel bırakıldığından dolayı, bundan “Nahr/Kurban bayramı yap!” manası anlaşılabileceği gibi, “(Bayram) namazı kıl, kurban kes de kurban bayramı yap!” anlamı da çıkarılabilir ki bazı müfessirler âyetteki namazdan maksadın bayram namazı, nahrdan muradın da kurban bayramında kesilen kurbanlıklar olduğunu belirtmişlerdir. Binâenaleyh “Venhar!” ifadesinin, Allah Rasulü’nün zâtında bütün mü’minlere kurban bayramını, bayram namazı kılıp kurbanlar keserek kutlamayı emretmekte olduğu ortaya çıkmaktadır.

2. Burûc sûresindeki “Şahid ve meşhûd’a kasem ederim ki…” [85/3] âyetinde geçen şâhid ve meşhûd’un ne olduğuna dair yapılan tefsirlerden bir tanesi de, şâhidin arafe günü, meşhûdun da kurban bayramı günü olduğu şeklindedir. “Meşhûd, kurban bayramıdır. Çünkü bu gün, dünyada insanların bir araya gelip toplandıkları en büyük gündür. Yine o günde Mina ve Müzdelife’de doğu ve batıdan birçok insanların bir araya gelirler ve o gün, müslümanların bayramıdır. Meşhûd güne (kurban bayramına) yemin edilmesinin gayesi ise haccın, büyük ve önemli bir iş olduğunu ortaya koymaktadır.

Arafe ve kurban bayramı günleri, Allah Teala’nın büyük saydığı, kıymet verdiği ve hac günlerinin en önemlilerinden kıldığı iki gündür. Dolayısıyla bu iki gün, kendinde bulunan kimselerin, mü’min olduklarına ve İlahi rahmete müstehak olduklarına şehadet eder.”120

3. Yine şu âyet-i kerimeler, ekseriyetle arafe ve kurban bayramı günleri olarak tefsir edilmiştir: “Fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp giden geceye yemin olsun ki kıyamet gelecektir.” [Fecr 89/1-

4. El-fecr (lam, ahd manasına olarak), kurban ve cuma gibi mübarek günlerden birinin fecri [Mücahid’den gelen rivâyete göre kurban bayramının fecri]; on gece, Zilhicce’nin ilk 10 günü şeklinde [10. gün, kurban bayramının 1. günü oluyor]; çift, kurban bayramının ilk günü, tek de arafe günü; akıp giden gece ise, sabahı bayram olan gecenin seher vakitleri [veya bazı tefsircilere göre, leyle-i cem’ (hacda akşam ve yatsı namazlarının birleştirilerek yatsı vaktinde kılındığı gece) denilen Müzdelife gecesi] şeklinde de tefsir edilmiştir ki, mezkur âyetlerin hemen en kuvvetli tefsir vecihleri böyledir.121 Dolayısıyla bu âyetler, arafe ve kurban günlerine yapılan İlahî yemini dile getirmekte, bu zaman dilimlerinin Allah’ın katındaki ehemmiyet, kutsiyet, fazilet ve kıymetini açıkça ifade etmektedir.

Kurban bayramı, Allah emri doğrultusunda bizzat Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî tatbikatıyla ümmete bayram olarak teşrî’ buyurulmuştur.122 Fazilet ve kudsiyetini bildiren hadislerden hareketle kurban bayramının, Allah katında en hayırlı ve en efdal günü olduğu veya arafe gününe denk olduğu belirtilmiştir. Nitekim ilgili hadislerden birinde: “Allah katında günlerin en büyüğü yevm-i nahrdır (kurbanın birinci günü: Zilhicce 10); bunu fazilette yevm-i nefr takip eder (kurbanın 2. günü: Zilhicce’nin 11).”123 buyrulmuştur. Benzer bir hadiste ise: “Allah katında günlerin en büyüğü, kurban bayramının birinci ve ikinci günüdür.”124 ifadesiyle geçmektedir. Cuma ve arafe gününün de Allah katında en hayırlı gün olduğuna dair hadisleri değerlendiren âlimler, en hayırlı günün kurban veya arafe günü olduğu, ya da her ikisinin birbirine eşit bulunduğu sonucuna varmışlardır; cuma gününü de haftanın en hayırlı günü olduğu yorumunu yapmışlardır.125
Kurban bayramı, namazı ve kurbanlıklar, İslam’ın şeairindendir [Hac 22/26-28, 32]. Dolayısıyla bunlara hürmet etmek Allah’ın emridir. Nitekim âyette “Kim Allah’ın hürmet edilmesini emrettiği şeyleri tazim ederse bu, Rabb’inin nezdinde kendisi için sırf hayırdır…” [Hac 22/30] ve “Kim Allahın şeairini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takvasındandır.” [Hac 22/32]. buyrulmuştur.

Arafe günü sabah namazı ile başlayan ve kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadarki beş günde her farz namazın akabinde teşrîk tekbirleri getirildiği için bugünlere “eyyâm-ı teşrîk / teşrîk günleri” denilmiştir; ancak hakikatte kurbanın 2, 3 ve 4. günlerine [Zilhicce 11, 12, 13] teşrîk günlerine denilir.126 Nitekim hadiste: “Arafe günü, nahr/kurban günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır.”127 buyrulmuştur. Hacıların Mina’da olduklarından bu üç güne Mina günleri de denir128.

Hikmet açısından, Müslümanların bayramlarda bir araya gelmelerinin, Allah’ı zikirden ve dinî şeairin takdisinden hali kalmaması için bayram namazı ve teşrîk tekbirleri vacip kılınmıştır. Bunun yanında bayram âdeta “mü’minlerin bir nevi gövde gösterisi olması” maksadı da gözetilmiştir ki, çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar herkesin bayram yerine katılmaları müstehap kılınmıştır. Rasulullah (sas), bayram namazına giderken ve gelirken yollara dizilenlerin bayramlarını kutlardı.129 Allah Rasulü, bayram namazları sonunda sadaka ve hediyeler verirdi, vermeye teşvik eder, bu verilenlerin günahların bağışlanmasına sebep olacağını bildirirdi.130

“Kurban bayramı, Hz. İbrahim ve İsmâil’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muhârebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri içiçedir. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Ka’be, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dörtbir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hakk katına yükselen bu sihirli sesleri duyup ve gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.”131

Kurban bayramlarında milyonlarca mü’minin hep bir ağızdan Allahü Ekber demeleri, rubûbiyet-i ilahiyenin “âlemlerin rabbi” ünvanıyla küllî tecellisine karşı küllî bir ubûdiyetle yapmış oldukları bir mukabeledir.132 Bayram namazlarında mü’minlerin kalpleri kulluk cihetiyle ittihad eder (birleşir), dilleri bir kelime üzerinde toplanır. İnsan, Mabud-u Ezelî’nin ulûhiyetine ve hitabının azametine karşı, sayısız kalblerden ve dillerden çıkan dualar ve zikirler ile küllî bir mukabelede, kullukta bulunur. deta bayram namazlarında İslâm âleminin zikir ve tesbihleriyle dünya, büyük bir zelzeleye mazhar olur; bütün kara ve denizleriyle Allahü Ekber der; kıblesi olan Kâ’be-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arafat diliyle Allahü Ekber diyerek, o tek kelime yeryüzünün her bir toprağındaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül eder. Bir tek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla sonsuz Allahü Ekber’ler vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semaları dahi çınlatır ve berzah âlemlerine de dalgalar göndererek sadâ verir.133

“Ramazan ve kurban bayramlarını Lailahe illallah, Allahü Ekber, Sübhanallah ve Elhamdülillah’lar ile süsleyin.”134 hadis-i şerifi ve benzeri n bayramlarda bolca tekbir, tehlil, tesbih ve tahmidler getirilmesi sünnettir ki âyette de “Allah size hidâyet ettiği için, (bayram) tekbirleri getirerek Zât’ını tazim etmenizi ister.” [Bakara, 2/187]135 buyurulmuştur. Beş vakit namazda, bayram namazında ve hac ibadetinde çok tekbir getirmenin sırrına dair Bediüzzaman şu izahatı getirmiştir:

Bir nevi mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, huzur-u İlâhî’ye kabuldür. Her Allahü Ekber’le âdeta bir mi’rac basamağı kat’ ederek, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, maddiyat kayıtlarından sıyrılıp bir küllî ubûdiyet mertebesine veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, “iyyâke na’budu / ancak sana kulluk ederiz” hitabına bir büyük mazhariyettir. Namaz hareketlerinde tekrarla Allahü Ekber denilmesi, mertebeler kat’ etmeye, manevî terakkiye ve cüz’iyattan küllî dairelere çıkmaya işarettir; ve Allah’ın marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. İşte Hacda pek kesretli “Allahü Ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünki hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir küllî mertebede bir ubudiyettir. Nasılki bir asker, bayram gibi bir özel günde bir mareşal ile birlikte komutanlık dairesinde padişahın huzuruna girer, lutfuna mazhar olur; sair vakitte ancak zabitinin makamı ile onu tanır. Öyle de hacda herbir mü’min ne kadar ami de olsa, mertebeler kat’ etmiş veliler gibi “Yerin ve Göklerin Rabbi” ünvanı ile Allah’ı tanıyıp O’na teveccüh eder; bir küllî ubudiyetle müşerref olur. Elbette hac anahtarıyla açılan rubûbiyetin küllî mertebeleri.. hac dürbünüyle nazarına görünen azametli ulûhiyetin ufukları.. ve yine hac şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişleyen ubudiyet daireleri, kibriya mertebeleri ve tecelliler ufkunun verdiği hararet, hayret, dehşet ve heybet-i rubûbiyet ancak “Allahü Ekber!”ler ile teskin edilebilir ve onunla o inkişaf etmiş, gözle görünen veya tasavvur edilen mertebeler ilan olunabilir. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine “Allahü Ekber”i tekrarla cevab verir ve nefis ve şeytanların en ehemmiyetli desiselerinin kökünü Allahü Ekber’lerle kesip atar. Hacdan sonra şu manayı, ulvî ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte İslam şeairinin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır136.

Efendimiz (sas) “Kurban kesin; zira kurban, babanız İbrahim’in sünnetidir.”137 , “Hâli-vakti yerinde olduğu halde (dinî ölçüye göre zengin sayıldığı halde), kurban kesmeyen kişi bizim musallâmıza (namazgâhımıza) yaklaşmasın.”138 “İnsanoğlu Allah nezdinde, kurban gününde kurban kesmekten daha sevgili bir iş işlememiştir. O kurban, kıyamet gününde boynuzları, postu ve tırnakları ile gelir. Kurban kanının Allah katında büyük itibarı vardır, kan akıp yere düşmeden Allah katında yüce bir mevkiye ulaşır. Kurbanı temiz ve halis bir kalp ile Allah’a takdim edin.”139 “Kurbanlar, sahipleri için sırat köprüsünü geçmede birer binit haline geleceklerdir.”140 “Kurbanlarınızdan bir kısmını yeyin, bir kısmını tasadduk edin ve bir kısmını da biriktirin.”141 hadisleriyle bayramın, kurbanın ve infakın önemini beyan etmiştir.

Kurban kesimlerinin yapıldığı bayramın 1, 2 ve 3. günlerine ise eyyâm-ı nahr denilir. Ancak kurbanı, yevm-i nahr’le ifade edilen birinci günde kesmek daha faziletlidir. Hür, mukim (yolcu değil), müslüman ve dinî ölçüye göre zengin sayılan (üzerinden bir yıl geçmemiş bile olsa nisâb miktarı mala sahip bulunan) kişilere kurban kesmek vaciptir. Kurban kesimi, bayram namazından sonra başlar, bayramın üçüncü günü akşamına kadar devam eder. Rasulullah’ın sünneti gereğince ve (Rabbin için) kurban kes!” [Kevser 108/2] âyeti zımninde kurbanın kesilmesi vacip olsa da, Allah için kesilmesi farzdır.142 Zira esas olan takvadır ki “Unutmayın ki ne onların etleri ulaşır Allah’a, ne de kanları. Ona ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır. O bu hayvanları size âmâde kıldı ki, sizi doğru yola eriştirdiği için Onun yüceliğini ilan edesiniz. Öyleyse güzel davrananları müjdele!” [Hac 22/37] buyrulmuştur.

Dinî Sorumluluklar MuvacehesindeBAYRAMLARIN
DEĞERLENDİRİLMESİ

Dinî bayramların kendine mahsus bir kutsiyeti vardır ve bu kutsiyetin yüzü suyu hürmetine, bu hürmetin nezd-i ilahîdeki hakkı için Müslümanları hayır yolunda sa’y ü gayretlerde bulunmaya teşvik ve terğib etmek, gâyet güzel bir İslam ahlakı olagelmiştir.143 “Aslında Allah’ın her günü mübarektir. Fakat insanların o mübarek günleri değerlendirmesiyle onlar ayrı bir bereket kazanır ve birer altın dilimi haline gelirler.”144 Buna göre hakikatte en büyük bayram, bir insanın hidâyete erdiği gündür;145 en kutsal bayram hediyesi bir insanın hidâyete ermesidir.146 Bu hidâyet ise ister zâtî hidâyet (kafirin müslüman olması), isterse sıfâtî hidâyet (müslümandaki kafir sıfatlarının İslamlaşması) olsun farketmez. Yaratılış gayesi Allah’a kulluk olan insanoğlunun bayramları da, kulluk şuurundan hali olamaz, olmamalıdır. Ramazan ve kurban bayramları, bizim Müslümanca hayatımızda edîbâne, nezihâne ve dünyâ ve ukba adına çok faydaları tekeffül eden iki bayramımızdır. Gayr-i müslimlerin bayramlarda çılgınca eğlenmeleri, aslında ölümü öldürme düşüncesi ve unutma gayretlerinden ibarettir. Müslümanın da kendi çizgileri içinde ve meşrû dairede dünyâ adına bir sevinç ve neş’e hayatı vardır; ne var ki, onun neş’e dünyasında bile ölüm ve ölüm ötesine ait ürpertici, fakat aynı zamanda imrendirici esintiler, manâlar ve buğular bulunur147 İslâmî bayramlar, ölüm korkusunu bastırmak için bir şehrayin değildir. Aksine hakiki müslüman ölüme, bayrama gidiyor gibi gider.148 Bilir ki bayramlarda günaha girmekten ve günah mekanlarından bilhassa kaçınmak, imanın alametlerindendir. “Vay haline, bayramı puthanede, orucu demhanede, iftarı meyhanede olanların!..”149 Gittikleri yolun neticesi ise “Sakar”dır. [Müddessir 74/26-30]. Ve “bayramlarda müminlerin, lâhûtîleşen dengeli hareketlerinde, vakarla tüllenen davranışlarında, mânâlı derin bakışlarında, vefâlı ve samîmiyet tüten sözlerinde hep cennet muhâverelerindeki o büyülü üslup sezilir.”150

“Hemen bütün inanmış gönüller, bayramlardaki namazlardan, tekbirlerden, fıtır sadakalarından, kurbanlardan ve ziyaretlerden birer girizgâh birer hayal çıkışı bularak, tıpkı içleri rüzgârlarla dolmuş yelkenler gibi tatlı tatlı hülyalar âlemine doğru kaydıklarını sanırlar.”151 “Bayramlar, biraz da namazlarla bayramdırlar. İş gelip namaza dayanınca, bayram artık yeryüzü işi olmaktan çıkar, semavî bir manâ ve te’sire ulaşır. Öyle ki o gün, Allah’a karşı vazife ve sorumluluklarını yerine getirmeye azmetmiş bütün ruhlar, camiye adımlarını atar-atmaz âdetâ vecde gelir, her biri Allah’la münasebetine göre sonsuza yelken açar ve basiretlerine aralanan menfezlerden ukbâyı temâşa ediyor gibi olurlar. Gönüllerinin bütün rikkatiyle duyup hissettiklerinden lezzet alan bu insanlar, halleriyle, dilleriyle, davranışlarıyla saygı duydukları bir huzurun hakkını eda ediyor gibi ağlar, inler ve kıvranırlar.. söylemek için söz arar.. matlubu yakalamak için halden hale girer.. his ve heyecanını haykırmaya çalışır, dili kelimelerin yetmezliğine takılır, yutkunur yutkunur ve “lâ havle…” çekerler.”152

“Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa kendimizi havada uçuyor veya neş’eli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da, çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz”153

Hicretinin birinci yılında Medinelilerin kutladıkları beşerî kaynaklı iki günü kaldırıp yerine kurban ve ramazan bayramlarını teşri kılan Allah Rasulü, bayramları ilahî kaynaklı hale getirmiş ve kutlanış şekillerini de dinî çerçeveye oturtmak sûretiyle daha hayırlısı ile değiştirmiş ve sonuçta İslam’ın kendi istiklaliyetini ve orijinalitesini ortaya koymuştur. En köklü değişiklik ise bayram günlerinin ibadet ve tekbirlerle yoğrulmuş olmasıdır. İslam, bayramları, mücerret oyun-eğlence ve hatta gaflet günü olma seviyesizliğinden çıkarmış, aslî çizgisine oturtmuştur: Allah’a daha çok yakınlaştırmak. İslam bayramlarının temel özelliği kişiyi çeşitli faaliyetlerle manen Allah’a yaklaştırmaktır. Bayramların esas hedefi budur.

“Teşrîk günleri, yeme-içme ve Allah’ı zikretme günleridir.”154 hadisi bayramın bedenî-ruhî veya dünyevî-uhrevî şeklinde iki yönü olduğunu vurgulamaktadır. Bu aynı zamanda bayramı değerlendirmede İlahî ölçü olmaktadır. Bayram aynı zamanda Allah’ın zikrine daha ziyade ihtiyaç duyulan günlerdir. Efendimiz (sas): “Bu bayram günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır.”155 buyurmuşlardır. Bayram gününün, mutad sabah namazını müteakip farklı bir ibadetle (bayram namazı) başlaması da manidardır. Nitekim mü’minin haftalık bayramı olan cuma günü de hususî bir namaz ve hutbe ile başlar. Böyle ibadet ve zikirle başlayan bir dinî bayram, ufkundan aşağıya çekilmemelidir. Son yıllarda gittikçe yaygınlaşmaya başlayan “tatil beldelerinde, gazinolarda, kulüplerde çılgınca eğlenme” fobisi ve kimi tv ekranlarında görülen türden bazı özel eğlence programları, İslamî motiflerden yoksulluğu itibariyle, Allah’a yakınlaştırmaya vesile olacak bir bayram kutlaması olmak bir yana, aksine fertleri sefahetin kucağında bütünüyle bedenîleştirmekte, dünyevîleştirmektedir. Halbuki bayram, İslam bayramıdır.

Bayramlar, Allah’a yakınlaşıp İlâhî hoşnutluğu kazanmak istikametinde bolca amel-i salihlerde bulunmak için kaçırılmaz fırsatlardır156. Gündüzleri olduğu kadar geceleri de kıymetlidir. “Kim her iki bayramın [ramazan ve kurban’ın birinci günün] gecesini, sevabını Allah’tan umarak (ibadetle) ihya ederse, kalplerin öldüğü günde kalbi ölmez.”157 Bazı âlimler, günah işlemekle kalpler ölür, gecelerini ihya edenlerin ise kalbi ölmez demişler. Bazıları da İslâm üzere ölmek şeklinde yorumlamışlardır. Bayramları, varlık gayesi ve dava mefkuresi doğrultusunda yaşamak, hac yapıyor gibi kazanca vesile olur ki mesela: “Kurban bayramında talebeye himmet elini uzatmak için maddî-manevî gayretten geri kalmayan mü’minler, o anda Arafat’ta ve Müzdelife’de olan kimselerin sevabına denk, belki de daha çok sevab kazanmış olabilirler. Zira hactakilerin himmeti şahsî, burada bulunanlarınki ise içtimaî; orada şahsî füyuzatın artırılması, burada ise bir milletin yeniden ihyâsı sözkonusudur.”158

İnsanın hayatındaki bütün kareler, yaratılış gayesi olan kulluk vazifesinden manzaralar ile doldurulmalıdır. Günler ve saatler, hep ibadet endeksli ayarlanmalı, tasnif edilmeli. Bu meyanda bilhassa dinî kitaplar okumaya özel vakitler ayrılmalı; ve bunun için bayram günleri bile birer fırsat bilinmelidir.159 Hele öncelikle bayramla alâkalı olanlardan. Malumdur ki bayramların kendilerine mahsus hazzı, neşvesi ve heyecanı vardır; ve bunları vicdanda duyabilmek, gerçekten üstün bir nimettir, imanın tadını tatmak gibi bir şeydir. Bayram duyuşlarını, telâkki ve gözlemlerini anlatan makale ve kitapların mütalaa edilmesi, bayramları derinlemesine idraki ve değerlendirmeyi kolaylaştırır.160

Ayrıca bayramlarda “Bayram gelmiş neyime / Anam anam garibem” dizelerindeki halet-i ruhiyeyi yaşayan insanların gurbet ve yalnızlıkları paylaşılmalı, bütün üzgün yüzler güldürülmeye çalışılmalıdır. Zira “bayramlar, bütün insanî münâsebetlere en pratik bir vesîle, bütün ledünnî zevklere en müsâit bir zemin, kitleler hâlinde sevişip-kaynaşmaya en münâsip bir vasat ve ebediyetleri duyup-yaşamaya da en elverişli bir sahne gibidirler.”161 Bayramlar, İslam kardeşliğin özdeşleştirici ve pekiştirici bir fonksiyon eda eder toplumun katmanları arasında. Bu sebeple müslümanlar birbirlerinin bayramlarını, ya yüzyüze gelerek ya da mektup, tebrik, telefon veya e-mail gibi haberleşme vasıtalarıyla tebrik ederler. Maddî-manevî, geçmiş-gelecek bayramları tebrik etmek ve tebrikte bulunurken teberrükte bulunmak da bir İslam geleneği olmuştur162. Son tahlilde bayramlar, vacip, sünnet, müstehap, mekruh ve haram şeklindeki dinî sorumluluklar muvacehesinde ihsan şuuruyla ve rıza-i ilahî mayalı olarak değerlendirilmelidir.

Bayramların Yükümlülükleri Ve Kutlanışı

Vacipleri: Bayram namazları kılmak, üzerine cuma farz olan herkese vaciptir. Ramazan bayramında fitre denilen fıtır sadakası vermek; kurban bayramında kurban kesmek, şartlarını haiz mü’minlere vaciptir. Kurban keserken besmele çekmek vaciptir. Arafe gününden kurban bayramının dördüncü günü ikindi vaktine kadar ki beş günde her farz namazını müteakip teşrîk tekbiri getirmek vaciptir.

Sünnet ve Müstehabları: Bayram hilalini görünce gizlice tekbir getirmek. Bayramların ilk gecelerini ibadetle ihya etmek. Bayram sabahı erkek kalkmak. Gusletmek, banyo yapmak. Temiz ve en güzel elbiseleri giymek. Pis kokulu yiyeceklerden uzak durmak. Güzel kokular sürünmek. Ağzı misvaklamak, fırçalamak. Saçı sakalı, tırnakları ve vücudun diğer yerlerindeki kılları sünnet uygun şekilde temizleyip düzene koymak. Ramazan bayramında bayram namazından önce hurma gibi tatlı bir şey yemek; bunun da bir, üç, beş gibi tekli sayılarda olmasını gözetmek. Kurban bayramında ise bayram namazından önce hiçbir şey yememek; ilk lokmayı teberrüken kesilen kurban etinden yemek. Bayram namazlarını küçük-kapalı yerlerde değil de, açık ve geniş arazilerde kılmak. Kurban bayramı namazını vaktinde kılmak için biraz acele etmek; ramazan bayramında ise biraz tehir etmek. Bayram namazına giderken ramazan bayramında gizlice, kurban bayramında ise açıktan tekbirler getirmek. Kurban kesen kişinin, iki rek’at namaz kılarak Allah’a hamd ü sena etmesi, kurbanın ındallah kabulü için duada bulunması

Bayram namazlarını müteakip camilerde topluca müsafaha (tokalaşma) ve muanaka (kucaklaşma) yaparak bayramlaşmak. Birbirine “Gafereallahü lenâ ve lekum / Allah Teâla bizi de sizi de mağfiretine nail buyursun” veya “Tegabbelallâhü teâlâ minnâ ve minkum / Allah Teala bizden ve sizden kabul buyursun” gibi bazı sözlerle karşılıklı dualaşmak. Bayram namazından sonra mümkün ise gidilen yoldan başka bir yolda eve dönmek. Kurban hayvanını, iyisinden seçmek. Bol bol tekbir getirerek Allah’ı zikretmek. Selâmlaşmak. Ramazan bayramında mümkün mertebe bolca sadaka dağıtmak. Çocukları, fakir ve fukarayı maddî-manevî ikramlarla sevindirmek, başlarını okşamak Bayram günlerinde yeryüzüne inen rahmetten istifade için evlerden namaz ve ziyaret kastıyla dışarı çıkmak Hacda kurban kesecek kimsenin tıraş olması; hacda olmayanlardan kurban kesecek kimselerin ise tıraş olmamaları müstehaptır. Herkese güler yüzlü olmak, neşeli davranmak.

Salih amelleri ve hayırlı işleri artırmak. Kavga, tartışma ve inatlaşmalara girmemek; tahammül etmek. Dargın olanla barışmak ve küsleri barıştırmak. Çocukların, yaşlı-genç bütün kadınların ve hatta hayızlı olanların –eğer uygun yer varsa- bayram namazına iştirak etmesi; namazgâhlarda toplanması. [Bunlar, namaz kılınan yerden ayrı dururlar ve Müslümanların dualarına katılırlar]. Öncelikli olarak fakirler, kimsesizler ve yakınlara ziyafetler vermek. Anne-baba ve büyükler başta olmak üzere dostlara ziyaretlerde bulunmak. Büyüklere hürmet etmek. Bayramda kavuşamayanlara teselli-bahş sözler söyleyip gönüllerini rahatlatmak. Hastane, hapishane, çocuk yuvaları ve dârualacezelere hediyeler götürmek, onlarla halleşmek. Mezaristanlara ve türbelere ziyaretler yapmak; mü’minlerin ruhlarına fatihalar, yasinler okumak, manevî hediyeler takdim etmek. Meşru dairede oyunlar-eğlenceler düzenlemek, merasimler yapmak. Hediyeleşmek, mücamelede bulunmak. Vicâhen (yüzyüze) veya gıyâben (uzaktan) mektup, telefon veya e-mail gibi haberleşme vasıtalarıyla tebrikleşmek, karşılıklı maddi-manevi teberruk ve tehniyede bulunmak.

Mekruhları: Oyun-eğlencede, yeme-içmede gaflet derecesinde aşırıya gitmek mekruhtur. Giyim-kuşamda fazla gösterişe girmek, başkalarını kıskandırmak mekruhtur. Kurban bayramı kılınmadan kurbanın kesilmesi tenzihen mekruhtur. Arafe gününde oruç tutmak hacdakilere mekruh, diğer müminlere ise müstehaptır. Arafe ve kurban bayramı günlerinde umre yapmak mekruhtur. Arafat’ta bulunan hacıları taklit düşüncesiyle, arafe gününde diğer insanların bir mevkii de toplanmaları –bazılarınca- mekruh görülmüştür. Bayram namazından evvel gerek evde ve gerekse camide; bayram namazından sonra da camide nafile namaz kılmak mekruhtur, eve gelince kılınabilir. Bayram namazına yetişemeyen kimse artık onu tek başına kılamaz, kaza da edemez. Dilerse hutbeyi dinler, dilerse dört rek’at nafile namaz kılar.

Haramları: Ramazan ve kurban bayramlarında oruç tutmak tahrimen mekruhtur veya haramdır. Sabah namazı ile bayram namazı arasında başka namaz kılmak –ki zaten kerahet vaktidir- haramdır.

Her hak sahibine hakkını tastamam veren Allah’ın163 ahlakını özümseyip herşeye hak ettiği ölçüde hakkının verilmesi gerektiğini emreden Allah Rasûlü164 , bayramların da “Dünya’dan da nasibini unutma!” [Kasas 28/77] ölçüsünde kutlanılması gerektiğini fiilî uygulamalarıyla bizzat göstermişlerdir. Bu meyanda bayram günlerinde oruç tutulmasını yasaklamıştır.165 Bir bayram günü Hz. Aişe’ye mescidde kılıç-kalkan oyunu oynayan Habeşlileri seyrettirmiş ve hatta bir ara “Haydi Erfideoğulları, gösterin kendinizi!” sözleriyle onları coşturmuştur.166 Yine bir kurban bayramında def çalıp şarkı söyleyen kız çocuklarını engellemek isteyen Hz. Ebu Bekr’e Allah Rasulü: “Her ümmetin bir bayramı vardır; bu da bizim bayramımızdır”167 buyurmakla, bayramlarda yapılacak meşru eğlence ve sevinç izhar etme keyfiyetine cevaz vermişlerdir. Alimler, Nebevî tatbikata dayanarak: “Bayramlarda (eğlenerek) sürur izhar etmek, dinin şeairindendir.” demişlerdir.168 Bayramda gaflete sebebiyet vermeyecek şekilde, meşru dairede ve günah unsurlarından azade olarak oyun oynamak ve eğlenmek caizdir. Fakat oyun ve eğlencede aşırı gitmek ve Allah’ı unuturcasına uçuk davranışlarda bulunmak, derecesine göre tenzihen mekruh, tahrimen mekruh ve haramdır.

“Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, (istikbalde) böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir; muvakkattir ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek olan, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivâyetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.169

“Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve rûhânî hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedîleştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekanlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın ilâhî vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevîleştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî vaadlere doğru akarız.”170 “Bayramlar, diğer gün ve aylardan farklı olarak sanki yağmur yüklü bulutlar gibi gelir.. eteklerindeki hayrât ve hasenât cevherlerini başımıza boşaltır.. günahlarımızı çer-çöp gibi önüne katar, gufran denizlerine sürükler ve bize tekrar ber tekrar: “Mevlâ bizi affede Bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar gide Bayram o bayram olur” -M. Lutfi Hazretleri- dedirtir. Hislerimizin sınırsızlığı, hülyalarımızın sonsuzluğu, sanki bekaya açık bu fani günleri ebedîleştirmenin büyülü formülüymüş gibi onların içine girince, bize sonsuzun sırlı kapılarını aralamış ve gönüllerimize ebediyyet duygusunu bir kere daha duyurmuş olur.”171

Muvakkat ve mukayyet zamanda mutlak Dehr-i Akdes’i (cc) bulmaya ve onda kendini sıfırlamaya niyetlenmiş kemal yolcuları, sene boyunca üç ayların özlemiyle kavrulurlar.. gelişiyle de kendilerini ruhun esrarlı âlemlerine salarlar.. regaip, mi’rac, beraat ve kadir gecelerini Efendileri’nin (sas) mazhar olduğu ledünnî pâyelere mazhar olacak şekilde ihya ederler.. hatta üç ayların, recep, şaban ve ramazanın her gecesini kadir bilirler.. her hafta cuma bayramlarında kazandıkları uhrevî varidâtı ve yaşadıkları lahûtî füyûzâtı ruhlarında çoştura çoştura nihâyet ramazan ve kurban bayramlarının cennet-nümûn yamaçlarına ulaşırlar.. bütün zaman dilimlerinin hakkını vererek âdeta yevm-i fıtrda sadakalarla ramazanlaşır, yevm-i arafede dualarla arafeleşirler ve yevm-i nahrda tezkiye-i nefislerle kurbanlaşırlar.. en son veda ziyaretinde vecd ü istiğrak tavaflarıyla döne döne kendilerinden geçer, zemzemle yunup yıkanan duygu ve düşüncelerinin kanatlarıyla pervaz eder meleklere karışırlar.. ve birer kâbe ruhlu insan haline gelmiş olarak arşiyelerini ferşiyelerle itmâm etmek sûretiyle sonsuzluk yolcuları mü’min kardeşlerinin arasına geri avdet ederler.

DİPNOTLAR:
1Gülen, Yeşeren Düşünceler, s.51, TÖV Yay, İzmir, 1996. 2 Dîvân-ı Lügatü’t-Türk, 1/401, 3/133. 3 Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, s.151 , Bilmen Yay, İst. 1990. 4 Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, 1/650, Eser Neş. 3. Bsk. İst. 1971. 5 Buhari, Cuma 1; Müslim, Cuma 21. 6 Ebu Davud, Savm 49; Tirmizi, Savm 59; Nesai, Menâsik 195. 7 Muslim, Hacc 436; Nesai, Hacc 194. 8 Ebu Davut, Salât 239, 245; Nesai, Iydeyn 1; Ahmed, 3/103, 178. 9 Dihlevî, Şah Veliyyullah, Huccetullahi’l-Bâliğa, 2/92, Çvr. M. Erdoğan, İz Yay. İst. 1994. 10 Nursi, Bediüzzaman Said Barla Lâhikası, s.287, 291, Envar Neş. İst. 1992. 11 Gülen, M. Fethullah, Sonsuz Nur, 1/19, Feza Yayıncılık, İstanbul, 1994. 12 Nursi, Emirdağ Lâhikası, 2/162, Envar Neş. İst. 1992. 13 Nursi, age, 2/76. 14 Nursi, age, 2/20, 102; Tarihçe-i Hayat, s.616, 708, Envar Neş. 1992. 15 Nursi, age, 2 47; Tarihçe-i Hayat, s.670, 645. 16 Nursi, Sözler, s.600, Envar Neş. İstanbul, 1985; Nursi, Lemalar, s.311-312, Envar Neş. İst. 1992. 17 Nursi, Sözler, s.52, 202-204; Nursi, Şualar, s.30, Envar Neş. İst. 1992. 18 Gülen, M. Fethullah, Kalbin Zümrüt Tepeleri, s.192, Nil Yay. İzmir, 1994. 19 Gülen, Buhranlar Anaforunda İnsan, s.35, TÖV Yay. İzmir, 1990. 20 Gülen, Fasıldan Fasıla, 3/22, Nil Yay. İzmir, 1997. 21 Gülen, Buhranlar Anaforunda İnsan, s.35. 22 Ahmed b. Hanbel, 2/233. 23 İbn Mâce, İkâme, 79. Katâde, “Şâhid ve meşhûd, Allah’ın kendilerini büyük saydığı iki dünya günüdür. Nitekim şâhidin cuma günü, meşhûdun da arafe günü olduğu rivayet edilmiştir…” der. Razi, Fahreddin, Tefsir-i Kebir Tercemesi, 23/33, Akçağ Yay. İst. 1989. 24 İbn Mace, Cevâiz 65. 25 Müslim, Cuma 24. 26 Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte, 8/329-330, Feza Gazetecilik, İst. 27 İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, 8/264. 28 Rasulullah (sas) Medine’ye bir saat mesafede bulunan Kuba’ya ulaşınca orada konaklamış, pazartesiden perşembeye kadar ashabıyla beraber çalışarak İslam’ın ilk mescidini inşa etmiştir. Cuma günü Kuba’dan hareket edip Rânûnâ vadisine gitmiş ve Salim b. Avf kabilesine misafir olmuştur. Bu sırada Cuma vakti girdiğinden vadideki namazgahta ilk Cuma namazını kıldırmıştır. Bk. İbn Hişâm, es-Sîre, 1/494. 29 Nursi, Lem’alar, s.127. 30 Buhari, Cuma 1; Müslim, Cum’a 19-23. 31 Muvatta, Taharet 113; İbn Mâce, İkâmetü’s-Salât 83. 32 İbn Mace, İkâme 79. 33 Ebu Davud, Salat 207; Nesaî, Cum’a 5. 34 Buhari, Cuma 1; Müslim, Cuma 21. 35 Buhari, Cuma 4; Müslim, Cuma 17, 18. 36 Müslim, Münâfikîn 28. 37 Müslim, Cum’a 17 * Alimler hadislerin ışığında, arafe veya cuma gününün senenin en hayırlı günü olduğuna kail olmuşlardır. Her iki yaklaşımın ortasını bulanlara göre ise: “Allah katında günlerin en hayırlısı Cuma günüdür.” hadisi, haftanın en hayırlı gününü tespit eder. Yılın en efdal günü ise arefe (ve kurban) günüdür. [Canan, 12/497-498]. 38 Müslim, Cuma 18; İbn Mace, İkâme 79. 39 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, Çvr. Muzaffer Can, 1/369-372, 408-410, Cantaş Yay. İst.1989; Canan, 12/498. 40 Canan, 8/330, 12/498 41 Örneğin Bkz:

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=110&yumit=bolum4

Teravih Namazı

Dr. Ergün ÇAPAN

Razaman ayının İslâm Dîni’nde ayrı bir yeri ve öncmi vardır. O, orucuyla, iftarıyla, mııkabelesiylc, teravih ve sahuru ile insanların aşk ve şevk ile Allah’a ibadete koktuğu bir aydır. Bu mübarek ay. bütün insanî hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet dönemidir. Allah Resulü (aleyhi ekmelii’t-tehâyâ), Kur’ân’ın nazil olduğu, Cennet kapılarının ardına kadar açıldığı, mağfiretle tüllenen bu mübarek ve bereketli zaman dilimini ümmetinin dolu dolu geçirmesini, gerek fiili ile gerekse sözleri ile teşvik etmiştir.

1 Ramazan ayında diğer zamanlarda olmayan bir ibadet vardır ki, bu, gündüz oruçla melekliğe, ruhani l iğe açılan insanların, geceleyin cemaat hâlinde Allah’a kulluk borcu olarak eda ettikleri teravih namazıdır. Teravih namazı, Islâmî şeairdcn kabul edilmiştir. Şeair, Müslümanlığın sembolleri, bir diyarın Müslüman diyarı, bir toplumun Müslüman toplumu, bir ferdin de Müslüman olduğunu gösteren alâmetlerdir; ezan gibi, Cuma ve bayram namazları gibi, Kurban gibi. Bu bakımdan, şeairin sünnet olanları, şahsî farzlardan daha öte bir değere sahiptir.

Teravihin kelime manâsı

Teravih, rahatlamak, dinlendirmek manâsına gelen “terviha”nm çoğuludur. Ramazan ayına mahsus olan ve yatsı namazından sonra eda edilen bu ibadetin her dört rekatının sonunda istirahat için oturulmasına terviha denmiştir. Sonraları, bu kelimenin çoğulu olan teravih. Ramazan gecelerinde yapılan ibadetin, kılınan namazın adı olmuştur.2

Dindeki Yeri

Teravih namazını kılmak, âkil, baliğ erkek ve kadın Müslüman için sünnet-i müekkededir.1 Farzların cemaatle kılınması İslâm’ın şiarı olduğu gibi, teravihin cemaatle kılınması da, bu sünnetin şiarı olmuştur.’ Teravih, Peygamber Efendimizin sünneti olup,’ aynı zamanda İslâm dininin şiarlarından ve zahiri alâmetlerinden kabul edilmiştir.6 Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s), bir çok hadislerinde Ramazan gecelerinde ibadeti teşvik etmiştir:

Kim Ramazan’da inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek, O’nun rızasını kazanmak için kıyanı ederse (teravih kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.7

Allah, Ramazan ayında oruç tutmamızı farz kıldı. Ben de, Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnet kıldım. Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlâsla oruç tutar ve kıyanı ederse (teravih namazı kılarsa), annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temiz hâle gelir.8

Hadislerde geçen “Ramazan’da kıyam etme” ile teravih namazının kastedildiği hususunda ittifak vardır.9

Allah Resulü, sözlü teşvikinin yanında bizzat kendisi Ashabı ile birlikte bir-kaç gece teravih namazını kıldırmış, fakat farz kılınır endişesi ile devam ettirmemiş.tir. Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz, iki veya üç gece mescidde cemaatle teravih namazını kılmış, üçüncü veya dördüncü gece insanların yoğun ilgisini görünce yatsı namazını kıldırıp, hücresine çekilmiş ve teravihi kıldırmak için çıkmamıştı. İnsanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çıkacağını umdukları için beklemişler, hattâ uyudu ise uyansın diye Öksürmeye başlamışlardı, Hz, Peygamber (s.a.s.), (sabah namazı vaktinde) mescide çıkıp, orada bekleyenlere şöyle buyurdu: “Sizin bu namazı kılma hususunda ne kadar istekli olduğunuzun farkındayım; onu size kıldırmama da bir engel yok. Fakat teravihin size farz kılınmasından endişe ettiğim için çıkıp kıldırmadım. Şayet farz kılınacak olsa, bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz.”10

Allah Resulü (s.a.s.), şahsî hayatında dinin emirlerini en zirvede yaşamaya çalışırdı. Gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı” ama, buna rağmen hemen her mevzuda ümmetinin hepsinin uygulayabileceği ölçüde dinin emirlerini tavsiye ederdi. Hz. Aişe validemizin beyanlarıyla O, “İki şey arasında muhayyer bırakıldığında, ümmeti için kolay olanı seçerdi,”12 Meselâ, misvak konusunda “Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz öncesinde, misvaklanmalarım emrederdim.””buyurmuştur. Teravih namazını farz kılınır endişesi ile bırakması da, O’nun ümmetine olan şefkat ve merhametinin ayrı bir tezahürüdür.

Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ashabına teravih namazı kıldırmak için Razaman ayının hangi gecelerinde Çıktığını ise Ebû Zerr’den gelen şu rivayet açıklamaktadır.” Hz. Peygamber, Ramazan’ın bitmesine bir hafta kalıncaya kadar bize farz dışında hiçbir namaz kıldırmadı. Ramazanın 23. gecesinde gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar bize namaz kıldırdı. Ramazanın 24. gecesinde bize namaz kıldırmadı. Bir gün sonra, 25. gecesinde yine kıldırdı. Ben, “Ey Allah’ın Resulü, gecenin kalan yarısında da bize namaz kıldırsaydınız.” deyince, Hz. Peygamber cevaben, “İmam namazı bitirinceye kadar onunla namaz kılmak, bütün geceyi ihya etmeye eş değerdir.” buyurdu. Ramazan’ın 26’sında gecenin üçte birine kadar beklediğimiz hâlde, Hz. Peygamber bize namaz kıldırmadı. Ramazanın 27. gecesi Allah Resulü (s.a.s.), ailesini ve Ashabım topladı, bize bütün gece namaz kıldırdı. Namaz o kadar uzadı ki, biz sahur vakti geçecek sandık. Ramazan’ın geri kalan gecelerinde ise Peygamberimiz bize namaz kıldırmadı.”15 Bu rivayetten Hz. Peygamber’in, Ramazanın 23, 25 ve 27. gecelerinde çıkıp teravih namazı kıldırdığı anlaşılmaktadır.

Teravihin sünnet oluşunun delilleri

Teravih namazı, icmâ ile Peygamber Efendimiz’in sünnetidir. Bazılarının iddia ettiği gibi, Hz. Ömer’in (r.a.) ihdas ettiği bir ibadet değildir.1″ Aşağıdaki hadisler, bu konuda yeter delildir:

1. Bizzat Peygamber Efendimiz, teravih namazı kılmanın kendi sünneti olduğunu ifade etmişlerdir:

Allah, Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (buradaki “kıyam” dan maksat icmâ ile teravih namazıdır) sünnet kıldım. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlâs ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.”17

Hadisin metnindeki “Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı sünnet kıldım.)” ifadesi, teravih namazının Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) sünneti olduğunu açıkça göstermektedir.18

2. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), daha önce de geçtiği üzere, kendisi birkaç gece çıkarak cemaatle teravih kılmış, daha sonra farz kılınır endişesi ile cemaatle kılmamıstır. Fakat kılınmasını da tavsiye buyurmuşlardır: Kim Ramazan’da inanarak ve sevabım Allah’tan bekleyerek, O’nun rızasını kazanmak için kıyam ederse (teravih namazı kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.19

3. Hz. Peygamber (s.a.s), Raramazan ayında bir gece mescide çıkmış ve mescidin bir kenanrında namaz kılan insanlar görerek, “Bunlar ne yapıyorlar?” diye sorduğunda, orada bulunanlardan biri şöyle cevap vermiştir: “Ey Allah’ın Resulü, bunlar hafız olmayan kimseler; Übeyy İbn Ka’b onlara namaz kıldırıyor.” Resûlüllah, bu cevaptan memnun olarak,”Ne güzel yapmışlar, isabet etmişler!'” buyurmuştur.’20 Allah Rcsûlü’nün Sahabenin yaptığını istihsan etmesi, O’nun takririni ve rızasını gösterir ki bu da, sünnetin bir çeşididir.21

4. Hz. Peygamber’in Raşid Halifelerinin yaptığı da sünnet hükmündedir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Benim sünnetime ve Râşid Halifelerimin sünnetine sarılın; hem de azı dişlerinizle sımsıkı yapışın”22 buyurmuştur. Hz. Ömer de, Râşid Halifelerden birisi olduğundan dolayı onun yaptığı da sünnet hükmündedir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, teravih namazı, Peygamberimizin teşvik ve tertib ettiği bir sünnetidir. Hz. Ömer ise, ancak Resûlüllah’ın (s. a. b.) arzuladığı ve hoşnut olduğu bir uygulamayı ortaya koymuştur. Ümmetine karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah Resulü, farz kılınır endişesi ile cemaatle kılmayı bırakmış, fakat teşvik etmişti. Çünkü, Allah Resûlü’nün zamanı vahiy ve teşri zamanı idi. Bu şekilde cemaatle devam edildiği takdirde vahyin gelmesi mümkündü. Fakat O’nun vefatıyla farz kılınma endişesi ortadan kalkmış oluyordu.

Hz. Ömer, kendi zamanında farzlarda herhangi bir artma veya eksilmenin söz konusu olamayacağını bildiğinden, teravihin yeniden cemaatle kılınması için Übeyy İbn Ka’b’ı görevlendirmiştir.23

Nitekim, Hz. Ömer, Hz. Übeyy Ibn Kab’ın arkasında insanları topladığında cemaat olarak Hz. Osman, Ali, Ibn Mes’ud, İbn Abbas, Talha, Zübcyr, Muaz gibi önde gelen sahabilerin de içinde bulunduğu Muhacir ve Ensar’dan bir çok insan namaz kılmıştır. Bunlardan herhangi birisinden en küçük bir itiraz gelmemiştir. İtiraz etmek şöyle dursun, Hz. Ömer’in yaptığının Allah Resûlü’nün sünneti olduğunu bildiklerinden dolayı takdirle karşılamış,, uygulanmasında yardımcı olmuş ve daha sonra da devam ettirmişlerdir.24 Hz. Ömer’in bu icraatını hep hayırla yad ederek, onun için şöyle dua etmişlerdir: “Ömer, mescidlerimizi nurlandırdı; Allah da onun kabrini nurlandırsın.”25

Teravih namazı, İslâm’ın şiarlarından kabul edilmiş ve Asr-ı Saadct’ten günümüze kadar camilerde cemaatle kılınmıştır. Bu kadar yerleşmiş bir sünneti hafife almak doğru değildir. Çünkü, bu namazı inkâr eden kimse İslam âlimlerine göre bid’atçı, dalâlete düşmüş/çizgi dışına çıkmış olarak kabul edilmiş ve şahitliği de reddedilmiştir.26

Teravihin namazı kaç rekattır?

Teravih namazının rekât sayısı ile ilgili görüşleri iki kategoride değerlendirmek mümkündür.

1. Teravih namazının 20 rekât olduğunu söyleyenler ve delilleri:

Teravih namazı Hanefî27, Şafiî25, Hanbelî29 mezheplerine göre 20 rekâttır.30” Maliki mezhebinde ise 20 ve 36 rekât olduğu şeklinde iki goriiş vardır. Fakat teamülün, seleften halefe 20 rekât olduğu da, halisi geçen mezhebin bazı kitaplarında ifade edilmiştir.31 Şafiî Mezhebi’nin en önemli imamlarından olan İmam Nevevî, teravih namazının âlimlerin icmâsı ile sünnet olduğunu vurguladıktan sonra, mezheblerine göre 20 rekât olduğunu da açık bir şekilde ifade etmektedir.52

Daha önce geçtiği üzere, Hz. Aişe’den gelen rivayette Peygamber Efendimiz, Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış, sonra da farz kılınır endişesi ile bırakmış, fakat Ashabının kılmasını teşvik etmiştir. Bu rivayette Hz. Peygamber’in kaç rekât kıldırdığı belli değildir.

Hz. Ömer, Sahabeyi Ubey İbn Ka’b’ın33 imamlığında bir araya toplayarak 20 rekât olmak üzere teravih namazını kıldırtmış ve Sahabeden hiç kimse de buna itiraz etmiştir. Bu durum, onların bu konuda bildikleri bir şeyin olduğunu gösterir. Nitekim İmam A’zam, buna dikkat çekerek, Hz. Ömer’in bu uygulamayı kendiliğinden ortaya atmadığını, bu hususta bir bid’at işlemediğini, Allah Resû-lü’nden öğrendiği bir bilgiye dayanarak böyle yaptığını söylemiştir.34 Sahabenin bu şekilde Hz. Ömer’in yaptığını güzel görerek muvafakat etmeleri, onların bu konudaki temâlarını göstermektedir. Bu icmâın dayanağı da, Hz. Peygamber’in fiilidir. Onların bir meselede icmâ etmesi i-se, nass/dini delil gibidir.15 Teravih namazı, daha sonra Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de 20 rekât olarak kılınmış ve o günden bugüne bu şekilde amel edilmiştir.56 Teravih namazının “20 rekât” olduğu hususunda, muhaddislerin kriterlerine göre menfi olarak gelen sahih bir rivayetin bulunmaması, bu meseleye zarar vermez. Zira sahabenin icmâ ile ortaya koyduğu tatbikat bellidir.

Hz. Ömer’in teravihin 20 rekât olarak cemaatle kılınmasını emretmesi, dağınıklığı önlemek içindir. Çünkü önceden mescidde fert ve grup olarak dağınık bir şekilde kılınıyordu.

Teravih namazı, o günden bu güne mescidde cemaatle 20 rekât olarak kıhnagelmiştir. Nitekim İbn Abidin, teravihin doğuda ve batıda 20 rekât kılındığını kaydetmekle, bu teamülün ne kadar güçlü olduğunu ifade etmiştir37

Sahabenin fiilî olarak teravih namazını 20 rekât kılmalarını destekleyen rivayetler de vardır. Bunlar şunlardır:

1. İbn Abbas’dan (r.a), “Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da 20 rekât teravihi ve vitri kıldırdığı rivayet edilmektedir.3″ Bu rivayet her ne kadar zayıf olsa da, sahabenin fiilî icmâı ile kuvvetlenmektedir.5” Çünkü Hz. Aişe’den Hz. Peygamber’in Ramazan gecelerinde çok namaz kıldığını bildiren rivayetler, sahabenin 20 rekâtta icmâ ve cumhur ulemanın teravihin 20 rekât olduğunda ittifak etmesi gibi hususlar, İbn Abbas’tan gelen bu rivayeti güçlendirmektedir. Zikredilenler, hadisin sıhhatine çok kuvvetli karinedir.*’

2. Saib İbn Yezid’den, “Biz Hz. Ömer zamanında 20 rekât ve vitri kılardık.”40 rivayeti vardır.

2. Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenler ve delilleri:

Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenler de vardır. Bunların delillerinin başında, Hz. Aişe Validemizin, “Hz. Peygamber, ne Ramazan’da ne de Ramazan dışında 11 rekâttan fazla kılmazdı.”12 rivayeti gelmektedir. Bu rivayet, yine ondan gelen, “Ramazan ayı gelince Allah Resûlü’nün rengi değişir, çok namaz kılar, Allah’a dua dua yalvarırdı.0 ve “Allah Resulü, Ramazan’ın son 10 gününde başka zamanlarda ibadet hususunda göstermediği cehd ve gayreti gösterirdi.”11 rivayeti eriyle bir arada ele alınıp, teravihten çok teheccüdle alâkalı bulunmuş, 11 rekâttan 8 rekatının teheccüd, 3 rekâtının ise vitir olduğu -bir hadis-i şerifte, “Gece kıldığınız son namaz vitir olsun.”’50 Duyurulmaktadır- üzerinde durulmuş, dolayısıyla teravihin 20 rekâttan az olmadığı kabul edilmiştir.46

Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenlerin diğer delilleri, Hz. Cabir’den (r.a.), Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da 8 rekât ve vitir namazı kıldırdığı” rivayeti ile, Hz. Ömer’in Übey İbn Ka’b’a teravihi 11 rekât kıldırmasını emrettiğine dair rivayettir. Bu rivayetlerden birincisi, senedinde, Yahya İbn Main’e göre münkerü’l-hadis, Ebû Davud ve Nesaî’ye göre ise metruk olan İsa İbn Cariye’nin48 bulunması; diğeri ise, bizzat Übeyy İbn Ka’b’dan teravihin 13 ve 23 rekât kılındığı rivayetleri, bir de söz konusu rivayetin senedinde yer alan Muhammed0 İbn Yusuf sebebiyle mualleldir. Ayrıca, Hz. Ömer döneminde teravihin 20 rekâttan az kılındığına dair sahih rivayet olmadığı gibi, aksine 20 rekât kılındığı bir çok sahih rivayetlerle sabittir.49

Hanefılerden İbn Hümam, teravihin 20 rekât, bunun 8 rekâtının sünnet, geriye kalanın ise müstehap olduğu görüşündedir. Fakat, İbn Hümam’ın bu görüşü icmâya terstir. Çünkü kendilerine iktida edilen dört mezheb imamlanndan İmam A’zam, Şafiî ve Ahmed Ibn Hanbel’e göre teravih 20 rekât, İmam Malik’ten ise teravihin 36 rekât olduğu görüşü rivayet edilmektedir. Görüldüğü ü-zere, 20 rekâtta icmâ vardır ve 20 rekâtın şu kadarı sünnet, kalanı müstehap şeklinde bir yaklaşım söz konusu edilmemiş tir. Dolayısıyla İbn Hümam, bu görüşünde münferid kalmıştır. Kaldı ki, yukarıda iktibas ettiğimiz “Benim sünnetime ve Raşit Halifelerimin sünnetine sanlın, hem de azı dişlerinizle sımsıkı yapışın (dört elle sarılın)” hadisine göre, Hz. Ömer’in uygulaması da sünnet hükmündedir.

Gözden uzak tutulmaması gereken bir husus da şudur: Sahabe içerisinde Râşid Halifelerin, onların içinde de Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in ayrı bir yeri vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onların bu durumuna şu hadisleri ile dikkati çekmiş tir: “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun; onların çizgisinden gidin.”50

Netice itibariyle, teravih namazı İslâm’ın şearindendir. Sünnet-i müekkededir. Sahabenin icmâı ile 20 rekâttır ve cemaatle kılınması çok daha faziletlidir. Dünden bugüne 20 rekât olarak ve tercihan cemaatle kılınagelmiştir.

Dipnotlar

1-Buhari, salatü’t-teravih 1;Müslim,salatü’l-müsafirin 174; Tirmizi, fezail 82;
2-Ayni,el-Binaye fi şerhi’l-Hidaye 2/659;el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/135, İbn Manzur, Lisanu’l-Arab “rvh” md.
3-el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/136; Mevsili, el-İhtiyar 1/472; İbn Abidin,Reddül-Muhtar 2/4
4-Serahsi, el-Mebsut 2/145, Kandehlevi, Evcezü’l-mesalik 2/294.
5-Ibn Kudeme, el-Muğni 1/833; Buhuti (Hanbeli), Keşşafu’l-kına I/425; Kasım İbn Abdillah el-Konevi, Enisu’l-fukaha 1/107; Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi 1/225.
6-Ebu İshak el-Hanbeli, el-Mübdi 2/17.
7-Buhari, salatü’t-teravih 1;Müslim, salatü’l-müsafirin 174.
8-Nesai,sıyam 40, İbn Mace,ikame 173; Müsned 1/191.
9-Ayni, Udetü’l-kari 9/198; Şerbini,el-İkna I/117
10-Buhari, salatü’t-teravih 2;Müslim,salatü’l-müsafirin 178.
11-Buhari, teheccüd 6; Müslim, sıfatu’l-kıyamet 81.
12-Buhari, menakib 23; Müslim, fazail 77.
13-Buhari, iman 26; Müslim,taharet 42.
14-Kandehlevi, Evcezü’l-mesalik 2/285 -286; el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/137; Haydar Hatipoğlu, Sünen-ibn Mace Terceme ve Şehri 4/102.
15-Ebu Davud, salat 318; Tirmizi,savm 81; İbn Mace,ikame 173.
16-Nevevi,el-Mecmü 4/37; Buhuti,Keşşafu’l-kına I/425, Ebu İshak el-Hanbeli, el-Mübdi 2/17.
17-Nesai, sıyam 40, ibn Mace, ikame 173; Müsned 1/191.
18-Tehanevi, İ’laü’s-sünen 7/57-58; Ayni, el-Binaye fi şehri’l-hidaye 2/662.
19-Ebu Davud, Ramazan 1; Zeylai, Nasbu’r–raye 2/175; Tehanevi, İ’laü’s-sünen 7/59-60; Bu rivayetin senedindeki Müslim İbn Halid’den dolayı zayıf olduğunu söyleyenler varsa da bu isabetli değildir.Çünkü İbn Main ve Darakutni bahsi geçen ravinin sika olduğunu söylemişlerdir.Üstelik bu zat İmam Şafii’nin de hocasıdır.Bkz.Kandehlevi Evcezü’l-Mesalik 2/292.
20-Tehanevi,İlaü’s-sünen 7/59-60
21-Tirmizi,ilim 16; Ebu Davud,sünnet 5; İbn Mace, mukaddime 6.
22-Bkz.İbn Abdi’l-Berr, İstizka 2/237-9;Şatibi, el-İ’tisam 1/193-194,292.
23-Mevsili,el-İhtiyar, 1/168-69;Sağarcı, el-Fıkhu’l-Hanefi,1/226.
24Serahsi,el-Mebsut 2/144.
25-İbrahim Halebi, Mülteka, s.119; Tahtavi,Haşiye ala Meraki’l-Felah s. 334.
26-Serahsi,el-Mebsut 2/144; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar 2/45;el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141.
27-Şihabüddin er-Remli, Nihayetü’l-muhtac 2/126.
28-Buhuti, Keşşafu’l-kına 1/425; İbn Kudeme, el-Muğni 7/834.
29-İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid 8/113; es-Seyyid el’Bekri, İanetü’t-talibin 1/265; Ebu İshak el-Hanbeli,el-Mübdi 2/17; Gaffal,Hilyetü’l-ulema 2/119; Hatib Şirbini,Muğni’l-muhtac I/226.
30-Düsüki,Haşiye ale’ş-Şerhi’l-Kebir 1/503.Bkz.Hafid İbn Rüşt, Bidayetü’l-müçtehid 1/166.Kandehlevi,Evcezü’l-mesalik 2/304.
31-İbn Teymiye,el-Muharrer fi’l-fıkh 1/90.
32-Nevevi,el-Mecmu 4/37.
33-Hz.Ömer’in Übey İbn Ka’b’ı seçmesi onun Allah Resulü zamanında teravih kıldırmasından dolayıdır.Kandehlevi, Evcezü’l-Mesalik 2/296.
34-Mevsili,el-İhtiyar 1/68;Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi1/225-226.
35-Bkz.Kasani,Bedai’üs-sani’ 2/275;Ibn Kudeme ,el-Muğni 1/834-835; el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar 2/43-44.
36-el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141;Ayni,el-Binaye fi şehri’l-Hidaye 2/660.
37-İbn Abidin,Reddü’l-muhtar,2/45;el-Mevsuatü’l-fıkhiyye, 27/141.
38-Abd İbn Humeyd, el-Müsned I/218; Taberani, el-Mu’cemu’l-evsat 5/324; el-Mucemu’l-kebir 11/393; İbn Ebi Şeybe, el-Musennef 2/164.
39-Kandehlevi,Evcezü’l-Mesalik 2/298.
40-Kandehlevi,a.g.e 2/286.
41-Beyhaki,es-Sünenü’l-kübra 2/496;Zeylai,Nasbu’r-raye 2/175; Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/60.
42-Buhari, teheccüd 16,teravih 1;Müslim,müsafirin 125; Tirmizi, mevakit 208; Muvatta, salatü’l-leyl 9.
43-Beyhaki,Şuabu’l-iman 3/310.
44-Müslim, i’tikaf, 8; Tirmizi,savm 72.
45-Buhari,mağazi 33; Muvatta, salat 76.
46-Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/70.
47-İbn Hüzeyme, es-Sahih 2/138; İbn Adiyy,el-Kamil fi’d-duafa 5/1889; Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/60.
48-İbn Hacer,Tehzibü’t-Tehzib 4/448;Kandehlevi,Evcezü’l-mesalik 2/286.
49-Tirmizi, salat 80.
50-Tirmizi, menakib,16; İbn Mace, Mukaddime 11; Müsned 5/382.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=234&yumit=bolum2

RAMAZAN DOSYASI (drmavi)

KUTLU ZAMANIN ALTIN DİLİMLERİ

online Ramazan-Oruç kitabı
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/web_kitap.asp?yid=3

Tıklatalım kutlu zamanın altın kapısını

Belki açılır da bir el hepimizi
Uzanır da alır o derinliklerden
Uzatın yukarıya doğru ellerinizi
Gök yere bu kadar yaklaşmışken

Zamanı Bir Başka Duyuş
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/yeseren.dusunceler/a427.html
Kutlu Zaman Dilimi Üç Aylar
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/yeseren.dusunceler/a433.html
Ve Gönüller Rikkatle Çarparken
http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/cag.ve.nesil.serisi/yeseren.dusunceler/a453.html

Üç aylar
http://www.hercai.net/kurannuru/viewtopic.php?p=1485#1485

RAMAZAN VE ORUÇ DERSLERİ

Her şeye rağmen bizdeki Ramazanlar
http://www.muslimway.org/tr/Cag_ve_Nesil/Ornekleri_Kendin/a.79369.html
Bir kere daha Ramazanlaşırken
http://www.muslimway.org/tr/Cag_ve_Nesil/Gunler_Bahari_So/a.78052.html
Kaos ve Ramazanlaşan ruhlar
http://www.muslimway.org/tr/Cag_ve_Nesil/Ornekleri_Kendin/a.79369.html
Oruç Vaazı
http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/vaaz/oruc/a10952.html

A-RAMAZAN’IN ANLAM VE DEĞERİ

1-Ramazan, zamanlar içinde, madenler içindeki altın gibidir.

Bütün madde alemi ve maddenin hareketiyle meydana gelen bütün zaman parçaları, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin teşhir alanıdır. O’na ayna olması yönüyle bütün cisimler ve zamanlar değerlidir, değerli olmada müsavidir.

Ne var ki hayvan bitki hatta melek gibi varlıkların yanında insanın Allah’a aynalık yönüyle anlam ve değerinin farklı olması gibi, bizimle ilgili olarak bazı mekanlar da zaman dilimleri de diğerlerine göre farklı değer kazanırlar.

Bütün isimlerinin yanında azam isimlerin ve hepsinin başında Allah c.c. isminin, varlıklar arasında insanların insanlar arasında büyük zatların, onların içinde Peygamberlerin, ülül-azm olanların ve nihayet Peygamber Efendimizin, Kitaplar içinde kutsal olanların onların arasında Kur’an’ın, melekler içinde dört büyük melaikenin, bütün binalar içinde Kabetullah’ın, madenler arasında altının farklı ve üstün anlam ve değerleri olduğu gibi çağlar asırlar yıllar aylar günler hatta an’lar arasında bile benzerlerine göre bir üstünlük söz konusu olacaktır.

Kainat içine aldığı Nur’u Muhammedi ile başka bir anlam kazanır, toprak parçaları içinde, O Kainatın Efendisinin pak bedenini misafir eden toprak farklı muamele görür “Ravda-i Mutahhara” ismini alır. Her Peygamberin yaşadığı ve insanlığa medeniyet ışığı sunduğu dönemler farklıdır. Allah Rasulünün yaşadığı asır ise “Saadet” ünvanını kazanır. Kadınlar içinde bile ayetin ifadesiyle Hz. Meryem Betül’e “En Hayırlı Kadın” ifadesi kullanılır. (3/42)

Ramazan zamanları neden farklıdır? Bir madenin içine altın katılır ve katkı oranı artarsa o madenin değeri de artar. Zamanlar da içinde barındırdıkları değerlerle değer kazanırlar.

ZARF-MAZRUF: Mazruf, zarfın içine konan nesnedir. Zarf ise bilindiği gibi zati önemli bir değeri bulunmayan ve çoğu zaman yırtılıp çöpe atılan bir kağıt parçasdır. Ancak bu basitliğine rağmen bazen olağanüstü denebilecek önemde bilgi ve belgeleri servetleri hazineleri bile taşıdığı olur ve bu içindeki değerlerden dolayı onlar gibi muamele görür ve değer kazanır. Tıpkı inciye yatak yorgan olan o basit iki kabukcuk, hazinelere analık yapan eski sandıkcık ve sonsuzluğa bizi uçuracak cevherimizi ruhumuzu taşıyan eskiyip gömlek gibi atılacak ve çürüyecek cesedcik gibi…

İşte Ramazan ayı da diğer zamanlardan farklı olarak bağrında, bin aydan kıymetli olarak ayette dile getirilen (kadir süresi) ve o da içinde Kur’an’ı barındıran “Kadir Gecesi” ni barındırmaktadır. Kadir gecesinin kadrü kıymeti de Kur’an’ı taşımasındandır. Kur’an’ın içine girdiği Kadir zarfı aynı zamanda Ramazan içinde bir mazruf olarak durmaktadır. Tıpkı Cebrail gibi Kadir gecesi, Allah’dan gelen vahyi insan olarak Kadri Yüce Nebiler Nebisine zaman olarak Kadri Büyük Ramazan’a teslim etmekte, nuruyla onların sinesini aydınlatmaktadır.

Bu açıdan Ramazan, insanın iç ve dış dünyasıyla farklılaştığı gerçek bir “Aydınlanma Zamanı”dır. Eşi bulunmaz kutlu zamanın altın kapısını tıklatıp göklerle göktekilerle kucaklaşma fırsatıdır.

Oruç da, insanın yeme içme gafletiyle, Kur’an’ın feyzinden Ramazanın bereketinden mahrum olmaması ve Ramazanın kutlu zamanıyla buluşmasını sağlayıp Rahmana yaklaştırması adına önemli bir misyon yüklenmiştir.

24.Eylül Pazar günü, Ramazan kutlu zamanlarının başlama günü… Deyim yerindeyse kadri büyük büyük buluşmanın gerçekleşeceği Kadir Gecesinin aramaya başlanacağı gün… “Her geleni Hızır her geceyi Kadir bil!” dermiş büyüklerimiz. Kendilerini kaybeden insanların çok şeyler bulabilecekleri bu feyizli günler, ümid ederiz ki bizleri bulduğu gibi bırakıp gitmesin. Rabbimizin katında kadrü kıymetimizi yüceltsin..

Şimdiden Ramazan günleriniz mübarek her günü kadre denk olsun efendim!

2-Ramazan Allah’ın hususi iltifatının ve Rahmetinin yoğunlaştığı zamanları kapsar

Bu zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk’ın iltifatı şahanesi en yakın ve Rahmeti sağanak halini aldığı anları ihtiva eder. Bu günlerde Kur’an’ın inişi gibi

lutuf ve Rahmet esintileri en çaplı şekilde gelir ve adeta üzerine yağacak baş arar, gönül bakar.

CULUSÜ HÜMAYUN VE ULUFE: Önceki kelime padişahların tahta oturuşunu sonraki de her oturuş yıl dönümünde bahşişler dağıtmasını ifade
etmektedir. Ve bu dönemlerde her zamankinden çok ihsanlarda bulunulur.

Teşbihte hata olmasın, Cenab-ı Hak kullarına her an ihsanda ve lutuflarda bulunur, her an tevbeleri kabul eder. Fakat bu sözünü ettiğimiz zaman dilimlerinde yönelişin yoğunluğuna ve derinliğine göre daha bir geniş ve kesif bir mahiyet kazanır.

Konunun diğer boyutunda da şu vardır: Bir sultanın umum halkına bir konuşması teveccühü iltifatı vardır bir de hususi olarak huzuruna alarak konuşması perdelerin kaldırılması ve özel iletişimi vardır. Tıpkı Nebilerle vahy ile kelam ve Hebiler Nebisi ile Mirac’da kelam gibi…

Hayatımızda çok özel bumuşmalar, konuşmalar hemdem olmalar vuslatlar vardır ya da olmuştur. Nnamahrem olanlarından Rabbim muhafaza buyursun. İnsanın hasretle yolunu gözlediği sevdiklerine vuslattan izdivaçlara, büyük bildiği kimselerin yolunu hasretle bekleyip sonra görüp diz dize gelmesinden, Hacca gidip rüyalardaki iştiyakı bilfiil yaşamaya kadar.

Ramazan zamanları işte bu Halık-Mahluk, Abid-Mabud hususi buluşmasının, insanın farklı bir buudlaşmasının hususi mevsimidir.

3-Ramazan ahiretin karlı bir ticaret pazarı verimli bir tarlası gibidir

Bu kutlu mevsim öyle bir mevsimdir ki adeta toprağa ne atsanız boşa gitmemekte bir on bire yüz bire bin bire yedi bin milyonlar sevap verilir. Her bir tesbih bir cennet ağacı halinde orada karşınıza dikiliverir.

Tıpkı toprağa attığımız bir çekirdeğin tohumun nüvenin kuru çelimsiz çürümüş haliyle çatlayıp binler çekirdek ve mevve veren ağaçlar gibi, çeşitli lezzetli yiyeceğimizi pişiren toprak kazanı gibi.

BİR ÖMÜRLÜK SEVAP BİR GECEDE: Ulufe dağıtılması örneğinde olduğu gibi bu hasat mevsiminde bulunan Kadir gecesi Kadir süresinde “Bin ay” dan hayırlı olarak değerlendirilmekte ve o gecede melaikenin bin bir güzelliklerle fevc fevc nüzul ettiği belirtilmektedir. Bin ay 80 yıla tekabül ediyor.

Peygamber Efendimiz, eski milletlerden 80 yıllık hayatı boyunca hep hak yolunda koşturan birisini anlatınca, buna gıpta eden ve nasıl öyle olabiliriz diyen Sahabiye verdiği cevapta, bu gecenin bu değerine ve değerlendirilmesine dikkat çekmektedir.

4-Ramazan senelik ruh bakımı rehabilitasyonu terapi ve tedavisi zamanıdır

Ruh mekanizimalarımız olan kalp vicdan akıl bilinç bilinçaltı ve özellikle nefis ve ona hizmet eden organlarımız komple bir bakıma alınır bu ışık tedavisi uygulanan dönemde. Esas hedef de “Ene” dediğimiz ben, benlik, ego, nefis!…

Sene boyunca kendimizi kendimizden koparmışızdır, farklı bakışla da kendimizi sadece kendimize nefsaniliğin kollarına bırakmışızdır. Dünyanın fani ve çoğu zararlı geçici güzelliklerine kapılmışız ruhumuzun paçasını kaptırmışızdır. Kendimizin farkındalığından yoksunuzdur. Nesneler hep objemiz olmuş, kendi benimizi benimizden ötesini obje yapmayı unutmuşuzdur.

Ramazanda insan bedeninde kaybettiği ben’ini bulur. Bulmasında açlık Rahmeti yardımcı olur. Çünkü artık lezzet teknesi zevk torbası bedeninden mahrumdur. Dışa açılan pencereler kapanır içe doğru orjinal pencereler açılır irtibatlar kurulur. Ben’i ona bir ayna ve anahtar olur, bu ayda alabildiğine yere yaklaşmış Rahmete uzanır, turfanda nur gibi gelir Rahmet tabibi O’nu bulur.

Ramazan, makas gibi kollarını açar, on bir aylık bir gidişe dur! der:

Ne yapıyorsun sen? Nereye gidiyorsun?

Sen kendinin sen ne yaptığının farkında mısın?

Bu ne hal? Tepeden tırnağa beslenme ve güzellik uzmanı, zevk ve eğlence harmanı kesilmişsin!

Ne yazık ki ruhunla kalbinle gökyüzünle sonsuz güzelliklerle irtibatını kesmişsin!

Bütün dünyanın yükü altında ruhun depresyona girmiş, problemlerin düğümlenmiş, günah paletleri altında ezilmişsin!

Namaz gibi Orucuyla da Ramazan kötülüklerin kötülükleri ve günahları isteyen nefsin önüne bir set çeker, kötü gidiş varsa ona son verir, Helal yeme içmeleri ve cinsel davranışları askıya aldırır, gayrı meşrusu zaten otomatik olarak durur. Obur nefse zorunlu perhiz uygulatır, ambargo koydurur yerinde ültimatom çektirir, yüzünü yerlere getirir.

Ruhun eteğinden çeker, biraz da bu tarafa bu tarafa! ikazında bulunur. Cismin derece-i hayatından çık da biraz kalbine bak! ölüm sonrası geleceğini düşün! uyarısında bulunur, uyandırır insanı, fırsatı kaçırma şu altın kapıyı tıklat! der ve bunun platformunu hazırlar.

İnsanlar sene boyunca katılaşan iç dünyalarını yumuşatma billurlaştırma imkanını yakalar, ruhlarında teraküm etmiş birikmiş günah is pas ve kirlerinden de arınma zeminini bulurlar. Bu bir aylık manevi varidat ve dersler on bir ay boyunca adeta ruhta bir revizyon gerçekleştirmekte, yenilemekte, neşat ve zindelik kazandırabilmektedir. Kuşkusuz sene boyunca Namaz gibi Kuran okuma gibi, pt-per oruçları gibi, haftalık sohbetler ve hizmetlerde güzel arkadaşlar arasında bulunma gibi durumları da metafizik gerilimin korunması adına lüzumlu görmek gerekmektedir.

5-Ramazan nimetlerin kıymetini anlama şükretme Allah’a yakınlaşma zamanıdır

İnsan elinde çok ve sık bulunduğunda nimetlerin kıymetini tam anlayamaz. Mahrumiyetler elimizdeki nimetlerin değerinin farkında olmamızı sağlar. Alıştığımız sevdiğimiz nimetlerden mahrum kaldığımızda dikkatimiz, arzu heves ve isteğimiz o nimetlere bir başka yoğunlaşır.

Hastalandığımızda sağlığımızı geri isteriz doktorlara koşar ilaçlar alırız, zaruri hallerde neşter altına yatarız. Mum ışığında boyunu aşkın eserler yazanların devrinde değiliz ama elektrikler kesildiğinde nasıl mum! mum! diye feryat eder karanlıktan bizi çıkaracak bir damlacık ışık kovalarız.

Nefis ve nefsin hoşuna giden yeme içmeler cinsellikler eğlence ve hazlar aslında birer perdedir.

Bunlara yoğunlaştıkça bu perdeler kesafet kazanır kalınlaşır duvarlaşırlar, ruha ruh yoluyla ruhaniliğe Rahman ile beraberliğe uzanan yolu tıkarlar. Yere urganlarla bağlanan ve ağırlıkları olan balonun yükselememesi gibi insan zamanla bedenleşir, yere yerleşir, çekim gücünün bağımlısı haline gelir, yücelere yolculuktan uzak dört duvar etten ibaret bir dünyada sığlaşır köleleşir.

Ramazanda nefse ait maddi zevklerin önü kesilir ve mahrumiyetle nimetlerin ama esas nimet verenin farkında olma platformu hazırlanır. Artık ruh ve beden her gün aldığı ve zaman zaman beğenmediği o nimetlerin en azından, en kurusundan ve tatsız olanından bile müstesna bir lezzet almaya başlar. Dikkat kesilir. Bunları bir veren var! der, minnettarlığını ifade etmek ister.

İçinden gele gele karanlıkta mum ışığı arayan insan gibi “elhamdülillah!” der “Verdiklerin için binler şükür sana ya Rabbi!”. Ve hem çehresini hem ruhunun vechesini O Nur kaynağına çevirir.

Şükür, hem Rahmana amudi uzanan yolun peçelerini kaldırılmaya bütün perdeleri birer birer şeffaflaştırmaya vesile olan çaplı bir adımdır, hem de verilenleri ziyadeleştiren bir bereket kaynağı.

6-Ramazan istiğna gömleğini giyme Samediyete aynalık yapma hususi halidir

Cenab-ı Hakkın ahlakı ile ahlaklanma diye bir hadis vardır ve insanın Allah’ın güzel isimlerini temsil etmesi. Birer şeref madalyası gibi onları taşıması. İnsanın Rahman suretinde yaratılması yani onda Rahmanın sıfat ve isimlerinin tecelli etmesi şeklinde açıklamalar vardır. İnsan bütün esmanın tam bir noktai mihrakiyesi-odak noktası durumundadır.

Allah isimlerinin birer numunesini insana lutfetmiştir. Subuti sıfatlar bunu anlatır. O görür bize göz vermiştir, işitir kulak vermiştir, konuşur dil vermiştir gibi…Bunun yanında Rabbimiz cömerttir, cömert olmalıyız, sabırlıdır sabırlı olmalıyız, affedicidir affedici olmalıyız gibi yaklaşım da doğrudur.

İnsan sıkça aynaya bakar ve kendi güzelliği ile iftihar eder. Kendini sever ve beğenir. Kendi doğal güzelliğine yeni güzellikler ilave etmek için de makyajlar yapar bakımı için zaman ve servet ayırır. Bazen ölçüyü kaçırdığı olur güzelliğinin hakiki sahibini unutur da benden güzeli var mı söyle ayna dediği olur.

Aslında her ayna Rabbimizin simamıza bastığı isimlerinin mühürlerini okumada çok güzel bir aracı olabilir. İnsan, ben aynaya bakıp nasıl güzelliğimi görüp seviyorsam, Rabbim de yüzüme bakıp tecelli eden güzel isimlerini ve önemlisi onların tarafımdan güzel temsil edilmesini sever diye düşünebilir farklı bir iç huzuru yakalayabilir. Adeta Rabbi onu güzellik vermekle sevindirdiği gibi o da bu güzelliği onun adına güzel temsil etmekle rabbini (mukaddes haliyle) sevindirmiş olabilir.

Ramazan, bu düşüncenin ufuklaştığı adeta muşahhaslaştığı bir fırsatı sunar bize oruç sayesinde.

İhlas süresinde ifade edildiği gibi “Samed” hiç bir şeye muhtaç olmama demektir. İnsan ise daima tartışmasız doğumundan ölümüne kadar ve ölümünden sonra da hep muhtaç durumdadır. İnsan ve ölümlü oluşunun muktezası yaşayabilmesi için öncelikle yemeye içmeye muhtaçtır.

Meleklerden insanı ayıran nokta da burasıdır. Yemesi içmesi cinsel yönünün oluşu. Fakat oruç tutuğunda insan adeta meleklere benzemiş olur.

Kendisine helal olan eşine ve ekmeğine suyuna bile elini uzatmaz incelmiş ruhuyla, yoğunlaşmış manevi boyutuyla, berraklaşmış latifleşmiş ruhuyla özellikle iftar saatlerinde öyle bir hali kendisinde hisseder ki, dünya adına dünyalık hesabına hiç bir şeye benim ihtiyacım yok diye düşünebilir, içteki ruhtaki beslenmesi dıştaki bedendeki zaafiyetlerini eksiklerini unutturuverir sanki o bir ahiret adamı veya hanımı oluvermiştir.

Sırtına maddi zevk hesabına bir şeye ihtiyaç duymama anlamına gelen “İstiğna” gömleğini, ateşe karşı İbrahim gömleğini, günaha karşı Yusuf gömleğini giyer gibi, sanki melek gömleğini oruçla ruhuna geçirivermiş, kendi bedeninde bedensiz yaşar hale gelmiştir.

Ruh gözüyle bakmasını bilenler oruç açlığıyla hüzünlenen ve tebessümlenen simalarda bu latif manaların desenlendiğini hissedebilirler. Rabbim yaşattırsın ve hissettirsin inşallah…

DİN VE BİLİM AÇISINDAN ORUÇ VE SAĞLIK

Her ibadet öncelikle Allah emrettiği için yapılır.Ama Yüce Rabbimizin her emrinin de mutlaka bir çok hikmeti vardır.Burada bu konuları işleyeceğiz.

Gerek bu ibadeti yapan şahsa ait, gerekse cemiyete, topluma ait bir çok fayda ve maslahat ancak ibadetler de esas olan, sadece ve sadece Allah rızası için o ibadetin yapılmasıdır. Oruç ile sahip olduğumuz ni’metlerin kıymetini daha iyi anlayabiliriz. Yaz günlerinde oruç tutan bir kimse için, soğuk bir bardak su ne kadar kıymetli bir ni’metdir. Akşama doğru bir kase çorbanın bir parça kuru ekmeğin ne kadar büyük bir nimet olduğunu ancak oruçlu olan bir kimse daha iyi anlar.

Bu bölüm TRT televizyon kanallarında bir çok kanalda ramazan ayında yapılan dini programlarda müteaddit def’alar, özet olarak ve sohbet şeklinde neşredilmiştir. Onun için programlardaki sohbet havasını kitabı yazarken bozmak istemedim. Bu bölümü sohbet havası içerisinde yazdım.

Oruç tutmak insanı sabra taşır sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur. Oruç tutan zengin bir kimse, açlığın ne demek olduğunu, fakir kimselerin zor hallerini daha iyi anlar. Onlara yardım elini daha geniş olarak açar.
——————

1-İbn-i Mace, Siyam, Hadis No:1345

Yağ şeklinde depolanmaktadır. Maddeler açlık esnasında enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Su %50-60
—————–

2-Pediatri, 2. baskı Nobel tıp kitabevleri, Ankara , 1993, I. Cilt s.343.346

Vüzudunda depolanmış olan gıda maddelerinin yani karbonhidratların, yağların proteinlerin tamamının harcanması yani bir manada yanmasının neticesi toplam 150 000 kilo kalorilik bir enerji meydana gelmektedir.

—————-

3-pediatri 2. baskı Nobel tıp kitabevleri Ankara , 1993 I. Cilt, s. 346

4-pasternak C A : insan biyokimyasına giriş (tercüman kitab) Hacettepe ün yan (A-40) Ankara 1980, s.217.

Günde asgari den 1500-2000 kilo kaloriya ihtiyaç vardır. Bu durumda teorik olarak Bir insan hiçbir şey yemeden haftada bir su içmek şart ı ile yaklaşım 70-75 gün kadar yaşayabilir.

Dewey adalı araştırıcı kendi şahsında 65 günlük açlık tatbikatı yaptı. Hazzart 75 Carington 79 gün oruç tutturdu.

—————–

5-yeğin M ve arkadaşları: İslami oruç üzerinde biyokimyasal bir araştırma. Atatürk ün diş hek fak Yıllığı sayı:4,135-136,1980

6-Geffory M R : Le jeüne (Tedavi vasitası olarak oruç). Tercüme eden İbrahim canan, basılmamıştırç Erzurum,1978.

Açlıktan ölenler şayet 40 günden evvel ölseler kattıyen rızıksızlıktan değildir. İBni-i Haldun “ çok yemek yemeye çalışan kimselerin kıtlığa maruz kaldıkları zaman, az az yemeye alışmalara nazaran daha çok zaiyat verdikleri vakidir. Onları öldüren karşılaştıkları açlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur.”

Vücudu alışmış ise, ortalama 60-70 gün kadar açlığa bir hafta kadar da susuzluğa tahammül edebiliyor.

7- Canan İ: Hz. Peygamberin sünnetinde terbiye. Cihan yay, İstanbul 2. baskı, 1982 s.222de: ibn-i Haldun (Tunus 1332- Kahire 1406), mukaddine.

Sair vakitler de bir nev’i gece tutmuş olduğu bu orucu şahıs ramazan ayında gündüze alacak demetir. Tansiyonu ilk günlerde hafifçe düşebilir. Bunlar bünyenin oruca yani kısmı açlığa olan alışma yani adapte olma halleridir.

—————–

8- akgün N: Fizyoloji (Boşaltım, Dolaşım, sindirim). 9. baskı Ege Ün. Basımevi İzmir, 1994, s.438

Her yemek vücut için bir yorgunluğun başlangıcıdır. Mideyi adeta bir asit fabrikası ve bağırsakları da bir rafineri tarzında yaratan Cenab-ı Hak, 11 ay aralıksız çalışan bu fabrikalara yılın bir ayında, yani Ramazan ayında muvakkat bir istirahat vermiştir.

Karaciğer 24 saat çalışmazsa şahıs ölür. Oruç halinde karaciğerin yükü azalacağı vücudu toksit yani zehirli maddelerden temizleme imkanı artmış olmaktadır. Oruç Tutarken, karaciğere, sindirim neticesi düşen iş azalacağından karaciğerde zehirleştirme hadisesine daha fazla imkan hasıl olmuş olur. Vücut, şahıs oruçlu iken maddi olarak da temizlenmiş olmaktadır.

Oruç esnasında karaciğerin yükü azaldığı için ölü ve ölmek te olan hücrelerin tasfiye işi kolaylaşır ve hızlanır. Allah’ın emri olan orucun tutulması ile, insan vücudu, eskiyen hücrelerin temizlenmesi, onların yerine yeni hücrelerin gelmesi ile adeta gençleşmektedir. Vücudun zekatı da oruç tur. Zekatın lügat manası, temizlenme

—————-

11-ibn-i Mace, Siyam, Hadis no: 1345

Günümüzde batı memleketlerinde oruç ile tedavi uygulayan klinikler mevcuttur. Genel anestezi yapılacak olan ameliyatlarda, hasta ameliyattan altı saat önce ve ameliyattan altı saat sonraya kadar aç bırakılmaktadır. Anestezi için verileb Zaralı maddeler, bu müddet esnasında vücuttan atılmaktadır.

———————

12-Geffory M R : Le Jeune (tedavi vasıtası olarak oruç ). (Tercüme eden: İbrahim Canan) basılmamış kitap, Erzurum , 1978

Oruçlu iken, bilhassa öğleden sonra kalp çok daha rahat atacak , zorlanmayacaktır. Kalp oruçlu şahıslarda bir günde ortalama 15 000 kadar daha az atacaktır. Daha çok dinlenen kalp, daha kuvvetli bir hale gelecektir.

Oruç tutanlar ikindiden sonra niçin hafifçe üşürler.

Isı santralı durumundaki organlardaki faaliyet azalmış olmasındandır. Şişmanlık, birçok hastalıkları peşin sıra getirir. Kalbe ağır bir yük biner kalp ve damar hastalıkları tansiyon yüksekliği, şeker hastalığı, belde ve dizlerde ağrılar, safra kesesi taşları gibi bir çok problemler şişmanlarda görülmektedir.

—————–

13- Roky R, et al: Day time alertness, mood, psycmotor performances and oral temperature during ramadan fasting. Annals of Nutrition and metabolism. 44(3) : 100-107,2000.
14- Vural L: kalbimizi tanıyalım, gürsoy matbaacılık, Ankara, 1974 s.352

15- New england J of Medicine, 343: 1888, 2000

ibn-i Sina; “ Bütün hastalıklar yenilen içilen şeylerden ileri gelir.

———————-

22- nursi sn: ramazan iktisat ve şükür risalerleri. Envar yay. İstanbul. 2000s 40

en önde gelen ölüm sebebi kalp ve damar hastalıklarıdır.oruç şahsi fazlı yemek yeme alışkanlıklarından alıkoyar

——————-

23- umdetü ‘1 kari. 10.302

oruçlu şahıs aç kaldıpı için, kanda mevcut olan yaylar kullanılır. Damar sertliğine yani sebep olan yağ fazlalığı tehlikesini azaltmış olur. Oruç damar sertliği onun arkasından gelen yüksek tansiyon, kalp hastalıkları damar tıkanmaları yani bazı böbrek hastalıkları için bir sağlık kazanma egzersizidir. Oruç tutunki sıhhat bulasınız nefis terbiye.

—————-

24- yeğin M ve arkadaşları: İslamı Oruç üzerinden biyokimyasal bir araştırma-. Atatürk Ün. Diş Hekimliği Fak. Yıllığı, 4 : 135-65,1980

25- Et-Terbiğ ve’t Tevhib, cilt:2, s.83 ; ibn-i Sunni ve Ebu Nuaym, Tıb Bölümü; El-Camiu’s Sağır, hadis no: 5060 ; Keşfü’l-Hafa, Hadis No: 1455

Zayıf ve aciz olduğunu anlar. Her uzvuna kendisine mahsus oruç tuturmaktır.

———

26-El-Ezkar, Nevevi,s.88;Mişkat_ül Mesabih, Hadis no:2469.

Ramazan aylarında intiharların, intihar benzeri davranışların azalmış olması bunun açık bir delilidir. “Oruçlu bir kimse yalan ve yalancılıkla iş yapmayı terk etmezse, yemeği içmeği bırakıp aç durmasın. Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Buyurmuştur.

—————–

27-daradkeh T K : parasuicide deruing ramadan in jordan. Acta Pyschiatrica scandinavica,86(3) :253-4,1992

28-Sadeghipour H, et al: the effect of ramadan on the number of suicidal intoxication. Iranian J of Endocrinology and Metabolism (IJEM). Abstract book the Congress on health and ramadan, October, 2001, p.31

29-Buhari, Savm, 8; Müslim Siyam 163 ( Riyaz-üs Salihin Tercümesi, Türk tarih kurumu Basımevi, Ankara , 1967 II. Cilt, s.502 Hadis No: 1245

30- Buhari, Savm, 8. ( rizyaz-üs Salihin tercümesi Hadis no: 1246

Müddet değil, senende bir ay oda günün belli saatlerinde ve yine kendi menfaatimiz için oruç tutmamız istenmiştir. Bakara süresi 184: Eğer bilirseniz oruç tutmak sizin için daha hayırlıdır.

————————————-49

Birçok çalışmalar kanda kandaki yağların kolesterolun seviyelerinin oruç tutmakla genellikle göstermiştir. İftarda ve sahurda bol miktarda yağlı ve tatlı gıda alanlarda, yağları kandaki seviyelerinin artması normal bir neticedir. Kalp ağrısı (angina) ve hipertansiyonun düştüğü rapor edilmiştir. Çocuklar ay halindekiler yolcular hasta olanlar emziren anneler.

36 yılda bütün yılı devretmiş olur. Oruç tutlmasında güneş takvimi esas alınmış ola idi, dünyanın bir yarım küresinde olanlar hep soğukve kısa günlerde oruç tutacak ve uzun günlerde oruç tutmuş olacaklardı. Allah rızası için oruç tutan şahıs manevi bir haz bir lezzet içerisindedir. Şahıs zorlama ile olan aç kalmanın sıkıntısını, kısmen de olsa çekmez.

Razamanın 20.gününe doğru kan şekeri normal seviyesine gelir.

——————-88

oruç normal fizyolojik bir hadisedir. İslami oruçta bir beslenme bozukluğu olmaz veya eksik bir kalori alınması söz konusu değildir.

——————-

39-Shahid ATHAR M.D: Dept. Of Medicine and Endocrinology, St. Vincent Hospital. Indiana Universty, Indianapolis, Indiana U.S.A

(http://www.al-muslim.org-ramadan-health.html)

Ramazan ayında oruç tutarken öğle yemeği yemeyiz erken yapılan bir kahvaltı manasında sahur yemeği yiyip
——————90

Oruçtaki susuzluk bedendeki bütün sıvıların, su kaybından dolayı daha konsantre yani daha kesif olmasına yol açar. Orucun fizyolojik te’sirleri arasında, kan şekerinin kolesterolun düşmesi ve sistolik kan basıncının düşmeside sayılabilir. Alsında ramazan ayında tutulan oruç insülin bağımlı olmayan şeker hastalığının şışmanlığın ve yüksek tansiyonun stabil (sabit, kararlı) zararsız hale gelmesi için ideal bir sağlık tavsiyesi olabilir. 1944 yılında Fas’ın kazablanka şehrinde “sağlık ve ramazan “ Müslüman ve gayri Müslim dünyanın her tarafından gelen araştırmacılar 50 kadar araştırmayı takdim ettiler. Orucun herhangi bir hastayı veya genel tıbbi durumu daha kötü yaptığına dair bir neşriyatı tebliğ eden olmadı.

Aldıkları manevi hazdan dolayı, bir sulh ve sükunet halleri vardır.

———————

43-“sağlık ve ramazan” Birnci Milletler arası Kongre, Kazablanka, 1994

“Oruçlu iken biri kendisine söver veya çatarsa, “ben oruçluyum”desin” kılınan her rekat namazın sonunda 10 kalori ekstradan dışarı verılmış olur. Biz egzersiz olsun diye ibadet etmeyiz.

——————92

bilhassa hassas bağırsak sendromu kabızlığı olanlar oruç tutanların önemli bir kısmının, Ramazan ayında şifa buldukları anlaşılmıştır.

—————–

51- Afifi Z E M : Daily Practies, Study performance and health during the ramadan fast. J of Royal Society for health, 117(4):231-5. 1997

Ramazan da gün geçtikce oruç tutanların acıkma hissine alıştıkları anlaşılmıştır.

———————-

54- Finch G M, et al : Appetite Changes under free- living conditions during Ramadan Fating. Apeetite,31 (2) :159-70,1998

Şahıs Ramazan ayında oruç tutarken, sahurda ve iftarda yediği gıdalara bağlı olarak, kilosunun aynen muhafaza edebilir, kilo verebilir veya kilo dahi alabilir. Buda ramazan da oruçlu iken, iftarda ve sahurda alınan gıdaların, oruç oruç tutan şahısların enerji ihtiyaçlarına fazlası ile yettiğini ispat etmektedir.

———————–96

Ramazan ayında alkoliklerin belli bir yüzdesi oruçta tutmaktadır. (%37). Araştırmacılar çalışmalarının neticesi olarak içkiyi terk etmekte inançların önemli rolü olduğunu hatırlatarak, içkiyi terk etmek de inançların önemli olabileceğini belirtmektedir. İstanbul garnizonunda vazifeli, er ve subaylardan 2300 kişiye “niçin içki kullanmıyorsunuz” %45.5 i (646kişi) “dinimizce haram edilmiş olduğu için” Sağlık bakanlığının 1995 yılında 24 ilde ve 12 781 “niçin içki içmiyorsunuz?” %44,6(5700) kişi “dinimizde haram edilmiş olduğu için , dini inançlar insanları zararlı alışkanlıklardan hem korumada, hem de insanların alışkanlıklarını terk etmelerinde son derece önemli rolü vardır.

———————–98

O’nun mağfiretini iste, şüphe yok ki, Allah tövbeleri çok kabul edici, günahları affedicidir. İçilmesi haram veya mekruh olan bir şeyin satışı da aynı hükümdedir.

———————

65- Diyanet mecmuası, Mart 1992,s.30.

Sigarayı bırakmakta en önemli faktör mademki şahsın irade gücüdür. Şahsın nefsine ve iradesine en hakim olduğu zaman ise oruçlu olduğu Ramazan ayıdır.aylarca nasıl sabredeceğim” deyip mevcut sabrınızı başka zamanlara dağıtmayınız. Belirttiğimiz gibi, sabırda sadece yaşadığınız günü, hatta yaşadığınız o saati düşünün. Yani; “ ben şu anda sigara içmemeye sabır edebiliyor muyum?” diye kendinize sorun. Ramazan ayında sigarayı bırakmaya teşebbüs eden ve muvaffak oldukça çoktur. Oruçlu iken, istirahat esnasında kalbin atış sayısında (nabız) azalma vardır. Oruç tutmanın solunum faaliyetlerinde herhangi bir önemli değişikliğe yol açmadığı anlaşılmıştır.

———————

71- Duncan M T et al: ventilatory function in Malay Muslims during normal activity and the Ramadan fast. Singapore Med J,31 (6) :543-7.1990

72- Ghamdi B, Nwoye L O: Effects of Ramadan fasting on respiratory test in normal voluntees. Proceedings of the Second Interntional Congers on “ Health and Ramadan”, İstanbul ,1997, p.67

artmaktadır. Bu vücutta belli dengelerin devamı için, açık halinde yaratan Allah’ın verdiği bir tedbir mekanizmasıdır. Hafızayı azaltıcı bir yönü de yoktur. İltihabı sebeplerle bel ağrısı olan hastalarda. Bu iyi leşme çok daha açıktı, aşıkardı. 100 sağlam gönüllü şahıstan

——————

96- M ve ark: islami oruç üzerinde biyokiyasal bir araştırma Atatürk un diş. Fak. Yıllığı 4:135-65,1980

Normal de %95,86 miligram (mgr) olan ortalama açlık kan şekeri oruçta %83,91 mgr’a düşmüştür.(tablo D-III/4). Bu ise normal hudutlar da olan bir değerdir. Serum albumini, kontrollerde ortalama %4.3 gr oruçlularda ise %4.57 gramdır. Önemli bir fark bulunmamıştır. Oruçlu iken kandaki homosistein düşmektedir. Bu ise kalp ve damar hastalıkları ile alakalı risk faktörlerinin azaldığını gösterir. Kontrol grubunda %116.27 mgr olan triglseridler(yağların bir şekli) oruçlularda %90.9 mgr’a düşmüş; kontrollerde %12.22 mgr olan serbest yağ asitleri oruçlularda %8,8.14 mgr’a düşmüştür. Bunlar arzu edilen, sağlık açısından güzel olan neticedir.

Total lipid (yağ) kontrollerde ortalama %515,80 mgr iken pruçlularda %495.75mgr inmiş. Yağların oruçlu iken düşmesi sihhat açısından güzel olan değerlerdi.

—————–98

islami oruçta, kandaki üre değeri kontrollerde %42,50 mgr iken oruçlu olanlarda % 42,20 mgr dir. Ürik asit kontrollerde %6,63 mgr iken oruçlularda %6.47 mgr olup birbirine çok yakın değerler çıkmıştır. Oruçsuz iken yapılan tahlillerde yoğunluğu 1,0417 bulnumuştur. Aradaki fark önemsizdir. Kandaki protein miktarı azalmıştır. Amino asitlerin kandaki miktarları artmıştır. İdrarda aseton tesbit edilmemiştir.arteriyoskleroza refakat eden, hipertansiyon, angina pektoris yani kalp ağrısı, çeşitli çeşitli enfrktüs derece önemli profilaktik yani koruyucu te’siri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ramazan ayında tutulan orucun kan şekeri, kreatinin, ALP (alkalen fosfataz), ALT (alanin amino transferaz) ve AST (aspartat amino Trasferaz ) değerleri üzerine olan te’sirleri 100’ü erkek 10’u bayan olan 110 kişide incelenmiştir. Bu değerlerde ufak ufak değişiklikler olsa bile, neticelerin hep normal normal hudutlarda kaldığı anlaşılmıştır.

———————

108-Siahkolah B,ö Azizi F: The effect of fasting on blood sugar, creatinine and hepatic enzymes during ramadan. Iranian J of Endocrinology and Metabolism

(IJEM). Abstarct Book The Congress on Health and Ramadan, October, 2001, p.30.

Oruç şüphesiz belli bir yaşa gelmiş ve sihhatlı olan şahıslara farz dır. Hastalık oruca manı ise veya diğer bir ifade ile oruç tutmaz . Ülserli şahıslar oruç tutmalımıdırlar. Ülser daha çok midede ve on iki parmak bağırsağında meydana gelen yara olarak bilinir. 1992 yılında Prof. Dr. Said Kapıcıoğlu ve arkadaşları ülser (duodenal ulkus) teşhisi konulmuş 7 erkek gönüllü, akşama kadar yani iftar saatine kadar aç kalmağa niyet eden şahısların, ülseri olsa bile öğle saatlerinde rahatladığı görülmektedir. Midedeki asit ifrazatı öğle saatlerinde azalmıştır. Oruç tutmanın mide (peptik) ülserinin ortaya çıkmasında önemli rolü olan midedeki asit ifrazatının artmasına (hiprasidite) yol açacağını söylemek yanlış olur. Tunuslu bir araştırıcı grubu 57 hastaya her gün 30mgr lansoprazol verildi. 27 si 27 si oruç tutmadı 30 kışılık diğer grupda oruç tuttular. Oruç tutan ve tutmayanlar arasında arazlar ((semptomlar) bakımından bir fark görülmedi. Oruç tutmayanlarda %88.8 oruç tutanlarda ise daha fazla yani %90 nisbetinde ülser den şifa bulkdukları görüldü.

Ramazan öncesi ve ramazan ayında serum gastrin seviyelerinde önemli bir farkın olmadığı anlaşılmıştır.

——————–

111-polat H ve arkadaşları: Oruç tutmanın serum Gastrin seviyesinde TE’sirleri. “ramazan ve sağlık” ile alakalı ikinci milletler arası kongre kongre kitabı.

iç salgın yapan guddelerin salgıları islami oruçtaki açlık müddeti herhangi bir değişikliğe yol açacak kadar uzun değildir.

Ramazan da kan şekeri seviyelerinde ufak tefek iniş çıkışlar olsa da genellikle kan şekeri normal hudutlarda kalmıştır. İnsülinin değerlerinde ramazan ayında normal günlere göre fazla fark olmadığı anlaşılmıştır.

——————-

128- Azizi F: the blood glucose in health and diabets during ramadan. Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan”. P.40, İstanbul, 1997.

129- Marniche D, et al : effect of fasting and refeeding during ramadan on glucoregulation. Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan” .p.125, İstanbul 1997

Oruç tutabilecek şeker hastaları 20 yaşın üzeri hamile olmamalıdırlar şahsın kilosu normal, kan şekerinde büyük iniş çıkışlar, olmaması bu hastalarda ağır hiper tansiyon gibi ikinci bir ağır hastalığın olmaması lazım. Vucütları perhize cevap verıyor olmalıdır.kan şekeri belli seviyeleri geçmeyen Tip II şeker hastaları perhize dikkat ederek ve ilaçlarını akjsatmadan sahurda ve iftarda muntazaman alrak oruçlarını tutabilirler. Ramazanda gerek ilaç gerekse gıdayı sahur ve iftarda eşit olarak almları; ilaçları sahurda imsaktan önce akşamleyin de iftarda yemekden önce almaları tavsiye edilmiştir.

İnsülin bağımlı şeker hastalarına oruç tutmaları tavsiye edilmez.

Hasta ve yolcuların sonradan kaza etmek şartıyla orucu açabilecek şahıslara yolculuk ve hastalık halini, aşırı yaşlılık ve hamilelikle, bebeğini emziriyor olmayı da ilave etmişlerdir.

Yeni doğan 351 bebeğin doğum ağırlıklarına bakıldığında, annelerinin ramazan da hamile iken oruç tutmalarının , bebeklerinde hiçbir zarara yol açmadığı anlaşılmıştır. Doğan bebeklerin doğum ağırlığına te’siri olmadığı ortaya çıkmıştır. Hamile iken ve bebeklerini emzirirken oruç tutan Müslüman kadınlarla, hamile olmayıp da oruç tutan kadınlar incelenmiştir, kan kimyaları mukayese edilmiş iki grup arasında önemli bir fark olmadığı anlaşılmıştır.

————-

152- Cross J H, Eminson J and Wharton B A : Ramadan and birth weight ar full term in asian moslem pregnat women in Birmingham. Arch Dis Child,65 : 1053-6,1990

153- Prentice A M, et al : Metabolic consequences of fasting during ramadan in pregnat and lactating women. Hum nutr clin Nutr, 37 (4) : 283-94, 1983.

Oruçlarını tutmakta aynı bayanlardan oruçsuz iken alınan sütün terkipleri arasında önemli seviyelerde fark olmadığı anlaşılmıştır.

———–

155- Bener A, et al: Fasting during the holy month of Ramadan does not change the composition of breast milk. Nutrition Research, 21 (6): 859-64

Esansiyel Hipertansiyonlu hastalar , kan basıncı ciddi problem olmadan , sahur ve iftardada ölçülü ve ilaçlarını kullanarak oruç tutabilirler.Ramazan ayında kalp krizi sayısının diğer aylara göre önemli seviyede düşük olduğuaraştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. ( Temizhas A. et al :Int Cardiolo ,70,2:149-53,1999 )

Bevliye hastaları üzerindeki çalışmalar ise iftar ve sahurda bol su alınması şartı ile orucun bu hastalar faydalı geldiğini ispat etmiştir (Abderrahim F :Effect of ramadan fasting on urological patients.p.218-31,1994 )

KAYNAK ESER VE DAHA PEK ÇOK ARAŞTIRMA KAYNAK SONUÇLARI :
Din ve Bilimin Işığında ORUÇ VE SAĞLIK :Pr.Dr. Alparslan Özyazıcı ( HÜTF Histoloji-Embriyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi)

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Temmuz 18, 2007, 11:54 pm
  2. Temmuz 19, 2007, 12:09 am
  3. Ağustos 29, 2008, 2:44 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s