mesih mehdi müceddid

drmavi: Aslında bu tarz dosyalara yönelmek istemiyordum. Üç sebepten dolayı

1. Tarihimizi karalama ve tenkide kitlenme kadar tarihi zaferlerle gururlanma destanlarla avunma yanlış bir tutum… Bunun gibi bu konuda da tamamen reddetme ya da bu inanışla bir kurtarıcı bekleme de öyle.. Bu açıdan Mesihlikle Mehdilikle Müceddiddikle uğraşma yerine asli görevlerimize yönelmek Rabbimizin Nebimizin emrettiği büyüklerimizin işaret ettiği hizmetleri yapmak için kitlenmek yörüngelenmek nefes nefese koşuşturmak daima öncelikli olmalı diye düşünürüz hep!…

2. Malum az da olsa su götüren konular, kimi zaman da çok su götürdüğü oluyor. Benim Mehdim senin Mehdinden büyük gibi bir müslümanlar arası husumet gündemi bile oluşabilir endişesi söz konusu

3. Birine “Mehdi işte bu!” işareti vermiş olma endişesi. Bu durumda bir taraftan siz “falancı” oluyorsunuz diğer taraftan “Bu benden değil!” gibi bir ön yargıya meydan verebilme durumu bahis mevzuu

Dosya yapmaya neden karar verdik derseniz.

Onun da üç sebebi var:

1. Siteleri tetkik ederseniz, farklı renklerde Mesih Mehdilik Müceddidlik araştırmaları görüşleri iddiları ile karşılaşabiliyorsunuz. Hatta “Ben Mesihim! Ben Mehdiyim!” iddialarıyla kimlerin kimlerin ortaya çıktığını takip ediyorsunuzdur. Bu sitelerdeki yazılardan birinin okunması ve ona göre duruş belirleme kanaatımca eksik ve hatalı olabiliyor. Böyle gelip samimane “Hocam! Falan kurandan çok güzel bahsediyor ona mehdi diyorlar dikkatimi çekiyor, doğru mu?” diye gelen gençler oluyor. Bu sebeple olabildiğince farklı bakış açılarını da toplamak ve okuyucuya objektif değerlendirme yapabilme imkanı tanımış olmak varsa tereddütlerini izale etmek istedik.

2. Bu soru msn görüşmelerinde ve sohbetlerimizde o kadar çok soruluyor gündeme getiriliyor ki, cevap verirken doyurucu olamayabiliyorsunuz, Bütün bilgileri aklınızda tutamıyor, delilleri ilmi olarak ve ikna edici şekilde her zaman sunamayabiliyorsunuz… Ve acaba eksik mi veya yanlış mı anlattım diye tedirgin oluyorsunuz… Artık bu soruyu soranlara verebilecek bir zengin dosya adresimiz olsun istedim.

3. “Duyarsızlık bir illet, kin ve intikama dönüştürmek ayrı illet” diye not düşmüştük israilin filistindeki tutumuna karşı tavır belirleme adına… Hani ifrat-tefrit arası denge sağlama sıratı müstakimi yakalama…

Mesih ve Mehdilik inancının Müslümanlarca suistimal edildiği yani yanlış kullanıldığını, bunun insanları hep bir kurtarıcı bekleme durumuna düşürdüğü hatta tembelliğe ittiği yanlış kaderci anlayışa yönelittiği gerekçesiyle çokça tenkid edildiğini bilirsiniz.

Aslında bu kritik de kritik edilmeli. Yani Mesih Mehdi inancının kazandırabileceği olumlu yanlarının da olabileceği, insanın moral ve motivasyonu adına dengeli bir inanca, düşünceye, görüşe, hizmet ve aksiyon anlayışına sahip olabileceği üzerinde de durulmalı. Kader inancı da öyle. İrşad teblig cihad anlayışı da öyle, her dini konu böyle…

Müslümanlara sağlam dini inançlar çağın idrakine sunularak verilmediğinden, müslümanların, önüne gelenden dini öğrendiği hatta türbelere müslümanlık adına mumlar yakılır hale geldiği çaputlar bağlandığı da bir vakıadır.

Şahsım adına ilave edebileceğim tek yorumum ve tavsiyem şudur: Mesihlik mehdilik müceddidlik anlayışında dengeli görüş sahibi olabilmek için kanaatımca, hiç bir kişi ve cemaate angaje olmadan, yeryüzünde Kurani değerleri ve vasat ümmet olarak dengeyi temsil adına örnek olabilecek model, kim ve kimlerse objektif olarak incelenmeli değerlendirilmeli ona göre duruş sahibi olunmalı tutum belirlenmelidir.

Bu sebeple farklı sitelerden derleyerek bu konularda da bir dosya hazırlamaya karar vermiş olduk. Rabbim hatamızı af buyursun, hayırlara vesile kılsın inşallah.
—————————-
gencadam.net’ten iktibas

5-) “O Zatın üçüncü vazifesi, hilafet-i İslamiyyeyi, ittihadı İslama bina ederek, İsevi ruhanileri ile ittifak edip din-i İslama hizmet etmektir.” (71)

Bediüzzaman , kendisinden sonra gelecek olan Zat’ın , bir takım vazifelerinden bahsettikten sonra , üçüncü vazifesi olarak , Sahabeyi Kiram veya Osmanlı dönemindeki Devleti idare şekli olan Hilafet Sistemini rehber edinmiyeceğini , bunun yerine İslam Birliğini (belki Osmanlı Milletler Birliği benzeri bir teşekkülü ) kurmayı hedefliyeceğini belirtmiştir. Bu Hedef doğrultusunda , İsevi ruhanilerle ittifakın gerçekleşeceğini ve bu ittifakın İslam dinine Hizmet şeklinde semerelerini vereceğini söylemektedir.

6-) “İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.” (72.a.)

Ateizmin Dünyada çok güçlü olduğu bir dönemde , Allah’ın Rahmeti ile Hristiyanlık Dini tahriflerden sıyrılarak aslına dönecek ve Hz.İsa (AS)’mın şahs-ı manevisini temsilen , İslamın hakikatleri ile birleşerek , bir nevi İslamiyete inkılap etmiş olacaktır ! Demekki , Hz.İsa’mın (AS) Şahs-ı Manevisinin oluşması , Hristiyanlığın aslına dönüp Müslümanlarla birleşmesine bağlı ! Hak Din olan İslamiyete tabi olan Hristiyanlık dini, bu birleşme ile , büyük bir güçlenme dönemine girmiş olacak. Dinsizlik fikrine karşı ,ayrı ayrı mücadele ettiklerinde muvaffak olamayan İsevilik ve İslamiyet , ittihat sonucu dinsizliği yenecek istidada kavuşmuş olacaktır. İşte tam bu sırada , Cismaniyeti ile 3.Hayat Tabakasında bulunan (72.b.) Hz.İsa (AS) güç kazanan Hak Dinin başına geçeceğini , Allah Resulu (SAV) herşeye Kadir olan Allah( C.C.) ‘nun vaadine istinaden haber vermiştir. Madem vaad etmiş ,elbette yapacaktır !

7-) “Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur” diye rivayeti (73.a.), bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder.” (73.b.)

Hz.İsa (AS) mın Şahsı manevi kılıncı ile öldürülecek Deccalın Şahs-ı manevisi sonrasında , dehşetli ve güçlü olan Materyalizm ile Dinsizlik Fikride öldürülmüş olacaktır. Bunu (Ateism fikrininin öldürülmesini) hakiki Dindar İsevi Ruhaniler gerçekleştirecektir. Bu Ruhanilerin o güce ulaşması ve bunu başarması , ancak Hrıstiyanlık Dinini İslam Hakikatleri ile inkılab ettirmeleri neticesinde olabilir ! Hz.İsa (AS) mın , Ahirzamanda Hz.Mehdiye namazda tabi olacağı Hadisi şerifide , bu İttifaka ve İsevi ruhanilerinin Kur’ana tabi olmalarına işaret etmektedir.

😎 “Ey Câmi-i Emevîde kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin kıt’alarında hakikî ve mânevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve tahrifattan ve hurafattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki, Kur’ân’a tâbi olur, ittifak eder.” (74.a.)

Bediüzzaman Hazretleri , Hicri 1327 (M. 1909 ) ‘de Şam’da Emevi Camii’nde içlerinde 100 Alim olmak üzere toplam on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371’den (M.1952) sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmıştır (74.b.) İfadelerde geçen , yarım Asır sonrasındaki (Hicri 1421 – M.2001) İslam alemine hitab ederken , bu yıllarda İslamiyetin dünyada Hüküm sürme eğilimine gireceğini , hem Dünya hemde Ahiret Saadetine vesile olacağına , aynı zamanda Hrıstiyanlığın tahrifatten ve hurafelerden sıyrılıp , İslamiyete inkılab etmeye başlıyacağına , bunu yaparkende Kur’ana tabi olmayı kendilerine Rehber edinip , İslamiyet ile İttifak edeceklerine işaret etmiştir. Cay-ı Dikkat bir diğer husustur ki , Bediüzzaman Hazretleri “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe /9:32) Ayetinin tefsirinde , Hicri 1324 senesine işaret ettiğini beyan ettikten sonra , bir vecihle eğer şeddeli “lam”lar ve “mim” ler ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir. “ (74.c.) diyerek , Hicri 1424 ( M.2003 ) yılına remzen parmak basıp , bahse konu İsevi Ruhanilerinin Kur’ana tabi olup , İslamiyetle ittifak etmelerine vesile olacak Şahs-ı manevinin , Mehdinin şakirtleri olduğu izlenimini vermektedir.

C) Hz.İsa (AS) ‘mın Nuzülü ve Peygamberimiz’e(SAV) ümmet olma Keyfiyeti :

Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.)

İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir.

Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur’an’da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.)

Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.

Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.)

Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77)

Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzulü, “Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır.” denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman’ın Kur’an’ın ruh ve ma’nasını arızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrud = tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri “sevad-ı azam”ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve “ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir” demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.)

Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : “Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.” (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir.

http://www.gencadam.net/content/view/122/57/

MESİH MEHDİ MÜCEDDİD, F.GÜLEN.

Hz. İsa’nın Nüzulü

Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değil.

Bütün bütün Hz. İsa’nın nüzulünü inkâra gelince; o maddenin dar kalıpları içinde sıkışmış olmanın göstergesidir. Rica ederim, ilim ve teknolojinin insanlık tarihi boyunca, gelişe gelişe zirve noktalara oturduğu asrımızda, bizim gördüğümüz, duyduğumuz şeyler ancak binde 4-5. Ve biz hâlâ madde üzerinde çalışmalara devam ediyor, karşımıza çıkan yeni yeni bilgilerle şaşırıp kalıyoruz. Ama buna rağmen “gördüğümüzden başka şeylere inanmayız” diyenler, (haşa) Zat-ı Uluhiyeti bile bir kalıba oturtma gayreti içindeler. İhtimal rûhanîler onların bu haline bakıp, dünyanın en aptal insanları toplanmış ve maddiye mezhebini teşkil etmişler diyorlardır. Durum böyle iken, Hz. İsa’nın nüzulünü birçok sahih hadîse rağmen, pozitivizmin, rasyonalizmin kurallarına uymuyor diye inkâr etmenin hiçbir dayanağı ve anlamı olmasa gerek.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.2/bir.zaviyeden.hadis/a5438.html
——————————–

Hz. Mesih ve Nüzûl Keyfiyeti

Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır.

Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Resûlü (sav): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek.” buyurmaktadır.

Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın.” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir” buyurur.

Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır.
Bunlar:

“Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir.

“Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159) İbn-i Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır.

“O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61) Yine âlimler, bu âyette geçen “???? -O” zamirinin Hz. İsa’ya işaret ettiğini söylemiş ve onun nüzûlünü kıyamet alâmetlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise:

“Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm? olsun.” (Meryem, 19/33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşrin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.

Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de olmuştur. Onlardan bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde tevil etmişlerdir. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hıristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır.

Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Bu konuda zannediyorum sadece o değil; daha başka muhakkikler de, sûiistimale yol açar ve ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir; girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sav), gaybdan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil kullanmamış; aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle anlatmıştır. Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn, Hz. Mesih’in nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih, ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin tevili olduğu ve yine birtakım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu görüşündedirler. Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at.. vb. isimler, bu çerçevede değerlendirilebilir.

Nitekim sadece muhakkikinin anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) Sahabe Efendilerimiz tarafından yapılmıştır. Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal olarak zikredebiliriz. Efendimiz: “Ben ümmetimi ahirette abdest azalarından tanırım” buyurur. Hadiste abdest azalarının parlaklığını ifade için kullandığı tabir, …– Alınları, elleri-ayakları bembeyaz.” ifadesidir. Ebû Hüreyre (ra), burada hadise bir ekleme yaparak, “Abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz onları daha geniş yıkayın.” der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz. Mesih’in ahir zamanda iniş keyfiyetiyle ilgili birtakım kelimeler, daha sonra hadise katılmış ilâvelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş gibi gözükse de, O’na ait değildir.

Bu hususta bir hâtıramı aktarmak istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın ziyaretine gitmiştim. Mesele dönüp dolaşıp Hz. Mesih’in nüzûlüne gelince; ahir zamanda Hz. Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak, insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını Sultanahmet’in minaresine asacak dedi. Ben böyle birisinin bu şekildeki açıklamalarına şaşıp kalmıştım. Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsnüzan ettiği ya da keşfine-kerâmetine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-ı fikir etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu. Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin, ne de Sultanahmet Camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden vazgeçecekti. Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde olabilir; hakkında hüsnüzan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.

Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki, bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki enbiyâ-ı izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir. Zira hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen “asl”a iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge, asıl zannedilir. Hâlbuki bu bir yanılmadır. Bu mânâda “cüz”ün “küll” görülmesi, daha doğrusu vehmedilmesi çokları için her zaman bir iptilâ vesilesi olagelmiştir…

Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet şeklinde değil; Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslümanın, Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip, her zaman bu “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”un (tatlı su kaynağı) başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp başkalarını da yararlandırmasıdır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele, çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira bu konuda öteden beri sevâd-ı âzam’ın kabul ettiği esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahir zamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.

Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır.

Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir.

Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/a11496.html
———————————————————————–

Hz. Mesih’in Mucizeleri, Fethullah Gülen, Akademi, 16.09.2002

Hıristiyanlar, ilim ve teknikle; ümmet–i Muhammed de ruh, kalb ve içe doğru derinlemesine gelişip bazı ortak noktalarda buluşarak aralarında bir vahdet tesis edeceklerdir. Beşer, bir gün Hz. Mesih’ten bir mucize olarak sâdır olan bu harikulade halleri, ihtimal tekrar hayatiyete geçirme imkanına kavuşacak ve bir nebi vasıtasıyla tıp sahasında son noktayı gösteren Allah’a ve O’nun diğer elçilerine inanacaktır.

Hz. Mesih’le (as) ümmet–i Muhammed arasında ciddi bir alakanın var olduğu söylenebilir. Her şeyden evvel, Allah Rasulü (sav) ile Hz. İsa’nın halef–selef olmaları söz konusudur. Nebiler Serveri (sav), Hz. Mesih’le arasındaki işte bu irtibatı ifade sadedinde “Ben, İsa’ya herkesten daha evlâyım. Zira O’nunla benim aramda hüsn–ü kabul görmüş bir nebi yoktur.” buyurduğu rivayet edilir ki, böyle bir münasebetin neler vadettiği bizim idrak ufkumuzu aşar. Ayrıca Hz. Mesih de Allah’tan ümmet–i Muhammed içinde bir fert olmayı dilemiştir ki, üzerinde durulmaya değer. O’nun âhirzamanda –ihtimal– bir şahs–ı manevi olarak ümmet–i Muhammed içinde zuhur edeceği bu duaya bir icabet gibidir. Şimdilerde, Hıristiyanlığın tasaffi etmiş efkarıyla Efendimiz’in (sav) getirmiş olduğu tertemiz esasları tevfik eden birtakım Hıristiyanların mevcudiyeti, Hz. Mesih’in ümmet–i Muhammed’le olan yakın alakasının remzi sayılabilir.

Büyük bir ihtimalle ümmet–i Muhammed, günümüze kadar Muhammediyet gölgesi altında devam ettirdiği maddî–manevî seyrini, âhirzamanda Hz. Mesih’in gölgesinin de iştirakiyle ayrı bir televvünle sürdürecek ve insanlık, fenle, teknikle alakalı hususları, Hz. İsa’nın mesihiyyeti ile manalandırarak beşerî hârikaları nebevî mucizelere bağlayıp ilimlere yeni blokajlar belirlemek suretiyle asırlardan beri süregelen düalizmi sona erdirecektir. Daha sonra ümmet–i Muhammed’le tevafuk noktaları temin ve tespit edilerek asgarî müştereklerde bir araya gelinecek ve bu iki cemaatten birisi fen ve tekniğini, diğeri de iman ve aksiyonuyla ateizm ve inkarcılığa karşı bir güç oluşturacaklardır. Bu itibarla da Hz. Mesih’e lutfedilen mucizelerin, son dönemde gelişecek olan ilimlerin serhaddi olduğu söylenebilir.

Hz. Mesih’in pek çok mucizesi vardır; ancak biz burada Hz. Mesih’in kendi ağzından bir kısım mucizelerini haber veren şu ayet–i kerime üzerinde durmak istiyoruz: “… Ben, Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı (abraş) iyileştirir ve ölüleri diriltirim…” (Âl–i İmran, 3/49) Hz. Mesih, bu mucizeleriyle dikkatleri çekmiş ve insanları etrafında toplamış, dejenerasyona uğramış bir dînî telakkinin yerine, tevhid akidesini tesis etmiş ve Hz. Muhammed’e (sav) adeta zemin hazırlamıştır. Daha sonra İslamiyet de, tahrife uğramış Hıristiyanlık için bir diriliş kaynağı olmuştur. Ve bir gün o da tasaffî etmek suretiyle İslamiyet’le omuz omuza verecek ve küfr–ü mutlaka karşı mücadele edeceklerdir. Hıristiyanlar, ilim ve teknikle; ümmet–i Muhammed de ruh, kalb ve içe doğru derinlemesine gelişip bazı ortak noktalarda buluşarak aralarında bir vahdet tesis edeceklerdir. Beşer, bir gün Hz. Mesih’ten bir mucize olarak sâdır olan bu harikulade halleri, ihtimal tekrar hayatiyete geçirme imkanına kavuşacak ve bir nebi vasıtasıyla tıp sahasında son noktayı gösteren Allah’a ve O’nun diğer elçilerine inanacaktır.

Ayrıca ayet–i kerimede, en onulmaz cilt hastalıklarından körlüğe ve asrın vebası olarak nitelendirilen kanser ve AIDS’e varıncaya kadar bütün hastalıkların dermanının bulunabileceğine, hatta ölülerin bile yarı canlılığın ötesinde bir canlılığa kavuşturulabileceğine dikkat çekilip hiçbir hastalıktan dolayı ümitsizliğe düşülmemesi gerektiği bildirilerek, mutlaka bu hastalıkların çarelerini araştırmaya teşvikte bulunulmaktadır. Nitekim Allah Rasulü de (sav), “Allah (cc), her ne hastalık indirmişse onun devasını da indirmiştir.” (Buhari, Tıbb 1; Ebu Davud, Tıbb 1; Tirmizi, Tıbb 2; İbn Mace, Tıbb 1) buyurarak bunu destekleyici bir mesaj da verir.

Evet, nebilerin göstermiş oldukları mucizeler, beşer için terakkide bir son noktadır. Kur’an–ı Kerim, mucizelerden bahseden bütün ayetleriyle, beşerin, çalışıp–çabalayarak bu ufka ulaşmasını teşvik etmektedir. Ne var ki insanlık, bilim ve teknolojide ne kadar ilerlerse ilerlesin ve ayette zikredilen hastalıkları tedavi etme adına kaç çeşit ilaç üretirse üretsin, ölüleri diriltmek için hangi yollara müracaat ederse etsin bunlar, geçici birer müdahaleden ibaret kalacak ve mucizelerin ulaştığı ufka asla ulaşılamayacaktır.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/akademi.yazilari/2002.akademileri/a4474.html
————————

Hz. Mesih ve Misyonu

Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.

Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din ünvanı ve din referansıyla diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telakkiden sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih, meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği ta’dil ederek, metafiziğe kapı aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavi ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve ruh arasında bir denge te’sis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla bütün güçleriyle ruhçuluğa ve sprütüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkar etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in de ifadesiyle (Hadid/27) onlar, ruhbanlığı kendilerine farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Oysa ki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar, Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icad etmiş ve daha sonra da icad ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında dinin aslından uzaklaşmışlardı. Halbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem keyfe kâfi, hem de zaruri ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk-çocuk, hayatî bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mübaha karşı müstenkif kalmış ve farkına varamıyarak kiliseleri o işin gayr-i meşru levsiyâtı ile kirletmişlerdir.

Hıristiyanlıkta, bu türlü daha bir çok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar mevcuttur. Örneğin Yuhanna İncil’inde, “Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne de bir tokat vursunlar” diye bir ifade vardır. Günümüzde bu mana ve ruh, belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi bir şekilde davranmaları yanlışlığa açık bir durumdur. Zira, zulmedenler hiçbir zaman zulmetmeye doymazlar. Hıristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibariyle, değişik baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkanını elde edememişti. Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, “mukabele etmeme” fikri aşılanmış ve bu, daha sonra onlarda bir karakter haline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşahede etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını gayr-i meşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler; uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.

Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta da ifade ettiğimiz gibi daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih suresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Burada o âyetle alakalı bir kaç hakikati arzetmek istiyorum:

Ayet, “Muhammedun Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Peygamber Efendimizin (sav) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimizin (sav) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. “Muhammedun Rasulullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun için Sâdî, Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi, “Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selamet muhaldir” der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına, Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak “Muhammedun Rasulullah” demediği için onun gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu manada Efendimizin (sav) rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selamete ulaşması mümkün değildir. Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alakalı yönüne dönelim:

Peygamberle beraber maiyet-i nebevîye eren herkes, maiyet-i İlahîye’ye de ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le maiyet, aynı zamanda âlem-i emre ait Cenab-ı Hakk’la maiyetin bir izdüşümüdür. İşte ayet-i kerimede, “Vellezîne maahû” derken bahsettiğimiz bu beraberlik anlatılmaktadır; ayetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.

Bu özelliklerden biri, onların “Eşiddâu ale’l-küffâr” olmalarıdır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delail Allah’ın varlığını ilan ederken bütün bütün onları tekzip edip inkara sapan ve İlâhî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise, “Ruhamâu beynehüm”; kendi aralarında fevkalade şefkatli ve merhametlidir. Bu özellikler, “Terâhum rükkean, sücceden, yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ; “Sen, onları sürekli rükû ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar”. Demek ki onlar, ayaklarını koydukları yere başlarını da koyarak bir halka haline gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini ihraz etmişler. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri sadece ve sadece Allah rızasıdır. “Sîmâhum fî vücûhihim min eseri’s-sücûd; onların nişanları yüzlerindeki secde izidir”.

“Zâlike meselühum fi’t-tevrât ; işte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.” Tevrat, Hz. Musa’ya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevi yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan “ve meselühum fi’l-incîl; Onların İncil’deki vasıflarına gelince: “Kezer’in; onlar tıpkı bir ekin gibidirler”. Ekin, tohumla meydana gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve insandaki sperm gibi hayat proğramı yüklenmiş bir varlıktır. “Ehrace şat’ehû; topraktan rüşeymini çıkarır” ki, o da bir maddedir. “Şat” kelimesinde maddi yapının zuhuru gibi bir musıki de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel sözcüğüyle ifade edilemiyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve adeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. “Festağlaza; gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir”. Burada da mesele hep madde etrafında dönmektedir. Zira mananın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması mümkün değildir. “Festevâ, o maddi yapı üzerinde kalkar, doğrulur” demektir. “Alâ sûkihî”, insanın sâkı, bacaklarıdır. Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. “Yu’cibu’z-zurrâa”; öyle ki, tohumu, toprağın bağrına atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. “Liyağîza bihimu’l-küffâr; kafirleri öfkelendirir”. Bu ise, başkalarının gözünü doldurması, onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.

Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan meseleler, fizikî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata müteallik yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülahazalarla mahsusata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi adeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik etrafında dolaştıran manevi şeylerdir. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi maddeciliğini tadil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman O, çok iyi bir yuvada neşet etmiştir. O’nu yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. Kur’an, değişik ayetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.

Hz. Meryem’in annesi, “Allah’ım bana bir çocuk verirsen onu mabede adayacağım” diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu kutlu anne, “Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mabede adayayım” demiş, ne var ki, çocuk doğmadan önce mabede adandığı için mabedde bırakılmıştır. Seyyidetina Hz. Meryem, maneviyatla lebâleb bir şekilde İlâhî vâridatları iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neşet etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler üstü bir şekilde hamile kalmıştır.

Hülasa, Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikuladelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak Cenab-ı Hakk’ın himayesinde ve siyanetinde büyümüştür. Zira O’nun karşısında, senelerden beri devam eden maddeciliği, tamamen bir din haline getiren ve yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve O, hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etmişti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme, hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir düşünceyi tadil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış, böylece İnsanlığın İftihar Tablosu’na giden yollara köprüler kurmuştur.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a764.html
—————————————————————————

Mesih Nerede, Mehdi Kim?, Fethullah Gülen, herkul.org, 11.10.2004

Soru: Mesih ve Mehdi kimdir?

Cevap: Mesih, Hz. İsa aleyhisselâmın isimlerinden biridir. İsa aleyhisselâma; her türlü günâhtan korunmuş olması; dokunduğu hastaların Allah’ın izni ile şifa bulması; yeryüzünde çok seyâhat edip sesini-soluğunu her tarafa duyurması sebebiyle bu ismin verildiği rivayet edilmektedir. Ayrıca, Mesih, İbrânî dilinde mübârek mânâsındadır. Hz. İsa’nın şeref ve fazîletini ifade etmek için de ona Mesih denilmiş olabilir. Diğer taraftan, kıyâmete yakın ortaya çıkacağı bildirilen Deccâl’a da, gözünün biri adeta silik olduğu veya ortaya çıktığında, yeryüzünü kısa zamanda dolaşacağı için Mesih denmiştir.

Mehdi ise, hidayete ermiş, sırat-ı müstakîme yönlendirilmiş kimse demektir. Mehdi, zulüm ve adaletsizliğin her tarafı kapladığı bir zamanda gelip yeryüzünü adaletle dolduracağı ve İslâmı hâkim kılacağı söylenen, Ehl-i beytten olacağı işaret edilen halaskârdır.

İtikadî bağların zaafa uğradığı, amelin terk edildiği, muamelâtın tamamen gözden çıkarıldığı dönemlerde kurtarıcı bir zatın beklenmesinin tarihi çok eskilere dayanır. Yahûdîler de, Hristiyanlar da hatta onlardan önceki insanlar da ömürlerini hep bir kurtarıcı bekleyişi içinde geçirmiş; özellikle de zulme uğradıkları, gadre maruz kaldıkları zamanlarda böyle bir halaskâr beklemişlerdir. Peygamberlik silsilesinin devam ettiği devirlerde beklenen bir peygamber, bir Mesih’dir; Peygamber Efendimizden sonra da hemen her dönemde bir müceddid, bir kurtarıcı beklenmiştir; ama artık beklenen, bir peygamber değil, O’nun soyundan gelecek bir rehber, bir Mehdi olmuştur. Fakat, o da, Allah tarafından gönderilmiş bir elçi gibi algılandığından ve Fukahâ-yı Erbaa’dan (İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel), kutuplardan, gavslardan ve hatta Kutb-ul İrşad’dan daha büyük olduğuna işaretler bulunduğundan ona gösterilen ta’zimi ifade etmek için “er-Rasûl” sıfatı ile beraber Mehdi-i Rasûl şeklinde anılagelmiştir.

Soru: Bir Mehdi beklentisi içinde olmak dinimizin esaslarına uygun mudur? Mesih ve Mehdi bekleyişinin dinî temelleri nelerdir?

Cevap: Zamanla bir kurtarıcının gelip, o dinin mensuplarını, bulundukları sıkıntıdan kurtaracağı inancı, bütün dinlerde vardır. Öteden beri böyle bir kurtarıcı, bir halaskâr, hidayet edici bir insan, bir Mesih ve bir Mehdi hep beklenmiştir. Bu bekleyiş, bir yönüyle de ehl-i imanda kuvve-i mâneviyeyi takviye etmek için değişik tecdid dönemlerinde insanların yenilenme azmini kamçılamıştır. Hatta denebilir ki, böyle bir bekleyiş belli ölçüde Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberlerin etrafında kümelenmeye vesile olmuştur. O devirlerdeki insanlar “Daha evvelki peygemberlerin haber verdiği güçlü irade, güçlü azim bu!” demişlerdir. Mesela, Hz. Yahya, Ahd-i Cedîd’in ifadelerine göre, “Ben sizi suyla vaftiz ediyorum, ama benden daha güçlü olan geliyor. Ben O’nun çarıklarının bağını çözmeye bile layık değilim. O sizi Kutsal Ruh’la ve ateşle vaftiz edecek.” deyip durmuş, kendisi de bir peygamber olmasına rağmen aynı zamanda halazâdesi olan Hz. İsa’yı, o pek parlak Nâsıralı genci dinleyince, onun cemaat üzerindeki tesirini, dolu dolu heyecanını görünce, “Beklediğimiz Mesih bu zattır!” demiştir. Onun müjdesi herkeste bir heyecan ve intizar hasıl etmiş; Hz. İsa’ya şehadeti de, havârîlerin onun etrafında toplanmalarını hızlandırarak kuvve-i mâneviyelerini güçlendirmiştir.

İsrailoğulları tarihleri boyunca sürekli bir Mesih beklemişler, kendilerini “vaad edilmiş topraklar”a götürecek bir lider arayışında olmuşlardır. Kutsal kitaplarında da, bekledikleri halaskârın vasıflarını, özelliklerini görünce de intizarları adeta nâra dönüşmüş, bir kurtarıcı arayışıyla kavrulmuşlardır. Ne var ki, kutsal metinler tercüme edilirken ya da nesilden nesile aktarılırken aslî kaynaklar tahrif edilmiş ve ifadeler değiştirilmiş; neticede o ince meseleyi de bir buğu sarıvermiş. Bir buğulu cam arkasındaki eşyâ ne kadar net görünüyorsa, işte o mevzu da o kadar görünür, anlaşılır olmuş. Nihayet, İsrailoğulları, senelerce bekledikleri kurtarıcıyı karşılarında bulsalar da, çepeçevre kuşatıldıkları buğu ve sisten dolayı bakış zâviyesinde bir kırılma yaşamış ve inkara sapmışlar. Re’fet ve şefkatle gelen, herkesi kucaklayan Hz. Mesih’i inkar etmiş, sürgünlere göndermiş, eziyetlere maruz bırakmış ve hatta onu asmak için darağacı bile hazırlamışlar. “Sen o değilsin” demiş durmuşlar.

Hz. Mesih’den sonra da bir kurtarıcı bekleyişi devam etmiş. Hem Hz. İsa, hem de ondan önceki peygamberler tarafından müjdesi verilen İnsanlığın İftihar Tablosu, bütün vasıflarıyla bilinen ve aranan bir peygamber olarak asırlarca yolları gözlenmiş. Şam yolunda rahip Bahîra Allah Resûlü’ne: “Sen peygamber olacaksın. Ah keşke senin nübüvvetini ilân ettiğin güne yetişebilsem, yetişebilsem de ayakkabılarını taşısam ve sana hizmet edebilsem.” derken böyle bir beklentiye tercüman olmuş. Aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası ve Hz. Ömer’in amcası olan Zeyd, “Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim?” diyerek son nefeslerini alıp verirken o arayışı seslendirmiş. Ne var ki, O gelince, pek çokları yine aynı hataya düşmüş, değişik sâiklerle yine “Sen o değilsin.” demişler. Bununla beraber, peygamber kendilerinden olmadığı için ya da dünyalık menfaatlerini kaybetme korkusuyla bazıları O’nu kabul etmese de senelerce dilden dile dolaşan müjde ilk sahabe efendilerimizin İslam saflarında yerlerini almalarında, Ensâr’ın gelip Akabe’de Efendimize bağırlarını açmalarında çok etkili olmuş. Evet, Ashab-ı Rasûl’ün, müşriklerin o kadar saptırma ve baştan çıkartma gayretlerine rağmen Efendimizin etrafında bünyan-ı marsus gibi kenetlenmeleri, Uhud darbesi karşısında sarsılmamaları ve Hendek savaşında dimdik ayakta durmalarında o meselenin önemli tesiri vardır. Efendimizin şahsiyetinin, görüntüsünün, mesajının, inandırıcılığının, emniyetinin, sadakatinin, vefasının ve fetânetinin tesiri olduğu gibi öyle bir bişâretin tesirinin olduğu da inkar edilemez.

Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Yirmi-otuz tane de zayıf hadis vardır. Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü (sav): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu sadaka olarak kabul etmeyecek.” buyurmaktadır. Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “İsa b. Meryem nâzil olunca Müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın.” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir.” buyrulur.

Kur’an’da bu konuyu sarih olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61).

Mehdi ile alakalı hadis-i şeriflere de iki örnek vermek yerinde olsa gerektir: “Mehdi bizden, Ehl-i beyttendir. Allah onu bir gecede zafere erdirecektir. Mehdi, Fatıma evlâdındandır” (İbn Mâce, Fiten, 34; Dârimî, Mehdi, 1). “Dünya hayatının sona ermesine bir gün bile kalsa, Allah zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak Ehl-i beytten birini gönderecektir” (Ahmed b. Hanbel, II, 117-118).

Cenâb-ı Hak, rahmetinin eseri olarak her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih, bir müceddid, bir halife-i zîşan, bir kutb-u âzam, bir mürşid-i ekmel ya da bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş, fesadı izale edip milleti ıslah etmiş, din-i Ahmedîyi muhafaza buyurmuştur. Bu hususu nazara veren ve siyaset sahasında Mehdi-i Abbâsî, diyanet âleminde Gavs-ı Âzam, Şâh-ı Nakşibend, aktâb-ı erbaa ve on iki imam gibi zatları misal gösteren Bediüzzaman der ki, ”Madem O’nun âdeti öyle cereyan ediyor, âhir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem Mehdi, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Bediuzzaman, Mehdi ile alakalı hadislerin zayıf olduğu iddiasına karşı da, “Hangi mesele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin? Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddisin bazı sahih ehâdîse mevzu dediğini, alimler taaccüple nakletmişler. Hem her zayıf veya mevzu hadîsin mânâsı yanlıştır demek değildir. Belki an’aneli sened ile hadîsiyeti kat’î değildir demektir. Yoksa mânâsı hak ve hakikat olabilir.” buyurmuştur.

Soru: Mesih ve Mehdi bekleyişinin su-i isti’mal edildiği dönemler de olmuş mudur?

Cevap: İslam Tarihi’nde mehdiyet makamına yakın bir konum ihraz eden pek çok insan gösterilebilir. Mesela; ciddi ıslahatı, çizgisindeki istikameti, seleflerine karşı saygısı, Sahabî’ye hürmeti, dini meselelerdeki mûtedil ve müstakim düşüncesi gibi hususiyetleriyle Abbasîler’den Mehdi (Rahmetullahi aleyh) bir mânâda Mehdi’dir. Emevîler içinde Ömer bin Abdülaziz bir Mehdidir. Ebû Hanîfe’den İmam-ı Rabbanî Faruk-u Serhendî’ye, ondan da İmam-ı Gazzalî ve Mevlânâ Halid-i Bağdadi’ye kadar mehdiyet vasıflarını hâiz gibi görülen bazı büyükleri zikretmek mümkündür. Onlar iddiasız, samimi, beklentilere girmeden dine hizmet etmişler, Mehdilik iddiasında kat’iyen bulunmamışlar, onların faziletlerini gören halk da etraflarında toplanmış ve bir hizmet salih dairesi oluşturmuşlardır. Ne var ki, diğer taraftan da bu mülahaza, bir kısım fırsatçılar tarafından sürekli istismar edilmek istenmiştir.

Daha Peygamber Efendimiz hayattayken, Müseylemet’ül-Kezzab, Tüleyhâ, Esved’ül-Ansî ve Secâh misal peygamberlik iddiasıyla ortaya atılan pek çok yalancı türediği gibi her dönemde “Âhir zamanda gelecek zât benim!” diye meydana çıkan kimseler de olmuştur. O ilkler ve Efendimizin vefatından hemen sonra “Ben de Peygamberim” diyen sekiz tane Deccal gibi her dönemde “Ben Mesih’im” diyen; hatta Efendimiz hakkında –hâşâ– “O Araplara gönderilmişti, ben daha umûmîyim.” şeklinde şeytanî iddialarda bulunan hasta ruhlular her zaman var olmuştur. Dahası, Mehdi ile alakalı hadis-i şeriflerde “Âl-i beytimden bir tanesi zuhur edecek, ismi benim ismime muvafık olacak” dendiği için; yani, Mehdi’nin adının Muhammed, Ahmed gibi bir isim olacağına, Efendimizin ismiyle Mehdi’ninkinin -günümüzdeki moda tabirle- örtüşeceğine işaret buyurulduğu için az ileri yaşlarda adını değiştiren bir sürü insan çıkmıştır.

Mesela, Şâtıbî’nin bildirdiğine göre, Mansuriye fırkasının reisi Ebu Mansûr kendisine “Kisf” ismi vermiş, kendisinin Mehdi olduğunu ve Kur’an-ı Kerim’deki “Ve in yerav kisfen mine’s-seâi sâkitan…” (Tûr, 52/44) ayetinin kendisine işaret ettiğini, ayetteki “kisf”in kendisi olduğunu iddia ederek hemen etrafında bir sürü insan toplamıştır. Güya o “semadan inen bir parça”dır. Ayetin asıl mânâsına gözünü yumarak sadece semadan inmesi hususiyetini düşünerek, insanların başına inen bir taş gibi olması mülahazasıyla “Ben Kisf’im” demiştir. Yine Şâtıbî’nin anlattığına göre; Kendisini Mehdi diye isimlendiren Rafizî Ubeydullah’ın iki tane müsteşarı varmış; birinin adı Nasrullah, diğerininki de Fetih imiş. Sözde Mehdi onlara “Siz Allah’ın kitabında “İzâ câe nasrullahi ve’l-feth…” diye anılan insanlarsınız. Ayet bize bakıyor. İslam’a fevc fevc dehalet de bizim elimizle olacak.” diyerek güya Mehdiliğine deliller gösterirmiş. Şâtıbî gibi ciddi bir insanın anlattığı bu iki misal bile isimlerin ve vasıfların bazen nasıl su-i isti’mal edildiğini, nasıl bir fitne unsuru olduğunu ve bir coğrafyayı nasıl kan seylaplarına mahkum ettiğini göstermesi bakımından yeterlidir.

Bir kurtarıcı bekleme ve bunun istismar edilmesi mevzuu sadece dinî hayatla da sınırlı kalmamıştır. Mesela, ekonomik hayat adına da bir kurtarıcı beklemiştir insanların bazıları; sosyal hayat adına da bir halaskâr beklemişlerdir. Ekonomi adına kurtarıcı bekleyenler, bütün işçi hareketlerinin sonunda Avrupa’nın kan-irin içinde çağlaması karşısında Karl Marx’a dikkat kesilmişler; yazdığı yazılara, “Manifesto”suna ve “Das Kapital”ine bakarak onu insanlığın, hususiyle de işçi sınıfının, proletarya’nın halaskârı olarak görmüşlerdir. Doktor İkbâl’in –makamı Cennet olsun– “Peyâm-ı Meşrîk” (Şarktan Haberler) kitabında, “Rusya’da bir insan çıktı, Kitapsız Peygamber; halkın telakkisini seslendiriyor”; yani cahil, görgüsüz, din bilmeyen, çok çeşitli beklentiler içinde bulunan bir tip şeklinde resmettiği Marx’ı bazıları bir Mesih gibi istikbal etmişlerdir. Lenin’den Troçki’ye kadar daha pek çok kimse bazı insanlar tarafından bir halaskâr gibi alkışlanmıştır. Bazı dönemlerde, İslam dünyasında da, Mısır’dan Sudan’a, Suriye’den Somali’ye kadar hemen her yerde bazılarına kurtarıcı nazarıyla bakılmış, hatta –hâşâ– “O Arapların Peygamberiydi, Medine’nin Peygamberiydi, bu da bizim ki!..” deme dalalet, cehalet, gaflet ve küfründe bile bulunulmuştur..

Mesela; Râfizî düşünce tarih boyunca sürekli Mehdi çıkarmıştır. Muvahhidîn devletini kuran insan Mehdi’dir. Emevî ve Abbasî tarihleri boyunca ortaya çıkan bir çok siyâsî grup hep liderlerinin Mehdi olduğunu söyleyedurmuşlardır. Hatta Kuzey Afrika’da kurulan ve daha sonra Mısır’a da hâkim olan Şiî Fatımî devletinin ilk hükümdarının Mehdi olduğu inancı bu devleti kuran ve sürdüren kimseler tarafından inanılan bir husustur. Fâtımî devletinin başına bir çocuğu getirmişler; peygamber torunu dedikleri o uydurma kurtarıcının etrafında toplanmış ve o meseleyi su-i isti’mal etmişlerdir; etmişler ve müslümanların Haçlı seferleriyle, daha önce Moğol işgalleriyle sarsıldığı bir dönemde onlar istiklallerini ilan ederek fitne ve iftirak çıkarmışlardır. İşte, tahta atın içinde, devlet bünyesine sinen bu insanlar Haçlı ordularına kapıları açmış ve düşmanların istilasını kolaylaştırmış, İslam’ı arkadan hançerlemişlerdir. Karmatîler de aynı hususu istismar ederek senelerce fitne ve iftiraka sebep olmuşlardır.

Yakın tarihe doğru gelince, Somali Mehdi’sinden Sudan’da çıkan büyük Mehdi’ye –ki onu İngilizler öldürmüş, yakmış, külünü Nil’e savurmuşlardır ve Doktor İkbâl ondan çok dâsitânî bahseder– bir Mesih-i Mev’ud olarak alkışlanan Bahâullah’tan Hind Yogasıyla, meditasyonla meşgul olan, ruh gücünü ortaya çıkarmaya mâtuf bazı riyâzetlerle başı dönünce halüsinasyonlar görmeye başlayan, kendisine önce müceddid, sonra Mehdi-i Mev’ud, İmam-ı muntazar ve en sonunda Mesih-i Mev’ud diyen Gulam Ahmed’e, ondan da kendisini peygamber ilan eden Alija Muhammed’e kadar pek çok insan Mehdilik mevzuunu su-i isti’mal etmiş ve fitnelere sebep olmuşlardır.

Hususiyle de Râfizîler mehdiyet mülahazasını çok canlı tutmakta, “On iki imamdan birisi hayatta iken gizlenmiş, âhir zamanda çıkacak” demektedirler. Ne gariptir ki, Abbasî’lerin şerrinden kaçtığına ve saklandığına kâil oldukları kurtarıcının âhir zamanda Abbasî fitnesinden daha büyük bir fitnenin olduğu deccaliyet döneminde birden bire zuhur edeceğine, Kaf dağının arkasından çıkıyor gibi çıkacağına inanmaktadırlar. Bu mesele akîde bakımından da sorgulanacak bir husustur: Nasıl gelecek? Gökten mi inecek? Sırr-ı teklif nasıl olacak? Birinin içine girip ondan mı çıkacak? Siz reankarnasyona mı kâilsiniz? Ulûhiyet hakikatini taşıdığına inanıyorsanız, bu mülahazanızla acaba hulûl ve ittihaddan mı bahsediyorsunuz? Bu, usul-ü din açısından münakaşası yapılacak husustur ama onlar öyle inanıyorlar.

Aslında, fevkaladeden bir Heraklit bekleyişi mazlum ve mağdur milletlerin kaderî mülahazaları olmuştur. Hani M. Akif,

“Sus ey dîvâne! Durmaz kâinâtın seyr-i mû’tâdı,
Ne sandın? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Bugün, sen kendi kendinden ümid et ancak imdâdı;
Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı
Cihan kanûn-i sa’yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı!
Ne yaptın? “Leyse li’l-insâni illâ mâ se’â” vardı.”

der ya; işte, kendi cehd ve gayretleriyle o bîdâdı kaldırma hakikatine kapalı bir kısım tembel ruhlar, miskin ve âciz fıtratlar gökten gelecek böyle bir Heraklit beklemektedirler. Sünnî dünyaya göre de bunun bir hakikati ve Mehdi bekleme temayülü vardır; fakat ehl-i sünnet anlayışına göre ona insan üstü özellikler atfedilmez; toplumu İslâm’a yöneltecek bir yönetici, bir ilim, kalb ve ruh adamı olabileceği ifade edilir.

Soru: Hz. İsa’nın tekrar dünyaya inişi nasıl olacaktır? O iniş mânevî bir iniş midir; yoksa şahsen ve cismen nüzûl de gerçekleşecek midir?

Cevap: İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” demektedir. Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir.

Evet, Hz. Mesih’in bir şahs–ı mânevî olarak inmesini çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mânâ inebilir.. Buna kimsenin itiraz etmeye de hakkı yoktur. Şahs–ı mânevî olarak gelecek demek, bir şefkat ruhu, bir merhamet mânâsı öne çıkacak, insanlar üzerinde bir rahmet esintisi belirecek.. insanlar birbirleriyle anlaşacaklar, uzlaşacaklar demektir. Daha önce de arzetmiştim; diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hz. İsa inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine “Müslüman İsevîler” diyen insanlar çıkabiliyor. Bunu, İseviyetin tasaffisi, mesihiyet ruhunun mukaddimesi saymada bir mahzur görmüyorum.

Soru: Mesih ve Mehdi’nin gelişine inanmamak insanı dinden çıkarır mı? Nüzul-ü Îsa ve zuhur-u Mehdi’ye iman dinin esaslarından mıdır?

Cevap: Mesih ve Mehdi ile alakalı hadis-i şerifler ve ümmetin kabulü esas alınınca nüzûl-ü İsa’ya ve zuhur-u Mehdi’ye inanmak Efendimiz’e îtimadın ve güvenin ifadesidir denilebilir. Fakat bu mevzu Maturidî ve Eş’arî gibi Ehl-i Sünnet imamlarının eserlerinde işlenmemiş ve ele alınmamıştır. Ayrıca fer’î bir konu olduğundan ve âhad habere dayandığından dolayı bunu inkâr küfre sebeb olmadığı için ilk dönem akaid kitaplarına da yansımamıştır. Bununla birlikte, Şiâ’nın bütün kollarında Mehdilik önemli bir husustur ve Mehdi beklentisi sürekli işlenerek hep canlı tutulur. Şiâ’nın gizli imamı Mehdi’dir. Şiâ’ya göre bu gizlilik mutlaka bir gün sona erecek, yeryüzündeki bu zulüm ve adaletsizlikler yok olacak ve tarih boyunca haksızlığa uğratılan Ehl-i beytin intikamı alınacaktır.

Evet, bu mevzu mü’minlerin “âmentü” erkânına inandıkları gibi inanmaları gerekli olan meselelerden değildir. Âmentü’de ifade ettiğimiz altı iman esası; Allah’a, Meleklerine, (bütün) kitaplarına, (bütün) peygamberlerine, ahiret gününe (ve ahiret ahvaline) ve kaza-kadere (hayır ve şerrin Allah’dan, O’nun yaratması ve takdiri ile olduğuna) kesin olarak inanmaktır. İmanın rükünleri kabul ettiğimiz bu altı esas arasında hurûc-u Mehdi ve nüzûl-ü Mesih yoktur. Eğer bunlar erkân-ı imaniye ölçüsünde mutlaka inanılması gereken, inanmayanı küfre götüren meseleler türünden olsaydı, bunları da Sahib-i Şeriat erkân-ı imaniye arasında sayardı. Erkân-ı imaniye’nin sayıldığı hadis-i şeriflerde Mehdi ya da Mesih’in zikri yoktur. Yine olsaydı, ehl-i sünnet imamları bunlara da erkân-ı imaniye arasında yer verirlerdi. Fakat, az önce de dediğim gibi ne Maturîdî ne Eş’arî ne de bir başka ehl-i sünnet imamı Mehdi ve Mesih’e imanı erkân-ı imaniyeden biri olarak saymamışlardır. Bu sözüme itiraz edilebilir ve “Evet, mutlak mânâda erkân-ı imaniye içinde yok ama, Kitab’a inanmakla mükellef değil miyiz? Kur’an’da dört ayetin Hz. Mesih’in ineceğine, Mehdi’nin zuhur edeceğine işaret ettiğinden bahsediliyor.” denebilir. Hz. Mesih’in ve Mehdi’nin âdil, muksıt bir insan olacağına, “kıst”ı (insaf, merhamet ve adaleti) temsil edeceğine dair işaretler varsa da bu konuda sarâhat yoktur. Şüphe ve tereddüde meydan vermeden yani sarih bir şekilde ifade edilmediğine göre bu işaretler müteşâbihtir. Müteşabih olunca da, o mevzuda mülahazaya alınabilecek pek çok mânâlar vardır. Bir kelimeyi, bir mefhumu ve bir mantuku ortaya koyduğunuz zaman, o nass ölçüsünde bile olsa, sarih ifade edilmemiş ve bir zahire bağlanmamışsa pek çok ihtimal ve yorumdan herhangi birine mutlak inanmak şart değildir. İşaret edilen, adalet vasfıyla resmi çizilen, fotoğrafı ortaya konan insan, mesela, Ömer bin Abdulaziz de olabilir, Mehdi-i Abbasî de. Öyleyse, Mehdi-i Muntazar çoktan gelip gitmiştir.

Hatta bir başkası, ayet-i kerimelerin ortaya koyduğu fotoğrafın Hz. Fatih’e çok yakıştığını, ona uygun geldiğini söyleyebilir. Fatih’in asıl adı da Muhammed’dir, hadislerin ifade ettiği gibi Efendimiz’in ismine tam uyuyor. Hâkim’in Müstedrek’inde geçen İstanbul’un fethiyle alakalı hadis-i şerifi de nazara alırsanız, zaten Efendimiz’in iltifatına ve övgüsüne de mazhar olmuş bir insan. Dahası denebilir ki, şekli şemâili de Efendimiz’in şemâiline çok benziyor. Soyunun Ehl-i beyt’e dayanmadığını da kimse söyleyemez. Öyleyse, boşuna bir Mehdi-i Muntazar bekliyorsunuz. İşte Fatih; gelmiş, fonksiyonunu eda etmiş; dünyanın, hususiyle Bizans cebri ve zulmüyle inlediği bir dönemde bir sulh, sükun ve huzur devleti tesis etmiş ve adl u kıst ile doldurmuş dünyayı ki bu tam Mehdi’ye göre bir iş. Fakat, biri dese ki, “Ben Fatih’in Mehdi olduğunu kat’iyen kabul etmiyorum.” Bunu söyleyen bir insan yine mü’mindir, dinden çıkmış olmaz; zira onun Mehdiliği te’vile, yoruma açık bir mevzudur ve ona inanmak dinin esaslarından değildir. Bu açıdan günümüzde de bir deli, bir ruh hastası çıksa ve “Ben Mesih’im veya ben Mehdi’yim.” dese, onun bu iddiası bizi hiç ilzam etmez.

Soru: Din düşmanları, bazı samimi müslümanları ya da onların değer verdiği kimseleri karalamak için “Mesih veya Mehdi olduğunu iddia ediyor.” gibi iftiraları da kullanıyorlar. Onların bu iftiralarını ve bazı insanların kendilerini Mesih ya da Mehdi zannetmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Enbiyâ-ı izâm Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Hemen her insan üzerinde de, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı ismin tecellisine mazhar olan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim ki, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîsinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen “asl”a iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge ile asıl karıştırılır. Mesela; Hızır’ın geçip gittiği yolda bir an yürüyenler bazen Hızır’ın kendisiymiş gibi zannedilebilir. -Bir kısım hüsn-ü zan kurbanları ve haddini bilmez benciller müstesna- bazı kimselerin mesihiyet ve mehdiyet iddiaları da işte böyle bir iltibastan kaynaklanmıştır/kaynaklanmaktadır.

Mesih ve Mehdi inancı tarih boyu su-i isti’mallere maruz kaldığı gibi günümüzde de hâlâ su-i isti’mal ediliyor olabilir ve bundan sonra da peygamberlik iddiasındaki yalancılar, mütenebbîler, Mehdi taslakları ve müteşeyyihler çıkabilir.

Eğer bir insan Kisf gibi, Sudan Mehdi’si ya da Somali Mehdisi gibi kendisinin Mehdi olduğuna inanıyor, Mesih olduğunu iddia ediyorsa, bu büyük bir iddia ve bir mübalağa olur. O zaman da meseleyi akîde açısından ele alıp analiz etmek gerekir. Ne demek istiyor o iddiasıyla? Mesih’in ona duhûl ettiğini söylemek istiyorsa, bir kısım kimselerin Hz. Mesih’de mütecessid bir uluhiyet gördüğü gibi, o da kendisini öyle görüyorsa, bu Müslümanlığa göre küfürdür; onu ifade etmek için dalalet kelimesi hafif gelir; evet, öyle bir iddia açıktan açığa küfürdür.

Eğer, o söz ve iddiasıyla, Hz. Mesih’in yörüngesinde seyr u süluk-i ruhânî yaptığını ve kazandığı şeffafiyetten dolayı kendisine bakanların O’nda bir Mesihiyet gördüğü mülahazasını kastediyorsa, işin doğrusu, bu da o ufka ait bir insan olmayı iddia etme açısından çok büyük bir tekebbürdür. Şâh-ı Geylanî gerçekten bir Mehdi olabillir; fakat hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmamıştır. Muhammed Bahâuddin Nakşıbendî böyle bir Mehdi olabilir ama kendisini hiçbir zaman o mertebede görmemiştir. İmam-ı Rabbânî bir nevi Mehdi’dir; ne var ki, kendisine insan olma payesini bile çok görmüştür. Zaten o ufkun erbâbı, iddiadan, kendine makam ve mevki biçmekten uzak kimselerdir.

Evet, meseleyi analiz ederek ele almak lazım. Bahis konusu olan söz seyr u süluk-i ruhânîde yörünge birliğinden dolayı bir iltibas mı? Çevrenin hüsn-ü zannından kaynaklanan bir yanılma mı? Çevrenin bu iltibasına tercüman olmak mı? Yoksa gerçekten o insan kendisini “vazifeli” mi zannediyor? Eğer öyle zannediyor ve bununla Mehdiliği kastediyorsa bu bir dalalettir. Mesihiyet iddiasında bulunuyorsa, o da küfürdür. Hiç kimse, “Ben Mesih’im” diyemez. Çünkü Hz. Mesih gelmiş, içimizden ayrılmış ve gitmiştir. Peygamber olarak gitmiştir. Birisinin kalkıp da, “Mesih’im” demesi peygamberlik iddiası olur, dolayısıyla da küfürdür. Hz. Mesih de kendisine “Ben peygamber değilim” deseydi O da aynı çukura düşerdi. Tehlikeli şeyler bunlar.. Peygamber “peygamber değilim” diyemez. Peygamber olmayan da “peygamberim” diyemez.. Öyleyse peygamber, peygamberliğini inkar edemediği gibi, onu ifade etme mecburiyetinde olduğu gibi; o meselenin şemmesini duymamış, reşhasına şahid olmamış, onu ihsâs etmemiş bir insanın kalkıp o iddiada bulunması da aynen küfürdür. Bu açıdan da, bir insan ehl-i sünnet çizgisinde ise, mişkât-ı nübüvvet altında yürüyorsa, hiçbir zaman böyle bir iddiaya kalkmayacaktır.

Az önce de ifade ettiğim gibi, “Din–i mübin–i İslam’ın yeniden dünyanın değişik yerlerinde kendisini ifade etmesi için ihtiyaç varsa Hz. Mesih, öteki âlemin ta öbür ucunda bile olsa böyle önemli bir fonksiyon için döner gelir!” diyor Bediüzzaman Hazretleri. Fakat, genel yorumu itibarıyla nüzûl-ü İsa’yı şahs–ı mânevî olarak yorumluyor. Mesihiyetin, bir cemaat ya da bir zümre tarafından temsil edileceği şeklinde bir yorum getiriyor. Ne var ki, bu konuda bir isim belirleme, onu bir insanda tecessüm etmiş şekilde görme, “falan şahıs odur” deme… işaret edilen şahıs Fatih’de olsa, İmam-ı Rabbânî de olsa, bu bir küfürdür. Hakiki mü’minlerin karşısında tirtir titreyeceği ve uzak duracağı şeytanî bir iddiadır.

Maalesef, soruda da ifade ettiğiniz gibi, bazı dönemlerde su-i isti’mal edilen bu mesele, din düşmanlarının samimi mü’minleri karalamak için kullandıkları bir sermaye haline gelmiştir. Bir kısım cahiller hüsn-ü zan ettikleri kimseler hakkında “Mehdi” tabirini kullanabilirler. Daha insaflı bazıları, “Belli bir zaman içinde bir mânâda Mehdi’nin bir vazifesini ifâ ediyor.” diyebilirler. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî ve hatta Bediüzzaman hakkında böyle diyenler çıkabilir. Her şeyden önce bu umumun kanaati değildir. Hele ondan sonrakiler hakkında öyle diyen de zaten yoktur. Öyle bir iddiada bulunan bir safderûn varsa şâyet, onu kendi safderûnluğuna mahkum etmek lazım. Aklı başında bir mü’min ne öyle bir dalalete tâlib olur, ne de -hâşâ ve kellâ- Mesih iddiası gibi bir küfrün arkasına düşer.

Diğer taraftan, kendisi öyle itikad etmese bile etrafındaki insanların hüsn-ü zanlarına, o türlü lâf ü güzafına göz yuman, o iddialara karşı sükut duran insan da küfre ve dalalete karşı sessiz kalıyor demektir. Öyle bir insan hakkında da, Efendimiz’in beyanlarından aldığımız bir sözle “dilsiz bir şeytan” desek sezâdır. Şayet bir kimseye, etrafındakiler “Mesih” diyorlarsa, o da bunu bildiği halde sessiz duruyor ve bu dalalete karşı onları ikaz etmiyorsa, o kimse, dilsiz bir şeytandır. O iddiayı kabulleniyorsa kendisi de kafirdir. “Mehdiyim” iddiasıyla ortalıkta dolaşıyorsa o kimse de dalalete sürüklenmiş bir zavallıdır. Bir müslümanın o tür iddiaları kabul etmesi mümkün değildir.

Fakat, bu mesele bir yönüyle karalamaya mâtuf istimal ediliyor. Bazıları bu iddialarla belli güçler tarafından ortaya çıkarılıp müslümanların aleyhine kullanılıyor. Bazı kimseleri hapishanede ilaç içirtip delirtiyorlar! Sonra da ona bin bir türlü küfür sözleri söyletiyorlar. Dünyanın değişik yerlerinde oluyor bunlar.. Türkiye’de de ehl-i dalalet, ehl-i küfür, diplomalı cahiller, Türk milleti’nin veya dünyadaki müslüman milletlerin kaderine hakim kaba kuvvetin temsilcileri bazı müslümanları karalama, bazı kimseleri ademe mahkum etme adına bu türlü iftiralarla kara çalma komploları kuruyorlar. Mesela diyorlar ki, “Falanın çevresindekiler ona Mesih nazarıyla bakıyorlar”. Oysa maksatları hep karalama olan bu din düşmanlarının Mesih’den hiç haberleri yoktur. Mehdi’nin kelime mânâsını bile bilmezler. O mevzuda usul-ü dinin, fıkıh metodolojisinin ne dediğini hiç bilmezler, hatta Kitab’ı bilmez, ona inanmazlar. Ama gelin görün ki, müslümanları karalama adına hiç bilmedikleri bu meseleleri bile kullanır, mü’minlere iftira ederler.

Oysa ki, aklı başında, Kitab’ı ve Sünnet’i bilen bir mü’min ne öyle bir meseleyi kabul eder, ne de öyle bir mesele çevresi tarafından dillendiriliyorsa sükut durur. Arz ettiğim gibi, o tür iddiaları küfür sayar, sükutu da dilsiz şeytanlık kabul eder. Bu açıdan yedi dünya bilmeli ki, ehl-i dalalet ve ehl-i küfür bu tür iddiaları mü’minleri karalamaya matuf olarak bizzat kendileri ortaya atıyorlar. Ve yine yedi dünya bilsin ki, ehl-i iman hiçbir zaman bu lâf ü güzâflara inanmayacak, bu iftiralara kanmayacaktır. Onlar kılı kırk yararcasına, Kitap ve Sünnet’in emirlerini yerine getirecek, o türlü büyük iddialara asla girmeyecek, müslümanlığın tevazu, mahviyet ve hacâletten ibaret olduğunu kabul edecek, kulluğu her türlü payenin üstünde görecek ve Hz. Mevlânâ gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” Diyeceklerdir

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12729.html?PHPSESSID=90909aeaed4d9049bb01e99880ac86a2
———————————————————————————-

Tecdit–Teceddüt Ya da Yenilenme ve Yenileşme Fantezisi, Fethullah Gülen, herkul.org, 23.06.2004

Tecdit ve teceddüt hakkında değişik zamanlar değişik vesilelerle düşüncelerimi dile getirmiştim. Her şeyden önce tecdit/yenileme ameliyesi tarihi geçmişimizde mevcut olan bir şeydir. Tecdit hareketleri, tecdit dönemleri bu süreci ifade için kullanılan terimlerdir. Tecdit, yenileme işini gerçekleştiren müceddidin hem kendini hem de toplumu yenileme hamlesine verilen isimdir ve bu tecedütten yani yenilenmeden hatta yenileniyor görünmeden -ki ben buna yenilenme fantezisi diyorum- bütün bütün farklıdır.

Ebu Davudun Süneninde Allah Rasulü (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “İnnallâhe yeb’asü li hâzihi’l-ümmeti alâ ra’si külli mieti senetin men yüceddidü lehâ dînehâ – Her yüz senede bir, bu dini tecdid edecek bir insanı Allah gönderir.” (Ebu Davud, Melâhim, 3740) İslam alimleri hemen her asırda bu hadisin mana ve muhtevası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hatırladığım kadarıyla en ciddi ve en geniş duran İmam Suyuti, ondan sonra da İmam Rabbani Hazretleridir.

Hadiste geçen ba’s tabirini hadisin umumi muhtevasını nazara alarak şöyle yorumlamak uygun olur zannediyorum: Allah dipdiri bir insanı ölü bir toplum içinde neş’et ettirir ve onun eliyle o toplumu yeni bir dirilişe mazhar kılar. Bu diriliş bazen geniş bazen de dar alanlı olur. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından günümüze kadar bütün tecdit hareketlerine bakıldığında bazılarının dar, bazılarının çok geniş olduğunu görürsünüz.

İlk müceddid kimilerine göre Hazreti Ebu Bekir’dir. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Hatta bu yaklaşımın gereksiz bir inat uğruna, başka birine müceddid dememek için ortaya konduğunu zannediyorum. Esasen Hazreti Ebu Bekir’in vazife yaptığı dönem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yeni vefat ettiği bir dönemdir. Sahabe aynı sahabe, toplum aynı toplumdur. Bu açıdan Hazreti Ebu Bekir’in yenileyeceği bir şey yoktur. Onun için Hazreti Ebu Bekir’e müceddit demek yerine “Allah Rasulü’nün (sav) getirdiği dinî esasları bütün yeniliği, taraveti, halaveti ve canlılığı ile korumuştur; eskilerin ifadesiyle, çok iyi derpiş etmiş birisidir.” dense daha doğru olur. Hulefa-yi raşidin arasında illâ birine müceddit denecekse bence o Seyyidinâ Hazreti Ömer olmalıdır. Fakat genel kabul ilk müceddidin Ömer bin Abdülaziz olduğudur. O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in ehl-i beytine karşı olan Emevi hıncını, kinini, nefretini durdurmaya calışmış, dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır. Minberlerde Hazreti Ali dahil Raşid Halifelerin adlarının okunmaz hale geldiği o dönemde her Cuma minberden “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” ayetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün suiistimallerin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır. Öyle ki Velid döneminde onbin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdulaziz. “Yeğenim, onbin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin –ki milletin malı- durumu ortada. Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!” Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor. Tefessüh etmiş bir devlete zühd, yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor. Onun döneminde insanlar ilk defa resmen “hadis tedvin”ine açılıyorlar.

Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak İbn Süreyc, İbn Dakiku’l-Îd, İmam Gazzali, Fahruddin Razi, İmam Nablusi, İmami Rabbani sıralanıyor. Bunların umumiyet itibariyle mücedditlikleri İslam alimleri tarafından kabullenilen insanlar. Yoksa mücedditler elbette bunlarla sınırlı değil. Evet bu isimlerin hepsi çeşitli zamanlarda dar ya da geniş alanlı tecdit hareketlerinin öncülüğünü, temsilciliğini yapıyorlar. Bu faaliyetlerle insanlar dini yeniden, bir kere daha taptaze semadan inmiş gibi bütün taravetiyle duyuyor ve hayata taşıyorlar.

Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duyması lazım. Bugünkü ruhta, kalpte, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün farklı olmalı. Böylece Zat-ı Uluhiyeti farklı delillerle vicdanınızda duymalısınız. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin: “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan çok önemlidir. Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da, İslam mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.

Bir misalle açalım:

Bir misalle açalım: insan hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır. Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır. Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır. Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir. Bir başka tabirle o bir “hel min mezid” kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, marifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır. Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi. Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var. Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.

Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: dini duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da -ki bunlar Kitab, Sünnet, bir manada icma, bir manada fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır- şartların ve konjönktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti de inkar edilmemeli. Zira şartlar ve konjönktür insanın üslubuna aksettiği gibi insanın karakteri, tabiatı ulaşılan sonuçlarda ciddi rol oynar. Mesela teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi, ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.

Teceddüte gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini alemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırd etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’an’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Mesela, Kur’an’ın asıl hedefi güzel ahlak, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlaka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekat ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir akli ve dini temele dayanmayan düşünceler…

Şimdi bu tür fantastik şeyleri ortaya atanlara müceddit değil müteceddid denilir. Reformist demek daha uygun. Aslında bunların yaptıkları dinin ruhunu hırpalamaktır. Diğerleri ise dinin esasına, usulüne, ümmehatına dokunmadan, muhkemata sadık kalarak onu yeniden, ter ü taze duyurma peşindedirler. Yani aradaki mesafeleri aşarak, -Üstad’ın Reşahatta dediği gibi- Asr-ı Saadet’e gidip, O Zat’ı vazife başında görerek, icraatına bakarak, onu yeniden hissetme. Çünkü yenilenme ihtiyacı olan din değil insanlardır.

Evet, fertler her gün farklı bir menfezden dinî hakikatları temaşa etmeliler; etmeliler ve her gün ayrı bir neşve duymalı, ayrı bir huzur soluklamalılar. Sofilerin de, Üstad’ın da yaptığı ve yapmak istediği şey budur. Ama onların halefleri yenilenme vetiresini gerektiği gibi yakın takibe almış mıdır, bunun her zaman münakaşası yapılabilir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/kirik.testi/a12686.html
————————————————————————-

Müceddid ve üç merhale

Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey, onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmeti başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine şahs-ı manevî demişler; demek ki bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine bir hisse çıkarmayacaklardır. Tabii böyle bir cemaatin vahdetini temin eden ve onları hizmete yönlendiren zatların da, hiçbir zaman akıllarına gelmeyen, beklentileri olmayan bazı şeylere mazhariyetleri de her zaman söz konusu olabilir. Şayet cemaate yararı varsa, bu tür bir teveccüh de korunmalı. Yoksa kristal bir kâse gibi bütün mevhibe ve vâridatlar taşa vurulup kırılmalı ve her zaman şahs-ı manevînin esas olduğu gösterilmelidir.

Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir, onu tırnaktan kirpiğe kadar bünyenin her yerinde görürsünüz. Şimdi, eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir. Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gay-bûbetine gömülür.. gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması, kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.

Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de dünyanın globalleştiği, küreselleştiği, “tekârub-u zaman” ve “tekârub-u mekân”ın yaşandığı, birbirinden uzak kitlelerin, bir evin sakinleri haline geldiği dönemde, hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Bu şahs-ı manevîyi teşkil edecek olanlar da, bu dâireye bir kaşık katkısı bulunanlar olabileceği gibi, dünyalar kadar katkıda bulunan ve herkesle uyum içinde çalışmasını bilen devâsâ kametlerin iştirakiyle de olabilecektir. Evet bu işin husûsiyet gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır. Her nefer, mutlak onda beklediğini bulacak ve herkes en çok kendisiyle ilgilendiği kanaatine ulaşacaktır. İşte o zaman bu engin müsamaha ve anlayış, bu engin ufuk bir mânâ ifade edecektir ki, böyle bir durumda onu kırmanın da anlamı yoktur.

Evet zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. “Evtad” dediğimiz zevat da ihtimal, bu müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı olarak misyonunu edâ edecektir.

Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına ulaşacaklardır; zira Efendimiz (sav) “Ruhlar cunûd-u mücennededir, tanıştıkları ölçüde biraraya gelirler” buyuruyor. Aynı ruhu, aynı mânâyı ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar, birbirlerinden uzakta olsalar da, mutlaka bir gün birleşeceklerdir.. tıpkı ırmakların denizlere dökülmesi ve yerinde dağları delerek bazen açık, bazen kapalı engeller karşısında kendilerine yeni mecralar bularak, hedefe ulaştıkları gibi.. ve tıpkı hacca niyet edenlerin Arafat’ta, Metaf’ta, Ravza’da buluştukları gibi, gidip orada buluşacaklardır. Buluşma kasıtları olmasa da, vazife yapmak istedikleri yerler onları biraraya getirecek, buluşturacak; onlar da bu büyük hakikati, ümitbahş “cemm-i gafir”le temsil edeceklerdir.

Fakat bütün bunlar, olabildiğince hasbi ve iddiâsız insanların mevcudiyetine vâbeste ve Allah’ın bir lütfudur. Onun için insanlar, kendilerini, bilhassa hasbilik ve diğergamlık adına çok ciddi hazırlamalıdırlar. İddiasız olmalı ve Mekke dönemindeki insanların fütuhat mevsimini göremedikleri gibi, bunlar da, dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak “rıza” deyip yapmalı ve Allah’ın, sonuna kadar bu işi onlara yaptırmayabileceğini de hatırdan çıkarmamalıdırlar. Evet, bu yiğitler çok vefalı olmalı ama, asla beklentiye de girmemelidirler. Çünkü hizmet, burada mükâfat alınsın diye değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır. Şayet burada mükâfat verilirse, o da bir ulûfe olarak değerlendirilmeli ve asla şahıslara maledilmemelidir.

http://www.m-fgulen.org/a.page/eserleri/prizma/din.ekseni.etrafinda/a682.html
———————————————————————–

Ne Müceddidim Ne Müctehid Ne de Reformist! Fethullah Gülen, fgulen.com, 13.03.2006

Prof Dr. Faruk Beşer’in Ufuk Kitapları’ndan geçtiğimiz Şubat ayında çıkan “FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ’NİN FIKHINI ANLAMAK[1]” adlı kitabında Hocaefendi hakkında kullanılan “fakih, müçtehid, müceddid ve alim” gibi sıfatlar konusunda sorulan bir soru üzerine Hocaefendi’nin yaptığı konuşmanın transkripsiyonunu aşağıda okuyabilirsiniz. Metinde dil bilgisi açısından yapılan küçük tasarruflar ve parantez içindeki ibareler editöre aittir.

Prof. Dr. Faruk Beşer hoca zat-ı âlinizle ilgili yazdığı kitapta ve bu kitapla ilgili Pazar Sohbeti’nde zat-ı âlinizi “âlim, fakih, müceddit ve müçtehid” gibi vasıflarla tavsif etti ve değişik görüşleriniz üzerinde de durdu. Böyle bir çalışmayı ve bu konuşmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Bu meselede, o hocaefendi (Prof. Dr. Faruk Beşer) gibi hatta onun gibi düşünen hocaefendiler var. Onlara ait yanı var. Bunlara ait yanlarından meselenin redaktörlüğünü ben yapmadığımdan dolayı âlem nasıl düşünüyorsa öyle yapar, bir şey diyemem buna. Fakat öyle bir meselede şöyle veya böyle işin tashih yanı bana getirilirse mutlaka diyeceğim şeyler vardır. Yani birisinin hüsn-ü zannının ifadesi veya görüşünün ifadesi, kalkıp o türlü şeyleri yakıştırıyor olabilir. Bir urba giydirip kendince öyle yapabilir. Bildiğiniz gibi çok tekerrür ettiğim bir laftır: Bazılarında çok engin, çok derin hüsn-ü zanlar birer içtihat hatasıdır. Allah (cc) onları affedebilir. Kamuoyu da onları affedebilir. Selef-i salihin de, o ervah-u hâzirun da, bunlar affedebilir. Fakat o meseleye birisi (kitapta zikredilen ve ileri sürülen vasıfları kabul eden) sahip çıkarsa onu affetmeyebilirler. Hakkı değildir çünkü, o bir gasptır. Çok önemli, çok büyük bir payeyi gasp etme olabilir.

Görüş Açılarının Bolluğu ve Tashih Lüzumu

Şimdi birileri kalkar hadden efsun, böyle bu türlü şeyleri size de, başkasına da isnad ederler. Sizin işte perişan (kendisini işaret ediyor) arkadaşınıza da isnad ederler. Birisi de kalkar ona müslümanlığı bile çok görür. Der ki “filan harici teşkilatın bir uzvudur o”. Onlar da diyebilirler. Misyonerlerle aynı kategoride mütaala edebilirler. O mevzuda da size düşen şey “ben o değilim” demekten ibaret kalır. Sizin, onun ve onun mensup olduğu hareketin, felsefi cereyanın hatırına belki tavzihler, tekzipler yazılabilir. “Bunlar doğru değil” denir. Kalkar bir tanesi sizi işte Kalvin gibi görür veya Martin Luther gibi görür. Ve sizi öyle bir hareketin temsilcisi gibi sunar. O mevzuda da elin âlemin düşüncesine hacir koyamazsınız. Söyleyebilirler. O rencide edici bir şeyse, bir dindar olarak, dindarlığınızla telif edemeyeceğiniz bir şeyse, yakışıksız bir şeyse size o meseleyi tashih etmek düşer.

Müslümanlığımızı Bile Fazla Görenler Var

Ve bunların hepsi de oluyor yani. Bir yerde diyelim, bir grup kalkıp size müslümanlığı bile fazla görüyorlar. Ve bilmem hangi harici teşkilatın elemanı filan diyorlar. Şimdi ne kadar günahkar olursan ol, ne kadar mücrim olursan ol, birbirimizin hassasiyetini biliriz. Ben yatarken sağ yanıma yatmadığım zaman bile “acaba burada Efendimiz aleyhisselatü vesselama muhalefet ettim mi?” endişesiyle uyuyanlardan birisi olduğumu, müsaadenizle söylemede beis görmüyorum. Hatta ayaklarımı upuzun öyle yatarsam, uzatıp yatmada Efendimiz aleyhisselatü vesselamın uzatıp yattığını bilmediğim için rahatsızlık duyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Efendim’e Muhalefet Etmektense Yerin Dibine Gitmeyi Tercih Ederim

Niye söylüyorum bunu?
Gurur ve bencilliğe delalet eden şeyler. Hayır… benim herşeyim dinimdir. Farzından adabına kadar herşeyim dinimdir. O dinimin küçük bir adabına, küçük bir esasına muhalefet edecek, onun için zararlı olacaksam Allah bir dakika bile yaşatmasın derim. Ben O’nun hayat tarzına, O’nun üslubuna aykırı olacaksam Allah bir dakika yaşatmasın. Efendim’e muhalefet çerçevesinde bir dakika, bir saniye bile yaşamaktansa yerin dibine gitmeyi tercih ederim. “Fe batnu’l-ardı hayrun lî min zahrihâ”

Yerin altı benim için üstünden daha hayırlıdır.

Ama kalkar elin oğlu size öyle şeyler isnad eder ki bunların hiç biri ne kitaba, ne dine, ne de diyanete sığar. Bir başkası da kalkar günümüze göre, şartlara göre, konjonktüre göre füruatta sahabe-i ikram efendilerimizin, selef-i salihin efendilerimizin kitap ve sünnet esaslı, dayanaklı, kaynaklı metodolojilerinden, onların usul-ü disiplinlerinden istifade ederek, çağımıza ait bazı problemlere çözüm getirirsiniz. Bir şeye usûl dersiniz, onlar demişlerdir. Bir şeye fürû dersiniz, onlar demişlerdir bunu, sen söylemiyorsun. Fakat o usûlü, o fürûu çağımıza ait bir problemi çözme istikametinde kullanırsın. Şimdi birileri bu meseleyi alarak burada asıl manası katı katolikliğe karşı bir protesto, bir baş kaldırma hareketinden ibaret olan bir protestanlık veya Kalvinizm gibi hareketlerle aynı çizgide müteala ediyorsa onu da bilmiyor, bunu da bilmiyor, seni de bilmiyor, dini de bilmiyor.

Ne Tecdit, Ne İçtihad Ne de Reform

Dinde baş kaldırılacak bir şey var mıdır? Baş kaldırılmış mıdır dine karşı? Bid’ata, temelde dinin içinde olmayan şeylere, yanlış anlamalara, yanlış yorumlara baş kaldırabilirsin. O yanlış yorumlara karşı esas kaynaklara, asli edille-i şeriyeye dayanarak, onların yanlış olarak koydukları o hususların yerine bu meselelerde doğru anlaşılan şeyleri ikame edebilirsin. Bunlar farklı şeylerdir. Ve bunlar katiyyen bir tecdit de değildir. Aynı zamanda bir içtihat da değildir. Hele reform hiç değildir. Öbürlerinin mülahazasına göre dini tahrip hiç değildir. Hiç değildir ama işte gördüğünüz gibi çok farklı zümreler, farklı mülahaza ve mütalaalarını ortaya koyuyorlar. Ve bunların hepsine kendi zaviyemizden (açımızdan) söyleyeceğimiz şeyleri söylüyoruz. Herkesin ağzına fermuar vuramayız. Önceden hissiyatlarını keşfedip bunlara karşı “bunları, bunları söylemeyin” diyemeyiz.

Hassas Davranmak

Fakat ben dost, taraftar, muhip ve sempatizan olanlara rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Bizim sevdiğimiz insanlar vardır, bizim büyüklerimizdir. Sizin de gördüğünüz gibi ben hep onlar hakkında hüsn-ü zannımı ifade ediyorum. Bazı hocaefendiler vardır. Bazen büyük evliyalar vardır. Dün birisinin belgeselini[2] burada seyrettiniz. Gördüklerimden dolayı ben o meseleyi hiç tereddüt etmeden “doğru” derdim. Çünkü onlar o mevzuda taklit edilebilecek seviyede bir seviye insanıydılar. Doğru duruyorlardı, doğru duruşları belliydi. Hiç inhiraf yaşamamışlar, hep Allah istikametinde olmuşlardı. Bu açıdan onlar bizim için kudsi birer kaynak olmuştur ve bizleri yönlendirmişlerdir. Onları takdirle yâd ederken yine bildiğiniz gibi vereceğiniz şeyleri verme mevzuunda temkinli ve dikkatli olmak lazım. Hemen uluorta, çok önemli, çok büyük payeler verme mevzuunda çok hassas davranırız. Hepimiz, siz de, ben de hassas davranırız. Böyle uluorta bir ikram-ı İlahiyi müşahede ettikleri bir insana karşı bir mesihlik yakıştırma, bir mehdilik yapıştırma ne ise bence yani birine karşı (kendisini işaret ediyor) çok defa böyle mücedditlik yakıştırma, bir müçtehitlik yakıştırma meselesi de aynen tehlikelidir.

Mesele Herkesçe Hazmedilecek Mesele Değil

Şimdi bazen hiç farkına varmadan bizlerin, sevdiğimiz, takdir ettiğimiz, belki sevilecek yanları (da olan insanlar) vardır. Belki sevilmeyecek yanlarını bilmediğimizden dolayı seviyoruzdur. Her şeyi çok açık tutalım. Ama bu türlü mülahazalarla yaklaştığınızda siz, sizin hüsn-ü zannınıza, gerçek teveccühünüze ve samimiyetinize rağmen kötülük yapmış olursunuz. O mesele hazmedilecek bir mesele değildir. Ve ne kadar o meseleyi hazmedemeyecek insan varsa o mevzuda çok ciddi bir tepki gösterecekleri muhakkaktır. Dolayısıyla sevdiğiniz insanları bile severken “

İmam Tirmizi[3] bir hadis rivayet ediyor. Ve onda çok defa böyle cevamiü’l-kelim diyebileceğimiz, çok mana ifade eden, Efendimiz’in söyledikleri şiir değildir ama aynı zamanda şiiriyet de ifade eden mübarek sözleri vardır. “Sevdiğini severken dengeli ve ölçülü sev, birgün seni pişman edecek bir durum izhar edebilir. Buğzettiğin insana da yine dengeli ol, birgün sevmeni gerektiren bir durum ortaya çıkabilir” Sevilecek bir insandır, yani hiçbir hususta ifrata girme. İfrata (olduğundan fazla gösterme) girmezken aynı zamanda tefrite (olduğundan az gösterme) de sakın girme.

Tetikte Bekleyen ve Fırsat Kollayan İnsanlar Var

Dinin bir ünvanı da dengedir. Biz ona sırat-ı müstakim diyoruz. Nafileleri de eda ediyorsak şayet, günde kırk defa Allah’tan istiyoruz. Bu açıdan Hazreti Üstad gibi, benim çok büyük insanlar olarak tanıdığım Tahiri Mutlu gibi diyelim yani, Hulusi Efendi gibi ve çok takdirle yâd ettiğim Hoca Sabri Efendi gibi. Bunları takdirle yâd ederken bile koyacağım yeri belirlerim, ona göre davranırım. Çok önemli bir zata hüsn-ü zanla tepeden tırnağa dopdolu, samimiyetten başka birşey düşünmeyen ve dine hizmetten başka mülahazaları olmayan ve ancak bu yolla dine hizmet edileceğine inanan bu samimi vefalı insanların…” falan demişimdir. Bunlara birer kutbiyet, birer gavsiyet atfettiğiniz zaman fırsat kollayan, tetikleme bekleyen bazı kimseleri de harekete geçirmiş oluruz.

İstidradi olarak burada şunu da arzedeyim. Yani kutbiyet, gavsiyet dediğimiz şeyler insanın dışında cereyan eden şeyler değildir. Fakat bunun yanında hemen şunu da ilave edeyim ben. Aynı zamanda o mesele, bizim kesemize konmuş, ona buna bahşiş çekeceğimiz bir şey de değildir. O, Allah’ın vereceği bir şeydir. Allah’ın kalbini açtığı bazı kimselerin göreceği şeydir. Ve daha çok da ahirette görülebilecek şeydir. Ahirette mükafatı verilebilecek bir şeydir.

Tahrike Dikkat

Şimdi hüsn-ü zannımız ve teveccühümüz olur da kalkar birini sena ederken, takdir ederken yararlı bir yanını nazara verirken, faydalı olacağına inandığımız bir hususu dillendirirken, ifade ederken iki şey olur. Birincisi, bir insana takat getiremeyeceği şeyi yüklemiş, ona zulmetmiş olursunuz. İkincisi başkalarını tahrik etmiş oluruz. Evet meselenin bir bu yönü, tehlikeli bir yanı var. Şimdi meseleyi toparlayacak olursak ben burada da şöyle diyebilirim. Ben ciddi bir alim olduğumu söylemedim. Belki bazı zamanlar gevezelik yapıp “arkadaşlarla 15-20 senedir hadis okuyoruz, tefsir okuyoruz” dediğim olmuştur. Bunu demekle bir günah işlemişsem –siz de şahit olun- Allah’tan bin defa özür diliyor ve estağfirullah, elfü elfi (binlerce) estağfirullah diyorum. Şimdi kendime hiç alim nazarıyla bakmadım ben. Çünkü bu bana göre büyük bir paye. Bu bazılarının ulaşabileceği bir payedir.Günümüzde de vardır emsalleri. Bildiğiniz gibi allame Hamdi Yazır’a alim diyorum ben. Hatta âlim’in mübalağası allâme diyorum. Aynı zamanda Ahmet Naim’e allâme diyorum ben. Ve daha o dönemde yaşayan, belli bir fasılda bir bunalımın yaşandığı dönemde Filibeli Ahmet Hilmi’ye allâme diyorsunuz. Pir-i Mugan[4] diyorsunuz. Hazreti Üstad diyorsunuz. Ama onlar, o insanlar, o makamların sahipleridir gerçekten. Fakat ben kendime alim değil, üveylim alimcik bile demedim. Ve kendime hep öyle baktım. İnsanları yanıltmamaya, aldatmamaya çalıştım.

Reform Meselesini Karıştırıyorlar

Müçtehitlik, mücedditlik meselesine gelince, onlar çok büyük payeler. Bir yerde, bir röportaj esnasında “sana bir reformcu nazarıyla bakabilir miyiz?” diyen birine[5] dediğim bir şey oldu. Ben müsaade ederseniz aynıyla onu aktarmak istiyorum. Biraz yumuşaklık, mülayemet, herkesin konumuna saygılı olma, kendini horlama, hakir görme, kendinle yüzleşirken, kendinle hesaplaşırken, kendini yerden yere vurma, kendine bir hakk-ı hayat tanımama, müslümanlığın içinde bile sadece Allah’ın rahmetinin enginliğine binaen iğne ucu kadar bir yer arama şeklinde ifadelerle biraz başkalarını da böyle kurtulmuş gibi görüyorsun. Mesela “ben de oruç tutarım, ben de Allah’a inanıyor ve “La ilahe illallah, Muhammedün Rasulüllah diyorum” diyor. Ben de buna karşı diyorum ki, yani siz falana filana, mesela kıtmire de (kendisini kastediyor) de bakarken, “ibadet ü taatte bulunuyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor, acaba bize nasıl bakıyor bu insan?” diye düşünebilirsiniz…

Halbuki ben ona demişimdir ki Allah’a karşı yapılan şeylerin hulûsu, hulüsla (ihlâslı bir şekilde, Allah rızası için) yapılması önemlidir. Halisane yapılması önemlidir, siz o kelime-i tevhidi halisane söylemiş iseniz eğer -Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin bir beyanına binaen diyorum- “Onu kim halisane söylerse cennete girer” buyuruyor. Siz bir kere halisane namaz kılmışsanız, sizin defter-i hasenatınızda halisane kılınmış bir namaz vardır. Siz Allah’ı kabullenmiş ve bir yerde O’nun adına gürlemişseniz, bir başkasının gece sabaha kadar ibadetine mukabil gelebilir o mesele. Böyle bir yaklaşım, başkasını rahatlatmaya matuftur ve aynı zamanda bu dinin ruhunda var. Birileri bunu irca (geride kalma) sayabilirler. Ve bana da bu zaviyeden Ebu Hanife’ye dedikleri gibi mürcie diyebilirler.
Kendi Hesabıma Konuşmuyorum

Ama Allah’a (cc) göre “inşâ afe ve inşâ azzebe..”[6] Allah dilerse affeder, dilerse azab eder. Kebireler (büyük günahlar) insanı dinden çıkarmıyor, insanı kâfir yapmıyor. Dünya kadar günahlarla gelmiş olabilirsiniz, Allah’a imanınız varsa Allah affeder[7]. Nitekim bir Tahki hadisi bunu gösteriyor. Adam mizanda, terazinin başında işinin bittiğini zannettiği bir anda birden bire esrarengiz birşey konuyor kalkan terazinin kefesine. Birden bire yukarıda kalan o kefe ağır basıyor ve aşağıya iniyor. Adam şaşırıyor orada. İşinin bittiğini inanan bir insan şaşırıyor. “Ya Rabbi bu nedir?” diyor. Efendimiz anlatıyor bunu. Allah diyor ki “o senin kelime-i tevhidindir” buyuruyor. İşte onca seyyiata (günahlar, kötülükler) ağır bastı diyor bu. Şimdi ben bu mülahazayı seslendirmişsem kendi hesabıma birşey konuşmuyorum. Ve dinde reform yapmıyorum. Kendi hesabıma, kendi hevesime göre dini kolaylaştırmıyorum. Âleme şirin görünme cehdi ve gayreti peşinde değilim. Dinin hakikatini anlatmaya çalışıyorum. Yine diyor ki cephede ölen insan cehenneme gidiyor. Malını sarfeden insan cehenneme gidiyor, şecaat izhar eden adam cehenneme gidiyor. Allah’ın rızası önemlidir. Bu meselelerin hepsinin halisane yapılması önemlidir. Şimdi ben bu mülahazalarla karşımdaki insana yaklaşınca bu hususları kolaylaştırıcı, dinin ortodoksçasıyla insanları uzaklaştırıcı filan görerek “size reformcu olarak bakabilir miyiz? demişti.

Form veya Reform

Evvela reform, form kelimesinden geliyor. Yani reform birşeyi yeniden şekillendirme manasında. Genelde biz bu ifadeyi deformasyon görmüş, deformasyon yaşamış bir şeyi yeniden şekle sokma, yeniden formuna sokma mevzuunda göstereceğimiz gayrete ve cehde diyoruz. Ben hiçbir zaman İslam dininin bir deformasyona maruz kaldığına inanmadım ki; benim bin can ile kurban olduğum dinim, dinimin esasları hiçbir zaman tağyire, (başkalaşma) tebdile (değişme) maruz kalmamıştır ki onda yeniden bir reforma ve tebdile ihtiyaç duyulsun. Bu bir…

İkincisi, müslümanlık için katiyen bir reform sözkonusu değildir. Müslümanlıkta “tecdid” (yenileme) dediğimiz bir şey vardır. Reform kelimesine Arapça karşılığı bir şey bulacaksak ona “teceddüd” demek daha uygun olur. Yani yenilik fantezisine, lüksüne kendisini kaptırmışlık demektir teceddüd. Teceddüd denildiğinde tecdid akla gelir. Onu aslî dinamiklerine bağlı olarak çağın gereklerine göre açma, içten açma, ruhuna ve özüne bağlı olarak açma. Özüyle açılımların muhalefet haline meydan vermeden açma. İşte buna da “tecdid” deniyor. Çağın getirdiği şeyleri, tekvini emirleri, şartları, dünyayı, sosyal hadiseleri okuma ve ona göre içtihada açık alanları belli içtihada göre doldurma. Müceddidin yapacağı şeyler bunlar. Ben ne kendimi o alanı dolduracak müceddid gördüm, ne de müctehid gördüm. Allame Hamdi Yazır bir yerde kendisine (burada Fethullah Gülen ağlıyor) böyle bir isnadda bulunulduğunda diyor ki “müceddid olma iddiasından Allah’a sığınırım, ihtimal müceddidi görsem belki tanırım” diyor. Ben o hazretin oradaki o tevazuane sözüne dayanarak diyorum ki arkadaşlarımla ulemadan bir heyetle belki bize yakın bazı müctehidlere baksak “acaba müctehid mi?” mülahazası belki olabilir. Böyle bir mülahazamız olabilir. Tanıma meselesine gelince, ben Hamdi Yazır kadar bile söyleyemem. Müctehidi, müceddidi görsem bile tanıyamam. Birileri birisine müceddid demiş, müctehid demiş arkasına düşmüşse onun feyzinden, yümnünden, bereketinden istifade etmeye çalışırım. Benim mülahazam budur. O müceddidlikten de müctehidlikten de fersah fersah uzağım. Allah bizi o müceddidlerin ve müctehidlerin yolundan ayırmasın!

Müçtehidlik Meselesi

Burada o zatın (röportaj yapan kişi) ifade ettiği bir hususu da hatırlatmadan geçemeyeceğim. Müceddidlik ve müctehidlik konusunda değişik sohbetler, değişik yazılar münasebetiyle de ifade ettiğim gibi “olmayacak bir şey” değildir. Kendine göre şartları vardır. Müfret bu tabiri kullanmıyor. İmamı Şatibi Muvafakat’ında geçiyor. Ben bu tabiri kullanıyorum ve ben müfret dedim. Yani müfret (tek, tekil) müctehidlik meselesi Arapların o gün Kuran’ı Kerim’den her kelimeden ne anlıyorlardı, idyumlardan ne anlıyorlardı, tabirleri nasıl yorumluyorlardı, o dili kendi hususiyetleriyle nasıl anlıyor, nasıl değerlendiriyorlardı işte öyle değerlendirebilecek insanlar, Kur’an’daki makasıd-ı İlahiyi (Allah’ın maksatları) anlama açısından müfret müctehid sayılır. Müfessir gibi bir şeydir bu.

İmam Şatıbi’de de buna benzer, bu harfe ve kelimelere ait manalar var, terkiplere ait manalar var. Bazı şeylerin anlaşılabileceğini ortaya koyuyor, bunun üstünde menatları (dayanakları) belli olan bir kısım ahkamın dayanakları vardır. “Şundan dolayı şu mesele şöyledir, bu mesele şöyle de anlaşılabilir, böyle de anlaşılabilir, acaba şöyle anlaşılması için burada sahib-i şeriatın gösterdiği menat şudur veya biz esas kendi tecrübelerimizle tekvini emirleri okumamızla, hayatı okumamızla bu hükmün menatı şu olabilir, dayanağı şu olabilir” gibi yaklaşımlarla bunlar bariz, beyyin (açık seçik) ise, menatı belliyse şayet bu da muzaaf (kat kat) bir içtihad sayılır. Böyle bir müctehid de muzaaf müctehid sayılabilir. Çünkü ciddi bir cehd istiyor. Bir yönüyle tahricî menat gibi bir şey yapıyor. Ona göre ictihadda bulunuyor.
Bir de bu yönüyle Ebu Hanifeler gibi, İmamı Şafii hazretleri gibi, İmamı Malikler gibi, Evzai gibi, Sevri gibi, İmamı Ebu Yusuf gibi büyük insanların ictihadları var. Bunların yaptıkları ictihadlarda böyle zor anlaşılır hususlar vardır. Karşıtı olan meseleler, mütenakız (birbirine ters düşen) gibi şeyler vardır. Onun içine nasih (nesheden, hükmünü kaldıran) mensuh (neshedilmiş, hükmü kaldırılmış) girer, “hass- âmm” (özel, genel) meseleler girer, mutlak mukayyed meseleler girer. Nassları çok iyi anlama meselesi vardır. Ve bir de orada menatı görme, sezme ortaya çıkarma veya öyle birkaç tane menat durumunda birşey varsa, orada bir hükme varabilme oldukça çok zordur. İşte böyle bir ictihada da bana göre mük’ab (daha derinlemesine) ictihad denir. Böyle bir müctehide de mük’ab müctehid denir. Bunlar herbirisi bir kısım payedir.

Belki bazı kimseler sahabinin anladığı ölçüde Kuran’ı Kerim’i anlıyorsa şayet onlar “Allah-u alem Kuran’ı Kerim’den ben bunu anlıyorum ve bu inşallah murad-ı ilahiyeye aykırı değildir, muradına muhalif değildir” diyebilir. Ama “murad-ı İlahi bundan ibarettir” diyemez, dememeli. Çünkü bu saygının icabıdır.

İçtihad Kapısı

Sahabinin nasıl anladığını -işin doğrusu- ortaya koymamız oldukça zor. Onun için mealden daha ziyade tefsir önemlidir. Çünkü orada ihtimalat-ı kesireyi (bir çok ihtimalleri) beyan etme imkanı olur. “Bu olabilir, bu da olabilir, bu da olabilir” denebilir. Siz onu münsif (insaflı) vicdanlara bırakırsınız. Murad-ı İlahiyi herkes orada nasıl görüyorsa, öyle görür. Bizim gibi insanları bu kategorilerin hiçbirine koymak mümkün değildir. Ama o mesele “olmaz bir mesele” de değildir. Hz. Üstad “günümüz, içtihad kapısına kapalıdır” diyor. İçtihat kapısı birisi tarafından sürgülenmiş, içeriye girilmez bir şey değildir. Esas o içtihad kabiliyetine haiz insanların olmadıklarından dolayı içtihad meselesinde beş altı husus sıralıyor (27. Sözde). Neden yok yani o insanlar? Evvela sosyal yapı itibarıyla yok, fikdan (yokluk) yaşanıyor bu dönemde. Neden yok? Efkar çok dağınık, insanlar dünyevi yaşıyorlar. O mesele ise tamamen uhrevi. Dünyayı ve ukbayı yan yana ikiz müşterek mütalaa etmeyen insan bu işi yapamaz. O işin altından kalkamaz. Adamların bütün himmetleri, Kur’an-ı Kerim’den Allah’ın makasıd-ı Sübhaniyesini istimdada matuf, hep öyle yaşıyorlar. Oturuyor kalkıyor öyle düşünüyorlar. İşte bu açıdan zor ulaşılır bir zirvedir, ama olmaz değildir o.

Müctehidliğin Zorluğu

Müçtehitler her zaman olabilir. Fakat o payeyi, o makamı ihraz etmek lazım. Biri kalkıp “ben o makamı ihraz ettim” derse bu epey bir cesaret mevzuudur. Belki bazen de -bağışlayın- küstahlık sayılabilir. Temkinli olmak lazım. İctihadın bile bir kollektif şuurla yapılmasına kail olanlardanım. Günümüzde tek başına bir insanın müctehid olmasının çok zor olduğu kanaatini taşıyorum. Çünkü biz dağınığız, şartlar çok ağır. Kur’an’dan ve Kur’an atmosferinden çok uzaklaşmışız. Ona yaklaşma, onu kavrama, hazmetme, sindirme ve bir süt halinde Ümmet-i Muhammed’e verme bir ferdin altından kalkacağı şey değildir. O mevzuda uzman mütehassisinden (uzmanlardan) heyetler, umumi olarak işi yapmalıdırlar. Öyle takvasıyla, zühdüyle Allah’la münasebetiyle, hatta velayetiyle Cenab-ı Hakk’a çok yakın duran insanlar sarfı (kelime bilgisi) nahvi (dil bilgisi) iyi bilen, namı, beyanı, bedii bilen, hadisi, tefsiri, fıkhı iyi bilen aynı zamanda hadis usulü, fıkıh usülü, tefsiri de iyi bilen ve bunların yanında tekvini emirleri (kainattaki tabii kanunlar) de çok iyi okuyan, dünyada sosyal yapıyı çok iyi okuyan ve günümüzde ekstradan hususi olarak küreselleşen dünyayı çok iyi okuyan, bunun getireceği şeyleri çok iyi gören ve şimdiden bu meseleler için yapılması gereken nelerse onları çok iyi tesbit eden uzman 5-10 kişilik heyetler tarafından yapılabilir. İşte kitap ve sünnetle icmali ortaya konmuş fakat tafsili vaz’ edilmemiş dolayısıyla da zahiren açık gibi görünen boş alanlar, bu boş alanların doldurulması bu sahib-i şeriatın Ümmet-i Muhammed’e merhametinin işaretidir. O boş alanları şartlara, konjonktüre, esbaba ve zamana, küreselleşen veya dağılan dünyaya göre sizin doldurmanıza bırakılmış orası. Onların hepsini çok iyi okuyan insanlar bu mevzuda onu doldurma faaliyetini de “içtihad, istinbat, istihraç” ünvanlarıyla yerine getireceklerdir.

Sadece Müslümanım

Tekrarıyla özetleyelim, ne reformistim ne kalvinistim. Çünkü benim nispetim tam. Ve nispetimin tamamında, tamamiyetinde hiç şüphem olmadı. Ben Hz. Muhammed Mustafa’ya (sav) mensubum. Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Men bende-i Kur’anem, eger candarem.” Ben Kur’an’ın günahkar bir mücrimiyim. Kendime bakarken de hep Efendimizin ayaklarının yanında, boynumdaki ipim onların elinde, hav hav edip onların ayaklarına sürünen bir kıtmir olarak kendimi görmüşümdür. Bu açıdan nispetim bellidir benim. Eğer müslümanlıkta o tabir caiz olsaydı “Muhammedî” diyecektim. O tabirin caiz olduğu bir alan vardır ahlak açısından. Allah, ahlak-ı aliye-i Muhammediye’yi yaşamaya muvaffak kılsın. Ama müslümanım elhamdülillah. Reformist değilim, kalvinist değilim, Lutherist değilim ve aynı zamanda müçtehid de değilim, müceddit de değilim. Alim de olamam. Ben sadece alim gibi görülen, bazen doğru bazen de yanlış bir şeyler söyleyen birisiyim. Hüsn-ü niyetler alkışlanır, takdir edilir. Hüsn-ü zanlar da alkışlanır takdir edilir, o ayrı mesele. Ben belki herkesin kendi konumu itibarıyla durumunu açık ve net şüphe bırakmayacak şekilde ifade edememiş olabilirim. Ama onu ifade etmeye çalıştım.
Bu konuşmaya http://tr.fgulen.com/a.page/multimedya/bamteli/a14887.html adresinden ulaşabilirsiniz.
________________________________________
[1] Prof. Dr. Faruk Beşer “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fıkhını Anlamak” Ufuk Kitap: 61, Uçar Matbaası, 3. Baskı: Mart 2006
[2] Samanyolu TV’de 12 Mart 2006 Pazar günü saat 13:15’te yayınlanan “Abide Şahsiyetler” adlı belgeselde Alvarlı Efe hazretleri anlatılıyordu.
[3] Tirmizi, Birr ve Sıla, 60
[4] Pir-i Mugan: Tasavvuf dilinde dergahta söz, aşk, ışk ve sevgi konusunda insanı sarhoş edercesine mest edip Allah aşkını imal ve sevk eden ulu kişi, Mürşid-i Kamil anlamında kullanılan bir ifadedir.
[5] Ertuğrul Özkök’ün Fethullah Gülen’le yaptığı röportajın Hürriyet gazetesinin 26.01.1995 tarihli nüshasında yayınlanan “Bağnazlar Ezilecektir” başlıklı bölüm .
http://tr.fgulen.com/a.page/basindan/roportajlar/gazeteler/hurriyette.ertugrul.ozkokle/a12157.html
[6] İhya. İman ve İslam Faslı, Biat ahkamı, Rivayet eden Ubade İbni Samit, hadis no: 40
Hadis metni: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (sav) ile aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: “Allah`a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fazihasını işlememek, Allah`ın haram ettiği cana meşru bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin” buyurdu. Bir diğer rivayette “…Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde – ne bana ne de vazifelilere – isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sadık kalır, ahdine vefa gösterirse karşılığını Allah`tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah`a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır” buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik.”
[7] Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül 2003, Cilt 8, Sayı 61’de “İslâm’a İcmâlî Bir Bakış” başlıklı yazıda geçen konu:

“….. Amelin farz olduğuna inandığı halde onu tam yerine getiremeyenler günahkâr olsalar da yine mü’min kabul edilirler.. ve böyle düşünmenin Mürcie mülâhazasıyla da hiçbir alâkası yoktur. Zira, inanıyorum deyip günahı önemsememe başka, onu “Allah dilerse affeder, dilerse azap eder.” mazmunu çerçevesinde değerlendirmek ise daha başkadır. Kur’ân’a göre iman, olmazsa olmaz bir asıl ve bir esas; islâm ise onun, insan tabiatının bir derinliği haline gelmesinin biricik yoludur. İmansız amel nifak, imana rağmen amelsizlik de bir fısktır. Nifak, gizli bir küfür olması itibarıyla affı kabil olmamasına karşılık; fısk ya da fücur tevbe, istiğfar ve yeniden Hakk’a inâbe ile her zaman mağfiret edilebilme ihtimaline açıktır.”

http://www.m-fgulen.org/a.page/multimedya/bamteli_cozumleri/a14906.html

RİSALE-İ NUR’DA MESİH

HZ. İSA ALEYHİSSELAM’IN NÜZÛLÜ, İTTİHAD İLMÎ ARAŞTIMA HEYETİ

GİRİŞ

Müslümanların şiddetli baskıya maruz kaldıkları son 70-80 yılda, bu baskılardan kurtuluş sembolü olan Hz. Mehdi (r.a.), Hz. İsa (a.s.) gibi zatların ortaya çıkması çokca beklenir olmuştur. Bu konulardaki hadîsler teşbih ve temsillerle anlatıldığından zahir manalariyla açıklama yapanlar ve ortaya çıkanlar bilerek-bilmeyerek hem yanılmışlar, hem de müslümanları yanıltmışlardır. İslâmiyet düşmanları da bunu bahane tutarak dini ve dini değerleri tenkide yeltenmişlerdir.

Âhirzaman alametleri hakkında gelen Hadis-i Şeriflerin çoğunluğu müteşabihat yani mânası açık olmayan âyet ve hadisler nevinden olduğundan, hakiki manalarını herkes bilemiyeceği gibi, onların tercüme manaları dahi hakiki maksadı ifade etmez.

Bu hakikatı Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

«Âhirzamanda vukua gelecek hâdisata dair hadîslerin bir kısmı müteşabihat-ı Kur’aniye gibi derin manaları var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir yerinde tevil ederler.([1]) (Âl-i İmran Suresi 3:7 ayeti) sırrıyla, vukuundan sonra tevilleri anlaşılır ve murad ne olduğu bilinir ki, ilimde râsih olanlar ([2]) deyip o gizli hakikatları izhar ederler.» (Şualar sh: 578)

Bu dünya hayatı imtihan yeri olması hasebiyle, zorlama derecesinde kabul mecburiyeti yoktur. Özellikle geleceğe ait haberlerde bu durum daha da kapalıdır. Risale-i Nurlarda bu mesele şöyle anlatılır.

«Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat,([3]) bir kısım müte­şabihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, gü­neşin mağripten çıkması bedahet dere­cesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır, daha tevbe ve iman makbul ol­maz. Çünkü, Ebu Bekir’ler Ebu Cehil’ler ile tas­dikte be­raber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhis­selâmın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan([4]) gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.» (Şualar sh: 579)

Din düşmanları dine hücumlarında daha çok tevile açık ayet ve hadisleri nazara vererek mü’minlerin kafalarına şüphe atmaya çalışırlar. Nur eserlerinde bu tarz hadislerin ve ayetlerin açıklandığı şöyle anlatılır:

«Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın nüzulüne ve Deccal’ı öldürmesine ait ehadîs-i sahihanın([5]) mana-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir kısım zahirî ülemalar, o rivayet ve hadîslerin zahirine bakıp şübheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurafevari bir mana verip âdeta muhal bir sureti bekler bir tarzda, avam-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek, hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârane([6]) bakıp taarruz ediyorlar. Risale-i Nur, bu gibi ehadîs-i müteşabihenin hakikî tevillerini Kur’an feyziyle göstermiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 80)

«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mehdi ve İsa Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye’cüc-Me’cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadîsleri Risale-i Nur tevil etmiş, esas maksadı anlatmış.» (Barla Lâhikası sh: 143)

Hazret-i İsa’nın (A.S.) nüzûlü, Deccal’ı öldürmesi, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile amel etmesi ve saire hakkında gelen hadîsler mütevatirdirler. Kur’an’da da ona işaret vardır. Bu durumuyla bu mes’ele, akide-i İslâmiyedendir.

Hazret-i İsa’nın ölmediğini, belki başka birisi onun sûretinde yahudilere göründüğünü ve onlar o benziyen adamı öldürdüklerini, İsa (A.S.) ise, Allah tarafından göklere kaldırıldığını ve âhirzamanda vefatından evvel bir kısım ehl-i kitap ona iman edeceklerini ifade eden şu âyetlerdir: (Nisa Sûresi, âyet: 158 ve 159)

İSÂ (A.S.) YAŞADIĞI HAYAT MERTEBESİ

Cenab-ı Hak tarafından semaya kaldırılan İsâ Aley­hisselâmın yaşadığı hayat mertebesi Risale-i Nur’da şöyle anlatılır:

Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeri­yet levazımatından tecerrüdle,([7]) melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde([8]) ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâ­vatta bulunurlar. “Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aley­hisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek”([9]) meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:

Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin([10]) verdiği cere­yan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete([11]) karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İs­lâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevî­lik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müt­hiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevî­sini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.» (Mektubat sh: 6)

İşte bu parağrafta İsâ’nın (as) gelmesi, Hristiyanlığın bâtıl inançlardan temizlenmesi ve İslâmiyetle birleşmesi ve dinsizliğin ortadan kaldırılması gibi esaslara dayanması ve şahs-ı manevî olarak hizmet yapacağı anlatılır.

HZ. İSÂ (A.S.) SEVGİSİNDE İFRAT

Hazreti İsâ (as) sevmekte veya düşmanlıkta aşırılığa gidileceği ve bunun helaket getireceğini Peygamberimiz (asm) mu’cizane haber vermiştir. Bu hatanın düzeltilmemesi halinde günümüzde ve bundan sonraları da devam edeceği muhakkaktır.

Risale-i Nurda nakledilen bu bahisler şöyledir:

«Hem, nakl-i sahih-i kat’î ile, İmam-ı Ali’ye (r.a.) demiş: “Sende, Hazret-i İsâ (a.s.) gibi, iki kısım insan helâkete gider: Birisi ifrat-ı muhabbet,([12]) di­ğeri ifrat-ı adâvetle.([13]) Hazret-i İsâ’ya, Nasrânî, mu­habbetinden, hadd-i meşrudan tecavüzle—hâ­şâ ’ibnullah’ dediler. Yahudi, adâvetinden çok te­ca­vüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da, bir kısım, hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gide­cektir.” ([14]) demiş.» (Mektubat sh: 106)

«Hazret-i İsâ Aley­hisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet Nesârâ için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Ali (r.a.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadis-i sahihte, teh­likeli olduğu tasrih edilmiş.([15])» (Lem’alar sh: 24)

HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂM’DAN KULLUK DERSİ

Vaaz ve nasihatlerle insanları irşad eden İsâ (as) zühd ve takva dersleriyle insanlığı aydınlatmıştır. Adeta kendi adına ortaya çıkıp, insanları kurtaracağını söyleyenlere ders vermiştir. Yani manen demiştir ki; herkes kulluk vazifesini bilsin. Haddini aşarak kendi vazifesi olmayan işlere karışmasın. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu manaya işareten bir ibret dersi olarak şöyle der:

«Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma iti­raz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”

Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: …

“Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapa­bilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler mi­sin?’ diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubu­diyete münâfidir.”([16])

Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.» (Lem’alar sh: 130)

HZ. İSÂ’NIN (A.S.) PEDERİ VAR İDDİASI!

Meselemizle alâkalı Bediüzzaman Hazretlerine sorulan bir soruya verilen cevap, meselenin ehemmiyetini göstermektedir. Şöyle ki:

DÖRDÜNCÜ SUALİNİZ:

Yani sizin değil, İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın pederi varmış diye,((HAŞİYE)) dîvânecesine bir te’vil([17]) ile bir âyetten kendine güya şâhit gösteriyor…

O bîçare adam bir zaman huruf-u mukattáa([18]) ile bir hat icadına çalışıyordu. Hem pek çok hararetli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkla­rın tavrından hissetmiş ki, hurufat-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam gûya o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhude çalışmış. Şimdi bu meselede ve hem ikinci mese­lesinde yine zındıkların esasât-ı İslâmiyeye karşı müthiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız te’­vilat ile bir musalâha yolunu açmak istediğini zannediyorum. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:59 âyeti) gibi nusûs-u kat’iye([19]) ile Hazret-i İsâ Aleyhisselâm pe­dersiz olduğu kat’iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr-ı mümkün telâkki etmekle, vâhî te’vilât ile bu metin ve esaslı haki­kati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzuzları([20]) ve nâdir­leri bulunmasın ve hâricine çıkmış fertleri bu­lunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, hâ­rika fertler ile tahsis edilmesin.

Zaman-ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir fert şüzûz etmemek ve hâricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun-u tenâsül, mebde’ itibârıyla, iki yüz bin envâ-ı hayvânâtın mebde’leriyle hark edilmiş([21]) ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pe­derleri âdetâ Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun-u tenâsülü hark etmişler. Peder ve valideden gelmemişler ve o kanun hâri­cinde vücud verilmiş.

Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâın kısm-ı âzamı, hadsiz efradları, kanun-u tenâsül hâricinde—yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde—o kanun hâricinde îcâd edilir. Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin do­kuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştı­ramayan ve nusûs-u Kur’âniyeye([22]) karşı bir te’vîle yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.

O bedbahtların kanun-u tabiî tâbir ettiği şeyler, emr-i İlâhî ve irâde-i Rabbâniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullah kanunlarıdır ki, Cenâb-ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyârının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı fertlerde hark-ı âdât eder. … fermânıyla bu ha­kikati gösterir.» (Osmanlıca Lem’alar sh: 128)

HZ. İSÂ (A.S.) İSLÂMİYETTEN MÜJDE VERDİ

Hz. İsâ (as) en mümtaz hususiyetlerinden birisi de, Resulullah’ın (asm) geleceğini ısrarla nazara vermesidir. Kendisine inananların bu dersi nazara alması gerekmektedir.

«Evet, gayr-ı müslim olarak, başta meşhur Rum meliklerinden Herakl itiraf etmiş, demiş ki: “Evet, İsâ Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan haber veriyor.”([23]) (Mektubat sh:163)

«İsâ Aleyhisselâm demiş: “Ben gideceğim, tâ Dünyanın Reisi gelsin.” Aca­ba Hazret-i İsâ Aleyhisselâmdan sonra dün­yanın reisi olacak ve hak ve bâtılı fark ve temyiz edip Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın yerinde insanları irşad edecek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesse­lâmdan başka kim gelmiştir? Demek Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ümmetine daima müjde ediyor ve haber veriyor ki, “Birisi gelecek, bana ihtiyaç kal­mayacak. Ben onun bir mukaddimesiyim ve müj­decisiyim.” Nasıl ki şu âyet-i kerime: (Saf Sûresi 61:6 ayeti)

Evet, İncil’de Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, çok de­falar ümmetine müjde veriyor. İnsanların en mühim bir reisi geleceğini; ve o zâtı da bazı isim­lerle yad ediyor. O isimler elbette Süryânî ve İb­rânîdirler. Ehl-i tahkik görmüşler. O isimler, “Ah­med, Muhammed, Fârikun beyne’l-Hakkı ve’l-Bâtıl” mânâsındadırlar. Demek İsâ Aleyhisse­lâm, çok defa Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâmdan be­şaret veriyor.

Sual: Eğer desen, “Neden Hazret-i İsâ Aleyhis­selâm her nebîden ziyade müjde veriyor; başkalar yalnız haber veriyorlar, müjde sureti azdır?”

Elcevap: Çünkü, Ahmed Aleyhissalâtü Vesse­lâm, İsa Aleyhisselâmı Yahudilerin müthiş tekzi­binden ve müthiş iftiralarından ve dinini müthiş tahrifattan kurtarmakla beraber; İsâ Aleyhisse­lâmı tanımayan Benî İsrail’in suubetli şeriatine mukabil, suhuletli ve câmi ve ahkâmca şeriat-i İseviyenin noksanını ikmal edecek bir şeriat-i âli­yeye sahiptir. İşte onun için, çok defa “Âlemin Re­isi geliyor” diye müjde veriyor. (Mektubat sh:171)

HZ. İSÂ’NIN (A.S.) DİKKAT ÇEKTİĞİ HİZMET TARZI

«Evet, kardeşlerim, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İn­cil-i Şerifte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size te­sellîci gelsin. (Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesse­lâm gelsin)” demesiyle Kur’ân’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi, tesellî­sidir.

Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşeyle alâkadar olan insan için hakikî tesellîyi ve istinat ve istimdat noktalarını yalnız Kur’ân ve­riyor. En ziyade o tesellîye muhtaç, bu zamanda, bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o tesellîyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zu­lümat ve evhamın menbaı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 215)

«Ahmed’in rüyası çok mübarek ve güzeldir. Haz­ret-i İsâ’nın (a.s.) kuvvetli sadasını işitmek, İsevî­lerden kuvvetli bir imdat Hizbü’l-Kur’ân’a([24]) iltihak etmeye işaret olabilir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 133)

İSEVİLİKTE İDARî KANUNLAR YOKTUR

Asırlardır kilisenin hakimiyeti altında kalan batı milletleri bu hakimiyetin Hrıstiyanlıktan geldiğini zannederler. Halbuki din diye takdim edilen idarî sistemler İsa’dan (as) sonraki devrelerde çeşitli kesimler tarafından ortaya konulmuştur. İsâ (as) getirdiği esas din ortaya çıktığı zaman görülecektir ki, İslamiyet İseviliğin esasına camidir. Âhirzamanda ortaya çıkacak ve İslâmiyetle birleşecek olan İsevilik ise, esasat-ı İseviliktir. Bediüzzaman Hazretleri hem Hrıstiyanlığın hem İslamiyetin durumunu anlatırken der ki:

«Din-i İsevîde, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm­dan alındı. Hayat-ı içtimaiyeye ve füruat-ı şer’i­yeye([25]) dair ekser ahkâmlar, Havariyun ve sair rü­esa-yı ruhaniye([26]) tarafından teşkil edildi. Kısm-ı âzamı kütüb-ü sabıka-i mukaddeseden([27]) alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sul­tan olmadığından ve kavânin-i umumiye-i içtima­iyeye merci olmadığından,([28]) esâsât-ı diniyesi, hariç­ten bir libas giydirilmiş gibi şeriat-ı Hıristiyaniye namına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir suret verilmiş. Bu suret tebdil edilse, o libas değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın esas dini bâki kalabilir, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı inkâr ve tekzip çıkmaz.

Halbuki, din ve şeriat-ı İslâmiyenin sahibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm iki cihanın sultanı, şark ve garp ve Endülüs ve Hind birer taht-ı saltanatı olduğundan, din-i İslâmın esâsâ­tını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferru­atını([29]) ve sair ahkâmını, hattâ en cüz’î âdâbını dahi bizzat o getiriyor, o haber veriyor, o emir veriyor. Demek, füruat-ı İslâmiye, değişmeye kabil bir li­bas hükmünde değil ki, onlar tebdil edilse esas din bâki kalabilsin. Belki, esas-ı dine bir cesettir, lâakal bir cilttir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kabil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğru­dan doğruya Sahib-i Şeriati inkâr ve tekzip etmek çıkar.» (Mektubat sh:435)

HZ. İSÂ’NIN (A.S.) DECCAL İLE MÜCADELESİ

Âhirzamanda, dinsizliğin, zulmün arttığı bir zamanda geleceği beklenen Hazreti İsâ’nın (as) bu zulme sebebiyet veren Deccal’i öldürmesi en çok beklenen vazifesidir. Risale-i Nur Külliyatında bu bahisler muhtelif yerlerde tekrar tekrar nazara verilmiştir. Şöyle ki:

«Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak.» (Mektubat sh: 441)

Bu bahisten anlaşılıyor ki, İsevî ruhanileri, nüzul-ü İsadan önce uzun zaman çalışarak cemiyette taban yapıyı ve İslâm-İsevî mezc ve ittifakını hazırlamada gayret gösteriyorlar ve hadisat-ı âlemin çalkamasiyle de bir halet-i içtimaiye vücud buluyor. Hz. İsa (as) bu hazır kuvvet ve durumun sevk-ul ceyş istikametini ve ittifakını koruma ve ihtilafı önleme merkeziyetinde olur.

DECCAL MESLEĞİNİ HZ. İSÂ (A.S.) ORTADAN KALDIRACAK

Deccalin kendi şahsı öldükten sonra uzun zaman devam eden sistemine dikkat çekilmiştir. O devam eden sistemi de, üstün derece maddi kuvvete sahip bir İsevî devlet ortadan kaldırabilir. Fakat bu devletin durumu rivayetlerden anlaşılan şekliyle şöyledir. Esasları İslâmın esaslarıyla aynı olan hurafattan temizlenmiş asıl İseviliğe ve hakaik-i Kur’aniyeye sahip çıkacak.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

«Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komite­sine ve hükûmetine ait garip halleri ve dehşetli ic­raatı, onun şahsıyla münasebettar rivayet edil­mesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, “O ka­dar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz”([30]) rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âni­yeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mik­rop, bir nezle ile öldürülebilir.» (Şualar sh: 581)

HZ. İSÂ (A.S.) DECCAL’I NASIL ÖLDÜRECEK?

Hz. İsâ’nın (as) Deccal’ı öldürmesi hadîslerde bildirildiği gibi kati ve kesindir. Fakat bu öldürmenin şekli nasıldır? Maddi midir, manevî midir? Bütün bunları Risale-i Nur Külliyatı halletmiştir. Bu meseleyle alakalı bir bahis şöyledir:

«Kat’î ve sahih rivayette var ki, “İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı öldürür.”([31])

Vel’ilmü indallah, bunun da iki veçhi var:

Bir vechi şudur ki: Sihir ve manyetizma([32]) ve ispir­tizma([33]) gibi istidracî hârikalarıyla ken­dini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öl­düre­bi­lecek, mes­leğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’ci­zatlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki: O zat, en zi­yade alâkadar ve ekser insan­ların pey­gamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dır.

İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktul olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği deh­şetli maddiyun­luk ve dinsizliğin azametli hey­keli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulu­hiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler, din-i İsevinin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcede­rek o kuvvetle onu dağıta­cak, manen öldü­recek. Hattâ “Hazret-i İsa Aleyhisselâm ge­lir, Hazret-i Mehdi’ye namazda ik­tida eder, tabi olur.”([34]) diye ri­vayeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kur’aniyenin metbuiye­tine([35]) ve hâ­ki­miye­tine işaret eder.» (Şualar sh: 587)

HZ. İSÂ’YI (A.S.) ÇOK AZ BİR ZÜMRE TANIYACAK
«Rivayette var ki: İsa Aleyhisselâm Deccalı öl­dürdüğü münasebetiyle, “Deccalın fevkalâade büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbe­ten çok küçük bulunduğunu”([36]) gösterir.

‘lâ ya’lemü gaybe illallah’ Bunun bir tevili şu olmak ge­rektir ki: İsa Aleyhisselâmı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin kemiyeti,([37]) Deccalın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olma­sına işaret ve kinayedir.» (Şualar sh: 588)

«Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı,([38]) nur-u imanla onu ta­nır. Yoksa, bedâhet([39]) derecesinde herkes onu ta­nımayacaktır.» (Mektubat sh: 57)

HZ. İSÂ’YA (A.S.) “MESİH” DENİLMESİNİN HİKMETİ

Bütün dinlerde kurtarıcı manasında “mesih” beklenir. Gariptir ki, âhirzamanın iki deccalına da mesih denilir. Bunun hikmetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklar:

«Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı verilmiş([40]) ve bütün rivayetlerde ‘min fitneti’l mesihi’d deccal, min fitneti’l mesihi’d deccal’ denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?

Elcevab: Allahu a’lem bunun hikmeti şudur ki: Nasılki emr-i İlahî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Museviyede([41]) bir kısım ağır tekâlifi([42]) kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyatı([43]) helâl etmiş. Aynen öyle de; Büyük Deccal, şeytanın iğvası([44]) ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin([45]) ahkâmını kaldırıp Hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan Süfyan dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri([46]) ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî rabıtalarını([47]) bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak, hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesat-ı müteaffine([48]) bataklığında, birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet([49]) ve ayn-ı istibdad([50]) bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan([51]) başka zabt altına alınamaz.» (Şualar sh:593)

İKİ KUVVETLİ CEREYAN KARŞISINDA HZ. İSÂ (AS)

Hz. İsâ’nın (as) nüzulü ile alâkalı çok geniş izahatta bulunan Bediüzzaman Hazretleri, bu babtaki hadîslerin ve rivayetlerin bütün manalarını içine alan şu beyanatta bulunmuştur. Şöyle ki:

«DÖRDÜNCÜ SUALİNİZİN MEÂLİ:

Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccalı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki, rivayetlerde gelmiştir ki, “Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kı­yamet kopmaz.”([52]) Böyle umumiyetle imana gel­dikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?

Elcevap: Hadis-i sahihte rivayet edilen, “Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın geleceğini ve şeriat-i İslâmiye ile amel edeceğini, Deccalı öldüreceğini” imanı zayıf olanlar istib’ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç istib’ad yeri kalmaz. Şöyle ki:

O hadisin ve Süfyan ve Mehdî hakkındaki hadis­lerin([53]) ifade ettikleri mânâ budur ki:

Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bu­lacak:

Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmi­yenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâ­yet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafı­kaneyi öldürüp dağıtacaktır.

İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felse­fesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr ede­cek bir dereceye gelir…

İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli gö­ründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâ­mın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiye­nin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristi­yanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hura­fattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâ­miyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ede­rek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû([54]) makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.

Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde din­sizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istida­dında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cere­yanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık,([55]) bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.» (Mektubat sh: 57)

Bu bahiste, “o cereyan pek kuvvetli gö­ründüğü bir zamanda” ve “hakikî İsevîlik dini zuhur edecek” beyaniyle, hakiki İseviliğin zuhuru, şer cereyanının pek kuvvetli göründüğü devre oluyor ve bu durum o devrede oluyor. Keza aynı o devrede o saflaşmış ve İslâmiyete inkılâb eden İsevilik, Kur’ana iktida edip tâbi oluyor ve bu birleşme öncesinde mağlub olan İsevilik ve İslâmiyet, bu birleşme ile hak din, şer cereyanını mağlub edecek duruma geliyor. İşte bu son devrede İsa (as) Din-i Hak cereyanının başına geçiyor diye sarahat var.

Eğer bu beyanatın ifade ettiği durum vâkı’ olduysa, İsa (as) işin başındadır denir. Yoksa gelecek zamanı bildiren ve yukarıda müteaddid zikrolunan “edecek, edecektir” ve emsali ifadelerden de anlaşıldığı gibi bu son durumu, yakın bir istikbalde ümid edip bekleriz. Hz. Üstadın ifadesiyle: “Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve rahmet-i İlahiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız.” (Mektubat sh: 441)

Bilinmelidir ki böyle bir netice, devamedegelen uzun çalışmaları ve fiilî duaları kabul eden Allahın ihsanıdır.

HRİSTİYANLIĞIN İSLÂMİYETE İNKILAB ETMESİ

Kati hadislerin haberlerine istinaden Hristiyanlığın istikbaldeki durumunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

«Nasraniyet ya intıfâ([56]) veya ıstıfâ([57]) edip İslâmi­yete karşı terk-i silâh edecektir.

Nasraniyet birkaç defa yırtıldı,

Protestanlığa geldi.

Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı.

Tekrar yırtılmaya hazırla­nıyor.

Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasra­niyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi kar­şısında görecek, teslim olacaktır.

İşte bu sırr-ı azî­me Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki,

“Hazret-i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.” (Mektubat sh: 470)

TEŞBİHLİ BİR HADÎS TE’VİLİ

Hazret-i İsa (a.s.) nüzulüne ve Deccalı öldürmesine dair hadîsler sahih, sıhhatli ve kesin olmakla birlikte zahir meal manasıyla, kasdedilen hakiki mananın anlaşılamayacağı da bilinmelidir.

Said Nursi Hazretlerinin ifadesiyle, «Hadîsin, Kur’an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havas onların manalarını bulabilir.» bu manada bir hadîs tevilinde izahat verilir.

Deccal ile Hz. İsâ (as) mücadelesinin anlatıldığı bir müteşabih hadîsi ki, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal ile mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa Aleyhisselâm onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudça o derece Deccal’ın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür, diye mealinde rivayet var” Bu hadîsi İkinci Dünya Harbinde çarpışan kuvvetlere tatbik ederek, nüzul-ü İsa (as) cihetiyle izah eden Bediüzzaman Hazretleri mektubun bir bölümünde der ki:

«Avrupa’nın ve bu kıt’anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avusturalya’ya karşı galibane harbederek Hazret-i İsa’nın vekaletini dava eden bir devletle beraber dine istinad edip çok müstebidane olan dinsizlik cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden o hükûmet ile ötekilerin şahs-ı manevîleri insan suretine girse; ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev’inden o manevî şahıslar dahi rûy-i zemin ceridesinde, bu asır sahifesinde birer insan suretinde tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına hadîs-i şerifin mu’cizane ihbar-ı gaybî nev’inden beyan ettiği hâdise-i âhirzamanın müteaddid manalarından tam bir manası çıkıyor. Hattâ şahs-ı İsa’nın (A.S.) semavattan nüzulü işaretiyle bir mana-yı işarîsi olarak, Hazret-i İsa’yı (A.S.) temsil ederek ve namına hareket eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir bela-yı semavî gibi nüzul ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsa’nın nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.

Evet o hadîs-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavî nüzulü kat’î olmakla beraber; mana-yı işarîsiyle başka hakikatları ifade ettiği gibi, bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 80)

İkinci Dünya Harbinde savaşan kuvvetlerden birisinin daha sonraki zamanlarda müslümanlardan yana tavır koyacağını, bir mesele münasebetiyle beyan eden Bediüzzaman Hazretleri der ki:

« Küre-i Arz’da çarpışan, mücadele eden cereyanlardan her halde birisi İslâmiyete ve Kur’ana ve Risale-i Nur’a ve mesleğimize tarafdar olacak.» (Kastamonu Lâhikası sh: 150)

AZGINLIĞIN SONU NEREYE VARACAK?

İslâm dünyasına karşı giderek azgınlaşan Avrupanın menfi kısmına karşı, güçlü bir devletin (müsbet Amerika’nın) manevi değerleri koruma yolunda dinsizlik cereyanına karşı mücadele vereceğini ve İslâma ta­raftar çıkacağını, 1946’larda yazdığı bir ikaz­namesinde haber veren Bediüzzaman Hz. aynen şöyle di­yor:

«Ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki: Bu geniş boğuşmaların ne­ticesinde, eski harb-i umumîden([58]) çıkan zarar­dan daha bü­yük bir zarar, medeniyetin isti­nadı, menbaı([59]) olan Avrupa’da, Deccalâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medar, Âlem-i İslâmın tam in­ti­bahiyle([60]) ve Yeni Dünyanın,([61]) Hristiyanın hakikî dinini düstur-u hareket it­tihaz etmesiyle([62]) ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ana ittihad edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cere­yana karşı semavî bir muave­netle dayanıp, in­şaallah galebe eder.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 58)

Yukarıda nazara verilen “dehşetli gelecek iki cereyan” ise daha önce zikredilmiştir. Buraya kadar bu bahisle ilgili alınan parçaların ortak hususiyetlerini hülasa eden bu yukarıdaki bahistir. “Dehşetli gelecek iki cereyan” ifadesine dikkat gerekir. Çünkü Birinci Dünya Harbinden daha zararlı olacağı haberi, İslâm Dünyasının hasseten Türkiye’nin dinî ve manevî hayatına zarar verme bakımından çok mühimdir.
[1] : Te’vil demek, yani bu mâna bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Daha geniş bilgi için bak: Birinci Şua, On Üçüncü ve On Dördüncü Âyetler
[2] “Biz buna inandık. Muhkem âyetler de, müteşâbih âyetler de, hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:7.
[3] kıyamet zamanı
[4] Süfyan denilen İslâm deccalının varlığı hakkında bir çok hadis vardır. Bunlardan birisi için bk: el-Hâkim, el-Müstedrek: 4:520.
[5] sağlam hadislerin
[6] küçük düşürmeye çalışmak
[7] insanın yaşaması için gerekli olan ihtiyaçlardan sıyrılarak
[8] (Ruh cinsinden varlýklardaki gibi) mânevî beden
[9] Buhari, Mezâlim: 31; Büyû’: 102; Müslim, Îmân: 242, 343; İbni Mâce, Fiten: 33.
[10] her şeyi tabiatın eseri sayan inkârcı felsefenin
[11] Allah’ı inkâra
[12] aşırı sevgi
[13] aşırı düşmanlık
[14] Müsned, 1:103.
[15] Buharî, Tarihü’l-Kebîr, 2:1:257; Ahmed ibni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe, no: 1087, 1221, 1222; el-Heysemî, Mec­meu’z-Zevâid, 9:133; İbnü’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223.
[16] Kulluğa aykırıdır
(HAŞİYE) Nev-i beşerin bir rub’unun başına reis olarak ge­çen ve nev-i beşerden nev-i melâikeye bir cihette intikal eden ve arzı bırakıp semâvâtı vatan ittihâz eden hâri­ka bir ferd-i insanın bu hârika vaziyetleri kanun-u tenâ­sülün hârika bir suretini iktizâ ederken, kanun-u tenâsü­lün şüpheli, meçhul, gayr-ı fıtrî, belki ednâ bir tarz ile o kanun içine almak, hiç yakışmadığı gibi, hiç mecburi­yet de yoktur. Hem sarâhat-i Kur’âniye te’vil kaldır­maz. Yüz cihette zedelenen kanun-u tenâsülün tâmiri he­sâbına hiçbir cihette zedelenmeyen ve tenâsülün hâricin­de bulunan kanun-u cinsiyet-i melek, hem kanun-u sarâ­hat-i Kur’âniye gibi kuvvetli kanunlar nasıl tahrip edi­lir.
[17] Farklı yorumlamak
[18] Kur’ân-ı Kerim’de sûre başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı harfler
[19] manası açık ve kesin olan ayetler
[20] kaidenin ve kanunun dışında kalmak
[21] ortadan kaldırılmış
[22] Kur’an’ın açık beyanlarına
[23] İbnü Seyyidi’n-Nâs, Uyûnu’l-Eser, 2:26; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:364; Ali el-Kari, Şerhü’ş-Şifa: 745.
[24] Kur’ân Cemaatı, Kurâna ciddi ve samimi olarak bağlanıp ona hizmeti için mücâhidâne bir surette çalışan ve fenalıklardan korunan müslümanların topluluğu
[25] İsevî şeratinin esasından ayrılan kısımlara
[26] ruhî, dinî reisler
[27] dahaevvel gelen mukaddes kitaplardan
[28] cemiyeti idare eden kanunlar ona dayanmadığından
[29] bütün ayrıntılarını
[30] Tirmizi, Fiten: 62; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Müs­ned, 3:420, 4:226; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530.
[31] Tirmizi, Fiten: 62; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Müsned, 3:420, 4:226; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:529-530.
[32] birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te’sir
[33] ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler
[34] İbn-i Mace 4077. hadîsin ortası.
[35] başkasının kendisine tâbi olmasına
[36] İbn-i Kesîr, Nihâyetü’l-Bidâye ve’n-Nihâye, 1:103-4; Süyûti, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5:355; Süyûti, el-Hâvî Li’l-Fetâvâ, 2:588;
[37] İsa’nın (as) tabanını teşkil eden cemaatin sayısı
[38] ) Hz. İsâ’ya (as) yakınlaşmış, has, mümtaz kişiler
[39] delîl ve isbata ihtiyacı olmayacak şekilde âşikâr olan şeyler
[40] Türkçe Tercüme Buharî 4/585 hadîs no: 677; ve keza ilk baskı Tercüme Buharî 4/879 Zabıt şekli: Hem Hazret-i İsa’ya (A.S.), hem de Deccal’a “Mesih” diye kayıdlıdır
[41] Musa (a.s.) şeriatı
[42] dinen yapılması gerekenler
[43] nefsin hoşuna giden şeyler
[44] azdırması
[45] İsa (a.s.) ın şeriatı
[46] aldatmacaları
[47] bağlarını
[48] kokuşmuş hevesler
[49] zorlayarak sefahet
[50] tam baskı
[51] baskı
[52] Müslim, İman: 234; Tirmizî, Fiten: 35; Müsned, 2:107, 201, 259; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:494.
[53] Mehdi ve Süfyan hakkındaki hadis kaynakları için bkz. Beşinci Şua.
[54] tabi olunan (imam)
[55] doğru haber veren Peygamberimiz (asm)
[56] sönecek, ortadan kalkacak
[57] ıslâh edilip safileşecek
[58] Birinci dünya savaşından
[59] Avrupanın bozuk medeniyetinin dayanağı ve kaynağı
[60] İslam dünyasının tam uyanışıyla
[61] Amerika’nın
[62] toplumda uygulamasıyle

http://www.ittihad.com.tr/isa%20(as)%20nuzulu.htm
————————————————————

Hz. İsa’nın Allah Katına alınışı

ediüzzaman, Mektubat isimli eserinin girişinde 3 hayat tabakasından bahseder: Bunlardan birincisi tüm insanların şu an yaşadığı hayat tabakasıdır. İkincisi ise Hz. Hızır’ın yaşadığı hayattır. Bediüzzaman bu hayatı “… bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir…” şeklinde açıklar. Üçüncüsü ise Hz. İsa’nın bulunduğu hayat tabakasıdır.

Üstad Bediüzzaman bu hayatla ilgili şu önemli açıklamaları yapmıştır:

(1) Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa (as)’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından (gerekli olanlar) tecerrüd (ayrılma, temizlenme) ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder (güzellik kazanır). Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. (Mektubat, s. 6)

Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa’nın insanların hayatlarını devam ettirmek için gerek duydukları herşeyden uzaklaştığını, meleklerinkine benzer bir hayata kavuşup nurani bir güzellik kazandığını ifade etmektedir. Hz. İsa’nın bir yıldız gibi parlayan ve eşsiz güzellikte olan dünyadaki bedeniyle gökyüzünde bulunduğunu açıklamaktadır.

Bediüzzaman Said Nursi’nin dikkat çektiği bir diğer önemli konu ise Hz. İsa’nın ikinci kez dünyaya gelişi hakkında şüphe içinde olan çevrelerdir. Bediüzzaman açıklamalarında tüm kainatı yoktan var eden, herşeye kadir olan Rabbimiz’in Hz. İsa’yı ikinci kez dünyaya getirmeye muktedir olduğunu hatırlatmaktadır.

(2) Evet her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretine vaz’eden (Hazret-i Cibril’in “Dıhye” suretine girmesi gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan (ruhlar aleminden) gönderip beşer suretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını (ruhlarını) cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelal, Hazret-i İsa aleyhisselâm’ı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi (güzel netice) için, değil sema-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsa, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil… belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için (gerektiği için) va’detmiş ve va’dettiği için elbette gönderecek. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

Bediüzzaman bu sözünde melekleri insan suretinde yeryüzüne gönderen, kainattaki bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm boyutların tek sahibi olan, alemlerin Rabbi olan Allah’ın Hz. İsa’yı da istediği surette yeniden dünyaya geri getirebileceğini söyler. Hz. İsa’nın böyle önemli bir dönemde ve böyle şerefli bir görev için yeniden dünyaya geleceğini vaat eden Rabbimiz, mutlaka vaadini yerine getirecektir.

Hz. İsa geldiğinde imanın nuru ile tanınır

(1) Hz. İsa’nın dünyaya ikinci kez geldiğinde nasıl tanınacağı konusu her zaman merak konusu olmuştur. Bediüzzaman eserlerinde bu konuyu da açıklamakta, Hz. İsa’nın imanın nuru ile tanınacağını söylemektedir. Üstad’ın üzerinde durduğu bir diğer konu ise, Hz. İsa’yı herkesin tanıyamayacağı, sadece ona yakın olan kişilerin ve imanda derinleşmiş olanların onu tanıyabilecekleridir.

Hazret-i İsa aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsa olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb (yakınları) ve havassı (dindarlar ve manevi derecesinde yüksekler), nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet (aşikarlık) derecesinde herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 15. Mektup, s. 56-57)

(2) Bediüzzaman bir diğer açıklamasında Hz. İsa’yı tanıyanların sayıca çok az olacaklarından, dünya üzerindeki dinsiz güçlerin çok daha güçlü olacağından bahsetmektedir:

Rivayette var ki: -İsa aleyhisselâm Deccal’ı öldürdüğü münasebetiyle- “Deccal’ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu” gösterir. Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa aleyhisselâm’ı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi’ olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin kemmiyeti (miktarı), Deccal’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, s. 588-589)

Bediüzzaman bu sözleriyle Hz. İsa’ya tabi olacak olan cemaatin ilk başlarda sayıca az olacağına dikkat çekmektedir.

“…Deccal’ın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına…”: Bediüzzaman bu ifadeyle Hz. İsa’nın karşısında yer alacak olan dinsiz güçlerin hem eğitim kadroları, hem askeri güç, hem de maddi açıdan çok güçlü olacaklarını belirtmektedir. Bu eğitim merkezlerinde insanları din ahlakından uzaklaştıran, dinsizliğe teşvik eden bir öğrenim verilirken, askeri kadrolar da aynı dinsiz fikir sistemlerinin yaygınlaşması için çaba sarf etmektedirler.

“…cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin…”: Bu ifadeyle Hz. İsa’ya tabi olan topluluğu tarif etmektedir. “Cemaat” ifadesiyle bu kişilerin birarada olduklarına, birlikte hareket ettiklerine işaret edilmektedir. Bu “cemaat” dinsiz güçlerin hakim olduğu yerlerde din ahlakını hakim etmek için büyük bir çaba sarf edecek, ihlasla Allah yolunda çalışacaktır. Eğitim sisteminde ve askeri kadroların yardımıyla oluşturulan dinsiz anlayışı etkisiz kılmak için büyük bir fikri mücadele yürütecektir. “Ruhani” ifadesi ise bu cemaattekilerin samimi iman etmiş, olayların görünen yönlerinin yanısıra batıni yönlerini de yaşayan bir topluluk olduğuna dikkat çekmektedir. “Mücahidin” kelimesi ise bu cemaatin Allah yolunda çaba sarf eden, Allah’ın dinini yaymak için dünya çapında büyük bir tebliğ faaliyeti yürüten bir topluluk olduğuna işarettir.

Hz. İsa İslam diniyle hükmedecek, Kuran’a tabi olacak

Bediüzzaman Said Nursi, dinsiz ideolojilerin hakim olduğu böyle bir dönemde Hz. İsa’nın yeniden dünyaya döneceğini müjdelemektedir. Üstad’ın aşağıdaki sözlerinde haber verdiği gibi, Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelişinde Kuran’la hükmedecek, Kuran’a tabi olacaktır. Hıristiyanlık ile Müslümanlık birleşerek dinsizlik akımına karşı Kuran ahlakını yaşayarak üstün geleceklerdir. Risale-i Nur’da bu konuyla ilgili aktarılanlar şöyledir:

(1) Ahir zamanda Hazret-i İsa (as) gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (ASM) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Ahir zamanda felsefe-i tabiiyenin (tabiat felsefesi) verdiği cereyan-ı küfrîye (inkarcı hareket) ve inkâr-ı uluhiyete (Allah’ı inkar) karşı İsevîlik dini tasaffi ederek (arınarak) ve hurafattan tecerrüd edip (hurafelerden temizlenip) İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa (as), İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek. (Mektubat, s. 6)

“…felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete (Allah’ı inkar) karşı…”: Bediüzzaman Hz. İsa’nın Darwinizm’in meydana getirdiği inkarcı harekete ve Allah’ın varlığını inkar edenlere karşı büyük bir mücadele yürüteceğini belirtmektedir.

“… İsevîlik dini tasaffi ederek (arınarak) ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği…” Bediüzzaman bu hikmetli açıklamasında Hz. İsa’nın ahir zamanda tekrar dünyaya geldiğinde İslam dininin gereklerine göre hareket edeceği yönündeki hadisi tefsir etmektedir. Hz. İsa’nın mücadelesi çeşitli hurafeler ve geleneklerle özünden uzaklaşan Hıristiyanlığın özüne dönmesi ile başlayacaktır. Hz. İsa Hıristiyanlığı tüm batıl hurafelerden temizleyecek ve daha sonra da İslamiyete dönecektir.

Böylece Hıristiyanlar ve Müslümanlar birlik olup, dünya üzerinde çok büyük bir güç oluşturacaklardır. Hz. İsa bu dinsiz sistemin bütününü ifade eden Deccal’i öldürecek, inkarcı sistemleri tamamen yeryüzünden kaldıracaktır.

(2) İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazreti İsa (as)’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, yani rahmet-i ilahiyetinin semasından nuzul edecek; hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi (saflaşacak) edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslamiye ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… (Mektubat, s. 53)

Bediüzzaman yukarıdaki sözünde dinsizliği temsil eden Deccal’in görünürde çok kuvvetli olduğuna dikkat çekmektedir. İşte bu dönemde Hz. İsa Allah’ın rahmeti sayesinde tekrar yeryüzüne gelecek ve böylece gerçek Hıristiyanlık ortaya çıkacaktır. Daha önce de vurguladığımız gibi, Hz. İsa’nın ilk yapacağı şey, vahyedilmesinden sonra çeşitli tahrifata uğrayan Hıristiyanlık dinini aslına döndürmek, tüm batıl uygulamaları, sapkın inanışları, aslı olmayan uygulamaları, gereksiz gelenek ve kuralları ortadan kaldırmak olacaktır. İki bin yıldan bu yana özünden uzaklaşma süreci yaşamış olan Hıristiyanlığı özüne döndürebilecek olan tek kişi Hz. İsa’dır. Böyle bir değişim de bugüne kadar gerçekleşmemiştir.

“…hakaik-i İslamiye ile birleşecek; manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir…”: Hıristiyanlığın saf haline dönerek vahyedildiği özüne geri dönüşünden sonra, Allah’ın son hak dini ve Allah Katında tek geçerli din olan İslam’ın gerçekleriyle birleşecek ve İslam’a dönüşüme başlayacaktır.

(3) Ve Kuran’a iktida (uymak, tabi olmak) ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu (tabi olunan) makamında kalacak. Din-i Hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken; âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa (as), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık (Hz. Muhammed (sav)), bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey’ va’detmiş, elbette yapacaktır. (Mektubat, s. 54)

“…Kuran’a iktida (uymak, tabi olmak) ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak..”: Hıristiyanlığın Hz. İsa ile başlayacak olan bu dönüşümü, son kitap olan ve herkesin uymakla mükellef olduğu Kuran’a tabi olmakla neticelenecek. Hz. İsa’nın şahsı ve ona tabi olan Hıristiyanlık İslam’a tabi olacak.

“…Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevîlik ve İslâmiyet ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak…”: Hz. İsa öncülüğündeki Hıristiyanlık Kuran’a tabi olduğunda çok büyük bir güç oluşacak. Çünkü günümüzde dünyanın en büyük iki dini olan Hıristiyanlık ve Müslümanlık hem siyasi, hem ekonomik hem de manevi yönden çok büyük iki kuvvettirler. Bu nedenle de dinsiz ideolojiler karşısında birleştiklerinde çok büyük bir güç kazanarak dinsizlik akımlarını fikren yok edip, dağıtacaklardır. İnsanları hayatlarının gerçek amacından uzaklaştıran, bencil, sevgisiz, çatışmacı bir hayata iten materyalist felsefe ve dinsizliğin dünya üzerindeki etkileri iki dinin birleşmesiyle ortadan kalkacaktır.

“…cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa (as), o din-i hak cereyanının başına geçeceğini…”: İki dinin ittifakı ve Hıristiyanların Kuran’a tabi olması ile dünyada nüfus çoğunluğuna sahip olacak iki din, tek bir ses ve tek bir vücut gibi hareket edecek,. bu hak dinin başına ise Hz. İsa geçecektir. Bediüzzaman bu sözünde Hz. İsa’nın yeryüzüne gelip, bu hareketin başına geçeceğini Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verdiğini hatırlatmış ve bu nedenle de bu haberin mutlak gerçekleşecek olan hak bir bilgi olduğunu söylemiştir.

Hz. İsa’nın dinsiz akımlarla olan mücadelesi

Bediüzzaman Said Nursi ahir zamanla ilgili olan açıklamalarında, iki felsefi akımın yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağını ve bu akımların dinsizliği hakim kılmak için çaba sarf edeceklerini vurgular. Bu akımlardan birincisi İslam ahlakını içten tahrip etmeye çalışacaktır. İkincisi ise Allah’ı açıkça inkar eden, maddenin ezelden beri var olduğunu, sonsuza kadar da var olacağını öne süren ve canlılığın cansızlıktan tesadüfen ortaya çıktığını savunan maddeci ve tabiatçı anlayış, yani materyalizm ve natüralizmdir. (Natüralizm, Darwin’in evrim teorisinin felsefi boyutu olarak da bilinir.)

Bu tanımlama elbette Allah’ın varlığını inkar eden bütün fikir akımlarına da temel teşkil etmiştir. Materyalistler tarihin en eski çağlarından beri bütün hak dinlere karşı cephe almışlar, bu yolda karşılarına çıkanlarla mücadele etmiş, halklara zulmetmiş, savaşlar çıkarmış, her türlü yozlaşmanın en ön safhalarında yer almışlardır. Hz. İsa da yeryüzüne tekrar döndüğünde bu materyalist ve Darwinist anlayışla mücadele edecek ve Allah’ın izniyle onlara karşı galip gelecektir.

(1) Bediüzzaman, külliyatında bu materyalist akıma şöyle dikkat çekmektedir:

Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe ahir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir… Allah’ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rububiyet (İlahlık) verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma (ölülerle haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş) ve manyetizmanın (bazı hareketlerle başkasını etkileme-hipnotizma) hâdisatı nev’inden müdhiş hârikalara mazhar olan Deccal ise; daha ileri gidip, cebbarane surî (dış görünüşe ait) hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip uluhiyetini ilân eder. (Mektubat, 15. Mektup, 56)

Bediüzzaman bu sözünde tabiiyyun ve maddiyyun felsefelerinin toplum üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde durmaktadır. Üstad’ın “tabiatçılık yani tabiata tapma ve maddecilik yani sadece maddenin varlığını kabul etme hastalığı” olarak tanımlayabileceğimiz bu ifadesi, dinsizliğin temelini oluşturan materyalizm ve Darwinizm’e dikkat çekmektedir. Ahir zamanda bu iki felsefe maddeci felsefe vasıtasıyla tüm dünyada yayılacak, Allah’ın varlığını açıkça inkar eder bir hal alacaktır. Bu akımların mensupları Allah’ın sonsuz güç ve kudretini inkar edip, kendilerinin müstakil güçlere sahip oldukları vehmine kapılırlar.

(2) Bediüzzaman Deccal ve oluşturduğu dinsiz kuvvet ile ilgili şu tariflerde bulunmaktadır:

Hem âlem-i insaniyette inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber (karma karışık) eden Deccal komitesini, Hazret-i İsa (as)’ın din-i hakikîsini İslâmiyet’in hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsa (as)’ın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı uluhiyetten kurtaracak. (Mektubat s. 441)

“… inkâr-ı uluhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber…”: Bediüzzaman, Deccal ve onun temsil ettiği dinsiz akımları “Allah’ın varlığını inkar amacıyla medeniyeti ve insanların mukaddesatlarını karıştıran” bir birlik olarak tanımlamaktadır.

“… Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın din-i hakikîsini İslâmiyet’in hakikatıyla birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaatı namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cem’iyet…”: Tüm bozulmalardan arındırılan gerçek Hıristiyanlığın İslam dini ile birleşmesi için samimiyetle, fedakarane çaba sarf eden Hz. İsa ve samimi İsevileri Bediüzzaman “Müslüman İseviler” olarak tanımlamaktadır. Hz. İsa önderliğindeki bu Müslüman İseviler cemaati, Üstad’ın Deccal şahs-ı manevisinde tanımladığı dinsiz fikir sistemlerini ortadan kaldıracaktır.

(3) “O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (A.S.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.” rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve ulvî, hâlis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-ı Kur’aniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa (as)’ın nüzulü ile o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir. (Şualar, s. 581)

Bediüzzaman bu hikmetli sözünde Deccal’i ancak Hz. İsa’nın yok edebileceğine işaret eden hadislere dikkat çekmiştir. Deccal’in yerleşik düzenini, saldırgan rejimini ortadan kaldıracak olan, dinsizliği insanlar arasında yaymak ve mukaddesatı bozmak olarak tarif edilen mesleğini bozacak olan Hz. İsa, ona tabi olan samimi İseviler ve hurafelerden sıyrılıp Kuran’a teslim olan Hıristiyanlardır. Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişi ile Deccal’in dinsiz mesleği ölecektir.

“o dinsiz meslek mahvolur ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir”: Bediüzzaman burada çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Önemli olan dinsizliği insanlar arasında yaymak için çaba sarf eden insanları teker teker fikren etkisiz hale getirmek değil, dinsiz akımların yaşamasına imkan veren, olara sözde dayanak sağlayan tüm fikri sistemlerin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksa kişilerin teker teker fikren etkisiz hale getirilmesi çok kolaydır.

(4) Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî (inkarcıların inkarlarını artıran olay) hârikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccal’ı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mu’cizatlı ve umumun makbulü bir zât olabilir ki: O zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa (as)’dır. (Şualar, s.587)

Bediüzzaman bu sözünde de çeşitli kandırmacalarla, aldatmacalarla insanların inkarlarını daha da artırmak için çaba sarf eden dinsiz akımları ortadan kaldırabilecek, kendisine meslek edindiği bu çabasından Deccal’i döndürebilecek tek kişinin Hz. İsa olduğunu belirtmektedir.

(5) Büyük Deccal, şeytanın iğvası (aldatma) ve hükmü ile şeriat-ı İseviye’nin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini (sosyal hayat) idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. (Şualar, s. 593)

Bediüzzaman dünya üzerindeki dinsiz fikir sistemlerinin tümünü birden tanımlamak için kullandığı Deccal’in, İseviliğin tüm dini hükümlerini ortadan kaldırmayı, sosyal hayatı düzenleyen tüm manevi bağlarını bozarak bu kişileri bozgunculuğa, isyankarlığa ve anarşizme teşvik eden bir akım olduğunu belirtmektedir.

(6) Bediüzzaman, Hz. İsa ve onunla birlikte olan İseviler’in dinsiz akımları yokedişini ise şu şekilde tanımlamaktadır:

Şahs-ı İsa (as)’ın kılıncı ve maktul olan şahs-ı Deccal’in, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizlik azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler, din-i İsevi’nin hakikatini hakikat-i İslamiye ile mezcederek (karıştırarak) o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek… (Şualar, s. 493)

“dehşetli maddiyunluk ve dinsizlik azametli heykeli: Bediüzzaman bu sözleriyle dünyanın dört bir yanını etkisi altına almış olan maddeci akımları çok büyük bir heykele benzetmektedir. Bu heykel söz konusu akımların yerleşik ve kuvvetli olduklarına bir işaret olabilir. Büyük bir heykeli yıkmak, yerinden sökmek oldukça zordur. Ancak bu heykelin yıkılmasıyla maddiyunluk ve dinsizlik hem maddi hem de manevi olarak ortadan kalkacaktır.

“din-i İsevinin hakikatini hakikat-i İslamiye ile mezcederek”: Hz. İsa ikinci kez dünyaya geldiğinde Allah’ın son kitabı olan Kuran’a tabi olacak, bozulmuş olan Hıristiyanlığı gerçek haline döndürüp gerçek İslam’la birleştirecektir.

“o kuvvetle onu dağıtacak, manen öldürecek”: Allah’ın iki hak dini birleştiğinde geniş anlamda çok büyük bir güç kazanacaktır. Dünyanın dört bir yanında hakim ideoloji olan materyalizmi fikren mağlup edecekler ve insanlar üzerindeki bütün etkisini yok edecekler.

Bediüzzaman Said Nursi, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez dönüşünü anlattığı tüm açıklamalarında onun o dönemdeki tüm inkarcı sistemleri ortadan kaldıracağına ve bunu yaparken de Müslümanlarla birlikte hareket edeceğine işaret etmektedir. Hz. İsa, İslam dünyasındaki samimi Müslümanlarla birlik olup, inkarcı sistemin zulmünü ortadan kaldıracaktır.

http://www.bediuzzamansaidnursi.net/ic5.html

RİSALE-İ NUR’DA MEHDİ

Beklenen Mehdi, Hayrettin Gümüşel

Bu bölümde; Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatında yer alan, Mehdiyet ve Ahir Zaman konuları üzerinde, Hayrullah Esendal tarafından yapılan araştırmaları göreceğiz:

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı’nın pek çok yerinde, Peygamber Efendimiz’in müjdelediği Hz. Mehdi’nin yakında geleceğini haber vermiş ve Mehdiyet hakkında hadislerde geçen konulara açıklık getirmiştir. Mehdi’nin ve talebelerinin geleceğiyle ilgili Üstad’ın ifadelerinden biri şöyledir:

“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)

1. Hz. Mehdi Hicri 1400’de Gelecektir.

Bediüzzaman, farklı tarihlerde yaptığı açıklamaların hepsinde, Mehdi ve talebelerinin geliş zamanı olarak hicri 14. yüzyılın başlarına işaret etmiştir. Bir sözünde, Mehdi’nin asr-ı saadet döneminden 1400 sene sonra çıkacağını şöyle belirtmektedir:

“İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler.” (Sözler, 318)

Üstad’ın ifadesinde belirttiği, “sahabe döneminden 1400 sene sonrası” hicri 14. asrın başlarına, yani miladi olarak 1979-1980 senelerine denk gelmektedir.

“Fatiha’da doğru yolda olanlar ashabının taife-i kübrasını tarif eden fıkrası, şeddesiz bin beş yüz altı veya yedi ederek tam tamına fıkrasının makamına tevafuku ve manasına tetabuku ve şedde sayılsa fıkrasına üç manidar farkla tam muvafakatı ve manen mutabakatı bu hadisin imasını te’yid edip remz derecesine çıkartıyor.” (Kastamonu Lahikası, 23)

Suyuti ümmetin icabet ömrünün hicri 1500 senesini geçmeyeceğini bildiriyor. Bediüzzaman Hazretleri de, ümmetin galibane mücadelesinin 1500-1506 yıllarında biteceğini; bundan sonra zayıflamaların başlayıp kıyametin bekleneceğini belirtiyor. Ümmetin galibane ömrü 1500-1506 yıllarında bitecekse, o zaman 1400-1500 yılları arasında Mehdi ve İsa (AS)’nın gelmesi, ayrıca Mehdi’nin de 1400 yılı başlarında göreve başlaması gerekmektedir.

Bediüzzaman hicri 1327’de Şam’da Emevi Camii’nde on bin kişiye verdiği hutbesinde, hicri 1371’den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmakta, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele zamanlarına dikkat çekmektedir.

Bediüzzaman, Mehdi’nin göreve başlaması ve inkarcı zihniyeti fikren mağlup etmesi ile ilgili olarak şu tarihleri bildirmektedir:

“Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.” (Hutbe-i Şamiye, 25)

Şam’da yaptığı bu konuşmada, hicri 1371 senesinden sonra yaşanacak gelişmelere dikkat çekerek, Bediüzzaman Mehdi’nin göreve başlamasının bu tarihten 30-40 yıl sonra olacağını bildirmiştir. Bu tarih ise hicri 1401-1411, miladi olarak da 1980-1990 yılları arasıdır.

Yine aynı konuşmanın devamında Üstad, Mehdi’nin inkarcı fikir sistemini fen, ilim ve medeniyetin imkanları sayesinde fikren susturacağını haber vermiştir. Bu fikri üstünlüğün tarihi olarak da 1371 tarihinden yarım asır sonrasını bildirmiştir. Bu da hicri 1421, yani miladi 2001 senesi demektir.

“Evet şimdi (1371) olmasa da otuz-kırk (30-40) sene sonra…

Fen: Müspet ilimler, biyoloji, fizik, kimya vs.

Hakiki marifet: Hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi.

Medeniyetin mehasini: Medeniyetin iyiliklerini

O üç kuvvetle donatıp gerekli ihtiyacını karşılayıp o dokuz engelleri yenip dağıtmak için,

Taharri-i hakikat meyelanı: Hakikati araştırma meyli

Muhabbet-i insaniyeyi: İnsan sevgisini.

O dokuz düşman sınıfının cephesine göndermiş, inşallah yarım asır sonra (50 sene) onları darmadağın eder.”

1371 + 50 = 1421 (Miladi 2001)

Bediüzzaman hicri 1400 yılı başlarında Mehdi’nin inkarcı felsefe ile mücadeleye başlaması zamanına, 1401-1411 = 1981-1991 yılları arası fen, hüner, sanat ve medeniyetin iyiliklerini birleştirip bunlarla mücadelesine ve fikren darmadağın edeceği tarih olarak da 1421 = 2001’e dikkat çekiyor.

“Yetmiş birde fecr-i sadık başladı veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.” (Hutbe-i Şamiye, 23)

Fecir: Tan yerinin ağarması, güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti

Fecr-i Kazib: Sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık.

Fecr-i Sadık: Fecr-i Kazib’den sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma

1371 + 30 = 1401 = 1981

1371 + 40 = 1411 = 1991

Bediüzzaman İslam’ın dünyaya tekrar hakim olmasını güneşin doğuşuna benzetiyor. Güneşin battıktan sonra ertesi gün yeniden doğması gibi, İslam’ın da dünya üzerinde tekrar doğup parlayacağına bu benzetmeyle işaret ediyor. Fecr-i Kazib ve Fecr-i Sadık ifadeleriyle bu doğuşun başlangıç yıllarına dikkat çekilmiştir.

Buna göre Hakkın karşısındaki batılı temsil eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya başlaması 1981-1991 yılları, fikren tam anlamıyla susturulup dağıtılmasının ise 2001 yılında olacağına işaret etmiştir.

Risale-i Nur Külliyat’ında, Mehdi’nin mücadele ve hakimiyet devreleri ile ilgili verilen ebcedler:

“Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” 9/32 ayetindeki “…Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” cümlesi hakkında Bediüzzaman şöyle demektedir:
“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar / 605)

Bu ayetin ebced değeri ise “1424-Miladi: 2004” tür. Mehdi önderliğinde İslam’ın hakimiyeti devrelerine işaret etmektedir.

“…inkar edenlerin velileri ise tağut’tur…” 2/257 ayetindeki “tağut” (batıl fikir sistemi) kelimesinin kendi içinde çöküş tarihini de Bediüzzaman (ebced değerini) 1417 (miladi 1997) olarak vermektedir.

2. Hz. Mehdi Bediüzzaman’dan Sonra Gelecektir.

“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse… (Kastamonu Lahikası, 57)

Bediüzzaman Said Nursi, “hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” diyerek Mehdi’nin henüz gelmediğini, Müslümanlar tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı devirden bir asır sonra geleceğini bildirmektedir. Bediüzzaman hicri 13. asırda yaşamıştır. Kendisinden sonra gelecek asır olan hicri 14. asır Mehdi’nin çıkış zamanıdır.

“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138- Kastamonu Lahikası, 72)

“Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki:

“Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz)”.(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

Üstad, Mehdi’nin kendisi olmadığını, kendisinden sonra geleceğini, “Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” şeklinde belirterek açıklamıştır. Mehdi ve talebelerine ancak bir zemin hazırlayabildiklerini belirtmiştir.

“bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak”: Mehdi’nin tüm bidatları ortadan kaldıracağını söylemiştir ki bu konu Üstad döneminde uygulamaya geçmemiştir. Bidatların var olabileceği Müslümanlar tarafından zikredilmeye daha yeni yeni başlamıştır. Ayrıca bidatların kalkmasının dünyadaki tüm Müslümanlar tarafından uygulanması gerekmektedir.

3. Hz. Mehdi Geldiğinde Maddeci ve Tabiatçı Felsefenin Azgınlığı

“Tabiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı nemrudane, gittikçe ahir zamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkar edecek bir dereceye gelir.” (Emirdağ Lahikası, 259)

Materyalizmin hem Türkiye’de hem de dünyada kuvvet bulması Üstad zamanında devam ettiği gibi, vefatından sonra da 20. yy’ın sonlarına kadar devam etmiştir. Televizyon ve radyo kanallarının gelişmesiyle, yazılı basının da desteğiyle etkileri giderek artmıştır. Yani Üstad’ın “tabiiyyun, maddiyun felsefesini” tamamen sonlandıracak bir çalışması olmamıştır. Bilakis Üstad’ın vefatından sonra da materyalizm propagandası artarak 21. yy’a kadar gelmiştir. Materyalizm ve evrim savunuculuğu ancak son yıllarda hızlı bir şekilde çökmeye başlamıştır. Bu mağlubiyet önde gelen materyalistler tarafından da itiraf edilmiştir.

4. Hz. Mehdi Hilafet Merkezinin Bulunduğu Yerden Çıkacaktır.

Ahir zaman hakkındaki rivayetlerin merkez noktasını Mehdiyet teşkil eder. Ahir zamandaki önemli olayların çoğu Mehdiyet etrafında gelişir. Ancak bu olayların yerleri hakkında farklı farklı rivayetler mevcuttur. Bediüzzaman bu konuya şu şekilde açıklık getirmiştir:

“Şimdi, Hz. Mehdi gibi eşhasın hakkındaki rivayatın ihtilafatı ve sırrı şudur ki: Ehadisi tefsir edenler, metn-i ehadisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Mesela: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Hz. Mehdiyye veya Süfyaniyye’yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kufe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.” (Sözler, 359)

Bir başka yerde de Üstad konuyu şöyle izah etmiştir:

“Merkez-i Hilafet eski zamanda Irak’da, Şam’da ve Medine’de bulunduğundan raviler kendi içtihatlarıyla daimi öyle kalacak gibi mana verip, “Merkez-i Hilafet-i İslamiye” yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini kendi içtihatlarıyla tavsil etmişler.” (Şualar, 492)

Yani, Bediüzzaman’ın üstteki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır.

Mehdiyet olayının gerçekleşeceği yer olarak, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmiştir. Ravilerin bu içtihatları da zamanla rivayetlere katılarak günümüze ulaşmıştır.

Ancak, ahir zaman olaylarının vuku bulduğu yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların Hilafet Merkezi’nde gerçekleştiğidir.

Bediüzzaman da bu sonuca varmıştır. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi “İstanbul”dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Peygamberimizin iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul’dadır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul’dur.

5. Hz. Mehdi’nin Üç Asli Görevi Vardır.

“Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, “Hz. Mehdi Al-i Resul’ün temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i ilahiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak.” (Emirdağ Lahikası, 259)

“Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde.” (Şualar, sf. 456)

Emirdağ Lahikası 259. sayfada fedakâr seyyidlerin yardımından bahsediyor. Üstad seyyidler topluluğu ile beraber faaliyette bulunmamıştır. Bu faaliyet Üstad’dan sonra Mehdi tarafından yapılacaktır.

Üstad, Mehdi’nin siyaset alanında faaliyet yapacağını, devlet yönetiminde en üst kademede bulunacağını belirtmiştir. Nitekim hem siyaset, hem diyanet hem de cihad yani tebliğ yönünden faaliyette bulunması çok geniş imkanlar gerektirmektedir. Dolayısıyla da buradan Mehdi’nin imkanlarının çok geniş olacağını, bu görevlerin tam yapılmasının ancak devlet yetkilerinin kullanılması ile olacağını anlamaktayız. Üstad bu imkan ve yetkiye sahip olmamıştır.

Birinci görevi: İnsanların imanını kurtaracak

“Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek…” (Emirdağ Lahikası, 259)

Mehdi’nin görevi olan “materyalizmi dünyada tam anlamıyla etkisiz hale getirmek” Üstad tarafından yapılmamış ve buna bağlı olarak insanların imanını kurtarma görevi dünya çapında Mehdi’ye verilmiştir. Bu çalışmaların köklü ve çok etkileyici yapılacağını da; Mehdi’nin iman sahiplerini dalaletten koruyacağını belirterek açıklamıştır.

Bu görevi en önemli ve değerli görevdir.

“Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Üstad, Mehdi’nin 3 görevinden en önemlisi ve en dikkat çekicisini imanı yayma olarak belirtmiştir. Bu imanı yayma çalışmasının yönteminin nasıl olacağını da Üstad “iman-ı tahkikiyi neşr” olarak vurgulamıştır. Buradaki “neşr” kelimesiyle iman hakikatlerinin neşriyat yoluyla yani kitap, dergi, CD ve diğer kitle iletişim araçları yoluyla yapılacağı anlaşılmaktadır. Doğal olarak bu şekilde imanı yayma çalışması da dünyadaki tüm insanlar tarafından bilinecektir. Üstadın çalışması ise kendi döneminde ancak fedakar nur talebelerinin el yazmalarıyla birkaç nüsha çoğaltma şeklinde olmuş, kastedilen neşr, maksadı hasıl olacak şekilde oluşmamıştır.

İkinci görevi: Dini özüne döndürecek

“İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (ASM) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı ilâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.” (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

“Hilafet-i Muhammediye ünvanı ile” Mehdi’yi tarif eden Bediüzzaman, Mehdi’nin İslam Dünyası’nın Halifesi olacağını söylemektedir. Ayrıca bu makamı da “ünvan” olarak tarif ederek, tüm Müslümanların Mehdi’yi o makama layık kişi olarak tanıyacağına da işaret etmiştir. Büyük mütefekkir Bediüzzaman, şüphesiz 13. asrın müceddididir, ancak tüm Müslümanların Halifesi ünvanını almamıştır.

“Alem-i İslâmın vahdetini” tabirini kullanarak Üstad, kendi devrinde de dağınık, halifesiz ve bir birliktelik içinde olmayan İslam ülkelerinin birleşerek İslam Birliği’nin oluşacağını söylemektedir. Bu birliktelik Üstad zamanında da, henüz de oluşmuş değildir. Bu birlikteliği, Mehdi’nin bir dayanak noktası yaparak Müslümanları bazı tehlikelerden koruyacağını ifade etmektedir.

“milyonlarla efradı bulunan ordular”ın da, Mehdi’nin bu vazifesini ifa ederken yardımcıları olacağını, yani emrinde ordular olacağını söyleyen Üstad’ın ordulardan oluşan yardımcıları olmamıştır. Sadece büyük fedakarlıklar içinde, canla başla gayret içinde olan mahdut miktarda Nur talebeleri onun yardımcısı olup tebliğ çalışması yapmışlardır.

“O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

“O zat” ifadesi, beklenen Mehdi’nin belirli “bir” kişi olduğunu gösteren açık bir ifadedir.

Görevi “şeriatı icra ve tatbik etmek” olan Mehdi’nin ifa edeceği ikinci vazifesini tarif ederken, Üstad, dinin kurallarını toplum içinde Mehdi’nin hayata geçireceğini söylemektedir. Bediüzzaman ise büyük mücadelelerle kendi devrinde ancak iman hakikatlerini sınırlı bir topluluğa tebliğ etme imkanı bulabilmiştir.

“gayet büyük maddi bir kuvvet lazım” ifadesi büyük maddi imkanlarla yapılacak olan hizmetleri işaret etmektedir. Bu belki de devlet hazinesini kullanma yetkisi olarak adlandırılabilir. Üstad mücadelesini gayet zor maddi şartlar içerisinde geçirmiştir.

Mehdi’nin insanlığı maddi ve manevi tehlikelerden koruyacağı net olarak belirtilmiştir. Ayrıca Mehdi İslam birliğini de oluşturacak ve bunun için de sayısı milyonları bulan ordular gerekecektir. Bu durum Üstad döneminde oluşmamıştır. Mehdi şeriatı uygulayacak, bu da ancak büyük bir maddi güçle olacaktır.

“Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bidatlar zulümatını dağıtacak.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

“bidatlar zulümatını dağıtacak”: Üstad’ın döneminde de var olan bidatlar, dine sonradan sokulan batıl inanç ve uygulamalar, hala süregelmektedir. Üstadın çalışmalarıyla bu, sona ermemiştir. Bunu dini özüne döndürecek olan Mehdi gerçekleştirecektir.

Üçüncü görevi: İslam toplumunu tekrar birleştirecek

“O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Mehdi’nin bir başka görevi ise İslam toplumunu birleştirmek ve Hristiyan alemiyle ittifak yapmaktır. Mehdi’nin çok büyük çapta ve ihtişamlı olarak yapacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir. Buna binaen ahir zamanda bu konuların tüm insanlar tarafından bilinmesi ve genele yayılması ancak televizyon, radyo ve internet gibi teknolojik imkanlarla mümkün olabilir. Nitekim Müslüman birliği ve Müslüman-Hristiyan ittifakı da Üstad döneminde olmamıştır.

“Bu vazife, pek büyük bir saltanat, kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir.” Üstad, İslam Birliği ile Müslüman ve Hristiyan dünyasının hak din adına kol kola vermesi gibi büyük bir olayın ancak 3 şartın oluşmasıyla gerçekleşeceğini ifade etmiştir.

Birincisi “saltanat”: Bu ifade tam bir hakimiyet ifadesidir. Bu şunu gösterir; Mehdi’nin ülke yönetiminde bulunan, güç ve iktidar sahibi olan ve adeta bir sultan gibi dediği her şey uygulanan yetki sahibi bir makamda olacağıdır. Saltanat ifadesi ile Üstad’ın kastettiği budur. Bu durumun Üstad’da tecelli etmediği malumdur.

İkincisi “kuvvet”: Buradaki kasıt, istediği şeyi icra edebilme gücü, yani yetki sahibi ve iktidar olmaktır. Bu ortam da Üstad zamanında oluşmamıştır.

Üçüncü “milyonlar fedakarlar”: Çok açık olan bu ifadeyle Üstad, bu görevin, hizmette bulunacak, Mehdi’ye tabi milyonlarca insanın olmasıyla gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir. O dönemde Üstad’ın çevresinde hizmet eden fedakar talebelerin sayısının ise milyon sözüyle ifade edilemeyeceği aşikardır.

“üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şaşaalı bir tarzda” gerçekleşecek olan İslam’ın hakimiyeti, hem dünyada geniş çaplı bir şekilde, hem de oldukça görkemli ve yankılar uyandıran bir tarzda meydana gelecektir. Bu şaşaa toplumların çoğunluğunun üzerinde büyük etki uyandırdığı gibi, bu toplumların çok da önem verdiği bir husus olacak. Bu şaşaa ne Üstadın döneminde, ne de “asr-ı saadet” hariç başka bir dönemde yaşanmış bir durumdur.

Birinci görevdeki yardımcıları

“…Hazret-i Mehdi’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye (ASM) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat, o taifenin uzun tedkikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevi ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” (Emirdağ Lahikası, 259)

“Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek”

“…ondan evvel…”: Yani Mehdi’den önce, onun çalışmalarından önce, Mehdi’nin birinci vazifesi olan iman hakikatlerini yayma ve materyalizmi yıkma çalışmasını yerine getirmesinde kullanacağı ilmi malzemeleri hazırlayacak olan “bir taife” den bahsetmektedir Bediüzzaman.

“bir taife”: Bu grubun, fen ve felsefenin materyalizm ile oluşturduğu negatif etkiyi kırmada faydası olacak şekilde fen ve bilim ile uğraşan ilmi bir grup olması gerekmektedir. Ki Mehdi de onların hazırladıkları çalışmalardan faydalanarak materyalizmi yıkacak.

“o taifenin uzun tasdikati ile yazdıkları eseri…” diyerek Bediüzzaman, uzun doğrulama çalışmaları sonucu bir eser yazdıklarından söz etmektedir. Bunun ilmi bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilim adamlarının, uzun yıllar yaptıkları çalışmalar ile, insanın tesadüfler sonucu meydana geldiğini savunan materyalizme karşı, Yaratıcı’nın varlığını gösterecek şekilde, kendi başına ilmi deliller ortaya koyacağı anlaşılıyor. Mehdi de bu bilgileri özellikle de İslam dünyasında yaygınlaştırarak, bilimin yaratılışı gösterdiğini insanlara anlatarak materyalizmi yıkacak.

“bir cihette”: ‘Bir yönüyle’ derken Üstad, bu ilmi gruptan, materyalizmi yıkmada sadece bir yönüyle faydalanılacağını anlatmaktadır. Yani maddiyun ve tabiyyun felsefesinin, tabiatçılık ile ilgili kısmının kastedilmekte olduğunu anlıyoruz.

Bir de maddiyun kısmı var ki, o da maddecilik, yani maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve tek kesin gerçeğin madde olduğunu savunan materyalizmin ikinci kısmı. Bunu da sadece Mehdi, maddenin gerçekliğinin yoktan var olduğunu ortaya koyarak yapacak. Ortaya koyduğu maddenin yoktan var olduğu konusuna dair hem bilimsel hem akli izahlarla materyalizmi tam anlamıyla yok etmiş olacak.

“fen ve felsefenin tasallutuyle”: Fen ve felsefenin saldırıları yüzünden insanlar üzerinde etkisi olacak olan materyalizmi susturmak için, yine bu iki unsuru susturmak, onun yaratılışı gösterdiğini ortaya koymak gerekmektedir.

Üstat bu iki unsurda çalışmalar yapmakla beraber kastedilen manada tam bir susturmayla ortadan kaldıracak söz konusu bir durum oluşmamıştır.

İkinci görevdeki yardımcıları

“İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye (ASM) ünvanı ile şeair-i İslamiye’yi ihya etmektir. Alem-i İslam’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı ilâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.” (Emirdağ Lahikası, 259)

Üstad halife değildir; bu ünvanı kendisinden sonra gelecek olan Mehdi’nin alacağını açıkça belirtmiştir. Mehdi İslam birliğini kurarak; insanları maddi ve manevi tehlikelerden kurtaracaktır.

“O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

Mehdi; İslam’ın hakim olmasına vesile olacak ve insanlar arasında din ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Bunun için Mehdi büyük bir maddi güç kullanacaktır. Üstad’ın büyük maddi imkanları olamamıştır, ancak bu imkanların Mehdi’de toplanacağını belirtmiştir.

“gayet büyük maddi bir kuvvet lazım”: Üstad Mehdi’nin ikinci vazifesini yerine getirirken çok büyük maddi imkanlara sahip olarak bunu gerçekleştireceğinden bahsetmiştir. Üstadın ve talebelerinin büyük hizmetlerini yaparken çok kısıtlı imkanlar içinde hatta daha doğru bir ifadeyle büyük imkansızlıklar içinde mücadele ettikleri herkesin malumudur. Ayrıca Üstad’ın, bahsettiği şeriatı icra hususunda herhangi bir geniş kapsamlı çalışması olmamıştır. Bunu Mehdi’nin yerine getireceğini söylemiş ve Mehdi’nin bu görevi nasıl yerine getireceğini detaylarıyla tarif etmiştir.

Üçüncü görevdeki yardımcıları

“Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (ASM) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.” (Emirdağ Lahikası, 260)

Mehdi döneminde; devir ve ortamın da değişmesiyle, insanların Kuran’ın hükümlerini uygulamada bir nevi gevşeklik gösterecekleri ve kusurları olacağı belirtilmiştir. Mehdi’ye İslam’ın hakimiyeti safhasında İslam alimleri ve sayıları milyonları bulan fedakar seyitler, Müslümanlar destek verecek ve tüm İslam birliğinin yardımlaşmasıyla, beraber hareket edeceklerdir. Üstad ehl-i imanın bu yardım ve dayanışmanın kendisi zamanında olmayacağını ancak Mehdi’nin bunları yapabileceğini söylemiştir.

“İnkılâbat-ı zamaniye”: Zamanın devrimleri, değişiklikleri günümüzde de devam etmektedir. Bu Bediüzzaman’la da son bulmamıştır. Halbuki Mehdi’nin gelişiyle zaman içinde oluşan bu değişim bir son bulacaktır.

Bu gerçekleşirken de Mehdi’ye “bütün ehl-i imanın mânevi yardımları” olacağını söyleyen Üstad, ayrıca bu yardımla birlikte “bütün ulema ve evliyalar” ile “milyonlar fedakâr seyyidlerin” Mehdi’ye katılacağını belirtmiştir. Üstad’a ulemalar ve sayıları milyonları bulan seyitler topluluğu iltihak etmemiştir.

Üstadın, bu şekilde “O vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.” dediği Mehdi’nin “bir” kişi olduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa bir şahs-ı manevi değildir. Ya da birçok kişiden oluşmuş bir grup değildir; Mehdi bir kişidir.

6. Bediüzzaman Hz. Mehdi’ye Zemin Hazırlamıştır.

“O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.” (Barla Lahikası, 162)

Üstad burada, kendisinin büyük kumandan olarak tarif ettiği, beklenen Mehdi olmadığını ancak onun yardımcısı olduğunu, onun faaliyetlerine zemin hazırladığını hatırlatmıştır.

“O ileride gelecek acib şahsın” ifadesiyle Bediüzzaman açık bir şekilde Mehdi’nin kendinden sonraki bir dönemde geleceğini haber vermiştir.

“Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhurura çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” (Sikke i Tasdik i Gaybi 189- Mektubat 34)

Mehdi dinimizdeki yanlış ve batıl uygulamaları kaldıracak ve yaşadığı dönem İslam’ın baharı olacaktır. Dolayısıyla Üstad yaşadığı dönemi İslam’ın kışı olarak adlandırarak, yakın gelecekte, yani İslam’ın baharında gelecek Mehdi ve yardımcılarına çalışmalarıyla ancak zemin hazırladıklarını söylemiştir.

7. Hz. Mehdi’yi Risale-i Nur ya da Müellifi Sanmak Hatadır.

“…Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller.” (Tılsımlar Mecmuası, 201)

Üstad Risalelerin bazı yakınları tarafından Mehdi olarak görüldüğünü ancak bunun bir hata olduğunu hatırlatmıştır. Üstad’ın ifadeleri bu konuda şüpheye ve tartışmaya mahâl vermeyecek kadar açıktır. Mehdi, net olarak “tek bir kişi” olarak anlatılmış, ayrıca yanındaki yardımcılarına kadar detay verilmiştir. Yani Mehdi bir topluluk veya Risale-i Nur değildir.

Risalelerin müellifi olarak kendisinin de Mehdi olarak değerlendirilmesinin bir karıştırma ve bir hata olduğunu Bediüzzaman açıkça ifade etmektedir.

Burada değinilmesi gereken bir husus da, gelecek Mehdi’nin diğer müceddidlerden daha düşük bir makamda olacağını zannedenler olabileceğidir; bu düşünce imtihanın sırrına muhaliftir. İslam’ın dünya hakimiyetine vesile olacak kişinin faaliyetleri daha değişik olacak ve çok daha büyük bir mücadele olacaktır. Daha küçük mücadele denmesi yanlış olur, çünkü ihlas ve sadakat ile yapılan bir mücadele vardır. Ve bu büyük mücadele için Allah Mehdi’yi görevlendirmiştir. Elbette ki mücadelesinin büyüklüğü oranında makamatı da büyük olacaktır. Ki dereceyi ancak Allah belirler. Hz. İsa, Mehdi’nin arkasında namaz kılacak, bu da göstermektedir ki Hristiyan-Müslüman ittifakı olacak. Hz. İsa ile beraber mücadele edecek kişi tabi ki Üstad’ın belirttiği gibi Büyük Mehdi olacaktır. Nitekim “ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekber” diyerek, Bediüzzaman, Mehdi için “en büyük müceddid” tabirini kullanmış, onun gelmiş geçmiş tüm müceddidlerin en büyüğü olduğunu vurgulamıştır.

Bu durum Nur talebelerinin daha da şevklenmeleri, çalışmalarını ve dualarını artırmaları için bir vesiledir. Çünkü her halis Müslüman İslam’ın hakimiyetini büyük bir iştiyakla ister ve bekler. Nitekim Müslümanların böyle bir beklenti içinde olmaları gerektiğini Üstad bizzat ifade ederek, 1951’den 50 sene sonrası için müjde vererek ümidin ve şevkin kapısını sonuna kadar aralamıştır. Üstad ve Risale-i Nur külliyatı, Üstad’ın detaylı anlattığı “gelecek Büyük Mehdi” nin hem bir işareti hem de en önemli zemin hazırlayıcısıdır.

“Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar. Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir”. (Tılsımlar Mecmuası, 168)

Mehdi’nin çok açıkça görülen ve tüm insanlar tarafından bilinen işaretleri vardır: Halife olması ve İslam’ı dünyaya hakim din kılması. Her ne kadar Mehdi’nin önemli bir vazifesi olan iman hakikatlerini anlatma hususu kendisinde ve eserlerinde tecelli etmiş ise de, Üstad, talebelerinin sadece bu yönde bir değerlendirme yaptığını ve Mehdi’nin diğer iki büyük vazifesi olan hilafet ve dini ihya etmesinin kendisinde görünmediği hususunu dikkate almadıklarını söylemiştir. Üstad, Mehdi’nin Risale-i Nur olmadığını, ancak bu bakış açısının, Risalelerden istifade etme yönünden zararsız olduğunu, ancak bu fikrin, siyasilerin ve daha birçok kişinin saldırılarına ve eleştirilerine maruz kalabileceğini hatırlatarak uyarmıştır.

8. Her Yüz Senede Bir Müceddid Gönderilir.

“Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdular: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu…” (Barla Lahikası, 119)

Her yüzyıl başında bir müceddid (dini canlandıran, yenileyen) gönderileceğini Resulullah (SAV) Efendimiz hadisleriyle müjdelemektedir. Hicri 1400 senesinde (1979-1980) yani 14. asrın başında da hadisin haber verdiği gibi bir müceddidin gönderilmesi gerekmektedir. Bu da hadislerin ve alimlerin izahlarına göre, İslam aleminin 1400 senedir beklediği Mehdi’dir.

9. Mevlana Halid 12. Yüzyılın Müceddididir.

Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)

Risale-i Nurlar’ın Müellifi 13. Yüzyılın Müceddididir.

“Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir.” (Barla Lahikası, 121)

Üstad hicri 1200 yılında Mevlana Halid’in müceddid olduğunu, yüz sene sonra Risale-i Nur’un aynı vazifeyi yaptığını belirtmiş. Dolayısıyla bir yüz yıl sonraki müceddidin, yani 1400’lü yıllarda Mehdi’nin geleceğini anlıyoruz.

10. Hz. Mehdi de Müceddiddir.

“Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (ASM) muhafaza etmiş… Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)

En büyük bir müçtehid: İhtiyaç hasıl olduğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi.

Hem en büyük bir müceddid: Dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah etmek üzere gönderilen büyük alim ve Peygamberimizin (SAV) varisi olan zat.

Hem Hakim: Haklı ve haksızı ayırıp adalet üzere hükmeden, devleti idare eden.

Hem Mehdi: Hidayete vesile olan.

Hem Mürşid: Doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran.

Hem Kutb-u azam: Müslümanların kendisine bağlandığı, zamanın en büyük yol göstericisi

O Zat ehl-i Beyt-i Nebevi’den: Peygamberimizin (SAV) soyundan olacaktır.

Bediüzzaman, ahir zamanın en büyük karışıklığı zamanında Peygamber Efendimizin (SAV) soyundan, karışıklığı dağıtacak tek bir şahsın, nurani bir şahsın İslam alemindeki karanlığı dağıtacağını bildiriyor ve bunun kıştan sonra baharın gelmesi gibi adetullaha uygun olduğunu belirtiyor.

“Hz. Mehdi ile de alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir.”: Mehdi İslam Dünyası’nın üzerindeki zulmü kaldıracaktır. Üstad döneminde bu zulüm devam etmekteydi; komünizm dahi yıkılmamış durumdaydı. Ki Müslümanlara yapılan bu zulüm tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmekteydi. Çok yakın tarihe kadar, işte Bosna’da kıyılan Müslüman canları, Keşmir’de aynı zulüm, Endonezya’da, Çeçenistan’da, Filistin’de kararan hayatlar ve daha birçok yerde Müslümanların en temel haklarının bile elinden alındığı İslam aleminin üzerindeki karanlık… Henüz içinde bulunduğumuz şu dönemlerde Müslümanlar için ümit ışıkları daha yeni yeni yanmaya başlamış durumdadır. Bunu tam olarak aydınlatacak zatın ise Mehdi olacağını Üstad bu şekilde belirtmiştir.

Ayrıca, Üstad Mehdi’nin en büyük müceddid olduğunu söyleyerek onun tüm mezheplerin üstünde olacağını ifade etmiştir. Bediüzzaman ise bilindiği gibi Şafi mezhebindendi.

Üstad Mehdi için “en büyük müceddid ve en büyük müçtehid” sıfatlarını kullanmaktadır.

“müceddit” bilindiği gibi,dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah eden,”müçtehid” de ihtiyaç hasıl olduğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderidir. Bu vasıfta ki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlarda onlara uymuşlardır.

İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehli sünnet onların verdiği hükümlerle amel eder. Bediüzzaman.bu “müçtehid ve müceddit”lerin en büyüklerinin ise Hz.Mehdi olacağını ifade etmiştir. Bu da Mehdinin içtihat etme ve hüküm vermeye en selahiyetli kişi olarak, kendisinin de bir “mezhep sahibi” olacağını göstermektedir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır. Bediüzzaman Said Nursi bilindiği üzere Şafi Mezhebindendir. Bir mezhep sahibi değildir ve bir başka mezhep kurucusuna tabi olmuştur. Mehdi ise kendi mezhebinin sahibi olacaktır.

Bediüzzaman, Mehdi için “Hakim” sıfatını da kullanmaktadır. Hakim, haklı ve haksızı ayırıp adalet üzere hükmeden, devleti idare eden anlamındadır. Mehdi, üstadın da ifade ettiği gibi hakim olacaktır; yani hükmeden ve adaleti sağlayan mekanizmanın başı olacaktır. Said Nursi, hayatının 28 yılını mahkum olarak büyük fedakarlıklarla geçirmiş, ancak hakim konumda olmamıştır.

11. Hz. Mehdi 14. Yüzyılın Müceddididir.

“Şimdi İslamlar içinde Nur-u Kuran’a muhalif haletlerin ekserisi o su-i kasdların ve Sevr Muahedesi gibi gaddarane muahedelerin vahim neticeleridir. Eğer şeddeli (mim) dahi şeddeli “lamlar” gibi bir sayılsa, o vakit bin ikiyüz seksendört eder. O tarihe Avrupa kafirleri devlet-i İslamiye’nin nurunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrik edip Rus’un doksanüç muharebe-i meş’umesiyle alem-i İslam’ın parlak nuruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat bunda Resail-in-Nur şakirdleri yerine Mevlana Halid’in (KS) şakirdleri o bulut zulümatını dağıttıklarından bu ayet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor.

Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve (mim) ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirdleri olabilir.” (Birinci Şua, 85)

Bediüzzaman, yukarıda bahsettiğimiz, İslam aleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden “bir asır sonra” ancak Mehdi ile dağıtılacağını söylemiştir. Üstad açık bir tarih vermiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda Mehdi’nin talebeleriyle birlikte yapacağı çalışmalarla, Müslümanlar büyük sıkıntılardan kurtulup feraha kavuşacaklardır.

Burada “Mehdi’nin Şakirdleri” tabiri, tevile açık olmamakla birlikte, Mehdi’nin daha önce gelip de, kendisinden yüz yıl sonraki talebelerinin başarıya ulaşacağı şeklinde bir zan, Mehdi’yi takdir edememiş olmanın yanında mantıksızdır da. Mehdi gibi en büyük bir müceddidin, bir kutbun, bir mürşidin yapamadığını(!), yüzyıl sonraki talebelerinin yapacağını düşünmek, mantık, akıl ve adetullah dışıdır. Allah başarıyı ve zaferi yani karanlığı dağıtmayı Mehdi’ye nasip edecektir. O zat onun için Mehdidir.

12. Hz. Mehdi Kendinden Önceki Müceddidlerden Farklıdır.

“Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar.” (Emirdağ Lahikası, 260)

Mehdi’nin Büyük Mehdi ünvanı alması Allah’ın izniyle ancak üç vazifeyi yapmasıyla anlaşılır. Bu üç vazifeyi, Mevlana Halid ve Üstad yapmamıştır. Bu üç vazifeden ancak birisini yerine getirmişlerdir. O da “herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması” şeklindedir. Yani iman hakikatlerini yayma görevini de ancak bir yönüyle yapabilmişlerdir. Demek ki Mehdi iman hakikatlerini anlatmayı ve imanı yaymayı da çok kapsamlı bir şekilde yapacaktır. Şimdiye kadar benzeri görülmemiş şekilde ve güçte olacaktır, ki bu, kitleleri imana getirecek, batıl cephesinin o güne kadarki hakimiyetini de sona erdirecektir. Bediüzzaman’ın bu ‘bir yönüyle’ izahı, yani bir alimin veya müceddidin üç vazifeden birini bir yönüyle yapmasının, onun Mehdi olduğunu göstermeyeceğini izah etmektedir. Üç vazifenin de icra edilmesi Üstad’ın da belirttiği gibi kendisinden bir sonra gelecek olan büyük Mehdi vesilesiyledir.

“Ayrıca hem iki Deccal’in sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem “büyük Mehdi”nin halleri sabık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadis-i müteşabih hükmüne geçer.” (Şualar 582)

Hadislerin anlatımında deccallerin icraatlarının birbirlerine benzediğini anlatan Üstad, birisinin diğeri zannedilebildiğini söylüyor. Her deccalin faaliyetleri birbirine yakın. Ancak aynı hadislerde, Büyük Mehdi’nin yaptıklarının, diğer Mehdi’lerden, -ki buradaki ‘Mehdi’lerden’ kelimesi ‘müceddidlerden’ anlamında kullanılmıştır- çok farklı olduğunu belirtiyor Bediüzzaman.

“Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (ASM) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir.” (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)

Bu üç vazifenin aynı anda icra edilmesi Mehdi ve cemaatine mahsustur.

“bu zamanda” ifadesi ile Üstad kendi yaşadığı dönemde Mehdi’nin üç vazifesini birden ifa edebilecek bir şahıs ve bir cemaat görülmediğini ifade etmiştir.

“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi al-i beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden a-li beyt, elbette ahirzamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (ASM) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

Şeriat-ı Muhammediyye: Peygamber Efendimizin şeriatı, halifelik

Şeriat: Kur’an-ı Kerim’in tarif ettiği ve bildirdiği yol

Hakikat-ı Furkaniye: Kur’an-ı Kerim’in esası ve mahiyeti

Sünnet-i Ahmediyyeyi: Peygamberimiz (SAV)

İhya: Yeniden canlandırma

İlan: Herkese duyurma

İcra: Tatbik etme.

Bediüzzaman, her asırda Müslümanların ümitsizlik içine düştükleri sırada, manevi kuvvetlerini desteklemek, şevklerini ve mücahede güçlerini arttırmak için bir nevi Mehdi manasında (müceddid) gönderildiğini ve bu şahısların, ahir zamanda gelmesi beklenen Büyük Mehdi’nin vazifelerinden sadece bir kısmını bir yönüyle yaptıklarını belirtiyor.

Ahir zamanda beklenen Büyük Mehdi’nin de çıktığı zaman Peygamber Efendimizin dönemindeki İslam’ın gerçek yaşantısını halife olarak tatbik edeceğini, Kur’an-ı Kerim’in, imanın esasını tebliğ edip ümmetin imanını güçlendireceğini, bunları bütün dünyaya açıkça göstereceğini ve herkese duyuracağını bildiriyor.

13. Hz. Mehdi Hristiyan Alemiyle İttifak Edecektir.

O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiye’yi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

“İsevi ruhanileriyle ittifak edip”: Büyük Mehdi’nin 3. vazifesi olan Hristiyan önderlerle ittifak etmesi ve bu vesilesiyle İslam’a hizmet etmesi Üstad’ın yaşadığı dönemde oluşmamıştır.

Üstad, dikkat edilirse Hristiyan tabirini kullanmamakta ve “İsevi” demektedir. Çünkü Mehdi’nin ittifak yapacağı ruhaniler, muhtemelen şu andaki Hristiyanlardan farklı olacak. Üçleme yaparak, bu şekilde şirk koşanlardan değil, Hz. İsa’yı sadece Allah’ın kulu ve Peygamberi olarak görecek olan, yani gerçek anlamda Hz. İsa’nın takipçileri olacak bir kısım saf, şirk içinde olmayan Hristiyanlar kastedilmiş olabilir. Böyle bir cemaate ne Üstad zamanında ne de günümüzde henüz rastlanmamıştır. Ayrıca İslam ve Hristiyanlığın ortak cephesi olan “materyalizm ve dinsizliğe” karşı ittifak da o dönemde gerçekleşmemiştir.

14. Hz. İsa Cismen Göğe Alınmıştır.

“Hz. İdris ve İsa’nın tabaka-i hayatları (şu anki yaşamları) beşeriyet levazımatından tecerrüd ile melek hayatı gibi bir hayata girerek nurani bir letafet kesbeder. Adeta bedeni misali letafetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar.” (Mektubat 6)

15. Hz. İsa Yeryüzüne İnecektir.

“Evet, hadis-i serifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor.” (Kastamonu Lahikası, 50)

“Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber” Üstad Hz. İsa’nın dünyevi cismiyle yani vücuduyla dünyaya tekrar döneceğinin tabire, tevile mahal vermeyecek şekilde kesin bir gerçek olduğunu ifade etmiştir.

16. Hz. İsa Yeryüzüne Cismen İnecektir.

“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazreti İsa (AS)’ın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek, yani rahmet-i ilahiyenin semasından nuzul edecek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-ı İslamiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Şey va’detmiş elbette yapacaktır…” (Mektubat, 53-54)

“hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak”: Bediüzzaman Said Nursi’nin izahlarından Hz. İsa’nın nuzulüyle birlikte, Hristiyanlığa sonradan sokulan bazı inanç ve uygulamaların sona ereceği, hurafelerden arınarak, vahyedildiği gibi saf, gerçek haline döneceği anlaşılmaktadır. İki bin yıldan beri var olan Hristiyanlıkta henüz böyle bir değişimin düşüncesi dahi ortaya atılmış değildir; zaten bunu tek gerçekleştirebilecek olan da Hz. İsa’dır.

Böyle bir değişim de bugüne kadar gerçekleşmemiş, Hz. İsa da daha nuzul etmemiş ve beklenmektedir. Mehdi ile de ittifak edeceğine göre, Mehdi de gelip geçmemiştir, beklenmektedir.

“hakaik-ı İslamiye ile birleşecek; manen Hristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir”: Hristiyanlığın saflaşarak vahyedildiği özüne dönüşünden sonra, zaten indiği zaman hak din olan aslına bürününce, onu kapsayan ve son hak din ve Allah katında tek geçerli din olan İslam’ın gerçekleriyle birleşerek, İslam’a dönüşüme başlayacaktır.

“Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak.”: Hristiyanlığın Hz. İsa ile başlayacak olan bu dönüşümü, son kitap olan ve herkesin uymakla mükellef olduğu Kuran’a tabi olmakla neticelenecek. Hz. İsa’nın şahsı ve ona tabi olan Hristiyanlık İslam’a tabi olacak. Bu büyük değişim herkesin yaşayacağı ve şahit olacağı bir konu olarak dünyanın belki de uzun süre bir numaralı gündemi olacağı için, heyecan yaratan ve büyük yankılar uyandıracak gelişmeler olacaktır. Bu gelişmelerin henüz yaşanmadığı ise dünyadaki herkesin malumudur.

“Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak”: Böylesine muazzam bir ittifakın, hak dini olduğundan çok daha güçlü bir konuma getireceği aşikardır. Mehdi’nin İslam dünyasında materyalizmi hayatın akışından çıkartması gibi, Avrupa, Amerika ve diğer Hristiyan devletlerde ise materyalizmin hayat felsefesi olmaktan çıkmasının Hz. İsa ile gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. İnsanları hayatın gerçek amacından tamamen uzaklaştıran, bencil ve sevgisiz kılan materyalist felsefe ve onun neticesi olan dinsizliğin dünya üzerindeki genel etkileri iki dinin birleşmesi neticesinde sona erecektir.

“…cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini…” İki dinin ittifakı ve Hristiyanların Kuran’a tabi olması ile dünyada nüfus çoğunluğuna sahip olacak iki din, tek bir ses, tek bir vücut gibi olacağından, ortada bir hak din ve bir de mağlup durumdaki dinsizlik cephesi kalmış olacak. Hak dinin başında da doğal olarak Peygamber Hz. İsa olacak. Üstadın hadisler kaynaklı izah ettiği tüm bu gelişmeler, şüphesiz ki dünyanın çehresini değiştirecek, insanların yaşamlarını etkileyecek ve toplumların ahlaki ve insani yapılarını, düzenlerini olumlu yönde değiştirecektir.

Böylesine geniş çaplı gelişmeler elbetteki bütün dünyanın gözleri önünde cereyan edecektir. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla herkesin anında haberdar olacağı ve yaşayacağı bu büyük değişim, ne Bediüzzaman’ın devrinde ne de bir başka zaman diliminde yaşanmamıştır. Mehdi döneminin başlatacağı bu gelişmeler önümüzdeki yakın zaman diliminde yaşanacağı açık olan olaylardır.

17. Hz. İsa Geldiğinde İmanın Nuru ile Tanınır.

“Hz. İsa (AS) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır.” (Mektubat, s. 54)

“İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.” (Şualar, 495)

“Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez.” (Şualar, s. 487)

Hz. İsa geldiği zaman, onu herkesin tanıyamayacağını söyleyen Bediüzzaman, ona yakın bazı kişilerin ancak imanın nuru ile onu tanıyabileceklerini ifade etmiştir. Bu da dünya hayatının imtihanın sırrı olması itibariyle böyledir. Bazı insanların yanılarak beklediği şekilde, yani adeta gökten herkesin göreceği şekilde inerek, uçarak vb. şekilde gelişi söz konusu değildir, çünkü bu adetullaha ve imtihan sırrına aykırıdır. Bu nedenle Hz. İsa gibi yaratılışı ve hayatı mucizelerle dolu bir Peygamberi dahi insanlar tanıyamayacaklardır. Önceleri, sadece gerçek imanlı ve ihlaslı az bir kitle, onu imani çalışmalarından, halinden ve kendisini beklediklerinden dolayı tanıyacaklardır.

Bu husus Mehdi için de geçerlidir. 14 asır önce Peygamber Efendimizin (SAV), Allah’ın vahyine dayanarak bildirdiği bir şahıs olan Mehdi, hadis-i şeriflerde öylesine detaylı tarif edilmiş olmasına rağmen, aynı şekilde ona yakın çok az insan dışında uzun süre tanınmayacaktır.

Örneğin Mehdi’nin çıkacağı yer, zaman, etrafındakiler ve yapacağı işler gibi, tanınmasını oldukça belirginleştiren bilgiler hadislerde anlatılmasına rağmen, hatta fiziksel birçok belirleyici özelliğinin bildirilmesine ve kişinin tam teşhis edilebileceği gibi olmasına rağmen yine de uzun süre tanınamayacaktır.

“çok az ve küçük olması”: Hz. İsa’yı tanıyacak kişiler ona tabi olan yakın bir Hristiyan grup olmakla birlikte, O’nu bekleyen Müslümanların başı olan Mehdi ve yakınları tarafından da tanınacaktır. Hz. İsa dünyaya geldiği zaman onu tanıyacak yakınları nasıl az bir topluluk olacaksa, Mehdi geldiği zaman da onu tanıyacak yakınları çok az olacaktır. Üstadın burada bu topluluğun hem fert olarak sayılarının çok az olacağı, hem de yaşadıkları ülkenin kurumsal yapılanmasının içinde çok küçük kalacaklarına dikkat çekmiştir.

“cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin” vasıflarıyla tarif ettiği bu topluluğu Bediüzzaman, 3 önemli belirleyici özelliğiyle zikretmiştir.

“Cemaat” olmaları, Mehdi ve yardımcılarının da bir özelliği olacak. Bu onların bir tarikat olmadığını, bir şahs-ı manevi olmadığını da işaret etmesi açısından önemlidir.
“Ruhani” olduklarını da belirtirken Üstad, bu cemaatte olanların, taklidi bir imana sahip olmadıklarına ve zahiri olmadıklarına, bilakis olayların batınını görüp yaşayabilen Batıni bir cemaat olduklarına da işaret etmiştir.

“mücahidin” ifadesi de o cemaatin belki de en belirgin özelliği olan cihat yani tebliğ cemaati olduklarını göstermektedir.

18. Hz. İsa Hz. Mehdi’ye Tabi Olur.

“Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile meczederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder.” (Şualar, 493)

“din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile meczederek”: Hz. İsa’nın tekrar dünyaya döndüğünde tabi olacağı Allah’ın hükümlerini içeren kitap Kuran olduğundan, Hz. İsa bozulmuş Hristiyanlığın gerçeğini ortaya çıkararak, İslam’ın gerçekleriyle birleştirecek.

“o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek”: Hristiyanlığın Hz. İsa’ya vahyolduğu şekli İslamiyet ile birleşerek geniş anlamda güç bulunca, İslam dünyasının dışında kalan ve Hristiyanlığın yaygın olduğu bölgelerde hakim ideoloji olan materyalizmi fikren mağlup edecekler ve materyalizmin insanların üzerindeki etkisini dağıtacaklar.

“hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine”: İki dinin birleşmesinin İslamiyet üzerine olacağını hadislerle izah eden Bediüzzaman, Kuran’ın tabi olunan kitap olacağını, onun hükümlerinin geçerli ve hakim olacağını bildirmiştir. Böylesine büyük gelişmeler Üstad’ın döneminde de, henüz de yaşanmamıştır.

Peygamber Efendimizin (SAV) hadislerinde işaret edilen alametlerin gerçekleşiyor olması, Bediüzzaman’ın izahlarında gözüktüğü gibi hicri 14. asırda, yani içinde bulunduğumuz yüzyılda, Hz. Mehdi’nin önderliğinde İslam’ın dünyaya hakim olacağını göstermektedir.

Sn. Nurettin Sayar’ın mektubu

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE GÖRE MEHDİ NEDEN GELECEK?

Çünkü,

1- Kuran-ı Kerim’in bazı ayetlerinde işaretle, Peygamberimiz’in (sav) hadislerinde de sarahatle Mehdi’nin geleceği müjdelenmiştir

Bazı ayet-i kerime ve ehadis-i şerife ahir zamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. (Tılsımlar Mecmuası,168)

2- Allah her yüzyıl bir Müceddid gönderir

Ashâb-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in “Müstedrek”inde ve Ebu Dâvud’un “Kitab-ı Sünen”inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahriç buyurdukları: “Her yüz senede bir, Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor…” hadis-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tam olan Mevlâna eş şehir kutbü’l ârifin, gavsü’l vâsilin, varis-i Muhammedi, kâmilü’t tarikatü’l âliyye ve-l müceddidiyye Halidi Zülcenaheyn Kuddise sirruhu… (Barla Lahikası, 119)

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Baştaki hadis-i şerifin “her yüz sene başında dini tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret-i Mevlana Halid, -ekser ehl i hakikatin tasdikiyle-1200 senesinin yani on ikinci asrın müceddididir. (Barla Lahikası, 120)

Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki-nass ı hadis ile-Risale-i Nur tecdid i din hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, 121)
Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin edebiyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtnılarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)
3- 13. Asrın müceddidi Bediüzzamandır, 14. asrın müceddidi beklenmektedir

İstikbal-i dünyeviyede 1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, 318)

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)

4- 14. Asrın müceddidinin Mehdi olduğu bildirilmiştir

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)

“Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat dahi bu zamanda gelse …. (Kastamonu Lahikası, 57)

5- Bediüzzaman, müjdelenmemiş dahi olsa Mehdi’nin gelmesinin adetullaha uygun olduğunu söylemiştir

…Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua layıktır ki; Eğer muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lazım gelir. Ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder.” (Mektubat, 411-412)

6- Bediüzzaman Mehdi’yi müjdelemiştir
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin Şakirtleri olabilir.” (Şualar, 605)

7- Bediüzzaman, Mehdi’ye zemin hazırladığını bildirmiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak. Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

8- Ümmetin fesadı zamanlarında Allah her zaman bir müceddid, bir halife göndermiştir

..Cenab-ı Hakk; kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyetin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muhlis veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahut bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş.. (Mektubat, 411-412)

9- Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında da Allah en büyük müceddid olarak Mehdi’yi gönderecektir

..Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebevi’den olacaktır.. Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, 411-412)

10- Yeryüzündeki Müslümanların başında bir emir, bir halife, bir müçtehid yoktur ve dağınık durumdadırlar.

..Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, ehl-i beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hakk, bir dakika zarfında beyn-es-sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal Hz. Mehdi ile de, alem-i İslam’ın zulümatını dağıtabilir. Ve vaadetmiştir, vaadini elbette yapacaktır..(Mektubat, 411-412)

11- Bediüzzaman, şu an zulüm gören ve mağlup görünümünde olan Müslümanların galip olacağını, tarihini vererek müjdelemiştir

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına nazar eden Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet ve medeniyetin mehasini o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (Hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah yarım asır sonra onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, 25)

12- Bediüzzaman, hizmetinin Mehdi’ye yönelik bir hazırlık anlamında olduğunu ifade etmiştir

..Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

13- Bediüzzaman, halen mevcut olan bidatlar zulümatını dağıtacak bir zatı gözlediğini söylemiştir

Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten (veli şahıstan) işittim ki; o zat, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek (ortaya çıkacak), bidatlar zulümatını (dine sonradan girmiş hurafeleri) dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189)

14- Günümüze kadar etkisini sürdüren maddeciliği ve felsefeleri tam susturacak tarzda imani bir çalışmayı yapacak zatın Mehdi ve bu çalışmanın onun 1. vazifesi olacağını Bediüzzaman bildirmiştir

Ümmetin beklediği, ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intiçar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek… (Emirdağ Lahikası, 259)

15- Dünyada yalnız imani değil, birçok alanda çalışma yapacak kişinin de Mehdi olacağı Bediüzzaman tarafından söylenmiştir

Büyük Hz. Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad aleminde. (Şualar, 456)

16- Bediüzzaman, birçok alanda çalışma yapma özelliğinin sadece Hz. Mehdi’de birleşeceğini ifade etmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)

17- Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesinin İslam’ın hükümlerini hayata geçirmek olduğunu ifade etmiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. (Emirdağ Lahikası, 259)

18- Bediüzzaman’a göre Mehdi henüz oluşmamış olan İslam Birliği’ni kuracaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)

19- Mehdi dünyada şu an halifesi olmayan Müslümanların halifesi olacaktır

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir.

20- Mehdi şu an büyük karmaşa içinde olan insanlığı maddi, manevi tehlikelerden ve İlahi gazaptan kurtaracaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. (Emirdağ Lahikası, 259)

21- Üstadın ifadesiyle Mehdi’nin milyonlarca kişiden oluşan orduları olacaktır

Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)

22- Bediüzzaman, Mehdi’nin şeriatı icra ve tatbik edeceğini, yani toplumlarda İslam’ın hükümlerini uygulayacağını söylemiştir.

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

23- Üstad, Mehdi’nin çok geniş maddi imkanlara sahip olarak İslam Birliği’ni oluşturup, şeriatı icra ve tatbik edeceğini bildirmiştir

Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

24- Semavi dinlerin hepsinin beklediği Hz. İsa’nın gelişi ile birlikte, İsevilerin Hz. Mehdi ile ittifak yapıp Kuran’a tabi olacaklarını Üstad bildirmiştir

O zatın üçüncü vazifesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslam’a bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

25- Bediüzzaman, Hıristiyanlığın Kuran’a tabi olması ile dünya çok geniş çapta ve görkemli gelişmelere sahne olacağını söylemiştir

Birinci vazife, o vazifeden üç dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

26- Üstad, Mehdi’nin büyük bir saltanat sahibi olacağını müjdelemiştir

Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

27- Bediüzzaman, Hz. Mehdi’ye bütün müminler, ulemalar, evliyalar ve peygamberimizin (sav) soyundan olan seyyidler cemaati iltihak edip tabi olacaklardır demiştir

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)

28- Kendi dönemi dahil, daha önce gelmiş-geçmiş müceddidlerin hiçbirinin neden müjdelenen Mehdi olmadığını Bediüzzaman izah etmiştir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

29- Şimdiye kadar gelen müceddidler yalnızca iman çalışmasını bir yönüyle yapmışlardır. Bediüzzaman, bahsettiği üç vazifeyi de ancak Mehdi’nin yapacağını bildirmiştir

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)

30- Üstad, bazı kimselerin, ‘Mehdi eskiden çıkmıştır’ tarzındaki yanlış inanışlarının sebebini izah etmiş ve beklenen Mehdi ile karıştırdıklarını ifade etmiştir

“Rivayetlerde, ahir zamanın alametlerinden olan ve al-i beyt-i nebeviden Hazret-i Mehdi’nin hakkında ayrı ayrı haberler var. Hatta bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velayet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… (Şualar, 456)

31- Mehdi’nin Ehl-i Beytten biri olarak Ahir zamanda çıkması, “hem zaruri bir durumdur, hem de toplumsal hayatın kanunlarının bir gereğidir” der Bediüzzaman

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

32- Bediüzzaman, Hz. İsa’nın semavi nuzulünün kesin olduğunu bildirdiğine göre, Hz. İsa geldiğinde kiminle ittifak yapacaktır, o anda Müslümanların başında kim olacaktır? Rivayetler ve Bediüzzaman bu şahsın Mehdi olduğunu söylemektedir

Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa’nın semavi nuzulü kat’i olmakla beraber; mânâ-yı işârisiyle-başka hakikatları ifade ettiği gibi bu hakikata da mu’cizane işaret ediyor. (Kastamonu Lahikası, 50)

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)

33- Hıristiyanlık dininin üçleme ve başka batıl ve hurafelerden arınacağı Bediüzzaman tarafından ifade edilmiştir. Böyle bir gelişme henüz gerçekleşmemiş, beklenmektedir

.. Hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak .. (Mektubat 53-54)

34- Hurafelerden arınan, saflaşan Hıristiyanlık dini, hak din olan İslam’a dönüşüp, İslam’a tabi olacaktır. Üstadın, rivayetlere göre aktardığı bu gerçek, henüz yaşanmamış ve beklenilen olağanüstü bir gelişmedir

.. Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkilab edecektir… Ve Kur’an’a iktida ederek, o İsevilik şahsı manevisi tabi; ve İslamiyet, metbu makamında kalacak. (Mektubat 53-54)

35- İslamiyet ve ona tabi olan Hıristiyanlık ittifak edip büyük güç kazanarak dinsizlik akımını mağlup edeceklerdir. Dünyanın çehresini değiştirecek bu gelişme, henüz yaşanmamış ve beklenmektedir

..Din-i hak, bu iltihak neticesinde azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karsı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak.. (Mektubat 53-54)

36- Bu ittifakın başına da Hz. İsa geçecektir. Hıristiyanların da beklediği Hz. İsa’nın nuzulü ve ittifak ile gelen bu neticeler yaşanmadığına göre, Bediüzzaman’ın yaşanacağını söylediği bu gelişmeler beklenmektedir

.. İttihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey’in va’dine istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır; madem Kadir-i Külli Sey’ va’detmiş elbette yapacaktır … (Mektubat, 53-54)

37- Dinsizlik akımı etkisini sürdürdüğüne göre, iki din ittifak etmediğine göre, hak dinin kuvvet bulmasını gerçekleştirecek olan iki mübarek zat olan Hz. Mehdi ve Hz. İsa’nın gelmeleri beklenmektedir

Şahs-ı İsa Aleyhisselam’ın kılıncı ile maktül olan şahs-ı Deccal’ın teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevisini mahvedecek ancak İsevi ruhanileridir ki; o ruhaniler din-i İsevi’nin hakikatını hakikat-ı İslamiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselam gelir, Hz. Mehdi’ye namazda iktida eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-ı Kurâniye’nin matbuiyetine ve hakimiyetine işaret eder. (Şualar, 493)

38- İslam’ın, bu gelişmelerle birlikte dünyaya hakim olacağı müjdelendiğine göre, Müslümanların bunu ve bunun gerçekleşmesine vesile olacak Hz. Mehdi’nin zuhurunu, Bediüzzaman gibi gözlüyor olmaları doğru olanıdır

Allahu a’lem bissevab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir te’vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset aleminde, diyanet aleminde, saltanat aleminde, cihad alemindeki çok dairelerde icraatları olduğu gibi, her bir asır me’yusiyet vaktinde, kuvve-i maneviyesini te’yid edecek bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi Al-i Beyt-ten çıkmış, ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Mesela: Nakşibend ve aktab-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivayetlerde, medar-i nazar Muhammed Aleyhissalatü Vesselam olduğundan rivayetler ihtilaf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise…

Evet yüzer kudsi kahramanları yetiştiren ve binler manevi kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur’aniyenin mayası ile ve imanın nuriyle ve İslamiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden A-li Beyt, elbette ahir zamanda şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

39- Kuran’ın hakikatleri henüz ihya edilmemiştir. Bediüzzaman’ın tabiriyle bir nev’i ta’tile uğrayan Kuran’ın hükümleri, Hz. Mehdi tarafından ihya edilecektir.

Üçüncü Vazifesi: İnkılâbat-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’aniye’nin zedelenmesiyle ve Şeriat ı Muhammediye’nin (A.S.M.) kanunları bir derece ta’tile uğramasiyle o zat, bütün ehl-i imanın mânevi yardımlariyle ve ittihad-ı İslâm’ın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklariyle o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. (Emirdağ Lahikası, 260)

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

40- Kuran’ın hükümleri Mehdi tarafından icra edilecektir.

.. Şeriat-i Muhammediyeyi ve hakikat-i Furkaniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihya ile, ilan ve icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi” nin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri gayet makul olmakla beraber, gayet lazım ve zaruri ve hayat-i içtimaiye-i insaniyedeki düsturların muktezasıdır…” (Şualar, 456)

O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli itikad ve ihlas ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife gayet büyük maddi bir kuvvet lazım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 9)

41- Mehdi ve talebeleri geldiğinde üstad kendisinin hayatta olmayacağını, vefat etmiş olacağını vurgulamıştır

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani Hz. Mehdi ve şakirtleri (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138 – Kastamonu Lahikası, 72)

42- Bediüzzaman, hizmetiyle yaşadığı ülke ve yaşadığı yere yakın bölgelerdeki insanlara hizmetini ulaştırabilmiş, ancak Mehdi’nin İslam aleminin birliğini dayanak noktası alarak, etkisini tüm insanlığa ulaştıracağını söylemiştir

İkinci Vazifesi: Hilafet i Muhammediye (A.S.M.) ünvanı ile şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve mânevi tehlikelerden ve gadab-ı İlâhi’den kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hadimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır. (Emirdağ Lahikası, 259)

43- Bediüzzaman, Mehdi’nin kendisinin komutanı, kendisinin de onun bir eri bir askeri olduğunu ifade etmiştir.

O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)

44- Bediüzzaman kendisinin “seyyid” olmadığına, Mehdi’nin ise “seyyid” olacağına özellikle dikkat çekmiştir

“Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır.” (Emirdağ Lahikası, 247-250)

45- Bediüzzaman, kendi talebelerinin Risale-i Nurları ve kendisini hata ederek Mehdi zannettiklerini ve yanıldıklarını ifade etmiştir

… Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller. (Tılsımlar Mecmuası, 201)

46- Bediüzzaman’a göre, ahir zamanın büyük Mehdisi ünvanını alacak kişide ve cemaatinde üç vazifenin de yapıldığı görülmelidir

Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle, ahir zamanın Büyük Mehdi ünvanını alamamışlar. (Emirdağ Lahikası, 260)

Hem bu üç vezaifi birden bir şahısda, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, adeta kabil görülmüyor. Ahir zamanda Al-i Beyt-i Nebevi’nin (A.S.M.) cemaati-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdi’de ve cemaatindeki şahs-ı manevide ancak içtima edebilir. (Kastamonu Lahikası, 139 ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 156)

47- Üstad, ahir zamanda zuhur edeceği müjdelenen şahısları herkesin tanıyamayacağını, ancak yakınlarının imanlarının nuru ile tanıyabileceklerini ifade etmiştir

Hz. İsa (A.S) geldiği vakit, herkesin onun İsa olduğunu bilmesi gerekmez. O’nun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuru ile onu tanırlar. Yoksa açıkça herkes onu tanımayacaktır. (Mektubat, 54)

Hatta Hazret-i İsa Aleyhisselam’ın nuzulü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselam olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. (Şualar, 487)

48- Hz. İsa’yı en iyi tanıyacak kişi şüphesiz ki Hz. Mehdi’dir. Bediüzzaman onun talebelerinin sayılarının az olacağı ve küçük bir cemaat olduğunu söylemektedir

İsa Aleyhisselam’ı nur-u iman ile tanıyan ve tabi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidinin kemiyeti, Deccal’in mektepçe ve askerce ilmi ve maddi ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir. (Şualar, 495)

49- Hz. Mehdi ve ahir zamanda zuhur edeceği bildirilen diğer şahısların herkes tarafından tanınamayacağı, ancak imanın nurundan kaynaklanan bir dikkatle tanınabileceği Bediüzzaman tarafından bildirilmiştir

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:

Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.

Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.

Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.

50- Bediüzzaman, Mehdilik için kendine hüsn-ü zan edenlerin, sadece iman vazifesine göre değerlendirme yaptıklarını, halbuki Mehdi’nin diğer vazifeleri olan ‘şeriatı ihya ve hilafeti tatbik’ etmesini dikkate almadıkları için yanıldıklarını ifade etmiştir

Bazı ayat-ı kerime ve ehadis-i şerife ahirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi mana-yı işari ile haber veriyorlar. Fakat o gelecek zatın ve cemiyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi olan ve zahiren en küçüğü görünen imanı kurtarmak ve hakaik-i imaniyeyi güneş gibi göstermek vazifesini Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevisi tam yaptıklarından; o gelecek zata dair haberleri ve işaretleri, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine hatta bazen tercümanına da tatbike çalışmışlar ve Şeriatı ihya ve hilafeti tatbik olan çok geniş dairede hükmeden bu iki mühim vazifesini nazara almamışlar. Onların kanaatleri, onların Risale-i Nur’dan istifade cihetinde faidelidir, zarasızdır; fakat Nur’un mesleğindeki ihlasa ve hiçbir şeye alet olmamasına ve dünyevi ve manevi makamatı aramamasına zarar verdiği gibi, Nurların muhafızları her taifenin hususan siyasi taifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabilir. (Tılsımlar Mecmuası, 168)

http://www.beklenenmehdi.com/03.html
———————————————-

BEDİÜZZAMAN’IN MÜJDELEDİĞİ MEHDİ

Peygamberimiz (sav) hadislerinde, her yüzyıl başında Allah’ın yeryüzüne bir müceddid (dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre izah etmek üzere gönderilen büyük alim) göndereceğini müjdelemektedir:

Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah her yüz sene başında şu ümmetin dinini bidatten (dine sonradan sokulan hurafelerden) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) BİR ZATI gönderir. (Sünen-i Ebu Davud, 5/100)

Bediüzzaman Said Nursi Hicri 13. asrın büyük müceddididir. Allah ona üstün bir ilim ve hikmetle lütufta bulunmuştur. Bediüzzaman, Risale-i Nur gibi önemli bir külliyat meydana getirerek Allah’ın izniyle yüzbinlerce insanın hidayetine, imanda derinleşmelerine, inkar sahiplerinin Allah’a iman etmelerine ve doğruyu görmelerine vesile olmuştur.

Bediüzzaman, Risale-i Nur külliyatında geleceğe dair de birçok önemli haber vermiştir. Said Nursi’nin ileriye yönelik tahminleri mucizevi şekilde gerçekleşmiş, Allah gerçekleşecek birçok olayı kendisine ilham etmiştir. Neredeyse yarım asır önce yaşamış olmasına rağmen Bediüzzaman’ın günümüze bakan ve gerçekleşeceğini ümit ettiğini bildirdiği birçok olay vardır. Eserlerinde, dünya üzerinde yaşanacak olan siyasi gelişmeler, İslam aleminin geleceği ve çeşitli ülkelerin karşı karşıya kalacakları bazı durumlarla ilgili önemli detaylar vermiştir. Örneğin 1971 yılında meydana gelen sosyal olayları yirmi yıl öncesinden haber vermiş ve söyledikleri eksiksizce gerçekleşmiştir (Şualar, sf 260). İslam dünyasının durumu ve geleceğine dair konuşma yaptığı 1951 yılındaki ünlü Şam Hutbesi’nde ise Bediüzzaman, 1981, 1991 ve 2001 yıllarında meydana gelecek olan önemli olaylara işaret etmiş ve bu büyük olaylar da aynı Bediüzzaman’ın söylediği şekilde vuku bulmuştur (Hutbe-i Şamiye, sf. 27).

Bediüzzaman’ın ileriye yönelik olarak verdiği haberlerden bir diğeri ise, kendi zamanından neredeyse 80 sene sonra vuku bulan “komünizmin yıkılması” olayıdır. Said Nursi yıllar önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bu olayı bir Rus askerine açıklamıştır (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Sait Nursi, s.144, Nesil Yayınevi). Bediüzzaman ayrıca ileride bir Avrupa Birliği’nin oluşacağını da yine önceden haber vermiştir. (Emirdağ Lahikası, sf. 499) (Münazarat, sf. 107)

Bediüzzaman aynı şekilde öleceği tarihi, ölümünden bir süre sonra kendi mezarının yıkılacağını ve ayrıca bu olayın da hangi tarihte gerçekleşeceğini de 1921 yılında, Lemaat adlı eserinde yazdığı bir şiir ile ölmeden önce haber vermiştir. (Mektubat, sf. 89) Said Nursi, bu şiirinde işaret ettiği gibi, Hicri 1379 yılında vefat etmiştir. Yine şiirinde belirttiği gibi ölümünden bir süre sonra, Hicri 1380 yılında mezarı yıkılmış ve mübarek bedeni başka bir yere nakledilmiştir.

Buradaki örneklerde olduğu gibi, Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinde vermiş olduğu diğer tüm bilgiler ve geleceğe yönelik işaretler de yine hep doğru çıkmıştır. Kuşkusuz ki tüm bunlar Allah’ın rahmetiyle gerçekleşen mucizevi olaylardır. Dolayısıyla Allah’ın üstün bir ilimle desteklediği böyle mübarek, feraset ve ilim sahibi bir şahsın gelecekle ilgili olarak vermiş olduğu diğer bilgilerin de dikkatle incelenmesi ve araştırılması gerekir. Özellikle de ilerleyen satırlarda anlatılacak olan, tüm Müslümanlara bir rahmet olarak ahir zamanda geleceği müjdelenen Hz. Mehdi’ye yönelik bilgilerin ve işaretlerin büyük bir şevk ve heyecanla takip edilmesi son derece önemlidir.

Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin Gelişini Nasıl Müjdelemiştir?

Bediüzzaman, Risalelerin birçok yerinde, yukarıda yer alan olaylar ve tarihler gibi, gelecekte gerçekleşecek önemli olaylardan bahsetmiştir. Bunlar arasında ahir zaman alametleri ve Mehdi konusu ise çok geniş bir yer tutmaktadır. Bediüzzaman “hakiki beklenen ve bir asır sonra gelecek olan zat” (Kastamonu Lahikası, 57) şeklinde ifade ettiği Hz. Mehdi’nin gelişinin, Allah’ın bir vaadi olduğunu ve mutlaka gerçekleşeceğini şöyle bildirmiştir:

Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında(fitnelerin olduğu, karışık bir zaman), elbette en büyük BİR MÜCTEHİD (ihtiyaç hasıl olduğunda ayet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi), hem en büyük BİR MÜCEDDİD (dini açıklayan büyük alim), hem HAKİM, hem MEHDİ (hidayete vesile olan), hem MÜRŞİD (doğru yolu gösteren), hem KUTB-U AZAM (en büyük yol gösterici) olarak BİR ZAT-I NURANİYİ (Nurani bir şahsı) gönderecek ve O ZAT da, ehl-i beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) olacaktır… Kadir-i Zülcelal HZ. MEHDİ İLE DE, ALEM-İ İSLAM’IN ZULÜMATINI (İslam aleminin üzerindeki karanlıkları) DAĞITABİLİR. Ve vaad etmiştir, vaadini elbette yapacaktır. (Mektubat, sf. 411-412)

Bediüzzaman, hem kendisinden sonraki asırda gelecek olan müceddid olması, hem de 1400 senedir tüm Müslümanların şevk ve heyecanla beklediği kutlu bir şahıs olması nedeniyle, eserlerinde Hz. Mehdi’den çok açık ve detaylı olarak bahsetmiştir. Risale-i Nur’da ahir zaman alametlerinden, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinden, Hz. Mehdi’nin cemaatinden, görevlerinden ve Hz. İsa ile birlikte hareket edeceğinden söz edilmektedir. Bunun yanı sıra Hz. Mehdi’nin geliş vakti, geleceği ortamın şartları, göreve başlayacağı yer, onu diğer müceddidlerden ayıran görevleri ve bu görevinde ona yardım edecek şahıslar hakkında da önemli bilgiler verilmektedir.

Bediüzzaman kendisinin Hz. Mehdi’ye zemin hazırlayan bir öncü olduğunu bildirmiştir

Bediüzzaman, Hz. Mehdi ve yardımcılarını “baharda gelecek kudsi çiçekler” kendisini ise, “bu mübarek şahsın neferi (askeri)” olarak nitelendirmiş, yapmakta olduğu hizmetleriyle Hz. Mehdi’ye zemin hazırladığını belirtmiştir:

O ileride gelecek ACİB ŞAHSIN (şaşılan ve hayret uyandıran) bir hizmetkarı ve ONA yer hazır edecek bir dümdarı (önceden gelen takipçisi) ve O BÜYÜK KUMANDANIN pişdâr bir neferi (öncü bir askeri) olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası, 162)

Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; O ZAT, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş (bir anlam çıkartmış) ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını (dine sonradan girmiş olan hurafelerin oluşturduğu karanlığı) dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna (ortaya çıkışını) çok intizar ettim (gözledim) ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle O NURANİ ZATLARA zemin izhar ediyoruz (hazırlıyoruz). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 189, Mektubat, 34)

Said Nursi, Kastamonu Lahikası’nda Hz. Mehdi ve cemaatini “ahirzamanın sahipleri” olarak nitelendirirken, Hz. Mehdi’nin Allah’ın izniyle kesin olarak geleceğini de açıkça ifade etmiştir. Hz. Mehdi ve öğrencilerinin etki alanlarının gittikçe genişleyeceğini ve onların bu ihlaslı çabalarıyla güzel sonuçlar alacaklarını haber vermiştir:

Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri, yani MEHDİ ve ŞAKİRTLERİ (talebeleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişletir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, 138-Kastamonu Lahikası, sf. 72)

1) Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi’nin geleceğinden hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde bahsetmektedir.
2) Yine bu sözünden Bediüzzaman’ın Hz. Mehdi’den bir şahsı manevi olarak değil, ZATIYLA ve TALEBELERİYLE birlikte gelecek bir şahıs olarak bahsettiği de açıkça anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin diğer müceddidlerden farkını nasıl açıklamıştır?

Bediüzzaman, Kuran ahlakını dünya üzerinde hakim kılmak amacıyla önceki asırlarda da bazı Müslüman şahısların geldiğini, ancak bunların hiçbirinin, ahirzamanda Hz. Mehdi’nin yapacağı üç önemli görevi yerine getirmediklerini ifade etmiştir (Emirdağ Lahikası, sf. 260).

Said Nursi ayrıca Hz. Mehdi’den önce gelmiş olan bu şahısların, Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde belirttiği özelliklere uymadıklarını da belirtmiştir:

Ayrıca hem iki Deccal’in sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor (karıştırılıyor), biri öteki zannedilir. Hem “BÜYÜK MEHDİ”nin halleri SABIK MEHDİLERE (önceki Mehdilere) işaret eden rivayetlere mutabık (uygun) çıkmıyor, hadis-i müteşabih (birçok anlama gelebilecek hadis) hükmüne geçer. (Şualar, sf. 582)

BÜYÜK MEHDİ ve SABIK MEHDİLER

1) Bediüzzaman bu sözünde iki ayrı tür Mehdi olduğunu açıklamıştır. Bunlardan birincisinin SABIK MEHDİLER diğerinin ise ahir zamanda gelecek olan BÜYÜK MEHDİ olduğunu belirtmiştir.

2) Sabık Mehdilerin özellikleri hadislerde rivayet edilen “Büyük Mehdi”nin özelliklerine benzememektedir.

3) Said Nursi, Hz. Mehdi dışında hiçbir müceddidin Hz. Mehdi’nin yerine getireceği üç büyük görevi birarada yerine getiremeyeceğini belirtmiştir:

Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, MEHDİ AL-İ RESUL’ÜN TEMSİL ETTİĞİ KUDSİ CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVİSİNİN üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer (insanlar) bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler (Peygamberimizin soyundan gelenler) cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyyeden (Allah’ın rahmetinden) bekliyoruz. Ve ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

A)… MEHDİ AL-İ RESUL’ün temsil ettiği KUDSİ CEMAATİNİN…

1) Bediüzzaman bu sözünde Hz. Mehdi’den ve onun kudsi cemaatinden bahsetmiştir. Buradan bu ikisinin ayrı kavramlar olduğu anlaşılmaktadır;

– Kudsi cemaati temsil eden kimdir? Mehdi Al-i Resül’dür.
– Hz. Mehdi neyi temsil etmektedir? Kudsi cemaatini.

2) HZ. MEHDİ’NİN BAŞINDA BULUNDUĞU ve ONUN TEMSİL ETTİĞİ bir cemaati olacaktır. Bu kudsi cemaat, Hz. Mehdi’nin şahsı manevisini oluşturacaktır.

B)… MEHDİ AL-İ RESUL’ün … ÜÇ VAZİFESİ var.

– Bediüzzaman burada ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi’nin bir veya iki görevi değil tam olarak ÜÇ GÖREVİ olduğundan ve onun temsil ettiği cemaatiyle birlikte bu üç görevi birden yerine getireceğinden bahsetmiştir.

– Bu üç görevin, onu diğer sabık Mehdilerden ayıran ve onun BÜYÜK MEHDİ olmasının en önemli alametlerinden olduğunu bildirmiştir.
– Bediüzzaman sözlerinde Siyaset Mehdisi, Saltanat Mehdisi ya da Diyanet Mehdisi diye bir ayrım yapmamış, BÜYÜK MEHDİ ifadesiyle bahsettiği Hz. Mehdi’nin bu üç özelliğe birden sahip olacağını belirtmiştir.

C)… o vazifeleri ONUN cemiyeti ve seyyidler (Peygamberimizin soyundan gelenler) cemaatinin yapacağını rahmet-i İlahiyyeden (Allah’ın rahmetinden) bekliyoruz…”

– Üstad, “O vazifeleri ONUN cemiyetinin yapacağını Allah’tan umuyoruz” sözleriyle bu görevleri Hz. Mehdi’nin başında bulunduğu ve onun temsil ettiği kudsi cemaatin gerçekleştireceğini açıklamıştır.

D)… Ve ONUN üç büyük vazifesi olacak…

– Bu üç büyük vazifeyi gerçekleştirecek olanın HZ.MEHDİ olduğunu Bediüzzaman sözlerinin sonunda bir kez daha belirtmiştir.

… BÜYÜK MEHDİ’NİN ÇOK VAZİFELERİ VAR. Ve SİYASET ALEMİNDE, DİYANET ALEMİNDE, SALTANAT ALEMİNDE, MÜCADELE ALEMİNDE ÇOK DAİRELERDE İCRAATLARI OLDUĞU GİBİ, her bir asır me’yusiyet (ümitsizlik) vaktinde, kuvve-i maneviyesini (manevi kuvvetini) te’yid edecek (sağlamlaştıracak) bir nevi Mehdi’ye veyahud Mehdi’nin onların imdadına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; rahmet-i İlahiyye ile (Allah’ın rahmetiyle) her devirde belki her asırda bir nevi Mehdi al-i beyt-ten (Peygamberimiz (sav)in soyundan) çıkmış, ceddinin şeriatını (Kur’an-ı Kerim’in tarif ettiği ve bildirdiği yolu) muhafaza (koruma) ve sünnetini ihya etmiş (yeniden canlandırmış)… (Şualar, sf. 590)

Bediüzzaman bu sözünde de yine ahir zamanda gelecek olan Büyük Mehdi’nin yerine getireceği görevler olduğundan bahsetmiştir. Hz. Mehdi’nin sadece SİYASET MEHDİSİ, sadece DİYANET MEHDİSİ ya da sadece SALTANAT MEHDİSİ değil, bu özelliklerin her üçüne birden sahip olacak olan BÜYÜK MEHDİ olacağını bu sözüyle bir kez daha belirtmiştir.

Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin görevini yerine getireceği ortam hakkında da bilgi vermiştir

…Böyle bir cemaat-ı azîme (Peygamber Efendimizin soyundan gelen büyük seyyitler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (coşacak) ve uyandıracak hâdisat-ı azîme (büyük olaylar) vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki (büyük kuvvetteki) BİR HAMİYET-İ ALİYE (büyük koruma hırsı) FEVERAN EDECEK ve HAZRET-İ MEHDİ BAŞINA GEÇİP, TARİK-I HAK (hak yoluna) ve HAKİKATE (gerçeğe) SEVK EDECEK… (Mektubat, sf. 473)

… BİR HAMİYET-İ ALİYE (büyük koruma hırsı) FEVERAN EDECEK ve HAZRET-İ MEHDİ BAŞINA GEÇİP, TARİK-İ HAK (hak yoluna) ve HAKİTATE (gerçeğe) SEVKEDECEK….

Bediüzzaman bu sözünde “hamiyeti İslamiye feveran edecek” ifadesiyle, ileride Müslümanları coşturacak, onların İslam’ı koruma hırslarını artıracak büyük olayların meydana geleceğini bildirmiştir. Bu ortam günümüzde yani ahir zamanda meydana gelmektedir. Dünyanın birçok yerinde İslam’a ve Müslümanlara karşı oluşturulan zorlu ortamlar, Müslümanlar arasında İslamı koruma hırsını oluşturmakta ve bu da Müslümanları çözüm yolları aramaya sevk etmektedir. Bediüzzaman Said Nursi, İslam’ı koruma gayretinin artması sonucu, Hz. Mehdi’nin başa geçmesi ile birlikte, bu kutlu şahısın insanları hak yola ve gerçeğe yönelteceğini bildirmiştir.

Bediüzzaman, Hz. Mehdi’yi diğer müceddidlerden ayıran üç önemli vazifesini şöyle açıklamıştır:

Hz. Mehdi’nin birinci görevi: Materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle fikri mücadele

Tabiyyun, Maddiyun (darwinist, ateist, materyalist) felsefesinden tevellüd eden (doğan) bir cereyan-ı nemrudane, (inkarcı akım) gittikçe Ahir zamanda felsefe-i maddiye (materyalist felsefe) vasıtasıyla intişar ederek (yayılarak) kuvvet bulup, uluhiyeti (Allah’ın varlığını) inkar edecek bir dereceye gelir. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

Bediüzzaman, ateist felsefelerin ahirzamanda tehlike oluşturacağını bildirmiş, özellikle Darwinist, materyalist felsefelerin, ateizmle güç bulacaklarını ve Allah’ın varlığını inkar edecek tehlikeli bir çizgiye geleceklerini ifade etmiştir. Bu nedenle Hz. Mehdi’nin birinci vazifesinin, maddecilik fikri yani Allah’ı inkar üzerine kurulmuş materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerle mücadele etmek ve bu felsefelerin insanlar üzerindeki etkisini tam anlamıyla kaldırmak olacağını belirtmiştir:

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutiyle(tesiriyle) ve maddiyun ve tabiiyyun taunu (materyalizm, darwinizm ve ateizm salgını), beşer içine intiçar etmesiyle (insanların içine yayılmasıyla), her şeyden evvel FELSEFEYİ VE MADDİYUN FİKRİNİ TAM SUSTURACAK BİR TARZDA İMANI KURTARMAKTIR. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek (iman edenleri sapkınlıktan korumak)… (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin üç büyük görevinden en önemli ve değerli olanının söz konusu bu görev olduğunu; “Ümmetin beklediği, AHİR ZAMANDA GELECEK ZATIN üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymetdarı (kıymetlisi) olan iman-ı tahkikiyi neşr (delillere dayalı imanı yaymak) ve ehl-i imanı delaletten kurtarmak (iman edenleri sapkınlıktan korumak).” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) ifadeleriyle vurgulamıştır.

Mehdi’nin ikinci görevi: İslam birliğini sağlamak

Üstad, Mehdi’nin ikinci vazifesini İslam birliğini sağlamak olarak açıklamıştır. Hz. Mehdi, halihazırda çeşitli gruplar halinde dağınık olarak bulunan Müslümanları birleştirecek, İslam ahlak ve faziletini, Peygamberimiz (sav)’in gerçek sünnetlerini canlandıracaktır.

İkinci Vazifesi: Hilafet-i Muhammediye ünvanı ile (peygamberiminiz yerine halife olarak) SEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslam’ın esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeniden canlandırmaktır). ALEM-İ İSLAM’IN VAHDETİNİ (İslam aleminin birliğini) nokta-i istinad edip (dayanak noktası yapıp) beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden ve gadab-i İlahiden (Allah’ın gazabından) kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı (dayanak noktası) ve hadimleri (hizmetkarları), MİLYONLARLA EFRADI (fertleri) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR. (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

Hz. Mehdi’nin ikinci vazifesi ise, Hilafet-i Muhammediyye ünvanı ile SEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslam’ın esaslarını) İHYA ETMEKTİR (yeniden canlandırmaktır). (Emirdağ Lahikası, sf. 259)

1) … hilafet-i Muhammediye ünvanı ile…

-Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi’nin İslam dünyasının lideri olacağını söylemiştir. Ayrıca bu makamı da ‘unvan’ olarak tarif ederek, tüm Müslümanların Hz. Mehdi’yi o makama layık kişi olarak tanıyacağına da işaret etmiştir.

2) … alem-i İslam’ın vahdetini (İslam aleminin birliğini)…

– Bediüzzaman, kendi devrinde de bir birliktelik içinde olmayan İslam ülkelerinin birleşerek İslam birliğini oluşturacaklarını söylemiştir. Hz. Mehdi’nin bu birlikteliği bir dayanak noktası yapacağını ve bu şekilde Müslümanları bazı tehlikelerden koruyacağını ifade etmiştir.

3) … milyonlarla efradı (fertleri) bulunan ordular…

– Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin bu görevini yaparken, yardımcıları da olacağını bildirmiştir.

Mehdi’nin üçüncü görevi: Kuran ahlakını ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini yeniden canlandırmak

Hz. Mehdi üçüncü görevini iman sahiplerinin, Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen fedakar seyyidlerin ve diğer tüm Müslümanların yardımı ve desteğiyle gerçekleştirecektir. Peygamberimiz (sav)’den sonraki dönemlerde özellikle materyalist dünya görüşünün etkisiyle gözardı edilen Kuran ahlakı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetlerinin yeniden canlandırılmasına ve uygulanmasına vesile olacaktır.

Üçüncü Vazifesi: İnkilabat-ı zamaniye ile (zamanın değişmesiyle) çok ahkam-ı Kur’aniyenin (Kuran hükümlerinin) zedelenmesiyle… O ZAT, bütün ehl-i imanın manevi yardımlarıyla ve ittihad-ı İslam’ın muavenetiyle (İslam birliğinin yardımlaşmasıyla) Müslümanların dayanışmasıyla ve bütün ulema (alimler) ve evliyanin ve bilhassa Al-i Beytin neslinden (Peygamberimizin soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok sayıda) bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin (Peygamberimizin soyundan gelenlerin) iltihaklarıyla (katılmasıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (büyük görevi) YAPMAYA ÇALIŞIR. (Emirdağ Lahikası, sf. 260)

Üstad, Hz. Mehdi’nin üçüncü vazifesinin, zaman?n değişip, küfrün hakim olmas?yla değiştirilen, birçok Kuran hükmünün, bütün Müslümanlar?n ve Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen seyitler cemaatinin yard?m?yla yeniden canland?rmak ve uygulamak olduğu bildiriliyor.

Bediüzzaman bir başka sözünde ise Hz. Mehdi’nin üçüncü vazifesinin İslam toplumunu birleştirmek ve Hıristiyan alemiyle ittifak yapmak olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi’nin çok geniş bir alanda yapacağı bu görevler tüm dünyada herkes tarafından bilinecektir:

O ZATIN üçüncü vazifesi, Hilafet-i Islamiyeyi Ittihad-i Islama bina ederek (İslam halifeliğini İslam birliğinin üzerine kurarak), ISEVİ RUHANİLERİYLE (Hıristiyan alimleriyle) İTTİFAK EDİP (birlik olup) DİN-İ İSLAMA (İslam dinine) HİZMET ETMEKTİR. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakarlarla tatbik edilebilir (yerine getirilebilir). Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avamın nazarında (halkın gözünde) daha ehemmiyetli (önemli) görünüyorlar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9)

Bediüzzaman Said Nursi Hz. Mehdi’nin bu vazifeleri yerine getireceği tarihleri de müjdelemiştir

Bediüzzaman, Hicri 1327’de Şam’daki Emevi Camii’nde on bin kişilik bir cemaate verdiği Şam hutbesinde, 1371’den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmış, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele ve galibiyet zamanına dikkat çekmiştir:

Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA fen ve hakiki marifet (hüner, sanat , ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (iyi ve faydalı yönlerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip (o üç kuvvetle donatıp), cihazatını verip (gerekli ihtiyacını karşılayıp) o dokuz manileri mağlup edip (o dokuz engelleri yenip) dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (gerçekleri araştırma eğilimi) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin (sınıfının) cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, sf. 25)

Bediüzzaman’ın Şam Hutbesi, Hz. Mehdi’nin görev zamanı ile ilgili net tarihler vermiş olması açısından son derece önemlidir:

1981- 1991 yılları – Hz. Mehdi’nin faaliyetlerine başlaması

1) … Evet şimdi olmasa da 30-40 SENE SONRA…

Bediüzzaman’ın vermiş olduğu bu tarih ile, bu hutbenin okunduğu tarihten 30-40 yıl sonrası, yani Hicri 1401-1411 yılları kastedilmiştir. Miladi olarak ise bu tarihler 1981-1991 tarihlerine denk gelmektedir.

2001 – Hz. Mehdi’nin materyalist felsefe karşısındaki galibiyeti

2) … İnşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek…

Said Nursi, yukarıdaki sözünün bu son kısmında Hz. Mehdi’nin bu görevini yarım asır yani 50 yıl içinde tamamlayacağını bildirmiştir. Yani materyalist, Darwinist ve ateist felsefelerin insanlar üzerindeki etkisinin 10 yıl gibi kısa bir süre içinde yok olacağına işaret etmiştir. Bu tarih ise Hicri 1421 yani 2001 yılına denk gelmektedir.

2004 – Hz. Mehdi önderliğinde insanların Kuran ahlakına yaklaşmaları

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nda, Hz. Mehdi’nin mücadele ve hakimiyet devreleri ile ilgili olarak verdiği tarihlerden bir diğeri ise 2004 yılına ilişkindir. Bediüzzaman Kuran’ın “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” (Tevbe Suresi, 32) ayetindeki “…Allah, Kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” cümlesi hakkında, geleceğe yönelik şöyle bir bilgi vermektedir:

“Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirtleri (talebeleri) olabilir.” (Şualar, sf. 605)

Bediüzzaman bu ayetin ebced değerinin Hicri 1424 yani miladi 2004 yılına denk geldiğini ve bu tarihin, Hz. Mehdi önderliğinde Kuran ahlakının dünya hakimiyeti devrelerinden birine işaret ettiğini bildirmektedir.

2008 – Hz. Mehdi önderliğinde Kuran ahlakının galibiyeti

Bediüzzaman, Kuran ahlakının galibiyeti ve hakimiyeti konusunda geleceğe yönelik olarak verdiği haberlerden bir diğerinde ise şöyle bildirmektedir:

Şu ayetin gizli imasına “Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” (Maide Suresi, 56) ayeti teyid ediyor. Çünkü “… hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” ayetindeki şeddeli nun (Arapça şeddeli nun harfi) bir sayılsa tam evvelki ayete tevafuk ile (denk gelmesiyle) Hizb-ul Kur’an’ın (Kuran taraftarlarının) faaliyetine vasıta olan bir hadiminin (hizmet eden kimsenin) Kur’an okumaya başladığı 1302 tarihine iki fark ile tevafuk etmekle beraber şeddeli nun iki nun sayılsa binüçyüzelli (1350) eder ki; bu tarihte Kuran’dan muktebes (alınan bilgilerle hazırlanan) olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kuran hizmetlerine çalışan Hizb-ul Kur’an’ın faaliyeti ve delalet (sapkınlık) ve zındıkaya (dinsizliğe) manen galebe ettikleri (galip geldikleri) bir zamana tevafuku (denk gelmesi) ise istikbalde (gelecekte) tam galebelerine (tam galibiyetlerine dair) bir ima-i gaybidir (gizli bir işarettir). (8. Lem’a, Keramet-i Gasviye)

Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde, ayetin “…hiç şüphe yok galip gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır” cümlesinin ebced değerinin, Hicri 1350 tarihini verdiğini ve bu tarihte Kuran ahlakının bir galibiyeti olacağına işaret ettiğini bildirmiştir. Ancak ayetin ayrıca, bunun gibi gelecekte de yine Kuran ahlakının üstün geleceği bir başka dönem olacağına dair gizli bir işaret içerdiğini de hatırlatmıştır. Nitekim ayetin bu cümlesinin Arapça yazılımında yer alan baştaki “fe” harfi de hesaba katılarak ebcedine bakıldığında, bu sefer de ebced değeri 80 çıkmaktadır. 1350 üzerine 80 ilave edildiğinde de Hicri 1430 etmektedir ki, bu tarih de miladi olarak 2008 yılını vermektedir. Allah’ın izniyle bu tarih Bediüzzaman’ın sözlerinde belirttiği, ayetin Kuran ahlakının gelecekteki, Darwinist, materyalist ve ateist felsefe gibi dinsiz akımlar karşısındaki tam galibiyetine işaret etmektedir (En doğrusunu Allah bilir). (Harun Yahya, Hz. İsa’nın Geliş Alametleri)

SONUÇ

Buraya kadar anlatılanlar Bediüzzaman Said Nursi’nin, Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceğine yönelik izahlarından yalnızca çok az bir kısmını içermektedir. Ancak sadece burada yer verilen birkaç sözü bile, bu konunun hiçbir şüpheye yer vermeyecek kadar açık, kesin ve net bir şekilde anlatıldığının anlaşılması için yeterlidir. Bediüzzaman, Müslümanlara Mehdi’nin çıkış vakti, faaliyet yeri, çalışmalarının konusu ve cemaati gibi konularda çok detaylı bilgiler vermiştir. Bediüzzaman Said Nursi, eserlerinde ele aldığı her konuda son derece isabetli, ferasetli, basiretli ve hikmetli yorumlarda bulunmuştur. Geleceğe yönelik olarak pek çok konuda verdiği bilgiler ve müjdeler de Allah’ın izni ile birebir olarak gerçekleşmiştir. Kuşkusuz ki Bediüzzaman’ın, Peygamberimiz (sav)’in pek çok hadisinde de açık ve kesin ifadelerle anlatılan Hz. Mehdi’nin gelişi konusundaki müjdeleri de aynı şekilde büyük önem taşımaktadır. 13. yüzyılın müceddidi olarak kabul edilen böyle mubarek bir şahsın, tüm dünya Müslümanlarını yakından ilgilendiren böyle önemli bir konudaki açıklamalarını gözardı etmek, anlamazlıktan gelmek ya da yanlış yorumlarla geçiştirmek son derece yanlış olur. Bediüzzaman çok kesin delillerle geleceğini belirttiği halde, Hz. Mehdi’nin yalnızca bir şahsı maneviden ibaret olduğunu söyleyerek bu önemli gerçeği örtmeye çalışmak da aynı şekilde büyük bir yanılgı olacaktır. Bediüzzaman’ın geçmişte verdiği diğer tüm bilgiler doğru çıkmıştır; Allah’ın izniyle ahir zamana yönelik olarak verdiği tarihler ve bilgilerde de yanılmadığına dair tüm işaretler giderek ortaya çıkmaktadır.

Hiç kuşkusuz ki İslam dinini aslına döndürecek, insanların imanına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu bir zatla aynı dönemde yaşıyor olmak Müslümanlar için çok büyük bir müjdedir. Her Müslüman bu konudaki hassasiyetini göstermelidir. Böylesine ehemmiyetli bir konunun açıklığa kavuşması için gayret sarf etmeli, Bediüzzaman’ın verdiği tüm ayrıntıları bu anlayış içinde düşünmeli ve araştırmalıdır. Birtakım yanlış düşüncelerle, tüm İslam aleminin beklediği böylesine müjdeli bir olaya karşı ilgisiz ve kayıtsız kalmanın, ileride bu kişiler için büyük bir mahcubiyet nedeni olabileceği de unutulmamalıdır.

“Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse,
hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın
taraftarlarıdır.” (Maide Suresi, 56)

http://www.bediuzzamansaidnursi.net/makale_02.html

Hz.İsa’nın (as) nuzülü ve Peygamberimiz’e (sav) ümmet olma keyfiyeti, Yazar Dr. Emin Şimşek

Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde, onun bedenen yeryüzüne ineceği, ümmet-i Muhammed arasında telakki bi’l kabule mazhar olmuş (kabul edilebilinir) bir meseledir. Hz. Üstad’ın Onu şahs-ı manevî olarak anlaması ise, bu anlayışa, bu hissiyata ters değildir. (75.a.)

İslam alimlerinden bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hz. Mesih’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” (75.b.) demektedir.

Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Meselenin dinî temellerine gelince; Hz. Mesih’in âhir zamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif vardır. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır, yani erbabınca itimat edilen hadislerdir. Yirmi kadarı da hasen kabul edilmektedir, yani, ondan bir derece düşük de olsa sıhhatine güven duyulan hadislerdir. Kur’an’da bu konuyu sarih (açıktan) olarak ifade eden bir ayet yoktur. Fakat bazı büyük alimler, mesela bu mevzudaki hadisleri de cem’ eden Hindistan’lı Allâme Keşmirî, dört ayetin ahir zamanda Hz. Mesih’in ineceğine işaret ettiğini söylemişlerdir. Bu ayet-i kerimeler şunlardır: “Beşiğinde de, yetişkinliğinde de insanlara hitap edip onlarla konuşacak, salih insanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/46); “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisâ, 4/159); “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm olsun.” (Meryem, 19/33) ve “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61). (75.c.)

Hıristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Resûlü (sav) âhir zamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesinin de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır. Bu hadisle ilgili yorumlara göre, Hıristiyanlığın iktidâsı, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir.

Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahir zamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, komünizmin yıkılacağı âna kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkâr-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.(75.d.)

Bediüzzaman’a göre; Hıristiyanlık, Teslis inancından kaynaklanan şirk dairesinde kalıcı kalmayıp , birgün, asıllarında olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Prutluğa tâ geldi. Prutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: ‘İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.’(76)Hz.İsa’nın(a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman, “Müslüman İsevîleri” unvanını vermiştir.(77)

Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzulü, “Mesihiyet şeklinde değil; Mehdilik ve Muhammedilik şeklinde olacaktır.” denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan, her Müslüman’ın Kur’an’ın ruh ve ma’nasını arızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrud = tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine konuyu bir şahs-ı manevi konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira, bu konuda öteden beri “sevad-ı azam”ın kabul ettiği bazı esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde ciddi iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzul ve temsili anlatmış ve “ancak onu nur-u firasetle bakanlar sezebilir” demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz. (78.a.)

Konu ile ilgili Bediüzzamanın Talebelerinden Dereli Mutâf Hafız Ahmed’in Üstad’a yazdığı bir mektubta rüyasının tabirinde : “Allahu a’lem, bu rüyanın bir tabiri şudur ki: Üstadımızın Kur’ân-ı Hakîmden aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vasıtasıyla Nasârânın bir kısmı İslâmiyeti kabul edecek ve Nasârâ Müslümanları veya Hıristiyan mü’minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâmın sözleri nev’inden hüsn-ü kabul edeceklerine işârettir.” (78.b.) diyerek , Bediüzzamanın Risale-i Nurlarda konu ile alakalı Vaaz ettiği prensiblerin , ileride Dindar İsevi Ruhaniler tarafından hüsn-ü kabul göreceğini beyan etmiştir.

75.a. M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla –II, Bir Zaviyeden Hadis
75.b. Mektubat,Sayfa: 60
75.c. M.Fethullah Gülen, “Mesih Nerede, Mehdi Kim? ”, herkul.org, 11.10.2004
75.d. M.Fethullah Gülen, Prizma, Hz.Mesih ve Nuzül keyfiyeti
76 Sözler, Sayfa 644
77 Mektubat, sy.426
78.a. M.Fethullah Gülen, Akademi 03.04.2000
78.b. Barla Lahikası, Sayfa 111

http://www.gencadam.net/content/view/192/57/
——————————————————-

————————————————————–

Bediüzzaman perspektifinde Mehdi-Süfyan , Hz.İsa (AS)-Deccal münasebetleri, Yazar Dr. Emin Şimşek

SORU : Ahirzamana yön verecek şahıslardan “Mehdi-Süfyan” ve “Hz.İsa(AS) -Deccal “’ın birbirleri ile münasebetlerini ve mücadele keyfiyetlerini kısaca izah edermisiniz ?

El-Cevab : -Allahu Alem bissevab-

Günümüzde Hz.İsa (AS) , Hz.Mehdi , Süfyan ve Deccal tabirlerini daha çok Şahs-ı manevi ve fikri bazda değerlendirmek bizleri daha isabetli neticelere götürmesi adına tercih edilmelidir.(1) Diğer yandan her bir şahs-ı manevinin başında, kendine has bir Komutanın olduğu gerçeğinide Adet-i Sübhaniyenin bir gereği olarak göz önünde bulundurulmalıdır.

Ahirzamanda Alem-i İslam içinde -Müslümanların yaşadığı ülkelerde , özellikle Türkiyede -(2) “Hak-Batıl”, Hayır-Şer” , “ İman-Küfür” temsilcileri olan “Mehdi-Süfyan (3)” münasebetlerinde , bir tarafın manevi yıkım ve tahribatına karşın , diğer tarafın tamir ve ıslah cihetiyle mücadele edeceğini görmekteyiz. (4)

Halbuki Hz.İsa (AS) –Deccal’iyetin mücadele alanı İslam Aleminde değil , tüm insanların yaşadığı bölgelerde gelişecek ve İslam’ın inkışafını engelleme mahiyetinde olduğundan , tamir ve tadilden ziyade , doğrudan ve açıktan reddederek, inkar-ı uluhiyet fikrini çürüterek yani ilmen öldürerek gerçekleşecektir.Bu mücadeleyi Hıristiyanlığın Hakiki Dini olan Tevhid inancına mazhar ve “Müslüman İseviler” ünvanına layık kimselerin , Hıristiyanlığın İslam’a tabi olmasına çalışmaları neticesinde gerçekleşeğini Bediüzzaman Hazretleri bildirmektedir.(5)

Süfyan , Efendimiz (SAV) ‘min Risaleti yönü ile İslam’a zarar vermeye çalışırken , Deccal ise doğrudan Allah’ın varlığını inkar cihetiyle İslam’a zarar verecektir. Süfyan’ın tahribine Hz.Mehdi tadil ederken , Deccalın dehşetli hücumlarına ancak Hz.İsa (AS) mukabelede bulunup öldürebilecektir. (6)

Süfyan ve Deccal’ı insanlar bilmiyecek , hatta kendileri bile kendilerinin Deccaliyeti temsil ettiklerinibilmiyecektir. (7) Hz.İsa (AS) ‘ da ise, iman nuru ile gelişen hadiseleri tahlil edenler Onu tanıyacak , yoksa çoğu yine tanımıyacaktır (8)

Hz.İsa (AS)’mın “Mesih” ünvanı , Ahirzamanda Deccal ve Süfyan’ada verilecektir. Deccal , Hıristiyanların aslına rucü etmesini engellemeye çalışarak Yec’üc ve Mec’üc’e zemin hazırlarken (zulüm ve terör) , Süfyanda Müslümanların Tahkik-i İman yoluna mayınlar döşeyecektir. (9)

Vazifeye başlama noktasında öncelik sahibi olan Hz.Mehdi , Ana vazifeleri olan tahkik-i imanı neşretmek , İslamın Ana hükümlerini icra ve tatbik ederek son vazifesi olan İttihadı İslamın tesisi için İsevi ruhanilerle ittifak etmektir. (10) İşte bu ittifakın neticesidir ki , Hz.İsa (AS) mın nuzülü gerçekleşecek , ve Hz.İsa (AS) İnkar-ı uluhiyet güden Dinsiz Deccaliyet fikrini öldürecektir. (11)

Hem Hz.İsa (AS) ‘mın , hem Hz.Mehdi’nin , hem Süfyan ve Deccalın birer cemaati veya komitesi vardır. Zaten asıl mücadelede bu heyetler arasında olacaktır .(12)

Netice olarak , bu ve benzeri konularda ifrat derecesinde tahlillere girerek yerli-yersiz malayani beyanlarda bulunmak , hem müminler arasında uhuvvet ve ihlasın zedelenmesine sebebiyet verir hemde konulara yabancı olan kişileri evhama sevk etmesi açısından sakıncalar doğurur. (13)

O zaman asl-i vazifemiz olan Hizmet-i İmaniye ve Kur’aniyye noktasında Din-i Mübin-i İslama faydalı olmaktır ! Allah bizleri İslam’ın muzafferiyeti için mücadele eden talihli kulları zümresinden eylesin !

Dipnotlar :

(1)”Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez. (Sikkeyi Tasdik-i Gaybiyye , Sayfa 11) Hattâ şöyle bir cemâatin Şahs-ı mânevîsi bir velî-i kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.(Mektubat , sayfa 361) Madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. (Lemalar , Sayfa 171 ) Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir (Mesneviyi Nuriye , Sayfa 87) Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı maneviye göre olur. Maddi ve ferdi ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. (Kastamonu Lahikası , Dayfa 8 ) bütün fazileti Kur’ân’ın tefsiri olan Risale-i Nur’a ve dolayısıyla Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsine verip kendini âdi bir hizmetkâr bilmesi… “(Şualar , Sayfa 326 )
(2) ” Bir rivayette,İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek (Kenzü’l-Ummal, 11:261,301; Şerü’s-Sünne, Begavi, 7:326.) denmiş. Bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder. “ (Şualar , sayfa 515)
“Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş. Allahu a’lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râvîler kendi içtihadlarıyla, daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.” (Şualar , sayfa 505) (Not: İslam’ın en son Hilafet merkezi İstanbul olması hasebi ile yine Türkiye’ye işaret vardır)
(3) Süfyan denilen İslâm deccalının varlığı hakkında bir çok hadis vardır. Bunlardan birisi için bk: (el-Hâkim, el-Müstedrek: 4:520.)
“İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali’nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır, İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır. “ (Şualar ,Sayfa 504)
(4) “Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ edecek, yani Âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdî cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak.”(Mektubat , Sayfa 426) “…çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.” (Şualar , sayfa 514)
(5) “Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.(Mektubat , Sayfa 12)
“Hem Âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.”(Mektubat , Sayfa 426)
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir. Ve Kur’ân’a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.” (Mektubat, Sayfa 12)
“Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz meslek mahvolur, ölür.” (Şualar,Sayfa 501)
(6) “Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.” (Mektubat,Sayfa 60)
“(Deccal) O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz” (Şualar, Sayfa 501)
(7) “Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar (Şualar ,sayfa 498) “Deccâl dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidâyeten deccâl olduğunu bilmez.” (Sözler , sayfa 310)

(8)” Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u imanla onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.” (Mektubat , sayfa 61)
(9) “Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı verilmiş ve bütün rivayetlerde denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?
Elcevap: Allahu a’lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm Deccalı olan “Süfyan” dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına alınamaz.” (Şualar , sayfa 512)
(10) “Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak…… O zatın ikinci vazifesi, şeriatı icra ve tatbik etmektedir………O zatın üçüncü vazifesi, hilâfet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir.” (Sikkeyi Tasdik-i Gaybiyye , Sayfa 11)
(11) “Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine istinad ederek haber vermiştir.” (Mektubat , Sayfa 60)
“Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur” 1 diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder”.(Şualar , Sayfa 507)
(12)” İsa Aleyhisselâmı nur-u iman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin…(Şualar sayfa 508) Büyük Deccalın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. (Şualar , sayfa 507) Hazret-i Mehdî’nin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akaranesini tamir edecek. (Mektubat , Sayfa 426) bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdînin şakirtleri olabilir.” (Şualar ,sayfa 620)
(13)”büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür” (Şualar,Sayfa 184)
“onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar; mâlâyani şeylerle iştigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfuruşluk ve tenkit ve telâş etmediklerinden.. “( Şualar,Sayfa 282)
“ Şapka ve ezan meseleleri ve Deccal ve Süfyan ünvanları, Risale-i Nur şakirtleri yabanîlere karşı lüzumsuz medâr-ı bahis ve münazaa edilmemek lazımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve itidal-i demmi muhafaza etmek vaciptir.” (Kastamonu lahikası , sayfa 192)

http://www.gencadam.net/content/view/296/57/
———————————————————

Doç. Dr. Şadi Eren

Bediüzzaman Hazretlerinin Mehdi’ likle alakalı tespitleri nelerdir ? Günümüzde bazı insanların kendilerinin Mehdilik alametlerini Bediüzzaman’ ın eserlerinden göstermeleri konusunda ne dersiniz ?

Mehdi ile ilgili bazı noktalar iyi bilinirse, bu konuda gelen rivayetler ve yapılan yorumlar daha iyi anlaşılır diye düşünüyoruz. Şöyle ki:

-Mehdi meselesi akideye dahil değildir. Yani, bazı ehl-i iman Mehdiyi inkar etse dinden çıkmış olmaz, onun feyzinden mahrum kalır, hizmetinden istifade edememiş olur.

-Mehdiyi şahıs olarak belirlemek zordur. Hemen her hizip, kendi üstadını veya şeyhini mehdi görme temayülündedir.

-Mehdi olmak ayrı, kendini mehdi zannetmek ayrıdır. Nitekim zaman zaman bazı meczuplar çıkmakta ve kendilerini mehdi veya İsa olarak takdim etmektedirler. Halbuki, mehdi kendisinin mehdiliğine değil, İslama davet eder. Bir peygamber “ben Allahın elçisiyim, bana tabi olun” der. Ama mehdi, “ben mehdiyim, bana uyun, yoksa küfre düşersiniz” diyemez.

-Her asır, ehl-i imanı ümitsizlikten kurtaracak bir mehdi manasına muhtaçtır. Yani, mehdi manasından her asrın bir çeşit hissesi vardır.

-Bediüzzaman Said Nursi, mehdi konusunda çok kıymetli bilgiler verir. Bunların en mühimlerinden biri şudur:

Bu zaman şahıs zamanı değildir. Eski zamanda bazı harika şahıslar çıkmışlar, kıymettar hizmetlere vesile olmuşlar. Ama bu zamanda küfür şahs-ı manevi olarak hücum etmektedir. Bu hücuma karşı en büyük ferdi mukavemet başarısız kalmaya mahkumdur. Onun için bu külli hücuma mukabil bir şahs-ı manevi çıkarmak gerekir.

-Bediüzzaman Said Nursi, mehdiyetin üç merhalesinden söz eder:

1-İman
2-Hayat
3-Şeriat

Risale-i Nur, temelde iman hizmeti görmekle beraber, diğer iki merhalenin de öncülüğünü yaptığını söyleyebiliriz. Hz. Peygamber (asm) İslam davasının temelinde yer almış, sonraki İslami hizmetlerin de temelini atmıştır. Benzeri bir durumun mehdiyette olmasına bir engel söz konusu değildir. Yani, iman hizmeti diğer iki hizmet alanını etkileyecektir. Bununla beraber, hayatın geniş dairelerinde hizmet edilirken sıra dışı bazı harika fertlerin eliyle bu hizmetlerin ifa edilmesi medar-ı bahs olabilir. “Melikin atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır.” Bu kutsi hizmetlerin icrasında elbette bir kısım maneviyat erleri istihdam edilecektir. “Her ormanın kendine göre aslanları olduğu gibi, her meydanın da ona münasip erleri vardır.”

-“Mehdi kimdir? Ne zaman gelecektir?” gibi sorular, bazen insanı asıl vazifelerinden alıkoyabilmektedir. Bunun yerine doğrudan aktif hizmetle meşguliyet tercih edilmelidir. Hele hele mehdiyet konusunu tartışma alanına sokmaktan kaçınılmalıdır. Nakledildiğine göre, Said Nursi sürgünde iken saf gönüllü bir zat “efendim, üzülmeyin. Mehdi gelecek, her şeyi düzeltecek” der. Said Nursi şu anlamlı mukabelede bulunur: “Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=173
—————————————————————————–

Prof. Dr. Murat Sarıcık

Mehdi ile alakalı ayetlerde ve hadislerde bilgi var mıdır ?

MEHDİ, Arapça’da “hdy” kökünden gelen bir kelimedir. Mehdi, doğru yol üzerinde bulunan, hidayete eren ve hidayete vesile olan gibi manalara gelir. Mehdi, kendisine Allah tarafından hususi olarak yol gösterilen bir kimsedir. (1)

Kuran’da açıkca Mehdi ve özelliklerinden söz edilmez. Hadislere göre Mehdi, Peygamberimizin Alinden, yani Ehl-i Beytten olacaktır. Ebu Davut ve Hakim’in sahih olarak rivayet ettikleri bir hadise göre o, Hz. Fatıma neslinden olacaktır. (2)

Büyük Mehdi ahir zamanda gelecektir, Müslümanları uyandırıp, dinlerini takviye edecek, imanlarını tecdidde bulunacaktır.

Hz. Ali’den bize ulaşan bir başka Hadise göre, bir gün o, oğlu Hz. Hasan’a bakmış ve: “Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in isimlendirdiği gibi, mutlaka benim bu oğlum Seyyiddir (Beyefendi, Halim Selim, zarif ve centilmendir.) Yakında onun soyundan, Nebinizin (s.a.v.) adıyla adlandırılan bir adam çıkacak, ahlakında ona (Hz. Peygambere) benzeyecek, ama yaratılışında (beden ve cisim özelliklerinde) ona benzemeyecektir” buyurmuştur. (3)

Mehdi, Sünnet-i Seniyyeye ittibaında, fiillerinde ve hareketlerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Veselleme benzeyecektir. Ama cismen, bedenen ve sureten, yani maddi vasıflarıyla Hz. Peygambere benzemeyebilir.

Büyük Alim Taftazani’nin (Mesud b. Ömer) Şehru’l- Makasıd adlı meşhur eserinde; Mehdi ile ilgili konunun başında şöyle der: “Dünyayı adalet ve iyilikle dolduracak bir imamın (liderin, büyüğün, mehdinin) çıkması konusunda ahadis-i sahiha (sahih Hadisler) varid olmuşlar.” (4)

Mehdinin çıktığı dönemde, önceki devirlere ve çağlara göre; dünyada büyük bir bolluk ve zenginlik olacaktır. Peygamber Efendimiz; Sahih-i Müslim’den bize ulaşan uzunca bir hadisin sonunda şöyle buyurmuştu: “Ümmetimin sonunda malı çok olarak verip saymayan bir (büyük) halife olacaktır…” (5)

Tüm bu hadislerden Mehdinin bir kısım özellikleri ortaya çıkar.

Mehdilik konusunda sahih hadisler olmakla birlikte; bunların hepsi ahaddır(tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir). Nitekim, sahih hadislerin de birçoğu ahaddır.

Bir konudaki kanaat, yani -teknik terimi ile- zan kesinlik ifade etmese de; ağırlık ifade eder. Bu durum görmezlikten gelinemez. Her konunun sübutu için kesin delil de istenilmez.

Mesela tüm müctehidlerin içtihatları, ancak birer zandır; yani kati değildir. Yani bunlar, yüzde yüz kesin olmayan kanaatlerdir. Fakat bu içtihatlarla amel edilmektedir. Bir fikre davette de “Zann-ı kabul-i cumhur” ilk şarttır. Yüzde yüz kesinliği olmamakla birlikte; bize bir konuda kanaat veren her şey zandır.

Bu noktadan mehdilik konusunu, mehdileri veya Büyük Mehdiyi bir çırpıda inkar edivermek; hadis bilimi açısından temelsiz ve tutarsızdır. Hem “Mehdi yoktur” veya “mehdilik yoktur” gibi bir sahih hadis de yoktur.

Sonuç olarak yukarıdaki hadisler bize bu konuda bir kanaat verdikleri gibi, Mehdinin bazı özelliklerini de anlatırlar. Fakat Mehdi ve Deccal konusu, hadislerin müteşabihatı içine girdiği için; bu konuyu tüm incelikleriyle anlamak kolay değildir. Bu konuda her çağa göre tutarlı ve yerinde yorum ve tefsirlere ihtiyaç vardır. Ayrıca her asrın mehdi manasından nasiplenmesi gerektiği için anlatım açık değildir.

Kaynaklar:

1. ŞEMSEDDİN SAMİ, Kamus-ı Türki, I-II, İkdam Matbaası, İstanbul, 1316, II, 1436; HEYET; Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, İstanbul, 1985, s. 607 (Mehdi kelimesi)
2. MANSUR ALİ NASİF, et-Tacu’l- Cami‘u lil- Usûl, I-V, Metebetu Pamûk, İstanbul, 1961, V, 363, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)
3. Tac V, 363
4. TAFTAZANİ, Mesud b. Ömer, Şerhu’l-Makasıd, I-V, Tahkik, ta’lik Abdurrahman Amire, Alemu’l- Kütüb, Beyrut, 1989, V, 312; krş, et-Tac, V, 343, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)
5. Tac, V, 342, (Kitabu’l- Fiten, bab, 7)

http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=166—————————————————————

Nüzûl-i Îsâ / Ahmet Çetinkaya

Yazarın doktora tezi, “İslâm’a ve diğer dinlere göre Deccal” imiş. Doktora’dan sonra hazırladığı bu çalışma da “İslâm inancı açısından Nüzûl-i Îsâ meselesi” adını taşıyor. Adından da anlaşılacağı üzere, konunun daha çok kelâmî yönü üzerinde duruluyor.

Önsözünde de belirtildiği gibi, çalışma bir giriş ve 3 bölümden oluşuyor. Giriş kısmı kaynakların incelenmesine ayrılmış. 1.Bölüm’de; İslâm öncesi kurtarıcı Mesih kavramları üzerinde durulmuş, 2.Bölüm; Kur’ân ve sünnette Hz. Îsâ’nın vefatı, ref’i ve nüzûlü meselesine ayrılmış, 3.Bölüm’de ise konu, kelam kaynakları açısından incelenmiş. Çalışmanın sonunda ise mevzu kelam metodolojisi açısından ele alınarak, nüzûl-i Îsâ’nın inanılması gereken bir inanç olup-olmadığı tartışılmış, asıl değerlendirmeyi ihtiva eden sonuç kısmıyla kitap son bulmuş.

GİRİŞ: Konuyla ilgili pek çok eser telif edildiği belirtilerek, bunların; 1-Hadis kaynakları, 2-Konuyu müstakil ele alan kaynaklar, 3-Kıyamet alametleri vesilesiyle meseleye temas eden kaynaklar başlıkları altında çok kısa bir tanıtımı yapılıyor. Ardından “Mesih” ve “Îsâ” kelimelerinin etimolojik tahliline giriliyor.

1. BÖLÜM (İslâm’dan önce kurtarıcı Mesih telâkkisi):

I. Kurtarıcı Mesih inancının tarihî temelleri,
II. Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta beklenen Mesih inancı,

A. Eski Ahit’te kurtarıcı Mesih inancı,
B. Yahudilikte kurtarıcı Mesih inancının gelişimi,
C. Yeni Ahit’te kurtarıcı Mesih inancı (1. İncillerde, 2. Havarilerin Risalelerinde),
D. Ölümü ve göğe çekilmesi tartışmaları,
E. Hz. Îsâ’nın geliş gayesi,
F. Modern Hıristiyanlık dünyasında Hz. Îsâ beklentisi.

Bu bölüm, konuyla ilgili bizdeki hadis rivayetleriyle mu kaddes kitapların paralellik arz ettiği noktaları görme açısından dikkate değer.

2. BÖLÜM (Kur’ân ve Sünnet’te nüzûl-i Îsâ):

I. Kur’ân’da nüzûl-i Îsâ

A. Hz. Îsâ’nın vefatı meselesi,
1. Vefatı hakkındaki âyet,
2. Asmadıklarını belirten âyet,
3. Hz. Îsâ’nın sorgulanmasıyla ilgili âyet

B. Göğe çekilmesi (ref’) meselesi,
1. Göğe çekilmesiyle ilgili âyetler,
2. Ref’ meselesinde yapılan yorumlar
a. Ref’in ruh ve cesetle gerçekleştiği,
b. Ref’in manevî olduğu,

C. Nüzûl-i Îsâ’ya işaret eden âyetler,

1. Yetişkinlikte insanlarla konuşması,
2. Ehl-i kitabın, ölümünden önce ona iman etmesi,
3. Kıyamete alamet oluşu hakkındaki âyet,
4. Diri olarak gönderileceği gün hakkındaki âyet

D. Değerlendirme.

II. Sünnet’te nüzûl-i Îsâ (s.77-102)

A. Hadis kaynaklarında nüzûl-i Îsâ rivayetleri,

1. Ebu Hureyre hadisi,
2. Ebu Ümâme hadisi,
3. Nevvâs b. Sem’ân hadisi,
4. Abdullah b. Ömer hadisi,
5. Câbir b. Abdillah hadisi,

B. Hadis literatürüne göre Hz. Îsâ’nın nüzûlü,

1. Nüzûlün zamanı ve yeri,
2. Hz. Îsâ’nın dış görünüşü,
3. İslâm dinine tâbi olması,
4. İcraatları,

a. Haçı kırması, domuzu öldürmesi ve cizyeyi kaldırması,
b. Deccal’ı öldürmesi,
c. İçtimai barışı gerçekleştirmesi,

5. Yeryüzünde kalacağı süre,
6. Defnedileceği yer,
7. Hz. Îsâ’nın tâbileri,

C. Nüzûl hadisleri hakkında genel değerlendirme,

Bu bölümde öncelikle hadis kaynaklarında nüzûl-i Îsâ rivayetleri hakkında genel bir bilgi veriliyor. Sonra konu hakkında en muteber kitaplarda yer alan ve en câmi 5 rivayetin değerlendirmelerine yer veriliyor. Daha sonra hadis literatürüne göre Hz. Îsâ’nın nüzûlü başlığı altında nüzûl hadislerinde vurgu yapılan hususlar (Nüzûlün zamanı ve yeri, Hz. Îsâ’nın dış görünüşü, İslâm dinine tâbi olması, haçı kırması, domuzu öldürmesi ve cizyeyi kaldırması, Deccal’ı öldürmesi, içtimaî barışı gerçekleştirmesi gibi icraatları, yeryüzünde kalacağı süre, defnedileceği yer, Hz. Îsâ’nın tâbileri.) tek tek ele alınarak, bu hususların farklı rivayetlerdeki durumları ve alimlerin yorumları ışığında geniş değerlendirmelere yer veriliyor. Bölümün en sonunda, nüzûl hadisleriyle ilgili genel değerlendirme yapılıyor ve yazar kendi kanaatlerini belirtiyor.

3. BÖLÜM (Kelâm kaynaklarında nüzûl-i Îsâ):

I. Kelâm kaynaklarında nüzûl-i Îsâ

A. Konuya klasik açıdan bakanlar,
B. Konuya farklı yorum getirenler

II. Şia, Mu’tezile, İbadiyye ve Kadıyanilere göre nüzûl-i Îsâ
III. Mutasavvifeye göre nüzûl-i Îsâ
IV. Çağımızda nüzûl-i Îsâ tartışmaları

A. Rivayetlerin zahirine bağlı kalanlar,
B. Nassları yorumlayanlar,

1. Hayrın galebe çalması şeklinde yorumlayanlar,
2. İslâm-Hıristiyan ittifakı şeklinde yorumlayanlar

C. Nassları reddedenler,

1. Yabancı kültürlerin tesiri iddiası,
2. Hz. Muhammed’in son peygamber oluşuyla çelişki iddiası
V. Nüzûl-i Îsâ inancının sosyal tesirleri
VI. Nüzûl-i Îsâ inancının itikadî değeri

A. Bu meselede icmâın varlığı,
B. Konunun mütevatirliği iddiası,
C. hâd hadis ve itikadî konular,

D. Nüzûl-i Îsâ’yı inkâr edenin dînî durumu

NETİCE: Nüzûl-i Îsâ meselesinin, Kur’ân-ı Kerim’de sarih olarak geçmediği, “işârî olarak geçtiği” görüşünün ise ihtilaflı olduğu, fakat bununla birlikte bazı âyetlerden Nüzûl-i Îsâ’ya işaret çıkarmanın mümkün olduğu belirtiliyor. Ayrıca Hz. Îsâ’nın ref’ini (göğe yükseltilmesini) konu alan âyetlerin de sarih olmadığı belirtiliyor. Onun ölümü diğer insanlarınki gibi cereyan etmiş olsaydı, âyetlerdeki muğlak (kapalı) haliyle zikredilmesinin bir anlamı olmayacağından hareketle, onun ölümünün farklı bir mânâ taşıdığına vurgu yapılıyor.

Nüzûl’le ilgili hadislerin zahirî anlamlarında kabul edilemeyeceği fakat yorum yapılmak suretiyle makul bir tablo ortaya çıktığı üzerinde duruluyor. Rivayetlerde konunun çok fazla teferruat kazanmasında İsrailiyat’ın etkisi olduğu belirtiliyor.

Nüzûl’le ilgili yapılan yorumların genelde birbirine yakın olduğu belirtilerek, bunlar arasında; “ahir zamanda Hıristiyanlığın da hurafelerden temizlenmesiyle İslâm’a yakınlaşması sonucu hak din olan İslâmiyet’in kuvvet bulması” şeklindeki yorum dikkate şâyân görülüyor. Yazar ayrıca “Îsâ” kelimesinden “İsevîliği” anladığını belirterek Nüzûl-i Îsâ’nın, hakiki İsevîliğin zuhuru şeklinde yorumlanabileceğini belirtiyor.

Peygamber Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili hadisleri, bir iman akidesini ortaya koymak için söylemediği üzerinde duran yazar, bu beyanların kıyamete yakın bir dönemde ağır fitnelere maruz kalacak olan Müslümanlara bir müjde mahiyetinde olduğuna dair kanaatini izhar ediyor. Dolayısıyla bu meselenin, herkesin inanmaya mecbur olduğu hususlar çerçevesinde düşünülmemesi gerektiği ve inanmayanın tekfir edilemeyeceğini (kâfir sayılmayacağını) belirtiyor. Ayrıca nüzûlün ispatı için zikredilen deliller ve o delillerin delâletlerinin, inkâr edeni dinden çıkaracak derecede sarih ve kat’i olmadığına vurgu yapılıyor.

Hülasa denilerek; nüzûl-i Îsâ meselesinin, kitapta zikredilen çerçeve içerisinde gerçek olduğu, ancak bu nüzûlün, herkesi iman etmeye zorlayacak şekilde gözle görülen bir hâdise şeklinde gerçekleşmeyeceği, ayrıca Hıristiyanlığın hurafelerden sıyrılması ve Hıristiyanların İslâm’a yaklaşmasının beklenebileceği belirtiliyor.

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=331&yagmur=bolum2&kat=23&sid=20

AKADEMİK ÇALIŞMA MESİH MEHDİ MÜCEDDİD

Doç. Dr. Abdülbaki Güneş

GİRİŞ

1.KONU VE SEÇİM

Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarının ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler ve kendilerinin yapamadıkları bazı şeylerin bir takım doğa üstü güçlere sahip insanlar tarafından yapılmasını bekler ve umarlar. İşte biz bu araştırmamız da insanların çoğu zaman çeşitli etkenler sebebiyle sözünü ettiğimiz şekilde algıladıkları üç terimden-Mesih-Mehdi-Müceddid- bunların menşe ve kökenlerinden, semantik yapılarından ve dini literatürdeki konumlarından bahsedeceğiz.

İlahi yardım ve bu yardım aracılığı ile gerçekleşecek ilahi kurtarıcıyı beklemek; İslam dünyasında Emeviler döneminde başlayan genel toplumsal huzursuzluklardan itibaren günümüze kadar etkili olmuş ve canlılığını korumuştur.

Araştırmamızın I.bölümünde Mesihden bahsedilecektir. Hz..İsanın ölmediğine, öldürülmediğine bilakis Onun Allah tarafından göğe yükseltildiğine inanan Müslümanlar; Onun Mehdinin zuhurunun akabinde Şam’daki Ümeyye camiinin doğusundaki beyaz minareye ineceğine ve Deccal’i öldüreceğine, sonra Mehdi’nin arkasında namaz kılacağına, Muhammedi şeriata tabi olacağına, inişinden kırk gün sonra vefat edeceğine, cenaze namazının Müslümanlar tarafından kılınacağına ve Hz.. peygamber’in kabrinin yanına defnedileceğine inanırlar. Kitleleri yüzyıllar boyunca etkisi altına almış olan bu inanç gerek geçmişte gerekse son birkaç yüzyılda tartışma konusu yapılmış ve bazı kesimlerce reddedilmişse de bu eleştirel yaklaşım hiçbir zaman toplumlara egemen olamamıştır.

Dini kültürde, ahir zamanda zuhur edip toplumu kurtuluşa erdireceğine inanılan diğer bir kurtarıcı da Mehdi’dir. Bu inancın temeli Kur’an-ı Kerim’den sonra dinin ikinci kaynağı olarak görülen hadis külliyatındaki mevcut hadislere dayanmaktadır.

Ahir zamanda zuhur edecek Mehdi hakkında bilgi veren hadisler Kütüb-i Sitteden Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünenlerinde, ilaveten Ahmed b.Hanbel ve Darimi’nin Sünenlerinde, Bezzar, Tabera’ni ve Ebu Ya’la el-Mevsıli gibi hadis imamlarının kitaplarında geçmektedir, hem Kütüb-i Sitte’nin hem de tüm Hadis külliyatının iki önemli kaynağı olan Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de ise içinde bizzat Mehdi adının geçtiği hiçbir haber mevcut değildir. Anılan hadis kitaplarının dışında ilk devir müelliflerinden Nuaym b. Hammad’ın Kitab’ül Fiten’inde, istikbal ile ilgili haberlerin yanı sıra Mehdi hadisleri de oldukça tafsilatlı olarak geçmektedir.

Gerek Mehdi gerekse Mesih konusu İslam tarihi boyunca çokça yazılıp çizilmiştir ayrıca bugün de doğu da batı da Mesih veya Mehdi olduğunu iddia edenler çıkabilmektedir. Dolayısıyla konu canlılığını hala korumaktadır.Diğer yandan m.s iki bin yılında bulunmamız hasebiyle Mesihle ilgili bir takım yayınlar yapılmaktadır. Milenyum gibi söylenti ve hadiseler de toplumda Mesih beklentilerini depreştirmektedir.

Mesih ve Mehdi’den ayrı olarak ,son zamanlarda yenilenme, yenileşme ve çağdaşlaşma gibi bir takım meselelerin gündeme gelmesi ile Müslüman entelektüellerin düşüncelerine rehberlik eden Tecdid-Müceddid hadisi ile ilgili tartışmalar da gündeme gelmiştir.Bu tartışmalar daha ziyade ya hadisin senedi yada metnin şekli üzerinde yoğunlaşmış hadisin farklı yollarla gelen nakilleri dikkate alınmadan yorumlara gidilmiştir. Dolayısıyla metin ile alakalı bazı ayrıntılar gözden kaçırılmıştır. Halbuki bu noktada hadisin metin açısından Hz. Peygamber’e aidiyeti, doğru anlaşılıp anlaşılmadığı, hadiste zikredilen Tecdid kavramının bazı anlayışlara göre sadece önceden olmayıp sonradan ortaya konan bir yeniliği mi yoksa bir başka anlamımı ifade ettiği tarzındaki sorulara da cevap aranmalıdır.

Toplumun dini hayatını asli kaynaklar çerçevesinde sürekli gündemde tutma gayretlerinde İslam dünyasının muhtelif bölgelerindeki alimlere ve mütefekkirlere sürekli bir ilham kaynağı olmuş ve olmaya da devam eden bu tecdid hadisi ilke ilgili soruların cevabını verebilmenin yolu tecdid hadisinin iyi bir şekilde tetkikinden geçtiğini unutmamak gerekir.

2. AMAÇ
Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız hususlar aslında araştırma konumuzun neyi amaçladığını da ortaya koymuş bulunmaktadır. Hadislerde özellikle de gabya ait bilgilerin bulunduğu bölümlerde ençok üzerinde durulan konular arasında yer alan Mesih-Mehdi-Müceddid terimleri, insanların gaibe ait merakları ile , sosyal çöküntü zamanlarının en çok gündeme taşıdığı birer merak konusudur. Bundan dolayı bu üç kavramın neyi ifade ettiği,hangi dönemlerde, hangi şartlar altında gündeme geldiği, İslam literatüründeki yerleri, klasik ve modern anlayış sahiplerinin bu kavramlara bakış açıları, bu üç inancın İslam’ın temel ilkeleri ile uyuşup uyuşmadığı incelenmelidir. Bu amaç etrafında bu kavramlara hadislerin özellikle metin değerlendirilmesi açısından bakıp katkıda bulunmayı hedeflemiş bulunuyoruz.

3. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ
Yöntem olarak üç kavramın da başlangıçta tahlilleri yapılıp çeşitli şekillerde kullanılışlarının bu kelimelere yüklediği farklı anlamlar üzerinde durulmuştur. Daha sonra konu hadisler üzerinde yoğunlaşması sebebiyle bu konular hakkındaki hadislerin çatışmasının da boyutlarını aşmadan dokümantasyonu yapılmış, bu hadislerin bir anlam kilidi konumunda olan sened değerlendirilmeleri kısa ve genel hatları ile ele alınıp metin değerlendirmeleri yapılmıştır. Metinlerde geçen bazı kavram ve terimler hakkında alimlerin yorumları dikkate alınmış ve değerlendirmeler, meselelere olumlu ve olumsuz başka bir ifade ile kabul edenler ve etmeyenler nazariyesinden bakılarak sonuca gidilmiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM
MESİH KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
A. MESİH KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Kelime Ve Terim Olarak Mesih İsa(a.s)
1.1. Mesih
Arap dili sözlüklerinin çoğu bu kelimenin Arapça asıllı olmayıp İbranice’deki “Meşiha”dan geldiğini kabul etmektedir.1 Meşiha, mülk sahibi olan ve kutsal yağla meshedilen kişi anlamına gelmektedir. Kökeni itibariyle İbranice olan bu kelimenin, Arapça’ya Süryanice’den geçtiğini savunanlar vardır. İslam öncesi dönemde Kuzey ve Güney Arabistan’da bu kelime bilinirdi. Bazı müfessirlerin kelimeyi Arapça kabul edip bu konuda yorumlara girmesi 2 kayda değer görülmemektedir.3

Mesih kelimesinin çoğulu müseha ve misah gelmektedir. Zıt iki anlamda kullanılan(ezdad) kelimelerdendir. Doğru söyleyen için kullanıldığı gibi yalancı içinde kullanılır. Hz. İsa’nın lakabı olarak kullanılan bu kelime, Yunanca’ya “Christos” kelimesi ile tercüme edilmiştir.4 Grek kökenli olup “hafifçe dokunmak” anlamına geldiğini söyleyenler de vardır. Arap yazarlar Hz. İsa’ya Mesih denilmesinin birkaç sebebini zikrederler: a) Bereketle ve şerefle meshedildiğinden b) Doğuşundan itibaren Hz. Cebrail’in kanatları ile şeytandan korunduğundan c) Amaların gözlerini meshettiğinde görmeye başlamalarından d) Hastaya eli ile dokunduğunda şifa bulduğundan e) İnsanları kutsal yağla meshettiğinden dolayı kendisine Mesih denilmiştir.5 Zeytin yağı ile yağlanmak iki amaçla oluyordu; birinci kullanım şekli kozmetik amaçlıydı. İnsanlar bir festivale giderken yüzlerine sürerlerdi veya bir misafirleri geldiğinde bir ikram olarak ona sürerlerdi. İkinci kullanım şekli ise dini amaçlıydı; vaizliğe veya herhangi dini bir göreve atanan biri zeytin yağı ile yağlanırdı. Diğer bazı sebepler de şöyle sıralanmıştır: a) Düz tabanlı olması b) Anasından doğarken kutsal yağla meshedilmiş olması c) İkinci gelişinde yeryüzünü dolaşarak mesafeler katetmesi d) Sıddik (çok doğru sözlü olması)6, kelimeye “günahlardan temizlenmiş kişi” anlamını da verenler vardır.7

“Allah onu meshetti “ sözü mübarek ve güzel kıldı manasına geldiği gibi, kötü ve uğursuz bir şekilde yarattı anlamına da gelir.8 Hem Hz. İsa hem de Deccal için kullanılmaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de tek başına kullanıldığı gibi9, İsa kelimesi ile birlikte de kullanılmaktadır.10Mesih kelimesi Kur’an-ı Kerim’de on bir defa tekrar edilmiştir.

Istılah manası itibariyle Mesih; Allah tarafından yeryüzüne gönderilecek ve dünyayı hakimiyeti altına alacak bir peygamber veya bir liderdir. Onun gelişi ile ilgili beklentileri ihtiva eden hareket, inanç ve idealler sistemine de “Mesihilik” denilmiştir.11

1.2. İsa
Meryem oğlu Mesihin İsmi olan İsa,”Fi’la” sığasındadır. Arapça kökenli bir kelime değildir. İsa’ya mensup anlamında İsi veya İsevi denilir. İbranice veya Süryanice’den Arapça’ya geçmiştir. Kutsal kitaplarda bu kelime Yesu’dan İsa’ya dönüşmüştür. Sözlük Anlamı olarak; sarıya yakın beyaz develer için kullanılır.12Hz.. İsa kelimesi ikişer ismi bulunan beş peygamberden biridir: Ahmet ve Muhammed, İsa ve Mesih, Zülkifl ve İlyas, İsrail ve Yakup, Yunus ve Zünnun. İsa kelimesi Kur’an-ı Kerim’de yirmi beş yerde geçmektedir.13

2. İslam’dan Önce Kurtarıcı Mesih Telakkisi
2.1. Kurtarıcı Mesih İnancının Tarihi Temeli
Kurtarıcı Mesih mefhumunun ilk olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak tarih boyunca özellikle doğulu toplumların ilgi çekici tasavvurları, hayr ile şer kuvvetleri arasında şiddetli ve sürekli bir mücadeleyi canlandırmıştır. Bir kurtarıcıyı bekleme inancı insanlığın müşterek kültürü arasında yer alan değerlerden olduğunu söylemek mübalağa olmaz. Zira bu inanç, sadece İslam öncesi semavi dinlerden olan Yahudi ve Hıristiyanlık’ta değil hemen hemen yeryüzündeki bütün iptidai kavimlerde vardır. Eski İran’da, Yeni Gine’de ve Aztekler’de kurtarıcı Mesih fikrine rastlanmıştır. Eski İran’da Sasioh ahir zamanda beklenen kurtarıcılardan birisidir. Tanrı Ahura Mazda, onu kendine elçi olarak kıyametten önce gönderecektir. O insanlığı dine döndürecektir.

Batılılar Amerika’yı keşfettiklerinde Brezilya yerlilerinde deniz yoluyla gelecek bir kurtarıcı inancını tespit etmişlerdir. Sosyologların ”Cargo Cults”(gemi akidesi) şeklinde ifade ettikleri bu inanç Güney Pasifik’te bulunan Malenizya’da görülmüştür. Beyaz bir adamın bir gemiyle geçip kendilerini kurtaracağına inanmışlardır. Mesih beklentisi fikrine Brezilya’lı Guarinislerde de rastlanmaktadır. Guaranis Mesihçiliğinin temelinde dünyanın başlangıcında yaşayan mitolojik ataları gibi yaşama arzusu vardı. ”Cennet’ten kovulmadan önce, Adem’in yaşadığı hayat gibi yaşamak “ istiyorlardı.14 İptidai kavimlerden Yeni Gine halkı, ”Menzren” adında bir kurtarıcıyı beklemişlerdir. Kurtarıcının zenginliklerle dolu bir gemi ile geleceğine ve onları yabancı hakimiyetinden kurtaracağına inanırlar. Eski Amerika yerlileri olan Aztekler’de müstakbel kurtarıcı Tanrı “Quetzal Coatl” dır. Kendilerini düşmanlarından kurtaracağına, ilahi adaleti gerçekleştireceğine inanırlardı.15 Eski Mısırdan, Çin, İran, Hint, Amerika ve Afrika yerlilerine varıncaya kadar bütün kültürlerde adaleti ikame edecek bir halaskar’ın geleceği inancına rastlanmaktadır.16

Batı kaynaklarında “Messianism” olarak bilinen ve Türkçe’ye Mesihçilik olarak tercüme edilen kurtarıcı bir Mesihi bekleme inancı, zenci Afrika, Güney Amerika ve Okyanusya’da görüldüğü üzere, ezilmiş toplumların sosyal protesto ve başkaldırmalarına yol açan dini bir akımdır. Allah tarafından desteklenen bir kurtarıcının gelip, düzeni yeniden kurma inancına dayanmaktadır. Sosyolojik bir gerçek olan bu ümit bir kısım insani duyguların canlı kalmasında etkili olmuştur.

İlk Mesihçilik fikrinin ortaya çıkışını M.Ö. yaklaşık 2066 senelerine Hz. İbrahim’e kadar götürenler vardır. Bu görüşe göre fikir; Tevrat’ın ilk çağ tarihini anlatan birinci bölümü olan Tekvin kitabındaki İbrahim(a.s.)ile ilgili geçen ”mübarek” tabirine dayanmaktır. İbrahim’in mübarek kılınması, İnsanları Allah yoluna davet edecek,ilahi şeraitlerle amel etmeye sevk edecek, hak ve adaletle Allah’ın kanunlarını icra edecek büyük insanların yetişmesine vesile olmasından dolayıdır. Bu hakikat Hz. İsmail ve İshak’ın soyundan gelen peygamberlerle gerçekleşmiştir. Burada Hz. İbrahim’in gelecekte düşmanlarına galip olmasının ifade edilmesi, kurtarıcı Mesih’e işaret için olduğu ileri sürülmüştür.17

Mecusilerde kurtarıcı Mesih inancına benzer bir akide vardır. Onların Brahman Warjawandi isminde bir kurtarıcı, Mesih inancıyla bir paralellik arz etmektedir. Zerdüştizm’in mensuplarına göre Allah alemi altı dönemde yaratmış ve her dönem iki aydır. Üzerinde yaşadığımız dünya her aya karşılık bin sene yani toplam on iki bin sene yaşayacaktır. Zerdüşt dokuz bininci senede doğmuştur ve vefatından üç bin sene sonra Zerdüşt’ün oğullarında birisi dünyaya zuhur edecek ve işte bu oğlan beşeriyetin büyük kurtarıcısı olacaktır.18 Zerdüşt dininde Mithra semadan dünyaya inecek çok müthiş bir muharebe neticesinde Ehriman ordularına karşı kesin bir zafer kazanacak, bu orduları Cehennem’e atacak, ölüleri gerçek şekilleri ile diriltecek, muhakeme edecek, günahkarları Cehennem azabına gönderecek, iyileri Cennet’e koyacak ve böylece bin senelik sulh ve sükunet dönemi başlayacaktır.19 Kıyametten önce kurtarıcı peygamberin gelmesi, Zerdüştizm’in inançları arasındadır. Yeryüzünü zulümden, tuğyandan kurtaracak, mutluluk hükümdarlığını kuracaktır.20 Mezopotamya’da Hammurabi kendisinin beklenen kurtarıcı olduğunu söylemiş, taraftarları onun ölümünden sonra geri gelmesini beklemişlerdir. Eski Mısır’da da Ameni adında bir kurtarıcı beklenmiştir. Sami dinlerindeki Mesih fikri, bilhassa Yahudilikte ki “Beklenen Mesih “ fikri Zerdüştlükten etkilenmiştir.21

Hindulara göre henüz gerçekleşmemiş olan onuncu Avatara, bütün dünya için tahakkuk edecektir. Bu Avatara saflık ve mükemmelliğin sembolü olan beyaz bir ata binmiş , elinde kılıç tutarken tasvir edilmiştir. Avatara’nın karanlık çağa son verip, altın çağla yeni bir inkılabı başlatması beklenir.22

Budistlere göre Budha, Brahmanlara göre Brahma hala hayattadır ve bir gün gelecektir.23

2.2. Yahudilik Ve Hıristiyanlık’ta Beklenen Mesih İnancı
Kurtarıcı Mesih inancı söz konusu her iki dinde de mevcuttur. Kutsal kaynaklarda Mesih ve Mesihçilik hakkında daha çok sembolik ifadeler kullanılmıştır.

2.2.1. Eski Ahit’te Kurtarıcı Mesih İnancı
Yahudiler, beklenen mesihin Hz. Davud’un soyundan gelen bir kral olduğunu savunarak mesihi beklemektedirler. Bu konuda Eski Ahit’te geniş bilgi verilmektedir. Yahudi kutsal kaynaklarından anlaşıldığına göre, gelecek kurtarıcı Mesih, normal yeryüzü kralları gibi hüküm sürmeyecektir. Allah’ın dostu ve sözcüsü gibi hareket edecektir. Kötülükleri silahla değil barışçıl yollardan, hatta ağzının kuvveti ile izale edecektir, gücünü gerçek dinden kaynaklanan adalet ve imandan alacaktır. Onun gayretleri sonucunda yeryüzü içinde şiddet ve tahribat olmayan bir Cennet’e dönüşecektir. Araştırmacılar, Yahudilikteki kurtarıcı Mesih inancının, iki asır hakimiyeti altında kaldıkları İranlıların dini tefekkür ve telakkilerinden etkilendiğini belirtmektedir.24

Yahudilere göre İsrail’in hakimiyetini yeniden tesis edecek bir kurtarıcı Allah tarafından mutlaka gönderilecektir. Yahudi krallığı düşmana karşı zayıflayıp mağlup olduğunda, Hz. Davud’un soyundan gelecek olan milli kahraman beklenmektedir. Beklenen kurtarıcı Eski Ahit’te “Melik”, ”Mesih”, Efendi manasına “Rabb”, ”Tanrının oğlu, ”ilah” , ”insanoğlu”, yerine geçen manasına “menahem” ve “sürekli hayr” gibi farklı tabirler kullanılmaktadır.25 Yahudiler her zaman Allah’ın kendilerini koruyacağına , çünkü Tanrı tarafından seçildiklerine inanırlar. Dolayısıyla da gelecekte de yine Tanrı, vaat ettiği Mesih vasıtasıyla Yahudi milletini koruyacaktır. Bu düşünce Yahudiliğin temel fikirlerinden birini oluşturmaktadır. İspanyol asıllı Kurtuba’lı Yahudi ilahiyatçısı Moses Maimonides(öl.1204) tarafından konulan Yahudi inanç sisteminin on üç esasından ilk ikisi Mesih’in gelişine ve ölülerin dirilmesine inanmaktır. Yahudi imanının bir rüknü ”Mesih’in gelişine kesin bir şekilde inanıyorum. Gecikse de onun geleceğini bekliyorum” şeklinde ifade edilmiştir.26

Sürekli lider değişikliği ve tarih boyunca farklı karakterli liderlere sahip oluş, Yahudilikte Mesih kavramının kompleksliğine sebebiyet vermiştir. Yahudilerce meşhur olan “sürgün”(m.ö.6.asır) olayına kadar, genellikle siyasi liderler Mesih olarak tanınırdı, ancak bu tabir söz konusu olaydan sonra dini liderler için kullanılmaya başlandı. Bilhassa küçük veya büyük Yahudi gruplarının Diaspora denilen kutsal memleketlerini terk etmek zorunda kalmaları, vatanlarına tekrar dönüş hasreti bu ümidi hep canlı tutmuştur. Yahudi mistik mezhebi olan Kabbalah’ta beklenen Mesih inancı oldukça önemli bir nokta teşkil etmektedir. Söz konusu olan mezhebin temelinde tabiatüstü bir mucize olan mesihin zuhuruyla dünya aydınlanacaktır.

Yahudi inancına göre mesihin geliş vakti yalnız Allah tarafından tespit edildiği için kimse tarafından bilinemez. Onun çıkışı Mesih çağının başlangıcı olacaktır.27

2.2.2. Yeni Ahitte Kurtarıcı Mesih İnancı
Yeni Ahit dönemine girilmeden önce, kurtarıcı Mesih telakkisi iki istikamette gelişme kaydetmiştir: birincisi milli yöndendir ki onun anlatımı şu şekilde mümkündür; Davut’un neslinden gelen Mesih, insanları akılla ve doğrulukla yönetecek, yeryüzündeki bütün kuvvetleri mağlup edecek, halkını yabancı güçlerden kurtaracak, cihanşümul bir krallık kuracaktır. Burada insanlar barış ve huzur içinde yaşayacaktır. Diğer gelişme ise daha evrensel bir kavram olan “insanoğlu” mefhumu etrafında gelişme göstermiştir. Hıristiyanlıkta da mevcut olan kurtarıcı Mesih inancının , Filistin Yahudilerinden alınmış olabileceği ileri sürülmekte, buna delil olarak ta Yeni Ahit’in bir çok yerinde geçen “insanoğlu” figürünün Yahudilerdeki tabiatüstü bir özellik taşıyan “Davudoğlu” mefhumu ile paralellik arz etmesi, zikredilmektedir

Ancak Yeni Ahit dönemine girildiğinde durum tamamen değişmiş bulunmaktaydı. Yahudilerin beklediği Mesih ile hristiyanlar’ın kurtarıcı Mesihi artık kesin hatları ile birbirinden ayrılmıştı. Daha doğrusu, Yahudilerdeki kurtarıcı Mesih inancı Yeni ahitle beraber tamamlanmış bulunuyordu. Çünkü artık beklenen o kurtarıcı gelmiştir. O da Hz. İsa’dır.Hz. İsa’nın hayatı, ölümü, dirilmesi ve kıyamete yakın bir zamanda tabilerini kurtarmak için gelmesi Yeni Ahit’in başlıca konuları arasında yer almaktadır.

Hıristiyan kutsal kaynaklarına göre bu şahsiyet mucize olarak doğa üstü yolla, yani babasız olarak bir anadan dünyaya gelmiş, çarmıha gerilip öldürülmüş, yine mucize olarak üç gün sonra dirilmiş, göğe Rabbin yanına çıkmış ve insanlığı kurtarmak için tekrar gelecektir. İslam literatüründe “Nüzulü İsa “olarak kullanılan tabir Hıristiyan literatüründe ”İsa’nın ikinci gelişi” olarak kullanılmaktadır. ”İkinci Geliş Beklentisi” Hıristiyanlar arasında kuvvetli bir inanç halinde süregelmiş ve bir iman esası olarak Hıristiyan dininde yer etmiştir. Hz..İsa’nın ikinci gelişine inanmayan bir Hıristiyan’ın imanı batıldır. Zira Hıristiyan inancı bunun üzerine kurulmuştur. Kaynaklar bu inancın kesinliğini açıkça ifade etmelerine karşın , geleceğin nasıl olacağı konusundaki kapalılık sebebiyle farklı yorumlar yapılmıştır.

Hz..İsa’nın ikinci gelişini haber veren ve Hıristiyanlık’ta bir inanç esası olmasını sağlayan en sarih ifadelerden birisi şudur: ”Ey Galileliler niçin göğe bakıp duruyorsunuz, Sizden göğe alınan bu İsa’nın göğe çıktığını nasıl gördünüzse, öylece geri gelecektir.”28

3. Kur’an Ve Sünnet’te Mesih(İsa)
Kur’an-ı Kerim’e göre , yaşadığımız bu alemin bir gün mutlaka sonu gelecektir. Bütün semavi dinler tarihi vetirenin bir sonunun olduğunda müttefiktirler. Kur’an-ı Kerim bunu; ”El-Kıyame”, ”Essaa”, ”Ennebeül Azim”, ”El Yevmül Ahir”, ”El Yevmül Azim” ve “Yevmüddin” gibi tabirlerle ifade etmiştir.29 Bu vetirenin sonunun ne zaman olacağına dair bir tarih verilmemekle birlikte bazı ayet ve hadislerde buna işaret edilmiştir. Hususen hadis kaynaklarında “Kıyamet Alametleri” adı altında yer alan bölümlerde, kıyametin yakınlığını gösteren işaretler anlatılmaktadır.

İslam alimleri, buna dayanarak Hz..İsa’nın dünyanın sonu gelmeden önce, yeryüzüne nazil olmasını bir kıyamet alameti olarak telakki etmişlerdir. Müslümanlar da onun gelmesini beklemişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de Mesih, İsa ismiyle yirmi beş yerde geçmektedir. Bu özel ismi yanında onun için farklı tabirlerde kullanılmıştır. ”El-Mesih”, ”En-Nebi”, ”Er-Rasül”, Allah’a yakın olanlar anlamında “Minel Mukarribin”, ”Vecih”, ”Mübarek”, ”El-Kavlül Hak, Allah’ın kulu anlamında “Abdullah” tabirleri ile anıldığı gibi sadece “İbn Meryem” terimi ile otuz üç defa zikredilmiştir. Kendisine verilen Mesih lakabı kurtarıcı Mesih anlamında yorumlanmamış, doğumundan itibaren onun bir lakabı olmuştur. Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa bir peygamber olup peygamber halkasının bir zinciridir.

Ahir zamanda İsa’nın tekrar dünyaya geleceği meselesi Kur’an-ı Kerim’de açık olarak zikredilmemiş ancak konu ile ilgilenen bilginler, bazı ayetlerden buna dair birtakım işaretler çıkarmışlardır. Bir görüşe göre kıyamet’in iki büyük alameti Kur’an-ı Kerim’de açık olarak zikredilmiştir: Hz. İsa’nın Nüzulü ve bir çeşit duman olarak tarif olunan Duhan.30

Nüzul-i İsa meselesi incelenmeden önce, ilk önce Hz. İsa’nın hayatı, vefatı ve ref’i(yükselişi)ele alınmalıdır. Zira yükselme olmuş ki arkasından yere inişinden söz edilmektedir.

3.1. Hz. İsa’nın Hayatı
Hz. İsa Kur’an-ı Kerim’de adı geçen büyük peygamberlerden olup,İsrail oğullarına gönderilmiştir. O’nun en önemli özelliği ise dünyaya babasız gelmiş olmasıdır.31 Bu nedenle Kur’an-ı Kerim’de ondan bir mucize(ayet) olarak32 bahsedilmektedir. İsa’nın annesi Meryem Kur’an-ı Kerim’de adı geçen dört seçkin aileden biri olan İmran ailesine mensuptur. Annesi tarafından Allah’a adanmış bir kız olarak dünyaya gelen Meryem, eniştesi Zekeriyya(a.s)’nın gözetiminde büyütülmüştür.33

İffetli, temiz ve faziletli bir insan olarak büyüyen Hz. Meryem’e Allah, Cebrail(a.s)’i göndermiş, Cebrail O’na insan suretinde görünmüş ve kendisine bir erkek çocuk dünyaya getireceğini haber vermiştir. Meryem bu durum karşısında, ”…..bana bir insan temas etmemişken ve kötü bir kadın olmadığım halde benim nasıl oğlum olabilir, ”diyerek hayretini ifade edince Cebrail(a.s); bunun Allah’a çok kolay olduğunu ve doğacak çocuğun insanlar için bir mucize ve rahmet olacağını söylemiştir.34

Hz. Meryem gebe kalınca halktan uzak bir yere çekilmiş ve bir hurma ağacının dibinde kendisini doğum sancısı tutmuştur. Bu esnada ona “Asala üzülme, Rabbin karnında bulananı şerefli kılmıştır. Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne hurma dökülsün. Ye , iç, gözün aydın olsun…” diye seslenilmiştir.35 Meryem doğurduğu çocuğu halkın yanına getirince, insanlar onun kötü bir şey yaptığını düşünerek, çocuğun mahiyetini öğrenmek istemişler, bunun üzerine Meryem onlara çocukla konuşmalarını ima etmiştir. İnsanlar beşikteki bir bebekle konuşmanın nasıl mümkün olduğunu sorduklarında, bebek kendilerine; ”…ben şüphesiz Allah’ın bir kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekat vermemi, anneme iyi davranmamı emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı, doğduğum günde de, öleceğim günde de bana selam olsun”.36 Diye seslenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de ; Allah’ın kelimesi37, Salih38, hikmet sahibi, ilahi nimete ulaşmış39 bir kişi olarak nitelenen Hz. İsa, peygamberlik görevini aldığında İsrail oğullarını tevhide davet etmiş ve onlardan, sadece Allah’tan korkmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir.40

İsa’nın bu daveti esnasında peygamberliğini desteklemek üzere kendisine; alacalıyı iy ileştirme, anadan doğma körlerin gözünü açma, ölüleri diriltme, çamurdan kuş suretinde şekiller yapıp onlara hayat verme, gökten sofra indirme, insanların evlerinde neler yediklerini ve neler sakladıklarını haber verme gibi mucizeler verilmiştir.41

Bunca mucizeyi görmelerine rağmen, İsrail oğulları bir takım kişiler hariç Hz. İsa’ya inanmamışlar, ona sıkıntıyı vermeye başlamışlardı. İsa(a.s)Kendisine eziyet edenlere karşı kimlerin yardım edeceğini sorduğunda, ona iman etmiş Havariler; ”Biz Allah’ın (dininin) yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik. Sen şahit ol ki biz Allah’a teslim olmuşuzdur.”42 Demişlerdir.

İsa’yı ve ona tabi olanları durdurmak için pek çok yol deneyen İsrail oğulları, sonunda onu öldürmeye karar vermişler; fakat Allah onların planlarını boşa çıkarmıştır.Yahudiler, İsa zannederek, ona benzeyen birini yakalayıp çarmıha germişlerdir. Onlar, ”Meryem oğlu Mesihi öldürdük,” deseler de, aslında İsa’yı değil başkansı öldürmüşlerdir; Allah onu kendi katına yükseltmiştir.”43

Hz. İsa’nın Yahudiler’in elinden kurtulması, vefat etmesi ve göğe yükselmesi (ref’), mahiyet olarak Kur’an-ı Kerim’de açık değildir. İsa’nın inmesi (nüzul) konusu ise, hadis edebiyatında, kıyametin büyük alametleri çerçevesinde Mehdi ve Deccal konusu ile birlikte ele alınmıştır.

Buna göre, kıyametin on büyük alametinden birisi olarak Deccal, insanları aldatmak, hak yoldan çıkartmak ve ilahlık iddiasında bulunmak gibi amaçlar güden bir kişidir. Deccal’in ortadan kaldırılması ise, Mesih İsa’nın inmesi ile gündeme gelecektir. Zaten Hz. İsa’nın nüzulü için gösterilen gerekçelerin başında da, Deccal’i öldürme unsuru gösterilmiştir.44

3.2. Hz. İsa’nın Vefatı
Tarih boyunca Allah tarafından bir çok peygamber gönderilmiş ve görevini tamamladıktan sonra bu dünyadan ayrılmıştır. Bu peygamberlerin başlarına gelen olaylar genelde aynilik arz etmektedir. Bulundukları yerlerden sürülmeleri, davetlerine karşı insanların ilk anda büyük tepki göstermeleri, işkencelere uğramaları v.b buna örnek olarak verilebilir. Hz. İsa’da bu dışlama sürecini yaşayan peygamberlerden biridir. İsrail oğulları önceki peygamberlere karşı izledikleri tutumu İsa’ya karşı da sergilemişler ve nihayet onu öldürme teşebbüsüne kadar işi götürmüşlerdir.

Kur’an-ı Kerim’de belirtildiğine göre İsrail oğulları, Hz. İsa’yı öldürmeye yeltendikleri sırada, Allah Hz. İsa’ya şöyle vahy etmiştir: ”Allah demişti ki : ”Ey İsa, ben seni vefat ettireceğim, katıma yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları, kıyamet gününe kadar inkar edenlerden üstün tutacağım…”.45 İsa(a.s)’nın Yahudilerce öldürülme girişimini anlatan diğer bir ayet ise şudur:

“…Onu öldürmediler ve asmadılar, fakat onlara benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler…”46

Yukarıda zikredilen ayetlerden anlaşıyor ki, Yahudiler Hz. İsa’yı öldürmemişledir. Aksine Allah onu düşmanlarının elinden kurtarmış, onu vefat ettirmiş ve katına yükseltmiştir.

Hadislerdeki Mesih(İsa) ile ilgili verilere geçmeden önce birkaç önemli husus üzerinde durulması yerinde olacaktır.

3.2.1. Teveffa Kelimesinin Anlamı
Teveffa kelimesi “vefa” kelimesinden türeyen bir fiildir. Bu kelimede esas itibariyle bir işi veya sayılı olan bir şeyi tam yapmak ve ikmal etmek anlamları bulunmaktadır. Nitekim bir sözü tam olarak yerine getirmeye de vefa denir. Birinden bir mal ya da herhangi bir şeyi, geride hiçbir şey bırakmaksızın tümüyle almak anlamında da kullanılan47 teveffa kelimesinin daha sonradan; can almak, ruhu kabzetmek anlamlarında kullanılması yaygınlaşmıştır.48

İsa(a.s)ile ilgili “müteveffike” ve “teveffeyteni”49 şeklinde iki yerde geçen kelimeye alimler tarafından farklı anlamlar yüklenmiştir.

3.2.2. Teveffa Kelimesi İle İlgili Yorumlar

Hz. İsa’nın vefatı ile ilgili olarak kullanılan teveffa kelimesini te’vil eden ve onun ölmediğine inanan ilk grup, ayetleri şöyle yorumlamaktadırlar:

a) Teveffa kelimesi, uyku anlamındadır. Nitekim bu konuda: ”Allah sizi uyku halinde iken öldürür…”50 buyurulmakta ve uyku, mecazen ölüme benzetilmiştir. Buna göre, ”İnni Müteveffike” ifadesinin anlamı, ”İnni münevvimüke”dir. (seni uyutacağım)51

Aynı kanaatle hareket ederek Hz. İsa’nın bedeni ve ruhu ile göğe çıktığını izaha çalışan Herras şöyle demektedir: ”Bu lafzın ölümle teveffiye de, uyku ile teveffiye de ihtimali vardır. Aslında teveffa yerine getirmek manasına da gelir. Fakat Allah’a ref’ etmek lafzı muhkem ve sarihtir. Hem manasında hem de tevilinde ruhen ve cismen ref’ söz konusudur. Durum böyle olunca, teveffa kelimesinin manalarından ref’ kelimesine en uygun geleni “uyku” anlamınadır ve o anlamda yorumlanmalıdır.52

b) Teveffa kelimesi, kabz yani öldürmeksizin çekip katına almak manasınadır. Buna göre Allah Hz. İsa’yı Yahudilerin elinden koruyarak kendi katına almış olmaktadır.53

c) Teveffa kelimesi,bilinen meşhur anlamında olmak üzere, gerçek ölümü ifade etmektedir; nitekim İbn Abbas’tan böyle rivayet edilmiştir. Ayrıca Vehb b. Münebbih’in; Hz. İsa’nın yeryüzünde üç yada yedi saat ölmüş olarak kaldığını sonra dirildiğini ve sonra da göğe yükseltildiğini rivayet etmektedir. Bu arada Hasan El Basri’nin rivayet ettiği mürsel bir hadiste, Hz. Peygamber, Yahudilere; ”İsa(a.s)ölmedi o kıyametten önce geri gelecektir. demektedir. 54 Bir kısım ulema bu hadise dayanarak, teveffa kelimesini asli manası olan öldürmek anlamında alırlar; ama ayetin lafzında bir takdim tehir olduğunu söylerler. Bu durumda da, İnni Mütevveffike ve Rafiuke şeklindeki ayetin anlamı “İnni rafiuke ileyye ve müteveffike ba’de zalike “, olmaktadır.55

İsa(a.s)ölmüştür ve bir daha gelmesi de söz konusu değildir, diyenlerin kelimeye getirdikleri açıklama ve argümanları ise şöyledir:

a) Hz. İsa ölmüştür, buna konu ile ilgili ayetin zahiri açıkça delalet etmektedir. Allahuteala bu ayette “İnni Müteveffike ve rafiuke” buyuruyor. Bunun açık anlamı “Ben seni öldüreceğim ve sonra ruhunu katıma yükselterek seni kafirlerden koruyacağım” demektedir.56

b) Allah’ın koyduğu beşer üzerindeki kanunlarından birisi de, yeryüzündeki tüm canlıların ölümlü oluşudur. Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın bu kanununa göre anlamak temel kaidedir. Yüce Allah Hz. Peygamber’den önce hiç kimseye ölümsüzlük bahşetmediğini kesin olarak ifade ettiği 57 ve “hiç kimse” ifadesinin kapsamına Hz. İsa’nın gireceği, şüphesizdir. Şu halde, Hz. İsa’nın ölmediğini iddia etmek, bu ayete ve Kur’an-ı Kerim’in bütününe ters düşmekten başka bir şey değildir.58

İlgili ayete dayanarak İsa’nın öldüğünü kabul edenler arasında, bu ayetin İsa’nın nüzulüne aykırı olmadığını, zira Allah’ın onu yeniden dirilterek yeryüzüne göndermeye kadir olduğunu ifade edenler de vardır.59

3.3. Hz. İsa’nın Ref’i (Göğe Yükselmesi)
Ref’ kelimesi vefat kelimesine verilen anlama paralel olarak iki farklı şekilde yorumlanmıştır. Aslında Hz. İsa’nın çarmıhta Yahudiler tarafından öldürülmediği ve Allah’ın onu kendi katına yükselttiği, ayette geçtiği kesin olmakla beraber, bu yükseltme işinin bedenle mi yoksa ruhla mı; beden ve ruh diri olarak mı yoksa beden ölü ruh diri olarak mı gerçekleştiği hususu tartışma konusu olagelmiştir.

3.3.1. Re’f Kelimesinin Anlamı
Re’f kelime olarak, bir şeyi yukarı koymak, manen yüceltmek, yükseltmek, kaldırmak anlamlarına gelmektedir.60

3.3.2. Re’f Kelimesi İle İlgili Yorumlar
Alimleri çoğunluğu, teveffa kelimesine verilen mecazi mananın aksine re’f kelimesine, zahiri anlamı olan maddi yükseliş anlamını vermişlerdir. Hz. İsa’nın yükselişini ifade eden lafızlar iki yerde geçmektedir.61 İsa’nın yükselmesinin anlamını açıklamak için, ”rafiuke ileyye” ifadesine “sema” kelimesini de ekleyerek izah yoluna girmişler ve ölmeden semaya yükseltilen Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya geri dönüp vazifesini tamamladıktan sonra öleceğini belirtmişlerdir.62

Hz. İsa’nın canlı olarak semaya yükseltildiğini delillendirebilmek için kimileri, Hz. Peygamberin İsa(a.s)’yı Miraç’ta ikinci kat gökte gördüğünü63 ileri sürmüşseler64 de bu argüman eleştiri konusu olmuştur. Aynı grup ulema, Hz. İsa’nın ölmediğini ve semaya yükseltildiğini ifade eden haberler doğrultusunda ilgili ayetleri te’vil etmişlerdir. Çünkü söz konusu haberler onlara göre (manevi ) mütevatir seviyesinde görülmektedir.65 Buna göre uyutularak göğe ruh ve cesediyle yükseltilmiş olan İsa kıyametten önce yeryüzüne inecektir. Ancak bu alimler gerek ref’in gerekse nüzulün nasıllığı konusunda yine ihtilaf etmişler ve farklı izahlarla meseleye açıklık getirmeye çalışmışlardır.

Hz. İsa’nın sadece ruhunun göğe çıktığını kabul eden alimler, Hz.. İsa’nın diğer peygamberler gibi bir beşer olarak kendisine Allah’ın tayin etmiş olduğu süre tamamlandıktan sonra ölüp defnedilmiş olduğunu, sonradan ise ruhunun tıpkı diğer iyi kimselerin ruhları gibi ref’ olduğunu söylerler.66 Bu fikir sahiplerinin temel hareket noktası; Kur’an-ı Kerim’in, Allah’ın kanununda değişiklik olmadığını bildirmesidir. İsa’nın cismiyle göğe yükseltilmiş olması, Allah’ın arzdan çıkan maddelerin tekrar arza dönecekleri hakkındaki kesin kanuna aykırıdır. Madde, madde olarak ve tabiatında bir değişiklik olmadan, harici tesirler bulunmadan yukarı kalkamaz, hiçbir beşere böyle bir hal olmamıştır.67

Bu arada “teveffa” kelimesinin “öldürmek” anlamındaki yaygın kullanımı karşısında , İsa’nın kıyametten önce ineceği konusundaki haberleri göz önüne alarak, İsa’nın yalnız ruhunun ref’ olunduğunu, manen yüceltilerek melekut alemine kaldırıldığını ve kıyametten önce başka bir bedenle diriltilip yeryüzüne gönderileceğini söyleyenler de vardır.68

Kadiyaniler’in lideri Mirza Gulam Ahmed de beklenen Mesih’in kendisi olduğunu savunabilmek için, Hz. İsa’nın öldüğünü, sadece dolayısıyla ruhunun yükseldiğini söylemektedir.69

3.4. Hz. İsa’nın Nüzulü
Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın doğumundan itibaren hayat hikayesine değişik yerlerde temas edilmesine rağmen, kıyametten önce geleceğine dair net bir ifadeye rastlamıyoruz. Bununla birlikte bazı ayetler,bu anlama gelecek şekilde yorumlanabilmiştir. Söz konusu ayetler şunlardır:

“…İsa beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak.”70

“Andolsun Ehli kitaptan hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona inanacak olmasın, kıyamet gününde de , O, onların aleyhine şahitlik edecektir.”71

“O kıyametin kopacağını gösteren bir ilimdir. Ondan hiç şüphe etmeyin, bana uyun doğru yol budur.”72

3.4.1. Nüzulü Kabul Edenlerin Yorumları
Bilginler, birinci ayette geçen “Kehl” kelimesinden hareket ederek, İsa’nın nüzulüne dair bir delil üretmektedirler. Bu ayette geçen kehl kelimesine 25-45 veya 20-35 yaşları arasındaki kişi anlamları verilmektedir.73 Hz. İsa’nın doğduğunda konuşması mucize olduğuna göre, olgunluk yaşındaki konuşmasının da mucize olması gerekir. Yoksa Hz. Meryem’e bunun mucize olarak bildirilmesini izah etmek mümkün olmaz, öyleyse, Hz. İsa’nın olgunluk çağındaki(kehlen)konuşması, ahir zamanda, tekrar geleceği günlerdeki konuşması olmalıdır.74 Ne var ki ,kehlen ifadesinden hareket ederek İsa’nın nüzulünü ispatlamak pek ikna edici gözükmemektedir. Çünkü Hz. İsa’nın 30 yaşına kadar yaşadığı bilinmektedir. Kuhulet çağının 25 yaşından başladığı ihtimalini göz önünde bulundurduğumuzda, Hz. İsa’nın bu yaşa ulaştıktan sonra ki yani vefatından önceki konuşmalarından söz edildiği sonucuna varılabilir.

Nuzülü kabul edenlerin delil olarak ileri sürdükleri ikinci ayet; kitap ehlinin Hz. İsa’nın ölümünden önce mutlaka ona; iman edeceğini vurgulamaktadır. Ayette geçen “kable mevtihi” ifadesindeki zamiri ehl-i kitaba atfetmemiz durumunda ise mana; ”Kitap ehlinden, ölmeden önce İsa’ya inanmayacak kimse yoktur”, şeklinde olacaktır. ”Bihi” ve “Mevtihi” ifadelerine ortak bir mana verilememiştir.

Hz. İsa’nın nüzulüne dair ileri sürülen delillerden üçüncüsü olan ayette de yine(innehü) ”o” zamirinin kime, neye raci olacağı konusunda ihtilaf edilmiştir.Bu zamiri alimlerin çoğu, Hz. İsa’ya atfederken75, Hz. Muhammed’e veya Kur’an-ı Kerim’e76 atfedilmesi de ihtimal dahilinde görülmüştür.

3.4.2. Nüzulü Kabul Etmeyenlerin Yorumları
Söz konusu ayetlerin ilkinde Hz. İsa’nın Kuhulet döneminden bahsedilmekteydi. Bu alimler(kehlen) yetişkin kelimesiyle Hz. İsa’nın ölmeden önceki devresini anlamışlar ve bu nedenle, ayeti nüzul ile ilişkilendirmemişlerdir.Onlara göre, Allah’ın beşikte konuşturduğu İsa’yı olgunluk çağına kadar yaşatacağını bildirmiş olmaktadır. Dolayısıyla bunun nüzulle ilgisi yoktur.

Nisa suresinde geçen “Kitap ehli’nin ölümünden önce İsa’ya iman etmesi” ile ilgili ikinci ayete getirilen yorum ise,ayetteki mevtihi kelimendeki zamirin, kitap ehli olan her insana raci olması şeklindedir. Buna göre anlam şöyle olmaktadır: Kitap ehlinden her fert ölmezden önce, gözünden perde kalkınca, Kur’a-ı Kerim’in İsa hakkında söylediklerinin gerçek olduğunu, yani Allah’ın oğlu değil, kulu ve elçisi olduğunu anlayacaktır. Bütün bunlar kitap ehlinin her birisinin ölmesinden önce gerçekleşecektir.77

Üçüncü ayette geçen “o” zamirinin Hz. İsa’ya raci olduğunu kabul etmekle beraber; burada, İsa’nın babasız yaratılmasının ,ölüleri diriltmesinin v.b. onun bir kıyamet alameti olduğuna işaret ettiğini ileri sürmektedirler.78

Konu hakkında hadis külliyatında hayli kabarık bilgi bulunmaktadır. Bu haberlerde Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı bir çok detaylı bilgi verilmiştir. İsa’nın nüzulünü savunan Cumhura göre, bu haberler tek tek olmasa da tümü itibariyle manevi mütevatir seviyesinde görülerek konu hakkındaki görüşlerine delil olarak gösterilmiştir.

B. MESİH İLE İLGİLİ HADİSLER
1. Mesih(İsa) ile ilgili Hadislerin Değerlendirilmesi
Konu ile ilgili ayetler incelendiğinde bizzat görüleceği üzere ve bir çok ilim adamının da belirttiği üzere, Hz. İsa’nın göğe yükseltilip, bilahare yeryüzüne indirileceği inancı, Kur’an- ı Kerim’de tartışmaya mahal bırakmayacak netlik ve kesinlikte değildir. Bilakis ortada olan Hz. İsa’nın İnişinin leh ve aleyhinde birçok ayetle ilgili filolojik izahlardan ve çok farklı te’vil, tefsir ve yorumlardan başka bir şey değildir. Bu sebeple, Kur’an-ı Kerim açısından meselenin bir yorum ve dolayısıyla tercih meselesi olduğu söylenebilir. Bu aynı zamanda Hz. İsa’nın nüzulü konusunda Kur’an-ı Kerim’in belirleyici olmadığı anlamına gelir ki, geriye belirleyici olarak hadislerden ve icma iddiasından başka den ve icma iddiasından başka bir şey kalmamaktadır. İcma deliline de ayet ve hadisler kadar vurgu yapılmadığından dolayı, bu konuda asıl belirleyici unsurun hadisler olduğu söylenebilir. Aslında Hz. İsa’nın Nüzulü Meselesinde belirleyici olan hadisler konusunda da ihtilaflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivayetlerin mütevatir mi,ahad mı olduğu konusunda yoğunlaşan tartışmalarda, tarafların bir uzlaşma sağlayamadığı görülmektedir.

1.1. Kaynak Metodolojisi Açısından Hz. İsa’nın Nüzulüne Dair Hadisler
Hz. İsa’nın nüzulüne dair hadislerin kaynak ravilerine göre dağılımı şu şekildedir. (Parantez içi rakamlar rivayet sayısını gösterir)

1.Ebu Hureyre(21)

2.Cabir b. Abdillah(7)

3.Huzeyfe b. El Yaman(6)

4.Abdullah b. Abbas(5)

5.Abdullah b. Mesud(4)

6.Abdullah b. Ömer(3)

7.Abdulah b. Amr(3)

8.Enes b. Malik(3)

9.Aişe(2)

10.Huzeyfe b.Esid(2)

11.Abdullah b. Selam(2)

12.En-Nevvas b. Sem’an(1)

13.Sevban(1)

14.Mücemmi’ b. Cariye(1)

15.Ebu Umame(1)

16.Seleme b. Nufeyl(1)

17.Osman b. Ebi’l As(1)

18.Semura b. Cendub(1)

19.Abdurrahman n.Cübeyr b. Nüfeyr(1)

20.Vasile b.El Eska(1)

21.Amr b.Avf((1)

22.Nafi b. Keysan(1)

23.Evs b. Evs(1)

24.İmran b.Husayn(1)

25.Ebu’d Derda(1)

26.Abdullah b. Muğaffel(1)

27.Abdurrahman b. Semura(1)

28.Ebu Said El Hudri(1)

29.Ammar b. Yasir(1)

30.Keysan b. Abdillah(1)

31.Er-Rabib. Enes(1)

32.Sefine(1)

33.Hasan El Basri(1)

34.Ka’bu’l Ahbar(1)

35.Amr b. Süfyan(1)

36.Zeynül Abidin Ali b. Hüseyin b. Ali(1)

37.Urve b. Ruveym(1)79

Kaynak ravilerin güvenilirliği açısında bu tabloya bakıldığında, Abdullah b. Mesud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahabi hariç rivayetleri nakledenlerin büyük ekseriyetinin Hz. peygamber’in yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür. Şayet genel olarak iddia edildiği gibi bu konu sübutu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup, inkar edilmesi ise küfrü mucip ise, o takdirde bu kadar önemli olan bir iman esassının, Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. peygamber’in eşleri ve diğer önde gelen pek çok sahabi, özellikle de dini kavrayış bakımından temayüz eden fakih sahabiler tarafından da sonraki nesillere ulaştırılmış olması eklenirdi.

Mesih ile ilgili rivayetleri bizlere nakleden son raviler, yani yazdıkları çeşitli eserlere bunları dercetmiş musanniflerin tablosu ise şöyledir:

Hz. İsa’nın ahir zamandaki nüzulü meselesi ana hadis kaynaklarımızda çokça zikredilmiştir. Muhtemelen nüzul ref’in tabi bir sonucu olduğundan ref’ konusu müstakil olarak hadis kaynaklarında yer almamıştır. Kütüb-i Sitte’nin tamamı, İmam-ı Malik’in Muvatta’ı, İbn Huzeyme ve İbn Hıbban’ın Sahihleri, İbn Hanbel ve Tayalisi’nin Sahihleri, Nüzul-i İsa ile ilgili hadisleri kaydetmişlerdir. Nuaym b. Hammad Nüzul-i İsa ile ilgili yirmi iki hadis zikretmektedir.

Doğrudan Hz. İsa’nın nüzul-i ile ilgili olarak varit olan hadislerin yanı sıra, Deccal ile ilgili rivayetlerde de nüzulden bahsedilmektedir. Es-Sülemi konu ile ilgili olarak on kadar hadis kaydeder. Son dönem alimleri bu husustaki hadislerin çokluğuna temas etmiş, bazıları bunları bir araya getirmiştir. Abdülkadir Ata, nüzul ile ilgili olarak otuz dört hadis80, Keşmiri bu konuya tahsis etmiş olduğu eserinde yetmiş beş hadis toplamıştır.81 El- Gumari, bu konu ile ilgili eserinde Hz. İsa’nın nüzulü hakkında altmış bir hadis kaydeder ve sonuç olarak şöyle der: İşte bu altmış bir hadisi bir çok sahabe ve tabiun muhtelif senet ve lafızlarla rivayet eder ve hepside Hz. İsa’nın nüzulünü sarih olarak, te’vile mahal bırakmayacak şekilde ifade eder.

Konu hadis kaynaklarında farklı şekillerde yer almaktadır. Şarihler farklı görülebilen hususları bağdaştırmaya çalışmışlardır. Hz. İsa’nın Şam’a mı, Afik tepesine mi, yoksa batıya mı ineceği konusunda farklı rivayetler varit olmuştur. Ancak şunu belirtmeliyiz ki rivayetler arasındaki bu farklılıklar Kütüb-i Site dışındaki kaynaklar için geçerlidir. Kütüb-i Site de geçen, İbn Mace’nin kaydettiği Ebu Umame El –Bahili’nin kaydettiği hadis hariç tutulursa böylesi tezatlar bulunmamaktadır. Şarihler ise yorumlarında hadisleri oldukça müşahhaslaştırmaya çalışmışlar yer, zaman ve mekan isimlerini dahi belirtmişlerdir.

1.2. Mesih(İsa) ile İlgili Hadisler Ve Senet Tenkitleri
1.2.1. Ebu Hureyre Hadisi:
Ebu Hureyre’den gelen bir hadisi şerif’te Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır.Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, mal dağıtacak. Mal o kadar çok olacak ki kimse kabul etmeyecektir.82 Buharı’nın diğer rivayetinde ”bir secde”nin dünya ve içindekilerindin daha hayırlı olacağı anlatılmaktadır.83 Hadisin devamında Ebu Hureyre ”isterseniz şu ayeti okuyun der: ”Kitap ehlinden her biri ölümünden önce muhakkak iman edecektir.”84 İbn Mace’nin rivayet ettiği aynı hadis ”İsa nazil olmadan kıyamet kopmaz”85 şeklinde bir ifade ile başlamaktadır. Hadis usulü açısından bu hadisin sıhhatinden şüphe edilmemektedir.

1.2.2. Ebu Umame El- Bahili Hadisi
Hz. İsa’nın nüzulü ve Deccal’i öldüreceği hususu burada teferruatlı bir şekilde anlatılmaktır.86 Hadisin başında Decal’den uzun uzun bahsedildikten sonra, İsa’nın nüzulü zikredilir. Hz. İsa’ya karşı koyamayan Deccal kaçar, sonunda yakalanıp öldürülür. Bundan sonra yeryüzünde barış ve sükunet hakim olur. Rivayetin devamında Hz. İsa ve tabiilerinin, Ye’cüc ve Me’cüc ile savaşmalarından söz edilir. İsa Allah’a dua eder, kuşlar gelip Ye’cüc ile Me’cüc’ün cesetlerini yeryüzünden temizlerler. Bunlar gibi bir çok detay teferruatlı bir şekilde rivayet edilir. Hadisin sonunda ravi Abdurrahman El- Muharibi” Bu hadis muallimlere ulaştırılmalı ki çocuklara öğretsinler” diyor. Aynı hadisi Hakim En –Nişaburi muhtasar olarak rivayet etmekte ve “Bu, Müslim’in şartlarına uygun sahih bir hadis olmakla birlikte aynı siyakla tahric etmemiştir”.87 der.

Hadis usulü açısından baktığımızda İbn Mace’deki şekliyle hadis çok zayıf, metni ise münkerdir. Öncelikli olarak senet açısından zayıftır; çünkü bu hadisin senedinde müdellis kabul edilen Abdurrahman b. Muhammed b. Ziyad vardır. Bu zat muasırı olan ravilerle görüşmediği halde, görüşmüş gibi kendilerinden hadis nakletmiştir. İkinci olarak senette İsmail b. Rafi El-Ensari bulunur ki bu zatın hadisleri zayıf kabul edilir. Üçüncü olarak hadiste inkıta vardır. Zira Yahya b. Ebi Amra, üçüncü tabakadan olup sahabeden rivayeti zayıftır. İbn Hacer El –Askalani hadiste görülen farklılığın ravilerin rivayeti karıştırmasından ileri geldiğini belirtir.88

1.2.3. Nevvas B. Semman Hadisi
Nevvas b. Semman’ın hadisinde belirtildiğine göre, genç bir mü’min Deccal tarafından ikiye parçalandıktan sonra Hz. İsa nazil olacaktır: ”Allah tam o sırada İsa gönderir. Şam’ın doğusundaki beyaz minarenin yanına , iki renkli elbise içinde, iki eli iki meleğin kanatları üzerinde iner. ”Hadisin devamında, İsa’nın son derece temiz olduğu, yeni yıkanmış başını eğdiği takdirde incilerin damlayacağı ifade edilir. Nefesinin ulaştığı her kafir ölür. Nefesi ise gözünün gördüğü yere kadar ulaşır.89 Aynı hadisi Tirmizi, İbn Mace, El-Hakim’de tahric etmektedir. Tirmizi ravilerden Velid b. Müslim ile Abdurrahman binYezid’in hadislerinin birbirine karıştığını belirtir.90 El –Hakim, hadisi şeyhaynın şartlarına uygun görür.91 İbn Hanbel’in rivayet ettiği aynı hadis Hz. Aişe’den rivayet edilir.92 Esma bint Yezid’in rivayeti ise isnadında Şehr b. Havşab olduğu için zayıf kabul edilmiştir.93 Aynı hadisi İbn Mace Sünen’inde kaydetmiştir. İbn Mace nüzul yerine “İsa’nın Hurucu” diye başlık atmıştır.94

1.2.4. Abdullah b. Ömer Hadisi
Bu hadisten anlaşıldığına göre Rasulullah(a.s), Hz. İsaDeccal’i rüyasında görmüştür. Peygamber (a.s)iki kişinin ortasında esmer, düz saçlı ve saçı yeni taranmış yakışıklı bir adam görür, bu adamın kim olduğunu sorar İsa b. Meryem‘dir derler.95

1.2.5. Cabir b. Abdullah Hadisi
“Ümmetimden hak üzere cihat eden bir tarife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nazil olacak, onların emiri:buyurun bize namaz kıldırın diyecek, Hz. İsa: hayır sizler bir kısmınız diğer bir kısmınıza emirdir.”96 diyecektir. Aynı hadisi farklı lafızlarla Buhari’de rivayet etmiştir; ancak Buhari’ nin rivayetinin devamında İsa’nın nüzulü meselesi yoktur.97

1.3. Hz. İsa İle İlgili Hadislerin Metinlerinin Değerlendirilmesi
Hadis metinlerinden anlaşıldığına göre Hz. İsa semada bulunmaktadır. Rasulullah semada onunla karşılaşmıştır.98 Ancak ne zaman nazil olacağı bilinmemektedir, bu konuda hadislerde açık ifadeler yoktur. İsa’nın “İmam”, Mehdi” ve “Adaletli Hakim” lakaplarıyla anıldığı bir rivayette nüzulün yakınlığından bahsedilir: ”Sizden yaşayanların bir kısmı, imam Mehdi ve adaletli hakim olan Meryem oğlu İsa ile karşılaşması yakındır.”99Ebu Hureyre’ nin bir rivayetinde; ”Şayet ömrüm uzun olursa, İsa b. Meryem’e yetişeceğimi ümit ederim. Eğer ölüm erken gelir ona yetişemezsem, sizden ona yetişeniniz olursa, benden ona selam söylesin100. Huzeyfe’nin hadisinden anlaşıldığına göre Hz. İsa Deccal’in ortaya çıkışından sonra nazil olacaktır. Nüzul-i İsa’dan sonra kıyametin yakınlığına işaret edilir. Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği diğer bir hadise göre Hz. İsa İstanbul’un fethinden sonra nazil olacaktır.Bu rivayette Deccal’in Hz. İsa’yı görmesi ile eriyeceği, Hz. İsa’nın kılıcıyla öldürüleceği, İsa(a.s)’nın kılıcının ucunda kalan Deccal’in kanını mü’minlere göstereceği hususunda bazı detaylarda anlatılmaktadır.101 Burada görülen farklı bir husus Hz. İsa’nın mü’minlere imamlık edeceği hususudur.

İbn Hanbel’in kaydettiği bir hadiste, İsa’nın bir barış döneminde nazil olacağı ifade edilmektedir: ”İsa b. Meryem nazil oluncaya kadar savaş kesilmeyecektir. Müslümanlar kılıçlarını sattıkları zamanda, O nazil olacaktır.102 Nüzul zamanından çok, nüzulün günün hangi saatinde vuku bulacağı hakkında da bir hadis nakledilmektedir. Buna göre gündüz altı saat geçtikten sonra nazil olacaktır. Ancak söz konusu hadis zayıf görülmüştür.103

Görüldüğü gibi rivayetler arasında nüzul vaktini kesin olarak tayin eden bir hadis yoktur, genel ifadeler kullanılmıştır. Yukarıda zikrettiğimiz gibi rivayetler arasında nüzul vaktini tayin konusunda en müşahhas sayılabilecek hadis İstanbul’un fethinden sonra, Hz. İsa’nın geleceğine dair olan bir rivayettir. Hadisler arasında farklılıklar da göze çarpmaktadır. Bir rivayette “barış” döneminden bahsedilirken, diğer bir rivayette Müslümanların Deccal tarafından muhasara altına alındıkları bir zamanda nazil olacağı bildirilmektedir. Eğer Hz. İsa’nın bizzat şahsiyetinin bir kere nüzulünü kabul edersek, bu iki rivayeti bağdaştırmamız mümkün değildir.104

Nazil olacağı yer konusunda da bu farklılıkları görmek mümkündür. Hadis kaynakları Hz. İsa’nın Şam’a nazil olacağını belirtir, Şam’ında belli bir yeri tarif edilmiştir: ”Ümeyye Camiinin doğusundaki beyaz minarenin tepesine inecek.”105 Şarihler genellikle söz konusu hadislerin zahiri manalarına bağlı kalmışlardır. Gerçekten de Hz. İsa’nın bir minarenin tepesine ineceği görüşü kabul görmüştür, ama şu anda orada bu vasıfta bir minare yoktur.106

Ebu Umame El –Bahili’nin hadisine dayanılarak Hz..İsa’nın nüzul yerinin Şam’da beyaz minarenin yanında olduğu söylenir. Beyaz minareye inişini tahlil eden Acluni, nüzul konusunda sabit hadislerin varlığından bahseder, ancak beyaz minare hakkında bir yorum yapmaz.107

Bazı rivayetlerde O’nun dünyanın batısında geleceği anlatılır; ”İsa batı tarafından gelir, Hz. Muhammed’i tasdik eder, Deccal’i öldürür,ondan sonra kıyamet kopar.”108 Diğer rivayetlerden iki açıdan farklı olan ve Semure b. Cündeb tarafından rivayet edilen bu hadiste, İsa’nın nüzulünden değil, gelmesinden bahsedilmesi ilgi çekicidir. Bu hadise göre Hz. İsa gökten inmeyecek, batıdan gelecektir.

Nüzulün ahir zamanda gerçekleşmesinin hikmetlerine temas eden Kurtubi birkaç açıdan yorum yapmaktadır: a) Yahudileri tekzip için, çünkü Yahudiler onu çarmıha gerip öldürdüklerini iddia etmişlerdi. b) Ecelinin yaklaşmasından dolayı, zira Allah onun ruhunu yeryüzünde kabzedecektir. c) O, İncil’de Rasulullah’ın ümmetinin vasıflarını görmüş ve onlardan olmak için Allah’a dua etmiş, Allah’ta onun bu duasını kabul etmiştir.109

Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadiste Hz. İsa’nın haçı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizyeyi kaldıracağı ifade edilmektedir.110 El Askalani’ye göre, Hz. İsa’nın cizyeyi kaldırması, Rasulullah’ın bu hususla ilgili şeriatını neshedip geçersiz sayma anlamında değildir, zira bunu Rasulullah’ın emri ile yapacaktır.111 Hadisin yorumunda Ali El –Kari’de cizyeyi kaldırmasının iki sebebi olabileceğini anlatır: a) Gayri Müslimler İslamiyet’i kabul edecekleri için b) Müslümanların cizye alma ihtiyaçları kalmayacağı için.112 O’nun haçı kırması ile ilgili olarak şöyle denmektedir: ”Hıristiyanlar onun çarmıha gerildiğini söylemekle, kendisine zulmettikleri için Hz. İsa nazil olduğunda haçı kıracaktır. Diğer bir yoruma göre ise; ”haçı kırmak ve domuzu öldürmek, “Hıristiyanlığın ayrı bir din olarak varlığını sürdüremeyeceği anlamına gelir.113

Bir rivayette Hz. İsa’nın yeryüzünde kalış süresi kırk sene , başka bir rivayette de yedi sene olarak geçmektedir.114 Bazı rivayetlerde de kırk beş sene kalacağı belirtilir. Bu farklılıkları gören yorumcular rivayetleri bağdaştırmaya çalışmışlardır. Suyuti İsa’nın nüzulünden sonra yedi sene kalacağını belirtmektedir. Ahmed b. Hanbel ve Beyhaki ise, onın kırk sene kalacağı hakkındaki delilleri doyurucu bulmuşlardır. Bazıları da Hz. İsa’nın Deccal’i öldürdükten sonra kırk yıl kalacağını söylemişlerdir. Burada kır sene tabiri ravilerin zannettikleri gibi kırk takvim yılı anlamında olmamalıdır. Kırk tabiri kesreti ifade etmektedir. Hadislerin sıhhatini kabul ettiğimizde, bu rivayetlerin, Hz. İsa’nın yeryüzünde uzun bir süre kalacağına işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kırk sayısı eski dinlerde de varolan bir rakamdır. Hz. İsa’nın yeryüzünde kırk sene kalacağını anlatan Velid b. Müslim, bunu Daniel’in kitabından aldığını açıkça ifade ederek: ”Daniel’de böyle okudum” der.115

Rivayetlerde Hz. İsa’nın tabilerinden söz edilir ve onlara methiyeler yapılır. Abdurrahman b. Semure’nin rivayet ettiği hadiste, İsa’nın tabileri için; ”Bu ümmetin havarileri” ifadesi kullanılmaktadır: ”Beni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, İbn Meryem kendisine ümmetimden bazı havariler bulacaktır.116 Onun tabileri ilahi koruma altındadır: ”Allah ümmetimden iki grubu korur; Hindistan’a kadar gidip savaşan grup ve Hz. İsa ile beraber olan cemaat.”117

Tabiileri hayırlı insanlardır; ”Ona öyle insanlar tabi olacaktır ki sizin gibi belki sizden daha hayırlı kimselerdir. ”Aynı hadisin devamında Hz. İsa’ya tabi olacakların sayıları verilmektedir: ”İsa çıktığında sekiz yüz erkek, dört yüz kadın ona tabi olacaktır. Onlar o gün yeryüzünün en salih insanlarıdır.”118 Bazı müelliflere göre tabileri yetmiş kişidir. Hz. İsa ile birlikte hac yapacaklardır. Rasulullah’ın gaybi bir meselede böylesine açık bir rakam vermesi de hadis literatüründe alışılmış bir ifade değildir. Bazı ravilerin insanları kötülüklere karşı korumak için nasihatlerinde böylesi ifadeler kullanılmış olmaları ihtimal dahilindedir. Acaba beş milyar insanın rehberi konumunda olacak bir peygamberin sadece yetmiş veya sekiz yüz kişiyi kurtarmak için dünyaya dönmesi uygun mu dur.119

Rivayetlere göre Hz. İsa döneminde insanlar barış ve sükunet içerinde yaşayacaktır.Aslan ile develer, kutlar ile kuzular,kaplanlar ile inekler beraber bulunacak ve birbirlerine zara vermeyeceklerdir.120 İbn Hanbel’e nisbet edilen bir yoruma göre refah seviyesi o kadar yükselecek ki İsa b. Meryem şayet dereye: ”bal akıt” dese bal akıtacak, yedi sene kimse kimseye düşmanlık etmeyecektir.121 Evrensel barış özlemini terennüm eden bu rivayetlerin sübutu kesin değildir. Dünya barışı, huzur içinde yaşama arzusu hemen hemen bütün toplulukların ortak özlemidir, çoğu zaman bu özlem abartılarak tasvir edilmektedir. Halbuki kötülüğün tamamen kaldırıldığı bir dünya ilahi hikmet açısından mümkün olmadığı gibi, imtihan ve mükellefiyet ilkesine de ters olur. Tamamen dindar bir toplumda bile şer ve kötülük kökten kaldırılamaz. Ancak oranı düşük olabilir. Hz. Peygamber döneminde bile kötülük tamamen yok edilememişti.

Şarihlerin bir kısmı hadisleri mütevatir görürken, bazı yorumcular da Hıristiyan kültürünün etkisi ile İslam’a girmiş rivayetler olarak görmektedir. Müfessir ve muhaddis Taberi(922), Begavi(1117) ve Ali El –Kari gibi Şarihler ve Kettani gibi zatlar, Hz. İsa’nın nüzulü hakkında gelen rivayetlere mütevatir nazarıyla bakmaktadırlar. Aynı görüşü savunan Kevseri; Kurtubi, İbn Kesir ve İbn Hacer gibi bir çok hadis ve tefsir alimlerinden örnekler vermektedir.122

Reşit Rıza konu ile ilgili hadisleri ahad kabul eder; bu konuda mütevatir hadis yoktur,123der. Ona göre hadisler mana itibariyle rivayet edilmiştir dolayısıyla hadisleri zahiri mana üzerine kabul etmek mümkün değildir.124

Bazı alimler konu ile ilgili rivayetlerin arasının te’vil edilemeyeceğini söyleyerek şu gerekçeyi ileri sürmüşlerdir: ”Gabya iman, hislerle idrak edilemeyen bir meseledir. Bunu kabul ettiğimize göre, te’vile başvurmaksızın iman etmeliyiz. Aksi takdirde herkes duyularının idrak edemeyeceği şeyleri te’vile kalkışacaktır, bu durumda iman edilmesi gereken pek çok şey zayi olacaktır. Şu hususun dikkatten kaçmaması gerekir: Bir rivayetin zahiri teklif sırrına , imtihan prensibine, beşeriyet aleminde geçerli olan ilahi kanunlara ters ise ve o rivayette sahih ise te’vil edilmelidir. Dolayısıyla Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadislerde bu nevidendir. Mantık sınırlarını zorlayan ve oldukça detay ifade eden bazı hadisler ravilerin sözleri karışmıştır.

Hadislerin bir kısmı ise müteşabihtir. Lafzın zahirine göre mana verilmesi durumunda yanlışlık yapılmış olunur. Diğer taraftan sahabe döneminde Ehli kitap alimlerinden çoğu Müslüman olmuşlardır, eski malumatları da onlarla beraber Müslüman oldu, gerçeğe uymayan eski bilgileri İslamiyet’e mal edildi.

Arap toplumu hurafeleri kabul etmeye,müsait bir toplumdu. Mesela, Hz. Ali’ye ilk biat eden eli felçli olan Hz. Talha olunca “İlk beyat, eden eli felçli biri oldu bu iş tamamlanmaz “demişlerdi, böylesi hurafelere müsait olan bir cemiyette, sünnette hakikati olan Hz. İsa’nın nüzulü meselesinin de mitolojik bir suret kazanmış olması düşünülebilir.125

İKİNCİ BÖLÜM

MEHDİ KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ

A. MEHDİ KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Kelime ve Terim Olarak Mehdi Kavramı
Sözlükte“doğru yolu bulmak, yol göstermek, rehberlik etmek” anlamındaki hüda (hedy,hidayet) kökünden türemiş bir sıfat olup “hidayete erdirilmiş, kendisine doğru yol gösterilmiş kişi” demektir.126 Bu kelime cahiliyye devrinde de doğru yolu göstermek, hayra delalet etmek şeklinde kullanılıyordu. İslam’dan sonra ;imana delalet etmek ve iman ettirmek gibi manalar kazanıp dini bir şekil aldı. ”Heda” ve “hidayet” kökünden Kur’an-ı Kerim’de bir çok kelime geçmektedir. Fakat Kur’an-ı Kerim’de mehdi kelimesi hiç geçmemektedir.127Arz ettiğimiz bu lügat manasıyla mehdi sözü Rasululullah(a.s) hakkında Hassan b.Sabit’in mersiyesinde kullanılmaktadır.128 Ferazdak’ta Hz. peygamber’in mehdi için yazdığı bir beytinde aynı kelimeyi kullanmıştır.129

Istılah manasına ve bir inanç ifade etmesine göre mehdi: ”Kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların alıp yürüdüğü yeryüzünü adaletle dolduracak kimsedir.”130

İleride gelecek bir kurtarıcı (mehdi) inancı büyük dinlerde olduğu gibi ilkel dinlerde de görülmekte, bu inanç bir bakıma tarihte ve günümüzde bazı dini-siyasi hareketlerin güç kaynağını oluşturmaktadır. Kavramın içindeki ahir zaman, hükümdarlık, dini yenileme, kurtarıcılık bibi ana özellikleri değişmemekle birlikte içinde bulunduğu dinin karakterine göre ayrıntıda farklılıklar görülmekte, bu kavramı ifade eden kelimelerde dinlere ve kültürlere göre değişmektedir. Mesela Avrupalı araştırmacılar, Yeni Gine ve çevresindeki halklarda görülen mehdilik hareketleri için “kargo kültü”, kuzey Amerika yerlileri için ”Qhost Danc” tabirini kullanmışlardır. Eski Amerika yerlilerinde Aztekler mehdilerine “Quetzal Coatl”, eski Mısırlılar” Ameni” demişlerdir. Kavram için Hinduizm“Kalki”, Budizm “Matreya”, Mecusilik “Saoşyant”, Yahudi ve Hıristiyanlar “Mesih “kelimesini kullanırlar.131

2. İslam Öncesi Din Ve İnançlarda Mehdi
Mehdi kavramının kökleri ve gelişmesi konusunda iki görüş ortaya konmuştur. Bunlardan birincisi mehdi inancının Sümerler’de doğduğu, Babilliler’de ve Mısırlılar’da geliştiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı düşüncesidir ki ilk örnekleri kral I.Sargon’da (M.ö.2350 yılları) ve Hammurabi de(M.ö 1728-1686) görülmektedir. İkinci görüş, mehdi inancının her dinin kendi içinde, kendi tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğup geliştiğidir. Mesela, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun Kalki ismiyle müstakbel Avatarasına ve Hint zaman tasavvuruna dayanırken, İslamiyet’te Hulefa-i Raşidin devrinin arkasından başlayan iç savaşların , tarihi, siyasi ve psikolojik tezahürleri buna sebep olmuştur.132

Dinlerin çoğunda insanların maddi ve manevi sıkıntılarını sona erdirecek, içtimai ve dini hayatı olgunluğa ulaştıracak bir otoritenin geleceği inancı vardır. Geleceği beklenen ideal zamanın vakti ve süresi her dinde merak konusu olmuştur. Genelde bu süreç dünya hayatının sonlarına doğru öngörülmüştür. Mevcut durumda ideal mutluluğu bulamadığına inanan insanlar kendi dönemlerini güz mevsiminin son zamanlarıyla karşılaştırırlar ve hayatın daha da kötüye gideceğinden endişe ederler. Ancak mevsimlerin birbirini takibi, gece ve gündüzün periyodik akışı gibi sosyal bozulmaların da kışı sayılan karanlık devri bir aydınlık baharın takip edeceği düşünülmüştür. Karanlık süreç; tabii, içtimai ve dini hayattaki bozulmalar olarak tasvir edilir. Örneğin, Eski Mısırlılar’a göre Nil nehri ve göller kuruyacak, içindeki balıklar etrafındaki kuşlarla beraber kaybolacaktır. Güneş kendisini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark etmeyecektir. Eski Mısır’daki bu felaket tasvirlerinin benzeri, Hinduizm’de, Mecusilik’te, Yahudilik ve diğer dinlerde de vardır.133

Mehdi devrinin açılış ve başlangıcına bazı olaylar olağan dışı görüntüleri ile katılırlar. Hindular’ca Mehdinin gelişinde güneş ve ay, Tisya ve Jüpiter birbirlerine kavuşacaktır. Mecusilere göre güneş otuz gün otuz gece semanın ortasında duracaktır. Hıristiyanlarca Mesih’in gelişinde gün ortasında hava kararacak ,gün ne geceye ne gündüze benzeyecek, gece de hava kararmayacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından da beklenmedik bir sıcak olacaktır. Bu olağanüstü zamanın takvim hesabını yapanlarda vardır. Mesela; Eski Şia rivayetlerine göre mehdi, on ikinci imamın gaybı ihtiyar edişinden altmış gün, altmış ay veya altmış yıl sonra olacaktır. Muhyiddin İbnü’l Arabi’ye göre 1284’te, Yehova şahitlerine göre de 1975’te görünecektir. Bu hesaplar diğer inananlar arasında da yaygındır.Mehdi’nin iktidar süresi; Hinduizm, Mecusilik ve Hıristiyanlık’ta bin yıl, Budizm’de seksen dört bin yıl, Yahudilikte yetmiş, kırk veya dört yüz yıl, İslam’i rivayetlerde ise iki yılla kırk yıl arasında çeşitli sayılar nakledilir.134

Kimlikleri her dinin kurucusunun özelliğini taşıyan mehdiler, kurucunun soyundan gelir. Saoşyant Zerdüşt’ün Mesih Davud’un, Mehdi Hz. Muhammed’in soyundan olacaktır. Bunlar ya Sünni Müslümanlarda olduğu gibi müstakbel bir şahsiyettir veya Şii Müslümanların inandığı gibi daha önce yaşamış vaat edilen dönemin zamanı gelmediği için bekleme süresini insanlardan gizlenerek tamamlamaya çalışan, zamanın olgunlaşmasını bekleyen tarihi şahsiyetlerdir.

Mehdilerin doğumu da peygamberlerin doğumu gibi olağanüstü olaylarla doludur. Quetzal Coatl, Saşyont ve İsa erkeksiz olarak hamile kalan bakire annelerden doğar, doğan bebeği semavi varlıklar,yüksek kişiler ve bilge kişiler ziyaret gelir, bebekler mucize gösterirler. Mesela Budistler’in inancına göre Avita Maytreya’nın annesi Brahmavati hamileliğin onuncu ayında bir çiçek bahçesine gidecek ve orada çiçekli bir ağacın yanında dururken hiç acı duymadan Avita’dan kurtulacaktır.135

Konfüçyüslükte mehdi Çin kültürünün özelliklerini taşır. Kainattaki her şeyi bilir ve iştir. Geniş kalpli, açık elli, yumuşak huyludur. Semaya göre yaratılmış, hakikati kavramış ve ona nüfuz etmiştir. Gök onun örneğidir, üstadı hakikattir, isterse kendini herhangi bir eşyaya dönüştürebilir. Ruhu yeri ve göğü doldurur, kainatı ihata eder, onun nereden geldiği nereye gittiği bilinmez. Öyle büyüktür ki onun dışında hiçbir şey yoktur ve yüksek Tao vahyinin taşıyıcısıdır.136

Yahudiler Mesih’in Hz. Davud soyunda geleceğine , meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olacağına, Tanrı’nın himayesi sayesinde günah işlemeyeceğine inanırlar. Mesihi diğer insanlardan ayıran özellik onun Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olması, Tanrı’nın özel lütfüne sahip bulunmasıdır. Yahudilere göre mehdi devrinde Kudüs ve çevresi cennet bahçelerine benzeyecek, çöller ormanlara dönüşecek, hayvanların tabiatı değişip vahşilikleri kaybolacak, kurt ve kuzu beraber bulunacak, yılanın ekmeği toz ve toprak olacaktır. Yahudilere göre Mesih Kudüs’ü putperestlerden temizleyecek, dağılmış İsrail oğullarını tekrara toplayacak, diğer din mensuplarını ve dünyayı hakimiyeti altına alacak, Ye’cüc ve Me’cüc ordularını imha edecek, Roma’yı ele geçirecek, Habeşistan’ı, Mısır’ı ve Araplar’ı vergiye bağlayacak, Tevrat’ı Yahudi olmayan milletlere de öğretecek, Süleyman mabedini tekrara yaptıracak ve dini kanunları uygulayacak bir kraldır.137

Mehdi sonrası devir parlak bir günü takip eden karanlık bir gece gibi düşünülür. Mehdiler kendi dönemlerinin sonlarına doğru hakimiyeti Tanrı’ya bırakacaktır. Bu olayları ölenlerin dirilişi ve hesap günü takip edecektir.Müslümanlara göre de mehdi dönemini sosyal ve tabii felaketler takip edecek, kıyametle dünya hayatı son bulacak, ardından haşir ve hesap günü gelecektir.138

3. İslam İnancında Mehdi
Kur’an-ı Kerim’de hidayet kökünden türeyen fiil ve isim kalıbında bir çok kelime bulunmakla birlikte mehdi kelimesi yer almamakta, genelde hidayet kavramı Allah’a, Kuran’a ve Hz. Peygamber’e nisbet edilmekte, ayrıca “insanın hidayeti benimsemesi anlamında da kullanılmaktadır.139

Malik b.Enes, Buhari ve Müslim gibi titiz davranan hadis alimleri mehdi kelimesinin geçtiği rivayetlere yer vermezken Ahmed b. Hanbel, İbn Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Hakim ve Taberani gibi muhaddisler eserlerinde bu rivayetleri nakletmişlerdir. Hz. Peygambere atfedilen ve ravileri güvenilmez bulunan 140 bazı metinlerde belirtildiğine göre dünyanın ömründen bir gün bile kalsa Allah bu günü uzatıp mutlaka bir mehdi gönderecektir. Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelecek olan bu kurtarıcının adı Rasul-i Ekrem’in adına ,babasının adı da onun babasının adına uygun olacak ve zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Beş, yedi veya dokuz yıl hüküm sürüp bütün Müslümanları hakimiyeti altına alacak , iktidarı sona erince de kıyamet kopacaktır.

Suyuti, Sünni kaynaklarında nakledilen mehdi rivayetlerinin kırktan fazla olduğunu söyler. İsnaaşeriyye Şiasına ait kaynaklarda bunlara iki yüzü aşkın rivayet eklenir. Bu rivayetlerde daha çok mehdinin on ikinci imam Muhammed b. Hasan olduğu iddia edilir.Ona Mehdi El –Muntazar da denilir.141 Mehdi kelimesi ilk defa Hassan B. Sabit’in bir şiirinde Hz. Peygamber’e yönelik olmuş, daha sonra Hulefa-i Raşidin’in yanı sıra Hüseyin b. Ali ve bazı Emevi halifeleri için de kullanılmıştır. Ancak bu nitelemeler kelimenin sözlük anlamında olup, bu kimseleri Allah’ın hak yola eriştirdiğine vurgu yapmayı amaçlamışlardır. Mehdi kelimesinin terimleşerek bir inanç konusuna dönüşme süreci oldukça erken bir dönemde başlamıştır. Tespit edilebildiğine göre ilk defa Abdullah b. Sebe’ mensupları, Ali b. Ebi Talib’in ölmediğini ve kıyametin kopmasından önce dünyaya dönüp, zulümle dolan yeryüzünde adaleti hakim kılacağını ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte mehdi inancının daha çok Hz. Hüseyn’in Kerbela’da şehit edilmesinin ardından Kaab El –Ahbar’ın Yahudilikten İslam dinine taşıdığı sanılan rivayetlerin etkisi ile ortaya çıktığını ve hilafetin Ali b. Ebi Talib’in soyundan gelenlere ait bir hak olduğunu savunan gruplar arasında yayıldığını söylemek gerekir. Hz. Hüseyn’in şehit edilmesi üzerine Muhtar Es-Sekafi ve Keysan’ın öncülüğündeki Keysaniye’ye bağlı bir grup, Ali b. Ebi Talib’in oğullarından Muhammed b. Hanefiyye’nin Müslümanların gerçek halifesi ve yegane kurtarıcısı olduğunu iddia etmiş, vefatına Cennetü’l Baki kabristanına defnedildiği halde onun ölmediğini ve Radva dağında yaşadığını,kıyametin kopmasından önce mehdi olarak geri gelip dünyada adaleti hakim kalacağını ileri sürmüş, böylece mehdilik ilk defa Keysaniye tarafından I.yüzyılın ikinci yarısında yayılmaya başlamıştır.142 Şii fırkalarından Navusiyye ise, Cafer Es-sadık’ın vefatından sonra onun ölmediğine ve mehdi olarak bir gün zuhur edeceğine inanmıştır. Ortaya çıktığı erken dönemde mehdi inancı sadece Şii zümreleri arasında rağbet görmemiş, Emeviler’de Süfyani adını verdikleri kendi mehdilerini icat etmişler ve buna dair hadis uydurma faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Muhtemelen ilk defa Halid b. Yezid halkı Emeviler’in mehdisi Süfyani’ye inanmaya çağırmış ve bunu yayamaya çalışmıştır. Emeviler’den sonra iktidara gelen Abbasiler’in yöneticileri de mehdinin kendilerinden çıkacağına dair hadis uydurup insanları buna inanmaya davet etmişlerdir.143 Abbasiler bir taraftan kendi mehdilerinin çıktığını söylerken diğer taraftan ahir zaman mehdisinin de zuhur edeceğini kabul etmişlerdir. Mehdi inancı Hariciler arasında da görülmüş onlar Ali b. Mehdi’yi kendi mehdileri ilan etmişlerdir.

Mehdi telakkisi III.yüz yıldan itibaren İsnaaşeriyye arsında kökleşmiş ve bu fırkayı diğerlerinde ayıran önemli bir inanç esası haline gelmiştir. İsnaaşeriyye’nin mehdi inancında , zuhur ettiği anda ehli beyt düşmanlarından intikam alma fikrinin yanı sıra gaybet döneminde bulunduğu ve zuhur edeceği ana kadar taraftarlarına, hastalara, mazlumlara ve düşkünlere yardım edeceği telakkisi de büyük önem taşır.144

Önce Şiiler, ardından Emeviler ve Abbasiler arasında yayılan mehdi inancı, III.yüzyılda hadislerin toplanıp kayda geçirilmesi ve hadislerin sıhhati konusunda titiz davranmayan bazı muhaddislerce mehdi rivayetlerinin mecmualara alınmasının ardından Sünniler arasında da benimsenmeye başlanmıştır. Geç dönemde oluşan Sünni kelam literatürü ile “fiten ve melahim “türü eserlerde ise mehdi telakkisinden genellikle kısaca bahsedilmiştir.145

Mehdi inancının menşei ile Müslümanlar arasında ortaya çıkışının sebepleri hakkında ileri sürülen farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

1. Mehdi telakkisi her toplumda yankı bulan bir sığınma mekanizmasıdır. Sosyal şartların bozulup zulmün arttığı dönemlerde halk bir kurtarıcı beklentisi içine girmiş, daha sonra bu beklenti dini bir inanca bürünerek mehdi inancı şeklinde ortaya çıkmıştır.

2. Mehdi anlayışı; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm gibi dinlere ait bir inanç olup Kaab El-Ahbar ve Vehb b. Münebbih tarafından peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla Müslümanlar arasında yayılmıştır. Mehdi kelimesinin, mesih’in arapçaya tercüme edilmiş şekli olması bunu kanıtını teşkil etmektedir.146

3. Mehdilik iktidar mücadelesinde yenilgiye uğrayan veya mevcut iktidarını güçlü kılmak isteyen siyasi zümreler tarafından ortaya atılmış, önce aşırı Şia sonra mutedil Şia ve Sünniler tarafından İslam dinine mal edilmiş siyasi kökenli bir inançtır.147

4. Mehdi inancı islami bir akide olmakla beraber yabancı kültürlerden etkilenmiştir. Zira hadis mecmualarında yer alan rivayetlerde mehdinin çıkacağından bahsedilmiş ve mehdi tabiri I.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Müslümanlarca bilinmiştir. Hülefa-i Raşidin’e mehdi unvanının verilmesinin yanı sıra, Sıffin savaşında Hz. Ali’ye mehdi diye hitap edilmesi ve Muaviye b. Süfyan taraftarlarınca Osman b. Affan’ın aynı unvanla anılması bunu kanıtlar.148

Kur’an-ı Kerim’de yer almamakla beraber mehdi kelimesi biraz öncede belirtildiği üzere ilk dönemde hatta, Müslim’de ki Ebu Seleme’den gelen bir rivayete göre de bizzat Rasulullah’ın kendisi mehdi sözcüğünü kullanmıştır. Ebu Seleme öldüğünde Rasulullah onun başucunda bulunmuş ve onun için şöyle dua etmiştir: ”Allah’ım Ebu Seleme’ye mağfiret et, onun derecesini El-Mehdiyyine yükselt.”149

Huzeyfe b. Yeman ‘dan gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber’e Ali’yi halife tayin etmesi konusunda bir talep iletilir, Hz. Peygamber’de şöyle der: ”Eğer Ali’yi kendinize yönetici seçerseniz onu hidayete erdirici (hadi) ve hidayete ermiş (mehdi) olarak bulursunuz, O sizi tariki müstakime iletir.”150 Hz. Hüseyin Kerbela’da şehit edilince Süleyman b. Surad Hz. Hüseyin için: ”Mehdi oğlu mehdi” lakabını kullanmıştır.151 Kısa bir süre sonra mehdi tabiri, Hz. Ali’nin başka oğlu İbnül Hanefiyye için de kullanılacaktır. Fakat bu ilk dönemde gerek Hz. Peygamber gerekse Hz. Ali v.b için Mehdi tabirinin kullanılması, sonradan kazandığı terim anlamında değil, mevcut olan “hidayete ermiş-erdirilmiş kişi anlamındadır.

İbn Sa’d’ın tabakatında ki bir rivayete göre Ömer b. Abdülaziz kendi döneminde bir kurtarıcı, yani mehdi olarak görülmüştür.152 Çünkü önceki Emevi sultanları, halkı adeta canından bezdirmişti. Böyle bir dönemde onlara adil bir yönetim uygulayan Ömer b. Abdülaziz’i kurtarıcı olarak görmeleri tabii karşılanmalıdır. Bu rivayet mehdi tabirinin o dönemlerde terimleşmeye başladığını göstermektedir.

Mehdiye ilişkin rivayetlerin tamamından anlaşıldığına göre; Ahir zamanda ehli beyt arasından çıkıp dini güçlendirecek, adaleti getirecek, Müslümanların kendisine tabi olacağı, İslam memleketlerine hakim olacak153bozulan, fesada uğrayan ve mü’minlerin özellikle maddi sıkıntılar içinde bulunduğu dünyayı ıslah edecek ,halkı bolluk ve refaha kavuşturacak kişiye mehdi denmektedir. Bu tanıma göre mehdiye biçilen rolün iki noktada odaklandığı görülmektedir:

1. Siyasi baskılar,

2. Halkın içinde bulunduğu sosyal sıkıntılar, yoksulluk, hayat seviyesinin düşüklüğüdür. Böylece mehdi kavramının içeriğine toplumun kendisini bu iki sıkıntıdan kurtaracak Mesihi bir umut yüklendiği anlaşılmaktadır.

4. Mehdiden Başka geleceği müjdelenen Kurtarıcılar
Ahir zamanda zuhur edeceği müjdeli bir biçimde haber verilen şahıslar,mehdiden ibaret değildir. Bu kurtarıcılardan bir kısmı misyon açısından mehdiden farklı görünmemektedir.

Özel bir tür mehdi olan, fakat dönemin siyasi şartları ve kabilecilik gibi faktörler nedeniyle farklı isimler verilmiş, geleceği vaat edilen kişiler birden fazladır. Şimdi bunları kısaca tanıyalım:

4. Mehdiden Başka Geleceği Müjdelenen Kurtarıcılar
4.1. ”Bir Adam”(Raculün Min)
Kütüb-i Tis’a olarak bilinen dokuz hadis kitabında Mehdinin zuhurundan bahseden hadislerde her zaman mehdi sözcüğü geçmemekte, mehdi yerine bazen de bir adam ifadesi kullanılmaktadır. Biraz ilerde kaydedeceğimiz hadislerde de görüleceği üzere “bir adam “tanımlaması farklı siyaklar içinde yer almıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

“Ehli beytimden, smi ismime, babasının ismi babamın ismine uygun bir adam”154
“Hasan’ın neslinden bir adam”155
“Medine halkından, Mekke’ye kaçan bir adam”156
“Nehrin ötesinden bir adam”157
Bu hadislerde açık kimliği belirtilmeyen ama genelde ehli beytten olacağı belirtilen “bir adam”ın mehdi ile aynı kişi olduğunda kuşku yoktur. Hadis bilginleri söz konusu hadisleri ya doğrudan doğruya “Kitabül Mehdi” bölümünde kaydetmişlerdir, ya da mehdi hadislerine ait bablarda yer vermişlerdir. Sonuç olarak bu bağlamda “ bir adam” ifadesi mehdinin bir başka türlü anılmasıdır.

4.2. Halife
Mehdiden bahseden hadislerde iki şekilde “halife “sözcüğü kullanılmaktadır. Bunlardan birincisinde “halife” aynı zamanda mehdinin unvanıdır. Örneğin İbn Mace’nin Sevban’dan tahric ettiği bir rivayetin sonunda, ”ona biat edin, çünkü o Allah’ın halifesi el-mehdidir.”158 Denmektedir.

İkinci örnekte ise , halife(ler)in hükümran olması ahir zaman alametlerinden biri olarak sunulmaktadır. ”Ahir zamanda bir halife olacak,malı taksim edecek ama saymayacak;159 malı avuç avuç verecek; on iki halifenin velayetleri gerçekleşmeden kıyamet kopmayacaktır.”160

Halifenin geleceğini müjdeleyen haberlerin önemli bir açmazı, halifelerin sayısının on iki olmasıdır. Müslim’in yukarıda geçen rivayetinde on iki halife olan tabir, Tirmizi’nin aynı rivayetinde-her ikisi de Cabir b. Semure’den geldiği halde-on iki emire dönüşmüştür. 161

4.3. İsa: Adil İmam
İsa peygamberin ahir zamanda yeryüzüne ineceği, hadis kitaplarında hususi bablar altında işlenmektedir. Bu hadislere göre İsa nüzul edip tıpkı mehdi gibi fonksiyonlar icra edecektir. Bunlardan Buhari ile Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadiste ki anlatıma göre, İsa b. Meryem “adil bir hakem” olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, o gün mal o kadar çoğalacak ki onu kabul eden hiçbir kimse bulunmayacaktır.162 Müslim’in Ebu Hureyre’den yaptığı diğer bir rivayete ek olarak ”en gözde develer bile terk edilecek, düşmanlık, buğz ve hasetlik terk edilecek, insanlar mala çağrılacak ama hiç kimse kabul etmeyecek”163 denmektedir.

Bu hadiste ki ”en gözde develer bile terk edilecek” gibi vurgular kısmen Kur’an-ı Kerim’deki, kıyamet ahvali olarak zikredilen” doğurmak üzere olan dişi develerin başıboş bırakılacağı “164 tasvirini çağrıştırmaktadır. Fakat Kur’an-ı Kerim’de bu telaşın sebebinin, kıyamet sahnesinin yaşatacağı dehşetli korku olduğu anlaşılırken, söz konusu hadiste bu İsa’nın nüzulünden sonra malın çok olacağı gerekçesine dayandırılmaktadır.

İsa(a.s)için ”hakem” sözü sıfat olarak kullanılmışsa da, İbn Hacer aslında bunun ”hakim” anlamında olduğu kanaatindedir. Çünkü İbn Hacer’e göre İsa, İslam’ın bir hakimi olarak inecektir! O bu ümmetin hakimlerinden bir hakim olacaktır; çünkü bu şeriat nesh olmayacaktır!165 Diğer bazı rivayetlerde “sizin imamınız” ifadesi ile Müslümanlara imam olacağı bildirilmekte166, Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinde bizzat ”imamen mehdiyyen” biçiminde anılmaktadır.167 Mehdi motifine büründürülen İsa’nın yeryüzünde kalacağı süre kırk yıldır.168

Bu rivayetlere göre hem İsa, hem Mehdi, hem de diğer kurtarıcıların gelmesi mukadderdir. Onların zuhur etmesi ile dünya adaletle dolacak, insanlar adeta bir altın çağ yaşayacaktır. Fakat birden çok kurtarıcının hangisinin geleceği, bunlardan birinin mi, hepsinin mi geleceği cevabı belli olmayan bir sorudur.

Şüphesiz İsa’ya biçilen bu rol ile mehdi arasındaki ayniliği görmemek mümkün değildir. Bu bağlamda İsa da tıpkı bir mehdidir. Hatta İsa’yı mehdi motifine büründüren bu rivayetlerin de ötesinde sahih hadis kitaplarında ki ”İsa b. Meryem’den başka mehdi yoktur” şeklindeki daha açık bir rivayet “169 mehdilikle ilgili bütün anlatımları alt üst etmiştir. Hadis şarihleri ise bu zorluğu gidermek için her zaman ki gibi te’vil çaresine başvurmuşlar ve bu sözü: ”muhtemeldir ki İsa’dan başka kamil ve masum bir mehdi yoktur” tarzında te’vil etmişlerdir. Oysa hadisin metninde böyle bir anlam yoktur. Yani İsa’nın mehdiliği “kamil” ve “masum” gibi bir kayıtla tahdit edilmektedir. Bu da Şarihlerin yorum yaparken sabık kültürün etkisinden bağımsız yorum yapamadıklarını göstermektedir.

4.4. Süfyani
Süfyani hem mehdi-i muntazardır, hem de Deccal gibi mehdi’ye düşman olan kutuptan birisidir. Süfyani, Şia’nın bir mehdisi olup ta kendilerinin bir mehdisi olmayan Emeviler’in icat ettikleri kendi mehdi tasavvurları olarak anlaşılmaktadır. Adı süfyani olmasına rağmen kendisi gerçek bir mehdidir!170 Aynen mehdi-i muntazar gibi olan süfyani hadisini, dedesi Ebu Süfyan’ın ismine hürmeten Halid b. Yezid’in uydurduğu ileri sürülmektedir.171

MEHDİ HADİSLERİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Mehdi Hadisleri
Bu bölümde mehdinin zuhuruna ilişkin yirmi beş kadar hadisin yorumsuz salt tercümesi yer almaktadır. Bu hadisler Kütüb’i Sitte’den; Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace’nin Sünenleri ile, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’in de geçmektedir. Buhari ve Müslim’in Sahihleri ile Nesai’nin Sünen’in de ve İmam Malik’in Muvatta’ın da mehdi ile ilgili hadis bulunmamaktadır.

1. ”Bize Ahmed b. İbrahim rivayet etti, Ona Abdullah b. Cafer Er-Rakki nakletti Ona Ebul Melih el –Hasen b. Ömer b. Ziyad b. Beyan’dan nakletti, O Ali b. Nüfeyl’den, O Said b. Müseyyeb’ten, O da Ümmü Seleme’den rivayet etti. (Ümmü Seleme) şöyle dedi: Rasulullah’ı şöyle derken işittim :

”Mehdi benim soyumdandır, Fatıma evladındandır.”172

2. Bize Sehl b. Temam b. Bezığ bildirdi, O’na İmran El –Kattan Katade’den, O Ebu Nadra’dan o da Ebu Said El- Hudri’den rivayet etti dedi ki:Rasulullah(a.s)şöyle buyurdu:

”Mehdi bendendir, geniş alınlı ve yüksek burunludur. Yeryüzünü-daha önce kötülük ve zulümle olduğu gibi-hak ve adaletle doldurur, yedi sene hükmeder.”173

3. ”Bize Ubeyd b. Esbad b. Muhammed El-Kureşi El-Kufi rivayet etti, dedi ki bana babam bildirdi, ona Süfyanü-s Servi ,Asım b. Behdele’den rivayet etti, O Ebu Zerr’den, o da Abdullah’tan rivayet etti. Abdullah dedi ki: Rasulullah şöyle buyurdu;

”Ehli Beytimden, ismi ismime uygun bir adam Arab’a malik olmadıkça dünya yok olmaz.”174 Tirmizi bu hadis için hasen ve sahihtir der.

4. “Bize Abdülcebbar b. A’la b. Abdülcebbar El –Attar rivayet etti, ona Süfyan b.Uyeyne, Asım’dan, o Zer’den, o Abdullah’tan o da Nebi(s.a.v)’den nakletti, Nebi(s.a.v) dedi ki: ”Ehli Beytim’den ismi ismime uygun bir adam başa geçer”. Asım dedi ki, Ebu Salih Ebu Hureyre’den bize bildirdi, şöyle dedi:

”Dünyanın tek bir günü kalmış olsa bile o adamın başa geçmesi için Allah bu günü uzatır ” Ebu İsa bu hadis hasen ve sahihtir dedi.175

5. “Bize Osman b. Ebi Şeybe nakletti, ona Ebu Davud El-Hafesi anlattı, ona Yasin, İbrahim b. Muhammed b.El –Hanefiyye’den anlattı, o babasından, o Ali’den, Ali dedi ki: Rasulullah (s.a.v)şöyle buyurdu:

”Mehdi bizden, ehli beyttendir, Allah onu bir gecede ıslah eder.”176

6. ”Bize Abdullah bildirdi, ona babası rivayet etti, ona Fazl b. Dukayn anlattı, ona Yasin El-Icli İbrahim Muhammed b. Hanefiyye’den anlattı, o babasından, o da Ali(r.a)’dan bildirdi, dedi ki, Rasululullah şöyle buyurdu:

“Mehdi bizden, ehli beyttendir, Allahuteala onu bir gecede ıslah eder.”177

7. “Bize Ebubekir b. Ebi Şeybe rivayet etti, ona Ahmed b. Abdilmelik anlattı, ona Ebul Melih Er-Rakki,Ziyad b. Beyan’dan anlattı, o Ali b.Nüfeyl’den, o Said b. Müseyyeb’ten anlattı, Said dedi ki; biz Ümmü Seleme’nin yanında idik, mehdiden bahsettik, bunun üzerine Ümmü Seleme Rasullullah’ı şöyle derken işittim dediğini söyledi:

“Mehdi Fatıma evladındandır.”178

8. ”Bize Hediye b. Abdilvehhab tahdis etti, bize Sa’d b. Abdülhamid b. Cafer anlattı, o Ali b. Ziyad El-Yemami’den, o İkrime b. Ammar’dan, o İshak b. Abdullah b. Ebi Talha’dan, o Enes b. Malik’ten anlattı, Enes şöyle dedi: Rasulullah’ı şöyle derken işittim :

“Biz Abdülmüttalib’in çocukları, cennet ehlinin efendileriyiz; ben, Hazma, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.”179

9. ”Ebu Davud dedi ki: Bana Harun b. Muğire tarafından tahdis edildi, o kendisine Amr b. Ebi Kays Şuayb b. Halid’in, ona Ebu İshak’ın bildirdiğini söyledi: Ali(r.a) oğlu Hasan’a bakarak şöyle dedi:

”Şu oğlum, Nebinin onu adlandırdığı gibi seyyiddir. Onun neslinden bir adam çıkacak, ismi Nebinizin ismi olacak, ahlaken ona benzer, fakat yaratılışta (şeklen) benzemez, sonra yeryüzünü adaletle doldurur…”şeklindeki kıssayı anlattı. Bu munkatı bir hadistir.180

10. ”Bize Osman b. Ebi Şeybe rivayet etti, ona Muaviye b.Hişam anlattı, ona Ali b. Salih, Yezid b. Ebi Ziyad’dan, o İbrahim’den, o Alkame’den, o da Abdullah’tan anlattı.Abdullah şöyle dedi: ”Biz Rasulullah’ın yanında iken Haşim oğullarından bir genç geldi. Nebi(s.a.s)onları görünce gözleri yaşla doldu ve rengi değişti, bunun üzerine ben: ”bir süredir yüzünüzde müşahede ettiğimiz, hoşumuza gitmeyen bu görüntü nedir, diye sordum, O da şöyle dedi:

“Biz ehli beyt, bizim için Allah dünyaya karşılık ahireti seçti. Ehli beytim benden sonra belaya, sürgüne ve kovulmaya düçar olacaktır. Sonunda doğu tarafından, yanlarında siyah bayraklar olan bir kavim gelir. Bunlar hayra talip olurlar fakat istedikleri verilmez. Bunun üzerine savaşırlar ve onlara yardım edilir, o zaman istedikleri verilir. Fakat onu kabul etmezler ve ehli beytimden bir adama verirler . O yeryüzünü adaletle doldurur… sizden kim bu duruma yetişirse, kar üstünde sürünerek de olsa onlara gelsin.”181

11. ”Bize Muhammed b. Yahya ve Ahmed b. Yusuf rivayet ettiler, dediler ki, bize Abdürrezzak, Süfyan Es-Sevri’den anlattı, o Halid El-Hazza’dan, o Ebi Kılabe’den, o Esma Er-Rahabi’den, o da Sevban’dan nakletti, şöyle dedi Sevban: Rasulullah şöyle buyurdu:

“Sizin hazinenizin yanında üç kişi savaşır. Üçü de bir halifenin oğullarıdır. Bununla birlikte halifelik hiç birinin olmaz. Sonra doğu tarafından siyah bayraklılar zuhur eder. Daha önce hiçbir kavimden öldürülmediği kadar sizden öldürülür. Ravi burada, şeyhinin şu anda zihninde olmayan bir şey zikrettiğini belirttikten sonra devam ediyor: Onları gördüğünüz zaman kar üstünde sürünmek suretiyle de olsa gidip ona biat ediniz. Çünkü o Allah’ın halifesi el- mehdidir.182

12. ”Harun dedi: Bize Amr b. Ebi Kays, Mutarrif b. Taif’ten, o Ebul Hasen’den, o Hilal b.Amr’dan rivayet etti şöyle dedi: Ali(r.a)’nin şöyle dediğini işittim, Nebi(s.a.v) dedi ki:

“Nehrin ötesinden bir adam çıkar. Ona Haris b. Hurras denilir. Önünde Mansur denen bir adam vardır. Tıpkı Kureyş’in Rasulullah için saygınlığı gibi o da Al-i Muhammed için saygındır. O’na yardım etmek –yahutta ona icabet etmek-dedi-her mü’mine farzdır.” Bu munkatı bir hadistir.183

13. ”Bize Müsedded tahdis etti, O’na Ömer b. Ubeyd rivayet etti, o Muhammed b. El-Ala’dan, o, Ebu Bekr-yani İbn Ayyaş-dan , ona Müsedded, ona Süfyan’dan tahdis etti , ona Ahmed b. İbrahim ona Ubeydullah b. Musa Fıtr’dan;hepsinin manası (birdir), hepsi Asım’dan, Zer’den, Abdullahb. Mesud’dan, o da Nebi’den şöyle dedi:

“Dünyada sadece tek bir gün kalsa bile” ,Zaide, hadisinde ”Allah bir günü uzatır” dedi. (Sonra hepsinin müttefik metni): ”O günde benden-ya da ehli beytimden-bir adam gönderir. İsmi ismime, basının ismi babamın ismine uygundur. ”Ehli beytimden ismi ismime uygun bir adam Arab’a sahip olmadıkça dünya gitmez, ya da yok olmaz.”184

14. ”Bize Osman b. Ebi Şeybe rivayet etti, Ebu Tüfeyl’den o da Ali’den, Ali Nebi(s.a.v) den rivayet etti. Nebi(s.a.v) şöyle dedi:

“Zamandan tek bir gün kalsa Allah ehli beytimden bir adam gönderir. Orayı adaletle doldurur.”185

15. ”Bize Muhammed b. Beşşar nakletti, ona Cafer b. Muhammed bildirdi, ona Şube rivayet etti, şöyle dedi, Zeyd El Ammi’nin şöyle dediğini işittim: Peygamberimizden sonra bir olay olacağı endişesini duyduk ve Nebi(a.s)’ye sorduk, o da şöyle dedi: ”Ümmetimden mehdi çıkar, beş yahut yedi, yahut dokuz (sene) yaşar. Ebu Said diyor ki: bu rakam neyi ifade eder, diye sorduk, Hz. Peygamber(s.a.v) senedir dedi. (sonra devamla) dedi ki: Ona bir adam gelir ve: Ey mehdi bana ver bana ver. (Mehdi’de) götürebileceği kadar eteğine doldurur.” Ebu İsa bu hadis hasendir dedi.186

16. 17, 18. hadisler aynı lafızlarla rivayet edilmiştir.187

19. “Bize Abdullah rivayet etti , ona babası anlattı, ona Abdürrezak anlattı, ona Cafer Mualla b. Ziyad’dan anlattı, ona A’la b. Beşir, Ebu’s Sıddik En-Naci’den anlattı, o da Ebu Said El Hudri’den, dedi ki, Rasulullah şöyle dedi:

“Sizi mehdi ile müjdelerim! O ümmetime bir grup insanın ihtilafı ve sarsılmalar üzerine gönderilir. Yeryüzünü hak ve adaletle doldurur; tıpkı önceden zulüm ve haksızlıkla dolduğu gibi. Ondan göğün sakinleri razı olduğu gibi yerin sakinleri de razı olur. Malı sahih bir şekilde taksim eder.”188

20. “Bize Muhammed El Müsenna rivayet etti, ona Muaz b. Hişam bildirdi, ona babası Katade’den, o Salih Ebu Halil’den, o bir arkadaşından oda Nebi(a.s)’nin zevcesi Ümmü Seleme’den bildiriyor, Nebi(a.s) şöyle dedi:

“Halifenin ölmesinden sonra ihtilaf olur. Medine ehlinden Mekke’ye kaçan bir adam çıkar. Mekkeliler’ den bir grup ona gelirler ve onu ileri sürerler. Rükn ile makam arasında kendisi istemediği halde ona biat ederler. Ona Şam tarafından bir ordu gönderilir. O ordu Mekke ile Medine arasında El-Beyda’da yerin dibine batırılır. İnsanlar bunu görünce, Şam abdalları ve Iraklılar’ın önde gelenleri ona gelirler ve ona biat ederler. Sonra kureyşten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam çıkar onlara bir ordu gönderir, kendisine biat edilen adam ve cemaati o orduya karşı koyar. İşte bu kelb kabilesi ordusudur. Kelb ganimetinde bulunmayan ne şanssızdır ve mehdi malı taksim eder, insanlar arasında peygamberlerinin sünneti ile amel eder, İslam yeryüzünde iyice yerleşir, mehdi yedi sene kalır ve sonra ölür, Müslümanlar namazını kılarlar.”189

22. “Yukarıdaki hadisi Ebu Davud Harun b. Abdullah, Abdussamed, Hemmam ve Katade tariki ile tahric etmiş ve ondan da mehdi’nin dokuz sene kalacağı ifade edilmiştir.190

23. ”İbnü’l Müsenna, Amr b. Asım, Ebu’l Avam (İmran b. Davud), Katede, Ebu’l Halil, Abdullah b. Haris, Ümmü Seleme, Nebi(a.s) tariki ile rivayet edilmiştir.191

24. ”Bize Hermele b. Yahya El Mısri ve İbrahim b. Sa’d El Cevheri rivayet ettiler, dediler ki, bize Ebu Salih Abdulgaffar b. Davud El- Harani anlattı, Onlara İbn Lehia, Ebu Zur’a Amr b. Cabir El Hadrami’den nakletti, o da Abdullah b. Haris b.Cüz’ Ez-Zebidi’den anlattı, Abdullah dedi ki, Rasulullah şöyle buyurdu: ”Doğudan bir takım insanlar çıkar ve mehdi için ortam hazırlarlar “ -Ravi,” yani onun gücünü hazırlarlar” dedi-.192

25. ”Bize Yunus b. Abdilala tahdis etti, bize Muhammed b. İdris Eş-Şafii anlattı, bana Muhammed b. Halid El-Cendi, Eban b. Salih’ten anlattı, Eban Hasan’dan, o da Enes b. Malik’ten Rasulullah şöyle buyurdu: ”Bu iş şiddetlenerek artar, dünya bir kaçamak ve aldatmacadır. İnsanlar aç gözlüdür. Kıyamet şerli insanlar üzerine kopar. İsa b.Meryem’den başka Mehdi yoktur.193

2. Mehdi Hadislerinin Sened Değerlendirmesi
Bu bölümde mehdi hadislerini genel bir bakış açısıyla -yani tek tek yirmi beş hadisi ele almak suretiyle değil-sened açısından inceleyeceğiz. Hadis ilminde bir hadisin en son ravisinden başlayarak Hz. Peygamber’e varıncaya kadar hadisi birbirine nakleden raviler halkasına hadisin senedi denmektedir.194 Çünkü ravi silsilesinin birbirine sağlam bir şekilde bağlı olması zincirin sağlamlılığını teşkil ettiği gibi, her bir halkanın sağlam ve güvenilir olması da, yine zincirin güvenilirliğini belirleyici kabul edilmiş bundan dolayıdır ki sened olarak adlandırılmıştır.195 Tarihte bir eşi ve benzeri olmadığı ileri sürülen sened müessesesinin asıl hedefi, hadisin sahih olanı ile olmayanını birbirinden ayırmaktır. Durum böyle olunca senet tenkidine gereken önemi vermenin zarureti kendiliğinden anlaşılmaktadır.

İbn Haldun mukaddime’de, mehdi hadislerine yapılan eleştirileri bir araya toplamıştır. O ilgili hadislere yönelik uzunca tenkidine girişmeden önce, hadis usulüne dair şu genel ilkeyi hatırlatır: ”Ehl-i hadisin bildiği gibi, cerh ve ta’dil den önce, hadis imamları bir hadsin ravisini gaflet, ötü ezber, yazdığını karıştırma, yahut yazdıklarında hem zaaf hem karıştırma, batıl görüş ve itikat sahibi olmakla tenkit ederlerse, o hadisin senedi zayıf ve kusurlu sayılıp, senedin zayıflığı hadisin sıhhatini zedeler, hadis zayıf sayılır.196

İbn Haldun mehdi hadislerini tek tek tenkitten geçirdikten sonra şu mütalaayı yapmaktadır: ”İşte mehdinin hal ve durumuna, ahir zamanda huruç ve zuhuruna ilişkin hadislerin tamamı bundan ibaret olup görüldüğü ve anlaşıldığı üzere bu hadislerin ta’n ve cerh edilemeyeni neredeyse hiç yoktur. 197 İbn Haldun Taberani’nin El-Evsat’ın da, Ebu Bekir Bezzaz ve Ebu Ya’la El-Mevsıli’ nin müsnedlerin de rivayet ettikleri bazı hadisleri kritik etmekle beraber, Ahmed b. Hanbel’in müsnedin de geçen mehdi hadislerine hiç atıfta bulunmamaktadır. Kanaatimizce bunun nedeni, İbn Hanbel’in Müsned’in den daha sahih olan sünen kitaplarındaki hadisleri tenkit ettiğine göre, onların daha dünunda gördüğü, müsnedin hadislerini tenkide gerek duymamış olmamasıdır.

Bu hadisleri İbn Haldun’a benzer bir yöntemle fakat daha muhtasar bir tarzda tenkit eden İzmirli İsmail Hakkı, ”Hızır’ın hayatı hakkında varit olan haberler nasıl tenkit edilmişse mehdinin zuhuru hakkında varit olan hadisler de tenkit edilmiş, netice, mehdi ile ilgili hadislerin tamamı zayıf çıkmıştır. Zayıf hadisler ise şayanı itimat değildir,198 sözleriyle, önemli bir gerçeği tespit etmiş olmaktadır.

Bununla beraber İzmirli, ”mehdinin hurucu ve zuhurunu imkansız bulmayıp, bunu hem alken hem adeten, hem imkan-ı zati ve hem de imkan-ı hissi ile mümkün görürken, çelişik bir durum arz etmektedir. Zira bunu mümkün görmesi, reddettiği hadis rivayetlerini neden reddetti sorusunu akla getirmektedir. İzmirli İsmail Hakkı gabya ait haberlerde sahihlik ölçüsü olarak senedi esas almıştır.199

Mehdinin zuhur edeceğini bildiren hadisler ta’n edilmekten kurtulamamıştır. Hatta bu hadisleri tamamıyla zayıf sayanlar da bulunmuştur. Bununla beraber bu zayıf hadisleri muhafaza etmek için olsa gerek” Kim mehdiyi (mehdi haberlerini) yalanlarsa kafir olur” mealinde “koruyucu” bir hadis uydurulmuştur. Avnül Ma’bud sahibi Azimabadi ve İbn Haldun bu sözün uydurma olduğunu belirtmişlerdir.200 Hadis şarihleri her şeye rağmen Mehdinin zuhurunu haber veren hadislerin-en azından- zayıf olduğunu belirtmekten kaçınmamışlardır. Tirmizi’nin şarihi MübarekFuri bu konuda şöyle demektedir: ”İmam el mehdinin hurucu hakkındaki hadisler gerçekten çoktur, lakin ekserisi zayıftır.”201

İbn Kayyim Ebu Davud’un , Abdullah b. Mesud’dan, Asım ve Zer kanalıyla rivayet ettiği hadisin, Taberani’nin, Zer ve Huzeyfe kanalıyla rivayet ettiği varyantını rivayet ettikten sonra, hadisin isnadının zayıf olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir: bu hadisler dört kısımdır: ”Sahih olanlar, hasen olanlar, garib olanlar ve uydurma olanlar. İnsanlar mehdi konusunda dört türlü ihtilaf etmişlerdir. İbnül Kayyim bu ihtilafların ilki olarak İsa‘dan başka mehdi olmadığını belirten Halid El- Cendi’nin hadisine değinmekte ve bu hadisi sahih görmemektedir. Fakat İbnül Kayyım’ın İsa’nın Şam’ın doğusunda ki beyaz minare üzerine ineceğine olan inancı tamdır. İsa’nın mehdi olması ile, asıl mehdi arasındaki çelişkiyi de eklektik bir yorumla gidermektedir: ”Nasıl ki faydalı ilimden başka ilim yoktur sözü diğer ilimleri yok saymamaktaysa, bu da İsa’dan başka gerçek mehdi yoktur, ondan başka kamil ve masum mehdi yoktur anlamına gelir.”202

Görüldüğü gibi haberler oldukça çelişik haberler içermektedir. İbnül Kayyim’in de üzerinde durduğu gibi bu hadislerin garib ve uydurma olanları vardır, fakat o bunların hangilerinin uydurma olduğunu açıklamamaktadır.203

Mehdi ile ilgili hadislerde dikkat çeken önemli bir nokta, Buhari ve Müslim’in mehdi hadislerini kitaplarına almamış olmamalarıdır.204 Kendilerinden bunun nedenine dair bir açıklama bilinmemektedir.

Mehdi hadislerinin birbiriyle çatışması gayet açıktır. Bu rivayetlerin arasını te’lif etmek zor bir iştir. İçlerinde münker şeyler oldukça fazladır. Şüpheler gayet bedihidir ve bundan dolayıdır ki Buhari ve Müslim Sahih adlı kitaplarına bu rivayetlerden hiçbir şey alma gereği duymamışlardır.205

3. Mehdi Hadislerinin Metin Değerlendirmesi
3.1. Mehdi Fikrini Doğuran Harici Etkenler
3.1.1. Harici Tesir Ve Mesih İnancı
Mehdi hadislerini anlamak, bu hadislerin sebebi vürudunu, hangi tarihi ortam ve koşulların ürünü olduğunu, kimler tarafından hangi motivasyonlarla üretilip tevzi edildiğini kavrayabilmek için hemen hemen bütün dinler ve kültürlerin sahip olduğu, yaşattığı bir kurtuluş ve ümit ideali olan Mesih yani bir kurtarıcı bekleme inancını anlamak gerekmektedir. Çünkü mehdi figürü, mesihin Arap diline ve İslam kültürüne transformasyonu olarak görülmektedir. Mucizevi bir kurtarıcının gelip, bozulan her şeyi düzeltmesini, mutluluk, barış ve adalet getirmesini beklemek aslında şu veya bu şekilde, bütün toplumların yaşattığı, nefislere hoş gelen bir umuttur. Böyle bir inanç bazı toplumların bir çok dini ve siyasi hareketlerinin kalkış noktası olmuştur.206

Aslında genel anlamda İslam kültüründe, özelde Şia akidesinde ”Mehdi-i Muntazar “telakkisinin köklerini tespite koyularken işe ilkin İslam kavimlerinin, İslamlaştıktan sonra yeni dine ister istemez aktarımda bulundukları, eski din ve kültürlerinden başlamak gerekmektedir. Zira beklenen mehdi,masum imam, gaip imam nazariyeleri kesinlikle Şia’nın orijinal inançları olmayıp, değişik din ve kültürlerden devşirme, eklektik bir adaptasyondur. İslami düşüncenin pek çok harici kaynaktan şu veya bu şekilde etkilendiği açıktır.

Daha ilk halifeler döneminde, 635 ile 641 yılları arasında, Şam, Antakya, Halep, İskenderiye, Mısır, Harran ve Urfa; Emeviler döneminde Doğu Anadolu, Mezopotamya, Irak, Kuzey Afrika, Cundişapur, Pencap ve Sind fethedilmişti. Bundan böyle bir çok yabancı kültür merkezi Müslümanların hakimiyeti altına girmiş bulunuyordu. Bu da karşılıklı kültür etkileşiminin başlangıç noktası demekti. O dönemde Arap yarımadası bu fethedilen yerlere nazaran kültürel açıdan daha geride idi. Ortadoğu, Mısır ve Kuzey Afrika’da Helenistik kültür; İran’da Sasani kültürü, Hindistan’da da zengin bir Hint kültürü vardı.207 İşte bütün bu kültür merkezleri ve oradaki medreseler vasıtasıyla, başta Helenistik felsefe ve bilim, gerek şifahi olarak gerekse tercüme yoluyla İslam dünyasına geçmişti.

Fetihlerden sonra Mecusilerin çoğu (Zerdüştiler), cizyeden kurtulmak gibi nedenlerle islamı benimsemişlerdir. Şiilikteki imamet anlayışının, imamların masumiyeti ve imamlığın babadan oğla intikali tamamen Zerdüştilikten kaynaklanmaktadır. Çünkü Zerdüşt din adamları da yanılmaz ve hata yapmaz kabul edilmişlerdir. Aynı şekilde verasete dayalı din adamlığı müessesesi de onlarda vardı.208

İslam dininin maruz kaldığı kültür kuşatmalarına değindikten sonra şu önemli tespiti yapan Köprülü şöyle demektedir: ”Arap kılıcı karşısında önce boyun eğen İranilik, Hz. Hüseyin evladını Sasanilerin varisi ve takipçisi sayarak ’Ehli beytin hukukunu müdafaa’ perdesi altında Arap milliyetine ve İslam dinine dehşetli darbeler vurdu ve eski bir medeniyetin kolayca yok edilemeyeceğini, Zerdüşt akidelerini İslam kisvesi altına sokmak suretiyle gösterdi.”209

Zerdüştlükten başka Dehriye, Mazdeizm ve Manihaizm gibi dinlerde VIII.yüzyıldan itibaren İslam dünyasını etkilemiştir.210

Işık ve karanlık gibi düalist bir temele dayana Manihaizm’in kurucusu olan Mani’nin kitapları halife El- Mehdi zamanında(Kur’an-ı Kerim’e nazire yazma gibi bir denemesi olan) İbnü’l Mukaffa tarafından Pehlevi dilinden arapçaya tercüme edilmiştir.

3.2. İç Dinamikler
Tarihi oluşturan olaylar kuşkusuz tek bir nedene bağlı olarak gelişmezler. Bu kural İslam tarihi ve İslam kültür tarihi içinde geçerlidir.Mehdi hadislerinin mevcut formlarıyla İslam kültürüne giriş süreci içinde birden çok faktörün etkisi vardır. Tarihte dinin esas kaynağından inhiraf etmiş, ana kaynağı tağyir, tebdil ve tahrif etmiş milletlerin akıbetine İslam ümmeti de uğramıştır. Gerçi her şeye rağmen Müslümanlarla diğerlerini birbirinden ayıran önemli bir faktör vardır ki o da, Kur’an-ı Kerim’in bizatihi tağyir, tahrif ve tebdil edilmemiş olmasıdır.

Genelde hadislerin,özelde mehdiye ilişkin rivayetlerin hadis formatını kazandığı süreç, İslam aleminin çok ciddi sancılar yaşadığı, müslümanın müslümana karşı kılıç çektiği, kardeş kanının akıtıldığı bir döneme tekabül etmektedir. Yaşanan savaşlar, acılar ve yıkımlar ümmeti bunaltmış, toplumda kötümser, karamsar ve kaderci anlayışların neşvünema bulmasına yol açmıştır. İşte böylesi bunalımlı bir ortamda, Kur’an-ı Kerim’i doğru okuyup doğru yorumlayamayan insanların, kurtuluşlarını hayatın gerçeklerinden kopuk, mucizevi kahramanlardan beklemeleri, kaçınılmaz bir sonuç idi. İçinde pek çok nakkaşın yer aldığı Mehdilik adındaki menkıbevi kültür ilmik ilmik işlendi, bu işlengiyi baş tacı edecek, buna teşne bir kitle de zaten vardı.211

Müslümanların maruz kaldıkları zulümler tıpkı bir zamanlar Yahudilerin çektiği acıları, esaret yıllarını andırıyordu. Bir zamanlar İsrail oğullarının beklediği ama bir türlü gerçekleşmeyen ”Allah’ın dünyevi hükümranlığı ”üzerlerinde derin etkiler bırakmıştı. Buradan da apokaliptik masallar neş’et etmişti.212

Hz. Peygamber’in vefatını müteakip, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in dönemleri genel hatları ile başarılı geçmiş, fakat Hz. Osman’ın iç kargaşa sonucunda şehit edilmesi, fitnenin ayak sesleri olmaktan öte ’fitne kapısının aralanması’ anlamına geliyordu. Bu bir ridde savaşı değildi, bu Medine cemaati içinde vuku bulan ilk ciddi ihtilaftı, Müslüman ümmetinin güçlü toplumsal temelleri sarsılmaya başlanmıştı. Bu sonraki bütün ihtilafların şu veya bu şekilde kendisinden bir iz taşıdığı bir ihtilaftı.213

Hz. Ali döneminde de fitne eksilmek yerine artarak devam etti, işte bu tehlikeli gidişin ilk meyvesi , 656 yılında meydana gelen Cemel harbi oldu. Bu olayın üzerinden bir yıl geçmeden bu sefer de Hz. Ali’nin ordusuyla Hz. Muaviye’nin ordusu Sıffin’de karşılaştı, bu savaşın neticesi çok daha vahimdi, şüphesiz Hz. Ali ve evladı taraftarlarını en fazla üzen olaylardan biri Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi idi. Bütün bu meydana gelen olayların toplumun üzerinde ne gibi izler bırakacağını tahmin etmek güç değildir. Şimdi artık paniğe kapılmış ruhlar her zamankinden daha çok bir melce’ bulmaya muhtaç durumdaydılar.214 Bütün bu gelişmeler Şia’da bir kurtarıcı fikrinin benimsenmesi doğrultusunda elverişli bir ortam hazırladı. Şiiler’in uzun bir süre maruz kaldıkları haksızlıklar, kendilerinde intikam hisleri doğurmuş ve bu esnada mehdilik fikri yerleşmiştir, çünkü böyle bir mehdilik fikrine ihtiyaç vardı.215 Her evden mutlaka bir veya daha fazla ölenin olduğu fitne olaylarından sonra, İslam toplumunun üstüne kapkara keder bulutları çöküp, zalim sultanlara karşı çaresiz kalan ehli beyt taraftarlarının gönüllerinde bir kurtarıcı özlemi taht kurmuştu. İşte bu gibi durumlarda toplumlar genellikle zühd ve takvaya yönelmekte içe kapanmaktadır. Düş kırıklığı ve psikolojik çöküntü, kapanmış toplumlarda bir kurtarıcı ümidini de beslemektedir.216 Şia’nın gördüğü zulüm ve baskıların boyutu ne kadar büyük, asırlar süren sindirme politikaları ne kadar şiddetli olursa olsun, bu durum akideleşen mehdi mitini hiçbir zaman haklı kılmaz, sadece böyle bir mitin çıkış sürecini anlamada işe yarayabilir. Kur’an-ı Kerim geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin nasıl sarsıldıklarını, hatta Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar bunaldıklarını bildirmekte217 fakat kurtuluşu mevhum bir kurtarıcıya havale etme yönünde en ufak bir telmihte bulunmamaktadır.

Mehdinin zuhuru hakkında rivayet edilen bir çok hadisin etkisi ile olacaktır ki, Selefiyye ile Hadis alimleri, Şia’nınkinden farklı da olsa ahir zamanda bir mehdinin geleceğini kabul etmişlerdir. Onların telakkilerine göre kıyametin büyük alametlerinden biri olan mehdi, Hz. Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelen bir ailenin çocuğu olarak Medine’de doğacak, Mekke’de mehdiliğini ilan edecektir. Adı Muhammed b. Abdullah’tır. İlahi emirleri hayata geçirecek, sünnetleri ihya edip bidatleri ortadan kaldıracak, başta Cebrail ve Mikail olmak üzere meleklerden oluşan orduların da desteği ile dünyanın tamamına hakim olacak, Tevrat’ın ve İncil’in asıllarını bulup ehli kitap’ın Müslüman olmasını sağlayacak, zulmü kaldırıp adaleti tesis edecek, devrinde herkes zenginleşecek, barış ortamını sağlayıp, düşmanlıkları sona erdirecektir. Yedi yıl süren bir iktidardan sonra Hz. İsa gökten inecek, Deccal’i birlikte öldürdükten sonra yönetimi ona devredip otuz beş veya kır yaşlarında vefat edecektir. Kesinlik ifade den hadislerle sabit olduğundan bu olayların kabul edilmesi zorunludur. Bazı ayetlerde mehdiye işaret edilmiş ve kıyametin kesin bir alameti olduğuna dikkat çekilmiştir!218 Sünni kelamcıları ise eserlerinde mehdi inancına ya hiç temas etmemiş veya kıyamet alametleri arasında kısaca değinip, bunun asli bir inanç konusu olmadığına dikkat çekmişlerdir.219

Dünyanın son zamanlarında adı, soyu, nitelikleri ve icraatları belli bir kurtarıcının geleceğine dair açık bir nas bulunmadığı, aklında bunun mevcudiyetine hükmetmediği düşüncesinden hareketle mehdinin zuhurunu kabul etmeyenler arasında; Kadı Abdülcebbar, İbn Haldun, Reşit Rıza, Ahmet Emin, Fert Vecdi, Abdullah Es-Seman ve Abdullah b. Zeyd gibi eski ve yeni elimler yer almaktadır. Bunların değerlendirmesine göre mehdi hakkındaki hadisler ya zayıf veya uydurmadır.220

Mehdi inancı dini deliller açısından sübut bulmamasının ötesinde, İslam tarihinin akışında bir çok olumsuzluğun kaynağı olmuştur. Siyasi iktidara göz diken pek çok kimse mehdi olduğu iddiasıyla ortaya çıkıp Müslümanların sosyal birliğini parçalamış ve savaşlara yol açmıştır. Hareket noktası olarak ileri sürülen noktaların aksine mehdi inancı, insanları tembelliğe itmiş ve Müslümanları çözümsüzlüğe sürüklemiştir.221

III. BÖLÜM

MÜCEDDİD KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ

A. MÜCEDDİD KAVRAMI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Tecdid ve Müceddid Terimleri
Tecdid kelimesi sözlükte ”yüce olmak, nasip sahibi olmak, ciddi olmak, bir işe sımsıkı sarılmak, özen göstermek, gayret etmek, (bir şeyi) kesmek, yeni olmamak ve önceden olmamış bir şeyin ortaya çıkması gibi muhtelif anlamları ihtiva eden ”cedde” fiilinin tef’il babından mastarı olup bir şeyi yenilemek ve yeniden yapmak anlamlarına gelir. Teceddüd kelimesi ise bir fiilin, eylemin yeniden yapılması veya (göğüsten ) sütün kesilmesi gibi manalar taşır.222

Kur’an-ı kerim’de tecdid ya da teceddüd lafızları zikredilmez. Sadece “cedde” fiilinin türevleri ”ceddü (yüce olan)”223, ”cüded (yollar)”224 ve yaratma kelimesi ile birlikte kullanılan ”cedid (yeni)” lafızları ile zikredilir.225

Hadis literatüründe de imanın, zamanın, elbisenin, mescidlerin kiralanması veya aya akdin yenilemesinden bahseden rivayetlerde “ceddede” ve “istecedde” fiilleri geçer. Görüldüğü üzere tecdid ve teceddüd islamın iki esas kaynağından sadece hadislerde bir şeyi yeniden yapmak, yenilemek, tazelemek veya önceden olmayan bir şeyi ilk defa icat etmek anlamlarında kullanılmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında dinin tecdidi de; din denilen olguyu ya yeniden inşa etmek ya da önceden varolup ta fonksiyonunu yitirmiş olan kısımlarını canlandırmak, yinelemek ve tekrar gündeme getirmek gibi anlamlara veya anlamlardan birine gelebilir.

Tecdid islamda değil müslümanlardadır226 görüşü değişen şartlar karşısında Müslümanların ne yapması gerektiğini en veciz bir şekilde ifade etmektedir. Modern hayatın hakim olduğu bir yaşam tarzı ile hemhal olan ama buna rağmen İslami duyarlılığını da muhafaza etmeye çalışan Müslümanlar çelişkiler içinde yaşamaktadırlar. Yaşlanılan bu çelişkilerin en önemli nedenlerinden biri, islamın dünya görüşünü ve zihniyetini temsil eden ve tarihin muayyen dönemlerinde kısmen gerçekleşen nebevi kaynaklı bir sünnet anlayışının ya hiç dikkate alınmaması ya da günümüz gerçekleri göz ardı edilerek geliştirilememesidir.227

Halbuki İslam tarihinin belirli zamanlarında alimler kısmen değişmekte olan şartlar karşısında Nebevi sünneti , fert ve toplum hayatının her safhasında gerçekleştirilebilir bir tarzda sunmaya gayret etmişlerdir . Onların bu metodu, öyle anlaşılıyor ki, içinde yaşanılan gerçekliğin dikkate alındığı ve kaynakların yeniden incelendiği, ilmin amele dönüştüğü, amel ilim birlikteliğinin süreklilik arz ettiği köklü bir gelenekten kaynaklanmaktadır. Bu geleneğin ilham kaynakları ise Kur’an- ı Kerim, Hz. Peygamberin sünneti ve bunlara bağlı olarak gelişen toplumun yaşayan geleneği yada tedeyyünü olmuştur.

İslam dünyasının Hz. Peygamber döneminden başlamak üzere farklı kültür ve medeniyetleri ile olan münasebetleri neticesinde ortaya çıkan ve islamın esas kaynaklarına uygun olmayan fikir, düşünce ve uygulamalar hoş karşılanmamış, bunlar için bidat228 yada ihdas kavramları kullanılmıştır. Buna karşılık zaman zaman toplumu Kur’an ve sünnet doğrultusunda yönlendiren, kaybolmaya yüz tutmuş islamı değerleri yeniden gündeme getirip, onların canlanmasına öncülük eden her türlü anlayış ve fikirler de tecdid, ıslah veya ihya kavramları ile ifade etmişlerdir.

Günümüz Müslüman entelektüelleri ise , batıllılaşmanın ve modernleşmenin getirdiği değişmeyle yüz yüze gelen Müslüman toplumlarını bir takım olumsuz etkilerden kurtarmak ve kaybolmaya yüz tutmuş islami kimliklerini yeniden kazandırmak amacıyla bir gayret içerisine girmişlerdir. Bunun içinde öncelikle islami düşünce ve disiplinlerini tekrar canlandırma çabaları yoğunlaşmış ve modern İslam dünyasında genel anlamda “yenileşme” adıyla pek çok düşünce ve fikir, İslam düşünürlerinin zihninde revaç bulmaya başlamıştır.229 Eski için olduğu kadar, yeni fikir ve uygulamaların da elbette islami olup olmadığı endişesi Müslümanlar için her zaman temel bir sorundur. Böyle bir endişe şu veya bu şekilde farlı düşünen günümüz Müslüman düşünürlerinin gelenekçi ve yenilikçi diye gruplara ayrılmalarına neden olmakta ve bu çerçevede ilmi düşünceler karşılıklı olarak tenkit edilmektedir. Ama yine de yenilikçiler gelenekten, gelenekçiler de yenilikten vazgeçememektedirler.230 Çünkü herkesimin fikirlerinde tecdid düşüncesi mühim bir yer işgal etmektedir. Bu düşüncenin etrafında yoğunlaştığı kaynak ise incelenecek olan “tecdid” yada “Müceddid” hadisi diye bilinen bir rivayettir.

B. TECDİD HADİSİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
1. Tecdid Hadisinin Metni
Kütüb-i Tis’a adıyla meşhur dokuz hadis kitabı ve güvenilir kabul edilen diğer hadis kaynakları arasından sadece Ebu Davud’un süneni ile H.4. ve daha sonraki asırlara ait diğer bazı hadis, tabakat kitaplarında Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Allah her yüz senenin başında bu ümmete dinini tecdid edecek kişi(ler)gönderecektir. (İnnellahe yeb’asü lihazihil ümmeti ala re’si külli mie sene men yüceddidü leha dineha)231

2. Hadis Senedinin Tenkidi
Bu hadis geçtiği hemen her hadis kaynağında yer alan müşterek ravi İbn Vehb’ den Hz. Peygamber’e kadar şu muttasıl senetle rivayet edilmektedir:

İbn Vehb232(ö.198)- Said b. Ebi Eyyub233(ö.149)- Şerahil b. Yezid El-Meğafiri234(ö.120)- Ebu Alkame235(ö…)- Ebu Hureyre- Hz. Peygamber.

Ancak bütün rivayetlerin senedinde hadisi Ebu Hureyre’den nakleden ravi Ebu Alkame geçmesine rağmen, Tabera’nin El-Mu’cemül Evsat’ında Ebu Talha ismi zikredilmektedir.236 Hadsi İbn Vehb’ten ise altı kişi rivayet etmektedir. Bunlar da Osman b. Salih, Hermele b. Yahya237, Amr b. Sevad Es-Serahi238, Ebur Rebi Süleyman b. Davud El Mehri239, Ahmed b. Abdurrahman ibn Vehb240ve Rebi’ b. Süleyman b. Kamil El- Muradi.

Ebu Davud, Abdurrahman b. Şurayh El –İskenderani’nin de Şerahil’e kadar senedi zikrederek bu hadisi rivayet ettiğini söyler. Yani Abdurrahman seneden iki raviyi-Ebu Alkame ile Ebu Hureyre’yi-zikretmeden rivayet etmiş ve hadis bu tarikiyle mu’dal olmuştur.Buna göre hadisin iki rivayet şeklinden birisi,mu’dal, diğeri ise muttasıldır.241 Münziri, Abdurrahman’ın sika bir ravi olduğunu, Buhari ve Müslim’in onun hadisiyle ihticac edilmesinde müttefik olduklarını kaydetmekle birlikte muttasıl senedin sonunda ”fima a’lemü…”(bildiğim kadarıyla Ebu Hureyre bu hadis merfu olarak rivayet etmiştir) ifadesinin hadisin Hz. Peygamber’den rivayet edilmesi hususunda ravi Ebu Alkame’nin şekki olduğunu ve şekk ifadesinin hadisin merfu olmadığını açıkça gösterdiğini belirtmektedir.242 Fakat bu görüşe Sehavi itiraz ederek ”fima a’lemü” ifadesinin şekk değil bilakis ravinin bilgisini gösterdiğini belirtmektedir.243 Ayrıca hadisin Hz. Peygamber’e aidiyetinin ravinin görüşü ile ilgili değil, nübüvvet mertebesinde olan birisinin beyanıyla sabit olacağını, dolayısıyla söz konusu hadisin Hz. Peygamber’den sadır olduğunu açıkça gösterdiği belirtilerek te itiraz edilmiştir. Münziri tecdid hadisinin sahih olduğunu açıkça zikretmemekle birlikte Hakim,Beyhaki, İbn Hacer El-Askalani ve Zeynül Iraki gibi hadis hafızları bu hadislerin sahihliğinde ittifak etmişlerdir.244

Oryantalist Ella Landau-Tasseron bir makalesinde245, tecdid hadisinin Şafi’den sonra onun ekolüne mensup kişilerce onun öğretilerini meşrulaştırmak için Şafi sonrasında uydurulduğunu iddia etmektedir. Fakat bu iddia ispatlanmamış bir takım faraziyelere dayanmaktadır. Halbuki islami literatürde bu rivayetin Şafi sonrasında uydurulduğu iddiasını geçersiz kılacak bazı veriler bulunmaktadır;

Birincisi: Bu hadisin İbn Vehb’in Kitabü’r Ricalinde yer aldığını öğrenmekteyiz,246 İbn Vehb’in vefat tarihi H.198, Şafinin ki ise H.204 olduğuna göre bu rivayetin Şafi sonrasında uydurulduğunu söylemek ortadan kalkmıştır.

İkincisi: Zühri’nin(ö.124) ,ilk yüzyılın başında Allah’ın bu ümmete Ömer b. Abdilaziz’i bağışladığını zikretmesi- İbn Hacer’in de belirttiği gibi- bu sözün Zühri döneminde yaygın, yada en azından mevcut olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla tecdid hadisinin Şafi’nin vefatından sonra onun öğrencileri tarafından uydurulduğu iddiası geçersiz olup, tecdid hadisini İbn Vehb’in kitabü’r rical adlı eserinde bulunduğunu belirten görüşü kabul etmek gerekir.

İslam alimleri hadisin senedinde bilhassa Hz. Peygamber’den İbn Vehb’e kadar zikredilen raviler hakkında menfi bir kanaate sahip olmadıkları için hadis sened açısından sahih kabul edilmiştir.

3. Tecdid Hadisinin Metninin Değerlendirilmesi
Bir hadisin metninin güvenilir kabul edilmesinde senedinin sahih olmasının büyük rolü vardır.Ancak bazı hadislerin senetleri sahih kabul edilmekle birlikte,metinleri ya sahih kabul edilmemiş yada sahihliği konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Yine aynı ilmin bir kriterine göre hadisin senedinin sahih olması, metninin de sahih olmasını gerektirmemektedir. Bu ilkelerden hareketle tecdid hadisinin metni,senedi sahih olduğu halde bir değerlendirilmeye tabi tutulmuştur.

Bir hadis metninin incelenmesinde, Kur’an-ı Kerim’e, sahih hadisler, akla, tarihi hadiselere, tecrübe ve müşahedeye uygunluğu gibi genel prensiplerin öncelikle dikkate alınması gerekir. Bu prensipler çerçevesinde değerlendirme yapılırken hadisin veya söylenen sözün bilhassa siyak-sibakının ;kime ,niçin,nasıl söylendiğinin ve metinde zikredilen her bir ifadenin ne anlama geldiğinin tespiti de elbette önem arz etmektedir.

Tecdid hadisinin hangi bağlamda söylendiğini tespit imkanı verecek ve belki de hadisin anlaşılmasında en önemli olan vürud sebebi tespit edilememiştir. Bu itibarla sadece hadisin metni hem tek tek ifadeler, hem de genel bütünlüğü açısından bilhassa tarihi şartlar çerçevesinde incelenmeye tabi tutulmuştur.247

Tecdid hadisi Hz. Peygamber’in Allah’ın bu ümmete her yüz senede dini tecdid edecek kişi veya kişileri göndereceğini önceden bildirdiğine işaret eden gaybi nitelikli bir haber görünümündedir. Hz. Peygamber’e ait olduğu söylenen geleceğe yönelik haberlerin isabetli izahında bir çok müşkil bulunmaktadır.Gerek rivayetlerin nakledilmesinde ortaya çıkan hata ve yanılmaların, gerekse belli bir dönemdeki siyasi, itikadi, askeri v.b. olayları meşru göstermek amacıyla kasıtlı olarak yapılmış uydurma rivayetlerin bulunması bu müşküllerden bazılarıdır. Nitekim böyle bir gerçekten hareketle özellikle zamanı, mekanı ve tarihi kesin hatlarla belirtilen, istikbali hadiselerden bahseden rivayetleri İslam alimleri her zaman ihtiyatla karşılamışlar, hatta bir kısmı hadiste bahsedilen dönemde cereyan eden; siyasi, askeri, içtimai ve dini hareketlerin bir yansıması olarak görmüşlerdir. Bu sebeple geleceğe yönelik olup senedi sahih kabul edilen bu nevi haberlerin güvenilirliği konusunda mümkün mertebe ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Hz. peygamber’in geleceğe yönelik haberleri ya sadece Allah’ın bildirmesi ile doğrudan yada hayatı boyunca edindiği tecrübelerden hareketle ümmetine bir uyarı ve tahmin olarak vahy almaksızın haber vermesinin mümkün olduğu prensip olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla istikbale yönelik her hadisin tahlilinden sonra sahihliğine karar verilmesi gerektiği ve istikbali bir görünüm arz eden tecdid hadisinin de bu kategoriye dahil olduğu ifade edilmektedir.248

Tecdid hadisinin zahirinden hareketle akla şu sorular gelmektedir: ”Hz. peygamber’e tamamlanmış bir şekilde gönderilen din,belirli dönemlerde deforme olacak mı ki Allah her yüz senede kişi,kişileri göndermek suretiyle onu asli haline döndürecek.” “Allah kıyamete kadar bu dini müceddidler vesilesi ile mi baki kılacak.” “Niçin her yüz senede müceddidlerin gönderilmesi gerecektir.” “Her yüzyılın başı ve sonu belirli bir tarihi mi ifade etmektedir.” “Hadiste bahsedilen “bu ümmetten” maksat nedir. Her yüzyılın başında bir mi birden fazla mı kişi gönderilecektir.”

Yenileme ihtiyacı ya bir şeyi ayakta tutan asli unsurların şu veya bu şekilde bozulduğu ve fonksiyonunu yitirdiği yada temel öğeleri sağlam olup yan unsurlarının işlemediği hallerde gerçekleşir. Bu durumda işlemez olan şey bütünüyle atılıp yerine aynı görevi üstlenebilecek benzer olan başka bir şey ikame edilir veya bazı kesimleri işler hale getirilir ki buna da yenilemek denilir.

Hadiste zikredilen “bu ümmet” teriminden ister o dönemin Müslümanları, isterse daha sonraki dönemlerin Müslümanları kastedilsin bahsedilen din şüphesiz İslam dini olacaktır. İslam dininin de temeli Allah’ın kıyamete kadar korunmasını uhdesine aldığı Kur’anı Kerim’dir. Ayrıca bu temele Kur’anın o dönemin pratiğine yansıdığı Hz. Peygamber’in sünnetini de ilave edebiliriz. Dolayısıyla İslam dininin temelinde her hangi bozulma ve değişme olmayacağına göre, yan unsurlar diyebileceğimiz insanların temel kaynakları anlamada ve uygulamada yaptıkları yanlışların karışmasıyla dini anlayış ve uygulamaların tekrara yenilenmesinin gerekli olduğu sonucu çıkabilir.Ayrıca geçmişte fonksiyonunu icra etmiş bazı dini uygulama ve anlayışların günümüzde olduğu gibi toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediği için geçerliliğini kaybetmeye başladığı, bundan dolayı da dinin temel kaynakları çerçevesinde yeni yorumların yapılmasıyla yenileme ihtiyacının mümkün olabilirliği yenileme ve yenilenmenin birkaç şekilde gerçekleşebileceğini gösterebilir.

Tecdidü’l İman hadisinde249 geçen imanın tecdidi de din örneğinde olduğu gibi soyuttur. Rivayette imanın nasıl tecdid edileceğine dair yöneltilen bir soruya verilen cevap, tecdid kavramına farklı bir boyut getirmektedir.Şöyle ki: bu rivayette imanın tecdidi ,kelime-i tevhidin çokça zikredilmesi şeklinde tarif edilmiştir. Demek ki imanın temelini oluşturan kelime-i tevhidin sıkça tekrarlanıp tekrar edilmesi bir tecdidi ifade etmektedir. Buna göre dinin sürekli gündemde tutulmasının ve hatırlanmasının bir tecdid olduğu söylenebilir.

3.1. İslam Bilginlerinin Tecdid Hadisini Yorumlama Şekilleri
İslam alimlerinin tecdid hadisini tarihte nasıl anladıklarını ve yorumladıklarını bilmek tecdid hadisinin anlaşılmasında bir boyut kazandıracaktır. Zira bir kavramın anlamı, ortaya çıkardığı neticeleriyle de değerlendirilebilir. Mesela, tecdid hadisinin Ebu Davud’un süneni ile diğer hadis kaynaklarında zikredilen ve en çok kullanılan yaygın rivayetinde “yüceddidü” İle “din” kelimeleri geçer ve yapılan bütün yorumlar bu lafızlar üzerinde yoğunlaşır. Halbuki Ahmed b. Hanbel’in “ruviye anin nebiyi…” veya “yurva anin nebiyi…”diyerek Hz. Peygamber’den naklettiği bazı rivayetlerde “yüceddidü” yerine “yuallimü” (öğretmek)250 veya “yübeyyinü” (teybin etmek) lafızları ile yine Ahmed b. Hanbel’in kendi sözü olarak gelen bir rivayette ise “din” kelimesi yerine ”sünen”(sünnetler)251 ifadeleri yer alır.Gerek Ahmed b. Hanbel’in Hz. Peygamber’e nisbet ederek naklettiği rivayetlere gerekse kendi yorumu olarak gelen haberlere göre tecdid; ta’lim ve teybin, din ise;sünnetler demektir. Dolayısıyla dini tecdid etmek demek, Hz. peygamber’in sünnetlerini insanlara öğretmek ve açıklamak şeklinde anlaşılmış olacaktır.

Tecdid hadisini ilk dönem anlayışı çerçevesinde geliştiren son dönem alimleri de dinde tecdidi şöyle izah etmektedirler:

1. Bir asılda başka bir asıla dönüştürerek yapılan yenilenmeyi ihtiva etmediğini bilakis gerek eğitimde gerekse tatbikatta dine sokulan hurafe ve bidatlerin, asla uygun olmayan unsurların, tıpkı kirlenen bir elbisenin tertemiz bir hale dönüşmesi gibi arındırılmasıdır.

2. Aşırı gidenlerin, batıla düşenlerin ve cahilleri te’villeriyle, dinin tahrif edilmesinden korunmasıdır.252

3. Kitap ve Sünnetle amel edilmesi ve bu ikisinin emrettiği ve fakat geçerliliğini yitirmeye başladığı şeylerin ihya edilmesidir.253

4. Usulde, külliyatta ve esasta birden bire ortaya çıkan ve bunların ruhuna ve özüne aykırı olan şeylerin izale edilmesidir.

5. Yenilenmenin başkalaşım ve bozulma değil vahdet düsturunun korunarak diğer prensiplerin geliştirilmesidir.

Dolayısıyla gerek ilk dönemde gerekse sonraki dönemlerde dinde tecdid dinin esasında ve özünde herhangi bir değişiklik ve yenileme yapmaktan ziyade, dinin safiyetini bozacak, esasa ve temele dayanmayan inançların ve buna bağlı uygulamaların bertaraf edilmesi ve vahdeti bozmayan prensiplerin geliştirilmesi, yani bir bakıma geçmişin muhafaza edilmesi ve gündemde tutulması olarak anlaşılmıştır.

Geçmişteki bazı dini kuralların, bunlara bağlı uygulamaların ve anlayışların toplumun ihtiyaçlarına cevap veremediği, geçerliliğini kaybetmeye başladığı, dolayısıyla da bir reforma gidilmesi gerektiği gibi yenileşme anlamında bir tecdid anlayışının olmadığını görmekteyiz.

3.2. Hadiste Zikredilen “Her Yüz Sene Başında”(Ala re’si külli mie sene) Kaydının Değerlendirilmesi
Hadiste zikredilen her yüz sene başında kaydı ya sanki önceden belirlenmiş bir tarihe işaret etmekte yada bir zaman dilimi yani “karn” veya “asr” anlamına gelmektedir. Birinci ihtimalin kesinleşmesi, bizi tecdid hadisinin bu yönüyle güvenilir olmayacağı noktasına götürebilir, zira geleceğe yönelik haberlerde belirli bir tarihe işaret edilmesi, bir hadisin sahih olarak kabul edilmemesinin yeterli şartlarından biridir. Buna ilaveten ”her yüz sene” veya yüz sene” ifadeleri o dönemdeki Araplar arasında bir darbı mesel olarak ta kullanılmış olabilir.Bütün bunlara rağmen hadisin zahirinden, bu sözün söylendiği andan ya da bir dönemdeki tarihi bir olaydan başlamak üzere her yüzüncü yılın başında Allah bu dini tecdid edecek kişi veya kişileri Müceddid olarak göndereceği anlamı çıkmaktadır. İslam alimlerinin “her yüz sene başında” ifadesine verdikleri anlamlandırmalara geçmeden önce bazı hususlara dikkat etmek gerekir. Evvela bu hadisin metninde ve diğer varyantlarında onun 100.yılın başlangıcını hangi tarihi bir olayı yada takvimi esas alarak söylediğine dair bir bilgi yoktur. Bu durumda 100 senesinin hangi tarihi olay başlangıç kabul edilerek söylendiği hususunda üç ihtimal akla gelmektedir:

Birincisi: Hz. Peygamber’in hicret olayını başlangıç kabul ederek bu sözü söylemesidir. Ancak hicretin takvim başlangıcı olarak esas alınması Hz. Peygamber’in vefatından yedi sene sonra Hz. Ömer zamanında H.17. senede gerçekleştiğinden bu ihtimal doğru değildir.

İkincisi: Hz. Peygamber’in sözü,vefatından önce Arapların kullandığı önemli bir tarihi vakıaya göre söylediğidir. Bu da bizi kesin bir neticeye ulaştırmamaktadır.

Üçüncüsü: Hz. Peygamber’in kendi vefatını dikkate almasıdır. Dini tecdid edeceklerin de, elbette Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkması gerekeceği düşüncesiyle, bu son şıkkın daha uygun olduğu akla gelebilir; ’ancak hiçbir nefis nerede ve ne zaman öleceğini bilemez ‘254 ayetinden hareketle kati bir neticeye ulaşmak zor olmaktadır.

Tecdid hadisinde” her yüz sene “de ifadesinden neyin kastedildiğini anlamanın güç olması te’vile gidilmeden zahiri anlamı açısındandır, yorumlamalarla bu güçlükler giderilebilir. Nitekim İslam alimleri böyle bir metoda başvurmuşlar, Hz. Peygamber’in mutlak anlamda belirli bir tarihi ve olayı esas alarak yüz senesini söylemediğini, bilakis tahmine dayandığını, bu sebeple her dönemde ve asırda İslam dünyasının farklı bölgelerinde etkinliği olmuş, alimlerin Müceddid sayılabileceğini söylemişler ve değerlendirme de ekseriyetle hicri takvimi esas almışlardır. Bazıları ise Hz. Peygamber’in vefatını başlangıç olarak kabul etmişlerdir, örneğim; Süfyan b. Uyeyne; bana ulaştığına göre Rasulullah’ın vefatından sonra her yüz senede alimlerden bir adam çıkacak ve Allah onunla dini kuvvetlendirecektir,” şeklindeki rivayetinde 100 yılın başlangıcı olarak Hz. Peygamber’in vefatı esas alınmıştır. Şah Veliyyullah’ ta, Müceddid için kesin bir tarihin tayin edilmediğini bunun bir tahmin olduğunu ve başlangıcının da Hz. Peygamber’in vefatı olması gerektiğini söyler.255 Bu arada Sufyan b. Uyeyne’nin “belağani” kelimesini kullanması bu rivayeti “vicade” yoluyla elde ettiğini ve bu lafızla nakledilen rivayetin ise kesin olmadığı neticesine götürebilirse de,256 birinci ve ikinci asırlarda yaşamış bazı hadis imamlarının; belağani veya belağana gibi lafızlarla isnatsız olarak rivayet ettikleri hadislerin, aynı zamanda başka tariklerden de mevsul olarak rivayet edildikleri anlamına da gelebileceğini, Süfyan b. Uyeyne’nin de hadisi bu yolla rivayet ettiğini söylememizde bir sakınca yoktur. 257

Hadiste zikredilen ”yüzsene” kaydını değerlendirirken arapçada “mie sene”ile “sene mie” arasındaki farka da belki dikkat edilebilir. Şöyle ki:”mie sene”(yüzüncü sene) sözün söylendiği andan itibaren ileriye doğru yüz yıl sayılacağını, ”sene mie”(yüz senesi) ile sözün söylendiği ada, tarih olarak önceden belirlenen veya daha sonraki bir tarihi ifade etmektedir. Tecdid hadisinin bazı versiyonların da “mie sen” kaydı geçer ki, hadisin söylendiği andan itibaren yüz yıl ileriye doğru hesaplanacağı anlamına gelir. Bu durumda ilk gönderilecek müceddidin, hicri yüz senesinde değil, sözün söylendiği andan itibaren yüz sene sonra,yani Hz. Peygamber’in vefat ettiği senede bu sözü söylediğini düşünecek olursak, hicri 110 tarihinden itibaren çıkması gerekir. Halbuki İslam alimleri, hicri takvimi esas alarak, ilk müceddidi, H.101’de vefat eden Ömer b. Abdülaziz; ikinci müceddidi ise, 204’de vefat eden Şafi olarak kabul etmişlerdir.258

Hadiste zikredilen “re’s” lafzının yüzyılın başını mı sonunu mu ifade ettiği hususu da tartışmalıdır. Azimabadi hadiste geçen “re’s”den hareket ederek yüzyılı hicri takvime göre değerlendirmekte ve “re’s”için yüz yılın başı değil sonu olduğunu belirterek şöyle der: zira Zühri, Ömer b. Abdilaziz’i H.1.asrın müceddidi, Ahmed b. Hanbel ve diğer alimler de Şafiyi ikinci asrın müceddidi saymışlardır . Ömer b. Abdülaziz’in vefatı 101, Şafii’nin ki de 204 olduğuna göre “re’s” den maksat yüz senenin başı değil, sonudur. Üstelik sözlük anlamı itibariyle de “re’s” bir şeyin başı değil, bir tarafı yada sonu demektir.259

3.3. Tecdid Hadsinde Geçen “Men” lafzının Değerlendirilmesi
Tecdid hadisinde ”men” lafzının geçtiği rivayetlere göre müceddidin mutlak anlamda belirli bir şahıs veya şahıslar olmadığı anlaşılabilir. Zira arapçada “men” ismi mevsulü birden fazla kişiye de delalet eder. Ne var ki Hz. Peygamber’e nisbet edilen bazı rivayetlerde mücmel olan “men” lafzının yerine tek bir kişi anlamına gelen “racül” kelimesinin ya ehli beytle kayıtlanarak “raculün min ehlibeyti” yada Süfyan b.Uyeyne’nin sözü olarak “ulema” ile kayıtlanarak ”raculün minel ulema” diye ifade edilmesi bu hususta tam bir netliğin olmadığını göstermektedir. Yani “racül” kelimesinin zikredildiği rivayetlere göre her yüz senenin başında-sonunda sadece bir adam geleceği, ”men” lafzının geçtiği rivayetlere göre ise birden fazla müceddidin gelebileceği düşünülebilir.260

İslam alimleri genelde bu farlılığı dikkate almayarak sadece ”men” lafzının geçtiği rivayetlere bakarak her asırdaki müceddidin birden fazla olabileceğini söylemişlerdir. Ancak bazıları ehli beytten bir adam gönderileceğine dair rivayeti esas alarak ve bu bilgiyi sadece ilk iki asırla kayıtlayarak ihtilafı gidermeye çalışmışsalar da temeldeki problemi ortadan kaldıramamışlardır. Çünkü ehli beytin geçtiği rivayette ilk iki asır diye bir kayıt yoktur.261

İslam alimleri ,tecdidi özellikle dinin hurafe ve bidatlerden temizlenmesi, sünnetlerin insanlara öğretilmesi şeklinde anladıkları için, bu çerçevede her türlü gayreti gösteren alim ve idarecileri Müceddid kabul etmişlerdir ve her asrın alimi kendi dönemine kadar kabul edilen bir Müceddid listesi çıkarmıştır. İlk dönemlerde müceddidler, daha ziyade o devirdeki alimlerin kendi mezhep ve meşreplerine uygun gördükleri kişiler arasından,bazen de ilim meclislerinde tecdid hadisi değerlendirmeleri esnasında belirlenmişlerdir.262 Bu vasfı sadece zahiri ve batini ilimlerle meşgul olan fakihlere muhaddislere, kura ve zahidlere değil aynı zamanda islamın sosyal, siyasi ve askeri alanlarında da atılımlar yapmış, insanların sıkıntılı zamanlarında, yaydığı görüşleri , fikirleri ve idari konularda yaptığı icraatlarıyla İslam dinine hizmet etmiş önemli devlet adamlarına ve şahsiyetlerine yüklemişlerdir.

Ehli sünnet dışındaki fırkalara mensup ulemanın Müceddid kabul edilmesine ise karşı çakanlar vardır. Nitekim son dönem alimlerinden Azimabadi, Şia’dan bazı ulemanın Müceddid kabul edilmesinin fahiş bir hata olduğunu, her ne kadar bütün ilimlerin her çeşidine muttali olup, içtihat mertebesine ve şöhrete ulaşsalar bile Müceddid kabul edilmelerinin doğru olmayacağını çünkü onların dini tahrif edip , sünneti ortadan kaldırdıklarını ve bidatler ortaya koyduklarını ileri sürmektedir.263 Ancak bir takım ulema itikadi ve ameli her mezhep ve fırkaya mensup kişileri de kapsayacak uzunca listeler hazırlamışlardır. Mesela; İbn Kesir ve İbnü’l Esir gibi alimler hadiste zikredilen kişiler hakkında her kavmin kendi imamlarını öne çıkardıklarını ancak zahir olanın, müfessir, muhaddis, fakih, kura, nahivciler, lügatçiler, devlet ve siyaset adamları gibi her sınıf ve gruba müntesip kişilerin Müceddid sayılması gerektiğini belirtirken,264 Seharenfuri’ de hadiste zikredilen “men” lafzının bir şahıs değil bir beldedeki her ilim ve fende yenilik getiren kişileri ifade ettiğini böylece bu hadisin dinin baki kalması ve kesintiye uğramaması anlamına geldiğini söylemektedir.265

İslam alimlerinin Allah’ın bu dini yenileme gayesi ile birinci yüzyılda Ömer b.Abdülaziz’i, ikinci yüzyılda Şafii’yi Müceddid olarak gönderdiği konusunda –bazı istisnalar dışında –hem fikir oldukları belirtilse bile266, Süfyan b. Uyeyne’nin Yahya b. Adem’i Müceddid sayması “her yüz senede zamanın alemi olmaya elverişli insanlar olacaktır” şeklindeki bir hadisin müzakere edilmesinde rivayeti nakleden şair Leys b. Nasr’ın zamanın alemi olmaya elverişli kişileri saymaya başlarken; birincisinin; Maveraunnehr alimlerinden Hanefi fakihi Ebu Hafs Ahmed b. Hasfs’ı, ikincisinin; muhaddislerden Muhammed b. İsmail El-Buhari’yi ve üçüncü olarak ta Ahmed b. İshak Es-Sürmari’yi zikretmesi267, ilk dönemlerde bile müceddidin belirlenmesinde ittifakın veya icmanın söz konusu olmadığını göstermektedir. Nitekim Hint alimlerinden Ebu’l Ala El-Mevdudi (1903-1979) tecdidin gerekliliğinden, onun öneminden ve müceddidde bulunması gereken temel hususiyetler ile gerçekleşmesi gereken tecdidin çeşitli safhalarından bahsettikten sonra 268, asıl müceddidin yada ideal müceddidin İslam tarihinde varlığından henüz bahsedilmediğini söylemektedir. O sadece Ömer b. Abdülaziz’in böyle bir sıfatla anılmaya yaklaştığını ama onunda ömrünün yetmediğini, ondan sonra yaşamış müceddidlerin de onun seviyesine dahi çıkamadığını, tecdidin sadece birkaç safhasını gerçekleştirdiklerini kaydetmektedir. İslam alimlerinin müceddidlerle ilgili farklı değerlendirmeleri ve yorumları açıkça görüldüğü üzere hadiste geçen “men” lafzından kaynaklanmaktadır.

Tecdid hadisinin ne anlama geldiği, nasıl anlaşıldığı konusunda yaptığımız tespitlerde elimizde mevcut hadis eserleri içerisinde hadisin zikredildiği kaynak olan Ebu Davud’un Sünen’in de ki rivayet ile daha sonraki döneme ait kaynaklarda yer alıp ta daha önceki bazı alimlerin naklettiği diğer rivayet ve haberleri mukayese ettiğimizde anlamı kısmen değiştirecek farklı ifade ve kavramların ortaya çıktığını görmekteyiz. Gerçi hadislerin genelde manen rivayet edildiğini düşündüğümüzde bunun bir problem teşkil etmeyeceği söylenebilir. Ne var ki ravilerin hadisle ilgili bazı yorumlarının hadis şeklinde rivayet edilebilme imkanı olduğu ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in hangi ifadeleri kullandığının kesinlik kazanmadığı ortaya çıkmaktadır.

Netice olarak, İslam tarihinde büyük rolü olan ve gaybi özelliğinden dolayı değerlendirilme neticesi kesin olmayan tecdid hadisiyle ilgili varılan neticeleri şöyle arz edebiliriz:

1. Bir hadisin Hz. Peygamber’e ait olup olmadığı meselesi senet ve metnin birlikte tetkikiyle mümkündür. Tecdid hadisinin senedi de hadis usulü kriterlerine göre İslam alimleri tarafından sahih kabul edilmiştir.

2. Ebu Davud’un Sünen’in deki hadis metnini Hz. Peygamber’e nisbet edilen ama senedi muttasıl olmayan başka rivayetlerle karşılaştırdığımızda, metinlerde bazı farklı ifadelerin yer aldığı ve bunların da izahının izafi olup kişiden kişiye değişebildiği görülmektedir.

3. Müceddidin ehli beytten olacağına dair bir rivayeti, mehdi’nin Kureyş’ten ve ehli beyten çakacağını haber veren diğer rivayetlerle birlikte incelediğimizde dikkatten kaçmayan bazı noktalar bulunmaktadır. Toplumun belli bir kesiminde halifelik ve mehdilik hakkının sadece Kureyş’e ve ehli beyte tevdi edilmesi, müceddidlik hakkının da başka gruplara ve kabilelere layık görülmeyeceği pek tabii olarak ortaya çıkmaktadır. Ömer b.Abdülazize Şafi’nin birinci ve ikinci asrın müceddidleri olarak görülmeleri ve kureyş soyundan olmaları dikkatten uzak tutulmamalıdır.

İlk dönemlerde uğruna çatışmaların olduğu ve savaşların yapıldığı halifeliğin, devlet başkanlığının ve hatta kurtarıcı olarak beklenen mehdinin bile 269 tecdid hadisine de yansıyabileceğini, hadisin anlaşılmasında ve yorumlanmasında bunun da dikkate alınabileceğini düşünmek gerekir. Kureyş’ten ileri geçilmemesini, onlara ilim öğretilmemesini,aksine onlardan ilim öğrenilmesini; zira kureyş alimlerinin yeryüzünü adaletle ve ilimle dolduracağını belirten rivayetlerin bile delil olarak ileri sürüldüğü,mehdi sıfatını Kureyş’ten ve ehli beytten başka kimselere layık görmeyenlerin Müceddid sıfatını da tekellerine alacağı elbette kaçınılmazdır.270 Nitekim Ömer b.Abdülaiz’in ilk Müceddid olması yanında ona mehdilik vasfının da yüklenmesi bu görüşü te’yit etmektedir.271

Bu hadisi Ahmed b. Hanbel’in ‘Allah’ın her yüz senenin başında insanlara sünneti öğretecek ve Rasulullah adına yalan söylemeyi engelleyecek kişi veya kişileri göndereceği’ tarzında yorumlaması, sünnetlerin unutulmaya başlandığı ve mevzu hadislerin hala mevcut ve yaygın olduğu bir dönemi yansıtması açısından önemli gözükmektedir. Dolayısıyla tek bir varyantıyla değil,o dönemin mehdilik ve halifelik konusundaki görüşleri ile birlikte değerlendirildiğinde tecdid hadisinin o toplumun gerçeği ile daha yakından alakası bulunan farklı bir anlam kazanacağı muhakkaktır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bütün din ve medeniyetlerde farklı isimler altında bir çok kurtarıcı beklenmiştir. Mesele insanlığın müşterek bir telakkisidir . Üç semavi din olan; Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te konu hususi bir mana taşımakta ve kurtarıcı zat belirgin bir şahsiyet halini almaktadır. Yahudiler Hz. Davud’un soyundan gelen bir kralı, Hıristiyan ve Müslümanlar ise Hz. İsa’nın gelişini beklerler. Karakter itibariyle kurtarıcı Mesih inancı bu üç dinde de aynıdır; kötülüklere karşı mücadele eder, huzur ve barış ortamını hazırlar.

Eski ve Yeni Ahit’te kurtarıcı Mesih farklı isimlerle zikredilmiştir.Yahudi tarihinde pek çok kişi kendisini Mesih ilan ederek etrafında pek çok kişiyi toplamıştır.

İslam’da Mesih(İsa) meselesine gelince; Hz. İsa’nın nüzulü Kur’an-ı Kerim’de sarih olarak geçmemektedir. İşari olarak geçtiği hususu ise ihtilaflıdır. Ancak bazı ayetlerden nüzul-i İsa’ya işaret çıkarmak mümkündür. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın vefatını konu edinen ayetlerde sarih değildir. Bir çok bilginin de ifade ettiği gibi, şayet Allah gerçek manada Hz. İsa’nın ölümünü anlatmak isteseydi,böyle muğlak ifadeler kullanmazdı.O halde Hz. İsa ölmüş mü dür, sorusuna cevap aramak lazımdır. Eğer ölümü madde aleminde kopma olarak alırsak, bu soruya verilecek cevap, evettir. Zira Hz. İsa’nın bu madde alemi ile alakası kesilmiştir.Fakat hayatın mertebesi olduğu gibi ölümünde mertebesi olabilir.Hadislerde de ifade edildiği üzere Rasulullah’ın miraçta onunla görüşmesi de cismani hayat boyutunda bir görüşme değildir. Gayb alemine ait bir buluşmadır ki onun boyutu idrakimizi aşmaktadır.

Konu ile ilgili pek çok sahih hadis bulunmaktadır. Hepsinin de ortak noktası, Hz. İsa’nın ahir zamanda nazil olacağı ve yeryüzünü adaletle dolduracağıdır. Ancak hadisleri zahiri manaları üzerine ele almak ta mümkün görünmemektedir. Zira sahih bir rivayetin zahiri manası teklif sırrına, imtihan sırrına, beşeriyet alemindeki ilahi kanunlara ters ise o rivayet te’vil edilmelidir. Şüphesiz din bir imtihandır, Hz. Peygamber’in ifadeleri de bu meyanda düşünülmelidir. Dolayısıyla her şeyin açık seçik anlatılması, herkesi tasdik etmeye mecbur bırakması imtihan sırrına ters düşecektir. Aksi takdirde teklifin ve imtihanın bir anlamı kalmayacaktır.

Nüzul-i İsa meselesi bir şahsın gelip, başka bir şahsı (Deccal’i) öldürmesinden ibaret olacak kadar basit değildir. Bir kişinin diğer bir kişiyi öldürmesiyle dünya düzelmez ve tasvir edilen barış gerçekleşmez. Böyle bir şeyin olabileceğini belirtmek sathilik olacaktır. Hz. İsa’nın nüzulüne inanmayan bir kimse tekfir edilemez. Ayrıca delillerin delaleti de sarih ve kati değildir.

Mehdi miti de beklenen kurtarıcı motiflerinden biridir. Mehdi ile ilgili haberler Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i başta olmak üzere, Kütüb-i Sitte diye bilinen hadis kaynaklarından; Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve İbn Mace’nin kitaplarında ve diğer hadis koleksiyonlarında yer almaktadır. Taberani, Hakim ve Beyhaki’nin eserlerinde yer alan haberlerle mehdinin ahir zamanla ilgili rolü pekiştirilmiş, Hz. İsa gökten indiğinde mehdinin İslam toplumuna hakim olacağı, namazda imamet görevini yerine getireceği, daha sonra liderliği Hz. İsa’ya teklif edeceği, Deccal’i öldürmesinde ona yardım edeceği kabuledilegelen mitolojilerdendir.

Mehdi ile ilgili hadislerin sened değerlendirmeleri göstermektedir ki, hadisçilerin en çok önem verdikleri sened açısından mehdi hadisleri güvenilir değildir. Her hadisin en azından bir ravisi şiddetle tenkit edilmiştir. Metin açısından da konu her yönüyle tenkide müsaittir.Haberler birbirleri ile uyuşmamakta ve Kur’an-Kerim’in mantığına da aykırı düşmektedir. Kur’an-ı Kerim; mü’minlere, mucizevi, sihirli bir kurtarıcıyı asla vaat etmez, bilakis adaletin tesisi, toplumun ıslahı için sünnetullah’ı kavratmak ister.

Mehdi fikrinin Müslüman kültürüne taşınması Gulatı Şia vasıtasıyla olduğu aşikardır. Şia’nın mehdi telakkisi gibi masum imam inancı da islami akide ile asla kabil-i te’lif değildir.Mehdi inancının dini deliller açısından sübut bulmamasının ötesinde, İslam tarihinin akışında da bir çok olumsuzluğun da kaynağı olmuştur. Siyasi iktidara göz diken pek çok kimse, mehdi olduğu iddiası ile ortaya çıkıp Müslümanların sosyal birliğini parçalamış ve savaşlara yol açmıştır. Hareket noktası olarak ileri sürülen iddiaların aksine mehdi inancı, kitleleri mehdiyi bekletmeye itmiş ve insanlığı çözümsüzlüğe sürüklemiştir.

Araştırmamızın üçüncü sacayağı olan tecdid hadisinin farklı zaman ve mekanlarda değişik ve anlayışlarla geçmişte İslam toplumuna belli ölçüde dinamizm kazandırarak ilmi ve fikri gelişmelere katkısının olduğu rahatlıkla söylenilebilir. Genel görüş itibariyle sıhhatine hükmedilen hadis hakkında, sürekli bir ilham kaynağı olacağı, bir gününün diğer gününe eşit olan müslümanın zararda olacağına dair peygamberi beyan ile paralellik arz edeceği ve insanları çalışmaya sevk edeceği kanaati ve düşüncesi hakimdir.

BİBLİYOĞRAFYA

Abduh, Muhammed; Rıza Reşit Tefsirü’l Münir,Kahire,1954

Abdülbaki, Muhammed Fuad, El-Mu’cemü’l Müfehres Li Elfazıl Kur’ani’l Kerim, İst.1982

Acluni, İsmail b. Muhammed EL–Cerrahi, Keşfü’l Hafa ve Nüzulü’l İlbas Ammeştehere Minel Ehadis Ala El-Sinetinnas, Kahire, t.y.

Açıkgenç,Alparslan,”Yenileşmenin Felsefi Temelleri Karşısında İslam Medeniyeti”,İslam,Gelenek ve Yenileşme, İsam Yay., İst.1996

Akbulut, Ahmet, Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere Etkisi, İst.1992

Akdemir, Salih, Hıristiyan Kaynaklarına ve Kur’anı Kerim’e Göre Hz. İsa, (Basılmamış Doktora Tezi), Ank.1992

Alusi, Mahmud Ebu’l Fadl, Ruhu’l Meani, Darü’l İhyait Turas El-Arabi, Beyrut, t.y.

Askalani, Şihabuddin Ahmed b. Ali b.Hacer, Fethu’l Bari Fi Şerhi Sahihi’l Buhari, Bulak,130

___________________,Takribü’t Tehzib, Beyrut, t.y.

Askeri, Necmeddin b. Cafer b. Muhammed, El –Mehdi El-Mevud El Muntazar, Beyrut,1997

Aşık, Nevzat, Sahabe ve Hadis Rivayeti, Akyol Neşriyat, İzmir,1982

Ata, Mustafa Abdülbakir, El-Mesih İsa ve Nüzulühü Ahirezzeman ve Kıtaluhu’d Deccal, Kahire, 1989

Atay, Hüseyin, Ehli Sünnet ve Şia, Ankara Okulu yay. Ank.1986

Atvan, Hüseyin, Ed- Da’vetü’l Abbasiye, Beyrut, 1984

Aydınlı, Abdullah, Hadis Istılahları Sözlüğü, Timaş Yay.1987

Azimabadi, Muhammed Şemsü’l Hakk, Avnül Ma’bud Şerhü Süneni Ebi Davud, tahkik: Abdurrahman Muhammed Osman, Medine, t.y. (II.baskı)

Babanzade, Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ank.1978

Bağdadi, Ebubekir Ahmed b. Ali El-Hatib, Tarihü Bağdad ev Medinetü’s Selam, Beyrut, t.y.

Bayraktar, Mehmed, İslam Felsefesine Giriş, Ank. 1988

Bedevi, Abdurrrahman, Mezahibül İslamiyyin, Beyrut, 1973

Buhari, Muhammed b. İsmail, El –Camiüs Sahih, Beyrut, t.y.

____________________, Tarihü’l Kebir, İst, 1360

Bursevi, İsmail Hakkı, Ruhu’l Beyan, İst,1389

Cevziyye, Muhammed b. Ebi Bekr İbnül Kayyim El-Hanbeli, El-Menarü’l Münif Fi’s Sahihi ve’d Daif, Halep, 1403 (II.baskı)

Dıhlevi, Ahmed b.Abdurrahim, Huccetüllahil Baliğa, İz.yay. İst, 1994

Durmuş, Mehmed Ali, Mehdi Hadislerinin Tetkiki, A.Ü.İ.F., Ank. 1999 (Basılmamış yüksek lisans tezi)

Ebu Davud, Süleyman b. Eşas es Sicistani, Sünen-i Ebi Davud, Çağrı yay .İst.1982

Ebu Hayyan, El-Bahrü’l Muhit, Darü’l Fikr, Beyrut, 1992

El-Hakemi, Hafız b.Ahmed, Mearicü’l Kabul bi Şerhi Sülemil Vüsul İla İlmül Usul Fi’t Tevhid, Kahire, t.y.

El-Havfi, Ahmed Muhammed, Edebü’s Siyase Fi’l Asril Emevi, Darü’l Kalem, Beyrut, t.y.

Eliade, Mircea, Dinin Anlamı ve Sosyal Fonksiyonu, (terc: Mehmet Aydın), Ank.1980

Ella Landau-Tasseron, ”The cyclial reform”: a study of the mujaddid tradition”, studia İslamica (terc:İ.Hakkı Ünal), İslami Araştırmalar,VI (4)

Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Dağıtım, İst. t.y.

Emin El-Huli, El- Müceddidun Fi’l İslam, Kahire,1965

Emin, Ahmed, Duha’l İslam, Kahire, 1936 (I.baskı)

Ertürk, Mustafa, Metin Tenkidi Prensipleri Açısından Sahih-i Buhari’de ki Bazı Fiten Hadislerinin Değerlendirilmesi, MÜSBE, İst. 1995 (basılmamış doktora tezi)

_________________, Gelenek ve Yenileşme Açısından Tecdid Hadisi Hakkında Bir Değerlendirme, İSAM yay. İst, 1996

Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı Meal Tefsir, terc: Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İst.1996

Ez-Zeynati, İlyas, ”Kıyametü’l Mesih”, El-Meşrik Dergisi, Beyrut, 1936

Ferruh, Ömer, Et-Tecdid Fil Müslim’in La Fil İslam, Darü’l Kütübi’l Arabi, Beyrut, 1986

Hakim En-Nişaburi, El Müstedrek Ales Sahihayni Fi’l Hadis, Riyad, 1968

Hammad, Nuaym b.El-Mervezi, Kitabü’l Fiten,Tahkik: Süheyl Bezzar, Beyrut, 1963

Hasan, Sa’d b. Muhammed, El Mehdiyyetü’l Fi’l İslam ,1953, (I.baskı)

Hatiboğlu, İbrahim, İslam’da Yenileşme Düşüncesi Açısından Modernistlerin Sünnet Anlayışı, MÜSBE, İst, 1986

Hatiboğlu, M.Said, ”Hilafetin Kureyşliliği” , A.Ü.İ.F.D.XXII, Ank, 1978

Herras, M.Halil, Faslü’l Makal Fi Ref’i İsa, Kahire,1969

Heysemi, Nureddin Ali b. EbiBekr, Mecmeuz Zevaid ve Menbeül Fevaid, Beyrut, 1982

Heytemi, İbn Hacer, Eş Şevaikül Muhrika (nşr:Abdurrahman b.Abdullah et-Türki-Kamil, Muhammed el Harrat), Beyrut, 1997

Hodgson, Marshall G.S, İslam’ın Serüveni, terc: Heyet, İst, 1993

I.Goldziher , El-Akide ve’ş Şeria Fi’l İslam (terc:M.Yusuf Musa v.dğr.) Kahire, 1946

İbn Adi, Ebu Muhammed Abdullah b.Adi b. Abdullah El Cürcani, El-Kamil, Beyrut, 1409

İbn Haldun, Mukaddime, (terc:Ahmed Cevdet Paşa), İst, 1275

İbn Hanbel, Ahmed Muhammed, Müsned, İst, 1992

İbn Kesir, Ebu’l Fida İsmail, Tefsirü’l Kur’anil Azim, Darül Fikr, Beyrut, 1401

İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid El-Kazvini, Sünen, İst.1981

İbn Sa’d, İbn Muni’ El-Basri Ez Zuhri , Et –Tabakatü’l Kübra, Darü’s Sadr, Darü’l Beyrut, Beyrut, 1960

İbnü’l Esir, En-Nihaye Fi Garibi’l Hadis ve’l Eser (nşr: Tahir Ahmed Er-Razi-Mahmud Muhammed Et-Tenahi), Beyrut, 1968

İlhan, Avni, Mehdilik, Beyan yay., İzmir, 1976

Kari, Ali b. Sultan El-Herevi, Mirkatü’l Mefatih, Kahire, 1309

Keşmiri, Muhammed Enver Şah El-Hindi, Et-Tasrih bima Tevatera Fi Nüzulül Mesih (nşr:Abdulfettah Ebu Gudde), Halep,1965

Kırbaşoğlu, M.Hayri, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ank. Okulu Yay., Ank.1996 (II.baskı)

_________________,”Gelenekselcilik ve Yenilikçilik Arasında Sünnet,”Bilgi ve Hikmet, say.7, 1994

_________________,”Hz. İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi”, İslamiyat, III, 2000, sayı: 4

_________________, Alternatif Hadis Metodolojisi, Ank. 2002

_________________, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ank. Okulu yay. Ank, 1999

Koçyiğit, Talat, Hadis Istılahları, Ank.1985 (II.baskı)

Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank.1991 (7.baskı)

Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed, Et-Tezkire Fi Ahvalil Mevta ve’l Ahire, Kahire, 1985

Lings, Martin , Antik İnançlar ve Modern Hurafeler (terc: Nabi Avcı, Ufuk Uyan), İst.1991

Mazhar, Süleyman, Kıssatü’l Edyan, Beyrut, 1984

Mevdudi, Ebu’l A’la, Tefhimü’l Kur’an (terc:Muhammed Han Kayani v.dğr) İst. 1991

Mizzi, Hafız Cemaluddin Yusuf, Tehzibü’l Kemal Fi Esmair Rical, Beyrut, 1974

Mübarekfuri, İmam Hafız Ebu’l Ali Muhammed Abdurrahman Abdürrahim, Tuhfetü’l Ahvezi li Şerhi Camit Tirmizi, Mektebetü’s Selefiyye, Medine , t.y.

Münavi, Abdürrauf, Feyzü’l Kadir Şerhu Camiüs’ Sağir, Beyrut, 1972

Müslim, Ebu’l Hüseyin b.Haccac, Sahih-i Müslim, Çağrı Yay., İst.1992

Nesei, Ebu Abdurrahman Ahmed b.Şuayb b. Ali, Sünen, Beyrut, t.y.

Neşşar, Ali Sami, Neş’etü’l Fikril İslam, Kahire, 1977

Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşi Menakibnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, İst.1983

Ömer, A.Hilmi, İsa Meselesi, İst.1931

Paçacı, Mehmed ”Hadiste Apokaliptisizm veya Fiten Edebiyatı” İslamiyat, c.1, s.35-53

Sami, Şemsettin, Kamusu’l A’lam, I-V, İst.1898

Sarıkçıoğlu, Ekrem, Dinlerde Mehdi Tasavvurları, Samsun, 1997

_________________,”Mehdi”,T.D.V.İslam Ansiklopedisi, Ank. 2003

Sarıtoprak, Zeki, İslam İnancı Açısından Nüzulü İsa Meselesi,Çağlayan yay.İzmir,1977

Seharenfuri, Halil Ahmed, Bezlü’l Mechud Fi Halli Ebi Davud, Darü’l Kütübi’l İlmiye,t.y.

Sehavi, Muhammed b. Abdurrahman b. Muhammed b. Şemsüddin, Mekasidü’l Hasene,

Suyuti, Celaluddin Abdurrahman Ebubekr, El Camiüs Sağir, Mısır,1973

Taberani, Ebu’l Kasım Süleyman b. Ahmed, El-Mu’cemü’l Evsat, Mektebü’l Mearif, Riyad, 1986

Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Tarihü’t Taberi, Beyrut,1988

Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa, Sünen, İst,1981

Ülken, Hilmi Ziya, İslam Düşüncesi, İst.1983

Ünal, Zeki, Nüzulü İsa Meselesi (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İzmir,1982

Yaran, Rahmi,”Bidat”T.D.V.İ.A.,c.6,Ank.1982

Yavuz,Yusuf Şevki,”Mehdi”T.D.V.İ.A.,c.28, Ank. 2003

Zamahşeri, Cadullah Muhammed b. Ömer, El Keşşaf An-Hakaikil Gavaidid Tenzil ve Uyunu’l Ekavil Fi Vücuhu’t Te’vil, Beyrut,1947

Zehebi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b.Osman, Mizanü’l İ’tidal Fi Nakdir Rical, Darü’l İhtail Kütübil Arab,1963

_________________, Siyerü A’lamin Nübela, Müessesetü’r Risale, Beyrut,1990

http://72.14.221.104/search?q=cache:J4B6JHToZZ8J:www.diyanettrabzonegitim.gov.tr/2donemtez/fmyilmaz.doc+abd%C3%BClbaki+g%C3%BCne%C5%9F+mesih+mehdi+inanc%C4%B1&hl=tr&ct=clnk&cd=3

Mehdilik Meselesi Doç. Dr. Hüdaverdi Adam

Mehdi inancının, yaratılışı gereği sadece gününü değil, geleceğini de merak eden insanın zor ve sıkıntılı dönemlerinde “bir kurtarıcı” aramasına bağlamak mı daha doğrudur; yoksa, mehdi inanç ve beklentisi dinlerle gelmiş bir gerçek olup, insan buna binaen mi bir kurtacıcı beklemektedir, doğrusu üzerinde düşünmeyi gerektiren bir konudur. Bu çerçevede dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Modern bilim anlayışı, dünyanın farklı yerlerinde, milletlerinde ve farklı dinlerde ortak olan bazı inanç ve kabulleri mutlaka birinden diğerine geçmiş gibi ele almakta ve insanlığın ilk dinleri olarak da “ilkel dinler”i kabul ettiği için, bu inançların ilkel dinlerden geldiği gibi bir sonuca varmakta; buna karşılık, bütün insanlık için başlangıç itibariyle temelde tek bir din olabileceğini, sonra insanların bu dinden saptığını ve bu dinin, zaman zaman gö?nderilen peygamberlerle yeniden aslına irca edildiğini bir ihtimal olarak bile düşünmek istememektedir.

Mehdi inanç ve beklentisi, sadece Müslümanlarda, Yahudi ve Hiristiyanlarda değil, müsterek bir inanç ve ümit şeklinde bütün din ve kültürlerde, hattâ eski Çin ve İran (Goldziher, 215) kültürlerinde de mevuttur (Uludağ, 434). İslâm kaynaklarında beklenen “kurtarıcı”, “Imam”, “Müceddid”, “Halife”, “Mehdi”, gibi farklı isimler altında geçer. Bunlar, yeryüzünde ıslahat hareketinin rehberliğini yapacak olan, mânevî güce sahip, insanları zulümden kurtarip, adaleti tesis etmek üzere görevlendirilmiş kişilerdir.

Mehdi, lugatta hidayete ermiş “Allah’in kendisini hakka ulaştırdığı” kişidir (İbn Manzur, “h-d-y” md.) Istılahta ise, zulüm ve haksızlıkların yaygınlaştığı zamanda, yeryüzünü adaletle dolduracak bir kişinin adıdır. Cenab-ı Hak, onu bir gecede kâmil mânâda hidayete ulaştıracak (İbn Manzur, a.y.), irşadı vehbî olacak bu zat, Allah’ın hususî inayetine mazhar olacaktır (Müsned, 1:84). Zamanı gelince ortaya çıkacak olan bu zat, başka dinlerin tesirini kıracak, onun vasıtasıyla Hıristiyanlardan bir cemaat müslüman olacaktır (Sefarınî, 2:72).

Bazı araştırmacılara göre, Mehdi düşüncesinin temel kaynağı Şiîlik’tir. Çünkü hilâfet ellerinden çıkıp, Hz. Muaviye’ye (r.a.) intikal edince, ümitsizliğe düşmüşler, Mehdi vasıtasiyle tekrar eski durumlarına kavuşacaklarını düşünmüşlerdir (A. Emin, 3:241). Ancak Mehdilik fikrinin ilk defa Hz. Ali’nin (r.a.) azatlı kölesi Keysan tarafından ortaya atıldığını söyleyenler de vardır. Keysan, Hz. Ali’nin küçük oglu Muhammed b. Hanefiyye’nin ölmediğini, Cebel-i Rıdvan’da gizlendiğini, günün birinde adaleti tesis etmek üzere ortaya çıkacağını iddia etmistir. Halbuki Muhammed b. Hanefiyye, Medine’de ölmüs (H. 81) ve cenaze namazını, o zamanın Medine valisi Hz. Osman’ın oğlu Eban kıldırmıştır.

Mehdilik iddia edenler ve sınırlı “Mehdi” hareketleri

İlk dönem Mehdilik iddiasında bulunanlar arasında Hicri 128 senesinde kendisinin beklenen Mehdi olduğunu söyleyen Haris b. Sûreyc (Hasan, 183-184) ile Hicri 132. senesinde beklenen ve va’dedilen Mehdi olduğunu ilan ederek, Abbasilere karşı isyan eden Yezid’in torunu Ebû Muhammed’i (Uludağ, 435) sayabiliriz. İddiasını kimseye kabul ettiremediği için başarılı olamayan Haris’in “Haris isminde bir kurtarıcı çıkacaktır.” seklinde hadis bile uydurduğu bilinmektedir. İslâm tarihinde zenci ayaklanması olarak bilinen ve Bağdat’ı harap eden isyanın başını çeken Ali isminde bir Iranlı da kendisini Mehdi ilân etmiştir (Emin, 42). Haccac-ı Zalim’e karşı mücadele veren ve sonunda şehit düşen Abdullah b. Zübeyr’in de Mehdi olduğu iddia edilmiştir (İlhan, 127-129). Halife Mansur, oğluna Mehdi ismini vermiş; onun özelliklerine uyacak şekilde Mehdi tarifleri yapılmış, hatta “Mehdi bizdendir, fakat annesi dışımızdandır.” gibi rivâyetler uydurulmuştur (A. Emin, Duha’l-İslâm, 3:241).

Mehdilik iddiasında bulunanların bazısı makam ve şöhret duygusuyla, bazısı menfaat sebebiyle, bazısı da millî bir takım duygularla kendilerini bu işin içinde bulmuşlardır. Bunlar arasında ilk akla gelen isimlerden Hindistan Mehdisi Seyyid Muhammed (91/1504), Hindistan’da ortaya çıkan ve İngilizlerin destekçisi olan Gulam Ahmed Kâdıyani, Magrib Mehdisi Abdullah b. Tumert (524/1103), İngiliz işgal kuvvetlerine karşı çarpışması ve onları mağlup etmesiyle tanınan Sudan Mehdisi Muhammed Ahmed (1303/1885), Somali Mehdisi Muhammed b. Abdullah Hasan (1339/1920), Amerikalı Zenci Müslümanlarin lideri Elijah Muhammed bu anlamda oluşan Mehdilik hareketlerinin bazı mümessilleridirler (S.M. Hasan, 81-273). Hz. Peygamber’in (s.a.s.) soyundan gelen es-Seyyid Muhammed es-Sünûsi (v. 1320) de Mehdi olduğu kabul edilen şahsiyetlerdendir. Tarihte Mısır’da Fatımi, Kuzey Afrika’da Muvahhidun devletleri Mehdilik fikri üzerine kurulmuşlardır.

Bu konuda şarlatanlık yapanlar, fitne ve tefrikaya sebep olmuşlardır. Bu sebeple, Mehdilik iddiasinda bulunan bazi şahsiyetlerin eserlerini büyük ihtimamla batılı müsteşrikler yayına hazirlamıslardır. Meselâ, Ibn Tumert’in eserlerini büyük çaba ile Luciani ve Goldziher yayınlamıştır (S.M. Hasan, 195).

Mehdilikle ilgili hadisler

Yemenli meşhur âlim Şevkani, Mehdi hakkında elli kadar hadis-i şerif olduğunu söyledikten sonra bunları sahih, hasen ve zayıf şeklinde üç kısma ayırır. Ona göre, bunların toplamı mütevatir derecesindedir (Han, 114).
Buhari ve Müslim’de “Imam”, “Halife” ve “Kahtani” tabirleriyle âhir zamandaki bir kurtarıcıdan söz edilmektedir. Buhari’de geçen “İmamınız sizden oldugu hâlde Ibn Meryem nâzil olduğu zaman hâliniz nasıl olur?” (Buhari, enbiya 49) şeklindeki hadisi şerheden Ibn Hacer el-Askalâni, son dönem alimlerinden e1-Keşmiri ve Abdullah Haccac gibi zatlar, bu hadiste zikredilen “Imam”dan maksadın Mehdi olduğunu ifade etmişlerdir (Askalanî, 6:570). Hz. Isa’nın (a.s.) âhir zamanda bu ümmetten bir zâtın arkasında namaz kılmasının, Mehdinin zuhurundan bahseden sahih görüşlere delil teşkil ettiğini söyleyen İbn Hacer el-Askalani, İmam Şafiî’den, Mehdi’nin bu ümmetten ve Hz. İsa’nın onun arkasında namaz kılacağı hakkındaki haberlerin mütevatir olduğu hususunda bir nakil yapmaktadir (a.y.). Meşhur Kelâm âlimi Sa’duddin et-Teftazani de, “İmam” tabirinden Mehdi’yi anlamaktadır (Taftazanî, 5:314).

Müslim’de Kahtani denilen bir zattan bahsedilmekte, âhir zamandaki bir bolluk ve refah dönemine işaret edilmekte ve saymaksızın mal dağıtan “halife”den haber verilmektedir (Müslim, fiten 67-69). Bunların dışında Mehdi ile ilgili hadisler ise, Ebû Davud, Tirmizi, İbn Mâce ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi hadis kaynaklarında geçmektedir. Bu meseleye çok ehemmiyet verdigi anlaşılan Ebû Davud, Sünen’inde bu konuya ayrı bir bölüm tahsis etmistir.

Mehdi’nin soyu konusunda en sağlam delil olarak kabul edilen bilgi, Ebû Davud’ta kaydedilen onun “Fâtıma’nın evlâdından” ve “Hasan’in soyundan” (Ebû Davud, mehdi 1:69) olduğu rivâyetidir. Bazı hadisçiler, Mehdi’nin Peygamberimizin neslinden olması hususunun tevatür derecesine vardığını söylemişlerdir (Heytemî, 22).

Hadis kaynaklarında Mehdi’nin ismi ve alâmetleriyle ilgili bilgilerede yer verilmiştir. Buna göre, ismi Resûlullah’ın ismine, babasının ismi de Resûlullah’ın babasının ismine uyar (Ebû Davud, mehdi 4; Tirmizî, fiten 52). Ibn Hacer, altmışiki alâmetini zikreder ve burun yapısından başındaki sarığın şekline kadar detaylı bilgiler verir (İbn Hacer,, 71).

Hadis kaynaklarında Mehdi’nin fazileti, çıkış yeri ve zamanı hakkında da bilgiler verilmiştir. Hadislerde, Mehdi’nin, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) soyundan geleceği, isminin Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ismine uygun olacağı, dünyayı adaletle dolduracağı, Mehdi’nin hususiyetleri olarak ön plandadır (Buhari, enbiya 49; Müslim, fiten 679; İbn Hacer, 47; Münavî, 5:301).

Konuyla ilgili hadislerin pek çoğunun Buharî ve Müslim’de yer almayışını bir za’fiyet işareti olarak değerlendiren muasır yazarlardan Mevdudî (Mevdudi, 48), Mehdi ile ilgili hadislerin ravilerinin büyük çoğunluğunun şii olduğunu belirtmekte, ancak hadislerin bir kısmını doğru kabul etmekte; Mehdi’nin alâmet ve işaretlerini geniş bir sekilde anlatan hadislerin uydurma olduğunu söylemektedir. Çünkü Resûlullah, prensip olarak detaylara çok girmemistir. Mevdudi’ye gö?re, Abbasîler d?öneminde hilâfetlerini desteklemek amacıyla bu türlü hadisler uydurulmuş olabilir (Mevdudi, 45, 51). Ahmed Emin ise, hadisler karşısındaki tavrını burada da ortaya koyar ve bu hususu Mehdi hadîslerinin tamamını reddetmeye gerekçe sayar. Ona göre bu konudaki hadisler, Emevî ve Abbasîler dönemindeki taht kavgalarından dolayı uydurulmuş rivâyetlerdir (Duha’l-İslâm, 3:23-78).

Hadis ilmiyle meşgul olanlar, bu konuda zayıf rivâyetlerin varlığını kabul etmekle birlikte, hadis literatüründe Mehdi meselesinin gerek isim ve gerekse mefhum olarak varlığını reddetmenin mümkün olmadığı kanaatindedirler. Zira bu hadisleri rivâyet edenler arasında Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Talha, İbn Mes’ud, Ebû Hureyre, Enes İbn Malik, Ümmü Seleme, Ebû Said el-Hudrî, Ümmü Habibe, Sevban, Kurre İbn İyas, Abdullah İbn el-Haris İbn el-Cez’ ve Ali el-Hilâlî gibi ashabın en tanınmıs kişileri bulunmakta ve bu hadisler, Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mace, Bezzar, Hâkim, Taberanî gibi meshur hadis imamlari tarafindan tahriç edilmektedir. Hadislerde görülen ipham, bu hadislerin zayıflığından değil, nübüvvet dilinin vecizliğindendir (Canan, 14:227). On dört asır öncesinden Kıyamet’e kadar bütün zamanlara ve anlayışlara konuşan Peygamber Efendimiz, bilhassa gayb haberleriyle ilgili konularda teşbih, istiare, mecaz ve temsiller isti’malinde bulunmuştur. Ayrıca, gayb haberlerinde, çok açık ifadelerden kaçınmak, O’nun takip ettiği bir edep tavrıdır. Ayrıca, din bir imtihandır ve akla kapı açıp, iradeyi elden almamaya dayanan bu imtihanın gereği olarak, bazı meseleler çok açık şekilde değil de, kapalı ve yoruma açık şekilde gelir. Dördüncü olarak, Kur’ân’ın olduğu gibi, hadisin de mutlakı, mukayyedi, müteşabihi vardır. Bütün bunların dışında bir diğer husus da, hadis ravileri, bazı rivâyetlere açıklama sadedinde derclerde bulunmuşlar, meselâ, pây-i taht-ı İslâm’da meydana gelecek bir hâdiseyi, râvi kendi zamanındaki pây-i tahta uygulamış ve onun ismini vermiştir. İşte, Mehdi meselesi gibi bazı meselelerde ilgili hadislerdeki bazı farklılık ve ihtilâflar, bu hususlara dayanmaktadır. Gerçekte ise, Mehdi ile ilgili hadisler, meselâ Kettanî’ye göre, en azından mütevatiru’l-mânâdır; yani, ifade ettikleri anlam açısından mütevatirdir (Kettanî, 1:446).

Mehdi meselesiyle detaylı bir şekilde ilgilenen âlimlerden biri de Müslüman tarihçi ve sosyolog İbn Haldun’dur (733/1332). Gelecekte meydana gelecek olayların gaybî meseleler olduğunu, Allah vahiy veya rüya yoluyla bildirmedikçe beşerin gaybî meseleleri bilemeyeceğini iddia eden İbn Haldun, Mehdi meselesinin, Müslümanlar arasında asırlar boyunca meşhur olduğunu, dini te’yid ve adaleti tesis edecek birisinin gelmesinin gerekli olduğuna inanıldığını, ancak bu konudaki hadislerin pek azı müstesna, tenkid edilmekten hâli kalmadığını belirtir. Mutasavvife’nin Mehdi anlayışını tenkid eden İbn Haldun’a göre tasavvufçularin Mehdi hakkındaki görüşleri şiîlikten alınmıştır (İbn Haldun, 2: 165, 787, 807, 822).

Mehdi hadisleri konusunda en titiz davranan İbn Haldun dahi onları kökten reddetmemiş, “Pek azı müstesna” şeklinde ihtiyatlı bir ifade kullanmıştır. Bu ifadeden, onun bu konuda az da olsa sahih hadislerin varlığını kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Mehdi hakkındaki hadislerin bir çırpıda reddedilmesi doğru değildir. Aralarında zayıf hadislerin bulunması, hepsinin inkârını gerektirmez.

Tarihçi ve muhaddis İbn Kesir (774/1372), Ehl-i Sünnet ile Şiîlerin beklediği Mehdi’nin farklılığını ele alarak Mehdi’nin âhir zamanda geleceğini, Hz. İsa’nin nüzulünden önce zuhur edeceğini belirtir ve hadislerin de buna delâlet ettiğni söyler (İbn Kesir, 24). Mekkeli âlim İbn Hacer el-Heytemî (v. 973/1564), Mehdi meselesiyle ilgili eserini bu konudaki Sünnî akideyi ortaya koymak, Şiîlerin Mehdi inançlarını çürütmek amacıyla te’lif etmistir.

Sonuç

Ehl-i Sünnet’te Mehdilik bir inanç esası olarak kabul edilmiş değildir. İlk akaid kaynaklarında Mehdi konusuna değinilmemektedir. Çünkü bir akaid konusu olarak düşünülmüş değildir. İmam A’zam’ın el-Fıkhu’l Ekber’i başta olmak üzere Maturidî ve Eş’arî’nin eserlerinde bu hususa temas edilmemektedir. Kelâm âlimleri Mehdiliği imametle ilgili bir mesele kabul etmişlerdir. İmamet konusu ise, Kelâm kitaplarına Şia’nın bu konuya gösterdiği aşırı ilgi dolayısıyla daha sonraki dönemlerde girmiştir (İlhan, 141). Mehdi meselesini, imamet bahsine ek olarak ele alan meşhur Sünnî kelâmcı Teftazanî, bu konuda sahih hadislerin varid olduğunu söyler. O, Hz. İsa’nın nüzulünü de bu konuya dahil eder (Teftazanî, 5: 312-313). Bakıllanî, Cüveynî, el-Îcî, Nesefî ve Gazzalî de Mehdi’den bahsetmez.

“Ümmetimden kıyamete kadar hak üzere devam eden bir taife bulunacaktır” (Müslim, iman 247) hadisini değerlendiren Muhsin Abdulhamid, Mehdi’nin bir şahıs değil bir topluluk olacağını, bu topluluğun dinî mevzuları tazeleyeceğini, din yolunda mücadele edeceğini, adaleti yayacağını, dosdoğru ölçülere sarılacağını, zulümle mücadele edeceğini ve yeryüzüne İslâm’ı hakim kılacağını belirtmekte, yani meseleyi şahs-ı mânevîye bağlamaktadır. Onlar, dünyada yaşarlar, (gizlenmiş imam gibi) gayb âlemindeki şeylerle uğraşmazlar. Bu anlayış, sünnetullaha (Allah’ın kainattaki sünnetine), İslâm’ın ruhuna ve amelî tâlimatlarına da uygunluk arzeder. İnsanların kendi vazifelerini bırakıp, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerindan uzaklaşarak hayalî bir Mehdi beklemeleri yanlıştır (Abdülhamid, 52). Bütün bunlar yanında, Mehdi’liği dinî olmaktan çok sosyal bir hareket olarak değerlendiren ve durumları kötü olan cemiyetler için bir ümit ışığı olarak ele alan ilim adamları da vardır (Uludağ, 435).

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, hemen hemen bütün din ve kültürlerde yer alan bir “kurtarıcı” fikri İslâm’da da vardır. Şu kadar ki, Sünnî inanç sisteminde Mehdi’lik, Şiî akidede olduğu gibi, temel bir inanç esası değildir. Bu konu daha çok imamet meselesi ile irtibatlı olmuş, bu sebeple de Ehl-i Sünnet’te fer’î bir mesele olarak kabul edilmistir.

Hadis-i şeriflerde âhir zamanda Mehdi’den ve mehdiyet hareketinden bahsedilmiş ve bu hadisler büyük ölçüde sahih olmuş bile olsa, bu, Müslümanları tenbelliğe itip, her şeyi Mehdi’nin düzelteceğini beklemek şeklinde bir anlayışa yol açacak mahiyette değildir. Hâdiseler, yine sünnetullah çerçevesinde ve insan sorumluluk ve iradesinin sahası içinde geçecektir. Mehdi beklentisi ile inananların vazifelerini aksatmaları ve ihmal etmeleri, en azından mükellefiyetten kaçmak ve toplumu atalet ve tenbelliğin kucağına atarak felâkete zemin hazırlamak demektir. Muhsin Abdulhamid’in de işaret ettiği gibi, Mehdi, belki bir sahıstan ziyade bir hareket, bir ekol, bir şahs-ı mânevî olmalıdır. Zira Mehdi’ye yüklenen misyonu ve vazifeyi bir şahsın gerçekleştirmesi mümkün değildir. Onu ancak bir topluluk yapabilir.

Her devirde olduğu gibi günümüzde de Mehdi’lik iddiasında bulunan bazı şarlatanlar ve sahte Mehdilerin ortaya çıktığı ve halkı kandırarak bu meseleyi istismar ettiği doğrudur. Bunlar, bundan sonra da yaşanacaktır. Ancak bunlara bakarak bir kısım sahte Mehdiler çıkıyor diye, bir müesseseyi, bir fikri kökünden reddetmek te doğru değildir.

Kaynaklar

Abdulhamid, Muhsin, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler.
el-Askalâni, İbn Hacer, Fethu’l-Bari, Riyad, 1389/1969.
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, c:14.
Emin, Ahmed, Duba’l-İslâm, Beyrut, ts.
; el-Mehdi, Kahire, 1951.
Goldziher, el-Akide ve’ş-Şeria, (trc. Muhammed Yusuf Musa ve diğerleri), Kahire, 1366/1946.
Haccac, Abdullah, Alâmâtü’l-Kıyameti’l-Kübrâ, Kahire, 1986.
el-Hammad Nuaym, Kitabu’l-Fiten, vr. 53 a, Süleymaniye Atıf Efendi ktp. no: 6O2.
Han, Sıddık Hasan, eI-Izaa Limâ Kâne ve Mâ Yekûnu Beyne Ye-deyi’s-Sa’a, 114, Kahire, ts
Hasan, Sa’d Muhammed, el-Mehdiyye fi’l-İslâm Münzü Akdemi’l-Usûr Hatta’l-Yevm, Kahire, 1953/1373.
el-Heytemî, İbn Hacer, el-Kavlu’l-Muhtasar fi’l-Mehdi’l-Muntazar, Kahire, 1407/1986.
İbn Haldun, Mukaddime, (çev. Zakir Kadiri Ugan), İstanbul, 1989.
İbn Kesir, Alâmatu Yevmi’l-Kiyame, (nşr. Abdullatif Aşur).
İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, “h-d-y” maddesi.
İlhan, Avni, Mehdilik, Istanbul, 1993.
el-Kettanî, Nazmu’l-Mütenasir, Halep, ts
Mac Donald, D.B., “Mehdi”, IA. 7/474, İstanbul, 1993;
Margoliouth, “Mehdi”, ERE 8/337, New York, 1925.
Mevdudi, Ebu’l-A’lâ, Meseleler ve Çözümleri, (çev. Yusuf Karaca), İstanbul, 1990.
el-Münavi, Feyzu’l Kadir, Beyrut, 1392/1972.
es-Sefarini, Levamiu’l-Envar, Kahire, 1323.
es-Suyutî, Celâleddin, Kitabu’l-İ’lâm bi Hükmi İsa aleyhisselâm, (el-Havi içinde), Beyrut, 1983/1403.
et-Teftazani, Şerhu’l-Makasıd, (nşr. Abdurrahman Umeyre), Beyrut, 1989.
Uludağ, Süleymen, İslâm’da İnanç Konulari ve İtikadi Mezhepler, Istanbul, 1992.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=302&yumit=bolum2

PEYGAMBERİMİZ’İN (SAV) DİLİNDEN HZ. MEHDİ, AHMET DEMİR

GİRİŞ

MEHDİYET, EHL-İ SÜNNET İNANCINA GÖRE BİR İTİKAD KONUSUDUR

Hazreti Mehdi, ahir zamanda gönderileceği Peygamber Efendimiz (sav) tarafından müjdelenmiş olan, Müslümanları zulüm ve sıkıntı ortamından kurtaracak, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıstır. Peygamberimiz (sav)’den aktarılan sahih rivayetlere göre Hz. Mehdi, çeşitli hurafelerle, batıl inanç ve uygulamalarla aslından uzaklaştırılmış olan dini özüne döndürecek, Hz. İsa ile buluşacak, Allah’ın izniyle yegane hak din olan İslam’ı yeryüzüne yerleşik kılacaktır.

Mehdiyet konusu İslam tarihinde her dönemde önemli bir yer tutmuştur. Peygamber Efendimiz (sav)’in çok sayıdaki hadisinde, ismiyle, vasıflarıyla, yardımcılarıyla, devrinin özellikleriyle ve yapacağı icraatlarla ayrıntılı olarak tarif edilen Hz. Mehdi’nin geleceğine dair çeşitli Kuran ayetlerinde de işari manada müjdeler vardır.

Tüm ehl-i sünnet alimleri, Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceği konusunda ittifak halindedirler. Peygamberimiz (sav)’in müjdelediği bu şahsın geleceği ve İslam ahlakını yeryüzüne hakim edeceği hakkında, muteber İslam alimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur.

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HZ. MEHDİ HAKKINDAKİ HADİSLERİ “TEVATÜR”
DERECESİNDEDİR

Hadis imamları Hz. Mehdi hakkındaki hadislerin “mütevatir” olduğunu bildirmişlerdir. Bunun anlamı şudur: Mehdiyet hakkında aktarılan hadisler, bu konuda yalan söylemek kastıyla aralarında anlaşmaları teknik olarak mümkün olmayan kişilerden, pek çok farklı kanal vasıtasıyla hadis alimlerine ulaşmıştır. “Tevatür”, kelime anlamı olarak “kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber” demektir. (Büyük Lugat-Tür-Dav, 3003) Hadis bilimcilere göre; bir haber birçok kişi tarafından rivayet edilmişse ve bu ravilerin biraraya gelip, haber uydurmaları, durumları itibarıyla mümkün değilse buna “mütevatir” haber denilir. Birçok İslam alimi, Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi ile ilgili hadislerinin mütevatir olduğunu bildirmiştir.

Ayrıca dinimizde çok önemli bir kaynak olarak kabul edilen “Kütüb-ü Sitte”de de Hz. Mehdi hakkında birçok “sahih” hadis bulunmaktadır. Kütüb-ü Sitte dışındaki diğer hadis kaynaklarında da Mehdiyetle ilgili pek çok sahih rivayet nakledilmektedir. Alimlerimizin, sahih ve mütevatir hadisleri reddetmenin, Peygamber (sav)’in sözünü reddetmek anlamına geleceği yönündeki ifadeleri de dikkate alındığında, Mehdiyet inancının dinimizdeki yeri ve önemi daha iyi anlaşılır.

Hz. Mehdi, yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenmektedir. Ancak gerek geçmiş alimlerin izah ve yorumlarından, gerekse günümüzde ve yakın geçmişte yaşayan İslam alim ve mütefekkirlerinin açıklamalarından ve tariflerinden Hz. Mehdi’nin çıkışının içinde bulunduğumuz döneme denk geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim rivayetlerde Hz. Mehdi’nin çıkış alameti olarak bildirilen olayların pek çoğunun aynen ve kısa aralıklarla art arda gerçekleşmesi, bu büyük şahsın vazifeye başlamasının yakın olduğunun, belki de başlamış olduğunun açık bir göstergesidir. Peygamberimiz (sav)’in mütevatir ve sahih hadislerinde açıkça haber verilen ve pek çok İslam aliminin eserlerinde detaylı olarak ele aldıkları Mehdiyet konusunda, İslami literatürde pek çok rivayet ve açıklama bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

İbni Hacer Askalani Fethü’l-Bari’de; Mehdi’nin bu ümmetten olacağı ve Hz. İsa (A.S.)’nın onun arkasında namaz kılacağına dair hadisler tevatür etmiştir, der. Şevkani de İsa’nın ineceğine dair hadislerin sayısının 29’a ulaştığını söyleyerek, bunları bir bir nakletmiş ve sonunda: “Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve İsa’nın inmesine dair hadisler mütevatirdir” demiştir. (Sünen-i İbn-i Mace 10/338)

Mehdi’nin geleceğine dair olan sahih hadisler tevatür niteliğini taşımaktadır. (Kıyamet Alametleri, s. 193)

Onların zannına göre, Mehdi vefat etti; geçti gitti… Halbuki, bu babda (konuda) gelen sahih hadis-i şerifler meşhurdur. Hatta tevatür-ü manevi derecesinde olup, taifenin sözlerini tekzip etmektedir. (Mektubat-ı Rabbani, 2/250)

Mehdi’nin geleceğine dair Resulullah (sav)’dan tevatür düzeyinde birçok hadis rivayet edilmiştir… (eb’ul-Hasan Muhammed b. Hasan el-Überi Sicistani, Menakıb’üş-Şafii/Dr.G.Hüseyin Tacirineseb, Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 88 ve 405)

Mehdi’nin varlığı ve ahir zamanda zuhur edeceği, Peygamber ailesinden ve Fatıma oğullarından oluşu, tevatür ölçüsüne ulaşan hadislerle açıklanmıştır ve bu hadisleri inkar etmenin hiçbir anlamı yoktur… Tevatür ölçüsünü aşan, doğru ve açık hadislerde, Mehdi’nin Fatıma soyundan olup, dünya sona ermeden zuhur edeceği, zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan dünyaya, adalet ve hakkaniyet getireceği, onun zamanında İsa Mesih’in gökten ineceği ve onun önderliğinde namaz kılacağı kanıtlanmış bulunmaktadır. (Şerif Muhammed b. Resul Berazenci Medeni, el-işae, s.184 ve 305 / Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 328)

Kıyamet gününün en büyük alametlerinden birisi de, hakkında tevatür derecesini aşacak derecede hadis bulunan bir kişinin zuhur edeceğidir. Birçok hadis hafızları, Mehdi’nin Peygamber soyundan olduğunu kabul etmişlerdir, böyle mütevatir bir konuya sırt çevirmek yakışık almaz. Hak ehlinin inancına göre, Mehdi İsa Mesih’ten ayrıdır. Mehdi, Mesih’ten önce zuhur edecektir. Bu konu Sünni bilginleri arasında, onların inancından sayılacak kadar yaygınlık kazanmıştır. (Şemseddin Muhammed b. Ahmed Sefareyni, Levaih’ül-Envar’ül Behiyye şehri, c. 2, s. 74-76-86’dan özet)

Muhammed b. Ali Şevkani, “et-Tavzih…” isimli kitabında şöyle söylemiştir: … Bunlar (Mehdi, Deccal ve Mesih ile ilgili rivayetler) hiç kuşku yok ki, mütevatir hadislerdir, Peygamber’in buyruğu hükmündedir… Buna göre, Deccal ve Mesih hakkındaki rivayetler mütevatir olduğu gibi Mehdi hakkındakiler de mütevatirdirler… (Muhib b. Salih el-Bureyni, Ikd’üd-Dürer fi Ahbar’il-Muntazar, s. 14-15 / Ebu Tayyib Muhammed Sıddık Kunuci, el-İzaetü… s. 95 ve 130 / Mehdilik ve İmam Mehdi s. 329)

Mehdi hakkındaki hadisler, manevi tevatür ölçüsünü geçmiş, inkar edilmelerinin bir anlamı yoktur. (Şeyh Hasan Advi Hamzavi, Meşarik’ül-Envar, F.2, s. 115, -1307 H. Basımı / Mehdilik ve İmam Mehdi s. 329)
… Mehdi hakkındaki hadisler tevatür ölçüsünden çoktur. “Sünen”, “Mesned” ve “Mu’cem” kitaplarında mevcuttur. (M. Sıddık b. Hasan Kunuci, el-İzaetü… s. 94)

Yukarıda isimlerini verdiğimiz kaynaklar dışında pek çok kişi daha sayısız eserinde, Hz. Mehdi hakkında ulaşan hadislerin tevatür derecesinde olduğunu açıklamışlardır. Bu İslam alimlerinden bazıları ve bu konuda açıklama yaptıkları eserleri şunlardır:
1. Ebu Abdullah Muhammed b. Yusuf Genci Nufeli, el-Beyan fi Ahbari Sahib’üz-Zaman, s. 126
2. Şemseddin Muhammed b. Ahmed Kurtubi, et-Tezkiretü fi Ahval’il-Mevta ve Umur’il-ahireti, s.710
3. İbni Kayyim Cavziye Muhammed b. Ebi Bekr Dımışki, el-Menar’ül-Münif, s. 142
4. Şehabeddin b. Hacer Ahmed b. Ali Askelani, Tahzib et-Tahzib, c.9, s. 126
5. Celaleddin Abdurrahman Suyuti, Arf’ül-Verdi, eki el-Havi Lilfetavi, c.2, s. 165
6. Eb’ul-Abbas b. Hacer Ahmed b. Muhammed Haytemi, Sevaik’ül-Muhrika, s. 99 / El-Kavl’ül Muhtasar, s. 23
7. Şerif Muhammed b. Resul Berazenci Medeni, el-İşae, s. 147, 185
8. Şemseddin Muhammed b. Ahmed Sefarini, Levaih’ül-Envar’il-Behiyye, c. 2, s. 89 / Ahval-i Yevm’ül-Kıyamet, s.33
9. Muhammed b. Ali Sabban Mısri, İs’afur-Rağibin, Nur’ul-Ebsar haşiyesinde matbu s. 192 Sevaik’ül-Muhrika’dan naklen.
10. Mü’min b. Hasan Mü’mim Şeblanci, Nur’ul-Ebsar, s.189
11. Muhammed Sedik Hasan Kunuci Buhari, el-İzae, s.120
12. Muhammed b. Cafer İdrisi Ketanı, Nzm’ül-Mütenasır Fi’l-Hadis’il-Mütevatir, s.145
13. Eb’ul-Feyz Ahmed b. Muhammed Ğumari, İbraz’ül Vehm’il-Meknun, s. 3-4
14. Abdülmuhsin b. Muhammed Abbad, Meccelet’ül-Camiat’ül-İslamiyye, sayı 3, s. 598

İSLAM ALİMLERİNİN HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİ İLE İLGİLİ İZAHLARI

Birçok büyük İslam alimi ahir zamanda Hz. Mehdi’nin gelişinde hiçbir şüphe olmadığını ifade eden açıklamalar yapmıştır. Bunların arasında en ünlülerinden biri Muhyiddin Arabi’dir. Futuhat-ı Mekkiye isimli eserinde Muhyiddin Arabi şöyle söylemektedir:

Muhakkak ki, yeryüzü zulüm ve haksızlık ile dolduğu sırada Allah’ın halifesi kıyam edecek, yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak… Genel kazancı halka arasında eşit olarak paylaştıracak, halka adaletle hükmedecek ve anlaşmazlıklarda hakemlik edecek… Allah onun işini bir gecede düzene koyacak, zafer hep onun önünde yürüyecek… Ayağını Peygamberin ayağının yerine koyacak (onun izinde yürüyecek) ve hiçbir zaman sapmayacak… Dağınık dinleri (batıl inançları) ortadan kaldırıp, sadece hak dini hakim kılacak… (Muhyiddin Arabi, el-Futuhat El Mekkiye, 366. bab, C.3, s. 327-328)

Bu konuda açıklama yapan bir diğer kişi ise Mısırlı ünlü yazar Şeyh Mansur Ali Nasif’tir. Bir eserinde Mehdilik inancını şu şekilde tanımlamaktadır:
Ehl-i Beyt’ten Mehdi adında bir zat kaçınılmaz olarak zuhur edecek, İslam topraklarına hakim olacak, Müslümanlar kendisini izleyecek ve O, Müslümanlar arasında adaletle, hakkaniyetle davranacak, dini sağlamlaştıracak. Ondan sonra Deccal ortaya çıkacak ve Mesih (Hz. İsa) inerek Deccal’ı öldürecek veya öldürülmesinde Mehdi’ye yardım edecektir. (Et-Tac’ül-Camiü Lil-Usul, c.5, s.341)

Mısır el-Ezher Üniversitesi İnançlar Kürsüsü’nde öğretim görevlisi olan yazar Seyyid Sabık ise, İslam Konferansı tarafından seçilmiş bir kitap olarak yayınlanan el-Akaid’ül İslamiyye (İslam Akaidi) isimli kitabında Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili şu açıklamaları yapmaktadır:

Mehdi hakkında sözün özü şu ki; O, zamanın sonunda, pek yakında zuhur edecektir… Yeryüzü zulüm ve haksızlıkla dolmuş iken, O, adalet ve hakkaniyetle dolduracaktır. O muhakkak surette İslam kanununu ortaya koyacak ve yıpratılmış olan Peygamber sünnetini canlandıracaktır. (El-Akaid’ül-İslamiyye, s. 250)

Alaeddin Ali b. Hişam Muttaki Hindi de, “er-Reddü” isimli kitabında şöyle demiştir:

Allah’ın rahmeti sana olsun bil ki; vaad edilen Mehdi’nin varoluşunda hiç kuşku yoktur. Üç yüz hadis ve eserle hatta daha fazlası ile bu kanıtlanmıştır. (Casim Mühelhil, el-Burhan, c. 1, s. 339 / Mehdilik ve İmam Mehdi, s. 328)

Ünlü İslam alimlerinin, bu açıklamaların yanı sıra, Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili konuların ehl-i sünnet inancı olduğuna dair de detaylı açıklamaları mevcuttur. Bu açıklamalardan birkaçını şöyle sıralamak mümkündür:

Ebu Muhammed Hasan b. Ali el-Berbehari Hanbeli “Şerh’üs-Sünnet” isimli kitabında ehl-i sünnet inançlarını sıralayarak şöyle yazıyor: “…Ve Meryem oğlu İsa’nın gökten ineceğine, Deccal’ı öldüreceğine ve Muhammed (SAV) oğullarından Kaim’in (Mehdi) arkasında namaz kılacağına inanmak.” (Casim Mühelhil, el-Burhan…, c. 1, s. 426)

Doğru hadislere dayanılarak, kesin olarak inanılan bir konu da (zuhur edecek olan) Mehdi’nin varlığıdır. Onun zamanında Deccal ve Mesih de ortaya çıkacaktır. (İbni Hacer, Ahmed b. Muhammed Haytemi Şafii, el-Kavl’ül-Muhtasar fi Alamat’il Mehdiyyül-Muntazar, s. 74)

Eb’ul-Eşbal Ahmed Muhammed Şakir “Şerh-i Müsned-i İmam Ahmed” isimli kitabında: Birçok sahabeden doğru senetlerle ulaşan doğru sünnete göre: (Mehdi’ye inanmak) kanıtlanmış, bunun doğruluğundan kuşku duymak kimsenin haddinde değildir. (Casim Mühelhil, el-Burhan… Mukaddimesi, c.1, s. 343)

Demek ki, Mehdi’nin zuhur edeceğine inanmak vaciptir, ona inanmak Peygamber (sav)’in buyruğunu doğrulamak için gereklidir. Nitekim bu konu ehl-i sünnet inanç kitaplarında kaydedilmiş ve kanıtlanmıştır. (Eb’ul-Feyz Ahmed b. Muhammed Ğumari Şafii, İbraz’ül-Vehm’ül-Meknun, s. 3-4)
İslam alimlerinin Hz. Mehdi’nin gelişi ve yapacakları hakkındaki hadisler ile ilgili yaptıkları bu izahlar kuşkusuz son derece önemlidir. Ancak daha da önemlisi Peygamberimiz (sav)’in ahir zaman ve Hz. Mehdi ile ilgili hadislerinin günümüzde tek tek ve birbiri ardı sıra gerçekleşiyor olmasıdır. Kuşkusuz bu olayların Peygamberimiz (sav)’in bir mucizesi olarak gerçekleşmesi, doğrulukları üzerinde herhangi bir şüpheye imkan bırakmamaktadır.

HZ. MEHDİ’NİN ÖZELLİKLERİ

1- MEHDİ KONUSUNUN KAYNAĞI NEDİR? GÜVENİLİR KAYNAKLARA
DAYANMAKTA MIDIR?

Mehdiyet konusu İslam tarihinde her dönemde önemli bir yer tutmuştur. Pek çok İslam alimi, tarihçi ve araştırmacı Hz. Mehdi hakkında eserler kaleme almış ya da eserlerinde Mehdiyet konusuna önemli bir yer ayırmıştır. Bu eserler incelendiğinde, Mehdiyet konusunun tartışmaya yer bırakmayacak derecede kesinlik gösterdiği, her akıl ve vicdan sahibi Müslüman tarafından rahatlıkla anlaşılabilir. Tüm ehl-i sünnet alimleri Hz. Mehdi’nin ahir zamanda geleceği konusunda ittifak halindedirler.

2- HZ. MEHDİ İLE İLGİLİ HANGİ GÜVENİLİR KAYNAKLARDA HADİSLER
RİVAYET EDİLMİŞTİR?

1) Tirmizi’nin Sünen’inde 3 tane,
2) Ebu Davud’un Sünen’inde 8 tane,
3) İbn-i Mace’nin Sünen’inde 8 tane,
4) Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde 12 tane,
5) Abdülrezzak b. Hemmam’ın el-Musannef’inde 8 tane,
6) İbn Ebi Şeyhe’nin el-Musannef’inde 14 tane,
7) İbn Hibban’ın Sahih’inde 7 tane,
8) Heysemi’nin Zevaid’inde 20 tane,
9) Suyuti’nin Cami’us Sağır’ında 8 tane,
10) El-Muttaki el-Hindi’nin Kenzü’l Ummal’inde 59 tane,
11) Hakim’in Müstedrek’inde 12 tane,
12) Deylemi’nin el-Firdevs’inde 7 tane,
13) Darekutni’nin Sünen’inde 1 tane olmak üzere, bu kaynaklarda Hz. Mehdi ile ilgili toplam 159 güvenilir hadis-i şerif bulunmaktadır.

Ayrıca büyük İslam alimlerinden,
İbn Kesir 3,
Hafız Busuri 2,
Zehebi 5,
Munziri 1,
Azimabadi 6,
Elbani 6 güvenilir hadis-i şerife eserlerinde yer vermişlerdir.
Bunlar Hz. Mehdi ile ilgili hadislerin bulunduğu güvenilir kaynakların sadece bir kısmıdır. Bunların dışında da daha pek çok güvenilir kaynakta Hz. Mehdi konusundaki hadisler ve açıklamalar vardır.

3- HZ. MEHDİ’NİN MUHAKKAK ÇIKACAĞINI BİLDİREN HADİSLER HANGİLERİDİR?

Hz. Mehdi’nin ahir zamanda muhakkak çıkacağını bildiren hadislerden bazıları şunlardır:

Eğer dünyadan bir gün bile kalsa, Allah, O (Hz. Mehdi) idareyi ele alıncaya kadar o günü uzatırdı. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 10)

Eğer dünyadan bir gece bile kalsa, Allah onu uzatır ve Ehli Beytimden birisini (Hz. Mehdi) melik kılardı. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 10)

Ümmetim arasında Mehdi gelecektir… Ümmetim onun zamanında iyi ve kötünün, benzeriyle nimetlenmediği bir nimetle nimetlenecek, sema üzerlerine bol yağmur yağdıracak, arz nebatından hiçbir şey saklamayacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
Dünyadan bir gece bile kalsa, Allah o geceyi uzatır ve Ehli Beyt’imden birisi gelerek dünyaya hakim olurdu. Onun adı adıma, babasının adı babamın adına uyar. Daha önce yeryüzü nasıl zulümle dolduysa, o, onu adaletle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)

4- MEHDİ KELİMESİNİN ANLAMI NEDİR?

“Mehdi”, kelime olarak, “hidayete ermiş, hidayet bulmuş kişi” anlamına gelir (İslam Ansiklopedisi, “Mehdi”, c. 5, s. 149). Dini literatürde ve halk arasında ise Peygamberimiz (sav)’in ahir zamanda geleceğini müjdelediği mübarek zatın ismi olarak geçmektedir. Bir İslami kaynakta kelimenin tanımı şöyle yapılmaktadır:

“Mehdi”: Allah’ın hakikaten hak yoluna götürdüğü kimsedir. Bu sözcük, isimler arasında o kadar çok kullanılmıştır ki bilinen isimlerden olmuştur. Peygamber’in ahir zamanda geleceğini müjdelediği kimse bu isimle adlandırılmıştır. (İbn’ül-Esir el-Cezeri, “en-Nihaye fi Garib’il-Hadisi ve’l-Eser”, c. 4, s. 244)

Bir başka kaynakta da Hz. Mehdi hakkında şöyle bir açıklama yer almaktadır:

Mehdi Allah’ın hak yola erdirdiği kimsedir. Mehdi Peygamber’in (sav) ahir zamanda geleceğini müjdelediği, kendi ailesinden olan kimsenin adıdır. Yeryüzünü adalet ve eşitlikle dolduracak; zulüm ve haksızlıkla dolmuş iken. O Konstantiniyye’de (El-Müncid Fi’l-A’lam) Mesih ile birlikte olacak. Arab’a ve Arap olmayan herkese hükmedecek, Deccal’i öldürecek… Onun zuhur edeceğini dost ve düşman inkar etmiştir. Onun kıyamına dair rivayetler tevatüre ulaşmıştır. Allah’ım! O’nun zuhurunu çabuklaştır… (Fahrettin et-Türeyhi, Mecma’ül-Bahreyn ve Matla’ün-Nayyireyn, c. 1, s. 475-476)

5- HZ. MEHDİ HANGİ SOYDAN OLACAKTIR?

Hadislerde Hz. Mehdi’nin Peygamberimiz (sav)’in soyundan olacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi’nin bu özelliğini haber veren hadislerden bazıları şöyledir:

Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah (cc) benim Ehl-i Beyt’imden (soyumdan) bir zatı (Hz. Mehdi’yi) gönderecek. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)

Benim Ehl-i Beyt’imden bir şahıs bütün dünyaya hakim oluncaya kadar günler ve geceler gitmez. (En-Necmu’s Sakıb, Ukayli)

Mehdi, kızım Fatıma’nın neslindendir. (Sünen-i İbn Mace, 10/348)

Mehdi ile müjdelenin. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)

Mehdi, benim çocuklarımdan birisidir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi’nin “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)

Bütün peygamberler birbirinin soyundandır. Hz. Mehdi de hadislerde belirtildiğine göre bu soydan gelmektedir. Halk arasında bu soydan gelenlere “seyyid” denmektedir. “Hz. Mehdi de seyyid olacaktır.”
Allah, Kuran’da birbirlerinin soyundan gelen elçilerden bahsetmektedir (En’am Suresi, 83-84). Bu ayetler Hz. Mehdi’nin de aynı soydan geleceğine işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir).

6- HZ. MEHDİ NEREDE DOĞACAKTIR?

O, Medine’de doğacaktır… Nuaym b. Hammad. İmam Ali (KV) den böyle nakletmiştir.

Kurtubi’nin Tezkiresinde, Onun Mağrib ülkelerinden çıkacağı, oradan gelip denizi geçeceği anlatılmaktadır. (Kıyamet Alametleri, 7. baskı, s.162)
(Medine kelimesi Arapçada “şehir” anlamına gelmektedir.)

7- HZ. MEHDİ’NİN İSMİ NE OLACAKTIR?

Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisinde, Hz. Mehdi’nin adının Peygamberimiz (sav)’in adına “muvafık” yani “uygun” olacağı bildirilmektedir. Bu hadislerden bazıları şöyledir:

Ey insanlar, muhakkak Allahu Teala size zalimleri, münafıkları ve onlara uyanları menetmiş ve size ümmeti Muhammed’in en hayırlısı olan ve Mekke’de bulunan, İSMİ AHMED, babasının ismi Abdullah olan Hz. Mehdi’yi reis kılmıştır. Ona katılınız. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)

Gökten şöyle bir ses duyulacak: “Ey insanlar artık Allah cebbarları, münafık ve yardımcılarını sizden uzaklaştırdı. Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısını başınıza getirdi. Mekke’de ona katılın, O Mehdi’dir. İsmi de Ahmed B. Abdullah’dır. Diğer bir rivayet: “Size Muhammed Ümmetinin en hayırlısı olan Cabir’i tayin etti. Mekke’de ona yetişin O Mehdi’dir. İsmi Muhammed B. Abdullah’tır!” (Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, 8. baskı, s. 165)

Rivayetlerin çoğunda Mehdi’nin ismi “Muhammed” olarak geçer; bazı rivayetlerde ise “Ahmed” diye anlatılır…

Ebu Davud ile Tirmızi’nin İbni Mesut (RA)’dan nakil ettiklerine göre, Allah’ın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık olacaktır…” (Kıyamet Alametleri, Genişletilmiş 9. baskı, s.159-160)

Peygamberimiz (sav) “Onun ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine muvafık olacaktır…” diyerek, Mehdi ile isimleri arasında bir benzerlik olacağına dikkat çekmiştir. Bu konuya ilişkin bazı hadislerinde ise Mehdi’nin isminin “Ahmed” olacağını haber vermiştir.

Peygamberimiz (sav)’in ismi olan “Muhammed” ve hadislerde Mehdi’ye işaret eden “Ahmed” isimleri Arapça’da aynı fiilden gelmektedir ve anlam olarak da hadislerde belirtildiği gibi birbirlerine “muvafık” yani “uygun”dur.
Sözlük anlamlarına bakıldığında da, hadislerde işaret edilen Muhammed ve Ahmed isimlerinin bu anlam benzerliği açıkça görülmektedir:

Ahmed: Daha fazla övülmeye layık, çok, en çok methedilmiş olan.
Muhammed: Pek çok tekrar tekrar övülmüş, methedilmiş mealinde bir isim.
Konuyla ilgili işari manada bir ayette ise şöyle bildirilmektedir:
“… benden sonra ismi AHMED olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti… (Saff Suresi, 6)

8- HZ. MEHDİ’NİN KARDEŞİ OLACAK MIDIR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin kardeşinin az olacağı haber verilmiştir:

Kardeşi az olandır… (Risalet ül Mehdi, s.161)

9- PEYGAMBERLERE İNDİRİLEN KİTAPLARDA HZ. MEHDİ HAKKINDA
BİLGİ VAR MIDIR?

Naim buyurdu ki: Ben Mehdi’yi Peygamberlerin suhufunda (sahifelerde; Adem, Şit, İdris ve İbrahim peygamberlere indirilen sahife şeklindeki kitaplarda) şöyle bulurum: “Mehdi’nin amelinde ne zulüm ne de ayıp yoktur.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Peygamberlere dair olan kitaplarda, “Mehdi’nin işi zulüm ve kötülük değildir” şeklinde işaret edilmiştir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

İbni Münavi diyor ki: “Danyal (a.s.)’in kitabında şöyle yazılıdır.” Süfyanlar 3 tanedir, Mehdiler de 3’tür. 1. Süfyan çıkıp adı sanı yayıldığında ona karşı 1. Mehdi, 2. Süfyana karşı 2. Mehdi, 3. Süfyana karşı da Hz. Muhammed Mehdi çıkacak ve Allah-u Teala daha önce fesada uğrayanları ve iman ehlini onunla kurtaracaktır. Sünnetler onunla ihya edilecek bidat ateşleri de onunla sönecektir. Onun zamanında insanlar aziz olacak ve kendi muhaliflerine galip geleceklerdir. Güzel bir hayat sürülecek, yer ve gök bereketini artıracak, bu durum 7 yıl sürdükten sonra Mehdi vefat edecektir. (Bu hadis Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman isimli kitabın Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan el yazılı bir nüshasında mevcuttur.)
Peygamberimiz (sav)’in ashabının Tevrat ve İncil’de müjdelenmeleri gibi, Hz. Mehdi de diğer peygamberlere indirilmiş kitaplarda müjdelenmekte; bu kitaplarda Hz. Mehdi’den övgüyle bahsedilmektedir.

10- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN HAKİMİYETİNİN HANGİ
PEYGAMBERLERİN HAKİMİYETİNE BENZEYECEĞİ BİLDİRİLMİŞTİR?

Kuran’da Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman’ın yaşadıkları dönemlerde yeryüzünde geniş çapta etkili oldukları haber verilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ise, Hz. Mehdi’nin de Hz. Zülkarneyn ve Hz. Süleyman gibi İslam ahlakını bütün yeryüzüne hakim edeceği haber verilmiştir:
Mehdi tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman gibi dünyaya hükmedecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)

Yeryüzüne dört kişi malik olmuştur. İkisi mümin, ikisi kafirdir. Müminler, Zülkarneyn ve Hz. Süleyman, kafirler ise Nemrud ve Buhtunnasır’dır. Beşinci olarak Ehl-i Beytimden birisi (Hz. Mehdi) gelecek ve o da dünyaya malik olacaktır. (Kitab’ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 10)

11- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE, HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNİN
MÜSLÜMANLAR İÇİN BİR MÜJDE KONUSU OLDUĞU NASIL BİLDİRİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav), “Mehdi ile müjdelenin” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12) buyurarak, Hz. Mehdi’nin gelişini heyecan ve şevkle beklemenin, bu mübarek şahıs için hazırlık yapmanın önemine dikkat çekmiştir.

12- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ GELDİĞİNDE MÜSLÜMANLARIN ONA
UYMALARININ ÖNEMİNİ NASIL BİLDİRMİŞTİR?

Sizden ona kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa ona gelsin. Ona katılsın. Zira o, Mehdi’dir. (İbn Mace, Fiten, B 34, H 4082; İbn Ebi Şeybe, c. VII, s. 527; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)

HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL GÖRÜNÜMÜ

13- HADİSLERDE, HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ HAKKINDA
BİLGİ VERİLMİŞ MİDİR?

Peygamberimiz (sav), Hz. Mehdi’nin ahlakı ve mücadelesinin yanı sıra, fiziksel özelliklerini de çok detaylı olarak tarif etmiştir. Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi hakkındaki tasvirleri o kadar detaylı ve açıktır ki, Hz. Mehdi ortaya çıktığında kendisini görenler bu tasvirlerden hemen kendisini tanıyacaklardır.

Bir ayette, Kitap Ehli’nin Peygamber Efendimiz (sav)’i “çocuklarını tanır gibi” tanıyacakları bildirilmektedir:

Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi, 146)

Bu ayet işari manada, Hz. Mehdi’nin tanınmasına da işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Hz. Mehdi de ortaya çıktığında, Peygamberimiz (sav)’in tasvirleri ışığında, insanlar onu çocuklarını tanır gibi tanıyacaklardır. Ancak buna rağmen bazı insanlar, bu mübarek şahsı tanımazlıktan gelecekler ve kendisini inkar edeceklerdir.

14-PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ’NİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİNİ NASIL
TARİF ETMİŞTİR?

GÜZEL VE NURLUDUR

O (Mehdi) güzel bir delikanlıdır, güzel yüzlüdür. Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153 /İkdüd Dürer’den)
Yüzü parlayan yıldız gibi nurludur. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33/Kitab-ül Burhan Fi Alamatil-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 22)
… Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir. (Deylemi, c. IV, s. 221, İbnu’l Cevzi, c. II, s. 558; Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi “Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi”)
O (Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir… Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Mehdi benim çocuklarımdandır. Onun yüzü, parlak yıldız gibidir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Güzel yüzlüdür. Yüzünün nurları ona azamet verir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
… Yüzünde parlak yıldız gibi bir renk vardır… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 12)
Kuran’da da Allah, Hz. Yusuf’un güzelliğini şu şekilde haber vermektedir:
… (Yusuf’a da:) “Çık, onlara (görün)” dedi. Böylece onlar onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler… (Yusuf Suresi, 31)

SİYAH SAÇLIDIR

Yüzünün nuru başına ve saçlarının siyahına kadar yükselir. (Mehdilik ve İmamiye, s. 153/İkdüd Dürer’den)
Siyah saçlıdır. Siyah sakallıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)

YÜZÜNDE BEN OLMASI

Yüzünde bir ben bulunacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)

OMUZUNDA PEYGAMBER (SAV)’İN ALAMETİ VARDIR

Mehdi’nin omuzunda Peygamber Efendimiz (sav)’deki alamet bulunacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasarr Fi Alamatil Mehdiyy- il Muntazar, s. 41)
Omuzunda Peygamber (sav)’in alameti vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 165; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Omuzunda Peygamber (sav)’in nişanı vardır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere Hz. Mehdi’nin iki omuzu arasında Hz. Muhammed (sav)’de olduğu gibi açık bir işaret olan “Peygamberimiz (sav)’in alameti” olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in alameti, İslami kaynaklarda şu şekilde bildirilmektedir:
Ebu Saib b. Yezid’den rivayet edilmiştir: “Gözüm Peygamberimiz’in iki omuzu arasındaki mühüre ilişti.” (Sünen-i Tirmizi, 6/126)

RENGİ

Hz. Mehdi’nin rengi arabi… (İbn Hacer El Mekki; “El-Kavlü’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar”, s. 15-75)
Not: Arap ırkının ten rengi kırmızıyla karışık beyazdır.
Hz. Peygamber (sav)’in ten rengi de kırmızıya çalan beyaz renkti. Fakat, teninin görünen kısımları güneş, rüzgar gibi etkenlerle esmere çalıyordu. Rivayetlerden Hz. Mehdi’nin de Peygamber Efendimiz (sav)’le aynı renkte olacağı anlaşılmaktadır. Bir rivayette Resulullah (sav)’ın ten rengi şöyle tarif edilmektedir:
Enes b. Malik, Peygamber (sav)’in rengi hakkında şöyle dedi: Beyaz idi. Fakat beyazı esmere çalıyordu. (İbni Kesir, Şemail’ür- Resul, s. 28)
Esmerden maksat bembeyaz olmayıp az kırmızılığı ispat etmektir. Çünkü Resul-ü Ekrem Hazretleri’nin rengi, hamamdan henüz yeni çıkmış ve kendisine kızıllık gelmiş olan bir beyaz kimsenin o andaki rengi gibidir. Yani Resul-ü Ekrem Hazretleri’nin mübarek rengi, kırmızı ile karışık nurani beyaz idi. (İbni Kesir, Şemail’ür- Resul, s. 28)

GENEL GÖRÜNÜMÜ

Hz. Mehdi’nin boyu, posu sanki Beni İsrail ricalindedir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 36-29)
Cismi, İsrail cismidir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi sanki Beni İsrail’den bir adamdır. (Tavrı onlara benzer yani heybetli ve akıllı) (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23-30)
O … heybetli bir adamdır. (İkdüd dürer)
Hz. Mehdi’nin bedeni İsraili’dir. Hz. Mehdi, sanki Beni İsrail ricalindendir (önde gelenlerindendir). (İbn Hacer El Mekki)
Cismi, İsrail bünyesi gibidir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
(Dış görünüşü) sanki İsrailoğullarından bir insana benzemektedir. (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Sanki o, İsrailoğullarından bir adam gibidir. (Nuaym b. Hammad, vr. 52a; Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

GENİŞ VÜCUTLU OLMASI

Hadislerde Hz. Mehdi’nin karnının, göğsünün, alnının, bacak aralıklarının, uyluklarının geniş olduğu bildirilmektedir. Alnının geniş olmasıyla orantılı olarak başı da büyük olacaktır. Tüm bu tasvirlerden, Hz. Mehdi’nin tüm vücudunun geniş olduğu anlaşılmaktadır.
İri gövdeli… (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
O, alnı açık… karnı büyük, iki uyluk arası açık… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 13)
O, açık alınlıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
İki uyluk arası açık… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Hz. Mehdi, Hz. Hasan’ın soyundandır. Bacakları aralıklıdır. (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, s. 22)
… Onun… alnı geniştir. Yeryüzünü adaletle dolduracak ve malı bol bir şekilde dağıtacaktır. (Ali Bin Hüsamettin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, s. 22)

BOYU

Mehdi, orta boylu olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi’nin adı Muhammed b. Abdullah’tır. O, orta boylu… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 11)
Peygamber Efendimiz (sav)’in de aynı boyda olduğunu rivayetlerden öğrenmekteyiz:
Enes B. Malik rivayetlerde buyurdu ki: Resulullah (sav) orta boylu idi. Bilindiği gibi hadiste geçen “Rab’a” kelimesi normal ve orta boylu demektir. Fakat normal boy için uzun olan şahsa göre bir sınır vardır. Çünkü boyun sahibi kendi karışı ile yedi karış kadar olan boya normal boy denilir. (Tirmizi, Şemail-i Şerif, s. 15)

ALNININ AÇIK VE GENİŞ OLMASI

Hz. Mehdi’nin alnının açık ve geniş olmasına orantılı olarak başının da büyük olacağı hadislerden anlaşılmaktadır.
Mehdi bendendir… Açık alınlıdır. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Mehdi bizdendir, alnı açık… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Allahu Teala, benim neslimden, alnı açık, yeryüzünü adaletle doldurarak malı ve eşyayı insanlara bol bol ikram eden bir evladımı gönderecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
O, açık alınlıdır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
Muhakkak ki Allah, benim neslim içinde alnı açık (olan) bir şahıs gönderecektir. (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 11)

KARNININ GENİŞ OLMASI

O, alnı açık… karnı büyük, iki uyluk arası açık… (Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar, s. 13)

UYLUKLARI UZUNDUR

Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 162-163)

YÜRÜYÜŞÜ

Bir özelliği de yürürken uyluklarının açık ve birbirinden uzak olmasıdır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 32)

YAŞI

Hadislerde belirtilen Hz. Mehdi’nin gönderildiği yaşlardan kasıt, onun vazifeye başlayacağı, insanların kendisini tanıyacakları ve faaliyetini görüp izleyecekleri yaşlardır.
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir… Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
40 yaşındadır. Diğer bir rivayete göre 30 ile 40 yaşındadır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 16)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

SAKALI

Sakalı bol ve sık olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Sakalı sıktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)

BURNU GÜZELDİR

Onun alnı geniş, burnu ise ince olacaktır. (Tırmizi, Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.cilt, s. 365)
O, açık alınlı, küçük burunlu… (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
O açık alınlı ve ince burunludur. (Ahmed, b. Hanbel II-291, III-17) (Süneni Ebu Davud Terceme ve şerhi cilt. 14, Şail yayıncılık, K. el-Mehdi (35), s. 404)

KAŞLARI VE GÖZLERİ

O, açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü… (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Naim Erdoğan, s. 163)
Kaşı kavislidir. (Muhammed B. Resul Al-Hüseyni El Berzenci, “Kıyamet Alametleri” Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan, s. 163)
Hz. Mehdi’nin kaşları… araları açık… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Hadiste Hz. Mehdi’nin kaşlarının arasının açık olmasıyla, gözü ve kaşı arasında mesafenin geniş olduğu ifade edilmektedir.

DİŞLERİNİN GÜZELLİĞİ VE PARLAKLIĞI

Dişleri parlak olacaktır. (Nuaym b. Hammad, vr. 52a; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
Mehdi, gür sakallı, ön dişleri parlak… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

HZ. MEHDİ’NİN AHLAKI VE İLMİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ

15- PEYGAMBERİMİZ (SAV) HZ. MEHDİ’NİN AHLAKINI KİMİN AHLAKINA
BENZETMEKTEDİR?

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi’nin ahlakının, kendi ahlakına benzediğini belirtmiştir:
Mehdi Allah’a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygamber (sav)’e benzer. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 163)
Ahlakı benim ahlakım olan bir evladım çıkacak. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 21)
Peygamberimiz (sav)’in üstün ahlakı ise Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
Şüphesiz sen üstün ve pek yüce bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 4)

16- PEYGAMBERİMİZ (SAV) HZ. MEHDİ’NİN AHLAKINI
NASIL TARİF ETMEKTEDİR?

Allah korkusu çok güçlüdür

Mehdi Allah’a karşı son derece boyun eğicidir. Ahlak bakımından Peygambere benzer. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi, gerges kuşunun kanadı ile titremesi gibi Allah’tan çok korkan bir kimsedir. (Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler, s. 23)

Ahlakı inananlar için örnektir

İlahi feyz (bereket ve bolluk, ilim ve irfan) ona ulaşır. Dini ilimleri ve örnek ahlakı telakki eder. (Allah’tan alır.) (Konavi Risalet-ül Mehdi, s. 161 B)
Kuran’da Peygamber Efendimiz (sav)’in de samimi olarak iman edenler için güzel bir örnek olduğu bildirilmiştir:
Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab Suresi, 21)

Zamanının en hayırlısıdır

İbn-i Cerir, Tehzib-il Asar’da şöyle tahric etti (ortaya koydu): Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın… O Mehdi’dir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)
Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)
Naim b. Hammad, Kab’dan tahric etti (ortaya koydu), buyurdu ki: Mehdi (zamanındaki) insanların en hayırlısıdır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 58)

Hz. Mehdi’nin amelinde ayıp ve zulüm yoktur

Ben Mehdi’yi, peygamberlerin sayfalarında (kitaplarında) şöyle bulurum: Mehdi’nin amelinde ne zulüm ne de ayıp vardır. (Nuaym b. Hammad, vr. 50b; Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 21)
Peygamberlere dair olan kitaplarda, “Mehdi’nin işi zulüm ve kötülük değildir” şeklinde işaret edilmiştir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Helalleri ve haramları çok iyi bilmesi

Hz. Hüseyin (ra) soruldu: “İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi: “Gönül rahatlığı ve vekar sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

Hikmet ve anlayış gücü çok yüksektir

Hadislerde Hz. Mehdi’nin Allah’ın kendisine verdiği özel bir güce sahip olduğu bildirilmektedir:
O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
Muhyiddin Arabi Hz. Mehdi’nin bazı özelliklerini saymaktadır. Aşağıdaki izahında Hz. Mehdi’nin dikkat çeken başlıca 9 özelliğine yer vermektedir:

1. Basiret sahibi olması
2. Kutsal kitabı anlaması
3. Ayetlerin manasını bilmesi
4. Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi
5. Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması
6. Varlıkların sınıflarını bilmesi
7. İşlerin girift taraflarını bilmesi

Çünkü bunlardan haberi olan bir lider vereceği hükümlerde yanılmaz. Mehdi kıyas ilmini onunla hükmetmek için değil, ondan kaçınmak için bilir. Çünkü verdiği hüküm doğru bir ilham neticesi olacak. Yani Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği şeriat üzere hükmedecek. Bu sebepledir ki Peygamberimiz (sav) onu vasfederken “Benim izimi takip edecek, hataya düşmeyecek” demiştir. Bundan anlıyoruz ki, Mehdi, şeriat sahibi değil, şeriata uyandır.

8. İnsanların ihtiyacını iyi anlaması

Çünkü onların her türlü işlerini görmek için Allah onu diğer insanlar üzerine seçmiştir. Liderlerin davranış ve faaliyetleri kendilerinden ziyade halkın menfaatine olmalıdır… Halkın yararına aykırı şeylerle uğraşıp, onların işlerini görmeyen bir lider azledilmelidir. Çünkü onunla diğer insanlar arasında fark kalmamıştır.

9. Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması.

Çünkü ancak o sayede yeni yeni zuhur edilecek meseleleri halledebilir. (Kıyamet Alametleri, s. 189)

Mücadeleci ve cesurdur

Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçirmeyeceği Ehl-i Beyt’ime (soyuma) mensup birisi sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 13)
Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 175)
İnsanlar hakka dönünceye kadar (fikri) mücadelesine devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)
Allah Kuran’da pek çok ayette elçilerinin güzel ahlakından ve cesur karakterlerinden bahsetmektedir. Elçiler kavimlerinin tüm inkarcı tavırlarına, alaylarına, tuzaklarına ve saldırılarına en güzel şekilde karşılık vermişler ve her zaman Allah’ın yardımıyla galip gelmişlerdir.

Çok merhametlidir

Hz. Mehdi, o kadar merhametli olacaktır ki, zamanında bir kimsenin bile burnu kanamayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
… Yoksullara karşı çok merhametli olması, Mehdi’nin alametlerindendir. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdi’si “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)
… Mazlumlara karşı da çok merhametli olmasıdır. (Nuaym b. Hammad, vr. 50b; Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)

İslam’ı koruma hissi çok güçlüdür

Hz. Mehdi’nin hamiyet duygularının çok güçlü olacağı hadislerde bildirilmiştir. İslam aleyhinde yapılacak her türlü sözü tam olarak cevaplandıracak, bu yöndeki her türlü hareketi, fikri olarak tamamen etkisiz hale getirecektir.
İslam’ın aleyhine söylenecek bir söz bile ona ağır gelir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 30)

Kimseye tenezzül etmemesi

O, benim ümmetimden, tenezzül etmeyen (Allah’tan başka hiçbir varlığa minnet duymayan) bir adamdır. (Suyuti, el-havi, 2/24)

İhtiyaçlarını insanlara bildirmemesi

Hz. Hüseyin (ra) soruldu: “İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi : “… İnsanlar ona muhtaç olurlar. O, ise insanlara ihtiyacını bildirmez.” (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

Her sorumluluğu üstüne alması

Her görevi üzerine alır ve zayıfa, düşküne yardım eder. (M. Muhyiddin Arabi “Futuhat-El Mekkiye”, 366. bab, c. 3, s. 327- 328)

Vakarlı (halim ve heybetli) olması

Hz. Hüseyin (ra) soruldu:
“İmam Mehdi hangi alametlerle bilinir?” Şöyle cevap verdi: “Gönül rahatlığı ve vakar (ağırbaşlı ve heybetli) sahibi oluşu ile, helal ve haramı çok iyi bilmesi ile tanınır. (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Feraidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

Zalime karşı hakkı müdafaa etmesi

Mehdi zalime karşı hakkı müdafaa edecektir. Hatta (zalim) bir insanın azı dişinde olan (haksız bir lokmayı) bile ondan çekip alacak ve sahibine iade edecektir. (En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal)

İnsanlara ihsanda bulunması

Zamanın inkitaa uğradığı (sistemlerin değiştiği) bir dönemde, Mehdi denen bir adam gelecek ve ihsanı bol ve güzel olacak. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
O, fitnelerin zuhur ettiği bir zaman aralığında gelecek ve ihsanı karşılıksız olacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)

Cömert olması

Ahir zamanda bir halife olacak, malı sayıp hesap etmeden taksim edecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Emirlerinizden bir emir olacak ki, malı saymayacaktır. Birisi ondan mal istediğinde, “Al” der. O da elbisesini yayar ve o da doldurur. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)

Cennetle müjdelenmiş olması

… Enes b. Malik (ra) den, şöyle demiştir: Ben, Resulullah (sav)’dan işittim, buyurdu ki: Biz Abdulmuttalib’in çocukları cennet halkının büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi. (Sünen-i İbni Mace, 10/349)

17- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN İLMİ HAKKINDA NASIL BİLGİ VERİLMEKTEDİR? HZ. MEHDİ’NİN KENDİSİNİ DİĞER İNSANLARDAN AYIRAN ÖZEL BİR İLMİ OLACAK MIDIR?

Kab’dan rivayet edildi ki: O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
Bütün zahiri ilimler, istenildiğinde herkes tarafından okuyarak, araştırılarak öğrenilebilir. Bir de çalışılarak elde edilemeyen, ancak Hz. Allah’ın bir lütfu olan ve onu istediği kuluna verdiği “Vehbi” ilim vardır. Yukarıdaki rivayette “kimsenin bilemediği” denilerek Hz. Mehdi’nin böyle bir ilme sahip olduğu anlatılmak istenmiş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Bu ilmin “Ledün ilmi” olması da muhtemeldir. Kehf Suresi’nde Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır (a.s.) arasında geçen kıssada, benzer bir ilimden bahsedilmektedir. (Rivayetlerde bu şahsın Hz. Hızır (a.s.) olduğu anlatılır.)

18- HZ. MEHDİ’NİN İŞLERİ ÇOK KISA ZAMANDA HALLETMESİ HADİSLERDE NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Bu durum 7 yıl devam edecektir. Ancak onun her senesi, sizin 20 senenize bedel olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 44)
Peygamberimiz (sav)’in bu hadisinde, Hz. Mehdi’nin bir yılının insanların 20 yılına bedel olduğu haber verilmektedir. Hz. Mehdi insanların uzun yıllardır yapamadıkları işleri çok kısa sürede halledecektir. Her konuya çok hızlı, akılcı, hikmetli ve kalıcı bir çözümü bulacak ve uygulayacaktır.

19- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE İNSANLARIN HZ. MEHDİ’YE KARŞI OLAN SEVGİLERİ NASIL ANLATILMIŞTIR?

Allah (cc) bütün insanların kalplerini onun muhabbetiyle dolduracaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
Ümmet’i Muhammed’den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi zuhur eder, herkes sadece O’ndan konuşur, O’nun sevgisini içer ve O’ndan başka bir şeyden bahsetmezler. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33)
Onun hilafetinden yer ve gök ehli, hatta havadaki kuşlar bile razı olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 29)
Muhakkak ki o, insanların karşılaştıkları şerler sebebiyle, Mehdi’nin kendilerine en sevgilisi olmadıkça çıkmayacaktır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 27)

HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI

20- HADİSLERDE HZ. MEHDİ KONUSUNDA ASHAB-I KEHF İLE İLGİLİ NASIL BİR BİLGİ VERİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Ashab-ı Kehf’in de Hz. Mehdi’nin yardımcılarından olacağı haber verilmiştir:
Ashab-ı Kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 59)

21- PEYGAMBERİMİZ (SAV), MELEKLERİN HZ. MEHDİ’YE YARDIM
EDECEKLERİNİ NASIL BİLDİRMİŞTİR?

Onun kumandanları insanların en hayırlılarıdır. Onun yardımcıları Yemen ve Şam ehlinden olacaktır. Önlerinde Cebrail, arkalarında Mikail bulunacaktır. Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın rahatlıkla hacca gideceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)
Allah onu 3 bin melekle destekleyecektir. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Ahmed İbn-i Hacer-i Mekki, s. 41)
Hadis-i şerifte, Hz. Mehdi’nin yardımcıları arasında Cebrail ve Mikail Aleyhisselam’ın da oldukları haber verilmektedir. Hz. Mehdi’ye, Allah’ın izniyle, melekler yardımcı olacaktır.
Meleklerin salih müminlere yardımcı olmaları Kuran’ın çeşitli ayetlerinde haber verilen bir durumdur. Rabbimiz, Peygamber Efendimiz (sav) ve sahabeyi de meleklerle desteklemiştir. Konuyla ilgili bazı ayetler şu şekildedir:

Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz Ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın…” (Enfal Suresi, 12)

Sen müminlere: “Rabbiniz’in size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?” diyordun. (Al-i İmran Suresi, 124)

22- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’YE BAŞKA KİMLERİN
YARDIM EDECEĞİ BİLDİRİLMİŞTİR?

Doğu tarafından birtakım insanlar çıkıp, Hz. Mehdi’nin saltanatını hazırlayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)
Şarktan bir cemaat çıkar ve Hz. Mehdi’nin saltanatına yardım eder. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 60)
… Bilahare Kudüs’e inecekler ve Hz. Mehdi için saltanat hazırlayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)

23- HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI KAÇ KİŞİ OLACAKTIR?

Hadislerde verilen bilgilerden Hz. Mehdi’nin, çevresinde Allah’a olan bağlılığı, ihlası ve üstün ahlakıyla dikkat çeken bir kimse olacağı anlaşılmaktadır. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi’nin, dinin ve Müslümanların hayrına yönelik olarak çok fazla hizmet eden, çok önemli faaliyetler yürüten bir kimse olacağını bildirmiştir. Normal şartlarda ahlakı Peygamberimiz (sav)’e benzetilen, yalnızca Allah’ın rızasına uyan, tüm insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşu için samimi çaba harcayan, dünyaya huzur, barış, bolluk, bereket getirecek böyle hayırlı ve kıymetli bir insanın etrafında çok sayıda insan toplanmış olması gerekir. Onun bu ahlakını ve yaptığı hayırlı faaliyetleri açıkça gören her Müslümanın bu kimsenin yanında olmayı ve Hz. Mehdi ile birlikte davranan hak topluluğa destek vermeyi istemesi; ve onlara yardımcı olabilmek için büyük bir şevk ve heyecan içinde birbirleriyle yarışmaları gerekir. Ancak buna rağmen hadislerde, Müslümanlar arasında da Hz. Mehdi’yi destekleyen insanların sayılarının son derece az olacağı bildirilmiştir:

Sayıları Bedir Ashabı (313) kadardır. Evvelkiler onları geçmediği gibi, sonrakiler de onlara yetişemezler. Onların sayıları Talud ile nehri geçenler kadardır. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-i Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)
Bu 313 kişi gece abid (çok ibadet eden kimse) gündüz kahraman niteliğini taşımaktadırlar. (Kıyamet Alametleri, s. 169)
Aralarında kadınların da bulunduğu 314 kişilik bir grup oluştururlar. Onlar her zalime galip gelirler. Onların kalpleri demir gibidir ve onlar gündüz arslan, gece de abiddirler. Ne evvelkiler, ne de sonrakiler fedakarlıkta onlara yetişemez. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57-68)

Hz. Mehdi’ye aralarında kadınların da bulunduğu 314 kişi biat edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 25)
Hz. Mehdi’nin bu durumu Hz. Yusuf’un hayatıyla büyük benzerlik göstermektedir. Kuran’ın “(Kuraklık başlayınca) Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler, onu tanımadıkları halde kendisi onları hemen tanıdı.” (Yusuf Suresi, 58) ayetiyle, Hz. Yusuf’un kardeşlerinin onu tanıyamadığı, ancak onun kardeşlerini tanıdığı haber verilmiştir. İşte hadislerin işaretine göre, Hz. Mehdi de, aynı Hz. Yusuf gibi olacak; o insanları görecek ama insanlar onu fark edemeyeceklerdir. Bundan dolayı da ona yardım eden kimselerin sayısı oldukça az olacaktır.

24- TARİH BOYUNCA GÖNDERİLMİŞ OLAN PEYGAMBERLERE İMAN
EDENLERİN SAYISI AZ MI OLMUŞTUR?

Ahir zamanda Hz. Mehdi’yi destekleyenlerin ve yardımcılarının sayılarının çok az olacak olması Allah’ın Kuran’da bildirdiği adetullahının bir gereğidir. Bu durum, tarih boyunca yaşamış olan tüm mümin topluluklarında da hep aynı olmuştur. Kuran’da peygamberlerin de çevrelerinde samimi olarak iman eden kişilerin hep çok az olduğuna dair bilgiler verilmiştir. Örneğin Hz. Musa’ya yalnızca yaşadığı toplumun gençlerinden oluşan çok az sayıda kimse iman etmiştir:

Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı… (Yunus Suresi, 83)

Bir ayette Hz. Musa’ya inananların çok az sayıda olduklarını, dönemin Firavun’unun şöyle dile getirdiği haber verilmiştir:
“Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur.” (Şuara Suresi, 54)

Aynı durum Hz. İsa’nın ilk geldiği dönemdeki yardımcıları için de geçerlidir. Rivayetlerden Hz. İsa’ya da az sayıdaki havarilerin iman ettikleri ve bunun dışında halktan ona inanan kimsenin olmadığı haber verilmiştir. Kuran’da Hz. İsa’ya inananların durumu şöyle bildirilmektedir:

Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere: “Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?” demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böylece İsrailoğulları’ndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti… (Saff Suresi, 14)

Kuran’da, Ashab-ı Kehf adlı topluluğun da sayılarının çok az olduğu bildirilmiştir:

(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” … (Kehf Suresi, 22)

Bir başka ayette ise Hz. Nuh’a uyan kimselerin sayısının da çok az olduğu şöyle haber verilmiştir:

… Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)

Kuran’da Hz. Lut’a da çok az kişinin iman ettiği bildirilmektedir. Lut kavmine büyük bir felaket isabet ettiğinde, Allah oradan sadece Hz. Lut’un iman eden aile mensuplarını –iman etmeyen hanımı dışında- kurtarmıştır:

… Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır.” Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: “Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır.” (Ankebut Suresi, 32-33)

İnsanların Allah’ın elçilerine iman etmemelerinin birçok sebebi vardır. Bunlardan biri, önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, asılsız iftiralar ve karalamalar nedeniyle toplumda oluşan “olumsuz kanaatlerdir”. İnsanlar, inkar edenler tarafından “yalancı”, “menfaatperest”, “deli”, “sapkın” gibi iftiralarla karşı karşıya kalan salih müminlerden uzak durmayı tercih etmişlerdir. Elbette bu durum, söz konusu insanların önemli bir yanılgısıdır. Ancak aynı yanılgı nedeniyle pek çok insan Hz. Mehdi’ye de tabi olmaktan kaçınacak ve ondan uzak duracaklardır.
Bir diğer neden, toplumda kabul gören batıl inanışların, hurafelerin ve türlü yanlış itikatların, Allah’ın, elçileri vesilesiyle hak dinini göndermesiyle tüm sözde dayanaklarını yitirecek olmasıdır. Bu nedenle elçiler, haksızlığa ve adaletsizliğe dayanan sistemin bozulmasıyla menfaatleri zarar görecek olan kimselerin güçlü tepkileriyle, iftira ve karalamalarıyla karşılaşmışlardır. Bu durumun bir sonucu olarak da peygamberlere ve salih elçilere tarih boyunca hep az sayıda kişi iman etmiştir. Hadislerde işaret edildiğine göre, Hz. Mehdi cemaatinin sayısı da benzer nedenlerle çok az olacaktır. İnsanların büyük çoğunluğu ise hem iftiraların etkisi altında kalarak hem de olabilecek baskı ve zorluklardan endişe duyarak Hz. Mehdi ve cemaatinden uzak duracaklardır.
Toplumsal baskı insanların tarih boyunca iman sahiplerine yardımcı olmalarını engelleyen en önemli sebeplerden bir diğeridir. Kuran ayetlerinde bu konuda Hz. Musa’ya iman eden gençler örnek verilmektedir. Ayette şu şekilde bildirilmektedir:

Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)

Yukarıdaki ayette Hz. Musa’ya “Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla” iman edenin olmadığı bildirilmektedir. İnsanlar eğer Hz. Musa’ya iman ederlerse baskı göreceklerini, yurtlarından sürüleceklerini, tutuklanıp, öldürüleceklerini düşünmüşlerdir. Bu korku nedeniyle de iman edenlerden uzak durmuş, başlarına kötü birşey geleceğini düşündükleri için onlara yaklaşmamışlardır. Oysa Hz. Musa ve onunla birlikte olan salih müminler, Allah’ın izniyle çok şerefli ve kutlu bir hayat yaşamışlardır. Ahirette de güzel ahlaklarının, sabırlarının, iyi davranışlarının karşılığını en güzel şekilde alacaklardır. Hadislerin işaretlerine göre aynı durum Hz. Mehdi için de söz konusu olacak, toplumun büyük kesimi menfaatlerine zarar gelmesi endişesiyle Hz. Mehdi’ye yakın olmaktan, onu desteklemekten kaçınacaklardır.

25- HZ. MEHDİ’NİN YARDIMCILARI
GENÇLERDEN Mİ OLUŞACAKTIR?

Kuran’da haber verilen bilgilerden biri de Hz. Musa’ya sadece kavminden genç bir topluluğun iman etmiş olmasıdır:

Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)

Hadislerde, Hz. Mehdi’ye de gençlerin tabi olacağına işaret edilmektedir. Bu bilgilere göre Hz. Mehdi’nin cemaati hem sayıca az hem de gençlerden oluşan bir topluluk olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.) Hz. Mehdi’nin çevresinde gençlerin olacağına işaret eden hadislerden bazıları şu şekildedir:
Mehdi bizden Ehl-i Beyt’ten (soyumdan) bir gençtir. İhtiyarlarınız ona yetişmeyecek, gençleriniz ise onu ümid edeceklerdir. Allah dilediğini yapacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 23)
Mehdi’nin bayraktarı, sakalı hafif, rengi sarı, küçük bir genç olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 51)
Onun bayraktarı doğudan Temimi soyuna mensup bir genç olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)

26- ORTAYA ÇIKTIĞI İLK DÖNEMLERDE HALKTAN HZ. MEHDİ’YE DESTEK OLANLAR OLACAK MIDIR?

Hz. Mehdi’nin yaşadığı toplumdaki insanlar onun sahip olduğu üstün özellikleri, yürüttüğü hayırlı faaliyetleri açıkça gördükleri halde, yine de Hz. Mehdi ve cemaatini tam olarak fark edemeyeceklerdir. Kimileri de tam tersi bir düşünceye kapılacak, ona destek olmaktan kaçınacak, hatta garip görüp uzak duracak ve ona karşı olumsuz bir faaliyet içerisine gireceklerdir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde “halkın büyük kısmının Hz. Mehdi’ye yardımcı olmaktan kaçınacağı” şöyle haber verilmiştir:

Benim ümmetimden, daima Allah tarafından desteklenen ve onlara yardımcı olmayan halkın zarar veremeyeceği bir cemaat kıyamet kopuncaya kadar hiç eksik olmayacak. Ümmetim içinde daima böyle bir taife (topluluk) bulunacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, cilt 1, s. 16)

Kıyamet ancak, ümmetimden bir taife, insanlara galip olduğu halde kopacaktır. Bu taife ne kendilerine yardımcı olmayanlara ne de yardımcı olanlara bakmayacaklar. (onların davranışlarına, ehemmiyet vermeyeceklerdir.) (Sünen-i İbn-i Mace, cilt 1, s. 19)

Kuşkusuz bu Allah’ın bir mucizesidir. Peygamberimiz (sav)’in bundan on dört asır önce söylemiş olduğu sözlerinin tam olarak gerçekleşmesi oldukça önemlidir. Hz. Mehdi ve cemaati, tüm dünya insanlarının geleceği için çok önemli ve çok faydalı oldukları halde ilk dönemlerde Müslümanlar arasında bilinmeyecekler ve çok az sayıdaki mümin topluluğu dışında halktan onlara yardımcı olan olmayacaktır.

Ancak elbette ki bu insanların bir kısmı vicdanlarıyla bu mübarek şahsın üstünlüklerini kavrayacaklardır. Fakat hakkındaki tüm delilleri görmelerine rağmen, kişisel çıkar kaygılarıyla onları tanımazlıktan gelecek, destek olmayacak, uzak durmaya çalışacak ve diğer insanlardan da bu gerçekleri saklayacaklardır. Toplumun genelinin yardımcı olmaması, onların da Hz. Mehdi’yi desteklemekten kaçınmalarına neden olacak, aksinde maddi manevi kayba uğramaktan korkacaklardır.

27- HZ. MEHDİ’NİN CEMAATİNDEN
AYRILANLAR OLACAK MIDIR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, sayıca çok az olacak olan Hz. Mehdi cemaatinden ayrılanların olacağı bildirilmiştir. Bu da yine Allah’ın büyük bir mucizesidir. Bu kimseler Hz. Mehdi’yi çok yakından tanıdıkları, onun hadislerde bildirilen özelliklere sahip olduğuna ve yalnızca Hz. Mehdi’nin yapabileceği bildirilen faaliyetleri gerçekleştirdiğine yakından şahit oldukları halde onun yanından ayrılacaklardır. Demek ki halkın büyük çoğunluğu gibi, bu kadar yakından tanıma fırsatı elde eden bu insanlar da Hz. Mehdi’yi fark edemeyeceklerdir.

Hadislerde Hz. Mehdi’nin cemaatinden ayrılanlar olacağı şöyle bildirilmektedir:

… Zaman zaman o çetin görevi üstlenememek rahatlık meyli; can, mal, mevki korkusu gibi çeşitli sebeplerle kendisinden ayrılanlar olacaktır… (Ramuzü’l Ehadis, s. 476) (İbni Mace’den)
Hz. Muaviye b. Kirra (ra)’dan rivayet edilmistir:

Ümmetimden bir taife (topluluk) kıyamet kopuncaya kadar yardım görmekte devam eder. Kendilerini terk edenlerin ayrılmaları da onlara bir zarar vermez. (Ramuz El-Ehadis, s. 472) (Hz. Muaviye İbni Kırra (ra))
Ümmetimden bir taife, Allah’ın emri ile hareket etmekte devam eder. Onlar hak üzerinde oldukları halde, kıyamet kopana kadar kendilerini terk eden ve muhalefet eden kimsenin onlara bir zararı dokunmaz… (Hz. Muaviye, Ramuz-el Ehadis, s. 472)

Ancak Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde, bu ayrılan kişilerin Hz. Mehdi cemaati için çok büyük bir hayır ve güzellik olduğu da bildirilmektedir. Bu hak topluluk arasında gizlenen samimiyetsiz kişilerin ortaya çıkmasıyla, Allah’ın izniyle Hz. Mehdi cemaatinin birbirlerine bağlılığı daha da artacak, kötülerin ayrılması onları daha da kuvvetlendirecektir.

Kuran ayetlerinde her Müslüman topluluğunun içinde münafık zihniyette kimselerin olacağı bildirilmektedir. Bu kişiler iman edenlerle birlikte hareket eden, onlarla aynı inançlara sahip olduklarını iddia eden, ancak gerçekte samimiyetsiz olan kimselerdir. Allah rızası için yaşayan samimi iman sahiplerinin arasında, sanki onlardan gibi görünerek yaşayan bu kişiler, aslında salih müminlerden değildirler. Allah Kuran’da bu kişilerin durumunu şu şekilde haber vermektedir:

İnsanlardan öyleleri vardır ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azab vardır. (Bakara Suresi, 8-10)

Gerçek şu ki, münafıklar (sözde), Allah’ı aldatmaktadırlar. Oysa O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman, isteksizce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak çok az anarlar. Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla, ne bunlarla. Allah kimi saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın. (Nisa Suresi, 142-143)

Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin” denildiğinde, o münafıkların senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün. (Nisa Suresi, 61)

Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: “Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vaat etmedi” diyorlardı. Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: “Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün.” Onlardan bir topluluk da: “Gerçekten evlerimiz açıktır” diye Peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı. (Ahzab Suresi, 12-13)

Bu ahlaktaki kişiler tarih boyunca tüm samimi mümin topluluklarının içinde görüldüğü gibi Hz. Mehdi cemaati içinde de bulunacaktır. Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi’nin cemaatinden ayrılanlar, yıllarca bu toplulukla birlikte hareket etmelerine rağmen daha sonradan kendilerine inkar edenlerin arasında bir yol çizeceklerdir. Müslümanlarla aynı iman ve samimiyette olmayan, Allah’a ve Kuran’a sadakat göstermeyen, Allah korkusu zayıf olan bu kişiler, kendi menfaatleriyle çatışan bir durum olduğunda Hz. Mehdi’nin yanından ayrılabileceklerdir.

Hz. Mehdi’nin ahir zaman gibi zorlu bir dönemde yaptığı hizmetleri, sahip olduğu yüksek ahlakı görmelerine rağmen bu cemaatten ayrılan kişiler olması, toplumdaki bazı insanların da gerçekleri görmesini engelleyecek olabilir. Bu kişiler, Hz. Mehdi’nin yanından ayrıldıktan sonra Hz. Mehdi aleyhinde yalan ve iftiralar yayabilir, pek çok kişinin de Hz. Mehdi’yi takdir edememesine ve hatta yanlış tanımasına neden olabilirler. İnsanların büyük kısmı, münafıkların yalanlarına ve dayanaksız isnatlarına aldanacak ve bu nedenle Hz. Mehdi’ye karşı çekimser davranacak olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)

İyiliklerle kötülüklerin, haramlarla helallerin yer değiştirdiği, iyi insanların kötü, kötü insanların iyi olarak tanındığı bu dönemde Hz. Mehdi’yi tanıyanlar arasından bile bu ahlakta insanların çıkması dönemin çok zorlu olduğuna işarettir. Hadislerde ahir zamanda samimi iman etmemiş, Allah’tan gereği gibi korkmayan kimselerin inançlarını kaybedebilecekleri şöyle haber verilmektedir:

Kıyamet, fitneler karanlık gecelerin parçaları gibi zuhur edinceye kadar kopmaz. Kişi, mümin olarak sabahlar, kafir olarak akşamlar. Veya mümin olarak akşamlar, kafir olarak sabahlar. Dünya menfaatı karşılığında dinini satar. (Müslim) (İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, s. 388)
İleride öyle fitneler olacak ki, Cenab-ı Allah’ın ilimle ihya edip koruduğu insanlar hariç, kişi sabahleyin mümin olduğu halde, akşama kafir olacak, dinden çıkacaktır. (Taberani, İbn-i Mace, Deylemi) (Muhammet Sevgili-Hasan Akdağ, Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 36-37)

28- PEYGAMBERİMİZ (SAV), ARALARINDAN AYRILANLARIN OLMASININ,
HZ. MEHDİ VE BERABERİNDEKİLERİ NE YÖNDE ETKİLEYECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, aralarından birtakım insanların ayrılacak olmasının, Hz. Mehdi ve beraberindeki şahıslara hiçbir zarar veremeyeceği bildirilmektedir. Bu gelişmelere rağmen, Allah’ın izniyle Hz. Mehdi ve cemaati yaptıkları hayırlı çalışmalarda başarılı olmaya devam edeceklerdir:

HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİ

29- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ZAMANI BELLİ MİDİR? HADİSLERDE VE
İSLAM ALİMLERİNİN AÇIKLAMALARINDA HZ. MEHDİ’NİN HANGİ DÖNEMDE
ÇIKACAĞI HABER VERİLMİŞTİR?

Hadislerde Hz. Mehdi’nin İslam ahlakını hakim etmek için, kıyamet kopmadan önce yeryüzüne mutlaka geleceği belirtilmiştir. Bunun yanı sıra yine hadislerde verilen bilgilere göre, Hicri 1400’lü yıllar, Allah’ın izniyle Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne dönüşü, Hz. Mehdi’nin gelişi, Deccal’in çıkması ve Hz. İsa’ya yenilmesi, tüm dünyada insanların kitleler halinde İslam’a yönelmesi gibi büyük olayların gerçekleşeceği olağanüstü bir dönemdir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, hadis ve İslam alimlerinin açıklamalarında Hz. Mehdi’nin gelişiyle ilgili çeşitli tarih ve dönemler vardır.

1. Her Yüz Senede Bir Müceddid Gönderilmesi

Öncelikle Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre açıklamak üzere bir “müceddid” yani “dini canlandıran, yenileyen” şahıs gönderileceğinden söz edilmiştir:
Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre; Resulullah (sav) şöyle buyurmuş: Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah HER YÜZ SENENİN BAŞINDA şu ümmetin dinini bidatten (dine sonradan karışmış batıl uygulamalardan) ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) bir zatı gönderir. (Sünen-i Ebu Davud, 5/100)
Büyük İslam alimi İmam Rabbani’nin bu konudaki açıklaması ise şöyledir:
HER YÜZ SENE BAŞINDA bu ümmetin uleması arasından BİR MÜCEDDİD GELECEK ve şeriatı ihya edecektir (canlandıracaktır). (Mektubat-ı Rabbani, 1/520)

Bediüzzaman Said Nursi de bu konu hakkında şunları söyler:
Ashab-ı Kütüb-i Sitte’den İmam-ı Hâkim’in Müstedrek’inde ve Ebu Dâvud’un Kitab-ı Sünen’inde, Beyhaki “Şuab-ı İman”da tahric buyurdular (meydana koydular): “HER YÜZ SENEDE BİR, CENAB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN (DİNİ YENİLEYEN) GÖNDERİYOR…” (Barla Lahikası, s. 119)

Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası’nda Hicri 1200’lü yılların “müceddidi”nin Hazreti Mevlana Halid, olduğunu söyler. Bu açıklamasının devamında, Risale-i Nurlar’ın da Hicri 1300’lü yıllar için bir “müceddid” hükmünde olduğunu şöyle ifade eder:
Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları (bölümleri) aynı vazifeyi görmüş… Kanaat verir ki –nass-ı hadis (hadisin açık ifadesi) ile- Risale-i Nur tecdid-i din (dini yenileme, canlandırma) hususunda bir müceddid hükmündedir. (Barla Lahikası, s. 121)
Bediüzzaman Hicri 1400’lü yılların “müceddidi”nin ise Hz. Mehdi olacağını müjdelemiştir:

Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli “lamlar” ve “mimler” ikişer sayılsa BUNDAN BİR ASIR SONRA ZULÜMATI DAĞITACAK ZATLAR İSE, HAZRET-İ MEHDİ’NİN ŞAKİRTLERİ (TALEBELERİ) OLABİLİR. (Şualar, s. 605)
Bediüzzaman, İslam aleminin üzerindeki zulüm ortamının kendisinden “bir asır sonra” ancak Hz. Mehdi vesilesi ile dağıtılacağını söylemiştir. Kendisinden bir sonraki yüzyılda yani Hicri 1400’lü yıllarda Hz. Mehdi’nin yapacağı çalışmalarla, Müslümanların büyük sıkıntılardan kurtulup feraha kavuşacaklarını açıklamıştır.

2. Hz. Mehdi “İkinci Bin”de Gelecektir

Büyük İslam alimi İmam Rabbani, Hz. Mehdi’nin Peygamberimiz (sav)’in vefatından 1000 (bin) sene geçtikten sonra Hicri ikinci binin içinde geleceğini bildirmektedir. Bu konuyla ilgili İmam Rabbani’nin pek çok açıklaması mevcuttur:

Kuran hükümlerinin kuvvetlendirilmesi, milleti yenilemesi bu İKİNCİ BİNDEDİR. Bu davanın doğruluğuna adil şahid: Hz. İsa’nın (as) MEHDİ’NİN (ra) BU BİN İÇİNDE VAROLUŞLARIDIR. (Mektubat-ı Rabbani, c.1, s. 611)
Resulullah (sav)’in ümmeti arasından çıkanlar pek kamildirler. Yani Resulullah (sav)’in irtihali (vefatı) üzerinden bin sene geçtikten sonra isterse az olsunlar. ARADAN BİN SENE GEÇTİKTEN SONRA, MEHDİ’NİN GELİŞİ DE BUNUN İÇİNDİR. Onun mübarek kudümünü (gelişini), Hatem’ür-rüsül Resulullah (sav) müjdelemiştir. Hz. İsa (as) dahi aradan bin sene geçtikten sonra nüzul edecektir (inecektir). (Mektubat-ı Rabbani, c.1, s. 440)
Hz. Muhammed (sav)’in vefatından bin sene geçtikten sonra, Hicri ikinci bin yılına girilir. İmam-ı Rabbani’nin yukarıdaki açıklamalarına göre ikinci bin yılı içerisinde Hz. Mehdi gelecektir. İkinci binin başlangıcından içinde bulunduğumuz Hicri 14. yüzyıla kadar geçen üç yüz yılda Hz. İsa ve Hz. Mehdi gelmemişlerdir.

3. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi’nin, Hicri 1400’lü Yıllarda Geleceğini Haber Vermiştir

Peygamber Efendimiz (sav) bazı hadislerinde Hz. Mehdi’nin geliş tarihi olarak da açıkça 1400 yılını vermiştir. Bu hadislerden biri şöyledir:
İnsanlar 1400 senesinde Mehdi’nin yanında toplanacaklardır. (Risaletül Huruc-ül Mehdi, s. 108)
Peygamberimiz (sav)’in, Hz. Mehdi’nin çıkış tarihi olarak hadislerinde açıkça Hicri 1400 tarihini vermesi, Hz. Mehdi’nin çıkışının çok yakın olduğunu bize bildirmektedir. (En doğrusunu Allah bilir)

4. Bediüzzaman’a Göre Hz. Mehdi Hicri 1400’lü Yıllarda Görev Yapacaktır

Bediüzzaman’ın da, farklı tarihlerde yaptığı açıklamaların hepsinde, Hz. Mehdi’nin geliş zamanı olarak Hicri 1400’lü yılların başlarına işaret edilmiştir. Bediüzzaman bir sözünde, Hz. Mehdi’nin Asr-ı Saadet döneminden 1400 sene sonra çıkacağını şöyle belirtmektedir:
İSTİKBAL-İ DÜNYEVİYEDE (dünyanın geleceğinde) 1400 SENE SONRA GELECEK BİR HAKİKATİ asırlarında karib (yakın) zannetmişler. (Sözler, s. 318)

Bediüzzaman’ın ifadesinde belirttiği, “sahabe döneminden 1400 sene sonrası” Hicri 1400’lü yılların başlarına, yani Miladi olarak 1979-1980 senelerine denk gelmektedir.

Bediüzzaman, Hicri 1327’de Şam’da Emevi Camii’nde on bin kişiye verdiği hutbesinde, Hicri 1371’den sonraki İslam aleminin geleceğine yönelik izahlar yapmakta, ahir zamandan çeşitli tarihler vererek, beklenen Mehdi’nin mücadele zamanlarına dikkat çekmektedir. Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin göreve başlaması ve inkarcı zihniyeti fikren mağlup etmesi ile ilgili olarak şu tarihleri bildirmektedir:

Ta 1371 senesinden sonraki alem-i İslam’ın mukadderatına (kaderine) nazar eden (göz atan) Hutbe-i Şamiye’deki hakikatler… Evet şimdi olmasa da 30-40 sene sonra fen ve hakiki marifet (müsbet ilimler ve sanat, ilim ve fenlerle öğrenilen bilgi) ve medeniyetin mehasini (medeniyetin iyiliklerini) o üç kuvveti tam teçhiz edip, cihazatını verip o dokuz manileri mağlup edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanını (hakikati araştırma meyli) ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi (insan sevgisini) o dokuz düşman taifesinin cephesine göndermiş, inşaAllah YARIM ASIR SONRA onları darmadağın edecek. (Hutbe-i Şamiye, s. 25)

Bediüzzaman Şam’da yaptığı bu konuşmada, Hicri 1371 senesinden sonra yaşanacak gelişmelere dikkat çekerek, Hz. Mehdi’nin göreve başlamasının 1371 tarihinden 30-40 yıl sonra olacağını bildirmiştir. Bu tarih ise Hicri 1401-1411, Miladi olarak da 1980-1990 yılları arasıdır.

Yine aynı konuşmanın devamında Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin, inkarcı fikir sistemini, fen, ilim ve medeniyetin imkanları sayesinde fikren susturacağını haber vermiştir. Bu fikri üstünlüğün tarihi olarak da 1371 tarihinden yarım asır sonrasını bildirmiştir. Bu da Hicri 1421, yani Miladi 2001 senesi demektir.
Bediüzzaman’ın ahir zamanla ilgili bir diğer açıklaması da şöyledir:
YETMİŞ BİRDE FECR-İ SADIK (tan yerinin ağarması, Güneş doğmadan önceki kızıllık, sabah vakti) BAŞLADI veya başlayacak. Eğer bu, fecr-i kazib (sabaha karşı ufukta yayılmaya başlayan birinci kızıllık) de olsa, OTUZ KIRK SENE SONRA FECR-İ SADIK (fecr-i kazibden sonra yayılmaya başlayan ikinci aydınlanma) ÇIKACAK. (Hutbe-i Şamiye, s. 23)

Bediüzzaman’a göre fecr-i sadık’ın çıkacağı yıllar:

1371 + 30 = 1401 = 1981
1371 + 40 = 1411 = 1991
Bediüzzaman bu izahına göre Hakkın karşısında batılı temsil eden düşünce olan ateizmin ve materyalist felsefenin dağıtılmaya başlamasının 1981-1991 yıllarında, fikren tam anlamıyla susturulup dağıtılmasının ise 2001 yılında olacağına işaret etmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Bediüzzaman Said Nursi’nin Hz. Mehdi’nin çıkışı hakkındaki bir diğer sözü ise şöyledir:

Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT dahi bu zamanda gelse… (Kastamonu Lahikası, s. 57)
Bediüzzaman Said Nursi, “hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zat” diyerek Hz. Mehdi’nin kendi döneminde henüz gelmediğini bildirmektedir. Ayrıca Müslümanlar tarafından beklendiğini ve kendi yaşadığı devirden bir asır sonra geleceğini de haber vermektedir. Bediüzzaman Hicri 1300’lü yıllarda yaşamıştır. Kendisinden sonra gelecek asır olan Hicri 1400’lü yıllar Hz. Mehdi’nin çıkış zamanıdır.

30- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE DÜNYANIN DURUMU NASIL OLACAKTIR?

Ahir zamanda ümmetimin başına sultanlarından şiddetli belalar gelir, öyle ki yerler Müslümanlara dar gelir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)

Mehdi’den önce, yaygın katliamların vuku bulacağı büyük bir fitne görülecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)

Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 21-22)

Dünya herc-ü merc (fitne, dağınıklık) içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin kökünü kazıyarak dalalet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dini ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve bu katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir. Hz. Mehdi gelince, insanlar onu aşk ve muhabbetle kucaklayacaklardır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)

Mehdi çıkmadan önce, milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, Ahmed İbn-i Hacer-i Mekki, s. 39-40)

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi gelmeden önce bazı Müslüman ülkelerde, din ahlakından uzak, zalim ve acımasız karakterli kişilerin iktidarda olacağına işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün İslam dünyasının bir bölümünde iktidarda olan yöneticiler, Müslüman halka eziyet etmekte, baskıcı ve despot rejimleri ile insanları ezmektedirler. Bir kısmında ise, ehil olmayan yöneticiler nedeniyle halk çeşitli belalara maruz kalmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde Müslümanlar, ülke yönetimindeki liderler tarafından baskı altına alınmakta, çeşitli zorluk ve sıkıntılara maruz bırakılmaktadırlar. Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları ve ibadetlerini yerine getirmeleri engellenmekte, ekonomik sıkıntılar yaşamı zorlaştırmaktadır.

Peygamberimiz (sav)’in Hz. Mehdi’nin gelişi ile ilgili bildirdiği hadislerin büyük bir kısmında, Hz. Mehdi gelmeden önce dünyada karmaşa, güvensizlik ve huzursuzluğun hakim olacağı üzerinde durulmaktadır. Savaşlar ve çatışmaların yanı sıra, toplu katliamların yaşanacak olması da bu dönemin belirgin özellikleri arasındadır. Ayrıca hadiste katliamların yaygın olacağına, yani tüm dünya çapında yaşanacağına dikkat çekilmektedir.

Geçtiğimiz yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşanmış ve sırf bu savaşlarda 65 milyon insan hayatını kaybetmiştir. 20. yüzyıl boyunca siyasi nedenlerle katledilen sivillerin sayısının 180 milyonu aştığı tahmin edilmektedir. Bu, daha önceki yüzyıllarla kıyaslandığında olağanüstü derecede yüksek bir rakamdır.

Hz. Mehdi’nin çıkışı ile ilgili hadislerde katliamların yaygınlaşmasından bahsedilirken, bu katliamların masum insanları hedef alacağına özellikle dikkat çekilmiştir. Günümüzde hemen hemen tüm savaşlarda asıl hedef sivil halk olmaktadır. Katliamlar ve terör eylemleri de asıl olarak sivil ve masum halka yönelik olarak gerçekleştirilmekte, çoğunlukla çocuklar, yaşlılar ve kadınlar katledilmektedir. Özellikle kendilerini savunma imkanı olmayan bu insanların seçilmiş olması katliamların çapının geniş, hayatlarını kaybeden insanların sayısının yüksek olmasına neden olmaktadır.
“Fitne” kelimesi ise “savaş, karışıklık, kavga, ihtilaf” gibi anlamlara da gelmektedir. Kelimenin bu anlamları düşünüldüğünde özellikle son bir asırdır, hadiste de ifade edildiği gibi “kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılan” savaşlar, iç çatışmalar, kargaşalar dünyanın dört bir yanında bitip tükenmeden devam etmektedir. Özellikle geride bıraktığımız 20. yüzyıl “Savaşlar Yüzyılı” olarak anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise savaşlar ve terör olayları ile başlamıştır ve halen de bunlar dünyanın dört bir yanında devam etmektedir.

Ahir zamanda, savaşlarla, yoklukla, açlıkla, adaletsizliklerle, ahlaki çöküşle ve çeşitli salgın hastalıklarla iç içe yaşayan insanlar tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkabileceğine dair inançlarını yitirirler. Müslümanlar arasında da pek çok kişi, Altınçağ’ın başlayıp, İslam ahlakının dünya üzerinde hakim olacağı yönündeki beklentilerini kaybeder ve fitnelerin artarak devam edeceğine inanır.

Nitekim günümüzde de bu ruh halinin örnekleri sık sık görülmektedir. Peygamber Efendimiz (sav)’in Hz. Mehdi’nin gelişi ve Altınçağ’da yaşanacak olan güzelliklerle ilgili çok sayıda hadisi olmasına rağmen birçok kişi böyle bir dönemin yaşanmayacağını zannetmektedir. İşte bu zan da ahir zaman alametlerinden biridir. Altınçağ, bu ümitsizlik halinin insanlar arasında yaygınlaştığı bir zamanda, Allah’ın insanlara olan rahmeti sayesinde başlayacaktır.

31- HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNDEN ÖNCE EKONOMİK AÇIDAN NASIL
BİR ORTAM OLACAKTIR?

Fakirler çoğalacak. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 455)
Açlık ve hayat pahalılığı alabildiğine yayılacak. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 440)

Deccal’in zuhurundan üç yıl önce, son derece buhranlı günler olacak, açlık hüküm sürecektir… (Kıyamet Alametleri, s. 220)

Deccal’ın çıkmasından önce gökyüzü üç sene yağmurunu tutar. Birinci senede normal yağmurun üçte birini tutup üçte ikisini yağdırır. Yeryüzü bitkisinin üçte birini bitirmez. İkinci yılda gökyüzü normal yağmurunun üçte ikisini yağdırmaz. Yeryüzü de bitkisinin üçte ikisini bitirmez. Üçüncü yılda ise gökyüzü yağmurunun tamamını keser, yeryüzü de bitkisinden hiçbirini bitirmez. (Ebu Davud, İbni Mace, Taberani; Geleceğin Tarihi 3, s. 241)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi öncesinde yeryüzündeki halklar arasında açlık ve fakirliğin yaygınlaşacağı bildirilmiştir. Hiç şüphesiz tarih boyunca açlık ve sefalet hep var olmuştur. Ancak ahir zamanda fakirlik tüm dünya genelinde çok büyük bir artış gösterecektir. Ve bu durum da Hz. Mehdi’nin gelişinin habercisi olacaktır. Kuran’da bu durumun Allah’ın bir adetullahı olduğu şöyle haber verilmektedir:

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek onun halkı yalvarıp-yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir zorluk (yoksulluk) ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz. (Araf Suresi, 94)

32- HZ. MEHDİ’NİN GELİŞİNDEN ÖNCE MÜSLÜMANLARIN BAŞLARINDA
MANEVİ BİR LİDER OLACAK MIDIR?

Dünyada ismi geçecek bir halife kalmayıncaya kadar çıkmayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)

O’nun çıkacağı yıl insanlar hacca başlarında bir emir bulunmadan gidecekler. (Kıyamet Alametleri, s. 168-169)

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında Hz. Mehdi’nin ortaya çıkacağı dönemde İslam ümmetinin başında bir halife yani manevi bir lider bulunmayacağı bildirilmektedir. Hz. Mehdi, hadislerde tarif edilen böyle bir dönemden sonra ortaya çıkacak ve tüm Müslümanların manevi lideri olacaktır.

33- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE GERÇEKLEŞECEK
OLAYLAR HAKKINDA BİLGİ VERİLMİŞ MİDİR?

Hz. Mehdi’nin çıkışından önce gerçekleşecek olan olaylar hakkında Peygamber Efendimiz (sav)’in pek çok hadisi bulunmaktadır. Bu hadisler birçok büyük İslam aliminin kitaplarında bizlere nakledilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin çıkışının alametleri olan bu olayları haber veren hadisler, içinde bulunduğumuz dönemin ortam ve şartlarını açıkça tarif etmekte ve çok yakın geçmişte arka arkaya gerçekleşen bazı kritik olayları mucizevi bir biçimde haber vermektedir.
Gerek Hz. Mehdi’nin çıkışı, gerekse kıyamet alametleri ile ilgili hadislerin art arda gerçekleşmeleri belirli bir döneme işaret etmektedir. Ve tüm alametlerin Hicri 14. yüzyıl başından (1979-1980) itibaren sırayla ortaya çıkmaları, içinde bulunduğumuz dönemin Hz. Mehdi’nin yeryüzünde bulunuş yılları olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.)

34- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİ BİRBİRİ ARDINCA MI GERÇEKLEŞECEKTİR?

Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinin bildirildiği hadislerde, bu alametlerin arka arkaya, “bir tesbih taneleri” gibi meydana geleceği ifade edilmektedir. Gerçekten de bu alametler, birbiri ardınca ve Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği şekilde meydana gelmektedir. Hadislerde belirtildiği gibi, dünyanın dört bir yanında kargaşa ve anarşi artmakta, arka arkaya fitneler meydana gelmekte, katliamlar ve büyük felaketler yaşanmakta, yokluk ve açlık artmakta, insanlar büyük sıkıntılar çekmektedir. Tüm bu alametlerin arka arkaya belirli bir dönem içinde gerçekleşiyor olması, Müslümanların asırlardır gelişini bekledikleri Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışının çok yaklaştığını göstermektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Ben Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali’ye dedim ki, “Bu işin önünde alametler var mıdır?” – ki Mehdi’nin zuhurunu kast ediyor- Dedi ki, “Evet.” Dedim, “Nedir onlar?” Dedi ki, “Beni Abbas’ın helakı, Süfyani’nin ortaya çıkması, Beyda’da batma.” Ben yine, “Bu işin uzamasından korkuyorum” dedim. Dedi ki, “Bu iş tesbih taneleri gibi arka arkaya meydana gelir.” (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 34)

Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi. (Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167)
Çok acıklı durumlar ve elim manzaralar görülür. Fitneler arka arkaya devam eder… (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 36)
Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder… (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

35- HZ. MEHDİ’NİN GELMESİNİN YAKINLAŞTIĞINI GÖSTERECEK OLAN
ALAMETLER NELERDİR?

1) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNİN ARKA ARKAYA MEYDANA GELMESİ

Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi. (Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167)

2) FİTNELERİN ÇOĞALMASI

Hiçbir tarafın ondan mahfuz (saklı)kalmayacağı bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek: “Ey insanlar, emiriniz artık Mehdi’dir” demesine kadar devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)

3) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE YAYGIN KATLİAMLAR MEYDANA GELMESİ

Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek… (Camiü’s-Sagir, 3:211, Müsned, 2:492, 4:391, 392)

4) DÜNYANIN HER YERİNİ KARIŞIKLIK VE KARGAŞANIN KAPLAMASI

Dünya herc-ü merc* içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazısına hücum ettiğinde, büyük küçüğe merhamet etmediği, büyüğe vakarlı davranmadığında Allah, bu sırada onlardan adavetin (düşmanlığın) kökünü kazıyarak dalalet kalelerini fethedecek ve evvelce benim ayakta tuttuğum gibi, ahir zamanında dini ayakta tutacak, önceden zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracak birini (Mehdi) gönderecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman)
(*) Herc-ü Merc: İnsanlar arasında meydana gelen fitne, fesat, darmadağınık, karmaşık, allak bullak ortam.

5) KADINLAR VE ÇOCUKLARIN DAHİ KATLEDİLDİĞİ FİTNELERİN YAŞANMASI

Masum insanlar katloluncaya kadar Mehdi çıkmayacak ve katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 37)
Bu fitnelerin en sonuncusu günahsız insanların öldürülmesidir ki, artık o zaman kendisinden herkesin razı olacağı bir gidişatta olan Hz. Mehdi çıkar. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 38)

6) HZ. MEHDİ YOLLARIN KESİLDİĞİ BİR DÖNEMDE ÇIKACAKTIR

Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 39-40)

7) MÜSLÜMANLARA BASKININ ARTMASI

Rüku ve secdeye giden herkesi cezalandırır. Zulüm, fesad ve fısk çıkarır. Alim ve zahidleri katleder, pek çok şehri de işgal eder. Kan akıtmayı helal kılarak, Al-i Muhammed’e düşman kesilir… (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 37)

Benden sonra halifeler olur. Halifelerden sonra emirler, emirlerden sonra zalim melikler gelir. Son olarak da Ehl-i Beyt’imden birisi çıkar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 84)

8) MESCİD VE CAMİLERİN YIKILMASI

Süfyani kuru bir vadiden çıkar. Kelp kabilesinden abus çehreli, sert kalpli adamlardan bir ordu düzenler ve bunlar her tarafa zulmederler. O, medrese ve mescidleri yıkar, rüku ve secdeye giden herkesi cezalandırır. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)

9) HARAMLARIN HELAL SAYILMASI

Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder ve birinciler sonuncuların kılıçla çatışmaya dönüşünü kamçılar ve bundan sonra bütün haramların helal sayılacağı bir fitne gelir. Sonra da hilafet, yeryüzünün en hayırlısı olan Mehdi’ye evinde otururken gelecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

10) ALLAH’IN AÇIKÇA İNKAR EDİLMESİ

Alenen ve apaçık Allah Teala inkar edilinceye kadar Hz. Mehdi (a.r.) gelmez. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 27)

11) İRAN-IRAK SAVAŞI

Ahir zamanda meydana gelecek önemli bir savaş hadiste şöyle haber verilir:
Şevval ayında ayaklanma Zilkade’de harb konuşmaları, Zilhicce’de ise harb vaki olacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)
Hadiste belirtilen Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları İran-Irak Savaşının gelişim aşamalarıyla aynı tarihlere denk gelmektedir:
Şevval ayında ayaklanma…

İran Şahı’na karşı olan ilk ayaklanma bilindiği gibi hadiste belirtilen 5 Şevval 1398 (8 Eylül 1976)’de olmuştur.
Zilkade’de harp konuşmaları ve Zilhicce’de ise harp vaki olacak…
Hicri 1400 Zilhicce (1980 Ekim) ayında İran-Irak arasındaki savaş tam anlamıyla başlamıştır.

12) AFGANİSTAN’IN İŞGALİ

Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar ahir zaman Mehdisinin yardımcılarıdır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 59)
Talikan’a yazık oldu…

Hadiste Afganistan’ın Hz. Mehdi zamanında işgal edileceğine işaret olabilir. Gerçekten de Rusların Afganistan’ı işgali olan 1979 yılı Hicri 1400 yılına, diğer bir ifadeyle Hicri 14. yüzyılın başlangıcına denk gelmektedir. Bilindiği gibi hadislerde Hz. Mehdi’nin yüzyıl başlarında çıkacağı haber verilmiştir. Hz. Mehdi’yle ilgili diğer pek çok alametin de Hicri 1400’e ve Hicri 14. yy başlarına denk gelmesi bu tarihlerin Hz. Mehdi’nin çıkışı hakkında önemli bir işaret taşıdığını göstermektedir.

Orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır…
Rivayetin bu bölümünde Afganistan’ın maddi zenginlik kaynaklarına dikkat çekiliyor olabilir. Bugün Afganistan’da çeşitli sebeplerle işletilmeye açılmamış büyük petrol yatakları, demir havzaları ve kömür madenleri tespit edilmiştir.

13) ÇÖLDE BATAN ORDU HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDENDİR

Ancak bu ordu çöle girdiğinde, Zulhüleyfe denilen yerde öylesine toprağa gömülecektir ki, onların üstte olanları alttakileri, altta olanları üsttekileri kıyamete kadar göremeyeceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)

14) FIRAT’IN SUYUNUN KESİLMESİ

Mehdi’nin alametlerindendir: Fırat Nehrinin durdurulması. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 39)

15) RAMAZAN’DA AY VE GÜNEŞ TUTULMALARI

Mehdi için 2 alamet vardır ki, bunun birincisi, Ramazan’ın birinci gecesi Ay’ın ikincisi de ortasında Güneş’in tutulmasıdır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Ramazan’ın birinci gecesi Ay, ortasında Güneş tutulacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci s. 199)

Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde Güneş tutulacaktır, o ayın ilkinde ise Ay kararacak… (Mektubat-ı Rabbani, 2/1163)
… Güneş’in oruç ayının ortasında, Ay’ın ise sonunda tutulması… (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 38)

Ramazan’da iki defa Ay tutulması olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 53)

Mehdi’nin gelişi Razaman ayında Ay’ın iki kere tutulmasına sebep olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 200)

Mehdi’nin çıkmasından önce bir Ramazan içinde Güneş iki defa tutulacaktır. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Şarani, s. 440)

Yukarıdaki rivayetlerde dikkati çeken en önemli nokta Ramazan ayının ortasında hem Güneş tutulmasının, hem de bir ay içinde “Ay”ın ve “Güneş”in iki kere tutulmasının imkansız olduğunun fark edilmesidir. Bu, normal şartlarda gerçekleşmeyecek bir durumdur. Eğer bu hadislerde tarif edilen olaylar dikkatle incelenirse, rivayetler arasında çeşitli farklılıklar olduğu göze çarpar. Yukarıdaki 1, 2 ve 3. rivayetlerde Ay, Ramazan’ın birinci günü, 4. rivayette ise sonuncu günü tutulacaktır. Buna göre, yukarıdaki hadis rivayetlerinin toplamından çıkan ortak sonuçlar şunlardır:

1. Ramazan ayında Ay ve Güneş tutulmaları olacaktır.
2. Bu tutulmalar ortalı, yani 14-15 gün arayla olacaktır.
3. Bu tutulmalar iki kere tekrarlanacaktır.

Bu tespitlere uygun olarak, 1981 yılında (Hicri 1401’de) Ramazan ayının 15. günü Ay, 29. günü de Güneş tutulmuştur. Yine “ikinci olarak”, 1982 yılında (Hicri 1402’de) Ramazan ayının 14. günü Ay, 28. günü de Güneş tutulmuştur.
Ayrıca bu hadisede “Ay”ın Ramazan’ın tam ortasında DOLUNAY halinde tutulması ve dikkatleri çekecek bir alamet olarak belirmesi de son derece anlamlıdır.
Bu olayların Hz. Mehdi’nin diğer çıkış alametleriyle aynı dönemde meydana gelmesi ve Hicri 14. yüzyıl başlarında, üst üste iki yıl (1401-1402) mucizevi bir tarzda tekrarlanması rivayetlerin işaretinin bu olaylar olabileceğini kuvvetlendirmektedir.

16) KUYRUKLU YILDIZIN DOĞMASI

Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci s. 200)
O yıldızın doğması, Güneş ve Ay tutulmasından sonra olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
Hadislerde belirtildiği gibi:
– 1986 yılında (Hicri 1406’da) yani 14. yüzyıl başlarında “Halley” kuyruklu yıldızı Dünyamızın yakınından geçmiştir. Bu kuyruklu yıldız parlak, ışıklı bir yıldızdır.
– Hareket yönü doğudan batıya doğrudur.
– 1981 ve 1982 (1401-1402) yıllarında meydana gelen Ay ve Güneş tutulmaları olayından sonra ortaya çıkmıştır.

17) KABE BASKINI VE KABE’DE KAN AKITILMASI

Onun çıkacağı yıl, insanlar hacca, başlarında bir emir bulunmadan gidecekler. Hep birlikte Beyt-i Şerif’i tavaf edecekler, sonra Mina’ya indiklerinde, köpekler gibi birbirine saldıracak, hacılar soyulacak, kanlar Akabe Cemresinin üzerine akacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 169)
İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın hac ederler. Mina’ya indiklerinde etrafları, köpeklerin sarışı gibi sarılıp, kabilelerin birbirine girmesi ile büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35)
Yukarıdaki hadislerde “onun çıkacağı yıl” cümlesi kullanılarak, Hz. Mehdi’nin çıkış tarihinde Hac sırasında meydana gelecek bir katliama dikkat çekilmektedir. 1979 yılında, hac sırasında gerçekleşen Kabe baskınında aynen böyle bir katliam yaşanmıştır. Çok ilginçtir ki; bu kanlı Kabe baskını da Mehdi’nin diğer alametlerinin gerçekleştiği dönemin tam başında yani Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (21 Kasım 1979) tarihinde meydana gelmiştir.

Yine hadis-i şerifte kanların akacağından bahsedilerek öldürme olayına dikkat çekilmiştir. Baskın sırasında Suud askerleri ile saldırgan militanlar arasında meydana gelen çarpışmada 30 kişinin öldürülmesi, bu rivayetin kalan kısmını da doğrulamıştır.
1979 (Hicri 1400)’da gerçekleşen bu Kabe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olay meydana gelmiştir. Bu hadisede, caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır. Beyt-ül Muazzama’nın yanında, Müslümanların (Suudi Arabistan askerleri ile İranlı hacıların) birbirlerini öldürmeleri ile büyük günahlar işlenmiş, harama girilmiştir. Bu kanlı olaylar, ilgili hadislerde tarif edilen ortamla çok büyük benzerlikler taşımaktadır:
Resulullah buyurdu: Ramazan’da bir seda, Şevval’de bir ses, Zilkade’de kabileler arasında savaş olur. Hacılar talana uğrar. Mina’da ölülerin çok olacağı bir savaş olur, öyle ki orada taşları kan gölü içinde bırakacak kadar kan akar. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 31)

18) DOĞU TARAFINDAN BİR ATEŞİN GÖRÜLMESİ

“İkdiddurer” isimli kitapta Mehdi’nin zuhur alametleri bahsinde geçiyor: Doğuda, semada üç gece görünen büyük bir ateşin çıkması. Mutad (alışılmış) şafak kızıllığı gibi olmayan bir kırmızılığın semada görülüp ufukta yayılması. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 32)
Doğudan üç veya yedi gün ardı ardına büyük bir ateş zuhur edecek, gökte karanlık görülecek, gökte alışılmış olan kırmızılığın aksine bambaşka bir kızıllık yayılacak. Yeryüzünün duyup anlayabileceği bir dille nida edilecek. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)

Bilindiği gibi Irak’ın, Kuveyt’i Temmuz 1991 yılındaki işgali sonrasında, Kuveyt’e ait petrol kuyularını ateşe vermesi sonucunda Kuveyt ve Basra Körfezi’ni çok büyük bir ateş sarmıştır.
Ateşe verilen iki kuyu, Türkiye’nin bir günde çıkarabildiği kadar petrol veriyor ve dumanlar 55 km. uzaklıktaki Suudi Arabistan’dan bile görülebiliyor. (Hürriyet, 23 Ocak 1991)

19) SAHTE PEYGAMBERLERİN ÇOĞALMASI

Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten: 43; Ebu Davud, Melahim: 16)
Her birisi kendinin Tek Mabud olan Allah’dan Resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 36)

20) DİNİN ŞAHSİ ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI

Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten 43; Ebu Davud, Melahim 16)
Her birisi kendisinin Tek Mabud olan Allah’tan resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 36)

21) BÜYÜK VE HAYRET VERİCİ ŞEYLERİN MEYDANA GELMESİ

Onun zamanında büyük hadiseler vuku bulacak. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)
Onun zuhur mebdeleri ve mukaddimeleri (çıkış alametleri) Resulullah Efendimizin irhasatına* benzer. (Mektubat-ı Rabbani, 2/258)
(*) İrhasat: Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğinden evvel meydana gelen olağanüstü hallerdir ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden olaylardandır.
Onun zamanında nice hayret veren haller zuhur edecektir. (Mektubat-ı Rabbani, 2/258)
Hz. Muhammed (sav)’in doğumundan önce büyük ve olağanüstü olaylar meydana gelmişti. Doğduğu gece yeni bir yıldız doğmuş, ateşe tapan İran Padişahlarının sarayının 14 burcu yıkılmış, İran’da 1000 yıldır yanmakta olan Mecusi ateşi sönmüş, Semavi Vadisi sel suları altında kalmış, Save Gölü kurumuştu.
Yukarıdaki rivayetlerde işaret edildiği gibi, Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışı da, Peygamber Efendimiz (sav)’inkine benzeyecektir. Onun çıkışı döneminde de büyük ve harika olaylar olacaktır. Son 100 yıldır dünya üzerinde meydana gelen büyük olayların bazıları şöyledir:
Kabe basıldı ve çok sayıda Müslümanın kanı akıtıldı.
2500 yıllık İran şahlığı yıkıldı ve İran Şahı Rıza Pehlevi öldü.
Hindistan’ın Bombay kentinde bir fabrikadan sızan gaz 20.000 kişinin ölümüne yol açtı.
İki Müslüman ülke olan İran ve Irak arasında 8 yıl sürecek bir savaş başladı.
Ruslar, Afganistan’ı işgal etti.
Mexico City şiddetli bir depremle yerle bir oldu.
Kuzey Kolombiya’daki Nevado Del Ruiz yanardağı 400 yıldır ilk kez patladı. Eriyen kar ve buzun oluşturduğu çamur yüzünden Armero kenti haritadan silindi. 20.000 kişi öldü.
Bangladeş’teki sel 25.000 kişinin ölümüne sebep oldu.
Hristiyanlığın merkezi Roma’yı sular bastı.
1986’da Çin’de, tarihinin en büyük orman yangını oldu.
Hindistan Başkanı Gandi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, İsveç Başbakanı Olof Palme öldürüldü.
Papa II. Jean Paul vuruldu.
1980 yılı başlarında ilk AIDS vakaları tespit edildi. Şu ana kadar on binlerce kişinin ölümüne sebep olan bu hastalığa “Çağın Vebası” ismi verildi.
1986’da uzay mekiği Challenger fırlatılışından sonra infilak etti.
26 Nisan 1986’da Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santralı’nde şimdiye kadar görülen en büyük nükleer kaza meydana geldi. Birçok Avrupa ülkesi yayılan radyasyondan etkilendi.
Ozon tabakasının delinmesi Dünya iklimi üzerinde çok olumsuz etkiler bıraktı.
Sovyetler Birliği yıkıldı ve Gorbaçov’la birlikte Bağımsız Devletler ortaya çıktı.
Irak’ın Kuveyt’i ilhak etmesinden sonra yıllarca sürecek olan Körfez Savaşı başladı.
Ermenistan’daki depremde kent harabeye dönüştü. 500.000 kişi evini terk ederken, ölü sayısı 40.000’i aştı.
1989 yılında Çin’de komünist bölükler tanklarla öğrencilerin üzerine yürüdü, Tiananmen meydanında 2000 öğrenci öldü.
Soğuk Savaş’ın sembolü olan Berlin duvarı inşasından tam 28 yıl sonra yıkıldı.
1990 yılında Kabe’deki tünelde yaşanan izdihamda 1400’den fazla hacı hayatını yitirdi.
1991 yılında Bangladeş’te meydana gelen sellerin sonrasında yaklaşık 139.000 kişi öldü, on milyonlarca kişi evsiz kaldı.
Son 20 yıldır Amerika’da fırtınalar, kasırgalar, hortumlar ve seller durmak bilmedi. Binlerce insan öldü, milyonlarcası evini terk etti ve zarar her seferinde milyar dolarlarla ölçüldü.
Bosna ve Kosova’daki katliamlarda yüz binlerce Müslüman öldürüldü ve yüz binlercesi yurtlarından çıkarıldı.
Ebola virüsü on binlerce kişinin ölümüne sebep oldu.
El Nino tüm dünya ülkelerine çok büyük felaketler getirdi.
19 Ekim 1987’de Londra Borsası çöktü. Yaşanan büyük panik sonucunda 50 milyar sterlinlik değer kaybı yaşandı.
19 Nisan 1995’de ABD’nin Oklahoma kentindeki Federal Binaya yapılan bombalı saldırıda 168 kişi öldü.
22 Mart 1997’de Hale-Bopp kuyruklu yıldızı, saatte 160 km. hızla Dünya’nın 195 milyon km. yakınından geçti. Çıplak gözle izlenebilen Hale-Bopp’un geçişi, tüm dünyada milyonlarca kişi tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı.
10 Mayıs 1997’de İran’daki 7.1 şiddetindeki depremde 1500 kişi öldü.
4 Şubat 1998’de Afganistan’daki 6.1 şiddetindeki depremde 5 bin kişi hayatını kaybetti.
25 Ocak 1999’da Kolombiya’daki 6 şiddetindeki depremde 1171 kişi hayatını kaybetti.
21 Eylül 1999’da Tayvan’daki 7.6 şiddetindeki depremde 2100’den fazla kişi hayatını kaybetti.
11 Eylül 2001’de ABD’ye, tarihin en büyük terörist saldırısı düzenlendi: İki yolcu uçağı, sabah mesaisinin başladığı saatlerde 18 dakika arayla New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu iki gökdeleni vurdu. Ardından bir başka uçak Pentagon’a düştü. Saldırıda beş binin üzerinde insan öldü.
Hindistan’da büyüklüğü 7.9 olan bir deprem meydana geldi ve binlerce kişi yaşamını yitirdi.
Avrupa’da yaşanan aşırı sıcaklar 10 binlerce insanın ölümüne neden oldu.
60.000 senede bir gerçekleşen bir olay meydana geldi ve Mars gezegeni Dünya’ya en yakın konuma geldi.
Kasım 2003’te dünyanın en kurak bölgelerinden olan Mekke’de meydana gelen sel felaketinde 12 kişi yaşamını yitirdi.
l 26 Aralık 2004’te Güney Asya’da meydana gelen son 40 yılın en büyüğü, 1900 yılından bu yana ise en büyük beşinci olan, 9 büyüklüğündeki deprem ve ardından meydana gelen tsunami, 225 binin üzerinde kişinin ölümüyle sonuçlanan bir felakete sebep oldu. Tsunamiler, Güney Asya ülkelerinden Endonezya, Sri Lanka, Hindistan, Malezya, Tayland, Bangladeş, Myanmar, Maldiv Adaları ve Seyşel Adaları’nı hatta 5 bin km uzaklıktaki bir Afrika ülkesi olan Somali sahillerini bile vurdu.

22) GÜNEŞTEN BİR ALAMETİN BELİRMESİ

Mehdi, Güneş’ten bir alamet belirinceye kadar gelmeyecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)
Güneş bir alamet olarak doğmadıkça Mehdi çıkmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33)
Güneş’te böyle büyük bir patlama olayı ilk kez, içinde bulunduğumuz yüzyılda meydana gelmiştir.

Güneş Tutulması
11 Ağustos 1999 yılında gerçekleşen Güneş tutulması yüzyılın son tam Güneş tutulmasıdır. İlk kez bu kadar çok insan Güneş tutulmasını, hem de bu kadar uzun bir süre izleyebilmiş, inceleme fırsatı elde etmiştir. Bu tutulmada dikkat çeken bir nokta da Türkiye’nin bu tam tutulmanın en iyi izlendiği ülkelerden birisi olmasıdır. Bartın’dan Silopi’ye kadar, yaklaşık olarak 12 şehir ve 100 ilçe tutulmayı gözleyebilmiştir.

23) BÜYÜK ŞEHİRLERİN YOK OLMASI

Büyük şehirler, dün sanki yokmuş gibi helak olur. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 38)
24) DEPREMLERİN ÇOĞALMASI
…Depremler çoğalmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, cinayetler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz. (Kıyamet Alametleri, s. 109)

36- HZ. MEHDİ’NİN ÇIKMAYACAĞININ SÖYLENMESİ VE GELİŞİNDEN ÜMİT KESİLMESİ, HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDEN MİDİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ahir zaman alametlerinden birinin de, insanların “Mehdi’nin gelmeyeceği yönünde bir ümitsizliğe kapılmaları” olduğu bildirilmiştir. Hadislerdeki işaretlere göre, ahir zamanda savaşlarla, yoklukla, açlıkla, adaletsizliklerle, ahlaki çöküşle ve çeşitli salgın hastalıklarla iç içe yaşayan kimi insanlar, tüm bu olumsuzlukların ortadan kalkabileceğine dair inançlarını yitireceklerdir. Müslümanlar arasında da pek çok kişi, Altınçağ’ın başlayıp, Kuran ahlakının dünya üzerinde hakim olacağı yönündeki beklentilerini kaybedecek ve fitnelerin artarak devam edeceğine inanacaktır. Peygamberimiz (sav) hadislerinde “Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş” gibi sözler söylenmesinin Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinden olduğunu şöyle bildirmiştir:
İnsanların ümitsiz olduğu ve “Hiç Mehdi falan yokmuş” dediği bir sırada Allah Mehdi’yi gönderir… (Kitab-ul Burhan fi-Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)
…Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar… (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)

37- SAHTE MEHDİLERİN ÇIKMASI HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDEN MİDİR?

Hadislerde bildirildiğine göre, Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışından önce, birçok sahte kurtarıcılar, Mehdiler ve Hz. İsa olduğunu iddia eden insanlar ortaya çıkacaktır. Bu gibi kişilerin ortaya çıkması ise insanların Hz. İsa ya da Hz. Mehdi olduğunu söyleyen herkese şüphe ile yaklaşmalarına neden olacak olabilir.
Hz. İsa’nın ve Hz. Mehdi’nin tanınmamalarında bu sahte şahısların varlığı önemli bir etken olacak olabilir. Bu tür sahte kurtarıcıların çıkışına şahit olmaları insanların Hz. Mehdi’yi de uzun süre tanımamasına neden olabilir. Ancak hiç unutmamak gerekir ki sahte Mehdilerin ortaya çıkışı da Hz. Mehdi’nin gelişinin önemli bir alameti ve müjdesidir. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde bu müjde şu şekilde haber verilmektedir:
Her biri Allah’ın Resulü olduğunu iddia eden otuza yakın yalancı gönderilmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Tirmizi, Fiten: 43; Ebu Davud, Melahim: 16)
Her birisi kendinin Tek Mabud olan Allah’dan Resul olarak gönderildiğini iddia eden altmış yalancının çıkması. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 36)
Sahte mehdilerin ve mesihlerin bir kısmı çıkmıştır, bir kısmı da ilerleyen yıllarda çıkacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.) Şüphesiz, sahte mesihlerin yalanlarının tümüyle ortaya çıkacağı günler ise çok yakındır. Çünkü Peygamberimiz (sav) yalancıların ardından Hz. İsa’nın geri dönüşünü ve Hz. Mehdi’nin gelişini de müjdelemiştir.

38- HZ. MEHDİ, KENDİSİNİN MEHDİ OLDUĞUNU SÖYLEYECEK MİDİR?

Hadislerde Hz. Mehdi’ye biatın kendisi istemediği halde yapılacağı bildirilmektedir. Bu da Hz. Mehdi’nin, kendisini hiçbir zaman Mehdi olarak ilan etmeyeceğini göstermektedir. Hatta insanlar ona gelip “alametler sende mevcut, sen Mehdi’sin” dedikleri halde o yine reddedecektir. Ancak “ölümle tehdit” edildikten sonra, insanların kendisine biat etmesini kabul edecektir. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bu konu şöyle bildirilmektedir:
İnsanlar nihayet Mehdi’ye gelirler ve Rükun ile Makam arasında, kendisi istemediği halde ona biat ederler. “Eğer kabul etmezsen, boynunu vururuz” derler. Yer ve gök ehli ondan razı olur. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 31)
Halifenin ölümü anında ihtilaf olur. Medine halkından bir kişi koşarak Mekke’ye çıkar. Mekke halkından bir grup onu, istememesine rağmen (bulunduğu yerden) çıkarırlar. Hacer-i Esved’le Makamı İbrahim arasında ona biat ederler. (Sünen-i Ebu Davud, 5/94; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Neticede istemediği halde Ehli Bedir sayısınca insan ona, Rükun ile Makam arasında biat eder. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 34)
… Ve sonra istemediği halde biatlarını kabul eder. Eğer siz ona yetişirseniz, ona biat ediniz. Çünkü o yerde de gökte de Mehdi’dir. (Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)
… Onu tekrar Mekke’de bularak yine, “Sen falan oğlu falansın, annen de filan kızı filanedir, sende şu şu alametler vardır, birinci defa bizden kurtuldun uzat elini sana biat edelim” derler. Bunun üzerine o “Ben aradığınız değilim” der ve tekrar Medine’ye gider. Medine’de yine aranınca tekrar Mekke’ye döner. Mekke’de kendisini Rükün’da bularak şöyle derler: “Eğer biatlarımızı kabul etmezsen, bizi aramakta olan ve başında Haddam’dan birisinin bulunduğunu Süfyani ordusuna karşı korumazsan, günahlarımız senin üzerine ve kanlarımız da boynuna olsun” derler. Bunun üzerine Mehdi, Rükun ile Makam arasına oturur ve elini uzatarak biatları kabul eder. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 39-40)
Fitne içindeki insanlar kan akıtıldığı bir zamanda evinde oturmakta olan Mehdi’ye gelir ve “Bizim için kalk artık”der. O ise kabul etmez, ancak ölümle tehdit edildikten sonra onlar için kalkar. Ondan sonra artık kan dökülmez. (İbn Ebi Şeybe, c. VII, s.531; Abdurrezzak H. 20771, c. XI, s. 372; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52-53)
Hz. Fatima’nın soyundan gelen Mehdi, Mekke’de meydana çıkarılır ve istemediği halde kendisine biat edilir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52-53)

HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ

39- HZ. MEHDİ MÜCADELESİNE KAÇ YAŞLARINDA BAŞLAYACAKTIR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi’nin mücadelesine başladığı yıllarda 30 ila 40 yaşları arasında olacağını haber verilmiştir:
Yaşı 30 ile 40 arasında olduğu halde gönderilecektir… Mehdi benim evlatlarımdandır. 40 yaşlarındadır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 41)
40 yaşındadır. Diğer bir rivayete göre 30 ile 40 yaşındadır. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 16)
Mehdi benim neslimdendir. O 40 yaşındadır. Sanki yüzü parlak bir yıldızdır… (Mer’iy b. Yusuf b. Ebi bekir b. Ahmet b. Yusuf el-Makdisi “Fevaidu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar”)

40- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ VE KARARLILIĞI
NASIL ANLATILMIŞTIR?

Mehdi işi sıkı tutacak. (Kıyamet Alametleri , s. 175)
İnsanlar hakka dönünceye kadar mücadelesine devam edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği Ehli Beytime mensup birisi (Mehdi) sahip olmadan günler geceler bitmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Mehdi hesabını çok seri bir şekilde görecek ve vaadinden dönmeyecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 24)
Mehdi Doğu tarafından çıkacak. Karşısına dağlar bile dikilse onları ezip geçecek, o dağlarda kendisine yol bulacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)

41- HZ. MEHDİ HAKKINDA OLUMSUZ PROPAGANDA YAPILACAK MIDIR?

Peygamberimiz (sav) devrinde İslam düşmanları, onu kötülemek için o devrin yayın organı sayılan şairleri kullanıyorlardı. Şairler, panayırlarda, çarşılarda Peygamber (sav)’e cahilce çeşitli hakaretler ediyor, ona deli, büyücü, kahin şeklinde iftiralar atıyorlardı. Ahir zamanda da inkarı benimseyen kimseler Hz. Mehdi hakkında olumsuz propaganda yapacak, kendilerince halkın nazarında bu mübarek şahsın itibarını sarsmaya çalışacaklardır.
Hadislerde Hz. Mehdi’nin başlangıç yıllarının sıkıntı ve zorluklarla dolu mücadele yılları olduğu anlatılmaktadır. “Altınçağ” ifadesi ise Hz. Mehdi’nin yeryüzünde bulunduğu son dönemlere aittir. Hz. Mehdi ve Müslümanlar ancak bu devirde rahata, bolluğa, huzura kavuşacaklar ve sevgiye, barışa, kardeşliğe dayalı bir hayatı bu devirde yaşayacaklardır.

42- HZ. MEHDİ MÜCALEDE YILLARINDA ZORLUK VE SIKINTIYLA
KARŞILAŞACAK MIDIR?

İnkar içinde olan toplumları uyarmak ve onları doğru yola davet etmek için gönderilen tüm elçiler, gönderildikleri kavimler tarafından yalanlanmış ve onların çeşitli itham ve iftiralarına maruz kalmışlardır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Ehl-i Beyt’ten gelecek olan Hz. Mehdi’nin de bu gibi eziyet ve sıkıntılarla karşılaşacağı haber verilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir)
Mehdi, bizden, Ehl-i Beyt’tendir… Biz öyle bir ev halkıyız ki Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benim Ehl-i Beyt’im muhakkak benden sonra bela, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır.
Benden sonra Ehl-i Beyt’im bela ve mihnetlerle karşılaşacaklar ve tarda maruz kalacaklardır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 14)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in aşağıdaki hadisi de böyle bir durumu, “Hz. Mehdi’nin biat sırasında, kendisinin birçok kahr ve haksızlığa uğradığını insanlara açıklayacağını” haber vermektedir:
.. Mehdi, Resulullah’ın bayrağı ile, insanların başlarına bela üzerine bela yağdığı ve çıkışından ümit kesildiği bir sırada çıkar. İki rekat namaz kılar. Namazdan dönünce şöyle der: “Ey insanlar! Ümmet-i Muhammed ve bilhassa onun Ehl-i Beyti çok belalar gördü ve bizler kahr ve haksızlığa maruz kaldık.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 55)
Hadislerde bildirildiği gibi, İslam ahlakının Hz. Mehdi vesilesiyle tüm insanlar arasında hakim olmasından önceki devrede Hz. Mehdi ve yardımcılarına, çeşitli sıkıntılar isabet edecek ancak daha sonra bu sıkıntılar Allah’ın izniyle kaldırılacaktır.
Allah, Kuran’da birçok peygamberin kavimleri tarafından yalanlandıklarını, delilik ve büyücülük iftiralarına maruz kaldıklarını ve daha pek çok saldırı ve eziyetle karşılaştıklarını bildirmiştir. Elçiler tüm bu saldırılar karşısında sabretmiş, onlara en güzel şekilde cevap vermişlerdir:

Andolsun senden önce de elçiler yalanlandı… (Enam Suresi, 34)

… Ve elbette bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz… (İbrahim Suresi, 12)

Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: “(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir.” (Duhan Suresi, 14)

İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: “Büyücü ve cinlenmiş” demişlerdir. (Zariyat Suresi, 52)

Fakat o, ‘bütün kişisel ve askeri gücüyle’ yüz çevirdi ve: “(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir” dedi. (Zariyat Suresi, 39)

(Firavun) dedi ki: “Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım.” (Şuara Suresi, 29)

Ey iman edenler, Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın… (Ahzab Suresi, 69)

Dediler ki: “Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın.” (Saffat Suresi, 97)

Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)

O inkar edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” diyorlar. (Kalem Suresi, 51)

43- HADİSLERDE HZ. MEHDİ VE CEMAATİNİN İNKAR EDENLERİN
BASKILARI KARŞISINDA GÖSTERECEKLERİ TAVIR NASIL ANLATILMAKTADIR?

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi ve beraberindeki kimselerin, inkar edenlerin olumsuz propagandaları ve baskıları ya da yaşadıkları zorluk ve sıkıntılar karşısında kararlılıklarından hiçbir şekilde vazgeçmeyeceklerini haber vermiştir:
Onlar Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından, dedikodusundan korkmayan İslam ahalisidir. (Süneni İbni Mace-10-259)

44- HADİSLERE GÖRE, HZ. MEHDİ İLK BAŞLARDA ÇALIŞMALARINI GİZLİ Mİ YOKSA AÇIK OLARAK MI YÜRÜTECEKTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. Mehdi’nin henüz halk tarafından tanınmadığı ilk dönemlerinde faaliyetlerini gizli olarak gerçekleştireceği bildirilmiştir:
Geceleri ibadetle meşgul olup, gündüzleri gizli olacak… (Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)
Hz. Mehdi’nin geldiği dönem ahlaki dejenerasyonun çok ciddi boyutlara ulaştığı, inkar edenlerin din ahlakına ve inananlara karşı çok şiddetli bir düşmanlık besledikleri, gizli ve açık yoğun bir faaliyet içinde oldukları, çok çetin bir dönemdir. Böyle bir dönemde insanlardan gizli kalması ve tanınmaması, Hz. Mehdi’nin inkar edenlerin saldırılarından korunmasına vesile olacaktır.
Bu dönem, Hz. Mehdi’nin inkarcı ve müşrik sistemlerle çok büyük bir fikri mücadele yürüttüğü, din ahlakının yayılması için dünya çapında faaliyet yaptığı bir dönem olacaktır. İnsanların çoğunluğu tarafından tanınmaması, faaliyetlerinin ilk yıllarında Hz. Mehdi için çok büyük bir kolaylık sağlayacak, İslam ahlakının insanlar tarafından kabulünü de hızlandıracaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)

45- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİNİN İLK DEVRELERİNDE
İKİ KEZ ORTADAN KAYBOLACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin mücadelesine başladığı ilk dönemlerde “iki kez ortadan kaybolacağı” haber verilmiştir.
Ebu Abdullah Hüseyin bin Ali aleyhi’s-selâm’dan şöyle buyurduğu rivayet edilir:
Bu işi yapacak olanın (yani Mehdi’nin) iki gaybeti (kayboluşu, görünmemesi) vardır. Bu iki gaybetin biri o kadar uzayacak ki, bazıları: “O öldü”, bazıları da: “O gitti” diyeceklerdir. Ne onu sevenler, ne de başkaları onun yerini bilemeyecekler, sadece ona çok yakın hizmetçisi onun yerini bilir. (“el-Saa Fi Eşrat-is Saa” s. 93 Mısır bas.)

46- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN TEBLİĞ GÜCÜ NASIL TARİF EDİLMİŞTİR?

Hz. Mehdi, kuru bir ağacı diktiğinde de ağaç hemen yeşillenip yapraklanacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
O (Mehdi) kuru bir kamış ağacını kuru bir yere dikecek, anında yeşillenip yaprak verecek. (Kıyamet Alametleri, s. 165)
Mehdi bir yere kuru bir dalı diker ve dal yapraklanıp yeşillenir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 67)
Bir tevili şudur ki:

Hz. Mehdi, ‘kuru bir ağaç’a benzetilen bir insana teveccühüyle ve onu irşad etmesiyle; önceleri aynı kuru bir ağaç gibi etrafına faydalı olamayan böyle bir insanın, bu sefer yeşillenmiş ve meyve vermiş bir ağaç gibi etrafına, yani dinine ve bütün insanlığa faydalı hale geleceğine işaret edilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.) Aşağıdaki hadis-i şerifte de benzer bir şekilde; önceleri cahil, cimri ve korkak olan bir insanın, ahir zamanın büyük mürşidinin irşad ve tedrisiyle (ders vermesiyle) inşaAllah bilgili, cömert ve cesur bir hale geleceğine, adeta önceleri kuru ve faydasız olan bir ağacın yeşerip yaprak vermesi gibi şahsiyetini değiştireceğine işaret edilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Asrında cahil, cimri ve korkak olan bir adam hemen alim, cömert ve cesur olacak. (Kıyamet Alametleri, s. 186)
İmam Rabbani Hazretleri de eserlerinde kendisine verilen gücü aynı benzetmeyle ifade etmektedir:
Allah-ü Taala, hidayet işinde; bana büyük bir güç verdi. O kadar ki: Kuru bir ağaca teveccüh etsem; o kuru ağaç hemen filizlenir. (Mektubat-i Rabbani, 1/18)

47- HZ. MEHDİ İSLAM AHLAKINI DÜNYAYA NASIL HAKİM KILACAKTIR?

Hz. Mehdi İslam ahlakını ilmi çalışmalarıyla hakim edecektir
Hadislerde bildirildiği gibi Hz. Mehdi döneminde hiç kimsenin burnu kanamayacak, hiç kimse zarar görmeyecek, hatta uyuyan kişi dahi uyandırılmayacaktır. Bu da Hz. Mehdi’nin fikri bir mücadele yürüteceğini göstermektedir. Hz. Mehdi, fikren din ahlakına uygun olmayan akım ve sistemleri susturacak, ilmi çalışmayla İslam ahlakını hakim edecektir.
Zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)
Mehdi, Peygamberin (sav) yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Mehdi… gayet sükünet içinde yürüyecektir. (Kıyamet Alametleri, s. 173)
48- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN TÜM MEZHEPLERİ ORTADAN
KALDIRARAK DİNİ ÖZÜNE DÖNDÜRECEĞİ NASIL BİLDİRİLMİŞTİR?

Hadislerde verilen bilgilere göre Hz. Mehdi, kendisinden önce gönderilmiş olan tüm müceddidlerden farklı birtakım özelliklere sahip olacak ve bu vasıfları taşımasıyla ahir zamanın Büyük Mehdisi olduğu anlaşılabilecektir. Hz. Mehdi’nin bu önemli özellikleri arasında “en büyük müceddid” (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi) ve “en büyük müçtehid” (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) vasıflarını taşıması da olacaktır.
Bu vasıftaki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlar da onlara uymuşlardır. İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehl-i sünnet onların verdiği hükümlerle amel etmektedir. Bu müçtehid ve müceddidlerin en büyükleri ise Hz. Mehdi olacaktır.
Bu da Hz. Mehdi’nin içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm vermeye en yetkili kişi olarak, “tüm mezhepleri kaldıracağını” göstermektedir. Zira en büyük mezhep imamı olduğuna göre zaten tüm diğer mezhepleri kaldırması gerekir. Zamanında herkesin ona uyacağının bildirilmiş olması da bunu doğrulamaktadır. İslam tarihinin en büyük alimlerinden biri olan Muhyiddin Arabi ise “Fütühat-ül Mekkiye” isimli eserinde bu konuda şöyle bilgi vermiştir:
… Mehdi, dini Peygamber (sav)’in zamanında olduğu gibi aynen uygulayacak. Yeryüzünden mezhepleri kaldıracak. Halis hakiki dinden başka hiçbir mezhep kalmayacak. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, s. 186-187)
Hüseyin Hilmi Işık da, Saadet-i Ebediye adlı eserinde Hz. Mehdi’nin bu özelliğini şöyle haber vermiştir:
Hazret-i Mehdi, ahir zamanda dünyaya gelecektir. Resullulah Efendimiz (sav)’in soyundan olacaktır. İsa Aleyhisselam’la buluşacak, mezhepleri kaldıracak, yalnız onun mezhebi kalacak. (H. Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 35)

49- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ’NİN DİNE SONRADAN SOKULAN
TÜM BİDATLARI ORTADAN KALDIRACAĞINI HABER VERMİŞ MİDİR?

Bidat, ‘dinin aslında olmadığı halde, dine dahil edilen adetler’ anlamına gelir. Peygamberimiz (sav) de hadislerinde Hz. Mehdi’nin yerine getireceği vazifelerden birinin, ‘dine sonradan sokulan tüm yanlış inanç ve uygulamalardan arındırarak İslam dinini Peygamberimiz (sav) döneminde yaşandığı gibi özüne döndürmek’ olduğunu belirtmiştir. Hz. Mehdi’nin bu özelliğini haber veren hadislerden bazıları şöyledir:
Hz. Mehdi hiçbir bidatı bırakmayacak. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Mehdi kaldırmadık bidat bırakmayacaktır. Ahir zamanda aynı Peygamber (sav) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Hz. Peygamber (sav) en başta İslam’ı nasıl ayakta tuttuysa, Hz. Mehdi de en sonunda aynı şekilde İslam’ı ayakta tutacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)

50- HZ. MEHDİ’NİN MÜCADELESİ NE ZAMANA KADAR SÜRECEKTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi’nin inkarcı felsefeleri fikri olarak tümüyle etkisiz hale getirerek İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacağı bildirilmiştir. Hz. Mehdi, Kuran ahlakını tüm yeryüzüne hakim kılana kadar mücadelesine devam edecektir. Bir hadiste bu durum şöyle haber verilmiştir:
İnsanlar, hakka dönünceye kadar mücadelesine devam edecektir. (El Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)

51- HZ. MEHDİ’NİN MEHDİLİĞİNİ HERKES KABUL EDECEK MİDİR?

Hz. Mehdi tam manasıyla ortaya çıktığında, Hz. Muhammed’in bildirdiği şekil ve sureti, mücadelesi, yardımcıları, fethedeceği yerler ile ilgili bütün hadis-i şeriflerle uygunluk gösterecek, böylece bu konuda hiç kimsenin kalbinde en ufak bir şüphe ve tereddüt kalmayacaktır. Herkes tam kanaat getirerek, onun Mehdiliği’ni tasdik edecektir. Hadislerde Hz. Mehdi’nin Mehdiliği’nin, tam olarak ortaya çıktığı dönemde herkes tarafından kabul edileceği şöyle bildirilmektedir:
Onun ismiyle semadan nida olunacak ve hiç kimse onun Mehdiliğini inkar etmeyecektir. (El-Kavlu-l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)
Bir adam (Mehdi) semadan ismiyle mutlaka çağırılacak ve delil onu inkar etmeyecek, zelil ona mani olmayacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 52)
Gökten bir ses gelecek, onu ne delil inkar edecek ve ne de delil olmaktan o alıkonacak. (Kıyamet Alametleri, s. 200)

52- HADİSLERDE İNSANLARIN HZ. MEHDİ’YE NASIL TABİ OLACAKLARI BİLDİRİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi döneminde insanların arıların kovanlarına gelip sığındığı gibi Hz. Mehdi’ye gelip sığınacakları haber verilmiştir:
Ebu Said Hudri Resulluh’dan rivayet ediyor:
Mehdi’nin izleyicileri ona sığınırlar, bal arılarının Kraliçe arıya sığındıkları gibi (onun yanında güven ve huzur bulurlar), o yeryüzünü adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)

HZ. MEHDİ’NİN HZ. İSA İLE BİRARAYA GELMESİ

53- HZ. İSA İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE GELECEK MİDİR?

Ahir zaman, çok büyük olayların ve tarihi gelişmelerin yaşanacağı bir dönemdir. Bu değişimlere vesile olacak şahıslar da çok kutlu ve mübarek insanlardır. Ahir zamanın bu mübarek şahıslarından biri olan Hz. İsa, bundan yaklaşık 2000 yıl önce Rabbimiz’in Katına yükseltilmiştir ve Allah’ın takdir ettiği vakit geldiğinde de yeniden dünyaya dönecektir. Kuran ayetlerinde ve hadislerde haber verilen bilgiler, Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci kez gelişinin ahir zamanda olacağına işaret etmektedir.
Hz. İsa -bazı insanların hiçbir bilgi ve delile dayandırmadan onun gelmeyeceğini öne sürdükleri bir dönemde, Allah’ın izniyle, ikinci kez yeryüzüne gelecek ve hak din olan İslam’ı tebliğ edecektir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Hz. İsa Ölmedi ve Mesih Müjdesi, Harun Yahya)

53- İSLAM ALİMLERİ HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE GELİŞİYLE
İLGİLİ HADİSLERİN TEVATÜR DERECESİNDE OLDUĞUNU NASIL
HABER VERMİŞLERDİR?

Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne gelişi, Hz. Mehdi’nin ve Deccal’in ortaya çıkışı, kıyametin en büyük alametlerindendir. Birçok İslam alimi eserlerinde bu konuları detaylı olarak ele almışlardır. Konuyla ilgili hadislerde bildirilen haberler, İslam alimleri tarafından “tevatür” (kuvvetli haber) derecesinde kabul edilmektedir.
Hz. İsa’nın dünyaya tekrar gelişi ile ilgili Peygamberimiz (sav)’in birçok sahih hadisi bulunmaktadır. İslam alimlerinden Şevkani, Hz. İsa’nın dönüşüne dair 29 hadis olduğunu, bu hadislerin içerdiği bilgilerin de yanlış olma ihtimalinin bulunmadığını belirtmiştir. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/338)
Hz. İsa’nın tekrar geleceğini ve Deccal’in ortaya çıkacağını nakleden alimlerin başında İmam-ı Azam Ebu Hanife gelmektedir. Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinin son bölümünde şunları bildirmektedir:
Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cücün çıkması, Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri, sahih haberlerde aktarıldığı üzere, haktır, olacaktır. (Ebu Hanife, Nu’man b. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982)
İmam Suyuti de, El Havi Lil Fetava adlı kitabı ve El İ’lam bi Hukmi İsa adlı risalesinde, konuyla ilgili tüm hadislere yer verdikten sonra, bu hadislerin mütevatir olduklarını bildirmiştir:
Hadis ilmine vakıf olanlara gizli kalmayacağı üzere, bu hususta zikrettiğimiz bütün hadisler mütevatir derecesine ulaşmıştır. Dolayısıyla Mehdi Muntazar (beklenen Mehdi) hakkındaki hadis-i şerifler mütevatir olduğu gibi, Deccal hakkındaki hadis-i şerifler de tevatür derecesine ulaşmış olup, Hz. İsa’nın inişiyle ilgili hadis-i şerifler de mütevatirdir. (Suyuti, El Havi, 2/277)

54- SAHİH HADİSLERDE HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE
GELECEĞİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Konuyla ilgili hadisler, güvenilir hadis kaynağı olan Kütüb-ü Sitte’de ve İmam Malik’in Muvatta’sı, İbn Huzeyme ile İbn Hibban’ın Sahih’leri, İbn Hanbel ve Tayalisi’nin Müsned’leri gibi en muteber hadis kaynaklarında geniş bir şekilde yer almaktadır. Hz. İsa’nın yeryüzüne gelişiyle ilgili hadislerden bazıları şöyledir:
Sizler on alameti görmedikçe hiçbir zaman Kıyamet kopmaz… Biri de İsa’nın inmesi… (Müslim, Kitabü-l Fiten: 39)
Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa’nın adalet sahibi olarak inmesi yakındır… [Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234)]
VAllahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek, hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek… [Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234)]
İmamınız kendinizden olduğu halde, Meryem oğlu sizin içinize indiği zaman sizler nasıl olursunuz? (Ebu Hureyre, ra/Buhari, Enbiya 50, 3265, 3/1272; Müslim, İman 71,155,1/136; Beyhaki, Esma ve Sıfat 3265, 2/166)
Hayatım elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır. (Sahihi Müslim, 6/532)
İsa bin Meryem adil bir hakim ve adaletli bir imam (devlet başkanı) olarak inmedikçe kıyamet kopmayacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/340)

Peygamberimiz (sav), Hz. İsa’nın geldiğinde, yapacaklarını da şöyle ifade etmiştir:

İsa bin Meryem iner, kırk yıl Allah’ın kitabı ve benim sünnetimle hükmeder, vefat eder. (Ahir Zaman Mehdi’sinin Alametleri, s. 92)
İsa bin Meryem benim ümmetim içinde; adaletli bir hakim ve (yönetimde) adil bir imam olacak, haçı kırıp ezecek ve domuzu öldürecektir… Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah’tan başkasına tapılmayacaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/334)

55- HADİSLERDE HZ. İSA’NIN YARDIMCILARININ SAYISI İLE İLGİLİ
NASIL BİR BİLGİ VERİLMİŞTİR?

Kuran’da, Hz. İsa’nın yeryüzüne ilk gelişinde kendisine tabi olanların sayısının oldukça az olduğuna işaret edilmiştir. Rivayetlerde de haber verildiğine göre, Hz. İsa’ya yalnızca az sayıdaki havarileri iman etmiş ve halktan da bu mübarek peygambere destek veren kimse olmamıştır. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa’nın havarilere: “Allah’a (yönelirken) benim yardımcılarım kimlerdir?” demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: “Allah’ın yardımcıları bizleriz.” Böylece İsrailoğulları’ndan bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkar etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (Saff Suresi, 14)
Yeryüzüne ikinci kez gelişinde de, ilk zamanlarda Hz. İsa’ya inanıp destekleyenlerin sayısı yine çok az olacaktır. Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, Hz. İsa’nın ahir zamanda yeryüzüne ikinci kez gelişinde yaşanacak bu durumu şöyle haber vermiştir:
… “Deccal’ın fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu” gösterir. Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâm’ı nur-u îman (imanın ışığı) ile tanıyan ve tâbi’ olan cemaat-ı ruhaniye-i mücahidînin (ruhani mücahidler cemaatinin) kemmiyeti (sayısı), Deccal’ın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nispeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir (maksadındadır). (5. Şua, s. 464 Şualar, s. 495)
Bir başka sözünde ise Bediüzzaman, Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde işaret edilen bu durumu şöyle açıklamıştır:
Hazret-i İsa (A.S.) Deccal ile mücadelesi zamanında, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücudca o derece Deccal’ın heykeli Hazret-i İsa’dan büyüktür, diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’dan on, belki yirmi misli yüksek kametli (boylu) olmak lâzım gelir…
Birinci Cihet: Din-i İsevî’nin hakikîsini (Hristiyanlığın gerçeğini) esas tutan İsevî ruhanîlerin cemaati ve onlara karşı dinsizliği tervice (kabul ettirip geçerli kılmaya) başlayan cemaat tecessüm etseler (maddeleşip cisim haline gelseler), bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında bir çocuk kadar da olamaz. (Kastamonu Lahikası, s. 75)

Bediüzzaman, bu sözlerinde Deccal’in elinde bulunduracağı maddi ve manevi güç gibi, çevresindeki insanların sayısının da çok fazla olacağını, Hz. İsa’nın cemaatinin ise Deccal’inkine kıyasla çok az sayıda kişiden oluşacağını belirtmiştir. Hz. İsa’nın toplumun büyük bir kesimi tarafından tanınamamasında, Deccal’in elinde bulundurduğu bu geniş kitle ve imkanlarla yürüteceği olumsuz propagandanın büyük etkisi olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)

56- HZ. MEHDİ, HZ. İSA İLE BULUŞACAK MIDIR? BU BULUŞMA GERÇEKLEŞMİŞ MİDİR?

Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışı yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenen müjdeli olaylardır. Nitekim rivayetlerde bu mübarek şahısların çıkış alametleri olarak bildirilen olayların pek çoğu hadislerle mutabık bir şekilde ve ardarda gerçekleşmektedir. Kuşkusuz bu durum, Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ortaya çıkacakları vaktin çok yaklaştığının bir göstergesidir.
Peygamberimiz (sav)’in sahih hadislerinde Hz. İsa’nın Hz. Mehdi ile aynı dönemde ortaya çıkacakları ve İslam ahlakını tüm dünyada yerleşik kılma amacıyla birlikte mücadele edecekleri bildirilmiştir. Pek çok sahih hadiste yer alan bu bilgiler, Hz. İsa ile Hz. Mehdi’nin ortaya çıktıkları dönemde bir araya geleceklerini ve karşılıklı diyalog içerisinde olacaklarını göstermektedir. Ancak bu büyük ve tarihi buluşma henüz gerçekleşmemiştir ve tüm dünya Müslümanları tarafından beklenmektedir. Bu durum da bizlere, Hz. Mehdi’nin geçmiş dönemlerde gelmiş bir şahıs olamayacağını gösteren önemli delillerden biridir. Çünkü Hz. İsa henüz ortaya çıkmamış ve tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek olan bu birliktelik henüz oluşmamıştır.

57- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN NAMAZDA HZ. İSA’YA İMAMLIK YAPACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Hz. İsa’nın ortaya çıktığı dönemde Hz. Mehdi, Peygamberimiz (sav)’in halifesi yani İslam aleminin manevi lideri sıfatıyla dünya çapındaki tüm Müslümanlar arasında İslam Birliği’ni sağlamış olacak ve bu birliğin başında lider konumunda bulunacaktır. Peygamberimiz (sav)’in pek çok sahih hadisinde Hz. İsa’nın da bu dönemde ikinci kez yeryüzüne geleceği; Hz. Mehdi ile birlikte namaz kılacağı ve Hz. İsa’nın “imamlık sana verilmiştir” diyerek Hz. Mehdi’yi imamlığa bizzat kendisinin geçireceği bildirilmiştir. Bu hadislerden bazıları şöyledir:
Hz. İsa namazını Hz. Mehdi’nin arkasında kılacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
İmamları salih bir insan olan Mehdi olduğu halde, Beytü’l Makdis’e sığınırlar. Orada imamları kendilerine sabah namazını kıldırmak için öne geçtiği bir sırada, bir de bakarlar ki, Meryem oğlu İsa sabah vaktinde inmiştir. Mehdi, Hz. İsa’yı öne geçirmek için arkaya çekilir. HZ. İSA ONUN OMUZLARINA ELİNİ KOYAR VE ONA DER Kİ, “GEÇ ÖNE NAMAZI KILDIR. ZİRA KAMET (namaza başlama işareti) SENİN İÇİN GETİRİLMİŞTİR.” (Ebu Rafi’den rivayet edilmiştir; İmam Şarani, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s. 495-496)
… Nihayet Meryem oğlu İsa Müslümanların emiri (Hz. Mehdi) ona: Gel bize namaz kıldır, der. Bunun üzerine İsa: Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğer bir kısım üzerine emirlersiniz, der. (Sahih-i Müslim, c. 1, s. 209)
Hz. İsa semadan nüzul edecek ve onun emirliğini kabul edecektir. Hz. İsa’ya “Bize namaz kıldır” denilecek, ancak o, “Emir sizin içinizdedir” karşılığını vererek, “Bu Allah’ın ümmet-i Muhammed’e bir ikramıdır.” diyecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
Hz. Mehdi müminlerle beraber Beytül Makdis’de sabah namazı kılarken, o sırada nüzul eden Hz. İsa’yı takdim edecek ve Hz. İsa ellerini onun omuzuna koyarak, “Namazın kameti senin için getirildi, bu yüzden sen kıldır” diyecek ve nihayet Hz. Mehdi, Hz. İsa ve müminlere imam olarak namazı kıldıracaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 25)

58- HZ. İSA VE HZ. MEHDİ, HABER VERİLDİĞİ ŞEKİLDE BİRLİKTE
NAMAZ KILMIŞLAR MIDIR?

Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin biraraya gelmeleri ve birlikte namaz kılmaları henüz gerçekleşmemiş bir olaydır. Hz. İsa’nın gelişi ve Hz. Mehdi’yle birlikte namaz kılmaları tüm dünya Müslümanları tarafından büyük bir heyecanla beklenmektedir.

59- BU OLAYIN HENÜZ GERÇEKLEŞMEMİŞ OLMASI HZ. MEHDİ’NİN
HENÜZ ORTAYA ÇIKMADIĞININ BİR DELİLİ MİDİR?
Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin henüz bir araya gelmemiş olmaları, Hz. Mehdi’nin önceki devirlerde gelmiş bir şahıs olmadığını ve içinde bulunduğumuz, ahir zaman alametlerinin birbiri ardınca gerçekleşmekte olduğu bu dönemde geleceğinin önemli bir delilidir. Bu önemli alamet gerçekleşmediği takdirde, Hz. Mehdi’nin geçmiş dönemlerde çıkmış olduğundan bahsetmek ise hiçbir şekilde mümkün değildir.

60- DECCAL’İN FİKİR SİSTEMİ HZ. İSA TARAFINDAN ETKİSİZ HALE GETİRİLECEK MİDİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa ve Hz. Mehdi’nin ahir zamanda yürütecekleri büyük fikri mücadelede, karşılarındaki en önemli negatif gücün ne olacağı da haber verilmiştir. Bu negatif güç “Deccal”dir. Güvenilir hadislerde ve temel İslami kaynaklarda kıyametin büyük alametlerinden biri olarak sayılan Deccal ismi, “dcl” kökünden gelen “yalancı, hilekar, zihinleri gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile batılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid (fesadlaştıran) ve kötü kişi” anlamına gelmektedir.
Deccal maddi güç ve imkanlarının yanı sıra, bazı olağanüstü güçlere de sahip olacak ve insanların büyük çoğunluğunu bu güçleri ile etkisi altına alacaktır. Bu şekilde olağanüstü işler yaparak birtakım sahte mucizelerle insanları kandırdığı ve şeytanların desteğiyle hareket ettiği için, Deccal’in yenilmesi ancak Rabbimiz’in çeşitli mucizeler bahşettiği kutlu peygamberi Hz. İsa vesilesiyle olacaktır. Hz. İsa’nın Deccal’in fitnesini yok etmesi, Allah’ın izniyle, çok hızlı ve kolay olacaktır. (Hz. İsa Allah’ın bir rahmeti olarak, ölüleri diriltmek, hastaları iyileştirmek, çamurdan bir kuş yapıp üfleyerek can vermek gibi mucizeler göstermiştir).
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Deccaliyet’in fikri olarak tam anlamıyla ortadan kaldırılmasının Hz. İsa vesilesiyle olacağı şöyle müjdelenmiştir:
Rabbim bana (Hz. İsa) Deccal’in çıkacağını haber verdi. Yanımda kadib ağacından yapılmış iki ok bulunacak. Deccal onları görünce kurşunun suda erimesi gibi eriyecektir. (Abdullah bin Mes’ud, Tefsirü İbni Mes’ud, s. 243)
Allah’ın düşmanı olan Mesih-i Deccal, İsa Aleyhisselam’ı görünce, tuzun suda eridiği gibi erir. Hz. İsa onu terk edip bıraksa bile helak oluncaya kadar eriyip gidecektir. Lakin Allah onu bizzat İsa Aleyhisselam’ın eliyle yok edecektir. (Müslim, Kitabü’l Fiten: 34)
… Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı hak, Mesih İsa İbni Meryem’i gönderir… Hz. İsa Deccal ile Lüdde (Beytül Makdis’e yakın bir belde) kapısında karşılaşır ve onu yok eder. (Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)
Hadislerde haber verildiği gibi, Hz. İsa yeniden yeryüzüne dönecek, Beytü’l Makdis’te (Mescid-i Aksa) Deccal’le karşılacak ve Deccal, Hz. İsa’yı görünce “tuzun suda erimesi gibi” yok olacaktır. Allah’ın izniyle Hz. İsa’nın “nefesi dahi” Deccal’in fitnesinin yok edilmesine yetecektir.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, Hz. İsa’nın yalnızca nefesinin dahi, iman etmeyenler üzerinde büyük bir etki oluşturacağı ve batıla dayalı fikir sistemini kökten yok edeceği şöyle bildirilmiştir:
…O’nun (Hz. İsa a.s.’ın) nefesini duyan hiçbir kafirin ölmemesi mümkün değildir. Deccal’in yalancı olduğu etrafa dalga dalga yayılacaktır. Deccaliyet perişan olacak fikir sistemi yok edilecektir. (Sünen-i Ibn-i Mace, 10/32)
… Deccal ortalığa fitne saçarken Cenab-ı hak, Mesih Meryem Oğlu İsa’yı gönderir… nefesini idrak eden her kafir mutlaka yok olur. İsa (a.s) Deccal ile Lüdd kapısında (Beytül Makdis’e yakın bir belde) karşılaşır ve onu yok eder. (Sahih-i Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör, s. 104)
Bu gerçek Kuran’da da “Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiya Suresi, 18) ayetiyle hatırlatılmaktadır. Hak daima batıla karşı üstün gelmektedir.

61- HADİSLERDE DECCAL’İN FİKREN YOK EDİLMESİNDE, HZ. MEHDİ’NİN HZ. İSA İLE BİRLİKTE HAREKET EDECEĞİ HABER VERİLMİŞ MİDİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın, Deccal’in fitnesini Hz. Mehdi ile birlikte yok edeceği bildirilmiştir:
Mehdi benim Ehl-i Beyt’imden ve benim neslimdendir. O, yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Muhakkak ki o İsa Aleyhisselam ile birlikte yola çıkarak Filistin arazisindeki Bab-u Lut denilen mevkide Deccal’i yok etmesi için Hazreti İsa’ya yardım edecektir. (Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, İmam Şarani, Bedir Yayınevi, s. 438, (816))
İsa gökten inecek, Deccal’i yok edecek veya Hz. Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir. (Kittani, s. 145) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)
Mehdi, İsa ile beraber çıkacak, Filistin topraklarında Bab-ı Lüd’de Deccal’i yok edecek, Mehdi’nin Deccal’i yok etmesine yardım edecektir. (Kitabü’l- bürhan, s. 105) (Mehdi ve Deccal, Şaban Döğen, s. 127)

62- HZ. İSA’NIN HZ. MEHDİ İLE BİRLİKTE DECCAL’İN FİKİR SİSTEMİNİ YOK ETMELERİ GERÇEKLEŞMİŞ MİDİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde verilen bilgilere göre, Hz. İsa ve Hz. Mehdi, hak dine karşı mücadele verecek olan Deccal’i yenilgiye uğratacak ve onun kurmuş olduğu sapkın sisteme son vereceklerdir. Hz. Mehdi, tüm insanları Allah’ın Kuran’da bildirdiği hak dini yaşamaya davet edecek, Deccal’in ve onun inkara dayalı sisteminin ortadan kalkmasıyla birlikte insanlar akın akın din ahlakını yaşamaya yöneleceklerdir. Yeryüzünde Kuran ahlakı hakim olacak ve bu şekilde tüm insanlık barış ve esenliğe kavuşacaktır.
Ancak günümüzde bunların hiçbiri henüz yaşanmamıştır. Önceki satırlarda da belirtildiği gibi, tüm dünya insanları Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne gelişine henüz şahit olmamıştır. Hz. Mehdi ve Hz. İsa birlikte Deccal’e karşı mücadele vererek Deccal’in fikri yenilgisine vesile olmamışlardır. Bu durum da yine Hz. Mehdi’nin önceki yüzyıllarda gelmiş bir şahıs olamayacağını göstermektedir. Ahir zaman alametlerinin birbiri ardınca gerçekleşmesi ise, Hz. Mehdi’nin içerisinde bulunduğumuz bu dönemde ortaya çıkmasının çok yakın olduğunu gösteren alametlerden biridir.

63- HZ. İSA’NIN İKİNCİ KEZ YERYÜZÜNE BİR ŞAHSI MANEVİ DEĞİL ‘BİR ŞAHIS’ OLARAK GELECEĞİ HADİSLERDE NASIL AÇIKLANMIŞTIR?

Önceki satırlarda anlatıldığı gibi Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde Hz. Mehdi ile birlikte Deccal’in fitnesine karşı büyük bir mücadele yürüteceği, Hz. Mehdi ile birlikte namaz kılacağı bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in vermiş olduğu bu bilgiler Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olmadığını; namaz ibadeti gibi, Allah’ın hak dininin hükümlerini yerine getirebilecek “cismi bedeni olan bir şahıs” olarak yeryüzüne geleceğini açıkça ortaya koymaktadır. Hz. İsa, yeryüzüne önceki gelişinde namaz ibadetini yerine getirmiştir. İkinci kez gelişinde de Allah’ın izniyle aynı şekilde bu ibadetine devam edecektir. Allah Kuran’da “hayat sürdüğü müddetçe” namaz kılmakla yükümlü kıldığını Hz. İsa’ya şöyle bildirmektedir:

(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. (Allah) Bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti.” (Meryem Suresi, 30-31)
Bunun yanı sıra Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. İsa’nın ortaya çıkış zamanı, yapacağı faaliyetler, vasıfları, ahlakı, fiziksel özellikleri, yaşı gibi pek çok özelliği hakkında da bilgi verilmiştir. Tüm bu bilgiler, Peygamberimiz (sav)’in Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olarak değil, bir şahıs olarak geleceğini müjdelediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hadislerde yer alan bu konuya açıklık getiren bilgilerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, MERYEM OĞLU İSA’NIN ADALET SAHİBİ OLARAK İNMESİ YAKINDIR… (Buhari, Kitabü’l-Büyu’: 102, Mezalim: 31, Enbiya 49; Müslim, İman: 242 (155); Ebu Davud, Melahim: 14 (4324); Tirmizi, Fiten: 54 (2234))
Resulullah buyurdu ki: “Hayatım yedinde olan Allah’a yemin ederim ki, MERYEM OĞLU (İSA ALEYHİSSELAM)’IN ADİL BİR HAKİM OLARAK SİZİN İÇİNİZE İNMESİ YAKINDIR.” (Sahih-i Müslim, Cilt 1- Sayfa 206-242)
VAllahi muhakkak ve muhakkak MERYEM OĞLU İSA İNECEK, hem adil bir hakem, ADALETLİ BİR HÜKÜMDAR olarak inecek… (Ebu Hureyre ra/Buhari, Büyu 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242 (155); Ebu Davud, Melahim 14 (4324); Tirmizi, Fiten 54 (2234))
Bu hadislerde Peygamberimiz (sav), Hz. İsa’nın “adalet sahibi”, “adil bir hakim” ve “adaletli bir hükümdar” vasıflarını haber vermiştir. Tüm bunlar, bir insanın sahip olabileceği özelliklerdir. Bir şahs-ı manevinin hükümdar olabilmesi, adalet sağlayabilmesi, hakim yani yönetici vasfını taşıyabilmesi ise elbetteki söz konusu değildir. Peygamberimiz (sav) bu konuyu diğer hadislerinde de şöyle açıklamıştır:
İmam Nevevi: HZ. İSA Ümmeti Muhammed’e Peygamber olarak değil; ŞERİAT-I MUHAMMEDİYYEYİ TATBİK ETMEK İÇİN GELECEKTİR, demektedir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 68)
Ebuş-Şeyh Ebu Hüreyre (RA)’dan nakl ediyor: “İSA ALEYHİSSELAM İNECEK, deccalı öldürecek, KIRK YIL KALIP, ALLAH’IN KİTABI VE BENİM SÜNNETİMLE AMEL EDECEK, SONRA ÖLECEK…” (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 258)
Ebu Seyh, Kitab-ül Fiten’de Ebu Hureyre’den tahric etti, Resulullah buyurdu: İsa bin Meryem iner, Deccal’i öldürür ve KIRK (40) YIL ALLAH’IN KİTABI VE BENİM SÜNNETİMLE HÜKMEDER, vefat eder. (Kitab ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 92)
Bu hadislerde de Peygamberimiz (sav) Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde “Peygamberimiz (sav)’in sünnetiyle amel edeceğini” haber vermiştir. Bir şahs-ı manevinin Peygamberimiz (sav)’in sünnetiyle hareket etmesi mümkün değildir. Açıktır ki bu sahih hadislerde bildirildiği gibi Hz. İsa Allah’ın izniyle bir şahıs olarak ortaya çıkacaktır. Hadislerde bu konuda verilen bir diğer bilgi ise Hz. İsa’nın ikinci kez yeryüzüne geldiğinde “hac ibadetini yerine getirecek olması”dır:
VAllahi MERYEM OĞLU (HZ. İSA ALEYHİSSELAM), Feccu’r-Ravha nam mevkide, HACC YAPMAK veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için İCABET EDECEKTİR. (Müslim, Hacc: 216, 1252)
Bir rivayette İSA ALEYHİSSELAM’IN İNECEĞİ, HACCA GİDİP bilahare MEDİNE’Yİ ZİYARET EDECEĞİ VE RESULULLAH’IN KABRİNE SELAM VERECEĞİ ve Resulullah’ın da selamını alacağı anlatılmaktadır. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bir rivayette (REVHA)YA İNECEĞİ ve oradan HACCE GİDECEĞİ anlatılmaktadır.
Revha, Medine ile Vadisafra arasında, Mekke yolundaki bir yerin adıdır. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bazı rivayetlerde şöyle denilmektedir:
O, YERYÜZÜNE İNDİKTEN SONRA evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacak, sonra MEDİNE’DE ÖLECEK… Belki de ÖLÜMÜ HACCI VE PEYGAMBERİN (SAV) KABRİNİ ZİYARETİ ESNASINDA OLACAK. Aksi takdirde Beyt-i Makdis’de vefat edecek. (Kıyamet Alametleri, 8. baskı, s. 246)
Bu konu da yine Hz. İsa’nın bir şahıs olarak geleceğini açıklayan bir başka önemli bilgidir. Peygamberimiz (sav) hadislerinde ayrıca “Hz. İsa’nın fiziksel özellikleri” hakkında da bilgi vermiştir. Bu hadislerde Hz. İsa’nın boyundan, saç renginden ve görünümündeki güzellik ve heybetten bahsedilmektedir. Kuşkusuz ki bu detaylar da Hz. İsa’nın bir şahs-ı manevi olmadığını yine açıkça ortaya koymaktadır. Bu hadislerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
“Onunla (İsa ile) benim aramda hiçbir peygamber yoktur. O şüphesiz inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyın! O, ORTA BOYLU, BEYAZA ÇALAR KIRMIZI RENKTEDİR. SARIYA BOYALI İKİ ELBİSE İÇİNDE OLACAK. YAĞMUR YAĞMASA DA SAÇINDAN SU DAMLAYACAKTIR. Insanlarla İslam için mücadele edecektir. Mesihu’d-Deccal’i öldürecek, sonra yeryüzünde tam kırk sene kalacak. Sonra ölecek ve namazını Müslümanlar kılacaklardır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani 5.Cilt, s. 380)
‘İbn-i Abbas ra’dan Nebi sav. Şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
“Miraçda bana gece sefer ettirildiğinde ben Musa’yı esmer yüzlü, uzun boylu, kıvırcık saçlı bir tipte gördüm… İSA’YI DA GÖRDÜM. NE UZUN NE KISA NE ORTA BOYDA BENZİ KIRMIZI İLE BEYAZA MAİL OLUP BAŞI, SALIVERMİŞ DÜZ SAÇLI KİŞİ İDİ. Allah’ın bana gösterdiği hayrete şayan daha bir takım garibeler arasında Cehennem muhafızı Malik’i ve Deccal’i de gördüm. (Sahihi Buhari Muhtarasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, s. 37)
İbnu Ömer (ra) anlatıyor: “Hayır, Allah’a kasem olsun Resulullah (aleyhissalatu vesselam), HZ. İSA’NIN KIZIL ÇEHRELİ OLDUĞUNU SÖYLEMEDİ. Ancak şunu söyledi: “Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah’ı tavaf ediyordum. O SIRADA DÜZ SAÇLI, KUMRAL BENİZLİ, BAŞINDAN SU AKAR VAZİYETTE İKİ KİŞİYE DAYANIP ORTALARINDA GİTMEKTE OLAN BİRİSİNİ GÖRDÜM.
“Bu kim?” dedim.
“MERYEM’İN OĞLU!” dediler. (Buhari, Tabi 33, 11, Enbiya, 42, Libas 68, Fiten 26, Muslim, İmam 275,(169); Muvatta, Sifatu’n-Nebi 2, (2, 920). *1673)
Yine Abdullah İbn-i Ömer (ra) dan rivayet olunduguna göre Nebi (sav) demiştir ki:
Ben bu gece kendimi rüyamda Kabe’de buldum. Ansızın ESMER BİR KİŞİ GÖRDÜM. SANKİ O ESMER İNSANLARDAN EN GÜZELİ, BAŞININ SAÇI İKİ OMUZU ARASINA SARKIYORDU. (YENİ) TARANMIŞ VE ARINMIŞTI DA BAŞININ SAÇI SU DAMLATIYORDU. İKİ ELİNİ İKİ KİŞİNİN İKİ OMUZUNA KOYARAK BEYT’İ TAVAF EDİYORDU. (ORADA BULUNANLARA) BU KİMDİR? DİYE SORDUM. ONLAR: MERYEM’İN OĞLU MESİH (İSA)’DIR, DEDİLER. (Sahih-i Buhari, 9/177)

ALTINÇAĞ

64- ALTINÇAĞ NE DEMEKTİR?

Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimiz (sav)’in verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma ve karmaşa hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır.
Ahir zamanın ilk aşamasında, Allah’ı inkar ederek ateizmi ve dinsizliği telkin eden bir takım felsefi sistemler nedeniyle insanlar arasında büyük bir dejenerasyon yaşanacaktır. İnsanlık yaratılış amacından uzaklaşacak, bunun sonucunda büyük bir manevi boşluk ve ahlaki bozulma oluşacaktır. Büyük felaketler, savaşlar ve acılar yaşanacak ve tüm insanlar bu sıkıntılara son verebilmek için “nasıl kurtuluruz” sorusunun cevabını arayacaklardır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki, ahir zaman alametleri olarak bildirilen bu gelişmelerin pek çoğu, günümüzde birebir haber verildiği şekilde gerçekleşmiştir. Son zamanlarda yeryüzünde savaş ve çatışmaların, terör, şiddet, anarşi ve kargaşanın, katliamların, işkencelerin giderek artmış olması ise, yine ahir zamanın ilk döneminin yaşanmakta olduğunun bir göstergesidir.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki bilgilere göre Allah, bu karanlık dönemin ardından insanları ahir zamanın karmaşasından kurtaracak ve büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Allah, güzel ahlaktan uzaklaşan insanları, dejenerasyona uğrayan toplumları doğru yola iletmek için “Mehdi” yani “doğruya götüren” sıfatını taşıyan Hz. Mehdi’yi vesile kılacaktır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin açıklamalarında, Hz. Mehdi’nin bu doğrultuda üç büyük sorumluluk üstlendiği bildirilmektedir. Hz. Mehdi öncelikle Allah’ı inkar eden ve dinsizliği destekleyen felsefi sistemlerin fikri olarak çürütülmesini sağlayacaktır. Diğer yandan İslam’ı, Kuran’da ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinde bildirildiği şekilde özüne döndürecektir. İslamiyet’i tüm bozulmalardan, hurafelerden arındırarak gerçek Kuran ahlakının yaşanmasını sağlayacaktır. Ahir zamanın ilk döneminde insanlığın içerisinde bulunduğu tüm karışıklıklara, toplumsal sorunlara, sosyal sıkıntılara çözüm getirecek, tüm yeryüzüne barış, huzur, mutluluk ve güzel ahlakın hakim olmasına vesile olacaktır.
Hz. Mehdi ile aynı dönemde yeryüzüne ikinci kez gelecek olan Hz. İsa ise, özellikle Hristiyan ve Yahudi dünyasına hitap edecek, onları içine düştükleri hurafelerden sıyrılıp Kuran ahlakını yaşamaya çağıracaktır. Hristiyanların Hz. İsa’ya uymasıyla birlikte İslam ve Hristiyan alemi tek bir inançta birleşecek ve dünya “Altınçağ” adı verilen büyük bir barış, güvenlik, mutluluk ve refah dönemi yaşayacaktır.
İnsanların asırlardır özlemini duydukları bu kutlu dönem, hadislerin işaretlerine göre yarım yüzyıldan fazla sürecek ve Peygamberimiz (sav)’in zamanında yaşanan “Asr-ı Saadet” benzeri bir dönem olacaktır.

65- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNDE, İNSANLARIN
ALTINÇAĞ’IN GÜZELLİĞİNE ÖZENECEKLERİ VE ALTINÇAĞ’DA YAŞAMIŞ
OLMAYI DİLEYECEKLERİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Altınçağ’da yaşam o denli güzel olacaktır ki, tüm insanlar bu dönemde yaşamış olmayı isteyeceklerdir. “Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaklar, bu güzelliklerden daha fazla yararlanmak için Allah’tan ömürlerinin uzatılmasını” temenni edeceklerdir. Altınçağ’a duyulan bu özlem Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde şöyle bildirilmiştir:
Onun zamanında, büyükler “Keşke ben küçük olsaydım”, küçükler de “Keşke ben büyük olsaydım” diyeceklerdir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 48) (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)
Naim b. Hammad, İbni Abbas’dan tahric etti ki:
Hz. Mehdi Bizim Ehli Beyt’ten bir gençtir. İhtiyarlarımız ona yetişemeyecek, gençlerimiz ise onu ümid edeceklerdir. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 23)
Zamanı o kadar adil olacak ki, kabirdeki ölüler dirilere imrenecektir… (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 22)
Onlar her zalime ve cebbar oğlu cebbara galip gelir. Onun devrinde ölülerin dirilere imreneceği bir adalet görülür. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 68)
Hatta yaşayanlar (kendilerinde bulunan nimetleri görmeleri için) ölülerin de hayatta olmalarını temenni edeceklerdir. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 437)
Peygamberimiz (sav) hadislerinde, insanların dünyada ve ahiretteki kurtuluşlarına vesile olacak çok kıymetli bir insan olan Hz. Mehdi’ye tabi olunmasını bildirmiş ve onun döneminde yaşanacak tüm bu hayırlara işaret etmiştir:
İbni Ebi Şeybe ve Naim b. Hammad Fiten isimli eserde, İbni Mace ve Ebu Naim ise İbni Mes’ud’dan tahric ettiler. O dedi ki:
… O (Mehdi) arza sahib olur ve kendisinden önce baskı ve zulümle dolu olan arzı adaletle doldurur. Sizden O’na kim yetişirse, kar üzerinde sürünerek dahi olsa gelsin, O’na katılsın. Zira O Mehdi’dir. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 14)
İnsanlar, Allah’ın Kuran’da inanan kullarına müjdelediği güzelliklerin hepsini bu dönemde yaşayabileceklerdir. Allah ayetinde iman eden müminleri dünyada da güzel bir hayatla yaşatacağını şöyle bildirmektedir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

66- HADİSLERDE HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE YERYÜZÜNÜN ADALETLE
DOLACAĞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Allah Kuran’ın “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8) ayetiyle iman sahiplerine adaletli davranmalarını bildirmiştir. İnsanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adalet, Kuran ahlakının bir gereğidir. Ancak Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bildirildiği üzere ahir zamanda insanlar Kuran’da bildirilen bu ahlaktan uzaklaşacak, adaletsizlik yeryüzüne alabildiğine hakim olacaktır. Nitekim günümüzde dünyanın dört bir yanında süregelen çatışmalar, savaşlar; öldürülen, sakat kalan, evlerinden yurtlarından sürülen, yüzlerce kilometre yolu yürüyerek barınacak yer arıyan mültecilerin, sokaklarda yaşayan kimsesiz çocukların, yardıma ve bakıma muhtaç, kimsesizliğe terk edilen yaşlıların durumu, adaletin gereği gibi uygulanmadığının açık bir göstergesidir.
Ancak Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışıyla birlikte yeryüzünde hüküm süren bu durum sona erecek, tüm dünyada benzeri görülmemiş bir adalet ortamı sağlanacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi döneminde yaşanacak olan bu adil ortam şöyle haber verilmektedir:
Kıyametin kopması için zamanda sadece bir günden başka vakit kalmamış da olsa Allah benim Ehl-i Beyt’imden bir zatı gönderecek yeryüzü zulümle dolduğu gibi, o yeryüzünü adaletle dolduracak. (Sünen-i Ebu Davud, 5/92)
Mehdi bendendir, yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur. (Süneni-i Ebu Davud, 5/93)
Bu (Emir) de insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi yeryüzünü adaletle dolduracaktır. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/348)
Zulüm ve fıskla dolu olan dünya, o (Hz. Mehdi) geldikten sonra adaletle dolup taşacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Hz. Mehdi’nin zamanında adalet o kadar bol olacak ki, zorla alınan her mal sahibine geri verildiği gibi, bir insanın başkasına ait olup da, dişinde kalmış birşey bile sahibine iade edilecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Onun adaleti her yeri kaplayacak ve insanlar arasında Hz. Peygamberin sünnet-i seniyyesi ile muamele edecektir. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 20)
Dünya hayatının bir günü kalsa Allahu Teala o günü uzatır, benim Ehli Beyti’mden bir adam gönderir. Onun ismi benim ismim gibidir. Babasının ismi babamın ismi gibidir. Zulüm ve kötülükle dolmuş dünyayı, adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Büyük Fitne Mesih Deccal, Saim Güngör, Pamuk Yayınları, s. 80) (Ebu Davud ve Tırmizi / Büyük Hadis Külliyatı, Rudani, 5.Cilt, s. 365)

67- PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HADİSLERİNE GÖRE HZ. MEHDİ
YERYÜZÜNDEKİ TÜM FİTNELERİ ÖNLEYECEK MİDİR?

Geride bıraktığımız 20. yüzyıl “Savaşlar Yüzyılı” olarak anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda yine savaşlar ve terör olayları ile başlamıştır ve halen de bunlar dünyanın dört bir yanında devam etmektedir. Günümüzde hiçbir ülke terör saldırılarından yana güvende değildir. Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanında terörist bombalamalar, kundaklamalar, uçak kaçırmalar, rehin almalar, iç çatışmalar, masum ve sivil insanları hedef alan terörist saldırılar, günlük hayatta karşılaşılan bireysel şiddet olayları da büyük bir hızla devam etmektedir.
Terörizm, tüm dünyaya büyük yıkım getirmekte, insanların hayatları üzerinde çok olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Peygamberimiz (sav), hadislerinde ahir zamanda yaşanacak bu ortamı şöyle tarif etmektedir:
… Sonunda da belalar, fitneler ve hoşlanmayacağınız birçok kötü işler isabet edecektir. Arka arkaya öyle fitneler gelir ki, sonra gelen gittikçe daha büyük olduğu için önce geleni ince ve hafif bırakır. (İmam Şa’rani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 394-395, no. 733)
Ancak yine Peygamberimiz (sav)’in müjdelerine göre, bu korku ve şiddet dolu karanlık dönemin ardından Allah, Hz. Mehdi vesilesiyle tüm insanlığı büyük bir kurtuluşa ulaştıracaktır. Yeryüzündeki tüm fitneler, savaşlar, katliamlar, terör, şiddet ve anarşi eylemleri son bulacak; yerini aydınlık, barış ve huzur dolu bir döneme bırakacaktır. Hadislerde Hz. Mehdi’nin “fitneleri önleyeceği” şöyle bildirilmektedir:
Fitneleri önlemenin kendisine zor gelmeyeceği ve öldürmenin de onu vazgeçiremeyeceği Ehli Beyt’ime mensup birisi sahip olmadan günler ve geceler bitmeyecektir… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 12)
Tozlu, dumanlı karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takib edecek, ta ki Ehli Beyt’imden kendisine Mehdi denilen bir zat çıkıncaya kadar. Şayet Ona yetişirsen, Ona tabi ol ve hidayete erenlerden ol. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

68- ALTINÇAĞ’DA TÜM DÜNYADA YAŞANAN SAVAŞLAR VE ÇATIŞMALAR, TERÖR VE ANARŞİ ORTAMI SON BULACAK MIDIR?

Tarih boyunca gönderilen tüm elçiler, yaşadıkları toplumlara barış ve adalet getirmiş, peygamberlerin gelişi ümmetlerin üzerindeki zulmün ve zorbalığın kalkmasına vesile olmuştur. Kuran’da elçilerin bu özelliği şöyle bildirilmektedir:

Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar. (Yunus Suresi, 47)

Hz. Mehdi de yeryüzüne geldiği dönemde bu özelliği taşıyacak ve Allah’ın izniyle yeryüzündeki tüm zulmün, işkencenin, zorbaca uygulamaların son bulmasına vesile olacaktır. Peygamberimiz (sav) Altınçağ’da gerçekleşecek bu durumu hadislerinde şöyle müjdelemiştir:
… Yeryüzü zulüm ve işkence ile dolduğu gibi onu doğruluk ve adaletle doldurur. (Süneni-i Ebu Davut, 5/93)
Yeryüzü, zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 163)
Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)
Savaş (erbabı) da ağırlıklarını (silah ve malzemelerini) bırakacak. (Sünen-i İbn Mace, 10/334)
Harp (erbabı) ağırlıklarını (yani silah ve saireyi) bırakır. (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 496)
Düşmanlık ve kini de kaldıracaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri de sökülüp alınacaktır. Hatta küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Kurt, koyun-keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır. (Sünen-i İbni Mace, Kitabü-l fiten Tercemesi ve Şerhi- Kahraman Neşriyat, cilt 10, Mütercim: Haydar Hatipoğlu, Bab 33, s. 331-335)
Onun zamanında kurtla koyun birarada oynayacak, yılanlar çocuklara zarar vermeyecektir. İnsan bir avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)

69- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ DÖNEMİNDEKİ GÜVENLİ ORTAMI NASIL TARİF ETMEKTEDİR?

Hadislerin işaretlerine göre, Altınçağ’da yaşanacak hayat, barış ve esenlik dolu olacaktır. Dünyadan anarşi, terör, kargaşa, düşmanlık ve şiddetin tümüyle kalkması sonucunda insanlar cennet benzeri bir ortama kavuşacaklardır. Her türlü adil sistem oluşturulduğu ve tüm insanlar, Allah korkusunu öğrenip ve bunun şuuruna vararak yaşadığı için hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık gibi toplumsal sorunlar kalmayacaktır. Cinayetler, saldırılar, taciz, iftira, hakaret içeren eylemler ve toplum huzurunu bozacak her türlü tavır bozuklukları ve suistimaller ortadan kalkacaktır. Kavgalar, bağırtılar, tartışmalar, uyuşturucu almış insanların veya dengesiz insanların saldırma ihtimali son bulacak, insanlar bu tür eylemlerden kaynaklanan tüm endişe ve korkularından kurtulacaklardır. Yeryüzünün her köşesi insanların büyük bir rahatlık, huzur ve güven içerisinde yaşayabilecekleri emin beldelere dönüşecektir. Gece gündüz her yerde, sokaklarda güven içinde dolaşabileceklerdir. Herkes istediği saatte istediği yerde ailesiyle gezebilecek, çocuklarını hiçbir endişeye kapılmadan rahatlıkla okullarına gönderebileceklerdir.
İnsanlar devlete duydukları güven ve saygıyı, onun birimlerine kolaylık sağlayarak göstereceklerdir. Kızgınlıkla hareket eden, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar olmayacaktır. Aksine Kuran ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla, devletin yanında yer alacak, devlet birimlerinin işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket edeceklerdir.
Tüm devletler milletlerine güvenecek, halkın sahtekarlık yapma ihtimaline dayalı, halkı potansiyel tehlike olarak gören kontrol sistemleri ortadan kalkacaktır. Halka güven esas alınacak, insanların beyanı yeterli olacak ve buna göre hareket edilecektir.
Halk araştırmaya, doğruyu öğrenip buna göre hareket etmeye yönlendirilecek, ani infiallerin ve kitlesel eylemlerin oluşması doğal olarak söz konusu olmayacaktır. İnsanlar her ne sorunları olursa olsun bunu sevgi, saygı ve uyum içerisinde kolaylıkla halledebileceklerini bilmenin huzur ve güvenini yaşayacaklardır. Hadislerde, o dönemde toplumda hakim olacak olan bu güvenli ortam çok çarpıcı örneklendirmelerle haber verilmiştir. Bu bilgilere göre, Altınçağ’da “kurtla koyun birarada otlayacak”, “çocuklar yılan ve akreple oynayacak ama zarar görmeyeceklerdir”. Bu güven ortamını tarif eden hadislerden bazıları şöyledir:
… Her yer emin bir hale gelir… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 58)
… Onun zamanında kurtla koyun bir arada otlayacak, çocuklar yılan ve akreple oynaşacak… (İmam Suyuti, Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş, s. 179, 1699)
Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın, rahatlıkla, hacca gidecektir. (Nuaym b. Hammad, vr. 74b; Suyuti, c. II, s. 77; El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Daha önce zulümle dolu olan dünyayı, adaletle doldurur. Adaleti o denli olur ki, uykuda olan bir kimse dahi uyandırılmaz ve bir damla kan bile akıtılmaz. Dünya, adeta Asr-ı Saadet devrine geri döner. (Nuaym b. Hammad, K. Fiten vr. 77b; Suyuti, c. II, s. 77; El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 29)
Rükün ile Makam arasında kendisine biat edilecektir. Hz. Mehdi o kadar merhametli olacaktır ki, zamanında ne bir kimse uykusundan uyandırılacak, ne de bir kimsenin burnu kanayacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 42)

70- HZ. MEHDİ ZAMANINDA TÜM DÜNYAYA BARIŞ VE HUZURUN HAKİM
OLACAĞI NASIL HABER VERİLMEKTEDİR?

Altınçağ’da yaşanacak olan tüm güzelliklerin yanı sıra toplum yaşantısı da son derece huzurlu olacaktır. Allah, iman eden ve dinine yönelen insanlara, o döneme dek görülmemiş güzellikte bir yaşam sunacaktır. Allah Kuran’da, güzellik yapan, Kuran ahlakına uyan kullarını daha güzeli ve fazlasıyla nimetlendireceğini şöyle müjdelemektedir:

Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-26)

Ayette bildirilen “güzellik yapan” insanlara vaat edilen “barış yurdu” Altınçağ’da tam anlamıyla yaşanacaktır. Kuran ahlakının yaşanması, “…Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Bakara Suresi, 60) ayeti gereğince, insanların karışıklığa, huzursuzluğa ve sıkıntıya yol açabilecek her türlü tavırdan sakınmalarını sağlayacaktır. Toplumlar, her zaman için Kuran ahlakına uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, sorunları akılcı bir şekilde çözme arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan aksine her zaman uzlaştırıcı yönde olan bir tutum sergileyeceklerdir.

71- HADİSLERDE HZ. MEHDİ’NİN İNSANLAR ARASINDAKİ KİN,
DÜŞMANLIK VE HUSUMETİ ORTADAN KALDIRACAĞI BİLDİRİLMİŞ MİDİR?

Hz. Mehdi vesilesiyle Kuran ahlakının tüm dünyaya hakim olması sonucunda insanlar arasındaki kin, husumet, düşmanlık gibi duygular son bulacak, tüm yeryüzüne barış ve huzur hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav) Altınçağ’ın bu önemli özelliğini hadislerinde şöyle haber vermektedir:
Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)
Yeryüzü zulüm ve düşmanlıkla dolduktan sonra, mutlaka benim Ehli Beytim’den birisi çıkar. Ve nasıl daha önce zulüm ve düşmanlıkla doluysa, O dünyayı adaletle doldurur. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
Hz. Mehdi, önceden aralarında husumet olan halklar arasında çok büyük bir kardeşlik yaşanmasına, tüm sorunların sevgi ve güzel ahlak ile çözüme kavuşturulmasına vesile olacaktır.

72- ALTINÇAĞ’DA İNSANLAR ARASINDAKİ SEVGİ, KARDEŞLİK VE
MUHABBET NASIL OLACAKTIR?

Allah bizimle insanları nasıl şirk adavetinden (düşmanlığından) kurtararak, onların kalplerine ülfet ve muhabbet yerleştirmiş ve din kardeşi yapmışsa, Mehdi ile fitne adavetinden kurtaracak ve kardeş yapacaktır. (Taberani’den, Heysemi, c. VII, s. 317; Nuaym b. Hammad, vr 52b; Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 20)
Nasıl bizimle, onlar aralarındaki şirk ve adavetten kurtulmuş ve kalplerine ülfet ve muhabbet yerleştirmişse, (onun gelişiyle) yine öyle olacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 20)
Benim evladımdan Muhammed b. Abdullah (Mehdi) ile Cenab-ı Hak sünnetleri ihya eder. Onun adalet ve bereketi ile müminlerin kalpleri ferahlar. Acem ve Arap milletleri arasında ülfet ve muhabbet yerleşir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 66)

73- PEYGAMBERİMİZ (SAV), HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE TÜM TOPLUMLARA GÜZEL AHLAKIN HAKİM OLACAĞINI HABER VERMİŞ MİDİR?

Tüm insanların çok büyük bir huzur, güven ve konfor içinde olacakları Altınçağ’ın en önemli özelliklerinden biri, insanların Kuran’a bağlı olduğu ve Kuran ahlakının eksiksiz olarak yaşandığı bir dönem olmasıdır. İnsanlar Allah’tan korktukları ve ahirette tüm yapıp ettiklerinden sorguya çekileceklerinin bilincinde oldukları için bencillik, kin, öfke, nefret, haset, intikam hisleri gibi kötü ahlak özelliklerinden, yolsuzluktan, haksız kazanç elde etmekten, yalan söylemekten, insanların canına kast etmekten, rüşvet almaktan titizlikle sakınacaklardır. Bunların yerine insanlar arasında dürüstlük, yardımseverlik, fedakarlık, başkalarının iyiliğini, sağlığını, rahatını, güvenliğini düşünmek, sevgi, saygı, merhamet, vefa, sadakat, kardeşlik gibi güzel ahlak özellikleri hakim olacaktır.
Allah’tan korkup sakınan, ihlaslı, tevekkül sahibi, herşeyi hayır gözüyle değerlendiren, çokça şükreden, vicdanlı, şefkatli, merhametli, adil, cesur, güvenilir, güçlü, onurlu, alçakgönüllü, anlayışlı, hoşgörülü, insancıl, sevecen, hakkı söylemekten çekinmeyen, sabırlı, öfkesine kapılmayan, hatalarında direnmeyen, çoğunluğa değil hakka uyan, sözüne sadık, vefakar, iffetli, uzlaştırıcı kimselerin varlığı üstün ahlaklı toplumlar oluşmasını sağlayacaktır.
Allah korkusunun ve Kuran ahlakının yaşanması sonucunda ümitsiz, şevksiz insan kalmayacak, her işlerinde şevkle hareket edecek, topluma ve kendilerine faydalı kimseler haline geleceklerdir.
Allah’ın kendileri için yarattığı güzelikleri ve çevrelerindeki nimetleri çok daha iyi görüp takdir edebilecek ve tüm bunlardan çok daha fazla zevk alabileceklerdir. İnsanlara, çocuklara karşı duyulan sevgi; yaşlılara, muhtaçlara duyulan şefkat ve merhamet hisleri çok fazla artacaktır. İnsanlar yanlarında çalışan kimselere karşı sevgi ve saygı dolu bir ahlak göstereceklerdir. Çalışanlarının ailelerini koruyup kollayacak, her sorunlarına ortak olup, her ihtiyaçları olduğunda toplumun her kesimi birbirinin yardımına koşacaktır.
Toplumda sahtelik, basitlik, yüzeysellik tümüyle ortadan kalkacak; insanların kişiliklerine derinlik, samimiyet, ve kalite hakim olacaktır. İnsan ruhuna ve mümin kişiliğine yakışmayan her türlü kirlilik ve basitlik Kuran ahlakının yaşanmasıyla kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Yine Kuran ahlakının bir gereği olarak insanlar temizliğe de büyük önem verecek, hem çevrelerini hem de kendilerini olabildiğince temiz ve güzel hale getireceklerdir. Toplumun her kesiminde, tüm insanlar son derece temiz, şık ve bakımlı olacaklardır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da, Hz. Mehdi döneminde yaşanacak olan bu ahlak güzelliği şöyle ifade edilmiştir:
Tabarani, Evsad’da Amr. B. Ali tariki ile Hz. Ali b. Ebi Talib’den tahric etti:
… Cenab-ı Hak İslamı nasıl Bizimle başlatmışsa O’nunla sona erdirecektir. Nasıl, Bizimle onlar aralarındaki şirk ve adavetten (husumet ve düşmanlıktan) kurtulmuş ve kalplerine ülfet (dostluk) ve muhabbet (sevgi) yerleşmişse, (Onun gelişi ile) yine öyle olacaktır. (Ahir Zaman Mehdisi’nin Alametleri, Celalettin Suyuti, s. 20)
“… Onun döneminde iyi insanların iyiliği artar, kötülere karşı bile iyilik yapılır.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 17)

74- HADİSLERDE HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE İNSANLAR ARASINDA
YAŞANACAK OLAN SOSYAL ADALET NASIL ANLATILMIŞTIR?

Bazı toplumlarda dil, ırk, etnik köken gibi özellikler çok büyük önem taşımakta ve adaleti uygulayan kimselerin kararlarına etki edebilmektedir. Oysa farklı ırk ve milletlerin bulunmasının bir amacı, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir. Bu çeşitlilik Allah’ın yaratışındaki bir güzelliktir. Bunun yanı sıra zenginlik ya da fakirlik gibi etkenler de insanların birbirlerine karşı olan tavırlarına ve adalet anlayışlarına etki edebilmektedir. Oysa Kuran ahlakına göre, insanlar Allah Katında yalnızca imanlarının ve Allah korkularının derinliği ile üstün olabilirler. Dolayısıyla Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması, yeryüzünde bu anlayış eksikliğine bağlı olarak yaşanan sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldıracak en güzel ve tek çözüm yoludur. Kuran’da tarif edilen İslam ahlakı, adil, şefkatli, merhametli, zengin fakir ayrımı yapmadan ihtiyaç içinde olana yardım etmeyi gerektirmektedir. Kuran’a göre gerçek adalet, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah’tan korkarak sağlanan bir adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarında etki edemeyecek, sadece haktan yana karar verilecektir. Allah’ın izniyle Altınçağ’da böyle bir ahlak tüm toplumlara hakim olacak ve gerçek adalet, gerçek huzur ve güven tüm yeryüzüne hakim olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da yaşanacak olan bu durum şöyle haber verilmektedir:
İnsanlar oldukça hayırlı, yaşantıları gayet rahat olacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 54)
Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki, o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır… (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
Hadislerin işaretlerine göre Altınçağ’da, toplumda ihtiyaç içinde olanın gözetilmemesi, sadece çok küçük bir zümrenin bolluk içinde yaşaması gibi adaletsizlikler son bulacaktır. Komşusu açken kimse tok yatmayacak, tek yanlı zenginlik utanç vesilesi haline gelecektir. Egoistlik ve bencillik ortadan kalkacağı için herkes birbirini yemeğe davet edecek, maddi manevi tüm imkanlarını birbiriyle paylaşacaktır. Halkın birbirine karşı olan merhameti alabildiğine artacak, herkes birbirini zengin etmeye çalışacaktır. Güçlü olan haklı olmayacak, haklı olan güçlü olacaktır. Kuran ahlakının hakim olduğu bu dönemde toplumun her kesimindeki insanlar arasında çok büyük bir eşitlik yaşanacak, huzur ve güven dolu bir ortam olacaktır. Bu ortamın bir sonucu olarak insanlar hiçbir sahtekarlığa, kötülüğe ve haram fiillere de yanaşmayacaklardır.

75- ALTINÇAĞ’DA İNSANLAR FİKİR HÜRRİYETİNE SAHİP OLACAKLAR MIDIR?

İslam ahlakı, inanç konusunda insanlara tam bir hürriyet tanımaktadır. İslam’ın vahyedildiği dönemden günümüze kadar geçerli olan bu anlayış, İslam ahlakının da temelini oluşturmuştur.
İslam ahlakına göre insan istediği inancı seçmekte özgürdür ve hiç kimse bir diğerini inanç konusunda zorlayamaz. Müslüman İslam olmasını talep ettiği kişiye sadece tebliğ yaparak, Allah’ın varlığını, Kuran’ın Allah’ın hak kitabı, Hz. Muhammed (sav)’in ise O’nun elçisi olduğunu, ahiretin ve hesap gününün varlığını, İslam ahlakının güzelliklerini anlatmakla yükümlüdür. Ama bu yükümlülüğü sadece din ahlakını anlatma ile sınırlıdır. Allah Kuran’da bu durumu şöyle bildirmektedir:

Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)

Kendisine İslam dini anlatıldığı zaman kişi kendi isteğiyle iman eder, hiçbir baskı ya da zorlama altında kalmadan karar verir. İnsan doğruyu ya da yanlışı seçmekte özgürdür. Eğer yanlış seçimi yaparsa ahirette bunun karşılığını alacaktır.
Peygamberimiz (sav)’in hadislerindeki bilgilere göre Altınçağ’da, Kuran ahlakının bir gereği olan bu fikir özgürlüğüne dayalı anlayış tüm toplumlara hakim olacaktır. Bunun sonucunda ise siyasi çekişmeler tamamen ortadan kalkacak, dostluk ve sevgi içerisinde tam bir demokrasi ortamı oluşacaktır. Başkalarına zarar vermemek şartı ile her türlü inanç özgürce yaşanacak, kargaşa ve çatışmaya sebebiyet vermeden herkes fikrini istediği gibi beyan edebilecektir.

76- ALTINÇAĞ’DA FARKLI DİNLER ARASINDAKİ BARIŞ VE HOŞGÖRÜ
NASIL OLACAKTIR?

İslam dini, insanları dini inançlarını seçmede özgür bırakırken, diğer dinlere saygılı olmayı emreder. Bir insan Kuran’da batıl olarak tarif edilen bir inanca sahip olsa dahi, Kuran ahlakını yaşayan insanlar arasında huzur ve barış içinde yaşayabilir. Kendi inançlarına göre ibadetlerini özgürce yerine getirebilir. Hiç kimse bir diğerini kendi dininin ibadetlerini yerine getirmekten alıkoyamaz. Ya da bir insanı istediği şekilde ibadet etmeye zorlayamaz. Bu İslam ahlakına aykırıdır ve Allah’ın razı olmadığı bir davranış biçimidir. İslam tarihini incelediğimizde Peygamberimiz (sav)’in döneminde de herkesin özgürce ibadet edebildiği, inançlarının gereklerini yerine getirebildiği bir toplum modelinin hakim olduğu görülmektedir. Kuran’da Ehl-i Kitab’ın ibadet yerleri olan manastır, kilise ve havralardan da Allah’ın koruduğu ibadet mekanları olarak söz edilmektedir:

… Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi, 40)

Peygamberimiz (sav)’in hayatında bu ahlakın pek çok örneğine rastlanmaktadır. Peygamberimiz (sav), kendisiyle görüşmeye gelen Hristiyanların kendi mescidinde ibadet etmelerini söylemiş ve bu iş için mescidi onların kullanımına bırakmıştır. (Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241) Peygamberimiz (sav)’den sonraki halifeler devrinde de bu hoşgörülü anlayış korunmuştur. Şam fethedildiği zaman, camiye çevrilen bir kilise ikiye bölünmüş, bir yarısında Hristiyanlar, öbür yarısında Müslümanlar ibadet etmişlerdir. (Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık, 16. Baskı, İstanbul, 1998, s. 241)
Hadislerde tüm halkların barış ve huzur içerisinde yaşadıkları Asr-ı Saadet dönemi gibi, Hz. Mehdi döneminde de aynı hoşgörü anlayışının hakim olacağı bildirilmektedir. Bu bilgilere göre Müslümanlar ile Hiristiyan alemi arasında karşılıklı hoşgörüye dayalı bir kardeşlik, şefkat ve merhamet anlayışı oluşacaktır. Hristiyanların ve Yahudilerin tüm ibadethaneleri, havralar, kiliseler ve vakıfları koruma altına alınacak, kilise açmak isteyenlere, dini inançları doğrultusunda talepte bulunanlara, ibadetlerini yerine getirmek isteyenlere imkan tanınacaktır. Tüm Hristiyanların ve Yahudilerin kendileri için kutsal sayılan topraklarında barış, huzur ve güvenlik içinde yaşamaları sağlanacak, her türlü sorun sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışıyla kolaylıkla halledilebilecek, tüm halklar birbirleriyle uyum ve dostluk içerisinde yaşamlarını sürdürebileceklerdir.

77- HADİSLERDE HZ. MEHDİ ZAMANINDAKİ BENZERSİZ BOLLUK, ZENGİNLİK VE TÜM EKONOMİK SIKINTILARIN SONA ERMESİ NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da yaşanacak nimetlerin eşşizliği çok detaylı olarak anlatılmaktadır. Bu anlatımlara göre Altınçağ, ürünlerde ve mallarda çok büyük bolluk ve bereketin yaşandığı bir dönem olacaktır. Benzeri görülmemiş bir zenginlik yaşanacak, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, açlık, sefalet ve darlık yılları tümüyle sona erecektir. İhtiyaç içinde olan kimse kalmayacak, herhangi bir talepte bulunana istediğinden kat kat daha fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecektir. Maddi manevi her türlü imkan insanların rahatı, konforu, neşesi ve huzuru için kullanılacak, en ufak bir sıkıntı, yokluk ve açlık yaşanmayacaktır. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi döneminde gerçekleşecek olan bu bolluk ve zenginliği hadislerinde şöyle haber vermektedir:
Ümmetimden Mehdi çıkacaktır. Allahu Teala Hazretleri, insanları zengin kılmak için onu gönderecektir. O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı çok fazla olacak, Hz. Mehdi, insanlara eşit şekilde bol bol mal dağıtacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
… Mal da o gün çok birikmiş olacaktır. (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
İnsanlara malı ve eşyayı dağıtırken, saymadan bol bol verecektir. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21)
O zaman ümmetim, iyisi kötüsü hepsi de mislini görmedikleri nimetlerle nimetlenir… (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 16)
… Mal da o kadar çoğalacaktır ki, hiçbir kimse mal kabul etmeyecektir. (Sünen-i Ibn-i Mace, 10/340)
Ahir Zamanda bir halife olacak, malı sayıp hesap etmeden taksim edecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Emirlerinizden bir emir olacak ki, malı saymayacaktır. Birisi ondan mal istediğinde, “Al” der O da elbisesini yayar ve o da doldurur. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)
Ümmetim arasında bir halife olacak, malı saymadan verecektir. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15)

78- HADİSLERDE HZ. MEHDİ ZAMANINDA TARIMDA YAŞANACAK
GELİŞMELERE NASIL İŞARET EDİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, topraktan da her zamankinden çok daha fazla ürün elde edileceği ve bu alanda da benzersiz bir bolluk ve bereketin görüleceği bildirilmektedir:
İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak… Onun zamanında, insan birkaç avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir… (Kıyamet Alametleri, s. 164/ El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
… Yer yemişini (gıda ürünlerini) verecek ve insanlardan hiçbir şey saklamayacak (vermemezlik etmeyecek)tır… (Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ehadis, s. 508)
…O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı (bitkileri) çok fazla olacak…(El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26)
Yine Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verildiğine göre, Altınçağ’da yeryüzünün su kaynaklarında da büyük bir bolluk söz konusu olacak, bu sulama imkanlarının artmasıyla tüm topraklar görülmemiş bir şekilde bereketlenecektir:
… Onun zamanında bütün sular tatlılaşacak, nehirler uzayacak, yeryüzü bitkilerini artıracak ve (içindeki) hazinelerini dışa çıkaracaktır. (En-Necmu’s-sakıb if Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib, Tercüme eden: Ömer Dönmez, s. 43)
… Onun devrinde, akan ırmaklar bile suyunu fazlalaştıracaktır… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
… Sema yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim Onun zamanında rahata erecektir. (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9)
O yeryüzünü adaletle ve nesafetle doldurur. Arz nebatatını çıkarır, gök de yağmurunu yağdırır. Ümmetim daha önce görülmemiş biçimde nimetlendirilir. (İbn Ebi Şeybe, c VII, sf. 512-513; Ali Bin Hüsameddin El Muttaki, Celaleddin Suyuti’nin Tasnifinden Hadisler – Ahir Zaman Mehdisinin Alametleri, Kahraman Neşriyat, s. 35)
Onun devrinde, ümmetin gerek iyileri gerek kötüleri misli görülmemiş şekilde pek çok nimetlere sahip olacaklardır. Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak tek bir tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 20-21)
(Mehdi’nin zamanında) gökyüzü yağmurundan hiçbir şeyi esirgemeyecek ve cömertçe bol yağdıracak. Yeryüzü bitkilerinden hiçbirini eksik bırakmayacak ve muhakkak onları kemaliyle bitirip ortaya çıkaracaktır… (Saati, H 143, c. XXIV, sf. 50; Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 437)
Peygamberimiz (sav)’in bu hadislerinde Hz. Mehdi zamanında modern tarıma geçilmesi, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi, tohum ıslahı çalışmaları ve yağmur sularının yeni barajlar, göletler yapılarak değerlendirilmesi sonucunda oluşacak üretim artışına işaret ediliyor olabilir. Günümüz teknolojisi çok büyük bir hızla gelişmekte, ürünlerin hem kalitesinde hem de üretim miktarında çok fazla artırıma gidilebilmektedir. Daha uzun süre dayanmaları ve daha az su ile büyümeleri de sağlanmaktadır. Yeni geliştirilen teknolojiler sayesinde ürünlerde çeşitlilik elde edilebilmekte ve dört mevsim her türlü meyve ve sebze yetiştirilmektedir.
Altınçağ’da tüm bu gelişmeler daha da artacak, ürünlerde olağanüstü bir kalite artışı olacaktır. Çok daha fazla mahsül veren, tadı, kokusu daha güzel ürünler yetiştirilecektir. Kuran’da bu konuya işaret eden bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)

Hadislerin işaretlerine göre Altınçağ’da sulamaya büyük önem verilecek, her yerde göletler, barajlar, geniş su kanalları, suni ırmaklar oluşturulacak, susuz hiçbir yer bırakılmayacaktır. Deniz, yağmur ve sel suları da arıtılarak tarımda kullanılacak, bu şekilde kurak bölgeler çok büyük bolluk ve berekete kavuşacaklardır. Günümüzde henüz çok dar bir alanda hayata geçirilmiş olan teknolojilerle tüm çöller yeşertilecek ve insanlık çok büyük bir ekim alanına kavuşacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Hz. Mehdi vesilesiyle tüm yeryüzünün bereketleneceği ve topraktan elde edilecek bolluğun çok fazla artacağına işaret edilmektedir.
Yine hadislerdeki bilgilere göre, tarımda katedilecek tüm bu ilerlemeler sonucunda hayvanların kalitesinde de büyük bir gelişme kaydedilecek, her türlü hayvansal üretim artacaktır:
… Ümmet nimetlenecek, hayvanlar bol bol yiyip içecek, arz nebatını çıkaracak… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 15)

79- HZ. MEHDİ DÖNEMİNDE YERALTI ZENGİNLİKLERİ DE ORTAYA ÇIKARILACAK MIDIR?

Hz. Mehdi döneminde yaşanacak bir başka gelişme de, yeryüzündeki tüm yeraltı zenginliklerinin ortaya çıkarılması ve bunların insanlığın refahı ve konforu için kullanılması olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’ın bu özelliği şöyle haber verilmektedir:
… Hz. Mehdi hazineleri çıkaracak… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33)
Onun zamanında yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
… Arz, içerisinde gizlediği bütün zenginliklerini, altından ve gümüşten sütunlar halinde dışarı atacak. (İmam Şa’rani, Ölüm Kıyamet Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 464)

80- HADİSLERDE BİLİM VE TEKNOLOJİDE KAYDEDİLECEK OLAN
GELİŞMELERE NASIL İŞARET EDİLMİŞTİR?

Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde bilim ve teknolojideki gelişmelere yönelik işaretler de yer almaktadır. Altınçağ’da tüm toplumlar arasında bilime karşı yoğun bir teşvik ve eğitim programı uygulanacak, teknolojik gelişmeler doruğa ulaşacak, insanlar teknolojinin bütün nimetlerinden alabildiğine faydalanacaklardır. Tıpta, tarımda, iletişimde, sanayi teknolojisinde, ulaşımda çok büyük gelişmeler yaşanacaktır. Tüm bu teknolojik ilerlemeler, insanların hayatlarına çok büyük bir konfor ve kolaylık sağlayacaktır. Bu gelişmeler sayesinde çok büyük kolaylıklar yaşanacak, büyük bir hız kazanılacaktır.
Ulaşım teknolojisindeki gelişmeler sonucunda insanların rahatı, güvenliği ve konforu en üst seviyede sağlanacak, zaman kaybı ve kaza riski en aza indirilecek, bunun için gereken her türlü önlem alınacaktır. İletişim teknolojisinde de önemli ilerlemeler sağlanacak, dünyanın dört bir yanıyla haberleşme ve bilgi alışverişindeki hız ve kolaylıklar en üst seviyeye ulaşacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Tüm bu teknolojiler elde edilirken, insanların sağlığı ve konforuna zarar verebilecek her türlü sorunun ortadan kaldırılmasına da büyük önem verilecek bu amaçla teknolojinin zararlı yan ürünlerine karşı kesin önlemler ve tedbirler alınacaktır.
Altınçağ’da yaşanacak bu değişimin en önemli özelliklerinden biri ise, bu tip gelişmelerden tüm dünya halklarının adil bir şekilde faydalanmasını sağlamak olacaktır. Tüm olanaklar bütün dünya insanlarının kullanımına sunulacak, herkese aynı güzellikler, eşit imkanlar oluşturulacaktır.

81- HADİSLERDE ALTINÇAĞ’DA TIPTA VE
İNSAN SAĞLIĞINDA YAŞANACAK GELİŞMELER NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Ahir zamanda teknolojik alanda yaşanan her gelişme, tıp alanında olağanüstü ilerlemelere yol açacaktır. Altınçağ’da yaşanan her türlü bilimsel ve teknolojik gelişme tıbbi çalışmaları hızlandıracak, Allah’ın izniyle hata payını çok düşürecek, insanların pek çok hastalığa yakalanma riski önlenecek, hastalıklara teşhis konması kolaylaşacak ve tedavi imkanları artacaktır.
İnsan hayatına ve sağlığına büyük önem verilecek, insanlar doktor ya da ilaç bulamadıkları ya da geç veya yanlış tedavi yapıldığı için çaresizlik yaşamayacak, her ihtiyacı olana o an yardım edilecektir. Herhangi bir insan ayrımı yapılmadan, fakir zengin, yaşlı genç demeden, herkesin sağlık sorunlarına çok büyük bir özen gösterilecektir. Tüm insanların sağlığı için mevcut olan tüm imkanlar kullanılacak, her türlü ihtimal değerlendirilecektir.
Gereken her türlü maddi manevi kolaylıklar da sağlanacaktır. Hastahaneler, ilaçlar, tedaviler ücretsiz hale getirilecek, yardıma ve bakıma muhtaç insanların ihtiyaçları kendilerine hiç hissettirilmeden en mükemmel şekilde giderilecektir.
Tüm insanların sağlıklı bir yaşam sürebilmeleri için bilimin ve teknolojik gelişmelerin ışığında beslenme politikaları en mükemmel hale getirilecektir. Yiyeceklerdeki her türlü zararı bertaraf edecek çalışma ve ilmi araştırma yapılacaktır. Yiyeceklerin kolesterolünü ya da sağlığa zararlı diğer yönlerini ortadan kaldıracak bilimsel metodlar geliştirilecektir. Vücuda zarar veren her türlü yiyecek ve içecek ile ilgili tedbir alınacak, insanların kaliteli ve temiz besinlerle beslenmeleri sağlanacaktır. Bunun sonucunda da kalp krizi ve yüksek tansiyon gibi nedenlere dayalı ölümler azalacak, insanların ömürleri görülmemiş bir şekilde uzayacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Beslenmeyle birlikte tüm toplumlar sağlıklı bir yaşam için sporun gerekliliği konusunda da bilinçlendirilecek, zinde ve sportmen bir yapı oluşturulmasıyla pek çok hastalığın önlenmesi sağlanacaktır. Bunların yanı sıra, insanların yaşadıkları olaylara karşı teveküllü olmaları, birbirlerine karşı sevgi ve hoşgörü dolu bir ahlak göstermeleri neticesinde psikolojik hastalıklar da ortadan kalkacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da tıp ve sağlık alanında gerçekleşecek olan tüm bu gelişmelere işaret edilmiş ve bu dönemde insanların “ömürlerinin uzayacağı” şöyle bildirilmiştir:
Onun zamanında… ömürler uzayacak ve emanet zayi olmayacaktır. Kötüler helak olacak, Peygamber Efendimiz (sav)’e buğzedecek kimse kalmayacaktır. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43)
Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. (İmam Suyuti, Kıyamet Alametleri, Ölüm ve Diriliş, s. 1699, s. 179)

82- ALTINÇAĞ’DA TÜM DÜNYAYA HAKİM OLACAK SANAT VE ESTETİK
ANLAYIŞI NASIL HABER VERİLMİŞTİR?

Altınçağ’da hayatın her anına hakim olan bolluk, zenginlik, güzellik ve ilerlemenin, sanat alanına da hakim olacağı hadislerde işaret edilen bir başka gelişmedir. Altınçağ’da sanata büyük önem verilecektir. Tüm insanlar bu konuda yoğun olarak teşvik edilecek, estetik ve sanata olan eğilim olağanüstü artacaktır. Bütün İslam alemine sanatçı bir ruh hakim olacak, sanatta çok büyük ilerlemeler kaydedilecektir. Müzikte, resimde ve diğer tüm alanlarda birbirinden güzel eserler ortaya çıkacak, Allah’a olan imanın insanlara verdiği geniş ufuk ve derin düşünce, tüm sanat dallarına öncülük edecektir. Bu dönemde insanlar hep güzellikle karşılaşacak, ahlakları gibi, yaşadıkları yerler, bahçeleri, evlerinin dekorasyonu, kıyafetleri, dinledikleri müzik, eğlence şekilleri, tiyatroları, resimleri, sohbetleri de güzelleşecektir.
Estetik olmayan, biçimsiz hiçbir yer, hiçbir bina kalmayacak, gecekondu benzeri yapılar ortadan kaldırılacak, her yer estetik, göze hoş gelecek hale gelecektir. Pratik ve estetik iki katlı, geniş evler, havuzlar, bağlar, bahçeler artacak, mevcut alanlar, bahçeler güzelleşecektir. Sokaklara göze hoş gelen meyve ağaçları ekilecek, hemen her yerde küçük hayvanat bahçeleri oluşturulacaktır. Doğal parkların sayısı çok fazla artacak, insanların yaşadıkları yerlerde yoğun bir yeşillik hakimiyeti görülecektir. Halkın bizzat kendisinin de bakıp beslemekten zevk alacağı binlerce bitki ve çiçek tüm şehir ve kasabaları süsleyecektir. Tüm bu mekanların ışıkılandırılması, estetiği, boyanması son derece sanatkarane olacak ve çok estetik hale getirilecek, dünyanın her yerine insan ruhunun çok hoşlanacağı büyük bir kalite hakim olacaktır.
Tüm mekanlar, yollar, ibadethaneler, eğlence yerleri, dinlenme alanları, işyerleri, evler, insanların kılık kıyafetleri kısacası her yer tertemiz olacaktır. Bunun yanı sıra yerleşim merkezlerinde çevre kirliliğinin önüne geçilecek, hava kirliliğine neden olan her konuya çözüm getirilecektir.
Aynı zamanda insanlar arasında hayvan sevgisi de teşvik edilecek, her türlü hayvanın rahatlıkla sevilebileceği ve incelenebileceği zevkli ve estetik ortamlar oluşturulacaktır. Aslan, kaplan, panter, çita gibi hayvanlar eğitilecektir. Çeşitli metodlar ve biyolojik tekniklerle saldırganlıkları ortadan kaldırılacak ve insanların rahatça bağlantı kurabileceği, sevgi gösterebileceği hale geleceklerdir. Şehirlerde ve kasabalarda leylek, pelikan gibi her türlü kuş çeşidi rahatlıkla barınabilecektir. Akrep, yılan gibi hayvanların zehirlerinin bilimsel metodlarla yok edilmesi sayesinde ise, bunların da insanlara zarar vermesi engellenecek, yılan bile estetik hale getirilecektir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Kuran ahlakının insanlara kazandırdığı sevgi anlayışı sonucunda hayvan düşmanlığı ortadan kalkacak, hayvanlara zarar verici tüm davranışlar giderilecektir. Böylece tüm hayvanların, kuş nesillerinin yok olma tehlikesi ortadan kalkacak ve hayvan türlerinde çoğalma sağlanacaktır.
Ahir zamanda yaşanacak olan bu ortama Peygamberimiz (sav)’in bir hadisinde şöyle dikkat çekilmiştir:
…kişi, koyun ve hayvanlarına haydi gidin otlayın, diyecek, onlar gidecekler, ekinin ortasından geçtikleri halde bir başak bile ağızlarına almayacak, yılan ve akrepler kimseye eza etmeyecekler, yırtıcı hayvanlar kapıların önünde duracak da kimseye zararları dokunmayacak… (Kıyamet Alametleri, Pamuk Yayınları, s. 245)
Habis El Hadrami’nin naklettiğine göre: … Yılanlar çocuklarla, inekler aslanlarla geçinebilecek. (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 64)

http://www.ahmetdemir.com/mehdi/mehdi_02.html

83- ALTINÇAĞ’DA TÜM İNSANLARIN
HZ. MEHDİ’NİN YÖNETİMİNDEN RAZI OLACAKLARI NASIL ANLATILMIŞTIR?

Peygamberimiz (sav) hadislerinde Hz. Mehdi’nin önderliğinde yaşanacak olan Altınçağ’ın ne kadar hayırlı bir dönem olduğunu hatırlatmış ve bu devirde “denizdeki balıklardan havadaki kuşlara kadar yerdeki ve gökteki tüm canlıların ve tüm insanların Hz. Mehdi’den razı olduklarını” bildirmiştir:
Mehdi ile müjdelenin… Ondan yer ve gök ehli razıdır… (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 13)
… O zaman, yer ve gök ehli, bütün yabani hayvanlar, kuşlar, hatta denizdeki balıklar bile onun hilafetiyle sevineceklerdir… (El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31)
Ebu Said Hudri Resulluh’dan rivayet ediyor:
Mehdi’nin izleyicileri ona sığınırlar, bal arılarının Kraliçe arıya sığındıkları gibi (onun yanında güven ve huzur bulurlar), o yeryüzünü adalet ve dürüstlükle dolduracaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 11)
Allah, Kuran ahlakına uyan Müslümanlara cennet hayatlarında sunulacak olan güzellikleri ayetlerinde ayrıntılı olarak tarif etmiştir. Altından ırmaklar akan güzel mekanlar, pınarlar, durmaksızın akan kaynaklar, konaklar, köşkler, kıyafetler, yiyecekler, içecekler, mücevherler, güzel ahlaklarına karşılık sonsuz hayatta onlara verilecektir. Cennet Müslümanların her zaman kavuşmayı istedikleri sonsuz yaşamdır:

Siz ve eşleriniz cennete girin; ‘sevinç içinde ağırlanacaksınız. Onların etrafında altın tepsiler ve testilerle dolaşılır; orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız. İşte, yaptıklarınız dolayısıyla mirasçı kılındığınız cennet budur. Orda sizin için birçok meyveler vardır; onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf Suresi, 70-73)

İşte Altınçağ da tüm Müslümanlara böyle güzel bir hayatın dünyada hazırlanıp sunulmasıdır. Bu dönem Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdelediği gibi cennetin dünyadaki bir müjdesi, Allah’ın müminlere bir lütfudur. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı her türlü konforuyla ve huzur dolu ortamıyla her Müslümanın ulaşmak isteyeceği bu dönem, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir mükafattır. Bu güzel dönemle müjdelenmek de kuşkusuz tüm Müslümanlar için çok büyük bir şereftir.

http://www.ahmetdemir.com/mehdi/mehdi_02.html

Reklamlar
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Ağustos 29, 2008, 2:40 pm

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: